(Duhâ - 10.Ayet)

<< Geniş Meal

Mâide

‘Akd (andlaşma) terimi, birden fazla tarafı içine alan kesin taahhütleri yahut yükümlülükleri ifade eder. Râğıb'a göre bu ayette atıfta bulunulan andlaşmalar üç türlüdür: “insan ile Allah arasındaki andlaşmalar [yani, insanın Allah'a karşı yükümlülükleri], insan ile kendi ruhu arasındaki ve birey ile [toplumun] diğer bireyleri arasındaki andlaşmalar” -böylece insanın bütün ahlakî ve sosyal sorumluluk alanı kapsanmış olmaktadır.Yani, 3. ayette. Behîmetu'l-en‘âm ifadesi, lafzen, “sığır [cinsi] bir hayvan” olarak çevrilebilir; ama bu gereksiz bir benzetme olacağı için, müfessirlerin çoğu, burada kasdedilenin, “otlarla beslenmesinden dolayı ve bir av hayvanı olmadığı için [ehlileşmiş] sığıra benzeyen herhangi bir hayvan” olduğu görüşünü benimsemişlerdir (Râzî; ayrıca Lisânu'l-‘Arab, ne‘ame maddesi). Yukarıdaki ifadenin çevirisinde ben de, bu ikna edici yorumu benimsedim.Lafzen, “dilediği” yahut “uygun gördüğü”: yani, yalnızca O'nun bildiği bir plana uygun olarak. Hac esnasında avlanmanın yasak olduğu konusunda bkz. bu surenin 94-96. ayetleri. M.Esed

İhram: aslında hacıların normalde yasak olmayan ve fakat hac süresi boyunca yapmamaları gereken yasaklardır. Ama bugünkü uygulama ile özdeşleşmiştir. Bugün hada erkek hacıların büründüğü, iki parçadan oluşan büyükçe beyaz havlu anlamındadır. Kadın hacıların ise normal elbiseleridir. M.Sağ

Yani, "sizin için bu surede açıklanan ve genelde İlâhî Hukuk'ta ortaya konan tüm akitleri yerine getirin, tüm sınırları gözetin." Bu kısa giriş cümlesinden sonra, titizlikle uyulması gereken sınırlar, akitler sıralanmaya başlıyor.
 Arapça En'am kelimesi deve, sığır, koyun ve keçi, behîme ise, dört ayaklı otlayan tüm hayvanlar için kullanılır. İki kelimenin (isim tamlaması şeklinde) birlikte kullanılması, En'am kelimesinin ifade ettiği dört tür hayvanı andıran tüm otlayan dört ayaklıları içine alarak anlamı daha kapsamlı hale getirmiştir. Yine başka hayvanları öldürüp yiyerek beslenen etoburların gayri meşru olduğunu da imâ etmektedir. Hz. Peygamber (s.a) bir hadislerinde et yiyenlerin gayri meşru olduğunu ifade ederek bu durumu açıklığa kavuşturmuştur. Aynı şekilde, pençesi olup, yiyecek için başka hayvanları öldüren veya lâşe (ölmüş vücut, ceset) yiyen kuşların da haram olduğunu belirtmiştir. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a) etoburların ve pençeli kuşların etinin yenmesini yasaklamışlardır. Değişik sahabelerden gelen daha başka hadisler de bu hükmü desteklemektedir.İhram. Kâbe'den bilinen uzaklıktakı belirli mesafeler içinde giyilmesi gereken hac elbisesidir. Hacıların günlük elbiselerini çıkarıp, hac elbiselerini giymedikçe Kâbe'ye varmaları meşru değildir. İhram, biri bele sarılan, diğeri omuzlara atılan dikişsiz ve süssüz iki parça kumaştan oluşur. Ayakların üst yüzeyi, topuklar ve baş açık olmalıdır. Buna ihramlı bulunma denir. Bu hal normalde meşru olan bazı şeyleri gayri meşru kılar. Sözgelimi traş olunmaz, saç kesilmez elbiseler giyilip süsler takılmaz, koku kullanılmaz, şehevî arzulara dalınmaz vs. Bir diğer sınırlama da, hiçbir canlının öldürülmemesi, avlanılmaması veya kimsenin avda yardıma itilmemesidir.
Bu demektir ki, dilediği emri vermekte Allah mutlak yetki sahibidir ve kulların bunu sorgulamaya hiç bir hakları yoktur. Allah'ın tüm irade ve emirleri hikmete dayanıyor ve tam bir üstünlük ve mükemmeliyet taşıyorsa da, yine de bir müslüman, sadece kendi düşüncesi ve kendi hayrına uygun olması sebebiyle itaat etmez; ancak, üstündeki Hakimiyet Sahibi'nin emirleri olduğu için itaat eder. Eğer Allah bir şeyi gayri meşru ilân etmişse, bu bir başka nedenle değil, ancak O gayri meşru ilân ettiği için gayri meşrudur. Aynı şekilde, O bir şeyi meşru yapmışsa, yine o şeyin ve her şeyin sahibinin kullarına onun kullanma izni vermesinden başka bir nedenle meşru olmaz. Bu nedenledir ki, Kur'an bu temel ilke üzerinde yani bir şeyi meşru veya gayri meşru yapan tek temelin Mâlik'in onun kullanımına izin verip vermediği üzerinde şiddetle durur. Yine, kulların bir şeyi meşru veya gayri meşri saymak konusunda bundan başka hiçbir dayanağı yoktur. Bir şeyi, eğer Allah meşru kılmışsa meşrudur, yasaklamışsa meşru değildir. Mevdudi

Şeâir, şiârın çoğuludur. Bir yol, bir akide, bir düşünce biçimi bir eylem veya bir sistemi sembolize eden bir nesne veya onun temsilcisine, bir amblem görevi gördüğünden dolayı şiâr denilir. Resmî bayraklar polis veya asker üniformaları, paralar, pullar vs. yönetimi altındakilerden ve belli ölçülerde başkalarından kendilerine gerekli saygı isteyen hükümetlerin şeâiridir. Sözgelimi, Tapınak, Ekmek-Şarap Yemeği plâtformu, haç vs. Hıristiyanlığın şeâiridir.
Orak ve çekiç Komünist Parti'nin şiârı, SS'ler Nazi Partisi'nin şiârıdır. Tüm bunlar izleyicilerinden sembolleri için saygı isterler. Eğer bir kimse, bir sistemin sembollerinden birine saygısızlık gösterirse, bu o sisteme karşı bir düşmanlık göstergesidir ve eğer saygısızlık gösteren kişi aynı sisteme aitse bu durumda bu hareket bir isyan, bir yüz çevirme (irtidat) demektir.
Allah'ın şeairi putatapıcılık, küfr ve tanrıtanımazlık şekillerine aykırı olarak Allah'a ibadetin saf şeklini temsil eden işaret ve sembollerdir. Psikolojik temelleri yalnızca Allah'a ibadete dayandığı ve şu veya bu şekilde şirk ya da küfürle kirletilmediği sürece nerede ve hangi sistemde karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, müslümanların Allah'ın şiarlarına saygı göstermeleri gerekir. Bu bakımdan eğer bir müslüman bir gayri müslimin inanç veya hareketlerinde Allah'a ibadetten öğeler taşıyan bir şey bulursa, bu öğeye ve Allah'a ibadetle bağlantılı sembollere gereken saygıyı gösterecektir. Bu noktada müslüman olmayanlarla hiçbir tartışmaya girilmez; tartışma, ancak Allah'a ibadet, başkalarına ibadetle kirletildiği zaman ortaya çıkar.
Bu bağlamda şu nokta iyi anlaşılmalıdır ki, Allah'ın şiarlarına gereken saygıyı gösterme emri, müslümanların Mekke'yi ellerinde bulunduran müşrik Araplarla savaşta olduğu bir zamanda gelmiştir. Müşrik Araplardan bazıları Kâbe'ye giderken müslümanların kendilerini kolayca vurabilecekleri yollardan geçmek durumunda olduklarından bu emir gerekliydi. Bu yüzden müslümanlara, putperest de olsalar, kendileriyle savaş halinde de olsalar, Allah'ın Evi'ne giden müşriklere eziyet etmeme emri verilmektedir. Yine, müslümanlar Hac aylarında onlara saldırmamalı, kurban olarak Allah'ın Evi'ne götürdükleri hayvanları ellerinden almamalıdırlar. Bu, bozuk dinlerinde sağlam kalmış olan Allah'a ibadet öğesine saygı gösterilip, ayak altına alınmamasını temin içindir.
Savaş hali nedeniyle müslümanların çiğnemesi tehlikesi bulunduğundan, emr'in hemen arkasından Allah'ın birkaç şiarı özellikle anılmaktadır. Tabii ki, saygı gösterilmesi gereken yalnızca bu şiarlar değildir.
Burada hemen İhram'la ilgili emir gelmektedir. Çünkü Allah'ın şiarlarından biridir bu. Allah'ın şiarlarından birini çiğnemek olduğu için ihramlıyken avlanma yasaklanmaktadır. Fakat, hükme göre İhram'ın sınırlamaları sona erdiğinde istenilirse avlanmaya izin verilmektedir.
Bu yasak, müslümanların müşrik Arapların hac'ca gelmelerine engel olmalarını ve kendi bölgelerinden geçerlerken onlara saldırmalarını önlemek için konmuştur. Düşmanları, eski âdetlerine bile zıt olarak kendilerini Kâbe'yi ziyaretten ve haccetmekten alıkoyduklarından dolayı müslümanlar öyle kızgındılar ki, misillemede bulunabilirlerdi. Fakat Allah sınırları aşmamaları için kendilerini uyarmaktadır. Mevdudi

Lafzen, “ne kurbanlara, ne de süslere” -Allah adına kurban edilmek ve etlerinin çoğu yoksullara dağıtılmak üzere hac esnasında Mekke'ye getirilmiş olan hayvanlara bir atıf. Bu tür hayvanları işaretlemek ve onların istemeyerek dünyevî (yani, ticarî) hedefler için kullanılmasını önlemek amacıyla boyunlarına geleneksel olarak süsler asılırdı. Bkz. ayrıca 2:196 -Bu ayetin ilk kısmında geçen şe‘âirallâh (lafzen, “Allah'ın sembolleri”) terimi, hem özel dinî merasimler için ayrılan yerleri (mesela Kâbe'yi), hem de bizzat bu dinî merasimleri gösterir. (Karş. Safâ ve Merve'nin “Allah tarafından konulmuş semboller” olarak tanımlandığı 2:158.) Yukarıdaki bağlamda özellikle hac merasimlerine atıfta bulunulmaktadır.Lafzen, “hac ile ilgili sorumluluklardan kurtulduğunuz zaman” (izâ haleltum).Bu sure, tartışmasız olarak H. 10. yılda nazil olduğundan (Taberî, İbni Kesîr), yukarıdaki ayetin, müşrik Kureyşliler'in Hz. Peygamber'i ve izleyicilerini hac için Mekke'ye girmekten alıkoymayı başardıkları H. 6. yılda Hudeybiye Andlaşmasıyla sonuçlanan olaylara atıfta bulunduğu şeklindeki bazı müfessirlerin görüşünü kabul etmek zordur. Bu surenin nüzulü esnasında Mekke zaten Müslümanların eline geçmişti ve dolayısıyla Müslümanların, o zamana kadar hemen hemen tümü İslam'ı kabul etmiş olan Kureyşliler tarafından engellenmeleri diye bir sorun yoktu. Bu nedenle, yukarıdaki emrin tarihî bir atıf (olay) ile sınırlandırılamayacağı, ama zamana bağlı olmayan, genel bir muhteva taşıdığı sonucuna varırız: Başka bir deyişle, onun, müminleri “Mescid-i Harâm” ile sembolize edilen dinî görevlerini ifa etmekten -fiziksel veya mecazî anlamda- alıkoyan ve böylece onları inançlarından kopmaya zorlayan herkese işaret ettiği sonucuna varırız. M.Esed

Gâyet açık olan bu âyetlerde birtakım emirler verilmekte, ilkeler belirlenmekte ve mü’minlere bunlara harfiyen uymaları emredilmekte; aksi davrananların ise cezalandırılacağı tehditkâr ifadelerle beyân edilmektedir. Burada ortaya konan ilkeler şöyle sıralanabilir:
• Mü’minler, sözleşmeleri yerine getirmelidir.
• Mü’minler, hacc esnasında avlanmamalıdırlar. (Haccı eda ettikten sonra avlanabilirler.)
• Kur’ân'da yasaklananlar dışında, en‘âmın [dört bacaklı iki tırnaklı, geviş getiren ve ot yiyen hayvanların] kusursuzları/gerdanlıksızları mü’minlere helâldir, onlardan yiyebilirler.
• Mü’minler, Allah'ın alâmetlerine, haram aya, hedylere, gerdanlıklarına ve Rabb'lerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytu'l-Harâm'ı [Ka‘be'yi] kastedenlere [hacc görevi yapmak isteyenlere] saygısızlık etmemelidirler.
• Mü’minler, kendilerini Mescid-i Harâm'dan çevirenlere duydukları kin nedeniyle saldırganlık etmemelidirler.
• Mü’minler, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmalı, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmamalıdır.
• Mü’minler, Allah'a takvâlı davranmalıdır.
Görüldüğü üzere bu ilkelerin ilki, sözleşmelerin yerine getirilmesidir. Kur’ân bunun üzerinde hassasiyetle durmuş ve bunu tekrar tekrar vurgulamıştır:
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr değildir. Ama birr [iyi olan kimseler], Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikâme eden, zekâtı veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, sâdık olanlardır. Ve işte onlar, takvâlı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak yaptığınız; ağız alışkanlığı yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız; sözleşmeler oluşturduğunuz yeminlerinizden] sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin en hayırlısından; en iyisinden on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, şükredesiniz [karşılığını ödersiniz] diye âyetlerini sizin için böyle açığa kor. (Mâide/89)
Ey İsrâîloğulları! Size nimet olarak verdiğim nimetimi hatırlayın, Benim ahdime vefa gösterin ki Ben de sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve sadece Benden korkun/sadece Bana ibâdet edin. (Bakara/40)
Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin. Yeminlerinizi [sözleşmelerinizi] sağlama aldıktan ve Allah'ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediğiniz şeyleri bilir. (Nahl/91)

Ve onlar [kurtulan mü’minler], emanetlerine ve ahitlerine riâyet eden kimselerdir. (Mü’minûn/8)
“Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden felâkın Rabbi'ne sığınırım” de! (Felâk/1-5)
Şe‘âirillâh kelimesi, özel anlamıyla “büyük baş hayvanlar”ı, genel anlamıyla ise “yeryüzündeki tüm varlıklar”ı kapsar. Dolayısıyla Allah insanlardan, büyük baş hayvanlara özen göstermelerini ve canlısı-cansızı ile doğaya zarar vermemelerini istemiştir. Ayrıca, büyükbaş hayvanların şeair olduğu hususunda Hacc/36'ya bakılabilir.
Âyette, “Size en‘âm helâl kılındı” denmeyip,  بهيمة [behîme] sözcüğü ile izafet yapılarak, Size behîmetu'l-en‘âm helâl kılındı denilmiştir. Bu terkip, genellikle görmezlikten gelinerek ibare, “Size en‘âm helâl kılındı” diye çevrilegelmiştir. En‘âm sözcüğü hakkında daha evvel açıklama yapmıştık:
Ve O [Allah], asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde kılandır. Meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de onun hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O [Allah], israf edenleri sevmez. Ve O, hayvanlardan yük taşıyanları, döşek yapılanları yaratandır. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytânın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.  Sekiz eş: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “O [Allah], iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp bürüdüğünü mü [yavruları mı]? Eğer doğrular iseniz bana ilme dayanarak haber verin.” Ve deveden iki, sığırdan da iki. De ki: “O [Allah], iki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp bürüdüğünü mü [yavruları mı]? Yoksa Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şâhitler mi oldunuz [O'nun yanında mıydınız]?” Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zâlim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zâlimler topluluğuna kılavuz olmaz. De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş, veya akıtılmış kan, yahut domuzun eti –ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]– yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk olan hariç, haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Artık kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir).” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En‘âm/141-145)
Hayvanları O yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Siz onlardan bir kısmını da yersiniz. Ve onlarda [hayvanlarda], akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır. Ve onlar [hayvanlar], ancak canınızın bir parçası tükenerek ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. Ve O [Allah], kendilerine binesiniz, hem de zînet olsun diye atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve O, bilmediğiniz şeyleri yaratıyor. (Nahl/5-8)
Ve onlar görmediler mi ki, Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar. Ve onları, kendileri için zelîl kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da. (Yâ-Sîn/71-72)
Kimileri, behîme kelimesine, “ceylan, vahşi sığır”, “en‘âm'ın karnındaki yavruları” gibi anlamlar yüklemişlerdir. Bu terkibin doğru anlaşılabilmesi için sözcüğün anlamının iyi bilinmesi gerekir:
BEHÎME
 بهيم [behîm], “tek renk olup içine beyaz, siyah vs. gibi başka renk karışmamış olan” demektir. Ayın, hiç doğmadığı üç geceye  بُهَم [bühem] denir. Ebû Ubeyd şöyle demiştir: “بُهم [bühm], körlük, şaşılık, topallık, uyuzluk gibi hastalığı olmayan” demektir, ki bu da, “kusursuz, lekesiz damgasız” demektir. Buradan gelen mübhem sözcüğü de, “üzerine hiçbir işaret konulmamış, leke sürülmemiş, damga vurulmamış, o nedenle, anlaşılmayan, içinden çıkılmayan, kime ait olduğu bilinmeyen” demektir.
Buradan hareketle behîmetu'l-en‘âm'ı, iki şekilde anlamak mümkündür:
A) Behîmetu'l-en‘âm, “damgasız, gerdanlıksız olan [hacc için hediye yapılmamış, tahsis edilmemiş, işaret konulmamış] hayvanlar.”
Buna göre anlam şöyle olur: Hacc görevini sürdürenler, gerdanlıklılardan yemek zorunda değiller, işaretsiz olanlardan da yiyebilirler.
B) Söz konusu en‘âm'ın/hayvanın behimliği [lekesizlik ve damgasızlığı]; “sağlıklı olması, kör, topal, uyuz vs. olmaması”dır. Buradan da, hacc esnasında salgın hastalığa maruz kalmamak, sağlığı korumak için bu hayvanların en sağlıklılarının yenilmesinin öngörüldüğü anlaşılır. Hacc ortamının kalabalık olması hasebiyle, insan ve çevre sağlığı açısından bu anlam tercihe daha şayandır. H.Yılmaz

Bkz. 2: 173  -  Nusub (tekili nâsibeh), İslam öncesi dönemde müşrik Kureyşlilerin çevresinde hayvanları putlarına kurban ettikleri Kâbe'nin etrafında kurulmuş olan taş sunaklardı. Ancak, Zeyd b. ‘Amr b. Nufeyl'in naklettiğine (Buhârî) göre, sadece kurbanlık hayvanlar değil, ortak tüketime tahsis edilmiş olan hayvanlar da, farazî bir “kutsama” adına orada sıkça boğazlanırdı (bkz. Fethu'l-Bârî VII, 113). Bazı dilbilimciler nusub formunu tekil olarak almış, çoğulunun ise ensâb olduğunu ileri sürmüşlerdir (bkz. bu surenin 90. ayeti). Her iki durumda da sözkonusu terim, “putperestlik” olarak tanımlanabilecek olan her türlü uygulama tarzına yakınlığı gösterir ve sadece lafzî anlamı ile karşılanması yanlış olur. Bu hususta keza karş. bu surenin 90. ayeti ve ilgili not 105.Lafzen, “fal okları aracılığıyla [gelecek hakkında] kehanette bulunmayı amaçlamanız”. Bu, İslam öncesi Arapların gelecekte kendilerini neyin beklediğini anlamak için kullandıkları tüysüz ve uçsuz fal oklarına bir atıftır. (Bu uygulamanın kapsamlı bir tarifi Lane III, 1247'de bulunabilir.) Kur’an'da bu tür tarihsel atıflarda hep görüldüğü gibi, bu da, mecazî olarak kullanılmıştır ve gelecek hakkında kehanette bulunmaya veya gelecekten haber vermeye yönelik her türlü teşebbüsü yasaklamaktadır.Hz. Peygamber'in çağdaşlarının şahitliğine dayanan eldeki bütün rivayetlere göre, yukarıdaki ayet -ki, bilindiği gibi Kur’an vahyini noktalayan ayettir- Hz. Peygamber'in vefatından seksenbir veya sekseniki gün önce, H. 10. yılda Zilhicce'nin 9'unda bir Cuma günü öğleden sonra Arafat'ta nazil olmuştu. Bu ayetten sonra başka hiçbir buyruk indirilmiş değildi: bu durum, Allah'ın dini kemale erdirmesine ve nimetlerinin tamamını müminlere bahşetmesine yapılan atfın sebebini de açıklamaktadır. İnsanın Allah'a kendini teslim etmesi (islâm), sahih dînin temeli veya temel ilkesi olarak kabul edilmiştir. Bu teslimiyet, yalnızca Allah'a inanmakta değil, ama aynı zamanda O'nun emirlerine itaat etmekte tam ifadesini bulur: ve bu, Kur’an mesajının tamamlandığı duyurusunun, neden, Peygamber Muhammed (s)'e vahyedilmiş olan son yasal buyrukları ihtiva eden bir ayet metnine konulduğunu açıklamaktadır.Lafzen, “[bir] boşluk [durumun]da” (fî mahmesah). Bu ifade, genellikle “aşırı açlık durumunda” şeklinde anlaşılır; ama bu ifade, ilk bakışta “açlığın doğurduğu boşluğu” gösterdiği halde yukarıdaki ayette kehanete yapılan atıf, mahmesah teriminin aynı zamanda mecazî olarak kullanıldığına da işaret eder: Yani, burada yalnızca fiilî aşırı açlık durumlarını (ki, 2:173'de açıkça işaret edildiği gibi, bu durumda normal olarak yasaklanmış et cinslerini yemeye izin verilmiştir) değil, ama aynı zamanda, bir kimsenin kontrolü dışındaki zorlayıcı dış güçlerin onu, iradesinin tersine, normal olarak İslamî hükümlerin yasakladığı bir şeyi yapmaya zorlayabileceği diğer durumları da kapsar -mesela, hastalığın gerektirdiği ve kaçınılmaz kıldığı durumlarda uyuşturucu ilaçların kullanılması gibi. M.Esed

 Yani, "normal ölümle ölen hayvan etleri."
Yani, Allah'ın adından başka bir kimse veya bir şey adına boğazlanan veya bir veli (aziz), bir tanrı ya da bir tanrıça vs.ye sunma niyetiyle boğazlanan hayvanın eti. (Ayrıca bkz. Bakara: 171).
"Eğer bir hayvanın başına bunlardan biri gelir de yine ölmez ve gereği gibi boğazlanırsa, onun etini yemek helâldir." Buradan temiz bir hayvanın etinin ancak öngörüldüğü şekilde boğazlanmasıyla helâl olacağı ve onu helâl kılmanın başka bir yolunun bulunmadığı anlamı da çıkmaktadır. Hayvan öngörüldüğü şekilde, yani boğazın çoğu kısmı kanın serbestçe akmasına imkân verecek biçimde kesilir. Eğer boynun tamamı koparılır veya hayvan boğazından sıkılarak ya da bir başka şekilde öldürülürse, gerektiği gibi boğazlanmış olmaz. Çünkü, bu durumda kanın çoğu vücutta kalır ve farklı yerlerde pıhtılaşıp ete yapışır. Fakat, eğer öngörüldüğü şekilde boğazlanacak olursa, vücudun tamamı beyinle bağlantılı olarak kanın bütünüyle vücuttan akmasına izin verecek kadar uzun bir süre kalır ve et bizzat haram (haram liaynihî) olan kandan temizlenir. Bu bakımdan, etin helâl olması için kandan temizlenmesi gerekir.
Arapça'da nusub, özelikle herhangi bir aziz veya tanrı için kendilerine kurban gayri meşru bir tapınmadan dolayı kurbanın kesildiği her türlü yer için kullanılır.
Bu bağlamda, hükmün yiyecekleri haram veya helâl kılmak için öngördüğü sınırların tıbbî açıdan değil de ahlâkî ve manevî açıdan çizildiği iyice anlaşılmalıdır. Tıpla ilgili konularda bu sınırlama kişinin kendi yargı ve algı gücüne bırakılmıştır. Sağlığı ve beslenmesi açısından nelerin yararlı, nelerin zararlı olduğunu bulup çıkarmak kişinin kendi işidir. Hüküm, bu sahada yol göstericilik için her hangi bir sorumluluk yüklenmez. Böyle yapmış olsaydı, ilk yasaklanması gereken zehir olurdu. Fakat ne Kur'an'da, ne de hadislerde mutlak olarak ne zehirden söz edilir, ne de başka öldürücü şeylerden. Hüküm, ancak neyin ahlâkî veya manevî açıdan zararlı ya da yararlı olduğu ve helâl şeyleri kazanmanın doğru ve yanlış yollarıyla ilgilenir. İnsanın kendi kendine bunları ortaya çıkarma aracının bulunmadığı ve bu nedenle hükmün yol göstericiliği olmadan bu alanda yanlışlıklar yapabileceği açıktır. Bu yüzden, yasaklanan şeyler temizlik (tayyib) veya ahlâk ya da inanç açısından zararlı olduğu için yasaklanmıştır. Meşru kılınan şeyler ise, bütün bu kötülüklerden uzak olduğu için meşru kılınmıştır.
Burada, halkın açıkça anlaması için Allah'ın neden bazı yasakların altında yatan hikmeti açıklamadığı sorulabilir. Bunun nedeni, bunları insanın kavramasının mümkün olmamasıdır. Sözgelimi lâşe, kan veya domuz eti yemenin getireceği ahlâkî kötülükleri derinliğine araştırmamız mümkün olmadığı gibi, bunların nasıl ve hangi ölçülerde ortaya çıkacağını bilebilmemiz de kolay değildir. Çünkü elimizdeki ahlâkîliği ölçüp tartacak hiçbir araç yoktur. Bu bakımdan bunların kötü sonuçları açıklanmış bile olsa, doğruluklarını ölçecek bir araç olmadığından şüpheler yine de dağılmayacaktır.
Allah'ın helâl ve haram sınırlarının gözetimini, bir inanç sorunu olarak ortaya koymasının nedeni budur. Kur'an'ın Allah'ın Kitabı ve Hz. Peygamber'in (s.a) O'nun Rasûlü olduğuna, Alim ve Hakîm olarak da Allah'a inanan bir kişi, arkada yatan hikmeti anlasın veya anlamasın, bu sınırları gözetecektir. Öte yandan, bu temel akideyi kabul etmiyorsa, insanî bilgiye göre zararlı olanlardan kaçınarak, insanın zararlı olduğunu bilemediği şeylerin sonuçlarına katlanmaya da devam edecektir.
Bu ayet üç tür yasaktan oluşmaktadır:
Bir tanrı, tanrıça veya benzerlerinden, şirk olan yollarla talihini öğrenmek için fal okları çekmeyi veya gelecekleri ya da anlaşmazlıkları çözümlemekle ilgili işaretler almayı yasaklamaktadır. Söz gelimi, Mekke'nin putperest Kureyş kabilesi bu amaçla Kâbe'de Hûbel putunu seçmişlerdi, onun yanında yedi fal oku bulundururlardı. Putun bakıcısına (din adamına) kurban sunduktan ve bir takım merasimlerden sonra bir ok çekerler ve onun üzerine kazınmış bulunan yazıları Hûbel'in hükmü olarak kabul ederlerdi.
İkinci tür yasak, akla ve bilgiye başvurmadan herhangi bir şeyi iyi veya kötü işareti saymak, hayatın günlük sorunları hakkında mantıksız ve bâtıl karar alma yöntemleri ve yollarından, veya belli şeyleri, olayları, durumları ve benzerlerini uğursuzluk sayarak gelecek olaylar hakkında körce sonuçlara varmaktan oluşmaktadır. Kısaca, fal yöntemlerini ve kehanetleri içine almaktadır.
Üçüncü yasak türü, kazanmanın meziyet ve liyâkate, hak, hizmet ve diğer aklî yargılara değil de, salt şansa dayandığı tüm kumar çeşitlerini kapsamaktadır. Örneğin, belli bir bilet sahibini çok sayıda aynı türden bilet sahiplerinin zararına ödüllendiren tüm lotarya ve piyango çeşitleri, çok sayıda doğru cevabın içinde yalnızca şansa dayanarak işaretlenen bir cevaba ödül veren bulmacalar, tüm bunlar haramdır.
Ne var ki, eşit derecede meşru iki şey veya hak bulunup da, aralarında hiçbir aklî seçim yapma yöntemi olmadığı zamanlarda kura çekmek İslâm'da meşrudur. Söz gelimi ortada her bakımdan aynı hakka sahip iki kişi bulunsun, hâkim birine öncelik tanıyacak hiçbir aklî yargı yolu bulamasın ve taraflardan hiçbiri hakkından vazgeçmesin. Böyle bir durumda, iki taraf da razı olursa sorun kura ile çözülür. Veya, iki meşru şeyden birini seçmek zorunda kalıp da, seçimde güçlük çeken kişi kura atabilir. Hz. Peygamber (a.s) eşit hakka sahip iki kişi arasında seçim yapması gerekip de, kendisi birinin lehine karar verdiğinde diğerinin alınacağını hissettiği zaman bu yöntemi uygularlardı.
"Bugün" belli bir gün veya tarih değil, ayetin indiği gün demektir. "Kâfirler dininizden ümidini kesti" ifadesinin anlamı şudur: "Uzun süren sistemli bir direnme ve karşı çıkıştan sonra, dininizi başarısızlığa uğratma ümidini yitirdiler. Dininiz kalıcı bir hayat düzeni olup, sağlam bir temele oturduğundan, artık eski "Cahiliyet'e döneceğinizi ummuyorlar." Bu yüzden, "Onlardan değil, Ben'den korkun." Yani, kâfirlerden sizin dinî görevinizi yapmanıza engel olma yolunda gelecek bir müdahale tehlikesi yoktur. Allah'tan korkmalı, O'nun emir ve hükümlerini yerine getirmelisiniz. Çünkü herhangi bir korku nedeniniz kalmamıştır. Artık Yasa'ya itaatsizliğiniz, Allah'a itaat etme niyeti taşımadığınız anlamına gelecektir.
"Dininizi kemâle erdirdim" demek, "Onu bütün bir düşünce, hayat sistemi ve medeniyet oluşturan kalıcı bir hayat tarzının gerekli tüm öğeleriyle donattım ve ilkelerini koydum. Tüm insanî sorunların çözümü için ayrıntılı talimatları belirledim. Artık bundan böyle bir başka kaynaktan kılavuz ve talimat aramanıza gerek yoktur." demektir.
"Nimetin tamamlanması", hidâyet nimetinin tamamlanmasıdır.
"Sizin için hayat tarzı olarak İslâm'dan razı oldum; çünkü itaatinizle ve ona olan bağlılığınızla, kabul etmiş olduğunuz İslâm'a içten inandığınızı uygulamada da gösterdiniz. Sizi her türlü kölelik ve bağımlılıktan kurtardığımdan, günlük yaşantınızda Ben'den başkasına teslim olmanız için hiçbir sebep kalmamıştır." Burada şu anlam da gizlidir: "Tüm bu nimetlerime şükür olarak, çizilmiş bulunan sınırları gözetmeyi asla ihmal etmeyiniz."
Bu bildirinin, Hz. Peygamber'in (s.a) H. 10. yılda yaptığı Veda Haccı'nda indiğiyle ilgili sahih rivayetler konusunda görüşüm şudur: Bu önce H. 6. yılda inmiş ve Hac'da yeri gelmişken ilân edilmesi için Hz. Peygamber'e (s.a) yeniden gönderilmiştir. Çünkü, bu ayet, surenin örgüsü içinde öylesine gereklidir ki, sure onsuz eksik kalırdı. Bu yüzden, onun H. 10. yılda indikten sonra sureye konduğu düşünülemez. İnanıyorum (ve doğru olan Allah katındadır) ki, indiği zaman bu ifadenin gerçek anlamı kavranılamamıştı. Bu nedenle, tüm Arabistan'ın itaat altına alındığı ve İslâm'ın gücünün doruğuna çıktığı H. 10. yılda, Veda Haccı münasebetiyle açıklanması için Hz. Peygamber'e (s.a) yeniden vahyolunmuştur.Lütfen bkz. Bakara an: 172. Mevdudi

Bu âyette, ilk önce yenilmesi haram olanlar bildirilmektedir. Bunlar, leş [kanı akıtılmadan ölmüş hayvanlar], kan, domuz eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilenler [davar, sığır ve deve], boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, yırtıcılar tarafından yenip de canlı iken kesilmemiş, dikili taşlar üzerine boğazlanmış ve fal oklarıyla kazanılmış hayvanlardır. Ancak zorunluluk [ölüm ve organ zayii] hâllerinde sorunu giderecek ölçüde bunlardan yenilmesinde sakınca yoktur.
Yenilmesi haram olanlarla ilgili hüküm En‘âm, Bakara, Hacc ve Nahl sûrelerinde de yer almıştı. Bu konu, En‘âm sûresi'nde detaylı olarak sunulmuştur:
De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş veya akıtılmış kan yahut domuzun eti –ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]– yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk olan hariç, haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Artık kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir).” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En‘âm/145)
Âyette, Dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız haram kılındı buyurularak, yenilmesi yasaklanan iki kazanca değinilmektedir. Bunlar, o günün Araplarının kazanç vasıtalarıdır. Bu hususta kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:
Dikili taşlar, dikine kondurulup, kendisine ibâdet olunan ve kesilen hayvanların kanlarının üzerine boşaltıldığı bir taştır.
Mücâhid der ki: “Dikili taşlar, Mekke etrafında üzerlerinde hayvan kestikleri taşlardı. İbn Cüreyc der ki: Araplar Mekke'de davarlarını keser ve kanlarını evin ön tarafına doğru serperlerdi. Eti parçalar ve bu taşlar üzerine bırakırlardı. İslâm gelince Müslümanlar Peygamber'e (s.a) şöyle dediler: “Bu gibi davranışlarla Beyt'i tazim etmeye biz daha layığız.” Peygamber (s.a) bunu sanki mekruh görmedi. Bunun üzerine yüce Allah da, Onların [kurbanların] etleri ve kanlan Allah'a ulaşmaz... (Hacc/37) buyruğunu indirdiği gibi, Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar... buyruğu da nâzil oldu.
FAL OKLARI [EZLÂM]
Arapların ezlâm'ı üç türlü idi:
A) Herkesin kendisi adına edindiği 3 oktu. Bunlardan birincisinin üzerinde yap, ikincisinin üzerinde yapma yazılı idi. Üçüncüsünde ise hiçbir yazı yoktu. Kişi, bu oklarını beraberinde taşıdığı bir torbaya koyardı, Herhangi bir işi yapmak istedi mi, elini torbaya daldırır –ki, oklar birbirine benzerlerdi– çıkan oka göre o işi yapar veya yapmazdı. Şâyet üzerinde hiçbir yazı bulunmayan oku çekecek olursa, tekrar ok çekerdi. İşte Peygamber (s.a) ile Hz. Ebû Bekr hicret ettikleri sırada onları takibe koyulan Suraka b. Mâlik b. Cu‘şum'un çektiği fal okları bunlardır.
B) Ka‘be'nin içinde Hubel'in yanında bulunan 7 tane ok idi. Bunların üzerinde insanlar arasında meydana gelen çeşitli olaylar yazılı idi.
Bu okun her birisi üzerinde bir yazı vardı. Bunlardan birisi üzerinde diyet ile ilgili hususlarda “diyet” yazılı idi. Bir diğerinde “sizdendir”, bir başkasında “sizden başkalarındandır”, bir diğerinde ise “sizin aranızda ne nesebi vardır, ne de antlaşması vardır” anlamında ‘mulsak’ ifadesi yazılı idi. Diğerlerinde ise sulara dair hükümler ve başka şeyler yazılı bulunurdu. İşte Abdulmuttalib'in çocukları arasında çektiği kur’a bu kabildendi. O, on çocuğu olduğu takdirde birisini boğazlamayı adamıştı. Buna dair meşhur haberi İbn İshâk zikretmiştir. Yine bu yedi ok, aynı şekilde Ka‘be'de Hubel'in yanında olduğu şekilde her bir Arap kâhini ve hâkimi yanında da bulunurdu.
C) Sayıları 10 tane olan kumar oklarıydı. Bunlardan yedisinin üzerinde çizgiler bulunurdu. Üç tanesi ise boştu. Bu okları kumar oynamak, oyalanmak ve oyun olsun diye çekerlerdi. Aralarında aklı başında olanlar, kışın soğukların arttığı ve iş yapıp meslek icra etme imkânı bulunmadığı zamanlarda yoksul ve hiçbir şey bulamayanlara (bu yolla) yemek yedirme maksadını güderlerdi.
Onlardan birisi yolculuğa çıkmak veya savaşmak yahut ticaret yapmak, ya da evlenmek veyahut da önemli herhangi bir iş yapmak istediğinde, kısmet ve fal oku çekerdi. Onlar, bu okların bir kısmına, “Bana, Rabbim emretti”; bazısına, “Beni, Rabbim nehyetti” diye yazmışlar, bir kısmını da boş bırakmışlardı. Emir yazılı ok çıkarsa, o kişi o işi yapar; nehiy yazılı ok çıkarsa yapmazdı... Eğer, boş ok çıkarsa, yeniden ok çekerdi... Fal okları çekmek sûretiyle kısmet talep etmenin manası ise, o okları çekerek, o işin hayır mı şerr mi olduğunu öğrenmeyi talep etmektir.
Yenilmesi yasaklanan gıdaların açıklanmasından sonra Allah, İslâm'ı Müslümanlara din olarak seçtiğini ve onların üzerine nimetini tamamladığını ve dinlerini kemale erdirdiğini ve, Bugün şu küfretmiş olan kimseler, sizin dininizden ümitsizliğe düşmüşlerdir. Öyleyse onlara haşyet duymayın Bana haşyet duyun ifadesiyle de artık kâfirlerin dini yok etmekten ümitlerini kestiklerini bildirmektedir.
Burada tamamlandığı ifade edilen nimet, iktisadî ve ictimaî nimetler değil, “hidâyet nimeti”dir.H.Yılmaz

Bu, ilkin, yasaklanan şeyin “hayatın güzel şeyleri” (tayyibât) kategorisine dahil olmadığını ve ikinci olarak da, açıkça yasaklanmayan şeylerin helal olduğunu gösterir. Kaydedilmesi gereken bir husus da şudur: Kur’an, yalnızca fiziksel, ahlakî ve sosyal olarak zararlı olan şeyleri veya eylemleri yasaklarLafzen, “eğitilmiş av hayvanlarına” (mine'l-cevârihi mukellebîne). Mukelleb terimi, “[av] köpeği gibi eğitilmiş” anlamına gelir ve av için kullanılan her türlü hayvanı kapsar -tazı, atmaca, vb. M.Esed

 Bu cevapta ince bir nokta gizlidir. Burada, açıkça helâl olduğu belirtilmedikçe her şeyi haram sayan bazı "dinî şahsiyetler"in şüpheci tavırları tashih edilmektedir. Halkı kılı kırk yarmaya ve her şeyde hata bulmaya iten bu şüphenin giderilmesi gerekiyordu çünkü. Öyle ki, halk hayatın her alanında tam bir helâller listesi istemeye başlar ve her şeye şüpheci bir tavırla yaklaşır. Soruyu soranlar, başka her şeyi haram sayabilmek için ayrıntılı bir helâller listesi edinme niyeti taşımaktaydılar. Kur'an aksini yaparak haramların ayrıntılı bir listesini verdi, kalan şeyleri helâl saydı. Büyük bir ıslahattı bu, çünkü, insan hayatını birçok bağlardan kurtarıyor ve insanlığa geniş dünyanın kapılarını ardına kadar açıyordu. Bundan önce, yalnızca belli şeyler helâldi ve kalan geniş dünya haramdı; fakat bu ayet sınırlı şeyleri haram kılıp, öteki geniş dünyayı helâlleştirdi.
Ayette yasak listesine alınmayan diğer pis şeylerin helâl sayılmaması için "helâl", "tayyib"le nitelenmektedir. Bir şeyin "tayyib" (temiz-saf) olup olmadığına karar vermenin ölçüsü konusunda şunu söyleyebiliriz; İslâm hukukunun herhangi bir ilkesine göre pis olmayan, selim zevke aykırı düşmeyen veya evrensel düzeyde kültürlü kişiler tarafından iğrenç sayılmayan şeyler tayyibdir.
Avcı hayvanlar; köpek, leopar, şahin, atmaca gibi vahşi hayvanları kovalamak ve onları yaralamadan efendilerine yakalamak için eğitilmiş kuşlar ve daha başka hayvanlardır. Eğitilmiş av hayvanlarıyla avlanmak ise, avı hırpalayıp yaraladıklarından gayri meşrudur.
Bununla birlikte, fakihler arasında bu konuda görüş ayrılıkları vardır. İmam Şafiî ve mezhebine bağlı olanlara göre, eğer su hayvanı veya su kuşu, yakaladığı avın üçte birini bile yerse, hayvanı av sahibi için değil, kendisi için yakaladığı anlamına geleceğinden, bu av haramdır. İmam Malik ve mezhebine bağlı olanlar, su kuşu veya hayvanı, eğer avın üçte birinden daha azını yerse, kalan üçte iki veya daha fazlasının sahibine helâl olduğu görüşündedirler. İmam Ebu Hanife ve mezhebindekilere göre, av hayvanı yakaladığı hayvanın bir kısmını yerse, kalan kısım helâl değildir; fakat, su kuşu avın bir kısmını yerse, kalan kısım haram olmayacaktır. Çünkü av hayvanı avı yemeden sahibi için yakalayıp tutmak üzere eğitilebilir: Av kuşuyla yapılan av mutlak olarak haramdır. Çünkü bu kuşlar avı yakalayıp yemeden sahibine getirmek konusunda eğitilemezler.
Yani, av hayvanlarını av için salarken "Bismillah" de. Bir hadiste ifade olunduğuna göre, Adiy bin Hatem (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) av köpeğiyle avlanıp avlanamayacağını sorar. Hz. Peygamber (s.a) "Köpeği salma anında 'Bismillah' çekersen, köpeğin ondan yememesi şartıyla avı yiyebilirsin. Aksi halde, köpek avı kendisi için yakalamış demek olacağından yiyemezsin" cevabını verir. Sonra Adiy bin Hatem (r.a) tekrar sorar: "Eğer köpeğimi avın üzerine salar, fakat ardından orada başka bir köpek bulursam ne yaparım?" Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Onu yeme; çünkü Allah'ın adını kendi köpeğin için andın, öbür köpek için değil." Mevdudi

Öteki vahiy mahsulü dinlerin mensuplarının yiyeceklerinden yararlanma izni, elbette, yukarıda 3. ayette sayılan yasaklanmış et cinslerini kapsamaz. Aslına bakılırsa Hz. Musa Şeriatı da onları açıkça yasaklamıştır; ve bu yasakların Hz. İsa tarafından iptal edildiğine dair İnciller'de de hiçbir kayıt yoktur: Hatta Hz. İsa'nın, “[Musa'nın] Şeriatı[nı] iptal etmek için geldiğimi düşünmeyin ... : onu iptal için değil, icra için [geldim]” (Matta v, 17) dediği rivayet edilir. Böylece, Hz. İsa'nın Paul sonrası izleyicilerinin yiyecek konusunda takındıkları bu hoşgörü, onun bizzat kendi uygulamasına ve koyduğu ilkelere aykırı düşmektedir.Müslüman erkeklere diğer vahyedilmiş dinlere mensup olan kadınlarla evlenme izni verildiği halde Müslüman kadınlar gayrimüslim erkeklerle evlenemezler. Sebebi: İslam'ın bütün peygamberlere saygıyı emretmesine rağmen diğer dinlerin mensuplarının bir kısım peygamberleri -mesela, Muhammed (s)'i veya Yahudilerde olduğu gibi, hem Muhammed (s)'i hem de Hz. İsa'yı- reddetmeleridir. Böylece bir Müslüman ile evlenen gayrimüslim bir kadın, -bütün itikadî farklılıklara rağmen- kendi inandığı peygamberlerin İslamî çevrede tam bir saygı ile anılacaklarına emin olduğu halde, bir gayrimüslim ile evlenen Müslüman bir kadın Allah'ın Elçisi olarak gördüğü kimsenin tahkire uğraması ile her zaman karşılaşabilir.Yukarıdaki pasaj, Allah'a imanı ve emirlerine uymayı işleyen bu surenin başlangıç cümlesini, yani “Siz ey imana ermiş olanlar, andlaşmalarınıza sadık olun” cümlesini adeta tamamlar. Bunun hemen ardından namaza işaret gelir: çünkü, insanın Allah'a bağlılığı, en anlamlı ve bilinçli ifadesini ancak namazda bulur. M.Esed

"Kitap ehlinin yemeği", onlar tarafından kesilmiş olanları da içine alır.
"Kitap ehlinin yemeği size, sizinki de onlara helâldir" demek, ne bizim ne de onların üzerinde birlikte yemek konusunda sınırlama yoktur demektir. Müslümanlar kitap ehliyle, onlar da müslümanlarla bir arada yemek yiyebilirler. Fakat, "Bütün tayyib olanlar size helâl kılındı" cümlesinin tekrarlanması oldukça anlamlıdır. Bu gösteriyor ki, eğer kitap ehli İslâm hukuku açısından gerekli kuralları gözetmez veya yiyecek ve içecekleri içine haram şeyler karıştırırlarsa, müslümanlar onların yemeklerine katılmamalıdırlar.
Söz gelimi, eğer kestikleri hayvanın üzerine Allah'ın adını anmazlar veya Allah'tan başka bir şeyin adını anarlarsa, bu hayvanın eti müslümanlara haram olacaktır. Aynı şekilde, sofraya likör, domuz eti veya bir başka haram şey konursa, müslümanların onlarla birlikte aynı sofrada yemelerine izin verilmemektedir.
Aynı kural, diğer gayri müslimlerin yiyecekleri ve içecekleri için de geçerlidir. Şu kadar ki, müslümanlar gayri müslimlerin kestiklerini yiyemezler. Ancak, kitap ehlinin "Bismillah" çekerek gerektiği şekilde kestikleri temiz hayvanların etlerini yiyebilirler.
Burada Yahudilere ve Hıristiyanlara işaret edilmektedir. "Muhsana" olmaları şartıyla ehli kitabın kadınlarıyla evlenme izni verilmektedir. Bu iznin ayrıntıları konusunda görüş ayrılıkları vardır. İbn Abbas'a (r.a) göre, bir müslüman ancak İslâm Devleti'nin uyruğu olan ehl-i kitap kadınlarıyla evlenebilir. İslâm Devleti'yle savaş halinde olan ülkelerin (Dar-ül Harp'de) ve kâfirlerin yurdunda oturan ehl-i kitap kadınlarıyla evlenemez. Hanefiler bu görüşten biraz ayrılırlar ve haram değilse de, yabancı bir ülkede oturan kitap ehli kadınlarla evlenmeyi hoş görmezler. Bunun tersine Said ibn Müseyyib ve Hasan Basri (r.a) emrin genel olduğu görüşündedirler; onlara göre, ister İslâm Devleti'nin uyruğu olsun, isterse yabancı bir ülkede yaşasınlar, kitap ehli arasında ayırım yapmaya gerek yoktur.
Öte yandan "muhsanat" kelimesinin yorumunda da farklılıklar vardır. Hz. Ömer'e (r.a) göre 'muhsanat' namuslu ve iffetli kadınlar demektir. Bu yüzden, O ehl-i kitabın karaktersiz kadınlarını ayetteki evlenme izninin dışında tutar. Hasan Şa'bî ve İbrahim Nehaî de (Allah hepsinden razı olsun) aynı görüştedirler. Hanefiler de bu görüşü paylaşırlar. İmam Şafiî ise, kelimeyi ehl-i kitabın köle değil de, hür kadınları anlamında alır.
Ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenme izninin hemen ardından gelen uyarı hayli anlamlıdır. Bu izinden yararlanan müslüman, inanmayan karısının etkisine karşı inancını ve ahlâkını titizlikle koruması hususunda ikaz edilmektedir. Karısına karşı duyacağı derin sevgi, kendisini mümin olmayan karısının inançlarına ve hareketlerine yem yapabilir ve bunun sonucunda imanını ve ahlâkını yitirebilir veya inancının ruhuna aykırı olan yanlış bir ahlâkî veya sosyal tavır içine girebilir. Mevdudi

Bu âyet grubunda da, önce yiyecekler hakkında sorulan bir suale cevap verilmek sûretiyle belirli ilkeler beyân edilmektedir:
• Size tayyibat [iyi ve temiz şeyler] ve Allah'ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların avları helâl kılındı. Artık onların sizin için tuttuklarından yiyin ve üzerine Allah'ın adını anın ve Allah'a takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir.
• Kendilerine kitap verilenlerin yemeği mü’minlere, mü’minlerin de yemeği kitap verilenlere helâldir. Mü’minlerden muhsan [özgür] kadınlar ile kendilerine kitap verilenlerden muhsan [özgür] kadınlar da, nikâhlayarak muhsanlaştırmak, zinâ etmemek ve gizli dost edinmemek üzere; ücretlerini [mehirlerini] ödedikleri takdirde mü’minlere helâldir.
• İmanı tanımayıp küfre sapanın yaptığı boşa gitmiştir ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.
5. âyetteki, Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, artık kesinlikle onun yaptığı boşa gitmiştir ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır ifadesi, Ehl-i Kitap bir kadınla evlenen Müslüman erkeğin, karısının etkisiyle inancından olabileceği tehlikesine karşı mü’minlere bir uyarıdır. H.Yılmaz

Hz. Peygamber'in (s.a) uygulaması ve talimatına göre tüm yüzün yıkanması, ağzın içinin, boğazın ve burnun da yıkanmasını içine alır. Başın bir bölümünü oluşturduklarından, kulakların da içten ve dıştan silinmesi gereklidir. Diğer azalar kendileriyle yıkanacağından, her şeyden önce eller temizlenmelidir.
Cinsel temas veya ihtilâm sonucu 'kirlenen' kişinin gusletmesi gerekir. Kirliyken Kur'an'a dokunmak, namaz kılmak vs. yasaklanmıştır. (Ayrıntı için bkz. Nisa an: 67, 68, 69).
Bkz. Nisa an: 69, 70.Ruhun paklığı için bedenin temizliği de bir nimettir. Ancak hem ruh, hem de beden temizliğinde tam bir birlik elde edildiğinde nimet tamamlanmış olur. Mevdudi

Bu Kuran ayeti abdestin nasıl alınacağını, hangi uzuvlara ne yapılması gerektiğini, açık bir şekilde bildiriyor. İlmihal kitaplarında buna birçok ilave yapılarak abdest almayı zorlaştırp, içinden çıkılmaz hale sokmuşlardır. Ayerıca Bak. Nisa suresi 43 M.Sağ

Lafzen, “O'nun sizi bağlayan güçlü ahdini”. Bu söz, Allah'ın müminlere verdiği değil de müminlerin O'na verdiği söz olduğundan “O'nun ... sözünü” ifadesindeki şahıs zamiri yalnızca bir anlama gelir: Allah'ın onunla müminleri Kendisine karşı taahhüt altına sokması.M.Esed

Bu âyette, İslâm dininin temel ilkelerinden olan salâta katılmanın şartları ve salâtın icrasının hedefi açıklanmaktadır. Buna göre:
• Mü’minler, salât [eğitime-öğretim, sosyal yardım çalışması] için kalktıkları zaman, yüzlerini ve dirseklere kadar ellerini yıkamalı; kirli, tozlu olmamalıdırlar.
• Başlarını ve iki topuğa kadar ayaklarını da elleriyle silerek toz-topraktan arındırmalıdırlar.
Bunu güncellersek, saçlarını taramalı, ayakkabılarını boyamalı, varsa başlarındaki sarığı düzgün sarmalı, çirkin ve dağınık bir hâlde bırakmamalıdırlar.
• Mü’minler salâta, şehveti kabarık olarak katılmamalı, şehveti kabarık olanlar önce şehvetlerini izale etmeli, sonra da yıkanarak temizlenip salâta öyle katılmalıdırlar.
• Hasta yahut yolculukta [bulunduğu yerin yabancısı] olan, yahut tuvaletten gelen yahut cinsel ilişkiye giren ve su bulamayan mü’minler, temiz bir toprağa yönelmeli ve onunla [temiz toprakla] yüzlerini ve ellerini ovalayıp silmelidirler.
• Mü’minler salât mahallinde Allah'ın üzerlerindeki nimetini ve “İşittik, itaat ettik” demelerinin ne anlama geldiğini; imanın gereği olarak ne yapmaları gerektiğini hatırlamalı ve Allah'a takvâlı davranmalıdırlar.
Burada konu edilen salât, namaz değil, “malî ve fikrî yönden topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlanmak/üstlenmek ve gidermek”tir. Bu konuya dair Ankebût sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir.
Salâta katılma koşulları, Nisâ sûresi'nde de zikredilmişti:
Ey iman etmiş kişiler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de –yolcu olanlar müstesnâ– yıkandırılıncaya kadar, salâta yaklaşmayın. Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz çukurdan [tuvaletten] geldiyse veya kadınlarla dokunuştuysa, su da bulamamışsanız o zaman, hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin. Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır. (Nisâ/43)
Cünüplük ve mesh ile ilgili detay için, Nisâ/43'ün tahliline bakılabilir.
6. âyetteki  و ارجلكم [ve ercülekum] ifadesi, ellerinizi ve ayaklarınızı yıkayın bölümüne atfedilerek mansûb biçimde ercülekum şeklinde okunduğu gibi, başlarınızı meshedin ifadesine atfedilerek ercülikum şeklinde de okunmuştur. Birinci şekle göre ayakların yıkanması, ikinci şekle göre meshedilmesi anlaşılır. Meseleye dilbilgisi kuralları açısından bakıldığında, ayakların meshedilmesi tercih edilmek durumundadır.
7. âyette ise, salâtta nelerin yapılacağı ifade edilmektedir.
Sonra da ibâdetlerinizi [görevlerinizi] gerçekleştirdiğinizde, tıpkı babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla Allah'ı anın. Ve Allah'ı sayılı günlerde anın. Artık kim iki gün içinde acele ederse ona günah yoktur. Kim de ertelerse ona da günah yoktur. Bu, takvâlı davranan kimseler içindir. Allah'a takvâlı davranın ve şüphesiz kendinizin O'na toplanacağınızı bilin. Sonra da insanların akıp geldiği yerden siz de akıp gelin ve Allah'tan bağışlanma isteyin. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. İşte insanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de âhirette bir nasip yoktur. (Bakara/200-202, 199) H.Yılmaz

Burada Hz. Abdullah İbn Abbas'dan (r.a) rivayet edilen bir olaya işaret olunmaktadır. Bazı Yahudiler İslâm'a ezici bir darbe vurmak için Hz. Peygamber (s.a) ve bazı önde gelen sahabelerini öldürmek üzere tuzak kurmuşlardı. Tuzak gereğince Hz. Peygamber'i (s.a) yemeğe çağırdılar. Fakat, Allah'ın lutfuyla Hz. Peygamber'in (s.a) tuzaktan haberi oldu ve yemeğe gitmedi. Bu olay, bundan sonra hitabın İsrailoğulları'na yönelmesi üzerine bir giriş niteliği taşımaktadır.
Burada İsrailoğulları'na yönelen hitabın iki amacı vardır: ehl-i kitabın Allah'la olan ahidleri karşısında takındıkları tavra karşı sakınmaları için müslümanları uyarmak -bilindiği gibi onlar ahdi yerine getirmeyip bâtıla ve kötü yollara sapmışlardı- ve yanlışlarıyla ilgili olarak ehl-i kitabı da uyarıp, onları Doğru Yol'a çağırmak.Mevdudi

Lafzen, “Size el atmak üzere olduğu”: Kur’an vahyinin başlangıç dönemindeki müminlerin zayıflığına ve -dolayısıyla- her dinî hareketin başlangıçtaki güçsüzlüğüne işaret.M.Esed

İnananlara hitap eden bu âyetlerde bazı ilkeler bildirilmiş, ardından da iman ve amel sahiplerinin ödüllendirileceği, küfür ve günah sahiplerinin cezalandırılacağı uyarısı yapılmıştır:
• Mü’minler, Allah için hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olmalıdır.
• Bir topluma duydukları kin mü’minleri adaletsizliğe sürüklememelidir.
Bu husus, sûrenin 2. âyetinde de, Sizi Mescid-i Harâm'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı/kovuşturması çok çetin olandır denilerek vurgulanmıştı.
• Mü’minler adaletli olmalıdır, adaletli olmak, takvâya daha yakındır.
• Mü’minler Allah'a takvâlı davranmalıdır.
• Allah, yapılanlardan haberdardır, iman eden ve sâlihâtı işleyenlere mağfiret ve büyük ödül vaat etmiştir. İnkâr eden ve Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar ise, cahîm'in ashâbıdır
• Mü’minler Allah'ın üzerlerindeki nimetini hiç akıllarından çıkarmamalı; özellikle de, kendilerine el uzatmaya yeltenen bir topluluğun ellerini kendilerinden çekmesini ve kendilerini korumasını” hiç unutmamalıdırlar. İşaret edilen hâdise, Hudeybiye'de cereyan eden ve Fetih sûresi'nde bahsedilen hâdisedir:
Ve Allah size, alacağınız birçok ganimetleri ve sizin güç yetiremediğiniz, ama Allah'ın sizin için kuşattığı başka şeyleri (siz yararlanasınız) ve mü’minlere bir alâmet olsun, O [Allah] sizi dosdoğru yola kılavuzlasın diye vaat etmiştir. İşte O [Allah], bunu size hemen vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir. Ve Allah her şeye en iyi güç yetirendir. Ve eğer küfretmiş kimseler, sizinle savaşsalardı kesinlikle Allah'ın öteden beri gelen kanunu olarak arkalarına dönüp kaçarlardı. –Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.– Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Ve O [Allah], sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra Batn-ı Mekke'de [Mekke'nin vâdisinde; Hudeybiye'de], Allah'ın dilediği kimseyi rahmetine girdirmesi için, onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Ve Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. Onlar, inkâr eden ve sizi Mescid-i Harâm'dan ve ayarlanmış hedylerin yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı, eğer onlar, birbirinden ayrılmış olsalardı kesinlikle onlardan inkâr eden kimseleri acıklı bir azapla azaplandırırdık. (Fetih/21-25)
• Mü’minler Allah'a takvâlı davranmalı ve yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler. H.Yılmaz

Lafzen, “Onlar arasından oniki lideri gönderdiğimiz zaman”. Bu, Allah'ın Hz. Musa'ya oniki kabilenin her birinden bir öncü kişiyi İsrailoğulları'nın işgalinden önce “Kenan topraklarında istihbarat yapmak üzere” göndermesini emrettiğini söyleyen Kitâb-ı Mukaddes'deki hikayeye bir atıftır (Sayılar, xiii). (Burada “önder” olarak çevrilen nakîb ismi, aynı zamanda “istihbaratçı” yahut “casus” anlamına da gelir, çünkü “inceledi” veya “araştırdı” anlamına da gelen nekabe fiilinden türetilmiştir.) İsrailoğulları'nın sonraki ayaklanma girişimlerine -ki Kenan'da yerleşen güçlü kabilelerden duydukları korku ile buna kalkışmışlardı (karş. Sayılar, xiv)- bu surenin 13. ayetinin ilk cümlesinde kısaca değinilmiş ve 20-26. ayetlerde ise daha geniş şekilde açıklanmıştır.Parantez içindeki “benzer” ifadesi, yukarıda 7. ayete yapılan açık atıftan kaynaklanmaktadır. Buradaki taahhüt, Allah'ın emirlerine itaat ile ilgili olması açısından benzerdir.Yani, doğru ve yararlı fiiller işlemek suretiyle. M.Esed

Arapça 'nakîp' kelimesi, koruyan, nöbete durup gözeten demektir. Allah kendilerini din ve ahlâk dışı yollardan korumak için işleri üzerinde gözetici ve bekçi olsunlar diye, on iki İsrail kabilesinin her birinden bir gözetici seçmesini Hz. Musa'ya (a.s) emretmişti. Kitabı Mukaddes'te nakîp kelimesince ifade edilen dinî ve ahlâkî gözetici olarak değil de 'İsrail'de binlerce kişinin başları' olarak babalarının kabileleri içinde on iki reisten sözedilir (sayılar, 1; 16).
 Yani, "Eğer peygamberimin çağrısını kabul eder ve görevlerinde kendilerine yardım ederseniz..."
"... Allah'a verilen güzel borç (karz-ı hasen)" O'nun yolunda harcanılan paradır. Bu tür paraya Kur'an'ın çeşitli yerlerinde 'güzel borç' denmekte ve Allah, meşru yoldan kazanılıp, iyi niyetlerle İlâhî emre uygun olarak harcanması şartıyla, bu borcun karşılığını cömertçe kat kat ödeme vaadinde bulunmaktadır. Allah kendi yolunda harcanan bir kuruşu bile kat kat geri ödeyecektir.
Allah kötülükleri iki yolla 'siler':
1. Bir kişi Doğru Yol'u benimseyip, düşünce ve eylemde İlâhî hidayet'e uyduğu zaman ruhu temizlenmeye ve hayatı çeşitli şerlerden arınmaya başlar.
2. Eğer buna rağmen, tam olarak kemal mertebesine ulaşamaz ve kendinde hâlâ bir takım kötülükler kalırsa, o zaman Allah lütfuyla onu sorguya çekmez ve bunları hesabından 'siler'. Kişinin temel Hidayet'i içten kabul edip kendisini buna göre yenilemesi şartıyla, Allah'ın küçük günahları hesaba katmakta sert ve katı olmamasındandır bu.
"... Kuşkusuz o Dosdoğru Yol'dan sapmıştır"ın anlamı, önce Doğru Yol'u bulmuşken, sonra Onu yitirmiş ve helâk yollarına girmiştir, demektir.
"Seva es-Sebil"in anlamını vasat yol, ana yol, dosdoğru yol şeklinde tercüme etsek bile karşılığını tamamen vermiş olmayız. Bu yüzden ben mealde aynen bıraktım. 'Seva es-Sebil' kişiye tüm güçlerini, yeteneklerini ve melekelerini geliştirme imkânı veren; özlemlerini, arzularını, duygularını, bedeninin ve ruhunun isteklerini uygun şekilde gideren ve doyuran; başka insanlarla çok yönlü karmaşık ilişkilerini dengede tutabilmesi için kendisini doğruya götüren; tabiî kaynakları eşit derecede kendisinin ve insanlığın iyiliği için kullanma ve değerlendirmede, bireysel ve toplumsal hayatında onu yönlendiren hayat tarzıdır. Kısaca, bireyin ve toplumun manevî, ahlâkî, sosyal, fizikî, ekonomik, siyasal ve uluslararası sorunlarını doğru, düzgün, sağlam ve adaletli biçimde çözmesini sağlayan hayat tarzıdır.
İnsanın, insanî sorunların hepsini izafî önemlerini ölçüp tartacak ve önündeki farklı yollar arasında yargıda bulunacak şekilde kavrayamayacağından, sınırlı güçleri ve zekâsıyla bu sorunları tek başına çözemeyeceği açıktır. Bu yüzden, ne zaman kendisi için hayatına bir yol çizmeye çalışmışsa, kendisi, tüm iş ve sorunlarını karmakarışık edip, her yerde kaos meydana getirmiştir. Çünkü, insan dar görüşüyle pek çok ihtiyacın içinden temel bir ihtiyaca, pek çok sorundan tek bir soruna öylesine dalar ki, diğerlerini görmez ve bilerek veya bilmeyerek ihmal eder.
İşler bu durumda katlanılmaz hale gelince, ihmal edilmiş bulunan ihtiyaç ve sorunlardan biri insanı yakalar; bu sefer de hayat aynı yıkıcı sonuçla diğer uca doğru koşmaya başlar. Böylece hayat bir uçtan diğerine koşmaya devam eder ve çizdiği tüm yollar bir uçtan diğerine yanlış yönlerde gittiğinden insan dengeli orta yolu, yani Doğru Yol'u hiçbir zaman bulamaz.
Kur'an'da Seva es-Sebil ve sırat-ı mustakim, doğru yol olarak nitelenmiştir. Yukarda da belirtildiği gibi, insan kendisini sayısız yanlış ve eğri yolların çukurlarından kurtarıp götürecek doğru yolu çizemez; bu bakımdan Allah büyük lütfuyla insanlığa doğru yolu göstermek için düzenlemelerde bulunmuştur. İnsanlığı doğru yola, dünyada ve ahiret'te gerçek başarıya iletmek için rasûllerini hidayet'le göndermiştir. Kim bu yolu yitirirse burada yanlışa düşecek ve yanlış davranacak, dolayısıyla kaçınılmaz olarak ahiret'te de Cehennem'e gidecektir. Çünkü, bütün yanlış yollar Cehennem'e çıkar.
Bu bağlamda, bazı sözde filozofların işledikleri körce hatalara değinmek yerinde olacaktır. İnsan hayatının sürekli iki uç arasında koşup durduğunu farkettikleri zaman, bunların diyalektik sürecin, insanî ilerlemenin ve evrimin tabiî yolu olduğu gibi yanlış bir sonuca varmışlardır. Kendilerine göre her şeyde iç çelişkiler yatmakta ve bu zıtlar arasındaki kavgayla sentezleri, gelişme sürecinin içeriğini oluşturmaktadır. Diyalektik yöntemleri sosyal hayata da uygulayıp, aynı şeyin doğru evrim yolu olduğu sonucuna varırlar. Yine, bir sorunun çözümü için aşırı bir nitelik tezinden kalkarak hızla Doğru Yol'dan uzaklaşıp bir uca koşarlar; ta ki, şaşkınlıkla bu süreçte aynı derecede önemli daha başka sorunlar karşısında büyük adaletsizlikler yapıldığını farkedinceye kadar. Sonra, ilk tezin karşıt-teziyle geriye dönerler ve ikisinin sentezinin, evrimi doğru çözüme götüreceğini varsayarlar. Gerçi, iki zıt arasındaki mücadelenin Doğru Yol'a yaklaşmakta yardımcı olacağı doğrudur; fakat, kendinden başka kişiyi doğru yola sımsıkı bağlayacak başka hiçbir şeyin bulunmadığı İlâhî hidayet'e inanmadıklarından, hemen öte uca koşarlar. Ardından başka sorunlar karşısında büyük haksızlıklar yaparlar ve bu süreç tekrarlanır durur. Eğer, böylesi kıt görüşlü filozoflar Allah'ı ve dinini reddetmemiş ve Kur'an'ı tarafsız bir gözle incelemiş olsalardı, sevinçle sonsuz sayıda eğri büğrü yolların değil de, ancak Doğru Yol'un insanî evrime varan dosdoğru yol olduğunu göreceklerdi. Böylece insanlığı da uçlar arasında amansızca seğirtip durmaktan kurtaracaklardı. Mevdudi

Onların Allah'a güvenlerinin yetersizliğine ve inatçı günahkarlıklarına bir atıf.Aynı suçlamanın İsrailoğulları'na yöneltildiği 4:46'ya bkz. M.Esed

Kur’an, böylece, onların Hz. İsa'nın gerçek izleyicileri olduğu şeklindeki iddialarını dolaylı biçimde reddetmektedir: çünkü Hz. İsa'yı haksız şekilde uluhiyet makamına yükselterek getirdiği mesajın özünü reddetmiş oldular.Yani, onların Hz. İsa'nın gerçek öğretisinden -ve böylece sahih Allah inancından- uzaklaşmaları, sözde Hristiyan kavimleri sık sık birbirine düşüren ve sonu gelmez savaşlara ve karşılıklı öldürmelere yol açan düşmanlığın ve nefretin asıl sebebidir. M.Esed

 Nasarâ isminin, Hz. İsa'nın (a.s) yurdu Nasıra ile ilgili olduğu varsayımı yanlıştır. Gerçekte, bu kelime nusrat (yardım) kökünden gelmektedir. Hz. İsa (a.s) "Allah'ın davasından benim yardımcılarım (ensar) kimlerdir?" diye sorduğunda, havarileri "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" (Saf: 14) diye cevap verdiklerinden, Hıristiyanlara 'Nasârâ' (yardımcılar) denmiştir. Hıristiyan yazarlar, küçümsenerek 'Nasırîler' denilen ilk Hıristiyanların bir mezhebi olan Nasırlılar'la Nasârâ arasındaki görünür benzerlikten dolayı Kur'an'ın Hıristiyanlara küçümsemeyle Nasârâ dediği şeklinde yanlış bir izlenim edinmişlerdir. Fakat, Kur'an Hıristiyanların kendilerine "Biz Nasâra'yız" dediklerini açıkça belirtir. Hıristiyanların kendilerine hiçbir zaman "Nasurîler" demedikleri açıktır.
Bu noktada şurası da belirtilmelidir ki, Hz. İsa (a.s) havarilerine hiçbir zaman 'Hıristiyanlar' veya 'Mesihîler' dememiştir. Çünkü O, hiçbir zaman kendi adına yeni bir din kurmak için gelmemiştir. Hz. Musa'nın (a.s) ve kendinden önce (ve kendinden sonra) öbür peygamberlerin getirdiği aynı dini diriltmek için gelmiştir. Bu bakımdan, İsrailoğulları'ndan başka yeni bir ümmet oluşturmamıştır. İsraîlîler de yeni bir ümmet olarak var olmamış, kendileri için ayrı bir isim ve sembol de benimseyip almamışlardır. Diğer Yahudilerle birlikte ibadet için Tapınağa (Kudüs) giderler ve kendilerini Hz. Musa'nın (a.s) Kanunu'yla bağlı sayarlardı. (Bkz. Rasûllerin İşleri, 3; 1, 10:14, 15:1 ve 5, 21:21).
Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için, Pavlos'un Hz. İsa'nın (a.s) havarisi ve sahabesi olmadığını belirtmeliyiz. (Çev.)
Daha sonra iki taraftan ayrılma süreci başladı. Bir yanda Hz. İsa'nın (a.s) bir izleyicisi olan St. Paul (Pavlos) Kanuna uymaya son verip, kurtuluş için gerekli tek şeyin Mesih'e inanmak olduğunu ilân etti. Öte yandan, Yahudi hahamlar sapık bir mezhebe bağlı olduklarını ilân edip, Hz. İsa'nın (a.s) bağlılarıyla olan ilişkilerini kestiler. Fakat, bu ayrılığa rağmen, başlangıçta Hz. İsa'nın (a.s) bağlılarına verilen hiçbir ayrı ad yoktu. Onlar kendilerini şakirtler, kardeşler, müminler, azizler gibi çeşitli adlarla çağırıyorlardı. (Bkz. Rasûllerin İşleri; 2:44, 4:32, 9:26, 11:29, 13:52, 15:1 ve 23, Romalılara Mektup, 15:25, Korintoslulara Mektup, 1:2). Fakat, Yahudiler onları küçümseyip kınayarak kendilerine Galililer veya Nasırîler mezhebi derlerdi. (Luka, 13:2, Rasûllerin İşleri, 24:5). Bu isimler de, içinde Hz. İsa'nın (a.s) doğum yeri Nasıra'nın bulunduğu Galile adlı Filistin eyaletinden geliyordu. Ne var ki, bunların hiçbiri Hz. İsa'nın (a.s) bağlıları için kalıcı bir isim olmadı.
Hz. İsa'nın (a.s) izleyicilerinden Pavlos ve Barnaba ilk kez İ. S. 43-44 te Antakya'ya İncil'de bulunan hakikatleri tebliğe gittiklerinde, müşrikler onları Hıristiyanlar adıyla çağırdılar. (Rasûlerin İşleri, 11:26). Bu ad her ne kadar kendilerine düşmanları tarafından küçümseme kasdıyla verilmişse de, liderleri "Eğer siz Hz. İsa'nın (a.s) adıyla anılmakla küçümsenip kınanıyorsanız, bundan mutlu olun... eğer bir kişi bir Hıristiyan olarak işkence çekiyorsa, bundan hiç utanmasın" (Petrus, 4:16) diyerek bu adı kabul ettiler. Uzun vadede, 'Hıristiyanî' adının kendilerine düşmanları tarafından verilen kötü bir ad olduğu duygusunu yitirdiler.
Açıktır ki, Kur'an çağrıştırdığı küçümsemeden dolayı onlara 'Hıristiyan' dememekte, kendilerine Hz. İsa'nın (a.s) çağrısına "Biz Allah'ın yardımcılarıyız" diye cevap veren havarilerle aynı adı taşıdıklarını hatırlatmak için 'Yardımcılar' demektedir. Kendilerine gerçek isimleriyle seslendiği için teşekür edeceklerine, günümüzün Hıristiyan misyonerlerinin 'Hıristiyan' demedi diye Kur'an'a gücenmeleri ne tuhaf değil mi? Mevdudi

Bu 15-19. ayetler, Yahudilere ve Hristiyanlara seslendiğinden, el-Kitâb teriminin burada “Kitâb-ı Mukaddes” olarak çevrilmesi yerinde bir çeviridir. Unutulmamalıdır ki hafiye fiilinin birincil anlamı, “kavranamaz oldu” yahut “görünmez” veya “gizlenir oldu” şeklindedir ve geçişli ahfâ fiiline de aynı anlamlar yüklenmektedir. Elbette, geçişli haliyle fiilin aynı zamanda “[bazı şeyleri] gizledi”, yani başkalarından gizledi anlamına geldiği de şüphesizdir: ama, “... size açıklamak için Elçimiz geldi” ibaresi karşısında, bu bağlamda işaret edilen şeyin kendinden bir şeyi gizlemek olduğuna şüphe yoktur: Başka bir deyişle bu, Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicilerinin şimdi kendilerine bile itiraf etmeye yanaşmadıkları Kitab'ın orijinal hüviyetini tedricî olarak gizlemelerine bir işarettir. M.Esed

Yani, "Hiçbir namus duygusu taşımadan Kitap'tan gizlediğiniz pek çok şeyi bildiriyor. Çünkü bunlar gerçek İman'ın yerleşmesi için gereklidir. Öte yandan, açıklanması için gerek olmayan daha başka pek çok şeyi de bırakıyor." Mevdudi

Burada “kurtuluş” olarak çevrilen selâm kelimesi, İngilizce'de uygun bir karşılığa sahip değildir; içhuzurunu, kararlılığı ve hem fiziksel hem de ruhsal nitelikteki her türlü kötülükten emin olmayı ve Hristiyan terminolojisinde “kurtuluş” olarak tanımlanan hale ulaşmayı gösterir: Ancak şu farkla ki, Hristiyanî kurtuluş kavramı, “ilk günah” doktrininin Hristiyanlıkta haklı gösterdiği, ama bu doktrine iltifat etmeyen İslam'ın haklı görmediği peşin (a priori) bir günahkarlık durumunun varlığını kabul eder. Sonuç olarak, “kurtuluş” terimi -ki daha iyi bir kelime olmadığı için kullanıyorum- selâm'ın tam anlamını yeterli biçimde yansıtmaz. Onun Batı dillerindeki en yakın karşılığı, her ikisi de Hristiyanî kurtuluş doktrini ile zorunlu (yani, dilbilimsel) bir bağlılık içinde olmadan ruhsal barış ve tatminkarlık fikrini ifade eden Almanca Heil veya Fransızca salut kelimeleridir. M.Esed

Allah'ın Kitab'ının ve Peygamberi'nin (a.s) Sünneti'nin ışığında gitmek isteyenleri "Allah selâm yollarına iletir." Böylece, her yol ayrımında bu nurun yardımıyla güvenli yolun hangisi olduğunu bileceklerinden, yanlış zanlardan, yanlış düşüncelerden, yanlış davranışlardan ve bütün bunların sonuçlarından emniyette olurlar. Mevdudi

Bu âyetlerde, İsrâîloğulları örnek verilerek iman edenler uyarılmaktadırlar. Allah, ilâhî ilkelere uyacaklarına dair İsrâîloğulları'ndan söz almış olmasına rağmen onlar sözlerinde durmayıp ihanet etmişlerdir. Âyette olaylar şöyle sıralanmıştır:
• Allah, İsrâîloğulları'nın misakını almış ve onlardan on iki nakip [müfettiş/başkan] göndermişti.
• Ve onlara, “Ben, muhakkak sizinle beraberim. Salâtı ikâme eder, zekâtı verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah'a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur” demişti.
• Ama onlar imanlarının gereği olan bu yükümlülükleri yerine getireceklerine dair sözlerini bozdular. Bu sebeple de lanetlendiler ve kalplerine katılık konuldu.
İsrâîloğulları'ndan alınan misakların bir çoğu, Bakara/63, 83, 84, 93; Âl-i İmrân/187; Mâide/80; Nisâ/154-155. âyetlerde konu edilir.
• Onlar kelimeyi/sözcüğü yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler.
• Onlar, öğütlendiklerinin önemli bir bölümünü terk ettiler.
• İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hâinlik görülür.
• Buna rağmen onlara affedilmeli, onlara aldırış edilmemelidir.
• Allah, “Biz Nasarayız [Hristiyanız]” diyenlerden de misaklarını almıştı. Onlar da kendilerine hatırlatılan şeylerin çoğunu terk ediverdiler.
• Bu nedenle de Allah, onların arasına, kıyâmete kadar sürecek kin ve düşmanlık yerleştirdi. Allah, yakında yapıp üretmiş olduklarını onlara haber verecektir.
Geçmişe ait bu bilgilerden sonra Ehl-i Kitap hakk yola davet edilmektedir: Ey Kitap Ehli! Kesinlikle, Kitap'tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah'tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi. Allah onunla [kitapla] kendi rızasına uyanları selâmet yollarına kılavuzlar. Onları kendi bilgisi ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola kılavuzlar.
Böyle bir davet Âl-i İmrân sûresi'nde de yapılmıştı:
Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân/164)
Ehl-i Kitaptan bir çoğunun bu davete icabet ettiğini Kur’ân'dan öğreniyoruz:
Ondan [sözden; vahiyden, Kur’ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [söz'e; vahye, Kur’ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [söz; vahiy, Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz ona [söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. (Kasas/52-53)
Sen, kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, “Şüphesiz biz Nasraniyiz [Hristiyanlarız]” diyen kimseleri bulursun. Bu, kendi içlerinde keşişler ve râhipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından dolayıdır. Ve onlar Elçi'ye indirileni [Kur’ân'ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar, “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şâhitler ile birlikte yaz!” ve “Biz, Rabbimizin bizi sâlihler toplumu ile birlikte girdirmesini umarken, neden Allah'a ve hakktan bize gelen şeylere neden inanmayalım!” derler. (Mâide/82-84)
Ve ne zaman Allah tarafından onlara, yanlarındaki kitabı tasdik edici bir elçi geldi, daha önce kendilerine kitap verilen kimselerden bir grup, sanki bilmezlermiş gibi Allah'ın kitabını sırtlarının arkasına attılar. (Bakara/101)
Kitap Ehlinden bir tâife sizi saptırmak istedi. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini saptırıyorlar, farkına da varmıyorlar.  Ey Kitap Ehli! Sizler tanık olup dururken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Ey Kitap Ehli! Sizler bilip dururken, niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve gerçeği gizliyorsunuz? (Âl-i İmrân/69-71)
Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı), “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık”, “dinle, dinlemez olası”, “râinâ” derler. Eğer onlar “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı; fakat küfürleri [gerçeği kabul etmemeleri] sebebiyle Allah onları lanetlemiştir. Artık pek az inanırlar. (Nisâ/46)
12. âyetteki, Ve Biz, kendilerinden on iki nakip [müfettiş/başkan] göndermiştik ifadesi, Kitab-ı Mukaddes'in Sayılar bölümünde detaylıca yer alır:
İSRÂÎL'DE YAPILAN İLK SAYIM
İsrâîlliler'in Mısır'dan çıkışının ikinci yılı, ikinci ayın birinci günü Rabb Sînâ Çölü'nde, Buluşma Çadırı'nda Mûsâ'ya şöyle seslendi: “Sen ve Hârûn İsrâîl topluluğunun bütün boylarıyla ailelerinin sayımını yapın. Bütün erkekleri bir bir sayıp adlarını yazın. İsrâîlliler'den savaşabilecek durumda yirmi ve daha yukarı yaştaki bütün erkekleri sayıp bölüklere ayırın. Size yardım etmek için yanınızda her oymaktan birer adam bulunsun; bu kişiler aile başı olmalı. Size yardımcı olacak adamların adları şunlardır: Ruben oymağından Şedeur oğlu Elisur, Şimon oymağından Surişadday oğlu Şelumiel, Yahuda oymağından Amminadav oğlu Nahşon, İssakar oymağından Suar oğlu Netanel, Zevulun oymağından Helon oğlu Eliav, Yûsufoğulları'ndan Efrayim oymağından Ammihut oğlu Elişama, Manaşşe oymağından Pedahsur oğlu Gamliel, Benyamin oymağından Gidoni oğlu Avidan, Dan oymağından Ammişadday oğlu Ahiezer, Aşer oymağından Okran oğlu Pagiel, Gad oymağından Deuel oğlu Elyasaf, Naftali oymağından Enan oğlu Ahira.” Bunlar İsrâîl topluluğundan atanmış adamlardı; atalarının soyundan gelen oymak önderleri, İsrâîl'in boy başlarıydı.H.Yılmaz

 Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s) tanrı kabul edip Ona tapınmakla küfür suçunu işlediler. Bu, Hz. İsa'yı (a.s) Allah'la insanın birleşimi sayma yanılgılarından ileri geldi. Bu yanılgı bilginlerinin bu kadar lâf kalabalığına ve tartışmalarına rağmen Hz. İsa'nın (a.s) şahsiyetini içinden çıkamadıkları bir bilmece haline getirdi. Ne kadar çözmeye çalıştılarsa, sorun o kadar karmaşıklaştı. Bu karmaşık şahsiyetin insanî yönünden etkilenenler ise, Onu Allah'ın oğlu ve Üç'ün biri haline getirirken, şahsiyetinin İlâhî yönünden etkilenenler ise, Onu Allah'ın insanlaşmış şekli (Hulül inancı) kabul edip kendisine tapındılar. Bu iki uç arasında orta yolu tutmaya çalışıp tüm yeteneklerini Hz. İsa'nın (a.s) aynı zamanda hem insan, hem Allah olamayacağını; Allah ve Hz. İsa'nın (a.s) aynı anda hem de tek bir varlık olmasının imkânsızlığını kanıtlamak için kullananlar da vardı. (Bkz. Nisa an: 212-215).
"O dilediğini yaratır" ifadesi, Hz. İsa'nın (a.s) olağanüstü mucizevî doğumunun Allah'ın sayısız harikalarından yalnızca biri olduğunu, dolayısıyla bunun ve Hz. İsa'nın ahlâki üstünlüğüyle mucizelerinin, Hıristiyanların O'nu tanrı kabul etmeye götürmemesi gerektiğini anlatmaktadır. Hz. İsa'nın (a.s) yaratılışından daha harika olan Allah'ın diğer yaratma fiillerini görmeden Hz. İsa'yı (a.s) tanrı kabul etmek onların kıt görüşlülüğünden ileri geliyordu. Bu yüzden, Allah'ın kudretinin hiçbir sınırı olmadığını unutup, Yaratıcı'nın harika bir yaratığının mucizelerini görerek O'nu yaratıcı saymaya kadar gittiler. Oysa akıllı kişiler Yaratıcı'nın harikalarında Kadir-i Mutlak Yaratıcı'yı görüp, bu harikalardan iman ışığı alırlar. Mevdudi

Karş. Çıkış iv, 22-23 (“İsrail Benim oğlumdur”), Yeremya xxxi, 9 (“Ben İsrail'in babasıyım”) ve İnciller'deki birçok paralel ifade. M.Esed

Kuran, her şeyi herkese ve her inanç kesimine, apaçık ve ayrıntılı olarak açıklıyor. Hiç kimseye en ufak bir bahane bırakmıyor. Pişmanlığın yararının olmadığı gün gelmeden düşünmek gerek. M.Sağ

 Bu noktada cümle oldukça kapsamlı ve anlamlıdır. Ayrıca ikili bir anlam taşımaktadır. Bu anlamlardan biri daha önce müjdeleyiciler ve uyarıcılar gönderen kudret sahibi Allah'ın şimdi de aynı görevle Hz. Muhammed'i (s.a) gönderdiği ve bunu yapma kudretine sahip olduğudur. İkinci anlam ise, müjdeleyici ve uyarıcıya itaat etmezlerse, Allah'ın Kadir-i Mutlak olarak, kendilerine hiçbir engelle karşılaşmadan istediği cezayı verebileceğini hatırda tutmaları gerektiğidir.İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıktıktan sonra Sina Yarımadası'nda evsiz yurtsuz dolaştıkları yerlerdir.
AÇIKLAMA: Hz. Musa (a.s) İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarıp, Sina Yarımadası'nda Moro, Elim ve Refidim yoluyla Sina Dağı'na getirdi. Burada bir yılı aşkın bir süre kalıp, Tevrat'ın emirlerinin çoğunu aldı. Sonra kendisine İsrailoğulları'nı Filistin'e götürüp orayı fethetmesi emredildi. Çünkü bu ülke onlara bir miras olarak verilmişti. Bunun üzerine O, İsrailoğulları'nı Tabera ve Hazera'dan geçirip Faran çölüne geldi, kavminden bazı önde gelenleri casusluk için Filistin'e gönderdi. Gidenler kırk gün sonra geri geldiler ve Kadeş'te raporlarını sundular. Yuşa (Yeşu) ve Kalib'in yüreklendirici ifadeleri dışında diğerlerinin sunduğu manzara öylesine ürkütücüydü ki, İsrailoğulları bağırıp, çağırarak Filistin'e yürümeyi reddettiler. Bunun üzerine Allah kırk yıl çölde dolaşmalarını irade etti ve eski kuşaktan Yuşa ve Kalib dışında kimse Filistin'i göremedi. İsrailoğulları kırk yıl evsiz yurtsuz Faran, Şur ve Zin çöllerinde dolaşıp durdular ve Amalikalılar, Amoriler, Muablar, Edomitler ve Medyenlilere karşı savaş verdiler. Kırk yıl dolarken Harun Peygamber (a.s) Edom sınırı yakınındaki Hur dağında vefat etti. Bu sıralarda Musa Peygamber (a.s) İsrailoğulları'nın başında olarak Muab'a girdi, tüm yöreyi fethedip, Heşban ve Şitim'e ulaştı. Burada Abarim dağlarında vefat etti. Kendisinden sonra ilk halefi Yeşu, doğudan Ürdün nehrini geçerek İsraillilerin eline düşen ilk Filistin şehri Jerika'yı (Eriha) zaptetti. Ardından kısa bir süre içinde tüm Filistin İsrailoğulları'nca fethedildi. Yukarıdaki haritada yer alan Eyle (bugünkü Akabe), muhtemelen Bakara Suresi 65. ayet ve Araf suresi 166. ayette anlatılan Sebt gününün haramlılığına uymayanların yaşadığı yer olsa gerektir. Mevdudi

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitap uyarılmakta ve tevhide davet edilmektedir:
• “Allah, Meryem oğlu Mesih'in ta kendisidir” diyen kimseler kâfir olmuşlardır.
• Bu kâfirlere, “Allah, Meryem oğlu Mesih'i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O'na karşı kim bir şey yapabilir? Göklerin, yeryüzünün ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti sadece Allah'a aittir. O, dilediğini yaratır. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir” denilmeli, böylece onlar Îsâ'da herhangi bir ilâhlık niteliği olmadığını öğrenmelidirler.
• Yahûdi ve Hristiyanlar, “Biz Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevgilileriyiz” demektedirler.
• Onlara, “Madem öyle niçin günahlarınız sebebiyle Allah size azap ediyor? Bilakis, siz O'nun yaratıklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. Dönüş de O'nadır” denilmeli, böylece düşünüp akıllarını başlarına almalarına yardımcı olunmalıdır.
Bakara, Âl-i İmrân ve Cum‘a sûresinde de Yahûdilerin, kendilerinin diğer insanlardan üstün olduklarını; Allah'ın dostları, sevgilileri olduklarını, âhiret yurdunun sadece kendilerine ait olduğunu ve ateşin sayılı günlerden başka kendilerine dokunmayacağını ileri sürdükleri bildirilmişti.
Bu uyarlardan sonra Kitap Ehli, “Ey Kitap Ehli! Elçilerin arasının kesildiği bir sırada, “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi” demeyiniz diye, size tebyîn yapan [açıkça ortaya koyan] Elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir” denilerek, hakk dine davet edilmektedirler.
19. âyette, Elçilerin arasının kesildiği bir sırada, “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi” demeyiniz diye, size tebyîn yapan [açıkça ortaya koyan] Elçimiz geldi ifadesiyle Yahûdilere, “Rabbimiz! Sen bize peygamber yollamadın ki, doğru yolu bulabilelim” diye bir mazeret fırsatı verilmediği beyân edilmektedir. Malumdur ki Peygamberimizin gelişinden önceki şeriatlar tahrif edilmiş; bu sebeple de, hakk bâtıla, doğru yanlışa karışmıştı. Bu da, insanların hakkı bulamamaları hususunda bir mazeret teşkil etmişti.
Yahûdi ve Hristiyanların inançları da şöyle açıklanmaktadır:
Ve Yahûdiler, “Uzeyr Allah'ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da, “Mesih Allah'ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. Allah, onlarla savaşmıştır. Nasıl da döndürülüyorlar! (Tevbe/30)
Sonra Firavun'a de ki: “Rabb şöyle diyor”: “İsrâîl Benim ilk oğlumdur. Sana, ‘Bırak oğlum gitsin, Bana tapsın’ dedim. Ama sen onu salıvermeyi reddettin. Bu yüzden senin ilk oğlunu öldüreceğim.” Ağlaya ağlaya gelecekler, Benden yardım dileyenleri geri getireceğim. Akarsular boyunca tökezlemeyecekleri düz bir yolda yürüteceğim onları. Çünkü ben İsrâîl'in babasıyım, Efrayim de ilk oğlumdur.
Bu tarz ifadeler İncîllerde birçok yerde geçmektedir. Kur’ân bu yanlışları düzeltmektedir:
Andolsun “Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateş'tir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur” demişti. Andolsun “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâh'tan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. Hâlâ onlar, Allah'a tevbe etmez ve O'ndan af dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Meryem'in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açığa koyuyoruz. Sonra yine bak, onlar nasıl döndürülüyorlar! (Mâide/72-75) H.Yılmaz

Kur’an, bu sözler ile 12 ve 13. ayetlerde işaret edilen İsrailoğulları kıssasına yeniden dönmektedir -yani, onların “kesin taahhütlerini bozmuş” olduklarını ve Allah'a inançlarından geri döndüklerini anlatan kıssaya. Daha sonra gelen kıssa, ayrıca, önceki ayet ile doğrudan bağlantılıdır, çünkü Hz. Musa burada İsrailoğulları'na “bir müjdeci ve uyarıcı” olarak seslenmektedir.Lafzen, “sizi melikler yapmış”. Müfessirlerin çoğunluğuna göre (mesela, Taberî, Zemahşerî, Râzî), İsrailoğulları'nın “efendiliği/melikliği”, onların Mısır'daki köleliklerinden sonraki özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına mecazî bir işarettir ve “melik/efendi” terimi burada “kendi işlerine hakim olan” ve bu nedenle seçtiği herhangi bir hayat tarzını serbestçe uygulayabilen “özgür kişi”yi ifade eder (Menâr VI, 323 vd.). M.Esed

 Burada İsrailoğulları'nın Hz. Musa'dan (a.s) çok daha önce sahip oldukları şeref ve üstünlüğe işaret edilmektedir. Hz. Yusuf (a.s) gibi yüce peygamberler İsrailoğulları arasından çıktığı gibi, Hz. Yusuf'un (a.s) zamanında ve sonrasında Mısır'da büyük bir siyasal güce de ulaşmışlardı. Uzun süre zamanlarındaki medeni dünyanın en büyük hâkim gücü olarak kalmışlar ve paraları yalnız Mısır'da değil, çevre ülkelerde de kullanılır hale haline gelmişti.
İsrailoğulları'nın ihtişamının Hz. Musa (a.s) ile başladığı şeklindeki genel inancın aksine,Kur'an onların gerçek ihtişam dönemlerinin Hz. Musa'dan (a.s) çok daha önce geçtiğini ve bizzat Hz. Musa'nın (a.s) kendi halkından önceki bu dönemi onların şerefli geçmişi olarak kabul ettiğini belirtmektedir. Mevdudi

Arz-ı Mukaddes (Kutsal ülke) İbrahim, İshâk ve Yakûb Peygamberlerin (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) vatanı olan Filistin'dir. İsrailoğulları en sonunda Mısır'dan ayrıldıkları zaman Allah, bu ülkeyi kendilere vermiş ve burayı fethetmeyi onlara emretmişti.
Bu konuşma Mısır'dan çıktıktan iki yıl sonra, İsrailoğulları'nın Sina Yarımadası'na Arabistan'ın kuzey sınırıyla Filistin'in güney sınırının birleştiği yerin yakınındaki Faran Çölü'nde bulundukları sırada yapılmıştır.Mevdudi

Lafzen, “onun içinde”. Bkz. bu surenin 12. ayetinde zikredilen oniki casusun haberini duyunca İsrailoğulları'nın kapıldığı dehşeti anlatan ve korkaklıkları ile iman zayıflıklarından dolayı cezalandırıldıklarına değinen Sayılar xiii, 32-33 ve ayrıca xiv. bâb'ın tamamı. M.Esed

Tefsîrler bu iki zâtın Nûn oğlu Yeşû' ile Yefunne oğlu Kaleb olduğunu yazar. Kitapı Mukaddes'in Sayılar, 14/6-10 ncu âyetlerinde şöyle deniliyor: " Ve memleketi çaşıtlamış olanlardan Nun oğlu Yeşû' ve Yefunne oğlu Kaleb, esvaplarını yırttılar; ve bütün İsrâîl Oğulları cemâatine söyleyip dediler: Çaşıtlamak için içinden geçtiğimiz memleket, çok çok iyi bir memlekettir. Eğer Rab sizden razı olursa o zaman bizi o diyara götürecek ve onu bize verecektir. Siz memleketin kavminden korkmayın...Ve Rab bizimledir, onlardan korkmayın." S.Ateş

Korkan bu iki kişi, insanlardan korkan kimseler olduğu gibi, Allah'tan korkan kimseler de olabilirler. Mevdudi

Yani, cepheden saldırarak. Kitâb-ı Mukaddes'e göre (Sayılar xiv, 6-9, 24, 30, 38) Allah'tan korkan iki kişi, Kenan'ı araştırmak için gönderilen ve dehşete düşmüş İsrailoğulları'nı yalnızca Allah'a güvenmeleri için ikna etmeye çalışan oniki casus arasında bulunan Yeşu ile Kaleb idi. Kur’an'da bu kadar sık yer almakla bu İsrailoğulları kıssası, gerçek, samimi iman ile dünyevî bencillik arasındaki farklılığı göstermeye hizmet eder. M.Esed

İsrailoğulları'nın evsiz yurtsuz dolaşmalarının ayrıntıları Kitab-ı Mukaddes'teki SAYILAR, TESNİYE ve YEŞU bölümlerinde yer almaktadır. Özetle şöyledir bu: "Musa Peygamber on iki İsrail nakîbini Kutsal Ülke'de casusluk yapmak üzere Faran Çölü'nden gönderdi. Gidenler gerekli araştırmalarda bulunup kırk gün sonra geldiler ve tüm İsrailoğulları cemaatinin önünde raporlarını sundular. Söyledikleri şuydu. 'Her yerde süt ve bal akmaktadır... Ama, ülke halkı güçlüdür (ve) biz kendilerine karşı çıkamayız... Orada gördüğümüz herkes iri yapılıdır. Ve orada Anak'ın oğullarını, devlerin soyundan gelen devler gördük; ve biz kendi gözümüzle çekirgeler gibiydik ve onların gözünde de öyleydik.' Bu rapor karşısında tüm topluluk bağırıp çağırarak şöyle dediler: 'Tanrım, keşke Mısır ülkelerinde ölseydik; Tanrım, keşke bu çölde ölüp kalsaydık! Ve niçin Rabb bizi bu ülkeye getirdi, kılıçla doğranalım ve eşlerimiz ve çocuklarımız yem olsun diye mi? Mısır'a geri dönmek bizim için daha iyi değil mi?' Fakat, on iki casusun içinde bulunan Yuşa ve Kalib, korkaklıkları nedeniyle topluluğu azarladılar. Kalib şöyle konuştu: 'Hemen gidelim ve oraya sahip olalım, rahatlıkla bu işin üstesinden gelebiliriz. Sonra, Yuşa ile birlikte dediler: 'Eğer Rabb bizden razı olursa, bizi bu ülkeye götürecek ve orayı bize verecektir... Yeter ki, Rabbe karşı gelmeyin, o ülke halkından da korkmayın... ve Rabb bizimledir; onlardan korkmayın.' Ne ki, tüm topluluk kendilerini taşa tuttu. Sonunda Allah bu süregelen kötü davranışlarına gazap ederek şöyle buyurdu: 'Şüphesiz bu çölde kırk yıl dolaşacaksınız ve içinizden yirmi yaş ve daha yukarı olanlar bu çölde ceset haline gelecekler, küçükleriniz büyüyecek... onları kabul edip getireceğim ve onlar o ülkeyi bilecekler...' Bu ilâhi buyruğa göre, 38 yılda Faran Çölü'nden Ürdün'e varabildiler. Bu süre içinde Mısır'dan çıkış sırasında genç olan herkes öldü. Ürdün'ün fethinden sonra Musa Peygamber (a.s) de vefat etti. Ardından Nun'un oğlu Yuşa (Yeşu) Peygamber (a.s) zamanında İsrailoğulları Filistin'i zaptedebildiler.
20-26. ayetlerde anlatılan olay İsrailoğulları'nı uyarmaya yöneliktir. Kendilerine Hz. Musa'ya (a.s) itaat etmedikleri ve doğru yoldan sapıp korkaklık göstererek, sonunda kırk yıl evsiz yurtsuz dolaşmaya mahkûm edildikleri, buna rağmen hâlâ Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a) tebliğine karşı çıkma tavırlarında ısrar ederlerse, bu seferki cezanın çok daha sert olacağı hatırlatılmaktadır. Mevdudi

Bu âyet grubunda, İsrâîloğulları'nın Allah'ın kendilerine gönderdiği elçiye karşı yakışıksız tavırları nakledilip inananların Allah Elçisi'ne karşı yanlış tavır almamaları hususunda uyarılar yapılmakta ve aynı sahnelerin yine yaşanabileceğine işaret edilmektedir.
Mûsâ’nın, “Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına mâlik değilim [söz geçiremiyorum]. Artık bizimle bu fâsıklar toplumunun arasını ayır” şeklindeki niyazına karşı Allah, “Artık o [mukaddes arz] onlara kırk sene haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O nedenle sen o fâsık toplum için tasalanma!” diye Mûsâ'yı teselli etmektedir:
Ve hani bir zamanlar siz, “Ey Mûsâ! Biz tek yemeğe asla sabredemeyiz, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” demiştiniz. O [Mûsâ] da size, “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/Mısır'a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgalandı ve nihâyet Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir. (Bakara/61)
Burada işaret edilen olayların detayı Kitab-ı Mukaddes'te de yer alır:
Rabb Mûsâ'ya, “İsrâîl halkına vereceğim Kenan ülkesini araştırmak için bazı adamlar gönder” dedi, “ataların her oymağından bir önder gönder.” Mûsâ Rabbin buyruğu uyarınca Paran Çölü'nden adamları gönderdi. Hepsi İsrâîl halkının önderlerindendi. Adları şöyleydi: Ruben oymağından Zakkur oğlu Şammua, Şimon oymağından Hori oğlu Şafat, Yahuda oymağından Yefunne oğlu Kalev, İssakar oymağından Yûsuf oğlu Yigal, Efrayim oymağından Nun oğlu Hoşea, Benyamin oymağından Rafu oğlu Palti, Zevulun oymağından Sodi oğlu Gaddiel, Yûsuf oymağından-Manaşşe oymağından Susi oğlu Gaddi, Dan oymağından Gemalli oğlu Ammiel, Aşer oymağından Mikael oğlu Setur, Naftali oymağından Vofsi oğlu Nahbi, Gad oymağından Maki oğlu Geuel. Ülkeyi araştırmak üzere Mûsâ'nın gönderdiği adamlar bunlardı. Mûsâ Nun oğlu Hoşea'ya Yeşu adını verdi. Mûsâ, Kenan ülkesini araştırmak üzere onları gönderirken, “Negev'e, dağlık bölgeye gidin” dedi, “nasıl bir ülke olduğunu, orada yaşayan halkın güçlü mü zayıf mı, çok mu az mı olduğunu öğrenin. Yaşadıkları ülke iyi mi kötü mü, kentleri nasıl: surlu mu değil mi anlayın. Toprak nasıl: verimli mi, kıraç mı? Çevre meyvelerden getirin.” Mevsim üzümün olgunlaşmaya başladığı zamandı. Böylece adamlar yola çıkıp ülkeyi Zin Çölü'nden Levo-Hamat'a doğru Rehov'a dek araştırdılar. Negev'den geçip Anakoğulları'ndan Ahiman, Şeşay ve Talmay'ın yaşadığı Hevron'a vardılar. (Hevron Mısır'daki Soan Kenti'nden yedi yıl önce kurulmuştu.) Eşkol Vâdisi'ne varınca, üzerinde bir salkım üzüm olan bir asma dalı kestiler. Adamlardan ikisi dalı bir sırıkta taşıdılar. Yanlarına nar, incir de aldılar. İsrâîlliler'in kestiği üzüm salkımından dolayı oraya Eşkol Vâdisi adı verildi. Kırk gün dolaştıktan sonra adamlar ülkeyi araştırmaktan döndüler. Paran Çölü'ndeki Kadeş'e, Mûsâ'yla Hârûn'un ve İsrâîl topluluğunun yanına geldiler. Onlara ve bütün topluluğa gördüklerini anlatıp ülkenin ürünlerini gösterdiler. Mûsâ'ya, “Bizi gönderdiğin ülkeye gittik” dediler, “gerçekten süt ve bal akıyor orada! İşte ülkenin ürünleri! Ancak orada yaşayan halk güçlü, kentler de surlu ve çok büyük. Orada Anak soyundan gelen insanları bile gördük. Amalekliler Negev'de; Hititler, Yevuslular ve Amorlular dağlık bölgede; Kenanlılar da denizin yanında ve Şeria Irmağı'nın kıyısında yaşıyor.” Kalev, Mûsâ'nın önünde halkı susturup, “Oraya gidip ülkeyi ele geçirelim. Kesinlikle buna yetecek gücümüz var” dedi. Ne var ki, kendisiyle oraya giden adamlar, “Bu halka saldıramayız, onlar bizden daha güçlü” dediler. Araştırdıkları ülke hakkında İsrâîlliler arasında kötü haber yayarak, “Boydan boya araştırdığımız ülke, içinde yaşayanları yiyip bitiren bir ülkedir” dediler, “üstelik orada gördüğümüz herkes uzun boyluydu. Nefiller'i, Nefiller'in soyundan gelen Anaklılar'ı gördük. Onların yanında kendimizi çekirge gibi hissettik, onlara da öyle göründük.”
O gece bütün topluluk yüksek sesle bağrışıp ağladı. Bütün İsrâîl halkı Mûsâ'yla Hârûn'a söylendi. Onlara, “Keşke Mısır'da ya da bu çölde ölseydik!” dediler, “Rabb neden bizi bu ülkeye götürüyor? Kılıçtan geçirilelim diye mi? Karılarımız, çocuklarımız tutsak edilecek. Mısır'a dönmek bizim için daha iyi değil mi?” Sonra birbirlerine, “Kendimize bir önder seçip Mısır'a dönelim” dediler. Bunun üzerine Mûsâ'yla Hârûn İsrâîl topluluğunun önünde yüzüstü yere kapandılar. Ülkeyi araştıranlardan Nun oğlu Yeşu'yla Yefunne oğlu Kalev giysilerini yırttılar. Sonra bütün İsrâîl topluluğuna şöyle dediler: “İçinden geçip araştırdığımız ülke çok iyi bir ülkedir. Eğer Rabb bizden hoşnut kalırsa, süt ve bal akan o ülkeye bizi götürecek ve orayı bize verecektir. Ancak Rabbe karşı gelmeyin. Orada yaşayan halktan korkmayın. Onları ekmek yer gibi yiyip bitireceğiz. Koruyucuları onları bırakıp gitti. Ama Rabb bizimledir. Onlardan korkmayın!” Topluluk onları taşa tutmayı düşünürken, ansızın Rabbin görkemi Buluşma Çadırı'nda bütün İsrâîl halkına göründü. Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “Ne zamana dek bu halk Bana saygısızlık edecek? Aralarında yaptığım bunca belirtiye karşın, ne zamana dek Bana iman etmeyecekler? Onları salgın hastalıkla cezalandıracağım, mirastan yoksun bırakacağım. Ama seni onlardan daha büyük, daha güçlü bir ulus kılacağım.” Mûsâ, “Mısırlılar bunu duyacak” diye karşılık verdi, “çünkü bu halkı gücünle onların arasından Sen çıkardın. Kenan topraklarında yaşayan halka bunu anlatacaklar. Yâ Rabb! Bu halkın arasında olduğunu, onlarla yüz yüze görüştüğünü, bulutunun onların üzerinde durduğunu, gündüz bulut sütunu, gece ateş sütunu içinde onlara yol gösterdiğini duymuşlar. Eğer bu halkı bir insanmış gibi yok edersen, Senin ününü duymuş olan bu uluslar, ‘Rabb and içerek söz verdiği ülkeye bu halkı götüremediği için onları çölde yok etti’ diyecekler. Şimdi gücünü göster, yâ Rabb. Demiştin ki: ‘Rabb tez öfkelenmez, sevgisi engindir, suçu ve başkaldırıyı bağışlar. Ancak suçluyu cezasız bırakmaz; babaların suçunun hesabını üçüncü, dördüncü kuşak çocuklarından sorar.’ Mısır'dan çıkışlarından bugüne dek bu halkı nasıl bağışladıysan, büyük sevgin uyarınca onların suçunu bağışla.” Rabb, “Dileğin üzerine onları bağışladım” diye yanıtladı, “ne var ki, varlığım ve yeryüzünü dolduran yüceliğim adına and içerim ki, yüceliğimi, Mısır'da ve çölde yaptığım belirtileri görüp de Beni on kez sınayan, sözümü dinlemeyen bu kişilerden hiç biri atalarına and içerek söz verdiğim ülkeyi görmeyecek. Beni küçümseyenlerden hiç biri orayı görmeyecek. Ama kulum Kalev'de başka bir rûh var, o bütün yüreğiyle ardımca yürüdü. Araştırmak için gittiği ülkeye onu götüreceğim, onun soyu orayı miras alacak. Amaleklilerle Kenanlılar ovada yaşıyorlar. Siz yarın geri dönün, Kızıldeniz yolundan çöle gidin.” Rabb Mûsâ'yla Hârûn'a da, “Bu kötü topluluk ne zamana dek Bana söylenecek?” dedi, “Bana söylenen İsrâîl halkının yakınmalarını duydum. Onlara Rabb şöyle diyor de: ‘Varlığım adına and içerim ki, söylediklerinizin aynısını size yapacağım: Cesetleriniz bu çöle serilecek. Bana söylenen, yirmi ve daha yukarı yaşta sayılan herkes çölde ölecek. Sizi yerleştireceğime and içtiğim ülkeye Yefunne oğlu Kalev'le Nun oğlu Yeşu'dan başkası girmeyecek. Ama tutsak edilecek dediğiniz çocuklarınızı oraya, sizin reddettiğiniz ülkeye götüreceğim; orayı tanıyacaklar. Size gelince, cesetleriniz bu çöle serilecek. Çocuklarınız, hepiniz ölünceye dek kırk yıl çölde çobanlık edecek ve sizin sadakatsizliğiniz yüzünden sıkıntı çekecekler. Ülkeyi araştırdığınız günler kadar –kırk gün, her gün için bir yıldan kırk yıl– suçunuzun cezasını çekeceksiniz. Sizden yüz çevirdiğimi bileceksiniz! Ben Rabb söyledim; Bana karşı toplanan bu kötü topluluğa bunları gerçekten yapacağım. Bu çölde yıkıma uğrayacak, burada ölecekler.’” Mûsâ'nın ülkeyi araştırmak üzere gönderdiği adamlar geri dönüp ülke hakkında kötü haber yayarak bütün topluluğun Rabbe söylenmesine neden oldular. Ülke hakkında kötü haber yayan bu adamlar Rabbin önünde ölümcül hastalıktan öldüler. Ülkeyi araştırmak üzere gidenlerden yalnız Nun oğlu Yeşu'yla Yefunne oğlu Kalev sağ kaldı. Mûsâ bu sözleri İsrâîl halkına bildirince, halk yasa büründü. Sabah erkenden kalkıp dağın tepesine çıktılar. “Günah işledik” dediler, “ama Rabbin söz verdiği yere çıkmaya hazırız.” Bunun üzerine Mûsâ, “Neden Rabbin buyruğuna karşı geliyorsunuz?” dedi, “Bunu başaramazsınız. Savaşa gitmeyin, çünkü Rabb sizinle olmayacak. Düşmanlarınızın önünde yenilgiye uğrayacaksınız. Amaleklilerle Kenanlılar sizinle orada karşılaşacak ve sizi kılıçtan geçirecekler. Çünkü Rabbin ardınca gitmekten vazgeçtiniz. Rabb de sizinle olmayacak.” Öyleyken, kendilerine güvenerek dağlık bölgenin tepesine çıktılar. Rabbin Antlaşma Sandığı da Mûsâ da ordugahta kaldı. Dağlık bölgede yaşayan Amalekliler ile Kenanlılar üzerlerine saldırdılar, Horma Kenti'ne dek onları kovalayıp bozguna uğrattılar.
20. âyetteki, Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi ifadesiyle, o devirde yaşayan hiçbir topluma verilmeyen nimetlerin İsrâîloğulları'na verilmesi” kastedilmiştir. Bu nimetler ise şu âyetlerde beyân edilmiştir:
Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım. Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim. (Kasas/5-6)
Ve andolsun Mûsâ'ya, “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de onlara denizde kuru bir yol aç!” diye vahyettik. (Tâ-Hâ/77)
Ey İsrâîloğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında size söz verdik/dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın/bal indirdik. –Sizi rızıklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o iner [düşer, mahvolur]. Ve şüphe yok ki Ben, tevbe eden, iman edip sâlihi işleyen, sonra da hakk yolu bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.– (Tâ-Hâ/80)
Ve andolsun ki, Mûsâ'yı, “Kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar, onlara Allah'ın günleri ile öğüt ver” diye âyetlerimizle elçi gönderdik. Şüphe yok ki bunda çok sabreden ve çok şükreden herkes için nice âyetler vardır. (İbrâhîm/5) H.Yılmaz

Hâbil ve Kâbil, Hz. Âdem'in oğulları idi. Rivâyete göre Âdem, onlardan her birine, öteki erkek kardeşiyle ikiz doğan kızkardeşiyle evlenmesini emretmişti. O zaman insan yeni türediği için bu tür evlenme zorunlu idi. Kâbil, daha güzel olan kendi ikizini Hâbil'e vermek istemedi. Âdem de bunlara, birer kurban sunmalarını, gökten gelecek bir ateş, hangisinin kurbanını yakarsa onun haklı olacağını söyledi. Böyle yaptılar. Gökten inen âteş, Hâbil'in kurbanını yakınca, Hâbil'in haklı olduğu ortaya çıktı.. Âyetlerin, bu öyküye işâret ettiğini söyleyenler yanında, bu iki kişinin, iki İsrâîl oğlu olduğunu söyleyenler de vardır. Hasan Basrî de bu görüştedir. Kur'ân, kızkardeşle evlenme öyküsünden söz etmez. S.Ateş

Yani, "Senin kurbanının kabul edilmemesi benim suçum değildir; takva sahibi olmadığından kurbanın kabul edilmiyor. Bu yüzden beni öldürmeye girişmek yerine, takvayı yerleştirmeye bak." Mevdudi

Yani, Tekvîn iv, 1-16'da zikredilen Kâbil ve Hâbil kıssasını. “Onlara anlat” ifadesindeki zamir, Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicilerine râcidir ve anlamı yukarıda 28. notta açıklanan bu surenin 15. ayeti ile açıkça bağlantılıdır: “şimdi size, [kendinizden] gizlediğiniz Kitab'ın bir çoğunu açıklamak... için Elçimiz geldi.” Bu Kitâb-ı Mukaddes kıssasının ahlakî yönü -Kitâb-ı Mukaddes izleyicilerinin “kendi kendilerinden gizledikleri” bir ahlakîlik- 32. ayette özetlenmiştir. M.Esed

Bu, "Beni öldürme girişimin karşısında, ben hiç direnmeden elimi kolumu bağlayıp 'gel beni öldür' diye karşında duracağım" demek değildir. Bu sözün anlamı şudur: "Beni öldürmek için kötü niyetler besleyebilirsin; fakat ben bunu yapmam. Beni öldürme planları yapabilirsin; fakat ben, senin beni öldürme hazırlıklarını öğrendikten sonra bile, senden önce davranmak için bir şey yapacak değilim." Bu bağlamda şurası iyi anlaşılmalıdır ki, kişinin kendisini ölüme teslim etmesi fazilet değildir. Faziletli bir insan, Hz. Adem'in (a.s) soylu oğlunun yaptığı gibi saldırganın kendisi değil, düşmanının olmasını tercih eder. Mevdudi

Yani, "Aynı suçu işlemektense, senin beni öldürmen için kötü niyetler besleme günahını işlemeni tercih ederim. Böylece sen kendi saldırganlığının günahının yükünü ve hem de, kendimi savunmak için belki sende açacağım yaraların günahını ve yükünü de taşıyacaksın." Mevdudi

Lafzen, “hem benim günahlarımı hem de sizin günahlarınızı”. Çok sayıda sahih Hadis'ten açıkça anlaşılacağı gibi, eğer bir kimse, doğrudan veya dolaylı olarak kendi günahından doğmayan bir şiddet eylemi sonunda ölürse önceki günahları affedilir (sebebi, eğer yaşamasına izin verilseydi edebileceği tevbeye vakit bulamamasıdır). Bir tahrikin olmadığı ölümlerde katil, -cinayet günahına ilaveten- masum kurbanının geçmişte işlemiş olabileceği, ama şimdi affedilmiş olan günahları da yüklenir: Yukarıdaki ayetin bu tatmin edici yorumu, (Taberî'den naklen) Mücâhid tarafından yapılmıştır. M.Esed

Nefs ismine yüklenen birçok anlam arasında (başlıca, “can”, “akıl” yahut “kişilik”) aynı zamanda “istek” yahut “ihtiraslı bir kararlılık” da vardır (Kâmûs, bkz. ayrıca Zemahşerî'nin Esâs'ı): Bu bağlamda en iyi karşılık “ihtiras” görünmektedir. M.Esed

Böylece Allah, bir kargayı örnek göstererek cehaleti ve aptallığından dolayı Hz. Adem'in (a.s) suçlu oğlunu uyarmıştır. Ve o bir cesedi saklama konusunda karganın kendinden daha donanımlı olduğunu gördükten sonra, yalnızca pişman olmakla kalmamış, aynı zamanda kardeşini öldürmekle kötü bir iş yaptığını anlamaya başlamıştır. "Yaptığına pişman olanlardan oldu" ifadesinde bu anlam gizlidir.
Hz. Adem'in (a.s) iki oğlunun kıssası, Yahudileri, Hz. Peygamber (s.a) ve bazı önde gelen sahabelerini öldürme planlarından dolayı (Bkz. Bu sure an: 30) ince ve anlamlı bir biçimde kınamaktadır.
İki olay arasındaki benzerlik ortadadır. Yahudilerin Hz. Peygamber'i (s.a) ve bazı sahabeleri öldürme planları, Hz. Adem'in (s.a) suçlu oğlunun Allah'tan sakınan kardeşini öldürme nedeninden kaynaklanıyordu. Allah lütuf ve nimetini takva sahibi olmadıklarından kitap ehlinden çekip, kendisinden korkmaları nedeniyle ümmî Araplara verdiği için Yahudiler Hz. Peygamber'i (s.a) ve ashabını kıskanıyorlardı. Sorunu soğukkanlı düşünüp neden mahkûm edildiklerini hesaplayarak, Allah'ın gazabını üzerine çeken hatalarını telâfî etmek yerine, kendilerini öncekinden daha fazla mahkûm edeceğini bile bile yapıyorlardı bunu. Mevdudi

Lafzen, “bu karga gibi”.  -  Lafzen, “vicdan azabı duyanlardan oldu”. Karganın yeri eşelemesinin Kâbil'e telkin ettiği, ölü kardeşinin cesedini gömme fikri, suçunun büyüklüğünü ona açıkça gösterdi. M.Esed

Karganın öğrettiğini düşünürsek, demek ki insanoğlunun doğadaki yaratıklardan öğreneceği daha çok şey var. M.Sağ

Yani, "Hz. Adem'in (a.s) zalim oğlunun gösterdiği aynı öldürme belirtilerini gösterdiklerinden dolayı, Allah İsrailoğulları'na öldürmekten vazgeçmelerini emrediyor. Bu yüzden, öldürme konusunda böylesi keskin önlemler getiriliyor." Fakat, ne yazık ki bu kıymetli talimatlar elimizdeki Kitab-ı Mukaddes'te yer almamaktadır. Ne var ki, Talmud'da şöyle denmektedir: 'İsrail'den tek bir kişiyi öldüren, tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır ve İsrail'den tek bir kişiyi koruyan, Allah'ın Kitabı'na göre, tüm dünyayı korumuştur.' Yine Talmud'da, İsrailîlerden bir hâkimin öldürme (katl) olayında tanığa, "İsrail'den tek bir kişiyi öldüren tüm ırkı öldürmüş gibi cezalandırılacaktır" diyerek onu uyaracağı yazılıdır.
Bu, insan hayatının kutsallığını vurgulamak içindir; insan hayatının korunması için herkesin ve her bir kişinin başkasının hayatının kutsallığını kabul edip onun korunmasına yardım etmesi gerekir. Haksız yere bir başkasının hayatını alan, yalnızca bir kişiye zulmetmekle kalmamış, aynı zamanda insan hayatının kutsallığıyla ilgili hiçbir duygu, başkalarına karşı hiçbir merhamet duygusu taşımadığını göstermiş demektir. Bu nedenle o tüm insanlığın düşmanı demektir. Çünkü herkes aynı tür katı kalpliliğin kurbanı olursa, tüm insanlığın sonunun gelmesi kaçınılmazdır. Buna karşılık, eğer bir kişi tek bir insan hayatının korunmasına yardım ederse, tüm insanlığa yardım etmiş demektir. Bu yardımı o insanın, tüm insan soyunun devamına katkıda bulunacak niteliklere sahip olduğunu gösterir. Mevdudi

Bu ahlakî hakikat, bu surenin 15. ayetinin ilk cümlesinin işaret ettiği hususlar arasındadır ve bu hakikatin vecîz ifade tarzı, Hâbil ve Kâbil kıssasının neden bu bağlamda zikredildiğini tam olarak açıklamaktadır. “Biz İsrailoğulları'na bildirdik” ifadesi, elbette, bu ahlakın evrensel geçerliliğinden bir sapma teşkil etmez: sadece onun en eski yansımasına bir işarettir.Yani, Kitâb-ı Mukaddes'in hem Yahudi hem de Hristiyan izleyicilerine.Le-müsrifûn şimdiki zaman ortacı, onların “sürekli olarak aşırılıklara meylettikleri (yani, suçlar işledikleri)”ni gösterir ve en doğrusu, “işlemeye devam ettiler” olarak çevrilebilir. Daha önceki pasajlar ışığında bakıldığında, bu “aşırılıklar”ın şiddet suçlarına ve özellikle insanların acımasızca öldürülmesine işaret ettiği anlaşılır. M.Esed

Bu âyetlerde, geçmişten örneklerle Rasûlullah'ın muhatabı olan Kitap Ehli ve onların şahsında da insanlık uyarılmaktadır.
Bu âyetler, Kitab-ı Mukaddes'teki şu kıssaya endekslenerek yanlış anlaşılmıştır:
Âdem karısı Havva ile yattı. Havva hamile kaldı ve Kayin'i doğurdu. “Rabbin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim” dedi. Daha sonra Kayin'in kardeşi Hâbil'i doğurdu. Hâbil çoban oldu, Kayin ise çiftçi. Günler geçti. Bir gün Kayin toprağın ürünlerinden Rabbe sunu getirdi. Hâbil de sürüsünde ilk doğan hayvanlardan bazılarını, özellikle de yağlarını getirdi. Rabb Hâbil'i ve sunusunu kabul etti. Kayin'i ve sunusunu ise reddetti. Kayin çok öfkelendi, suratını astı. Rabb Kayin'e, “Niçin öfkelendin?” diye sordu, “Niçin surat astın? Doğru olanı yapsan, seni kabul etmez miyim? Ancak doğru olanı yapmazsan, günah kapıda pusuya yatmış, seni bekliyor. Ona egemen olmalısın.” Kayin kardeşi Hâbil'e, “Haydi, tarlaya gidelim” dedi. Tarlada birlikteyken Kayin kardeşine saldırıp onu öldürdü. Rabb Kayin'e, “Kardeşin Hâbil nerede?” diye sordu. Kayin, “Bilmiyorum, kardeşimin bekçisi miyim ben?” diye karşılık verdi. Rabb, “Ne yaptın?” dedi, “Kardeşinin kanı topraktan Bana sesleniyor. Artık döktüğün kardeş kanını içmek için ağzını açan toprağın laneti altındasın. İşlediğin toprak bundan böyle sana ürün vermeyecek. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacaksın.” Kayin, “Cezam kaldıramayacağım kadar ağır” diye karşılık verdi, “bugün beni bu topraklardan kovdun. Artık huzurundan uzak kalacağım. Yeryüzünde aylak aylak dolaşacağım. Beni kim bulsa öldürecek.” Bunun üzerine Rabb, “Kim seni öldürürse, ondan yedi kez öç alınacaktır” dedi. Kimse Kayin'i bulup öldürmesin diye onun üzerine bir nişan koydu. Kayin Rabbin huzurundan ayrıldı. Aden bahçesinin doğusunda, Nod topraklarına yerleşti.
Yüce Allah'ın, Sonra Allah ona... yeri eşeleyen bir karga gönderdi buyruğu ile ilgili olarak Mücâhid şöyle demiştir: “Allah iki karga gönderdi. Bunlar birbirleriyle kavga ettiler. Sonunda biri diğerini öldürdü, sonra da yeri eşeleyerek bir çukur kazıp onu gömdü. Hz. Âdem'in bu oğlu, ilk öldürülen kişi olmuştu.”
Yine şöyle denilmiştir: “Karga yeri, yiyeceğini ihtiyaç duyacağı zamana kadar gizlemek üzere eşelemişti. Çünkü böyle yapmak kargaların âdetlerindendir. Kâbil de bunu görünce kardeşini nasıl saklayıp gömeceğini anlamış oldu.”
Rivâyet olunduğuna göre Kâbil, Hâbil'i öldürdükten sonra onu bir çuvala koymuş ve omuzunda yüz yıl süreyle durmaksızın taşıyıp yol almıştır. Bunu Mücâhid söylemiştir. İbnu'l-Kâsım ise Mâlik'ten bir sene taşıdığını rivâyet etmektedir. İbn Abbâs da böyle demiştir. Onun, kardeşinin cesedini kokuncaya kadar taşıdığı da söylenmiştir. O, –önceden de geçtiği üzere– bu hususta kargaya uyuncaya kadar ona ne yapacağım bilemiyordu.
Mâide/27'nin iyi anlaşılabilmesi için Mâide/32-34'ün bir bütünlük içerisinde ele alınması gerekir. Konunun tamamı ele alınmadan, konu içindeki bir âyetten hüküm çıkarılmaya çalışılması olumlu netice vermez. Ne yazık ki genellikle böyle yapılmıştır. Konunun tümünü ele aldıktan sonra, şimdi 27. âyetin tahlilini yapalım:       Onlara iki Âdemoğlu'nun haberini de hakkıyla oku...
Âyette geçen ibney Âdeme tamlaması, neredeyse bütün meal ve tefsirlerde “Âdemin iki oğlu” (belirtili isim tamlaması) şeklinde anlaşılmıştır. Hâlbuki, 12. âyetten 34. âyete kadar İsrâîloğulları'ndan bahsedildiğine; ve 15 âyette, İsrâîloğulları'nın ilâhî vahiyler hakkındaki olumsuz tavırlarına dikkat çekilip sonra, “Onlara gerçeği oku” denilerek İsrâîloğulları muhatap alındığına göre bu iki kişinin Âdem'in iki oğlu değil, İsrâîloğulları'nın tanıyıp bildikleri, ama gizledikleri iki kişi olması gerekir. Bu durumda, ibney Âdeme tamlamasının, belirtisiz isim tamlaması olarak “herhangi iki Âdem oğlu” şeklinde anlaşılması gerekir. Âyette, bilgin ve takvâ sahibi olan bir kişi ile câhil, zâlim ve kıskanç bir kişinin karakterleri ortaya konduğuna ve kimlikleri dikkate alınmadığına göre bu anlam daha uygundur.
Kur’ân'da 7 yerde [A‘râf/26, 27, 31, 35, 272; İsrâ/70 ve Yâ-Sîn/60] geçen benî Âdem [Âdemoğulları] ifadesinin, “Âdem'in oğulları, Âdem'in üç oğlu, dört oğlu…” anlamında olmayıp, “insanlar, insan soyu” anlamında olduğu gibi, ibney Âdeme tamlaması da, “iki Âdem oğlu” anlamındadır.
Kurban ise, Allah'a yaklaşmak amacıyla yapılan secde, salât, salâtı ikâme, cihad, yetimin ikramı, sâlihâtı işleme, işsize iş verme vs. gibi her türlü güzel davranışın adı olmasına rağmen, anlamı daraltılarak sadece “Allah'a yaklaşabilmek için kesilen hayvan olarak” anlaşılmıştır. Kurban, sadece hayvan kesmek demek olmayıp Allah'a yaklaşmak için yapılan her türlü davranış olduğuna göre, bu iki insanın [iki Âdem oğlunun], hakklılık ya da hakksızlıklarının Allah tarafından bildirilmesi isteğiyle ne yaptıklarını, isteklerine cevap alıp almadıklarını araştıralım:
Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen, “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalancılar üzerine kılalım” de. (Âl-i İmrân/61)
Ve kullarım, sana Benden sordukları zaman; biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana yakarınca, yakaranın yakarışına cevap veririm. O hâlde reşit olmaları için, onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar. (Bakara/186)
Ve sizin Rabbiniz, “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibâdet etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. (Mü’min/60)
Ve eğer Kitap Ehli iman etmiş ve takvâ sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık. Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i, ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni [Kur’ân'ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından [her yönden] yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Mâide/65-66)
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre iyilik ya da kötülük için Allah'a baş vurulduğunda, olumlu-olumsuz karşılık alınmaktadır. İşte bu iki insanın yaptıkları da bundan ibarettir. Bu niyetle yapabilecekleri şey ise, her türlü ihlaslı ve takvâlı amel olabilir, sadece hayvan kesmiş olmaları gerekmez.
Bu âyetleri, “Âdem'in iki oğlu [Hâbil ile Kâbil] kız yüzünden kavga ettiler. Bunun üzerine kurban kestiler, kurbanı kabul olan kızı alacaktı vs.” gibi Yahûdi masallarıyla açıklamak ve kurbanın, Âdem şeriatından beri var olduğuna bu âyetleri delil göstermek çok yanlıştır.
Âyetteki, Allah, yalnız takvâlı davrananlardan kabul eder ifadesiyle, mağdur kişinin diğerini ilâhî ilkeler doğrultusunda uyardığı görülmektedir. Kısaca kıskanç olana, “Senin kurbanının kabul edilmemesi benim suçum değildir; takvâ sahibi olmadığından kurbanın kabul edilmiyor. Bu yüzden beni öldürmeye çalışmak yerine, takvâlı olmaya çalış” diyor.
Yine âyetteki, Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben elimi seni öldürmek için uzatacak değilim ifadesinden de bu kişinin, kardeşi canına kastetse de, kendisinin onu öldürmeyi düşünmediği, karşı koyarsa da nefsini korumaya, onun zararını engellemeye yönelik hareket edeceği bildirilmektedir. Düelloda öldüren kadar öldürülen de suçludur; zira o, öldürülmeseydi, ötekini öldürecekti.
Âyetteki, Şüphesiz ben isterim ki sen, benim günahımı ve kendi günahını yüklenip de ateş'in ashâbından olasın! Zâlimlerin de cezası budur ifadesindeki benim günahımı… yüklenip de… ifadesiyle, öldürülenin günahlarının, öldüren tarafından yüklenileceği kastedilmemiştir. Zira kimsenin başkasının günahını yüklenmeyeceği onlarca âyette bildirilmiştir. Bu ifade, “eski günahlarınla beraber beni öldürme günahını da yüklenip de…” anlamındadır.
32. âyette, Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse, artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur ifadesiyle de, Allah'ın insan hayatına verdiği değer ortaya konulmakta ve insan hayatının korunması için herkesin, başkasının hayatının kutsallığını kabul edip onun korunmasına yardım etmesi gerektiği anlaşılmaktadır.
Hakksız yere birini öldüren kimse, bütün insanları öldürebileceği görünümünü veren bir canavar hükmündedir.
Buna karşılık, bir tek insanın hayatının korunmasına yardım eden kimse, tüm insanlığı yaşatmış gibidir. H.Yılmaz

“Elçi” terimi, bu bağlamda cins ismi olarak kullanılmıştır. “Allah'a ve Elçisi'ne savaş açmak” ile, başka insanların Allah inancını sarsmaya ve yıkmaya yönelik bilinçli davranışlarının yanısıra Allah'ın koyduğu ve bütün elçilerinin açıkladığı ahlakî ilkelere düşmanca bir muhalefet ve onların kasıtlı olarak gözardı edilmesi anlatılmaktadır.Çoğu zaman klasik Arapça'da “birinin elini ve ayağını kesmek” deyimi, “birinin gücünü yok etmek” ile eş anlamlıdır ve burada da muhtemelen bu anlamda kullanılmıştır. Alternatif olarak, hem fiziksel hem de mecazî anlamda “mefluç/kötürüm hale getirilme”yi gösteriyor olabilir -tıpkı “asılma” ibaresinin “işkenceyle/azap çektirerek öldürülme” anlamında (mecazî) kullanımındaki gibi. Min hilâf deyimi, -ki genellikle “çapraz olarak” şeklinde çevrilir- halefehû (“onunla anlaşmazlığa düştü” yahut “ona muhalefet etti” veya “ona aykırı şekilde davrandı”) fiilinden türetilmiştir: Sonuç olarak, min hilâf'ın öncelikli anlamı, “döneklikleri” veya “sapkınlıkları yüzünden”dir.Klasik müfessirlerin çoğunluğu, bu pasajı bir şer‘î hüküm olarak değerlendirir ve bu nedenle şöyle yorumlarlar: “Allah'a ve Elçisi'ne savaş açan ve yeryüzünde fesadı yayanların cezası, onların öldürülmeleri, yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çapraz olarak kesilmesi yahut yeryüzünden sürülmeleri olacaktır: bu, onların bu dünyadaki zilletleridir.” Ancak metin, aşağıdaki sebeplerle, bu yorumu teyid etmemektedir: (a) Bu cümlede geçen dört edilgen fiil -“öldürülme”, “asılma”, “kesilme” ve “sürülme”- geniş zaman kipindedirler ve bu şekilde iken gelecek zaman veya emir halini ifade etmezler. (b) Yukattelû formu, sadece “onlar öldürülüyor” yahut (müfessirlerin yaptığı gibi) “onlar öldürülecek” anlamlarını ifade etmez; tersine -Arap gramerinin temel bir kuralı gereğince- “onların büyük kısmı öldürülüyor” anlamını gösterir; aynı şey yusallebû (“pek çoğu asılıyor”) ve tukatta‘a (“büyük kısmının kesilmesi”) fiilleri için de geçerlidir. Şimdi eğer bunların “emredilmiş cezalar” olduğuna inanırsak, bu, “Allah'a ve Peygamberi'ne savaş açanlar”ın -tamamının değil- büyük kısmının bu şekilde cezalandırılması gerektiğini gösterirdi: Ancak bu, İlahî Kanun-Koyucu'ya (Şâri‘) atfedilemeyecek olan bir keyfîlik varsayımıdır. Ayrıca, eğer “Allah'a ve Peygamberi'ne savaş açan” taraf, yalnızca bir kişiyi yahut birkaç kişiyi kapsıyorsa, “büyük kısmı” emri ona veya onlara nasıl uygulanabilir? (c) Dahası, yukarıdaki ayet şer‘î bir hüküm olarak alınacaksa, “onlar yeryüzünden sürüleceklerdir” ibaresinin anlamı ne olabilir? Bu nokta, gerçekten müfessirleri büyük ölçüde şaşırtmıştır. Onların bir kısmı, mütecavizlerin “[İslam] topraklarından çıkarılmaları” gerektiğini düşünmüşlerdir: ama Kur’an'da “yeryüzü” (arz) teriminin böyle sınırlı bir anlamda kullanıldığının örneği yoktur. Diğerleri de, suçluların, “yeryüzünden çıkarılmaları” anlamına gelecek bir yeraltı zindanına hapsedilmeleri gerektiği görüşündedirler. (d) Son olarak -ve yukarıdaki ayetin bir “şer‘î emir” şeklinde yorumlanmasına karşı en güçlü itiraz olarak- Kur’an, kitlesel asılmaya ve kitlesel imhaya işaret eden tamamen aynı ifadeleri (ama bu defa geleceğe yönelik kesin bir niyet ile) Firavun'un ağzından müminlere karşı bir tehdit olarak nakleder (bkz. 7:124, 20:71 ve 26:49). Firavun, Kur’an'da her zaman kötülüğün ve Allah'ı inkarın tipik örneği olarak tanımlandığından, aynı Kur’an'ın başka bir yerde “Allah'ın düşmanı” olarak vasıflandırdığı bir kişiye izafe ettiği ifadelerin aynısı ile bir ilahî kanunu yürürlüğe koyması düşünülemez. Kısaca, müfessirlerin yukarıdaki ayeti “şer‘î bir hüküm” olarak yorumlama gayretleri, bunu iddia eden isimler ne kadar büyük/saygın olursa olsun, kesinlikle reddedilmelidir. Diğer taraftan, ayeti -okunması gerektiği gibi- geniş zaman kipinde okursak gerçekten ikna edici bir yorum hemen kendini ortaya koyar: çünkü, bu şekilde okunduğunda ayet, hemen bir durum tesbiti olarak kendini gösterir -“Allah'a karşı savaş açanlar”ın hak ettikleri cezanın kaçınılmazlığının bir ifadesi. Onların ahlakî yükümlülüklere düşmanlıkları, bütün dinî/manevî değerlerini kaybetmelerine yol açar; ve sonuçta düştükleri uyumsuzluk ve “sapıklık”, aralarında dünyevî kazanç ve güç uğruna hiç bitmeyen bir çatışmayı teşvik eder; birbirlerinden çok sayıda insan öldürürler ve birbirlerine büyük ölçüde işkence eder ve sakat bırakırlar ve sonuçta bütün bir toplum silinip gider veya Kur’an'ın belirttiği gibi, “yeryüzünden sürülürler.” Sadece bu yorum, ayette geçen bütün ifadeleri tam anlamıyla dikkate almaktadır -aşırı şiddet fiilleriyle bağlantılı “büyük kısmı” kaydı, “yeryüzünden sürülme” ifadesi ve, son olarak, bu dehşetin “Allah düşmanı” Firavun tarafından kullanılan terimlerle ifade edilmiş olması. M.Esed

 Burada 'arz'dan kastedilen, kanun ve düzenin devamının, İslâm'ın sorumluluğu altında bulunduğu ve "Allah'a ve Rasülü'ne harp açmanın" İslâm'ın haklı ve meşru yönetim sistemine karşı savaşmak demek olduğu ülke veya bölgedir.Allah'ın Hz. Peygamber'i (s.a) göndermesinin nedeni, dünyada dirlik-düzenlik tesis etmesi içindir. Buna göre sadece insan değil, hayvan ve bitkiler bile korunacaktır. Bu, insan fıtratına göre mükemmelliktir. Bununla kâinatın tüm imkanları kullanılırken, insanın ilerlemesi ve refahı için bunlardan yararlanılacak ama insanlığın zararı için yararlanılmayacaktır. Böyle bir nizamı bozmaya çalışmak gerçekten Allah ve Rasûlü'ne karşı bir savaştır.Hâkim içtihadını kullanarak, suçun niteliğine ve boyutuna göre bu cezalardan birisini verebilir. Mevdudi

Bu âyet, 32. âyetin tefsiri niteliğinde olup insanları dininden döndürmeye çalışmanın zararlarının boyutları açıklanmaktadır. Allah ve Rasûlü'ne savaş açmak ve insanları şirke-küfre yöneltmek, imandan döndürme faaliyetleridir. Bir insanın dinden döndürülmesi, öldürülmesinden daha beterdir. Bakara/191'de, Ve fitne [dinden döndürme], öldürmeden daha şiddetlidir buyurulmaktadır.
Bu âyetlerde, Allah'a savaş açan –kontrol altına alınmadan önce tevbe edenleri hariç– bu küstahların, öldürülmesi veya asılması yahut el ve ayaklarının çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da bulundukları yerden sürgün edilmesi gerektiği bildirilmektedir.
Hâkim ictihadını kullanarak, suçun niteliğine ve boyutuna göre bu cezalardan birini verebilir.
Bu âyet grubunun sebeb-i nüzûlü ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler aktarılmıştır:
İnsanlar, bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi hususunda farklı görüşlere sahiptir. Cumhurun kabul ettiği görüş ise, bu âyet-i kerîmenin Uranîler hakkında nâzil olduğudur.
Lafız Ebû Dâvûd'un olmak üzere, hadis imamları Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Ukl'den –veya Ureynelilerden demiştir– bir topluluk, Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna geldi. Medîne'nin havası kendilerini rahatsız etti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) onlar için süt veren birtakım develeri tahsis etti. O develerin sidiklerinden ve sütlerinden içmelerini emretti. Bunun üzerine onlar da kalkıp gittiler. Sağlıklarına kavuştukları vakit, Peygamber'in (s.a) çobanını öldürdüler. Davarları önlerine katıp götürdüler. Sabah erken vakitte onların bu yaptıkları Peygamber'e (s.a) ulaşınca, o da arkalarına takipçi gönderdi. Gün yükseldiği sırada yakalanıp getirildiler. Hz. Peygamber'in verdiği emir üzerine el ve ayakları kesildi, gözleri çıkarıldı. Medîne'nin kara taşlığına bırakıldılar. Su istiyorlar, onlara su verilmiyordu. Ebû Kılabe (hadisi Enes b. Mâlik'ten rivâyet edendir) dedi ki: “İşte bunlar, hırsızlık yaptılar, adam öldürdüler, iman ettikten sonra kâfir oldular, Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaş açtılar.”
Bir rivâyette de şöyle dinilmektedir: (Hz. Peygamber) emir vererek, çiviler kızdırılıp gözlerine mil çekildi. Ellerini ve ayaklarını kestirdi ve (kestirdiği yerlerinden akan kanın kesilmesi için) onları dağlamadı.
Yine bir rivâyette şöyle denilmektedir: Rasûlullah (s.a) onları takip edip yakalamak üzere iz sürmeyi bilen birtakım kimseleri gönderdi ve onlar yakalanıp getirildiler İşte bunun üzerine yüce Allah, Allah'a ve Rasûlü'ne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak… âyeti nâzil oldu.
Âyetteki, yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanlar ifadesinden, sosyal açıdan her türlü kargaşayı çıkaranlar anlaşılacağı gibi, doğal dengeyi bozacak hareketlerde bulunanlar da anlaşılabilir. Zira Allah'ın elçi göndermesinin bir sebebi de doğayı korumaktır. Her mü’min, Allah'ın şeairi olan yaratıkları koruyup kollamakla da görevdir. Bu konu, Rahmân sûresi'nin ilk âyetlerinde detaylı olarak yer almaktadır:
Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, hedye [hacc yapanlara yiyecek yollamaya, hediye etmeye], gerdanlıklarına [hacc yapanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretlerine] ve Rabb'lerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytu'l-Harâm'ı [Ka‘be'yi] kastedenlere [hacc görevi yapmak isteyenlere] saygısızlık etmeyin. Dokunulmazlığınız kalktığında [hacc göreviniz bitince] da avlanın. Sizi Mescid-i Harâm'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı/kovuşturması çok çetin olandır. (Mâide/2)
İşte böyle! Her kim Allah'ın varlığına işaret olan şeylere saygı gösterirse, –ki şüphesiz bu [saygı gösterme], kalplerin takvâsındandır– sizin için onlarda belli bir süreye kadar birtakım faydalar vardır. Sonra, bunların varış yeri; Beyt-i Atik'edir [eski eve, özgür eve; Ka‘be'yedir]. (Hacc/32-33)
İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rûm/41)
Şüphesiz Biz, emaneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık-yaygınlaştırdık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [bütünlüğün, kusursuzluğun, mükemmelliğin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihanet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zâlim ve çok câhildir. (Ahzâb/72) H.Yılmaz

Yani, Allah'a ve O'nun koyduğu ahlakî prensiplere inancın hakim duruma geçmesinden önce: Çünkü o durumda, “Allah'a ve Peygamberi'ne savaş açanlar”ın tevbesi hakim eğilime uyum sağlamaktan başka bir anlam ifade etmez ve bu nedenle hiçbir ahlakî/manevî değer taşımaz. Ayrıca hatırlatmalıyız ki azaptan muafiyet, âhiret ile ilgilidir.  M.Esed

Burada, eğer kötülük çıkarmaktan ve meşru sistemi yıkma girişiminden el çekerler ve davranışlarıyla kanuna bağlı ve barışsever iyi vatandaşlar olduklarını gösterirlerse, pişmanlıklarından önce suçlardan birini işlemiş bile olsalar, ayette geçen cezalardan hiçbirinin kendilerine verilmeyeceği anlamı yatmaktadır. Bununla birlikte öldürme veya hırsızlık gibi, herhangi bir bireye karşı işledikleri bir suçtan dolayı mahkemeye çağrılabilirler; fakat, işledikleri ihanet veya isyan, ya da Allah ve Rasûlüne karşı savaş suçuyla yargılanamazlar. Mevdudi

Bu âyetlerde de uyarılar devam etmektedir:
• Mü’minler, felâha ermek [kurtulmak, zafer kazanmak, durumlarını koruyabilmek] için, Allah'a takvâlı davranmalıdır.
• Allah'a yaklaştıracak şeyleri aramalı, O'nun rızasını kazandıracak her türlü aracın peşinden koşmalı ve O'nun yolunda gayret göstermelidirler.
• Yeryüzündekilerin tümü ve onunla birlikte bir o kadarı daha küfredenlerin olsa ve kıyâmet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak verseler, onlardan kabul edilmez ve onlar için can yakıcı bir azap vardır.
• Onlar, ateş'ten çıkmak isterler. Ama oradan çıkanlar değillerdir. Ve onlar için devamlı bir azap vardır.
وسيلة [vesîle], “kendisiyle bir başkasına ulaşılan, yaklaşılan şey” demektir.
Burada, mü’minlerden, kendilerini Allah'a yaklaştıracak ameller işlemeleri istenmektedir. Kişiyi Allah'a yaklaştıracak amelleri de şu âyetlerden öğrenebilmekteyiz:
Hayır, hayır! Ona itaat etme! Secde et [teslim ol, boyun eğ] ve yakınlaş. (Alak/19)
Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlâtlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve sâlihâtı işlerse, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe/37)
Yine bedevî Araplardan kimi de vardır ki, onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri edinir [sayar]. Gözünüzü açın! Şüphesiz bu, onlar için bir yakınlıktır. Allah onları yakında rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir. (Tevbe/99)
Şüphesiz şu, Rabb'lerinin haşyetinden [Rabb'lerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O'ndan uzaklaşma korkusundan] tirtir titreyen kimseler, Rabb'lerinin âyetlerine inanan kimseler, Rabb'lerine ortak tanımayan kimseler, şu, şüphesiz kendileri, Rabb'lerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir. (Mü’minûn/57-61)
Muhâcir ve Ensâr'dan ilk önce öne geçenler ve iyileştirme-güzelleştirme ile onları izleyen kimseler; Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular. Ve O [Allah], onlara, içlerinde temelli kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe/100)
Öne geçenler de, öne geçenlerdir. İşte onlar [öne geçenler], yaklaştırılanlardır. (Vâkıa/10-11)
Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hûd/6)
Ve andolsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. (Ahkâf/26)
Hayır, hayır! “Ebrâr”ın kaydı, kesinlikle illiyyîn'dedir. –İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?– Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette, naim'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mühürü/neticesi misktir. Karışımı tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. –Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar.– (Mutaffifîn/21-28)
Bazıları, buradaki vesîle sözcüğüne, “Allah'a götürecek, Allah ile kul arasında aracı olacak mürşit” manası vermektedirler, ki bu, tevhid ile bağdaşmayan, şirk içeren bir anlayıştır:
Dikkatli olun, hâlis din sadece Allah'a aittir. O'nun astlarından birtakım velîler edinenler, “Onlar [Allah'ın astlarından edindiğimiz velîler] bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3)
Ölü veya diriyi, peygamber veya sâlih kulu Allah'a aracı yapmaya kalkmak şirktir.
Şurası da unutulmamalıdır ki, Allah'a vesile arama yükümlülüğü, sadece Müslümanlar için değil, Peygamber için de geçerlidir. Zira Peygamber de bu âyetin muhatabıdır. Kişiler vesile oluyorsa, peygamberler kimi vesile edineceklerdir? H.Yılmaz

 

Ey iman edenler, Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkun. Onun rızasını kazanacak salih ameller işleyerek sizi ona yaklaştıracak bir yol arayın. Allah yolunda, düşmanlara karşı cihad edin ki kurtuluşa erip cennette ebedi olarak kalmayı hak edesiniz.

Burada aranılması emredilen yol, yakınlık demektir. Yani Allah'a yakın olmayı isteyin demektir.

£ba Vâil, Ata, Süddi, Katatle. Mücahid, Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Kesir bu görüştedirler. Bu hususta Katade diyor ki: "Bu âyetin mânâsı şudur: Allah'a itaat ederek ve onun rızasını kazanacak ameller işleyerek ona yakın olun." Ibn-i Zeyd de "Buradaki "Vesile'den maksat sevgidir, âyet-i kerimede "Kendinizi Allah'a sevdirin" buyurulmaktadir." demiştir. Sonra da şu âyeti okumuşur: "Onların taptıkları da (tabi oldukları) rablerine bir yol arar. Taberi

 

Yüce Allah bu âyette kurtuluşa, mutluluğu ve zafere götürecek olan üç ameli sıralamaktadır:

1. Allah'tan sakınınız. Muhammed Esed, Kur'an Mesajı adlı eserinde, "Allah'tan sakınma"da ki takva emrini, haklı olarak Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olma şeklinde meâllendirmektedir. Aslında takvaya verilen bu iki mâna aynı şeyi ifade etmektedir.

Kurtuluşa, yani zafere giden yolun birinci eylemi, gönülde başlamakta ve kendini samimiyet, sakınma ve bilinç olarak ortaya koymaktadır. Burada takva insanın Allah'a yaklaşmasını önleyecek günahlardan uzak kalması anla­mım da ifade etmektedir.

2. Allah'a yaklaşmaya yol arayınız. İnsanı manen Allah'a yaklaştıracak amelleri üretmek gerekiyor. Vesile kavramı "vasıta" anlamına geldiği için burada "yol" mânasını vermeyi uygun bulduk. Bazı çevrelerde, buradaki Allah'a götürecek mürşidler mânası verildiği görül­mektedir.

Bu durum insanı imandan çıkaracak bir nitelik arzetmektedir. Eğer mürşid "öğretici, eğitici" mânasına alınıyorsa o, örnek ahlâkî davranışlar, doğru fikirler sergileyerek insanlara doğru yolu gösterebilir, doğruya yönlendi­rebilir, ama asla Allah ile kul arasına girip kulu Allah'a yaklaştıramaz. O za­man meleklere tapanların gösterdiği mazeretin durumuna düşme tehlikesi ortaya çıkar: "Dikkat et, halis din yalnız Allah'ındır. Onu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler; onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler" (Zümer 39/3).

Vesile kelimesini vesele kalıbından yüklem olarak alırsak "yaklaşmak"; âyette geçtiği vesîle kalıbından isim olarak alırsak "yol, makam" mânasına gelir. Meselâ hadiste makam anlamını ifade etmektedir: "Allahım! Ey bu çağrının, başlayan namazın sahibi, Muhammed'e vesile ve fazilet ver; onu kendisine söz verdiğin yüce makama ulaştır!".

Allah'a yaklaştıracak olan yol insanlığın gönlünden, beyninden ve nef­sinden çıkıp iyi amelleriyle devam etmektedir. "Allah'a yaklaştıracak yolu arayınız" derken, bir düşüncenin yanlışlığım da ortaya koymaktadır. Müslü­man geçmişlerinin yaptıklarıyla övünmemeli; kendi yaptıklarıyla Allah'a doğru yol alabileceğinin bilincinde olmalıdır. Başkalarının ürettikleriyle, başka bir toplum medeniyette yol alamayacağı gibi, başkasının amelleriyle de Allah'a doğru yücelemez.

Vesileyi insanın kendisi aramalı ve o makamı kendisi hak etmelidir. Zaten Allah, onu hak; etmeyene asla vermeyecektir. Âyetin birinci emri olan takva bu bilincin kendisidir.

3. Allah'ın yolunda cihad ediniz. Allah yolunda cihad etmenin mânası, küçük sebeplerle insanlığı savaşa sürüklemenin yanlış olacağıdır. Büyük sebeplerden dolayı savaşmak için bu ifadeye yer verilmek­tedir. Yoksa her şeye Allah'ı bahane edinerek savaşmak doğru değildir.

"Allah'ın yolu" nedir? Din yoludur, iman yoludur, hürriyet yoludur, hak­lar yoludur. Bir toplum dinin kökünü kazımaya çalışırsa, iman edenlere ağır zulüm uygularsa, hürriyetin yolunu tıkarsa, hakları çiğnerse, namusa saldırırsa, Allah'ın yolunu çiğniyor ve tıkıyor demektir. Bu yolu açık tutmak için cihad yapılabilir. Uğruna savaşılacak olan değerler bunlardır.

Âyetin bu kısmındaki cihad kavramı, nefisle olan cihadı da kapsamına alabilir. Takva, Allah'a yaklaşma; bu da akıl ve gönül işi olduğuna göre, ci­had da nefis işi olmalıdır. İnsanın ya da müslümanın kendi nefsiyle cihad et­mesi en büyük ibadetlerden biridir. Nefsin olgunlaşması, kötüyü emreden seviyeden, kendini kınayan, ilham alan ve doyuma ulaşan bir seviyeye gelmesi bir eğitim işidir. O zaman bu mânadaki cihad bir eğitim faaliyeti olmaktadır.

Aslında savaşın, nefis gibi azan toplumları, terbiye etme niteliği de vardır. Nefisle cihadın da eğitici bir özelliği bulunmaktadır. Olgunlaşmamış nefsin yönü dünyadır. Ama aklın yönü Allah'tır. Nefisle akıl bu özelliklerini gönle aktarmak isterler ve gönül uğruna savaşırlar.

Bu yorumdan sonra diyebiliriz ki aklın yolu Allah'ın yoludur; onun teslim aldığı gönül yolu da Allah'ın yolu olmaktadır. Aklın gücünü dünyaya hâkim kılmak için verilen her çeşit mücadele cihad kavramının kapsamına girmektedir.

4. Kurtuluşa erersiniz. Ayette emredilen bütün ey­lemlerin çoğul olduğuna dikkat edersek, sonucun da yani kurtuluşun da toplumsal olduğunu göreceğiz.

Âyette hedeflenen kurtuluş, mutluluk, zafer ferdî mânada düşünüleceği gibi toplumsal mânada da düşünülmelidir. Ferdî mânada kurtuluş ya da mutlu­luk, Allah'a karşı sorumluluğun bilincinde olma, Allah'a yaklaşmanın yolunu arama ve nefsi ile cihad etmeye bağlıdır.

Toplumsal mânada mutluluk, kurtuluş ve zafer, toplumun ortak ihlâsı anlamına gelen takva, ortak yönelişi, Allah'a giden yolu araması ve ortak savunması anlamına gelen savaşın gerçekleşmesine bağlıdır.

Yüce Allah burada Kur'an vasıtasıyla inananlara rehberlik yapmakta, onları yönlendirmekte, eğitmekte, bilgilendirmekte ve çıkış yolunu göstermek­tedir.

Mâide sûresinin 27. âyetinde itibaren 32. âyete kadar "öldürme" kavra­mı; 33 ile 34. âyetlerde savaş kavramı, 35. âyette de cihad kavramı ele alın­maktadır. Katil, savaş ve cihad kavramları bu âyetlerde gelişigüzel kullanıl­mamaktadır. Harp kavramı, amacı güzellikler olmayan, daha çok güzellikleri yok etmeyi hedefleyen çatışmanın adıdır. Onun için Allah'a ve Peygamberi'ne açılan savaşa harp denmiş cihad denmemiştir.

Ama güzellikleri getirmek, doğruyu ve hakikati insanlığa yaymak için yapılan mücadeleye cihad denmektedir. Mücadele niyete göre katil, savaş veya cihad olur.

İnsanlığı yüceltmeyi engelleyen mikroplan temizlemek, akim ve gönlün yolunu temizlemek, akim ve gönlün yolunu tıkayanların gücünü kırmak, insan­lığın üstüne karabulutların gelmesini isteyenleri engellemek ve insanlığa mut­luluğu çok görenleri devre dışı bırakmak cihad kavramının eylemsel boyutunu ifade etmektedir. Savaşı ibadete dönüştüren, bu niyetler ve amaçlar olmakta­dır.

Onun içindir ki "korumak" anlamına gelen takva birinci sırayı almış, daha sonra Allah'ın yolu, daha sonra da o yol uğruna mücadele ele alınmıştır. Çünkü cihad, takva denen ihlâsı, samimiyeti ve bilinci ister, Allah'ın yolunun bilinmesini şart koşar. Çünkü bilinçli olmayan ve Allah'ın yolunun ne olduğunu bilmeyen, Allah yolunda cihad yapamaz, yaparsa yapmak yerine yıkar. B.Bayraklı

 

Yani, "Allah'ın, yakınlığı ve razılığını kazanmanıza yardım edecek her türlü aracın peşinden koşun."
"Elinizden geleni yapın" ifadesi "Câhidû"nun anlamını bütünüyle vermemektedir. 'Cahidû'da şu anlam vardır: Müminler Allah'ın yolu üzerinde duran tüm güçlerle mücadele etmelidirler. "Allah yolunda elinizden geleni yaparsanız, ancak, Allah'ın rızasını kazanabilir ve O'nu memnun edebilirsiniz. O halde, sizi Allah'ın yolundan alıkoyan, O'ndan yüz çevirten kulları olarak, O'nun yolunu izlemekten alıkoyan ve sizi kendilerinin veya başkalarının kulları olmaya zorlayan Allah'ın yolu üzerindeki her türlü kişi, grup ve güçle mücadele edin." Gerçek başarı ve kurtuluşun ise, tümden ve yalnızca Allah'a kul olup, başka hiç bir şeye boyun eğmeden açıktan ve gizliden Allah'a itaatte yattığı ortadadır. Böyle olunca, düşmanla kuşkusuz bir çatışma durumu doğacaktır. Bu nedenle, "mümin" tüm düşman ve karşıt güçlerle her zaman ve her durumda savaşa tutuşmadıkça amacına ulaşamaz. Ne zaman tüm bu engelleri ortadan kaldırırsa, işte o zaman Allah'ın yolunda yürümesini sürdürür. Mevdudi

Hırsızlık olayını sadece bireysel bir suç olarak kabul etmek doğru olmaz.Aile yapısı, tolumun değer yargıları, sosyal kurumlar da bu suçun işlenmesine dolaylı, dolaysız etki yapar. Kuranın ön gördüğü cezalar, genel olarak, en ilkel ve kötülüklerde en uç noktaya gelmiş bir toplumu baz alır ve toplum yararına ve toplum düzenini koruma amacına yöneliktir. Gerekli uygulam toplum düzenini korumakla yetkili sorumlulara aittir. Kaldı ki, bu Kuran ayetinde ki “faktau eydiyehüma”  (ellerini kesin ) cümlesini bir mecaz olarak düşündüğümüzde, “ellerini kesin” değil, toplumdan tecrit edin, toplumla ilişkisini kesin vs. diye anlamlandırmak daha isabetli olabilir. Bilindiği gibi Kuran boyu, mecaz cümleler bir hayli fazladır, örneğin, “Onlar sizin üzerinizden ellerini çekmezse…” ayetinde olduğu gibi. Burada “ellerini çekmezse” buyruğu “size saldırılarına devam ederlerse” anlamındadır. Türkçemizde de “elden ayaktan kesildi” özdeyişi gibi.. M.Sağ

Hırsızın (iki değil) bir eli kesilir ve ilk hırsızlık olayında sağ elin kesilmesi konusunda icma vardır.
Hz. Peygamber (s.a) emniyeti kötüye kullanıp emanete hıyaneti hırsızlık saymamış ve bu suçu işleyenin eli kesilmeyeceğini irade buyurmuştur. Bu da göstermektedir ki, hırsızlık ancak birinin elinin altındaki mal haksız yere çalınıp mülkiyete geçirildiği zaman meydana gelir.
Hz. Peygamber (s.a) yine, değeri bir kalkandan daha az olan bir malı çalanın elinin kesilmeyeceğini belirtmiştir. O zamanda bir kalkanın fiatı a) Abdullah İbn Abbas'a (r.a) göre on dirhem, b) İbn Ömer'e (r.a) göre üç dirhem, c) Hz. Aişe'ye (r.a) göre bir dinarın dörtte biriydi. Bu farklılık, hırsızlıkta elin kesilmesi için asgari sınırın ne olduğu konusunda fakihler arasında görüş ayrılığına neden olmuştur. İmam Ebu Hanîfe'ye göre bu on dirhemdir, İmam Malik, Şafiî ve Ahmed'e göre ise bir dinarın dörtte biridir. (O zaman dirhem üç meşh ve 1.1/5 ratti gümüşe, dinarın dörtte biri ise üç dirhem'e eşitti.)
Yine çalındığında el kesme gerekmeyen pek çok şey vardır. Örneğin, Hz. Peygamber (s.a) "Meyve ve sebzelerin çalınmasında el kesme yoktur" ve "yenilecek şeylerin çalınmasında el kesme yoktur" buyurmuşlardır. Hz. Aişe'den (r.a) rivayet edilen bir hadise göre, "Hz. Peygamber (s.a) zamamında önemsiz şeylerin çalınmasında el kesilmezdi." Halife Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a) kuş çalanın elinin kesilmemesine hükmetmiş ve buna hiçbir sahabe karşı çıkmamıştı. Hatta Halife Hz. Ömer ve Hz. Ali (r.a) kamu hazinesinden yapılan hırsızlık karşısında el kesmemiş ve ashab içinde buna karşı çıkan bulunduğu yolunda bir rivayet gelmemiştir.
Yukarıdaki örnekleri göz önünde tutan fakihler, elin kesilmesini gerektiren hırsızlıklara pekçok şeyi almamışlardı. İmam Ebu Hanîfe'ye göre sebze, meyve, et, pişmiş yemek, henüz toplanmamış tahıl, eğlence ve müzik aletlerin çalınması halinde el kesilmez. Bunlardan ayrı olarak İmam, ormanda otlayan hayvanlar çalındığında ve kamu hazinesinden (Devlet Hazinesi) yapılan hırsızlıklar karşısında yine el kesilmeyeceği görüşündedir. Aynı şekilde, diğer imamlar da bazı maddelerin çalınmasını ayette ön gören cezanın dışında tutmuşlardır. Ne var ki, bu tür hırsızlıklara hiç ceza verilmeyecek demek değildir. Kuşkusuz bunlar daha değişik şekillerde cezalandırılırlar. Mevdudi

Kur’an'ın öngördüğü bu cezanın son derece şiddetli oluşunun hikmeti, ancak, kimseye karşılığında bir (hak) verilmeksizin hiçbir görev (teklîf) yüklenmeyeceği şeklindeki temel İslam Hukuk prensibi dikkate alınırsa anlaşılabilir; ve “görev” terimi, bu bağlamda, aynı zamanda ceza ehliyetini de kapsar. Şimdi, İslam toplumunun her üyesinin -hem müslim hem de gayrimüslim- devrolunamaz haklarından birisi, bir bütün olarak toplum tarafından korunma hakkıdır. Sayısız Kur’an buyruğundan ve Peygamber'in öğütlerini nakleden sahih Hadisler'den açıkça anlaşılacağı gibi, her vatandaş, toplumun ekonomik kaynakları üzerinde bir paya ve böylece sosyal güvenlikten yararlanma hakkına sahiptir: Başka bir deyişle, her vatandaşa, toplumun tasarrufundaki kaynaklar ile mütenasip adil bir hayat standardı sağlanmalıdır. Çünkü Kur’an, hayatın nihaî değerlerinin ruhsal mahiyette olmasından dolayı insan hayatının yalnızca fiziksel varoluş terimleriyle ifade edilemeyeceğini açıklığa kavuştururken, müminler, ruhsal gerçekleri ve değerleri insan varlığının fiziksel ve sosyal faktörlerinden ayrı görmezler. Kısaca İslam, insanın sadece ruhî ihtiyaçlarını değil, aynı zamanda bedenî ve zihnî ihtiyaçlarını da karşılayacak bir toplum tasarımına sahiptir. Bu nedenle, -gerçekten İslamî olması için- bir toplum (veya devlet) öyle oluşturulmalıdır ki kadın ve erkek her birey, onsuz ne insan onurunun, ne gerçek özgürlüğün, ne de, son tahlilde, ruhî gelişmenin olamayacağı asgarî maddî refah ve güvenlikten yararlanabilsin: Çünkü, mensuplarından bir kısmının hak etmedikleri bir yoksulluktan yakınmalarına göz yumarken diğerlerinin ihtiyaçlarından fazlasına sahip olmalarına izin veren bir toplumda gerçek bir mutluluk ve istikrara yer yoktur. Eğer bütün bir toplum, kendi kontrolü dışındaki şartlardan dolayı mahrumiyet yaşıyorsa (İslam'ın ilk günlerindeki Müslüman toplulukta yaşandığı gibi), bu şekilde paylaşılan mahrumiyet, ruhî sağlamlığın ve bu sayede parlak bir geleceğin kaynağı olabilir. Ama eğer bir toplumun mevcut kaynakları, bazı toplumsal grupları refah içinde yaşatırken, toplumun çoğunluğunu emeklerinin ancak günlük yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaya yettiği bir duruma düşürecek şekilde adaletsiz dağıtılmışsa, yoksulluk, ruhî gelişmenin en tehlikeli düşmanı olur ve bazan da bütün toplumu Allah'a karşı sorumluluk bilincinden uzaklaştırarak ruhî gelişmeyi öldürücü bir materyalizmin kollarına iter. Hz. Peygamber şu uyarıcı sözleri ile (Câmi‘u's-Sağîr'de Suyûtî tarafından nakledilmiştir) kesinlikle bunu kasdetmiştir: “Yoksulluk kolayca hakikatin inkarına (küfr) dönüşebilir”. Sonuç olarak İslam'ın sosyal düzenlemeleri, her erkeğin, kadının ve çocuğun, (a) yeterli yiyecek ve giyecek, (b) yeterli barınak, (c) eğitimde fırsat ve imkan eşitliği, ve (d) sağlık ve hastalık esnasında bedava tıbbî bakım sahibi olduğu bir idarî yapı amaçlar. Böyle bir yapının gereği, toplumun her üyesine, çalışma çağında ve sağlıklı iken üretken ve kazançlı iş sahibi olma hakkının; hastalık, dulluk, zorunlu işsizlik, yaşlılık veya küçüklükten doğan imkansızlık hallerinde ise, (toplum veya devlet tarafından) yeterli beslenme, barınak, vb. imkanların sağlanmasıdır. Biraz önce zikredildiği gibi, böyle kapsamlı bir sosyal güvenlik sistemi oluşturma toplumsal yükümlülüğü, bir çok Kur’an ayetinde ortaya konulmuş ve Hz. Peygamber'in çok sayıdaki tavsiyesinde de desteklenmiş ve açıklanmıştır. Bu emirleri somut bir idarî programa dönüştüren kişi ikinci Halife Ömer b. Hattâb oldu (bkz. İbni Sa‘d, Tabakât III/1, 213-217); ama onun erken vefatından sonra ardından gelenler, Hz. Ömer'in yarım kalmış işlerini devam ettirecek ne geniş bir görüş ve düşünce ufkuna, ne de yeterli devlet adamlığı vasfına sahiptiler. Kur’an'ın, hırsızlığı caydırıcı bir ceza olarak şiddetli el kesme hükmü getirmesi, İslam'ın öngördüğü bu sosyal güvenlik programının gereğidir. Yukarıda belirtilen şartlarda “tahrik”in haklı bir mazeret olarak kabul edilmemesi nedeniyle ve İslam'ın sosyo ekonomik sistemi son tahlilde mensuplarının inancına dayalı olduğundan, sistem son derece hassas bir denge üzerinde durmaktadır ve her zaman titizlikle gözetilmesi gereken bir korunma ihtiyacı içindedir. Herkese tam güvenlik ve sosyal adaletin sağlandığı bir toplumda bir kimsenin toplumun diğer mensuplarının aleyhine olarak kolay ve haksız kazanç sağlama teşebbüsünde bulunması, bir bütün olarak sisteme karşı bir saldırı olarak görülmeli ve buna göre cezalandırılmalıdır: Hırsızın elinin kesilmesini öngören yukarıdaki hükmün sebebi budur. Ancak, bu notun başında zikredilen prensip de akıldan çıkarılmamalıdır: yani, insanın hakları ile mukabil yükümlülükleri (cezaya muhatap olma da dahil) arasındaki mutlak karşılıklı bağımlılık. Bütün mensupları için eksiksiz bir sosyal güvenlik sistemi oluşturamayan bir toplumda veya devlette, bir kimsenin gayrimeşru yollarla zenginleşmeye eğilimi çoğunlukla karşı konulamaz hale gelir -ve sonuçta hırsızlık, sosyal güvenliğin tam anlamıyla yürürlükte olduğu bir toplumdaki kadar şiddetle cezalandırılamaz ve cezalandırılmamalıdır. Eğer toplum, mensuplarının her biriyle ilgili yükümlülüklerini yerine getiremiyorsa, münferit ihlallere karşı ceza hukukunun (hadd) en sert müeyyidelerini uygulama hakkına da sahip olamaz ve bu durumda kendisini idarî cezaların daha yumuşak şekilleri ile sınırlamalıdır. (Büyük Halife Hz. Ömer'in, el kesme cezasını, o dönemde Arabistan'ı etkileyen kıtlık süresince ertelemesi, bu prensibin doğru bir değerlendirmesiydi.) Özetlersek, hırsızlığın cezası olarak el kesilmesinin, başka hiçbir şartta değil, yalnızca halihazırda mevcut olan ve tam olarak işleyen bir sosyal güvenlik programının bulunması halinde uygulanabileceği sonucuna rahatlıkla varabiliriz. M.Esed

Bu âyetlerde toplumda vukû bulabilecek olan hırsızlık hâdisesine karşı tedbirler öngörülmektedir. 33. âyette, yeryüzünde fesat çıkaranların cezalandırılması konu edilmişti. Burada ise, yeryüzünde fesat çıkarma kapsamındaki hırsızlık konu edilmekte ve hırsızlığa karşı önlemler ve hırsızlara uygulanması gereken yaptırımlar bildirilmektedir.
Âyette geçen  أيد [eyd] sözcüğü,  يَد [yed] sözcüğünün çoğulu olabileceği gibi, أيَدَ [eyede] filinden tekil mastar ve isim de olabilir (bkz. Sâd/17, Zâriyât/47, Sâd/45). Tekil olduğu ve eyede fiilinden geldiği kabul edilirse sözcük. “kuvvet” anlamına gelir. Yed sözcüğünün çoğulu olduğu kabul edilirse sözcük, “eller” [üç ve daha fazla el] anlamını ifade eder. Hırsızın ikiden fazla eli olmadığına göre, buradaki “eller” sözcüğü, mecazî olarak anlaşılmalıdır. Bu sözcük, yedullâh [Allah'ın eli] şeklinde de birçok âyette geçmektedir. Allah'ın eli olmadığından, buralarda da sözcük, mecazî anlamıyla kabul edilmelidir.
Yed sözcüğü mecazen, “ kuvvet, zenginlik, iktidar, saltanat, nimet, yay, elle yapılan işlerin tümü” anlamında kullanılır.
Anlaşılan o ki, O ikisinin ellerini kesin ifadesi, “onların hırsızlık yapma güçlerini, gerekçelerini ortadan kaldırın” anlamındadır. Burada kesme işini, –Yûsuf/31'in delâletiyle– elinde bir iz bırakmak üzere kesme şeklinde yorumlamaya gerek olmadığı gibi, âyetin metni de buna izin vermez.
Hırsızlık, “kendine ait olmayan bir şeyi gizlice almak”tır. İnsanlık târihi kadar eski olan hırsızlığı, şekli ve niteliği çağlara göre değişebilir. Bir bahçeden gizlice meyve koparmak, okulda bir kalem-silgi araklamak hırsızlık olduğu gibi, banka soymak, hortumlamak, vergi kaçırmak vs gibi davranışlar da hırsızlıktır. Hayatî tehlike durumunda ihtiyaç miktarı yiyecek çalmak, hırsızlık sayılmaz.
Buradaki, ellerini/güçlerini kesin ifadesi, en geniş kapsamıyla, “önce onları hırsızlığa iten açlık ve muhtaçlık gibi gerekçeleri ortadan kaldırın, malı-mülkü kontrol altına alın, teşhir ederek kimsenin iştahını kabartmayın, kapınızı-pencerenizi açık bırakmayın, eğitim, rehabilite merkezleri kurun; keyfî olarak hırsızlık yapanlara karşı da hapis, sürgün vs. gibi caydırıcı cezalar tayin edin, büyük soygun ve vurgunlara karşı hukukî boşlukları doldurun” şeklinde anlaşılabilir.
İslâm, câhiliye Araplarının hırsızlık için uyguladıkları el kesme cezasını farklı bir boyuta çekmiş; hırsızlığa karşı tedbirler alınmasını emretmiş ve hırsıza verilecek cezanın şeklini toplumlara bırakmıştır. H.Yılmaz

Genellikle hırsızın tevbesi, günâhının affına sebebolursa da elini kesilmekten kurtarmaz, görüşü egemendir. Fakat âyetin sonunda tevbe edip uslananlara karşı Allah'ın bağışlayan, esirgeyen sıfatlarının vurgulanması, tevbe eden hırsızın elinin kesilmemesini öğütler mâhiyettedir. Nitekim bazı müfessirlere göre tevbe edip uslanan hırsızın elini kesmek caiz değildir. (Bkz. el-Mushafu'l-mufesser: s. 143, Kahire, 1337 ve Yüce Kur'ân'ın Çağdaş Tefsîri: 2/519-526) S.Ateş

 

Yani, görevliler tarafından yakalanmadan önce çalınan malları iade etmek suretiyle (Menâr VI, 382). M.Esed

Bu, hırsız pişman olursa eli kesilmez demek değildir. Eli kesildikten sonra tövbe eder, kendini düzeltir ve Allah yolunda, gerçek anlamda Allah'a kul olursa, kendini günahından temizleyecek olan Allah'ın gazabından kurtarır demektir. Öte yandan kişi, eli kesildikten sonra pişman olmaz ve kendini ıslah etmeyerek kötü düşünceler beslemeye devam ederse, gördüğü ağır cezadan sonra bile kalbini hiç temizlememiş demektir. Bu yüzden, eli kesilmeden önce olduğu gibi, yine Allah'ın gazabını hak edecektir. Kur'an'ın böyle bir kişiyi, Allah'ın affını dilemeye ve kendini düzeltmeye teşvik etmesinin nedeni budur. El, toplumun huzurunun korunması için kesilir. Ceza mutlaka ruhu temizleyecek değildir. Ruh ancak tövbe ve Allah'a yönelmekle temizlenir. Hadiste geldiğine göre, bir kere Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle bir hırsızın eli kesilmiş ve ardından Hz. Peygamber (s.a) kendisini çağırtıp "Allah'ın affını diliyorum" deyip O'na yönelmesini istemiş, hırsız istenileni yapınca, Hz. Peygamber (s.a) kendisi için Allah'tan bağışlanma dilemiştir.Mevdudi

Bu âyetlerin birbirleriyle yakından alâkaları olduğu için, analizlerini beraberce yapmayı uygun buluyoruz.

1. Hırsızlık insanlık tarihi kadar eski, ahlâk dışı bir davranıştır. Çağlar hırsızlığın sebep ve şekillerinde de değişim meydana getirmiştir. Haber vermeden bir ailenin bahçesinden bir meyve almaktan tutunuz da, kamu mallarını çalmaya varıncaya kadar hırsızlığın çeşitleri vardır. Kişilerin malını soymak, kamu malını çalmak gibi küçükten büyüğe giden hırsızlık şekilleri vardır. Bir ferdin malını çalmakla, kamuya ait bir şeyi çalmak aynı derecede hırsızlık olmamalıdır. Bir de bütün insanlığa ait malı çalmak vardır. Bu, devletlerarası hırsızlığa girmektedir. Teknolojinin gelişmesiyle dünya küçülmüş, devletlerarası ilişkiler ve ticarî ilişkiler sınırları aşmış durumdadır. Ekonomik ilişkilerin önde gittiği durumlarda siyaset, sömürüye alet olmaktan fazla bir şey yapamaz.

Dikkat edilirse çağımızın getirdiği siyâsî, ticarî ve sosyal ilişkilerde sömüren ve sömürülenler oluşmuştur. Güçlüler güçsüzlerin elindeki ekmeği almaktadırlar. Fakat bunlar siyasete ve hukuka egemen olduk­larından, hırsız diye nitelendirilmemektedirler. Onlar işini bilen insanlar olarak taltif edilmekte ve hatta ödüllendirilmektedirler.

Teknolojinin gıda üretimine girmesiyle, hem üretim artmış, hem de üretilen malların dağıtımı eskiye göre çok kolaylaşmıştır. Buna rağmen in­sanlığın bir kesimi yoksulluktan kıvranırken, diğer bir kesimi de israfla iç içedirler. İnsanlığın kahir çoğunluğu açlıktan feryat ederken ve bu feryatlar gökleri ve yeri titretirken, sömürenlerin daldıkları aşın eğlenceden do­layı bu feryatları duymadıklarına şahit oluyoruz. Elma çalan cezalandırılırken, büyük vurgunlar vuranlar ortalıkta dolaşmaktadırlar.

Kur'ân hırsızlığı önlemek için eğitimi ön görmüştür. Bu eğitim, kişiye "çalma" diyerek verilmemekte, zenginlerin açları, fakirleri, yoksul­ları doyurmaları emredilmektedir. "Onların mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır" (Zâriyât 51/19) buyurarak, hak kavramını bu alana sokmuş, fakire yardım etmeyi bir seçenek olmaktan çıkarmış ve mecburî bir görev haline getirmiştir.

Bir insana "zina etme, yalan konuşma, insan öldürme!" denebilir, ama günlerce "Aç dur!" denemez. Burada söz konusu insanlara yapılması gereken yasaklar koymak değil, karınlarının doyurulması ve çalışacakları iş alanlarının açılmasıdır. Yoksa fakirler her zaman fakir ve muhtaç halde tutulmamalıdır; çalışarak kazanma fırsatı onlara da verilmelidir.

Fakirliğin, yoksulluğun yaygınlaşmasının iki türlü tehlikesi vardır. Bunlardan birini âyettten diğerini de hadîsten öğreniyoruz.

a) Fakirliğin yaygınlaşması ve derinleşmesi, zenginlerin intiharı du­rumuna gelebilir: "Allah yolunda infâk ediniz. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayınız, iyilik yapınız, çünkü Allah iyilik yapanları sever" (Bakara 2/195). Bu âyetten anlıyoruz ki, fakirin elinden tutmamak zengi­nin intiharıdır. Yoksulluk hased, kin ve vb. düşmanlık duygularını ka­bartıp, zengin fakir çatışmasına sebep olabilir. Böyle bir çatışmanın vebali, yoksullukla mücadele vermeyenlerin omzundadır. Yüce Allah buna "Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız" diyor. Fakirlik ve yoksulluk sınırlarının genişleyip dünyayı kapladığını düşünürsek, söz konusu intihamı bütün milletleri içine alacağını da hesap etmek gerekir.

b)  "Yoksulluk kolayca hakikatin inkârına dönüşebilir. Bu hadîsten anlıyoruz ki, küfür kelimesi hem inkâr hem de nankörlük mânasına gelmektedir. İnkâr mânasına alırsak, yoksullukla iman arasında bir bağlantı kuran Hz. Peygamber, mide ile gönül arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Yoksulluk sadece gıda olarak alınmamalıdır. İnsanın aşırı derecede muhtaç olması, onu imanından edebilecek duruma getirebilir.

Ekonomik bakımdan güçlü, fakat İslâm'a karşı düşmanlıklar besle­yen bir toplum, aşırı derecede muhtaç müslüman bir topluma yardım et­mesi halinde, o toplumun imanından, değerlerinden fedakârlığı dolaylı olarak şart koşabilir. İhtiyaç altındaki o toplum, imanından fedakârlık ya­pabilecek ağır baskılar altında kalabilir. Hz. Peygamber, yoksulluğun nasıl inkâra dönüşeceğine işaret ederek, yoksullukla mücadele etmenin bir anlamda imanı korumak olduğunu vurgulamıştır.

Demek ki yoksulluk iki tarafı keskin bıçak gibidir, kolayca zenginin intiharına, yoksulun inkârına dönüşebilir. Hırsızlara uygulanacak cezanın tatbikata konmasından önce İslâm dini, temel ihtiyaçların görülmesini şart koşmaktadır. Toplumda kadın, erkek ve çocuklar, beslenmek için yeterli gıdayı bulabilmeli, her ailenin barınma, eğitim ve sağlık ihtiyaçları gide­rilmelidir. Bunları temin eden devlet ve halk, İslâm'ın önerisini hatta em­rini yerine getirip yoksullukla mücadelede başarılı olmuş demektir. Bu ih­tiyaçların giderilmesi, büyük bir sosyal güvenlik sistemidir. Çünkü açlığın olduğu yerde güvenlikten bahsedilemez.

Başkalarının elindeki imkânı çeşitli yollarla elinden almak, toplumun güvenliğine saldırıdan başka bir şey değildir. Demek ki büyük çapta kamunun malını çalanlar, sadece hak yeme günâhını işlemiyor; aynı zamanda sosyal güvenlik sistemini de yaralıyorlar. Kamu malını haksız yollardan ele geçiren insanlar, haksız yollarla köşe dönmeye çalışanlar, sadece kendileri hırsızlık yapmıyorlar; aynı zamanda kitlelerin fa­kirleşmesine sebep olup onların hırsızlık yapmalarına da yol açabiliyorlar.

Bu şekilde toplumda kamunun malını haksız yere ele geçiren ve ni­hayet insanlığı sömüren insanlara ne cezası uygulanmalıdır? Yüce Allah, uygulanacak cezaya bir açılım getirerek şu emri vermektedir:

2.  "Onların ellerini kesiniz". Âyette geçen f'akta'û = kesmek emri, kata'a kelimesinden türetilmiştir. Bu kelime fizikî anlamda bir şeyi kesmek mânasına gelmektedir. Ama bir cismi tamamen kesmek mânasına geldiği gibi, o cisme bir çizik atmak an­lamını da ifade etmektedir.

Yûsuf sûresinin 31. âyetinde de, insanın, bıçağı kaçırıp kanayacak şekilde elini kesmesi anlamını ifade etmektedir: "Kadın onların dedikodu­larını duyunca onlara davetçi gönderdi. Onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Her birine bir bıçak verdi. 'Çık karşılarına' dedi. Kadınlar Yûsuf u görünce onun büyüklüğünü anladılar, (şaşkınlıkla) ellerini kesti­ler". Aynı kelime burada, şaşkınlıkla bıçağı kaydırıp elin kesilip kanatılması anlamını ifade etmekte; eli kökünden kesmek mânasına gelme­mektedir. Bu mânayı, yorumunu yapmakta olduğumuz 38. âyetle birlikte düşünebiliriz: "Hırsızların elini kesiniz!" derken, kökünden değil, iz bırakacak şekilde elini kesip kanatınız, yani o iz, onun daima hırsız olduğunun kanıtı olmalıdır, şeklinde anlamak gerekir. Aksi takdirde eli kesilen insan, çalışamayacak hale gelecek ve topluma yük olacaktır. Yok­sullaşan bu hırsıza bakmak zorunluluğu doğacaktır. Bu açıdan bakınca Yûsuf sûresinin 31. âyetindeki mâna, buradaki 38. âyete uygulanmalıdır.

Diğer taraftan 38. âyetteki yed (el) kelimesini, Kur'ân'da farklı mânalarda kullanıldığını dikkate alarak yorumlamak gerekiyor. 38. âyetteki yed kelimesi, Fetih sûresinin 10. âyetinde "kudret" mânasını ifade etmektedir: "Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir" denirken, Allah'ın kudretinin onların kudreti üzerinde olduğu amaçlanmaktadır. Böylece işi yapan gücü temsil ettiği için "el"in, güç an­lamına gelen "yed" ile mânalandığı ortaya çıkmaktadır.

Buradaki elin, güç mânasını 38. âyete götürürsek şöyle bir anlam ortaya çıkar: Hırsızların, hırsızlık yapma güçlerini ortadan kaldırınız, ke­siniz, engelleyiniz. Hırsıza, hırsızlık yapacak fırsatın verilmemesi, öyle bir ortamın oluşmasına müsaade edilmemesi demek olur. Bu mânanın açlık sebebiyle çalan hırsızlar için daha doğru olacağı bir gerçektir. Fakat bu durum aç olmayan, servetinin hesabını bilmeyen, ama devlet malını, kamuya ait malları çalanlar için, onların çalmalarına fırsat veren hukukî boşluğun oluşmaması mânasına da alınabilir. Hırsızlığı engelleyecek ne varsa, âyetteki kata'a kelimesinin içine girmektedir.

Eli ister bilekten kesme, isterse elinde bir iz bırakmak üzere kesme şeklinde olsun, burada hırsıza verilen cezanın ne olduğu, âyetin de­vamında açıklanmaktadır.

3. "Ceza ve Allah'tan bir ibret olarak". Demek ki hırsızlık eylemi cezasız kalmamalıdır. Ayrıca verilecek cezanın ibret ve­rici, yani caydırıcı bir yönü de olmalıdır. Allah cezayı bu amaçla verdiğini

beyan etmektedir. Hırsızlık hem toplumun düzenine hem de mülkiyet hakkına bir tecavüzdür. Kul hakkı yemenin dünyevî cezası budur, ama uhrevî cezasının olacağı da bir gerçektir.

Burada şöyle bir soru sorabiliriz: Hırsızlığa bu kadar ağır bir cezanın verilmesinin sebebi nedir? Bilindiği gibi her günâh veya suçun ferde, topluma ve Allah ile olan ilişkilerdeki olumsuz etkilerine göre cezası vardır.

Hırsızlığın sebep olduğu haram lokmanın en önemli etkisi, ailenin ve giderek toplumun asaletini bozmasıdır. Daha önce A'râf sûresinin 20. âyetine işaret ederek şu yorumu çıkarmıştık: Hz. Âdem ile eşi yasak ağaçtan yiyince avret yerleri açıldı. Bunun anlamı şudur: Haram lokma, haya duygusunu iptal etmektedir. Haya duygusu iptal edilen insanda iffet de bulunmaz. Demek ki her haram lokma, haya ve iffet duygusuna bir mermi gibi saplanmaktadır.

Haram lokmanın yaygınlaşması, zamanla toplumun asaletini yarala­makta ve ahlâkını çökertmektedir. Bu öylesine sinsi bir hastalık olarak yayılmaktadır ki, belirtilerini anlamak ve teşhis etmek imkânsızdır. Haram lokmanın meydana getirdiği asalet yarasına ilâç bulmak da zordur. İşte hırsızlığın elde ettiği haram lokmanın tahribatını gidermenin imkânsızlığı sebebiyledir ki, caydırıcı ceza konmaktadır.

4. "Allah kudret ve hikmet sahibidir". Âyetin sonunda azîz ve hakîm sıfatlarının gelmesi manidardır. Azîz "kudret ve şeref sahibi" mânasına gelmektedir. Yüce Allah hırsızlığı yasaklarken, cezayı bu sıfatı gereği koyduğunu beyan etmektedir. Hırsızlık toplumun düzenini, kudretini ve manevî bakımdan asaletini yıktığı için, bu eyleme müdahalesini bu sıfatlarıyla yapmaktadır. Diğer taraftan bunlar hırsızlık konusundaki hükmü verenin imzasındaki sıfatlar olarak da konmuştur. "Bu hükmü azîz ve hakîm olan Allah koymuştur" demek istenmektedir.

5. Burada sorulacak diğer bir soru da şudur: Hırsızlar her zaman, her yerde ve her şartta cezalandırılmalı mıdır? Bu sorunun cevabını 39. âyet  vermektedir. "Kim (bu) haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet sahibidir".

Yüce Allah bu âyette hırsızlığı zulüm kelimesiyle ifade etmektedir. Zulüm kelimesi suç, hatâ, haksızlık, karanlık iş mânalarına gelmektedir. Bu kelime ile sadece ekonomik bir değerin çalınması değil, aynı zamanda sosyal bir hakkın çalınması da ifade edilmektedir. Emaneti ehli olana ver­memek de bir nevi hırsızlıktır.

Hırsızlık suçunu veya günâhını işleyen kişi, öncelikle tövbe etmesi, daha sonra da halini düzeltmesi gerekiyor. Tövbe ve halin düzeltilmesinin ardından Allah'ın affı gelmektedir. Bu durum dünyevî cezasının affedi­leceği anlamına gelmemelidir. Günâhını Allah affediyor, ama suçunun cezası devam edecek ve onu çekecektir. O zaman şu soru ile karşılaşırız: Kul hakkı yiyen hırsız, hakkını çaldığı kişiden helâllik almadan affı mümkün müdür? Bu sorunun cevabı, 39. âyetin ilk kelimesinde verilmek­tedir: Tövbe kavramının içinde, hakkını yediği kişiye hakkını ödemek veya ondan helâllik alma da vardır. Ama öyle hırsızlıklar vardır ki, ne ödenmesi ne de helâllik alınması mümkündür: Meselâ tüyü bitmedik ye­timin hakkının bulunduğu kamu malını çalanlar kimden nasıl helâllik ala­caktır? Onun için bu insanların tövbe etmeleri mümkün değildir. Buradaki tövbenin sadece küçük hırsızlıkla alâkası vardır. Evrensel mânada in­sanlığı sömüren milletlerin tövbe etmesine imkân var mıdır? Bunların kul hakkını ödeme imkânları olmadığından, tövbe kapısından içeri giremezler.

Sadece söze dayalı bir tövbe yeterli değildir, kendilerini ıslâh etme­leri gerekir. Halini düzeltmeyenin tövbesi kabul değildir. Demek ki Al­lah'ın tövbeyi kabul edip affetmesi ve merhametini harekete geçirmesi için hakkın ödenmesi ve tövbe için helâllik alınması ve halini düzeltmesi şarttır. Hak ödenip helâllik alınarak kişi halini düzeltince, hırsızlıkların günâh boyutu ile suç boyutu ortadan kalkmaktadır.

6. 39. âyette yer alan tövbe ve hâlini düzeltme eylemlerinden sonra Allah'ın tövbelerini kabul edip affetmesi olayının, insanlar tarafından garipsenebileceği ihtimalini 40. âyet ortadan kaldırmaktadır: "Bilmelisiniz ki, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir". Buradaki mülkiyet kavramı hükümranlık anlamına da gelmektedir. "Dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar. Allah her şeye hakkıyla kadirdir".

Kimin affedileceğini, kimin cezalandırılacağını bilen ve bu konuda tasarruf sahibi olan Allah'tır. Suçun dünyevî cezasında affetme ve ceza­landırma hukuka ait olduğu halde; günâhın bağışlanması veya ceza­landırılması tamamen Allah'a aittir. B.Bayraklı

Burada İslâm'ın ıslah edici çabaları karşısında cahilî durumu korumak için tüm zihinsel enerji ve güçlerini harcayan kişilere değinilmektedir. Bunlar Hz. Peygamber'in (s.a) aleyhinde her türlü bağnazca tuzaklar kuruyorlar, bilerek gerçeği saptırıyorlar; Hz. Peygamber (s.a) hiç kişisel çıkar gözetmeden insanlığın ve kendilerinin iyiliği için çalışmasına rağmen yalan, hile, aldatma ve benzer şeylerle O'nu kutsal görevinde başarısızlığa uğratmak için ellerinden gelen kötülüğü yapıyorlardı. Tabiî olarak bu alçak ve soysuz adamların, asil görevini yerine getirmemesi için bayağı taktiklere başvurmaları Hz. Peygamber'i (s.a) üzüyordu. Allah burada şüphesiz, O'na "Bu üzüntüyü bırak" demek istemiyor; Rasûlünü bu şerli düzenleri nedeniyle cesaretinin kırılmaması için teselli ediyor ve kendilerinden başka türlü davranmaları beklenemeyecek kişilerin ıslahı yolunda çalışmasını sabırla sürdürmesi için öğüt veriyor.
Burada iki anlam yatmaktadır:
1) Bu kişiler şehvetlerinin, hevalarının tutsağıdırlar. İlgileri Hakk'a değil, yalnızca Bâtıl'a yöneliktir. Bâtıl'a olan iştahlarını yalnızca yalanlar doyurduğu için, ancak arzuyla yalana kulak vermektedirler.
2) Kendilerini yaralamak için haklarında yalan haberler yayma amacıyla Hz. Peygamber (s.a) ve müslümanların toplantılarına katılmaktadırlar.
Burada iki anlam yatmaktadır.
1) İslâm düşmanlarının yararına bir takım gizli bilgiler edinebilmek için Hz. Peygamber (s.a) toplantılarına ve müslümanların toplantılarına casus olarak gelmektedirler.
2) Hz. Peygamberle (s.a) ve müslümanlarla doğrudan bağlantı kurma fırsatı bulamayanlar arasında yanlış anlamlara meydan vermek için Hz. Peygamber (s.a) ve bağlıları aleyhinde sahte suçlama ve iftiralarda bulunmak amacıyla malzeme toplayabilsinler diye düşmanca niyetlerle gelmektedirler.
Tevrat'ın kelimelerini yerlerinden çıkarmak ve hevaları doğrultusunda anlamlarını değiştirmekte tereddüt etmeyen bu adamların davranışları karşısında cesaretinin ve şevkinin kırılmaması için Allah Hz. Peygamber'i (s.a) teselli ediyor.
Yani, "Yahudi bilginleri okuma-yazma bilmeyen Yahudilere, Hz. Peygamber'in (s.a) öğretileri kendilerinkilerle uyuşursa kabul etmelerini, aksi takdirde reddetmelerini söylemektedirler."
Allah kötü eğilimler taşıyan bir kişiyi, acaba içinde iyilikten bir eser kalmış mı kalmamış mı diye önüne bir takım iğva edici şeyler koyarak denemektedir. Eğer o kişide iyilikten hiç bir iz kalmamışsa, önüne konan her şeyi bir 'fırsat' bilir ve içindeki kötülük kendisine baskın gelerek, onu her türlü iğva edici şeyin basit bir yemi haline getirir. Böylesi bozulmuş bir durumda, artık bu adamı sapıklıktan kurtarmak iyi niyetli herhangi bir kişinin gücü dışındadır. Bu bağlamda, bireylerin ve toplumların Allah tarafından imtihan edildiklerini (fitneye düşürüldüklerini) belirtmeliyiz.
Kendisini arındırmak istemediği için, Allah böyle bir kişiyi arındırmaz. Eğer insan arınmak isterse ve bu yolda çalışırsa, onu bundan yoksun bırakmak Allah'ın sünnetinden değildir. Allah ancak kendisini arındırmak niyetinde olmayan kişiyi arındırmak istemez. Mevdudi

Lafzen, “... arasından”.  - Bu ayet, zahiren Hz. Peygamber'e seslendiği halde Kur’an'ın bütün izleyicilerini ilgilendirmektedir ve bu nedenle bütün zamanlar için geçerlidir. Aynı kapsam genişliği, bu ayetin bahsettiği insanlar için de sözkonusudur: o, sadece münafıkları ve Yahudileri zikrettiği halde, aslında, dolaylı olarak, İslam'a karşı önyargılı olan ve onun öğretileri hakkındaki yalan beyanlara isteyerek kulak veren; aydınlanmak için Kur’an'a dönmek yerine İslam'a karşı düşmanca duygular besleyen gayrimüslim “uzmanlar”ı dinlemeyi tercih eden -ki, “sana gelmek yerine...” ibaresinin anlamı budur- herkese işaret eder.Yani, onlar, kendi zihnî saplantılarına uygun gördükleri için Kur’an'ın bu gibi öğretilerini kabul etmeye hazır olurlar, ama kendi eğilimlerine ters düşen hiçbir şeyi de kabul etmeye yanaşmazlar.Bu, ayetin başlangıcı ile bağlantılıdır; bu nedenle parantez içi ifadeyi ekledim. Fitne'nin anlamı için bkz. sure 8, not 25. M.Esed

Burada özellikle kendilerinden rüşvet aldıkları ve gayri meşru kazanç bekledikleri kişiler lehine yalan şahitliği kabul edip, haksızca karar veren Yahudi yargıç ve fakihlerine işaret edilmektedir.
O zaman Yahudiler iç işlerinde serbesttiler ve aralarındaki davalarda, henüz İslâm Devleti'nin uyruğu olmayıp, yalnızca onunla anlaşma içinde bulunduklarından, kendi kanunlarına göre, kendi yargıçları karar verirlerdi.
Bu bakımdan davalarını Hz. Peygamber'e (s.a) ve O'nun atadığı yargıçlara getirmek zorunda değildiler. Ne ki, kendi kanunlarına göre verilecek hüküm işlerine gelmediği zaman, belki daha lehlerine bir hüküm ortaya çıkar ümidiyle Hz. Peygamber'e (s.a) gelirlerdi.
Burada, Hayber Yahudilerinden saygıdeğer ailelere ait bir kadınla bir erkek arasındaki gayri meşru ilişkinin neden olduğu bir davaya değinilmektedir. Tevrat'a göre (Tesniye: 22:23-24) ikisinin de cezası 'recm'di. Yahudiler bu cezayı vermek istemediklerinden, davayı Hz. Peygamber'e (s.a) getirmeye ve recmden başka ceza verirse hükmü kabul etmeye karar verdiler. Hz. Peygamber (s.a) davayı dinleyince, recm edilmelerine hükmetti; fakat Yahudiler reddettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) kendilerine cezanın Tevrat'ta ne olduğunu sordu. "Suçluları kamçılamak, yüzlerini siyaha boyamak ve bir eşeğe bindirilmektir." dediler. Hz. Peygamber (s.a) zina eden evli bir çiftin cezasının gerçekten dedikleri gibi olup olmadığına dair yemin etmelerini istedi. Biri dışında hepsi yemin etti. Ses çıkarmayan, bizzat Yahudilerce Tevrat'ın en büyük âlimi sayılan İbn Sürya idi. Hz. Peygamber (s.a) ona dönerek: "Kavmini Firavun'dan kurtaran ve Tur'da size Kanun'u veren Allah'a yeminle, Tevrat'ta zinaya verilen cezanın gerçekten bunların dediği gibi olup olmadığını söylemeni istiyorum senden" dedi. İbn Sürya şöyle cevap verdi: "Bana böylesine ağır bir yemin vermeseydin, zina cezasının, suçluları recmetmek olduğunu asla itiraf etmeyecektim. Gerçek şu ki, zina edenler içimizden büyük kabul edilen kişiler olduğunda, yargıçlarımız suçlularımızı salıverirlerdi. Fakat, bu haksızlak halk arasında büyük hoşnutsuzluğa yol açınca Kanun'da değişiklik yaptık ve şimdi suçluları recmetmek yerine kamçılıyor ve yüzlerini siyaha boyayıp, bir eşeğe bindiriyoruz." Bunun üzerine Yahudilerin yapacağı bir şey kalmadı ve suçlular Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle recmedildiler. Mevdudi

Suht ismi, sehate, “[bir şeyi] tamamen yok etti” fiilinden türetilmiştir ve öncelikle “yıkıma götüren herhangi bir fiilde bulunma”yı gösterir, çünkü o fiil iğrençtir ve bu nedenle yasaklanmıştır (Lisânu'l-‘Arab). O halde sözkonusu kelime, bizâtihî kötü olan herhangi bir şeyi ifade eder. Yukarıdaki bağlamda, ekkâlûne li's-suht mübalağa ifadesi, “yasak olan her şeyi (yani, gayrimeşru kazancı) açgözlülükle tıkıştıranlar”ı, yahut daha doğrusu, “kötü olan her şeyin -yani, düşmanları tarafından Kur’an'ın etkisini yok etmek için uydurulmuş her yalan ifadenin- üstüne açgözlülükle atlayanlar”ı gösterir.Yani, Allah katında neyin doğru neyin yanlış olduğu konusunda. Müfessirlerin çoğunluğu, bu pasajın, Medine Yahudileri tarafından karar vermesi için Hz. Peygamber'in önüne getirilen belli bir hukukî duruma veya durumlara işaret ettiği görüşündedirler. Ama, Kur’an'daki her tarihî atfın aynı zamanda genel bir muhtevaya sahip olduğu şeklindeki Kur’an prensibi ışığında bakıldığında, bu ayette işaret edilen “karar”ın, Kur’an'ın açıkça teyid veya reddettiği inançların dışındakilerin doğru olup olmadığına karar verme ile ilgili bulunduğuna inanıyorum.Yani, onların kişisel sevgi veya nefretine göre değil, Allah tarafından vahyedilen ahlakî kanunları esas alarak. M.Esed

Bu ayette, Allah dine dayanarak Arabistan'da otorite sağlayan bu 'dini cemaat'in samimiyetsizliğini bütünüyle açığa vurmaktadır. Allah'ın kitabı olarak inandıkları Kitab'ı arkalarına atıp, davalarını Peygamber olduğuna inanmadıkları Hz. Peygamber'e (s.a) getirmekle, Kitab'a olan imanlarının, boş olduğunu göstermişlerdir. Yine göstermişlerdir ki, onlar hevalarından başka hiçbir şeye samimi olarak inanmamaktadırlar. Hükmü, hevalarına aykırı düştüğü için Allah'ın Kitab'ı olarak inandıkları Kitab'ı arkalarına atmışlar ve hevalarına uygun gelecek bir hüküm verir ümidiyle, sahte peygamber olarak kabul ettikleri bir kişiye başvurmuşlardır. Mevdudi

Bu ayet, -Tevrat'ın İlahî Hukuk'un tümünü içerdiğine inanmalarına rağmen- inanmadıkları bir dinî düzenlemenin belli ahlakî sorunlar hakkındaki hükümlerinin Tevrat ile çatışan kendi kuruntularına uyum sağlayabileceği ümidiyle belli etmeden sözkonusu hükümlere yönelen Yahudilerin tuhaf düşünce tarzlarını tasvir eder. Başka bir deyişle, onlar, -inandıklarını iddia etmelerine rağmen- ne Tevrat'ın hükmüne, ne de Tevrat'ın bazı kanunlarını tasdik, bazılarını da iptal eden Kur’an'ın hükmüne teslim olmaya gerçekten hazır değildirler: Nitekim, Kur’an'ın kendi zihnî saplantılarına uygun olmadığını anlar anlamaz ondan uzaklaştılar. M.Esed

Cümlenin anlamı şöyle de olabilir: "Allah'ın Kitabından korumakla görevli bulundukları kadarı ile hüküm verirlerdi" şeklinde olur. S.Ateş

Burada, tüm peygamberlerin müslüman olduğu ve Yahudilerin İslâm'ı bırakıp Yahudi oldukları gerçeği vurgulanmaktadır. Rabbâniler en üst derecedeki uzman bilginler, Ahbar da fakihlerdir. Mevdudi

Hz. Musa Şeriatı'nın (Tevrat) yalnız İsrailoğulları için geçerli olduğuna ve evrensel bir geçerlilik iddiası taşımadığına işaret.“Allah kelâmının (kitâb) bir kısmı” ifadesi, Tevrat'ın Allah'ın vahyinin tümünü kapsamadığına ve büyük bölümünün henüz vahyedilmediğine işarettir. Rabbâniyyûn teriminin izahı için bkz. sure 3, not 62. Yani, İsrailoğulları'nın “Allah'ın seçilmiş halkı” ve dolayısıyla Allah'ın rahmetinin ve vahyinin biricik muhatabı olduğu şeklindeki temelsiz inanca dayanan üstünlük yanılsaması karşılığında. Bu cümlede atıfta bulunulan “mesajlar”, Kur’an'a ve Muhammed (s)'in gelişi ile ilgili Kitâb-ı Mukaddes'deki gaybî haberlere ilişkindir. M.Esed

Haksız yere bir cana kıyan öldürülür. Göz çıkaranın gözü çıkarılır; burun kesenin burnu kesilir; kulak kesenin kulağı kesilir; diş sökenin dişi sökülür; başka türlü yaralayan, aynı şekilde yaralanır. Tevrât'ta böyle yapılması buyurulmuştur. S.Ateş

Karşılaştırın; Kitab-ı Mukaddes, çıkış, 21:23-25.Burada, eğer bir kişi iyi bir amelde bulunma niyetiyle misillemeden (kısas) vazgeçerse, bunun pek çok günahına kefaret olacağı belirtilmektedir. Hz. Peygamber (s.a) bunu şöyle açıklamışlardır: "Eğer bir kişi yaralanır ve kısastan vazgeçerse, bağışlaması oranında günahları afolunur."  Mevdudi

Bkz. Hz. Musa Şeriatı'nın öngördüğü son derece şiddetli cezaların ayrıntılarının verildiği Çıkış xxi, 23 vd.Lafzen, “onun için bir keffaret olacaktır”. Tevrat (Pentateuch -Kitâb-ı Mukaddes'de Eski Ahid'in ilk beş kitabı, -T.ç.n.), yalnızca Kur’an'da değil, ama aynı zamanda Hz. İsa'nın öğretilerinde, özellikle Dağdaki Vaaz'da da büyük bir açıklıkla ortaya konulmuş bulunan bu affetme çağrısını kapsamaz: Ve sonraki ayetler ışığında okunduğu zaman bu, Hz. Musa Şeriatı'nın zamanla kayıtlı niteliğine bir işaret olarak görünür. Alternatif olarak, yukarıdaki tavsiye, Kur’an'ın “vahyedilmiş sözlerin anlamını çarpıtmak” ile suçladığı (bkz. yukarıda 41. ayet) Tevrat izleyicilerinin sonradan tahrif ettikleri veya terk ettikleri Tevrat'ın orijinal öğretilerinin bir parçası olabilir. M.Esed

Gâyet açık olan bu âyetlerde, Allah'ın koyduğu ilkelerin önemine dikkat çekilip, Allah'ın âyetlerini dikkate almayanlarla ilgili bilgiler verilmekte ve onların davranışları yüzünden Rasûlullah'ın üzülmemesi istenmektedir.
Rasûlullah'ın Medînelilerle yaptığı sözleşmeye göre Yahûdiler, iç işlerinde serbest olup aralarında kendi kanunlarına göre işlerini yürüteceklerdi. Pasajdan anlaşıldığına göre Yahûdiler, kendi kanunlarındaki hüküm işlerine gelmediği zaman, lehlerine bir hüküm verir ümidiyle Rasûlullah'a müracaat ediyorlardı.
42. âyetteki, Yalana çok kulak verenler, haramı çok yiyenler; artık onlar, eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet ya da onlardan mesafeli dur. Ve eğer onlardan mesafeli durursan, artık sana hiçbir zaman zarar veremezler. Ve eğer hükmedersen o zaman aralarında hakkaniyetle hükmet. Şüphesiz Allah, hakkaniyetle davrananları sever ifadeleriyle Rasûlullah, onların davasına bakıp bakmamakta serbest bırakılmıştır.
Kaynaklarda bu âyetlerin iniş sebebine dair şu bilgiler yer almıştır:
Bu âyet, zinâ eden iki Yahûdi hakkında nâzil olmuştur. Yahûdiler, kendi elleriyle Allah'ın kitabını değiştirmişler ve evli kişilerin recmedilmesi emrini te’vîl ve tahrif ederek, yüz sopa ve yüzü karaya boyayıp ters-yüz olarak merkebe bindirme şekline çevirmişlerdi. Hz. Peygamber'in Medîne'ye hicretinden sonra, bu vaka cereyan edince, kendi aralarında dediler ki: “Gelin, Muhammed'in hükmüne başvuralım. Eğer sopa ve yüzü siyaha boyama hükmü verirse, onu alalım. Ve Allah ile kendi aramızda hüccet kılalım. Allah'ın peygamberlerinden bir peygamber, bizim aramızda böylece hüküm vermiş olur. Eğer recm kararı verirse, ona uymayalım.”Mâlik de, Nâfi kanalıyla Abdullah ibn Ömer'in şöyle dediğini nakletmiştir: Yahûdiler, Hz. Peygamber'e geldiler ve kendilerinden bir kadınla bir erkeğin zinâ ettiğini söylediler. Rasûlullah (s.a) onlara, “Tevrât'ta recm konusunda ne

görüyorsunuz?” diye sordu. Onlar, Biz, zinâ edenleri sopalatırız” dediler. Abdullah ibn Selâm dedi ki: “Yalan söylüyorsunuz, Tevrât'ta recm vardır.” Tevrât'ı getirdiler, ortaya yaydılar. Birisi elini recm bölümünün üzerine koydu. Bölümün öncesini ve sonrasını okudu. Abdullah ibn Selâm dedi ki: “Elini kaldır.” O elini kaldırınca, bu kısımda recmle ilgili bölüm bulunduğu görüldü. Yahûdiler, “Muhammed doğru söylüyor. Tevrât'ta recm bölümü vardır” dediler. Rasûlullah (s.a) onlara emretti ve zinâ eden kişiyi recmettirdi. Ben, adamın kadının üzerine eğilip, atılan taşlardan onu korumaya çalıştığını gördüm. Bu hadisi, Buhârî ve Müslim tahric etmişlerdir. Ancak lafız Buhârî'nindir.
Buhârî'nin bir başka ifadesinde ise metin şöyledir: Hz. Peygamber Yahûdilere, “Zinâ edenlere ne yaparsınız?” diye sordu. Onlar, “Yüzlerini karaya boyar ve rezil ederiz” dediler. Rasûlullah (s.a), “Eğer doğru söylüyorsanız, Tevrât'ı getirin de size okuyayım” dedi. Onlar Tevrât'ı getirdiler. Ve şaşı olan beğendikleri bir adama, “Oku” dediler. Adam Tevrât'ı okudu. Nihâyet bir noktaya gelince, elini üzerine koydu. Rasûlullah, “Elini kaldır” dedi. Adam kaldırdı ve görüldü ki, burada recm emri vardır. Adam dedi ki: Ey Muhammed! Burada recm bölümü bulunmaktadır. Ancak biz onu kendi aramızda gizleriz.” Rasûlullah emretti ve zinâ edenlerin her ikisi de recmedildi.
Müslim'in ifadesi de şöyledir: “Rasûlullah'a (s.a) zinâ eden erkek ve kadın iki Yahûdi getirildi. Hz. Peygamber, Yahûdilerin yanına gelerek dedi ki:
— Sizin Tevrât'ta zinâ eden hakkında ne görüyorsunuz?
Onlar şöyle karşılık verdiler:
— İkisinin de yüzlerini karalar, merkebin üzerine ters bindirir ve gezdiririz.
Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
— Eğer doğru söylüyorsanız, getirin Tevrât'ı da onu size okuyayım.
Tevrât getirildi ve okundu. Recm bölümüne gelince; Tevrât'ı okuyan delikanlı elini recmle ilgili kısmın üzerine koydu ve bu bolümün başını ve sonunu okudu. Bu sırada Hz. Peygamber'le beraber bulunan Abdullah ibn Selâm dedi ki: “Yâ Rasûlullah! Emir buyur da, elini kaldırsın.” Delikanlı elini kaldırınca görüldü ki; altında recm bölümü bulunmaktadır. Rasûlullah (s.a) emir verdi ve her iki Yahûdi de recmedildi. Abdullah ibn Ömer der ki: “Ben, o iki Yahûdiyi recmedenler arasında bulunuyordum. Kendisini taştan koruduğunu görmüştüm.”
Müfessirler şöyle demektedirler: “Hayber ahalisinin soylularından bir erkek ve bir kadın zinâ etmişlerdi. Tevrât'ta zinâ haddi ise, recm idi. Bunun üzerine Yahûdiler, onları recmetmeyi uygun bulmadılar ve evli oldukları hâlde zinâ edenlerin hükmünün ne olduğunu sormak için bazı kimseleri Allah'ın Rasûlü'ne gönderdiler ve onlara şu tembihte bulundular: “Eğer Muhammed, bunların cezasının sopa okluğunu söylerse bunu kabul edin; yok eğer, size onları recmetmeyi emrederse, sakın bunu kabul etmeyin!...” Onlar, bu meseleyi Allah'ın Rasûlü'ne sordukları sırada Cebrâîl, onların recmedileceği hükmünü indirdi. Ama onlar bunu kabule yanaşmadılar. Bunun üzerine Cebrâîl (a.s) Hz. Rasûl'e, “Seninle onlar arasında İbn Sûriyâ'yı (hakem) yap” dedi. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a), “Tüysüz, beyaz tenli, şaşı, Fedek'te oturan ve kendisine İbn Sûriyâ denilen bir genç var; onu tanıyor musunuz?” deyince, onlar, “Evet, o yeryüzündeki Yahûdilerin en âlimidir” dediler ve onun hükmüne razı olacaklarını belirttiler. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü İbn Sûriyâ'ya, “Kendisinden başka ilâh olmayan; Hz. Mûsâ'nın geçmesi için denizi yaran; üzerinize Tûr dağını kaldıran; sizi Firavun ve hanedanından kurtarıp. Firavun ve hanedanını suya garkeden; size kitabını, helâl ve haram hükümlerini indiren o Allah aşkına söyle: Evli kimselerin zinâ etmeleri hâlinde, onların recmedileceklerine dair kitabınız Tevrât'ta bir hüküm var mıdır? Böyle bir hüküm biliyor musun?” dedi. İbn Sûriyâ, “Evet, var!” deyince, Yahûdilerin ayak takımı İbn Sûriyâ'nın üzerine atıldılar. Bunun üzerine de İbn Sûriyâ, “Eğer O'na yalan söylemiş olsaydım, üzerimize ilâhî azabın ineceğinden endişelendim...” deyip müteakiben Allah'ın Rasûlü'ne, bildiği alâmetlerden bazılarını sordu. Bunun üzerine İbn Sûriya, “Allah'tan başka ilâh olmadığına, senin Allah'ın Rasûlü ve daha önceki peygamberlerin müjdelediği Arap soyuna mensup ümmî peygamber olduğuna şehâdet ederim...” dedi. Daha sonra Allah'ın Rasûlü, zinâ edenlerin recmedilmesi hükmünü verdi; onlar da Mescid-i Nebevî'nin kapısının önünde recmolundular.
Ey Peygamber! Seni kederlendirmesin âyetinin nüzûl sebebiyle ilgili olarak üçgörüş vardır:
Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kurayza ve Nadîroğulları hakkında inmiştir. Kurayzalı birisi, Nadîroğulları'ndan birisini öldürdü. Nadîroğulları, Kurayzalılardan birisini öldürdükleri vakit kısas uygulamalarına fırsat vermezlerdi. İleride açıklanacağı üzere onlara [Kurayzalılara] sadece diyet vermekle yetinirlerdi. Bunun üzerine Peygamber'in (s.a) hakemliğine başvurdular. Hz. Peygamber, Kurayzalı ile Nadîroğulları'na mensup iki kişi arasında eşitlik sağlanması gerektiği hükmünü verdi. Bu ise, Nadîroğulları'nın hoşuna gitmedi ve kabul etmediler.
Bir diğer görüşe göre bu âyet-t kerîme, Peygamber'in (s.a) Ebû Lubâbe'yi Kurayzaoğulları'na gönderip kendilerine uygulanacak cezanın boğazlarının kesilmesi olduğuna işaret etmesi dolayısıyla Ebû Lubâbe hakkında inmiştir.
Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme, Yahûdi erkek ve kadının zinâsı ile recim olayı hakkında nâzil olmuştur. Bu, konu ile ilgili görüşlerin en sahih olanıdır. Bunu, hadis imamları, Mâlik, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmişlerdir.
Ebû Dâvud'un, Câbir b. Abdullah'tan rivâyetine göre, Peygamber (s.a) onlara [Yahûdilere], “Aranızdan en bilgili iki kişiyi yanıma getirin” demiş, bunun üzerine onlar da Sûriyâ adındaki birinin iki oğlunu getirmişlerdi. Hz. Peygamber onlara yüce Allah adına yemin verdirerek sordu:
— Bu iki kişinin durumunu Tevrât'ta nasıl bulmaktasınız?
Şöyle cevap verdiler:
— Bizim Tevrât'ta bulduğumuz şudur: Dört kişi erkeğin organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi görecek olurlarsa ikisi de recm olunurlar.
Hz. Peygamber sordu:
— Peki, sizi bunları recmetmekten alıkoyan nedir?
Şöyle cevap verdiler:
— Otoritemiz elden gitti, o bakımdan biz de öldürmekten hoşlanmadık.
Peygamber (s.a) şâhitleri çağırdı. Şâhitler gelip, erkeğin organının kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şâhitlik ettiler. Peygamber (s.a), ikisinin de recm edilmesi emrini verdi.
Buhârî ile Müslim'in dışındaki eserlerde de eş-Şa‘bî'den, Câbir b. Abdullah'tan nakledilerek Câbir'in şöyle dediği kaydedilmektedir: Fedeklilerden bir erkek zinâ etti. Bunun üzerine Fedekliler, Medîne'de bulunan bazı Yahûdilerden, Muhammed'e bu hususu sormalarını; celde vurmayı emrederse kabul etmelerini, recmedilmelerini emrederse kabul etmemelerini istediler. Durumu Hz. Peygamber'e sordular, o da İbn Sûriyâ'yı çağırdı. Aralarında en bilgin kişi oydu. Bir gözü de görmüyordu. Rasûlullah (s.a) ona şöyle sordu: “Sana Allah adına yemin verdiriyorum. Kitabınızda zinâ edenin cezasını ne şekilde buluyorsunuz?” İbn Sûriyâ o'na şöyle dedi: “Allah adına bana and verdirdiğine göre, şunu söyleyeyim: Biz Tevrât'ta, bakmanın bir zinâ, kucaklaşmanın bir zinâ, öpmenin bir zinâ olduğunu görüyoruz. Eğer dört kişi erkeğin organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şâhitlik edecek olurlarsa, o takdirde (erkeği) recmetmek icap eder. Bunun üzerine Peygamber (s.a), “İşte bu böyledir” buyurdu.
Müslim'in Sahîh'inde de el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber'in (s.a) yanına yüzü kömürle karartılmış bir Yahûdi getirildi. Hz. Peygamber Yahûdileri çağırıp şöyle dedi: “Sizler Kitabınızda zinâ edenin cezasının böyle olduğunu mu görüyorsunuz?” Onlar, “Evet” deyince, Hz. Peygamber ilim adamlarından birisini çağırdı ve şöyle buyurdu: “Tevrât'ı Mûsâ'ya indiren Allah adına bana söyle. Kitabınızda zinâ edenin haddini böyle mi buluyorsunuz?” Kişi, “Hayır” dedi, “eğer bu şekilde bana yemin verdirmeseydin sana bildirmeyecektim. Biz, cezanın recm olduğunu görüyoruz. Fakat zinâ, soylularımız arasında çoğaldı O bakımdan soylu bir kimseyi yakaladık mı, onu bırakırdık. Zayıf birisini yakaladık mı, ona had uygulardık. Bu sefer şöyle dedik: ‘Gelin ortaklaşa bir ceza tesbit edelim ve bunu, soyluya da böyle olmayana da uygulayalım.’ Sonunda recm yerine yüzü kömürle karartmayı ve sopa vurmayı tesbit ettik.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Allahım! Kendilerinin öldürdükleri bir zamanda Senin emrini ihya eden ilk kişi ben oluyorum” dedi ve recm edilmesini emretti. Bunun üzerine yüce Allah da, Ey Peygamber! Küfür içinde koşuşup duranlar seni kederlendirmesin buyruğunu, Eğer size şu verilirse onu alın (yani, diyorlar ki:“Muhammed'e gidin. Eğer o size yüze kömür çalmayı ve sopa vurmayı emrederse onu kabul edin. Şâyet size recm cezası uygulanması fetvasını verirse, ondan sakının”) buyruğuna kadar indirdi. Bunun üzerine şanı yüce Allah, Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir (Mâide/44); Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir (Mâide/45); Kim Allah'ın, indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir (Mâide/47) âyetlerini indirdi.
Kitab-ı Mukaddes'teki hükümler ise şöyledir:
Bir adam bir kadın alır, yattıktan sonra ondan hoşlanmazsa, ona suç yükler, adını kötüler, “Bu kadınla evlendim, ama onunla yatınca erden olmadığını gördüm” derse, kadının annesiyle babası kızlarının erden olduğuna ilişkin kanıtı alıp kapıda görevli kent ileri gelenlerine getirecekler. Kadının babası ileri gelenlere, “Kızımı bu adamla evlendirdim, ama o kızımdan hoşlanmıyor” diyecek, “şimdi kızımı suçluyor, onun erden olmadığını söylüyor. İşte kızımın erden olduğunun kanıtı!” Sonra anne-baba kızlarının erden olduğunu kanıtlayan yatak çarşafını ileri gelenlerin önüne serip gösterecekler. Kent ileri gelenleri de adamı cezalandıracaklar. Ceza olarak ondan 100 gümüş alıp kadının babasına verecekler. Çünkü adam İsrâîlli bir erden kızın adını kötülemiştir. Kadın adamın karısı kalacak ve adam yaşamı boyunca onu boşayamayacaktır. Ancak bu sav doğruysa, kızın erden olduğuna ilişkin bir kanıt bulunamazsa, kızı baba evinin kapısına çıkaracaklar. Kent halkı taşlayarak kızı öldürecek. Babasının evindeyken fuhuş yapmakla İsrâîl'de iğrençlik yapmıştır. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız. Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrâîl'den kötülüğü atacaksınız. Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı erden bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa, ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. Çünkü kız kentte olduğu hâlde yardım istemek için bağırmadı; adam da komşusunun karısıyla ilişki kurdu. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız. Eğer bir adam kırda nişanlı bir kızla karşılaşır, onu yakalayıp tecavüz ederse, yalnız tecavüz eden adam öldürülecek. Kıza hiçbir şey yapmayacaksınız. Çünkü kızın ölümü hakk edecek bir günahı yoktur. Bu, komşusuna saldırıp onu öldüren adamın davasına benzer. Adam kızı kırda gördüğünde nişanlı kız bağırmışsa da onu kurtaran olmamıştır. Eğer bir adam nişanlı olmayan erden bir kızla karşılaşır, tutup onunla yatarsa ve bu ortaya çıkarsa, kızla yatan adam kızın babasına 50 gümüş verecek. Kıza tecavüz ettiği için onu karı olarak alacak ve yaşamı boyunca onu boşayamayacaktır. Kimse babasının karısını almayacak, babasının evlilik yatağına leke sürmeyecektir.
Kim birini vurup öldürürse, kendisi de kesinlikle öldürülecektir. Ama olayda kasıt yoksa, ona ben izin vermişsem, size adamın kaçacağı yeri bildireceğim. Eğer bir adam komşusuna düzen kurar, kasıtlı olarak saldırıp onu öldürürse, sunağıma bile kaçmış olsa, onu çıkarıp öldüreceksiniz. Kim annesini ya da babasını döverse, kesinlikle öldürülecektir. Kim adam kaçırırsa, onu ister satmış olsun, ister elinde tutsun, kesinlikle öldürülecektir. Annesine ya da babasına lanet eden kesinlikle öldürülecektir. Kavga çıkar, bir adam komşusuna taşla ya da yumrukla vurur, vurulan adam ölmeyip yatağa düşer, sonra kalkıp değnekle dışarıda gezebilirse, vuran adam suçsuz sayılacaktır. Yalnız yaralının kaybettiği zamanın karşılığını ödeyecek ve tamamen iyileşmesini sağlayacaktır. Bir adam erkek ya da kadın kölesini değnekle döverken öldürürse, kesinlikle cezalandırılacaktır. Ama köle hemen ölmez, bir iki gün sonra ölürse, köle sahibi ceza görmeyecektir. Çünkü köle onun malı sayılır. İki kişi kavga ederken gebe bir kadına çarpar, kadın erken doğum yapar ama başka bir zarar görmezse, saldırgan, kadının kocasının istediği ve yargıçların onayladığı miktarda para cezasına çarptırılacaktır. Ama başka bir zarar varsa, cana karşılık can, göze karşılık göz, dişe karşılık diş, ele karşılık el, ayağa karşılık ayak, yanığa karşılık yanık, yaraya karşılık yara, bereye karşılık bere ödenecektir. Bir adam erkek ya da kadın kölesini gözüne vurarak kör ederse, gözüne karşılık onu özgür bırakacaktır. Eğer erkek ya da kadın kölesinin dişini kırarsa, dişine karşılık onu özgür bırakacaktır. H.Yılmaz

Bu demektir ki, Hz. İsa (a.s) yeni bir din getirmemiş, fakat kendinden önce gelen tüm peygamberlerin izlediği aynı yolu izlemiş ve halkı aynı şeye çağırmıştır. Hz. İsa (a.s) kendi zamanında Tevrat'ın öğretilerinden tahrif edilmemiş olanlara inanıyordu. İncil de aynı şeyi doğrulamaktadır. (Matta, 5:17-18). Kur'an Allah'ın yeryüzünün herhangi bir bölgesine gönderdiği her peygamberin, kendinden önce gelmiş olan peygamberlerin mesajını tasdik ettiğini, onları reddetmek veya dinlerini ortadan kaldırıp yerine kendi dinini kurmak için gelmediğinden, kutsal bir miras olarak bıraktıkları görevi tamamlamak için elinden geleni yaptığını tekrar tekrar belirtir. Aynı şekilde, Allah, kitaplarından hiçbirini önceki kitaplarını reddetmek için değil, aksine desteklemek ve tasdik etmek için göndermiştir.
Bazı müfessirler, yukarıdaki ayetlerin yalnızca kitap ehliyle ilgili olduğu görüşündedirler; fakat Kur'an'ın ifadesi hiç de öyle değildir. Hz. Huzeyfe (r.a) bu tür görüşleri anında ve akıllıca reddetmiştir. Birisi kendisine, bu ayetlerin yalnızca İsrailoğulları ile ilgili olduğunu, yani eğer Yahudilerden biri Allah'ın hükmüne aykırı bir hükümde bulunursa, onun müslüman değil, kâfir, zalim ve fasık olacağını söylediğinde Hz. Huzeyfe (r.a) şu cevabı vermiştir: "Bu İsrailoğuları sizin için ne iyi kardeştirler doğrusu! Acı olan her şey onlara, her tatlı şey de size! Allah'a yemin olsun ki adım adım onların yollarından gidecek (ve onların gördüğünü görecek)siniz. Mevdudi

Bu ayette iki kez ve 48. ayette de bir kez geçen mâ beyne yedeyhi (lafzen, “onun elleri arasındaki”) ifadesinin anlamı konusunda bkz. sure 3, not 3. M.Esed

Bu bölümde (ayet 44-47) Allah, kendi indirdiğiyle hükmetmeyenlerin 1- Kâfir, 2- Zalim, 3- Fasık olduklarını belirtmektedir. Aynı şekilde, Allah'ın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya başkalarının ortaya koyduğuyla hükmeden kişi bu üç suçu da işlemiş olur. Önce, Allah'ın indirdiğini reddetmekle küfr suçu işlemiştir. İkinci olarak, bütünüyle adil olan Allah'ın indirdiğini çiğnemekle zulüm suçunu işlemiştir. Üçüncüsü olarak ise, Allah'ın kulu olduğu halde, üzerine Hakim olanın indirdiğini bırakıp, kendisinin veya bir başkasınınkini benimsemekle fasık olmuştur. Böylece uygulamada Rabbine bağlı ve tâbi olmaktan çıkmış ve otoritesini inkâr etmiş olmaktadır ki, bu da fısktır.
Bu küfür, zulüm ve fısk, İlâhi hükmü çiğnemenin parçalarıdır. Bu yüzden böylesi bir çiğnemenin olduğu yerde bu üç suçtan kaçınmak mümkün değlidir. Değişen niteliğine ve reddedişin boyutuna göre suçun cinsidir. Eğer bir kişi İlâhi hükmün yanlış, kendisinin veya başkasının hükmünü doğru kabul ederek, ilahi hükme aykırı hükümde bulunursa, kelimelerin tam anlamıyla bu kişi hem kâfir, hem zalim ve hem de fasıktır. Bununla birlikte, eğer bir kişi İlâhi hükmün doğruluğunu kabul eder ve buna aykırı bir hüküm verirse, böyle biri İslâm toplumunun dışına çıkmış olmazsa da imanını küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. Aynı şekilde, eğer bir kişi hayatın her alanında Allah'ın hükmünü reddederse her bakımdan kâfir, zalim ve fasık sayılacaktır. İlâhi hükmü bazı noktalarda kabul eder, bazılarında reddederse, bunu kabul ve reddi oranında iman ve İslâm'ı küfr, zulüm ve fıskla karıştırmış olur. Mevdudi

Biz, Yahudilere, Tevrat'la hükmetmelerini farz kıldığımız gibi İsa ve ona tabi olanlara da İncil'de Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmelerini emretmiş­tik. İncil'e tabi olanlar, Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetsinler." demiştik. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar, Allah'ın emir ve yasaklarına uymayan fasıkların ta kendileridir.

Bu surenin kırk dört. kırk beş ve kırk yedinci âyetlerinde, Allah'ın nizamiyla hükmetmeyenler, kâfirlik, zalimlik ve fasıklıkla sıfatlandırılmaktadırlar. İbn-i Zeyd, burada zikredilen "Fasıklar" İfadesini, "Yalancılar" şeklinde izah et­miştir.

İbn-i Vehb diyor ki: "İbn-i Zeyd dedi ki: "Kur'an'da bulunan her "Fasık" kelimesi, çok azı müstesna "Yalancı" manasınadır. Nitekim Allah teala: "Ey iman edenler, eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluk derecesini araştırın buyurmuş ve buradaki fasıktan maksadın, yalancı mânâsını taşı­dığını kasdetmiştir.

Bu âyetin baş tarafındaki kelimesi, Hicaz, Basra ve bazı Küfe kurraları tarafından harfi harekesiz olarak şeklinde okunmuştur. Küfe, âlimlerinin diğer bir kısmı tarafından ise harfi­nin esresiyîe şeklinde okunmuş, Taberi her iki kıraatin da meşhur olduğunu, mânâ bakımından da birbirlerine yakın olduklarını, bu itibar­la okuyucunun her iki kıraatla da okumasının doğru olacağını söylemiştir. Birinci kıraata göre âyetin bu bölümünün mânâsının: "Biz İncil'i verdiğimiz insanlara  emrettik ki onlar, Allah'ın İncil'de indirdiği ile hükmetsinler." şeklinde ol­duğunu, ikinci kıraata göre ise: "Biz İncil'i İsa'ya verdik ki ona tabi olanlar, Al­lah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler." şeklinde olduğunu söylemiştir. Taberi

 

Yüce Allah Tevrat'ta, peygamberlerin, din adamlarının ve din bilginlerinin halkla ilişkisini anlattıktan sonra, Hz. îsâ ile İncil'in görevlerini ele almakta ve bu konuda İncil'e bağlı olanların ne yapması gerektiğine dikkat çekmektedir.

1. "Ardından o peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu îsâ'yı gönderdik".

Âyetin bu kısmında izlemek, peşi sıra göndermek mânasına gelen kafa kelimesinin açıklaması, Bakara sûresinin 87. âyetinde yapılmıştı. Yüce Allah Mâide sûresinin 44. âyetinde "kendilerini Allah'a teslim etmiş peygamberlerin ardı sıra", yani onların izinden Hz. îsâ'yı göndermişti.

Demek ki Meryem oğlu îsâ kendinden önceki peygamberlerin takip ettikleri yolu takip etmiş, peygamberlik müessesesinin meydana getirdiği sürecin bir devamı olmuştur. Onların öğretilerini geleceğe doğru akıtmış ve aktarmıştır.

İsrâiloğulları'ndaki peygamberlik sürecini Bakara sûresinin 87. âyetine göre Hz. Mûsâ ile başlatmış ve sonra onun ardı sıra peygamberler göndermiştir. Bu sürecin İsrâiloğulları'ndaki son noktası Hz. îsâ, genel anlamda peygamberlik müessesesinin meydana getirdiği sürecin son nok­tası da Hz. Muhammed olmuştur.

2. "Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı olarak". Âyetin bu kısmı, Hz. îsâ'nın görevlerinden birini tesbit etmektedir. Kendisine İncil'in verilmesine rağmen Tevrat'ı tasdik etmesi görevinin verilmesi, bir peygamberin diğerini asla reddetme­yeceğinin delili olmaktadır. Filozoflar bir öncekilerin felsefî sistemlerini reddederler, ama peygamberler bunu yapmazlar, tam tersine tasdîk edici olurlar, peygamberler arasına fark gözetmeme inancını aşılarlar. Meselâ Âl-i İmrân sûresinin 3. âyetinde olduğu gibi, genelde bir peygamberin ki­tabı, bir öncekinin kitabını tasdîk edici olduğu halde, Mâide sûresinin 46. âyetinde bir peygamberin, kendinden önceki bir peygamberin kitabını tasdîk etme görevini yüklendiği görülmektedir.

Hz. îsâ'nın Tevrat'ı tasdîk edici olmasının anlamı, ya da amacı, yahudilerin ya da İsrâiloğulları'nın kendisine iman etmelerini temin etmektir. Çünkü Kur'ân'ın genelinde İsrâiloğulları'nın en önemli özelliklerinden biri, yeniye intibak etmemeleridir. Yeniye intibak edemeyenlerin, değişimi gerçekleştirmeleri de mümkün değildir. Hz. îsâ kendisinden önce gelen Tevrat'ı tasdîk etmekle, geçmişe sırtını dönmediğini ve geçmişteki vahyin devamı olduğunu göstererek, kendisine karşı konulmamasını temine çalışmıştır. Tabii ki bu görevi ona Allah vermiştir. Çünkü İsrâiloğulları üzerinde Hz. Musa'nın ağırlığı ve etkinliği çok büyüktü. Bu etkinliğin yanında peygamber olarak yer almak çok zor ve tehlikeliydi.

Onun için dikkat edilirse, İsrâiloğulları pek çok peygamberi öldürmüş ve Hz. îsâ'yı da öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Tevra­t'a veya Hz. Musa'ya ters düşen birinin hayat hakkı olmayacağı da bir gerçekti. Bundan dolayıdır ki, hem Hz. îsâ'nın hem ona gelen İncil'in, Tevrat'ın tasdîk edici özelliği gündeme getirilmiştir.

3. "Ve ona, içinde doğruya rehberlik eden, nûr bulunan, önündeki Tevrat'ı tasdîk eden, müttakilere hidâyet ve öğüt olan İncil'i verdik".

Mâide sûresinin 44 ve Kur'ân'ın diğer âyetlerinde olduğu gibi, Tev­rat ve Kur'ân'ın özellik ve görevleri sayılmıştır. Bu âyette de İncil'in özellik ve görevleri sayılmaktadır.

a) İncil bir rehberdir. Bütün peygamberlere gelen vahyin yol gösterici, yani rehberlik edici özelliğe sahip oldukları ve bu görevi icra et­mek için geldikleri, Kur'ân'da açıklanmaktadır. Bu birinci rehberlik, geçmişe yönelik bir faaliyeti ifade etmektedir.

b) İncil nurdur. Tevrat ve Kur'ân gibi, İncil'in bir ışık olduğu ve aydınlatma görevi yaptığı beyan edilmektedir: Cehaletin ve nefsin mey­dana getirdiği karanlığı ortadan kaldıran bir ışık.

c) Önündeki Tevrat'ı tasdîk edicidir. İncil'in Tevrat'ı tasdîk etmesinin başka bir anlamı, Tevrat'ta değiştirilmeyen hükümleri aynen de­vam ettirdiği, değiştirilenlerin de aslını getirdiğidir. Yahudiler tahrîf ettik­leri âyetlerin, doğru halini getirmiştir.

Dikkat edilirse bu âyette iki tane tasdîk yer almaktadır. Birisi Hz. îsâ'nın Tevrat'ı tasdîk etmesi, diğeri de İncil'in Tevrat'ı tasdîk etmesidir. Hz. îsâ'nın Tevrat'ı tasdîk etmesi, değişmeyen âyetleri aynen almasını, İncil'in tasdiki ise değiştirilenleri düzeltmeyi kapsamına almaktadır.

d) İncil rehberdir. İncil'in ikinci rehberlik özelliği de geleceğe, yani Hz. Muhammed'e kadar olan rehberliğidir. Birincisi geçmişin yanlışlarını ortaya koyup düzeltme, ikincisi de ileride meydana gelecek olan bunalımlardan çıkmak için yapılan yol gösterme faaliyetidir.

e) Takva sahiplerine bir öğüttür. İncil, müttakîlere hem reh­berdir hem de öğüttür. Bakara sûresinin 2. âyetinde, müttakîler için rehber  olma görevi  veya özelliği,  Kur'ân'ın  nitelikleri  olarak belirlenmiştir.

Takva sahibi, yani Allah'a karşı sorumluluğun bilincinde olan, ko­runan insanlar doğru yolda değiller midir de onlara rehberlik etmekte ve onlara öğüt vermektedir? Bakara sûresinin 2. âyetinde hidâyetin ne olduğunu anlattık. Müttakilere rehber olmak, öğüt vermek, onların tut­turduğu bu manevî ruh olgunluğu seviyesini muhafaza etmeyi temin et­mektedir. Takva sahibi insanın, aynı manevî olgunluk seviyesinde kal­ması, bu dereceyi kaybetmemesi için sürekli takviyeye ihtiyacı vardır. Bu­radaki rehberlik ve öğüt bu takviyeyi temin eden eğitim faaliyetidir.

Mâide sûresinin 44. âyetinde Tevrat'ın rehber ve nûr olma özellikleri sayılırken, İncil'in beş tane özelliğine de dikkat çekilmektedir. Diğer taraftan Tevrat'la olan ilişkisi de gündeme getirilmektedir. Bundan şu neticeye varıyoruz: İlâhî vahyin başlangıcından sonu olan Kur'ân'a ge­linceye kadar, gittikçe derinleşen, genişleyen ve artan özellikler kazanmaktadır. Aile toplumundan, aşirete, aşiretten kavme, kavimden millet ölçütündeki toplumlara doğru büyümenin, beraberinde ilâhî vahyin ve onu ihtiva eden kitapların farklı, geniş ve derinlemesine çözümler ge­tirdiği de bir gerçektir.

4. Allah İncil'in özellik ve görevlerini tesbit ettikten sonra İncil bağlılarına yapmaları gerekenleri açıklamaktadır: "İncil bağlıları, Allah'ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Allah 'in indirdiği ile hükmetmeyenler, fâsıkların ta kendileridir".

Bundan önce Tevrat'la ilgili olan 44 ve 45. âyetlerin sonunda "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, onlar kâfirlerdir, zâlimlerdir" dediği halde, burada İncil bağlılarına hükmedin emrini vermiş, sonra da hükmetmeyenin fâsık olduğunu söylemiştir.

Kâfir, zâlim ve fâsık sıfatlarının ortaya çıkışı, insanların kutsal ki­taplarıyla olan ilişkilerine bağlanmıştır. Râzî'nin naklettiğine göre bu üç sıfat aynı mânayı taşımaktadır. Buna delil olarak da Kaffâl'i göstermektedir. Eğer 44. âyetin sonundaki kâfir kavramı Allah'ı, âhireti, ve vahyi inkâr mânasına olsaydı, o zaman diğer âyetlerin sonundakiler de aynı kavram olmalıydı. Buradaki kâfir kelimesi nankör mânasına alınırsa, diğer zâlim ve fâsık kavramlarıyla aynı seviyeye gelmiş olur. Aksi tak­dirde Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin bir kısmı kâfir, bir kısmı zâlim ve diğerleri de fâsık nasıl olur? Bunları nasıl tesbit ederiz? Demek ki bu üç sıfat, aynı anlama gelmektedir. B.Bayraklı

Burada el-Kitap kelimesinin kullanılışı oldukça anlamlıdır. "Kur'an kendinden önceki kitaplardan kalanı doğrular" yerine, "Kitap'tan kalanı" denmektedir ki, bu, Kur'an'ın ve Allah tarafından farklı dillerde ve farklı zamanlarda gönderilen kitapların gerçekte aynı tek bir Yazar'ı aynı hedef ve amacı bulunan bir ve aynı kitap olduğunu gösterir. Bu kitaplar aynı bilgiyi ve öğretiyi getirir. Aralarındaki tek fark, farklı dillerde olmaları ve hitap ettikleri kavimlere uygun olarak farklı yöntemler kullanmalarıdır. Bu bakımdan, bu kitapların birbirlerini reddetmeyip desteklemeleri, birbirleriyle çelişmeyip uyuşmaları gerçeği, hepsinin tek ve aynı Kitab'ın (el-Kitap) değişik nüshaları olduğunu gösterir.
Arapça müheymin kelimesi anlam bakımından oldukça kapsamlıdır. Koruyan gözeten, tanıklık eden, barındıran, doğrulayıp destekleyen demektir. Kur'an "Kitab"ı korur. Çünkü onda tüm önceki kitapların öğretileri vardır. Gerçek öğretileri kaybolmasın, boşa gitmesin diye Kur'an önceki kitapları gözetir. Onlarda değişmeden kalan Allah'ın sözüne şahit olduğu için onlara tanıklık eder ve insanların katıp karıştırdığı tevil ve tefsirlerden arındırır. Kur'an'ın doğruladığı Allah'ın sözü, karşı çıktığı ise insanların kattığıdır.
"Her biriniz için kanun ve hayat tarzı kıldık" cümlesi, "Bütün peygamberler ve kitaplar aynı yaşama şeklini öğrettiği ve hepsi de birbirini doğrulayıp desteklediği halde, neden kanunlarının ayrıntılarında farklılıklar vardır?" şeklinde gelebilecek bir soruya cevap vermek için konmuş bir ara cümledir. Söz gelimi, yukardaki soru bir örnekle şöyle sorulabilir: Çeşitli peygamberlerin ve kitapların getirdiği kültürel ve sosyal düzenlemelerde, meşru ve gayri meşrunun sınırlarında ve ibadet biçimlerinde neden bazı farklılıklar vardır?
Bu sorunun cevabı şöyledir:
1) Çeşitli konuların ayrıntılarındaki sözü edilen farklılıklardan, bunların ayrı kaynak ve kökenlerinin bulunduğu sonucuna varmak yanlıştır. Gerçekte hepsi de farklı toplumlara ve farklı zamanlara uygun düşsün diye farklı düzenlemeler getirici Allah'tandır.
2) Hiç şüphesiz Allah, başlangıçtan beri tüm insanlar için tek ve aynı Kanun'u koyabilir ve onların hepsini tek bir ümmet yapabilirdi; fakat pek çok gerekli nedenlerle böyle yapmamıştır. Buradaki hikmetlerden biri, kendilerine Allah tarafından verilene itaat edecekler mi, etmiyecekler mi diye insanları denemektir.
İlâhî Sünnet'in ruhu ve niteliğiyle birlikte, taşıdığı düzenlemelerin yerini anlayan ve önyargılı olmayanlar, hangi biçimde gelirse gelsin gerçeği tanıyacak ve kabul edeceklerdir. Böyleleri Allah'ın öncekilerin yerini almak üzere gönderdiği yeni düzenlemelere teslim olmakta tereddüt göstermezler. Buna karşılık, Sünnet'in gerçek ruhunu anlamayıp, yalnızca düzenlemeleri ve ayrıntılarını Sünnet'in kendisi yerine koyanlar ve kendi yaptıkları eklentilerden dolayı bağnazlaşıp önyargıya kapılanlar, ellerindekini değiştirmek üzere Allah'tan gelen herşeyi reddedeceklerdir. Ve, bu tür bir deneme yukarda sözü edilen iki tür insanı birbirinden ayırdetmek için gerekliydi. Bu yüzden değişik kanunlar ve düzenlemeler yapılmıştır.
3) Kanunların hepsinin gerçek hedefi, görünürde taşıdıkları farklılıklara bakmadan, Allah'ın insanlara üzerinde yarışmalarını emrettiği faziletlerin yeşertilmesidir. Bu yüzden, Kanun'un gerçek amacını göz önünde bulunduranlar, İlâhî Kanunların ve düzenlerin gösterdiği çizgide bu amaca doğru yürümelidirler.
4) Önyargıların, inadın ve yanlış zihni tavırların ürettiği farklılıklar ne polemikçi sempozyumlarda, ne de savaş alanlarında çözülebilir; bütün bunlar nihaî hükmüyle Allah tarafından karara bağlanacaktır. Bu son Hüküm günü, gerçek açıklanacak ve insanlar hayatları boyunca daldıkları tartışmalarda yatan Hakk'ın veya Bâtıl'ın miktarını öğreneceklerdir.Ara cümleyle kesilen konuya buradan itibaren yine devam edilmektedir. Mevdudi

Muheymin ortacı, heymene, “[bir şeyi] gözetledi” veya “[onu] kontrol etti” rubâ‘î fiilinden türetilmiştir ve burada Kur’an'ı geçmiş kitaplarda neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğuna karar vermenin belirleyici ölçüsü olarak tanımlamak için kullanılmıştır (bkz. Menâr VI, 410 vd.).Lafzen, “onlar arasında ... hüküm ver”. Bu, yalnızca hukukî ihtilaflar için değil, ama aynı zamanda ahlakî anlamda neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair hükümler için de geçerlidir (bkz. yukarıdaki not 55). Önceki ayette “İncil'in izleyicileri”nin ve baştaki pasajlarda da Tevrat'ın anılmasından açıkça anlaşılacağı gibi, burada sözü edilen halk hem Yahudiler hem de Hristiyanlardır. “Her biriniz için” ifadesi, insanlığı oluşturan çeşitli toplumları anlatır. Şir‘a yahut şerî‘a terimi, lafzî olarak, (insanların ve hayvanların yaşamaları için zorunlu olan su ihtiyacını karşıladıkları) “su kaynağına giden yol”u gösterir ve Kur’an'da bir topluluğun sosyal ve manevî refahı için gerekli olan bir hukuk sistemini göstermek için kullanılır. Diğer taraftan minhâc terimi, genellikle soyut anlam taşıyan “açık yol”, yani bir “hayat biçimi” anlamına gelir. Ancak, şir‘a ve minhâc terimleri, yalnızca belli bir inanç sistemi ile ilgili kanunları değil ama aynı zamanda Kur’an'a göre Allah'ın her peygamberi tarafından tebliğ edilen bütün değişmez, temel manevî hakikatleri de kapsayan dîn teriminden anlam olarak daha dar kapsamlıdır. Çünkü Peygamberler tarafından tesis edilen belli bir hukuk sistemi (şir‘a veya şerî‘a) ve tavsiye edilen hayat biçimi (minhâc), zamanın ihtiyaçlarına ve her toplumun kültürel gelişmesine bağlı olarak değişir. İşte bu “çoklukta birlik” Kur’an'da sıkça vurgulanmıştır (mesela, 2:148'in ilk ayeti, 21:92-93, yahut 23:52 vd.). Öğretilerinin evrensel geçerliliği ve metinsel değişmezliği ile Peygamber Muhammed (s)'in “hâtemu'l-enbiyâ’”, yani, peygamberlerin sonuncusu (bkz. 33:40) olması gerçeği nedeniyle, Kur’an, bütün vahiylerin zirvesini temsil eder ve ruhî/manevî tatminin en son, en mükemmel yolunu ortaya koyar. Ancak Kur’an mesajının bu benzersizliği, önceki inançların mensuplarını Allah'ın rahmetine ulaşmaktan alıkoymaz: çünkü -Kur’an'ın sıkça işaret ettiği gibi- onlar arasından Tek Allah'a ve Hesap Günü'ne (yani, bireyin ahlakî sorumluluğuna) katıksız biçimde inananlar ve erdemlice bir hayat yaşayanlar, “ne korkacak ne de üzüleceklerdir.”Yani, “kendinizi Allah'a teslim etme ve O'na itaat etme niyetinizi çeşitli bağlayıcı dinî kurallar aracılığıyla sınamak için” (Zemahşerî, Râzî), “ve böylece, ilahî kaynaklı evrim kanununa uygun biçimde sosyal ve manevî olarak gelişmenizi sağlamak için” (Menâr VI, 418 vd.).Lafzen, “ihtilaf ettiğiniz şeyleri size bildirir” (karş. sure 2, not 94). Böylece Kur’an, Allah'a inanan müslim ve gayrimüslim herkese, dinî uygulamalarındaki farklılıkların, onları karşılıklı düşmanlığa sürüklemek yerine “hayırlı işlerde birbirleriyle yarışma”ya yöneltmesi gerektiğini vurgulamaktadır. M.Esed

Lafzen, “onlar arasında”; bkz. yukarıda not 55 ve 65.Bunun anlamı, Allah'ın buyruklarının bilinçli olarak gözardı edilmesinin kendi cezasını da birlikte taşıdığıdır: yani, toplumun ahlakî değerlerinin tedricî olarak çürümesi ve böylece sosyal parçalanmanın ve toplumu yok olmaya götüren çatışmaların artması. M.Esed

Bu âyetten itibaren Kur'ân ve Hz. Muhammed'in görevleri belirlen­mektedir:

1. "Sana kitabı hak olarak indirdik" ifadesin­den, "Hakîkati ortaya koyan, açıklayan kitabı indirdik" mânasını anlamak daha doğru olacaktır. İsrâ sûresinin 81. âyetine göre Kur'ân'ın kendisi bizâtihî haktır. Hak olduğu için hakkı ortaya koyup açıklamaktadır.

Böylece Kur'ân'ın birinci görevinin hakkı açıklamak olduğu ortaya çıkmaktadır.

Hakkı ortaya koyma görevi ile Kur'ân, hakların ne olduğunu tesbit etmektedir. Allah hakkı, ana baba hakkı, hayat hakkı, yetim hakkı, komşu hakkı, çocuk hakkı, fakirin hakkı, öğrenim hakkı gibi temel hakların ev­rensel beyannâmesini ortaya koymaktadır. Kur'ân hakların ne olduğunu belirleyerek, dinin olmazsa olmazını öğretmektedir.

2. "Kitaptan onun yanında bulunanı tasdik edici". Bu bölümdeki kitap kavramı, geçmiş peygamberlere gelen vahiy­den Kur'ân'a kadar ulaşanı ifade etmektedir.

Kur'ân kendine kadar uzanan vahyi tasdîk etme görevini yerine ge­tirmektedir. Onun bu tasdîk edici görevini, daha önceki kitaplarda yer alan âyetlere kendi bünyesinde yer vermek suretiyle yerine getirmektedir.

Diğer taraftan hakîkati açıklama görevi ile tasdîk etme görevi sebe­biyle, önceki vahiylerden değiştirilenlerin de doğru olanını yerine koy­makta, böylece bütün peygamberlere gelen kitaplara yer vererek doğrulamalarını da yapmaktadır.

3.  "Daha önceki kitabı koruyucudur". Âyetin bu kısmında Kur'ân'ın görevi müheymin olarak tesbit edilmektedir. Müheymin kelimesi, heymeneden türemiştir ve "gözetlemek, bakıp muhafaza etmek, kontrol etmek" mânasına gelmektedir.

Zemahşerî bu kelimenin müheymen olarak okunduğunu söylemektedir. Bunun anlamı tahrif ve değiştirilmekten korunmuş ol­masıdır. O zaman Kur'ân'a, Fussılet sûresinin 42. âyetinde belirtildiği gibi "Ne önünden, ne ardından hiçbir bâtılın yol bulamayacağını ifade etmektedir

Müheymin kelimesinin diğer bir anlamı da geçmiş kitaplara karışmış olan beşerî düşüncelerle, gerçek ilâhî vahyi ayırt edici olmasıdır. Neyin gerçek neyin gerçek dışı olduğuna karar vermenin belirleyici ölçüsü ol­maktadır Bilindiği gibi Haşr sûresinin 23. âyetine göre müheymin Allah'ın isimlerinden biridir. "Emniyete kavuşturan" mânasını taşımaktadır. Bu mânadan hareket edersek, Allah'ın kendi ismini Kur'ân'a verdiğini söyleyebiliriz. Kur'ân geçmiş vahyi devam ettirerek ona güven vermektedir.

Böylece Kur'ân'ın iki özelliği ve buna paralel olarak iki görevi or­taya çıkmaktadır. Yanındakini tasdîk edip doğrulamak, onu gözetip kuru­mak ve hakkı açıklamaktır.

4. "Artık aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzu­larına uyma!" Yüce Allah Kur'ân'ın özelliklerini anlattıktan sonra, Hz. Peygamber'e ne yapması gerektiğini de söylemektedir. Hakkı açıklayan, yanındakini tasdîk eden ve geçmiş vahyi gözetip koruyan bu kitapla geçmiş vahyin izleyicileri arasında hüküm verilebilir. Çünkü Kur'ân, Nemi sûresinin 76. âyetine göre İsrâiloğulları'nın ihtilâf edegeldikleri ko­nuları izleyip anlatmaktadır. Onun bu özelliği sayesindedir ki, Hz. Mu-hammed onların arasında hüküm verme yetkisini Allah'tan almaktadır. Çünkü ihtilâf edilen konulan Allah onların anlatmasına bırakmadan bizzat kendisi Kur'ân vasıtasıyla Hz. Muhammed'e anlatmaktadır.

Buradaki "hüküm verme" ifadesini üç açıdan ele almak gerekiyor. Hüküm vermek, doğal olarak hukukî alandaki bir davayı çözüme ulaştırmaktır.

Diğer taraftan ahlâkî anlamda neyin iyi neyin kötü, neyin doğru ne­yin yanlış olduğunu belirlemek de bir hüküm vermektir. Böyle bir hüküm ahlâkî alanı ilgilendirmektedir. Ayrıca inancın doğru olup olmadığı ve düşüncelerin doğruluğu konusunda hüküm vermek de vardır. Bu da inanç ve fikri alanı ilgilendiren hüküm olacaktır.

Bu açıklamadan sonra diyebiliriz ki Hz. Peygamber'e Allah, "Sana indirilenle onlar arasında hüküm ver!" derken, mahkemedeki haklı haksız arasında hüküm vermeyi ifade ettiği kadar, ahlâkî iyi ve kötüyü, fikrî bakımdan da doğru ve yanlışı hükme bağlamayı da kapsamına almaktadır. Böylece Kur'ân'ın dördüncü bir görevi ortaya çıkarken, Hz. Peygamber­in görevini de belirlemiş olmaktadır.

Yüce Allah Hz. Peygamber'e, hüküm verme konusunda bir uyarıda bulunmaktadır. "Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma!" Âyetin bu kısmı hüküm verenin objektif, yani tarafsızlığı bozacak odak konusuna da dikkat çekmektedir. Aralarında hüküm verilenlerin arzulan, hâkimi etkileyip taraf tutmasına sebep olabilir. "Onların arzuları" derken, mesnetsiz, yani delilsiz görüşleri anlamına gelmektedir. Ortada objektif delil varsa, orada arzulara yer yoktur.

Demek ki hâkimin hukuku bırakıp, dava görenlerin arzularını öne çıkarmakla düşeceği yanılgı, Allah'a uzanan bir hak yemek olacaktır. Hu­kuk kitabı, hakları net çizgileriyle belirlemelidir. Kitabı bir tarafa atıp in­sanların arzuları öne çıkarılırsa, hak ve hukuk denen bir şey kalmaz or­tada...

Yüce Allah Hz. Peygamber'e bu uyarıyı yapmadan asırlarca önce aynı uyarıyı Hz. Davud'a yapmıştı: "Ey Davudi Biz seni yeryüzünde ha­life yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet! Hevâ ve hevese uyma!" (Sâd 38/26).

Asırlar sonra aynı emir Hz. Peygamber'e verilmektedir. Hz. Davud'a, "Hevâ ve hevese uyma!" dediği halde, Hz. Peygamber'e "Eski vahyin takipçilerinin hevâ ve hevesine uyma!" demektedir. Her iki uyarıda hukukta arzuların yeri olmadığı ilkesi ortaya çıkmaktadır.

Bir peygamber kendi arzusuna veya başkalarının arzularına uyarak hüküm verirse ne olur? Böyle bir ihtimal olmasaydı, ne Hz. Davud'a, ne de Hz. Peygamber'e bu uyarı yapılırdı. Ama bu ihtimalin gerçek olması durumunda ne olacağı Sâd sûresinin 26. âyetinde açıklanmaktadır: "Hevâ ve hevese uyularak verilen hüküm seni Allah'ın yolundan saptırır. Doğrusu Allah'ın yolundan sapanlara hesap gününü unuttuklarından do­layı çetin bir azap vardır".

Hukukta objektiflikten ayrılan, Allah'ın yolundan ayrılmış olacağından, âhirette de ceza görecektir.

5. "Biz her biriniz için (farklı) bir şeriat ve hayat tarzı belirledik". Âyetin bu kısmında şir'a ile minhâc kelimeleri yer almakta ve âyetin bu kısmının ana dokusunu teşkil etmektedirler.

Râzî'nin şir'a kelimesine verdiği mânalar şunlardır: Bu kelimenin ilk kullanılış şekli, hayvanı kesip derisini soymak içindi. Derinin soyma işini bitiren kişi "soydum" derken bu kelimeyi kullanırdı. Bu mânadan hareketle, zaman içinde bir konunun üstündeki bilinmezlik perdesini soyup açıklamak ve izah etmek anlamında kullanılmıştır.

Diğer taraftan şere'a kelimesi, "bir şeye başlamak, işin içine gir­mek" mânasına da gelmektedir. Şeriat "su içmek için girilen yol" demek­tir. Allah'ın insanların girmelerini istediği yolu ifade etmektedir.

Âyetin bu kısmına ferdî mânada değil de, sosyal mânada yaklaşmak gerekir. "Sizden her biriniz için" derken, ferdi değil toplumları kastetmek­tedir. Âyetin devamından bu anlaşılmaktadır. Geçmişte Allah'ın, insanları farklı toplumlar halinde oluşturması, aynı zamanda onlarda ayrı örf ve âdetler meydana getirmiştir. Farklı örf âdete sahip olan toplumların, farklı hukuk sistemleri olacaktır.

Madem ki şeriatın kök anlamı, zorunlu olan su ihtiyacını temin için suya giden yoldur; o zaman sosyal ve manevî hayatın ihtiyacı olan hukuk sistemine de şeriat dendiği unutulmamalıdır. Demek ki şeriat, hukuk de­mektir. Farklı olan toplumların, farklı örf âdetleri oluşacağından, farklı hukuklarını oluşması da doğaldır. Her ferdin kendine özgü bir duygu âlemi, bir görüş açısı ve bir ideali varsa, her toplumun da kendine has âdetleri, gelenekleri, ahlâkı ve hukuku vardır ve olmalıdır; aksi takdirde farklı bir toplum olamaz.

Zamanla örf hukuka, âdetler de ahlâka kaynak olurlar. Ancak âyette bu örflerin, âdetlerin meydana getirdikleri ahlâk ve hukuk, ot gibi ken­diliğinden oluşmaz. Bu oluşumun altında ilâhî irâdenin olduğu bildiril­mektedir: "Biz, her bir toplumunuz için farklı bir hukuk sistemi tayin ettik" derken, cümledeki "biz" zamîri, Allah'a gitmek­tedir. Bu farklı hukuk sistemlerinin arka planında Allah'ın irâdesinin olduğu ortaya çıkmaktadır. Burada bunun ne anlama geldiği sorulabilir. Soruya şu şekilde cevap verebiliriz:

İlk insanı yarattıktan sonra Allah ona bazı şeyleri öğretmiş, bazı şeyleri yasaklamış ve nasıl davranacağını göstermiştir. Bu bilgiler, emirler ve yasaklar ilk hukukun kaynaklarıdır. Zamanla insanlığın çoğalması, farklı aşiret, kavim, toplum ve milletlerin doğmasına sebep olmuştur.

Hucurât sûresinin 13. âyetine göre, insanlığın bu şekilde toplumlara ayrılmasının arkasında ilâhî irâde vardır. Toplumların ayrışmasının asıl sebebi olan ilâhî irâde, aynı zamanda onların farklı hukuka sahip olma­larının da sebebi olmuştur. Onun için Mâide sûresinin 48. âyetinde ilki ce'alnâ "Biz yarattık, tayin ettik, belirledik" mânasındaki kelimeye yer verilmiştir.

Yüce Allah her toplum için bir hukuk belirlediği gibi, bir "hayat tarzı"da belirlemiştir. Âyette ki minhâc kelimesi, "yol, metot" mânasına gelmektedir. Bu anlam sosyal hayata aktarıldığı zaman hayat tarzı mânası verilebilir. Şir'a ile minhâc birbirini tamamlayan iki kelimedir. Gelenek ve görenekler, hukuk şir'a, bunlara göre oluşan sosyal hayat da minhâc kısımlarını teşkil etmektedir. Aslında minhâc, şir'anın mânası olmaktadır.

Hz. Mûsâ kavmi için çölde su istedi. Allah da ona, elindeki asası ile taşa vurmasını emretti. Taştan on iki göz fışkırdı. İsrâiloğulları on iki ka­bile ya da aile olduğundan, her biri içeceği kaynağı bildi ve ona göre su­suzluğunu giderdi (Bakara 2/60). Bunun gibi her toplum için Allah, haya­tının problemlerini çözecek bir hukuk pınarı ve bir hayat tarzı belirlemiştir. Toplumların hayatı, bu hukuk ve hayat biçiminden gıdasını alarak yoluna devam etmelidir.

Burada şöyle bir soru sormakta yarar vardır: Yüce Allah'ın her top­lum için bir hukuk ve bir hayat tarzı belirlediğini burada zikretmesinin se­bebi nedir? Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Hukukun ilk çıkış biçimi tek toplum olduğundan, evrensel sayılırdı. Daha sonra farklı kabile, kavim ve milletlerin oluşmasıyla, örf ve âdetlerde de farklılıklar ortaya çıktı.

Bunun anlamı, hukukta da farklılıkların doğmuş olmasıdır. Ama Al­lah Mâide sûresinin 48. âyetinde Hz. Peygamber'e evrensel hukuk, yani objektif hukuka göre hüküm vermesini emretmektedir. Hz. Peygamber'in bütün insanlığın peygamberi olması ve ona gelen Kur'ân'ın da evrenselliği sebebiyle bütün insanlığa evrensel hukuk eğitimi verilmektedir. İnsanlık için geçerli olacak tarzda hukuk yapma öğretisini veren Kur'ân, Hz. Peygamber'e de hukukun evrenselliğini ve onun getirdiği objektifliği koruyarak hüküm vermesini emretmektedir.

Bu emri verdikten sonra farklı toplumların farklı örf-âdet, hukuk ve hayat tarzı olabileceğinin göz ardı edilmemesini de gündeme getirmektedir. Hukukun izafî, millî, yani toplumdan topluma değişen kısmının olacağı dersini vermektedir.

6. "Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (hukuk ve hayat tarzında, sizi denemek için (böyle yaptı), öyleyse hayırda yarışınız".

Yüce Allah insanlığı isteseydi bir tek ümmet, yani millet yapabi­leceğini söylerken, farklı toplumlar halinde yaratmasının sebebini de tesbit etmektedir. Farklı toplumlar haline getirmesinin sebeplerini Kur'ân'da şöyle sıralamaktadır:

a) İmtihan. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette "Size verdikleri konusunda sizi imtihan etmek için " verilen şeyler ne ola­bilir? Yüce Allah her millete peygamber göndermiş, ona da ayrı bir vahiy vermiştir. Ayrıca o millete farklı bir nimet ve farklı fırsat kapıları temin etmiştir. Bunlar bir emânettir. Bu emânetleri koruyarak gelişme uğruna kullanıp kullanamayacağını denemek istemiştir.

Mâide sûresinin 48. âyetinin devamında şu ifade yer almaktadır: "O halde hayırlı işlerde yarışınız". İmtihan hayırlı işlerde yarışmak için yapılmaktadır. Farklı toplumlar halinde yaratmasının sebebi, hayırlı işlerde yarışma konusunda denemek içindir. Enbiyâ sûresinin 35. âyetine göre, bu dünyada, iyi ile kötü denemek için var edilmiştir. Demek ki hayırda yarışmak, farklı toplumlar haline gelmenin önemli bir sebebidir.

b) Kaynaşmak. Farklı milletler ve topluluklar halinde insanlığın şekillenmesinin diğer gayesi de tanışmak, kaynaşmak ve birlikte yaşamaktır. Hucurât sûresinin 13. âyeti bu olguyu şöyle açıklamaktadır: "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi mil­letler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz".

Fizikte farklı elektronlar birbirini çekerler. Farklı toplumların birbir­lerini itmesi değil, birbirleriyle kaynaşması gerekir. Farklı cinsiyette olan erkekle kadın nasıl birbirini çekip aileyi kuruyorsa, farklı toplumlar da birbirini çekip insanlık ailesini kurmalıdırlar.

Artı elektron ile eksi elektron bir araya gelince devre tamamlanıp ışığın meydana gelmesi gibi, farklı milletlerin birbirini çekmesiyle kaynaşma, sevgi ve tanışma denen insanî ışık meydana gelecektir.

c) İş bölümünde yerini almak. Yüce Allah, insanları ferdî an­lamda birbirlerinden üstün kıldığı yani onları zekâ, ve yetenek bakımlarından farklı yarattığı gibi, toplumsal olarak da birbirlerinden farklı yaratmıştır. Bunun sebebi birbirlerini istihdam edip iş bölümlerindeki yerlerini almalarıdır. Bu açıdan fertlerin ve toplumların farklılıkları, alternatiflere benzer, onlarla insanlar farklı iş alanlarıyla birbirlerini tamamlarlar. Verilen bütün yetenek, zekâ, maddî ve sosyal nimetlerin kullanılması konusunda Allah, bütün insanlığı tek bir millet olarak yaratmadığını ve bunu onları denemek için yaptığını Mâide sûresinin 48. âyetinde ifade etmektedir. Farklılıkların madem ki en önemli amacı iyide yarışmaktır; o zaman yarışmanın gelişmeyi meydana getireceği de bir gerçektir.

7. "Hepinizin dönüşü Al­lah'adır. O zaman Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecek­tir".

Tevhîd inancına sahip oldukları halde birbirleriyle ihtilâf, yani çatışma haline gelen grupların, mezheplerin aynı dine mensup insanların, bu yaptıklarının tahribatının cezasını öteki dünyada görmeden önce Allah haberlerini onlara anlatacak, yani gösterecektir. Bu husus daha önce Ba­kara sûresinin 113. âyetinde anlatıldı. Ayrıca bu ihtilâfların, bilgiye sahip olmalarına rağmen kıskançlıktan meydana geldiği de Bakara sûresinin 213. âyetinde işlenmişti.

Kısaca diyebiliriz ki, Mâide sûresinin 48. âyetinde tevhîd inancına sahip olmalarına rağmen, farklı dinî uygulamalardan dolayı, din alanını düşmanlık yurdu haline getiren insanlara, yaptıkları bu kötülüğü Allah mahşerde haber verecektir. Farklılıklar iyide yarışmak için vardır; ihtilâf, çatışma ve düşmanlık için değildir.

8. "Sen de aralarında, Allah'ın indirdiği ile hükmet! Onların keyiflerine uyma! Dikkat et de Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni uzaklaştırıp fitneye düşmesinler". 49. âyetin bu kısmında yüce Allah, 48. âyette verdiği talimatı bir daha gündeme getirmektedir. "Aralarında" keli­mesini "kitap ehlinin aralarında" diye mânalandırırken, âyetin tarihî boyu­tunu gündeme getirdik. Oysaki bu âyet, evrensel bir boyuta sahip olduğundan, daha sonraki nesilleri de kapsamına almakta; günümüzdeki yahudi ve hıristiyanlar arasında beşerî düşüncenin karışmadığı ilâhî va­hiyle hüküm vermenin, ilâhî vahyin örtüşen yönlerini ele alarak meseleleri çözüme ulaştırmanın en doğru yol olacağını vurgulamaktadır. Dinler arası diyalogun, ilâhî vahyin şemsiyesi altında ve tevhîd inancı doğrultusunda olacağı gerçeğine dikkat çekmektedir.

İlâhî vahyin şemsiyesini tahrip edecek olan şey, onların arzuları olduğundan, o arzulara uyulmaması ikazı, hem peygambere hem de gele­cek ilim adamlarına yapılmaktadır. Onun için "Onların arzularına uyma!" emrini vermektedir. Ayrıca Allah'ın indirdiğinin bir kısmından saptırmaya çalışmalarına dikkat edilmesini de istemektedir. Nefsin hevâsı ile ilâhî vahyi bir araya getirmemek gerekiyor. Vahyin ev sahibi akıldır. Vahye akılla yanaşmak, arzuları, yani nefsin hevâsını devre dışı bırakacak, böylece objektif hüküm verme imkânı doğacaktır.

İnsanlar içinde hevâsı ile hareket edenlerden sakınmak gerekir. Bu hükmü veren peygamber de olsa onun da yanılma ihtimali vardır. Onun için birinci mânada Allah Hz. Peygamber'e onlardan sakınmasını emret­mektedir. Kısaca diyebiliriz ki hukukta, hüküm vermede, arzuların yeri yoktur ve olmamalıdır. Çünkü arzular hukuku akrep gibi sokup zehirler; akrepten kaçar gibi onlardan kaçınmak zorunludur. Arzuların, yani nefsin nevasının pençesine düşmek, kurtuluşu zor olan bir durumdur. İsrâ sûresinin 73. âyetinde "Neredeyse seni fitneye düşüreceklerdi" buyurulurken, bu hususa işaret edilmektedir: "Az kalsın seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak, ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi. İşte o takdirde seni dost edinirlerdi". Nefsin hevâsı doğrultusunda hareket edenler,  insanları  Allah'ın  indirdiğinden uzaklaştırmaktadırlar. Etkileri altına alamayacakları insan yoktur. Bu tip insanlardan sakınmayanlar, tarafsız hüküm veremezler. Onun için Hz. Peygamber hayatın fitnesinden Allah'a sığınmıştır

9.  Eğer {hükümden) yüz çevirirlerse, bil ki (bununla) Allah günâhlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu zaten yoldan çıkmışlardır".

Peygamberlerin, Allah'ın indirdiği ile verdiği hükümden yüz çevirenler, toplumun hukukî yapısıyla ahlâkî yapısını çürümeye terkettiklerinden günâh işlemektedirler.

Onların işlediği bu suç ve günâh, cezalarını da beraberinde getir­mektedir. Suç ve günâhın oluştuğu yerde ceza da teşekkül etmektedir. Hukuktan kaçmak, verilen tarafsız hükme sırtını dönmek, toplumun parçalanmasını temin eden bir depremdir. Bu depremin fay hattı, insan­ların nefislerinden çıkıp topluma kadar uzanmaktadır.

Yüce Allah onları günâhlarından dolayı cezalandırmayı istemektedir. Günâhları, ilâhî irâdeyi etkileyip ceza vermesine sebep olmaktadır. Ceza­landırılmalarının sebebi günâhlarıdır, Allah'ın isteği değildir.

Âyetin sonundaki fâsık kelimesine bakıldığında, Allah'ın indirdiği ile verilen hükme sırtını çevirmenin fâsıklık olduğu anlaşılır. Burada fâsık kavramına farklı bir tanım getirilmektedir. Fakat insanların birçoğunun hukuka sırt çevirerek yaşadıklarına da dikkat çekilmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Mâide sûresinin 48. âyeti, yargı kararını veren hâkime, dava edenle edilenin arzularına uymaması esasını getirirken; 49. âyette, tarafsız yargı hükmünden yüz çevirmenin suç ve günâh olduğu ilkesini koymaktadır. Her iki âyetin ortak noktası, hukuka hislerin karışmaması yönündedir. Objektif hüküm vermenin önemi vurgulanmaktadır. Hukukun karşısında, inancın, ırkın ve farklı milletten olmanın önemli olmadığı, çünkü hukukun hava, su gibi bütün insanlığa hayat verdiği ifade edilmektedir.

Yüce Allah maddî nimetleri istifade etmeleri için kendisine inanan ve inanmayanlara sunduğu gibi, hukuktan da aynı şekilde yararlanmalarını istemektedir. B.Bayraklı

Arapça Cahiliye kelimesi İslâm'ın zıddıdır. İslâm'ın yolu bütünüyle her gerçekliğin bilgisine sahip olan Allah'ın gönderdiği ilme dayanırken, İslâm'ın yolundan ayrılan ve ona karşı olan her yol cahiliyetin yoludur. Arabistan'daki İslâm öncesi döneme, halkın yaşama yollarını sadece zan ve hevaya dayanarak kendilerinin icat etmiş olması anlamında Cahiliye dönemi denir. Bu yüzden ne zaman bu yollardan biri benimsense, bu zaman "cahiliye" zamanı olacaktır. Aynı şekilde, bugün okullarda ve üniversitelerde verilen bilgi yalnızca cüz'î, kısmî bir bilgi olup, hiçbir şekilde insanlığa yol gösterebilecek bir bilgi değildir. Bu yüzden, İlâhî bilgiyi hiçe sayarak, cüz'î bilginin yardımıyla oluşturulmuş hayale, zanna ve tahmine dayalı tüm hayat sistemleri, İslâm öncesi sistemler gibi Cahilî sistemler olmaktan kurtulamayacaktır. Mevdudi

Câhiliyye ile, burada, yalnızca Peygamber Muhammed (s)'den önceki tarihsel zaman değil, ama genelde, ahlakî bir kavrayış eksikliğinin ve bütün kişisel ve toplumsal olguların yalnızca “yararlılık” kriterine teslim edilmesinin, yani, belli bir amacın veya eylemin, sözkonusu kişinin veya mensup olunan toplumun (kısa vadede ve kelimenin pratik anlamıyla) menfaatleri açısından yararlı olup olmadığı endişesinin karakterize ettiği her türlü durum kasdedilmektedir. Bu “yararlılık ilkesi”, bütün ulvî dinlerin tebliğ ettiği ahlakîlik kavramına temelden ters düşmesi nedeniyle Kur’an'da “cahiliyye kanunu” (hükm) olarak tanımlanmıştır. M.Esed

Bu âyet 49. âyetin bir devamıdır. Allah'ın indirdiği objektif hukukla verilen hükme sırtını dönenler için yüce Allah bu soruyu sormaktadır.

1. "Yoksa onlar, Câhiliye kanunu (ile yönetilmek) mi istiyorlar?"

Âyetin bu kısmı yönetim ve hukuk bakımından geriye gidişi ele al­maktadır. Câhiliye kavramına tarihsel açıdan bakarsak, Kur'ân gelmeden önceki Araplar'ın aşiret toplumuna dikkat çekildiğini söyleyebiliriz. Sos­yolojik açıdan aşiret kavramı, hukuku olmayan, örf âdetlerle idare edilen toplum anlamına gelmektedir.

Hz. Muhammed'in getirdiği vahyin hukuk açısından yaptığı devrim, objektif hukuku getirmesidir. Anayasa ümmü'l-kitâb (kitabın anası) kavramıyla insanlığı tanıştırmasıdır. Toplumda farklı inanç, gruplar ve kültürlere rağmen hukuku objektif ve evrensel boyuta taşımıştır.

Şimdi bu gelişmeye rağmen, yüce Allah onlara, aşiret toplumunun hukuk ve yönetimine mi dönmek istediklerini sormaktadır. Bu geri gidiş, yeniye intibak edemeyip gelişmeye karşı çıkmaktır. Hukukta geriye gidiş bir bakıma nehri tersine akıtmak kadar zor; zor olduğu kadar da insanlığın gelişmesi için tehlikelidir.

Ama câhiliye kavramını Hz. Muhammed'in yetiştiği, ya da Kur'ân'dan önceki dönemle sınırlandırmamak gerekir. Ahlâkî değerlerin anlaşılmasındaki eksiklik, hukukun yanıltılması, objektif hukuka karşı çıkmanın bulunduğu her zaman dilimi, bu kavramın kapsamına girmekte­dir.

Hukuku kendi menfaatlerine kullanan, gücün olduğu yerde hukuk vardır diyen, hukuku kendisi için değil de zayıflar için kullananların bu­lunduğu her dönem câhiliye dönemidir.

Bütün ilâhî dinlerin getirdiği tevhîd inancına ve ahlâkî sistemlerine ters düşen her anlayış, câhiliye anlayışıdır. Yüce Allah'ın sorduğu soru, gücün hukuk olduğu, nefsin arzularının hukuk yerine geçtiği anlayışa, ya da yönetime dönmek isteyip istemedikleri konusundadır.

2. "İyi anlayanlar için Allah'tan daha iyi kanun koyucu olabilir mi?" Âyetin sonundaki yûkmûn "kalben do­yuma ulaşan, iyi anlayan ve kesin imana sahip olan" anlamına gelmekte­dir. Bu manevî ve fikrî yapıya sahip olan insanlar, tarafsız hukukun öğreticisinin Allah olduğunu bilirler. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki: Hukuka saygı, evrensel ve objektif hukukun ön gördüğü hayatı benimse­mek ve bu konudaki yeniliği gerçekleştirmek, derin bir imanın ve derin bir anlayışın doyum noktasını teşkil etmektedir.

Kısaca şöyle bir sonuca varabiliriz: Mâide sûresinin 13. âyetinden itibaren hukukun en önemli konularından biri olan antlaşma yapmak, antlaşmanın içeriğine, maddelerine sadık kalıp yerine getirmek gibi medenî olmanın, aşiret hayatından kurtulmanın eğitimi başlatılmış, 13. ve 41. âyetlerde objektif hukuka kötü niyetle yanaşıp onu tahrif etmenin vehâmetine dikkat çekilmiş, 42 ile 47. âyetlerde hüküm vermenin önemi ve dayanakları öne çıkarılmış, nihayet 48 ile 50. âyetlerde hukukun en azılı mikrobu olan "arzu" konusu işlenmiş; hukukla gelişmişlik arasındaki bağlantı gösterilmiştir. Evrensel ve objektif hukuka uymayan toplumların câhil ve aşiret toplumu olmaktan kurtulamayacakları vurgulanmıştır. B.Bayraklı

 Bu paragrafta, Mûsâ'dan sonra İsrâîloğulları'ndaki gelişmeler; Hristiyanların ilâhî ilkelere karşı takındıkları tavırlar nakledilerek mü’minler uyarılmaktadır:
• Allah o peygamberlerin izleri üzerine, Tevrât'ın tahrif edilen yerlerini yeniden ortaya koymak, tahrif edilmemiş bölümlerini de hayata geçirmek için Meryem oğlu Îsâ'yı peygamber olarak göndermiş ve o'na Tevrât'tan iki eli arasındakileri doğrulamak, muttakilere yol gösterme ve öğüt olmak üzere içinde yol gösterme olan İncîl'i vermiştir.
• İncîl ehli de Allah'ın onda indirdikleriyle hükmetmelidirler. Kim, Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, artık işte onlar fâsıkların ta kendileridir.
• Bunlardan sonra da Muhammed'e, Tevrât'ın tahrif edilen kısımlarını ortaya koymak, tahrif edilmemiş bölümlerini de yaşama geçirmek için Kur’ân indirilmiştir. Öyleyse Rasûl onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmetmeli; haktan saparak onların arzu ve heveslerine uymamalıdır:
Hiç şüphesiz ki, bu Kur’ân İsrâîloğulları'na, hakkında ayrılığa düştükleri şeylerin bir çoğunu aktarıp anlatmaktadır. Ve hiç şüphesiz gerçekten o [Kur’ân], kesinlikle mü’minler için bir kılavuz ve bir rahmettir. (Neml/76-77)
• Allah tüm toplumlar için bir şeriat ve yol kılmıştır. Eğer Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı, fakat sizi denemek için böyle yapmadı.
• İnananlar iyiliklerde yarışmalıdır. Herkes Allah'a dönecek, O da, hakkında ihtilafa düşülen şeyleri haber verecektir.
• Elçi, aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmetmelidir, onların hevâlarına uymamalıdır. Allah'ın Elçiye indirdiğinin bir kısmından kendisini vaz geçirmelerinden sakınmalı, tedbirli olmalıdır.
• Bunlara rağmen sırt çevirirlerse, artık Allah'ın, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratması kaçınılmazdır. Şüphesiz insanlardan pek çoğu kesinlikle fâsık kimselerdir.
• Yoksa câhiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum için, hüküm yönünden Allah'tan daha güzel kim olabilir?
Bu âyet grubunun iniş sebebine dair şu olay nakledilmiştir:
Mukâtil şöyle demiştir: Allah, Hz. Muhammed'i (s.a) peygamber olarak göndermeden önce, Benî Kurayza ile Benî Nadîr arasında bir kan davası bulunmaktaydı. Cenâb-ı Hakk Hz. Muhammed'i peygamber olarak gönderince, bunlar Hz. Muhammed'in hakemliğine başvurdular. Kurayzaoğulları şöyle demişti: “Nadîroğulları bizim kardeşlerimizdir. Babamız, dinimiz ve kitabımız birdir. Binâenaleyh, şâyet Nadîroğulları bizden birisini öldürürse bize 70 vesak [ölçek] hurma verirler. Eğer biz onlardan birisini öldürürsek, onlar bizden, 140 vesak hurma alırlar. Bizi yaraladıkları zaman verecekleri diyet [erş], onların yaralanmalarına mukabil verilecek olan diyetin yarısıdır. Binâenaleyh sen, bizimle onlar arasında hükmet.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ben, Kurayzalı olan birisinin kanının, Nadîrli olan birisinin kanına; Nadîrli birisinin kanının, Kurayzalı birisinin kanına denk ve müsavi olduğuna hükmediyorum.. Bunlardan birisinin diğerine ne kan, ne diyet, ne de “erş” [yaralama diyeti] hususunda bir üstünlüğü yoktur” dedi. Bunun üzerine Nadîroğulları kızarak, “Biz senin hükmüne razı olmuyoruz; çünkü sen bizim düşmanımızsın...” dediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, Onlar hâlâ, câhiliye hükmünü mü (yani, câhiliyedeki ilk hükümlerini mi) arıyorlar? âyetini indirdi. H.Yılmaz

Birçok müfessire (mesela Taberî) göre bu iki toplumun her biri gerçek dostluğu yalnızca kendi mensupları için -yani, Yahudiler Yahudiler için ve Hristiyanlar da Hristiyanlar için- kabul ederler ve bu nedenle Kur’an'a tâbi olanlara gerçek bir dostlukla yaklaşmaları beklenemez. Bkz. ayrıca 8:73 ve ilgili not.Lafzen, “zalim halka”: yani, bu konuda bilerek kötülük yapanlara. Burada atıfta bulunulan “dostluğ”un anlamı için bkz. 3:28 ve özellikle 4:139 ve bir müminin gayrimüslimlerin hayat tarzını taklid etmesi veya -Kur’an terminolojisine göre- onlarla “dost olması” durumunda ahlakî kimliğini yitireceği vurgulamasını açıklayan ilgili dipnot. Ancak 60:7-9'da yeterince açıklığa kavuşturulduğu (ve bu surenin 57. ayetinde işaret edildiği) gibi, gayrimüslimler ile “ahlakî dostluğ”un yasaklanması, Müslümanlara karşı iyi niyetli olanlarıyla kurulan normal, dostça ilişkilere karşı bir anlam taşımaz. Unutulmamalıdır ki velî terimi birbirine yakın farklı anlam alanlarına/tonlarına sahiptir: “dost”, “arkadaş”, “yardımcı”, “koruyucu”, vb. Hangi terimin -veya hangi terim kombinezonlarının- seçileceği daima hangi bağlamda kullanıldığına bağlıdır. M.Esed

Ey müminler, Yahudi ve Hıristiyanlara karşı samimi davranarak onlarla gizli gîzîi konuşup müminlerden saklayarak ve müminlere karşı onlara yardım ederek onları dostlar edinmeyin. Zira, müminlere karşı, Yahudiler Yahudilerin, Hristiyanlar da Hristiy'anların dostlarıdır, Bu nedenle siz müminlerden kim on­ları dost edinecek olursa o da onların dininden ve güruhundan olur. Zira, kişi dost edindiği kimsenin, bizzat kendisini, dinini ve halini beğendiği için dost edi­nir. Bu itibarla o da dost edindiği kimsenin hükmüne tabidir. Şüphesiz ki Allah dost edinilmeyecek kimseleri dost edinerek haksızlık yapan bir kavmi hida­yete erdirmez.

* Müfessirler, bu âyet-i kerimenin bütün müminlere, Yahudi ve Hristiyan­ları dost edinmeyi yasaklamasıyla birlikte bu âyetin inmesine sebep olan kişile­rin kimler olduğu hususunda farklı izahlarda bulunmuşlardır.

a- Atiyye b. Said, İbn-i Şihab ez-Zühri ve Ubade b. Velid'den rivayet edi­len bk" görüşe göre bu âyet-i kerime, Yahudilerle olan dostluğunu sona erdiren Ubade b. es-Samit ile onlarla olan dostluğunu sürdüren münafıkların lideri Ab­dullah b. Übey b: Selul hakkında nazil olmuştur.

Bu hususta Atiyye b. Said diyor ki: "Ensarın Hazrec kabilesinden olan es-Samit Resullullah'a geldi ve dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, benim, Yahudilerden çok sayıda dostlarım var. Artık ben, Yahudilerden dost edinmek­ten beri olduğumu Allaha ve Resulüne bildiriyor ve Allah'ı ve Resulünü dost edini­yorum." Bunun üzerine orada bulunan Abdullah b. Übey de dedi ki: "Ben, felaketlerin geleceğinden korkan bir insanım. Dostlarımın dostluğunu bı­rakamam." Resulullah da Abdullah b. Übey'e dedi ki: "Ey Habbab'ın babası, Ubade b. es-Samit'e karşı cimrilik ettiğin Yahudilerin dostluğu, onun değil sa­dece senin olsun." Übey de dedi ki: "Kabulümdür." İşte bunun üzerine Allah teala bu âyeti ve bundan sonra gelen âyeti indirdi.

Zühri diyor ki: "Bedir savaşında müşrikler mağlup olunca müslümanlar, Yahudilerden olan dostlarına: "Allah'ın, Bedir gününde yaptığı gibi sizi de bir gün felakete uğratmadan önce iman edin." dediler. Bunun üzerine Yahudilerden Malik o. Sayf şunları söyledi: "Sizi, savaş bilgisi olmayan Kureyş topluluğunu mağlup ermeniz şımarttı. Şayet bizler size karşı birleşip karar verecek olursak sizin bize karşı savaşmanız mümkün olmaz. Savaşacak bir güç bulamazsınız."

Bunun-, ürerine Ubade b. es-Samit dedi ki: "Ey Allah'ın Resulü, benim, Yahudi­lerden olan dostlarım çetin insanlardı, silahları çoktu, çevrelerine tesirleri bü­yüktü. Şimdi ise ben onlan dost edinmekten beri olduğumu Allah'a ve Resulüne bildiriyorum. Benim artık Allah ve Resulünden başka hiçbir dostum yoktur." Abdullah b. Übey de dedi ki: "Fakat ben, Yahudilerin dostluğundan beri olmam. Ben, Yahudiler kendisi için gerekli olan bir adamım." Resulullah da buyurdu ki: "Ey Habbab'ın babası, Ubade b. es-Samit'e karşı cimrilik ettiğin Yahudilerin dostluğu onun değil sadece senin olsun." Abdullah b. Übey de dedi ki: "Ben ka-bul ediyorum." İşte bunun üzerine Allah teala bunu ve bundan sonra gelen âyetleri indirdi.

b- Süddi'ye göre ise bu âyet-i kerime, Uhut savaşında müşrikler tarafından mağlup edilen ve Yahudilere sığınmak isteyen bazı müminler hakkında nazil olmuştur.

Bu hususta Süddi diyor ki: "Uhut savaşının sonucu bir kısım insanlara ağır geldi. Onlar kâfirlerin, kendilerini istila etmesinden korkmaya başladılar. Bir ara arkadaşına: "Ben, "Dehlek" adındaki Yahudiye sığınacağım, ondan eman alacağım, onunla birlikte Yahudi olacağım. Çünkü ben, Yahudilerin bizi istila etmesınden korkuyorum." dedi. Başka bir adam da dedi ki: "Ben de Şam topraklarında bulunan filan Hristiyana sığınacağım. Ondan eman alacağım ve onunla birlikle Hristiyan olacağım." İşte Allah teala bu iki kimseye de yapmak istedikleri şeyleri yasaklayarak bu âyeti indirdi.

c- İkrime'ye göre ise bu âyet-i kerime, Ebu Lübabe b. Abdiilmünzir'in, Yahudi Kureyza oğullarının, Sa'd b. Muaz'ın hakemliğini kabul etmeleri netice­sinde onlann kesileceğini bildirmesi üzerine nazil olmuştur.

Ikrime diyor ki: "Resulullah, Evs kabilesinden olan Ebu Lübabe b. Ab-dülminziri Hendek savaşında, Resulullah ile olan antlaşmalarım bozan Kureyza oğlu Yahudilerine gönderdi. Kureyza oğullan, Sa'd b. Mııaz'ı hakem kabul ede­rek Resulullah'ın hakeme başvurma çağırışım kabul edince Ebu Lübabe boynu­nu göstermiş ve Yahudilere "Bu hakemliğin sonu kesilmekler." diye işarette bulunmuştur.

Taberi diyor ki: "Bize göre bu âyetin nüzul sebebi hakkında doğru olan görüş şudur: Allah teala tüm müminlere, Yahudi ve Hristiyanları, müminlere ve Peygambere karşı dost edinmeyi ve onlarla antlaşmalar yapmayı yasaklamıştır. Müminlerden herhangi bir kimsenin, Allah'ı, Resulünü ve müminleri bırakarak Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmesi halinde onun da Allah'a, Resulüne ve müminiere karşı olmakta Yahudi ve Hristiyanlardan biri olacağını, Allah ve Re­sulünden uzaklaşacağını beyan etmiştir. Bu âyet, Ubade b. es-Samit ve Abdul­lah b. Übey ile onların dost edindikleri Yahudiler hakkında da nazil olmuş ola­bilir. Ebuu Lübabe ile, hain, Kureyza oğlu Yahudileri hakkında da nazil olmuş olabilir. Süddi'nin zikrettiği Yahudi Dehlek'i ve Şamlı bir Hristiyanı dost edin­mek isteyen iki kişi hakkında da nazil olmuş olabilir. Zikredilen bu görüşlerden herhangi birinin, iddiasının delil olacak derecede sahih olduğu tesbit edilemedi­ğinden ayeti umumi mânâda almak ve müfessirlerin hepsinin görüşlerini kapsar mahiyette olduğunu söylemek daha isabetli olur. Ancak âyetin, başına bazı fela­ketlerin gelmesinden korkarak Yahudi veya Hristiyanlan dost edien bir münafık hakkında nazil olduğu muhakkaktır. Zira bundan sonra gelen âyette "Kalblerin-de hastalık bulunanların onlara doğru koştuğunu görürsün." buyurulmaktadır.

Âyet-i kerimede: "Onlar birbirlerinin dostudurlar." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: Yahudiler müminlere karşı birbirlerinin dostudurlar ve yek vücutturlar. Hristiyanlar da, dinlerine ters olanlara karşı birbirlerinin dostu­durlar ve yek vücutturlar. Bu itibarla müminlerden bir kısmını veya hepsini dost edinenler de onlardan olmuş ve müminlere cephe almış sayılırlar. O halde ey müminler, sizler birbirinizin dostu olun, bütün kâfirlere karşı yek vücut olun. Aksi takdirde müminlere karşı savaş açmış ve onlann dostluğunu sona erdirmiş olursunuz.

Âyet-i kerimede: "Sizden kim, onları dost edinirse şüphesiz onlardan olur." buyurulmaktadır. Yani kim, müminleri bırakır da Yahudileri ve Histiyan­ları dost edinecek olursa o da onlardan biri olur. Zira kim onları dost edinir, .müminlere karşı onlara yardım ederse o da onlann dininden, onlann mezheple­rine girenlerden olur. Çünkü bir kimsenin başka birini dost edinmesi, ancak dost edindiği kimsenin dinin ve ahvalini beğenmesiyle ve dost edindiği kimse­nin karşı olduğu kimselere düşmanlık yapması, kızması ve nefret etmesiyle olur. Bu da o kişinin, dost edindiklerinden bir fert olduğunu ortaya koyar.

Taberi diyor ki: "Ayet-i kerimenin bu bölümü göstermektedir ki, herhan­gi bir kimse herhangi bir kavmin dinine girecek olursa o kimseye o kavminin dininin hükümleri uygulanır. Velev ki o kimse o dine İslam geldikten sonra gir­miş olsun. Meselâ İslam geldikten sonra putperest bir kimse Yahudilik dinine girse o kimseye ehî-i kitap hükmü uygulanır. Ancak, müslüman olduğu halde dinini bırakıp başka bir dine girecek olursa onun girdiği bu din kendisi için bir ­din kabul edilmez. O kimse ya tekrar İslam dinine döner yahut da ölüm cezasına çarptırılır.

Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Âyetin bu bölümünden anlaşılıyor ki: Şöyle diyenlerin görüşü fasittir: "İslam geldikten sonra Yahudilik veya Hristiyanlık dinine giren kimselere iki ehl-i kitabın hükmü uygulanmaz. İki ehl-i ki­tabîn hükmünün uygulanması için kişinin, devam edip gelen İsrailoğullanndan biri olması veya İsrailoğullarının mensup oldukları Yahudilik ve Hristiyanlığa İslam göre önceden önce girmiş olması gerekir." Bu görüşün fasit olup daha Önce zikredilen görüşün isabetli olduğu, Abdullah b. Abbas'ın şu sözlerinden de anlaşılmaktadır. Abdullah b. Abbas demiştir ki: "Tağlib oğullarının kestiklerini yi­yin. Kadınlarıyla evlenin. Çünkü Allah teala kitabında buyurmuştur ki: "Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostu­durlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz onlardan olur." Tağlib oğulları sadece Hiristiyanları dost edinmiş olsalardı bu dahi onların Hristiyan sayılmaları için yeterli olurdu. Hasan-ı Basri de Arap oldukları halde Hristiyan olan­ların kestiklerini yemede ve kadınlarıyla evlenmekte bir mahzur görmemiş ve âyet-i kerimeyi okumuştur.

Muhammed b. Şirin Hristiyanlara mabed yeri satmanın onları dost edin­mek olduğunu kabul etmiş ve evini manastır yapmak üzere Hristiyanlara satmak isteyen bir kimseye: "Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanlan dost edinme­yin." âyetini okumuştur. Taberi

 Burada İslâm'la küfür arasındaki çatışma kesin bir sonuca ulaşmadan önce münafıkların içinde bulundukları duruma değinilmektedir. İslâm, bağlılarının fedâkarlıklarıyla her ne kadar bir güç haline gelmiş ise de karşıt güçler de hâlâ oldukça kuvvetliydi ve her iki tarafın zafer şansı eşitti. Münafıklar müslümanların içinde bulunmakla birlikte, mücadele müslümanların yenilgisiyle sonuçlanacak olursa, düşmanlarına rahatça sığınabilsinler diye Yahudi ve Hıristiyanlarla da ilişkilerini sürdürmek istiyorlardı. Sonra ekonomik faktör de vardı ortada; o zaman Arabistan'da ekonomik yönden en iyi durumda olanlar Yahudilerle Hıristiyanlardı. Borç para verme işi bütünüyle onların elinde idi; bu yüzden halkın üzerinde güçlü bir ekonomik baskı kurmuş bulunuyorlardı. Bunun da ötesinde, Arabistan'ın en verimli topraklarına sahip durumdaydılar. Münafıkların kendileriyle olan ilişkilerini korumak istemelerinin nedenlerinden biri de buydu. Kısaca, ekonomik ve siyasal açıdan yıkılabilirler korkusuyla; İslâm'la küfür arasındaki mücadeleden dolayı bunlarla olan ilişkilerini koparmayı son derece tehlikeli görüyorlardı.Yani, "Bu kişileri, mücadelede nihaî zaferin İslâm'ın olacağına inandıracak kesin bir zaferden yoksun bir şey."  Mevdudi

Lafzen, “onlarla ilgili olarak birbirleri ile yarıştıklarını” -onlar zamiri, düşman Yahudi ve Hristiyanlara işaret eder. Çünkü, İslam toplumu içindeki münafıklar, onların hayat tarzlarını taklide çalışarak iyi niyetleri konusunda birbirleriyle yarışırlar.Lafzen, “Kendisinden...” Bazı müfessirler, bu cümlede geçen feth kelimesinin (lafzî anlamı, “zafer” veya “üstünlük”) Mekke'nin Müslümanlar tarafından fethedileceğine gaybî bir işaret olduğu görüşündedirler. Ancak bu varsayım doğru olamaz, çünkü bu surenin nüzulü sırasında Mekke zaten Müslümanların elindeydi. Bu nedenle feth terimi, burada açıkça ilk karşılığı olan “açma” anlamında kullanılmıştır -yani, başarı yolunun açılması. (Karş. Zemahşerî'nin Esâs'ında ve Tâcu'l-‘Arûs'ta zikredilen futiha ‘alâ fulân deyimsel ifadesi: “şunlar şanslı oldular” veya “başarılı oldular”.) “Kendi planının başka bir tezahürü”, gerçek müminler için hazırlanan başarıdan ayrı olarak muhtemelen münafıkların [karşılaşacağı] ilahî bir cezaya işaret olabilir. M.Esed

Samimiyetten yoksun olduklarından, müslüman olarak yaptıkları her iyi amel boşa gitti. Kıldıkları namazlar, tuttukları oruçlar, verdikleri zekatlar ve İslâm hukukuna itaatla yaptıkları diğer şeyler içlerinde samimiyet olmadığından yok olup gitti ve sonuçsuz kaldı.Kendilerini bütünüyle Allah'a vereceklerine, dünyevî çıkarlarından dolayı bağlılıklarını, Allah'la O'na isyan edenler arasında böldüler. Mevdudi

Bu paragrafta, mü’minlere, Yahûdi ve Hristiyanlara karşı uygulamaları gereken ilkeler bildirilmiştir. Âyetlerin ifadeleri gâyet açıktır:
• İman edenler, Yahûdi ve Hristiyanları velîler edinmemelidir. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Mü’minlerden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz.
• Kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, “Bize bir felaket gelmesinden ürperiyoruz” diyerek, onların içinde koşuştukları görülecektir. Umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olurlar.
• İman edenler, onlarla ilgili, “Kesinlikle, sizinle beraber olduklarına dair, Allah'a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?” derler. Onların amelleri boşa gitmiş ve onlar kaybetmişlerdir.
Bu pasajın iniş sebebine dair şunlar aktarılmıştır:
Muhammed ibn İshâk der ki: Yahûdilerden Rasûlullah'la olan anlaşmalarını ilk bozan kabile, Kaynûka oğulları'dır. Âsım ibn Ömer ibn Katâde'nin bana naklettiğine göre; Rasûlullah (s.a) onları kuşatmıştı da en sonunda onlar, Rasûlullah'ın emrine boyun eğmişlerdi. Hz. Peygamber onları mağlup edince, Abdullah ibn Ubey ibn Selûl kalkarak, “Yâ Muhammed! Benim dostlarıma iyi davran” dedi. Çünkü Kaynuka oğulları, Hazreclilerin müttefikiydi. Rasûlullah (s.a) ona doğru eğildi. O, “Ey Muhammed! Benim dostlarıma iyi davran” dedi. Hâkim der ki: Rasûlullah (s.a) ondan yönünü döndürdü. Abdullah İbn Ubey elini Rasûlullah'ın (s.a) zırhının cebine soktu. Rasûlullah (s.a) bırak beni dedi ve kızdı. Öyle ki, yüzünde gölgeler belirdi. Sonra, “Yazıklar olsun sana, bırak beni” dedi. Abdullah ibn Ubey, “Hayır, Allah'a andolsun ki, benim dostlarıma iyi davranıncaya kadar seni bırakmam” dedi, “400 zırhsız, 300 zırhlı beni siyah ve kırmızıya karşı korudular. Sen onları bir sabahta bitirip tüketecek miydin? Ben, olacaklardan korkarım” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), “Onlar senin olsun” dedi.
Muhammed ibn İshâk der ki: Ebû İshâk ibn Yessâr Ubâde ibn Sâmit'in oğlu Velîd'in oğlu, Ubâde'den nakletti ki, Ubâde ibn Sâmit şöyle demiş: Rasûlullah (s.a) Kaynuka oğulları'yla savaşa tutuşunca; Abdullah ibn Ubey onlarla ilgilendi ve önlerine durdu. Ubâde ibn Sâmit, Rasûlullah'ın (s.a) yanına doğru yürüdü. Avf ibn Hazrec oğulları, Abdullah ibn Ubey gibi Kaynuka oğulları'nın müttefikiydiler. Ubâde ibn Sâmit, Rasûlullah'ın huzurunda onların ittifakını reddederek, Allah ve Rasûlü'ne durumlarım bildirdi ve dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Onların ittifakından Allah ve Rasûlü'ne güvenirim ve Allah ve Rasûlü ile mü’minlerin dostluğunu kabul eder, kâfirlerin dostluk ve ittifaklarından uzaklaşırım.” İşte bu âyet-i kerîme, Ubâde ibn Sâmit ile Abdullah ibn Ubey hakkında nâzil olmuştur.
Âyetin Ebû Lubâbe hakkında nâzil olduğu da İkrime'den bir görüş olarak nakledilmiştir. es-Süddî der ki:” Âyet-i kerîme, Müslümanların Uhud günü korkuya kapılarak sonunda aralarından bazılarının Yahûdi ve Hristiyanları velî edinmeyi içinden kararlaştırmaları şeklinde meydana gelen olay hakkında nâzil olmuştur.” Yine bu âyet-i kerîmenin Ubâde b. es-Sâmit ile Abdullah b. Ubey b. Selul hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Ubâde (r.a), bunun üzerine Yahûdileri velî edinmekten vazgeçmiş, buna karşılık İbn Ubey onları dost edinmeye devam ederek, “Ben, zamanla birtakım musibetlerin ortaya çıkmasından korkuyorum” demişti.
Mü’minler, gayr-i müslimleri velî, mütevelli edinmemeleri hususunda onlarca kez uyarılmıştır. Burada birkaçını hatırlatıyoruz:
Ve zulüm yapan kimselere meyletmeyin, sonra size ateş dokunuverir. Ve sizin için Allah'ın astlarından velîler yoktur. Sonra yardım göremezsiniz. (Hûd/113)
Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)
Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118) H.Yılmaz

Bu âyette iki topluluktan söz edilir: Biri İslâmdan dönen ve bu yüzden silinip gidecek olan mürted toplum, diğeri onların yerine gelip İslâm uğrunda cihâdederek yükselecek olan toplum. İslâmın ilk devirlerinde onbir fırka dînden dönmüştür. Ridde olayı denen bu vak'alardan üçü, Hz. peygamber'in hayâtının sonlarına doğru meydana gelmiş, yedisi Hz. Ebubekir devrinde, biri de Hz. Ömer devrinde olmuştur. İrtidâdedenler, çabucak silinip gitmişlerdir. Âyette bunların tam karşısına, Allah uğrunda cihâdeden, Allah'ı seven ve Allah tarafından sevilen kahraman insanlar konmuştur. Acaba bu kahramanlar kimlerdir? Bu hususta çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.Bunların Hz. Ebûbekir ve adamları; ensâr ; Yemen halkı vs. olduğu söylenmiştir. Fakat âyetin anlamı geneldir. Kur'ân'ın bu hükmü kıyâmete kadar bâkîdir. İrtidâd olayını bir devre hasretmek doğru olmadığı. gibi, Allah yolunda cihâdedenleri de belirli bir milletle sınırlamak doğru değildir. Her çağda böyle dînden dönen topluluklar olacak, onların yerine yüce Allah, uğrunda cihâdeden, Kendisini seven ve Kendisi tarafından sevilen kahraman insanlar getirecek, onlar İslâm bayrağını ufuklara dikeceklerdir. Bir zaman Araplar İslâma hizmet etmişler, sonra İranlılar bu hizmeti sürdürmüşler; onların yoldan çıkmaları üzerine hizmet şerefini üstlenen Türk milleti, İslâma sayısız hizmet vermişlerdir. Kim bilir daha nice mürted topluluklar gelecek ve nice kahraman mücâhid milletler onları tarih sahnesinden silip İslâm bayrağını yücelteceklerdir. S.Ateş

"Müminlere karşı alçak (gönüllü)" demek, "müminlere karşı hiçbir zaman kuvvet kullanamazlar; zekâ, yetenek, etki, servet, güç veya bir başka şeylerini onlara baskın vermek veya zarar vermek yolunda harcamazlar; müslümanlar böyle kişileri her zaman yumuşak, nazik, içten ve sevgi dolu bulurlar" demektir.
"... Kâfirlere karşı onurlu" ise; bir müminin sağlam imanı, samimi dindarlığı, kesin prensipleri, güçlü karakteri ve Allah vergisi zekâsıyla İslâm'ın düşmanlarına karşı sert, keskin, tavizsiz ve dirençli olması demektir. Kâfirler kendisiyle ne zaman çatışmaya girseler, teslim olmaktansa ölmeyi tercih edecek kadar İslâmî prensiplerindeki tavizsizliğinden dolayı, onun ne satın alınabileceğini, ne de zorlanabileceğini farkederler.
Bu, korkusuzca Allah'ın Yolu'nda gidecekleri ve O'nun hükümleri doğrultusunda davranıp, bunlara göre neyin doğru, neyin yanlış olduğunu ilân ederek, karşıtlarının muhalefet, sansür, eleştiri, itiraz ve alaylarına hiç mi hiç aldırmayacakları demektir. Onlar halkın görüşü İslâm'a aykırı da olsa, dünyanın kınama ve alaylarına maruz kalsalar da samimi olarak doğruluğuna inandıkları İslâm'ın Yolu'nda korkusuzca giderler. Mevdudi

Lafzen, “sizden her kim imanını kaybederse” -yani, İslam'a düşman olan gayrimüslimlere güvenmelerinin ve onları “dostları” ve manevî önderleri olarak kabul etmelerinin sonucunda. M.Esed

Sözlerini çarpıtarak, eğlenceye alarak, ezanı alay konusu yaparlar.Ezanı bu şekilde alay konusu yapmaları, onların anlayışsızlıklarının açık bir delilidir. Cehalet ve akılsızlığa bulanmamış olsalardı., müslümanlarla olan dini ayrılıklarına rağmen böylesi basit şeylere dalmazlardı. Çünkü, akıllı bir insan, şekli ne olursa olsun herhangi bir kişinin Allah'a yaptığı ibadetle eğlenmeyi aklından bile geçirmez. Mevdudi

Bu âyet grubunda, dinden dönenler ve İslâm düşmanları hakkında kurallar konulmaktadır:
• Dinlerinden dönecek olurlarsa –ki bunun kendilerinden başka kimseye zararı olmaz– mü’minler bilmelidirler ki, Allah yakında mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetli bir toplum getirir, Allah, onları sever, onlar da Allah'ı severler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.
• Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, vâsi'dir, çok iyi bilendir.
• Mü’minin velîsi Allah, O'nun Elçisi ve rükû eder bir hâlde salâtı ikâme eden, zekâtı veren kimselerdir.
• Allah'ı, Elçisi'ni ve iman edenleri velî edinenler bilsinler ki, Allah'ın taraftarları kesinlikle gâlip olacaklardır.
• Mü’minler, kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dinlerini alay ve eğlence edinenleri velîler edinmemeli ve Allah'a takvâlı davranmalıdırlar.
• Mü’minler tarafından salâta çağırılanlar, –akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayı– onu alay ve eğlence edinirler. Akıllı bir toplum olsalar bunu yapmazlar.
55. âyetteki, “rükû hâlinde zekât vermek” –rükû sözcüğünün yanlış anlaşılmasından dolayı– ifadesi çarpıtılarak birtakım masallar üretilmiştir. İbret-i âlem için bunları teşhir ediyoruz:
Dilencinin biri, Peygamber'in (s.a) mescidinde bir şeyler dilendiği hâlde kimse ona bir şey vermemişti. O sırada Hz. Ali namazda ve rükû hâlinde bulunuyordu. Sağ elinde de bir yüzük vardı. Dilenciye eliyle işaret etti ve nihâyet dilenci de o yüzüğü aldı el-Kiya et-Taberî der ki: “İşte bu, az amelin namazı iptal etmediğine delalet etmektedir. Çünkü, rükû hâlinde iken yüzüğünü sadaka olarak vermek, namazda yapılan bir iş olup, bundan dolayı namazım iptal etmedi.” Yüce Allah'ın, Ve rükû hâlinde iken zekâtını veren mü’minler buyruğu ise, nafile sadakaya da zekât adınınverileceğine delâlet etmektedir. Çünkü, Hz. Ali rükû hâlinde iken yüzüğünü sadaka olarak vermişti. Bu da yüce Allah'ın şu buyruğunu andırmaktadır: Fakat, kendisi ile Allah'ın rızasını istemek kastıyla verdiğiniz zekât ise, işte onlar kat kat artırılanlardır (Rûm/39). İşte burada farz ve nafile de zekâtın kapsamına girmektedir. Buna göre zekât adı, hem farzı hem de nafile sadakayı kapsayan bir isim olmaktadır. Tıpkı,sadaka ve salât isimlerinin her ikisini de [farz olanı da nafile olanı da] kapsaması gibi.
Derim ki: Buna göre, burada zekâttan kasıt, yüzüğünü sadaka olarak vermektir. Zekât lafzının, yüzüğü sadaka olarak vermek şeklinde yorumlanması ise uzak bir ihtimaldir. Çünkü zekât, ancak kendisi için has olan lafzı ile kullanılır. Bu da, daha önce Bakara sûresi'nin baş taraflarında geçtiği gibi, farz olan zekâttır Aynı şekilde bundan önce geçen, Namazını kılan ifadesinin anlamı da böyledir. Namazın ikâmeedilmesinin anlamı ise, namazı vakitlerinde ve bütün hukukuna riâyet ederek kılmaktır. Bundan kasıt da farz olan namazdır. Daha sonra yüce Allah, Ve rükû hâlinde iken buyurmaktadır. Bundan maksat ise, nafile namazdır. Şöyle de denilmiştir: Rükû'un tek başına zikredilmesi, onun şerefline dikkat çekmek içindir.Yine denildiğine göre mü’minler, bu âyetin nüzûlü esnasında kimileri namazını tamamlamış, kimileri ise rükû hâlinde bulunuyordu.
İbn Huveyzimendâd der ki: Yüce Allah'ın, Ve rükû hâlinde iken zekâtını veren mü’minler buyruğu, namaz esnasında amel-i yesir diye bilinen az miktardaki amelîn caiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü, burada bu ifade övgü sadedindedir. Övgü ile ilgili asgari hüküm ise, övülen şeyin mübah oluşudur. Ali b. Ebî Tâlib'in (r.a) dilenciye kendisi namazda iken bir şeyler verdiği rivâyet edilmektedir. Bunun, nafile namazda iken yapılmış olması da mümkündür. Zira, farz namazda böyle bir şey yapmak mekruh görülmüştür. Övgünün, her iki hâlin bir arada olmasına yönelik olma ihtimali de vardır. Adeta namaz ve zekâtın vücubuna inanan kimseyi nitelendirerek, namazdan rükû diye söz etmiş, bunların farz oluşuna inanmayı da bunların fiilen yapılması diye ifade etmiştir. Nitekim, “Müslümanlar namaz kılanlardır” derken, onların bu hâlde iken namaz kılan kimseler olduklarını kastetmediğin gibi, yalnızca namaz hâlinde iken onlar övülmüş olmuyor. Bu ifade ile, bu davranışı yapıp, onun farziyetine inanan kimseler kastedilmektedir.
Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi rükû, “şirk koşmadan kulluk etmek”tir. Burada ise, “tam, mükemmel bir imana sahip olarak zekâtını verenler” demek olup münâfıklara karşılık gerçek mü’minler övülmektedir. H.Yılmaz

60. ayet, kendileri kötü amellerinden dolayı Allah'ın gazabına, lânetine uğramalarına rağmen, müslümanlara karşı çıkışta Yahudilerin sergiledikleri yüz kızartıcı akılsızlığa ince bir telmihte bulunmaktadır. Kendi tarihlerinden anlaşıldığına göre, Sebt (Cumartesi) Günü'nün haramlığını yerine getirmemişler ve bu yüzden pek çokları maymunlara ve domuzlara çevrilmişti. Öylesine alçalmışlardı ki, Tağut'a tapınmaya başlamışlardı. Bu yüzden kendileri itaatsizliğe, yüz kızartıcı işlere ve en kötü türde daha başka ahlaksızlıklara dalmışlarken, içtenlikle Allah'a inanan ve Doğru Yol'da giden müslümanlara karşı çıkmaktan vazgeçmeleri için uyarılmaktadırlar. Mevdudi

“Maymun” ve “domuz”a yapılan bu göndermeyi lafzî anlamıyla alan birçok müfessirin tersine tâbi‘în'in meşhurlarından Mücâhid, onu, bu tür günahkarların maruz kalacağı ahlakî çöküntünün mecazî bir tanımı (mesel) olarak açıklar: Onlar, maymunlar gibi ne yapacakları önceden tahmin edilemeyen ve domuzlar gibi şehvet kurbanı olurlar (Menâr VI, 448). Bu yorum, Taberî tarafından da 2:65 ile ilgili açıklamasında nakledilmiştir -“şeytanî güçler” (tâğût) ifadesi konusunda bkz. sure 2, not 250.Ardından gelen ayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, küçümseyicilerden de daha kötü durumda olan günahkarlar, münafıklar ve özellikle onlar arasından Kitâb-ı Mukaddes'e inandıklarını iddia edenlerdir: çünkü, vahiy aracılığıyla aydınlatılmış olduklarından bu tür davranışlarının hiçbir mazereti yoktur. 64. ayette özellikle Yahudilerden söz edildiği halde 66. ayette İncil'e yapılan atıf, Hristiyanların da bu ithamın dışında kalmadıklarını açıkça gösterir. M.Esed

Beğavî’ye göre rabbâniyyûn (din adamları -bkz. sure 3, not 62), bu bağlamda, Hristiyanların ruhanî liderlerini; ahbâr ise Yahudi alimlerini (“rabbiler”) temsil eder. “Kötülüğe saplanma” konusunda bkz. yukarıdaki 54. not. M.Esed

Arapça bir deyime göre, 'elleri zincirlenmiş' kimse, son derece cimri bir kişidir. Bununla Yahudilerin demek istediği, Allah'ın cömert olmayı bıraktığıydı. Yahudiler yüzyıllarca en bayağı durumlara düştükten ve tüm ulusal kurtuluş ümitlerini yitirdikten sonra, kaybolmuş şanları için yas tutmaya ve kendileri karşı cimrilik gösteriyor diye Allah'ı suçlamaya başladılar. İçlerindeki beyinsizler, "Allah öylesine sıkılaştı ki, hazinelerin kapılarını bize karşı kapattı. Bizim için belâlâr ve felâketlerden başka yanında hiçbir şeyi kalmadı." demeye kadar gittiler.
Bu tavır yalnızca Yahudilere has değildir. Başka toplumlardaki beyinsiz kişiler de Allah'a dönmek yerine, başlarına bir felâket geldiğinde böylesi günah sözleri söylerler.
 Yani bizzat kendileri öylesine cimrileştiler ki, cimrilik ve dar düşüncelilikleri birer atasözü haline geldi.
Eğer cahilce sözleriyle Allah'ı cömertliğe itmek istiyorlarsa, amaçlarında kötü bir başarısızlığa uğradılar. Günah ve akılsızca sözlerinin sonucunda Allah'ın lânetine uğrayıp, nimet ve rahmetinden yoksun kaldılar.
Yahudiler üzerinde istenilen etkiyi yapmak yerine, Allah'ın sözü sağır kulaklara çarptı. Bu yüzden, bundan hiçbir ders almadılar ve inatla Hakk'a karşı çıkmaya başladılar. Yanlışlarını ve kötülüklerini düzeltip, yollarını doğrultacaklarına kimse duymasın diye bu sözü bastırmak için büyük çabalar harcadılar. Böylece kendi iyilikleri ve insanlığın iyiliği için Allah'ın Hz. Muhammed'e (s.a) indirilmiş olan sözü üzerlerinde hiçbir etki yapmadı, aksine çoklarının isyanı ve küfrünü artırdı. Mevdudi

“Bir kimsenin eli sıkıdır” ibaresi, cimriliği gösteren mecazî bir ifadedir, tıpkı tersinin -“onun eli açıktır”- cömertliğe işaret etmesi gibi (Zemahşerî). Ancak bu iki ibare daha geniş bir anlama da sahiptirler: sırasıyla, “güç/kudret eksikliği” ve “sınırsız güç/kudret” (Râzî). Öyle görünüyor ki Medine Yahudileri, Müslümanların yoksulluğunu görünce, onların Allah yolunda mücadele ettikleri ve Kur’an'ın ilahî vahiy olduğu şeklindeki inançlarını küçümsediler. Böylece, bu ayette zikredilen Yahudilerin, “Allah'ın eli sıkıdır” deyişi ve 3:181'deki paralel söz, “Allah fakir olduğu halde biz zenginiz”, onların İslam'a ve Müslümanlara karşı tavırlarının dolaylı bir tanımıdır. O öyle bir inkar ve tezyif tavrıdır ki şu şekilde ifade edilebilir: “Eğer siz Müslümanların Allah'ın iradesini yerine getirdiğiniz doğru olsaydı, Allah size kudret ve zenginlik verirdi; oysa sizin yoksulluğunuz ve zayıflığınız sizi yalanlamaktadır; yahut sizin bu iddianız, aslında Allah'ın size yardım edemediğini söylemek demektir.” Ancak Kur’an'da çok sık başvurulan bu çarpıcı dolaylı ifade tarzı (îcâz) işaret ettiği tarihsel şartları çok aşan bir anlam taşır: yani, dünyevî zenginlikleri yahut güçleri manevî açıdan “doğru yolda olmak” ile haksız biçimde özdeşleştiren bir zihinsel tavrı tasvir eder. Bir sonraki ayette Kur’an, bu tavrı ele alır ve maddî başarıyı Allah'ın rızasını kazanmış olmanın bir kanıtı olarak görenlerin manevî hakikatlere karşı körleştiklerini ve bu nedenle ahlâken zaaf sahibi ve Allah katında lânetlenmiş olduklarını aynı dolaylı ifade tarzı ile ilan eder.Lafzen, “onlar arasına”. Buradaki şahıs zamiri, 57-63. ayetlerde sözü edilen Kitâb-ı Mukaddes'in -hem Yahudi hem de Hristiyan- münafık takipçilerine işaret eder (Taberî): karş. “kendilerine unutmamaları emredilen şeylerin çoğunu unutmuş” olan Hristiyanlar ile ilgili benzer bir ifade içeren bu surenin 14. ayeti.Yani Allah, savaşan taraflardan hiç birine çatışmalarını nihaî bir zafer ile sonuçlandırmaları izni vermez ve sonuçta “düşmanlık ve kin” ile yaşamaya devam ederler. M.Esed

Bu kesin anlamlı cümle Musa Peygamber'in (a.s) Levililer 26 ve Tesniye 28'de yer alan konuşmasına işaret etmektedir. Bu konuşmasında İsrailoğulları'nı uzun uzun uyarmıştı: "Eğer O'nun bütün hükümlerini dikkatle yerine getirir...seniz, o zaman Rabbiniz sizi yeryüzünün tüm uluslarının üzerine çıkaracak ve tüm nimetleri üstünüze inecektir." Fakat, "Eğer Allah'ın sözünü dinlemez, hükümlerine ve koyduğu kurallara kayıtsız kalırsanız... o zaman da her türlü lanetler, felaketler ve kıtlıklar inecektir üzerinize... Ebedi olan, sizi düşmanlarınızın karşısında bozguna uğratacaktır." Mevdudi

“Gökyüzünün ve yerin bütün nimetlerinden yararlanırlardı” ibaresi (lafzen, “üstlerindekinden ve ayaklarının altındakilerden yerlerdi”), hem manevî bir hakikatin gerçekleştirilmesi ile birlikte ortaya çıkan nimete, hem de Kitâb-ı Mukaddes'in gerçek öğretilerinde mevcut olan ahlakî prensiplere uygun davranmanın ardından gelen sosyal mutluluğa bir işarettir. Unutulmamalıdır ki, “eğer onlar Tevrat ve İncil'e... gerçekten uymuş olsalardı (lev ennehum ekâmû)” ibaresi, bu kitaplara, Kur’an'ın Yahudileri ve Hristiyanları sıkça suçlamasına konu teşkil eden “kuruntu ve zan” eseri keyfî çarpıtmalardan uzak şekilde ve aslî anlamlarıyla uymayı kasdeder -Yahudilikteki “seçkin halk” kavramı yahut Hz. İsa'nın sözde uluhiyeti ve Hristiyanların “vekaleten kefaret” doktrini gibi. M.Esed

Bu âyet grubunda Ehl-i Kitab'a, köşeye sıkıştıran sorular yöneltilmekte, ayrıca onların mü’minlere kin duymalarının nedeni açıklanmakta, onların durumu ortaya konarak yapmaları gerekenler, onlardan beklenenler bildirilmektedir:
• Ey Kitap Ehli! Bizim, sadece Allah'a, bize indirilene ve daha önce indirilene inanmamız ve şüphesiz sizin çoğunuzun fâsık olması yüzünden mi bizden hoşlanmıyorsunuz?
• Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytâna tapanlar yapmışsa, işte bunlar, mekanca kötüdür ve yolun doğrusundan daha çok kaybolmuşlardır.
Bu hitaplardan sonra onların durumları açıklanmaktadır:
• Onlar, Müslümanlara, “İman ettik” derler. Hâlbuki küfürle girip küfürle çıkmışlardır. Allah, onların gizlediklerini en iyi bilendir.
• Onlardan pek çoğu, günah işlemede, düşmanlıkta ve haram yemede yarışır. Bu yaptıkları şeyler ne kötüdür!
Bu açıklamalardan sonra onlara, Rabbaniler ve din bilginlerinin, onları günahı söylemekten ve haramı yemekten men etmeleri gerekmez miydi? Yapıp ürettikleri şeyler ne kötüdür! Buyurularak, onların sözde bilginleri, –toplumlarını uyarmadıkları için– kınanmışlar; ardından da Yahûdilerle ilgili çarpıcı açıklamalar yapılmıştır: Yahûdiler, “Allah'ın eli sıkıdır” dediler. –Söyledikleri şeyler sebebiyle kendi elleri bağlandı ve onlar lanetlendi.– Aksine O'nun [Allah'ın] iki eli açıktır; dilediği gibi harcar. Kur’ân, onların çoğunda azgınlık ve küfürce artış yapar. Allah, onların aralarına kıyâmete kadar düşmanlık ve kin attı. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Ve onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez. Ve eğer Kitap Ehli iman etmiş ve takvâ sahibi olsalardı, kesinlikle Allah, onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardı. Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i, ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni [Kur’ân'ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından [her yönden ] yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür!
60 ve 66. âyetlerde Mûsâ'nın daha evvel İsrâîloğulları'na verdiği öğütlere işaret edilmektedir:
“Put yapmayacaksınız. Oyma put ya da taş sütun dikmeyeceksiniz. Tapmak için ülkenize putları simgeleyen oyma taşlar koymayacaksınız. Çünkü Tanrınız Rabb Benim. Şabat günlerimi kutlayacak, tapınağıma saygı göstereceksiniz. Rabb Benim. Kurallarıma göre yaşar, buyruklarımı dikkatle yerine getirirseniz, yağmurları zamanında yağdıracağım. Toprak ürün, ağaçlar meyve verecek. Bağ bozumuna kadar harman dövecek, ekim zamanına kadar bağlarınızdan üzüm toplayacaksınız. Bol bol yiyecek, ülkenizde güvenlik içinde yaşayacaksınız. Ülkenize barış sağlayacağım. Korku içinde yatmayacaksınız. Tehlikeli hayvanları ülkenizden kovacağım. Savaş yüzü görmeyeceksiniz. Düşmanlarınızı kovalayacaksınız. Kılıç darbeleriyle önünüzde yere serilecekler. 5'iniz 100 kişinin, 100'ünüz 10.000 kişinin hakkından gelecek. Düşmanlarınız kılıç darbeleriyle önünüzde yere serilecek. Size iyilikle bakacağım. Sizi verimli kılıp çoğaltacağım. Sizinle yaptığım antlaşmaya hep bağlı kalacağım. Eski ürününüz yemekle tükenmeyecek. Yeni ürüne yer bulmak için eskisini boşaltmak zorunda kalacaksınız. Konutumu aranızda kuracak, size sırt çevirmeyeceğim. Aranızda yaşayacak, Tanrınız olacağım. Siz de Benim halkım olacaksınız. Ben sizi Mısır'da köle olmaktan kurtaran Tanrınız Rabbim. Boyunduruğunuzu kırdım. Sizi başı dik yaşattım.”
TANRI'DAN UZAKLAŞMANIN CEZASI
“Ama Beni dinlemez, bütün bu buyrukları yerine getirmezseniz, cezalandırılacaksınız. Kurallarımı çiğner, ilkelerimden nefret eder, buyruklarıma karşı çıkar, antlaşmamı bozarsanız, sizi şöyle cezalandıracağım: Üzerinize dehşet salacağım. Verem ve sıtma gözlerinizin ferini söndürecek, canınızı kemirecek. Boşa tohum ekeceksiniz, çünkü ürünlerinizi düşmanlarınız yiyecek. Size öfkeyle bakacağım. Düşmanlarınız sizi bozguna uğratacak. Sizden nefret edenler sizi yönetecek. Kovalayan yokken bile kaçacaksınız. Bütün bunlara karşın Beni dinlemezseniz, günahlarınıza karşılık cezanızı yedi kat artıracağım. İnatçı gururunuzu kıracağım. Gök demir, yer bakır olacak. Gücünüz tükenecek. Topraklarınız ürün, ağaçlarınız meyve vermeyecek. Eğer karşı çıkmaya devam eder, Beni dinlemek istemezseniz, günahlarınıza karşılık cezanızı yedi kat artıracağım. Üzerinize yabanıl hayvanlar göndereceğim. Çocuklarınızı öldürecek, hayvanlarınızı yok edecekler. Sayınız azalacak, yollarınız ıssız kalacak. Bununla da yola gelmez, Bana karşı çıkmaya devam ederseniz, Ben de size karşı çıkacağım, günahlarınıza karşılık sizi yedi kez cezalandıracağım. Bozduğunuz antlaşmamın öcünü almak için başınıza savaş getireceğim. Kentlerinize çekildiğinizde aranıza öldürücü hastalık salacağım. Düşman eline düşeceksiniz. Ekmeğinizi kestiğim zaman, on kadın ekmeğinizi bir fırında pişirecek. Ekmeğiniz azar azar, tartıyla verilecek. Yiyecek ama doymayacaksınız. Bütün bunlardan sonra yine Beni dinlemez, Bana karşı çıkarsanız, bu kez Ben de öfkeyle size karşı çıkacağım ve günahlarınıza karşılık sizi yedi kat cezalandıracağım. Açlıktan çocuklarınızın etini yiyeceksiniz. Tapınma yerlerinizi yıkacak, buhur sunaklarınızı yok edeceğim. Cesetlerinizi devrilen putların üzerine serecek, sizden nefret edeceğim. Kentlerinizi viraneye çevirecek, tapınaklarınızı yıkacağım. Beni hoşnut etmek için sunduğunuz kokuları duymayacağım. Ülkenizi viran edeceğim, oraya yerleşen düşmanlarınız bile şaşkına dönecek. Sizi öbür ulusların arasına dağıtacak, kılıcımla peşinize düşeceğim. Ülkeniz viran olacak, kentleriniz harabeye dönecek. Siz düşmanlarınızın ülkesinde yaşarken, ülke ıssız kaldığı yıllar boyunca Şabatlar'ın sevincini yaşayacak. Ancak o zaman dinlenip Şabatları'nın tadına varacak. Üzerinde yaşadığınız Şabat yıllarında görmediği rahatı ıssız kaldığı yıllarda görecek. Düşman ülkelerinde sağ kalanlarınızın yüreğine öyle bir korku düşüreceğim ki, rüzgârın sürüklediği yaprakların sesinden bile kaçacaklar. Savaştan kaçarcasına kaçacaklar. Peşlerinde kovalayan olmadığı hâlde düşecekler. Kovalayan yokken savaştan kaçarcasına birbirlerinin üzerine yıkılacaklar. Düşmanlarınızın karşısında ayakta duramayacaksınız. Öbür ulusların arasında yok olacaksınız. Düşman ülkeler sizi yutacak. Artakalanlarınız gerek kendi, gerekse atalarının suçlarından ötürü düşman ülkelerde eriyip gidecekler. Ama işledikleri suçları, atalarının suçlarını, Bana karşı geldiklerini, ihanet ettiklerini itiraf eder (bu yüzden onlara karşı çıkıp kendilerini düşman ülkelerine sürmüştüm), inadı bırakıp alçakgönüllü olur, suçlarının bedelini öderlerse, Ben de Ya‘kûb'la, İshâk'la, İbrâhîm'le yaptığım antlaşmayı ve onlara söz verdiğim ülkeyi anımsayacağım. Ülke önce ıssız bırakılacak ve ıssız kaldığı sürece Şabatlar'ın tadına varacak. Onlar da işledikleri suçların bedelini ödeyecekler; çünkü ilkelerimi reddettiler, kurallarımdan nefret ettiler. Bütün bunlara karşın, düşman ülkelerindeyken yine de onları reddetmeyecek, onlardan nefret etmeyeceğim. Böylece hepsini yok etmeyecek, kendileriyle yaptığım antlaşmayı bozmayacağım. Çünkü Ben onların Tanrısı Rabbim. Tanrıları olmak için öbür ulusların önünde Mısır'dan çıkardığım atalarıyla yaptığım antlaşmayı onlar için anımsayacağım. Rabb Benim.” Rabbin Sina Dağı'nda Mûsâ aracılığıyla Kendisiyle İsrâîl halkı arasına koyduğu kurallar, ilkeler, yasalar bunlardır.
“Eğer Tanrınız Rabbin sözünü iyice dinler ve bugün size ilettiğim bütün buyruklarına uyarsanız, Tanrınız Rabb sizi yeryüzündeki bütün uluslardan üstün kılacaktır. Tanrınız Rabbin sözünü dinlerseniz, şu bereketler üzerinize gelecek ve sizinle olacak: Kentte de, tarlada da kutsanacaksınız. Rahminizin meyvesi kutsanacak. Toprağınızın ürünü, hayvanlarınızın dölü –sığırlarınızın buzağıları, sürülerinizin kuzuları– bereketli olacak. Sepetiniz ve hamur tekneniz bereketli olacak. İçeri girdiğinizde de, dışarı çıktığınızda da kutsanacaksınız. Rabb size saldıran düşmanlarınızı önünüzde bozguna uğratacak. Onlar size bir yoldan saldıracak, ama önünüzden yedi yoldan kaçacaklar. Rabbin buyruğuyla ambarlarınız dolu olacak. El attığınız her işte Rabb sizi kutsayacak. Tanrınız Rabb size vereceği ülkede sizi kutsayacak. Tanrınız Rabbin buyruklarına uyar, O'nun yollarında yürürseniz, Rabb size içtiği and uyarınca sizi Kendisi için kutsal bir halk olarak koruyacaktır. Yeryüzündeki bütün uluslar Rabbe ait olduğunuzu görecek, sizden korkacaklar. Rabb atalarınıza and içerek size söz verdiği ülkede bolluk içinde yaşamanızı sağlayacak: Rahminizin meyvesi kutsanacak; hayvanlarınızın yavruları, toprağınızın ürünü verimli olacak. Rabb ülkenize yağmuru zamanında yağdırmak ve bütün emeğinizi verimli kılmak için göklerdeki zengin hazinesini açacak. Birçok ulusa ödünç vereceksiniz; siz ödünç almayacaksınız. Rabb sizi kuyruk değil, baş yapacak. Eğer bugün size ilettiğim Tanrınız Rabbin buyruklarını dinler, onlara iyice uyarsanız, altta değil, her zaman üstte olacaksınız. Bugün size ilettiğim buyrukların dışına çıkmayacak, başka ilâhların ardınca gitmeyecek, onlara tapmayacaksınız.”
LANETLER
“Ama Tanrınız Rabbin sözünü dinlemez, bugün size ilettiğim buyrukların, kuralların hepsine uymazsanız, şu lanetler üzerinize gelecek ve size ulaşacak: Kentte de, tarlada da lanetli olacaksınız. Sepetiniz ve hamur tekneniz lanetli olacak. Rahminizin meyvesi, toprağınızın ürünü, sığırlarınızın buzağıları, sürülerinizin kuzuları lanetli olacak. İçeri girdiğinizde lanetli olacaksınız; dışarı çıktığınızda da lanetli olacaksınız. Rabbe sırt çevirmekle yaptığınız kötülükler yüzünden el attığınız her işte O sizi lanete uğratacak, şaşkına çevirecek, paylayacak. Sonunda üzerinize yıkım gelecek ve çabucak yok olacaksınız. Rabb, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede sizi yok edinceye dek, salgın hastalıkla cezalandıracak. Veremle, sıtmayla, iltihapla, yakıcı sıcaklıkla, kuraklıkla, sam yeliyle, küfle cezalandıracak. Siz yok oluncaya dek bunlar sizi kovalayacak. Başınızın üstündeki gök tunç, ayağınızın altındaki yer demir olacak. Rabb siz yok oluncaya dek gökten yağmur yerine, ülkenize toz ve kum yağdıracak. Rabb sizi düşmanlarınızın önünde bozguna uğratacak. Onlara bir yoldan saldıracak, ama önlerinden yedi yoldan kaçacaksınız. Yeryüzündeki bütün uluslar için dehşet verici bir örnek olacaksınız. Ölüleriniz gökteki bütün kuşlara ve yabanıl hayvanlara yem olacak; onları korkutup kaçıran kimse olmayacak. Rabb sizi iyileşemeyeceğiniz Mısır çıbanıyla, urlarla, kaşıntıyla, uyuzla vuracak. Rabb sizi delilikle, körlükle, şaşkınlıkla cezalandıracak. Öğle vakti körlerin karanlıkta el yordamıyla yürüdüğü gibi yürüyeceksiniz. Yaptığınız her şeyde başarısız olacak, sürekli sıkıştırılacak, yağmalanacaksınız. Sizi kurtaran olmayacak. Bir kızla nişanlanacaksınız, ama başka biri onunla yatacak. Ev yapacak ama içinde oturmayacaksınız. Bağ dikecek ama üzümünü toplamayacaksınız. Öküzünüz gözünüzün önünde kesilecek ama etini yemeyeceksiniz. Eşeğiniz zorla sizden alınacak, geri getirilmeyecek. Davarlarınız düşmanlarınıza verilecek. Sizi kurtaran olmayacak. Oğullarınız, kızlarınız gözlerinizin önünde başka bir ulusa verilecek. Her gün onları gözlemekten gözlerinizin gücü tükenecek. Elinizden bir şey gelmeyecek. Tanımadığınız bir halk toprağınızın ürününü ve bütün emeğinizi yiyecek. Sürekli sıkıştırılacak, ezileceksiniz. Gözlerinizle gördükleriniz sizi çıldırtacak. Rabb dizlerinizi, bacaklarınızı tepeden tırnağa iyileşmeyen ağrılı çıbanlarla vuracak. Rabb sizi ve başınıza atayacağınız kralı sizin de atalarınızın da bilmediği bir ulusa sürecek. Orada ağaçtan, taştan yapılmış başka ilâhlara tapacaksınız. Rabbin sizi süreceği bütün uluslar başınıza gelenlerden dehşete düşecek; sizi aşağılayacak, sizinle eğlenecekler. Çok tohum ekecek, ama az toplayacaksınız. Çünkü ürününüzü çekirge yiyecek. Bağlar dikecek, bakımını yapacak, ama şarap içmeyecek, üzüm toplamayacaksınız. Onları kurt yiyecek. Ülkenizin her yerinde zeytinlikleriniz olacak, ama zeytinyağı sürünmeyeceksiniz. Zeytin ağaçlarınız ürününü yere dökecek. Oğullarınız, kızlarınız olacak, ama sizinle kalmayacaklar, sürgüne gönderilecekler. Bütün ağaçlarınızı, toprağınızın ürününü çekirgeler yiyecek. Aranızdaki yabancılar yükseldikçe yükselecek, sizse alçaldıkça alçalacaksınız. O sana ödünç verecek, ama sen ona ödünç vermeyeceksin. O baş, sen kuyruk olacaksın. Bütün bu lanetler başınıza yağacak. Yok oluncaya dek sizi kovalayacak ve size erişecek. Çünkü Tanrınız Rabbin sözünü dinlemediniz, size verdiği buyrukları, kuralları yerine getirmediniz. Bu lanetler siz ve soyunuz için sonsuza dek bir belirti, şaşılası bir olay olarak kalacak. Madem bolluk zamanında Tanrınız Rabbe sevinçle, hoşnutlukla kulluk etmediniz, Rabbin üzerinize göndereceği düşmanlara kölelik edeceksiniz. Aç, susuz, çıplak kalacaksınız; her şeye gereksinim duyacaksınız. Rabb sizi yok edinceye dek boynunuza demir boyunduruk vuracak. Rabb uzaktan, dünyanın öbür ucundan bir ulusu –dilini bilmediğiniz bir ulusu– birden çullanan bir kartal gibi başınıza getirecek. Yaşlılara saygı, küçüklere sevgi beslemeyen acımasız bir ulusu. Siz yok oluncaya dek hayvanlarınızın yavrularını, toprağınızın ürününü yiyip bitirecekler. Size ne tahıl, ne şarap, ne zeytinyağı, ne sığırlarınızın buzağılarını, ne de sürülerinizin kuzularını bırakacaklar; ta ki, siz ortadan kalkıncaya dek. Güvendiğiniz yüksek, dayanıklı surlar yerle bir oluncaya dek ülkenizdeki bütün kentlerde sizi kuşatacaklar. Tanrınız Rabbin size verdiği ülkedeki bütün kentleri kuşatacaklar. Kuşatma sırasında düşmanınızın vereceği sıkıntıdan rahminizin meyvesini, Tanrınız Rabbin size verdiği oğulların, kızların etini yiyeceksiniz. Aranızdaki en yumuşak, en duyarlı adam bile öz kardeşine, sevdiği karısına, sağ kalan çocuklarına acımayacak; yediği çocuklarının etini onların hiç biriyle paylaşmayacak. Çünkü düşmanın kuşatma sırasında sizi sıkıştırması yüzünden kentlerinizde hiç yiyecek kalmayacak. Aranızda en yumuşak, en duyarlı kadın –yumuşaklığından ve duyarlılığından ayağının tabanını yere basmak istemeyen kadın– bile sevdiği kocasından, öz oğlundan, kızından, plasentayı ve doğuracağı çocukları esirgeyecek. Çünkü kuşatma sırasında düşmanın kentlerinizde size vereceği sıkıntıdan, yokluktan onları gizlice yiyecek. Bu kitapta yazılı yasanın bütün sözlerine uymaz, Tanrınız Yahve'nin yüce ve heybetli adından korkmazsanız, Rabb sizi ve soyunuzu korkunç belâlarla, büyük ve sürekli belâlarla, ağır, iyileşmez hastalıklarla vuracak. Sizi ürküten Mısır'ın bütün hastalıklarını yeniden başınıza getirecek; size yapışacaklar. Siz yok oluncaya dek Rabb bu Yasa Kitabı'nda yazılmamış her türlü hastalığı ve belayı da başınıza getirecek. Gökteki yıldızlar kadar çok olan sizler, sayıca az bırakılacaksınız. Çünkü Tanrınız Rabbin sözüne kulak vermediniz. Size iyilik yapmak, sizi çoğaltmak Rabbi nasıl sevindirdiyse, sizi yıkmak ve yok etmek de öyle sevindirecektir. Mülk edinmek için gideceğiniz ülkeden sökülüp atılacaksınız. Rabb sizi dünyanın bir ucundan öbür ucuna, bütün halklar arasına dağıtacak. Orada sizin de atalarınızın da tanımadığı, ağaçtan ve taştan yapılmış başka ilâhlara tapacaksınız. Bu uluslar arasında ne esenliğiniz ne de dinlenecek bir yeriniz olacak. Orada Rabb size titreyen yürekler, umutsuzluk ve bakmaktan yorulmuş gözler verecek. Sürekli can kaygısı içinde yaşayacaksınız. Gece gündüz dehşet içinde olacaksınız. Yaşamınızın güvenliği olmayacak. Yüreğinizi kaplayan dehşet ve gözlerinizin gördüğü olaylar yüzünden, sabah, ‘Keşke akşam olsa’, akşam, ‘Keşke sabah olsa’ diyeceksiniz. Bir daha görmeyeceksiniz dediğim yoldan Rabb sizi gemilerle Mısır'a geri gönderecek. Orada erkek ve kadın köle olarak kendinizi düşmanlarınıza satmaya kalkışacaksınız; ama satın alan olmayacak.”
64. âyette Yahûdilerin, “Allah'ın eli sıkıdır” sözleriyle ilgili şu bilgi verilmiştir:
Muhammed ibn İshâk der ki: Bize Muhammed ibn Ebû Muhammed, Sa‘îd veya İkrime kanalıyla Abdullah ibn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletti: Şeys ibn Kays isimli bir Yahûdî dedi ki: “Senin Rabbın cimridir, harcamaz.” Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'yi indirdi.
Allah onların ithamlarını reddetmiş, gayr-i insanî karakterlerini, Söyledikleri şeyler sebebiyle kendi elleri bağlandı ve onlar lanetlendi. Aksine O'nun [Allah'ın] iki eli açıktır; dilediği gibi harcar. Ve andolsun ki, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunda azgınlık ve küfürce artış yapar. Ve Biz, onların aralarına kıyâmete kadar düşmanlık ve kin attık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Ve onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez ifadeleriyle teşhir etmiştir.
Yahûdilerin bu âyette konu edilen karakterlerine daha evvel de değinilmiştir:
İşte onlar, Allah'ın lanet ettiği kimselerdir. Allah kime lanet ederse artık ona asla bir yardımcı bulamazsın. Yoksa onlar için mülkten bir pay mı vardır?! Eğer öyle olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin oyuğunu bile vermezlerdi. Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara lütfundan verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakınız şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik. (Nisâ-52-54)
Ve hani bir zamanlar siz, “Ey Mûsâ! Biz tek yemeğe asla sabredemeyiz, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” demiştiniz. O [Mûsâ] da size, “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/Mısır'a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgalandı ve nihâyet Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir. (Bakara/61)
Rabbimizin ihsanı ise gerçekten sayılamayacak ölçüdedir:
Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve O [Allah], emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok zâlim, çok nankördür. (İbrâhîm/32-34) H.Yılmaz

 

Mâide sûresinin 57. âyetinden itibaren yahudiler hakkında anlatılan ve daha önce 12-17. âyetler arasında açıklanan, yahudilerin ve hıristiyan-ların fikir, iman ve davranış şekillerinin çaresi, tedavisi olarak gönderilen iki âyettir. Aslında bu âyetler biraz daha geriye gidip, Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerinde, İsrâiloğulları ve Ehl-i kitap'la ilgili yanlış inanış ve dav­ranışlara çare durumundadır.

Ama ilk planda Mâide sûresinde ifade edilen hususların yahudi ve hıristiyanlarla ilgili fikrî, imanı ve ahlâkî çöküntünün çareleri olduklarını söylemekte yarar vardır. 57-64. âyetler, fikrî, imanî ve ahlâkî yapıları ve Allah'ın Hz. Muhammed'e indirdiği vahye takındıkları tavırlardan kurtu­luşun reçetesini vermektedir. Bu anlamda 57-64. âyetlere bir daha bakı­labilir.

İslâmiyet'i alay konusu edindiler; müslümanlar namaza çağrıldıkla­rında bu çağrıyı küçümseyip alaya aldılar; akıllarını kullanmadılar; tevhîd inancına sahip olduklarından, yani Kur'ân ve daha önce onlara indirilene inandıklarından dolayı müslümanlardan hoşlanmadılar; Allah onlara "domuz, maymun" dedi, onları şeytanî güçlerin kulu yaptı, Allah'ın ka­tında aşağı bir seviyeye düştüler; inanmadıkları halde inandık dediler ve böylece ikili oynadılar; günâha, düşmanlığa ve haram lokmaya koştular; ilim ve din bilginleri onları yalan söylemekten ve haram lokma yemekten alıkoymadı; Allah'a cimrilik sıfatını yakıştırdılar.

Şimdi "Bu kadar olumsuz davranışa sapmanın çaresi ne olabilirdi?" sorusunu sorabiliriz, ya da bundan sonra ne yaparlarsa kurtulma imkânını elde edebilirler?

1. "İman edecekler". Âyetin babında yer alan "eğer" kelime­sine, hem geçmişe hem de geleceğe yönelik mâna yüklemekte yarar var­dır. "Eğer şöyle şöyle yapsalardı" veya "eğer şöyle şöyle yaparlarsa" ifa­desinin geçmiş ve geleceğe yönelik davranışlara ait olduğunu düşünmek gerekiyor. Geçmişe yönelik olarak mânalandırırsak, "Eğer onlar iman etmiş olsalardı" diyebiliriz; geleceğe yönelik ise "Eğer onlar iman eder­lerse" diyebiliriz.

İster geçmiş isterse gelecekle ilgili olsun, kitap ehlinin bir iman so­runu olduğu ortaya çıkmaktadır. Geçmişte yaptıkları davranışların sebebi, imanlarındaki sorunlarından kaynaklanmıştır, ya da bunca olumsuz dü­şüncelerden ve davranışlardan kurtulmak isterlerse, gerçekten iman etmeleri gerekmektedir. Madem ki Kur'ân'a karşı takındıkları tavır, iman zaafından kaynaklanıyordu, o zaman bu iman zaafını ortadan kaldırarak çare bulunmuş olacaktır. Hastalık hangi organda ise, onu tedavi etmek ge­rektiği gibi, insanın manevî hastalığı nerede ise ona da oradan başlamak gerekir.

Madem ki kötü davranışların sebebi sağlıksız psikolojidir, öyleyse bunun düzeltilmesi şarttır. Gönülde teşekkül edecek olan gerçek iman, bu olumsuz davranışların düzeltilmesi için ilk adım olacaktır.

2.  "Sakınacaklar". Yüce Allah "Sakınınız!" emrini, takva keli­mesiyle vermektedir. Bilindiği gibi akıl beyni, sevgi de gönlü temsil et­mektedir, ikisinin birleşmesi imanı ve bilinci doğurmaktadır. Allah'a karşı sorumluluğun bilincinde olanlar, manevî bir eğitim almış demektir.

Şimdi bu iki manevî oluşuma daha yakından bakarsak, ikisinin ara­sındaki ilişkiyi görebiliriz. Takva denen ruh olgunluğuna ve Allah'a karşı sorumluluk bilincine götüren iman gerçek imandır.

Onların olumsuz davranışlarının sebebi, iman zaafı ve takva denen bilinçte olduğuna göre, yüce Allah gerekli olan değişimin aynı yerden başlayacağına dikkat çekmektedir.

3. İlâhî vahyi uygulayacaklar. Yüce Allah Mâide sûresinin 66. âye­tinde çarenin üçüncü boyutunu vermektedir. "Tevrat'ı, İncil'i ve rablerinin onlara indirdiği vahyi uygulama safhasına geçeceklerdir". Eğer kitap ehli, Tevrat ve İncil'de yer alan hükümleri uygulasalardı, Kur'ân'a ve müslü-manlara bu kadar tavır takınmaz, kin ve düşmanlık duygularının mah­kûmu olmazlardı. Yine bu kutsal kitapları dikkate alsalardı, Hz. Muham-med'e inanacak ve Kur'ân'a tavır takınmayacaklardı. Şimdi çareler ve­rildi, ama bu çarelerin getireceği değişim ne olacaktır? Bu sorunun cevabı her iki âyette yer almaktadır.

a) Kötülükleri örtülecek. 65. âyette geçen "Elbette onların kötülüklerini örteriz" ifadesini, geçmiş ve gelecekle ilgili olarak iki boyutlu olarak düşünmekte yarar vardır. Geçmişe yönelik düşünürsek, "Onların geçmişte işledikleri günâhları sileriz, yani örteriz"; geleceğe yö­nelik düşünürsek, "Onları kötü düşünce ve yanlış düşüncelerini iyiye dönüştürürüz" neticesine varabiliriz. Ama bir üçüncü şıkta, her ikisini bera­ber gerçekleştirmek vardır. "Geçmiş günâhlarını silip, iyi davranış üretmelerine yöneltiriz" diyebiliriz.

"Örteriz" ifadesine "değiştiririz" mânasını, Furkân sûre­sinin 70. âyetine göre verebiliriz. "Ancak tövbe ve iman edip iyi davra­nışta bulunanlar başkadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir". Bu âyetle, yorumunu yapmakta olduğumuz Mâide sûresinin 65.âyetini bir araya getirirsek, "örteriz" veya "sileriz"in mânasını, "değiştiririz" veya "çeviririz" şeklinde verebiliriz.

b) Cennete girecekler. Âyetin son bölümünde "nimeti bol" anlamına gelen na'îm cennetlerine girecekleri vaad edilmektedir. İman edip takva denen ruh olgunluğuna erenler, cennetle ödüllendirilecektir.

c) Berekete nail olacaklar. Allah çarenin üçüncü ilâcını 66. âyette Tevrat, İncil ve rablerinden gelen vahyi tatbik etmek olarak belirlemişti. Bu da gerçekleşince, üçüncü değişim noktasında ekonomik bolluğa kavu­şacaklardır. "Şüphesiz hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yer­lerdi". Bunun anlamı göksel ve yerel nimetlere kavuşmaları, kıtlıktan kurtulmalarıdır.

66. âyetten şu hikmeti çıkartmak mümkündür: İlâhî vahyi hayata geçirmenin ekonomik bollukla yakın bir ilişkisi vardır. İnsanlar Allah'tan uzaklaştıkça kıtlığa düşmekte, ekonomik sorunlar yaşamaktadırlar. İman, takva ve eylem, yani çalışma beraberinde bereketi, bolluğu, ekonomik açıdan da refahı getirmektedir. Manevî değerleri kaybedenler, ekonomik değeri de kaybetmektedirler. Aklını kullanan, iman eden, Allah'a karşı so­rumluluk bilincinde olan ve iş üreten insanlar, elbette ekonomik değeri de üreteceklerdir.

Öteki dünyada bütün nimetlerin sergilendiği naîm cennetlerinde, bu dünyada da ekonomik bakımdan bolluk içerisinde olacaklardır.

İman, takva ve iş görme, Allah'ın rızık hazinesinin kapılarını açacak kadar güçlüdür. Tevrat'ı İncil'i ve Allah'ın indirdiği diğer vahiyleri hayata geçirmeyi, eylem mânasında alıyoruz. Bu eylem, kitaba uygun iş üretmek anlamına gelmektedir.

"Onlardan aşırılığa kaçmayan bir zümre vardır". Âye­tin bu kısmında yer alan muktesid kavramı "doğru yol", yani "orta yolu tutanlar" anlamına gelmektedir. Bu kişiler daha önce Allah'a, âhirete ina­nan ve iyi amel işleyenler olarak takdim edilen yahudi ve hıristiyanlardır (Bakara 2/62); gece vakti secdeye kapanarak Allah'ın âyetlerini okuyan, Allah'a, âhiret gününe inanan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, ha­yırlı işlere koşuşanlardır (Âl-i İmrân 3/113-114). Burada onların "iyi in­sanlar" oldukları belirtilmektedir. Mâide sûresinin 66. âyetindeki orta yolu tutanlar bunlardır.

"Fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür". Kitap ehlinin değişime uğramadan önceki manevî dengelerinden, az bir grubun orta yolda; çoğunluğun ise kötü işlerde oldukları ortaya çıkmaktadır. Ço­ğunluğun kötü yolda, aşırılıklarda, ilâhî sevgiden mahrum kalacak davra­nışlarda olmaları, toplumu kıtlığa, yoksulluğa, çürümeye, kokuşmaya götürmektedir.

Demek ki 64. âyette "Allah'ın eli kapalıdır" derken, sadece müslü-manların ekonomik açıdan perişanlığını değil, kendilerinin uğradıkları kıt­lığı da gündeme taşımaktadır. Yüce Allah iman, takva ve ilâhî vahyi tatbik etmekle, onlara göksel ve yersel nimetlerin bereketini açacağını vaad et­mektedir. Ekonomik değişimin, manevî alandaki değişime bağlı olduğunu kanun haline getiren Allah, manevî değişimin faydalı işle sonuçlanmasını şart koşmaktadır. Ekonomik bolluğun, insanların beyin ve gönüllerindeki olumlu değişime ve faydalı iş üretmeye bağımlılığını bir kere daha vurgu­lanmaktadır.

İman, Allah'a bağlılığı; takva, sorumluluk bilincindeki eylemi; "faydali iş", üretken, işe yarayan ve Allah'ı incitmeyen, onun vahyine uy­gun işi temsil etmektedir. Bir eylem ki onun içinde iman, takva ve ilâhî vahiy vardır, o iş bolluğu getirecek, sıkıntıları ortadan kaldıracaktır.

Din âlimleri insanlara imanı anlatırken, takva denen manevî ruh ol­gunluğunu sağlarken, eylemlerde ilâhî vahyin çeşnisinin bulunmasını te­min ederken, gözle görülür, elle tutulur bir neticeye ulaşacaklarını öğret­melidirler. Beyin ve gönülden çıkanla, ekonomik hayatın nasıl düzeleceğini bilimsel olarak göstermelidirler. Manevî değişimin maddî hayattaki değişime nasıl döndüğünü görüp anlatabilmelidirler. Bu âyetlerde bir ah­lâkî siyâset olduğu kadar, ekonomik siyâset de yer almaktadır. Bu alan­lardaki siyâsetleri, insanın beyni, gönlü ve faydalı iş belirlemektedir. B.Bayraklı

Gâyet net ve anlaşılır bir ifadeye sahip olan âyette Kitap Ehlinin tavırları nakledildikten sonra Rabbimiz, Elçisi'ne, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler toplumuna hidâyet etmez buyurarak, o'nun görevini yapıp gerisine karışmamasını istemektedir. Bu tarz ifadeler birçok âyette [A‘râf/62, 79, 93, 68; Hûd/57; Ahkâf/23; Cinn/28] geçmişti. Elçiler her türlü şat altında tebliğ görevlerini yapmakla yükümlüdür; mesajları saklayamazlar, uhdelerinde tutamazlar, mesaja ekleme yapamazlar. Kendi aleyhine bile olsa mesajı tebliğ etme zorundadır.
Âyetteki, Allah da seni insanlardan koruyacaktır ifadesiyle, Elçi'nin hem şahsının hem de elçiliğinin korunacağı garantisi verilmiş ve nitekim Rasûlullah'ın tebliğ ettiği vahiyler ve şahsı her türlü saldırıya rağmen korunmuştur:
Hiç kuşkusuz Biz, o Zikr'i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hicr/9)
Ve Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytân onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytânın attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah, o Allah, şeytânın bıraktığını, kalplerinde hastalık bulunan ve kalpleri kaskatı olan kimseler için fitne kılmak, –şüphesiz zâlimler de kesinlikle uzak bir ayrılık içindedirler.– Ve kendilerine ilim verilmiş olan kimseler, onun [Kur’ân'ın] şüphesiz Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilsinler de ona iman etsinler, sonra da kalpleri ona saygı duysun diye âyetlerini tahkim eder [güçlendirir]. Ve Allah alîm'dir, hakîmdir [yasalar koyan, güçlendirendir]. Ve şüphesiz Allah, iman eden kimseleri dosdoğru yola kılavuzlayandır. (Hacc/52-54)
O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbinin övgüsü ile birlikte tesbîh et, ve geceden bir bölümde. Ve secdelerin artlarında da O'nu tesbîh et. (Kaf/39-40) H.Yılmaz

Bu âyetin iniş sebebi olarak pek çok olay gösterilmektedir. Râzî bu rivayetleri sıralamaktadır, fakat bunların pek çoğuna güvenmek güçtür. Ancak Mâide sûresinin bundan önceki âyetlerini dikkate alırsak, iniş se­bebini daha isabetli olarak tesbit edebiliriz.

Kitap ehli, müslümanların dinini alay ve oyun konusu ediniyorlardı. Bu onların azgınlığını ve küfrünü artırıyordu (Mâide 5/57, 64). Bunun an­lamı, Hz. Peygamber'in getirdiği mesaja ağır bir tepki gösteriyorlardı.

Bu tepki karşısında Ahmed b. Hanbel'in Müsned'mâe (I, 309) be­lirtildiği gibi, Hz. Peygamber, insanların onu yalanlaması, yahudi, hıristiyan ve müşriklerin onu korkutması sebebiyle peygamberlik görevini yürütemeyeceğinden endişeye kapıldı. Âyet bunun üzerine inmiştir.

Zaten âyetin devamındaki "Allah seni insanlardan koruyacaktır" ifa­desi, âyetin iniş sebebinin, toplumun tehlike arzedecek kadar ağır tepkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Demek ki yaşadıkları toplum her peygam­bere tepki gösterdiği gibi, Hz. Peygamber'e de tepki gösterilmiştir. Bu tepki öyle tehlikeli bir noktaya ulaştı ki, ilâhî koruma devreye girmiştir.

1. "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et! " Âyetin bu kısmından çıkarılacak sonuçlar şunlardır: Allah, Hz. Peygamber'e, kendisinin indirdiğini tebliğ etmesi, şahsî fikrini ona katmaması konusunda uyarıda bulunmaktadır.

Diğer taraftan Kur'ân'a ve dolayısıyla Hz. Peygamber'e gösterilen tepkilere karşı, "Sen tebliğ görevini yerine getir, onların tepkilerine aldırış etme!" anlamına da gelebilir. Çünkü En'âm sûresinin 33. âyetinde yahudi, hıristiyan ve müşriklerin asıl tepkilerinin Allah'ın âyetlerine olduğu uyarı­sında bulunulmuş, 35. âyette Hz. Peygamber'e gösterilen bu tepkinin benzerleri, geçmiş peygamberlere de gösterildiği tesellisine dikkat çekil­miştir.

Hangi şartlar altında olursa olsun peygamber ilâhî mesajı insanlara ulaştırmakla sorumludur. Ama bunu yaparken mesaja herhangi bir ilâve yapmamalıdır. Ne indirildiyse, onu aynen insanlara ulaştırmahdır. Onların inandırıcılığı, Allah'ın mesajını tebliğ etmekle gerçekleşecektir. Bütün peygamberler kendi fikirlerini değil, ilâhî mesajı ulaştırdıklarını söylemek­tedirler (bk. A'râf 7/62,79,93,68; Hûd 11/57; Ahkâf 46/23; Cin 72/28).

Buradan şu eğitim ilkesini çıkartabiliriz: Peygamberler sadece ve sa­dece Allah'ın indirdiğini tebliğ edeceklerine göre, eğitimciler de din adına sadece Allah'ın indirdiği mesajı tebliğ edip öğretmelidirler. Din adına in­sanlara birilerinin görüşü, içtihadı, felsefesi öğretilemez ve öğretilmeme­lidir. İnsan düşüncesinin dine karıştırılmaması konusunda Allah ne kadar titiz davrandığını şu âyetleriyle ortaya koymaktadır: "Kur'ân, âlemle­rin rabbi tarafından indirilmiştir. Eğer (peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette onu kıskıvrak yakalardık, sonra onun can da­marını koparırdık" (Hakka 69/43-46).

Kur'ân'ın, Hz. Peygamber tarafından yazılmadığının delili olan bu âyetler, Kur'ân'a Hz. Peygamber'in bir ilâve yapamayacağı uyarısında da bulunmaktadır. Peygamber'e olan bu uyarı, din âlimlerinin önde gelen metotlarından biri olmalıdır.

2. "Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun". "Allah'ın indirdiğini insanlara ulaştırmazsan, pey­gamberlik görevini yerine getirmemiş olursun" ifadesinden anlaşılıyor ki, insanlardan korkarak vahyi tebliğ etmeme ihtimali de vardı. Söz konusu ihtimali âyetin bu kısmı ortadan kaldırmaktadır. Demek ki Hz. Peygamber öncelik bakımından, Allah'a karşı olan görevini yerine getirecektir. Ma­dem ki bu görev, ilâhî mesajı insanlara ulaştırmakla tamamlanıyor, o za­man bu elçilik görevi yerine getirilmelidir.

Vahyin amacı, bunalıma giren insan ilişkilerini bunalımdan çıkart­mak, onların sosyal ve manevî problemlerini çözmek olduğuna göre, elçi vasıtasıyla bu çözüm yolları insanlara öğretilmeli ve ulaştırılmalıdır. Hz. Âişe'den rivayet edilen bir hadîse göre Hz. Peygamber, ilâhî mesajı bütü­nüyle tebliğ etmiştir.

Veda haccında Hz. Peygamber, "Ey insanlar! Size benim hakkımda sorulduğu zaman ne diyeceksiniz?" sorusunu yöneltince onlar "Tebliğ et­tiğine tanıklık ederiz" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: "Allahım! Tebliğ ettim mi?" dedi.

Veda haccında kırk binin üstünde bir insan kitlesi bu hâdiseye şahit olmuştur. Demek ki Hz. Peygamber'in son endişesi, ilâhî mesajı tebliğ edip etmediği olmuştur. Hz. Peygamber Allah'ın mesajını teblîğ edip et­meme konusunda bu kadar titiz davrandığına göre, din âlimlerinin bu ti­tizliğe çok daha fazla dikkat etmeleri gerekmektedir.

Âyetin bu kısmında yer alan risâlet kelimesi, "peygamberlik, elçi­lik" anlamına gelmektedir. "Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir" (En'âm 6/124). Risâlet kelimesi risâlât şeklinde Kur'ân'da çoğul olarak geçmektedir. Meselâ A'râf sûresinin 144. âyeti şöyledir: Mûsâf Ben risâletlerim ve sözlerimle seni insanların başına seçtim ".

Buradaki risâletler kelimesi "görevler" anlamına gelmektedir. Elçi­nin birden fazla görevi olacağından, görevler denilmektedir. Tekil olarak kullanılınca, genel anlamda elçilik, ama çoğul olarak kullanılınca, elçiliğin çeşitli görevleri kastedilmektedir.

3. "Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğ­rusu Allah kâfirler topluluğuna rehberlik etmez". Âyetin bu bölümünden anlıyoruz ki, insanların Hz. Peygamber'e ağır tepkileri, görevini engel­leme durumuna kadar ulaşmıştı. Yüce Allah koruma görevini üzerine ala­rak tebliğ vazifesini sürdürmesini Hz. Peygamber'den istemiştir.

Allah, âyetin sonunda tepki gösteren kâfirlere karşı nasıl bir tavır takındığına işaret etmektedir. Bu insanlar, Allah'ın rehberliğinden kendi­lerini mahrum bırakmaktadırlar. İlâhî rehberliğin olmadığı yerde köklü değişimin olması imkânsızdır. B.Bayraklı

"Tevrat ve İncil'i ikame etmek", öğretilenleri içtenlikle izlemek ve bunlarda ortaya konan hayatı yaşamaktır.
Bu noktada, Kitab-ı Mukaddes'in iki tür yazıyı içerdiği hatırda tutulmalıdır. İçerisindeki bazı bölümler Yahudi ve Hıristiyan bilginlerce eklenmiştir. Kur'an'ın bunların gözetilmesini istemediği açıktır. Fakat, Kitab-ı Mukaddes'te Allah'ın emirleri veya Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer peygamberlerin (Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun) sözleri olarak geçen bölümler de vardır. Kur'an kendisiyle bu bölümdeki öğretiler arasında herhangi bir farklılık olmadığından, bunların gözetilmesini ister. Her ne kadar Kitab-ı Mukaddes'in bu bölümleri de sağlam kalamamış; çevirmenler, yorumcular vs. tarafından yerli-yersiz oraya buraya çekilmişse de, yine bunlar Kur'an'ın ortaya koyduğu aynı temel iman ilkelerini ortaya koyar ve insanı Kur'an'ın öngördüğü aynı hayat biçimine sevkeder. Bu nedenle açıktır ki, eğer Yahudiler ve Hıristiyanlar Allah'a imân etmiş ve Kitab-ı Mukaddes'teki peygamberlerine gönderilmiş bu öğretileri izlemiş olsalardı. hiç kuşkusuz Hz. Muhammed'in (s.a) gönderildiği zaman, doğrudan bir ümmet halinde bulunur ve önceki kitaplarda yer alan mesajın aynısını içeren Kur'an'ı hemen kabul ederlerdi. Yine, Hz. Peygamber'i (s.a) izlemede de hiçbir güçlükle karşılaşmamalıydılar. Çünkü ortada dinlerini değiştirme diye bir şey söz konusu değildi; önceden gittikleri yolda devam edeceklerdi, o kadar.
Allah'ın Rasûlüne indirdiği, onların isyanını ve küfrünü artıracaktır. Çünkü onu serinkanlılıkla ve selim bir kafayla karşılamak yerine, inatla karşı çıkmaktadırlar. Mevdudi

Yani, Allah'ın birliğini vurgulayan ve Peygamber Muhammed (s)'in gelişi ile ilgili gaybî haberlerle dolu olan Eski Ahid'in bütün diğer ilahî kaynaklı kitaplarına (Râzî). Bu ifade, Kitâb-ı Mukaddes'in bugünkü şekliyle birçok değişiklik ve tahrifata uğradığını vurgulayan mükerrer Kur’ânî beyanlar ile bağlantılı olarak değerlendirilmelidir. M.Esed

68. âyetin içeriğinde birden fazla konu yer almaktadır.

1. Vahyi hayata geçirmek. Yüce Allah insanlığa, özellikle ya-hudi ve hıristiyanlara "sağlam bir temel"in nerede olduğunu öğretmekte­dir. Sağlam temel Tevrat'ı, İncil'i ve Allah'ın indirdiği diğer vahyi hayata geçirmekle bulunacaktır.

Vahyin uygulanması ne anlama gelmektedir? Allah'ın birliğini vur­gulayan, Hz. Peygamber'in peygamberliğine işaret edip ispatlayan geçmiş vahyin, yani Tevrat ve İncil'deki âyetlerin gereğini yerine getirmektir.

Tatbik edilecek şeylerin neler olduğuna 69. âyet açıklık getirmekte­dir. Allah'a ve âhirete inanmak, iyi ameller işlemek, yani tevhîd inancı, âhiret inancı ve iyi eylemler, bu sağlam temeli oluşturmaktadır. Bu sağlam temeli oluşturan esaslar, bütün dinlerin müşterek noktası olmaktadır. Müslümanlar, yahudiler, hıristiyanlar, Zebur'a inananlardan ibaret olan Sabitler, korku ve üzüntünün olmayacağı sağlam temeli, bu esasları yerine getirmekle bulacaklardır.

Allah'a iman ve âhirete imandan sonra, dinin emirlerini hayata geçi­rerek iyi ameller üretenler sağlam temeli bulduklarına göre, vahyi hayata geçirmenin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

2. Vahiyden alerji duymak. Daha önce bu konu 64. âyette yer alan, "Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü arttırır" ifadesinde açıklanmıştı. Kitap ehli, Tevrat, İncil ve Allah'ın in­dirdiği diğer vahiylerden uzakta kalınca, arada bir boşluk doğmaktadır.

Bu boşluğu da azgınlık ve inkâr doldurmaktadır; doldurmak ifadesi de yeterli olmuyor, arttıkça da artıyor. Böyle bir oluşumun nasıl olduğunu 64. âyetin tefsirinden öğrenmek mümkündür.

3. Bunlara üzülmeye değmez. 68. âyetin sonu şöyle bitmek­tedir: "Kâfirler topluluğuna üzülme!" Aslında insan, diğerlerinin başına gelen ve gelecek olan belâlara üzülür. Hz. Peygamber de kâfirlerin başına gelecek olan belâlardan ve çekecekleri azaptan dolayı üzülüyordu. Yüce Allah, bu üzüntünün onlar adına hiçbir şey ifade etmeyeceğini anlatmak­tadır. "Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi göndermedik" (Şûra 42/48).

İnanmayıp inkârlarında ısrarlı olanlar, değişime kapalıdırlar. 68. âyette öyle bir oluşum gündeme getirilmektedir ki, vahyi hakkı ile tatbik etmemek, zamanla azgınlık ve inkâra dönüşmektedir. B.Bayraklı

Lafzen, “ve diğerlerini de öldürüyorlar”. Geçmiş zaman kipinden şimdiki zamana (yektulûn) geçişin anlamı konusunda bkz. sure 2, not 72. M.Esed

Âyetten şu neticeleri çıkartmak mümkündür.

1. Sözünde durmama alışkanlığı. Yüce Allah Mâide sûresinin önemli konularından birini 1. âyette tesbit etmişti: "Ey iman edenler! Akidlerinizi yerine getiriniz". Biliyoruz ki sözünde durma, hukukun ve medenî olmanın ön şartıdır.

Mâide sûresinin devam eden âyetleri, anlaşma (akidleşme) huku­kunu müslümanlar arasında yerleştirilip, aşiret toplumundan gelişmiş toplum haline gelmelerini amaçlamaktadır. Mâide sûresinin 7. âyetinde "Duyduk ve kabul ettik" ifadesinin bir akid olduğu, onunla bağlandıkları ve bu bağı çözmek için sözlerini yerine getirmeleri vurgulanmıştır. 12. âyette bu anlaşmayı yerine getirmedikleri anlatılmıştır. Verilen bu örnek­ler, müslümanlara ahdinde durmanın eğitimini vermek içindir.

Müslümanlara anlaşma yapacak kadar olgun bir toplum olmanın yollarını, antlaşmanın önemini kavrayacak ruh olgunluğunu, sözünde durma, yani antlaşmanın gereklerini yerine getirmenin sadece insanlık'ka­tında değil, Allah katında çok önemsendiğini öğretmek ve bu öğreti neti­cesinde toplumu geliştirmek amaçlanmıştır.

Mâide sûresinin 20. âyetinde îsrâiloğulları ile yapılan antlaşmada, onlara elçi göndermenin hukukî temelleri atılmıştır. Elçilik mânası verdi­ğimiz peygamberlik müessesesi, ilâhî âlemle beşerî âlem arasında gerçek­leştiği için, beşerî kanadı temsil eden İsrâiloğulları'ndan elçilere inanmak ve onları korumak için söz almıştı. Mâide sûresinin 20. âyeti, bu antlaş­maya neden uymadıklarını sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklamaktadır.

2. Nefse ters düşeni yalanladılar. "Ne zaman bir peygamber onlara nefislerinin arzu etmediğini getirdiyse, bir kısmını yalanladılar". Yüce Allah'a verdikleri sözde, elçilere, yani peygamberlere inanacaklardı, ama onlar merkeze kendi arzularını koyduklarından, vahiyden arzularına ters düşeni reddettiler. Bu reddetme, peygamberleri inkâra, yani yalanla­maya kadar götürdü. îsrâiloğulları'nın bu kesimi, vahiy ya da ilâhî hü­kümlerle kendi nefislerini karşı karşıya getirdiler ve nefislerini tercih etti­ler. Nefse ters düşen her hükmü yalanladılar.

3. Hatta elçileri öldürdüler. Âyette geçen elçi kelimesi çoğul­dur. Bunun anlamı, İsrâiloğulları'na adı Kur'ân'da geçmeyen peygamber­ler de gelmişti. "Yalanlamak" onlar için durulacak bir yer olmadığından, onların ölümüne kadar gittiler.

Bugün elimizdeki İncil'de bu öldürme olgusu yer almaktadır: Bunun için işte size peygamberler, hikmetli adamlar ve yazıcılar gönderiyorum; siz onlardan bazılarını öldürecek ve haça gereceksiniz; bazılarını havralarda dövecek ve şehirden şehre kovacaksınız; ki sâlih olan Hâbil'in kanından, mâbedle mezbaha arasında öldürdüğünüz Barahiya oğlu Zekarya'nın kanına kadar; yeryüzünde dökülen her sâlih kan, üzerinize gelsin" (Matta, 23/34-35). "Ey Yeruşalim! Peygamberleri öldüren ve kendisine gönderilenleri taşlayan Yeruşalim!" (Matta, 23/37). "O yahudiler ki Rab îsâ'yı ve peygamberleri öldürdüler ve bizi kovdular ve Allah'ı razı etmeyip bütün insanlara muhaliftirler" (Selânikliler'e Bi­rinci Mektup, 2/15).

Son âyetteki Hz. îsâ'yı öldürme olayı gerçekleşmemiştir, ama İncil­'den alınan bu âyetler îsrâiloğulları'nın, yahudilerin peygamberleri öldür­düklerini beyan etmektedir. Bu âyetler, Mâide sûresinin 70. âyetine mu­tabık düştüğü gibi, Bakara sûresinin 87. âyetine de uygun düşmektedir: "Andolsun Biz Musa'ya kitabı verdik. Ondan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu îsâ'ya da mucizeler verdik. Ve onu Cebrail'le (Ruhulkudüs) destekledik. Gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe, ona karşı büyüklük tasladınız; peygamberlerden bir kısmını yalanladınız bir kısmını da öldürdünüz".

Bakara sûresinin 87. âyetinde Mâide sûresinin 70. âyetinden farklı olarak "kibirlenme" eylemi yer almaktadır. Kibirlendiler, yalanladılar ve öldürdüler. Âyetin bütününden şu genellemelere varabiliriz: İlâhî vahyi dışlayan, akıl değil, nefistir. Akıl daima iyiyi emrederken, nefis kötüye meylettirmektedir. Bu durumda eğitime bir hedef tayin etmek gerekiyor. Bu hedef de kötüye meyleden nefsi eğitmektir. Nefis, isteklerini baskıyla kabul ettirirken, vahiy seçme hürriyetini tanıyarak insanın yaptıklarını hür iradesiyle seçmesini istediğinde aralarında çatışma çıkmaktadır. Dayatan nefis zamanla tanrı halini anlıyor; (Câsiye 45/23) bu tanrı da kurban isti­yor. İşte nefis tanrısı, peygamberlerin kurban edilmesine kadar etkili ol­maktadır. Öyle görülüyor ki, peygamberlere karşı kibirlenen ve onları ya­lanlayan, hatta bir kısmını öldüren İsrâiloğulları'nda akıl ve gönül devre dışı kaldığından, nefisle yatıp kalkmaya başlamışlardır.

4. Zanları çıkmadı. 71. âyette onların bu davranışlarının analizi yapılırken, peygamberleri öldürmelerinin ikinci sebebi verilmektedir. "Bir fitne kopmayacak sandılar". İsrâiloğulları'nın peygamberlere karşı kibir yapmaları, onları yalanlamaları ve onların bir kısmını öldürmeleri, kendi sosyal statülerini korumak ve çevrelerini elde tutup geliştirmek içindi. Çünkü onların bir kısmı, toplumda bulundukları seviyenin tehlikeye gire­ceğini görüyorlardı. Yaptıklarının hatâ olduğunu bilseler bile, fitnenin çıkmayacağını sanıyorlardı. Buradaki fitne, "kıtlık, çeşitli hastalıklar, öl­dürülme, düşmanlık, kin ve hayatın olumsuz mânada ters gitmesi" anlam­larına gelmektedir.

Kendi içlerinden seçilip gönderilen peygamberleri öldürmeleri, kendileriyle Allah arasındaki ilişkileri kirletmiştir. Bakara sûresinin 88. âyetine göre Allah onlara lanet etmiştir. Onların başına gelen fitne, Allah­'ın laneti olmuştur.

Peygamberleri yalanlayıp öldüren bu insanlar, insanlığın başına fitne oluşturmuşlardır. Râzî'nin naklettiğine göre Kaffâl, onların bu fitne oluşturma ahlâkını İsrâ sûresinin 4-7. âyetleriyle açıklamıştır. "Biz, ki­tapta İsrâiloğulları'na: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye üzerinize güçlü kuvvetli kollarımızı gönderdik. Bunlar evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu yerine getirilmiş bir vaad idi. Sonra onlara karşı size tekrar (zafer) verdik. Servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık, sayınızı daha da çoğalttık. Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, o kullarımız yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi mescide girsinler ve elle­rine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler".

Bu âyetleri Mâide sûresinin 70-71. âyetleriyle karşılaştırırsak, ya-hudilerin dünyayı fitneye verdiklerini, ama bu fitnenin veya fitnelerin çıkmayacağını zannettikleri neticesine varabiliriz. Toplumda çıkacak fitne­nin, yani tahrip edici savaşın önceden kestirilememesinin ne kadar yanlış bir şey olduğunu göstermek için yüce Allah bu analizleri yapmaktadır. Peygamberleri yalanlayıp öldürmelerinin bir neticesi olarak yüce Allah, onların başına fitne çıkarmıştır. Tek tek evlerin arasında aranıp öldürülme­leri, bu fitnenin en önemli kanıtı olmaktadır.

5. Kör ve sağır kesildiler. Neden onlar fitnenin kopacağını kestiremediler? Bu sorunun cevabını âyetin bu kısmı vermektedir. Bu in­sanlar yaptıkları davranışın nelere mal olacağını göremediler ve onu bun­lara hatırlatan peygamberi de dinlemediler.

Kör ve sağır olma, göz ve kulakların işlevselliğini kaybetmesi de­mektir. Tek başına göz, tek başına kulak bir iş göremez. Bir şeyin parça­sını anarak bütünü kastetmek kaidesinden hareket edersek, göz ve kulak gibi duyu organlarını zikretmenin amacı, beyindir. Kör ve sağır olmaları, onların beyninin çalışmadığını ifade etmektedir.

70. âyette geçen "nefislerinin arzu etmediği" ifadesinden anlıyoruz ki, bu insanların beyni değil, nefisleri çalışmaktadır. 70. âyette nefisleri­nin etkili olduğunu, 71. âyette de beyinlerini çalıştırmadıklarını hatırlat­maktadır. Kör kesilmek, gönül gözlerinin kapanmış olmasını, sağır ke­silmeleri de can kulaklarının devre dışı kalmasını ifade etmektedir. Hep­sini toplarsak akıllarını kullanmadıklarını söyleyebiliriz.

Yapılan bu açıklamadan şu neticeye varabiliriz: Fitne denen sosyal dengelerin bozulması, çürümesi, savaşın, kıtlığın baş göstermesi, düş­manlık ve kin duygularının alevlenmesi, insanın içindeki nefsin teröristliğinden kaynaklanmaktadır. Bu terörist insanın içindeki beyin ve gönül denen iki merkezi devre dışı bırakmakta, fitne alevi halinde sosyal hayata fırlamaktadır. "Kör ve sağır kesildiler" ifadesi, beyne hammadde hazırla­yan göz ve kulağın devre dışı kalmasını açıklamaktadır. Nefis denen terö­rist, aklı ve gönlü de kurban etmektedir. Çünkü nefis tanrısı, peygamber­lerin kurban edilmesini istemeden önce, akıl ve gönlün kurban edilmesini istemektedir.

6. Allah onları affetti. Âyetin devamında "Allah onların tövbelerini kabul etti" ifadesi yer almaktadır. Tövbe etmeyenin tövbesi kabul edilmeyeceğine göre, demek ki İsrâiloğulları yaptıkları bü­yük hatâlardan sonra tövbe ettiler ve bu tövbelerini yüce Allah kabul etti. Tövbe aslında Allah'a dönüş anlamına geldiğine göre, bunlar iyiye yö­neldiler demektir. Başka bir ifadeyle iyi adına değişimi gerçekleştirdiler.

7. Tekrar kötüye döndüler. "Sonra içlerinden çoğu yine kör ve sağır oldu ". Yani akıllarını yine devre dışı bıraktılar, yani kör ve sağır hale geldiler. Kötüden iyiye, iyiden kötüye doğru olan bu değişim onların sos­yal hayatında büyük depremler oluşturmuştur.

İsrâiloğuları'nın bu istikrarsızlığı, nöbet nöbet gelen biyolojik has­talıkların durumunu andırmaktadır. Âyetin sonunda yer alan "Allah, onla­rın yaptıkları her şeyi hakkı ile görendir" ifadesinden, kör ve sağırlığı psi­kolojik bir eylem olarak kabul etmektedir. Aklın beyinde çalışması, dü­şünce ve bilgi üretmesi bir eylemdir. Gönülde imanın teşekkül etmesi de bir eylemdir. A'râf sûresinin 179. âyetinde kalp, göz ve kulağın eylemleri gündeme getirilmektedir. Bu anlayıştan hareket ederek diyebiliriz ki, be­yin açısından cehalete, gönül açısından da inkâra düşmeleri, onların kör ve sağır kesilmeleri demektir. Onun içindir ki "yaptıkları" kelimesine yer vermektedir.

Diğer taraftan insanın yapıp ettiklerini idare eden onun psikolojik yapısı olduğundan, yüce Allah neticeyi gözlemlediğini ifade etmektedir. Körlük ve sağırlık, sebep; yapıp etmeler de sonuç olduğuna göre, yüce Allah neticeyi iyice gözlemlediğini belirtmektedir.

Mâide sûresinin 70 ve 71. âyetlerini birlikte değerlendirebiliriz: Nefsin etkinliği, zannın yanıltması ve akılla gönlün devre dışı bırakılması neticesinde, peygamberleri yalanlamışlar, bazılarını da öldürmeye teşeb­büs etmişlerdir. Onların bu yaptıklarıyla Allah'a verdikleri sözü bozma­ları, antlaşmalarını rafa kaldırmaları anlamına gelmektedir.

Demek ki câhil ve kâfir toplum, elçiye veya elçilere tahammül ede­memektedirler. Allah bize İsrâiloğulları'nın hikâyesini anlatmak için bu âyetlere yer vermemektedir. Aslında bize, nefsin etkisinde kalıp yaptığı hareketlerin boyutunu kestiremeyen, aklını ve gönlünü devre dışı bırakan­ların, elçilik gibi milletler arası ilişkileri düzenleyecek hukukî anlayışa sa­hip olamayacaklarını anlatmaktadır. Allah'ın elçilerine tahammül edeme­yenler, beşerin elçisine tahammül edebilirler mi?

"Nefislerinin istemediği bir şeyi getirince " ifadesi, nefsin hukuku altüst ettiğine, antlaşmayı yerine getirmediğine ve katle ve fitneye giden yolu açtığına dikkat çekmektedir. Demek ki hukuk, nefsin üzerine temel-lendirilemez. Devletler arası ilişkilerde nefsin yeri olmamalıdır. B.Bayraklı

"Allah'ın Rabb'e ibadet edeceksin ve yalnızca O'na kul olacaksın." Matta, 4:10. Mevdudi

Bu ayet Hz. İsa'yı (a.s) tanrı kabul eden Hıristiyan doktrinini açıkça reddeder. Eğer bir kişi Onun ne olduğunu içtenlikle bilmek isterse, burada verilen işaretlerin yardımıyla kolayca insandan başka bir şey olmadığı yargısına varacaktır. İncil de Onun bir insan ve normal insanların istek ve ihtiyaçlarına tâbi olduğuna tanıklık etmektedir: "Bir kadından (Meryem) doğmuştur O. Diğer insanlar gibi Onun da bir soy kütüğü vardır; başka insan bedenleri gibi aynı özellik ve sınırları taşıyan bir bedeni vardı; uyur, yer, soğuğu ve sıcağı hissederdi; şeytanın kışkırtmasına bile maruz kaldı." Bütün bunlar Onun İlah ve Allah'a İlahlığında ortak olamayacağını açıkça göstermektedir. Hıristiyanların kendi İncilleri Onu sadece bir insan olarak nitelerken, İlahlığı Hz. İsa'ya (a.s) vermekte ısrar etmeleri zihni sapıklığın tuhaf bir marifetidir.. Bu, onların İncil'lere değil de, kendilerinin icat edip, ilahlığa yükselttikleri hayali bir Hz. İsa'ya (a.s) inandıklarının açık bir delilidir. Mevdudi

Bu pasajın anlamı, Hz. İsa'nın kendisinden önce yaşamış diğer bütün peygamberler gibi sadece bir fâni olduğu ve Hz. Meryem'in kendisinin hiçbir zaman “Allah'ın annesi” olduğunu iddia etmediğidirLafzen, “onlar [hakikatten] nasıl sapmışlardır”. Efeke fiili, öncelikle, “[bir kimseyi veya bir şeyi] geri çevirdi” anlamına gelir: soyut anlamıyla, çoğunlukla “o yalan söyledi” demektir (çünkü, yalan, hakikatten uzaklaşmaya işaret eder). Ufike edilgen kalıbı, çoğu zaman, “o, görüşünden (yahut “yargısından”) saptı” ve böylece, “onun zihni tersyüz oldu” veya “saptırıldı” anlamlarına sahiptir. (Karş. Kâmûs ve Tâcu'l-‘Arûs; ayrıca Lane I, 69.) M.Esed

Mâide sûresinin bu beş âyetini beraberce yorumlamamızın sebebi, konu olarak birbirine içten bağlı olmaları ve aynı konunun dokusunu mey­dana getirmiş olmalarındandır. Daha önceki âyetlerde yüce Allah yahudi-lerin durumunu anlattıktan sonra, bu sefer de hıristiyanların durumunu ele almaktadır. Mâide sûresinin 69. âyetinde müslüman, yahudi, hıristiyan ve Sâbiîler'in Allah'a, âhirete inanıp iyi amel sergileyenlerinin değerlendiril­mesi yapılmıştı. Bu âyetten sonra gelen 70 ve 71. âyetlerde bu çizginin dışına çıkan, Allah'a verdiği sözde durmayıp ahdini bozan, Allah'ın pey­gamberleri kendilerine nefislerinin arzu etmediği şeyi getirdiklerinde onları yalanlayan, onları öldüren, bundan fitne çıkmayacağını sanan, kör ve sa­ğır davranıp aklı devre dışı bırakan İsrâiloğulları'nın bir kesimi ele alınmıştır.

1. Daha sonra 72. âyette peygamber olan bir insanın tanrılaştırılması konusunda hıristiyanların durumu ele alınmaktadır. Bu insanlar da İsrâiloğulları'nın bir bölümünü teşkil ediyordu. Bu insanlar, kitap ehli ol­maktan çıkarak "kâfir" sıfatını aldılar. Onlar nasıl bir tanrı fikri ileri sürdü­ler:

a) "Andolsun ki, Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesih'tir diyenler kâfir olmuşlardır". Meryem oğlu Mesih­'in babasız olarak dünyaya gelmiş olması, zamanla tanrılaştırılmasına ka­dar varan bir tartışmayı açmıştır.

b)  Onlardan başka bir grubun, Mâide sûresinin 73. âyetinde: "Andolsun, Allah üçün üçüncüsüdür, diyenler kâfir olmuşlardır" şeklinde inandıkları nakledilmektedir. Teslîs akîdesi, ya da üçleme denen inanç şeklini benimsediler. "Baba, oğul, kutsal ruh" şeklindeki tanrı fikri ya da itikadı, tevhîd itikadının içine sokuldu.

c) Mâide sûresinin 116. âyetine göre, anne-oğuldan ibaret olan ikili tanrı inancı, tevhîd itikadına dahil edildi. Onun için bu âyette yüce Allah,

Meryem oğlu îsâ'ya insanlara bu ikili inancı benimsemelerini kendisinin öğretip öğretmediğini sordu.

d) Tevbe sûresinin 30. âyetine göre önce yahudiler Hz. Üzeyir'i, sonra hıristiyanlar Hz. îsâ'yı "Allah'ın oğludur" diyerek, evlât edinen bir Allah anlayışını gündeme getirdiler ve kâfir oldular. Daha sonra yahudi ve hıristiyanlar kendilerini Allah'ın oğlu olarak görmeye başladılar Tek tanrı fikri ve inancının yanında mantar şeklinde çıkan bu inanış şekilleri, yüce Allah tarafından inkâr olarak değerlendirilmekte ve tenkit­leri şu şekilde yapılmaktadır.

2. "Halbuki Mesih, ey İsrâiloğuİları! Rabbim ve rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz- Biliniz ki kim Allah'a ortak ko­şarsa, elbette Allah ona cenneti haram kılar. Artık onun yeri ateştir. Ve zâ­limler için yardımcılar yoktur, demişti".

a) Görüldüğü gibi, 72. âyetin başında yüce Allah'ın inkâr olarak değerlendirdiği bu inanış biçimini, yani Meryem oğlu Mesih'in Allah ol­duğu itikadını, Hz. îsâ şirk olarak değerlendirmektedir.

b)  Hz. îsâ, İsrâiloğulları'na, kendisinin ve onların rabbi olan tek Allah'a kulluk etmelerini emretmişti. Günümüzdeki İncil'de de aynı söy­leve yakın ifadeler yer almaktadır: "O zaman îsâ ona dedi: 'Çekil şeytan, çünkü; 'Rab Allah'ına tapınacak, ve yalnız O'na kulluk edeceksin', diye yazılmıştır" (Matta, 6/10; bu âyetin benzeri, Luka, 6/8'de geçmektedir).

Demek ki ikili veya üçlü tanrı fikrini veya itikadını hıristiyanlara, ya da İsrâiloğulları'na Hz. îsâ öğretmemiş, tam tersine onlara tek Allah inancını aşılamıştır. Onların inkâra ve şirke sapmalarının kaynağında ne kutsal kitapları ne de peygamber ve beşer olan Hz. îsâ vardı.

c) Mâide sûresinin 72. âyetinin devamında Hz. îsâ onları şirk bata­ğından kurtarmak için, yüce Allah'ın müşriklere cenneti haram kıldığı, müşrikin yerinin ateş olacağı, müşriklerin zâlim oldukları ve onların mah­şerde yardımcılarının olmayacağı uyarısında bulunmuştu. Böylece yüce Allah, Hz. îsâ'ya gönderdiği tevhîd inancını İsrâilo-ğulları'na nasıl öğrettiğini, şirk ile nasıl mücâdele verdiğini onun ifadele­riyle anlatarak İsrâiloğullan'nm yanlışını tenkit etmiştir.

3. Mâide sûresinin 73. âyetinin devamında teslis inanışından hemen sonra şu uyarıda bulunulmaktadır:

a)  "Halbuki bir tek Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur". Tevhîd inancının parçalanamayacağı ilkesini getiren bu kısım, hem bütün hak dinlerin öğrettiği tevhîd inancını bir kere daha gündeme getirmekte, hem İsrâiloğulları'nın tenkidini yapmaktadır. Böylece yüce Allah onların itikadını tenkit ederken, doğru inanış biçimini de öğretmek­tedir.

b) Eğer dıyegeldıklerinden vazgeçmezlerse, içlerinden kâfir olanlara acı bir azap isabet ede­cektir". Yüce Allah'ın inkâr ve şirk olarak değerlendirdiği bu ikili ve üçlü ilâh itikadını normal yollardan tenkit ederek, onların bu inanış şeklinden vazgeçmelerini istemektedir. Normal bilgilendirmenin yeterli olmadığı in­sanları caydırmak için, cehennem azabını devreye sokmaktadır.

72. ve 73. âyetlerden şunu anlıyoruz. Bir fikri ve inanış biçimini tenkit ederken, öncelikle doğrusunu onun yerine koymak gerekiyor. Ol­madığı takdirde işin varacağı kötü neticeyi ortaya koyarak caydırıcı bir yol tutulmalıdır. Demek ki yanlış bir düşünce, inanç ve davranışın önce ne­reye varacağı şeklindeki kötü neticeyi değil, ne olması gerektiğini, yani doğrusunu anlatmak, öğretmek gerekiyor. Yanlışın karşıtı, neticesi değil, doğru olanıdır.

4. Mâide sûresinin 74. âyetinde İsrâiloğulları, daha sonra hıristiyan denilen kesimin bu yaptıklarından tövbe edilmesi, yani dönülmesi gereken büyük hatâ olduğu anlatılarak, ne yapılması gerektiği gündeme getirilmek­tedir: "Hâlâ Allah'a tövbe edip O'ndan bağışlanmayı dilemeyecekler mi? Allah çok affedici ve merhamet sahibidir".

Buraya kadar 72 ve 73. âyetlerde yanlış inanış şekilleri, inkâr ve şirk değerlendirmesiyle anlatıldı, doğru olan öğretildi ve nihayet caydırıcı olması için cezanın ne olduğu belirlendi. Bu âyette de, hatâdan dönülmesi ve hatânın affedilmesi için gereken davranışlar öğretilmektedir.

a) Allah'a tövbe etmek. Allah'a tövbe etmenin buradaki anlamı, Allah'a yönelmektir. Allah'tan başkasını tanrı edinmek itikadını bırakarak, sadece ve sadece Allah'a yönelmeyi ve O'nu tanrı edinmeyi ifade etmek­tedir.

b) Allah'tan af dilemek. Sadece Allah'a yönelmekle iş bitmi­yor, aynı zamanda geçmişteki şirk denen en büyük günâhın temizlenmesi için, tevhîd inancını kabullendikten sonra af dileğinde bulunmak gereki­yor.

c) Tövbe ile istiğfar. Tövbe iJe istiğfar, ve üçJü tanrı itika­dını benimseyen hıristiyanlara bir çıkış kapısı olmaktadır. Bu kapıyı yüce Allah'ın affedici ve merhamet sahibi olma sıfatları açık tutmaktadır.

Allah, kullarının şirk ve inkâr alanında kalmalarını hiç istemiyor. Çünkü bir zaman sonra o alan ateş alanına dönecektir. Dinin esas görevi, ateş alanına dönecek olan şirk ve inkâr alanından insanları kurtarmak ve onlara bir çıkış kapısı sunmaktır. Yüce Allah af ve merhamet sıfatları ge­reği, o ateş alanından kurtarmayı bu âyette kulların önüne koymakta, önemli olanın hatâyı cezalandırma olmadığı, tam tersine af ve merhametin önemli olduğunu vurgulamaktadır.

5. Yüce Allah Mâide sûresinin 75. âyetinde Meryem oğlu Mesih'in ne olduğunu, hangi görevle görevlendirildiğini açıklamaktadır.

a) "Meryem oğlu Mesih sa­dece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir". Hz. îsâ konusu Âl-i İmrân sûresinin 59. âyetinde açıklandı. Buradaki muhteva içerisinde hıristiyanların Hz. îsâ'yı tanrılaştırmalarının çok yanlış olduğunu anlatırken yüce Allah, onun sadece kendinden evvel gelen pey­gamberler gibi bir peygamber olduğunu vurgulamaktadır.

Hz. îsâ'nın ne olduğunu açıklarken, peygamberlik alanı ile Tanrılık inancının ayrılması gerektiği öğretisini vermektedir. Peygambere tanrılık yakıştırmak, hem onun alanını aşmak, hem de tek tanrı itikadı alanına tecavüz etmektir. Böylece yüce Allah, Allah ile peygambere yakışan alanın ne olduğunu öğreterek, itikadın kirlenmesini önlemektedir.

b) "Anası çok doğru bir kadındır". Yüce Allah âyetin bu kısmında "sıddîka" sıfatını Hz. Meryem'e, yani Hz. îsâ'nın annesine ya­kıştırmaktadır. Bu kelimenin anlamı; doğru, tasdîk edici, sapmamış mâna­larına gelmektedir.

Sıddîka kelimesine "tasdîk eden" mânasını, Tahrîm sûresinin 12. âyetine dayanarak veriyoruz. "Ve rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdîk etti". Demek ki Hz. Meryem, inancında hiç şirke sapmamış, cinsel namusunu koruduğu gibi, itikad namusunu da koru­muştu. Gönülden inanan bir kadındı.

Sıddîka kelimesinin başka bir anlamı da, günâhlardan arınmış de­mektir. Günâhlardan arınma ve gönülden bağlı olacak bir şekilde tasdîk edici olmak, beşer için düşünülen vasıflardır. Allah için günâhlardan arınmışlık ve Allah'ın kelimelerine ve kitaplarına gönülden inanmak gibi vasıflar düşünülemez.

c) "Her ikisi de yemek yerlerdi". Onların tanrı ola­mayacağını anlayabilecekleri, âyetin bu kısmında anlatılmaktadır. Yemek yiyen varlık, hayatını sürdürmek için muhtaç olduğunu göstermektedir. Muhtaç olan varlık ise tanrı olamaz.

Zaten Hz. îsâ'nın çoğu âyetlerde "Meryem oğlu" olarak yer alması­nın sebebi de, onun bir varlıktan doğduğunu her defasında tekrar ederek ezelî olmadığını, yani tanrı olamayacağını hatırlatmaktadır. Birinden do­ğan varlığın başlangıcı var demektir; başlangıcı olan da tanrı olamaz. Âyette annesinin yediğini söylemekle, onun da tanrı olamayacağını ispat etmektedir.

6. Mâide sûresinin 75. âyetinde, Hz. îsâ'nın kim olduğu, görevinin neler olduğu deliller getirilerek açıklanmaktadır: "Bak, onlara delilleri nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl yüz çe­viriyorlar". Âyetin bu kısmından çıkaracağımız bazı genellemeler olacak­tır:

a) İnsanlar yanlış inanca sapabilirler. Onların yanlış inanca sapma­larının sebepleri ne olursa olsun, yanlış inançta olduklarını onlara delille­riyle ispat etmek gerekiyor. Hiç inancı olmayan bir insana doğru inancı aşılamak, y arinş manta Hıristiyan­lar belli bir inanca sahip olduklarından, onlara yanlışlarını anlatmak ve onları doğru inanca çekmek zordur. Bunu yapabilmenin yolu, onlara delil­leri net bir şekilde açıklamaktan geçmektedir.

b) Din âlimleri, yanlış inançlarla mücadele edebilmek için deliller üretip onları açıklayacak seviyede olmalıdırlar. Onun için Allah kendi metodunun kullanılmasını istemektedir. Yanlış inancın yanlışlığını, doğru inancın doğruluğunu ispat edecek bilimsel bir kimliğe sahip olan din âlimleri yetiştirmek din eğitiminin amacı olmalıdır.

Burada şu soruyu sormakta yarar vardır: Yüce Allah hangi delilleri onlara açıkladı? Bu sorunun cevabını şu âyetlerle vermek mümkündür:

a) Hz. îsâ'nın babasız dünyaya gelmesini ispatlarken, onun yaratılış örneğinin Hz. Âdem'in yaratılış örneği gibi olduğunu söyleyerek (Âl-i İmrân 3/59), diğer taraftan annesine ruhu gönderip, ona bir beşer gibi gö­züküp, hâmile kalmasının Allah'a kolay olduğunu ve Allah'ın ona ruh üfürmesiyle gerçekleştiğini anlatarak (Meryem 19/16-22; Enbiyâ 21/91; Tahrîm 66/12).

b) Meryem oğlu Mesih'in tanrı olamayacağını, bizzat kendisinin İs-râiloğulları'na "benim ve sizin rabbiniz" ifadesini kullanarak ona şirk ko-şulmamasını öğretmesi (Mâide 5/72).

c) Hı. îsâ'mrA sadece bir peygamber olduğunu ilân ederek onun ve annesinin yemek yediklerini söyleyerek (Mâide 5/75).

d) Bir varlığın tanrılığının kullarına temin edeceği fayda ve zararla bilinebileceğini söyleyerek (Mâide 5/76): "De ki: Allah'ı bırakıp da sizin için fayda ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen yalnız Allah'tır".

Tanrı olan varlık bütün varlıkların ihtiyaçlarını giderecek olan fay­dayı onlara temin edebilmelidir. Faydayı temin edecek olan varlıkların ihtiyacını hem duyacak hem bilecektir. Bir taşın içindeki böceğin ihtiyacını duyacak ve bilecek ve o ihtiyacı giderecektir. Bütün insanların dilleriyle ifade edip seslendikleri veya seslendirmedikleri ihtiyaçları tam anlamıyla bilen ve duyan varlık tanrı olmayacaktır. Böylece fayda ve zarardan hare­ketle tek Allah fikrine ve inancına giden delilleri açıklamaktadır.

Kötülük yapmaya kalktıkları Hz. îsâ kendini koruyamıyor ve onlara zarar verebilecek bir karşılık vermiyordu; Peki böyle bir beşer nasıl tanrı olabilir? Fayda ve zararı gündeme getirerek tanrı olabilecek ile olamaya­cakları ispat etme metodu önceki peygamberlerde de vardı. Buna örnek olarak Enbiyâ sûresinin 66. âyetini verebiliriz: "ibrahim, 'Öyleyse' dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâlâ tapa­cak mısınız?"

Diğer taraftan Hz. Muhammed'in tanrı olmadığını öğretmek için A'râf sûresinin 188. âyeti vahyedilmiştir: "De ki: Ben Allah'ın dilediğin­den başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip de­ğilim. Eğer ben gaybı bilseydim, iyiyi çoğaltır ve bana hiçbir fenalık do­kunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim".

Bu âyet, hıristiyanların Hz. îsâ'yı tanrı edinmeleri gibi, müslüman-ların Hz. Muhammed'i tanrı edinmemeleri için inmiştir. Bütün bu delillere rağmen Mâide sûresinin 75. âyetinin sonunda: "Bak nasıl yüz çeviriyor­lar" ifadesine yer verilmektedir.

Mâide sûresinin 72-76. âyetleri arasında İsrâiloğulları'nın hıristiyan kanadının şirke sapmamaları için anlatılan delillerin etkisiyle başkalarının etkisi bir araya gelince, 75. âyetin sonundan anlaşıldığına göre başkaları­nın, yani şeytanî güçlerin etkisi baskın çıkarak dönmelerine sebep olmak­tadır.

Âyetin sonunda ennâ yü'fekûn "nasıl döndürülüyorlar" yer almaktadır. İfadede yer alan yü'fekûn kelimesi, efekeden türemiştir. Bu kelimenin asıl anlamı, "yalan söylemek"tir. İfk denen iftira da bu keli­meden gelmektedir. Gerçek olandan dönmek ve yüz çevirmek de bir ya­landır. Üfike kalıbı, "görüşünden, kararından, yargısından döndü" anlamına gelmektedir. İnsan zihninin, gönlünün altüst olması mânasını ifade etmektedir. Sadece altüst olmakla kalmıyor, bu durum davranışlara yansı­yarak doğrudan yüz çevirmeye neden oluyor. B.Bayraklı

Karş. 4:171. Bu pasaj, öncekiler gibi, Hz. İsa'ya sevgilerinin, o'nu uluhiyet derecesine yükselterek “hakikatin sınırlarını ihlal etme”lerine sebep olduğu Hristiyanlara hitab etmektedir: ehlu'l-kitâb'ı bu bağlamda “İncil'in takipçileri” olarak çevirmemin sebebi budur. Lafzen, “doğru yoldan sapmış olan”; yani, bugüne kadar bu durumda ısrar eden (Râzî): zaman içinde ilahlığı dinî önderlerine yakıştırmaya başlayan -dinler tarihinde çok sık karşılaşılan bir olgu- birçok topluluğa işaret. M.Esed

 Burada, Hıristiyanların kendilerinden sapık itikat ve yollar edinmiş yanlış yoldaki uluslara telmihte bulunulmaktadır. Telmih, fantazileri Hıristiyanları başlangıçta kendilerine gösterilmiş olan Doğru Yol'dan saptıran Yunan filozoflarındandır özellikle. Mesih'in ilk izleyicilerinin inançları, büyük ölçüde şahit oldukları gerçeğe ve peygamberlerinin kendilerine öğrettiğine uygun düşüyordu. Fakat, daha sonra Hıristiyanlar Mesih'e saygı ve bağlılık göstermede sınırları öylesine aştılar ve inançlarının felsefi yorumlarından ve fantazilerinden öylesine etkilendiler ki, Mesih'in gerçek öğretileriyle ortak hiçbir yanı olmayan yeni bir din icat ettiler. Bu bağlamda, Charles Anderson Scott'un Jesus Chrıst'tinden alınan şu satırlar (s: 677-678) (Encyclopadia Britannica, ondördüncü baskı) okunmaya değer:
"Matta, Markos ve Luka'nın (bu noktada taşıdığı gerçek anlam ve önem kuşkuludur) başlangıcındaki doğuş hikayelerinden ayrı olarak, bu üç İncil'de yazarlarının İsa'yı, insandan, özellikle Allah'ın ruhuyla donanmış ve Allah'la kendisinden "Allah'ın oğlu" olarak söz edilen varlığını haklılayan kopmaz ilişki içinde bulunan bir insandan başka bir şey olarak düşündüklerini gösteren hiçbir şey yoktur.
Matta bile O'na, bir marangozun oğlu olarak değinir ve Petrus'un Onu Mesih olarak tasdik etmesinden sonra, "kendisini alıp sert sözler sarfetmeye başladığını" anlatır. (Matta, XVI. 22) ve Luka'da iki mürid Emmaus yolunda Ondan hâlâ "Allah ve tüm insanlar önünde amelde ve sözde sağlam bir peygamber" olarak söz etmektedirler. (Luka, XXIV. 19). Oldukça ilginçtir ki, Markos yazılmadan önce "Rabb"in Hıristiyanlar arasında yaygın biçimde İsa'yı tanımlamak için kullanılmakta olduğu gerçeğine rağmen ikinci İncil'de hiçbir zaman bu isimle anılmaz. (Kelime Allah için serbestçe kullanılırken, İsa hakkında birinci İncil'de de görülmez.) Üçü de taşıdığı büyük önemi vurgulayarak ve bütünüyle İsa'nın çektiği işkenceyi ve ölümünü anlatır, fakat "kefaret" bölümü (Markos, X. 45) ve Son Yemek'te ki, bazı sözler dışında, bu kelimeye sonradan eklenen anlamla ilgili hiçbir işaret yoktur. İsa'nın ölümünden günah veya afla herhangi bir ilgisinin bulunduğu bile ima edilmez. Pavlos "kefaret" sözünü etmeseydi, yalnızlığı ve muğlaklığı içinde yaptığını da yapmayacaktı."
Aynı yazar yine şöyle diyor: "O'nun kendisini bir peygamber olarak gördüğü, 'Bugün, yarın veya yarından sonra yoluma gitmeliyim, çünkü bir peygamberin Kudüs'ten yok olup gitmesi olmaz' gibi birkaç sözünde belli olmaktadır. (Luka, 13;39)." O sık sık kendisine 'insanoğlu' der. Hatta göğe çıkışından sonra bu çıkış olayı nedeniyle İsa'nın 'Allah'ın oğlu' yapılıp tam bir güçle donatıldığını açıklayanın Aziz Pavlos olduğunu söyler. "İsa hiçbir zaman kendisine 'Allah'ın oğlu' demez" der o ve bu ismin kendisine başkaları tarafından verildiği zaman, bununla herhalde ancak Onun mesih olduğunun itiraf edildiğini belirtir. Fakat İsa kendisini her zaman mutlak anlamda "Oğul" olarak tarif eder... Bunun da ötesinde, Allah'la olan ilişkisini tarif etmek için yine mutlak olarak "Baba" kelimesini kullanır. Onun bu ilişkinin eşsizliğini her zaman farketmediği düşünülebilir; öyle ki, hayatının ilk döneminde ilk ayrıcalığını başka insanlarla paylaştığı bir ayrıcalık sanıyordu; fakat edindiği hayat tecrübesi ve insan tabiatı hakkındaki derin bilgi, kendisini bu ayrıcalıkta yalnız olduğunu görmeye zorladı."
"Petrus'un Pentrikos'ta söylenmiş 'Allah'tan razı olmuş kişi' sözleri, çağdaşlarının İsa'yı nasıl tanıyıp kabul ettiklerini gösterir... İnciller bu sözlerin kabul edilmesi gerektiği hakkında hiçbir kuşkuya yer bırakmaz. Onlardan öğrendiğimize göre, İsa fizikî, zihnî ve tabiî gelişme aşamalarından geçmiş, acıkmış, susamış, yorulmuş ve uyumuştu; şaşırtılabilir ve bilgi isteyebilirdi; acı çeker ve ölürdü. Hiç bir zaman sonsuz bilgi iddiasında da bulunmadı.
Böyle bir iddia, kuşkusuz yalnızca İncillerin yarattığı izlenime ters düşmekle kalmayacak, aynı zamanda, başlıca günaha teşvik, 'Gethsemane' ve Çarmıha Gerilme tecrübeleriyle de uzlaştırılamayacaktı. Bu tür tecrübeler tümden gerçek dışı görülmedikçe, İsa bunları yaşamış ve insani bilgideki peygamberî basirete ve marifete dayalı bir takım değişikliklere tabi insan bilgisinin sınırları içerisinde bu tecrübelerden geçmiş olmalıdır. İsa'yı her şeye gücü yeter görmek için de öyle pek neden yoktur. O'nun Allah'tan bağımsız veya bağımsız bir ilah olarak davrandığına dair hiçbir gösterge yoktur. Gerçekte, ibadet alışkanlığının ve böylesi ancak ibadetle gider gibi sözlerinin de ortaya koyduğu üzere, Allah'a olan bağımlılığını itiraf etmektedir kendisi. Hatta kendisine mutlak anlamda yalnızca Allah'a ait olan iyiliği ve hayrı da yakıştırmamıştır o. Son şekilleriyle Hıristiyan Kilisesi, doğmuş İsa'yı ilâhî varlık düzeyine çıkarıncaya değin yazıya geçirilmemiş olmalarına rağmen, bir yanda kayıtların İsa'nın gerçek insanlığıyla ilgili tüm delilleri barındırması, öte yandan hiçbir yerde O'nun kendisini Allah olarak gördüğüne dair herhangi bir şeyin bulunmaması İncillerin gerçek tarihî karakterleri konusunda dikkat çekici bir şehadettir..."
"Allah'ın oğlu ismine İsa ile ilgili olarak kullanıldığı şekliyle, ilk olarak tümden dinî bir muhteva verenin, ilk Hıristiyan toplumu mu yoksa bizzat Pavlos'un kendisi mi olduğunu kestirmek mümkün olmayabilir. Herhalde birincisi, yani toplumun kendisi olsa gerektir. Fakat havari Pavlos şüphesiz bu ismi tüm anlamıyla benimsemiş ve 'Oğul İsa/Krist'e Ahd-i Atik'te özellikle Rabb Yehova'ya verilen pek çok fikir ve deyim aktararak anlamı açıklığa kavuşturmak için çok şeyler yapmıştır. Her ismin üstünde bu ismi, 'Rabb' ismini vermiştir Ona. Aynı zamanda Krist'i Allah'ın hikmeti ve Allah'ın şanı ile eşleştirip, Ona mutlak anlamda Oğul'luk da vermekle Pavlos, İsa (Krist) için Allah'la miras yoluyla gelen eşsiz, ahlâkî kişisel ve sonsuz bir ilişki iddia etmiş oluyordu. Öte yandan, Pavlos çoğu biçim ve yollarla İsa'yı Allah'la eşleştirmişse de, kendisi Ondan Allah olarak söz etmekten kaçınmıştır..." (s. 22-25, Enc. c. 13, 1946).
"(Üçleme) Düşüncesi biçimleri Yunan filozoflarına ait olup, onlardan Yahudi öğretilerine girmiştir. Böylece, tipik bir bileşimle karşılaşıyoruz. İsa'nın kişiliğinde olgunlaşan Kitab-ı Mukaddes'in dini doktrinleri yabancı bir felsefenin içinden geçmektedir..."
"Üçleme Doktrini'nde Yahudi kaynağı, Baba, Oğul ve Ruh terimlerini donattı. İsa son terimi nadiren kullandığı gibi, Pavlos'un onu kullanışı da o kadar açık değildir. Yahudi edebiyatında ise bu bütünüyle şahıslaştırılmıştır. Görüldüğü üzere Yunan etkisiyle değişikliğe uğramışsa da, malzeme Yahudi'ye aittir; fakat sorun Yunan'ındır ve öncelik ahlakî hatta dinî bile değil, metafizikîdir. Nedir bu üç faktör arasındaki ontolojik ilişki? Kilisenin cevabı İznik formülündedir ve Yunan karakteri taşımaktadır..." (Enc. Britanicca, c: 5, s. 633 son satır, "Christianity" maddesi..) Mevdudi

İsrailoğulları'nın bozulması evrensel sürece göre meydana gelmiştir. Önce bir toplumda bazı bireyler bozulur; eğer toplumun kollektif bilinci canlıysa, kamuoyu bunları bastırır ve toplum bütün olarak bozulmaktan kurtulur. Fakat, toplum bozulmuş üyelerinin gittiği yollara adeta onları onaylarcasına ve kendilerini istediklerini yapmada serbest bırakırsa, başlangıçta birkaç kişiyle sınırlı olan bozulma yavaş yavaş toplum içinde yayılır. İşte İsrailoğulları'nda olan buydu.Davud ve İsa peygamberlerin (Allah'ın selamı üzerlerine olsun) diliyle lânetlenme konusunda bkz. Zeburlar: 10 ve 50, Matta: 23. Mevdudi

Bu âyetlerde de konunun merkezinde olan Ehl-i Kitabın yanlışları sayılmakta, doğru yola gelmeleri istenmektedir. Onlara önce, Ey Kitap Ehli! Tevrât'ı, İncîl'i ve Rabbinizden size indirileni ikâme etmedikçe hiçbir şey üzerinde değilsiniz çağrısı yapılarak, Tevrât ve İncîl'de yer alan ilkeleri hayata geçirmedikçe bir değerlerinin olmayacağı açıklanmıştır. Bu mesaj Cum‘a sûresi'nde şöyle yer almıştı:
Kendilerine Tevrât yükletilip de sonra onu taşımayan kimselerin durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan toplumun misali ne kötüdür! Ve Allah, zâlimler toplumuna hidâyet etmez. (Cum‘a/5)
Bu çağrının mesajı daha evvel detaylıca kendilerine iletilmişti:
Ehl-i Kitaptan bir çoğu, gerçek kendileri için ortaya konduğu hâlde, benliklerindeki kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir etsinler isterler. Buna rağmen siz, Allah'ın emri gelinceye kadar af ile, hoşgörüyle davranın. Şüphesiz Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. Ve siz salâtı ikâme edin ve zekâtı verin! Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. Bir de onlar [inananları Yahûdileştirmek, Hristiyanlaştırmak isteyenler], “Yahûdi ve Hristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek” dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, delilinizi getirin.” Hayır, aksine kim iyileştiren-güzelleştiren biri olarak yüzünü [kendisini] Allah için islâmlaştırırsa, işte onun, Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. Ve Yahûdiler, “Hristiyanlar bir şey üzerinde değillerdir” dediler. Hristiyanlar da, “Yahûdiler bir şey üzerinde değillerdir” dediler. Oysa onlar, kitab'ı okuyorlar. Bilmeyen kimseler de onların sözü gibisini dediler. Artık içinde ihtilaf edip durdukları şeylerde, kıyâmet günü aralarında Allah hüküm verecektir. (Bakara/109-113)
Bu çağrıdan sonra Rasûlullah, Şüphesiz ki, Rabbinden sana indirilenler, onların çoğunda azgınlık ve küfrü artırıyor. Öyleyse kâfirler toplumu için üzülme! denilerek teselli edilmiş, sonra da onların geçmişine ve âkıbetlerine dair birtakım bilgiler verilmiştir: Şüphesiz şu iman etmiş kişiler, Yahûdileşmiş kişiler, Sâbiiler ve Nasraniler; kim Allah'a ve âhiret gününe iman eder ve sâlihi işlerse, artık onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Andolsun ki Biz, İsrâîloğulları'nın sözleşmesini aldık ve kendilerine elçiler gönderdik; ne zaman ki onlara elçi, nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle geldi; bir kısmını yalanladılar bir kısmını da öldürdüler. Ve onlar, bir fitne olmayacağını sandılar da körleştiler ve sağırlaştılar. Sonra Allah onların tevbesini kabul etti. Sonra yine onlardan çoğu körleşti, sağırlaştı. Ve Allah, onların yaptıkları şeyleri en iyi görendir. Andolsun “Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder onun barınağı da Ateş'tir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.” demişti. Andolsun “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.
Bu açıklamalardan sonra sitemkâr ifadelerle, Hâlâ onlar, Allah'a tevbe etmez ve O'ndan af dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Meryem'in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açığa koyuyoruz. Sonra yine bak, onlar nasıl döndürülüyorlar! buyurularak kınanmışlar, ardından da, Allah'ın astlarından sizin için zarar ve fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, çok iyi işitendir, çok iyi bilendir. Ey Kitap Ehli! Dininizde hakkın dışında aşırılığa gitmeyin. Daha evvel sapmış, birçoklarını sapıtmış ve Yol'un ortasından sapmış bir toplumun tutkularına da uymayın denilerek hakka davet edilmişler,  sonra da hem Ehl-i Kitaba hem de başkalarına ibret olmak üzere, İsrâîloğulları'ndan küfreden kimselerin, isyan etmeleri, aşırı gitmeleri yaptıkları kötülüklerden birbirlerini men etmemeler nedeniyle Dâvûd ve Meryem'in oğlu Îsâ diliyle lanetlendiği bildirilmiş, en sonunda da isyanları, aşırı gitmeleri ve nemelazımcılıkları, Elbette, yapıp durdukları şey ne kötü idi! ifadeleriyle kınanmıştır.
72. âyetteki, Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder onun barınağı da ateş'tir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur” demişti ifadesiyle, ellerindeki İncîl nüshalarına da işaret edilmiştir:
Îsâ İblis'e şu karşılığı verdi: “‘Tanrın olan Rabbi sınama’ diye de yazılmıştır.” İblis aynı şekilde Îsâ'yı çok yüksek bir dağa çıkarıp o'na tüm görkemleriyle dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. “Yere kapanıp bana taparsan, bütün bunları sana vereceğim” dedi. Îsâ ona şöyle karşılık verdi: “Çekil git, Şeytân! ‘Tanrın olan Rabbe tap, yalnız O'na kulluk et’ diye yazılmıştır.” Bunun üzerine İblis Îsâ'yı bırakıp gitti. Melekler de gelip Îsâ'ya hizmet ettiler.
Ayrıca bu sûrenin 116-117. âyetlerinde de şöyle ifade buyurulmuştur: Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen, ğaybları en iyi bilenin ta kendisisin! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, Sen onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin” dedi.
Burada, Hristiyanların inançlarına dair Merhum Mevdûdî'nin açıklamalarını aynen aktarıyoruz:
Bu âyet Hz. Îsâ'yı (a.s) tanrı kabul eden Hristiyan doktrinini açıkça reddeder. Eğer bir kişi o'nun ne olduğunu içtenlikle bilmek isterse, burada verilen işaretlerin yardımıyla kolayca insandan başka bir şey olmadığı yargısına varacaktır. İncîl de o'nun bir insan ve normal insanların istek ve ihtiyaçlarına tâbi olduğuna tanıklık etmektedir: “Bir kadından [Meryem] doğmuştur o. Diğer insanlar gibi o'nun da bir soy kütüğü vardır; başka insan bedenleri gibi aynı özellik ve sınırları taşıyan bir bedeni vardı; uyur, yer, soğuğu ve sıcağı hissederdi; şeytânın kışkırtmasına bile maruz kaldı.” Bütün bunlar o'nun ilâh ve Allah'a ilâhlığında ortak olamayacağını açıkça göstermektedir. Hristiyanların kendi İncîlleri o'nu sadece bir insan olarak nitelerken, ilâhlığı Hz. Îsâ'ya (a.s) vermekte ısrar etmeleri zihnî sapıklığın tuhaf bir marifetidir. Bu, onların İncîl'lere değil de, kendilerinin icat edip, ilâhlığa yükselttikleri hayalî bir Hz. Îsâ'ya (a.s) inandıklarının açık bir delilidir. Burada, Hristiyanların kendilerinden sapık itikat ve yollar edinmiş oldukları yanlış yoldaki uluslara telmihte bulunulmaktadır. Telmih, fantezileri Hristiyanları başlangıçta kendilerine gösterilmiş olan Doğru Yol'dan saptıran Yunan filozoflarındandır özellikle. Mesih'in ilk izleyicilerinin inançları, büyük ölçüde şâhit oldukları gerçeğe ve peygamberlerinin kendilerine öğrettiğine uygun düşüyordu. Fakat, daha sonra Hristiyanlar Mesih'e saygı ve bağlılık göstermede sınırları öylesine aştılar ve inançlarının felsefî yorumlarından ve fantezilerinden öylesine etkilendiler ki, Mesih'in gerçek öğretileriyle ortak hiçbir yanı olmayan yeni bir din icat ettiler.
Bu bağlamda, Charles Anderson Scott'un Jesus Chrıst'tinden alınan şu satırlar (s. 677-678) (Encyclopadia Britannica, 14. baskı) okunmaya değer: “Matta, Markos ve Luka'nın (bu noktada taşıdığı gerçek anlam ve önem kuşkuludur) başlangıcındaki doğuş hikayelerinden ayrı olarak, bu üç İncîl'de yazarlarının Îsâ'yı, insandan, özellikle Allah'ın rûhuyla donanmış ve Allah'la kendisinden ‘Allah'ın oğlu’ olarak söz edilen varlığını hakklılayan kopmaz ilişki içinde bulunan bir insandan başka bir şey olarak düşündüklerini gösteren hiçbir şey yoktur.
Matta bile o'na, bir marangozun oğlu olarak değinir ve Petrus'un o'nu Mesih olarak tasdik etmesinden sonra, ‘kendisini alıp sert sözler sarfetmeye başladığını’ anlatır (Matta, XVI:22) ve Luka'da iki mürit Emmaus yolunda o'ndan hâlâ ‘Allah ve tüm insanlar önünde amelde ve sözde sağlam bir peygamber’ olarak söz etmektedirler (Luka, XXIV:19). Oldukça ilginçtir ki, Markos yazılmadan önce “Rabb”in Hristiyanlar arasında yaygın biçimde Îsâ'yı tanımlamak için kullanılmakta olduğu gerçeğine rağmen ikinci İncîl'de hiçbir zaman bu isimle anılmaz. (Kelime Allah için serbestçe kullanılırken, Îsâ hakkında birinci İncîl'de de görülmez.) Üçü de taşıdığı büyük önemi vurgulayarak ve bütünüyle Îsâ'nın çektiği işkenceyi ve ölümünü anlatır, fakat ‘kefaret’ bölümü (Markos, X:45) ve Son Yemek'teki bazı sözler dışında, bu kelimeye sonradan eklenen anlamla ilgili hiçbir işaret yoktur. Îsâ'nın ölümünden günah veya afla herhangi bir ilgisinin bulunduğu bile ima edilmez. Pavlos ‘kefaret’ sözünü etmeseydi, yalnızlığı ve muğlaklığı içinde yaptığını da yapmayacaktı.”
Aynı yazar yine şöyle diyor: “Onun kendisini bir peygamber olarak gördüğü, ‘Bugün, yarın veya yarından sonra yoluma gitmeliyim, çünkü bir peygamberin Kudüs'ten yok olup gitmesi olmaz’ gibi birkaç sözünde belli olmaktadır” (Luka, 13:39). O sık sık kendisine ‘insanoğlu’ der. Hatta göğe çıkışından sonra bu çıkış olayı nedeniyle Îsâ'nın ‘Allah'ın oğlu’ yapılıp tam bir güçle donatıldığını açıklayanın azîz Pavlos olduğunu söyler. “Îsâ hiçbir zaman kendisine ‘Allah'ın oğlu’ demez” der o ve bu ismin kendisine başkaları tarafından verildiği zaman, bununla herhâlde ancak o'nun mesih olduğunun itiraf edildiğini belirtir. “Fakat Îsâ kendisini her zaman mutlak anlamda “oğul” olarak tarif eder... Bunun da ötesinde, Allah'la olan ilişkisini tarif etmek için yine mutlak olarak “Baba” kelimesini kullanır. Onun bu ilişkinin eşsizliğini her zaman farketmediği düşünülebilir; öyle ki, hayatının ilk döneminde ilk ayrıcalığını başka insanlarla paylaştığı bir ayrıcalık sanıyordu; fakat edindiği hayat tecrübesi ve insan tabiatı hakkındaki derin bilgi, kendisini bu ayrıcalıkta yalnız olduğunu görmeye zorladı. Petrus'un Pentrikos'ta söylenmiş ‘Allah'tan razı olmuş kişi’ sözleri, çağdaşlarının Îsâ'yı nasıl tanıyıp kabul ettiklerini gösterir... İncîller bu sözlerin kabul edilmesi gerektiği hakkında hiçbir kuşkuya yer bırakmaz. Onlardan öğrendiğimize göre, Îsâ fizikî, zihnî ve tabiî gelişme aşamalarından geçmiş, acıkmış, susamış, yorulmuş ve uyumuştu; şaşırtılabilir ve bilgi isteyebilirdi; acı çeker ve ölürdü. Hiç bir zaman sonsuz bilgi iddiasında da bulunmadı.
“Böyle bir iddia, kuşkusuz yalnızca İncîllerin yarattığı izlenime ters düşmekle kalmayacak, aynı zamanda, başlıca günaha teşvik, ‘Gethsemane’ ve Çarmıha Gerilme tecrübeleriyle de uzlaştırılamayacaktı. Bu tür tecrübeler tümden gerçek dışı görülmedikçe, Îsâ bunları yaşamış ve insanî bilgideki peygamberî basirete ve marifete dayalı birtakım değişikliklere tâbi insan bilgisinin sınırları içerisinde bu tecrübelerden geçmiş olmalıdır. Îsâ'yı her şeye gücü yeter görmek için de öyle pek neden yoktur. Onun Allah'tan bağımsız veya bağımsız bir ilâh olarak davrandığına dair hiçbir gösterge yoktur. Gerçekte, ibâdet alışkanlığının ve böylesi ancak ibâdetle gider gibi sözlerinin de ortaya koyduğu üzere, Allah'a olan bağımlılığını itiraf etmektedir kendisi. Hatta kendisine mutlak anlamda yalnızca Allah'a ait olan iyiliği ve hayrı da yakıştırmamıştır o. Son şekilleriyle Hristiyan Kilisesi, doğmuş Îsâ'yı ilâhî varlık düzeyine çıkarıncaya değin yazıya geçirilmemiş olmalarına rağmen, bir yanda kayıtların Îsâ'nın gerçek insanlığıyla ilgili tüm delilleri barındırması, öte yandan hiçbir yerde o'nun kendisini Allah olarak gördüğüne dair herhangi bir şeyin bulunmaması İncîllerin gerçek târihî karakterleri konusunda dikkat çekici bir şehâdettir...
“Allah'ın oğlu ismine, Îsâ ile ilgili olarak kullanıldığı şekliyle ilk olarak tümden dinî bir muhteva verenin, ilk Hristiyan toplumu mu yoksa bizzat Pavlos'un kendisi mi olduğunu kestirmek mümkün olmayabilir. Herhâlde birincisi, yani toplumun kendisi olsa gerektir. Fakat havari Pavlos şüphesiz bu ismi tüm anlamıyla benimsemiş ve ‘Oğul Îsâ/Krist'e Ahd-i Atik'te özellikle Rabb Yehova'ya verilen pek çok fikir ve deyim aktararak anlamı açıklığa kavuşturmak için çok şeyler yapmıştır. Her ismin üstünde bu ismi, ‘Rabb’ ismini vermiştir o'na. Aynı zamanda Krist'i Allah'ın hikmeti ve Allah'ın şanı ile eşleştirip, o'na mutlak anlamda Oğul'luk da vermekle Pavlos, Îsâ [Krist] için Allah'la miras yoluyla gelen eşsiz, ahlâkî kişisel ve sonsuz bir ilişki iddia etmiş oluyordu. Öte yandan, Pavlos çoğu biçim ve yollarla Îsâ'yı Allah'la eşleştirmişse de, kendisi o'ndan Allah olarak söz etmekten kaçınmıştır...” (s. 22-25, Enc. c. 13, 1946).
“(Üçleme) düşüncesi biçimleri Yunan filozoflarına ait olup, onlardan Yahûdi öğretilerine girmiştir. Böylece, tipik bir bileşimle karşılaşıyoruz. Îsâ'nın kişiliğinde olgunlaşan Kitab-ı Mukaddes'in dinî doktrinleri yabancı bir felsefenin içinden geçmektedir...
“Üçleme Doktrini'nde Yahûdi kaynağı, Baba, Oğul ve Rûh terimlerini donattı. Îsâ son terimi nadiren kullandığı gibi, Pavlos'un onu kullanışı da o kadar açık değildir. Yahûdi edebiyatında ise bu bütünüyle şahıslaştırılmıştır. Görüldüğü üzere Yunan etkisiyle değişikliğe uğramışsa da, malzeme Yahûdi'ye aittir; fakat sorun Yunan'ındır ve öncelik ahlâkî hatta dinî bile değil, metafizikîdir. Nedir bu üç faktör arasındaki ontolojik ilişki? Kilisenin cevabı İznik formülündedir ve Yunan karakteri taşımaktadır...” (Enc. Britanicca, c: 5, s. 633 son satır, “Christianity” maddesi.)
Pasajın son âyetlerinde “İsrâîloğulları'ndan şu küfreden kimseler, Dâvûd ve Meryem'in oğlu Îsâ diliyle lanetlenmişlerdir. Bu, onların isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri sebebiyledir. Onlar, yaptıkları kötülüklerden birbirlerini men etmiyorlardı. Elbette, yapıp durdukları şey ne kötü idi!” burularak, İsrâîloğulları'nın isyan, aşırı gitme ve nemelazımcılıkları yüzünden Davut ve Îsâ peygamber tarafından lanetlendikleri de açıklanmıştır. Bu lanetlenme olayını Kitab-ı mukaddes'te görebilmekteyiz:
Yâ Rabb! Neden uzak duruyorsun, sıkıntı günlerinde Kendini gizliyorsun? Kötüler gururla mazlumları avlıyor, mazlumlar kötülerin kurduğu tuzağa düşüyor.Kötü insan içindeki isteklerle övünür, açgözlü insan Rabbe lanet okur, O'nu hor görür. Kendini beğenmiş kötü insan Tanrı'ya yönelmez, hep, “Tanrı yok!” diye düşünür. Kötülerin yolları her zaman başarıya götürür. Öyle yücedir ki Senin yargıların, kötüler anlayamaz, düşmanına burun kıvırır. İçinden, “Ben sarsılmam” der, “hiçbir zaman sıkıntıya düşmem.” Ağzı lanet, hile ve zulüm dolu, dilinin altında kötülük ve fesat saklı. Köylerin çevresinde pusu kurar, masumu gizli yerlerde öldürür, çaresizi sinsice gözler. Gizli yerlerde pusuya yatar çalılıktaki aslan gibi, kapmak için mazlumu bekler ve ağına düşürüp yakalar. Kurbanları çaresiz çöker, saldıranın üstün gücü altında ezilir. Kötü insan içinden, “Tanrı unuttu” der, “örttü yüzünü, asla göremez.” Kalk, yâ Rabb, kaldır elini, ey Tanrı! Mazlumları unutma! Neden kötü insan Seni hor görsün, içinden, “Tanrı hesap sormaz” desin? Oysa Sen sıkıntı ve acı çekenleri görürsün, Yardım etmek için onları izlersin;çaresizler Sana dayanır, öksüzün yardımcısı Sensin. Kötünün, hakksızın kolunu kır, sormadık hesap kalmasın yaptığı kötülükten. Rabb sonsuza dek kral kalacak, uluslar O'nun ülkesinden temizlenecek. Mazlumların dileğini duyarsın, yâ Rabb, yüreklendirirsin onları, kulağın hep üzerlerinde; öksüze, düşküne hakkını vermek için, bir daha dehşet saçmasın ölümlü insan.
ASAF'IN MEZMURU
Güçlü olan Tanrı, Rabb konuşuyor; güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar yeryüzünün tümüne sesleniyor. Güzelliğin doruğu Siyon'dan parıldıyor Tanrı. Tanrımız geliyor, sessiz kalmayacak, önünde yanan ateş her şeyi kül ediyor, çevresinde şiddetli bir fırtına esiyor. Halkını yargılamak için yere göğe sesleniyor: “Toplayın önüme sadık kullarımı, kurban keserek Benimle antlaşma yapanları.” Gökler O'nun doğruluğunu duyuruyor, çünkü yargıç Tanrı'nın Kendisidir.Sela:“Ey halkım, dinle de konuşayım, ey İsrâîl, sana karşı tanıklık edeyim: Ben Tanrı'yım, senin Tanrı'nım!  Kurbanlarından ötürü seni azarlamıyorum, yakmalık sunuların sürekli önümde. Ne evinden bir boğa, ne de ağıllarından bir teke alacağım. Çünkü bütün orman yaratıkları, dağlardaki bütün hayvanlar Benimdir. Dağlardaki bütün kuşları korurum, kırlardaki bütün yabanıl hayvanlar Benimdir. Acıksam sana söylemezdim, çünkü bütün dünya ve içindekiler Benimdir. Ben boğa eti yer miyim? Ya da keçi kanı içer miyim? Tanrı'ya şükran kurbanı sun, Yüceler Yücesi'ne adadığın adakları yerine getir. Sıkıntılı gününde seslen Bana, seni kurtarırım, sen de Beni yüceltirsin.” Ama Tanrı kötüye şöyle diyor: “Kurallarımı ezbere okumaya ya da antlaşmamı ağzına almaya ne hakkın var? Çünkü yola getirilmekten nefret ediyor, sözlerimi arkana atıyorsun. Bir hırsız görünce onunla dost oluyorsun, zinâ edenlere ortak oluyorsun. Ağzını kötülük için kullanıyor, dilini yalana koşuyorsun. Oturup kardeşine karşı konuşur, ananın oğluna kara çalarsın. Sen bunları yaptın, Ben sustum, Beni kendin gibi sandın. Seni azarlıyorum, suçlarını gözünün önüne seriyorum. Dikkate alın bunu, ey Tanrı'yı unutan sizler! Yoksa parçalarım sizi, kurtaran olmaz. Kim şükran kurbanı sunarsa Beni yüceltir; yolunu düzeltene kurtarışımı göstereceğim.”
Bundan sonra Îsâ halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri ve Ferisiler Mûsâ'nın kürsüsünde otururlar. Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da, kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde baş köşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selâmlanmaktan ve insanların kendilerini ‘Rabbî’ diye çağırmalarından zevk duyarlar. Kimse sizi ‘Rabbî’ diye çağırmasın. Çünkü sizin bir tek öğretmeniniz var ve hepiniz kardeşsiniz. Yeryüzünde kimseye ‘Baba’ demeyin. Çünkü bir tek Babanız var, o da göksel Baba'dır. Kimse sizi ‘önder’ diye çağırmasın. Çünkü bir tek önderiniz var, o da Mesih'tir. Aranızda en üstün olan, diğerlerinin hizmetkârı olsun. Kendini yücelten alçaltılacak, kendini alçaltan yüceltilecektir. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Göklerin egemenliğinin kapısını insanların yüzüne kapıyorsunuz; ne kendiniz içeri giriyorsunuz, ne de girmek isteyenleri bırakıyorsunuz! Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız. Vay halinize kör kılavuzlar! Diyorsunuz ki: ‘Tapınak üzerine and içenin andı sayılmaz, ama tapınaktaki altın üzerine and içen, andını yerine getirmek zorundadır.’ Budalalar, körler! Hangisi daha önemli, altın mı, altını kutsal kılan tapınak mı? Yine diyorsunuz ki: ‘Sunak üzerine and içenin andı sayılmaz, ama sunaktaki adağın üzerine and içen, andını yerine getirmek zorundadır.’ Ey körler! Hangisi daha önemli, adak mı, adağı kutsal kılan sunak mı? Öyleyse sunak üzerine and içen, hem sunağın hem de sunaktaki her şeyin üzerine and içmiş olur. Tapınak üzerine and içen de hem tapınak, hem de tapınakta yaşayan Tanrı üzerine and içmiş olur. Gök üzerine and içen, Tanrı'nın tahtı ve tahtta oturanın üzerine and içmiş olur. Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, Kutsal Yasa'nın daha önemli yönleri olan adalet, merhamet ve sadakati ihmal edersiniz. Ondalık vermeyi ihmal etmeden esas bunları yerine getirmeniz gerekirdi. Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız! Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar. Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz.Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Peygamberlerin mezarlarını yaparsınız, doğru kişilerin türbelerini donatırsınız. ‘Atalarımızın yaşadığı günlerde yaşasaydık, onlarla birlikte peygamberlerin kanına girmezdik’ diyorsunuz. Böylece, peygamberleri öldürenlerin torunları olduğunuza siz kendiniz tanıklık ediyorsunuz. Haydi, atalarınızın başlattığı işi bitirin! Sizi yılanlar, sizi engerekler soyu! Cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız? İşte bunun için size peygamberler, bilge kişiler ve din bilginleri gönderiyorum. Bunlardan kimini öldürecek, çarmıha gereceksiniz. Kimini havralarınızda kamçılayacak, kentten kente kovalayacaksınız. Böylelikle, doğru kişi olan Hâbil'in kanından, tapınakla sunak arasında öldürdüğünüz Berekya'nın oğlu Zekeriyyâ'nın kanına kadar, yeryüzünde akıtılan her doğru kişinin kanından sorumlu tutulacaksınız. Size doğrusunu söyleyeyim, bunların hepsinden bu kuşak sorumlu tutulacaktır. Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk, civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa, ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim, ama siz istemediniz. Bakın, eviniz ıssız bırakılacak! Size şunu söyleyeyim: ‘Rabbin adıyla gelene övgüler olsun!’ diyeceğiniz zamana dek beni bir daha görmeyeceksiniz.”
Onların sapmaları Kur’ân'da birçok yerde konu edilmiştir:
De ki: “Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytâna tapanlar yapmışsa, işte bunlar, mekanca kötüdür ve yolun doğrusundan daha çok kaybolmuşlardır.” (Mâide/60)
Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olan kimseleri görmüyor musun? Onlar, sapıklığı satın alıyorlar ve sizin yol'dan sapmanızı istiyorlar. Ve Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Ve velî olarak Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisâ/44-45) H.Yılmaz

Lafzen, “ihtiraslarının (enfusuhum) onlara telkin ettiği”. Nefs'in “ihtiras” olarak çevrilmesi konusunda bkz. bu surenin 30. ayeti, not 37. Burada kasdedilen, onların kendilerini “Allah'ın seçkin topluluğu” olarak görmedeki inatçılıkları ve sonuçta, başkalarına bahşedilmesi muhtemel olan vahiyleri reddetmeleridir. M.Esed

Bu âyetlerin analizini toplu halde yapmayı uygun buluyoruz.

1. Haksız yere dinde haddi aşmak. Bir dinin mensupları haksız yere dinlerinde haddi nasıl aşarlar? Bu sorunun cevabını çeşitli âyetlerle birlikte vermek mümkündür. Burada kastedilen kitap ehlinden hıristiyanlar olduğuna göre, öncelikle onların durumuna bakmak gereki­yor.

a)  Hz. îsâ'ya ulûhiyyet derecesi vermeleri ve böylece onu tanrı edinmeleri. Bu konu özellikle Nisa suresinin 171. âyetinde ele alınmıştı. Orada Allah hakkında gerçek olmayan şeyleri söyleyerek, Hz. îsâ'yı tanrı derecesine yükselttikleri görülmüştü. Yüce Allah Hz. îsâ'nın sadece bir peygamber; Allah'ın Hz. Meryem'e ulaştırdığı bir kelime olduğunu, Alla­h'ı üçlememeleri gerektiğini ve Allah'ın tek olduğunu açıklamıştı. Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, İncil'in takipçileri olan hıristiyanlar, Allah ve Hz. îsâ konusunda çok ciddi sorunlar yaşıyorlardı. Bu durum hem Nisa sûresinin 171. âyetinde, hem de Mâide sûresinin 77. âyetinde, dinde aşırı gitme, haddi aşma olarak nitelendirilmiştir.

Diğer taraftan Mâide sûresinin 72-76. âyetleri arasında az önce aynı şekilde, Hz. îsâ'nın ulûhiyyeti, tanrı olma durumu tartışılmış ve bunun inkâra varan bir hâl aldığına dikkat çekilmişti.

b)  İncil'in takipçileri, yani hıristiyanlar, dinlerinde hurafelere, bid'atlara yer vermeye başladılar.

Hadîd sûresinin 27. âyetine göre, hıristiyanlar ruhbanlığı bid'at ola­rak   ortaya  koymuşlardır: "Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu biz yazmadık.

Fakat kendileri Allah rızâsını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar". Böylece bir bid'at olarak ruhbanlığı dinlerine soktular ve böylece dinî uygulamalarda aşırıya gittiler. Yüce Allah'ın farz kılmadığı bir davranış biçimini dindenmiş gibi göstermek, dinde aşırı gitmektir.

c) İncil'in takipçileri olan hıristiyanlar, başka grupların veya millet­lerin kültürünün etkisi altında kalarak dinlerinde aşın gittiler.

Tevbe sûresinin 30. âyetine göre, önce yahudiler Hz. Üzeyir'e "Al­lah'ın oğlu" dediler, aynı anlayış daha sonra hıristiyanlar arasında ortaya çıktı. Bir bakıma yahudi kültürünün hıristiyanlan etkilemesi olayı gerçek­leşmiş oldu.

Hıristiyanlığın eski Yunan felsefesinin etkisi altında kaldığını George William Nox admda bir rahibin Encyclopaedia Britannica'da yazdığı "Christianity" maddesinden ve aynı ansiklopedinin "Kilise Tarihi" adlı maddesinden anlıyoruz ki, Hıristiyanlık, Yunan felsefesinin etki alanına girmiş ve bu felsefe dinin safiyetini bozmuştur.

Bu ve buna benzer hıristiyan din adamlarının yazdığı yazılardan an­laşılıyor ki, Hıristiyanlık Yunan felsefesinin etkisiyle değişikliğe uğramış­tır. Bunun anlamı şudur: Tevhîd inancına dayanan bir oluşum meydana gelince, dinde aşırı gitmeler başladı. Tevhîd inancının öğretileri felsefeye yön verme yerine, felsefe dine yön vermiş ve böylece dinin saflığı ortadan kalkmıştır.

d) Dinde aşırı gitmenin şeklini Râzi, yahudilerin Hz. isa­'yı zina çocuğu olarak görmeleri olarak öne sürmektedir. Hıristiyanlar Hz. îsâ'ya ulûhiyyet verirlerken, yahudiler onu meşru olmayan çocuk olarak görüyorlardı. Âyetin bu bölümünden anlıyoruz ki, "hak olanın" dışındaki her şey dinde aşırılığa götürmektedir. Aşırılığın olup olmadığını "hak" be­lirleyecektir.

2. Başkalarının arzularına uymak. 77. âyetin ikinci bölümü, başkalarının etkisi altında kalmama konusunda bir hüküm getirmektedir: "Daha önce sapan, bir çoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayınız "

Âyetin bu kısmı, İncil takipçilerinin geçmiş kültürünün etkisinde kalma ihtimâllerinin olabileceğine dikkat çekmektedir. Bu öylesine yoz­laşmış bir kültürdü ki, nefsin sapık arzularıyla mayalanmış, önce kendile­rini yoldan çıkarmış, daha sonra başkalarına bulaşarak onların da dümdüz yoldan çıkmalarına sebep olmuştur.

Âyetin bu kısmında geçen ehvâ kavramı, objektif ve evrensel delil­lerin geçerli olmadığı, sübjektif, şehvet kokan, tarafgir görüşleri ifade et­mektedir. Akıldan gelmeyen, gönüle hiç uğramayan, ama tamamen arzu dolu görüşler demektir.

Kur'ân'da hevâ, daima olumsuz bir etki alanı olarak görülmektedir. Hevâ, doğrunun düşmanı olduğundan, daima yoldan çıkarmaktadır: "Hevâya uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır" (Sâd 38/26). Burada hevâ, hukukî bir hükümde objektif delillerin dışına çıkarak, nefse, yani arzulara uygun sübjektif karar vermeyi ifade etmektedir. Hukuk yolu Allah'ın yoludur. Hukukta hevânın etkisinde kalarak hüküm vermek de Allah'ın yolundan çıkmaktır. "O'na inanmayan ve nefsinin arzularına uyan kimseler seni O'ndan alıkoymasın, sonra mahvolursun" (Tâhâ 20/16). Nefsin arzulan denen hevânın etkisi altında kalan insanlar, insanı imandan bile çıkarırlar.

Necm sûresinin 3. âyetine göre, Hz. Peygamber'in en önemli özel­liklerinden biri, nevasından konuşmamasıdır. Bir konuşma vardır vahyin; bir konuşma vardır aklın etkisindedir; ama bir konuşma vardır ki, o da hevânın etkisindedir. Hevâ sadece insanı yoldan çıkarmaz, fikirlerini etki­lemez; aynı zamanda Câsiye sûresinin 23. âyetine göre kendini insana tanrı olarak kabul ettirebilir.

Yüce Allah müslümanların kitabı olan Kur'ân'da kitap ehli ile ilgili böyle bir emri neden vermektedir? Bu sorunun cevabına terbiyevî bir açı­sından bakmak gerekiyor. Burada kitap ehlinin yaptıkları bu yanlıştan ha­reket ederek, onları örnek vererek, müslümanların dinlerinde aşırı gitme­lerini önlemek amacı yatmaktadır.

3. Sınırı aşmak lanetlemeyi getirmiştir. İsrâiloğulları'nın genel anlamda olumsuz bir ahlâkını ortaya koyan Mâide sûresinin 78. âyeti, peygamberlerini lanetlemelerine kadar gittiklerini gündeme getir­mektedir. Aslında peygamberlerin ahlâkında lanet okumak yoktur, ama bu âyette Dâvud ve Meryem oğlu îsâ dili ile İsrâiloğulları lanetlenmişlerdir.

Matta İncili'nin 12. babının 34. âyeti şöyledir: "Ey engerekler nesli, siz kötü olduğunuz halde, nasıl iyi şeyler söyleyebilirsiniz? Çünkü ağız yüreğin taşmasından söyler". Aynı kitabın 23. babının 33-35. âyetleri şu şekildedir: "Siz ey yılanlar, siz ey engerekler nesli! Cehennem hükmün­den nasıl kaçacaksınız? Bunun için işte size peygamberler, hikmetli adamlar ve yazıcılar gönderiyorum; siz onlardan bazılarını öldürecek ve haça gereceksiniz ve bazılarını havralarda dövecek ve şehirden şehre ko­vacaksınız ki, sâlih olan Hâbil'in kanından, mâbedle mezbaha arasında öldürdüğünüz Barahiya oğlu Zekarya'nın kanma kadar yeryüzünde dökü­len her sâlih kan, üzerinize gelsin".

İşte 78. âyette geçen söz dinlememek mânasındaki isyan, onların Allah'ın peygamberlerini öldürmekle kendini göstermiştir. Aynı şekilde sınırı aşmaları da, Allah'ın yasaklarına uymamaları anlamına gelmektedir. Cumartesi balık avlamama yasağına uymayıp, o gün balık tutmaları; Mâide sûresinin 114. âyetine göre, gönderdiği sofraya rağmen iman etmeme­leri, sınırı aşmalarına sebep olmuştur.

İsyan etmeleri ve sınırı aşmaları, onların peygamberleri Dâvud ve îsâ tarafından lanetlenmelerine sebep olmuştur. Böylece yüce Allah, 78. âyette sebep-sonuç ilişkisi içinde lanetlenme olgusunu anlatmaktadır. Se­bep, söz dinlemeyip hukukun sınırlarını aşmaları, sonuç da peygamberleri tarafından lanetlenmeleri. İsrâiloğullan'ndan lanetlenen bu insanlar, kâfir olanlardı. Demek ki her kâfir olan insan veya insanlar lânetlenmemekte, isyan edip sının aşan kâfirler lânetlenmektedir.

79. âyet lanetlenmenin üçüncü sebebini vermektedir: "Onlar, birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar. Yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!"

Bunun anlamı toplumda kişiler veya gruplar birbirini kontrol edip kötü fiillerden uzaklaştırma denen eğitim faaliyetini yerine getirmiyorlardı. Sosyal kontrol denen bu faaliyetin, yerini nemelâzımcılığa bırakması, toplumun lanetin sınırları içine girmesine sebep olmaktadır. İsyan ve haddi aşmanın yanına bir de bu eylemlerden kişi veya grupları alıkoy­mama eklenince, lânetlenmeye lâyık olmaktadırlar.

Haksız yere insan öldürmek, hukukun sınırlarını aşarak hakları ayaklar altına almak ve insanları iğrenç fiillerden alıkoymamak, Hz. Dâ-vud ve Hz. îsâ'nın lanetlemesini getirmiştir. Demek ki inkâr psikolojisi bu fiiller vasıtasıyla topluma ve insanlığa yayılınca, laneti çağırmaktadır. İn­sanları iğrenç fiillerinden alıkoymamak, Allah tarafından, kötü fiil olarak değerlendirilmektedir. 78. âyeti de bu değerlendirmenin kapsamına alır­sak, isyanın, hukukun sınırlarını aşmanın ve insanları iğrenç fiillerinden alıkoymamanın kötü bir fiil olarak nitelendirilmekte olduğu neticesine va­rabiliriz. Allah "kötü fiil" kavramının içini doldurarak, yeni bir tanım ge­tirmektedir. İnkâr psikolojisi durumunda iken isyan etmek, haddi aşmak ve insanları iğrenç fiillerinden alıkoymamak, kötü fiilin açıklamasını yap­makta ve kötünün ne olduğunu tesbit etmektedir.

4. Yanlış dostluk gazabı getirir. Yüce Allah bütün bu değer­lendirmelerini "gözlem metodu"na dayanarak ispatlamaktadır. Onun için­dir ki 80. âyetin ilk kelimesi "görürsün" kelimesiyle başlamaktadır. Yani yüce Allah, kitap ehlinin isyanını, haddi aşmasını ve birbirlerini iğrenç fiillerden alıkoymamalarını, onların kimleri dost edindiklerini gözlemleyerek anlamanın mümkün olacağını beyan etmektedir.

"Onlardan çoğu inkâr edenlerle dostluk kurmaktadır". Yüce Allah, tevhîd inancına sahip olup hukukun kuralları içinde kalıp haklara tecavüz etmeyenlerin, hukukî meselelerini inkâr edenlere havale edecek kadar dostluk kurmalarının yanlışlığını vurgulamaktadır. Çünkü inkâr eden in­sanlar Allah'a isyan ettiklerinden, Allah hakkını çiğnediklerinden, insan haklarına riâyet etme gibi bir dertleri olmayacaktır. Onun için bu insanlarla hukukî meseleler teslim edilecek kadar dostluk kurulamaz.

Böyle bir dostluk rasyonel değil sübjektiftir. Yüce Allah, "Nefislerinin onlar için önceden hazırladığı şey ne kötüdür" derken, kuru­lan dostluğun kaynağında nefsin olduğu vurgulanmaktadır. Nefis keli­mesi cümlenin öznesi durumundadır. Hazırlama işini nefis yapmaktadır. Bunun anlamı, insanın içinde iş yapan biri daha vardır; bu da nefistir.

Nefis de eylemiyle bir şeyler hazırlayıp insanın önüne koymaktadır. Ama nefsin hazırladığı bu şeyin çok kötü olduğu da vurgulamaktadır.

Burada, kâfirleri dost edinerek, iman edenleri bir tarafa itmenin kaynağında nefsin eyleminin bulunduğunu belirtirken, nefsin bunu insana nasıl kabullendirdiğini Nisa sûresinin 51. âyetinde açıklamaktadır: "Kendilerine kitaptan nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve bâtıla iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: 'Bunlar Allah'a iman edenlerden daha doğru yoldadır' diyorlar!"

Demek ki nefis kâfirleri dost edinmesini insana dayatırken, kâfirle­rin iman edenlerden daha doğru yolda oldukları fikrini vasıta kullanmak­tadır. Çünkü akıl, doğru yolu arayacak ve doğru yolda olanları dost edi­neceğinden, nefis kâfirlerin daha doğru yolda olduğunu söyleyerek onla­rın dost edinilmesini temin edecektir. Demek ki nefis, "doğru yol" kav­ramını kullanmadan insanı etki altına alamıyor ve onu kâfirlere dost ya­pamıyor.

Bu noktadan hareket ederek diyebiliriz ki, kitap ehlinin "doğru yol" kavramını bilmemesi ve bu konuda yeterli eğitim almaması, dostunu yan­lış kişilerden veya gruptan seçmesine sebep olmuştur. Allah, müslüman-ları eğitirken bu konuda gözlem yaparak bilinçli hareket etmelerini ön görmektedir. Gözlemle olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin kurul­masını isterken, sebebi kendisi vermekte, sonucunu da insanla beraber tesbit etmektedir. Nefsin eylemi sebep, kâfiri dost edinmek sonuç olmak­tadır.

Bu âyetteki "nefisleri" kelimesini "ihtirasları" şeklinde tercüme et­mek de mümkündür. İhtiras, insan aklını devre dışı bırakınca, dost edin­mede ciddî hatâlar yapılmaktadır. Bu hatâların nelere mal olduğu ve ola­cağı âyetin devamından anlaşılmaktadır.

5. Cezalandırma çok ağırdır. "Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır". Âyetin bu kısmındaki ceza şekli sehıte kelimesiyle ifade edilmektedir. Bu ke­lime, "bir şeyden hoşlanmamak, kızıp öfkelenmek; eshete kalıbından alınınca öfkelendirmek, gazaplandırmak, acı hisler uyandırmak, kızmak" mânalarına gelmektedir. Kur'ân'da dört âyette geçen bu kelime, insanla-insan arasındaki psikolojik oluşum için de kullanılmaktadır.

a) Öfkeden deliye dönmek. "Onlardan sadakaların (taksimi) konusunda seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan onlara da verilirse razı olurlar, şayet onlara sadakalardan verilmezse, öfkeden neredeyse deliye dönerler" (Tevbe 9/58). Âyetten de anlaşıldığı gibi öfke, bir menfaatten istifade edememenin insanda doğurduğu psikolojik duygudur.

b) Gazaplandırmak. Muhammed sûresinin 28. âyetinde, insanın yanlış davranışının sebep olduğu ilâhî hoşnutsuzluk anlamında geçmek­tedir: "Bunun sebebi, onların Allah'ı gazaplandıran şeylerin ardınca gitme­leridir".

c) Lanet. Âl-i İmrân sûresinin 162. âyetinde "hışım, gazap, lanet" mânalarına gelmektedir. Allah'ın lanetine uğrayan adamla Allah'ın hoş­nutsuzluğunu kazanan adamın mukayesesinde bu kelimeye yer verilmek­tedir. "Hoşnutluk" anlamındaki rıdvân kelimesinin tam zıddı olmaktadır.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Mâide sûresinin 80. âyetine bakar­sak, ihtiraslarının etkisi altında kalıp kâfirleri dost edinen kitap ehline yüce Allah lanet etmektedir. Böylece nefsin, yani ihtirasın insanlara Allah'ın gazabını, lanetini getirdiği bilinci kazandırılmaktadır.

Bu insanlar, aynı zamanda devamlı olarak azap içinde kalacaklardır. Âyetin bütünü ele alındığında şu genellemeye varılabilir: Yüce Allah insan nefsinden çıkan ihtirasın insanı nasıl etkileyip Allah'ın lanetine varan bir dizi davranışı gözlemenin önemini vurgulamaktadır. Bu gözlemin hem in­sanın kendine, hem de dışındakilere yapılmasının önemine işaret etmek­tedir. Nefsinin tutsağı olup dostlarını şaşıran ve Allah'ın lanetini kazanan­ların gözleminden çok önemli neticeler çıkararak, kendini terbiye etmenin yolu izlenmektedir.

Diğer taraftan Allah'ın lanetine ve ebedî azaba giden yolun insan ta­rafından gözlemlenerek, ilâhî değerlendirmeye katılması temin edilmektedir. B.Bayraklı

Eğer Yahudiler Allah'a, Nübüvvet'e, Vahy'e içtenlikle inanmış olsalardı, kendiliklerinden aynı şeylere inanan müslümanlar tarafını tutarlardı. Ne ki, Yahudilerin Kitab'a olan inançları tuhaftı; Tevhid'le Şirk arasındaki savaşta müminlere karşı müşriklerin yanında yer alıyorlardı. Bundan da öte, Nübüvvet'e inandıklarını iddia etmelerine rağmen, ona inanmayanların tarafını tutuyorlardı. Bütün bunlara rağmen, utanmadan Allah'a, peygamberlere ve kitaplara inandıklarını ileri sürüyorlardı. Mevdudi

Lafzen, “Peygamber'e”. Zemahşerî ve Râzî’ye göre, işaret edilen peygamber, Yahudilerin tâbi olduklarını iddia ettikleri -Kur’an'ın dolaylı olarak reddettiği bir iddia- Musa peygamberdir. M.Esed

Ehl-i Kitabın genel durumuyla ilgili bilgilerden sonra Rasûlullah'a o devirdeki Yahûdilerle ilgili açıklamalar yapılmakta, bilgiler verilmektedir:
• Onlardan bir çoğunun, küfredenleri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıkları, savaşlarda mü’minlere karşı müşriklerin yanında yer aldıkları görülür. Bu hareketleri, Allah'ın kendilerine gazap etmesine sebeptir. Onlar, azap içinde sürekli kalıcıdırlar.
• Onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velîler edinmezlerdi. Allah'a inanan kimse, kâfiri velî edinmez. Ancak yoldan çıkmış kimseler bunu yapar. H.Yılmaz

Lafzen, “onlardan”.  - Yani, onlar Yahudilerin yaptığı gibi o vahyin İsrailoğulları'na özgü bir lütuf olduğuna inanmazlar: ve onların “papazları ve keşişleri”, tevazuun bütün gerçek itikatların özü olduğunu onlara öğretirler -Burada kayda değer husus şudur: Kur’an, bu bağlamda, Hristiyanları “Allah'ın yanısıra başka herhangi bir kimseye veya şeye ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar” (ellezîne eşrakû -geçmiş zaman kipinin kullanımında ifadesini bulan kasıt unsuru burada da vardır tıpkı ellezîne keferû ve ellezîne zalemû'da olduğu gibi) arasında saymamıştır: çünkü Hristiyanlar Hz. İsa'yı ilahlaştırarak şirk günahı (“Allah'ın yanısıra başka bir kimseye veya şeye ilahlık yakıştırmak”) işledikleri halde birden fazla ilaha bilinçli olarak tapmazlardı, çünkü onların akîdesi, teorik olarak, kendisini, bir görüntüler veya “kişiler” üçlüsünde -ki Hz. İsa'nın da bu üçlüden birisi olduğu kabul edilir- tezahür ettirdiği düşünülen Tek Allah inancını varsayar. Bu doktrin Kur’an'ın öğretilerine ne kadar ters düşse de onların şirk'i bilinçli bir niyete dayanmaz; tersine, onların Hz. İsa'yı kutsamaları da “hakkın sınırlarını ihlal etme”lerinden kaynaklanır (bkz. 4:171, 5:77). Karş. bu bağlamda 6:23 ile ilgili not 16'da zikredilen Râzî'nin mülahazaları. M.Esed

 Mimmâ ‘arafû mine'l-hakk ibaresinin bu şekildeki çevirisi konusunda bkz. Zemahşerî ve Râzî; ayrıca Menâr VII, 12. İzâ semi‘û ifadesini “anlamaya başladıkları zaman” şeklinde çevirmeme gelince, unutulmamalıdır ki semi‘a fiili, ilk anlamı olan “işitti”nin ötesinde, çoğu zaman “anladı” veya “anlamaya başladı” karşılıklarına da sahiptir (karş. Lane IV, 1427). M.Esed

Lafzen, “söyledikleri karşılığı” -yani, inanç olarak ifade ettikleri (Zemahşerî). M.Esed

Bu âyetlerde de Ehl-i Kitap ile ilgili bilgiler verilmektedir:
• İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi, Yahûdiler ve ortak koşan kimselerdir.
İman edenlere sevgi bakımından en yakın olanlar da, “Şüphesiz biz Nasraniyiz [Hristiyanlarız]” diyenlerdir. Bu ise, içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onların büyüklük taslamamalarından dolayıdır.Onlar Elçi'ye indirileni [Kur’ân'ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözleri yaşla dolar ve “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şâhitler ile birlikte yaz!” ve “Biz, Rabbimizin bizi sâlihler toplumu ile birlikte girdirmesini umarken, neden Allah'a ve hakktan bize gelen şeylere neden inanmayalım!” derler. Allah da, böyle demeleri sebebiyle onları, içinde sürekli kalanlar olarak, altlarından ırmaklar akan cennetler ile mükâfâtlandırmıştır. İşte bu, muhsinlerin [iyilik-güzellik üretenlerin] karşılığıdır. İnkâr eden ve Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar ise, cehennemin ashâbıdır.
Kur’ân'ın değişik âyetlerinde Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı, içlerinde ehl-i insaf kimselerin bulunduğu da vurgulanmıştır:
Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i İmrân/199)
Ondan [sözden; vahiyden, Kur’ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar ona [söz'e; vahye, Kur’ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [söz; vahiy, Kur’ân] okunduğu zaman onlar; “Biz ona [söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler. Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz câhilleri aramıyoruz” derler. (Kasas/52-55)
De ki: “Siz ona [Kur’ân'a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’ân] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’ân] onların huşûunu [saygılarını, alçak gönüllüğünü] artırır.” (İsrâ/107-109)
Ayrıca Âl-i İmrân/114, Bakara/62, Ahkâf/10, En‘âm/114 âyetlerinde de açıklama yapılmıştır.
Bu âyet grubunun inişi ile ilgili şu nakillere mevcuttur:
İbn İshâk'ın Sîret'inde ve diğerlerinde meşhur olduğuna göre bu âyet-i kerîme, müşriklerden ve onların işkencelerinden korkarak Müslümanların “I. Habeşistan Hicreti” diye bilinen hicretleri esnasında Necaşî'nin ve arkadaşlarının yanına gitmeleri üzerine; onlar hakkında nâzil olmuştur. Sayıca az değillerdi. Daha sonra Rasûlullah (s.a) Medîne'ye hicret etti, fakat kendileri Hz. Peygamber'e ulaşamadılar. Çünkü Rasûlullah (s.a) ile kendileri arasına (yani, yanına gitmelerine) ortadaki savaş hâli engel olmuştu.
Bedir vakasında Allah'ın takdiri ile kâfirlerin ileri gelenleri öldürülünce, Kureyş kâfirleri şöyle dediler. “Siz, intikamınızı Habeşistan topraklarında alabilirsiniz. Necaşî'ye birtakım hediyeler ile aranızdaki görüş sahibi kimselerden iki kişi gönderin. Belki yanında bulunanları size verir ve siz de Bedir'de sizden öldürülenlere karşılık onları öldürürsünüz.” Bunun üzerine Kureyş kâfirleri, Amr b. el-Âs ile Abdullah b. Ebî Rebia'yı birtakım hediyelerle gönderdiler. Peygamber (s.a) de bunu işitince, Amr b. Umeyye ed-Damrî'yi (Habeşistan'a) gönderdi ve onunla birlikte Necaşî'ye verilmek üzere bir mektup verdi. Amr b. Umeyye, Necaşî'nin yanına vardı. Ona Rasûlullah'ın (s.a) mektubunu okudu. Daha sonra da Ca‘fer b. Ebî Tâlib ile Muhâcirleri çağırdı. Ayrıca, rahiplere ve keşişlere de haber göndererek onları bir araya topladı. Arkasından Ca‘fer'e, bunlara Kur’ân-ı Kerîm okumasını emretti. O da Meryem sûresi'ni okudu. Yerlerinden gözleri yaşla dola dola kalktılar. İşte yüce Allah, İman edenlere sevgi beslemeleri bakımından en yakınlarını da, “Biz Hristiyanlarız” diyenleri bulacaksın âyetini bunlar hakkında indirdi.Bunu, Artık bizi şâhit olanlarla beraber yaz” (Mâide/83) buyruğuna kadar okudu. H.Yılmaz

Müfessirlerin çoğunluğu -Taberî, Zemahşerî ve Râzî de dahil olmak üzere- lâ tuharrimû (lafzen, “yasaklamayın” yahut “yasak ilan etmeyin”) ifadesini benim yukarıda verdiğim anlamda açıklamışlar ve bunun özellikle, Hristiyan papazlar ve keşişler tarafından uygulanan, kendisine eziyet etme tavrına (çileciliğe) işaret ettiğini belirtmişlerdir. Tayyibât terimi, hayatın bütün iyi ve güzel şeylerini kapsar- “insanların arzuladığı ve kalplerinin eğilim duyduğu zevk verici şeyleri” (Taberî): onu “hayatın güzellikleri” olarak çevirmemin nedeni budur. M.Esed

 Bu ilâhî emir iki şeyi ima etmektedir:
1) Bazı şeyleri helâl, bazı şeyleri haram yapmada sizin hiç bir yetkiniz yoktur. Helâl ancak Allah'ın helâl kıldığı; haram da ancak Allah'ın haram kıldığıdır. Bu nedenle, helâli haram, haramı da helâl yaparsanız İlâhî Kanunu değil, kendi kanununuzu izliyorsunuz demektir.
2) Hıristiyan rahipleri, işrakî mutasavvıfları, Hindu fakirleri veya Budist dilencileri ve benzerleri gibi böyle bir zühd yolunu benimsememelisiniz. Dindar kişiler arasında her zaman var olagelen bedenin arzularının normal şekilde doyurulmasını bile ruhî gelişmeye aykırı bulmak biçimindeki genel eğilime karşı müslümanları uyarmak demekti bu.
Böyleleri nefse eziyet etmeyi, benliği inkârı ve sürekli perhizi kendi başlarına fazilet kabul edip, bu türlü zühd yolları olmadan Allah'a yaklaşılamayacağını sanırlar. Gerçekte bazı sahabeler arasında bu tür eğilimler başgöstermişti. Hz. Peygamber'in (s.a) ashabından bazılarının gündüzleri daima oruçlu bulunup, geceleri hiç uyumadan sürekli Allah'a ibadet etmek, et ve yağ yemeyip kadınlara da yaklaşmamak için yemin ettiklerini duyduğunda, onları bu tür uygulamalardan men etmiş ve bir hutbe sunmuştu. Hutbede şöyle buyurmuşlardı: "Bana böyle şeyler emredilmiş değildir, nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır; bu yüzden oruç da tutun, yiyin de. Geceleri ibadet ettiğiniz gibi uyuyun da. Ben bazı günler oruç tutarım, bazı günler tutmam; et de yerim, yağ da, (benim sünnetim budur), benim sünnetimi beğenmeyen benden değildir."
Hz. Peygamber (s.a) bir başka hadislerinde aynı şeyi vurgulayarak şöyle buyurmuşlardır: "Bazı insanlara ne oluyor da kadınları, güzel yiyecekleri, uykuyu ve dünyanın daha başka güzel şeylerini kendilerine haram ediyorlar? Ben size rahipler olmayı öğretmedim. Benim öğrettiğim yaşama şekli ne kadınlardan uzaklaşmaya, ne et yememeye izin verir, ne de dünyadan el etek çekmeye. Kanun, nefsinizi disiplin altına almak için Oruc'u ve zühdden elde edilecek yararlar için de Cihad'ı öngörmüştür. Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak tutmayın. Hacc'ınızı ve umre'nizi yapın, zekât'ı verin ve Ramazan ayı'nda da oruç tutun. Sizden önce helâk olan insanlar kendilerine göre bir zühd yolu tuttukları için helâk oldular; böyle yaptıkları için de Allah aynı şeyi kendilerine emretti. Şu anda manastırlarda gördükleriniz aynı türdendirler."
Aynı anlamda yine bazı hadislerden, Hz. Peygamber'in (s.a) bir sahabenin uzun süredir karısıyla cinsel ilişkiden vazgeçip, tüm vaktini ibadete ayırdığını duyunca hemen kendisini çağırıp, "Şimdi doğru karına git" diye emrettiğini, sahabenin "Oruçluyum" demesi üzerine, "Orucunu boz ve karına git" diye cevap verdiğini öğreniyoruz.
Aynı türden bir başka olay daha var. Bir kadın Halife Hz. Ömer'e (r.a) gelip, "Kocam gündüz oruç tutuyor, geceyi ise ibadetle geçiriyor" diye şikâyette bulunur. Hz. Ömer (r.a) Ka'b b. Sevr el-Ezdî'yi (r.a) durumu öğrenmek üzere gönderir ve kocanın üç geceyi ibadetle geçirip dördüncü gece karısına yaklaşmasını emreder.
"Sınırı aşmak" ifadesinin anlam sahası oldukça geniştir. Eğer kişi helâli haram yaparsa, Allah'ın temiz kıldığı şeylerden sanki temiz değilmiş gibi geri durursa, temiz şeylerin kullanımında aşırı giderse veya helâlmiş gibi haramlardan yararlanma yoluna giderse hep sınırı aşmış olur. Allah bu tür sınırı aşma eyleminden hoşlanmaz. Mevdudi

Bu âyetlerde mü’minlere, Ey iman eden kimseler! Allah'ın size helâl kıldığı tayyibatı [temiz-nefis şeyleri] haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez. Ve Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve siz inandığınız Allah'a takvâlı davranın buyurularak, Allah'ın helâl kıldığı şeyleri mü’minlerin kendilerine haram kılmaları ve haddi aşmaları yasaklanmaktadır. Mü’minler, Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği helâl ve güzel şeylerden, savurganlık yapmadan yiyip içmeli ve Allah'a takvâlı davranmalıdırlar.
Bu mesaj da Kur’ân'da sıkça vurgulanmaktadır:
Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur. (Furkân/67)
Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A‘râf/31-32)
Ey Peygamber! Eşlerinin rızalarını arayarak Allah'ın helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haramlaştırıyorsun? Ve Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Tahrîm/1)
Ve Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “Nefislerinizi [canlarınızı] çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! (En‘âm/93)
Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah'a yalan uydurmak için, “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah'a yalan uyduran kimseler iflah olmazlar. (Nahl/116)
Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:
Taberî'nin, İbn Abbâs'a kadar ulaşan bir senetle naklettiğine göre âyet-i kerîme, Peygamber'e (s.a) gelip şöyle diyen bir kişi hakkında nâzil olmuştur: “Ey Allah'ın Rasûlü! Ben et yedim mi, cinsî isteğim harekete geçer ve şehvetim bana gâlip gelir. O bakımdan et yemeyi haram kıldım.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme, aralarında Ebû Bekr, Ali, İbn Mes‘ûd, Abdullah b. Ömer, Ebû Zer el-Ğıfarî, Ebû Huzeyfe'nin azatlı kölesi Sâlim, el-Mikdad b. el-Esved, Selman-i Farisî ve Ma‘kil b. Mukarrin'in (Allah hepsinden razı olsun) de bulunduğu, Rasûlullah ashâbından bir topluluk dolayısıyla nâzil olmuştur. Bunlar, Osman b. Maz‘un'un evinde bir araya geldiler ve gündüz oruç tutup, gece namaz kılmak, döşek üzerinde uyumamak, et ve yağlı şeyler yememek, kadınlara yaklaşmamak, koku sürünmemek; buna karşılık kıldan elbiseler giyip dünyayı reddetmek, yeryüzünde dolaşmak, rahipliğe yönelmek ve erkeklik organlarını da kesmek üzere ittifak ettiler, Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.  H.Yılmaz

Keffâret: örtücü, affettirici bir fidye demektir.  Bunları yapamayan S.Ateş

Bazıları helâl şeyleri kendilerine haram kılmak için yemin ettiklerinden dolayı, burada, yiyeceklerle ilgili talimatlarla bağlantılı olarak yeminler hakkındaki hüküm ortaya konuyor. Hüküm şöyle: Eğer bir kişi gerisinde bir niyet taşımaksızın veya kasıt olmaksızın yemin ederse, yemininin gereğini yerine getirmekle yükümlü değildir. Çünkü bu tür yemin için, herhangi bir ceza veya kefaret yoktur. Fakat, eğer kişi bile bile yemin ederse, bu yeminini bozmalı ve günah gerektiren bir yemini bozduğu için de ceza olarak kefaretini de ödemelidir. (Ayrıca bkz. Bakara an: 243-244, Nisa an: 125)
"Yeminlerinizi koruyun" emri üç anlam ifade eder:
1
) Kişi yeminden doğru yoldan yararlanmalı, yersiz ve günah gerektirici şeyler için yemine başvurmamalıdır.
2) Bir şey için yemin ettiğinde, unutmamak için onu sürekli hatırda tutmalıdır.
3) Haklı veya doğru bir şey için kasden yemin ettiğinde gereğini yerine getirmeli, getirmediği takdirde kefaretini ödemelidir. Mevdudi

Lafzen, “yeminlerinizdeki düşüncesizce bir söz (lağv) için”. Bu deyim, öncelikle, kişinin İslamî kuralların yasaklamadığı şeylerden (yani, “hayatın güzelliklerinden”) kendini mahrum etmesini amaçlayan yeminlere ve genel olarak da önceden düşünülmeden, yani, kızgınlıkla yapılmış bütün yeminlere işaret eder (karş. 2:224-225; ayrıca 38: 44 ve ilgili not 41).Lafzen, “ailenizi beslediğinizin benzeri ile”. M.Esed

Bu âyette yapılan yeminlerle ilgili ilkeler konulmuştur:
• Allah insanları, kasıtsız olarak/ağız alışkanlığı dolayısıyla yaptıkları yeminlerden sorumlu tutmaz.
• Fakat kasıtlı yapılan, sözleşmeler oluşturulan yeminlerden sorumlu tutar.
• Yeminin kefareti, aileye yedirilenlerin en hayırlısından/iyisinden on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir.
• Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır.
Ve iyilerden olmanıza, takvâlı davranmanıza, insanlar arasını düzeltmenize, Allah'ı, yeminleriniz için engel kılmayın. Ve Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/224) H.Yılmaz

Bütün lugat bilginlerine göre hamr (hamera fiilinden türetilmiştir: “gizledi” yahut “örttü/engelledi”) kelimesi, aklın işleyişini engelleyen her türlü maddeyi, yani, sarhoşluk veren maddeleri ifade eder. Bu nedenle, bu ayette ortaya konulan sarhoşluk veren maddeler ile ilgili yasaklama, yalnızca alkollü içecekleri değil, ama aynı zamanda benzer etki yapan ilaçları da kapsar. Bu genel yasağın tek istisnası, bu surenin 3. ayetinin son cümlesinde öngörüldüğü gibi, “zaruri ihtiyaç” (bu kelimelerin en dar anlamları ile) hallerinden doğar: bu da, hastalığın veya bir bedensel yaranın uyuşturucu ilaçları yahut alkolü gerekli ve kaçınılmaz kıldığı hallerdir -“putperestçe uygulamalar” (ensâb, lafzen, “putperestçe sunak taşları”) ifadesi konusunda bkz. bu surenin 8. notu. Bu terimin mecazî olarak kullanıldığına ve putperestçe nitelikler taşıyan bütün uygulamaları -azîzlere tapınma, bazı cansız nesnelere “olağanüstü” vasıflar yükleme, her türlü bâtıl inanca dayalı tabulara teslim olma, vb.- kapsadığına inanıyorum. “Gelecek hakkında kehanette bulunmak” olarak çevirdiğim ifadenin (ezlâm, lafzî anlamı, “fal-okları”) bir açıklaması için bkz. bu surenin 3. ayetinin ikinci paragrafı ile ilgili not 9. M.Esed

Kuran tüm insanlar için, öğüt, uyarı ve müjde kaynağıdır. İnsanlarrın yararına ya da zararına olabilecek şeyleri önceden haber verir, uyarır ya da öğütler. Bu Kuran ayeti de, sarhoş edici şeylerin veya kumar oyununun zararlı olduğunu bildiriyor. Kuran, alkollü içkilerin bazı yararları olmasına rağmen, zararlarının daha büyük olduğunu da bildirmektedir. (Bak. Bakara Suresi 219, Nisa suresi 43 ayetlerini inceleyiniz.) Ayrıca, ayetteki “ Ensab” kelimesi dikili taşları/türbeleri de kapsar. İnsanlar içkiye ve şans oyunlarına karşı çok büyük titizlik gösterirler, ama, aynı ayette aynı uyarıyı içeren türbelerden istekte bulunmaları ne büyük bir bilinçsizliktir.  Ayetteki hamr kelimesi, örtü anlamına gelir ve aklı kontrol dışı bırakan tüm alkollü içkiler ve uyuşturucular için kullanılır. Bu kelimenin şarap veya içki olarak çevrilmesi, ayetin kapsamının daraltılmasıdır. Kur’an alkollü içkilerin bazı yararları olmasına rağmen, zararlarının daha büyük olduğunu inananlara bildirir. (Bakara 219) Alkollü içkiler konusunda  esnek kurallara sahip olan toplumların ekonomik, sosyal,ailevi ve psikolojik yönden ödediği bedel çok büyüktür.Kur’an alkollü içkilerin devlet tarafından yasaklanmasını veya onları kullananların cezalandırılmasını öngörmez..Bireyel suçlara karşı sadece öğüt ve güzel davranış ile karşılık vermemizi öğütler. Ancak, kamu düzenini, toplum güvenliğini ve sağlığını rizke sokacak davranışta bulunanların cezası, kamu adına yargıya aittir. Ayrıca ayetteki “ensab” kelimesi kutsallaştırılan taşları ve türbeleri kapsar. İçki yasağına ve şans oyunlarına karşı çok büyük titizlik gösteren bazı Müslümanların, aynı ayette aynı yasağı içeren türbeleri, kutsal mekanlar olarak görmeleri  ne büyük bir çelişki. M.Sağ

Ensab, Ezlâm ve Meysir'in anlamı için bu suredeki an: 12 ve 14'e bakın. Fal oklarıyla kehanet anlamındaki ezlâm tabiatı gereği bir tür kumarsa da, meysir'le arasında küçük bir fark vardır. Ezlâm, şirk ve bâtıl inanca bulanmış kehanet ve kura biçimleri için kullanılırken, meysir servetin şans aletleriyle kazanılıp bölüşüldüğü biçimler için kullanılır.
Bu ayette dört şey mutlak olarak haram kılınmaktadır: İçki, kumar, ensab (Allah'tan başkalarına tapınmak için adanmış ve içlerinde Allah'tan başka şeylerin adlarına kurbanlar ve hediyeler sunular yerler) ve kehanet araçları. Bunlardan son üçünün niteliği açıklanmış bulunuyor. İçki hakkında hüküm ise, ayrıntıları ile şöyledir:
İçki bu ayetle mutlak anlamda haram kılınmadan önce, hakkında iki hüküm daha inmişti. (Bakara: 219, Nisa: 43). Son hüküm gelmeden önce Hz. Peygamber (s.a) kendileri mutlak yasağa hazırlamaları için halkı toplamış ve onları uyararak şöyle demişti: "Allah insanların içki içmelerinden asla hoşlanmaz. Mutlak yasak yakında gelse gerektir. Bu yüzden ellerinde içki bulunanlar en iyisi mi onu satsınlar." Bundan bir süre sonra, Maide suresi 90. ayet inince, "Şu anda ellerinde içki bulunanlar artık onu ne içebilir, ne de satabilir; bu yüzden onu yok etsinler." diye ilânda bulundu. Bunun üzerine dökülen içkiler Medine sokaklarında aktı. Bununla birlikte bazıları "Onu Yahudilere hediye edemez miyiz?" diye Hz. Peygamber'e (s.a) sordular. Cevap şöyleydi: "Onu haram eden, hediye olarak verilmesini de yasaklamıştır." Daha bazıları "Onu sirke yapamazmıyız" diye sordular. Cevap: "Hayır, dökmelisiniz" şeklinde oldu. Bir başkası tekrar tekrar sordu: "İçkiyi ilaç olarak da kullanamaz mıyız?" Hz. Peygamber (s.a) üstüne basa basa bunu da reddetti ve şöyle buyurdu: "Hayır, o bir ilaç değil, bir hastalıktır." Yine, bir başkası daha sordu: "Efendim, biz çok soğuk bir yerde yaşıyoruz ve işimiz de yorucudur. Bu bakımdan, yorgunluğumuzu gidermek ve ısınmak için içki içiyoruz." Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: "İçtiğiniz sarhoşluk veriyor mu?" "Evet" dedi adam. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) "Ondan el çek" buyurdular. Soruyu soran adam bu kez, "Bizim orada oturanlar bunu kabul etmiyecektir." dedi. Hz. Peygamber (s.a) buna da şöyle karşılık verdi: "Eğer kabul etmezlerse git, onlarla savaş."
İbn Ömer'den (r.a) rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Allah içkiyi ve onu içeni, sunanı, satanı, alanı, üreteni, ürettireni, taşıyanı ve kendisine taşıtanı lânetlemiştir."
Bir başka hadisinde Hz. Peygamber (s.a) müslümanlara içkiyle birlikte sunulan yemekten yemeyi yasaklamıştır. Yasağın ilk döneminde, içkiyi çıkarmada ve içmede kullanılan aletlerden yararlanılmasını bile yasaklamış, fakat daha sonra yasa iyice yerleşince bunların kullanımına izin vermiştir.
Arapça "hamr" kelimesi öncelikle üzümden yapılan şarap anlamına geliyorsa da, buğday, arpa, kuru üzüm, hurma ve baldan yapılan içkiler için de kullanılır olmuş ve yasak, sarhoşluk veren her şeyi içine almıştır. Hadisler bu noktada oldukça açıktır: "Her sarhoşluk veren haramdır ve haramdır.
"Sarhoşluk veren her içki haramdır," "Her sarhoşluk veren şeyi yasaklıyorum." Cuma hutbelerinden birinde Halife Hz. Ömer (r.a) hamr'ı "düşünme melekesini gideren her şey" olarak tanımlamıştır.
Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a) genel ilkeyi şöyle koymuşlardır: Çoğu sarhoşluk veren şeyin en az miktarı da haramdır; bir bardağı sarhoşluk veren şeyin bir damlası da haramdır..."
Hz. Peygamber (s.a) zamanında sarhoş için belli bir ceza yoktu. Tutuklanıp mahkemeye çıkarılan suçlu ayakkabılarla dövülür, tepiklenir, yumruklanır, çomaklanır ve kırbaçlanırdı. Bu suç için verilen cezanın en yüksek miktarı kırk kırbaçtı. Hz. Ömer'in (r.a) halifeliğinin ilk günlerinde de aynı ceza uygulanıyordu. Fakat o suçların arttığını görünce, diğer sahabelere de danışarak cezayı seksen kırbaca çıkardı.
İmam Malik, İmam Ebu Hanife ve bir rivayete göre İmam Şafiî de aynı görüşteydiler. Fakat, İmam Ahmed b. Hanbel ve bir başka rivayete göre İmam Şafiî, içki içmenin cezasının kırk kırbaç olduğu fikrindedir. Hz. Ali (r.a) de kırk kırbacı kabul etmiştir.
İslam fıkhına göre, yasağın üzerinde durmak İslâm Devleti'nin görevidir. Nitekim, Hz. Ömer (r.a) zamanında Beni Sakif kabilesinden Ruveyşid adlı bir adamın dükkanı, içinde gizlice şarap üretilip satıldığı için yakılmıştır. Başka bir seferinde ise, şarap sattıkları için bir köyü yaktırmıştır. Mevdudi

Bu âyette; uyuşturucu, içki, kumar ve falcılık gibi insanın kimyasını bozup insanı zararlı işlere yönelten davranışlardan kaçınılması için ilkeler konuyor. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve nettir:
• خمر [hamr/içki, uyuşturucu], kumar, dikili taşlar ve fal okları şeytân işlerinden ricstirler [zarar veren şeylerdir]. Bu nedenle mü’minler, felâha ermeleri; zarar görmemeleri için bunlardan kaçınmalıdır.
• Şeytân, içki ve kumarda insanlar arasında düşmanlık ve kin sokmak ve insanları Allah'ın zikrinden ve salâttan [eğitimden, öğretimden ve sosyal destekten] alıkoymak ister. O nedenle bunu yapanlar bu işe son vermelidirler?
• Mü’minler Allah'a itaat etmeli, Elçi'ye itaat etmeli ve takvâlı davranmalıdır. İnsanlar, Allah'tan ve Elçi'den uzak dururlarsa bu kendilerinin bileceği bir şeydir. Elçiye düşen sadece apaçık tebliğdir.
• İnanan ve sâlihâtı işleyenlere, takvâlı davrandıkları, inandıkları, sâlihâtı işledikleri, sonra takvâlı davrandıkları, inandıkları ve sonra takvâlı davrandıkları ve iyilik-güzellik ürettikleri zaman, tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Ve Allah, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] sever.
90. âyetteki,  خمر [hamr] sözcüğü, “aklı örten şeylerin ortak adı” olup خَمَرَ [hamere] fiilinin de mastarıdır ve anlamı “örtmek” tir. Bu pasajda tercih edilmesi gereken anlam ise, –90. âyetteki “şeytân işleri” ve 93. âyetteki “tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur” ifadesinden hareketle– sözcüğün mastar anlamıdır.
Bakara/219'da hamr/içki, uyuşturucu ve kumar konu edilmişti:
Sana hamrdan [aklı karıştıran/örten şeylerden] ve şans oyunlarından soruyorlar. De ki: “Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat dünya ve âhirette günahları, menfaatlerinden daha büyüktür.” Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” Allah, tefekkür edersiniz diye âyetlerini işte böyle sizin için ortaya koyuyor. Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: “Onlar için iyileştirme, en iyisidir. Eğer onlara karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla iyileştiriciyi bilir [birbirinden ayırt eder]. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz Allah azîz'dir, hakîm'dir.” (Bakara/219-220)

Âyetteki ifadeler, bu şeytân işlerini; içki, kumar, ensab [Allah'tan başkalarına tapınmak için adanmış ve içlerinde Allah'tan başka şeylerin adlarına kurbanlar ve hediyeler sunular yerler] ve kehanet araçlarını kesinlikle yasaklamaktadır. Çünkü bunlar, pistir, pisliktir, zararlıdır. Zira, içki ve uyuşturucu alan, kumarda heyecanlanan kimsenin kimyası bozulmakta, akıl, dikkat, hafıza vs. gibi melekleri çalışmamakta; meydan şeytâna, İblise kalmaktadır. Böylece tefekkürsüz ve kontrolsüz sözler sarf edilmekte, işler yapılmaktadır. Bunun sonucu olarak da düşmanlıklar ve cinâyet gibi kötü sonuçlar meydana gelmektedir.
87-88. âyetlerde, Allah'ın size helâl kıldığı tayyibatı [temiz-nefis şeyleri] haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez. Ve Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve siz inandığınız Allah'a takvâlı davranın buyurulmuştu. İşte içki, kumar kazancı, put adağı, kehanet gelirleri tayyibattan olmadığı için yasaklanmıştır.
Bu âyetlerin iniş sebebine dair şu bilgiler nakledilmiştir:
Yüce Allah, Muhakkak şeytân, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak... ister âyeti ile kullarına, şeytânın düşmanlık ve kini, aramıza içki ve başka şeylerle düşürmek istediğini bildirmektedir. O bakımdan bizi bunlardan sakındırdı ve bunları bize yasakladı.
Rivâyete göre, Ensâr'dan iki kabile şarap içtiler ve sarhoş oldular. Biri ötekine hoş olmayan şeyler yaptı. Ayıklıklarında, onlardan birisi yüzünde kendisine yapılanların etkilerini gördü. Bunlar ise kardeş gibiydiler. Kalplerinde kin namına bir şey yoktu. Onlardan birisi, “Eğer kardeşim bana şefkatli olsaydı, bunu bana yapmazdı” dedi. Böylelikle aralarında kin baş gösterdi. Bunun üzerine yüce Allah da, Muhakkak şeytân içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak... ister âyetini indirdi. ibn Abbâs, el-Berâ b. Âzib ve Enes b. Mâlik der ki: İçkiyi haram kılan buyruk nâzil olunca, ashâptan bazıları, “İçki içip kumar parasını yediği hâlde aramızdan ölenlerin durumu nasıl olacak?” gibi bazı sözler söylediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Buhârî, Enes b. Mâlik'ten şöyle dediğini rivâyet eder: Ebû Talha'mn evinde içki içenlere içki veriyordum. Bunun üzerine içkinin haram kılındığına dair buyruk nâzil oldu. Peygamber de bir münadiye bunu yüksek sesle ilan etmesini emredince, Ebû Talha şöyle dedi: “Dışarı çık da bu sesin ne olduğuna bir bak.” Dışarı çıktım, (gelip) şöyle dedim: “Bu, ‘Haberiniz olsun muhakkak içki artık haram kılındı’ diye ilan eden bir münadidir.” Bu sefer Ebû Talha şöyle dedi: “Git ve o şarabı dök.” O şarap, el-Fadîh'den [yarılmış taze hurmadan yapılıp ateşte pişirilmeyen bir şarap] yapılmıştı. (Enes devamla) der ki: Şarap, Medîne sokaklarında akıp gitti. Kimisi şöyle dedi: “Karınlarında (şarap) bulunduğu hâlde bir topluluk öldürüldü.” Bunun üzerine yüce Allah, İman edip sâlih amel işleyenlere... tattıklarından dolayı bir vebal yoktur âyetini indirdi. H.Yılmaz

Lafzen, “Artık vazgeçersiniz, değil mi?” -vazgeçmenin gerekliliğini anlatan beliğ bir soru. M.Esed

Bu, Hz. Peygamber'in halkı inanmaya zorlayamayacağına ve bu nedenle, bunu gerçekleştirememekten dolayı sorumlu tutulamayacağına işaret eder. M.Esed 

Lafzen, “her yediklerinde” yahut “tattıklarında” (fî-mâ ta‘imû) bir günah yoktur.” Öncelikli anlamı “yemek yedi” olan ta‘ime fiili, hem yeme ve içmeyi, hem de -mecazî olarak- arzu edilen herhangi bir şeyden “yararlanma”yı kapsar. Müfessirlerin çoğunluğu, bu ayetin yukarıda 90. ayette zikredilen yasakların ilanından önce ölmüş olan müminler ile ilgili olduğunu varsayarlar. Ancak, bana öyle görünüyor ki bu ayet daha geniş bir anlama sahiptir ve “hayatın güzelliklerinden nasip alma” ile ilgilidir -yani, Allah'ın yasaklamadığı ve bu nedenle, müminlerin kendilerini onlardan mahrum etmek zorunda olmadığı şeyler ile (karş. yukarıdaki 87. ayet).Lafzen, “ve sonra (sümme)”: artışı ve yoğunlaşmayı ifade eden bir ifade tarzı (Râzî). Bu nedenle, sümme bağlacı -bu cümlede iki defa geçmiştir- benim tarafımdan ilk örnekte “[onlar] ... etmeye devam etsinler” olarak ve ikinci örnekte “[Allah'a karşı sorumluluklarının bilincine] daha çok varsınlar” şeklinde çevrilmiştir. M.Esed

93. âyetteki, İnanan ve sâlihâtı işlemiş olan kimselere, takvâlı davrandıkları, inandıkları, sâlihâtı işledikleri, sonra takvâlı davrandıkları, inandıkları ve sonra takvâlı davrandıkları ve iyilik-güzellik ürettikleri zaman, tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Ve Allah, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] sever ifadesi, birtakım tutarsız nakillerden hareketle “önceden tattıklarından sorumlu tutulmayacaklardır” diye çevrilmektedir. Bazıları da buradan, “helâl olan yiyecek ve içeceklerin yenilip içilmesinde sakınca yoktur” anlamı çıkarmaya çalışmışlar, bunu teyit için de şu nakilleri zikretmişlerdir:
Rivâyet edildiğine göre, içkiyi haram kılan âyet nâzil olunca, sahabe, “Bizim kardeşlerimiz Uhud günü'nde içki içtiler, sonra da öldürüldüler [şehit düştüler]. Binâenaleyh, onların durumları nasıl olacak?” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet-i kertme nâzil oldu ki, bunun manası, “Bu hususta onlara bir günah yoktur. Çünkü onlar içkiyi, helâl olduğu bir sırada içmişlerdi” şeklindedir.
İçkinin haramlığını ifade eden âyet nâzil olduğu zaman, Hz. Ebû Bekr (r.a), “Yâ Rasûlallah! Daha önce içki içtiği ve kumar oynadığı hâlde ölmüş olan kardeşlerimizin [mü’minlerin] durumu ne olacak ve yine şu anda bizden uzak beldelerde bulunup, Allah'ın içkiyi haram kıldığını bilmeyen ve içkiyi tatmaya devam edenlerin durumu ne olacak?” demişti de, işte bu âyetler nâzil olmuştu.
Eşyada aslolan ibaha olduğuna göre böyle bir hükmün verilmesinin bir mantığı olmasa gerektir.
Âyette açıkça, aklı örten yiyecek ve içeceklerin aklı örtmeyecek, salâttan ve Allah'ın zikrinden geri kalmayacak ölçüde yenilip içilmesinde bir sakınca olmadığı bildirilmektedir. Harâm olan, ister yiyecek, ister içecek, ister nefesle alınacak bir şey olsun aklın devreden çıkacağı ölçüde yiyip içmektir. H.Yılmaz

Lafzen, “sizin ellerinizin ve mızraklarınızın ulaş[abil]eceği bir av ile”.Bu ayet ile Kur’an, bu surenin 1. ayetinde dile getirilen hac süresince avlanmanın yasaklanması konusuna geri dönmektedir. “Sınama”, aslında meşru olmasına [ve bu nedenle, önceki ayet gereğince, müminlerin normal olarak yapabilecekleri şeyler arasında bulunmasına] rağmen, avlanmanın hac zamanında yasaklanması gerçeğinden doğmaktadır -benim “insan idrakinin ötesinde olmasına rağmen” şeklinde çevirdiğim bi'l-ğayb ifadesi konusunda bkz. sure 2, not 3. M.Esed 

Bu ayetin son cümlesinden anlaşıldığına göre, burada atıfta bulunulan “kasden” öldürme ile, önceki ayetin o kadar şiddetle kınadığı, “hakikat sınırlarının” isteyerek ve ısrarla “aşılması” değil, yalnızca münferit bir olay (yahut bir ilk ihlal) kasdedilmektedir. Unutulmamalıdır ki “av” (sayd) terimi, bu bağlamda, yalnızca eti yenebilir hayvanlar ile ilgilidir: Nitekim, birçok sahih Hadis'e göre, tehlikeli veya vahşi bir hayvanın, mesela bir yılanın, akrebin, kuduz köpeğin vb. öldürülmesi hac zamanında bile serbest bırakılmıştırYani, yoksullar arasında dağıtılmak üzere. Bu bağlamda Kâbe, mecazî olarak, yalnız mâbedin kendisini değil ama Mekke'nin kutsal çevresini de ifade eder (Râzî). “İki dürüst kişi”den, öldürülen yabanî hayvanın yaklaşık et değerini tesbit etmeleri ve buna dayanarak hangi evcil hayvanın bunun karşılığında kurban edileceğine karar vermeleri beklenir.Lafzen, “yahut muhtacı doyurmak veya oruç tutmak suretiyle buna denk bir kefaret [ödeyecektir].” Bu iki alternatif, öldürdüğü ava değer olarak denk düşecek bir baş sığırı veya sığırları temin edemeyecek kadar, yahut -son olarak zikredilen alternatifte- başka insanları doyuramayacak kadar yoksul olan bir hacı için geçerlidir. Ne Kur’an ne de sahih Hadisler, doyurulması gereken yoksul adedi veya oruç tutulacak gün adedi hakkında hiçbir belirleme yapmadıklarından, bu ayrıntılar, açık olarak kişinin vicdanına terk edilmiştir. M.Esed

Haram bölgede veya ihramlıyken avlanmak ya da şu veya bu şekilde bir başkasının avlanmasına yardımcı olmak yasaklanmıştır. Aynı şekilde ihramlı olan kişinin özellikle kendisi için öldürülmüş avdan yemesi de haramdır. Bununla birlikte ihramlı olmayan bir başkası kendisi için avlanır ve avının etinden bir hacıya verirse, bundan yemekte bir zarar yoktur. Şüphesiz, zararlı hayvanlar bu yasağın dışındadır. Hac için konmuş sınırlar içindeyken bile yılan, akrep, kuduz köpek ve daha başka zararlı hayvanlar öldürülebilir.
Bu iki adaletli kişi, kaç yoksulun doyurulacağı veya belli bir hayvanın öldürülmesi nedeniyle kaç gün oruç tutulacağı konusunda da karar verecektir. Mevdudi

Deniz avı helâl kılınmıştır. Çünkü bazen bir deniz yolculuğunda eldeki malzeme kıt gelebilir, elde yiyecek bir şey kalmayabilir. Mevdudi

Lafzen, “denizin avı ve ... onun yiyeceği”. Bahr terimi, herhangi bir geniş su birikintisini gösterdiğinden, klasik müfessirler ve hukukçular, yukarıdaki emrin denizlerden, ırmaklardan, göllerden veya havuzlardan çıkan bütün av hayvanlarını kapsadığında ittifak etmişlerdir (Taberî). Ta‘âmuhû (lafzen, “onun yiyeceği”) ibaresindeki zamir bahr kelimesine râcidir ve böylece, dalgaların kıyıya sürüklediği balıkları ve diğer deniz hayvanlarını gösterir (Taberî, Râzî). Ancak Zemahşerî, zamirin bu şekildeki avın (sayd) nesnesi ile ilgili olduğunu söyler ve sonuçta ibareyi “onu yeme” şeklinde anlar. Bu her iki okuma şekli de orijinal metin ile uyumludur, çünkü yukarıdaki ayet, karada avlanmak (saydu'l-berr) hacıya yasak olduğu halde her türlü su avının müminler için -hac sırasında bile- meşru olduğu ilkesini koymaktadır.Hasan Basrî'ye göre (Taberî'nin naklettiği gibi), bu ayette zikredilen “gezginler”, bu anlam örgüsü içinde “hacılar” ile eş anlamlıdır: Başka bir deyişle, her türlü su avı, müminlere hacda olup olmadıklarına bakılmaksızın meşru kılınmıştır. M.Esed

Bu âyetlerde normal zamanlarda ve hacc görevi ifa edilirken avlanma ilkeleri bildirilmektedir:
• Allah mü’minleri, tenha yerlerde, kimin Kendisinden korktuğunu bildirmek için ellerinin ve mızraklarının erişeceği bir avla sınamaktadır. Mü’minler bu konuda dikkatli olup haddi aşmamalıdır. Haddi aşanlar acıklı azap ile azaplandırılırlar.
• Mü’minler hacc esnasında av hayvanı öldürmemelidir. Kim kasten av hayvanı öldürürse, yaptığının vebalini tatması için Ka‘be'ye ulaşacak bir hedy olmak üzere öldürdüğü hayvanın benzeri ona ceza olacak, –hayvanın niteliği, mü’minler arasından iki adaletli kişi tarafından belirlenecektir– yahut kefaret olarak miskinleri doyuracaktır yahut onun dengi oruç tutacaktır. Allah geçmişi affetmiştir. Fakat kim de tekrarlarsa, Allah onu yakalayıp cezalandırarak adaleti sağlar.
• Deniz [su] avı ve onun yenilmesi, size ve yolculara yarar olmak üzere helâldir.
• Kara avı ise, hacc esnasında haramdır. Mü’minler bu kurala uymalı ve Kendisine toplanılacak olan Allah'a takvâlı davranmalıdır. M.Esed

Arabistan için Kâbe yalnızca kutsal bir ibadet yeri olarak kalmayıp, gerek ibadet yeri olması, gerekse kutsallığı nedeniyle ekonomi ve kültüre yön veren araç görevi yapıyor ve ülkede merkezi bir yere sahip bulunuyordu. Ülkenin her yanından insanlar hac ve umre için Kâbe'ye geliyorlar ve toplanan büyük kalabalık başka zaman kabile kavgalarıyla parça parça olan Araplar arasında birlik duyguları doğmasına yardım ediyordu. Ayrı ayrı kabile ve yerlerden gelen hacılar bir arada kültürel bağlar oluşturuyorlardı. Şiir yarışmaları, dillerini ve edebiyatlarını zenginleştiriyordu. Hac mevsiminde yapılan ticaret ve alış-verişler halkın ekonomik ihtiyaçlarını gidermede yardımcı oluyordu. Kutsal aylar Araplara dört aylık barış sağlıyor ve bu da ülkenin bir bölgesinden diğerine kervanların güvenlik içinde gidip gelebildiği tek dönem oluyordu. Kurban için ayrılan hayvanlar ve boyunlarına takılan yakalıklar kervanların hareketlerine önemli ölçüde yardım ediyordu. Çünkü Araplar bunlara öylesine saygı gösterirdi ki, kimse soygun niyetiyle kendilerine dokunmaya cesaret edemezdi.
 Yani, "Eğer Kâbe'nin kutsallığı ve hac için konan sınırlamalardaki hikmeti ve bundan kaynaklanan yararları iyice düşünürseniz, bütün bunları öngören Allah'ın yarattıklarının saadeti ve ihtiyaçları hakkında nasıl derin ve tam bilgisi olduğunu kabul edersiniz. Kavrarsınız ki, O'nun koyduğu hükümlerden her birinin insan hayatının değişik yönlerine dönük çok yararları vardır. Hz. Peygamber'in (s.a) gelişinden önceki karışıklık yüzyıllarında bile Allah Kâbe'yi, kendinizin anlamsızca yok etmeye çalıştığınız hayatınız için bir güvenlik ve istikrar aracı yapmıştı. Aynı şekilde Allah'ın hükümleri, güvenliğinizi ve refahınızı garanti etmektedir. Bu bakımdan kendi iyiliğiniz için bu hükümleri gözetmelisiniz. Çünkü bunlarda kendi araçlarınızla ne görebileceğiniz, ne de elde edebileceğiniz gizli yararlar vardır." Mevdudi

Hacılar veya hacı olmayanlar tarafından yapılan bütün avlanmalar Kâbe alanı içinde -yani, Mekke bölgesinde ve çevresinde- yasaklanmıştır; çünkü orası bütün canlılar için bir sığınaktır (emn bkz. 2:125). Bunun Hz. İbrahim ile ilişkisi konusunda bkz. 2:125 vd. ve ilgili dipnotlar. Bu sığınağa şeklinden dolayı verilmiş olan Kâbe ismi, herhangi bir “kübik yapı”yı ifade eder. Öyle görünüyor ki Kâbe'yi ilk inşa eden kişi (çünkü Hz. İbrahim zamanından beri Kâbe, birçok defa, her zaman aynı şekilde olmak üzere yeniden inşa edilmiştir), insanın mimari güzellik aracılığıyla tasavvur edebileceği her şeyin ötesinde bir ihtişam sahibi olan Allah fikri karşısındaki hiçliğinin ve ürküntüsünün bir temsîli olarak, onu hayal edilebilir en basit üç boyutlu bir küp şeklinde inşa etmeyi tercih etmiştir. Bu sembolizm, soyut anlamıyla, “[insanların] işlerinin sağlamlaştırılması veya düzeltilmesinin ölçüsü”nü gösteren kıyâm (lafzî karşılığı, “destek” veya “orta-direk”) teriminde açıkça ifade edilmiştir (Râzî): kıyâm li'n-nâs'ı “bütün insanlık için bir sembol” olarak çevirmemin sebebi budur.Lafzen, “bu, Allah'ın ... olduğunu bilmeniz içindir”. “Boyunlarında takı olan kurbanlıklar” (lafzen, “kurbanlıklar ve takılar”), kurbanlık hayvanlara bir atıftır (bkz. bu surenin 4. notu). Böylece hac ve ona bağlı merasimler, insanın Allah'a teslimiyetinin sembolleri olarak ifade edilmektedirler. M.Esed

Bu âyette Ka‘be'nin fonksiyonu bildirilmektedir. Meseleyi iyi anlayabilmek için daha evvel inmiş olan şu âyetlere de dikkat edilmelidir.
Ve Biz bir zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma/dönüş yeri ve bir güven yeri kılmıştık. –Siz de İbrâhîm'in makamından bir musalla [salât gerçekleştirilecek yer] edinin.– Ve Biz İbrâhîm ile İsmâîl'e, “Beytimi, dolaşanlar, ibâdete kapananlar ve secde edenler, rükû edenler için tertemiz tutunuz” diye ahit almıştık. (Bakara/125)
Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir [Mekke'dekidir]. Onda apaçık deliller; İbrâhîm'in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir. (Âl-i İmrân/96-97)
Yukarıdaki üç âyette yer alan vurgular dikkate alındığında, “Mescid-i Harâm”ın özellikleri hakkında şu tesbitler yapılabilir:
• Mescid-i Harâm veya Beytullah veya Ka‘be (üçü de aynı şeyi ifade ediyor), insanlar için (bir tek insan için değil), yeryüzünde hazırlanan evdir [okuldur].
• Orada İbrâhîm peygamberin makamı [ayaklandığı, zâlimlere karşı kıyam ettiği, mücâdele ettiği yer] vardır (Ka‘be'yi yaparken ayağını bastığı taş değil).
• Orada herkes güvende, dokunulmaz, hür olmalı, baskı ve zulüm olmamalıdır.
• Orada hikmetler [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] yürürlüğe sokulmalı, herkes bilmediğini öğrenmelidir.
• Orası, orada dolaşanlar, âkifler, kâimler, rükû ve secde edenler için tertemiz tutulmalıdır.
• Müslümanlar, İbrâhîm'in makamından bir musalla [salâtın ikâme edildiği yer, alan] edinmelidir.
• Gidip gelmeye imkân bulanlar da oraya gidip gelmelidir.
“Mescid-i Harâm”ın Kur’ân'da bildirilen özellikleri yukarıdaki gibi tesbit edildiğinde; yapılan vurguların Mescid-i Harâm'ın, Beytullah'ın veya Ka‘be'nin fizikî yapısı ile ilgili olmayıp, işlevleriyle ilgili olduğu ve İbrâhîm peygamberin Ka‘be'yi inşa etmesinin de, tevhid okulunu açması ve bu okula işlerlik kazandırması olduğu görülür. Böylece, “Mescid-i Harâm tarafı” ifadesinden ne anlaşılması gerektiği ve “Mescid-i Harâm tarafına yönelmek” için nelerin yapılması lazım geldiği kendiliğinden ortaya çıkar:
• Özerk ilâhiyat okulları (“tabii bilimler”in tümü doğal olarak ilâhiyat okuludur) açılmalı ve bu okullarda ilâhiyat ve tevhidi öğreten öğretmenler [rüku edenler] ile öğrenciler [ilâhiyat eğitimi alarak ikna olanlar] gözetilmelidir.
• Salâtın ikâmesi için, sosyal destek kurumları kurulmalıdır.
• Gerekli askerî güç ve organizasyon kurularak düşmanlardan üstün olunmalıdır. Bu alanda da iyi eğitimciler ve subaylar yetiştirilmelidir.
Bu tesbitlere göre, Ka‘be'nin bir “yüksek ilâhiyat okulu” olduğundan hareketle; hacc sözcüğünün isim olarak anlamı, “Ka‘be'de yüksek ilâhiyat öğretim ve eğitimini kafaya koyup oraya gitme, orada İbrâhîmî eğitim ve öğretimle İbrâhîmleşme; bir kurmay tevhid eri olma” demektir.
Bunlar, toplumların ayağa kalkmasını ve ayakta durmasını sağlayacaktır. Zira haccta toplumları aydınlatacak eğitimci ve öğretmenler, askerî, siyasî ve idarî alanlarda uzmanlar yetişecektir. Ayrıca Müslümanlar arası ticarî, sınaî alış-verişler ve kültürel etkilenimler sağlanacaktır.H.Yılmaz

Bu ayet, eşyanın yalnızca dış yüzüne bakanların ölçülerinden bütünüyle farklı yeni değer ölçüleri getirmektedir. Eşyayı zahiriyle değerlendirenler niceliğe bakarlar, niteliğe değil. Söz gelimi, paranın kazanılma biçimine değer vermeyenler için yüz rupi her zaman beş rupiden daha büyüktür. Fakat bu ayet, bu tür değerlendirmenin aksine, haklı yollarla kazanılan beş rupinin paklığı nedeniyle daha değerli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ölçüye göre bir şeyin değerini arttıran veya eksilten o şeyin nicel (kemmî) miktarı olmayıp, gerçekte o şeyin temiz mi, yoksa kirli yollarla mı kazanıldığıdır. Açıktır ki, bir damla gül kokusu bir yığın çerçöpten çok daha kıymetlidir. Aynı şekilde bir bardak temiz suyun, bir depo pis idrar karşısındaki değeri ne kadar fazladır. Bu yüzden akıllı olan, önemsiz ve değersiz de görülse her zaman helâl olanla yetinecek haram olan cazibeli ve büyük şeylere asla el atmayacaktır. Mevdudi

Lafzen, “kötü şeyler ile iyi şeyler eşit olamazlar”. M.Esed

İnsanlık için kısa bir beyânname niteliğinde olan bu âyetlerde, Allah'ın cezasının çok şiddetli ve Allah'ın çok bağışlayıcı, çok merhametli, Elçi'ye düşen görevin sadece tebliğ olduğu, Allah'ın, açık-gizli her şeyi bildiği ifade edilmiş, sonra da, Her ne kadar pisliğin çokluğu hoşunuza gitse de, pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz. Öyleyse, ey kavrama yetenekleri olanlar! Kurtulmanız için Allah'a takvâlı davranın denilerek, akıllı olmaları yönünde mesaj iletilmiştir.
100. âyette, Allah'ın yasakladığı şeylerin –ki bunlar pis ve zararlı şeylerdir– tayyibata göre daha çok olduğu ve bunların da kişinin hoşuna gideceği ifade edilmiştir. Çünkü şeytân tüm kötü şeyleri süsleyecektir:
O [İblis] dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (Hicr/39-40)
Burada insanlar akıllı olmaya çağırılmaktadır. Hiçbir zaman; kemiyet/çokluk, keyfiyetin/niteliğin yerini tutmaz. Küçük bir elmas tonlarca kömürden, az bir miktar helâl kazanç, yığın yığın haram kazançtan daha hayırlıdır. H.Yılmaz

Hac âyeti indiği zaman Sürâka ibn Mâlik, Hz. Peygamber'e: Ğ Her sene mi hac yapacağız ey Allah'ın Elçisi? diye sordu. Hz. peygamber cevap vermedi. Sürâka sorusunu üç kez yineledi. Hz. Peygamber: Ğ Hayır, dedi, evet, deseydim, hac her sene farz olurdu. (Her sene) Farz olsaydı, bunu yapamazdınız. Benim sizi (serbest) bıraktığım şeylerde siz de beni (serbest) bırakınız, dedi. İşte âyetin, bu olay üzerine indiği söylenir. S.Ateş

Kur’anda Yer almayan konularda Özgürsünüz.Kur’an insanlar için gerekli olan her şeyi açıklar. (Maide 19) Kur’anı yeterli görmeyenler, tıpkı (Bakara 67. 71) anlatılan Yahudiler gibi, sorular sormuşlar, sonra da Kur’an da bunlar yok, bunları peygamber açıklıyor diye, peygamber adına çelişkili rivayetler üretmişlerdir. Halbuki yüce Tanrı, dini bakımdan insanların kaldıramayacakları buyruklar vermez. Ve buyruklarını insan kapasitesinin üstüne taşımaz. (Bakara 286) Allah açıklamadığı konular da insanları özgür bırakmak istemiştir. “Kur’an her şeyi açıklamaz” diye, tıpkı Kur’anda anlatılan Yahudiler gibi, yığınla çelişkili rivayeti, Allah’ın ayeti gibi dinin kaynağı yapmışlardır. Böylece dinde en büyük tahribatın böyle yapıldığı görülmaktedir. (Tevbe 31) (Şura 21) Mustafa SAĞ

Bazıları Hz. Peygamber'e (s.a) ne dünyalık işler için pratik bir fayda taşıyan, ne de manevî yücelişe yol açacak olan yersiz gereksiz sorular sormaya alışmışlardı. İşte bu ayet bu tür soruların sorulmasını yasaklamaktadır. Bir defasında bir kişi bir toplantıda, "Benim gerçek babam kim?" diye sormuştu. Yine, bazen, halkın iyiliği için kasden açıklanmaması gereken bir takım yasal sorunlar hakkında açıklama isteyen gereksiz sorular da soruluyordu. Örneğin, her yıl yapılıp, yapılmayacağı açıklığa kavuşturulmadan hac bir emirle zorunlu kılınmıştı. Biri bunu duyunca hemen sordu: "Her yıl haccetmek zorunlu mudur?" Hz. Peygamber (s.a) cevap vermediler. Adam soruyu tekrarladı, fakat yine cevap alamadı. Adam soruyu üçüncü defa sorunca, Hz. Peygamber'in (s.a) cevabı şöyle oldu: "Yazıklar olsun sana! Eğer 'evet' deseydim hac her yıl farz olacak ve senin gibileri buna güç yetiştiremeyeceğinden itaatsizlik suçu işlemiş olacaklardı."
Bizzat Hz. Peygamber (s.a) halkı sırf soru sormak için soru sormaktan men etmiştir. Bir hadislerinde, "Müslümanlar karşısında en büyük suçlu, haram değilken sorusu nedeniyle bir şeyin haram kılınmasına yol açandır." uyarısında bulunmuşlardır. Bir başka hadislerinde ise, "Allah sizin için bazı şeyleri farz kıldı; bunları yerine getirmeye çalışsın ve bazı şeyleri de haram kıldı; onlara yaklaşmayın. Bazı sınırlar koydu, onları aşmayın. Bazı şeyler hakında ise, söz etmedi, unuttuğundan değil; o halde böylesi şeylere dalmaya çalışmayın." buyurmuşlardır.
Yukarıdaki iki hadiste oldukça önemli bir konuda dikkat çekilmektedir. Muğlâk bırakılıp ayrıntıları açıklanmamış bazı şeyler ve hükümler vardır. Bu Kanun Koyucu'nun ayrıntıları ortaya koymayı ve bunları özelleştirmeyi unuttuğundan değil, fakat insanlar için geniş bir alan bırakmak amacıyla bunları sınırlamak istememesindendir. Bu yüzden, eğer bir kişi birbiri ardına gereksiz ve yersiz sorular sorar ve böylece sınırlamalar getirir, özelleştirmelerde bulunursa, insanları gereksiz güçlüklere iter. Aynı şekilde, "akıl yürütme" gücüyle ayrıntılar ortaya koymaya çabalar ve genelleri özelleştirmeden, belirsizleri belirlemeden rahat edemezse, müslümanları büyük bir şaşkınlığın içine yuvarlar. Sözgelimi, gayb ve ahiret hakkında ne kadar ayrıntıya dalarsak, o kadar şüpheler yaratacağımız gibi, aynı şekilde, hükümlerle ilgili olarak ne kadar sınırlamalar getirirsek, onları o kadar çok çiğneme durumu ortaya çıkacaktır. Mevdudi

Bu ayet, 99. ayet ile doğrudan bağlantılıdır: “Peygamber, [kendisine emanet edilen] mesajı tebliğ etmekten başka bir şeyle yükümlü değildir”. Yukarıdaki ifade, “Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim” (bu surenin 3. ayetinde geçmiştir) cümlesi ile birlikte okunduğunda, müminlerin, Kur’an'ın ve Hz. Peygamber'in açık şekilde ortaya koydukları emirlerden “ilave” kurallar çıkarmaya çalışmamaları gerektiğine işaret eder, çünkü bu onlara “zorluk çıkarabilir” -yani, (yüzyılların akışı içinde ortaya çıktığı gibi), müminlere, Kur’an'da ve Hz. Peygamber'in mütevatir emirlerinde hukukî kurallar olarak vaz‘edilmiş olanların üstünde ve dışında ilave yükümlülükler getirir. Bazı büyük Müslüman alimler, bu ayete dayanarak şu sonuca varmışlardır: İslam Hukuku, bir bütün olarak, Kur’an'ın ve Hz. Peygamber'in emirlerinin zahirî anlamlarından çıkarılan açık kurallardan başka şeyleri kapsamaz. Bu nedenle, bu tür açık seçik buyrukların kapsamını sübjektif metodlar ile genişletmeye izin verilmemiştir. (Bu problemin en yararlı, aydınlatıcı bir değerlendirmesi, İbni Hazm'ın Muhallâ'sının girişinde görülebilir, cilt I, 56 vd.) Bu, elbette, Müslüman toplumu, gerekli olduğunda Kur’an'ın ve Hz. Peygamber'in öğretilerinin ruhu ile uyumlu, geçici her türlü düzenlemeyi yapmaktan alıkoymaz: ama açıkça anlaşılmalıdır ki bu tür ilave düzenlemeler, İslam Hukuku'nun (şerî‘at) aslî unsuru olarak görülemezler.Yani, arzu edilmeyecek bazı sonuçlar ihtiva eder şekilde. Bu meselenin bir tasviri, Ebû Hureyre'den rivayeten Müslim'de nakledilen şu Hadis'te görülebilir: Hz. Peygamber, vaazlarından birinde şöyle dedi: “Ey ümmetim! Allah size haccı farz kıldı: öyleyse onu ifa edin.” Bunun üzerine birisi sordu: “Her yıl mı, ey Allah'ın Rasûlü?” Hz. Peygamber sesini çıkarmadı; adam soruyu iki defa daha tekrarladı. Sonra Hz. Peygamber şunları söyledi: “Eğer evet deseydim [haccı her yıl ifa etmek] üzerinize farz olurdu: ve bu da şüphesiz gücünüzün üzerinde bir şey olurdu. Değinmeden bıraktığım konular hakkında bana soru sormayın; nitekim sizden önce, peygamberlerine çok soru sordukları ve sonra da [onların öğretileri üzerinde] anlaşmazlığa düştükleri için helak olmaya kadar giden toplumlar vardır. O halde, size herhangi bir şeyi emredersem onu gücünüzün yettiği kadar yapın ve size bir şeyi de yasaklarsam ondan uzak durun.” Bu Hadisi yorumlayan İbni Hazm şunları söyler: “Bu Hadis, dinin bütün kurallarını (ahkâmu'd-dîn) baştan sona içine alır -Hz. Peygamber'in ne emrederek ne de yasaklayarak hiç sözkonusu etmediği şeyler serbest bırakılmış (mübâh) demektir, yani, ne yasaktır, ne de zorunludur; emrettiği şeyler zorunludur (farz), yasakladığı şeyler ise gayrimeşrudur (harâm); ve bize yapılmasını emrettiği şeyler yalnızca gücümüz ölçüsünde bizi bağlayıcıdır” (Muhallâ I, 64). Ancak unutulmamalıdır ki “Peygamber” terimi, bu bağlamda Kur’an'ı ifade eder, çünkü Kur’an'ın mesajı Hz. Peygamber aracılığıyla insanlığa iletilmiştir.Yani, Allah, bazı konuları değinmeden bırakmak suretiyle onları insanların ihtiyârına terk etmekte; böylece insanların kendi vicdanları ve toplumun menfaatleri doğrultusunda hareket etmelerine imkan vermektedir. M.Esed

Yersiz ve gereksiz soru sormakla küfre dalanlar Yahudiler idi. Önce, iman ve hükümlerin ayrıntıları konusunda gereksiz sorular sorarak kılı kırk yarmaya giriştiler. Ardından üzerlerine bu tür sınırlamaların konmasına yardım ettiler. Fakat bu sınırları çiğnediklerinden küfr ve itaatsizlik suçunu işlediler. Ne yazık ki müslümanlar da Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in (s.a) uyarılarına rağmen adım adım Yahudileri izlemektedirler. Mevdudi

İbni Hazm'ın geliştirdiği yasama prensiplerini esas alan Reşid Rıza yukarıdaki ayeti şöyle açıklar: “Birçok hukukçumuz (fukahâ’), kendi sübjektif kıyas yöntemleriyle insanların dinî yükümlülüklerini (tekâlîf) gereksiz yere genişletmişler, böylece, [Kur’an'ın] apaçık dilinin sona erdirdiği güçlüklere ve karmaşıklıklara yeniden hayatiyet kazandırmışlardır: Bu da, birçok Müslümanın ve yönetimlerinin İslam Hukuku'nun bütünlüğünden uzaklaşmalarına yol açmıştır” (Menâr VII, 138). M.Esed

Bu paragrafta mü’minler uyarılmakta, müşrik ve münâfıkların yanlış tutumları eleştirilmekte, sonra mü’minlerin kurtuluşlarını birinci plânda tutmaları öğütlenmektedir. Buradan anlaşıldığına göre câhiliye Arapları, Allah'ın dini üzerinde oldukları kanaatine sahiptiler. O nedenle de atalar dinine ve geleneklerine sahip çıkıyorlardı.
Mü’minler, açıklandığı zaman hoşlarına gitmeyecek olan şeylerden sormamalıdır/istememelidir. Zira gelen cevabın sertliği ve ağırlığı dolayısıyla üzülebilirler. Daha önce bir toplum bunları sormuştu/istemişti, istekleri açıklanınca inkâr etmişlerdi.
Tirmizî ve Dârakutnî'de Ali'den (r.a) şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Ona yol bulabilenlerin, o evi haccetmeleri Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır (Âl-i İmrân/97) âyeti nâzil olunca, “Ey Allah'ın Rasûlü! Her yıl mı?” diye sordular. Hz. Peygamber sustu. Yine, “Her yıl mı?” diye sordular. Hz. Peygamber bu sefer, “Hayır, ama evet demiş olsaydım, elbette (her yıl) farz olacaktı” dedi. Bunun üzerine yüce Allah'ın, Ey iman edenler! Size açıklanınca üzüleceğiniz birtakım şeyleri sormayınız... âyeti sonuna kadar nâzil oldu.
Kur’ân'da, geçmiş ümmetlerin gereksiz isteklerinden bazıları zikredilmiştir:
Kitap Ehli Mûsâ'dan Allah'ı apaçık göstermesini istediler:
Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik. (Nisâ/153)
Peygamberlerinden, bir hükümdar gönderilmesini istediler:
İsrâîloğulları'nın Mûsâ'dan sonra ileri gelenlerini görmedin mi? Hani onlar, kendi peygamberlerinden birine, “Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda savaşalım” demişlerdi. O [peygamber], “Size savaş farz kılınırsa, acaba yapmamazlık eder misiniz?” dedi. Onlar [İsrâîloğulları'nın ileri gelenleri], “Bize ne oldu da yurtlarımızdan ve çocuklarımızdan çıkarılmışken Allah yolunda savaşmayalım?” dediler. Sonra da savaş kendilerine farz kılınınca da onlardan pek azı hariç, yüz çevirdiler. Ve Allah, o zâlimleri en iyi bilendir. (Bakara/246)
Hükümdar gönderilince, kendilerinin ondan daha ehil olduklarını söyleyerek onu küçümsediler:
Peygamberleri de onlara, “Şüphesiz Allah, size hükümdar olarak Tâlût'u gönderdi” demişti. Onlar [İsrâîloğulları], “O, bizim üzerimize nasıl hükümdar olur, oysa hükümdar olmaya biz ondan daha çok hakk sahibiyiz, ona maldan bir genişlik, bir bolluk da verilmemiştir” dediler. O [peygamberleri], “Onu sizin başınıza Allah seçmiş ve onu bilgi ve vücut bakımından ziyadeleştirmiştir” dedi. Allah da, mülkünü dilediği kimseye verir. Ve Allah, vâsi'dir, alîm'dir. (Bakara/247) H.Yılmaz

Câhiliyye Araplarında, deve beş kez doğurur, beşinci yavru dişi olursa o deve, kulağı çentilip serbest bırakılırdı. Binilmez, sütü sağılmaz olan o deveye bahîre denilirdi. Tutulduğu bir hastalıktan kurtulan kimse, devesini putlara adardı. Bahîre gibi sağılmayan ve üstüne binilmeyen o deveye de sâibe denilirdi. Bir koyun hem erkek, hem dişi doğurursa "Kızkardeşine kavuştu" deyip dişinin hatırı için erkeği de kesmezlerdi. Buna da vasîle denilirdi. Kendisinden on kez döl alınan erkek devenin sırtı harâm sayılır "Sırtını korudu" diyerek onu sudan ve otlaktan menetmezlerdi. Buna da hâm denilirdi. S.Ateş

Bu ayette tanrılara vs. kurban adamak ve kurbanlık hayvanları serbestçe otlamaya bırakmak gibi bâtıl uygulamalar yerilmektedir. İslâm öncesi Arabistan'da bu tür hayvanlara değişik adlar verilir, özel işaretler konur ve onları herhangi bir işte kullanmak, yemek için kesmek, şu ya da bu biçimde kendilerinden yararlanmak haram sayılırdı.
Bahîra, sonuncusu erkek deve olan beş yavrulu dişi deveye verilen addı. Kulağı yarılarak serbestçe dolaşmaya bırakılırdı. Bundan sonra kimse ne ona binebilir, ne sütünü içebilir, ne kesebilir, ne tüyünü kırkabilirdi. Her nerede isterse orada otlamasına ve her nereden isterse oradan su içmesine izin verilirdi.
Saîbe, bir hastalıktan veya bir tehlikeden kurtulmak için yapılan adağı yerine getirmek için bir onur işareti olarak serbest bırakılan erkek veya dişi deveye verilen addı. Hepsi de dişi on yavrusu olan, dişi deveye de Saîbe denirdi.
Vasîle, biri dişi olan ilk ikizlerden belli bir erkek keçiye (teke) verilen addı. İlk doğan yavrular tanrılar adına kurban edilirdi. Eğer ilk doğan yavru erkek olursa tabii. Fakat, ilk doğan yavrular ikiz olursa erkeği kurban edilmez ve Vasîle diye adlandırılarak, tanrılar adına serbest bırakılırdı.
Hâm, torunu yetişip de binme çağına gelen erkek deveye verilen addı. Bu deve serbest bırakılırdı. Aynı ad, on tane yavrusu olup da serbest bırakılan deveye de verilirdi. Mevdudi

Lafzen, “Allah, behîra, sâibe, vesîle ve hâm [şeklindeki hayvanlar]dan bir şey emretmemiştir”. Bu ifadeler, İslam öncesi Arapların, meralara salarak ve kullanılmalarını veya kesilmelerini yasaklayarak muhtelif tanrılarına adamayı âdet edindikleri bazı evcil hayvan cinslerini gösterir. Bu hayvanlar, sayılarına, cinsiyetlerine ve soylarına göre seçilirlerdi: ama lugatçiler ve müfessirler, bunların tanımında hiçbir şekilde anlaşamamışlardır. Bu sebepten dolayı -ve içlerinde taşıdıkları karmaşıklık nedeniyle- yukarıdaki dört terim başka herhangi bir dile çevrilemezler. Sonuç olarak, onları metin içinde, “bâtıl inançlarla işaretlenmiş ve insanların kullanımından alıkonmuş belli hayvan cinsleri” olarak çevirdim: bu, bütün otoritelerin ittifakıyla, dört cins hayvanın ortak vasfı olarak görülür. Onların burada (ve dolayısıyla, 6:138-139 ve 143-144'de) zikredilmeleri, önceki iki ayette işaret edilen ve ilgili dipnotlarında açıklanan, bazı sözde “dinî” yükümlülüklerin ve yasakların keyfî şekilde uydurulmasının bir tasvirini amaçlar. M.Esed

103. âyetteki, Allah bahîre'den, sâibe'den, vasîle'den ve hâm'dan hiç birini kılmamıştır. Ancak inkâr eden kimseler, Allah'a karşı yalan düzüp uyduruyorlar. Ve onların pek çoğu akıl erdirmez ifadesiyle de câhiliye Araplarının bazı dinî inançları reddedilmektedir. Câhiliye Araplarının hayvanlar ile ilgili birçok bâtıl inançları bulunuyordu: Şöyle ki:
BAHÎRE
Araplar, dişi deve beş kez doğurduğu zaman, ona binmeyi ve sırtına yük yüklemeyi haram sayarlardı. Yünlerini de kesmezlerdi Beşinci yavrusu erkek olursa kurban ederler, dişi olursa kulaklarını yararlardı. Bu onun adandığını gösterirdi.
SÂİBE
İçlerinden biri hastalandığında, ya da bir şeyi kaybolduğunda veya acı bir durum baş gösterdiğinde bir deveyi salıvermeyi adarlardı. Hasta iyileştiğinde veya kayıp olan şey bulunduğunda yahut acıklı durumdan kurtulduklarında deveyi azat eder; ona yük vurmazlar, sırtına binmezler ve onu kesmezlerdi. Onu başıboş salıverirlerdi.
VASÎLE
Koyun biri erkek biri dişi olmak üzere ikiz doğurduğunda erkeğini boğazlamazlar, “Kız kardeşi ona ulaştı” derlerdi. Bu tür koyunlara da vasîle derlerdi.
HÂM
Bir erkek devenin sulbünden on tane deve dünyaya geldiğinde ya da bu deve yavrusunun yavrusunu gördüğünde (yani, dede olduğunda), ona yük vurmazlar ve onun sırtına binmez, “Kendini korudu [himaye etti]” derlerdi.
Bu hususta farklı tanımlar da vardır:
İbn İshâk der ki: Bahîre, Sâibe diye bilinen dişi devenin dişi yavrusudur. Sâibe ise, arada erkek yavrulamaksızın ardı arkasına on dişi yavrulayan devedir. Böyle bir devenin sırtına binilmez, yünü kesilmez ve sütü –misafir dışında– içilmezdi. İşte bundan sonra yine dişi yavrusu olursa, o yavrunun da kulağı yarılır, annesi ile birlikte serbest bırakılır, sırtına binilmez, tüyü alınmaz, misafir müstesna kimse onun sütünü içmezdi. Annesine yapılan ona da yapılırdı. Buna göre Bahîra, Sâibe diye bilinen devenin yavrusudur.
İbn Uzeyz der ki: Vasîle koyundan olurdu. Yine İbn Uzeyz der ki: Koyun, yedi defa yavruladı mı, yavrularına bakarlardı. Eğer yedincisi erkek ise, kesilir ve erkeklerle kadınlar müştereken ondan yerlerdi. Eğer dişi ise, diğer koyunlar arasına katılırdı. Şâyet yedinci doğumu erkek ve dişi birlikte [ikiz] ise, “Bu dişi yavru erkek kardeşine yetişti” derler ve bu durumu dolayısıyla kesilmezdi. Ancak, bu dişi yavrunun eti kadınlara haram olduğu gibi, yine o dişi yavrunun sütü de kadınlara haram olurdu. Bu iki yavrudan birisi ölecek olursa, o yavruyu erkekler ve kadınlar da müştereken yerlerdi. Hâm ise, yavrusunun yavrusunun sırtına binilecek hâle gelen erkek devedir.
Bütün bu uygulamalar din adına yapılıyordu. Bunu yapmakla Allah'a şükrettikleri, O'na yaklaştıklarını düşünüyorlardı.
Allah'ın indirdiğine ve Elçi'ye çağırıldıklarında, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” diyen kimselere, Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? denilerek, atalarının yanlış yolda oldukları vurgulanmakta ve doğru yola gelmeleri istenmektedir. Atalar dininin terki konusunda birçok kez uyarı yapılmıştır:
Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine tâbi olun!” dendiği zaman, “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytân onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokmân/21)
Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)
Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri, “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız” demişlerdi. O [gönderilen uyarıcı], “Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem de mi?” dedi. Onlar, “Şüphesiz biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz” dediler. (Zuhruf/23-24)
Müşriklerin akılsız davranışları açıklandıktan sonra mü’minlere öğüt verilmektedir:
Ey iman eden kimseler! Kendiniz kendiniz üzeresiniz [herkes kendinden sorumludur]. Siz hidâyete erdiğiniz zaman, sapan kimseler size zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Sonra da O, yapmış olduğunuz şeyleri size haber verecektir. H.Yılmaz

 

Kuran geleneklerin dinleştirilmesini onaylamaz ve birçok dinleştirilmiş Arap geleneğini ortadan kaldırarak başka toplumlara örnek olmuştur. Birtakım hayvanları Allah adına putlara kurban etmek, bazılarını putlar adına salıvermek, Araplar için dini bir gelenek halinde idi. “Bahire” beş defa doğuran ve beşinci yavrusu dişi olan devye denir. Bunun kulağı çizilir, sütünü insanlar içmez, putlara bırakılırdı. “Saibe” putlar adına salıverilen ve sütünden sadece konukların yararlandığı deveye verilen isimdir. “Vasile” biri erkek, biri dişi olmak üzere ikiz doğuran hayvana denir. Erkek yavruyu putlara adarlardı. “Ham” On nesli dölleyen erkek deveye denir. Bundan sonra serbest bırakılırdı. M.Sağ

Her insanda görülen bir zayıflığa karşı bir uyarıdır bu. Bazı insanlar başkalarında bir hata görsek de eleştirsek diye bakar dururlar. Burada bu tür kişiler böylesi kötülüğe karşı uyarılmakta ve kendilerinden başkalarının inanç ve davranışlarını araştırıp eleştirmek yerine, kendi hareketlerine, işlerine, ahlak ve inançlarına dikkat etmeleri istenmektedir. Eğer bir insan Allah'a itaat ediyor, Allah'a ve insanlara karşı yükümlülüklerini yerine getiriyor ve faziletin, hayrın yerleştirilip, şerrin yok edilmesini de kapsayan hak ve takva yolunda gidiyorsa, o zaman bir başkasının sapkınlığı ve yanlışta oluşu hiç kuşkusuz kendisine zarar vermez.
Bu ayetin anlamı, kişi yalnızca kendi kurtuluşunu düşünsün ve başkalarını düzeltmeyi bir yana bıraksın demek değildir. Hz. Ebu Bekir Sıddîk (r.a) bir hutbesinde bu anlayışı reddetmiş ve şöyle demişti: "Ey insanlar! Siz bu ayeti okuyor ve ona yanlış bir anlam giydiriyorsunuz. Bizzat ben kendim Hz. Peygamber'den (s.a) şunu işittim: İnsanlar münkeri görüp de onu ortadan kaldırmaya boş verdikleri, zalim bir kişinin zulmünü görüp de bunu önlemedikleri zaman Allah hepsini cezalandırabilir. Allah'a yemin ederim ki, marufu emredip münkerden nehyetmek üzerinize borçtur. Eğer bunu ihmal ederseniz Allah en kötü insanları üzerinize salar ve size zararlar verirler. Sonra iyileriniz dua eder de, Allah dualarını kabul etmez." Mevdudi

Yani, "dindar, muttaki, güvenilir" müslümanlar.Bu, müslümanlar şahitler bulunmadığında, müslümanların gayri müslimleri şahit tutabileceklerini göstermektedir. Mevdudi

Lafzen, “herhangi birinize ölüm yaklaştığında vasiyet[inizi yaptığınız] zaman aranızda” -yani, sizinle mirasçılarınız arasında- “şahit bulunsun”.Lafzen, “yeryüzünde dolaşırken”. Müfessirlerin çoğuna göre (karş. Râzî) minkum (lafzen, “aranızdan”) ifadesi, burada, “kendi aranızdan”, yani, İslam toplumunun içinden anlamına gelir.Lafzen, “Allah'ın şahitliğini gizlemeyeceğiz”. M.Esed

Böyle kesin biçimde yemîn edenler, yalanları ortaya çıkar da rezîl olurlar diye korkup yalan söyleyemezler. Çünkü bir yandan yemîn etmekle âhiret sorumluluğunu üstlenirler; bir yandan da yalanları ortaya çıkınca rezîl olacakları korkusu vardır. Bu iki korkunun yüreklerinde birleşmesi, şâhidleri doğru söylemeğe sevk eder. Doğrunun ortaya çıkmasına en elverişli yol budur. S.Ateş  

Bu âyetlerde Bakara sûresi'nde konu edilen vasiyetin yapılış şekline dair bazı ilkeler bildirilmektedir. Vasiyet hakkında geçen âyetler:
Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı]. Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/180-181)
Konumuz olan âyetler ile daha evvel konu edilmiş olan vasiyetin nasıl yapılacağı açıklanmaktadır:
• Mü’minlerden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında kendilerinden dindar, muttaki, güvenilir iki şâhit bulundurmalılar.
• Vasiyette bulunacak kimse gurbette ise, yakını olmayan iki şâhit bulacaktır.
• Şüpheye düşerlerse, salâttan sonra musallada onları alıkoyup, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah'a yemin ettirmelidirler.
• Bu şâhitlerin yalan veya yanlış söylediği anlaşılırsa ölene daha yakın olan hakk sahiplerinden iki kişi onların yerine geçerler ve “Bizim şâhitliğimiz, o ikisinin şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz zâlimlerden olurduk” diye Allah'a yemin ederler. İşte bu, şâhitliklerini usulüne göre yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en iyi yoldur.
• Sağlam bir vasiyet ile miras taksiminden doğabilecek hakksızlıklar ortadan kalkacaktır. H.Yılmaz

Ölmüş Peygamberler dünyada olanlardan habersizdir. Peygamberlerin kendilerine şefaat edeceklerini umanlar, ahrette karşılaştıklarında elçiler tarafından reddedilecekleridr. (Furkan 30) ( Bakara 48) Mustafa SAĞ

Ahiret günü, kıyamet günü.Yani, "İslâm için çağrıya dünya ne cevap verdi?""Hayattayken çağrımıza verilen zahiri cevabı biliyoruz yalnızca. Gerçek cevap konusunda ise, onu yalnızca Sen bildiğin için bizim hiçbir doğru bilgimiz yoktur. Mevdudi

Karş. yukarıda 99. ayet: “Peygamber, [kendisine emanet edilen] mesajı tebliğ etmekten başka bir şeyle yükümlü değildir” -çünkü o, ne insanları doğru yola gelmeleri için zorlayabilir ne de onların kalplerinden ne geçtiğini bilebilir. (Bkz. 4:41-42.)  M.Esed

Bu âyette işin âkıbetine dikkat çekilmektedir. Elçi ile, elçinin gönderildiği insanlar arasındaki ilişkiye geçmiş sûrelerde, özellikle de bu sûrede sıkça değinilmişti. Burada buna tekrar dikkat çekilip, âhirette elçilerin tanıklığı, elçinin tebligatına duyarsız kalanların aldanmışlığı konu edilmektedir.
Elçilerin tanıklığı şu âyetlerde de zikredilmektedir:
Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz. (A‘râf/6) Hakklarında söz gerçekleşen kimseler, “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler. Ve “Ortaklarınızı çağırın!” denir, onlar da çağırırlar. Sonra da onlar kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. –Ne olurdu onlar doğru yola girmiş olsalardı!– Ve o gün O [Allah], onlara seslenir de, “Gönderilenlere [elçilere] ne cevap verdiniz?” der. İşte o gün onlara bütün önemli haberler kapkaranlık olmuştur; artık onlar birbirlerine de soramazlar. (Kasas/63-66)
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisâ/41)
Elçiler vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için... (Mürselât/11-13)
Âhirette elçilerin tanıklığı Kur’ân'da somut olarak sahnelenmiştir. Allah elçisi Muhammed'in Tanıklığı:
İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke Elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı halîl [önder] edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytân insan için bir rezil edenmiş!” der. Elçi de, “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’ân'ı mehcur [terk edilmiş bir şey] edindiler” dedi. (Furkân/26-30) Îsâ'nın tanıklığı da aşağıdaki 117. âyetde sahnelenmiştir: H.Yılmaz

 

Âhiret gününden sakının. O gün Allah, Peygamberlerini bir araya topla­yacak ve onlara: "Ümmetleriniz size ne cevap verdi?" diye soracaktır. Onlar ise, edeple cevap vererek: "Senin her şeyi kuşatan bilgin karşısında bizim herhangi bir bilgimiz yokdur. Şüphesiz ki sen, gaybı çok iyi bilensin, gizli ve açık hiçbir

şey senden saklı kalamaz." derler.

Ayet-i kerimede, âhirette Peygamberlere: "Ümmetleriniz size ne cevap verdi?" diye sorulduğunda onların: "Bizim herhangi bir bilgimiz yoktur." diye­cekleri beyan edilmiştir.

Peygamberlerin, ümmetlerinin ne yaptıklarını bildikleri halde: "Bizim bir bilgmiz yoktur." demelerinin sebebi hakkında müfessirler çeşitli izahlarda bu­lunmuşlardır:

a- Süddi, Hasan-ı Basri ve Mücahid'e göre, Peygamberlerin: "Ümmetlerimizin ne cevap verdiğini bilmiyoruz." demelerinin sebebi; kıyamet gününün dehşetinden dolayı dikkatlerinin dağılmasından ve kendilerini topl ayamamalarındandır. Yoksa onların, ümmetlerinin, bildikleri hallerini inkâr etmelerinden değildir.

b- Mücahid'e göre ise burada Peygamberler: "Ümmetlerimizin ne yaptığı hakkında bilgimiz yoktur." derken: "Bizim, senin bize öğrettiğinin dışında her­hangi bir bilgimiz yoktur?" demek istemişlerdir.

c- Abdullah b. Abbas'a göre ise; Peygamberler: "Ümmetlerimizin yaptık­larına dair herhangi bi bilgimiz yoktur." derken: "Bizim, senin bizden daha iyi bildiğinin dışında bir bilgimiz yoktur." demek istemişlerdir.

d-İbn-i Cüreyc'egöre bu âyetin izahı şöyledir: "Peygamberlere: "Siz­den sonra ümmetleriniz ne bidatler yaptılar?" diye sorulacak. Peygamberler de o hususla: "Bizim herhangi bir bilgimiz yoktur?" diyeceklerdir.

Taberi bu görüşlerden, Abdullah b. Abbas'tan nakledilen üçüncü görüşün daha evla olduğunu söylemiş, Peygamberlerin burada: "Senin bizden daha iyi bildiğinin dışında bizim herhangi bir bilgimiz yoktur." diyeceklerini beyan et­miştir. Taberi

 Bu âyet analiz edildiğinde şu neticelerin çıkartılması mümkün olur:

1. Mahşer günü peygamberler de sorguya çekileceklerdir. Âyetten anlaşılan budur, fakat sorgulama kavramı geçmemektedir. Biz bu kavramı A'râf sûresinin 6. âyetinde buluyoruz: "Yemin olsun, biz kendilerine peygamber gönderilenleri sorgulayacağız, peygamberleri de mutlaka sorgulayacağız".

2. Kıyametin halleri anlatılırken, bu sorgulama da gündeme getiril­mektedir. Sorgulama, kıyametin hallerinden birini teşkil etmektedir.

3. Sorgulama, peygamberlerin halk tarafından nasıl karşılandıkları, nasıl tepki gördükleri ve nasıl cevaplandırıldıkları hususunda olacaktır. Aslında, ümmetlerinin peygamberlerine nasıl cevap verdiklerini ve nasıl tepki gösterdiklerini Allah bildiği halde, niçin bu sorgulamayı yapmakta­dır? Bunun sebebi, yargısız infaz yapmamak içindir. Peygamberlere tepki gösterenlerin cezalandırılması meselesinde, peygamberleri şahit tutarak delille yargılama yoluna gitmektedir. Aynı zamanda o tepkilerden dolayı peygamberlerin davacı olup olmadıklarını da tesbit etmektedir.

4.  Yüce Allah bu soru ve verilen cevapla, insanların bu dünyada yaptıklarını âhirette hatırlamalarının imkânsızlığını öğretmektedir. Böylece neden Kirâmen Kâtibîn meleklerini görevlendirdiğini, insanın vücuduna amellerini kaydettirdiğini ve ayrıca her ikisinin şahit ve delil olacağının hikmetini de anlatmaktadır.

Peygamberlerin dünyada kendisine gösterilen tepkiyi hatırlama im­kânı yoktur. Genel anlamda tepkilerin olumsuz oluşu hatırlanır, ama nasıl cevap verdiklerini hatırlamak imkânsızdır. Bu yüzden peygamberler orada şu cevabı vereceklerdir: "Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri bilen ancak sensin sen ". Peygamberlerin verdiği cevabın birinci bölümü, yani "Bizim hiçbir bilgimiz yoktur" ifadesi, Bakara sûresinin 32. âyetinde meleklerin verdiği şu cevaba benzemektedir: "Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur".

İkinci bölümde, gizlilikleri bilen Allah'ın, ne cevap verildiğini bile­ceğini söylemeleri de, meleklerin aynı âyetteki cevabına benzemektedir: "Şüphesiz alîm ve hakim olan ancak sensin, dediler". Aynı tarz cevabı Hz. îsâ, Mâide sûresinin 116-117. âyetlerinde de vermektedir. Demek ki Allah'ın sorduğu sorunun cevabını yine kendisine bırakmak, edep metot­larından biridir. B.Bayraklı

Önce bu soru tüm rasûllere yöneltilecektir. Sonra her rasûl, tek tek şahitlik yapacaktır. Burada, Hz. İsa'ya (a.s) sorulacak sorunun özellikle anılması konuya uygunluğu nedeniyledir.Yani, "Ölümlerinden sonra Sen onları dirilttin, yeniden hayata getirdin." Mevdudi

Cümlenin başında kullanıldığında iz'i bazan “İşte o zaman” diye çevirmem konusunda bkz. sure 2, not 21. Bu ünlem, yukarıdaki bağlamda, dolaylı olarak, peygamberlerin ilahî mesajı tebliğ ettikleri kimselerin tepkilerinden sorumlu olmadıklarını ifade eden önceki pasaj ile bağlantılıdır: aşağıdaki 116-117. ayetlerde tam anlamıyla ortaya konulan bir bağlantı. Bkz. sure 2, not 71  - Lafzen, “ve Tevrat ve İncil”i. Bu cümleciğin başındaki “ve” bağlacı, hem Tevrat'ın hem de İncil'in Hz. İsa'ya bahşedilen vahiyde (kitâb) kapsandıkları gerçeğini vurgulamayı amaçlar. Tevrat daha önceki bir vahiy olmasına rağmen, onun “İsa'ya öğretildi”ği belirtilmiştir; çünkü Hz. İsa'nın risalet vazifesi, İncil tarafından lağvedilmeyip sadece tasdik edilen Hz. Musa Şeriatı'na dayanmaktaydı (karş. Matta v, 17-19). “Beşiğinde” ifadesi konusunda bkz. sure 3, not 33 (ilk cümle).Bkz. 3:49 ve ilgili not 37.  -  Bkz. sure 3, not 38. M.Esed

Yani, "Havarilerin lütfumuzla sana inanması, sana olan nimetlerimizden biriydi; aksi halde kimseyi küfürden döndürebilme gücüne sahip değildin sen." Mevdudi

Bu olayın burada bir ara cümle ile anılması öğretilerini doğrudan doğruya O'ndan alan havarilerinin bile Hz. İsa'yı (a.s) bir insan ve Allah'ın kulu olarak gördüklerini göstermek içindir. Onlar efendilerini hiç bir zaman bir ilâh veya Allah'ın ortağı ya da oğlu olarak düşünmüyorlardı. Bu yine göstermektedir ki, Hz. İsa da (a.s) kendisini, kendinden hiçbir otoritesi olmayan bir kul olarak sunuyordu.
"Burada sözü edilen konuşma kesilip, bu ara cümle ne münasebetle konmuştur?" diye düşünebilir ve sorulabilir.
Bu soruya cevap vermek için, Ahiret günü yapılacak olan konuşmaya burada ders alsınlar ve doğru yolu seçsinler diye Hıristiyanların yararına olarak yer verildiğini göz önünde tutmak gerekmektedir. Bu aynı dersi vurgulamak için olayın ara cümle halinde anılması oldukça yerindedir. Mevdudi

Kur’an'ın genel kabul görmüş olan kıraat şeklinde, bu ifade, hel yestetî‘u rabbuke, yani, “Rabbinin gücü yetebilir mi?” yahut “yeter miydi?” yahut “muktedir midir?” şeklindedir. Ancak bu kıraat şekli, zahiren, Allah'ın dilediği herhangi bir şeyi yapabilme kudreti ile ilgili esaslı bir şüpheyi (ki, Kur’an'da Hz. İsa'nın havarilerinin sağlam müminler olarak tanımlanmaları ile uyuşmayan bir isnad) îma edebileceğinden, müfessirlerin çoğunluğu, havarilerin bu sorusunu, bir kimsenin başka birine “Benimle gelir misin?” diye sormasına benzetirler -ki bu, sorulan kişinin gitme kudreti ile ilgili bir şüpheyi değil, tersine gitme arzusu ile ilgili bir belirsizliği yansıtır (karş. bu konuda Taberî, Beğavî, Râzî, Râğıb, ayrıca Menâr VII, 250 vd.) Ancak Hz. Peygamber'in önde gelen birçok sahâbîsi'nin -Hz. Ali, İbni ‘Abbâs, Hz. Ayşe ve Mu‘âz b. Cebel- sözkonusu ifadeyi “Rabbinden isteyebilir miydin?” şeklinde çevrilebilecek olan hel testetî‘ rabbeke olarak okudukları gerçeği ile ilgili bazı delillere sahibiz (Taberî, Zemahşerî, Beğavî, Râzî, İbni Kesîr): Bu, havarilerin Hz. İsa'nın Allah'tan yukarıdaki talepte bulunabilme kudreti (kelimenin manevî anlamıyla) hakkındaki tereddütlerini yansıtan bir kıraattır. Genel kabul gören hel yestetî‘ rabbuke şeklindeki kıraati reddeden Hz. Ayşe'nin, “İsa'nın havarileri, Allah'ın dilediği şeyi yapıp yapamayacağının sorulamayacağını iyi bilirlerdi: onlar, sadece [İsa'ya], ‘Rabbinden dileyebilir misin?’ diye sordular” dediği rivayet edilmiştir (Râzî). Ayrıca Mustedrek'de nakledilen bir Hadis'e göre, Mu‘âz b. Cebel, Hz. Peygamber'in kendisine hel testetî‘ rabbeke (“Rabbinden dileyebilir miydin?”) kıraatini öğrettiğini kesin bir dille belirtmiştir. Bana göre delillerin ağırlığı ikinci şıkka işaret etmektedir: ama daha yaygın kıraatı gözönüne alarak ibareyi yukarıdaki şekilde çevirdim. Havarilerin bir gök “sofra”sı (mâide, bu sureye ismini veren kelime) istemeleri -ve arkasından Hz. İsa'nın duası- konusuna gelince, bu, Hz. İsa'nın (Rabb'in: Lord's) Duasında (karş. Matta vi, 11) yer alan günlük yiyecek isteğinin bir yansıması olabilir. Çünkü dinî terminolojide insana gelen her fayda, “gökten gönderilmiş” -yani, Allah tarafından gönderilmiş- sayılır, bu fayda insanın kendi çabasıyla ortaya çıkmış olsa bile. Ancak, diğer taraftan, havarilerin “sofra”yı isteme şekilleri -ve özellikle onların bir sonraki ayette verilen açıklamaları- daha çok Allah'tan imanlarını “kabul ettiği”ni gösterecek bir mûcize istediklerine işaret ediyor gibidir. (Bkz. ayrıca bir sonraki not.) M.Esed

İnsanlar gözleriyle görmediklerine kolay kolay inanmazlar. Bak Bakara suresi 210 M.Sağ

Kur'an "sofra"nın (maide) gönderilip, gönderilmediği konusunda susar ve bu noktada hiçbir sıhhatli bilgi kaynağı yoktur. Sofranın gönderilmiş olması mümkündür. Ama yine aynı derecede ayet 115'te yer alan uyarıdan sonra havarilerin isteklerini geri almış olmaları da mümkündür. Mevdudi

İnnî münezziluhâ (lafzen, “Ben onu gönderiyorum”) ibaresindeki münezzil gramer kalıbı, sürekli tekrarlanan bir bağışa -ki bu sürekliliği parantez içindeki “her zaman” kelimesiyle ifade ettim- işaret eder. Allah'ın süreklilik arzeden bu maddî ve manevî rızık vericiliğinin vurgulanması, O'nun, bu açık hakikati -insanın kendi kendine yeterli ve bağımsız olduğunu küstahça varsayarak- inkar edenlere lânetinin şiddetini açıklamaktadır: ayrıca Allah'ın varlığının “delil”i olarak bir mucize gösterilmesi talebinin kınandığına işaret eder. M.Esed

Burada Hıristiyanların bir başka yargılarına işaret edilmektedir. Onlar Hz. İsa (a.s) ve Ruhül Kudüs'ün yanısıra Hz. Meryem'i de ibadet edilecek bir nesne haline getirmişlerdi. Her ne kadar Kitab-ı Mukaddes'te bu doktrinden söz edilmiyorsa da, Hz. İsa'dan (a.s) sonra geçen ilk üç yüz yıl içinde Hıristiyan dünyası bu akidenin bütünüyle dışındaydı. "Allah'ın annesi" sözü ilk kez İskenderiyeli bazı ilâhiyatçılar tarafından kullanıldı.
Bu kelimelerin kamu vicdanında bulduğu cevap sert olduysa da, kilise önce doktrini kabul etme eğilimi göstermedi ve Meryem'e tapınmanın yanlış olduğunu ilân etti. Fakat daha sonra İ.S. 431 Efes konsülünde "Allah'ın annesi" kelimeleri kilise tarafından resmen kullanıldı. Sonuç olarak, "Meryem'e tapıcılık" kilisenin hem içinde, hem de dışında büyük adımlarla yayılmaya başladı. O kadar ki, Kur'an'ı Kerimin iniş günlerinde "Allah'ın annesi"nin yüceltilişi Baba ve Kutsal Ruh'unkini gölgede bıraktı. Kiliselere heykelleri dikildi, kendisine tapınıldı, yalvarıldı ve ibadetlerde yakarıldı. Kısaca bir Hıristiyanın en büyük dayanak kaynağı "Allah'ın annesi'nin koruyuculuğunu elde edebilmek oldu. İmparator Jüstinyen kanunlarından birinde Hz. Meryem'in imparatorluğu koruyuculuğundan söz eder. Yine Jüstinyen yaptırdığı Ayasofya kilisesinin büyük mihrabına Onun ismini kazdırdı. Generali Narses savaş alanında Onun yönlendirmesine bakar. Hz. Peygamber'in (s.a) çağdaşı İmparator Herakliyus bayrağında Onun resmini taşırdı ve kutlu, koruyucu niteliğinden dolayı bu bayrağın asla yere düşürülemeyeceğine inanırdı. Protestanlar reform'dan sonra Hz. Meryem'e tapıcılıkla ellerinden geldiğince savaştılarsa da, yine de Roma Katolik kilisesi hâlâ O'na şevkle sarılmaktadır. Mevdudi

Zımnen, “İsa'nın ölümünden sonra”: bu, Hz. İsa'nın 117. ayette kendi ölümüne geçmiş zaman kipi ile işaret etmesinden (“Sen bana ölümü verdikten sonra”) açıkça belli olmaktadır. Diğer taraftan kâle (“dedi”) fiili, aynı zamanda “diyecektir” anlamına da gelebilir (bkz. aşağıda not 141). M.Esed

Bugünkü Hırıstiyanların elindeki İncil, Hz. İsanın gökten ineceğini ve tüm insanları kurtaracağını çok sık tekrar eder. Doğal olarak İncile inananlar buna da inanmaktalar. Ancak bazı Müslümanlar da Hz. İsanın tekrar dünyaya gelip insanları düzelteceğine inanırlar. Böyle düşünenleri, İsayı, ahrette Allahın nasıl sorguladığını ve İsanın verdiği yanıtı bildiren bu Kuran ayeti yalanlar. M.Sağ

Ente'r-rakîb'deki belirtme takısı (harf-i tarif), Allah'ın rakîb (“koruyucu”) olma fonksiyonundaki eşsizliğinin bir ifadesidir ve ancak (o cümlede mahzûf olan) “yalnız” kelimesinin ilavesiyle çevrilebilir. Allah ile ilgili benzer ifadelere Kur’an'da çok sık rastlanır -mesela, bir sonraki ayetin sonunda. M.Esed

Bu âyetlerde hıristiyanların yaşadığı şirkin sebebini arama ve bunun için yapılan sorgulama vardır.

1. Üçlü ilâh sorgulaması. Aslında burada üçlü ilâh anlayışının nere­den kaynaklandığı ve bu anlayışta Hz. îsâ'nın rolünün olup olmadığı araştırılmaktadır. Allah, îsâ ve Meryem şeklindeki üçlü ilâh sisteminin oluşturduğu şirkin yanlışlığı gündeme getirilmektedir.

Allah'tan başka iki ilâh daha ilâve edilmesinin Hz. îsâ'nın öğretisi olup olmadığı kendisine sorulmaktadır. Bu sorunun ne zaman sorulduğu veya sorulacağı önemlidir. Âyetin başında Allah'ın özne olduğu "kale" fiiline, mazi kalıbından olmasına rağmen "dedi" yerine "diyecek" mânası verilmelidir. Allah mahşer gününde bu sorunun kesin olarak sorulacağını bildiği için mazi kalıbından getirmiştir.

Böyle bir mânayı vermekte delilimiz ne olabilir? Esas delilimiz, aynı âyette geçen "Hem ben söyleseydim " ifadesindeki "kultü"nün mâzî kalı­bında gelmesidir. Ayrıca 117. âyetteki "içlerinde bulunduğum müddetçe" ve "beni vefat ettirince " ifadeleri de bu sorunun âhirette sorulacağının en bariz delilidir. Diğer taraftan müfessirler, mazi kalıbından gelen bazı anla­tımlara "gelecek" mânasının verilmesini savunmaktadırlar. Bu âyet, Mâide sûresinin 73. âyetindeki "Allah, üçün üçüncüsüdür" ifadesinin bir açıkla­ması mahiyetindedir. Çünkü "Üç ilâh hangi varlıklardan oluşmaktadır?" sorusunun cevabını Mâide sûresinin 116. âyetinin birinci bölümü, Allah, îsâ ve Meryem olarak vermektedir.

2. Hz. îsâ'nın cevabı. Yüce Allah'ın sorduğu bu soruya Hz. îsâ şu şekilde cevap vermiştir:

a) "Hâşâ! Seni tenzih ederim, hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz". Cevabın bu bölümünde, söyleyeceği sözü söylemiş gibi gösterilmektedir. Ama bu sorgulamanın, hemen ölümünden sonra sorulmuş olması da mümkündür. Burada önemli olan nokta, sübhân kelimesinin kullanılarak Allah'ın tenzîh edilmesi, yani noksan sıfatlardan uzak tutulmasıdır.

Diğer taraftan Hz. îsâ, hakkı olmayan şeyi söylemesini kendisine yakıştıramamaktadır. Bu ifade bize şu şekilde yansımalıdır: İnsanlar ko­nuştukları sözlerin kendilerine yakışıp yakışmadığının bilincinde olmalı ve öyle konuşmaya haklarının olup olmadığına bakmalıdırlar. Konuşulan sözlere hakkının olduğuna ve kendisine yakıştığına bakmadan söylenen­ler, insan için problem oluşturacaklardır. Hak ve yakışma, söz için en önemli sansür olmalıdır.

b) "Hem ben söyleseydim sen onu bilirdin ". Sorgulamaya böyle cevap vermesi, insanlığa çok önemli bir kanunu öğ­retmektedir. O da "Allah her şeyi bilir. Hiçbir şey O'nun bilgisi dışında kalmaz" demektedir. Hz. îsâ soruyu cevaplandırırken, ilâhî bilgiyi dev­reye sokmaktadır. Madem ki Allah her şeyi bilmektedir, hıristiyanlara Al­lah'tan başka Hz. îsâ ile annesini tanrı edinmelerini kimin söylediğini de bilmektedir. O zaman, sorulan sorunun bir imtihandan ibaret olduğu or­taya çıkmaktadır.

c ) "Sen benim içimdekini bilirsin, ben senin zâtında olanı bilmem". Cevabın üçüncü bölümünü Hz. îsâ, "bilgi" ile "nefis" kavramlarına tahsis etmektedir. Beşerî bilginin içe değil dışa, yani görüntüde kaldığını, ama ilâhî bilginin içe nüfuz ettiğini öne sürmektedir. "Benim nefsim" ifadesindeki nefis kelimesi, "iç" anlamına alınmalıdır. Ama dikkat edilirse Hz. îsâ, Allah ile nefsi bir araya getirmiş­tir. "Ben senin nefsindekini bilmem" demektedir. Nefis Allah'a izafe edildiği zaman, "zât" mânasına gelmektedir. İnsanla ilgili olunca nefis kavramı pek çok anlama gelmektedir. Allah insanın zâtını, içindekini, ama her şeyini bildiği halde, insan Allah'ın zâtını bilmemektedir. Hz. îsâ bu ifadesiyle insanlara itikadî bakımdan çok önemli bir bilgiyi öğreterek ders vermektedir.

d) "Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin ". Hz. îsâ'nın bu ifadesinde gayb kelimesi, çoğul olarak guyûb kalıbında yer almaktadır. Allâm kelimesi, "eksiksiz", yani "tamamen bilmek" anlamına geliyor. Guyûb kelimesini "gizlilikler" anlamına alınca, "gizlilikleri tam anlamıyla bilen" mânası çıkmaktadır. Hz. îsâ, bir gizlilikler âlemi olduğu ve bunun tek bileninin de Allah olduğu dersini vermektedir.

Hz. îsâ'nın verdiği bu cevaplardan müslümanın konuşma âdabı çıkmaktadır: Hakkı olmayanı, kendine yakışmayanı konuşmayacak, söy­lediği her sözü Allah'ın bildiğinin şuurunda olacak, yüce Allah'ın kendi içindekini bildiğini aklından çıkarmayacak, gizlilikleri tam anlamıyla bile­nin sadece Allah olduğunun inancında olacaktır.

e) "Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyle­dim". Hz. îsâ, Mâide sûresinin 117. âyetinde de cevabına devam etmek­tedir. "Bana ne emretti isen, onlara onu söyledim " demesi din âlimlerine çok önemli bir ilkeyi öğretmektedir. Hz. îsâ gibi bir peygamber, Allah'ın emrinden dışarı çıkmıyor, kendi görüşünü dine karıştırmıyor, Allah ne emretti ise onu insanlara söylüyor, yani tebliğ ediyor. Öyle ise din alimleri de Kur'ân'da Allah neyi emrediyorsa, onu insanlara ulaştırmak ve öğret­melidirler. Din konusunda yapılan bütün tartışmalar, bölünmeler, kavgalar hep bu ilkeyi yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

f)  "Benim rabbim ve sizin de rabbiniz olan Al­lah'a kulluk ediniz, dedim". 117. âyette verdiği cevabın ikinci bölümü tevhîd inancı teşkil etmektedir. Demek ki Allah, Hz. îsâ'ya emrettiği ilk söylev, Allah'ın bütün insanların yaratıcısı, besleyip büyütücüsü ve ter­biye edicisi olduğudur. Önce, "Allah'ın kendisinin rabbi olduğu"nu söy­lüyor, böylece kendisinin rab edinilmesinin kapılarını kapatıyor. "Benim de rabbim, sizin de rabbiniz " derken, rab sıfatını kullanmış olmaktadır. Dikkat edilirse gerçek rabbin kim olduğunu açıklamaktadır.

Diğer taraftan kime kulluk edeceklerini de açıklamaktadır. Yaratan, besleyip büyüten ve terbiye eden, yani doğru yolu gösteren Allah'a kulluk etmelerini onlara öğretmektedir. Demek ki bir peygamber öncelikle şirkle mücadele vererek, tevhîd inancını öğretecektir.

g) İçlerinde bulunduğum müddetçe yaptıklarına şahitlik ettim. Beni vefat ettirince, ar­tık onlar üzerinde gö'zetleyici yalnız sen oldun". Hz. îsâ bu cevabı ile, kendisi hakkında çıkarılan ihtilâfları yakıp kül etmektedir. Müslümanların arasında dolaşan anlayışa göre Hz. îsâ ölmedi, beden ve ruh ile Allah'a yükseldi. Kıyamete yakın tekrar dünyaya dönecek, Hz. Muhammed'in dini olan İslâm'ı yayacaktır. Bunun yanlış olduğu Âl-i îmrân sûresinin 55. âyetinde tartışıldı. O âyette de "Ey îsâ! Seni vefat ettireceğim" demişti. Şimdi yorumunu yaptığımız Mâide sûresinin 117. âyetinde de bizzat Hz. îsâ, Allah'a "Beni vefat ettirdiğin zaman " demektedir. Demek ki Hz. îsâ eceliyle ölmüştür. Nisa sûresinin 159. âyetinde belirtildiği gibi, Hz. îsâ öldürülmedi ve çarmıha gerilmedi. Âl-i îmrân sûresinin 55. âyetine göre, vefat ettikten sonra Allah'a yüceldi. Zaten Meryem sûresinin 33. âyetinde doğduğu, öldüğü ve dirileceği günden bahsedilmektedir.

Hz. îsâ hayatta iken hıristiyanların inançlarını kontrol ediyordu. Hı­ristiyanlar onun kendi döneminde üçlü Allah anlayışına sahip değillerdi. Demek ki üçlü Allah anlayışına Hz. îsâ'dan sonra saptılar.

h) "Sen her şeyi hakkı ile görensin". Hz. îsâ 116. âyetin sonunda Allah'ın bütün gizlilikleri bildiğini, 117. âyetin so­nunda da Allah'ın her şeye şahit olduğunu, yani her şeyi gördüğünü açıklamaktadır. Bunun anlamı şudur: Kendisinin tanrı olmadığını ve bu sebeple her şeyi murakabe edemeyeceğini, her şeye şahit olamayacağını, ama Allah'ın her şeye şahit olacağını vurgulamaktadır. Her eyleminde Al­lah'ın tam yeterlilikte olduğunu açıklayarak insanlığa ölümsüz ve kalıcı ilahiyat kanunlarını öğretmektedir. Tevhîd inancına sahip bir insanın tek olan Allah'a inandığını açıklayarak, O'na denk hiçbir varlığın olamayaca­ğını hatırlatmaktadır.

ı) Eğer kendilerine azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin, dedi". Hz. îsâ'ya 116. âyette soru­lan sorunun son cevabı, Mâide sûresinin 118. âyeti olmaktadır.

Bu âyetten hareketle şu soruyu sorabiliriz: Nisa sûresinin 48. âye­tinde belirtildiği gibi, şirk affedilmeyeceğine göre, Hz. îsâ'nın aftan bah­setmesi ne anlama gelmektedir? Hz. îsâ'dan sonra üçlü ilâh anlayışına sapmaları, şirktir ve bunun da affı yoktur. Hz. îsâ, Allah'a "Onlar senin kullarındır" diyerek, onlara kendisine kul olmalarını söylemediğini garanti altına almaktadır. "Onlar benim kullarım değil, senin kullarındır, işledik­leri şirkten dolayı cezalandırman konusundaki karar sana aittir" demek is­tiyor.

Diğer taraftan Hz. îsâ, onların inançlarını değiştirme ihtimalini gün­deme getirerek, şirkten tevhîd inancına döndüklerinde, geçmişlerinin ba­ğışlanmasını Allah'tan istemektedir. Böylece azap etmek veya affetmenin Allah'ın irâdesine bağlı olduğunu ve bunu izzet ve hakîm sıfatlarıyla yapa­cağını açıklamaktadır.

İnsan, gönlündeki şirki çıkarıp yerine tevhîd inancını koyunca, azap affa dönüşmektedir. Gönül olumsuzdan olumluya geçince, ilâhî takdir de azaptan affa doğru intikal etmektedir. Hz. îsâ bu cevabı ile, bu öğretiyi in­sanlara miras olarak bırakmaktadır. Hz. îsâ'nın bu cevapları, onun hadîs­leridir. Bunlar levh-i mahfuza çıkararak oradan bize âyet olarak inmiştir. B.Bayraklı

Lafzen, “dedi” -ancak klasik müfessirlerin çoğunluğu kâle fiilinin burada gelecek zamanı gösterdiği (“diyecektir”) kanaatindedirler, yani “Hesap Günü'nü”. M.Esed

Bazı Hicaz ve medine kurralan ise kelimesini üstün olarak okumuşlardır. Taberi de bu kıraati tercih etmiştir. Bu kiraata göre Allah teala bu sözleri âhirette söyleyecek değildir. Dünyada söylemiştir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Allah, kendisini tenzih ettiğini söyleyen İsaya demiştir ki: "Senin dünyada iken söylediğin bu söz, doğru söyleyenlerin doğru sözlerinin kendisine fayda vereceği kıyamet gününde faydalı olacak bir sözdür. Yani senin bu sözün doğru bir sözdür. Bu söz sana âhirette faydalı olacaktır. Zira ahiret gü­nünde doğru söyleyenlerin sözleri kendileri için faydalı olmaktadır. İşte o günde doğru söyleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah, kendi verdikleri söze bağlı kalarak emirlerini tu­tup yasaklarından kaçınan bu doğru söyleyenlerden razı olmuş, bunlar da, ken­dilerine vaad ettiği şeyleri âhirette veren rablerinden razı olmuşlardır. İşte bü­yük kurtuluş dabudur. Taberi

 Hz. îsâ'dan alınan cevaptan sonra mahşer gününün tanımı yapıl­makta ve kimlerin kurtuluşa ereceği açıklanmaktadır.

1. Mahşer gününde doğruluk fayda verecektir. Allah, âyetin birinci bölümünde "fayda" kavramına yer vermekte, insanları bu kavramla mo­tive etmektedir. İnsanoğlu dünyada düşünce, inanç ve eylem bakımından âhirette fayda verecek olanı hayata geçirmeli ve planlamalıdır.

Yüce Allah mahşerde özü sözü bir olmanın fayda vereceğini beyan etmekle, sadâkatin önde gelen ahlâkî ve dinî bir değer olduğunu vurgula­maktadır. Sadâkat, hakikatin arkasında durmak, özü sözü doğru olmak, çifte standartlı olmamayı ifade etmektedir. Başka bir ifade ile, gönlünde tevhîd inancına sahip olan, ağzıyla bunu ifade eden ve bunun arkasında duran insan fayda görecektir.

2.  Göreceği fayda nedir? Bu soruya Allah yukarıdaki âyette iki madde ile cevap vermektedir.

a)  "İçinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır".

b)  "Allah onlardan razı olacak, onlar da Allah'tan razı olacaklardır".

Cennet ve Allah'ın rızâsını kazanmak, sadâkatin mahşerde temin et­tiği fayda olacaktır. Âyetin başında fayda olarak nitelendirilen ödül, âyetin sonunda büyük kurtuluş ve kazanç adını almaktadır.

3. Böyle bir ödülü kim verebilir? Allah bunun cevabını da 120. âyette vermektedir: Kâinatın iktidarı ve mülkiyeti kendisine ait olan ve her şeye gücü yeten Allah, böyle ödülü verecektir. Çünkü beşerî düşüncelerin cennet ve cehennemi olamaz, çünkü onlar bir âhiret hayatına sahip değil­lerdir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Mâide sûresinin 119. âyetinde yer alan sadâkat kavramını, Mâide sûresinin 1. âyetiyle ilişkilendirebiliriz. Orada "Akidlerinizi yerine getiriniz" buyurulmuştu. Ahde vefa ve sözünde dur­mak gibi erdemler mahşerde fayda verecektir. Bunlar sadece âhireti değil dünyayı da cennete çevirecektir. B.Bayraklı

Bu âyet grubunda elçilerin dünyadaki görevi, insanlar ile ilişkileri ve onlara tanıklığı, dünya ve âhiret sahneleri ile Îsâ peygamber örneklenmek sûretiyle somut olarak anlatılıyor.
Allah ilk önce Îsâ'ya, Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni kudüs'ün rûhu ile güçlendirmiştim. Yüksek mevkide olan biri olarak ve yetişkin biri olarak insanlara konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık kanıtlarla gelip de onlardan inkâr edenlerin, “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni, onlardan çekmiştim [korumuştum]. Ve hani havarilere, “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim. Onlar, “İnandık” ve “Bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza tanık ol” demişlerdi. Hani havariler, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” demişlerdi. O [Îsâ], “Eğer iman edenler iseniz Allah'a takvâlı davranın” demişti. Onlar [havâriler], “Biz istiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz iyice yatışsın, senin bize doğru söylediğini bilelim ve bizde buna tanıklardan olalım” dediler. Meryem oğlu Îsâ, “Allahım, Rabbimiz! Bizim üzerimize, bizim için, öncekilerimiz ve sonrakilerimiz için bir bayram ve Senden bir âyet olarak gökten bir sofra indir. Ve bizi rızıklandır. Ve Sen rızıklandıranların en hayırlısısın!” dedi. Allah dedi ki: “Şüphesiz Ben, onun size indiricisiyim. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, ben onu âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azapla azaplandıracağım” diyerek Îsâ'nın dünyada yaşamış olduğu önemli olayları hatırlatır.
Sonra da hesaba çeker:
Allah, “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?”diye sorduğunda, O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen ğaybları en iyi bilenin ta kendisisin! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, Sen onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin diye cevap verir.
Sonra, Bu, doğru kimselere doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için içinde ebedî kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan, cennetler vardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, en büyük kurtuluştur. Göklerin, yeryüzünün ve bunların içinde bulunan şeylerin mülkü yalnızca Allah'ındır. Ve O, her şeye en iyi güç yetirendir buyurularak, akıllarını başlarına almaları için insanlar uyarılır.
112. âyette zikri geçen “sofra”nın gönderilip gönderilmediği açıklanmaz. Eldeki muharref İncîllerde de bu konuya dair bir bilgi yoktur. Ama rivâyet mekanizması burada da devreye girer ve üretimine devam eder: “Sofra indi. Sofrada pulsuz ve kılçıksız bir balık vardı. Yanında da tuz, sebze, sirke, üzeri yağlı ekmek, bal, peynir, zeytin ve pastırma vardı”, “Sofrada, yedi çörek ve yedi balık vardı”, “Sofra, dünyadaki tüm yiyeceklerin lezzetini veren bir balıktı”, “Sofra cennet nimetlerindendi”, “Sofra, ekmek, pirinç pilavı ve sebzeden ibaretti”, “Havariler hep bu sofradan beslenirlerdi. Sonra birisi hırsızlık etti, sofra ondan sonra inmez oldu.” vs. gibi daha birçok asılsız ve mesnetsiz sözler ortaya atılmıştır.
Kanaatimizce sofra inmemiştir. Zira âyette, Ben, onun size indiricisiyim. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, Ben onu âlemlerden hiç kimseye yapmayacağım bir azapla azaplandıracağım buyurulmuştur, ki böyle bir mucize ızharından sonra felaket söz konusudur:
Ve onlar, “Bu Peygamber'e bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. (En‘âm/8)
Ve Bizi, âyetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsrâ/59)
Burada dikkat çeken ikinci nokta da, Îsâ'nın insanlara, kendisini ve annesini kutsallaştırmaları yönünde bir telkininin olmadığıdır. Hristiyanlıkta Îsâ ve Meryem'in kutsallaştırılması, çıkarcı sözde din bilginleri tarafından sonradan dayatılmıştır. Bu konu 68-79. âyetin tahlili kapsamında detaylı olarak sunulmuştu. H.Yılmaz