(En’âm - 56.Ayet)

<< Geniş Meal

Muhammed

Yani, onların yukarıda zikredilen günahları, yapabilecekleri her türlü iyiliğin öylesine üzerine çıkacaktır ki, bu iyi ve güzel işler Hesap Günü hiçbir anlam ve değer ifade etmeyeceklerdir (ayrıca bkz. aşağıdaki 9. not). Yukarıdaki ayet, bir önceki surenin son ayetiyle de bağlantılıdır: “Sapkın bir halktan başkası yok edilir mi?” M.Esed

Yani, Hz. Muhammed'in (s.a) sunduğu talimata ve ilahi buyruğa inanmayı reddettiler.
Ayetin aslında "saddu an sebilillah" buyurulmuştur. Sad kelimesi Arapça'da lazım ve müteaddi (geçişli ve geçişsiz) olarak iki şekilde kullanılmaktadır. Bu bakımdan ayetin bu parçası "Bizzat kendileri Allah yoluna gelmekten kaçındıkları" anlamına gelebileceği gibi, "Onlar diğerlerini Allah yoluna gelmekten menetti" anlamına da gelebilir.
Başkalarını Allah yolundan menetmenin, alıkoymanın çeşitli şekilleri vardır. Bunun bir türü, başka birisini iman etmekten zorla menetmek; diğer bir türü de, iman edenlere aşırı derecede işkence ve zulüm yaparak mü'minlerin imanlı olarak yaşamalarının ve başkalarını imana davet etmelerinin zorlaştırılmasıdır. Üçüncü bir türü de, dine ve dindarlara karşı çeşitli yollarla insanlara güvensizlik duygusu aşılayarak ve gönüllere şüphe tohumları ekerek onları soğutmaktır. Bunların yanısıra, kafirlerin kendi çocuklarını küfür üzere yetiştirmeleri de Allah'ın dininden menetmenin bir şeklidir. Böylece, onların gelecek nesillerinin atalarının dinini terkederek İslam'ı kabul etmeleri imkansız hale gelir. Bu bakımdan her kafir, her sistem, Allah yolu için büyük bir engeldir. Çünkü eğitim ve öğretimi, sosyal düzeni, gelenek ve görenekleri, inançlarına olan aşırı bağlılıkları gerçek dinin yayılmasını tamamen engeller.
"Edalle âmâlehüm" Onların amellerini geçersiz kıldı. Yoldan çıkmış kıldı, değersiz kıldı. Bu sözün çok geniş bir anlatım gücü vardır. Bundan çıkan anlamlardan birisi şudur: Allah onların başarılarını ortadan kaldırdığı için onların gayret ve çabaları doğru yolda olamaz. Öyle olunca, ne yaparlarsa yapsınlar, yanlış yollardan yanlış amaçlara gideceklerdir. Bütün çabalarını hidayet yolu yerine dalalet yolunda harcarlar.
İkinci olarak, şu anlamı da dile getirir: Kendilerinin iyi işlerden kabul ederek yaptıkları da boşa çıkarılır. Sözgelimi Kabe'nin bakımı, hac yapanlara hizmet edilmesi, misafirlere yemek yedirilmesi, akrabalarla sürekli münasebet halinde bulunulması ve bunlara benzer, Araplar arasında hayır hizmetleri ve ahlaki değerler olarak kabul edilen şeylerden yaptıklarını da Allah onlar için geçersiz kılmıştır. Yaptıkları bu işlerden dolayı onlara hiç bir mükafaat ve sevap verilmeyecektir. Mademki onlar Allah'ın birliğini kabul etmekten kaçınmışlar, başkalarını da hak yola girmekten alıkoymuşlardır; öyleyse, onların hiçbir ameli Allah tarafından kabul edilmeyecektir.
Üçüncü olarak da şöyle bir anlamı ifade eder: Hak dini engelleyip kendi kafirce inanışlarını insanlar arasında sürdürebilmek için Hz. Muhammed'e (s.a) karşı gösterdikleri bütün direniş ve çabaları boşa gitmiştir. Bu çabalarının hiçbir yararı olmayacaktır; bütün tedbirleri hedefsiz bir ok gibi boşa çıkacak, amaçlarına asla ulaşamayacaklardır. Mevdudi

Lafzen, “kalplerini [veya “akıllarını”] doğrultacaktır/düzeltecektir”, çünkü bâl teriminin çeşitli anlamından biri de, “kalp” veya “akıl”dır (Cevherî). M.Esed

Her ne kadar "iman edip" denildikten sonra, "Muhammed'e indiriline iman edenler" demeye ihtiyaç yoksa da -çünkü iman, Hz. Muhammed'e (s.a) ve ona nazil olan talimata, öğretiye inanmayı da içine alır-, bunun ayrıca ve özellikle zikredilmesi, şuna dikkat çekmek içindir: Hz. Muhammed (s.a) peygamber olarak görevlendirildikten sonra, herhangi bir kimsenin Hz. Muhammed'e (s.a) ve onun getirdiği dinin emir ve yasaklarına inanmadan, Allah'a, ahirete, geçmiş peygamberlere ve kitaplara inanması hiçbir anlam ifade etmez. Bu açıklama şunun için gerekliydi: Hicret'ten sonra, Medine'de imanın diğer bölümlerine inanan insanlar vardı. Fakat onlar Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğine inanmıyorlardı.
Bunun iki anlamı vardır: Biri, "Allah, onların cahiliye döneminde işledikleri günahların tamamını onların sorumluluklarından düşürmüştür. Artık bu günahlardan dolayı onlar hesaba çekilmeyeceklerdir."
Diğeri ise, "Onlar inanç, düşünce, ahlak ve davranışları bakımından birtakım bozukluklara saplanmışlardı; Allah onları bu saplantılarından kurtarmış, düşüncelerini değiştirmiş, inanç ve tasavvurlarını düzeltmiş, alışkanlık ve ahlaklarını iyiye yöneltmiş, hayat tarzlarını tümden değiştirmiştir. Onların kafalarındaki cahiliyet anlayışları yerine imanı, çirkin hareketler yerine ise, güzel ve doğru amelleri yerleştirmiştir."
Bunun da iki anlamı vardır: Birincisi şudur: "Allah, önceki durumlarını değiştirerek onları doğru yola sevketmiş ve hayatlarına yeni bir biçim vermiştir."
İkincisi, "Allah, onları daha önce içinde bulundukları güçsüzlük, zayıflık ve ezilmişlik halinden kurtararak onları öyle bir hale getirmiştir ki, onlar zulme uğrama yerine zalimlere karşı koyma, mahkum olarak yaşama yerine kendi hayat düzenlerini serbestçe kendileri düzenleme, mağlup olarak yaşama yerine galip olarak yaşama mevkiine çıkarılmışlardır."  Mevdudi

Lafzen, “onların misallerini” (emsâlehum). Önde gelen bazı müfessirlere göre bu ifade, yukarıdaki üç ayetteki temsîlî anlatımlar ile bağlantılıdır: hakikati inkar edenlerin güzel işlerinin -“sahte ve yalanın arkasından gitmeleri” sebebiyle- “değersiz kılınması” ve gerçek müminlerin, “hakikate uymaları”nın sonucu olarak, “kötü fiillerinin silinmesi” (Beğavî, Zemahşerî, Râzî, Beydâvî). Daha geniş bir açıdan bakıldığında bu yorum, yalnızca yukarıdaki cümlenin değil, insanın hem bu dünyadaki hem de öteki dünyadaki ruhî konumuna ve gidişatına değinen birçok başka Kur’ânî ifadenin de temsîlî özelliğini dikkate almaktadır. M.Esed

Metni motomot tercüme edersek, şöyle dememiz gerekir: "Böylece Allah insanlar için misallerini veriyor." Fakat bu tercüme, anlatılmak isteneni tam olarak veremiyor. Asıl anlatılmak istenen şudur: Allah bu şekilde iki tarafın da durumlarını gayet açık olarak ortaya koyuyor. Bir grup batıl ve hata üzerinde durmaya devam etmekte ısrarlıdır; bu yüzden Allah onların bütün amellerini geçersiz kılmıştır. Diğer grup ise, doğru ve hak yolda yürümeyi tercih etmiştir. Bu nedenle de Allah bu grubu kötülüklerden temizleyerek durumlarını ve hayat tarzlarını düzeltmiştir. Mevdudi

Bu âyetlerde, insanların amellerinin boşa gitmesinin veya dünya ve âhirette yararlı olmasının nedenleri beyân ediliyor. Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Allah kimseye zulmetmemekte, amellerin işe yaramaması kişinin yanlışlarından kaynaklanmaktadır. Keza, inananların kötülüklerinin örtülmesi, durumlarının düzeltilmesi; nimetlere kavuşturulması da iman ve gayretlerinin sonucudur. Allah iman ve sâlihât işleyenlere, hakk ettiklerinden fazla ödül de vermektedir.
1. âyette, İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyan kimseler ifadesiyle; küfretmekle yetinmeyip başkalarını da küfre teşvik eden ve insanları Allahın yolundan alıkoyan bir kitle konu edilmiştir. Allah'ın yolundan alıkoyan kimseler, “insanların iman etmesini engelleyen, inananlara işkence yapan, insanları hakka davet eden Elçi'yi ve diğer davetçileri zora sokan kimseler” olarak anlaşılabilir.
İşte bunların yaptıkları iyi ya da kötü işlerin tümü boşa gitmektedir. Onların amellerinin boşa gidişi iki yönlü olarak ele alınabilir:
A) Dünyadaki kötü planları; küfür faaliyetleri.
B) Dünyadaki gösteriş için yaptıkları sosyal yardımlar vs.
Birçok âyette müşriklerin, münâfık ve kâfirlerin Allah'ın nûrunu söndürebilmek için; Elçi'yi ve mü’minleri öldürmek, insanların İslâm'a girmelerini engellemek… kısaca Allah'ın dinini ortadan kaldırmak için faaliyet gösterdikleri ve gösterecekleri, fakat bunu başaramayacakları ifade edilmiştir:
Onlar, Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor. (Tevbe/32)
Görmedin mi nasıl etti Rabbin ashâb-ı file! Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı? Onların üzerlerine öbek öbek uçanlar [bulutlar, boran] göndermedi mi? Ki onlara pişmiş taşlar ile birlikte büyük taneli yağmur yağdırıyorlardı. Sonunda onları bir yenik bitki yaprağı gibi yapıverdi. (Fil/1-5)
Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkân/23)
Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hakksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele! İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur. (Âl-i İmrân/21-22)
Küfretmiş şu kimselere, “Siz, yakında yenilgiye uğrayacak ve cehenneme toplanacaksınız” de. Ve o, ne kötü bir döşektir! (Âl-i İmrân/12)
Sana harâm aydan ve onda [harâm ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyüktür. Ve Allah yolundan alıkoymak, O'nu ve Mescid-i Harâm'ı inkâr etmek ve onun [Mescid-i Harâm'ın] halkını [hacc ve umre yapanları] oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür.” Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiç bir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. (Bakara/217)
Ve hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfâl/30)
Şüphesiz, mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfeden o küfretmiş olan kişiler; yine onu sarfedeceklerdir. Sonra o, bir pişmanlık olacak, sonra da Allah'ın, murdarı temizden ayırdetmesi için ve bir de murdar kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya getirmesi, sonra da topunu birden cehenneme koyması için yenileceklerdir. Ve küfretmiş olan kişiler cehenneme toplanacaklar. İşte bunlar, o hüsran içinde kalanların ta kendileridir. (Enfâl/36-37)
Ve andolsun ki, Biz, Mûsâ ile Hârûn'a da nimetler verdik. Ve o ikisini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Ve Biz, onlara yardım ettik de onlar gâlip gelenlerin ta kendileri oldular. (Saffat/114-116)
Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler! (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! (Sâd/9-11)
Her kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla yalnızca Allah'ındır. Hoş kelimeler yalnızca O'na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur. (Fâtır/10)
Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, âyetlerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yûnus/21)
Ayrıca, Târık/16; Enbiyâ/70; Saffat/98; Tûr/42, 46; Âl-i İmrân/120; A‘râf/183 ve Saf/8'e de bakılmalıdır.
Târih de, kâfirlerin planlarının boşa çıktığına, sonunda hezimete uğradıklarına tanıktır. Bu hususa 10-13. âyetlerde de değinilmiştir. Allah'ın mü’minlere yardım ettiği ve edeceği de onlarca âyette zikredilmiştir. Burada bazılarını hatırlatmakla yetiniyoruz:
Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)
İşte iman etmiş olanlar ve sâlihâtı işleyenler; mağfiret ve kerîm rızık sadece onlar içindir. (Hacc/50)
Ve inanan ve sâlihâtı işleyen kimseler, onların kötülüklerini, elbette örteceğiz ve kesinlikle onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz. (Ankebût/7)
Kâfirler de gösteriş ve yatırım için birtakım iyi şeyler yapıyorlar, ancak bunlar hiçbir işe yaramayacak, kendilerine bir fayda vermeyecektir:
Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu destekçilerin vay hâline! Onlar, destek verişlerinden gâfildirler, onlar gösteriş yaparlar ve mâûnu vermezler. (Mâûn/1-7)
Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar. (Âl-i İmrân/117)
Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar [cimrilik ederler]. Allah'ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar fâsık kimselerin ta kendileridir. Allah, münâfık erkek ve münâfık kadınlara ve inkârcılara, temelli kalacakları cehennem ateşini vaad etmiştir. O, onlara yeter. Ve Allah onlara lânet etmiştir! Ve onlara kalıcı bir azap vardır. Siz de tıpkı kendinizden önceki, sizden daha güçlü, kuvvetli, mal ve evlâtça sizden daha varlıklı ve de paylarına düşen kadar yararlanan kimseler gibisiniz. İşte siz de sizden öncekiler, paylarına düşen kadarıyla nasıl yararlanmak istedilerse siz de onlar gibi payınıza düşen kadarıyla yararlanmak istediniz. Siz de dalanlar gibi daldınız. İşte bunların, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitti ve işte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Tevbe/67-69)
İşte onlar, Rabb'lerinin âyetlerini ve O'na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiç bir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)
Ayrıca, Zuhruf/74-76; En‘âm/88; Mâide/5, 53; Hûd/15-16, 101; Bakara/212; A‘râf/147 ve Zümer/65-66'ya bakılabilir.H.Yılmaz

Zımnen, “ve [başkalarını] Allah yolundan alıkoyanlar” -böylece 1. ayet ile ilgi kurulmakta ve sıcak savaşı meşru hale getiren temel şart ortaya konmaktadır: imanın ve özgürlüğün savunulması (karş. bu bağlamda 2:190, not 167). Başka bir deyişle, “hakikati inkar edenler”, Müslümanların sosyal ve politik özgürlüklerini ellerinden almaya çalıştıkları ve imanlarının öngördüğü ilkeler doğrultusunda yaşamalarını imkansızlaştırdıkları zaman, adil bir savaş (cihâd) caiz ve hatta gerekli hale gelir. Yukarıdaki ayetin tümü, fiilen devam eden savaş ile ilgilidir (karş. 2:191'in ilk bölümüne ait not 168) ve kesinlikle sıcak savaşa ilk Kur’ânî atıf olan 22:39-40'dan sonra nazil olmuştur.Lafzen, “bağı/ipleri sıklaştırın”. Hemen hemen bütün müfessirlere göre bu ifade, inkarcıların savaş esiri olarak alınmalarını kasdetmektedir. Ayrıca, yakın bir gelecekte saldırının yeniden vuku bulmasını imkansız hale getiren yaptırımlara ve tedbirlere de atıfta bulunuyor olabilir.Lafzen, “ki (hattâ) savaş bütün izlerini geride bırakabilsin”. Fidye terimi, aynı zamanda, bu bağlamda savaş esirlerinin karşılıklı değişimini de kapsar (Zemahşerî, İmâm Şafi‘î'nin bir görüşüne dayanarak).Yani, müminlere imanlarının derinliğini ve fedakarlığa hazır olduklarını fiilî olarak isbatlama ve saldırganlara da, ne kadar hatalı olduklarını anlama imkan ve yeteneği vermek ve böylece onları hakikate yaklaştırmak için. M.Esed

Bu ayet, anlamından ve anlatımının ahenginden anlaşıldığı üzere, savaşma emri geldikten sonra, fakat fiilen savaşa girilmeden önce nazil olmuştur. "Kafirlerle karşılaştığınız zaman" ifadesi, henüz karşılaşmanın olmadığına, bu karşılaşma olmadan önce böyle bir karşılaşma anında nasıl hareket edileceğine işaret etmektedir.
Sure'nin 20. ayetinden anlaşılıyor ki, bu sure, Hac Suresi'nin 39. ve Bakara Suresi'nin 190. ayetlerinin gelmesi üzerine, Medine'deki münafıkların ve imanı zayıf olan kimselerin ölüm baygınlığı geçirdikleri sırada nazil olmuştur. Ayrıca, Enfal Suresi'nin 67, 68 ve 69. ayetleri de bu ayetin Bedir Savaşı'ndan önce nazil olduğunu ispat etmektedir.
O ayetlerde şöyle buyurulmuştur: "Hiç bir peygambere, yeryüzünde düşmanlarını tamamen hezimete uğratıp kökünü kurutmadan esir almak yakışmaz. Siz dünya menfaatini taleb ediyorsunuz. Halbuki ahireti (oradaki huzur) vermek ister. Allah en üstün ve hikmet sahibi olandır. Eğer Allah'ın önceki yazısı (takdiri) olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı şüphesiz büyük bir azaba uğrardınız. Artık (savaşta) elde ettiklerinizi yiyiniz, çünkü onlar (size) helal ve temiz kılınmıştır."
Bu ayete ve özellikle çizdiği sınıra dikkatle bakarsak, ayetin ifadesinde yer alan tenkidin Bedir Savaşı'nda müşriklerin tam olarak hezimete uğratılmasından önce, müslümanların düşman askerlerini esir almaya başlamaları üzerine yapıldığı açıkça anlaşılmaktadır. Halbuki savaştan önce inen Muhammed Suresi'nde gösterilen yol, "Onları tamamen hezimete uğrattıktan sonra esirlerini sıkıca bağlayın" ifadesi ile açıklanmıştı. Hatta Muhammed Suresi'nde, müslümanların esirlerden fidye almalarına da izin verilmişti. Bu yüzden Allah, Bedir Savaşı'nda alınan esirlerden elde edilen ganimet mallarını helal kılmış ve fidye almalarından dolayı müslümanlara bir ceza vermemişti: "Eğer Allah'ın önceki yazısı olmasaydı..." buyruğu, bu olaydan önce Kur'an'da fidye almaya izin veren emrin geldiğini açıkca göstermektedir.
Kur'an'da, Muhammed Suresi'nin bu ayetinin dışında yukardaki emri içine alan başka bir ayet olmadığına göre, bu ayetin Enfal Suresi'nin yukarıda zikredilen ayetinden daha önce nazil olduğunu kabul etmemiz gerekecektir. Daha geniş bilgi için bkz. Enfal Suresi, an: 49.
Bu ayet, savaş kurallarından bahseden ilk ayettir. Bu ayetten çıkan hükümleri, Peygamberimiz (s.a) ve ashabının bu ayete uygun olarak yaptıkları uygulamaları ve müctehidlerin bu ayet ile sünnete dayanarak yaptıkları ictihadları şöyle özetleyebiliriz:
1. Savaşta İslam ordusunun asıl hedefi, düşmanı yıpratarak savaş gücünü kırmak ve savaşa son vermektir. Bu hedeften saparak düşman askerlerini yakalamaya uğraşmamak gerekir. Esir almaya, düşmanın kökü kazınıp savaş alanında mücadele eden hiçbir asker kalmayınca başlanmalıdır.
Araplara daha başlangıçta böyle bir emrin verilmesi, fidye elde etmek veya köle temin etmek hırsına kapılarak savaşın asıl hedefini unutmamaları içindir.
2. Savaşta esir alınanlar hakkında: Müslümanlar, savaş esirlerine iyilik yapıp onları serbest bırakma veya fidye alma hususunda serbest bırakılmışlardır. Bundan, savaş esirlerinin öldürülmeyeceği genel hükmü çıkmaktadır.
Hz. Abdullah ibn Ömer, Hasan Basri, Atâ ve Hammad bin ebi Süleyman bu hükmü genel anlamda kabul etmektedirler. Bu görüş, yerine göre en doğru olanıdır. Onlar, kişinin ancak savaş durumunda öldürülmesinin caiz olabileceğini, savaş bittikten sonra, elimize esir düşenleri öldürmenin caiz olmadığını savunurlar.
İbn Cerir ve Ebubekir el-Cessas'ın anlattıklarına göre, Haccac bin Yusuf, savaş esirlerinden birini Abdullah bin Ömer'e göndererek onu öldürmesini emreder. O da bu ayeti okuyarak, "Esir edilmiş birinin öldürülmesine, bu ayete göre izin yoktur," diye esiri öldürmeyi reddeder.
İmam Muhammed, el-Siyer el-Kebir adlı eserinde, Abdullah bin Amir'in Hz. Abdullah ibn Ömer'e öldürmesi için bir savaş esiri gönderdiğini, onun da bu ayetin hükmüne uyarak verilen emri yerine getirmediğini nakletmektedir.
3. Herşeye rağmen, bu ayette esirleri öldürme açık bir şekilde yasaklanmamıştır. Bundan yola çıkarak Hz. Peygamber (s.a) Allah'ın emrinin özünü şu şekilde anlamış ve uygulamıştır: İslam devlet başkanı, bazı savaş esirlerinin öldürülmesini gerekli buluyorsa ve bunun için özel durumlar ve mecburiyetler hissediyorsa öldürebilir. Fakat bu genel bir kural değil, tersine genel kural içinde özel bir durumdur. Buna da mecbur kalındığı takdirde başvurulabilir.
Nitekim, Hz. Peygamber (s.a), Bedir Savaşı'nda esir alınan yetmiş kişi içinden sadece Ukbe bin ebi Muayt ve Nadr ibn el-Haris'i öldürttü. Uhud Savaşı esirlerinden yalnız şair Ebu Azze'nin öldürülmesini emretti. Kurayza Oğulları, kendi haklarında Sa'd ibn Muaz'ın karar vermesini istemişlerdi. İbn Muaz'ın erkeklerin öldürülmesi şeklindeki kararı üzerine Hz. Peygamber (s.a) onların öldürülmesini emretti.
Hayber Savaşı'nda alınan esirlerden sadece Kinane İbn Ebi el-Hukayk öldürüldü. Çünkü bu adam anlaşmayı bozmuş, verilen sözü tutmamıştı.
Mekke'nin fethinden sonra Hz. Peygamber (s.a) bütün Mekke halkından, yalnız bir-kaç kişinin nerede yakalanırlarsa derhal öldürülmeleri emrini verdi.
Bu istisnaların dışında Hz. Peygamber'in (s.a) genel tavrı, savaş esirlerinin hiçbir zaman öldürülmemesi doğrultusunda idi. Raşid halifelerin tutumu da böyle oldu. Onların zamanında da savaş esirlerinin öldürülmesine ait örnekler çok nadirdir. Bu nadir örnekler de özel sebeblere ve mecburiyetlere dayanır. Hz. Ömer ibn Abdülaziz de, bütün halifeliği süresince sadece bir savaş esirini öldürtmüştür. Öldürülen bu esir, müslümanlara yaptığı aşırı zulümle meşhurdu.
İslam bilginleri, bu uygulamalara dayanarak, İslam devlet başkanının, gerekli gördüğü ve mecbur kaldığı takdirde, savaş esirlerinin öldürülmesini emredebileceği görüşüne varmışlardır. Fakat bu karar, devlet başkanının (İmam'ın) verebileceği bir karardır. Her asker istediği esiri öldüremez. Ama esirin kaçmaya kalkışması durumu veya bir sabotaj yapma tehlikesi varsa, daha önce de bu tip girişimlerde bulunmuşsa, müslüman askerler de onu öldürme yetkisine sahiptir.
İslam müctehidleri, bu konuda üç açıklama daha getirmişlerdir:
a) Esir İslam'ı kabul etmişse, onu öldürmek caiz değildir.
b) Esir, İslam hükümetini yıkma ve diğer esirleri ayaklandırma çabasında olmadığı müddetçe öldürülemez. Esirlerin bölüşülerek veya satılarak herhangi bir şahsın mülkiyetine geçmesi halinde de öldürülmeleri yasaklanmıştır.
c) Esirin öldürülmesi gerekirse, bu, normal ve kısa yoldan halledilmelidir. İşkence yapılarak, acılar içinde kıvrandırılarak öldürülmemelidir.
4. Savaş esirleri hakkında konulan genel hükümler şunlardır: Ya onlara iyilik yapılıp serbest bırakılır veya fidye uygulanır.
İyilik yapma kavramı dört şeyi içerir:
a) Esaret müddetince esire iyi davranılması,
b) Öldürme veya müebbed hapse mahkum etme yerine onu köle yaparak müslümanların hizmetine verme,
c) Cizye alarak (senelik devlet vergisi koyarak) İslam devletinin vatandaşı (zımmi) yapılması,
d) Bir karşılık alınmadan serbest bırakılması.
Fidye uygulamasının da üç biçimi vardır:
a) Maddi karşılık alınarak esirin serbest bırakılması,
b) Birtakım özel hizmetler yaptırdıktan sonra serbest bırakılması,
c) Düşman eline esir düşmüş müslümanlarla takas edilmesi.
Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı, çeşitli zamanlarda ve yerine göre bütün bu uygulamaları yapmışlardır. Allah'ın Şeriat'ı, İslam devleti yöneticilerini tek bir madde ile bağlı kılmamıştır. Tersine, devlet başkanı ve yöneticiler, en uygun gördükleri yolu uygulamakta serbest bırakılmışlardır.
5. Hz. Peygamber (s.a) ve ashabının uygulamalarından anlaşılmaktadır ki savaş esiri, devletin iradesi ve esareti altında kaldığı müddetçe barınması, beslenmesi, hasta veya yaralı ise tedavi edilmesi devletin sorumluluğundadır. Esirleri aç ve çıplak bırakmak veya onlara işkence yapmak İslam hukukunun asla müsamaha gösterebileceği bir tutum ve davranış olamaz. Aksine, onlara ilgi göstererek iyi muamele yapılmasını teşvik edici emirler vardır.
Bunun örneklerini Hz. Peygamber'in (s.a) uygulamalarında bulabiliriz: Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (s.a) esirleri ashabına bölüştürdü ve "Bu esirlere iyi muamele ediniz" diye emretti. O sırada esirler arasında bulunan Ebu Aziz şöyle anlatıyor: "Beni teslim ettikleri Ensarın evinde ev halkı sabah akşam sadece hurma ile yetinirken bana yemek ikram ediyorlardı."
Diğer bir esir olan Süheyl bin Amr hakkında Hz. Peygamber'e (s.a) "Ateşli bir hatiptir ve sizin aleyhinizde konuşmalar yapıyor, bu adamın dişlerini kırdırınız" denildi. Buna cevap olarak Hz. Peygamber (s.a), "Ben onun dişini kırdırırsam, Allah da benim dişimi kırdırır; halbuki ben peygamberim." buyurdu. (Siret-i İbn Hişam).
Yine, İbn Hişam'ın, Siret'inde naklettiğine göre, Yemame hükümdarı Sumame İbn Usal esir alınarak Medine'ye getirilmiş, Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle kendisine devamlı kaliteli yemekler ve süt ikram edilmiştir.
Bu tutum, ashab döneminde de devam etmiştir. O dönemde, savaş esirlerine kötü muamele edildiğini gösteren hiçbir olaya rastlanmamıştır.
6. İslam, esirlerin devamlı esarette tutulmalarını ve devletin onlardan, zorla yaptırılan hizmetler şeklinde faydalanmasına asla izin vermemiştir. Kendileriyle veya temsil ettikleri ulusun yöneticileri ile savaş esirlerinin takas edilmesi yahut fidye karşılığı serbest bırakılmaları gibi bir anlaşmaya varılmamışsa, bunların köle yapılarak müslümanlara dağıtılmaları ve sahiplerine de bunlara çok iyi davranmalarının emredilmesi uygun görülmüştür.
Hz.Peygamber (s.a) devrinde bu prensiplere göre hareket edilmiş, ashab devrinde de bu uygulama devam etmiştir. İslam hukukçuları da bu uygulamanın caiz olduğu konusunda ittifak etmişlerdir.
Bu konuda şu da bilinmelidir ki, bir kişi esir olmadan önce İslam'ı kabul etmişse, derhal serbest bırakılır, ama yakalanıp esir edildikten sonra İslam'ı kabul etmişse veya bir müslümana savaş ganimeti olarak verildikten sonra müslüman olduğunu iddia etmişse, bu onun serbest bırakılmasını sağlayamaz. Müsned-i Ahmed, Müslim ve Tirmizi'de İmran bin Husayn'ın anlattığına göre, Ukayl Oğulları'ndan bir şahıs esir alındıktan sonra, "İslam'ı kabul ettim" demişti. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine şöyle buyurmuştu: "Sen bu sözü esir edilmeden önce söyleseydin, kesin olarak kurtulmuştun." Bu konuda Hz. Ömer de şöyle demiştir: "Eğer bir kişi müslümanların eline geçtikten sonra İslam'ı kabul ederse, öldürülmekten kurtulur; ama, savaş ganimeti muamelesi görmekten kurtulamaz."
İslam hukukçuları, bunlardan yola çıkarak ittifakla, esir olduktan sonra İslam'ı kabul eden kişinin kölelikten kurtulamayacağını kabul etmişlerdir. (İmam Muhammed, el-Siyer el-Kebir). Bu görüş en makbul olanıdır. Çünkü, her esir edilen kişi İslam'ı kabul etmiş görünüp serbest bırakılırsa, hangi ahmak İslam'ı kabul etmiş görünmeyerek tutuklu ve esir kalmayı tercih eder.
7. İslam'da savaş esirlerine iyilik yapmanın üçüncü bir şekli de esirlerin cizye denilen vergilerle vergilendirilip zımmi vatandaş yapılması ve müslüman vatandaşlar gibi serbestçe, özgürlük içinde yaşamalarının sağlanmasıdır. İmam Muhammed, el-Siyer el-Kebir isimli kitabında şunları yazar: "Müslüman idarecinin, esirlere cizye koyarak veya haraç vergisi alarak serbest bırakma yetkisi vardır." Bu tarz uygulamalar, genel olarak, yeni fethedilen bir bölgenin esir edilen halkı hakkında yapılmıştır. Hz. Peygamber (s.a) Hayber halkına bu örneğe uygun bir uygulamada bulunmuştu. Daha sonra Hz. Ömer (r.a) Irak ve diğer ülkeleri fethettiği zaman büyük ölçüde bu örneğe uymuş ve ona göre hareket etmişti.
Ebu Ubeyd'in Kitabu'l-Emval'de yazdığına göre, Irak fethedilince, bölge halkından bazıları Hz. Ömer'e gelerek şöyle derler: "Ey mü'minlerin emiri! Biz bundan önce İran yönetimi altında idik, bize çok eziyet ettiler, çok kötü muamele ettiler, çeşit çeşit eza ve cefa çektirdiler. Sonra Allah sizi gönderdi, biz de sizin gelişinizden memnun olduk. Size karşı ne savunma yaptık, ne de yapılan savaşa katıldık. Duyduğumuza göre bizi köleleştirmek istiyormuşsunuz. Doğru mu?"
Hz. Ömer bunlara şu cevabı verir: "Müslümanlığı kabul etme veya cizye verme yollarından birini seçiniz ve özgürlüğünüzü koruyunuz." Onlar da cizye vermeyi seçerek serbest bırakılırlar. Bu kitabın başka bir yerinde Ebu Ubeyd şöyle nakleder: Hz. Ömer, Hz. Ebu Musa el-Eş'ari'ye şöyle yazar: "Savaşta ele geçirilen kimselerden çiftçi ve köylü olanlarını serbest bırakınız."
8. İyilik etmenin dördüncü bir şekli olarak da, esirin hiçbir bedel, vs. alınmadan serbest bırakılması vazedilmiştir. Bu, İslam devletinin esirin genel durumu karşısında kullandığı özel bir yetkidir. Bu özel yetki ile, onu hayat boyu memnun bırakarak düşmanlıktan dostluğa, kafirlikten müslümanlığa dönmesi ümidi ile esir serbest bırakılmaktadır. Aksi halde, düşman tarafın bir ferdini, yeniden müslümanlarla savaşması için serbest bırakmak hiçbir maslahata uygun düşmez. Bu bakımdan, İslam hukukçuları buna topluca muhalefet etmişler, cevaz verilebilmesi için de, "İslam devlet başkanı, esirlerin tamamının veya bir kısmının bir lütuf olarak salıverilmelerinde bir fayda görüyorsa, öyle hareket etmesinde bir sakınca yoktur." (el-Siyer el-Kebir) şartını koymuşlardır.
Hz. Peygamber (s.a) döneminde bu gibi pekçok uygulamalar görülmektedir ve hemen hemen hepsinde maslahat yönü açıkça ağır basmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) Bedir Savaşı esirleri ile ilgili olarak "Eğer Mut'im bin Adiy sağ olup da bu sefil adamları benden isteseydi, onun hatırı için bunları olduğu gibi serbest bırakırdım" buyurmuştu. (Müsned-i Ahmed, Buhari, Ebu Davud) Hz. Peygamber (s.a) bu sözü şunun için söylemişti: Hz. Peygamber (s.a) Taif'ten Mekke'ye geri döndüğünde Mut'im kendisini himayesine almış, oğlu da kılıcını eline alarak koruması altında Kabe'ye götürmüştü. Bu bakımdan Hz. Peygamber (s.a) onun iyiliğine karşılık vermek istiyordu.
Buhari, Müslim ve Müsned-i Ahmed'in rivayetlerine göre Yemame Reisi Sumame bin Usal esir edilip getirilince Hz. Peygamber (s.a) ona, "Sumame ne düşünüyorsun?" diye sordu. Sumame, "Beni öldürürseniz, kanının değeri çok yüksek birisini öldürmüş olursunuz. Eğer bana iyilik yapıp serbest bırakırsanız, sizden beklediğim davranışı yapmış olursunuz. Eğer mal-mülk istiyorsanız isteyin; derhal verilecektir." cevabını verdi. Üç gün boyunca Hz. Peygamber (s.a) ona bu soruyu sordu ve o da sürekli aynı cevabı verdi. Sonunda Hz. Peygamber (s.a) "Sumame'yi serbest bırakın" buyurdu. Sumame serbest bırakılır bırakılmaz yakındaki bir hurmalığa gitti; yıkanıp temizlendikten sonra geri gelerek kelime-i şehadet getirip müslüman oldu ve hareketini şöyle açıkladı: "Bu güne kadar insanlar içinde en çok senden, dinler içinde de en çok senin dininden nefret ediyordum. Ama şimdi, hiçbir şahıs ve hiçbir din benim için senden ve senin dininden daha sevimli değildir."
Sumame, daha sonra umre için Mekke'ye gittiğinde, "Peygamber izin vermediği müddetçe, bundan sonra size Yemame'den tahıl gelmeyecektir" diyerek Kureyşlileri tehdit etti ve bunu uyguladı. Bunun üzerine Mekkeliler Yemame'den gelen tahılın kesilmemesi için Hz. Peygamber'den (s.a) aracı olmasını istediler.
Hz. Peygamber (s.a) ayrıca, Kurayza Oğulları esirlerinden Zübeyr bin Bata ve Amr bin Sa'd'ın da hayatlarını bağışladı. Zübeyr'in hayatını bağışlamasının sebebi, cahiliye döneminde, Buas Savaşı sırasında onun, Ensardan Sabit bin Kays'ı himaye ederek koruması idi. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Sabit'e yaptığı iyiliğe karşılık olarak Zübeyr'i serbest bıraktı.
Amr bin Sa'd'ı ise, Kurayza Oğulları Hz. Peygamber'le (s.a) yaptıkları anlaşmayı bozdukları zaman, kabilesini gaddarlıktan menetmeye çalışmasına karşılık olarak serbest bıraktı. (Ebu Ubeyd, Kitabu'l-Emval.)
Beni Mustalık gazasında kabileden alınan esirler getirilerek müslümanlara taksim edilmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) Hz. Cüveyriye'yi hissesine düştüğü şahıstan satın aldı ve daha sonra nikahladı. Bunun üzerine bütün müslümanlar, "Artık bunların hepsi Peygamberimizin akrabası olmuşlardır" diyerek hisselerine düşen esirleri serbest bıraktılar. Böylece yüz kişi hürriyetine kavuşmuştu. (Müsned-i Ahmed, Tabakat-ı İbn Sa'd, Siret-i İbn Hişam)
Hudeybiye Anlaşması şartlarının hazırlandığı sıralarda, Mekke'den seksen kişi, sabah namazına yakın Tanim denilen mevkiden gelip Hz. Peygamber'in (s.a) çadırına ani bir baskın yaparak kendisini öldürmek istediler; ama hepsi de kıskıvrak yakalandılar. Fakat Hz. Peygamber (s.a), anlaşmanın o kritik noktasında bozularak savaş durumunun ortaya çıkmasını istemediği için hepsini serbest bıraktı. (Müslim, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Müsned-i Ahmed).
Mekke fethedildiğinde, Hz. Peygamber (s.a) birkaç kişi hariç bütün Mekke halkını, bir lütuf olarak bağışladı. Sadece 3-4 kişinin hayatını bağışlamadı. Bütün Araplar, Mekkelilerin Hz. Peygamber'e (s.a) ve müslümanlara nasıl işkenceler yaptığını biliyordu. Buna karşılık Mekke'yi fethettikten sonra Hz. Peygamber'in (s.a) büyük bir müsamaha ile bu insanları bağışlaması Araplara öyle bir güven ve gönüllerine öyle bir sükun vermişti ki, artık onlar, bir diktatör, bir zalim ve bir kralla değil, son derece şefkatli, son derece zengin gönüllü, son derece merhametli bir liderle karşı karşıya bulunduklarını anlamışlardı.
İşte bu sebeble, Mekke'nin fethinden sonra bütün Arap Yarımadası'nın fethedilmesi iki seneyi geçmemişti.
Huneyn Savaşı'ndan sonra, Havazin kabilesinden bir heyet gelerek esirlerinin serbest bırakılmasını istemişti. Ama o sırada bütün esirler bölüştürülmüş durumdaydı. Hz. Peygamber (s.a) müslümanları toplayarak, "Bu insanlar tövbe etmiş ve pişman olmuşlardır. Esirlerinin geri verilmesini uygun görüyorum. Sizden kim hissesine düşen esiri kendi isteğiyle karşılıksız serbest bırakmak istiyorsa, o şekilde serbest bıraksın. Karşılık isteyenlere ise, Beytü'l-Mal'a ilk gelen gelirden karşılığını vereceğiz" buyurdu. Bunun üzerine 6.000 esir serbest bırakıldı. Karşılık isteyenlere de Beytü'l Mal'dan karşılığı verildi. (Buhari, Ebu Davud, Müsned-i Ahmed, Tabakat-ı İbn Sa'd)
Bu olaydan anlaşılacağı üzere, devlet başkanı kendi isteği ile bölüştürülüp dağıtılan esirleri serbest bırakamaz. Ancak sahiplerinin rızaları alınarak veya onlara karşılığı verilerek serbest bırakılmaları mümkündür.
Hz. Peygamber'den (s.a) sonra, ashab döneminde de iyilik ve lütuf olarak esirlerin serbest bırakılmaları örneklerine rastlamaktayız. Sözgelimi Hz. Ebu Bekir, Eş'as bin Kays el-Kindi'yi serbest bıraktı. Hz. Ömer ise, Hürmüzan, Menazir ve Meysan esirlerine hürriyetlerini bağışladı. (Ebu Ubeyd, Kitabu'l-Emval.)
9. Esirlerin para karşılığında serbest bırakılmaları örneğine Hz. Peygamber (s.a) döneminde sadece Bedir olayında rastlıyoruz. Esir başına 1.000 ile 4.000 dirhem arasında bedel alınarak serbest bırakılmışlardı. (Tabakat-ı İbn Sa'd, Kitabu'l-Emval.)
Bu tip bir uygulamayı ashap döneminde göremiyoruz. İslam hukukçuları genel olarak bunu uygun görmemişlerdir. Çünkü bu, para karşılığında serbest bırakılan esirin daha sonra silahlanarak yeniden müslümanlarla savaşmasına izin verilmesi anlamına gelmektedir.
Bununla birlikte Kur'an fidye alınmasına izin vermiş, Hz. Peygamber de (s.a) bir defa da olsa böyle bir uygulamada bulunmuştur. Bu bakımdan bu uygulama kesin olarak yasaklanmış değildir. İmam Muhammed el-Siyer el-Kebir isimli eserinde, "Müslümanlar mecbur kalırlarsa, esirleri para karşılığında serbest bırakabilirler" demiştir.
10. Esirlerin hizmetleri karşılığında serbest bırakılması uygulamasının örneğini de Bedir olayında görüyoruz. Kureyş esirlerinden, mali gücü olmadığı için fidye veremeyenlerin serbest bırakılmaları için Hz. Peygamber (s.a) her birinin Ensar çocuklarından on tanesine okuma-yazma öğretmesini şart koşmuştu. (Müsned-i Ahmed, Tabakat-ı İbn Sa'd, Kitabu'l-Emval)
11. Hz. Peygamber (s.a) döneminde, esir değişiminin çeşitli örneklerini görmekteyiz. Bir keresinde Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebu Bekir'i (r.a) bir olayın çözümü için gönderdi. Bu olayda birkaç esir ele geçirilmişti.
Aralarında, Hz. Seleme bin Ekva'nın hissesine düşen son derece güzel bir kadın da vardı. Hz. Peygamber (s.a) bu kadını ısrarla isteyerek Hz. Seleme'den geri aldı ve onu Mekke'ye göndererek orada esir bulunan birkaç müslümanın serbest bırakılmasını sağladı. (Müslim, Ebu Davud, Tahavi, Kitabu'l-Emval, Tabakat-ı İbn Sa'd)
Hz. İmran bin Husayn'ın naklettiğine göre, bir keresinde Sakif kabilesi iki müslümanı esir almıştı. Bu olaydan bir süre sonra da Sakif ile aralarında yardımlaşma anlaşması olan Ukayl Oğulları'ndan bir kişi müslümanlar tarafından esir alındı. Hz. Peygamber (s.a) bu adamı Taif'e göndererek karşılığında esir edilen iki müslümanın serbest bırakılmasını sağladı. (Müslim, Tirmizi, Müsned-i Ahmed).
Müctehidlerden İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Şafi, İmam Malik ve İmam Ahmed, esir mübadelesini caiz görmektedirler. İmam Ebu Hanife'den nakledilen bir görüşe göre, mubadele caizdir, diğer bir görüşe göre de, mübadele caiz değilidr. Ama her şeye rağmen müslümanlığı kabul eden bir esirin mübadele sırasında kafirlere geri gönderilmeyeceği, bütün İslam müctehidlerince ittifakla kabul edilmiştir.
Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere, İslam'ın savaş esirleriyle ilgili meseleler için ortaya koyduğu kanun, her zaman ve durumda uygulanabilme esnekliğine sahiptir. Kur'an'ın, savaş esirleri hakkındaki "Ondan sonra isterseniz iyilik yapıp serbest bırakın, isterseniz fidye alın" mealindeki ayetini dar anlamıyla ele alarak sınırlandıranlar, savaş esirleriyle ilgili uygulamaların çeşitli yönlerini, çeşitli zamanlarda ne kadar değişik problemler ortaya çıkardığını ve gelecekte ne tip problemler çıkaracağını bilmemektedirler.
Yani, eğer Allah sırf batıla tapanları yok etmek isteseydi, sizin yardımınıza ihtiyaç duymazdı. Bu işi, Allah'ın yarattığı bir yer sarsıntısı veya her tarafı kaplayan bir tufan da hallederdi. Fakat Allah, Hakk'a bağlı olan insanların batıla tapanlar ile mücadele etmelerini, onlara karşı cihad etmelerini istemektedir. Bu sayede, kimin içinde temiz hasletler varsa bu, imtihanla süslenerek ortaya çıkar; herkes yaptığı amelden dolayı hakettiği makam ve dereceye ulaşır.
Burada şu anlatılmaktadır: Bir insanın Allah yolunda mücadele ederken öldürülmesi, hiçbir zaman o kişinin canından olması, kendi varlığı da dahil olmak üzere yaptığı her işin heba olup gitmesi demek değildir. Bir kimse, şehidlerin canlarını feda etmelerinin bu dünyada kendileri için bir fayda sağlamadığını, ancak kendisinden sonra yaşayacak olanlar için bir fayda sözkonusu olduğunu zannederse, yanılmış olur. Aslında şehidlerin kendileri için de ölümleri bir kayıp değil, aksine bir kazançtır. Mevdudi

Allah’ın tanıttığı cennet 15. Ayette açıklanıyor. M.Sağ

Bu mükafat Allah yolunda can verenlere nasib olacaktır. Bunun üç derecesi zikrediliyor:
a) Allah'ın onlara, hidayete ermeleri için rehberlik etmesi,
b) Durumlarını düzeltmesi,
c) Kendilerini, onlara daha önce tanıttığı cennetine koyması.
Rehberlik yapmaktan maksadın, cennetin bulunduğu yöne doğru sevketmek olduğu açıktır. Durumun düzeltilmesinden maksat da, cennete girmeden önce Allah'ın onlara cennet giysileri giydirip süslemesi ve dünya hayatında kendilerine bulaşan pislikleri temizlemesidir.
Üçüncü kademede anlatılmak istenen ise şudur: Cennetin daha önce tanıtılması, dünyada Kur'an ve Hz. Peygamber'in (s.a.) diliyle Allah'ın, onlar için hazırladığı cennetin nasıl olduğunu anlatmasıdır. Onlar cennete ulaşınca, daha önce kendilerine tanıtılmış olan şeylerle karşılaşacaklar ve kendilerine va'd'edilen herşeyin verildiğini, bunda en küçük bir değişikliğin olmadığını anlayacaklardır. Mevdudi

Yukarıdaki âyetlerde, inkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoymak için çaba harcayanların, emeklerinin boşa gideceği ifade edildikten sonra, Allah'ın verdiği vaadi dikkate alarak mü’minlerin Allah yolunda savaşırken kâfirlerin boyunlarını vurmaları, zafere ulaşıldığı zaman bağı sıkı bağlamaları, sonra da onları karşılıksız ya da fidye karşılığında serbest bırakmaları istenmektedir. Ayrıca, Eğer Allah dileseydi onlardan elbette intikam alırdı [onları cezalandırıp adaleti sağlardı]. Fakat (böyle olması), sizi birbirinizle denemek içindir ifadesiyle mü’minlerin zihninde oluşan, “Allah bunları niye yaptırıyor ki?” tarzındaki istifhamlar da giderilmektedir:
Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız. (Âl-i İmrân/142)
Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil-rüsvay etsin. Sizi de, onlara karşı muzaffer kılsın ve mü’min bir toplumun göğüslerine şifa versin, göğüslerinin kinini gidersin. Allah dilediğinin tevbesini de kabul eder. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir. (Tevbe/14-15)
Âyetteki, boyunları vuruş… ifadesi, “savaş esnasında acımadan düşmanın öldürülmesi”ni ifade eder. Bunlar ise, Allah'ın dininin yayılmasına engel olan, Rasûlullah ve inananları ortadan kaldırmaya çalışan kâfirlerdir. Bu şartlar altında onların esirleştirilmesi bile yasaklanmıştır:
Yeryüzünde ağır basmadıkça, kendisi için esirler oluşturması hiç bir peygambere uygun değildir. Siz dünya genişliğini istersiniz, Allah da âhireti ister. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Enfâl/67)
Bedir'de alınan esirlerin öldürülmeleri, fidye karşılığında serbest bırakılmalarından daha uygun idi; zira o şartlarda, Mekkeli müşrikleri fidye karşılığında serbest bırakmak, geçici dünya malını istemekten başka bir şey değildi. Hâlbuki Müslümanların, kalıcı olan âhireti, dünya malına tercih etmeleri gerekirdi.
Sulh ortamında kimse öldürülemeyeceği gibi, savaşa katılmayanlar da öldürülmez. Allah'ın izin verdiği savaş, fitneyi ve tevhide karşı yürütülen düşmanlık ve harekatı ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu husus birçok âyette beyân edilmiştir:
Ve sizinle savaşan kimselerle Allah yolunda savaşın [ölün, öldürün]. Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. Ve onları nerede yakalarsanız öldürün, sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Ve fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Mescid-i Harâm yanında onlar, orada sizinle savaşmadıkça da onlarla savaşmayın. Buna rağmen onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. Bununla beraber, eğer vazgeçerlerse, biliniz ki şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur. (Bakara/190-193)
Ve fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık vazgeçerlerse bilinsin ki, şüphesiz Allah, yaptıklarını en iyi görendir. (Enfâl/39)
Bu âyetlerin iniş sebebiyle alâkalı şu bilgi verilmiştir:
Katâde dedi ki: Bize nakledildiğine güre bu âyet-i kerîme, Rasûlullah (s.a) dağ geçidinde iken Uhud günü inmiştir. O sırada aralarında hem yaralılar, hem de öldürülenler pek çoktu. Müşrikler şöyle demişlerdi:
— Yücel ey Hubel.
Müslümanlar da şöyle karşılık vermişlerdi:
— Allah en yüce ve en büyüktür.
Bunun üzerine Müşrikler şöyle dediler:
— Bugün Bedir günü'ne karşılık olsun, zaten savaş bir o tarafa bir bu tarafa döner.
Peygamber (s.a) de Müslümanlara şöyle karşılık vermelerini emretti:
— Eşitlik yoktur. Bizim ölülerimiz Rabb'leri katında diridir, rızıklanırlar. Sizin ölüleriniz ise cehennem ateşinde azaplanırlar.
Bunun üzerine müşrikler şöyle dediler:
— Bizim Uzza'mız var, sizin ise Uzza'nız yok.
Müslümanlar şöyle karşılık verdiler:
— Allah bizim mevlâmızdır, sizin ise mevlânız yok.
6. âyette, O [Allah], onları kılavuzlayacak, durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir buyurmuştur, zira cennet daha evvel birçok âyette tanıtılmıştı:
Ve Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun. Ve Allah, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] sever. (Âl-i İmrân/133-135)
Onların [muttakilerin] çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine vâris edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/71-73)
Bu sûrenin 15. âyetinde de cennet şöyle tanıtılmıştır: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rabb'lerinden bir bağışlanma vardır.
Cennetin tasviri ile ilgili birçok pasaj bulunmaktadır. İşte onlardan bazıları:
(Onlar) yaptıklarına karşılık olarak mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler –ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir– beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak, “Selâm, selâm!” Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! (Onlar,) dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen [tükenmeyen] ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler. Şüphesiz Biz onları [kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su…] öyle bir inşa ile inşa ettik [yarattık]. Ki onları, sağın ashâbı için albenili ve hepsi bir ayarda bakireler [dokunulmamışlar] kıldık [yaptık]. (Vâkıa/15-38)
Şüphesiz ki takvâlı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; Bahçelerde ve pınardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlülerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. (Duhân/51-57)
Onların [muttakilerin] çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle kendisine vâris edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/71-73)
Sonra Biz Kitab'ı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları orta yolu tutan, bazıları da Allah'ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte bu büyük lütfun; Adn cennetlerinin ta kendisidir. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. (Fâtır/32-33)
Kesinlikle muttakiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahmân'dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri], dolu dolu su kapları vardır. Onlar, orada boş bir söz ve yalan duymazlar. –Onlar, O'nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.– (Nebe/31-37) H.Yılmaz

Allah'a yardım etmenin en açık ifadesi, O'nun dinini yüceltmek için can ve malla cihad etmektir. Fakat bunun, daha önce açıkladığımız gibi gizli ve derin bir anlamı daha vardır. Bkz. Al-i İmran, an: 50. Mevdudi

Fetasenlehüm" ifadesindeki "ta's", kişinin ayağı takılarak ağız üstü yere düşmesidir. Mevdudi

İnsanın üstün bir güce karşı ahlakî bir sorumluluk altında olduğuna ilişkin vahiy öğretisine.Bu cümlenin başındaki fe (“bu sebeple”) takısı, bir sonucu ifade eder: başka bir deyişle, “hakikati inkar edenlerin” fiillerini -bu fiiller “iyi” olarak nitelendirilseler bile- moral değerlerden yoksun bırakan şey, bütün ilahî vahiylerde mevcut bulunan ahlakî sorumluluk düşüncesini reddetmeleridir. Bu iç nedensellik ilkesi, 1. ve 8. ayetlerde geçen “Allah, bütün [güzel ve iyi] fiillerini değersiz kılacaktır” ifadesinin tam bir açıklamasını yapmaktadır. M.Esed

Yani, onlar, eski cahiliye alışkanlıklarını, bozuk inançlarını, adetlerini ve ahlaki kokuşmuşluklarını tercih ederek Allah'ın doğru yolu görmeleri için indirdiği emirleri beğenmediler, reddettiler. Mevdudi

Bu âyetler, sûrenin girişindeki âyetlerin bir açılımı mahiyetinde olup, Allah mü’minlerden beklentilerini açıklanmış, ardından da görevlerini ve onları bekleyen neticeleri bildirmiştir. Daha sonra da kâfirlerin âkıbeti ve bu kötü âkıbetin nedenini beyân etmiştir.
7. âyetteki, Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar ifadesi, Allah'ın yardımının, Allah'a yardım etmeye bağlı olduğunu göstermektedir. Buradaki Allah'a yardım, “Allah'ın dininin yücelmesi için malıyla canıyla Allah yolunda çaba harcamak, gerektiğinde de canını feda etmektir.
Bu âyetin bir benzeri de Saff sûresi'nde yer almaktadır:
Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere, “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Sonra da Biz, inanmış kimseleri düşmanlarına karşı destekledik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)
Saff/14'te konu edilen Îsâ peygamberin, çevresindekileri Allah'a yardıma daveti ve bunun sonucu Âl-i İmrân sûresi'nde şöyle geçmişti:
Sonra Îsâ, onlardan inkârcılıklarını sezince, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” dediler. Ve onlar [inanmayanlar] kötü plan yaptılar, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır. (Âl-i İmrân/52-54)
Daha evvel detaylı olarak açıkladığımız gibi, Îsâ'nın havarileri Allah için mallarını ve canlarını feda edeceklerini ifade etmişler ve Îsâ peygamberi öldürmeye gelenlere karşı da içlerinden biri, “Ben Îsâ'yım” diye ileri çıkarak, Îsâ yerine canını vermiştir. Bu hususu, Âl-i İmrân/52 ve Nisâ/157'nin tahlillerinde açıklamıştık.
Burada verilen mesaj da, Allah için can verecek kişilerin olması gerektiğidir. Zira Allah için can verecek kişiler olmazsa yeryüzünde düzen söz konusu olmaz:
Kendilerine savaş açılan kimselere kendileri zulme uğramaları; onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, Kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, gâliptir. (Hacc/39-40)
9. âyette, Artık O [Allah] da onların amellerini boşa çıkarmıştır ifadesiyle konu edilen netice, ilk âyetlerde de konu edilmiş ve yukarıda detayı sunulmuştu.H.Yılmaz

Buradan iki anlam çıkarılabilir. Birinci anlama göre, o kafirlerin uğradığı felakete şimdi de Hz. Muhammed'in (s.a) davetine inanmayan bu kafirler uğrayacaktır. İkinci anlam da şöyledir: Onların mahvolması, sadece bir dünya azabı olarak sona ermeyecek; ahirette de helake uğrayanlardan olacaklardır. Mevdudi

Uhud Savaşı'nda, Hz. Peygamber (s.a) yaralandığı zaman, birkaç sahabe ile birlikte dar bir vadinin yamacında bekliyordu. Tam bu sırada Ebu Süfyan, "Bizim Uzza'mız var, sizin ise Uzza'nız yok" diye bağırmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), "Allah bizim yardımcımız ve koruyucumuzdur. Sizin ise hiç bir yardımcı ve koruyucunuz yoktur" diye cevap verdi ki, bu cevap bu ayetten alınmıştır. Mevdudi

Bu paragrafta, teknik ve semantik açıdan zorluklar olduğu için âyetleri farklı tertip ettik. Zira 11. âyetteki zâlike edatıyla işaret edilen, gelecek âyetlerdeki ifadeler değil, geçmiş âyetlerdeki ifadelerdir. Hâlbuki elimizdeki Mushafın tertibinde, kendisinden sonraki âyetlerin ifadelerine de işaret olacak bir tertip yapılmıştır, ki bu teknik olarak mümkün değildir, dil bilime aykırıdır. Ayrıca, 11. âyet mevcut Mushaftaki yerinde olduğunda, ذلك 'nin [zâlike'nin] manası anlaşılamamaktadır.
Bu âyetlerde, kâfirlerin târihten ibret almaları istenmektedir. Zira târih, sayıca ve donanımca çok güçlü kâfirlerin, az sayıdaki mü’minler karşısında Allah'ın yardımıyla hezimete uğradıklarına tanıktır. Bunun nedeni, Allah tarafından, “Allah'ın iman eden kimselerin mevlâsı olması, inkâr edenler için mevlâ olmaması” olarak bildirilmektedir.
Mevlâ sözcüğü, –A‘râf ve En‘âm sûresi'nde de belirttiğimiz gibi– velî sözcüğünün eş anlamlısı olup, “yakın olan, yardım eden, koruyan ve yol gösteren” demektir. Birileri kulları mevlâ edinse de, Allah'tan başkalarına “mevlâ, mevlânâ” dese de, gerçek mevlâ Allah'tır. Kullara, Allah'tan başka kimseden hayır gelmez. Allah'ı bırakıp birilerini mevlâ edinen ve onların koltuğuna sığınanlar kendilerini asla kurtaramazlar:
Sonra kendi gerçek mevlâları Allah'a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir. (En‘âm/62)
Ve eğer onlar geri dururlarsa, artık siz, şüphesiz Allah'ın mevlânız olduğunu bilin. O, ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır! (Enfâl/40)
O, sizin mevlânızdır [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır]. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır! (Hacc/78)
O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor. O [yalvardığı şey] ne kötü mevlâ [yardımcı, koruyucu] ve ne kötü yoldaştır! (Hacc/13)
Onlara, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar [mü’minler], “Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihâyet Allah'ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi Allah ile aldattı. Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” (Hadîd/14-15)
12. âyette kâfirler için, İnkâr eden kimseler ise kazançlanırlar ve hayvanların yemesi gibi yerler; ateş de onlar için bir konaklama yeridir buyurularak, kâfirlerin düşüncesizliği ortaya konulmuştur. Yani kâfirler, akılsız şuursuz hayvanlar gibi, evren hakkında araştırma yapmazlar, yedikleri rızkın kimden ve ne için geldiğini düşünmezler, sadece kazanır ve yerler.
Bu âyet grubunun sebeb-i nüzûlüne dair şu nakledilmiştir:
Katâde ve İbn Abbâs dedi ki: Peygamber (s.a) Mekke'den çıkıp mağaraya doğru giderken, Mekke tarafına döndü ve Mekke'ye hitaben, “Sen Allah'ın en çok sevdiği şehirsin. Benim de en sevdiğim şehir sensin, eğer senin ahalin olan müşrikler beni çıkartmamış olsalardı, ben de senden çıkmazdım” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Âyetler, bu olay ile bağlantılı olarak kabul edilirse, Ve kuvvetçe, seni çıkaran kentten daha şiddetli nice kentler; onları helâk ettik. Öyle ki kendileri için yardımcı diye bir şey olmadı ifadesiyle Rasûlullah'a, kâfirlerin daima helâk olup mü’minlerin zafer kazanacakları müjdesi verilmektedir. H.Yılmaz

Yani hayvan nasıl, "Bu rızık nereden gelmiştir, kim yaratmıştır, bu rızkı veren verdiğine karşılık benden ne istemektedir?" diye düşünmeden yerse, bu insanlar da öyle yerler; yemeden içmeden başka birşey düşünmezler. Mevdudi

Bkz. 6:131, not 116. Bu ayetin, Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinin ilk gecesinde nazil olduğu söylenir (İbni ‘Abbâs'dan rivayeten Taberî). M.Esed

Mekke'den ayrılmak zorunda kalışı Hz. Peygamber'e (s.a) çok dokunmuştu. Hicret etmek zorunda bırakılınca şehrin dışına çıkıp yüzünü Mekke'ye doğru çevirerek şöyle buyurdu: "Ey Mekke! Allah için sen dünyanın bütün şehirlerinden daha sevimlisin. Allah bütün şehirlerden daha çok seni sever. Eğer müşrikler mecbur etmeselerdi seni asla terketmezdim."
İşte bu olay üzerine Mekke halkının, Peygamber'i (s.a) çıkararak büyük bir zafer kazandıklarını sandıkları, oysa bu hareketleriyle gerçekte kendi felaketlerini davet ettikleri belirtiliyor. Ayetin ifade biçimi Hicret'ten hemen sonra nazil olduğunu açıkca göstermektedir. Mevdudi

Peygamber (s.a) ve izinden gidenler, Allah tarafından kendilerine bir lütuf olarak en doğru ve temiz yol (İslam) verildikten, akıl ve mantık ışığında inceleyerek beğenip o yola gönül verdikten sonra nasıl olur da, dalaletlerini hidayet, çirkin ve adi hareketlerini iyi ve güzel sanan, bir delile dayanmadan sadece kendi nefsi isteklerine göre hak ve batıl yolu tayin etmeye çalışan o cahiliye zebunu adamlara uyabilirler, onlarla samimi bir hava içinde olabilirlerdi. Aynı şekilde ahirette de onların akibetleri bir olmayacaktır. Mevdudi

Bu ayeti çevirirken, Zemahşerî'nin ona yüklediği ve Râzî'nin de desteklediği gramatik yapının bütünlüğünü esas aldım. Bu yapı içinde cennetin temsîlî olarak tanımlanması -“ki içinde ... ırmaklar vardır” ifadesi ile başlayıp “Rablerinin mağfireti” sözleriyle biten bölüm- açıklayıcı bir ara deyiştir (cümle-i mu‘tariza). “Örnek” (mesel) terimine gelince, bu terim Kur’an'ı okuyan ve dinleyenlere onun öteki dünya ile ilgili tasvirlerinin tamamiyle temsîlî olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır: bkz. bu bağlamda 13:35 ile ilgili not 65'te aktarılan Zemahşerî'nin görüşleri.Karş. 37:45-47, özellikle ayet 47: “o ne çarpar ve ne de sarhoş eder”.Lafzen, “ve orada onlar [yani, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duyanlar]... sahip olacaklar”.Lafzen, “aşırı sıcak [yahut “kaynar”] su”. Bu mecazın bir açıklaması için bkz. 6:70 ile ilgili not 62.Bu parantez içi açıklama, Zemahşerî'nin yukarıdaki îcâz hakkındaki açıklamasını yansıtmaktadır. M.Esed

"Asin", rengi, tadı bozulmuş, içinde bir kötü koku meydana gelmiş suya denir. Dünyada nehirlerin ve ırmakların suyu genellikle bulanık olur. İçine çamur, kum ve çeşitli bitkiler karıştığı için rengi ve tadı değişir, az çok kokuşma meydana gelir. Bundan dolayı, Cennet'teki ırmakların sularının renginin, tadının ve kokusunun değişmeyeceği anlatılmıştır. Yani o su saf, tertemiz ve berrak olacak, içinde hiçbir karışma olmayacaktır.
Merfu bir hadiste bunu açıklamak için şöyle buyurulmuştur: "O, hayvanların memesinden çıkmış süt olmayacak." Yani, Allah bu sütü pınar gibi yerden çıkaracak ve nehirler gibi akıtacaktır. Yani bu süt hayvanlardan sağıldıktan sonra nehirlerde akıtılmayacak, doğrudan yerden kaynayacaktır. Bu kudret sütünün niteliğinin belirtilmesi yolunda, "Tadı bozulmayan" buyurulmuştur. Yani onun içine hayvanlardan sağılan her sütte bulunabilecek en küçük bir kir ve pislik karışmayacaktır.
Bu da merfu bir hadiste şöyle açıklanmıştır: "Bu şarap, insanların ayaklarıyla çiğneyerek çıkardıkları şarap gibi olmayacak." Yani o, dünya şarabı gibi meyvelerin sıkılması veya ayakla çiğnenerek suyunun süzülmesi şeklinde elde edilmeyecek, aksine Allah onları da pınarlar şeklinde yaratacak ve nehirler gibi akıtacaktır. "İçenlere zevk veren" olarak nitelenen bu şarap alkoliklerin bile yüzünü buruşturmadan, burnunu tıkamadan içemeyecekleri kadar acı ve pis kokulu bir dünya şarabı gibi olmayacaktır. Saffat Suresi'nde bu konuda daha fazla açıklama yapılarak, içildiğinde vücuda bir zarar gelmeyeceği, sarhoşluk vermeyeceği bildirilmiştir. (Ayet: 19). Bundan da anlaşılıyorki Cennet şarabı sarhoş etmeyecek, fakat yalnızca tad ve huzur verecektir.
Bu, merfu bir hadiste, "O, bal arılarının karnından çıkan bal gibi olmayacak," şeklinde açıklanmıştır. Yani o da yukarıda sayılanlar gibi pınarlardan çıkacak, nehirler gibi akacaktır. Bu nedenle içinde mum, kovan parçaları, ölmüş arıların kanat ve bacakları olmayacak, tersine tertemiz, berrak bir bal olacaktır.
Sayılan bu cennet nimetlerinden sonra, muttakiler için Rablerinden mağfiret olduğunun zikredilmesinin iki anlamı olabilir: Birincisi, bütün bu nimetlerden daha üstün bir nimet olduğu; ikincisi ise, dünyada yaptıkları hataların, cennette onların yüzüne vurulmayacağı, tersine, utanmamaları için Allah'ın o hatalar üzerine sürekli perde çekeceği. Mevdudi

Bu âyet grubunda, hayatını Allah'ın apaçık delilleri üzerine idame ettiren mü’minler ile işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve hevâlarına uyan, sonunda da ebedî olarak ateş'e girip içtiği kaynar su ile bağırsakları paramparça olan kimselerin eşit olmadığı, olmayacağı beyân edilmiştir:
Cehennem ashâbı ve cennet ashâbı eşit olmaz. Cennet ashâbı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr/20)
Burada özellikle kâfirlerin süse aldanışlarına vurgu yapılmıştır, ki süse aldanarak geleceklerini tehlikeye atmamaları yönünde kâfirlere birçok uyarı yapılmıştır:
Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen, sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle [üzüntülerle] sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fâtır/8)
Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta oldukları şeyleri çekici gösterdi [süsledi]. (En‘âm/43)
Allah'a yemin olsun ki, Biz kesinlikle senden önce birtakım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bugün onların velîsidir. Ve onlar için acı bir azap vardır. (Nahl/63)
Derken, çok beklemeden o [hüdhüd] geldi de, “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim. Şüphesiz ki, onlara [Sebelilere] hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve çok büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum. Onu ve kavmini, Allah'ın astlarından güneş'e secde ederler buldum. Şeytan da göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler diye kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için de onlar hidâyete eremiyorlar –Allah; kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, büyük arşın sahibidir”– dedi. (Neml/22-26)
Sonra da takvâ sahiplerine vaat edilen cennet örneklenmektedir:
Muttakilere söz verilen cennetin misali şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, takvâlı davrananların âkıbetidir. Kâfirlerin âkıbeti de ateştir. (Ra‘d/35)
Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)
Konumuz olan âyette, cennette ikram edilecek olan içecekler, Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır şeklinde nitelenmiştir. Daha evvel cennetteki içeceklerin başka özellikleri de bildirilmişti:
İşte onlar [Allah'ın arıtılmış kulları], kendileri için belli bir rızık; meyveler olanlardır. Naîm cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde ikram görenlerdir. İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş, kendisinde zararlı bir yön olmayan, sarhoşluk da vermeyen bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar. (Saffat/41-49)
Burada dikkat çeken husus, yapılan bu cennet tasvirleri için, “cennetin meseli/örneği” denilmesidir. Bundan anlaşılan o ki, cennetin gerçeğini anlamaya insanın kapasitesi müsait değildir. O nedenle örnekleme yapılmaktadır. Buradan hareketle, cehennem tasvirlerinin de örnekleme olduğunu söyleyebiliriz.H.Yılmaz

Karş. 6:25 ve 10:42-43.  -  19 Lafzen, “kendilerine bilgi verilmiş olanlara”, yani, “hakikatin [bilgisi]” yahut “senin mesajın[ın bilgisi]” verilen müminlere. Yukarıda sözü edilen insanlar, hem Hz. Peygamber'in çağdaşları arasında bulunan ikiyüzlüler, hem de Kur’an mesajına “saygı” ile yaklaşıyor görünen, ama aslında onda bir anlam ve değer olduğunu kabule yanaşmayanlardır.Yani, kalplerinin “mühürlenmesi” (bunun bir açıklaması için bkz. 2:7 ile ilgili not 7), onların “yalnız kendi tutku ve ihtiraslarına uymaları”nın bir sonucudur.M.Esed

Bu ayette, Peygamber'in (s.a) meclisine gelerek emirlerini veya Kur'an ayetlerini dinleyen, fakat kalpleri Peygamber'in (s.a) mübarek dilinde ifadesini bulan konulardan uzak olduğu için, hepsini işittikleri halde dışarı çıkınca müslümanlara, "Az önce ne demişti?" diye soran kafirler, münafıklar ve kitap ehli gibi inkar edenler anlatılmaktadır.
Peygamber'in (s.a) buyruklarına karşı kulaklarının sağır ve tıkalı oluşunun asıl sebebi, nefsi isteklerinin kölesi olmaları ve Peygamber'in (s.a) getirdiği ilahi emirlerin onların bu nefsi isteklerine uymaması idi. Bu nedenle onlar, Peygamber'in (s.a) meclisine tesadüfen gelip, kulaklarını mecburen ona çevirmiş bile olsalar gönülden ilgi duymuyorlardı. Mevdudi

Yani kafir ve münafıkların işittikleri halde "Biraz önce ne demişti?" diye sordukları o emirler, hidayete erenlerin hidayetlerini daha da artırır. Nasipsizlerin vakitlerini boşa harcayarak terkettikleri meclisten, nasipli olanlar, yeni bir ilim ve irfan hazinesi elde ederler.Onların arzu ettikleri takvaya Allah'ın lütfu ile ulaştıkları belirtiliyor. Mevdudi

Lafzen, “onun işaretleri şimdiden gelmiştir”: Son Saat'in kaçınılmazlığı ile ilgili bir çok Kur’ânî habere ve aynı zamanda, her önyargısız zihnin, bütün mahlukatın maddî anlamdaki gelip-geçiciliğini görmesini sağlayan açıklığa işaret.Yani, “Son Saat gelip çattığında, günah işlediklerinin farkına varmaları ve gecikmiş pişmanlıkları onlara ne fayda sağlayacaktır?” M.Esed

Kur'an'ın mucizevi beyanıyla, Peygamber'in (s.a) temiz hayatıyla ve sahabe-i kiramın devrimler meydana getiren hayatlarıyla son derece açık bir şekilde ortaya konan gerçeğin açıklanmasından sonra, bu insanlar iman etmek için Kıyamet'in gelip çatmasını, karşılarına gelip dikilmesini mi bekliyorlar?
Kıyamet alametlerinden maksat, Kıyamet'in kopuşunun yaklaştığını gösteren alametlerdir. Bunlardan en önemlilerinden birisi de kendisinden sonra bir daha peygamber gelmeyecek olan Allah'ın son Peygamber'inin gelmesidir.
Buhari, Müslim, Tirmizi ve Müsned-i Ahmed'de Hz. Enes, Sehl bin Saidî ve Büreyde'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şehadet ve orta parmaklarını kaldırarak şöyle buyurmuştur: "Benim peygamber olarak gönderilişimle kıyamet bu iki parmak gibidir." Yani bu iki parmak arasında nasıl başka bir parmak yoksa, benimle kıyamet arasında da başka bir peygamber gönderilmeyecektir. Mevdudi

İslam'ın insana kazandırdığı ahlaki değerlerden biri de, kulun Rabbine ibadet ve kulluk görevlerini yerine getirmesi, O'nun dini uğruna cihad etmesi, gücü yettiği kadar gayret etmesi, "Üzerime düşeni yaptım" diye yaptıklarını asla yeterli görmemesi, tersine, daima "Rabbimin benden istediklerini ve üzerimdeki hakkını yerine getiremedim" diye düşünmesi ve her zaman kendi hatalarını itiraf ederek Allah'a, "Sana kullukta yaptığım kusurları bağışla" diye dua etmesidir.
Bu duygunun özü, Allah'ın şu buyruğunda ifade edilmiştir: "Ey Peygamber! Hatalarından dolayı af dile, günahlarından dolayı bağışlanma dile." Bu, Hz. Peygamber'in (s.a.) gerçekte bilerek herhangi bir günah ve hata yaptığını ifade etmez. Aksine en doğru ifadesiyle şöyle denmek istenmektedir: Rabbine karşı kulluk görevlerini bütün kullardan daha fazla yerine getiren Peygamberin derecesi bile, yerine getirdiği görevler karşılığında gönlünden en küçük bir öğünme duygusu geçirmemesini, bütün büyük hizmetleri ve başarılarına rağmen Rabbinin huzurunda kusurlarını itiraf etmesini gerektirir.
Bu ayet nedeniyle Hz. Peygamber (s.a), Allah'tan sürekli ve çok çok mağfiret dilerdi. Ebu Davud, Nesei ve Müsned-i Ahmed'deki rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a), "Ben her gün Allah'tan yüz kere mağfiret diliyorum" buyurmuştur. Mevdudi

Bu paragrafta, Rasûlullah'ın çevresindeki inançsız bir grup deşifre edilmektedir, ki bunlar, Ehl-i Kitaptan birine: Abdullah ibn Selâm'a, Demin ne dedi? diye soran münâfıklardır. Bunlar, Tevbe sûresi'nde de şöyle deşifre edilmişlerdi:
Ey inanmış olan kişiler! İnkârcılardan yakınınızda bulunan kişiler ile savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Ve kesinlikle Allah'ın, takvâlılarla birlikte olduğunu biliniz. Ve bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “O [indirilmiş sûre] hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o [inen sûre], onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince de; onların da pisliklerinin içine pislik ilave etmiştir. Ve onlar kâfir olarak ölmüşlerdir. (Tevbe/123-125)
Bunlar deşifre edildikten sonra, örnek olması açısından, O [Allah], onlara hidâyetlerini artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir ifadesiyle hidâyete erenler övülmüş, ardından da münâfıklara, Artık onlar, Sâ‘at'in [kıyâmetin kopuşunun] kendilerine ansızın gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? sorusu yöneltilmiş, sonra da, İşte, şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir. Artık o [Sâ‘at], kendilerine geldiği zaman, kendilerinin öğüt alması, onlar için ne ifade eder ki! buyurularak fırsatın kaçmakta olduğu ihtar edilmiştir.
Bu ihtardan sonra yine Rasûlullah'ın şahsında mü’minlere hitap edilerek, kendilerini kurtarmak için tevhidden sapmamaları ve Allah'tan bağışlanma dilemeleri emredilmiştir.
Âyette bulunan, İşte, şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir ifadesindeki alâmetler'den maksat, “kıyâmet'in kopuşunun yaklaştığını gösteren alâmetler”dir. Bunların en önemlilerinden biri de, Muhammed'in son nebi oluşu, artık nebi gelmeyecek olmasıdır. Diğer işaretler ise şöyle bildirilmiştir:
İşte bu, ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır. Yaklaşacak olan yaklaştı. (Necm/56-57)
O Sâ‘at yaklaştı. Ve ay yarıldı/ay yarılacak/ay doğdu [her şey açığa çıkarıldı]. (Kamer/1)
Allah'ın emri geldi [kesinlikle gelecek]. Artık onu acele edip istemeyiniz. O [Allah], onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir. (Nahl/1)
İnsanlar için hesapları yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde yüz çeviricidirler. (Enbiyâ/1)
Âyetteki, Kendi günahın için… bağışlanma dile ifadesi, Rasûlullah'ın da her beşer gibi kusurlarının olacağını, o'nun da her kul gibi Rabbinin mağfiretine sığınması gerektiğini gösterir. Kul olarak Rasûlullah'ın bir kusuru olduğunda Allah onu düzeltir. Buna Kur’ân'dan örnekler verilebilir:
Seni sapıtmış olarak bulup da hidâyet etmedi mi? (Duhâ/7)
Yeryüzünde ağır basmadıkça, kendisi için esirler oluşturması hiç bir peygambere uygun değildir. Siz dünya genişliğini istersiniz, Allah da âhireti ister. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. Eğer Allah'tan bir yazı olmasa idi, kesinlikle aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. (Enfâl/67-68)
Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîl'dir. (Hûd/12)
Yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi; kendisine, o kör geldi diye. Ne bilirsin, belki o da arınıp temizlenecek, belki öğütlenir ve de öğüt kendisine yararlı olur. O, kendini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince, sen ona yöneliveriyorsun. Onun arınmamasından sana bir sorumluluk olmadığı hâlde! Amma! Koşarak sana gelen var ya; haşyet duyarak, sense ondan zevklenerek eğlenip oyalanıyorsun. (Abese/1-10)
Ve andolsun ki sen, o kitap verilmiş olan kimselere, bütün âyetleri de getirsen, yine de senin kıblene tâbi olmazlar. Sen de onların kıblesine uyan biri değilsin. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tâbi değiller. Yine andolsun ki, sana gelen bunca bilgiden sonra, sen onların hevâlarına uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz sen, zâlimlerden olursun. (Bakara/145)
Ve Allah'ın rızasını dileyerek sabah-akşam Rabb'lerine dua eden kimseleri kovma! Onların hesabından sana hiç bir şey [sorumluluk] yoktur, senin hesabından da onlara hiç bir şey yoktur. Ki onları kovup da zâlimlerden olasın! (En‘âm/52)
Şüphesiz Biz, Allah senin günahlarından geçmiş ve gelecek olanları bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın, seni dosdoğru yola kılavuzlasın ve Allah sana çok güçlü bir zaferle yardım etsin diye sana apaçık bir fetih açtık. (Fetih/1-3)
Ey Peygamber! Eşlerinin rızalarını arayarak Allah'ın helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haramlaştırıyorsun? Ve Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Tahrîm/1)
Allah seni affetti. Doğru söyleyenler kimseler, sana iyice belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar niçin onlara izin verdin? (Tevbe/43)
Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halîl [izdaş, yoldaş, dost] edinirlerdi. Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin. O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiç bir yardımcı da bulamazdın. (İsrâ/73-75)
18. âyette, Artık o [Sâ‘at], kendilerine geldiği zaman, kendilerinin öğüt alması, onlar için ne ifade eder ki! Buyrulmuştur, ki bu uyarı daha evvel de yapılmıştı:
Hayır, hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! (Fecr/21-23)
Ve onlar, “O'na iman ettik” dediler. Fakat onlar için uzak bir yerden el sunmak [ulaşabilmek] nerede? (Sebe/52) H.Yılmaz

Sûre terimini burada ve sonraki cümlede “vahiy” olarak çevirdim, çünkü savaş meselesi ile ilgilenen tek sure yoktur, tersine birçok surede bu konuya çeşitli atıflar yapılmaktadır; ve bu karşılık, sure teriminin hem bu bağlamdaki, hem de 9:86'daki anlamını oluşturmaktadır. Ayrıca bu ayet, H. 1. yılda, müminlere, her ne zaman kendilerine karşı “haksız bir savaş açılır”sa savaşa girmelerine kesin bir dille -ve ilk defa- izin veren 22:39. ayetin nüzulünden önceki döneme aittir. (Bu bağlamda bkz. 22:39'a ait not 57.)Bu, 22:39-40'a bir atıftır. Muhkem (“açık ve kesin hükümlü”) ifadesinin bir açıklaması için bkz. 3:7'ye ait not 5 (önceki cümlede olduğu gibi, sure terimi burada da istisnaî olarak “vahiy” şeklinde çevrilmiştir). M.Esed

 Ayette anlatılmak istenen durum şudur: O dönemde müslümanların içinde bulundukları şartlar ve kafirlerin İslam ve müslümanlara karşı tutumları nedeniyle müslümanlar Hz. Peygamber'e (s.a) savaşa izin veren bir ayetin niçin gelmediğini ve zalimlerle savaşmalarına niçin izin verilmediğini sorarlar. Müslümanların arasındaki münafıkların durumu ise gerçek müslümanlardan tamamen farklı idi. Onlar mallarını ve canlarını Allah'tan ve O'nun dininden üstün tutuyor ve O'nun uğruna bir tehlikeye atılmaya razı olmuyorlardı. Savaş emri gelir gelmez gerçek mü'minlerle münafıklar birbirinden ayrılıverdi. Bu emir gelmezden önce münafıklarla gerçek mü'minler arasında görünüşte hiçbir fark görülmüyordu. Onlar da namaz kılıyor, oruç tutmada da bir kusur etmiyorlardı. İsteksiz de olsa İslam'ı kabul ediyor görünüyorlardı. Fakat İslam uğruna canları feda etme vakti gelince, münafıklıkları açığa çıkmaya başladı; göstermelik imanları üzerindeki perde açıldı. Bu durum Nisa Suresi'nde şöyle açıklanır: "Kendilerine ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin denilmiş olanlara bakmaz mısın? Şimdi onların üzerine savaş farz kılınınca içlerinden bir topluluk Allah'tan korkar gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla insanlardan korkuyor. Onlar, "Ey Rabbimiz! Şu savaşı üzerimize neden farz kıldın, ne olurdu bizi yakın bir vakte kadar geri bıraksaydın?" dediler." (ayet: 77) Mevdudi

Yani, O'nun yolunda mücadele etmeye hazır olmayı ifade etmektir: bu, kavlun ma‘rûfun ifadesinin bu anlam örgüsü içindeki karşılığıdır. M.Esed

Yukarıdaki parantez içi ifadeler, hemen hemen bütün klasik müfessirlerin bu pasaj hakkındaki açıklamaları ile uyum içindedir. Onlar, yukarıdaki belâgat gereği “soru”yu, İslam öncesi Arap dünyasının içinde bulunduğu kaosa, anlamsız yıkıcı savaşlara ve İslam'ın sayesinde kurtuldukları ahlakî karanlığa bir işaret olarak görürler. Yine de bu ayet, içinde yer aldığı pasajın tümü gibi, zaman üstü bir muhtevaya sahiptir. M.Esed

"Hakimiyeti ele alınca" diye çevirdiğimiz "intevelleytüm" ibaresinin diğer bir tercümesi de "Eğer hakimiyetiniz gerçekleşirse" şeklinde yapılabilir.
Bu ayetten anlaşılan birinci mana şudur: Siz şimdi İslam'ı savunmakta usanç gösterirseniz ve bu muazzam yeryüzü düzenini kuran İslam nizamı için can ve malınızdan fedakarlık yapmaktan yüz çevirirseniz sonuç, yüzyıllardır birbirinizin boynunu vurduğunuz, kendi çocuklarınızı bile diri diri gömdüğünüz ve Allah'ın arzında zulüm ve fesadı yaydığınız o cahiliyet sistemine dönmekten başka ne olabilir?
Ayetin taşıdığı ikinci mana da şudur: Siz böyle hareket edip yaşadığınız müddetçe, iman ettiğinizi söylediğiniz dine karşı içinizde hiçbir samimiyet ve vefakarlık yoksa, onun uğruna hiçbir fedakârlığa hazır değilseniz ve böyle bir ahlâkî anlayış içinde olduğunuz halde Allah size güç verip dünya meselelerini çözmekte elinize yetki verirse, sizden zulüm ve bozgunculuk yapmaktan, kardeş kanına girmekten başka birşey yapmanız beklenemez.
Bu ayet, İslam'da akrabalar arası münasebetlerin kesilmesinin haram olduğunu açıkca ortaya koymaktadır. Diğer yandan, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde akrabalarla iyi ilişkiler kurulması büyük sevaplardan sayılmış ve sila-i rahim emri verilmiştir. (Örnek olarak bkz. Bakara: 83, 177, Nisa: 8, 36, Nahl: 90, İsra: 26, Nur: 22.)
"Rahm" kelimesi Arapça'da, istiare yoluyla yakınlık ve akrabalık anlamında kullanılmıştır. Bir kişinin uzak veya yakın bütün akrabaları onun Zevi'el-Erham'ı (akraba topluluğu)dırlar. Akrabalık derecesi ne kadar yakın ise o kişi üzerinde o kadar fazla hakkı vardır ve onunla ilişkilerin kesilmesi o ölçüde günahtır.
Sıla-i rahmin (akraba ile ilişki) gereklerinden olarak kişinin gücü yetiyorsa, akrabasına iyilik yapmaktan kaçınmaması gerekir. Sıla-i rahmin zıddı olan "Kat-ı rahim" (akrabalarla ilişkilerin kesilmesi) ise, kişinin akrabaları ile ilişkilerini kesmesi veya yapabileceği iyilikten kasten kaçınmasıdır.
Hz. Ömer (r.a) bu ayete dayanarak "Ümmu Veled'in (efendisinden çocuğu olan cariye) satılmasını haram kabul etmiş, sahabiler de bu hususta ittifak etmişlerdir. Hakim, Müstedrek isimli eserinde Hz. Büreyde'den şu hadisi nakletmektedir: "Bir gün Hz. Ömer'in meclisinde otururken aniden bir gürültü koptu. Soruşturulunca anlaşıldı ki, bir cariye satılıyor ve kızı da ağlıyormuş. Hz. Ömer bütün Ensar ve Muhaciri topladı ve onlara şunu sordu: "Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dinde akrabalar arasındaki bağların kesilmesine izin verildiğini biliyor musunuz?" Hepsi birden, "Hayır" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) "O halde ne biçim iştir ki, aranızda anne kızından koparılıyor; akrabalar arasındaki bağların böyle acı bir şekilde koparılması nasıl olabilir?" dedi. Daha sonra da bu ayeti okudu. Halk da "Bu olaya mani olmak için uygun gördüğünüz çözüm ne ise onu yapınız" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer bütün İslam beldelerine şu genel emri gönderdi: "Efendisinden çocuk doğuran hiçbir cariyeyi satmayınız. Çünkü bu akrabalık bağlarının kesilmesidir, bu da helal değildir." Mevdudi

Başka bir kırâate göre: "Zâlimler sizin başınıza geçtiği takdirde onlarla bir olup yeryüzünde bozgunculuk yapar, akrabâlık bağlarını keser, onlarla birlikte akrabânızı öldürürsünüz, değil mi?" Âyette şu mânâ da muhtemeldir: "Demek ki sizin dönüp yeryüzünde bozgunculuk yapmanız ve akrabâlık bağlarını keserek onları (öldürmeniz) umulur değil mi?" S.Ateş

Nitekim Hz. Muhammed’in vefatından kısa bir sonra, Kuranı terk eden, cahiliye dönemi ortak koşuculuğunu hortlatan, kabilecilik ve liderlik ihtiraslarıyla, dört büyük halifeden üçünü, Ömer, Osman ve Aliyi şehit eden, Peygamberin torunlarını ve müminlerin birçoğunu katledenleri anımsayın. Bu münafıkların iktidarı ele geçirir geçirmez, cahiliye devri ortak koşuculuğu ve Arap örf ve adetlerini nasıl din diye Müslümanlara dikte ettiklerini, karşı çıkanları zindanlara attıklarını düşünün. Allah bu ayetle aklı ile düşünenlere, gelecekte, neler olabileceğini işaret buyurmuştur. M.Sağ

Karş. 2:7'de inatçı zalimlerin kalplerinin Allah tarafından “mühürlenmesi”ne atıf. M.Esed

Bu âyetlerde sözde iman edenler, inanmış gözükmelerine rağmen iş ciddiye binince yan çizenler deşifre edilip kınanıyor ve gerçekten iman etmiş kimsenin böyle olamayacağı bildiriliyor.
İman eden kimseler, “Keşke bir sûre indirilse” derler. Ama yasalarla donatılmış bir sûre indirildiği ve içerisinde savaş anıldığı zaman, kalplerinde hastalık olanların, ölüm korkusuyla baygınlık geçiren bir kimsenin bakışı gibi bakarlar. Numaradan itaat etmiş, kabullenmiş gözükerek güzel sözler söylerler. Bunlar dürüst olup Allah'a sadakat gösterselerdi, kesinlikle kendileri için daha hayırlı olurdu.
Bu açıklamadan sonra bu sözde Müslümanlara, Peki, siz velîleşirseniz [yönetimi ele geçirirseniz], yeryüzünde kargaşa çıkarmayı ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmeyi mi umdunuz? denilerek, beklentilerinin boş olduğu bildirilmiş, ardından da Allah'ın onları lânetlediği, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği beyân edilmiştir. Bu iki yüzlüler Nisâ sûresi'nde de şöyle tanıtılmışlardır:
Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? (Nisâ/77-78)
22. âyetteki, Ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmeyi mi umdunuz? ifadesiyle, Allah'ın akrabalık bağına verdiği öneme dikkat çekilmektedir, ki Allah'ın koyduğu ilkelere göre akrabalık münasebetlerinin kesilmesi haramdır. Akraba hukukuna birçok âyette dikkat çekilmiştir:
Şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta daha üstü [daha küçük] olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o hakktır, Rabb'lerindendir. O küfretmiş olan kimseler de artık, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. O [Allah], onunla bir çoklarını şaşırtır, onunla bir çoklarını kılavuzlar. O [Allah], onunla sadece, söz verip andlaştıktan sonra Allah'ın ahdini [verdikleri sözü] bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunculuk yapan fâsıkları şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir. (Bakara/26-27)
Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)
Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbinize takvâlı davranın. Ve kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (Nisâ/1)
Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. (İsrâ/26-27)
Ayrıca Bakara/83, 177; Nahl/90 ve Nûr/22'y
e de bakılmalıdır.H.Yılmaz

Yani, ya bu insanlar Kur'an'ı dikkatle okuyup anlamamaktadırlar veya anlamaya çalışmalarına rağmen onun emirleri, anlamları ve amaçları kalplerine yerleşmemiştir. Çünkü kalplerine kilit vurulmuştur. "Kalplerine kilit vurulmuştur" sözünün anlamı, hak ve hakikati tanımayan kalplere mahsus kilitler vurulmuştur demektir. Mevdudi

Bu ve benzeri ayetler, Peygamberin yanında bulunanların hepsinin dürüst olamayacağını gösteriyor. Tüm dünya Müslümanları, Peygamberin yanında olan herkesin, samimi bir mümin olduğu inancını taşırlar. Tüm dinsel kaynaklar, sahabeyi, “Müslüman olrak Peygamberle görüşmüş kişi” diye tanımlar ve onların kutsiyetleriyle ilgili olağanüstü abartılı rivayetler kitaplarda yazılıdır. Halbuki bu ayette ve Kuran boyu birçok ayette bildirildiği üzere, sahabelerin içinde, Hz. Peygamberin eşine iftira edenlerden tutun da, harplerde Peygamberi yalnız bırakanlara, Kuranı Muhammed uydurdu diyenlerden diyenlerden, ganimet dağıtımında haksızlık yapıyorsun diyenlere kadar birçok inkarcı ve münafık da vardı. Sonraki yüzyıllarda, işte bu, inkarcı ve münafık sahabelerin yaptıklarını ört bas edebilmek için, peygamberin yanında olanların hepsinin mümin olduğu izlenimi yaratılarak, onları kutsayıcı ve abartılı rivayetler üretildi. Böylece, Hz. Muhammedin kimlere karşı mücadele verdiği, Müslümanların bilincinden saklandı. M.Sağ

Lafzen, “böyledir, çünkü ...” vd.  - Lafzen, “meselenin bir kısmında veya “bazı kısımları üzerinde”: yani, “[Ey ateistler,] biz, Allah'ı veya yeniden dirilmeyi yahut vahiy gerçeğini inkar etmeniz konusunda sizinle aynı görüşte değilsek de, Muhammed (s)'in bir düzenbaz ve Kur’an'ın o'nun uydurması olduğu konusunda size katılıyoruz” (Râzî). “Doğru yol kendilerine gösterildikten sonra sırtlarını [bu mesaja] dönenler” ile, ilk bakışta, Hz. Peygamber zamanında dinin savunulması için savaşmayı reddetmiş olan ikiyüzlüler ve yarım gönüllü Müslümanlar kasdedilmektedir; ancak daha geniş anlamda bu tanımlama, her dönemde, Kur’an öğretilerinin etkisinde kalan ama onun Allah tarafından vahyedildiğini kabule yanaşmayan ve bu nedenle ona ahlakî olarak bağlanmayan bütün herkes için geçerlidir. M.Esed

Yani, iman ettiklerini söyledikleri ve müslümanlar topluluğu içinde bulundukları halde içten içe İslam düşmanlarıyla görüşüp anlaşarak onlara, bazı konularda beraber olacaklarına, kendilerine uyacaklarına dair sözler veriyorlardı.Mevdudi

Onlar, çıkarlarını korumak ve İslam ile küfür arasındaki savaşın tehlikelerinden korunmak için böyle bir tutumu benimsediler. Fakat öldükten sonra Allah'ın elinden kurtulup nereye kaçacaklar? Hiçbir tedbirleri, ölüm anında meleklerin kendilerine vurup çarpmasından koruyamayacaktır.
Bu ayet de kabir azabını açıklayan ayetlerdendir. Daha ölüm anında, kafir ve münafıklar için azabın başladığını bu ayetten açıkca öğrenmekteyiz. Bu azab, onların kıyamet günü hesaba çekildikten sonra görecekleri cezadan başka bir cezadır. (Geniş bilgi için bkz. Nisa: 97, En'am: 93, 94, Enfal: 50, Nahl: 28-32, Mü'minun: 99-100, Yasin: 26-27 ve an: 22-23, Mümin: 46 ve an: 63.) Mevdudi

Bu âyette  (yadribûne)" cümlesi,  (teveffethum)"un öznesi olan "melekler"den de, tümleci olan "hum" zamîrinden de hal olabilir. Birinci takdirde melekler kâfirlerin yüzlerine ve kıçlarına vura vura canlarını alırlar. Fakat melekler, lafzan dişil olduğu için (yadribûne)"nin dişil kipte olması uygun olurdu. Oysa fi'il erkildir. Bizce daha kuvvetli olan ikinci ihtimâle göre meleklerin, canlarını almak üzere geldikleri kâfirler, yüzlerine ve kıçlarına vurarak dövünürler. Enfal Sûresi 50'de de geçen bu âyet, Allah'a ve Elçisine baş kaldıran, onlara samimî davranmayanların son demlerinde duyacakları pişmanlığı canlandırmaktadır. Bu, psikolojik bir haldir. Mutlaka insanın eliyle yüzüne ve kalçasına vurması gerekmez. Eliyle başına vurmak, son derece pişmanlığı anlatan bir deyimdir. S.Ateş

Allah teala bu âyet-i kerimede meleklerin, kâfir ve münafıkların canları­nı dehşetli bir şekilde alacaklarını, öyle ki canlanın alırken yüzlerine ve arkala­rına vuracaklarını beyan ediyor.

Kur'an-i Kerimede bu âyet-i kerimeye benzeyen diğer bir âyette şöyle buvurulmaktadır. "Melekler "Tadın yakıcı azabı" diyerek kâfirlerin  yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken bir görseydin." Taberi

“Sahte ve yalanın arkasından gitme”ye değinen bu surenin 3. ayetinin ilk cümleciğine bkz. Bu örnekte, “O'nun hoşnutluk[la karşılayacağı şey],” müminlerin, gerektiğinde dini savunmak için hayatlarını feda etmeyi göze almalarıdır. M.Esed

"İşler" ile anlatılmak istenen, müslüman olarak yapılan bütün amellerdir. Onların namazları, oruçları, zekatları, yani görünüş itibariyle hayırlı amellerden sayılan bütün iyilikleri, müslüman olsalar bile Allah'a, O'nun dinine ve İslam toplumuna karşı samimi ve vefakâr bir tutum izlemedikleri için boşa gitmiştir.
Müslümanlara ve İslam'a vefa göstermek şöyle dursun, dünyevi menfaatleri için din düşmanları ile gizli anlaşmalar yapmışlar, Allah yolunda cihad zamanı geldiğinde ise kendilerini tehlikeden kurtarma derdine düşmüşlerdir.
Bu ayetler, İslam-Küfür savaşında İslam ve müslümanlarla ilgilenmeyen veya küfür ve kafirlerin peşinden giden kişinin inancının değersiz olduğunu apaçık bir biçimde ortaya seriyor. Bu durumda onların herhangi bir amelinin Allah katında makbul olabileceği düşünülemez.Mevdudi

Kâfir ve münafıkların, can verirken melekler tarafından dövülmelerinin sebebi, onların, Allahı gazaplandıran şeytana uymaları ve Allahın razı olacağı cihadı sevmemeleridir. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Çünkü on­lar, Allahı razı edecek ameller işlememişlerdir. Taberi

Ziğn (çoğulu ezğân) ismi, öncelikle, “nefret” yahut “kin” anlamına gelir: daha geniş anlamıyla, kişinin, olumsuz “özellikleri”ni, “eğilimleri”ni yahut “istekleri”ni yansıtır (Cevherî): bu nedenle, bir “ahlakî kusur” veya “zaaf”ı îma eder. M.Esed

Lafzen, “... işaretleriyle”: Allah'ın hiç kimseye, başka birinin kalbine veya beynine, görünür/dış işaretler vasıtasıyla olduğunca gibi, berrak bir nüfûz etme özelliği vermediğine işaret.Lafzen, “konuşmasının tonundan (lahn)”: gerçek bir müminin ikiyüzlüleri “görünür/dış bir işaret” (sîmâ) olmadan da tanıyabileceğini gösterir. M.Esed

Yoksa münafıklar, Allahın kendilerini müminlere tanıtmayacağını mı sanıyorlar? Bilakis, Allah îeala onların durumlarım ortaya koyacak ve onları rüsvay edecektir. Eğer Allah dilemiş olsaydı münafıkları Resulullaha gösterirdi. O da onları tanımış olurdu. Fakat Allah, münafıkları, peygamberine, ağızların­dan akan laflarıyla ve İslama ters olan davranışlarıyla tanıttı. Nitekim Allah tea-la Tevbe suresini indirmiş, münafıkların yaptıkları kötülükleri zikretmiş ve on­ları rüsvay etmiştir. Bu sebeple Tcvbe suresine "Rüsvay eden sure" adı da veril­miştir.

Tevbe suresinin bir âyetinde Allah teala peygamberine, münafıkların ce­naze namazını kıldırmamasını emretmiş ve şöyle buyurmuştur: "O münafıklar­dan biri ölürse, sakın cenaze namazını kılma. Kabrinin başında durma. Çünkü bunlar, Allah ve peygamberini inkar etmişler ve dinden çıkmış olarak ölmüşler­dir.Diğer bir âyetinde ise, Resulullahın, münafıkları cihada götünnemesi emredilmekte ve şöyle buyurulmaktadır: "Eğer Allah, bu cihaddan sonra tekrar seni, geri kalan bu topluluğa döndürür de, onlar da seninle cihada çıkmak için izin isterlerse, onlara şöyle de: "Benimle beraber bir daha çıkmayacaksınız. Düşmana karşı benimle beraber savaşmayacaksınız. Çünkü daha önce savaşa çıkmayıp oturmayı istediniz. O halde geriye kalanlarla beraber oturun. Taberi

 Bu paragrafta yine münâfıklar azarlanarak, başlarına gelenlerin kendi hataları yüzünden olduğu bildirilmekte ve düşünmeleri istenmektedir.
Burada münâfıkları yola getirecek en büyük etkenin Kur’ân olduğuna işaret edilmektedir. Zira, Kur’ân'ı incelediklerinde onun Allah'tan geldiğini ve apaçık âyetler içerdiğini görürler. Ama onlar, kalplerine kilit vurarak Kur’ân'dan kaçmaktadırlar:
Eğer Biz bu Kur’ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın haşyetinden onu huşû yapar [saygı duyar, baş eğmiş], parça, parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)
Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. (Nisâ/82)
29-30. âyetler ile münâfıklar psikolojik işkenceye tâbi tutulmuşlar; deşifre edilecekleri, kimliklerinin açıklanacağı korkusuyla tedirgin olmuşlardır:
Ve çevrenizdeki bedevilerden/bilgiçlik taslayanlardan münâfıklar var. Medîne halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar var. Onları sen bilmezsin. Biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler. (Tevbe/101)
Münâfıklar, kalplerindeki şeyleri kendilerine haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler. De ki: “Siz, alay edin! Şüphesiz Allah, sizin çekindiğiniz şeyi ortaya çıkarandır.” (Tevbe/64)
Öyleyse onların malları ve evlâtları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit yaşamda cezalandırmak, onlar kâfir iken benliklerini çıkarmak istiyor. Sizden olmadıkları hâlde, şüphesiz kendilerinin kesinlikle sizden olduğuna dair Allah'a yemin de ederler. Velâkin onlar, korkup duran bir topluluktur. (Tevbe/55-56)
Onlar, söylemediklerine Allah'a yemin ederler. Hâlbuki onlar, o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâmlaşmalarından sonra da kâfir oldular. Ve nail olamadıkları şeyleri çok istediler. Onlar, sadece, Allah'ın ve Elçisi'nin onları [mü’minleri] O'nun [Allah'ın] lütfundan zenginleştirmiş olmasından kinlendiler. Artık, eğer tevbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Eğer geri dururlarsa da Allah onları dünyada ve âhirette çok acıklı bir azab ile azaplandıracaktır. Yeryüzünde onlar için bir velî ve iyi bir yardımcı da yoktur. (Tevbe/74)
Âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre münâfıklar, hem kâfir hem de kalleştir.
27. âyetteki, Peki, melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak onları vefat ettirirken nasıl olacak? ifadesiyle, bu kâfirlerin dünyada vefat anında [her şeyi eksiksiz hatırlayacakları anda] da işkence çekecekleri bildirilmiştir, ki akıllarını başlarına alsınlar. Benzeri uyarılar başka âyetlerde de yapılmıştır:
Ve Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiç bir şey vahyolunmadığı hâlde, “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “Nefislerinizi [canlarınızı] çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! (En‘âm/93)
Ve sen, melekler o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiç bir şekilde zulmeden biri değildir” diye onları vefat ettirirken bir görseydin. (Enfâl/50-51) H.Yılmaz

Karş. 3:140, ki orada ‘alime fiili aynı şekilde çevrilmiştir.Lafzen, “haberlerinizin” -yani, inanç konusuyla ilgili bütün iddialarınızın. Buradaki “deneme”, kişinin herhangi bir fedakarlığa, hatta kendi hayatını feda etmeye hazır olup olmaması ile ilgilidir; çünkü bu surenin büyük bölümü Allah yolunda adil savaş (cihâd) konusunu ele almaktadır. M.Esed

Ey müminler, biz sizleri, savaşmakla ve Allahın düşmanlarına karşı cihad etmekle imtihan ederiz ki, içinizden mücahit! olanları ve düşmana karşı savaş­makta sabredenleri dostlarına tanıtalım. İçinizde, basiret sahibi olan müminler, bunları münafıklardan ayırdetmiş olsunlar. Sizlerin haberlerinizi de denetleriz ki doğru söyleyeninizi yalan söyleyemenizden ayırdetmiş olalım.

Abdullah b. Abbas diyor ki: Allah teala, bu âyet-i kerime ve buna ben­zeyen: "Şüphesiz ki biz sizi, biraz korku, açlık, mal, can ve ürün eksikliğiyle imtihan edeceğiz.. âyetinde dünyanın imtihan yurdu oluğunu müminlere bildirmekte, onları, dünyadayken imtihan edeceğini haber vermekte ve onlara, sabretmelerini emretmektedir.

Sonra Allah teala, müminlerin gönlünü hoşnut etmek için, peygamberle­rini ve seçkin kullarını da bu dünyada imtihan ettiğini beyan etmiş ve şöyle bu­yurmuştur: "Sizden Öncekilerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gel­meden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Onlara yoksulluk ve sıkıntılar, dokunmuştu ve şiddetle sarsılmışlardı. Öyle ki, peygamber ve onumla beraber iman edenler: "Allahın yardımı ne zaman gelecek?" demişlerdi. Bilin ki, Alla­nın yardımı çok yakındır. Taberi

Bu âyette, imtihanın neticesi olarak gerçekten inananlar ile inanmış görünenlerin ortaya çıkarılacağı; gerçekten inananların görevlerini teslimiyetle yerine getirmesine mukabil, sözde inananların bahane ve mazeret ileri sürerek kendilerini ele verecekleri bildirilmektedir. Burada toplum; mücâhid, sabırlı ve samimi mü’minlerin diğerlerinden ayırt edilmesi ve her birinin tutum ve davranışlarının açığa çıkması için savaş emriyle imtihan edilmektedir:
Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız?! (Âl-i İmrân/142)
İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle, bırakılıvereceklerini mi sandılar?! Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da mutlaka bildirecektir. (Ankebût/2-3)
İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir. Ve mü’minleri bilsin ve münâfıklık yapan kimseleri –kendileri oturup dururken kardeşleri için, “Eğer bize itaat etselerdi öldürülmezlerdi” diyen kimseleri– bilsin içindir. Ve onlara, “Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız” denilmişti. Onlar, “Biz savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık” dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, haydiyin kendinizden ölümü uzaklaştırınız.” (Âl-i İmrân/166-168)
Sizden çaba harcayanları, Allah'ın Elçisi'nden ve inananların astlarından sırdaş [can dostu] edinmeyenleri Allah bilmeden [ortaya çıkarmadan] bırakılacağınızı mı sandınız?! Ve Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. (Tevbe/16)
Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?! Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta elçi ve beraberinde iman edenler, “Allah'ın yardımı ne zaman?” derlerdi. –Dikkat edin! Gerçekten Allah'ın yardımı pek yakındır.– (Bakara/214) H.Yılmaz

Şâkkû'nun yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 8:13, not 16. Elçiden “kendisini koparmak”, tabii ki, o'nun mesajını reddetmeyi ve bu özel bağlamda, Kur’an'ın adil bir dâvâ uğrunda, yani dinin yahut özgürlüğün savunulması için yaptığı savaş çağrısını reddetmeyi gösterir (bkz. 2:190, not 167). M.Esed

Bu ayette iki anlam kastedilmektedir: Birincisi, kendilerince iyi bilip yaptıkları işlerin hepsini Allah geçersiz kılacak, ahirette amellerinin en küçük bir karşılığını göremeyeceklerdir. İkincisi ise, Allah ve Peygamberi'nin dinini engellemek için aldıkları bütün tedbirler boşa gidecek ve işe yaramayacaktır. Mevdudi

Bu âyette, insanları Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan tüm insanlara hitap edilerek, Şüphesiz ki, şu inkâr eden, Allah'ın yolundan alıkoyan ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Elçi'ye karşı gelen kişiler; onlar, Allah'a hiç bir şeyce zarar veremezler. Ve O [Allah], onların işlerini boşa çıkaracaktır denilmiştir, ki aynı hususa, sûrenin 1. âyetinde, İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyan kimseler; O [Allah], onların amellerini saptırttı şeklinde işaret edilmiş ve orada detaylı açıklama yapılmıştı. H.Yılmaz

Allahın birliğini inkar edenler ve peygamberleriyle göndermiş olduğu hak dinden insanları alıkoyanlar, Muhammed'in hak peygamber olduğu ortaya çıktıktan sonra ona karşı savaşanlar ve ona eziyet edenler, iyi bilsinler ki, Alla­ha hiçbir zarar veremezler. Allah, emrini mutlaka yerine getirir. Peygamberine yardım eder, onu muzaffer kılar. Ona karşı gelenlerin dünyada yapmış oldukları amellerini ise boşa çıkarır. Yaptıkları ameller âhirette kendilerine hiçibir fayda vermez olur. Taberi

Diğer bir deyimle, amellerinin faydalı ve sonuç verici olması, tamamen Allah ve Rasulü'ne itaate bağlıdır. İtaatten çıktıktan sonra yapılan hiçbir amel, kişinin ecir kazanmasına neden olan hayırlı amel değildir. Mevdudi

Allahın birliğini inkar eden, Allaha ve peygamberine iman etmek isteyen­leri yoldan çıkarıp iman etmelerine engel olan sonra da kâfir olarak ölenleri Al­lah asla affetmeyecektir. Allah, onları âhirette mutlaka cezalandıracak ve yara­tıkları, huzurunda riisvay edecektir.

Allah teala bu âyet-i kerimede, kâfirlerin ilahi affa mazhar olamayacak­ların beyan etmektedir. Taberi

Yani, savaş kendi aleyhlerine de sonuçlansa, hakikat ve adalet uğrunda savaşma bilinci, müminlerin kararlılıklarını arttıracak ve onların gelecekteki ihtişamlarının kaynağı olacaktır: karş. 3:139. M.Esed

Burada şu durum göz önünde bulundurulmalıdır: Bu ilahi emir, Medine gibi küçücük bir şehirde birkaç yüz Muhacir ve Ensardan oluşmuş bir avuç topluluğun İslam'ın bayraktarlığını yaptığı ve yalnız güçlü Kureyş kabilesi ile değil, bütün Arabistan'ın müşrik ve münafıklarıyla mücadele ettikleri sırada nazil olmuştur. Müslümanların durumu böyle olmasına rağmen onlara, "Cesaretinizi kırarak düşmanlarla barış yapmayı istemeyin, tersine, canınızı dişinize takarak savaşacak şekilde hazır olun", buyurulmaktadır.
Bu ilahi emrin maksadı, müslümanların hiçbir zaman barış sözü etmemeleri demek değildir. Bilakis burada anlatılmak istenen şey, müslümanların zayıf, düşmanlarının kuvvetli olduğu anlamını veren bir barışa taraftar olmanın doğru olmadığı düşüncesidir. Müslümanlar her şeyden önce güçlerini ispat etmelidirler. Ancak ondan sonra barış görüşmeleri yapmalarında bir sakınca yoktur. Mevdudi

Mü’minler için bir beyanname mahiyetinde olan ve savaş ortamında inen –ki 35. âyetten bu anlaşılıyor– bu âyetlerin mü’minlere şu mesajları verdiği anlaşılır:
• Allah'a itaat edin, Elçi'ye itaat edin ve amellerinizi boşa çıkarmayın.
• Allah; inkâr eden, Allah yolundan saptıran ve kâfir olarak ölen kimselere asla mağfiret etmeyecektir.
• Gevşemeyin ve siz üstün iken barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir ve O sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Bu paragrafta, Allah ve Elçi'ye karşı çıkanların kâfirle oldukları, o nedenle bunlara karşı tedbirli olunması gerektiği bildirilmekte ve mü’minler yönlendirilmektedir. Bu âyetlerin indiği dönemde mü’minler; müşrik, kâfir ve münâfıklara göre bir avuç zayıf fakirden ibarettiler. Buna rağmen, Allah'ın yardımıyla mü’minler zafere ermiştir.
33. âyetteki, Amellerinizi boşa çıkarmayın ifadesi, “yaptığınız âhirette boşa gitmesin” anlamındadır:
İmanlarından ve şüphesiz Elçi'nin hakk olduğuna tanık olduktan ve kendilerine açık deliller geldikten sonra küfreden bir topluma Allah nasıl kılavuzluk eder? Ve Allah, zâlimler toplumuna kılavuzluk etmez. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti sürekli içinde kalmak üzere şüphesiz onların üzerlerindedir. Kendilerinden bu azap hafifletilmez ve kendilerine mühlet verilmez. Ancak bundan sonra tevbe eden ve düzeltenler başka. Artık, şüphesiz Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir. Şüphesiz ki, şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i İmrân/86-91)
Ve andolsun ki, sana ve senden öncekilere vahyedildi ki: “Andolsun ki, eğer şirk koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine, yalnız Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer/65-66)
Her kim basit hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, ona hiç eksiltmeden, burada tastamam veririz. Onlar orada hiç bir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için âhirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de bâtıldır. (Hûd/15-16)
Sana harâm aydan ve onda [o harâm ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak büyüktür. Ve Allah yolundan alıkoymak, O'nu ve Mescid-i Harâm'ı inkâr etmek ve onun [Mescid-i Harâm'ın] halkını [hacc ve umre yapanları] oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür.” Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiç bir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. Şüphesiz ki iman eden kimseler, hicret eden kimseler ve Allah yolunda gayret gösteren kimseler, Allah'ın rahmetini umarlar. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/217-218)
Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz en üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmrân/139)
35. âyetteki, Allah da sizinle beraberdir. Ve O [Allah], sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir ifadesiyle Allah, her zaman mü’minleri destekleyeceğini ve onları ödüllendireceğini bildirmektedir:
Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)
35. âyetteki, Öyleyse gevşemeyin ve siz üstün iken barışa çağırmayın ifadesiyle Müslümanlara, üstün durumda iken barış teklifinde bulunmamaları emredilmektedir. Bu hususa Enfâl sûresi'nde de işaret edilmişti:
Ve eğer onlar barış için yanaşırlarsa, sen de ona [barışa] yanaş! Ve Allah'a tevekkül et. Şüphesiz O [Allah], en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisidir. (Enfâl/61) H.Yılmaz

Bu dünya hayatı “bir oyundan ve geçici bir eğlenceden ibaret” olmasına rağmen Allah, müminleri meşru zevklerinden yoksun bırakmayı istemez ve böylece varlıklarının yalnızca küçük bir bölümü ile kendi yolunda fedakarlık yapmalarını bekler. Bu pasaj, klasik müfessirlerin büyük kısmının yukarıdaki ayet ile ilgili olarak işaret ettikleri gibi, Müslümanların gelirlerinin ve mülklerinin yüzde 2.5'u oranında zekât (“arındırıcı yükümlülükler”) adı altında ödemeleri gereken yıllık zorunlu vergi mükellefiyetine bir ön işarettir (parantez içi ifadenin sebebi budur). Bu verginin gelirleri, Kur’an'ın “Allah uğrunda [lafzen, “yolunda”]” diyerek tanımladığı şey için, yani, Dinin/İnancın korunması ve tebliği ve toplumun refahı için harcanmalıdır; bu yükümlülüğün ruhsal amacı ise, Müslümanın mal varlığını ihtirasın ve bencilliğin kirlerinden “arındırmak”tır. (Unutmayalım ki zekâtın mecburî kılınması, Medine döneminin başlarında, yani bu surenin vahyedildiği zaman ile hemen hemen aynı dönemde gerçekleşmiştir.) M.Esed

Yani, ahiret karşısında bu dünyanın değeri birkaç günlük gönül eğlendirmeden öte birşey değildir. Bu dünyanın başarı veya başarısızlığı fazla önemi olan gerçek ve sürekli bir şey değildir. Asıl hayat ahiret hayatıdır ve insanoğlu onu kazanmaya çalışmalıdır. (Geniş bilgi için bkz. Ankebut an: 102). Mevdudi

Sadece zekât ve sadaka gibi cüz'î bir miktar talebeder. S.Ateş

36. âyetteki, Şüphesiz şu basit hayat [dünya hayatı], ancak bir oyun ve eğlencedir ifadesiyle, dünyanın oyun-oynaş ile çabucak geçip gideceği uyarısı yapılıyor, ki bu uyarı başka âyetlerde de yapılmıştır:
Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar, kesinlikle hüsrana uğramışlardır. Sâ‘at [kıyâmet anı] ansızın gelince, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak derler [diyecekler] ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” –Dikkat edin, yüklenip durdukları [günahları] ne kötüdür!– (En‘âm/32)
Ve bu iğreti yaşam, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar bilmiş olsalardı. (Ankebût/64)
Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır. –Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o bir çer-çöp oluvermiştir.– Âhirette ise şiddetli bir azab; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir. (Hadîd/20)
Burada, Sizden mallarınızı da istemez ifadesindeki mallar, “kişinin zâtî ihtiyaçları olan mallar”dır

Zira Allah ancak ihtiyaç fazlasını ister:
Sana hamrdan [aklı karıştıran/örten şeylerden] ve şans oyunlarından soruyorlar. De ki: “Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat dünya ve âhirette günahları, menfaatlerinden daha büyüktür.” Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” Allah, tefekkür edersiniz diye âyetlerini işte böyle sizin için ortaya koyuyor. Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: “Onlar için iyileştirme, en iyisidir.” Eğer onlara karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla iyileştiriciyi bilir [birbirinden ayırt eder]. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz Allah azîz'dir, hakîm'dir. (Bakara/219-20)
Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah yaptıklarınıza haberdardır. (Hadîd/10)H.Yılmaz

Zımnen, “bütün mal varlığınızdan ayırmak için”.Ezğân'ın “ahlakî zaaflar” olarak çevrilmesi konusunda bkz. not 37. Bu bağlamda ezğân terimi 91:8'deki fucûr ile aşağı yukarı aynı anlama sahiptir. Buradan çıkarılacak sonuç şudur: insan “zayıf yaratılmış” olduğundan (4:28), müminler üzerine çok fazla yük yüklemek, kendi kendini zayıflatma (self-defeating) olurdu, çünkü imanın artması yerine yok olmasıyla da sonuçlanabilirdi. Bu pasaj, insan tabiatını, olduğu gibi, bütün Allah vergisi karmaşıklığı ve iç çelişkileri ile dikkate alan ve bu nedenle, ilke olarak (a priori) imkansız bir ideali insan davranışına temel almayan Kur’an'ın üstün gerçekçiliğini gösterir. (Karş. 91:8, insan kişiliğinin hem “ahlakî zaaflarla hem de Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile donatılmış” olduğundan söz eden ayet -ilgili not 6'da açıklanmış olan ifade.) M.Esed

 Yani O zengindir, kendisi için sizden bir şey almaya muhtaç değildir. Eğer O sizden kendi yolunda mal harcamanızı istiyorsa, bu kendisi için değil, bilakis sizin iyiliğiniz içindir.
O, sizi, zayıflıklarınızı ortaya çıkaran büyük bir sınama ve denemeye sokmuyor. Mevdudi

Taberi diyor ki: "Allah teala, mümin kullarını, düşmanlarına karşı cihad etmeye, mallarını ve canlarını, küfür ehli ile savaşta harcamaya teşvik ederek buyuruyor ki: "Ey iman edenler, Allahın ve sizin düşmanlarınız olan kâfirlere karşı savaşın. Dünya sevginiz sizi savaştan alıkoymasın. Zira dünya hayatı an­cak bir oyuncak ve bir eğlenceden ibarettir. Dünya hayatı sararıp solar , kırılıp dökülür. Onun vebali ise dünyada yaşayanın alnında bir ar ve boynunda bir yük olarak kalır. Dünya hayatının kula faydalı olacak yönü, ondan, Allahın yolunda ve Allahın rızasını talep için yapılan amellerdir. Eğer sizler dünyada iman ede­rek Allahın nzasını talep için amel eder, onun emirlerini tutup yasaklarından ka­çınarak ondan korkacak olursanız işte dünyadan elinizde kalan bu olur. Zira Al­lah, bu amellerinizin mükafaatlarını eksiksiz verir. Hiçbir şeyin fayda vermediği bir günde sizler bu amnellerinizden faydalanmış olursunuz. Rabbiniz sizden, kendisini birlemenizi, ona ortak koşmamanızı ve sadece ona itaat etmenizi ister. O, sizlerden, kazandığınız mallarınızı ona vermenizi istemez. Şayet bunu isteye­cek olsa sizi sıkıştırır ve yorar. Sizler de ona karşı cimri davranırsınız ve böyle­ce Allah, kinlerinizi ortaya çıkarmış olur. Taberi

Çünkü infakın faydası da, cimriliğin zararı da kendisine âittir. S.Ateş

Mü’minler için başka bir beyanname durumunda olan bu âyetlerde de inananlar, dünyaya aldanmamaya, ellerindekinin fazlasını Allah yolunda infaka davet edilmektedir. H.Yılmaz

Ey müminler, sizler öyle kimselersiniz ki, Allahın düşmanlarına karşı cihad etme yolunda mallarınızı harcamaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bazı­larınız bu hususta cimrilik ediyor. Cimrilik eden, kendi aleyhine cimrilik etmiş olur ve o kimsenin cimriliği kendi nefsinden kaynaklanmıştır. Şunu da iyi bilin ki Allah zengindir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Sizler ise devamlı olarak ona muhtaç olan kullarısınız. Size, mallarınızı kendi yolunda harcamanızı emretme­si, onun karşılığında sizi mükafatlandırmak istemesindendir. Yoksa onlara ihti­yacı olduğundan değildir. Ey insanlar, şayet sizler, Muhammed'n getirdiği din­den döner ve mürted olursanız, Allah sizi helak eder, yerinize şeriatını ayakta tutan başka bir kavim getirir. Sonra onlar da mallanın Allah yolunda harcamak­ta cimrilik yaparak sizin gibi olmazlar. Bilakis Allahın emirlerine uyarlar.

Ayet-i kerimede, insanların, mallarını Allah yolunda cihad etmeye harca­madıkları ve İslam dininden dönüp irtidat etmeleri halinde yerlerine, Allahın dinini ayakta tutan başka bir kavmin getirileceği beyan edilmektedir. Bu kav­min hangi milletten olacağı hakkında iki görüş zikredilmiştir.

Bu görüşlerden birincisi, bu kavmin Forslardan olacağı şeklindedir. Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Resulullahın sahabilerinden bazı kimseler şöyle dediler: "Ey Allahın Re­sulü, Allahın, biz dinden döndüğümüz takdirde yerimize getireceğini bildirdiği ve onların da bizim gibi olmayacaklarını haber verdiği insanlar kimlerdir?" Bu sırada Selman, Resulullahın yanında bulunuyordu. Resulullah Selman'ın dizine vurdu ve buyurdu ki: "Bu ve bunun arkadaşlarıdır. Ruhum, kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki,, iman Süreyya yıldızına asılacak olsa Farsdan bir kısım kişiler ona ulaşacaklardır.Diğer bir kısım âlimlere göre ise Allahın dinini ayakta tutacak olan bu kavim, Yemen'den çıkacaktır.Raşid b. Sa'd, Abdurrahman b. Cübeyr ve Şüreyh b. Ubeyd bu görüştedirler. Taberi