(Sâffât - 147.Ayet)

<< Geniş Meal

Fetih

Yani, İslam'ın Arabistan'da daha sonra kazanacağı zaferlere kapı açan Hudeybiye Antlaşması'nın sağladığı manevî üstünlüğün. (Bkz. daha sonraki ayetlerde anlatılan bu tarihî olaya ilişkin birçok değinmeye açıklama getiren giriş notu.) M.Esed

Hudeybiye barışından sonra Allah tarafından zafer müjdesi bildirilince, müslümanlar bu barışın nasıl bir fetih (zafer) olabileceği konusunda hayrete düşmüşlerdi. İmanlarından dolayı Allah Teala'nın buyruğuna inanmalarına rağmen, onun bir fetih olması fikri kimsenin idrakine sığmıyordu.
Hz. Ömer (r.a) bu ayeti dinleyince şöyle sordu: "Ey Allah'ın elçisi! Bu bir zafer midir?" Hz. Peygamber de (s.a) "Evet" dedi. (İbn Cerir.)
Başka bir Sahabi gelerek o da aynı soruyu sordu. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: "Muhammed'in varlığı elinde olan Allah'a yemin olsun ki, şüphesiz bu bir fetihtir." (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud)
Medine'ye ulaştıktan sonra bir başka Sahabi de arkadaşlarına: "Bu nasıl bir fetihtir? Kabe'yi ziyaret etmemiz yasaklandı; kurbanlık develerimiz daha ileri gidemedi, Allah'ın Rasulü Hudeybiye'de durmak zorunda kaldı ve bu barış yüzünden iki mazlum kardeşimiz (Ebu Cendel ve Ebu Basir) zalimlerin eline terk edildi." diye serzenişte bulundu. Bu sözler Peygamber'e (s.a) ulaşınca şöyle buyurdu: "Çok yanlış söz söylenmiştir. Bu, gerçekte çok büyük bir zafer ve fetihtir, siz müşriklerin yurtlarına kadar ilerlediniz, onlar da gelecek yıl Umre yapmanız konusunda söz vererek sizi geri dönmeye razı ettiler. Onlar savaşa son vermeyi ve barış yapmayı kendiliklerinden istediler. Halbuki onların kalplerinin size karşı ne kadar kinle dolu olduğunu biliyorsunuz. Allah sizi onlara üstün kılmıştır ve galibiyet lutfetmiştir. Siz Uhud Savaşı'ndan kaçarken ben de arkanızdan bağırıyordum. O günü unuttunuz mu? Hendek Savaşı'nda her taraftan düşmanın korkunç bir manzara ile saldırıya geçtiği günü unuttunuz mu?" (Beyhaki-Urve b. Zübeyr'in rivayetiyle)
Fakat uzun zaman geçmeden bu barışın bir fetih ve zafer olduğu tamamen açığa çıktı. Herkes açıkça anladı ki, gerçekten Hudeybiye Anlaşması'yla İslam fethi de başlamıştır.
Hz. Abdullah ibn Mes'ud, Hz. Cabir ibn Abdullah ve Hz. Bera b. Azib'ten ayrı ayrı fakat aşağı yukarı aynı manadaki şu sözler rivayet edilmiştir: "İnsanlar, Mekke'nin fethine zaferdir diyorlar, halbuki biz asıl zafer olarak Hudeybiye barışını kabul ediyoruz" (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Cerir) Mevdudi

Lafzen, “ki Allah, hem geçmiş hem de gelecek bütün günahlarını affedebilsin” -böylece hatadan münezzeh olmanın yalnız Allah'a mahsus olduğu, ve ne kadar yüce olursa olsun her insanın zaman zaman hata yapabileceği dolaylı şekilde anlatılmış olmaktadır.Zımnen, “vazifeni yerine getirmene doğru”, ki Hudeybiye Antlaşması bunu açıkça haber vermiştir. M.Esed

Bu ayetin nazil olduğu yer-durum göz önüne alınırsa, açıkca anlaşılmaktadır ki burada zikri geçen bağışlanan günahlardan maksat, geçmiş 19 sene içerisinde Hz. Peygamber (s.a) önderliğinde İslam'ın yayılması için yapılan mücadeleler, çalışmalar ve savaşlarda müslümanların yaptığı bir takım hatalardır. Bu hataları hiç kimse bilmemektedir. Hatta insan aklı, bu samimi gayretler içinde bir eksiklik arayıp bulmakta da acizdir. Ama Allah Teala nazarında, en güzel ve en yüce olma ölçüsüne göre bu çalışmalarda öyle bir takım kusurlar oluyordu ki bunlardan dolayı müslümanlara müşriklere karşı kesin bir zafer nasib olmuyordu.
Allah Teala'nın buyruğunda şu denmek istenmektedir: "Eğer siz bu hatalarla çalışmalarınıza ve cihadınıza devam etseydiniz, müşrik Arabları yenmeniz, onları alt etmeniz için daha uzun zaman gerekirdi. Ama biz bütün bu kusurları ve hataları bağışlayarak, sadece kendi kerem ve lütfumuzla onları gidererek, Hudeybiye denen yerde size bu fetih ve zafer kapısını açtık. Bu zaferi kendi gayretinizle başaramazdınız.
Burada şu nokta iyice anlaşılmalıdır: Herhangi bir gaye uğruna bir topluluk bir çaba gösteriyorsa, bu çabanın eksiklikleri, kusurları, hataları, o topluluğun liderine yönelir. Bu kusurlar ve hatalar, liderin şahsi hatalarıdır anlamına gelmez. Aslında bu hatalar bütün o topluluk tarafından işlenir. Bizatihi o topluluğun hareketlerinin sonucudur. Ama sorumluluk liderde olduğu için suçlamalar lidere yöneltilir ve "Davranışlarında şu kusurlar var" denir.
Nitekim söz Peygamber'edir (s.a) ve "Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışlamıştır", diye buyurulmuştur. Bu bakımdan bu genel ifadeden şu mana da çıkar: Allah nezdinde masum Peygamber'in (s.a) bütün sürçmeleri -onun yüksek makam ve mevkiinden dolayı sürçme denir- bağışlanmıştır. Daha sonra Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber (s.a) ibadet yaparken ağır meşakkatlere ve tahammülü güç uzun süreli ibadetlere katlandığını gördüklerinde: "Sizin gelmiş geçmiş bütün günahlarınız affedilmiştir. O halde kendi canınıza bu kadar eziyeti niçin yüklüyorsunuz?" demişlerdi ve Peygamber (s.a) cevap olarak: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" diye cevap vermişti. (Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Nimetin tamamlanmasından maksat; müslümanların kendi yurtlarında her tehlike, endişe ve dış müdahaleden korunmuş bir halde tam olarak İslam medeniyeti, ahlakı ve İslam kanunları ve hükümlerine uygun olarak yaşamaları için hür ve serbest olmaları ve onların, Allah'ın dinini, Kelime-i Tevhid'i yükseltebilmeleri için güçlü olmalarıdır. Allah'a kulluk yolunda bir engel ve Kelime-i Tevhid'i yayma gayretine karşı bir zorluk olan küfr ve fasıklığın üstün gelmesi, Kur'an-ı Kerim'in "fitne" diye isimlendirdiği olay müslümanlar için büyük bir musibettir. Müslümanların bu fitneden kurtularak Allah'ın dininin eksiksiz olarak yaşanıp tatbik edildiği bir İslam beldesine (Dar-ül İslam'a) sahip olmaları, bununla birlikte Allah'ın arzında küfr ve fasıklık yerine iman ve takvanın yerleşebileceği fırsat ve vasıtaların ellerine geçmesi, Allah'ın nimetinin onlar üzerine tamamlanması anlamına gelir.
Burada, Peygamber'e (s.a) doğru yolu göstermekten maksat, fetih ve zafer yolunu göstermektir. Diğer bir ifade ile Allah Teala Hudeybiye'de bu barış anlaşmasını yaptırarak, İslam'ın yayılmasına engel olan bütün güçleri mağlub edebilecekleri en uygun ve en güzel yolu göstermiştir. Mevdudi

Diğer bir tercüme de şu olabilir: "Sana emsalsiz bir yardım (zafer) lutfetti (bahşetti)". Burada "Nasran Azizen" ifadesi kullanılmıştır. "Aziz", çok güçlü ve benzersiz anlamına gelir. Ayrıca emsalsiz ve nadir anlamlarında da kullanılır. İlk anlamına bağlı olarak bu ifadeden kastedilen anlam şudur: Allah size bu barış sebebiyle düşmanlarınızı aciz bırakacak bir yardım yapmıştır. Kelimenin ikinci anlamı gözönüne alındığında kastedilmek istenen şu olabilir: "Çok nadir de olsa bazen birine yardım etmek için öyle ilginç bir yol seçilir ki, insanlara görünüşte sadece mağlup sayılan bir barış antlaşması gibi geldiği halde gerçekte kesin bir zaferin ve fethin başlangıcı olabilir. Mevdudi

Yani, sayıca az ve gerçek anlamda silahsız olmalarına rağmen onlara çok daha güçlü düşman birlikleri karşısında soğukkanlılık ve cesaret kazandıran.Lafzen, “imanlarına iman ekleyebilsinler, Allah'ın ... olduğunu görerek.” Bu son bölüm açıklayıcı bir yan cümlecik olduğundan, anlamı daha açık verebilmek için çevirimde yerini değiştirip başa getirdim. M.Esed

"Sekinet" Arapça'da sakinlik, gönül huzuru, itminan ve kalb huzuru anlamına gelir. Bu ayette Allah, mü'minlerin kalbine sekineti, kalb huzurunu indirmesini, Hudeybiye'de müslümanlara nasip ettiği o fethin sonuçlarından biri olarak zikretmektedir.
O günkü durumlara birazcık dikkat edilirse bunun nasıl bir sakinlik ve kalb huzuru olduğu ve bu huzurun da nasıl bu fethin sonucu olduğu iyice anlaşılacaktır.
Hz. Peygamber (s.a), Umre için Mekke-i Muazzama'ya gitme arzusunu açıkladığında, müslümanlar korku ve endişeye kapılarak münafıklar gibi bunun apaçık ölüme gitmek demek olduğunu düşünselerdi veya daha yolda iken Kureyşlilerin zorlu bir savaşa hazır olduklarını öğrenip bundan dolayı içlerine bir korku düşse idi, şüphesiz Hudeybiye'de ortaya çıkan sonuçlar asla olmayacaktı.
Hudeybiye'de kafirler müslümanları yollarına devam etmekten alıkoyduğunda, gizli baskınlar ve saldırılar yaparak müslümanları tahrik etmeye çalıştıklarında Hz. Osman'ın şehid edildiği haberi geldiğinde ve Ebu Cendel perişan haliyle müslümanların gözleri önüne dikildiğinde müslümanlar tahrike kapılarak Hz. Peygamber'in (s.a) kurduğu disiplini ve düzeni bozsalardı, bu olaylar herşeyi berbat etmeye yetecekti.
Dahası, Hz. Peygamber (s.a) barış antlaşmasını müslümanların hiç beğenmedikleri şartlara rağmen yaparken müslümanlar Peygamber'e (s.a) itaatsizlik yapsalardı, Hudeybiye'nin büyük zaferi büyük bir hezimete dönüşecekti.
Allah'ın büyük bir lutfu olarak o nazik zamanda müslümanların kalblerine, yüce Peygamber'in önderliği, Hak dine bağlılıkları ve temsilcilerinin doğru yolda olduğu hususunda, huzur ve sükunet (mutmain olma) verilmişti. Böylece onlar kalb huzuru ve sükunet içinde Allah yolunda meydana gelebilecek herşeye sabredeceklerine karar verdiler. Bunun sonucu olarak da korku, endişe, tahrik, ümitsizlik gibi her türlü olumsuzluktan korunmuş oldular. Kamplarında tam bir disiplin ve düzen hüküm sürdü. Yine o sükunet ve kalb huzuru sayesinde müslümanlar, barış şartlarından dolayı çok üzgün olmalarına rağmen Hz. Peygamber'in (s.a) kararına boyun eğdiler ve Umre yapmak için çıkılan bu tehlikeli yolculuk bir zaferin sebebi oldu.
 Yani, bu olay sırasında karşılaştıkları zorluklar karşısında gösterdikleri samimiyet, takva ve itaatteki sebatları sebebiyle, onlarda mevcut bulunan imana ek bir iman onlara nasip oldu. Bu ayet de imanın durgun ve donuk olmadığını, bilakis onda yükselme ve alçalma olabileceğini belirten ayetler dizisindendir. İslam'ı kabul ettikten sonra müslüman, hayatında adım başına birçok olaylarla karşılaşır. Bu olaylar o insanın Allah'ın dini üzerine yaşarken, canını, malını, duygularını, isteklerini, vakitlerini, huzur ve menfaatlerini feda etmeye hazır olup olmadığını ölçen birer imtihan niteliğindedir.
Bu imtihanlarda mü'min fedakarlık yolunu seçerse imanında yükselme ve yücelme olur. Ve eğer fedakarlıktan yüz çevirirse imanı donar kalır. Hatta başlangıçtaki imanı bile tehlikeye girer. Halbuki o imanı sayesinde İslam'a girmişti. (Bkz. Enfal an: 2, Ahzab an: 38)
Anlatılmak istenen şudur: "Allah katında öyle bir ordu vardır ki isterse Allah, onunla kafirleri birden yok eder. Fakat hikmetine binaen bu işi mü'minlerin omuzuna yükledi. Böylece gerçek mü'minler, kafirlere karşı mücadele edecekler, didinecekler, savaşarak Allah'ın dinini yüceltecekler, Kelime-i Tevhid'i yayacaklar, bunun karşılığında da yüksek derecelere ve ahirette mükafatlara nail olacaklardır." Nitekim daha sonraki ayette bu durum bildirilmektedir. Mevdudi

Allaha ve Resulüne iman eden müminlerin kalblerine sükunet ve güveni sindiren Allahtır. Böylece daha önce iman ettikleri farzların yanında yeni farz kılınan hükümlere de iman etsinler. Böylece imanları artmış olsun.

*Abdullah b. Abbas diyor ki: "Burada müminlerin kalbine indirildiği be­yan edilen sükunetten maksat, Allahın rahmetidir. "İmanlarına iman kat­mak, "tan maksat ise şudur: Allah (c.c.) peygamberi Muhammed (s.a.v.)i Allahtan başka hiçbir ilah olmadığına şahadet getirme emriyle gönderdi. Müminler bunu kabul edince namaz farz kılındı. Ona da iman ettiler. Sonra buna ilaveten oruç farz kılındı ona da iman ettiler. Daha sonra buna ilave olarak zekât farz kı­lındı ona da iman ettiler. Daha sonra buna ilaveten Hac farz kılındı ona da iman ettiler. Sonra Allah onların dinlerini tamamladı ve buyurdu ki: "Bugün dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve din olarak size İslamı seçtim.İşte Abdullah b. Abbas, müminlerin imanlarının artmasını bu şekilde izah etmiştir. Allah teala, âyet-i kerimede, göklerin ve yerin askerlerinin kendisine ait olduğunu beyan etmektedir. Böylece Hudeybiye sulhünden sonra kalbierine sükunet indirilen müminlerin maneviyatlarını yükseltmektedir. Zira Allah Teala tek bir melekle, kâfirlerin tümünü yok ettirebilir. Taberi

Kur'an-ı Kerim'de iman edenlerin mükafatı genel olarak anlatılır. Kadın, erkek ayrı ayrı açıklanarak mükafat verileceği belirtilmez. Fakat burada, tek başına zikredilmesi halinde mükafaatın sadece erkeklere verileceği zannedilir diye Allah (c.c), mü'min kadınlar hakkında mü'min erkeklerle beraber bu ecir ve sevaba ortak olacaklarına açıklık getirmiştir.
Bunun sebebi açıktır; kocalarını, oğullarını, kardeşlerini, babalarını, bu tehlikeli yolculuktan alıkoyma ve gözyaşları döküp feryatlar ederek onların cesaretlerini kırma yerine, cesaretlerini yükselten, onların arkasından evlerinin, mallarının, namuslarının, çocuklarının muhafızı olarak gözlerini geride bıraktırmayan, 1400 sahabenin bir anda sefere katılıp gitmesini fırsat bilerek etraftaki kafir kabilelerin şehre hücum etmesini düşünüp de feryat ve figan etmeyen mü'min kadınlar, evlerinde oturmalarına rağmen, cihad mükafaatında elbette mü'min erkeklerle beraber olmalıdırlar.
İnsan olmalarından dolayı beşeri zayıflıklar sebebiyle yaptıkları bir takım kusurları, hataları affettiği, onları cennete sokmadan önce o günahlara ait bütün izleri silecek. Yani onlar utanmasınlar diye alınlarında günahların eseri ve izi olmadan cennete gireceklerdir. Mevdudi

Ey Muhammed, Allah sana apaçık bir zafer ihsan etti ki sen rabbine, bu zafere karşılık şükredesin ve ona hamdedesin. O da senin bu şükür ve hamdine karşılık geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiş olsun. Yine Alah sana bu apaçık fethi ihsan etti ki, mümin erkek ve kadınlar, rablerinin kendilerine lütfettiği bu fethe ve müşriklere galip gelmeye karşılık rablerine şükredip hamdetsinler. Rableri de onları altından ırmaklar akan ve içinde ebedi kalacakları cennetlere koysun. Salih amellerine karşılık kötü amellerini affetsin. İşte Allahın müminle­re vaadettiği bu nimetlere erişmek, Allah katında en büyük kurtuluştur.

*Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında Enes b. Mâlik'ten şunlar ri­vayet edilmektedir. Enes diyor ki: "Şüphesiz ki biz sana apaçık bir fetih verdik." âyetindeki fetihten maksat, Hudeybiye musaîahasıdır. Bu âyet inince Resuîuilahin sahabileri kendisine şöyle dediler: "Fethin sana ihsan edilmesi ve geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanması sana mübarek olsun. Ya bizim için ne var?" Bunun üzerine Allah teaia: "Allah bu fethi sana, iman eden erkeklerle kadınları içinde ebedi kalacakları, altından rımaklar akan cennetlere koymak ve yaptıkları kötülükleri silmek için ihsan etti." âyetini indirdi. Taberi

Yani, Allah'ın varlığını ve insanın O'na karşı sorumluluğunu inkar ederler yahut O'nun birliği/tekliği kavramını ihlal ederler. M.Esed

Daha sonraki ayette belirtildiği gibi, Medine civarındaki münafıklar bu olayda Hz. Peygamber (s.a.) ve sahabenin sağ-salim geri dönmeyeceklerini zannediyorlardı. Mekkeli müşrikler ve aynı tutumda olan kafirler de Peygamber'i (s.a) ve Ashabı Umre yapmaktan alıkoymakla onları küçük düşürdüklerine inanıyorlardı.
Aslında bu iki zümrenin de düşüncelerinin altında yatan kötü zanları; Allah'ın Peygamber'e (s.a) yardım etmeyeceği ve hakk ile batıl savaşında, hakkın batıla mağlup olacağı şeklinde idi.
Yani, onlar kurtulmak istedikleri kötü sonucun, kurtulmak için aldıkları tedbirlerin girdabına kapıldılar. Ve tedbirleri kendilerinin o kötü sonuca yaklaşmasına neden oldu. Mevdudi

Burada aynı konu başka bir maksat için tekrarlanmıştır. 4. ayette belirtildiği gibi, kafirlere karşı savaşı, Allah'ın meleklerinden kurulu orduya değil de mü'min kişilerden meydana gelen ordu ile yaptırması, onların mükafat elde etmeleri içindir. Burada bu konunun ikinci bir kere tekrarlanmasının sebebi, Allah birine ceza vermek isterse onu mahvetmek için sayısız ordularından istediğini kullanabileceğini, hiç kimsenin kendi tedbirleri ile bundan kurtulamayacağını vurgulamak istemesidir.Mevdudi

Şah Veliyullah Dihlevi, "Şahid" kelimesini "Hakkı açıklayan" şeklinde tercüme etmiştir. Diğer bazı tercümelerde "Şahitlik yapan" şeklindedir. Şahidlik kelimesi iki manayı da içine alıyor. (Daha fazla bilgi için bkz. Ahzab an: 82) Geniş bilgi için bkz. Ahzab an: 83. Mevdudi

Lafzen, “sabah ve akşam”, yani her zaman M.Esed

Bazı müfessirler "Tuazziru" ve "Tuvekkiru" kelimelerinin zamirleri Peygamber'e ve "Tusebbihu" kelimesinin zamiri ise Allah'a gider demişlerdir. Yani onlara göre ayetin manası, "Siz Peygamber'e tabi olun, ona tazim ve saygı gösterin ve Allah'ı sabah-akşam tesbih edin" şeklindedir. Ama hiç bir sebeb ve ilgi yokken aynı yerdeki zamirleri ayrı ayrı yerlere göndermek doğru olmaz zannederim. Nitekim diğer bir grup tefsirci bütün zamirleri Allah'a göndermektedir. Onlara göre ayetin manası: "Siz Allah'a tabi olun, ona ta'zim ve saygı gösterin, onu sabah-akşam tesbih edin" şeklinde olmalıdır.
"Sabah-Akşam" ifadesinden kasıt, sadece sabah ve akşam vakitleri değil her vakit anlamına gelmektedir. Bazen biz "Bu işin şöhreti doğuyu-batıyı tuttu" deriz. Bu sadece doğunun ve batının insanları bunu biliyor demek değildir, bilakis bunun namı, sanı bütün dünyayı tuttu demektir. Yukarıdaki ifade de buna benzer bir anlam taşıyor. Mevdudi

Hicretin altıncı yılında Hz. peygamber (s.a.v.), ömre yapmak üzere 1400 müslüman ile birlikte Mekke'ye doğru yola çıktı. Fakat Kureyş, müslümanları Mekke'ye sokmamak için önlerine bir birlik çıkardı. Vâdîlerden sapıp Hudeybiye'ye gelen Hz. peygamber, savaşmak niyyetinde değildi. Anlaşmak için Hz. Osman'ı Kureyşe elçi gönderdi. Hz. Osman'ın dönüşü gecikince, bir ağacın altında oturarak arkadaşlarından, Osman öldürülmüş olduğu takdirde ölünceye dek savaşacaklarına dair söz aldı. Onlar da kendisine bî'at edip, ölünceye dek savaş sözü verdiler. Sonunda Hz. Osman geldi ve Kureyş ile müslümanlar arasında on yıl süreli bir andlaşma yapıldı. Âyet bu Andlaşma öncesindeki mübârek bî'ate işâret etmektedir. S.Ateş

Bu, ilk bakışta, Hudeybiye'de toplanan Müslümanların Hz. Peygamber'e sundukları inanç ve bağlılıklarına (bey‘atu'r-rıdvân) (bkz. giriş notu) işaret etmektedir. Bu tarihsel delaleti dışında yukarıdaki cümle, aynı zamanda, kişinin Allah'ın elçilerine inanmasının, anlam ve amaç olarak bizzat Allah'a inanmakla eş anlamlı olduğunu ve böylece Allah'a itaat etme isteğinin O'nun Elçisi'ne de itaatı gerektirdiğini anlatır. “Allah'ın eli onların elleri üzerindedir” ifadesi, yalnızca, Hz. Peygamber'in bütün arkadaşlarının kendisine bağlılıklarını bildirmek için el sıkışmalarına işaret etmeyip aynı zamanda Allah'ın onların bağlılıklarına şahit olduğunun da mecazî bir ifadesidir. M.Esed

Hz. Osman'ın Mekke'de şehid edildiği haberi geldiği sırada Hudeybiye'de Peygamber'in (s.a) Sahabe-i Kiram'dan aldığı biata işaret edilmektedir. Bazı rivayetlere göre bu biat ölüm üzerine verilmişti. Diğer bazı rivayetlere göre ise, savaş meydanından kaçılmayacağına dair söz verilmişti. İlk şekil Hz. Seleme b. Ekva tarafından rivayet edilmiştir. İkincisi ise ibn Ömer, Cabir b. Abdillah ve Muakkil b. Yesar'dan rivayet edilmiştir. İki rivayet de aynı sonucu ihtiva ediyor. Sahabe-i Kiram, Hz. Osman'ın şehid edildiği haberini duyunca: "Eğer bu doğruysa hepimiz burada başımız kesilerek öldürülecek olsak bile Kureyş'den intikam alacağız" diye Hz. Peygamber'in (s.a) eli üzerine biat etmişlerdi. Henüz Hz. Osman'ın şehid olup olmadığı kesin olarak bilinmediği için, Hz. Peygamber (s.a) bir elini Hz. Osman adına, diğer elini de kendi adına kullanarak birbiri üzerine koyarak biat yapmıştı. Bu hareketiyle de mübarek elini Hz. Osman'ın eli yerine kullanarak onu bu biata ortak kılmakla Hz. Osman'a büyük bir şeref payesi vermişti. Hz. Peygamber'in (s.a) onun adına biat yapması, eğer Hz. Osman o anda orada olsaydı mutlaka biat edeceğine tamamen inandığı anlamına gelir.
Halkın üzerine biat ettiği el, Peygamber'in (s.a) şahsını ifade eden el değil, Allah'ın elçisine ait bir el idi. Bu biat, Peygamber (s.a) aracılığı ile bizzat Allah'a yapılan bir biattı.
Burada çok hoş, ince manalı bir ifade dikkati çekiyor. Arapça'nın genel kuralı sebebiyle buradaki metni "Ahede aleyhillah" okumak gerekir. Fakat bu genel kaideden saparak burada "aleyhullah" okunmaktadır. Meşhur büyük alim Alusî bu istisnayı harekelemeyi iki sebebe dayandırmaktadır.
Birincisi; bu özel yerde O yüce zatın büyüklüğü ve şanının üstünlüğünün açıklanması kastedilmiştir ki, onunla bu ahitleşme icra edilmişti. Bu bakımdan burada "aleyhi yerine "aleyhu" daha uygundur.
İkincisi ise; "aleyhi" kelimesindeki "hi" aslında "hu"nun yerini tutmaktadır. Asıl harekesi de esre değil ötre'dir. Bundan dolayı burada onun asıl harekesini yerinde bırakmak ahde vefanın konusu ile ilgisini daha da artırmaktadır. Mevdudi

Bu âyette, Hudeybiye'de gerçekleşen biat –ki, ölüm ve savaş meydanından kaçmamak üzere biat edilmişti– ve onun önemi vurgulanmakta; Elçi'ye bağlılık yemini edenler, Allah'a bağlılık yemini etmiş sayılmaktadır. Biatla ilgili ifade, Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik (Nisâ/80) ifadesine benzemektedir. Çünkü Rasûlullah, ilâhî mesajlar dışında herhangi bir talepte bulunmamaktaydı. Rasûlullah'ın biat almasıyla ilgili bir örnek de Mümtehine sûresi'nde yer almıştı:
Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zinâ etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse, hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Mümtehine/12) H.Yılmaz

Lafzen, “arkada bırakılmış olan”: yani, Ğifâr, Muzeyne, Cuhayne, Eşca‘, Eslem ve Zeyl kabilelerine mensup bedevîler. Bu kabileler, Hz. Peygamber'in müttefiki olmalarına ve zahiren Müslümanlığı kabul etmiş bulunmalarına rağmen Hz. Peygamber'in Mekke'ye yaptığı (Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan) yürüyüşüne katılmayı çeşitli bahaneler ileri sürerek reddettiler, çünkü Mekkeli'lerin savaşa gireceklerini ve sonuçta silahsız Müslümanları imha edeceklerini düşünüyorlardı (Zemahşerî). Ayetin devamında zikredilen mazeretler, Hz. Peygamber'in ve arkadaşlarının Medine'ye başarı ile dönmelerinden sonra beyan edilmişti; gelecek zaman kipindeki se-yekûlûn'un kullanılmasının sebebi budur.Onların ileri sürdükleri mazeretlerin tamamen iki-yüzlüce olduğuna işaret.Lafzen, “kim, Allah'tan sizin adınıza [elde edilebilecek olan] bir şeyi elde etme gücüne sahiptir?”: çeviride daha anlamlı bir ifade sağlayabilmek için yeni bir karşılık bulmayı zorunlu kılan bir cümle yapısı. M.Esed

Burada, Peygamber'in (s.a) Umre için sefere katılmaları çağrısı kendilerine ulaştığında, iman etmelerine rağmen canlarını daha üstün tutup davete uymayarak evlerinden çıkmayan Medine civarındaki insanlar kastedilmektedir. Rivayetlere göre bunlar Eslem, Müzelne, Cüheyne, Gifar, Esca, Dil ve diğer kabile halklarıdır.
Bu ifadenin iki anlamı vardır: 1) Bu insanların siz Medine'ye ulaştığınızda ileri sürecekleri özür tamamen yalandan ibaret olacaktır. Halbuki niçin evlerinde kalıp sefere katılmadıklarını kendileri çok iyi biliyor. 2) Onların Allah Rasulü'nden bağışlanma istemeleri göstermeliktir, sadece dilleriyle söylerler bunu, aslında onlar bu hareketlerinden dolayı ne pişman olmuşlar ne Peygamber'e tabi olmadıklarından dolayı günah işlediklerinin farkındadırlar, ne de kalplerinde gerçekten bağışlanma arzusu vardır. Akıllarınca onlar bu tehlikeli sefere gitmeyerek çok akıllı hareket ettiklerini zannetmektedirler. Eğer onlar hakikaten Allah'ı ve mağfiretini gözönünde tutup sakınsalardı evlerine çekilip seferden uzak kalmazlardı.
Yani Allah (c.c) hüküm ve kararını sizin amellerinizin gerçek yönünü ve hakiki mahiyetini bilmesine göre verecektir. Eğer ameliniz cezayı gerektiriyorsa, ben sizin bağışlanmanız için dua etsem bile benim bu duam sizi Allah'ın azabından kurtaramayacaktır. Ve eğer ameliniz ceza ve azabı gerektirmiyorsa hakkınızda bağışlanmanız için dua etmesem bile hiçbir azab ulaşmayacaktır. Tercih bana değil, sadece Allah'a aittir. Hiç kimsenin sözleri O'nu aldatamaz, bu bakımdan sizin sözlerinizi görünüşe bakıp da doğru kabul etsem ve buna göre hakkınızda bağışlanmayı, mağfiretinizi dilesem bile bunun hiçbir faydası yoktur. Mevdudi

Bu, bedevîlerin gerçekte Müslümanlardan daha çok müşrik Kureyş'e sempati beslediklerine işarettir. M.Esed

Yani, siz, Hz. Peygamber (s.a) ve iman etmiş arkadaşlarının karşı karşıya gelmek üzere gittikleri o büyük tehlikeden kendinizi kurtardığınızı zannederek çok sevinmiştiniz. Bu, sizin gözünüzde çok akıllıca bir davranıştı. Ve siz peygamber ve mü'minlerin böyle zor bir seferden kurtulup geri dönmeyeceğine sevinirken utanmadınız. İman ettiğinizi ileri sürdüğünüz halde bile bundan üzüntü duymadınız. Aksine kendinizi Peygamber ile birlikte bu tehlikeye atmadığınızdan dolayı çok sevinmiştiniz.
 "Küntüm kavmen bura"; "Bura" kelimesi "Bair"in çoğuludur. Bair'in ise iki manası vardır. 1) Bozguncu, içinde fesat olan, hiçbir hayırlı işe yaramayan, hayırsız adam. 2) Mahvolan, sonu kötü, felaket yolunda giden. Mevdudi

Burada Allah, kendisi ve dini konusunda samimi olmayanları ve imtihan vakti geldiğinde din uğruna canını, malını, menfaatlerini tehlikeye atmaktan çekinenleri açık bir ifadeyle imandan uzak kafirler olarak nitelemiştir. Halbuki bu, dünyada hiçbir şahıs ve zümre hakkında İslam dışıdır veya İslam'dan çıkmıştır şeklinde bir karara yol açabilecek cinste bir küfür değildir. Fakat o ahirette mü'min olarak kabul edilmelerini imkansız kılan bir küfürdür. Bunun delili de şudur: Hz. Peygamber (s.a), hakkında bu ayetin nazil olduğu insanlarla İslam dışı olmuşlardır dememiştir. Ne de onlara kafirlere yapılan muamele yapılmıştır. Mevdudi

Hz. peygamber (s.a.v), Hicretin altıncı yılında Hudeybiye'den döndükten sonra ertesi yılın başlarında Hudeybiye'ye katılanlarla birlikte çıktığı seferde Hayber'i fethetti. Bu fetihten müslümanlara hayli ganîmet düştü. Sefere katılmayanlar, tamah ettiler. Âyet, ileride vukubulacak bu durumu anlatıyor. S.Ateş

Allah'ın, en katı günahkarları bile gerçekten pişmanlık duyup yollarını değiştirmeleri halinde affedebileceğini anlatmaktadır: Hz. Peygamber'in 16. ayete göre söylemesi gereken söze işaret. M.Esed

Yukarıdaki ağır suçlamadan sonra Allah'ın çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olduğunun zikredilmesinde latif bir kinaye vardır. Bu ilahi buyruktan şu kastedilmektedir: Eğer samimi olmayan, ihlassız tutumunuzu terkedip samimiyet ve dürüstlük yolunu seçerseniz, Allah'ın sizi bağışlayan ve size merhamet eden olduğunu göreceksiniz. O, sizin geçmiş günahlarınızı affedecek ve gelecekte de ihlas ve samimiyetinize uygun olarak size muamele edecektir. Mevdudi

Lafzen, “ganimet almak için yola çıktığınız zaman”: yani, Hz. Peygamber'in kendileriyle bir antlaşma yaptığı Mekkeli Kureyş üzerine yaptığınız sefer dışındaki bir sefer için. Bu, genelde Hayber Yahudilerine karşı girişilecek savaşa (H. 7. yılda) bir atıf olarak görülmekte, ama aslında daha genel bir anlam taşımaktadır.Bu, 8:1'e atıftır: “Bütün ganimetler Allah'a ve O'nun Elçisi'ne aittir” -ki bu ayet ile ilgili 1. notta işaret edildiği gibi, hiçbir münferit savaşçının savaşta elde edilen ganimet üzerinde bir pay sahibi olamayacağına işaret eder. Ayrıca, ganimet için savaşmak yalnız imanın ve özgürlüğün savunulması için (karş. sure 2, not 167) girişilecek ve “baskı ve zulüm kalmayıncaya ve yalnız Allah'a kulluk edilinceye kadar” (bkz. 2:193 ve ilgili not 170) sürdürülecek “Allah yolunda savaş” prensibi ile çelişir. Ayetin devamında zikredilen Hz. Peygamber'den beklenen cevap bu prensibe atıfta bulunmaktadır.Yani, H. 2. yılda nazil olan Enfâl suresinin ilk ayetinde (bkz. önceki not). M.Esed

Yani çok yakında o vakit gelecek. Bugün tehlikeli bir yolculukta seninle gitmeye cesaret edemeyenler, senin pekçok ganimet malları ele geçirdiğini, kolaylıkla zafere doğru gittiğini gördüklerinde, kendiliklerinden bizi de beraberinde götür diye koşarak gelecekler. Bu olay Hudeybiye barışından üç ay sonra Hz. Peygamber (s.a) Hayber'i kuşatıp kolaylıkla fethettiği zaman meydana gelmişti.
İşte o zaman herkes Kureyş'le yapılan bu barış antlaşmasından sonra sadece Hayber değil, Teyma, Fedek, Va'di el-Kura' ve Kuzey Hicaz'ın diğer yahudileri bile müslümanların karşısına çıkılamayacağını ve bütün bu yerlerin olgun bir meyve gibi İslam idaresinin kucağına düşeceğini açıkca görebiliyordu.
Bu bakımdan Allah Hz. Peygamber'e bu ayetlerle Medine civarının bu menfaatperest insanlarının bu çeşit kolay zaferlerin meydana geldiğini gördükçe, "Onlara biz de katılalım" diye Peygamber'in yanına koşarak gelip dikileceklerini ön bir haber olarak vermişti. Ama Ey Peygamber! Sen onlara açıkça "Bu fetihlere katılmanıza asla izin verilmeyecek, bu ancak tehlikeler karşısında başlarını ortaya koyup ileri atılan yiğit insanların hakkıdır" diye cevap ver.
Allah'ın emrinden maksat: Hayber seferine Peygamber (s.a) ile birlikte sadece Hudeybiye seferinde onun yanında olup Rıdvan biatına katılanlara izin verileceğini belirten ilahi emirdir. Allah Hayber'in ganimet mallarını onlara mahsus kılmıştı. Nitekim 18. ayette de bu açıkça belirtilmiştir.
"Allah daha önceden böyle buyurmuştur", ifadesini, bu ayetin gelmesinden önce bu konuya ait herhangi bir hüküm ve karar gelmiş olmalıdır ve burada işte ona işaret edilmiştir, şeklinde tefsir edenlerin düşüncesi yanlış bir anlamanın sonucudur. Bu surede bu konuya ait bu ayetten önce hiç bir hüküm bulunmadığı için de, Kur'an-ı Kerim'in başka yerlerinde bunu aramaya kalkışmışlardır. Hatta Tevbe Suresi'nin 84. ayetinin bu aradıkları ayet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat gerçekte o ayet buna uygun düşmemektedir. Bu ayet Tebuk Savaşı sırasında nazil olmuştur, bu savaş ise Fetih Suresi'nin indirildiği dönemden 3 sene sonradır.
Konunun aslı şudur: Bu ayetin işareti yine bizzat bu surenin 18 -19. ayetlerine yönelik olmalıdır. Ve "Allah önceden emir buyurmuştur." ifadesinden kasıt bu ayetten önce buyurmuş olması değil, bilakis muhallefin (harbe katılmayıp geri kalanlar) ile yapılan bu konuşmadan önce buyurmuş olmasıdır. Muhallefinle yapılan bu konuşma -ki onunla ilgili olarak burada Hz. Peygamber (s.a) önceden ikaz edilmiştir- Hayber'in fethine gidildiği sırada yapılmıştı ve tümüyle bu sure, içinde 18-19. ayetler de dahil olmak üzere Hayber'in fethinden 3 ay önce Hudeybiye'den dönerken yolda nazil olmuştur.
İfadelerin sırasını dikkatlice incelerseniz göreceksiniz ki burada Allah Hz. Peygamber'e, Medine'ye geri döndüklerinde savaşa katılmayıp geride kalanların gelerek özür dileyip mazeretler sıralamalarına karşı vereceği cevabı önceden kendisine bildiriyor. Ve Hayber'in fethine gidileceği sırada da onların savaşa katılma arzularına vereceği cevabın da bu olması gerektiğini tembihliyor. Mevdudi

Bu, Bizanslılar ile Persler arasında daha sonra vuku bulacak savaşa ilişkin gaybî bir haberdir.Lafzen, “daha önce”, yani Hudeybiye Antlaşması ile sonuçlanan sefer sırasında. M.Esed

Burada "ev yuslimune" lafzından iki mana kastediliyor: 1) Onlar İslam'ı kabul etsinler, 2) Onlar İslam idaresine itaati kabul etsinler. Mevdudi

Bu âyetlerin ifadeleri gâyet açıktır. Burada, zor koşullarda Hudeybiye'ye giden mü’minler ile, gitmekten kaçınıp bahaneler uyduran, tehlike arzetmeyen bol ganimetli seferlere katılmak isteyen, izin verilmeyince de, “Siz bizi kıskanıyorsunuz” diyerek mü’minleri suçlayan iki yüzlülere dikkat çekilmekte, onların sırları ifşa edilmekte ve onlara karşı nasıl bir tavır takınılacağı bildirilmektedir.
11. âyette, Allah size bir zarar dilediyse veya bir fayda dilediyse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Bilakis Allah, yaptıklarınıza haberdardır buyurularak onlara yapılan uyarı, şu âyetlerdeki mesajlarla daha iyi anlaşılabilir:
O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere [elçilere]! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidâyete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O'na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O'nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar dileyecek olsa, onların [ilâhların] şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar [ilâhlar] beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman [ilâhlar edindiğim takdirde] apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” (Yâ-Sîn/20-25)
Ve sen gerçekten onlara, “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sormuş olsan, kesinlikle “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse gördünüz mü Allah'ın astlarından çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek istediyse, onlar O'nun zararını giderebilenler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O'nun rahmetini tutanlar mıdırlar?” De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O'na tevekkül ederler.” (Zümer/38)
Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu Kendisinden başka açacak yoktur. Ve eğer O sana bir hayır dokundursa da kuşkusuz O, her şeye gücü yetendir. Ve O, kullarının üstünde kâhir'dir. Ve hakîm'dir ve habîr'dir. (En‘âm/17-18)
De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilediyse veya size bir rahmet dilediyse, sizi Allah'tan kim korur?” Hem onlar kendilerine Allah'ın astlarından bir velî bulamazlar, bir yardımcı da. (Ahzâb/17)
Bu tip insanları Tebük seferi sırasında da sahnede görüyoruz:
Eğer Allah, seni onlardan bir tâifenin yanına döndürür de onlar çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Artık siz hiçbir zaman benimle beraber asla çıkmayacaksınız. Ve hiçbir zaman benimle birlikte düşmanla savaşmayacaksınız. Şüphesiz siz ilkinden oturup kalmaktan hoşlanıyordunuz. Artık geride kalanlarla beraber oturup kalın!” Ve onlardan ölen biri için destek olma, onun kabrinin üzerine dikilme. Şüphesiz onlar, Allah'a ve onun Elçisi'ne küfredenlerdir. Ve onlar, fâsık olarak ölmüşlerdir. Onların malları ve evlatları da seni imrendirmesin. Allah, ancak onları dünyada bunlarla cezalandırmayı ve onlar kâfir iken canlarının güçlükle çıkmasını istiyor. (Tevbe/83-85)
Bu pasajın iniş sebebiyle ilgili nakiller şöyledir:
Bedevîlerden geri bırakılanlar sana diyecekler ki:... Mücâhid ve İbn Abbâs dedi ki: “Bununla Gıfar, Müzeyne, Cuheyne, Eslem, Eşca ve Dîl bedevîlerini kastetmektedir. Bunlar Medîne çevresinde bulunan bedevîlerdi. Rasûlullah (s.a) fetih [Hudeybiye] yılı Mekke'ye gitmek üzere yola çıkmak isteyince, onların da kendisi ile birlikte yola çıkmalarını istemiş; ancak onlar Kureyş'ten çekindikleri için Rasûlullah'tan geri kalmışlardı. İnsanların, o'nun savaşmak niyeti taşımadığını bilmeleri için umre maksadıyla ihrama girmiş ve hediyelik kurbanlarını beraberinde götürmüştü. Bedevîler ise işi ağırdan alarak o'na katılmamış ve işlerini mazeret olarak göstermişlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”
15. âyette, Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Siz, asla bizimle gelemeyeceksiniz. Allah daha önce böyle buyurmuştur” ifadesindeki “Allah'ın sözü” ile, Tevbe/83'de zikredilen şu husus kastedilmiştir:
Eğer Allah, seni onlardan bir tâifenin yanına döndürür de onlar çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Artık siz hiçbir zaman benimle beraber asla çıkmayacaksınız. Ve hiçbir zaman benimle birlikte düşmanla savaşmayacaksınız. Şüphesiz siz ilkinden oturup kalmaktan hoşlanıyordunuz. Artık geride kalanlarla beraber oturup kalın!” (Tevbe/83)
Paragrafın sonunda, Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı çağırılacaksınız; onlarla savaşırsınız veya onlar Müslüman olurlar. Artık, eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükâfât verir. Ama önceden yan çizdiğiniz gibi yine yan çizecek olursanız, sizi acıklı bir azap ile azaplandırır buyurularak, kendilerine gelmeleri için bu kişilere ümit veriliyor. H.Yılmaz

Bu üç kategori, kişiyi Allah yolunda savaşa aktif olarak katılmaktan alıkoyan her tür eksiklik veya sakatlığı mecazen ifade ederAllah'ın çağrısına kalben uyma, maddî olarak mücadele edemiyecek durumda bulunan, ama kalben savaşçılarla birlikte bulunan kişiler için geçerlidir. M.Esed

Cihada geçerli bir özrü dolayısıyla katılamayanlar, bundan dolayı sorumlu tutulamazlar. Ama güçlü, kuvvetli, sapasağlam insanlar birtakım bahaneler uydurarak yerlerinden kıpırdamazlar, cihada katılmazlarsa, Allah ve dini konusunda samimi kabul edilemezler. Ve onlara İslam toplum düzeni içinde olmanın menfaatlerinden devamlı faaydalanmaları fırsatı verilemez. Ama İslam uğruna can feda etme sırası gelince müslümanlar İslam cemiyeti içinde bu adamların da can ve mallarını korurlar. Burada şunu iyi bilmek gerekir ki şeriat iki cins insanın cihada iştirak etmemesini mazur görmüştür.
1) Bedeni sebebler nedeniyle savaşamayacak durumda olanlar: Mesela, küçük yaştaki çocuklar, kadınlar, deliler, körler, savaşamayacak sakatlıkları (el-ayak) olanlar.
2) Çeşitli makul sebeplerden dolayı cihada katılması imkansız olanlar: Mesela, köleler, savaşmaya hazır oldukları halde silah ve diğer mühimmatı elde edemeyenler veya kısa süre içinde borcunu ödemek mecburiyetinde olup alacaklısının ödeme süresini uzatmadığı kimseler, bakıma muhtaç anne-babası olanlar. Burada şunu da açıklamak gerekir; eğer çocuklarına muhtaç olan anne-baba müslüman ise, evladı onlardan izin almadan cihada katılmamalıdır. Ama eğer kafirlerse onların engellemesinden dolayı hiçbir kişinin cihada katılmaması caiz olmaz Mevdudi

Yukarıda Hudeybiye seferi'ne katılmayanlar kınanmıştı. Burada ise, bir mü’mini seferden alıkoyacak gerçek mazeretler bildirilmektedir. Buna göre; kör, topal ve hasta için bir vebal yoktur; dolayısıyla bu mazeretleri nedeniyle savaşa katılmayanlar sorumlu tutulmaz ve kınanmazlar. Çünkü bunların savaşması zor, hatta imkânsızdır. O nedenle, bunlardan savaşa katılmalarını istemek hakksızlık olur. Bu ilke Kur’ân'da değişik yerlerde konu edilmiştir:
Allah ve Elçisi için samimi oldukları takdirde, zayıflara, hastalara ve de infak edecek bir şey bulamayan kimselere, bir de kendilerini bindiresin diye sana geldiklerinde, “Sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin zaman, infak edecekleri bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözlerinden yaş döke döke geri dönüp giden kimselere bir günah yoktur. Muhsinler [iyilik, güzellik üretenler] aleyhine bir yol yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Tevbe/91-92)
Mü’minlerin, önlem almaları için, hepsinin birden topyekun ayrılmaları da olmazdı. Öyleyse, dinde derin bilgi elde etmeleri, toplumları kendilerine döndükleri zaman onları uyarmaları için onlardan her kesimden bir tâifenin, ayrılmaması gerekmez miydi? (Tevbe/122)
Âmâya suç yoktur; topala suç yoktur; hastaya suç yoktur; sizin içinde kendi evlerinizden veya babalarınızın evlerinden veya annelerinizin evlerinden veya erkek kardeşlerinizin evlerinden veya kız kardeşlerinizin evlerinden veya amcalarınızın evlerinden veya halalarınızın evlerinden veya dayılarınızın evlerinden veya teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarına mâlik olduğunuz yerlerden yahut dostunuzun evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemenizde de bir sakınca yoktur. Artık evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize güvenlik oluşturun. İşte Allah, aklınızı kullanasınız diye size âyetlerini böyle ortaya koyar. (Nûr/61) H.Yılmaz

Yani, Hudeybiye'de (bkz. giriş notu).  -  Birçok müfessir, bu ifadenin, Hudeybiye Antlaşması'ndan birkaç ay sonra meydana gelen Hayber'in fethi ile bağlantılı olduğunu söylerler. Ama aslında burada kasdedilen anlamın daha geniş olması kuvvetle muhtemeldir: yani, H. 8. yılda Mekke'nin kansız bir şekilde fethedilmesi, İslam'ın bütün Arap Yarımadasında üstünlük sağlaması ve nihayet, Hz. Peygamber'in halifeleri döneminde İslam Birliği'nin olağanüstü genişlemesi. M.Esed

Burada yine Hudeybiye'de Sahabe-i Kiram'dan alınan biattan bahsedilmektedir. Bu biat'a Rıdvan biatı (gönül hoşluğuyla yapılan biat) denilmiştir. Nitekim Allah (c.c) bu ayette bu tehlikeli durumda canlarını feda etmekte zerre kadar tereddüd etmeyen ve Peygamber'in eli üzerine Allah yoluna başkoyduklarını bildiren biatlarını yaparak sapasağlam bir imana sahip olduklarını açıkça ispat eden o insanlardan memnun ve razı olduğunu müjdelemiştir. Müslümanların üzerinde sadece birer kılıç vardı. O zaman sadece 1400 kişiydiler, üzerlerinde savaş kıyafeti değil, ihram bezi vardı. Savaş karargahları Medine'den 250 mil uzaklıktaydı. Eğer bu insanların Allah, Peygamberi ve dini konusundaki samimiyetleri biraz az olsaydı, bu son derece tehlikeli durumda Peygamber'i tek başına bırakırlar ve İslam mücadelesi de artık ebedi olarak sona ermiş olurdu. İçlerindeki iman ve ihlaslarından başka hiçbir güç onları bu biata mecbur edemezdi.
Onların böyle bir durumda Allah'ın dini uğruna ölmeye ve öldürmeye hazır ve amade olmaları imanlarında ne derece sağlam ve halis olduklarına, Allah Rasulü'ne vefada en üst dereceye ulaşmış olduklarına açık bir delildir. Allah'ın memnuniyetini ve rızasını bildiren bir belge niteliğindeki lütfu bu ayetle verildikten sonra, herhangi biri bunlara öfke duyar veya onlara dil uzatırsa, bu kimselerin karşı çıkışı onlara değil Allah'adır. Bunun üzerine "Allah bu kişilere rızasını gösterdiği sırada samimi idiler, ama daha sonra aynı kişiler Allah ve Rasulü'ne vefasızlık ettiler" diyenler, Allah'a sû-i zan'da bulunmaktadırlar. Allah bu ayeti indirdiği sırada onların geleceğini bilmiyor muydu da sadece o günkü durumlarını görerek bu övgüyü onlara lutfetti. Altında biat yapılan ağaçla ilgili olarak Hz. Nafi Mevya b. Ömer'in şu rivayeti çok yaygınlaşmıştır: "İnsanlar sürekli bu ağacı ziyaret ederek altında namaz kılmaya başlamışlardı. Hz. Ömer bunu duyunca bu insanları azarladı ve o ağacı da kestirdi. (Tabakat-ı Sa'd c. II, s. 100) Fakat buna ters düşen çeşitli rivayetler de vardır. Yine Hz. Nafi'den olmak üzere Tabakat-ı İbn Sa'd'da şöyle bir rivayet vardır: "Biat-ı Rıdvan'dan birkaç sene sonra Sahabe-i Kiram bu ağacı aradılar, fakat o zaman diğer ağaçlardan ayırıp bulamadılar. Hatta bu konuda "O ağaç hangisiydi" diye ihtilafa düştüler." (s. 105)
İkinci rivayet Buhari, Müslim ve Tabakat-ı İbn Sa'd'dan Hz. Said İbn el-Müseyyeb'in rivayetidir. O der ki: "Babam Biat-ı Rıdvan'a katılmıştır. O bana dedi ki "İkinci sene biz kaza Umresi için gittiğimizde o ağacı aradık, fakat yerini unutmuşuz, bir hayli aramamıza rağmen onu bulamadık."
Üçüncü bir rivayet de İbn Cerir'inkidir. O der ki: Hz. Ömer kendi hilafeti sırasında Hudeybiye'den geçerken altında biat yapılan ağaç nerededir diye aradı. Bir kısmı "falan ağaç" dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer "Bırakın, uğraşmaya ne lüzum var" dedi.
Burada huzur ve sükunetten maksat; büyük ve yüce bir gaye uğruna telaşsızca, tam bir sükun ve itminan içerisinde kendini tehlikeye atan ve hiçbir korku ve ürkeklik göstermeden sonucu ne olursa olsun bi işi mutlaka yapmalıyım şuuruyla karar verebilen insanın ruh ve kalb halidir. Mevdudi

Ayette anılan ağaç, Hudeybiye denilen bir yerde, Peygamberle inananların arasındaki tarihsel biat yapıldığı yerdeki ağaçtır. Biat bu ağacın altında yapıldı. Hicretin altıncı senesinde yapılan biat “Rıdvan biatı” veya “Hudeybiye biatı” olarak tarihe geçmiştir. Olay kısaca şöyle gelişmiştir. 27. Ayette anıldığı şekilde. Hz. Peygamber gördüğü bir rüya üzerine, Müslümanları haccetmeye davet etmiş, Kabeyi hep beraber ziyaret edeceklerini inananalra müjdelemişti. Hcretin 6. Yılı zilkade ayında, kalabalık bir grupla (kaynaklar 1400 kişi olarak zikreder) Kabeyi ziyaret için yola çıktı. Hudeybiye denilen yere geldiklerinde, Mekkedeki, ortak koşucu Arapların bu ziyarete izin vermeyecekleri haberi geldi. Henüz Mekkeye hakim olan ortak koşucu Arapların elebaşlarıyla görüşmek, niyetlerinin savaşmak değil, sadece kabeyi ziyaret edip dönmek olduğunu anlatmak için, Hz. Peygamber, Hz. Osmanı görüşmek üzere Mekkeye gönderdi. Fakat ortak koşucu Araplar. Hz. Osmanı gözaltına aldılar. Ancak, Peygamberimize gelen haber Hz. Osmanın öldürüldüğü şeklinde idi. Hava birden sertleşti ve nazik bir safhaya girdi. Başta Hz. Peygamber olmak üzere inananlar çok gergindi. Amaçları savaşmak olmadığı için silahları da yoktu. Ancak Osmanın öldürülme olasılığına karşı bir cevap da gerekiyordu. Hz. Peygamber, inananları topladı, ortak koşuculara gereken cevabı vermeleri için,inananlar elini uzatarak hepsinden söz aldı. Kadın erkek hepsi söz verdi. Biat ettiler. Tek yumruk haline geldiler. İşin ciddiyetinden haberdar olan Mekkedeki ortak koşucu Araplar, göz hapsinde tuttukları Hz. Osmanı bıraktılar, anlaşma yapmak üzere bir heyet gönderdiler. Uzun tartışmalardan sonra, Mekkeli ortak koşucu Araplarla, Hz. Muhammed ve inananlar arasında 10 yıllık bir barış anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre, kabe ziyareti bir yıl sonraya erteleniyordu, ayrıca Mekkede Müslüman olan biri Medineye Peygamberin yanına gidemeyecekti 26. Ayette de bildirildiği üzere, tüm tahriklere rağmen anlaşma imzalandı. Bu anlaşma tarihe “Hüdeybiye barış anlaşması” olarak geçmiştir. İnananlar için geri dönmek çok zor gelmişti. Ama Allah devam eden ayetlerde inananlara müjdeler veriyordu. Bir yıl gibi kısa bir sürede bu müjdeler gerçekleşti, Mekke Müslümanların eline geçti. Fetih gerçekleşti (Bak 18-27) M.Sağ

Bu, Hayber fethine ve oradan elde edilecek ganimet mallarına işarettir. Ve bu ayet açıkça Allah'ın lütfu ve bağışı sadece Biat-ı Rıdvan'a katılan insanlara has kıldığını belirtmektedir. Onların dışındakilerin bu fethe ve ganimetlere ortak olmaya hakları olmadığını bildirmiştir. Bu emirle yola çıktığı sırada sadece bu kişileri yanına aldı. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a) kabilelere de Hayber'in ganimet malından bir miktar hisse ayırdı. Fakat o hisse ya devlet hazinesine ait 1/5 içindendi veya Biat-ı Rıdvan'a katılan sahabenin rızası alınarak verilmişti. Hiç kimseye bir hak olarak bu maldan verilmemişti. Mevdudi

Zımnen, “öteki dünyada verilecek olandan önce”.  - Râzî'nin yorumu. M.Esed

Bundan maksat: Hayber'in fethinden sonra müslümanlara nasip olan peşpeşe yapılan diğer fetihlerdir.
Bundan Hudeybiye barışı kastedilmektedir. Surenin başında da bu barışa Fetih-i Mübin (apaçık bir zafer) denmiştir.
Yani, "Allah, Hudeybiye'de Kureyş kafirlerine sana el kaldırıp seninle savaşma cesaretini vermedi." Halbuki görünüşte onlar her bakımdan çok üstün durumda bulunuyorlardı. Ve savaşta kuvvet üstünlüğü bakımından da ilerideydiler. Bunlara ek olarak şu da kastedilmiş olabilir: Her hangi bir düşman birliği tam o sırada (müslümanların Medine'yi terkedip 250 mil uzaklıktaki Hudeybiye'de bulundukları sırada) Medine'ye hücum etme cesaretini gösteremedi. Halbuki 1400 savaş erinin çekip gitmesinden sonra Medine cephesi çok zayıf kalmıştı. Yahudiler, müşrikler, münafıklar bu durumdan faydalanabilirlerdi.
Bir işaret ve ibret olması, Allah ve Peygamber'e (s.a) itaatte, sapmadan sebat gösteren ve Allah'a güvendiğinden dolayı hakkın ve doğrunun yaşatılması için derhal harekete geçen o insanlara Allah'ın yardımını, desteğini lütfetmesiyle ilgilidir.
 Yani, size daha fazla basiret, feraset ve imanınıza en üstün derece olan yâkîn derecesi nasip olsun. Ve gelecekte de siz Allah ve Rasulü'ne itaatte kaim olun. Allah'a güvenerek hak yolda öncülük yapmaya devam edin. Ve bu tercübeler size Allah'ın dininin ne gibi fedakârlıklar gerektirdiğini gösteren dersler olsun. Müminlerin görevi Allah'a güvenerek hareket etmek ve adım atmak olmalıdır. Benim gücüm ne kadar, batıl tarafın gücü-kuvveti ne kadar gibi lüzumsuz tartışmalara girmemelidir. Mevdudi

Yani, öteki dünyada nihaî mutluluğa nail olma. M.Esed

Kuvvetle muhtemeldir ki bu ayet Mekke'nin fethine işaret etmektedir. Bu görüş Katade'nindir. İbn Cerir de bu görüşü desteklemiştir. Bu ilahi buyruğun maksadını şöyle yorumlayabiliriz: Henüz Mekke elinize geçmedi, fakat Allah onu kuşatmıştır ve Hudeybiye Antlaşması'nın getirdiği fetih ve zaferin sonucunda o da sizin elinize geçecektir. Mevdudi

Bu ilahî haber, Hudeybiye Antlaşması'ndan sonraki kesintisiz İslamî zaferler ve sonuçta Atlantik Okyanusu'ndan Çin sınırlarına kadar uzanan bir imparatorluğun kurulması biçiminde gerçekleşti -yukarıdaki vaadin şartlı özelliği için bkz. 3:111, not 82. M.Esed

Hudeybiye'de Allah, savaşı, müslümanlar yenilebilir diye durdurmadı. Gelecek ayetlerde açıklanacağı gibi bunun maslahatları ve hikmeti daha başka idi. Eğer bu maslahatlar engel olmasaydı ve Allah orada savaş yapılmasını takdir etseydi şüphesiz ki kafirler bozguna uğrarlar, Mekke de o zaman fetholunurdu.Mevdudi

Allah, peygamberlerini ve inananları üstün getirmeyi takdir buyurmuştur. S.Ateş

Burada Allah'ın Sünneti ifadesinden kastedilen şudur: Allah'ın Rasulü'yle savaşan kafirleri, Allah rezil ve perişan eder. Mevdudi

“Allah'ın Yöntemi”ne (sünnetullâh) yapılan bu atıf ikili bir anlama sahiptir: bir taraftan, “eğer [gerçekten inanıyorsanız (insanların) en üstünü olursunuz” (3:139); diğer taraftan, “insanlar kendi özlerini/iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (13:11): her ikisinde “değişme” kavramının hem olumlu, hem de olumsuz çağrışımlarına atıf yapılmaktadır.M.Esed

Bu âyetlerde de, mü’minlerden Hudeybiye'de alınan biata –ki Rıdvan biatı denilir– işaret edilmiştir. Burada Rasûlullah'a bağlılık yemini edenler övülmekte ve Allah'ın onlara vereceği nimetler bildirilmektedir. Söz konusu edilen ganimetler ise, başta Hayber ganimetleri olmakla birlikte değişik yer ve zamanlarda, Allah'ın mü’minler için müyesser kıldığı ganimetlerdir.
Ve insanların ellerini sizden çekmiştir ifadesiyle de, Kureyş ile Müslümanlar arasında olacak savaşın engellenmesi kastedilmiştir.
Ve Allah size, alacağınız birçok ganimetleri ve sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah'ın sizin için kuşattığı başka şeyleri [siz yararlanasınız] ve mü’minlere bir alamet olsun ve O [Allah] sizi dosdoğru yola kılavuzlasın diye vaat etmiştir ifadesinde, birinci gerekçe hazfedilmiş ve bağlacıyla, ve mü’minlere bir alâmet olsun diye ikinci gerekçe yer almıştır. (Bir çokları ibareyi, ve bağlacını ihmal ederek çevirmişlerdir.) Biz, birinci gerekçeyi, paragraftaki söz akışına göre “siz yararlanasınız” şeklinde takdir ettik.
22-23. âyetlerde, Ve eğer küfretmiş kimseler, sizinle savaşsalardı kesinlikle Allah'ın öteden beri gelen kanunu olarak arkalarına dönüp kaçarlardı. –Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.– Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı ifadesindeki, “Allah'ın kanunu”, birçok yerde zikredilen, Allah'ın mü’minlere ve elçilerine yardım edeceği, onları yücelteceği ilkesidir:
Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmrân/139)
Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır. Öyleyse Allah'a takvâlı davranın. (Âl-i İmrân/123-127)
Kendilerine savaş açılan kimselere kendileri zulme uğramaları; onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya en iyi gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, Kendisine yardım edenlere; eğer kendilerine yeryüzünde bir güç verilirse salâtı ikâme eden, zekâtı veren, ma‘rûfu emreden ve münkerden alıkoyan kimselere kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, kavî'dir [çok güçlüdür], azîz'dir [mutlak gâliptir]. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir. (Hacc/39-41)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit tutar. (Muhammed/7)
İnkâr eden ve Allah'ın yolundan alıkoyan kimseler; O [Allah], onların amellerini saptırttı. (Muhammed/1)
Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyâmette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51) H.Yılmaz

Düşmandan silâhlı 80 kişi, müslümanların çevresini sarmışken yakalanarak Hz. peygamber'in huzurlarına getirildiler. Hz. peygamber, onları affetti. İşte düşmanların barış istemelerine bu olay sebebolmuştu. S.Ateş

Hudeybiye Antlaşmasının gerçekleşmesinden kısa bir süre önce, -otuz ile seksen kişi arasında değişen sayıda- bir Kureyş askerî birliği Hz. Peygamber'in kampına saldırdı, ama silahsız Müslümanlar onları yenilgiye uğrattılar ve esir aldılar; antlaşmanın imzalanmasından sonra da Hz. Peygamber, esirleri hiç zarar verilmemiş bir şekilde serbest bıraktı (Müslim, Neseî, Taberî).M.Esed

Bu parantez içi açıklama, Râzî'nin bu ayet ile önceki arasındaki bağlantı ile ilgili yorumuna dayanmaktadır.Yani, Kâbe'den; ki H. 7. yıla kadar Müslümanların oraya yaklaşması yasaktı. -  Bkz. sure 2, not 175.Yani, öldürebileceğiniz. Hz. Peygamber'in ve arkadaşlarının Medine'ye hicretinden sonra birçok Mekkeli kadın ve erkek İslam'ı kabul etmiş, fakat müşrik Mekkeliler tarafından göç etmelerine izin verilmemişti (Taberî, Zemahşerî). Onların kimlikleri, Medinedeki Müslümanlar tarafından genellikle bilinmiyorduBu, Zemahşerî'nin yorumu olup Râzî, İbni Kesîr ve diğer bazı müfessirler tarafından da benimsenmiştir.Yani, inananlar diğerlerinden ayırd edilebilsin ve gerçekte vuku bulduğu gibi, zamanı geldiğinde birçok Mekkeli İslam'ı kabul edebilsin diye.Lafzen, “birbirlerinden ayırd edilebilmiş olsalardı”: yani Mekkeliler arasındaki müminler ile müşrikler. Yukarıdaki ifade, daha geniş anlamda, insanın Allah'ın rahmetini mi, yoksa gazabını mı hak ettiğinin hiçbir zaman bilinemiyeceğine işaret eder. M.Esed

Yani sizlerin Hak Din uğruna başınızı vermeye tam bir ihlas ve feragatle hazır oluşunuzu, neden ve niçin demeden Peygamber'e nasıl itaat ettiğinizi Allah görüyor, kafirlerin aşırılıklarını ve şirretlerini de görüyordu. Bu durumun gerektirdiği davranış, orada tam bu sırada onların başlarının sizin elinizle uçurulması idi. Fakat bununla birlikte ortada bir maslahat vardı. Bundan dolayı Allah sizin elinizi onlara, onların elini de size kaldırtmadı.
Allah'ın, Hudeybiye'de savaş fırsatı vermemesinin hikmeti buydu. Bu maslahatın iki yönü vardır. Biri şudur: O zamanlar Mekke-i Mazzama da imanlarını gizleyen -gizlemeyen birçok erkek- kadın müslüman vardı.
Fakat onlar güçsüzlüklerinden dolayı hicret edememişlerdi. Eziyet ve işkenceye maruz kalmışlardı. Böyle bir durumda savaş olsaydı ve müslümanlar kafirleri kovalayarak Mekke'ye girselerdi, kafirlerle birlikte bu müslümanları da tanınmadıklarından dolayı öldürebilirler, durumun farkına vardıklarında da bu durumdan acı ve üzüntü duyarlardı. Ayrıca müşrik Arablara da "Bu insanlar savaşta kendi din kardeşlerini bile öldürmekten çekinmiyorlar" deme fırsatı verilmiş olurdu. Bu bakımdan Allah, bu çaresiz müslümanlara merhamet edip ayrıca Sahabe-i Kiramı üzüntü ve lekelenmekten kurtarmak niyetiyle bu olayda savaşa fırsat vermedi.
Bu maslahatın ikinci yönü de şudur: Allah, Kureyş'in yenilerek Mekke'nin fethedilmesinin böyle kanlı bir savaş sonucu olmasını istemiyordu. Belki de onun bu arzusu iki sene içerisinde onların her yandan çembere alınması yoluyla çaresiz ve güçsüz hale getirilerek hiç bir eziyete lüzum kalmadan mağlup olmalarına ve daha sonra Kureyş kabilesinin topyekun İslam'ı kabul edip Allah'ın rahmetine nail olmalarına zemin hazırlamak idi. Nitekim Mekke'nin fethi hadisesinde böyle olmuştur. Burada şu fikri tartışma ortaya çıkmaktadır:
Eğer kafirlerle aramızda savaş varsa ve bu kafirlerin elinde bir miktar erkek, kadın, çocuk, ihtiyar müslümanlar olup da bunları önlerine siper yaparak ortaya çıkmışlarsa veya saldırılacak kafir şehirlerinde müslümanlar varsa, hatta bizim yok etmemiz gereken bir savaş aracının bulunduğu bir noktada müslümanlar tutuluyor olsalar, bu durumda biz onlara ateş edip bombardımana tutabilir miyiz? Müctehid ve fakihlerin bu soruya verdikleri cevaplar şunlardır:
İmam Malik der ki; bu durumda ateş edilmemeli, bombardıman yapılmamalıdır. Bu görüşüne de bu ayeti delil getirmektedir. Onun demesi şudur: Allah müslümanları kurtarmak için Hudeybiye'de savaşa mani olmuştur. (Ahkamü'l-Kur'an, İbn el-Arabi) Fakat gerçekte bu zayıf bir delildir. Ayette böyle bir durumda hücum etmenin caiz olmayıp haram olduğunu belirten hiçbir kelime yoktur. Bu ayetten olsa olsa en fazla, böyle bir durumda müslümanları kurtarmak için saldırmaktan kaçınılabileceği anlamı çıkabilir. Fakat bu yola ancak bu kaçınmadan dolayı kafirlerin müslümanları yenme tehlikesi yoksa veya onlara karşı bizim zafer kazanmamızı sağlayacak imkanlar ortadan kalkmışsa cevaz verilebilir.
İmam Ebu Hanife, İmam Ebu Yusuf, İmam Cafer ve İmam Muhammed böyle bir durumda ateş açmak tamamen caizdir, hatta kafirler müslümanların çocuklarını siper yapıp öne dikseler bile onlara ateş açmakta hiçbir sakınca yoktur, demişlerdir. Bu durumda öldürülen müslümanların kanı karşılığında hiçbir keffaret ve diyet müslümanlar üzerine gerekmez. (Ahkâmü'l-Kur'an, Cassas, Kitab es-Siyer, İmam Muhammed; Harp Yapanlardan Suyun Kesilmesi Bölümü)
İmam Süfyan Sevrî de bu durumda ateş açılmasını caiz görmektedir. Fakat o der ki, bu durumda öldürülen müslümanların kanı karşılığında diyet yoktur ancak elbette ki müslümanlar üzerine keffaret vermeleri gerekir. (Ahkâmü'l-Kur'an, Cassas)
İmam Evzâ'i ve Leys b. Sa'd şöyle diyorlar: Kafirler müslümanları siper yapıp öne dikmişlerse onlara ateş açılmamalı, bunun gibi, bir savaş aracı içerisinde bizden esir alınanlar da bulunduğunu biliyorsak bu durumda o savaş aracını tahrip etmemeliyiz. Ama bir düşmanın şehrine hücum ediyorsak, o şehirde müslümanların da bulunduğunu bilsek bile, ateş açmamız caizdir. Çünkü ateş açtığımızda müslümanları vuracağımız kesin değildir. Ve eğer herhangi bir müslüman düşmana açılan ateş sırasında vurulsa bile, bu durum isteyerek olmadığı için bir keffaret gerekmez. (Ahkâmü'l-Kur'an, Cassas)
İmam-ı Şafii'nin mezhebindeki hüküm de şudur: Eğer bu durumda ateş açmak mutlaka gerekli değilse, müslümanları mahvolmaktan kurtarmaya çalışmak seçilecek en iyi yoldur. Her ne kadar böyle bir durumda ateş açmak haram değilse de mutlaka mekruhtur. Ama gerçekten bir mecburiyet varsa ve ateş açılmadığı takdirde savaş açısından kafirler avantajlı, müslümanlar zararlı çıkacaklarsa ateş açmak caizdir. Ama bu durumda dahi müslümanları kurtarmak için bütün imkanlar araştırılıp gayret gösterilmelidir. Buna ek olarak İmam-ı Şafii şunu da söylemektedir, eğer ölüm kalım savaşında kafirler bir müslümanı siper olarak öne sürmüşlerse ve bir müslüman da onu öldürmüşse bu durumda iki husus söz konusudur: 1) Öldüren onun müslüman olduğunu biliyordu 2) Müslüman olduğunu bilmiyordu.Birinci ihtimalde diyet ve keffaretin ikisi de gereklidir, ikincisinde ise sadece keffaret gereklidir. (Muğnî'l-Muhtac) Mevdudi

Müşrik Kureyşlilerin küstahça kibrine (hamiyyet) yapılan bu atıf onların Hz. Peygamber'e ve görevine karşı takındıkları genel tutumun bir karakteristiği olmasına rağmen, burada özel olarak vurgulanmasının -Zemahşerî'nin işaret ettiği gibi- Hudeybiye'de Hz. Peygamber ile Mekkeli temsilci Süheyl b. ‘Amr arasında yürütülen müzakereler sırasında meydana gelen bir olay ile bağlantılı olması muhtemeldir. Rivayete göre Hz. Peygamber, Ali b. Ebî Tâlib'e antlaşma teklifinin metnini dikte etmeye başladı: “Yaz, ‘Rahmân ve Rahîm olan Allah adına’”. Süheyl hei ve dedi ki: “Rahmân [ifadesini] hiç duymadık, bizim bildiğimiz sözleri yazdır”. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Hz. Ali'ye döndü: “O halde, yaz: ‘Senin adınla, Ey Allah’”. Hz. Ali, söyleneni yazdı. Ardından Hz. Peygamber devam etti: “Bunlar Allah'ın Elçisi Muhammed ile Mekke halkı arasında üzerinde antlaşmaya varılan [hususlar]dır...” Süheyl, yine sözünü kesti ve: “Eğer sen [gerçekten] Allah'ın Elçisi isen, [bu,] bizim sana haksızlık yaptığımız[ı kabul etmemiz demek]tir: onun için, anlayacağımız şekilde yaz” dedi. Bundan sonra Hz. Peygamber Hz. Ali'ye [şöyle] dikte etti: “Şöyle yaz: ‘Bu[nlar], Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed ile Mekke halkı arasında üzerinde antlaşmaya varılan [hususlar]dır...’” (Bu olay diğerlerinin yanısıra, Neseî, İbni Hanbel ve Taberî tarafından farklı rivayetlerle nakledilmiştir).Lafzen, “ilahî sorumluluk kelimesi” (kelimetu't-takvâ): onların, Allah'a ve O'nun kapsayıcı gücüne karşı duydukları sorumluluk bilinci sayesinde düşmanlarının “küstahça büyüklenmeleri”ne sükûnet ve olgunluk ile karşı koyduklarına işaret eder. M.Esed

Hudeybiye'de Mekkelilerle müslümanlar arasında andlaşma yazılacağı sırada Hz. peygamber, Hz. Alî'ye: "Yaz, dedi, bu, Allah'ın Elçisi'nin Mekke halkıyla yaptığı andlaşmadır." Kureyş temsilcileri dediler ki: "Biz senin Allah'ın Elçisi olduğunu bilsek, sizin ka'be'ye girmenize engel olmayız. Şöyle yazın:: Bu, Abdullah oğlu Muhammed ile, Mekke halkı arasındaki andlaşmadır." Hz. peygamber de öyle yazdırdı. Mü'minlerin çok zoruna giden bu durum, Allah'ın, gönüllerine indirdiği huzur ile yatıştı. Allah'ın Elçisi, Hudeybiye seferinden önce ru'yâsında, ashâbıyla birlikte Mekke'ye girdiklerini, bazılarının saçlarını tamamen traş ettiklerini, bazılarının da kısalttığını görmüştü. S.Ateş

Cahiliyet hamiyeti denmekle kastedilen, bir kişinin sırf kendi şöhreti ve gururu uğruna veya kendi menfaati peşine düşüp bilerek, kasten uygunsuz bir işi yapmasıdır.
Mekke kafirleri herkesin Hac ve Umre için Kabe'yi ziyaret etme hakkı olduğunu biliyorlardı ve buna inanıyorlardı. Hiç kimsenin, bu dini görevin yapılmasını engellemeye hakkı yoktur. Bu, Arablar arasında eskiden beri kayıtsız şartsız uyulan bir kanundur. Fakat kendilerinin baştan sona haksız olduklarını müslümanların da tamamen haklı olduklarını bildirmelerine rağmen, sırf gururları uğruna müslümanların Umre yapmalarını engellediler. Bizzat müşrikler arasında fıtraten doğruluğu sevenler de "İhram giyinip, kurbanlık adak develeri yanlarına alıp Umre yapmak üzere gelen bu insanları engellemek yersiz ve yanlış bir harekettir," diyorlardı. Fakat Kureyş'in liderleri sadece şu düşünceden dolayı zorluk çıkarıyorlar, müslümanları Mekke'ye sokmamak için çırpınıyorlar, "Eğer Muhammed bu büyük kalabalıkla Mekke'ye girerse bütün Arablar arasında şöhretimiz sönecek, gururumuz kırılacak" diyorlardı. İşte bu onların cahiliyet hamiyeti idi.
Burada sükunetten murad sabır ve vakardır. İşte bu sabır ve vakar sayesinde Hz. Peygamber (s.a.) ve müslümanlar, Kureyş kafirlerinin cahiliyet hamiyetlerine karşı koydular. Onlar, öfkelenip şuursuzca hareket etmediler. Ve onlara karşı cevap olarak hak ve hukuku çiğneyen, doğruluğa ters düşen veya hayır ve güzellikle sonuçlandırma yerine havayı daha fazla bozacak hiçbir harekette bulunmadılar.Mevdudi

Bu âyet grubunda mü’minler ve müşrikler arasında meydana gelebilecek büyük felaketlerin engellendiği beyân edilmektedir. Bu hâdisenin târihsel anlatımı şöyledir.
Mekkelilerden 80 kişi silahlı olarak Peygamber'i (s.a) ve ashâbını gâfil avlamak isteği ile Tenim dağı'ndan aşağıya indiler. Bize herhangi bir zarar veremeden onları teslim aldık ve hayatta bıraktık [öldürmedik]. Bunun üzerine yüce Allah, O sizi kendilerine karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke'de onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çekendi buyruğunu indirdi.
Abdullah b. Muğaffel el-Müzenî dedi ki: Hudeybiye'de Peygamber (s.a) ile birlikte yüce Allah'ın Kur’ân-ı Kerîm'de sözünü ettiği ağacın dibinde bulunuyorduk. Biz bu durumda iken üzerimize silahlı 30 genç delikanlı çıkıverdi. Yüzümüze doğru hücum ettiler. Peygamber (s.a) onlara beddua etli, yüce Allah onların gözlerini aldı. Rasûlullah (s.a) onlara, “Sizler herhangi bir kimsenin ahdine [emanına] sığınarak mı geldiniz? Yoksa herhangi bir kimse size bir eman mı verdi?” diye sordu. Onlar, “Hayır, öyle bir şey yok” dediler. Peygamber de onları serbest bıraktı. Bunun üzerine yüce Allah, O sizi... onların ellerini sizden... çekendi âyetini indirdi.
Seleme b. el-Ekva dedi ki: “Henüz barış görüşmeleri yapılıyorken Ebû Süfyân geliverdi. Vâdi silahlı adamlarla dolup taşıyordu.” (Seleme) devamla dedi ki: Kendilerine ne bir fayda, ne de bir zarar vermek imkânını bulamayan silahlı 6 müşriği önüme katarak getirdim ve onları Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna çıkardım. Ömer ise yolda, “Ey Allah'ın Rasûlü! Biz bizimle savaş hâlinde olan bir topluluğun üzerine gidiyoruz. Bizim ise beraberimizde silah da yok, savaş araç-gereci de yok” dedi. Rasûlullah (s.a) bunun üzerine yoldan Medîne'ye haber gönderdi de, oradaki bütün silahları, savaş araç ve gereçlerini getirdiler, Rasûlullah'a (s.a), Ebû Cehl'in oğlu İkrime senin üzerine 500 atlı ile birlikte geldi” diye haber verildi. Rasûlullah (s.a) Hâlid b. el-Velîd'e, “İşte bu senin amcan oğlu, üzerine 500 kişi ile birlikte geliyor”' dedi. Hâlid, “Ben Allah'ın ve Rasûlü'nün kılıcıyım” dedi. Bunun üzerine o gün kendisine ‘Allah'ın kılıcı’ adı verildi. Beraberinde bir grup atlı ile birlikte yola çıktı, kâfirleri bozguna uğratarak Mekke bahçelerine sığınmak zorunda bıraktı. (Bu rivâyet daha sahihtir. Aralarında çarpışma taşlarla olmuştu. Oklarla ve yayların uçlarıyla çarpıştıkları da söylenmiştir.)
25. âyetteki, Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı ifadesiyle kastedilenler, Mekke'de müşriklerin arasında bulunan hicret edememiş mü’minlerdir. Bunlardan ismi bilinenler şunlardır: Seleme b. Hişâm, Ayyaş b. Ebî Rebia, Ebû Cendel b. Süheyl. H.Yılmaz

Hudeybiye'de sona eren seferden kısa bir süre önce Hz. Peygamber, rüyasında kendisinin ve arkadaşlarının Mekke'ye hacı olarak girdiklerini gördü. Bu rüya, bir yıl sonra, H. 7. yılda, Müslümanların Mukaddes Şehir'e ilk barışcıl hac ziyaretlerini yerine getirmeleriyle gerçekleşmiş oldu.Erkek hacılar, hac kıyafetlerini (ihrâm) giymeden önce genellikle başlarını tam tıraş ederler yahut (ve bağlacının buradaki karşılığıdır) saçlarını kısaltırlar, çünkü haccın ifası sırasında bunları yapmak yasaktır. Aynı fiillerin yeniden yapılmaya başlanması, haccın bittiğini gösterir (karş. 2:196). (İhrâm aslında niyet ederek hac yasaklarına giriş demektir. Erkek hacıların kesimi, biçimi ve dikimi olan normal elbise giyinme yasağı dolayısıyla büründükleri iki parça kumaş da bu cümleden olduğundan, zamanla bu kıyafete ihrâm demek adet olmuştur. T.ç.n.)Yani, geleceği.  -  41 Bkz. not 22. M.Esed

Bu, müslümanları ruhen sürekli rahatsız eden bir sorunun cevabıdır: Müslümanlar, Peygamber'in (s.a) rüyasında Kabe'ye girdiğini ve Beytullah'ı tavaf ettiğini gördüğünü fakat buna karşılık şimdi Umre yapmadan geri döndüklerini söylüyorlar ve bu sorunun cevabını istiyorlardı. Buna cevap olarak Hz. Peygamber'in (s.a): "Rüyada bu sene açıkça Umre yapılacağı belirtilmemişti" demesine rağmen, müslümanların kalblerinde hâlâ az da olsa bir burukluk vardı. Bu yüzden Allah (cc) bizzat şu açıklığı getirdi: "O rüyayı biz gösterdik ve o tamamen doğrudur. Şüphesiz o yerini bulacak ve gerçekleşecektir."
Burada Allah, bizzat kendi va'di (sözü) varken, "İnşaallah" ifadesini kullanmıştır. Bu ifade üzerine bir itirazcı şöyle bir soru sorabilir. Bu va'di (Umre yapılacağı va'dini) Allah kendi vermesine rağmen bunu Allah'ın arzusu şartına bağlamanın anlamı nedir? Bunun cevabı şudur: Burada, bu ifade, "Allah istemezse va'dini yerine getirmeyecektir" anlamında kullanılmamıştır. Aksine bu ifade, olayın arka-planı dikkate alınarak kullanılmıştı.
Mekkeli kafirlerin müslümanları Umre yapmaktan engelleme düşüncesiyle oynadıkları bütün oyunlar şunun içindi: "Biz kimin, ne zaman Umre yapmasına izin verirsek o, o zaman Umre yapabilecek." Bunun üzerine Allah bunun, onların arzu ve isteğine göre değil kendi arzu ve isteğine göre olacağını buyurdu. Yani bu sene Umre yapılmaması Mekkeli kafirlerin yapılmamasını istediklerinden değil, bilakis Allah (cc) istemediğinden dolayıdır. Ve gelecekte bu Umre biz istersek olacak, kafirler istesin veya istemesin farketmez. Bununla birlikte bu ifadenin altında, müslümanların yapacağı Umrenin de kendi güçleriyle değil tamamen Allah'ın irade ve arzusuna bağlı olacağı düşüncesi yatmaktadır. Yoksa Allah'ın iradesinden bağımsız olarak onların gücü kendi kendilerine Umre yapmalarına yetmez, denmek istenmektedir.
Bu söz, bir sonraki sene olan H. 7. yılın Zilkade ayında yerine getirilmiştir. Tarihte bu Umre, "Umre Ül-Kada" (Kaza Umresi) adıyla meşhurdur.
Bu ifade Umre ve Hac'da başı kazımanın gerekli olmadığına, ama saç traş etmenin caiz olduğuna delalet etmektedir. Elbette başı kazımak daha iyidir. Çünkü Allah önce baş kazımayı buyurmuş, saç traş etmeyi sonra zikretmiştir. Mevdudi

Bu âyet, Rasûlullah'ın yıllar önce Mekke'de gördüğü bir vizyonun gerçekleşmesine işaret etmektedir. İsrâ ve Yûsuf sûrelerinde bu konuya değinilmişti. Burada işaret edilen rüya değil, vizyondur. Âyetten anlaşılacağı üzere Rasûlullah, Mekke'yi feth ve hacc için Mekke'ye girdiğini görmüştür, ki bu, Yûsuf peygamberin çocuk iken anne-babası ve kardeşlerinin kendisine secde etmelerini [teslim olmalarını] görmesi gibidir.
Vizyonun gerçekleşmesinin ötesinde bu âyette, Mekke'nin fethinden ast/aşağı olan bir başka fethin de yakın olduğu müjdelenmektedir. Henüz Mekke fethedilmeden inen bu âyetteki fetih, “Hayber'in fethi”dir. Zira Hayber'in fethi her açıdan Mekke'nin fethinden aşağı seviyededir. H.Yılmaz

Zımnen, “Peygamberlerine indirdiği vahiyler aracılığıyla.” Bkz. ayrıca 3:19 -“Allah katında tek [hak] din, [insanın] Allah'a teslimiyetidir”. Buradan şu sonuç çıkar: yukarıdaki prensibe dayanmayan (terimin en geniş anlamıyla) her din sırf bu sebepten (eo ipso), bâtıldır/geçersizdir M.Esed

Tüm elçiler Allahın dini olan, “Allaha telsi olma” anlamına gelen, “İslam dinini” tebliğ etmişlerdir. Fakat insanlar Allahın dinini insan sözleriyle karıştırarak batıl dinler oluşturdular. İşte böyle oluşmuş dinlerden üstün gelmesi için, Allah, İslam dinini son elçisi Hz. Muhammede göndediği Kuranla üstün kılmıştır. Süreç devam ettiği takdirde, yani Hz. Muhammedin tebliğ ettiği Kuran, insan sözleriyle bir tutulup, İslam dini, atalar dini haline gelirse, bu durumu düzeltecek yine, tanrının bizzat koruduğu Kuran olacaktır. M.Sağ

Burada böyle bir ilahi fermanın buyurulmasının nedeni şudur: Hudeybiye'de barış antlaşması şartları yazılırken Mekkeli müşrikler Peygamber'in isminin yanında "Allah'ın Elçisi" ibaresinin kullanılmasına itiraz etmişlerdir. Israrları üzerine Hz. Peygamber (s.a) bizzat kendisi antlaşma metninden bu ibareyi silmiştir. İşte bu olaya işaret ederek Allah (cc) buyuruyor ki: Bizim Peygamberimizin Peygamberliği konusunda hiç şüphe yoktur, bu bir gerçektir. İnsanların buna inanıp inanmaması bu gerçeği değiştirmez. Birtakım insanlar inanmıyorlarsa bırakın inanmasınlar. Bunun bir hakikat olduğuna bizim şahitliğimiz yeter. Onların inkarı ile bu gerçek değişmeyecektir. Bilakis onlara rağmen, Peygamber'in bizden alıp insanlara ulaştırdığı hidayet yolu, muhakkak diğer bütün dinlere üstün gelecektir. İşte bu inkarcılar onu engellemek için bütün güçlerini kullansalar da! (Her çeşit türden dinlerden kasıt din hüviyeti taşıyan bütün dünya nizam ve düzenleridir.) Bu konuda daha önce Zümer an: 3 ve Şuara an: 20'de geniş bilgi verdik. Burada Allah çok açık ifadelerle şunu zikrediyor: Muhammed'in Peygamber olarak gönderilişi, sadece bu dini insanlara anlatmak için değildi, ayrıca bu dini din hüviyeti taşıyan her çeşit dünya düzenlerine üstün getirmesi de gerekiyordu. Diğer bir deyişle, peygamber bu dini, batıl bir din hayata hükmetsin ve onun hakimiyeti altında, sıkıntı içinde, yaşamasına müsade ettiği ölçüde yaşasın diye değil, tam tersine bu hak din hayatın tek ve hakim dini olsun, diğer dinlerin devam edip yaşamaları da onun müsade sınırlarında olsun diye getirdi. (Daha geniş bilgi için bkz. Zümer an: 48) Mevdudi

Bu benzetme, Allah Elçisinin ve arkadaşlarının, ilk ve son durumlarını anlatmaktadır. İlk defa yere atılan bir dâne gibi filizlenmeğe başlayan İslâm cemâ'ati, gittikçe güçlenerek koca bir ordu olmuşlar, İslâm tohumunu ekenler bu durumdan son derece sevinirlerken, onların bu güçlü durumunu gören kâfirler öfkeden çatlar hale gelmişlerdi. S.Ateş

Bu bileşik tanımlama (yani, “kararlı ve tavizsiz” ifadesi -T.ç.n.), kanaatimce eşiddâ’ teriminin (tekili şedîd) bu bağlamdaki en uygun karşılığıdır.Lafzen, “kendileri arasında”. Karş. 5:54 -“müminlere karşı alçak gönüllü, hakikati inkar edenlere karşı onurlu” Sucûd (“secde etme/yere kapanma”) masdar-ismi, burada, inancın kalben ifasını temsil ederken, secde “izleri”, imanın inananların hayat tarzındaki ve hatta dış görünüşündeki yansımasını gösterir. “Yüz” insan kişiliğinin en anlamlı parçası olduğundan, Kur’an'da çoğu kez kişinin “tüm benliği” anlamında kullanılmıştır.Kur’an'da kullanıldığı şekliyle İncîl teriminin önemi konusunda bkz. sure 3, not 4.Lafzen, “öfke ile doldursun”.  - Klasik müfessirlerin çoğu yukarıdaki cümleyi genel olarak müminlere atfetmelerine rağmen Râzî, minhum zamirinin (“onlardan” yahut “onlar arasından”) önceki cümlede sözü edilen hakikat inkarcılarına -yani, henüz iman etmemiş ve böylece Allah'ın bağışlayıcılığına nail olmamışlara- yönelik olduğunu söyler: bu vaad, yukarıdaki ayetin nüzulünden sonraki birkaç yıl içinde gerçekleşti, çünkü Hz. Peygamber'in Arap düşmanlarından çoğu İslam'ı kabul etti ve büyük kısmı İslam'ın tebliğcisi oldu. Ama geniş anlamıyla bu ilahî vaad, Mahşer Günü'ne kadar, her dönemde ve bütün kültürel iklimlerde henüz hakikate intisab etmemiş ve ona göre hayatını yönlendirmemiş herkes için geçerlidir. M.Esed

"Eşiddau ale'l-kuffar"; Arapça'da "Fulanun şedidun aleyhi" (filan kişi onun aleyhine şiddetlidir) yani, onu alt etmesi, kendi isteğine baş eğdirmesi kendisini zorlar manasına denilir. Kafirlere karşı Peygamber'in ashabının sert olması, onların kafirlere karşı haşin ve katı davranmaları demek değil, imanlarının sağlamlığı, prensiplerinin kesinliği, hayat düzenlerinin olgunluğu ve imanlarından gelen ileri görüşlülüklerinin şaşmazlığı sebebiyle kafirler karşısında granit bir kaya gibi sağlam durmaları demektir. Kafirlerin istedikleri gibi çevirebilecekleri, şahsiyet tanımayan varlıklar değillerdir onlar. Müşriklerin dişleri arasında rahatça çiğneyip eritecekleri yumuşak bir yem değildir onlar. Onlar korku ile sindirilemezler. Onlar bir takım ihtiraslarla satın alınamazlar.
Hz. Peygamber'in (s.a.) yoluna baş koymuş bu mü'minleri o yüce davalarından döndürmeye kafirlerin gücü yetmeyecektir.
 Yani onların tüm sertlikleri İslam düşmanları içindir, mü'minler için değil; onlar mü'minlere karşı merhametli, şefkatli, yumuşak, nazik ve dertlerini paylaşan gönülden dostlardır. Gaye ve temel inançların bir oluşu onların içinde birbirlerine karşı sevgi, dostluk ve tam bir uyumluluk meydana getirmiştir.
Burada anlatılmak istenen namaz kılanların alınlarında secde yapmaktan dolayı meydana gelen yuvarlak iz değildir. Burada kastedilen mana Allah'a baş eğme sonucu insanda fıtri olarak medana gelen ruh yüceliği, ahlak güzelliği, vakar ve takva gibi insan çehresinde kendisini gösteren hasletlerdir.
İnsan çehresi yani siması sayfalarında insanın ruh dünyasının ve nefis aleminin rahatlıkla okunduğu bir kitaptır. Gururlu bir insanın siması, mütevazi ve alçak gönüllü bir insanın simasından farklıdır. Ahlaksız bir adamın çehresi ile, iyi niyetli ve temiz ahlaklı bir adamın çehresinin farkı hemen belli olur. Serseri ve edepsiz bir adamın yüzü ile munis, haysiyetli ve iffetli bir insanın yüzü arasında açık fark görülür.
Allah buyruğunun özü, bize şunu gösteriyor; Hz. Muhammed'in (s.a.) bu sahabileri ve beraberindekiler öyle kimselerdir ki, çehrelerinde takva nurunun parlamasından dolayı görenler onları insanların en hayırlıları ve mahlukatın en iyileri olduklarını derhal sezer ve kabul ederler. Bunun bir örneğini İmam Malik bize şöyle anlatıyor; Sahabiler ordusu Suriye topraklarına girdiğinde bölgenin hıristiyanları bunlar için "Hz. İsa'nın Havarileri hakkında duyduğumuz o yüce meziyetleri ve üstün değerleri taşıyan insanlar" demişlerdi.
Galiba bu, Kitab-ı Mukaddes'in, Tesniye 33. bölüm 2. ve 3. ayetlerine işaret etmektedir. Bu ayetlerde Peygamber'in (s.a) geleceği anlatılarak, Sahabileri hakkında "Mübarek insanlar" tabiri kullanılmaktadır.
Bundan başka Tevrat'ta Hz. Peygamber'in (s.a) niteliğini açıklayan ayetler var idiyse de bugünkü değiştirilmiş (muharref) Tevrat'ta görülmemektedir.
Bu misal verme ve niteleme, Hz. İsa'nın (s.a) bir vaazında açıklanmıştır. Bu da, İncil'in Yeni Ahid bölümünde şöyle nakledilmiştir: "Ve dedi: Allah'ın Melekutu böyledir, yere tohum saçan bir adam gibidir, gece gündüz uyuyup kalkar, tohum ekilir ve büyür, nasıl o bilmez. Toprak kendiliğinden otu, sonra başağı, sonra başakta dolu daneyi verir.
Mahsulun olduğunu sanan hemen biçer, çünkü hasat vakti gelmiştir... O hardal danesi gibidir ki, toprağa ekilirken her ne kadar yer üzerinde olan bütün tohumlardan daha küçük ise de, ekildikten sonra büyür ve bütün sebzelerden daha büyük olur. Büyük dallar salar; öyle ki gökten göğün kuşları onun gölgesi altında yerleşebilirler" (Markos, bab: 4, ayet: 26-32, Matta bab: 3, ayet: 31-32.)
Bazıları bu ayette geçen "minhum" ifadesindeki "min" zamirini sahabeden bir kısmına işaret olarak almışlardır. O zaman şu mana ortaya çıkar, "Onlardan iman edip, iyi ameller işleyenlere Allah, büyük mükafat verip bağışlayacağını va'd etmiştir." Bu tarz bir anlayıştan dolayı o malum kişiler Sahabe-i Kiram-ı karalamaya, atıp tutmaya fırsat bulmaktadırlar ve bu ayeti ileri sürerek Sahabiler içinde pek çoğunun mü'min ve salih kişiler olmadığını iddia etmektedirler. Fakat bu ayetin böyle tefsir edilmesi, 4, 5, 18, ve 26. ayetlere tamamen ters düşmektedir. Hatta aynı ayetin başlangıç kısmına bile aykırıdır. 3 ve 4. ayetlerde Allah, Hudeybiye'de Hz. Peygamber (s.a) ile beraber olan bütün sahabenin kalbine sükunet ve hayır indiğini ve imanlarında artış meydana geldiğini beyan etmekte ve istisnasız hepsinin cennete gireceklerini müjdelemektedir. 18. ayette Allah, ağacın altında Peygamber'e (s.a) biat edenlerin hepsinden memnun ve razı olduğunu açıklamaktadır. 26. ayette ise Peygamber'in (s.a) dostları, bütün arkadaşları hakkında "mü'minler" kelimesi kullanılmaktadır. Onlara sükunet ve huzur indirildiğini haber vermektedir. Ve bu insanların takvada herkesten ileri olduklarını buyurmaktadır. Burada, "Onlardan sadece mü'min olanlar hakkında haber verilmektedir" gibi bir anlam yoktur. Nitekim bizzat ayetin baş tarafında yapılan tarif ve övülme Peygamber'in (s.a) yanında olan sahabenin hepsi için yapılmıştı. Kelimeler ve ifadeler, "Seninle beraber olan o kimselerin hepsi şöyle şöyledir" şeklindedir. Böyle bir ifadenin ardından nasıl olur da ayetin sonuna doğru "Onlardan bir kısmı mü'min ve salih kimselerdi bir kısmı değildi" anlamı çıkabilir. Hâşâ Allah böyle çelişkili ve tutarsız bir ifadeyi nasıl kullanabilir. Bu bakımdan burada "min" kelimesini oradaki sahabenin bir kısmına işaret manasında anlamak, ayetin ahengine aykırıdır. Aslında burada "min", beyan, açıklama, açıklık kazandırma manasındadır. "Fectenibu'r-Ricse min'el-Evsan" (putların pisliklerinden sakının) ibaresinde "min" bir kısmına işaret değil, mutlak surette beyan manasındadır. Yoksa ayet şu manaya gelirdi: "Putların temiz olmayanlarından sakının." Arkasından da bir kısım putların temiz olduğu ve tapınılmasında bir sakınca olmayacağı sonucuna varılırdı. Mevdudi

• Allah, hakk dini bütün dinlere üstün kılmak için Elçisi'ni hidâyet ve hakk din ile göndermiş ve şâhit olarak da Allah yeter.
• Muhammed, Allah'ın Elçisi'dir.
• Onunla beraber olan kimseler, Allah'ın, kendileriyle düşmanları öfkelendirmesi için kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.
• Rasûlullah ile beraber olan mü’minler, Allah'ın fazlından ve bir hoşnutluk isteyerek rükû ederler [şirk koşmazlar], secde ederler [Allah'a teslimiyet gösterirler].
• Onların secde izinden [Allah'a teslimiyetlerinden] nişanları, yüzlerindedir [tüm varlıklarındadır]. Onların Müslüman olduğu her hallerinden belli olur.
• Bu, onların Tevrât'taki örnekleridir.
• Onların İncîl'deki örnekleri de, filizini yarıp çıkarmış, sonra onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, sonra da gövdesi üzerine dikilmiş bir ekin gibidir. Bu, ziraatçıların da hoşuna gider.
• Allah, onlardan iman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere mağfiret ve büyük bir mükâfat vaat etmiştir.
Allah'ın dinini mutlaka ortaya çıkaracağı, daha evvel zikredildiği gibi Tevbe sûresi'nde de zikredilecektir:
O [Allah], ortak koşanlar hoşlanmasa da, kendisini, din'in; onun [dinin] hepsinin üzerine ortaya koyması için Elçi'sini hidâyetle ve hakk din ile gönderendir. (Tevbe/33)
O [Allah], müşrikler hoş görmese de Elçisi'ni, hakk dini bütün dinlerin üzerine çıkarması için hidâyet ve hakk dinle gönderendir. (Saff/9)
İnsanlardan sefihler [aklı ermeyenler], “Bunları, üzerinde bulundukları kıbleden [hedeften, stratejiden] çeviren nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu ve batı yalnız Allah'ındır. O, dilediği/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar.” (Bakara/142)
Âyette mü’minler, “kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler” şeklinde nitelenmiştir, ki vahiy terbiyesi alan insan bu nitelikte olmak zorundadır:
Ey iman etmiş kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetli bir toplum getirir ki, O [Allah] onları sever, onlar da O'nu [Allah'ı] severler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, vâsi'dir, çok iyi bilendir. (Mâide/54)
Ey iman etmiş kimseler! İnkârcılardan tehlike oluşturan kişiler ile savaşın ve sizde bir sertlik bulsunlar. Ve şüphesiz Allah'ın, takvâ sahipleri ile birlikte olduğunu biliniz. (Tevbe/123)
Ve eğer onlar barış için yanaşırlarsa, sen de ona [barışa] yanaş! Ve Allah'a tevekkül et. Şüphesiz O [Allah], en iyi işitenin, en iyi bilenin ta kendisidir. (Enfâl/61)
Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve, “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hicr/88-89)
Ve mü’minlerden sana uyan kimselere kanadını indir. (Şu‘arâ/215)
Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama. Ve ikisine de kerîm [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsrâ/23-24)
Bu âyetlerde Rasûlullah ile birlikte olan sahabe övülmüş, Allah'ın onlardan razı olduğu bildirilmiştir. Kendilerini Allah yolunda feda edecek olanlar başka yerlerde de övülmüşlerdir:
Andolsun ki, Allah Elçisi'nde, sizin; Allah'ı ve son günü uman ve Allah'ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır. (Ahzâb/21)
Allah'ın, o kent halkından, Rasûlü'ne verdiği fey'ler, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi'ye yakınlık sahiplerine; göç eden fakirler –ki onlar, Allah'ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir–, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah'a da takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır. Onlardan önce o yurda ve imana yerleşen kimseler de, kendilerine göç edenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir. (Haşr/7-9)
Andolsun o ağacın altında sana biat ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur. İşte kalplerinde olanı bilmiş, onlara kalbi teskin eden, güven ve yatışma duygusu; moral indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ve alacakları birçok ganimetler ile mükâfatlandırmıştır. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Fetih/18-19)
Burada övülenler, asıl anlamıyla sahabedir, daha sonraki geniş anlamıyla sahabe değildir.
Âyetteki, Onların secde izinden nişanları yüzlerindedir ifadesi, kaynaklarda genellikle “çok secde etmeleri sebebiyle mü’minlerin alınlarında meydana gelen durum” veya “geceleri namaz kılan ve secde edenlerin yüzlerinde oluşan güzellik nûru” olarak namaza endeksli olarak açıklanmıştır.
Hâlbuki burada konu edilen bunlar değildir. Hatırlanacağı üzere secde'nin, “kişinin bilinçli olarak bir başkasına –kendisinden daha güçlü olduğunu kabul ederek– teslim olması, boyun eğmesi, onun otoritesi dışına çıkmaması” demek olduğunu; vech/yüz sözcüğünün de “kişinin tüm benliği”ni temsil ettiğini birçok yerde ifade etmiştik. O nedenle, burada maksat, onların Allah'a teslimiyetlerinin ve mü’min olduklarının her hâl ve davranışlarından belli olduğudur:
Görmedin mi, Allah nasıl bir misal verdi? Güzel bir söz, aslı [kökü], sabit, dalı-budağı gökte olan, Rabbinin izniyle her an ürün veren güzel bir ağaç gibidir. Ve onlar öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir. (İbrâhîm/24-25)
Mü’minlerin önceki kitaplardaki örneği Kur’ân tarafından bildirilmiştir. Şimdi bu örneğin, muharref Kitab-ı Mukaddes'teki benzerine bir göz atalım:
Sonra Îsâ şöyle dedi: “Tanrı'nın Egemenliği, toprağa tohum saçan adama benzer. Gece olur, uyur; gündüz olur, kalkar. Kendisi nasıl olduğunu bilmez ama, tohum filizlenir, gelişir. Toprak kendiliğinden ürün verir. Önce filizi, sonra başağı, sonunda da başağı dolduran taneleri verir. Ürün olgunlaşınca, adam hemen orağı vurur. Çünkü ürünü biçme zamanı gelmiştir.” Îsâ sonra şöyle dedi: “Tanrı'nın Egemenliğini neye benzetelim, nasıl bir benzetmeyle anlatalım? Tanrı'nın Egemenliği, hardal tanesine benzer. Hardal, yeryüzünde toprağa ekilen tüm tohumların en küçüğü olmakla birlikte, ekildikten sonra gelişir, tüm bahçe bitkilerinin boyunu aşar. Öylesine dal-budak salar ki, gökte uçan kuşlar gölgesinde barınabilir.”
Îsâ onlara bir benzetme daha anlattı: “Göklerin Egemenliği, bir adamın alıp tarlasına ektiği hardal tanesine benzer” dedi, “hardal tüm tohumların en küçüğü olduğu hâlde, gelişince bahçe bitkilerinin boyunu aşar, ağaç olur. Öyle ki, gökte uçan kuşlar gelip dallarında barınır.” Îsâ onlara başka bir benzetme anlattı: “Göklerin Egemenliği, bir kadının alıp tüm hamuru kabartmak için üç ölçek una karıştırdığı mayaya benzer.” Îsâ bütün bunları halka benzetmelerle anlattı. Benzetme kullanmadan onlara hiçbir şey anlatmazdı.
Sonra Kuzu'nun Siyon dağı üzerinde durduğunu gördüm. Onunla birlikte, alınlarında kendisinin ve Babasının adının yazılmış olduğu 144.000 kişi vardı. Gökten, gürül gürül akan suların sesini, büyük bir gök gürlemesini andıran bir ses işittim. İşittiğim ses, çenk çalanların çıkardığı sese benziyordu. O 144.000 kişi, tahtın önünde, dört yaratığın ve ihtiyarların önünde yeni bir ezgi söylüyordu. Yeryüzünden satın alınmış olan bu kişilerden başka kimse o ezgiyi öğrenemedi. Kendilerini kadınlarla lekelememiş olanlar bunlardır. Pak kişilerdir. Kuzu nereye giderse o'nun ardından giderler. Tanrı'ya ve Kuzu'ya ait olacakların ilk bölümü olmak üzere insanlar arasından satın alınmışlardır. Ağızlarından hiç yalan çıkmamıştır. Kusursuzdurlar.
Yâ Rabb! Halkları gerçekten seversin, Bütün kutsallar elinin altındadır. Ayaklarına kapanır, sözlerini dinlerler.  H.Yılmaz