(Zâriyât - 58.Ayet)

<< Geniş Meal

Ahkâf

Bundan evvel inmiş olan Casiye suresi gibi, bu sure de حHa” ve “م Mim” kesik harfleriyle başlamıştır.
Geçmişte “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak bir takım yakıştırmalar yapıldığını Duhan/1’in tahlilinde dile getirmiş, bu yakıştırmalarla ilgili detaya Gafir/1’in tahlilinde yer verildiğini dipnot olarak belirtmiştik. Bu nedenle, söz konusu yakıştırmalarla ilgili detayın yine aynı dipnottan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

. İzah için bkz. Zümer an: 1, el-Casiye an: 1, ayrıca Secde suresi an: 1, göz önünde tutulursa bu surenin başındaki espriyi kavramak daha kolay olur. Mevdudi

Mukatta’ [kesik] harflerle başlayan diğer sureler gibi, bu sure de Kur’an’a dikkat çekerek başlamaktadır. Casiye/2 ile birebir aynı olan bu ayette de yine, Kur’an’ın arkasındaki gücün mutlak galip olan, kesinlikle yenilmeyen ve yasalar koyan, her yaptığını sağlam yapan Allah olduğu vurgulanarak Kur’an’ı Peygamber’in uydurmadığı, dolayısıyla Allah’a boyun eğmekten ve O’nun koyduğu ilkelere uymaktan başka bir yol olmadığı mesajı verilmektedir. H.Yılmaz

“[Derunî bir] anlam ve amaç üzere” ifadesi konusunda bkz. 10:5, not 11. Bütün varlıklar için Allah tarafından konulan “süre”ye yapılan atıf ile, Allah'ın sonsuzluğu ve zaman üstü oluşuna karşılık öteki varlıkların hem zaman hem de mekandaki sonluluğunun vurgulanması amaçlanmıştır.

Lafzen, “kendisine karşı uyarıldıkları şeyden”; yani onlar, Allah'ın yanısıra başka varlıklara veya güçlere ilahî sıfatlar yakıştırmamaları uyarısına kulak vermezler. M.Esed

İzah için bkz. En'am an: 46, Yunus an: 11, İbrahim an: 23, el-Hicr an: 47, en-Nahl an: 6, el-Enbiya an: 15-17, el Mü'minun an: 102, Ankebut an: 75-76, Lokman an: 51, el-Casiye an: 28, el-Duhan Suresi an: 34.
Yani, gerçek şu ki, bu kainat gayesiz bir eğlence değildir. Tersine bu hikmetli nizam belirli bir maksada binaen kurulmuştur. Muhakkak iyi ve kötünün, zalim ve mazlumun bütün amelleri en sonunda görülecektir. Bu kainat daimi ve ebedi değildir. Belirli bir müddeti vardır. En sonunda muhakkak bu nizam altüst olacaktır. Allah'ın adaleti için de belirli bir zaman kararlaştırılmıştır. O zaman geldiğinde muhakkak vukubulacaktır. Allah'a, Rasulü'ne ve Kitab'a inanmayı inkar edenler bu hakikatlerden yüz çevirmektedirler. Bu yaptıklarının hesabını bir gün vereceklerini hiç düşünmüyorlar. Zannediyorlar ki, Allah Rasulü bu gerçeklerden haber vererek onlara kötülük yapmaktadır. Halbuki Peygamber'in onlara geleceklerini bildirmesi ve dahası, hesap sorulacağını ve buna karşı hazırlıklı gerektiğini bildirmesi, onlar için bir iyiliktir.
İleriki hitapları daha iyi anlayabilmek için şunu dikkatimizde tutalım ki, insanın en büyük hatası Allah hakkında bazı yanlış inanışlar tayin etmesidir. Tembellik ederek hiç derince düşünmeden yüzeysel ve ondan bundan duyduklarıyla yanlış bir akide oluşturuyor. Bu en büyük bir ahmaklıktır. Çünkü onun böyle inancı bütün hayatını doğru yoldan saptırarak ebedi hayatını mahvetmektedir. Asıl sebep kendini sorumsuz zannederek tembellik etmesi ve kendini tehlikeye atmasıdır. Allah Teala hakkında nasıl bir inanca sahip olursa olsun, bir şeyin değişmeyeceği yanılgısına düşüyor. Çünkü ölümden sonraki hayata ve orada her şeyden sorulacağına inanmamaktadır. İnanıyorsa da, orada eğer bir sorgu sual olduğunda bu dünyada onu himaye eden bazı zevatın kendisini kurtaracağını zannetmektedir. Bu gibi sorumsuz düşünceler dolayısıyla insan, bir inanç seçme konusunda ciddiyetsizlik göstermektedir. Onun için rahatça ateizmden şirke kadar bir dizi mantıksız düşünceleri bir inanç haline getirerek, kendini de başkalarını da saptırarak batağa sürüklemektedir. Mevdudi

Bu ayetlerde, evrenin yaratılış özelliklerine dikkat çekilerek insanoğluna evrenden dersler çıkarması gerektiği mesajı verilmektedir. Böylece evrende gözlenecek, araştırılacak ayetler [alâmetler, işaretler, kanıtlar] ile gerçek ilâhın tanınabileceğine, ispat edilebileceğine ve evrenin sonlu olduğunun keşfedilip kıyametin kopacağının bilinebileceğine işaret edilerek belli bir süre sonra yok edilecek olan evrene ne ölçüde bağlanılabileceğinin düşünülmesi istenmektedir. Bu ayet, ilerideki ayetler ile müşriklere yapılacak açıklamaların önsözü durumundadır.
Aynı mesajları toplu olarak şu ayetlerde de görmüş idik:

Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, işi yönetip duran Allah’tır. Şefaatçi ancak O’nun izninden sonradır. İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?
Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır.
O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır. 
Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde ittika eden bir kavim için nice deliller vardır.
Şu, Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan, onunla tatmin bulan kimseler ve kendileri Bizim ayetlerimizden gafil olan kimseler; işte bunlar, kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer ateş olanlardır. (Yunus/3- 8)

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hakk /gerçek ile yarattık ve elbette ki, o saat [kıyamet] mutlaka gelecektir [kopacaktır]. Şimdi sen aldırış etme ve güzel muamele et.
Şüphesiz Rabbin hakkıyla yaratandır ve iyi bilendir.
Ant olsun ki, Biz sana ikişerlilerden [katmerli] yediyi ve büyük Kur'an'ı verdik.
Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını müminler için indir. Ve: “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hıcr/85- 88)

Konumuz olan ayetin son bölümündeki “Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden/uyarılmaktan yüz çevirenlerdir” ifadesiyle inkâr edenler hakkında zımnen şöyle denilmektedir: Bu inkârcılar başka tarafa yönelmekte, oyalanmakta ve o ‘Gün’e gereği gibi hazırlanmamaktadırlar. Kendilerine kitap indirilmiş, elçi gönderilmiş ama bütün bunlardan yüz çevirmiş durumdadırlar. Bunun akıbetini yakında bileceklerdir.”  H.Yılmaz

 

Zımnen, “Allah'tan başka ilahî güçlerin var olduğu iddianızı destekleyen”. M.Esed

Çünkü muhatap olan kavim müşrikti. Bu yüzden onlara, sorumsuzca, ciddi ciddi düşünmeden, gayri makul bir inanç üzerinde ısrar etmekte oldukları uyarısında bulunulmaktadır. Onlar her ne kadar bu dünyanın yaratıcısının Allah olduğuna inanıyorlarsa da, bununla beraber başkalarını da ma'bud olarak kabul edip onlara yalvarmakta, hacetlerinin ve problemlerinin hallolmasını onlardan istemekteydiler. Onlara secde edip adaklar adıyorlardı. Kendi talihlerini bunların değişteribileceğini zannediyorlardı. Aynı kişilere, "Neye dayanarak siz bunları ma'bud olarak kabul etmektesiniz", diye sorulmaktadır. Açıktır ki, Allah (c.c) yanında başkalarına da ma'budiyyet nisbet etmenin iki temel sebebi olabilir: Birincisi, ya bir kimse yer ve göğün yaratılmasında Allah'tan başkalarının da bir payı olduğu konusunda bir bilgi sahibidir, ya da falanca kimsenin ilahlıkta kendi ortağı olduğunu bizzat Allah Teala'nın kendisi söylemiştir. Şimdi hiç bir müşrik ibadet etmekte olduğu ma'bud hakkında, bunun Allah'ın ortağı olduğunu iddia edecek bir bilgi sahibi değildir. Ayrıca Allah tarafından indirilen hiçbir kitap gösterilemez ki, Allah kendisinin bir ortağı olduğunu bildirmiş olsun. O zaman onların bu şirk inançlarının kesinlikle bir aslı-astarı yoktur.
Bu ayatteki "Önceden gelmiş kitaplardan" murad, Allah'ın daha önce inzal ettiği kitaplardır. "Bir bilgi kalıntısı"ndan murad, sonraki nesillere itimat edilen bir vasıtayla ulaşmış eski devirlerdeki nebilerin ve salihlerin talimatlarının kırpıntılarıdır. Bu iki vasıtayla insana ulaşan hiçbir şeyde şirkten bir iz yoktur. Şimdi Kur'an'ın tebliğ etmekte olduğu bütün semavi kitapların ittifak ettiği tevhid ve evvelki ilimler hakkında ne kadar eser kalmışsa bunlarda da şirkin hiçbir izine rastlanmamaktadır. Bunlarda herhangi bir nebi, veli ya da salih kişinin herhangi bir zaman Allah'tan başkasına kullukta bulunmak için vaaz verdiğine dair hiçbir iz de yoktur. "Kitap"tan murad ilahi kitaplardır..."Bilgi kalıntısı"ndan murad da "Nebilerin ve salihlerin bıraktığı ilimdir" sözünü bir an için bir kenara bıraktığımızı var sayalım. Bu sefer hiçbir bilimsel kitapta veya dini ve dünyevi bilimler mutahassıslarının bu güne kadar yapmış oldukları hiç bir araştırma da, yeryüzü ve gökyüzünün herhangi bir kısmını Allah Teala'nın yanında başka bir tanrının yarattığına dair ya da bu dünyada insanların istifade ettiği nimetleri Allah (c.c) değil de başka birisinin yarattığına dair en ufak bir emare yoktur. Mevdudi

Bu ayette, peygamberimizden inkârcılara yöneltmesinin istendiği soru biçimindeki kınayıcı ve uyarıcı açıklama ile inkârcıların akılsızlıkları, mantıksızlıkları ve sağlam bilgi ve belgeden yoksunlukları yüzlerine vurulmaktadır. Söz konusu soru, inkârcıların akıllarını başlarına almalarını sağlamaya yöneliktir.
Allah’ın astlarından yakardığınız şeyleri gördünüz mü? Onlar, yeryüzünden neyi yaratmışlar, bana gösterin” ifadesiyle müşriklerin sözde ilâhlarının yaratıcılık açısından ilâhlıklarının mümkün olmayacağı açıklanmıştır. “Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru kimseler iseniz bana bundan [Kur'an’dan] önce bir kitap veya ilimden bir eser [kalıntı] getirin” ifadesi ile de, müşriklerin “Biz o putlara, ibadete müstahak oldukları için tapmıyoruz; tam aksine, biz onlara Allah’ın bize onlara tapmamızı emretmiş olmasından dolayı tapıyoruz” gibi bir gerekçe öne sürmelerinin önüne geçilmektedir. Yani onlara “bir takım ilâhlar edinebilirsiniz” diye ne bir elçi gönderilmiştir, ne de kitap indirilmiştir. Yani ellerinde buna dair geçmişten kalma ne bir bilgi, ne de bir belge kalıntısı vardır. H.Yılmaz

Lafzen, “Mahşer Günü'ne kadar cevap veremeyecek”, yani asla cevap vermeyecek olan. M.Esed

"Cevap"tan murad, karşılık verme, harekette bulunmadır. Sadece kelimelerle, sesle ya da yazıyla cevap veriş değildir. Bundan anlaşılan şudur: Her kim eğer bu ma'butlara yakarır, yardım talebinde bulunursa, ellerinde yetkileri olmadığı için bunlar olumlu veya olumsuz bir karşılık veremezler. İzah için bkz. Ez-Zümer an: 33.
"Kıyamete kadar cevap veremiyecek" demek, bu dünya kaim olduğu sürece onlar hiçbir cevap veremiyecek demektir. Ama daha ileriki ayetlerde de açıklandığı gibi kıyamet meydana geldikten sonra ise bu ma'budlar kendilerine ibadet edenlere düşman olacaklardır.
Yani, onların yalvarış-yakarışları zaten onlara ulaşamaz. Ne kendi kulaklarıyla onları duyarlar, ne de başka bir vasıtayla, bu dünyada onları birisinin çağırdığı haberi kendilerine ulaşmaz. Bu ayeti şöyle izah edebiliriz; dünyadaki müşriklerin Allah'tan başka dua ettikleri ma'budları şu üç grupta toplayabiliriz: Birincisi, bu ruhu ya da şuuru olmayanlar, ikincisi, geçmişteki salih insanlar ve üçüncüsü, kendileri sapıttıkları gibi başkalarını da yoldan çıkararak bu dünyadan göçen insanlar. Birincilerin ne kendilerine ibadet edenler ne de yapılan dualar hakkında bir haberleri yoktur. İkinci kısımdakiler ise aslında Allah'ın sevdiği mukarreb kullardı. Bunlar da şu iki sebepten dolayı bu durumda oluşlarından habersizdirler. Evvela, Allah'ın yanında öyle bir alem vardır ki bu dünyanın sesleri oraya ulaşamaz ve ikinci olarak, Allah Teala ve melekler kasten bu haberleri onlara ulaştırmazlar. Çünkü bu olanları duymak onlar için üzüntü kaynağı olacaktır. Onlar bütün hayatları boyunca yalnızca Tevhidi ve sadece Allah'a istigâse'de bulunmayı öğretmişlerdi. Şimdi ise bazıları onlardan yardım dilemekteler. Allah Teala bunlara böyle haberleri vererek onları üzmek istemez. Üçüncü gruptaki ma'budlara gelince, düşünürsek bunların da habersiz kalmalarının iki sebebinin olduğunu anlarız: Birincisi, bunlar suçlu olarak Allah'ın indinde beklemektedirler ve bu dünyadan hiç bir sada onlara ulaşamaz. İkinci sebep ise, Allah Teala ve melekler, bu dünyada yapmış oldukları misyonun başarıya ulaştığı ve şimdi bazı kimselerin kendilerine taptığı haberlerini duyurarak onları sevindirmek istemez. Allah zalimlere böyle memnuniyetler bahşetmez.
Burada şu hususu da izah edelim ki, Allah (c.c) kendi salih kullarına bu dünyada gönderilen selam ve rahmet dualarını ulaştırır. Çünkü bu onlara memnuniyet verecektir. Öte yandan suçlulara da bu dünyadan gönderilen lanet ve bedduaları ulaştırır. Mesela bir hadise göre, Bedir Savaşı'nda kafir olan ölülere Peygamber'in (s.a) gönderdiği lanet onlara duyurulmuş ve bu onların eziyetini artırmıştı. O, hiçbir şekilde kendi salih kulları için üzüntü verecek, kafir ve mücrimlere memnuniyet verecek bir haberi onlara ulaştırmaz. Böylece "sem'i mevta" (ölülerin işitmesi) konusuna bir açıklık getirilmiş olmaktadır. Mevdudi

 

Bütün sahte ve uydurma ibadet objelerinin bu sembolik “düşmanlığı” hakkında bkz. 35:14, not 13. M.Esed

Yani, onlar açık açık "Biz hiç bir zaman onlara bize ibadet edin demedik. Onların bize ibadet ettiklerinden bizim hiçbir ilgimiz yok. Bu sapıklıklarının sorumlusu kendileridir. Dolayısıyla cezalarını da kendileri çeksin, onların bu suçlarında bizim bir payımız yoktur," diyeceklerdir. Mevdudi

Bu ayetlerde inkârcıların hem akılsızlıklarından dolayı bu dünyada düştükleri sapıklığın, hem de mahşerde karşılaşacakları kötü akıbetin mahiyeti hakkında bilgi verilmektedir. Ayetlere göre, Yüce Allah kıyamet gününde inkârcıların taptıkları o putları diriltecek, bu putlar ile onlara tapanlar arasında suçlayıcı ve mazeret bildirici bir karşılıklı konuşma gerçekleşecektir. Rabbimiz mahşerde gerçekleşecek bu sahneyi şimdiden naklederek hoş olmayan durumlarını inkârcılara peşin peşin bildirmekte ve onları kötü akıbetleri konusunda uyarmaktadır. Çünkü dünyadayken taptıkları o sözde ilâhlar onlar hakkında şöyle diyerek kendilerini savunacaklardır: “Biz hiç bir zaman onlara bize ibadet edin demedik. Bizim onların bize ibadet etmeleriyle hiçbir ilgimiz yoktur. Bu sapıklıklarının sorumlusu bizzat kendileridir. Dolayısıyla cezalarını da kendileri çeksinler.”

Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81, 82)

O [İbrahim onlara] Dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebut/25)
Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler. (Kasas/63)

Ayetteki “Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan kimseler” ifadesi, hem cansız putları hem de İsa, Meryem, Üzeyr ve ilâh edinilmiş diğer insanları kapsamaktadır. Çünkü Arapçada bir belağat kuralı olan “Tağlip” Dipnot: (Tağlip, bir alâkadan dolayı bir kelimeyi başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanmak demektir. Baba ile anaya "Ebeveyn" denilmesi gibi. “Baba” sözcüğü, tağlip sanatıyla “Ana”yı da içine alacak şekilde “Ebeveyn” olarak ifade edilir.) gereği, konumuz olan ayette “canlı” varlıklar da “cansız” varlıkları ifade eden ماma” edatı ile gösterilmiş ve tarafımızdan “kimseler” şeklinde meallendirilmiştir.

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa], Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!
Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen.  Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin.
Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, Azîz ve Hakîm’in ta kendisisin.” (Maide/116- 118)

Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. -[Bu], Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.-
Ve o gün O [Rabbin], onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.
Onlar dediler ki: “Tespih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i [Öğüt’ü] terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.”
İşte onlar [taptıklarınız] sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. (Furkan/16- 19)

Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı.” dediler.
Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş [şirke batmış] kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” deriz. (Sebe’/40- 42) H.Yılmaz

Lafzen “sihir”: bkz. sihr teriminin yukarıdaki anlamda kronolojik olarak ilk defa kullanıldığı 74:24 ile ilgili not 12. Bu ilk örnekte olduğu gibi burada işaret edilen hakikat, Kur’an'ın mesajıdır. M.Esed

Mekke'de Kur'an-ı Kerim'in ayetleri okunduğu zaman, bunun bir insan kelamı olmadığını, insan üstü bir şey olduğunu onlar hissediyorlardı. Hiç bir şair, hatip ve en büyük edebiyatçı bile Kur'an'ın emsalsiz fesahat ve belâgatine (büyüleyici uslubuna), hitabet ve kalpleri etkileyen yüksek muhtevasına yaklaşamazdı bile. En önemlisi, Allah Rasulü'nün kendi kelamı bile Allah tarafından nazil olan kelamla aynı değildir. Allah Rasulü'nü daha çocukluğundan beri çok iyi tanıyan ve onun dilini çok iyi bilen Mekkeliler de, Allah Rasulü'nün kendi sözleri ile Kur'an-ı Kerim'in sözleri arasında çok büyük farklar olduğunu görüyorlardı. Aralarında kırk-elli sene gece gündüz yaşamış olan şahsın birdenbire böyle kendi dilinden tamamıyla farklı bir kelam uydurduğunu kabul etmek zordu. Bu gerçek onların gözleri önünde açıkça görülüyorken onlar küfürlerinde ısrar etmekte kararlı idiler. Bu yüzden, bu aşikar işaretleri görmelerine rağmen değil kabul etmek, üstelik "Bu bir sihirdir" diyorlardı. (Onların Kur'an'ı bir sihir olarak nitelemelerinin açıklamasını daha önce yapmıştık. Bkz. El-Enbiya an: 5, Sâd an: 5) Mevdudi

 

Zımnen, “öyleyse bütün bunları neden sizin hatırınız için uydurayım?”

Bunun anlamı şudur: “Allah sizi affetsin ve sizi hidayete ulaştırsın” (Zemahşerî). M.Esed 

Kur’an Hz. Muhammedin Yaşamını ve mücadelesini gerçek olarak, ayrıntısına kadar anlatır. Kur’an bilgisinden yoksun insanların anladıkları Hz. Muhammed ile, Kur’anın anlattığı Hz. Muhammed arasında dikkat çekecek kadar fark vardır. Peygamberi doğru anlamak dini doğru anlamanın baş koşuludur. Peygamberi yanlış anlamak dini yanlış anlamak dini yanlış anlamaktır. M.sağ

Bu şekilde sorarak beyan etmede şiddetli bir hayret ifadesi vardır. Yani, bunlar o kadar hayasızdırlar ki, Allah Rasulü'nü, Kur'an'ı uydurmakla itham edebilmekteler. Halbuki çok iyi biliyorlar ki, bu onun tasnif ettiği bir kelam değildir.
Onların "sihirdir" demeleri ise bu kitabın sıradan, alalede bir kelam olmadığının ve bunu bir insanın tasnif edemeyeceğinin, bir insan için böyle bir kelamı meydana getirebilmenin mümkün olamayacağının kendi ağızlarıyla itirafıdır.
Çünkü onların bu ithamı asılsızdır ve tamamıyla bir inat mahsulüdür. Bu yüzden bir delil ileri sürmeye ihtiyaç duyulmamıştır. Sadece "Gerçekten eğer sizin dediğiniz gibi bu kelamı ben tasnif etmişsem bu, Allah'a en büyük iftiradır. O zaman Allah'ın cezasından beni siz mi kurtaracaksınız? Ve eğer sizin bana yalan iftirada bulunarak reddettiğiniz bu kelam Allah'ın kelamı ise o zaman Allah size ne yapacaktır, göreceksiniz" demekle yetinilmiştir. Allah'tan hiç bir şey gizli kalmaz. Doğru kimdir? Yalancı kimdir? Bunlar hakkında en iyi kararı verecek O'dur. Eğer bir şey hususunda bütün dünya yalan dese ama, Allah'ın indinde o şey doğruysa son karar Allah'ın ilmine göre verilir. Eğer bütün dünya bir şeyi doğrulasa da Allah'ın indinde o şey yalan ise o zaman Allah'ın indinde son karar yine yalan olarak verilecektir. Onun için saçma sapan şeyler konuşmak yerine kendi ahiretinizi düşünün.
Bu cümlenin iki manası vardır. Birincisi, sizin hâlâ bu dünyada yaşıyor olmanız Allah'ın bir lütfudur. Eğer Allah'ın rahmeti ve lütfu olmasaydı, O'na karşı yaptığınız iftiralar sizi hemen yok ederdi. İkinci bir nefesi almaya bile size müsade edilmezdi. Diğer bir manası da "Ey insafsızlar! Şimdi artık bu inadınızdan vazgeçin. Allah'ın rahmet kapısı hâlâ açıktır. Yaptıklarınızı affedebilir," şeklinde olabilir. Mevdudi

Mekkeli müşriklerin Kur’an için “Bu apaçık bir büyüdür” demeleri, aslında Kur’an’ın sıradan, alelade bir kelam olmadığının ve bir insan tarafından uydurulmuş olamayacağının bizzat o müşriklerce itiraf edilmesinden başka bir şey değildir.
Rabbimizin peygamberimize “De ki” diye emrederek müşriklere “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan olacak şeye güç yetiremezsiniz [beni Allah gibi cezalandıramazsınız]. O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir”  şeklinde cevap vermesini istemesi de müşriklere akıllarını çalıştırmaları yönünde yaptığı uyarıcı bir çağrı mahiyetindedir.

Ne var ki, müşrikler Kur’an’ın beşer sözü olamayacağına dair zımnî itiraflarına rağmen vahyin hakikatini kabul etmemekte direnmişler ve değişik gerekçeler uydurarak sürekli vahye çamur atmaya kalkışmışlardır:

Ve inkâr etmiş olanlar, “Bu [Furkan], onun [Muhammed’in] uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
Ve “O [Furkan, yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o,  sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır.” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan/4- 6)

Bu konuya ait detay daha evvel Furkan suresinin 4-6. ayetlerinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; s: 3, c: 342-345) sunulmuştur. H.Yılmaz

 Peygamberliği ilk defa ben ortaya atmadım, ya da önceki peygamberlerin hiç söylemediği bir şeyi söyleyen, ortaya bid'atlar atan bir peygamber değilim. S.Ateş

Taberî, Beğavî, Râzî, İbni Kesîr'in benimsediği bu yorum -Râzî'nin de vurguladığı gibi- “Benden önceki Allah'ın bütün elçileri gibi ben de sadece bir beşerim” anlamına gelmektedir. Alternatif olarak bu ifade: “Ben bu elçiler arasında bir yenilikçi/yenileyici değilim” -yani, “Benden önceki Allah'ın elçileri tarafından tebliğ edilmemiş olan şeyleri size bildiriyor değilim” (Râzî ve Beydâvî): Allah'ın bütün Peygamberleri tarafından tebliğ edilen ahlakî öğretilerin aynılığı gerçeğini vurgulayan bir yorum.

Yani, “Bu dünyada hepimize ne olacağını” (Hasan Basrî'nin bu yorumunu katılarak nakleden Taberî), yahut, “hem bu dünyada hem de öteki dünyada başımıza ne geleceğini” (Beydâvî). Bu her iki yorum da, Hz. Peygamber'in geleceği önceden bildiğinin ve daha geniş anlamda, “insan kavrayışının ötesindeki” gerçekleri (ğayb) bildiğinin reddedildiğini gösterir: karş. 6:50 yahut 7:188. M.Esed

Bu buyruğun arka-planı şudur: Nebi (s.a) risaletini ilan ettikten sonra Mekke'dekiler ona acayip şeyler söylemeye başladılar. Diyorlardı ki, "Bu ne biçim Rasuldür, çoluk çocuğu var, pazarda dolaşır, yer içer ve bizim gibi bir insandır. Bizden ne farkı var ki biz onu Allah'ın özel olarak gönderdiği bir elçi olarak tanıyalım?" Ve yine bunlar diyorlardı ki "Eğer bu şahıs Allah'ın Rasulü olsaydı en azından Allah onun peygamberliğini ilan etmek için hizmetine bir melek verirdi. Her kim ona karşı çıkar, saygısızlık yaparsa bu melek onları kamçılardı. Nasıl olur da Allah bir kimseyi Rasul olarak göndersin de o kimseyi Mekke'nin sokaklarında böyle eziyetlere karşı çaresiz bıraksın? Kendi Rasulü için hiç olmazsa bahçe içerisinde muhteşem bir saray yapardı. Hanımının serveti bittikten sonra açlık çekmez ve Taif'e giderken altında bir bineği olurdu." Dahası ondan acaip acaip mucizeler göstermesini ve gaipten haber vermesini talep etmekteydiler. Onların düşüncesine göre bir kimsenin Allah'ın Rasulü olması, onun insan üstü bazı güçlere sahip olmasını gerektirir.
Bir işaretiyle dağları yerinden oynatır, bir işaretiyle kurak çölleri güllük gülistanlık hale çevirirdi. Bütün olmuş ve olacak her şeyin ilmine sahip olmalıdır. Gaipteki bütün gizli şeyleri görebilmelidir. Bu itirazlara, her cümlesinde bir anlam taşıyan bu ayette cevap verilmiştir. Buyrulmaktadır ki "Onlara söyle: "Ben türedi bir peygamber değilim" Yani, "Benim peygamberliğim dünya tarihinde ilk kez olan bir şey değildir ki, bu size acaip gelsin. Peygamberlerin böyle değil de şöyle olmasına niye o kadar şaşırıyorsunuz? Benden önce de pek çok Rasul gelmişti. Benim onlardan bir farkım yok. Ne zaman bir peygamber gelmiştir de onun çoluk çocuğu olmamış, yiyip içmemiş ve diğer normal insanlar gibi yaşamamıştır? Hangi peygamberin yanında (onun risaletini duyurmak için) elinde kırbaç bulunan bir melek vardı. Hangi Rasulün bağlar-bahçeler içerisinde bir sarayı vardı? Hangi Rasul, insanları Allah'ın tarafına davet etmek için eziyetler çekmemişti? Ve hangi Rasul kendi yetkisiyle mucizeler göstermiş ve yine kendi izniyle her şeyi bilmiştir. Öyleyse şimdi siz benim peygamberliğimi sınamak için bu acaip acaip soruları nereden çıkarıyorsunuz?" Daha sonra şöyle buyurulmuştur: "Onlara de ki: Bana ve size yarın ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilen şeye uyarım." Yani, ben gaybı bilen değilim ki geçmiş, hal ve gelecek bana açık olsun ve dünyada her şey benim bilgim içerisinde bulunsun. Değil sizlerin geleceği, ben kendi geleceğimi bile bilmiyorum. Ben ancak vahiy vasıtasıyla bana verilen ilim kadar bilebilirim. Hiç bir zaman bundan daha fazlasını bildiğimi iddia etmedim. Ve hangi Rasul gelmiş ki o şimdi sizin benden istediğiniz gibi herşeyi bildiğini iddia etmiştir? Gayb hakkında bazı haberler soruyorsunuz. Ne zaman bir Rasulün görevi, sizin kaybettiğiniz şeyleri, hamile bir kadının erkek veya kız doğuracağını, falan hastanın öleceğini veya iyi olacağını bildirmek olmuştur.
En sonunda da "Onlara de ki: Ben apaçık uyarıcıdan başka bir şey değilim" buyuruluyor. Yani ben Allah'ın yetkilerine sahip değilim ki her gün sizin istediğiniz acaip acaip mucizeleri göstereyim. Benim gönderilmemin gayesi, size doğru yolu göstermek ve onu reddedenleri de kötü akibetlerinden uyarmak içindir. Mevdudi

Yani, kendisi gibi bir peygamberin. Burada zikredilen “şahit”, tabii ki Hz. Musa'dır: karş. Peygamber Muhammed (s)'in geleceği ile ilgili iki Tevrat pasajı (Tesniye xviii, 15 ve 18): “Rabbiniz Allah aranızdan bir peygamber çıkaracaktır: sizin kardeşiniz, bana benzeyen” ve “Ben onlar için senin kardeşlerin arasından, sana benzeyen bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi o'nun ağzına koyacağım.” (Bkz. bu bağlamda 2:42, not 33.) M.Esed

Bu husus bundan önce Fussilet Suresi 52. ayette işlenmiştir. İzah için bkz. Fussilet an: 69.
Müfessirlerin çoğu bu şahitten maksat Hz. Abdullah bin Selâm'dır, demişlerdir. Çünkü o, Medine-i Münevvere'deki en meşhur yahudi alimiydi.
Hicretten sonra Allah Rasulü'ne iman ederek müslüman olmuştur. Bu hadise Medine'de meydana geldiğinden müfessirlerin kavline göre bu ayet Medenidir. Bu şekildeki yorumun kaynağı Hz. Sa'd bin Ebi Vakkas'ın açıklamasıdır. O'na göre bu ayet Hz. Abdullah bin Selam hakkında nazil olmuştur. (Buhari, Müslim, Nesai, İbn Cerir) Ve aynı kaynağa dayanarak İbn Abbas, Mücahid, Katade, Dahhak, İbn Sirin, Hasan Basri, İbn Zeyd, Avf bin Malik el-Eşci' gibi pekçok büyük müfessir bu görüştedirler. Diğer taraftan İkrime, Şa'bi ve Masruk "Bu ayet Abdullah bin Selâm hakkında olamaz, çünkü bütün sure Mekkîdir. Mekke'de nazil olmuştur" demektedirler. İbn Cerir et-Taberî'de aynı görüşe katılarak şöyle söylüyor: "Yukarıdaki bu hitabet silsilesinin muhatabı Mekke müşrikleridir. Daha sonraki ayetlerden de anlaşılıyor ki hep Mekkeli müşrikler muhataptır. Bu siyak ve sibak içerisinde (context) yalnız başına Medine'de nazil olmuş bir ayetin buraya girmesi düşünülemez." Daha sonraki müfessirler bu ikinci görüşü tercih ederlerken Saad bin Ebi Vakkas'ın rivayetini de inkar etmemekteler. Hz. Sa'd, eskilerin adetine göre bu ayetin tam tamına İbn Selam'a uygun düştüğü mealinde konuşmuştur. Bu sözden, bu ayetin İbn Selam'ın iman etmesi üzerine nazil olduğu çıkarılamaz. Yalnız ne var ki bu ayet gerçekten de tam olarak onun tavsifine uygun düşmektedir.
Zahiren ikinci görüşün daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. O zaman şöyle bir soru akla gelir: "Bu şahitten maksat kimdir?" İkinci görüşe sahip olan bazı müfessirler bunun Musa (a.s) olduğunu söylemekteler. Ama bir sonraki "O iman etmiş ve siz kibir içindesiniz" cümlesi böyle bir yorumla hiç de uyum sağlamamaktadır. En doğru izah müfessir Nisaburî ve İbn Kesir'indir. Yani bunlar: "Burada şahitten belirli bir şahıs kastedilmemektedir. Bundan maksat İsrailoğulları'ndan sıradan bir şahıstır" demişlerdir. Allah'ın buyruğunun maksadı şudur: Kur'an-ı Kerim size şimdi sunulmaktadır, bu ilk karşılaştığınız yeni bir şey değildir ki böyle bir şeyi ilk defa görüyoruz diye mazeret ileri sürebilirsiniz. Bundan önce de bu gibi talimatlar İsrailoğulları'na vahiy yoluyla Tevrat ve diğer semavi kitaplar şeklinde gelmiştir. Onları sıradan bir insan bile kabul etmişti. Allah'ın kendi talimatlarını yalnızca vahiy vasıtasıyla gönderdiğini sıradan bir insan bile kabul etmiştir. Onun için vahiy ve onun getirdiği talimatların acaip ve anlaşılmaz bir şey olduğunu iddia edemezsiniz. Aslında sizin inanmanıza mani olan sizin kendi kibir ve böbürlenmenizdir. Mevdudi

Kur’an’a inanmayan, beşer bir elçiyi kabul etmeyen müşrikler, bu ayetlerdeki uyarıcı mesajlarla düşünmeye davet edilmektedirler.
9. ayetteki ilk mesaj, Muhammed’in (as) elçi olarak ilk ortaya çıkan kimse olmadığı gerçeğidir. Ondan evvel de birçok elçi gelip geçmiştir. O, geçmişten beri gelen bu elçiler kafilesinin bir mensubudur. Dolayısıyla bunda yadırganacak bir yön yoktur. Ayrıca bu işe kendisi karar verip de elçi olmamıştır; Allah tarafından vahyedilmek suretiyle görevlendirilmiştir. Uyarıları da kendi adına değil, Allah adına yapmaktadır.
9. ayetin “Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum” cümlesindeki “bana ve size ne yapılacağı” ifadesindentüm dünya ve ahiret hallerini; “ilerde olacak galibiyet veya mağlubiyetler, nerede, ne zaman ve nasıl ölüneceği, din adına nelerin emredilip nelerin yasaklanacağı, müşriklerin iman edip etmeyecekleri, azap hemen gelir mi, ertelenir mi gibi hususları anlamamız mümkündür.

De ki: “Ben kendim için Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye mâlik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.” (A’raf/188)

De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’raf/158)

O [Allah], ortak koşanlar hoşlanmasa da, Elçi’sini hidayetle ve bütün dinlerin üzerinde ortaya çıksın diye hak din ile gönderendir. (Tevbe/33)

Halbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azab edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edici değildir. (Enfal/33)

10. ayette ise  “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer o [Kur’an], Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğulları’ndan bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa ...” denilerek müşriklere vahiy kültürüne sahip İsrailoğulları’ndan bazılarının Allah Resulünü tasdikleri, Kur’an’a inandıkları örneği verilmiş ve  “... siz de büyüklük tasladıysanız  … Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez” uyarısı yapılarak düşünmeye davet edilmişlerdir.
Dikkati çeken noktalardan biri de, 10. ayetteki şart cümlesinin cevabının mahzuf [düşürülmüş, açıkça söylenmemiş] olmasıdır. “... siz de büyüklük tasladıysanız  …” ifadesiyle biten şart cümlesindeki söz akışına göre, hazf edilen cevabın:

“hiç şüphesiz sizler, hüsrana uğrayanlardan olmuşsunuzdur”,

“sizler hidayete erenler değil, aksine sapıtmış kimseler olursunuz”, ya da

“kendinize zulmetmiş olmaz mısınız?” şeklinde takdir edilmesi mümkündür.

O’dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. Orada bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden [düşünen] bir toplum için ayetler vardır. (Rad’d/3)

De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer o [Kur’ân], Allah katından olup da sonra siz onu inkâr etmişseniz, kendisi uzak bir ayrılığın içinde bulunan kimseden daha sapık kim olabilir?” (Fussılet/52)

Ve Biz Musa’nın anasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri yapacağız.” (Kasas/7)

Aynı ayette konu edilen “... İsrailoğulları’ndan bir şahit”inkimliği ile ilgili olarak klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Birinci Görüş: Bu, ekseri ulemanın benimsediği görüş olup, bu şahit Abdullah b. Selâm'dır. Keşşaf sahibi şunu rivayet etmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) Medine'ye gelince, Abdullah b. Selam, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yüzüne baktı. Böylece bu yüzün yalancı bir yüz olmayacağını anladı, bu hususta tefekkürde bulundu. Neticede onun beklenen peygamber olduğu kararına vardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Ben sana sadece peygamberlerin bilebileceği şu üç şeyi soracağım" dedi:
a- "Kıyamet alâmetlerinin ilki nedir?
b- Cennetliklerin yiyeceği ilk yiyecek nedir?
c- Çocuk babasına mı, anasına mı çeker?.."
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurdu: "Kıyamet alametlerinin ilki, insanları doğudan batıya doğru süren, batıda toplayan ateştir. Cennet ehlinin yiyeceği ilk yiyecek ise balık ciğerinin fazlasıdır. Çocuğa gelince, erkeğin suyu daha önce gelirse, çocuk erkeğe; kadının suyu daha erken gelirse, çocuk anneye çeker, benzer." Bunun üzerine Abdullah b. Selâm: "Ben senin şüphesiz Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederim" dedi ve sözüne şunları ekledi: "Yahudiler iftiracı bir toplumdur. Eğer onlar, sen beni onlara sormazdan önce, benim İslâm olduğumu anlarlarsa, bana senin yanında iftirada bulunurlar." Derken, Yahudiler gelince, Hz. Peygamber (s.a.s) onlara "Aranızdaki Abdullah, nasıl bir kimsedir?" diye sordu. Onlar da "Bizim en iyimizdir, en iyimizin oğludur, efendimizdir, efendimizin oğludur, en bilginimizdir ve en bilginimizin oğludur" dediler. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a.s), "Ya Abdullah müslüman olursa, ne dersiniz?" deyince, onlar, "Allah, onu bundan korusun" dediler. Derken, Abdullah huzura çıktı ve "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.s)'in Allah'ın Resulü olduğuna şehâdet ederim" dedi. Bunun üzerine onlar, "O bizim en kötümüz ve en kötümüzün oğludur" dediler ve Abdullah'ın hakkını ketmettiler [değerini gizlediler]. Bunun üzerine Abdullah, "Ey Allah'ın Resulü, işte benim korktuğum buydu" dedi. Sa'd b. Ebî Vakkas da: "Ben, Hz. Peygamber (s.a.s)'den, Abdullah b. Selâm hariç, yeryüzünde yürüyen hiç kimse için, onun cennetliklerden olduğunu söylediğini duymadım. Ayetteki "İsrailoğulları’ndan bir şahit de buna şahitlik etti" ifadesi de onun hakkında nazil olmuştur" demiştir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Bil ki, Şa'bî, Mesrûh ve bir kısım âlim, bu ayette bahsedilen "Şâhid"in, Abdullah b. Selâm olduğunu kabul etmeyip şöyle derler: "Çünkü Abdullah b. Selâm’ın müslüman oluşu Medine'dedir ve Hz. Peygamber (s.a.s)]'in vefatından iki yıl öncesine rastlar. Bu sûre ise Mekkîdir. Binaenaleyh, Mekkî olan bu ayeti, Hz. Peygamber (s.a.s)'in, Medine'de yaşadığı yılların sonunda vuku bulmuş bir hâdiseye hamletmek nasıl mümkün olur?" Kelbî, bu görüşe şu şekilde cevap vermiştir: "Sûre Mekkîdir, ama bu ayet Medenîdir. Çünkü ayetler nazil oluyor ve Hz. Peygamber (s.a.s) de bu ayetleri belli surelerin belli yerine koymakla emrolunuyordu. Binaenaleyh bu ayet de Medine'de nazil oldu, ama Hak Teâlâ peygamberine bunu bu Mekkî surenin, işte bu yerine koymasını emretmiştir." (Razi; el-Mefatihu’l Gayb)

Müfessirlerin çoğu, “Bu şahitten maksat Hz. Abdullah b. Selâm'dır” demişlerdir. Çünkü o, Medine-i Münevvere'deki en meşhur Yahudi âlimiydi.
Hicretten sonra Allah Rasulü'ne iman ederek müslüman olmuştur. Bu hadise Medine'de meydana geldiğinden müfessirlerin kavline göre bu ayet Medenîdir. Bu şekildeki yorumun kaynağı Hz. Sa'd b. Ebi Vakkas'ın açıklamasıdır. O'na göre bu ayet Hz. Abdullah b. Selam hakkında nazil olmuştur. [Buhari, Müslim, Nesai, İbn Cerir] Ve aynı kaynağa dayanarak İbn Abbas, Mücahid, Katade, Dahhak, İbn Sirin, Hasan Basri, İbn Zeyd, Avf b. Malik el-Eşci' gibi pek çok büyük müfessir bu görüştedirler. Diğer taraftan İkrime, Şa'bi ve Masruk "Bu ayet Abdullah b. Selâm hakkında olamaz, çünkü bütün sure Mekkîdir. Mekke'de nazil olmuştur" demektedirler. İbn Cerir et-Taberî de aynı görüşe katılarak şöyle söylüyor: "Yukarıdaki bu hitabet silsilesinin muhatabı Mekke müşrikleridir. Daha sonraki ayetlerden de anlaşılıyor ki, hep Mekkeli müşrikler muhataptır. Bu siyak ve sibak içerisinde, Medine'de nazil olmuş bir ayetin tek başına buraya girmesi düşünülemez." Daha sonraki müfessirler bu ikinci görüşü tercih ederlerken Sa’d b. Ebi Vakkas'ın rivayetini de inkâr etmemekteler. Hz. Sa'd, eskilerin âdetine göre bu ayetin tam tamına İbn Selam'a uygun düştüğü mealinde konuşmuştur. Bu sözden, bu ayetin İbn Selam'ın iman etmesi üzerine nazil olduğu çıkarılamaz. Ne var ki, bu ayet gerçekten de tam olarak onun tavsifine uygun düşmektedir.
Zahiren ikinci görüşün daha doğru olduğu anlaşılmaktadır. O zaman şöyle bir soru akla gelir: "Bu şahitten maksat kimdir?" İkinci görüşe sahip olan bazı müfessirler bunun Musa (a.s) olduğunu söylemekteler. Ama bir sonraki "O iman etmiş ve siz kibir içindesiniz" cümlesi böyle bir yorumla hiç de uyum sağlamamaktadır. En doğru izah, müfessir Nisaburî ve İbn Kesir'indir. Yani bunlar: "Burada şahitten belirli bir şahıs kastedilmemektedir. Bundan maksat İsrailoğulları'ndan sıradan bir şahıstır" demişlerdir. Allah'ın buyruğunun maksadı şudur: Kur'an-ı Kerim size şimdi sunulmaktadır, bu ilk karşılaştığınız yeni bir şey değildir ki böyle bir şeyi ilk defa görüyoruz diye mazeret ileri sürebilesiniz. Bundan önce de bu gibi talimatlar İsrailoğulları'na vahiy yoluyla Tevrat ve diğer semavi kitaplar şeklinde gelmiştir. Onları sıradan bir insan bile kabul etmişti. Allah'ın kendi talimatlarını yalnızca vahiy vasıtasıyla gönderdiğini sıradan bir insan bile kabul etmiştir. Onun için vahiy ve onun getirdiği talimatların acayip ve anlaşılmaz bir şey olduğunu iddia edemezsiniz. (Derveze; et-Tefsirü’l Hadis)

Bizim kanaatimiz de ayetteki “şahit” ifadesiyle herhangi bir şahsın kastedilmediği yönündedir. Ayette söz konusu edilen tanık, geleceği Tevrat ve İncil’de haber verilen peygambere dair bilgilerden hareketle, Resulullah’ı gözlemleyen, Kur’an’ı inceleyen her İsrailoğlunun bu hakikate tanık olacağı anlamındadır.
Yukarıdaki nakiller dikkate alındığında bu ayetin Medeni olarak kabulü makul görünmektedir. Ne var ki, ayet, bulunduğu pasajla da son derece uyumludur. Ayrıca Mekke civarında Ehlikitap’tan birçok kimsenin varlığı ve Ehlikitap’a Mekki surelerde de değinilmiş olması, söz konusu ayetin Mekkî olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Ve onlara o [Söz; vahy, Kur’an] okunduğu zaman onlar; “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. (Kasas/53)

De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler. (İsra/107, 108)

Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah'a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır.. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Al-i Imran/199)
Ve O, size Kitab’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı/hak batıl ayrılmış olarak indirdiği halde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’] şüphesiz Rabbinden hak ile indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sen [Onların bu Kitabın Allah tarafından İndirildiğini bildikleri husu­sunda] sakın şüphecilerden olma. (En’am/114)  H.Yılmaz

Lafzen, “ona yönelik olarak”. Hemen hemen bütün klasik müfessirler, bunun, çoğunluğu Mekke toplumunun en yoksul, en aşağı tabakalarından gelmiş olan Muhammed (s)'in ilk izleyicilerinin müşrik Kureyşliler tarafından küçümsenmesine işaret ettiğini ileri sürerler. Ancak yukarıdaki “sözler”, kesin olarak, tarih-üstü bir muhtevaya sahiptir. Çünkü yoksul ve alt tabaka insanları, her zaman peygamberlerin ilk izleyicileri arasında yer almışlardır. Bu aynı zamanda çağımız için de geçerlidir. Çünkü, her türlü manevî değere karşı körleşmeye yol açan teknolojik gelişme sonucu ekonomik refaha ulaşmış ülkeler, dinin, çoğunlukla şeklî de olsa, hâlâ önemli bir rol oynadığı zayıf uygarlıkları küçümsemektedirler: ve böylece, bu zayıflığın temelinde dinî inançların değil, bu şekilciliğin ve arkasından gelen kültürel kısırlığın yattığını anlamayanlar, bunun sorumluluğunu dinin etkisine yüklerler ve şöyler derler: “Eğer dinin bir yararı olsaydı, biz ona sarılanların başında gelirdik” -böylece, kendi materyalist tavırlarını ve ruhî değerlerin yönlendiriciliğini reddetmelerini “haklılaştırma”ya çalışırlar.

Yani, ilahî vahiy kavramı -daha sonra Hz. Musa'nın vahyine yapılan atıftan açıkça anlaşılmaktadır. M.Esed

Bu, Kureyş'in ileri gelenlerinin, halkı Rasulullah'tan soğutmak için kullandıkları delillerden biridir. Diyorlardı ki, "Eğer Kur'an hak bir söz olsaydı bunu en önce biz kabul ederdik. Nasıl olur ki, bir kaç tecrübesiz genç ve aşağı sınıftan birkaç köle bunu makul olarak görür de, bizim ileri gelenlerimizden akıllı, dünya görmüş ve tecrübelerine, zekalarına herkesin itibar ettiği kişiler görmez. O halde onun sıradan halkı inandırmak gayreti içerisinde oluşu da bu davette muhakkak bir yanlışlık olduğunu ve bu yüzden de kavmin ileri gelenlerinin bunu kabul etmediğini göstermektedir. O halde siz de ondan uzak durun."
Yani, bunlar kendilerini hak ile batıl arasında bir kıstas olarak görmekteler. Zannediyorlardıki eğer kendileri bir şeyi hidayet olarak kabul etmemişlerse, bu demektedir ki bu muhakkak bir dalalettir. Ama buna "Yeni bir yalan" demeye cesaret edemiyorlar. Çünkü bundan evvelki peygamberler de aynı şeyi tatbik etmişlerdi. Onların ellerinde olan bütün semavi kitaplar da aynı hidayeti göstermekteydi. Onun için bunlar da "Eski bir yalan" demekteler. Güya onlara göre onların dışında herkes akılsızdır. Binlerce senedir bu gerçekleri tebliğ eden ve ona inananlar akıldan mahrumdurlar da sadece akıl bunlara kalmıştır. Mevdudi

Yani, sapıklıkları dolayısı ile ahlak ve amel bakımından kötülük içerisine düşen, toplumu da türlü zulüm ve haksızlıklarla dolduran ve Allah'tan başkalarına ibadet edenlerin kötü sonuçları hakkında onlara haber ver. Mevdudi

Mekkeli müşriklerin kibirleri nedeniyle Kur’an’dan kaçtıklarının, Resulullah’a meyletmediklerin dile getirildiği bu ayetlerde, onların “Bu, uydurmadır” deyip işin içinden çıkamayacakları, elçilik görevinin ve kitap indirmenin eskiden beri -Musa örneğinde olduğu gibi- “Sünnetüllah [Allah’ın insanlığa uyguladığı yasası]” olarak devam ettiği hatırlatılarak aslında bunu Mekkelilerin de kabul ettiği onların yüzlerine vurulmaktadır.
Ayette “Eğer bir hayır olsaydı onlar, ona bizim önümüze geçemezlerdi” diye ifade edilenler, Ammâr, Suheyb ve İbn Mes'ud gibi fakir, gariban kimselerdir. Şımarıklar bu genç ve maddi yönden yoksul olan müminlere bakarak, akılları sıra çevrelerine: “Eğer bu din, iyi, güzel ve hayırlı bir şey olsaydı, gençler, yoksullar bunu kabullenmede bizi geçemezlerdi. Onlardan önce biz Müslüman olurduk. Nasıl olur ki, bir kaç tecrübesiz genç ve aşağı sınıftan birkaç köle bunu makul olarak görür de, bizim ileri gelenlerimizden akıllı, dünya görmüş ve tecrübelerine, zekâlarına herkesin itibar ettiği kişiler görmez? O halde Muhammed’in (as) sıradan halkı inandırmak gayreti içerisinde oluşu da bu davette muhakkak bir yanlışlık olduğunu ve bu yüzden de kavmin ileri gelenlerinin bunu kabul etmediğini göstermektedir. O halde siz de ondan uzak durun” diye propaganda yapmaktaydılar.
Ayrıca bu ayet ile ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakiller de yer almaktadır:

Rivayet edildiğine göre, Cüheyne, Müzeyne, Eslem ve Gıfâr kabileleri müslüman olunca, Âmir, Gatafan, Esed ve Eşca' kabileleri, "Eğer bu din, iyi, güzel ve hayırlı bir şey olsaydı, kuzularımızın çobanları olan bu kabileler bizden önce ona girmezlerdi" demişlerdir.
Rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer'in bir cariyesi müslüman olmuş ve henüz müslüman olmamış olan Ömer de onu yoruluncaya kadar dövüp dururmuş ve "Eğer yorulmasaydım daha fazla döverdim" dermiş. Bunun üzerine Kureyş kâfirleri, "Eğer Muhammed (s.a.s)'in davet ettiği din hak olsaydı, bu câriye bizden önce o dine giremezdi" dediler. (Razi; el Mefatihu’l Gayb) 

Bu bahane ilk kez Mekke müşriklerince ileri sürülmüş değildir. Nuh peygamberden bu yana bütün müşriklerin uygulaya geldikleri bir politik tavır ve bahanedir.

Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. (Hud/27)

Onların bu bahanelerine karşılık, Yüce Allah da bu konuda elçisine şu talimatları vermiştir.

Ve Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua eden kimseleri kovma. Onların hesabından sana hiçbir şey [sorumluluk] yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovup da zalimlerden olasın!
Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir? (En’am/52, 53)

Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah’ın âyetlerini okurlar. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. (Al-i Imran/113, 114) H.Yılmaz

Müşriklere gerekli uyarılar yapılıp gayet makul cevaplar verildikten sonra, şirkten kurtulup Allah’a teslim olmanın, tek ve yegâne Rabb olarak Allah’ı tanımanın getireceği sonsuz nimete dikkat çekilmiştir.

Şüphesiz şu, iman etmiş kişiler, Yahudileşmiş kişiler, Nasraniler ve Sabiîler; her kim Allah’a ve ahıret gününe iman eder ve salihi işlerse, artık Rableri katında bunlar için ecirleri vardır. Bunlara bir korku yoktur. Bunlar mahzun da olmayacaklar. (Bakara/62)

Ve iman eden ve salihatı işleyen kimseleri, Allah’ın gerçek bir vaadi olmak üzere, içinde ebedi olarak kalıcılar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Sözce Allah’tan daha doğru kim olabilir?
O [Bu iş], Sizin kuruntularınızla ve Ehlikitap’ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yapan onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamaz.
Ve erkekten veya kadından, kim mümin olarak salihatı işlerse, işte onlar cennete girerler. Ve zerre kadar zulme uğratılmazlar. (Nisa/122- 124)

Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin Yakınlarınızız. Cennette, Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir. (Fussılet/30- 32)

Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler, kibirlenmeden Allah’a secde ederler. Kendilerinin üstündeki Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. (Nahl/49, 50)

Açın gözünüzü! Allah’ın veliylerine -ki onlar inanan ve takvalı davranan kimselerdir- kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de. (Yunus/62, 63) H.Yılmaz

Karş. 29:8 ve 31:14. Bu örnekteki emir, 12. ayetin sonunda ve 13-14. ayetlerde “iyilik yapanlar”a yapılan atıf ile bağlantılıdır.

Bkz. 31:14, not 14. - Yani, insan zihnî ve ruhî olgunluk yaşı olarak kabul edilen yaşa vardığında. Bu ayetin ilk cümlesinde geçen eril (müzekker) insan isminin, her iki cins için de aynı ölçüde geçerli olduğu unutulmamalıdır

Zımnen, “işlemiş olabileceğim herhangi bir suçtan dolayı”. Bkz. 24:31'in son cümlesi ile ilgili not 41. M.Esed

Bu ayet, insanın gebelik döneminde ana karnında geçirdiği süre ile, emzirme süresinin toplamının 30 ay olduğunu bildiriyor. Bu ayet, emzirme süresinin 24 ay olarak bildiren “ Biz insana annesine ve babasına güzel davranmasını öğütledik. Annesi onu büyük bir güçlükle taşımıştır. İki yıl içinde de süt emzirmiştir. Onun için önce Allah’a, sonra anne ve babana teşekkür etmelisin, diye öğütledik. Dönüş banadır.” (Lokman 14) ayetle birlikte değerlendirilirse, bebeğin ana karnında sadece 6 ay insan/kişi/ nefs kabul edildiği anlaşolır. Gebelik süresinin döllenmeden itibaren tam 266 gün olduğunu biliyoruz. Bu insanın Allah tarafından doğasına koyduğu bir ayetidir. Altı ay, 180 gün olduğuna göre, bunu 266 dan çıkarırsak, gebeliğin ilk 86 gününde ceninin insan veya nefs sayılmadığı anlaşılır. Nitekim insanın ana karnındaki gelişimini üç evrede açıklayan “Ey insanlar! Ölümünüzden sonra, yeniden diriliş konusunda kuşkunuz varsa dünyaya gelişinizi bir düşünün. Unutmayın ki, Biz sizi önce topraktan, sonra küçücük bir spermden, sonra embriyo/ ana rahminde asılı duran bir maddeden, sonra biçimi belli ve belirsiz bir dölütten meydana getirdiğimizi size açıklıyoruz. Sonra kız ve oğlan, neyi dilemişsek belli bir süreye kadar onu rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir bebek olarak çıkarırız ve ardından sizi olgunlaştırıp erginleştiririz. Sonra da, kiminizin hayatına son veririz, kiminizi de en ihtiyar yaşa kadar ulaştırırız, ta ki, bu yaşa gelinceye kadar her şeyi yapan ve bilen bir kişi, o yaştan sonra hiçbir şey yapamaz ve bilemez hale gelsin. Hala kuşkunuz varsa, yeniden dirilişe bir örnek olarak, sen doğayı kupkuru ve ölü bir vaziyette görürsün. Fakat, Biz kupkuru ölü toprağın üzerine, yağmur yağdırdığımızda, o ölü toprak kıpırdar, kabarır ve birde bakarsın her taraf canlanmış, yemyeşil, her çeşitten çifter, çifter bitkiler oluvermiştir.” (Hac 5) ve “Sonra, o ufacık spermi embriyoya dönüştürdük, sonra embriyoyu dölüt haline getirdik, sonra dölütü kemik olarak biçimlendirdik, sonra kemiğe et giydirdik ve sonra onu yepyeni bir bir yaratık haline soktuk. Bütün bu evreleri en güzel bir şekilde geliştirip yaratan Allah çok yücedir.”(Mu’minun 14)  [Bebbeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin ilk evresini oluşturan, erkek spermi ile kadın yumurtalığı birleşerek bebeğin ilk özünü oluşturur. Bu olaya biyolojide zigot adı verilir. Gelişmeye başlayan zigot, büyümesini boşlukta değil, rahim duvarına yapışarak geliştirir. İşte bizim embriyo olarak çevirdiğimiz bu gelişmeyi, Kur’an daki alak kelimesinin karşılığı olarak anlamlandırdık. Zira alak kelimesinin Arapçadaki anlamı, Bir yere tutunan şey demektir. Hatta alak kelimesi deriye yapışarak kan emen sülükler için kullanılır. Eski Kur’an yorumcuları Alak kelimesini kan pıhtısı olarak çevirmişlerdir. Bu gün modern biyoloji bebeğin gelişim evrelerinde kan pıhtısı diye bir evrenin olmadığını ortaya koymuştur. Eski Kur’an yorumcularının embriyolojiye olan yabancılıklarından dolayı, böyle bir anlam vermeleri doğal karşılanabilir. Ancak embriyolojinin açıklığa kavuşturduğu bir konuda, çağdaş yorumcuları alak sözcüğünü, insanın yaratılış evrelerinden biri olamayan kan pıhtısı diye çevirmlekte direnmeleri, geçmişi aynen taklit etme belirtisinin açık bir kanıtı olsa gerek. ] ayetleri gebeliğin ilk günlerini nefs yahut insan olarak değil de, başka kelimelerle ifade eder. Bunlar sırasıyla : (1) Sperm;(2) Embriyo; (3) on santim büyüklüğündeki cenin evresine kemiklerin ve etin oluşması; bu safhalardan sonra biçimlenmesi, yeni bir yaratık haline gelmesi. Demek ki, Yeni bir yaratığı biçimlenmesi, döllenmeden 86 gün sonra oluştuğu anlaşılıyor. Bir başka deyişle nefs’in (bilinç/kişilik) ilk belirtileri, döllenmeden yaklaşık üç sonra ceninin beyninde zuhur etmektedir. Kur’an da ki ayetlerle bilimin ortaya koyduğu sonuçların birlikte değerlendirilmesinden elde edilen bu bilginin kürtaj konusuna açıklık getirdiğini ifade etmeyeğe gerek var mı? “Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onlarında rızkını biz veriyoruz Bu sebeble çocukları öldürmek büyük bir suçtur.” (İsra 31) Ayrıca bu ayet buluğ çağını 40 yaş olarak tanımlıyor. İnsan sözlerini Kur’ana eş tutanlar. Buluğ/olgunluk çağını 12 yaş olarak gösterirler. Bu Kur’an ayeti, henüz çocukların oyun çağı denebilecek 12 yaşını, olgunluk çağı gösterenleri yalanlar. Allah, kimin cenneti hak ettiğini en iyi bilendir.16. ayete göre Allah 40 yaşına varmadan kimin canını alırsa o kişinin cennete girebileceğini ve 40 yaşına geldikten sonra, yani olgunluk çağına geldikten sonra, sorumlu tutacağını işaret buyuruyor. Tanrı o kadar geniş merhamet sahibi ve Allah’ın dini İslam, o kadar insanidir. Fakat dini içinden çıkılmaz hale getirenler 40 yaş süresini çok bulmakta ve insanlar için cennet yerine, cehennemi istemektedirler. “Ey Musa! Halkına Kutsal toprak, kırk yıl boyunca yasaklanmıştır; yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Yoldan çıkmış bir topluluk için üzme kendini.” (Maide 26) “İnkarcılar cehennemde, Rabbimiz, bizi buradan çıkar da önceden yapmış olduğumuzdan farklı, iyi işler yapalım, diye feryed ederler. Allah’da: Size düşünebilecek bir kişinin, öğüt alabileceği kadar uzun bir süre sizi yaşatmadık mı? Size uyarıcı elçiler de gelmişti. Niçin inanmadınız? Şimdi tadın azabı. Artık, nankörlerin hiçbir yardımcısı yoktur.” (Fatır 37) “ Onların büyük bir kısmı önceki nesillerden, çok azı da sonraki nesillerden” (Vakıa 13,14) M.Sağ

Yani, bir evlat, hem anasına hem de babasına hizmet etmelidir. Ama ananın hakkı daha önemlidir. Çünkü o evladı için daha fazla ızdırap çeker. Aynı şey az çok farklı rivayetlerle Bahuri, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, Müsned-i Ahmed ve İmam Buhari'nin Edebül-Müfred'inde rivayet edilen şu hadisten de anlaşılmaktadır: "Birisi Allah Rasulü'ne gelerek "Üzerime en fazla kime hizmet etme hakkı düşer?" diye sordu. Allah Rasulü "Annen" buyurdu. Adam "Sonra kim?" dedi. Allah Rasulü yine "Annen" diye cevapladı. Adam aynı soruyu üçüncü defa sorunca Allah Rasulü bu sefer de "Annen" karşılığını verdi. Dördüncüde "Babana" buyurdu." Allah Rasulü'nün bu cevabı yukarıdaki ayeti tam manasıyla tercüme etmektedir. Burada annenin hakkına işaret edilmiştir. Çünkü, 1) Anne onu meşakkatle karnında taşımış, 2) Meşakkatle onu dünyaya getirmiş ve, 3) Hamilelik ve emzirme süresi otuz ay almıştır.
Bu ayet ile, Lokman Suresi'nin 14. ayeti ve Bakara Suresi'nin 233. ayetlerinden şöyle hukuki bir netice çıkmaktadır. Bir hadisede Hz. Ali, İbn Abbas ve Hz. Osman bununla hüküm vermişlerdi. Hadise şuydu: Hz. Osman'ın hilafeti döneminde bir şahıs Cüheyna kabilesinden bir kadın ile evlenmişti. Evliliklerinden tam altı ay geçmişti ki sapa sağlam bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine o şahıs Hz. Osman'a gelerek olayı anlattı. Hz. Osman da kadının zina yapmış olduğu kanaatine vararak recm olunması hükmünü verdi. Hz. Ali'nin bundan haberi olunca hemen Hz. Osman'ın yanına giderek böyle bir hükme nasıl vardığını sordu. Hz. Osman da cevaben "Kadın 6 ay sonra sağlam bir çocuk doğurmuştur, bu açıkça onun zina yaptığının delilidir" deyince Hz. Ali "Hayır" karşılığını vermişti. Sonra Hz. Ali yukarıda adı geçen üç ayeti okudu. Bakara Suresi'nde Allah (c.c) buyuruyor ki "Babaları isterse anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler", Lokman Suresi'nde ise yine buyuruyor ki "... İki sene onu emzirdi..." Ve Ahkaf Suresi'nde (bu sure) buyuruyor ki "... Onun ana karnında taşıması ve sütten kesilmesi otuz ay sürdü... "Ve şimdi eğer otuz aydan iki sene emzirme müddetini çıkarırsak geriye altı ay hamilelik zamanı kalır. Burdan anlaşılıyor ki hamilelik süresi en az altı aydır. Bundan sonra çocuk tam olarak oluşmaktadır. O halde bir kadın tam altı ay sonra bir çocuk dünyaya getirse ona zaniye hükmü verilemez." Hz. Osman bunu duyunca Hz. Ali'ye "Ben bunu hiç düşünmemiştim" diyerek kadını çağırtmış ve daha önce verdiği hükmü değiştirdiğini söylemiştir. Rivayette şu da zikredilmektedir:
Hz. Ali'nin bu istidlalini İbn Abbas da teyid etmiş ve ondan sonra Hz. Osman kendi görüşünden rücu etmişti. (İbn Cerir, Cessas, Ahkamu'l-Kur'an, ve İbn Kesir)
Şimdi bu üç ayetten aşağıdaki hükümleri çıkarabiliriz:
1
) Bir kadın evlendikten sonra altı aydan daha öce sağlam (düşük değil) bir çocuk dünyaya getirirse onun hakkında zaniye hükmü verilir ve çocuğun nesebi kocasına intisab ettirilemez.
2) Bir kadın evlendikten altı ay veya daha fazla bir süre sonra sağlam bir çocuk dünyaya getirirse, onun hakkında sadece bu doğuma dayanarak zaniye ithamı yapılamaz, kocasının da onu böyle itham etmeye ve çocuğun nesebini inkar etmeye hakkı yoktur. Çocuğu muhakkak kabul edecektir, kadın da cezalandırılamaz.
3) Emzirme hakkının müddeti de en fazla iki senedir. Bu süreden sonra eğer bir çocuk başka bir kadının sütünü emecek olsa, o kadın onun süt annesi olamaz, kararı verilir. O zaman emzirme hakkında Nisa Suresi 23. ayette beyan edilen hükümler geçerli olmayacaktır. Bu konuda ihtiyaten Ebu Hanife iki sene yerine iki buçuk sene ileri sürerek "Emzirme yakınlığı" gibi nazik bir konuda bir hata yapma ihtimaline karşı tedbir almıştır. Bkz. Lokman an: 23.
Burada şunu da söyleyelim ki; bugünkü tıbbi araştırmalar bir çocuğun anne karnına en az yirmisekiz hafta ihtiyacı olduğunu söylemektedir. Bu süreden sonra artık tam bir insan olarak dünyaya gelebilir. Bu süre altı buçuk aydan biraz fazladır. İslam hukukuna göre takriben yarım ay daha takdir edilmektedir. Böylece bir kadına zina ithamında bulunmak ve bir çocuğu kendi nesebinden mahrum etmek gibi nazik bir mesele dolayısıyla bir hata olmasın diye bir yarım ay daha süre eklenmiştir. Öte yandan hiç bir doktor, hiç bir hakim ve bizzat hamile kalan kadının kendisi ve onu hamile bırakan erkek dahi kesinkes hamileliğin ne zaman başladığını bilemez. Bu yüzden hamileliğin en az süresinden biraz fazla süre tanımak uygundur.
Yani, bana öyle bir salih amel uygun gör ki, hem zahiri olarak senin kanununa göre olsun ve hem de gerçek olarak senin indinde makbul olsun. Bir amel dünyada ne kadar çok övgü görse de Allah'ın kanununa muvafık değilse, o zaman dünyadakiler onu ne kadar överlerse övsünler, Allah'ın katında hiçbir karşılığa müstahak olmayacaktır. Öte taraftan bir amel tam manasıyla şeriata uygun düşse ve zahiren hiçbir eksiği olmasa ama onun niyetinde eksiklik, riya, kibir, gösteriş veya dünya menfaati saklı olsa bu sefer de bu amel hüsn-ü kabul görmeyecektir. Mevdudi

Dünyada onların yaptığı en iyi amellerine göre hüküm verilecek ve ahirette dereceleri ona göre tayin edilecektir. Onların hata ve zayıflıkları görmemezlikten gelinecektir. Tıpkı asil ve değer bilir bir efendinin kendi vefakar hizmetkârlarının küçük bir takım hatalarına göre değil de onların yapmış olduğu en büyük hizmetler, fedakârlıklar ve üstün vefalarına göre davranması gibi. O, bu hizmetkârlarının küçük hataları dolayısıyla diğer bütün amellerini yakmayacaktır. Mevdudi

Zımnen, “herhangi bir kimsenin yeniden dirildiğine veya dirileceğine dair hiçbir işaret/gösterge olmadan”. Bu temsîlî “diyalog”, yalnız yaşlı ve genç kuşaklar arasında sürüp giden -ve belki de tabii olan- çatışmayı tasvir etmekle kalmayıp aynı zamanda aile ilişkilerinin en önemli fonksiyonu ve böylece bütün bir sosyal devamlılığın en temel unsuru olarak dinî inançların/düşüncelerin süreklilik sağlama potansiyeline işaret eder. M.Esed

Burada iki tip karakter vurgulanmaktadır. Ve adeta dinleyiciye bu iki karakterden hangisinin daha üstün olduğu sorularak buna kendisinin karar vermesi istenilmektedir. Bu dönemde toplum içerisinde bu iki tip karakter de fiilen mevcuttur. Dinleyenler için birinci tip karakterde olanlar kimdir, ikinci tipte olanlar kimdir? Ayırdedebilmek zor değildir. Bu, Kureyş'in ileri gelenlerinin "Eğer kitaba inanmak iyi bir şey olsaydı bu bir kaç genç ve köleden evvel bizim inanmamız gerekirdi" demelerine cevaptır. Bunlara verilen cevapta, sanki onlara inananların karakteri ile inanmayanların karakteri nasıl olurmuş diye herkesin kendini kontrol edeceği bir ayna tutulmaktadır. Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, aile ilişkilerine, hukuka ve aile içi eğitime dikkat çekmiştir. Ayetlerde olgun, akıllı çocuk ile aklını kullanmayan asi çocuk örnek verilerek bu ikisinin Allah’a ve anne-babalarına karşı tutumları belirtilmekte ve uyarıda bulunulmaktadır. Ayrıca insanın anne-babasına ihsanda bulunması tavsiye edilmektedir.
Ana-baba ve çocuk deyiminden sadece analık-babalık ve evlatlık anlaşılmamalıdır. O dönemde okulların bulunmadığı, bu nedenle de ana-babanın aynı zamanda bir öğretmen, eğitmen; evladın da bir öğrenci olduğu unutulmamalıdır.
15. ayetteki “Anası, onu, zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır” ifadesi, ana hakkının baba hakkından daha büyük olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Rabbimiz, bu ifadede anayı özellikle zikrederek onun çocuk yüzünden çektiği zahmet ve meşakkati vurgulamıştır.
Ayetteki “Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır” ifadesi, hamileliğin başlaması ile çocuğun sütten kesilmesi arasındaki süreye işaret etmektedir.  İnşallah bu ifadeye Bakara/223’te detaylı olarak değinilecektir.

YİĞİTLİK/OLGUNLUK ÇAĞI

Ayette geçen “ اشدّEşüdd [yiğitlik/olgunluk] Çağı” ile ilgili olarak onsekiz yaş”,  “otuzüç yaş” ve “kırk yaş” gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak Rabbimiz bu konuda herhangi bir rakam vermemiştir. “Eşüdd’ün [olgunluk/yiğitlik yaşının]” kişiden kişiye, yöreden yöreye, ortamdan ortama değişeceği bir gerçektir. Bizim kanaatimize göre, bu yaş toplum idaresinin bilirkişi raporları doğrultusunda karar vereceği reşitlik yaşıdır.

Ve Allah’ın, ayakta kalmanız için size vermiş olduğu mallarınızı bu sefihlere vermeyiniz. Ve onları o mallarda rızıklandırın ve onları giyindirin. Ve onlara maruf söz söyleyin. Ve bu yetimlerinizi nikâha ulaşıncaya kadar belalandırınız [sıkı bir eğitim vererek olgunlaştırınız]. Sonra da eğer kendilerinde rüşd hissederseniz mallarını kendilerine hemen teslim ediniz. Onlar büyüyecekler diye onların mallarını saçıp savurup yemeyin de. Ve kim zengin ise artık o iffetli davransın. Kim de fakir ise artık o da maruf ile yesin. Sonra da onların [yetimlerin mallarını kendilerine teslim ettiğiniz zaman onlar üzerine şahit tutunuz. Hesap sorucu olarak da Allah yeter. (Nisa/5, 6)

Ayette اشدّeşüdd” ve “kırk sene” ifadeleri birbirine bağlı değildir. İki ifadeyi bir araya getiren, mutlak cem ifade eden“ وvav” bağlacıdır. O nedenle insanın yiğitlik/olgunluk yaşına erişmesi ayrı bir şey; kırk yaşına erişmesi ise başka bir şeydir.
Kırk yaştan sonra bedensel fonksiyonlar ve şehvet, hırs, kin gibi duygu ve dürtüler zayıflamaya; akıl, muhakeme, merhamet, şefkat, tecrübe gibi zihinsel fonksiyonlar ise artmaya başlar. Kırk yaş, buluğ yaşı değil “bilgeliğin başlama yaşı”dır.
Nitekim kişi kırk yaşına varınca, “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap [salih kimseler ver]. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım” şeklinde dualar etmeye başlamaktadır. Sadece yiğitlik çağı bu bilince yetmemekte, kişi ancak bilgeleşmeye başladığı zaman bu tür dualara yönelmektedir.
15. ayetin iniş sebebi olarak Razi şu görüşü ileri sürmüştür:

Nüzul Sebebi: Hz. Ebu Bekir 

Vahidî, İbn Abbas'tan ve pek çok kimse de önceki ve sonraki müfessirlerden bu ayetin Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a) hakkında nazil olduğunu naklederek şöyle demişlerdir: "Bunun delili, Allah Teâlâ'nın, bu ayette hamilelik ile sütten kesilme müddetinin, bu hususlarda insanların farklılık arzetmeleri sebebiyle, bazen daha az, bazen de daha fazla olabilecek belli bir miktar ile sınırlamasıdır. Binaenaleyh, bu sınırlamanın, o kimsenin durumunu dile getirme olduğunun söylenebilmesi için, bu ifadeden tek bir şahsın kastedilmiş olması gerekir. Binaenaleyh, hamilelik süresi ile sütten kesilme süresi bu kadar olan şahsın, Ebû Bekir olması mümkündür.
Daha sonra Cenâb-ı Hak, bu insanın vasfı hakkında, "Nihayet o, delikanlılık çağına erdiği ve kırk yaşma vardığı zaman, şöyle der:Ya Rabbî, hem beni, hem de ana-babamı nimetlendirdiğin için şükretmemi ... bana ilham et’ dediğini nakletmiştir. Her insanın bu sözü söylemediği malumdur. Binaenaleyh, bu ayetten, bu sözü söyleyen belli bir kimsenin kastedilmiş olması gerekir. Hz. Ebû Bekir (r.a), bu sözü, bu yaşa yakın bir zamanda söylemiştir. Çünkü Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber (s.a.s)'den iki küsur yaş daha küçüktür. Hz. Peygamber (s.a.s) kırk yaşında peygamber olmuştur. Hz. Ebû Bekir de kırka yakın bir yaştaydı. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber (s.a.s)'i tasdik ve ona iman etmiştir. Bu anlattığımızla, bu ayetlerin, kendilerinden Hz. Ebû Bekir'in kastedilmesinin uygun ve elverişli oldukları sabit olmuş olur. Böyle bir uygunluk sabit olunca da, biz diyoruz ki: Biz, bu ayetten kastedilenin Hz. Ebû Bekir olduğunu iddia ediyoruz. Bu iddianın delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, bu ayetin sonundaki  "İşte bunlar -ki cennet yârânı içindedirler- işlediklerinin en güzellerini kabul edeceğimiz, günahlarını bağışlayacağımız kimselerdir" ifadesidir ki, bu da, bu ayetten kastedilenin insanların en üstünü olduğuna delâlet eder. Çünkü Allah'ın, amellerinin güzelini kabul edip günahlarını bağışladığı kimsenin insanların üstünlerinden ve ulularından olması gerekir. Ümmet, Allah'ın resulünden sonra insanların en üstününün ya Hz. Ebû Bekir, ya da Hz. Ali olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu ayetten Ali İbn Ebî Talib (r.a)'in kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü bu ayet ancak bu sözleri delikanlılık çağına vardığında ve kırk yaşına yaklaştığında söyleyen kimseye uygun düşer. Hâlbuki Ali İbn Ebî Talib böyle değildir. Çünkü o, çocukluk süresine yakın bir zamanda iman etmiştir. O halde, bu ayetten kastedilenin Hz. Ebû Bekir olduğu sabit olmuş olur. Allah en iyisini bilendir

Nesli Islah 

Cenâb-ı Hakk'ın "Soyum-sopum hakkında da benim için, salah nasib et" ifadesine gelince, yine İbn Abbas bu hususta şöyle der: "Ebû Bekir'in, erkek-dişi ne kadar çocuğu varsa, hepsi iman etmiştir. Yine, Ebû Bekir müstesna, sahabeden, ana-babasının ve oğlan-kız bütün çocuklarının müslüman olması, başka hiç kimseye nasib olmamıştır. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Yukarıda 16. ayetin teknik olarak bir öğesi olan 19. ayetteki “ve onlar zulmedilmeden, O’nun [Allah], onlara amellerini tam olarak ödemesi için” ifadesini ayet daha iyi anlaşılsın diye birleştirmiş bulunuyoruz. Bu ifade, iyi insanların yaptığı iyiliklerde karşılıksız, kötü insanların da yaptığı kötülüklerde cezasız kalmayacağını bildirmektedir. Eğer iyi bir insan, yapmış olduğu iyiliklerin ecirlerinden mahrum kalır veya hak ettiğinden daha azını alırsa; ya da inkârcı bir insan, işlediği günah ve cürümlere karşılık hak ettiği cezayı görmez ya da hak ettiğinden fazlasını bulursa, her iki durum da “zulüm” olacağı için Yüce Allah asla kullarına zulmetmez.
Ve Biz insana, ana -babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için gayret ederlerse, artık o ikisine itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.
İman eden ve salihatı işleyen kimseleri de, kesinlikle Salihler içine katacağız. (Ankebut/8- 9)

De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/ fakirleştiriliriz korkusuyla]  çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızıklandırıyoruz.  Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir. (En’am/151)Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf”  deme,  onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsra/23, 24)

Ve Biz insana, anası ve babasını tavsiye ettik: - Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. – “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak Banadır.
Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi, bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Sonra da Ben size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim. (Lokman/14, 15)

Ve hani İbrahim, Beyt'ten temelleri yükseltirler: Rabbimiz, bizden kabul buyur, şüphesiz Sen en iyi işitenin, en iyi bilenin ta Kendisisin. Rabbimiz! Bizim ikimizi Senin için teslim olanlar kıl. Soyumuzdan da senin için teslim olan bir ümmet kıl [getir]. Ve bize kulluk yöntemlerini göster, tövbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta Kendisisin. Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz sensin, hikmet sahibi [zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan] Sensin. (Bakara/129)

Ve hani bir zaman İbrahim: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse, ….. Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.  Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir bölümünü salatı ikame etmeleri için, senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler [karşılığını öderler]. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. - Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. - İhtiyarlık halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitir. Rabbim! Beni salâtı ikame eden kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim, anam-babam için ve müminler için mağfirette bulun!" demişti. (İbrahim/35- 41)

Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevalimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Yakub ailesine de miras olacak bir veliy [yakın, yardımcı] bağışla. Rabbim, onu sen rızanı kazanan biri kıl!” (Meryem/4- 6)

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar [o ikisi] Rabb'lerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih [bir çocuk] verirsen, and olsun ki [kesinlikle] şükredenlerden olacağız.” (A’raf/189)

Ve o kişiler [Rahman’ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. (Furkan/74)

17. ayette “-Ve anasına- babasına: ‘Öf size! Siz beni, benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken çıkarılmakla [öldükten sonra dirilmekle] mı tehdit ediyorsunuz?’ diyen kimse” ifadesiyle sanki özel birisine değinilmektedir. Anlaşılan o ki, insanlardan biri kıyameti, ahireti yalanlamakta, anası-babası da onu inandırmak için çaba harcamaktadır.

Bu ayetle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakiller mevcuttur:

Bu ayet, Abdurrahman b. Ebû Bekir (r.a) hakkında nazil olmuştur. Bu görüşü benimseyenler şöyle demişlerdir: Abdurrahman'ın ebeveyni onu İslâm'a davet etmişler ama o diretmiş ve "üff size!" demişti. Bu görüştekiler, görüşlerinin doğruluğuna da şu şekilde delil getirmişlerdir: Muaviye, halkın, oğlu Yezid'e biat etmelerini temin konusunda Mervan'a mektup yazınca Abdurrahman b. Ebî Bekir: "Siz Herakliyus [Bizans] sistemini yerleştirmek istiyorsunuz. Ne o, siz çocuklarınız lehine biat mi istiyorsunuz?" demişti. Bunun üzerine Mervan, "Ey insanlar, Abdurrahman, Allah Teâlâ'nın, hakkında, "Ana ve babasına, ‘Öf size...’ diyen kimse"dir" dedi. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Böyle bir olay her ne kadar bu ayetle irtibatlandırılmış olsa da, ayette belli bir şahıs kastedilmeyip bu karakterde olan her kişi kastedilmiştir. Açıktır ki, bu karaktere sahip, her devirde ve her yerde çokça insan bulunabilir.

18. ayette geçen “... ümmetler içerisinde aleyhlerinde Söz hak olmuş kimseler” ifadesindeki “Söz”, Rabbimizin “Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım (Sad/84, 83; Secde/13)” sözüdür. Bu konu “Söz’ün Gerçekleşmesi” başlığı altında Ya Sin suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c:3, s: 264) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Bir sonraki fiilin başındaki li takısı, dilcilerin lâmu'l-‘âkibe olarak tanımladıkları bir takıdır: yani, bir niyet işareti (“olması için”/“olsun diye”) değil; sadece, en uygun karşılığı, “ve”, “ve böylece”, yahut “bu nedenle” şeklinde olan nedensel bir sıralama (causal sequence) göstergesidir. M.Esed

Yani, salih insanların yaptığı iyilikler karşılıksız ve kötü insanların yaptığı kötülüklerde de cezasız kalmayacaktır. Eğer iyi bir insan ecirlerinden mahrum kalır veya hakkettiğinden daha azını alırsa bu bir zulüm olduğu gibi aynı şekilde kötü bir insan da hakettiği cezayı görmez ya da hakkettiğinden fazlasını bulursa bu da bir zulüm olacaktır. Mevdudi

Bu ayette Rabbimizin adaleti ve lütufkârlığı ortaya konulmuştur. Mümin olsun, kâfir ol­sun, cinlerden olsun, insanlardan olsun, her bir kişinin kıyamet gününde Allah nezdinde amellerine göre dereceleri vardır. Cehennemliklerin dereceleri aşa­ğı doğru, cennetliklerin derecesi ise yukarı doğrudur.
Bu ayetin son bölümü olan “Ve onlar zulmedilmeden, O’nun [Allah], onlara amellerini tam olarak ödemesi içindir.-” ifadesi
وvebağlacı ile gelmiştir. Bunun anlamı, bu ifadenin daha önce dile getirilen bir yargının ikinci bir gerekçesi olduğudur. Ayetin birinci cümlesine bakıldığında, وvebağlacının bağlanacağı bir ifadenin bulunmadığı görülmektedir. Bizim kanaatimize göre, ayetin ikinci cümlesi olan bu ifade, 16. ayetteki “vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak” cümlesine atfedilmelidir.  Biz de 16. ayeti bu ifade ile birlikte vermiş bulunuyoruz. H.Yılmaz

Yani, herhangi bir objektif dayanakları olmadan, büyüklük tasladıkları için, ölümden sonra bir hayat olmadığını ileri sürdüler. M.Esed

Burada gösterdikleri kibirden dolayı orada zelil olacaklardır. Çünkü onlar, Allah Rasulü'ne iman etmeleri halinde yoksul ve fakir mü'minlere katılmalarını bir şerefsizlik olarak görüyorlardı. "Onların iman ettikleri İslam'a inanmamız halinde şerefimizi lekelemiş oluruz" diye gururlanıyorlardı. Allah (c.c) onları ahirette zelil ve rezil edecek ve gururlarını ayaklar altına alacaktır. Mevdudi

Bu ayette, inanmadan, şükretmeden yaşayanları ahirette bekleyen akıbet ortaya konulmuştur. Onlara: Siz iğreti hayatınızda bütün güzel şeyleri; gençliğinizi, servetinizi, sağlığınızı, bol rızkı, güç ve kuvvetinizi, rahatınızı ve zevkinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık etmiş olduğunuzdan dolayı bu gün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz, artık fırsatı kaçırdınız!” denilecektir. Onların ahırette saltanatları bitmiş olacaktır. Onlar dünyada sürdükleri sefalarla kalacaklardır. H.Yılmaz

 

kum tepesi anlamındaki ½ikf' in çoğudur. Hûd'un kavmi 'Âd, Yemen'de Sıhr bölgesindeki denize nazır kum tepeleri arasında oturduğundan bu bölgeye A½kâf denmiştir. Dahhâk'ten gelen bir rivâyete göre A½kâf Şam'da bir dağın adıdır. Fakat tefsîrler, 'Âd kavminin Yemen bölgesinde oturduğunda birleşiyorlar. İşte Hûd onları uyarmıştı. S.Ateş

Yani, Hûd Peygamber'i (bkz. sure 7, not 48). Hz. Hûd'un ve ‘Âd kabilesinin zikredilmesi, önceki ayetin son cümlesi ile bağlantılıdır, çünkü bu kabile “toprakları üzerinde hak ve adalet sınırlarını aşıyordu” (89:11).

Lafzen, “elleri arasından ve arkasından”. Bu deyimsel ifade (2:255, not 247'de açıklanmıştır), hem Hz. Hûd'un kendi zamanında hem de tamamen unutulmuş olan geçmişte, ‘Âd kavmine ne kadar sapmış olduklarını hatırlatması gereken -ama hatırlatmamış olan- çok sayıdaki uyarıcı mesaja bir işaretttir. Biz burada, Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiylerin dışında, ayrıca bütün bir tabiatta ve insan toplumunun değişen şartlarında açıkça görünen birçok işaret ve uyarıcılar aracılığıyla insana doğru yolu gösterdiği gerçeğini dile getiren ince bir hatırlatma ile karşı karşıyayız. M.Esed

Çünkü Kureyş'in ileri gelenleri, bu servetleri ve reislikleri dolayısıyla çok gururlanıyorlardı. Bu yüzden onlara Ad Kavminin kıssası anlatılıyor. Arap Yarımadası'nda bu kavim, bu bölgede eski zamanlarda yaşamış en güçlü kavim olarak çok iyi bilinmekteydi.
Ahkaf, hikf'in çoğuludur. Sözlük manası "kum tepeleri" demektir. Fakat ıstılahen Arabistan çölünün (Rubul-Hali) güney-batı kısmının ismidir. Bugün ise bu bölgede kimse yaşamamaktadır.

İbn İshak'ın rivayetine göre, Ad Kavminin yurdu, Umman'dan Yemen'e kadar uzanmaktaydı. Kur'an, bunların asıl yurdunun El-Ehkaf olduğunu belirtmiştir. Buradan çıkarak civarındaki ülkeler ve zayıf ülkeler üzerine hakimiyet kurmuşlardı. Bugün bile, Arap Yarımadası'nın güneyinde yaşamakta olan halklar, bu bölgede bir zamanlar Ad Kavminin yaşadığını bilmektedirler.
Şimdiki Mükella şehrinden 125 mil kuzeyde Hadramut taraflarında bir makam vardır. Burada Hud'un (a.s) mezarının olduğuna inanılır. Kabr-i Hud ismiyle meşhurdur. Her yıl Şaban ayının 15'inde Arap Yarımadası'nın değişik yerlerinden binlerce kişi burada toplanarak bir merasim düzenlerler. Her ne kadar tarihsel olarak bu mezar ispatlanmamışsa da burada bir kabrin inşa edilmiş olması ve Güney Arabistan halkının çoğunun oraya rağbet etmesi, mahalli rivayetlere göre Ad kavminin yurtlarının buralar olduğunu ispatlamaktadır. Öte yandan yöre halkı Hadramut'ta bulunan birçok harabeyi (ruins) bu güne kadar Ad kavminin evleri olarak anmaktadır. El-Ahkaf'ın bu günkü halini gören kimse, bir zamanlar buralarda şanlı ve pek güçlü bir medeniyetin yaşamış olduğunu düşünemez. Muhtemeldir ki binlerce sene önce bu bölgeler verimli ve yeşillik idi. Daha sonra meydana gelen bir iklim değişikliği dolayısıyla bir çöl haline gelmiş olabilir. Bu gün ise ıssız bir çöl halindedir. İçerlerine girmeye kimse cesaret edememektedir. 1943 yılında Bavyeralı bir asker bunun güney kenarına kadar ulaşmıştı. Bu şahıs anlatıyor: "Hadramut'un kuzeydeki yüksek tepelerinden aşağıya bakınca bu çöl sanki bin feet kadar aşağıda gözüküyordu. Yer yer beyaz kısımları vardı ki eğer onlara bir şey düşerse o kumun içinde mahvolur gider ve tamamen çürürdü. Arabistan bedevileri bu bölgeden çok korkarlar ve katiyyen oraya gitmeye cesaret edemezler. Bir kere hiçbir bedeviyi razı edemeyince yalnız başıma gittim. Buranın kumu adeta toz gibi çok incedir. Ucuna ip bağlı bir şakülü uzaktan fırlattım. Beş dakika içerisinde hemen kumun içine gömüldü. İpin uç kısmı ise çürümüştü." Daha fazla malumat için bkz. (Arabia and Isles Harold Ingrams, London, 1946, The Empty Quarter, Philby, London 1933. The Unveiling of Arabia, R.H. Kirnan, London, 1937.) Mevdudi

Yani, sizin üzerinize ne zaman azabın geleceğini ancak Allah bilir. Çünkü, sizin üzerinize ne zaman azabın geleceği ve size daha ne kadar bir sürenin tanındığının kararını O verecektir.
Yani, siz kendi ahmaklığınız yüzünden benim uyarılarımı bir alay olarak alıyor ve yine alay ederek azab istiyorsunuz. Allah'ın azabının ne kadar korkunç olduğunu bilemiyorsunuz. Bu tutumunuzdan dolayı o azap size çok yakındır. M.Esed

Bu hitap, ilk bakışta Hz. Peygamber'in çağdaşları ile ilgili görünüyorsa da aslında sonraki kuşakları da kapsamaktadır. ‘Âd kavmi, yaşadıkları geniş bölgede baş edilemeyen bir güç idi (karş. 89:8 -“bütün o topraklarda bir benzeri inşa edilmemişti”). Ayrıca, onların dönemindeki sosyal şartlar o kadar basit ve daha yüksek uygarlıkların mensuplarını kuşatmış olan belirsizlik ve tehlikelerden o kadar uzaktı ki, yeryüzünde sonraki daha karmaşık zamanların topluluklarından daha “güvenli şartlar” içinde bulundukları söylenebilir.

Yani, akıl ve duyular, ki bu iki karşılık fuâd isminde kapsanmıştır. - Lafzen, “kuşatıldılar”. M.Esed

Yani, mal-mülk, güç ve iktidar bakımından hiçbir zaman mukayese yapamazsınız. Sizin iktidarınız sadece Mekke şehriyle sınırlıyken, onlar çok geniş bir ülkenin iktidarını ellerinde tutuyorlardı.
Bu kısa cümlede önemli bir gerçek açıklanmaktadır. İnsana, hakikati kavrayabilmek için doğru anlayış yeteneğini ancak Allah'ın ayetleri vermektedir. İşte bu yetenek insanda hasıl olduktan sonra insanın gözü gerçeği görür, kulakları doğru işitir, kalbi ve zihni doğru düşünüp doğru karar verir. Ama eğer o insan Allah'ın ayetlerini inkar ederse, o zaman gözleri olmasına rağmen doğruyu göremez, kulakları olmasına rağmen doğruyu ve nasihatları duyamaz, Allah'ın verdiği kalp ve zihin nimetine sahip olmasına rağmen onlarla yanlış düşünür ve yanlış sonuçlara varır, bu sayede onun bütün bu yetenekleri kendini mahvetmek için kullanılır. Mevdudi

Bu ayet grubunda, tarihi bir örnek ve belge olarak, yaşantıları, inançları, tavırları Mekke müşriklerine çok benzeyen, güç kuvvet açısından onlardan daha ileride olan Ad kavmi konu edilmektedir.
Ayette “Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an!” denilmiştir. Kardeş ifadesiyle  din kardeşliği değil, nesep kardeşliği ifade edilmektedir.

“الاحقاف Ahkaf”, Ad kavminin yurdu olup büyük kumluklar demektir. “  حقف hıkf” sözcüğünün çoğu­ludur. “Hıkf”, dağ seviyesine ulaşmamakla birlikte uzunlamasına devam edip giden ve eğrilip bükülen büyük kum tepeleri demektir. Çoğulu “ ححقافhikaf”, “ احقافahkaf” ve “ حقوفhukuf” gelir. (Lisanü’l Arab, c. 2, s. 525, hgf mad.)

“Ahkaf”ın coğrafi olarak neresi olduğu konusunda klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Katade dedi ki: Bunlar Şihr denilen yerdeki yüksekçe tepelerdir. Şihr, Aden'e yakın bir yerdir. Umman Şihr'i ya da Uman Şehr'i denilir. Bu ise Um­man ile Aden arasındaki deniz sahilidir. Yine ondan nakledildiğine göre, bi­ze Ad kavminin Yemende birtakım kabileler olduğu zikredilmiştir. Bunların bulundukları yer kumluk olup denize bakardı ve buraya Şihr denilirdi.
Mücahid dedi ki: Burası Ahkaf diye adlandırılan Hisme topraklarından bir yerdir. Hisme ise etrafları yumuşak, hemen hemen tepelerinden toz bulutu­nun ayrılmadığı oldukça yüksek dağları bulunan çöldeki bir bölgenin adıdır.
İbn Abbas ve ed-Dahhak ise “Ahkaf, Şam topraklarında bir dağdır” demişlerdir. Yine İbn Abbas'tan nakledildiğine göre Uman ve Mehre arasında bir vadidir. Mukatil de (şöyle demiştir): Ad kavminin meskenleri Mehre diye adlandırılan bir va­dide olup bu da Yemen'in Hadramut bölgesinde idi. Mehri develeri de ora­ya nispet edilerek “Mehri develer" denilir. Bunlar bahar mev­siminde göçebe bir çadır ahalisi idi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Kur’an çalışması yapan çağdaş bilginlerimizden merhum Mevdudi de Ahkaf” bölgesi ile ilgili olarak şu bilgileri vermektedir:

Ahkaf, hikf'in çoğuludur. Sözlük manası "kum tepeleri" demektir. Fakat coğrafi bir terim olarak Arabistan çölünün [Rub’ul-Hali] güney-batı kısmının ismidir. Bugün ise bu bölgede kimse yaşamamaktadır. İbn İshak'ın rivayetine göre, Ad Kavminin yurdu, Umman'dan Yemen'e kadar uzanmaktaydı. Kur'an, bunların asıl yurdunun El-Ahkaf olduğunu belirtmiştir. Buradan çıkarak civarındaki ülkeler ve zayıf ülkeler üzerine hâkimiyet kurmuşlardı. Bugün bile, Arap Yarımadası'nın güneyinde yaşamakta olan halklar, bu bölgede bir zamanlar Ad Kavminin yaşadığını bilmektedirler.
Şimdiki Mükella şehrinden 125 mil kuzeyde Hadramut taraflarında bir makam vardır. Burada Hud'un (a.s) mezarının olduğuna inanılır. Kabr-i Hud ismiyle meşhurdur. Her yıl Şaban ayının 15'inde Arap Yarımadası'nın değişik yerlerinden binlerce kişi burada toplanarak bir merasim düzenlerler. Her ne kadar tarihsel olarak bu mezar ispatlanmamışsa da burada bir kabrin inşa edilmiş olması ve Güney Arabistan halkının çoğunun oraya rağbet etmesi, mahalli rivayetlere göre Ad kavminin yurtlarının buralar olduğunu ispatlamaktadır. Öte yandan yöre halkı Hadramut'ta bulunan birçok harabeyi bu güne kadar Ad kavminin evleri olarak anmaktadır. El-Ahkaf'ın bu günkü halini gören kimse, bir zamanlar buralarda şanlı ve pek güçlü bir medeniyetin yaşamış olduğunu düşünemez. Muhtemeldir ki, binlerce sene önce bu bölgeler verimli ve yeşillik idi. Daha sonra meydana gelen bir iklim değişikliği dolayısıyla bir çöl haline gelmiş olabilir. Bu gün ise ıssız bir çöl halindedir. İçerlerine girmeye kimse cesaret edememektedir. 1943 yılında Bavyeralı bir asker bunun güney kenarına kadar ulaşmıştı. Bu şahıs anlatıyor: "Hadramut'un kuzeydeki yüksek tepelerinden aşağıya bakınca bu çöl sanki bin feet (İngiliz ölçü birimidir. Bir feet = yaklaşık 30.5 cm) kadar aşağıda gözüküyordu. Yer yer beyaz kısımları vardı ki, eğer onlara bir şey düşerse o kumun içinde mahvolur gider ve tamamen çürürdü. Arabistan bedevileri bu bölgeden çok korkarlar ve katiyen oraya gitmeye cesaret edemezler. Bir kere hiçbir bedeviyi razı edemeyince yalnız başıma gittim. Buranın kumu adeta toz gibi çok incedir. Ucuna ip bağlı bir şakülü uzaktan fırlattım. Beş dakika içerisinde hemen kumun içine gömüldü. İpin uç kısmı ise çürümüştü." (Daha fazla malumat için bkz: Arabia and Isles Harold Ingrams, London, 1946, The Empty Quarter, Philby, London 1933. The Unveiling of Arabia, R.H. Kirnan, London, 1937).  (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Rabbimiz, Ahkaf halkının başına gelen felaketi hatırlattığı bu pasajla Mekke kâfirlerini korkutmaktadır. Şöyle ki, helak ettiği bu kavmin, kuvvet ve beden yönüyle kendilerinden daha ileri olduğunu bildirmiştir. Onlara: “Onlar, mal-mülk, kuvvetçe sizden daha üstün idiler. Ama kuvvetçe ileri olmalarına rağmen, Allah’ın cezalandırmasından kurtulamamışlardır. Böyle olunca sizin haliniz nice olur?”  şeklinde mesaj verilmiştir. Söz konusu kavmin Mekke müşriklerinden daha güçlü olduğu Kur’an’da değişik surelerde ifade edilmiştir:

Hâlbuki Biz, onlardan önce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları [asırlar halkını] helâk ettik. (Meryem/74)

Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mümin/82)

26. ayetteki “Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi”  ifadesi, Âd toplumuna her türlü nimetin ve fırsatın verildiğini açıklamaktadır. Maalesef bu toplum, kendilerine verilen nimet ve fırsatı değerlendirmemiştir.
Âd kavmi ile ilgili detay A’raf, Hud, Şuara, Ankebut ve Fussilet surelerinde yer almaktadır:

Sonra da onu [bu ibret dolu cezayı], önlerindekilere [çağdaşlarına] ve sonrakilere müthiş bir ders ve muttakiler için bir mev’iza [nasihat, öğüt] kıldık. (Bakara/66)

Artık eğer onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd ve Semûd'un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”
Hani onlara, “Allah’tan başkasına ibadet/ kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından  [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle inkâr ediyoruz.” dediler. (Fussılet/13,14)

O’na inanmayan kimseler onun [kıyametin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, saat [kıyamet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan]  bir sapıklık içindedirler. (Şura/18)

Âd’ın içinde de … Hani Biz onların üzerine, üzerine uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi dağıtan, sonsuz bırakan bir rüzgâr göndermiştik. (Zariyat/42) H.Yılmaz

Yani, “hem zaman hem de mekan olarak size yakın olan”. Bu ifade, en geniş anlamıyla, “dünyanın geri kalan tümünü” gösterir. M.Esed

Bu yan cümlecik, kurbânen ifadesinin karşılığı olup sadece sahte ve düzmece ilahları değil, ama aynı zamanda insan ile aşkın, üstün Güç arasında aracılık yaptıkları iddia edilen yaşayan veya ölmüş azîzlerin/velîlerin ilahlaştırılmasını da kapsamaktadır.  - Lafzen, “onların yalan ve uydurmaları idi”. M.Esed

En başta, Allah'ın Mukarreb kullarıdırlar, onların vesilesiyle Allah'a yaklaşırız düşüncesiyle bu zatlara iltifat etmişler ama daha sonra yavaş yavaş bu zatları ma'budlar edinerek, onları medet için çağırmaya ve onlara yalvarmaya başlamışlardır. Bunların tasarruf sahibi olduklarını ve feryadlarını dinleyerek onların sorunlarını giderebileceklerini zannediyorlardı. İşte bu sapıklıktan onları kurtarabilmek için Allah (c.c), peygamberleri vasıtasıyla kendi ayetlerini göndererek onları doğru yola getirmeye çalışmıştır. Ama onlar, "Bizim, Allah yerine bunların eteklerine yapışmamız lazım" diyerek bu sahte ilahlara ibadet etme hususunda ısrar ettiler. Şimdi, bu müşrik topluluklara bu gibi sapıklıkları yüzünden azap geldiği zaman o edindikleri tanrılar neredeydiler, niye onları kurtarmadılar, görün. Mevdudi

Mekkeli müşriklere tarihten örnekler verildikten sonra söz yine o kavimlerin helak ediliş nedenine getirilerek geçmişteki bu kavimlerin akıbetlerinden ibret almaları gerektiği mesajı verilmiştir. Kur’an’dan anladığımıza göre, Mekkeliler, kendilerine örnek verilen eski kavimler hakkında bir hayli bilgi ve belgeye sahip idiler.

Ad ve Semûd (kavimlerini de helak ettik). (Bu), onların meskenlerinden [yurtlarından] size besbelli olmuştur. Şeytan onlara kendi işlerini süsledi de onları doğru yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi. (Ankebut/38)

Ayetteki “kendi kıyınızda bulunan memleketler” ifadesi ile Yemen ve Şam'daki Âd ve Semûd kavimleri kastedilmiştir.
Rabbimiz Mekke müşriklerine uyarı yaparken eski kavimlerin de kendileri gibi sözde ilahları kendilerini Allah’a yaklaştırmaları için edindiklerini açıklamaktadır. Müşriklerin bu kanaati defalarca reddedilmiş ve akıllarını başlarına almaları istenmiştir.

Onlar, Allah'ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir ve çok yücedir. (Yunus/18)

Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” [diyorlar]. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde,  onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3) H.Yılmaz

Bkz. sure 2, not 21. Bununla önceki pasaj arasındaki bağlantı, “günaha batmış olanlar” (ki ‘Âd kavmi onların bir örneği olarak verilmiştir) Allah'ın mesajlarına kulak vermeyi reddederlerken, ayetin devamında sözü edilen “görünmeyen varlıklar”ın onun doğruluğunu hemen kavramaları ve kabul etmeleri gerçeğinde yatmaktadır.

Nefer terimi, kapsadığı kişi sayısı üçten ona kadar olan bir grubu ifade eder. Bu pasajda zikredilen olayın Mekke'den Taif'e giden yol üzerindeki küçük bir vahada meydana geldiği söylenir (Taberî) -bu, 72:1-15'de anlatılan olay ile aynıdır. Muhtemel bir açıklama için bkz. 72:1, not 1.

Lafzen, “ona katılır katılmaz”, yani Peygamber'in onu okumasına.

Yani, Kur’an akidesinin tebliğcileri olarak. “Uyarıcılar olarak” ifadesi, yukarıda geçen “uyarıcı mesajlar”a yapılan atıflarla bağlantılıdır. M.Esed

Bu ayetin tefsirinde, Hz. Abdullah bin Me'sud, Zübeyr, Abdullah bin Abbas, Hasan Basri, Said bin Cübeyr, Zer bin Ubeyş, Mücahid, İkrime ve diğer büyüklerden rivayet olunur ki, hepsi bu ayette zikrolunan cinlerin ilk gelişinin Batn-ı Nahle'de vuku bulduğu hususunda müttefiktirler. İbn İshak, Ebu Nuaym El-İsfahani ve Vakîdî'nin beyanına göre bu hadise, Allah Rasulü Taif'ten üzgün olarak Mekke'ye dönerken yolda Nahle denilen yerde konakladığında, orada kıldığı yatsı veya sabah ya da teheccüd namazı sırasında olmuştur.
Cinlerden bir grup bu sırada oradan geçmekteydiler ve Allah Rasulü'nün Kur'an okuyuşunu duyduklarında dinlemek için durdular. Bütün rivayetler ittifakla cinlerin, orada Allah Rasulü'ne kendilerini belli ettirmediklerini ve Rasulüllah'ın da onları farketmediğini söylemektedirler. Fakat bilahare Allah Teala vahiy vasıtasıyla onların Kur'an dinlediklerinin haberini vermiştir. Bu hadisenin geçtiği yer, Ez-Zeyma veya Es-Sebil-ul-Kebir denilen yerlerden birisidir. Bu yerlerin ikisi de Vadi-n-Nahle'de bulunmaktadır. Su ve yeşillik vardır. Mevdudi

 

Mâ beyne yedeyhi ifadesinin bu şekildeki çevirisinin bir açıklaması için bkz. sure 3, not 3. -72:1, not 1'de işaret edildiği gibi, Kur’an'ın Hz. “Musa'dan sonra” vahyedildiğine işaret edilmesi ve Hz. İsa'nın herhangi bir şekilde anılmaması, konuşanların Musevî olduklarını göstermektedir: “Tevrat'tan” parantezini koymamın sebebi budur. M.Esed

. Buradan da anlaşılıyor ki, bu cinler daha önce Hz. Musa'ya ve diğer semavi kitaplara inanıyorlardı. Kur'an'ı işittikten sonra bunun da daha önceki peygamberlerin tebliğ ettiği aynı kelam olduğunu anladılar. Bu yüzden bu kitaba ve onu getiren Rasulüllah'a hemen iman ettiler. Mevdudi

Muteber rivayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu hadiseden sonra cinler, peşpeşe heyetler halinde Allah Rasulü'nün huzuruna gelmeye ve onunla yüzyüze sohbet etmeye başladılar. Hadis kitaplarında bu konudaki rivayetleri topluca mütala edecek olursak hicretten önce Mekke'de Allah Rasulü'nün huzuruna en azından altı heyetin geldiği anlaşılır.
Bir heyet hakkında Abdullah İbn-i Mes'ud diyor ki: "Mekke'de bir gün Allah Rasulü bütün bir gece yok oldu. Biz de acaba ona birisi mi saldırdı diye merak ediyorduk. Sabah olunca Hira dağındaki mağaradan geldiğini gördük. Sorduğumuzda "Bir cin çağırmıştı, onunla giderek bir cin taifesine Kur'an okudum" dedi (Müslim, Müsned-i Ahmed, Tirmizi ve Ebu Davud.)
Yine Abdullah İbn Mes'ud'dan başka bir rivayette "Allah Rasulü bir gün Mekke'de ashab-ı kirama "Bu gece cinlerle konuşma yapacağım, içinizden bana refakat edecek var mı?" diye sordu. Ben de hemen "Evet, ben varım" dedim. Mekke'nin kuzeyinde bir yere vardık. Allah Rasulü bir çizgi çizerek bana bu çizgiden daha ileriye geçmememi söyledi. Sonra kendisi daha ileri giderek orada Kur'an okumaya başladı. Gördüm ki pek çok kişi Allah Rasulü'nün etrafında toplanmış ve benimle Allah Rasulü'nün arasını doldurmuşlar." (İbn Cerir, Beyhaki, Delail-ün-Nübüvve; Ebu Nuaym el-Isfahani)
Daha sonra başka bir gece yine Abdullah İbn-i Mesud, Allah Rasulü Mekke'de Hecun denilen yerde cinlerin bir meselesini hallediyorken onun yanındaydı. Yıllar sonra İbn-i Mesud (r.a) Kufe'de toprağı işleyen bazı insanlar gördüğünde "Hecun mevkiinde gördüğüm cinler işte bunlara benziyordu." demişti. (İbn Cerir.) Mevdudi

Bu cümle, cinlerin sözlerinin bir kısmı olabilir. Ya da bu söz cinlerin sözlerine eklenmiş Allah'ın sözüdür. Siyak ve sibaktan ikinci görüşün daha tercihe şayan olduğu anlaşılmaktadır. Mevdudi

Daha evvel Cinn suresinde kendi istekleriyle Kur’an dinledikleri bildirilen “yabancılar” konusuna bu ayetlerde de kısaca değinilmiştir. Sözü edilen bu “yabancılar”, dinledikleri Kur’an’dan etkilenmişler ve ülkelerine dönünce de kabul ettikleri hak ve hakikati kendi toplumlarına bildirmişlerdir. Ayetler gayet açık olup herhangi bir izahı gerektirmemektedir.
Burada konu edilen cinler ile ilgili olarak klasik kaynaklarda akıl almaz hikâyeler yer almaktadır. Allah’ın izniyle bu konuya ait tespitlerimiz, inancımız sağlam ve katidir. Kısaca hatırlatmak gerekirse, burada konu edilen “cinden bir grup”, Yesrib’den Mekke’ye gelerek gizlice Resulullah ile görüşüp ondan Kur’an dinleyen, sonra da Akabe görüşmelerinin ve hicretin zeminini hazırlayan Yesriblilerdir [Medinelilerdir]. Bu Medineli grubun 30–32. ayetlerde yer alan konuşmasının detayı da yine Cinn suresindedir. Bu nedenle, o konuşmanın mealini vermekle yetiniyor, ayetlerin tahlilinin oradan (Tebyinü’l Kur’an; c.3,  s. 187- 250) okunmasını öneriyoruz.

 “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’an dinledik.  Bundan dolayı, biz ona iman ettik ve Rabbimize hiçbir şeyi asla ortak koşmayacağız.          Hakikat şu ki, Rabbimizin şanı çok yüksektir. O, bir dişi arkadaş [zevce] ve de bir çocuk edinmemiştir. Ve hiç şüphesiz bizim sefih [aklı ermez], Allah üzerine saçma sapan şeyler söylüyormuş. Doğrusu biz ins ve cinnin [bildik, bilmedik her kişinin] Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceğine inanıyorduk. Gerçekten de insten [çok iyi tanıdığımız kimselerden]  bazı kimseler, cinnden [tanımadığımız yabancı kimselerden] bazı kişilere sığınırlar idi. Böylece de onların azgınlıklarını artırırlardı. Gerçekten de onlar sizin inandığınız gibi, Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine/diriltmeyeceğine inanmışlardı. Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz. Şüphesiz bizler; bizlerden bir kısmı salihlerdendir, bizden bazıları da bunun aşağısındandır. Biz, çeşit çeşit yollarda idik. Ve kesinlikle, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmakla da O’nu asla aciz bırakamayacağımızı iyice anladık. Ve biz o kılavuzu [Kur’an’ı] dinlediğimizde ona iman ettik. Onun için kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve haksızlığa uğramaktan korkmaz. Ve gerçekten biz [bize gelince, bizim durumumuz ise]; Müslümanlar bizdendir, zalimler de bizdendir. Ama kimler teslim olduysa [Müslüman olduysa], işte onlar reşâdı [doğruya, güzele, iyiye, gerçeğe gitmeyi] arayanlardır. Ama zalimlere gelince,  onlar da cehennem için odun olmuşlardır.” (Cinn/1-15) H.Yılmaz

Konu yine müşrikleren tutumlarına getirilip uyanmaları için kendilerine “Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi?” diye sorulmuştur. Bunun cevabı, “Elbette gördüler. Hem de çok gördüler, hala da görüp durmaktadırlar” şeklindedir.
Ayetteki “yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah” ifadesi ile Yahudilerin “Allah’ın yedinci gün dinlendiği” inancı reddedilmekte, Allah’ın yorulmadığı, zaafa düşmediği vurgulanmaktadır.

Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattık. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. (Kaf/38)

Konuya ait detay Kaf suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 2,  s. 122- 124)

33. ayetin maksadı, Allah’ın öldükten sonra diriltmeye kadir olduğuna kanıt göstermektir. Rabbimiz surenin baş kısımlarında Kendisinin göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı olduğunu bildirmişti. Gökleri ve yeri yaratmanın öldükten sonra insanı yeniden hayata döndürmekten daha zor ve daha büyük bir iş olduğu herkesçe kabul edilir. Bundan hareketle, “Öyleyse, en zor ve en mükemmele güç yetiren, daha kolay ve daha azına güç yetirmez mi?” mesajı verilerek insanlar düşünmeye davet edilmektedir.

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mü’min/57)

Peki, Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır ama, onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. (Kaf/15) H.Yılmaz

Bıkmadan, usanmadan akılsızlık eden müşrikler, bu ayette şöyle bir ahiret sahnesiyle uyarılmaktadır: 

Bu, gerçek değil miymiş?

Evet [gerçekmiş]. Rabbimize ant olsun!”

O halde inkâr edip durduğunuzdan dolayı şimdi tadın azabı!”  H.Yılmaz

Yani, ölümden sonraki hayat realitesinin. -  Kur’an, bu teşbîh ile insan zihni tarafından kavrandığı şekliyle “zaman” kavramının -öteki dünyada yaşanacak nihaî realite ile ilgili hiçbir anlam ifade etmeyen bir kavramın- yanıltıcılığına işaret etmektedir. -  Karş. 6:47'nin son cümlesi ve buna ait not 37. M.Esed

Yani, nasıl senden önceki peygamberler kavimlerinin eziyet, muhalefet ve kötü davranışlarına karşı senelerce yılmadan mücadele vermişlerse, sen de öyle çalışmaya devam et. Bunların hemen iman edeceğini, eğer iman etmezlerse Allah'ın onlara hemen azab indireceğini hiç düşünme Mevdudi

Rabbimiz rahmeti gereği bunca ayet detaylandırmasına rağmen müşriklerin inatlarının sürmesi üzerine elçisini teselli ederek “Artık elçilerden azm sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma!” Yani “Nasıl senden önceki peygamberler kavimlerinin eziyet, muhalefet ve kötü davranışlarına karşı senelerce yılmadan, usanmadan mücadele vermişlerse, sen de aynen onlar gibi mücadeleye devam et! Bunların hemen iman edeceğini, eğer iman etmezlerse Allah’ın onlara hemen azap indireceğini de hiç düşünme! Onlar kendi sonları gelince bu dünyada bir saat kalmış gibi olacaklar. Hiç yaşamamış gibi olacaklar ve yaptıklarına pişman olacaklar.”

De ki: “Kendinizi gördünüz mü [düşündünüz mü] Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimler kavminden başkası mı helake uğratılmış olur?” (En’am/47)

Ayette geçen “ اولوا العزمulü’l-azm” ifadesi, “kararlı ve sabır sahibi” demektir. Klasik kaynaklarda peygamberlerden hangilerinin “ulü’l-azm” olduğu konusunda birbirinden farklı birçok nakil bulunmaktadır.  Kimisi üçü, kimisi beşidir demişler ve bazı isimler zikretmişlerdir. İçlerinde peygamberlerin hepsinin “ulü’l-azm” olduğunu söyleyenler de mevcuttur. Ancak ayettekiمن الرّسلmine’r-rusuli” ifadesindeki منmin” edatı, “ تبعيضteb’ız [bütünden koparma”] anlamı içerdiğinden peygamberlerin hepsinin “ulü’l-azm” olmadığı anlaşılmaktadır.
Bizim kanaatimize göre, Kur’an’da yer alan peygamberlerden Âdem (as) ve Yunus’un (as) dışındakilerin tamamı “ulü’l-azm” peygamberdir. Haklarındaki şu iki ayete göre bu iki peygamberin “ulü’l-azm” olmadıkları rahatlıkla söylenebilir.

Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık/bunalım arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. (Kalem/48)

Ve ant olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik [ondan söz aldık] de o aklından çıkardı [yapmadı] ve Biz onda bir azim [kararlılık] bulmadık. (Ta Ha/115)

Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, surenin bu son ayetinin Medeni olduğu rivayet edilir. Pasajda görüldüğü üzere ayet pasaja hem anlam hem de teknik olarak uygundur. Ayrıca içerik ve üslup itibariyle de Mekkî ayetler ile uyuşmaktadır. Bunlar dikkate alındığında, bu ayetin Medenî olması uzak bir ihtimaldir. H.Yılmaz