(Meryem - 76.Ayet)

<< Geniş Meal

Kâf

"Mecîd" Kelimesi Arapça'da iki manada kullanılmaktadır.

1) Yüksek mertebeli, azametli, şerefli, izzet sahibi.

2) Kerem sahibi, çok veren, çok faydalı ve menfaatli olan.

Mevdudi

Bu, bazı münferit harf-sembollerin Kur’an surelerinin başında kullanılmasının kronolojik olarak ikinci örneğidir (birincisi 68. sure). Bu sembollerle ilgili görüşler için bkz. Ek II. Bir sonraki cümlenin başındaki ve bağlacını “düşün” şeklinde çevirmem konusunda, bu bağlacın vahyin kronolojik sırasına göre ilk defa geçtiği 74:32 ile ilgili 23. notun ilk yarısına bkz. 

M.Esed

Kaf. Çok şerefli/çok büyük Kur’an’a kasem olsun ki,

KAF [100] : ق [kaf] harfinin tek başına iken herhangi bir anlamı yoktur. Hatırlanacak olursa bu uygulama ilk olarak Kalem sûresi’nde ortaya çıkmış ve o surenin ilk âyetinde de ن [nun] harfi tek başına yer almıştı.

“Huruf-ı mukattaa” [kesik harfler] denilen bu harflerin her biri hakkında geçmişte çok değişik yorumlar yapılmıştır. Bu görüşlerden bir kısmı Kalem sûresi’ nin tahlilinin yapıldığı sayfalarda okuyucuya arz edilmişti. O açıklamalar doğrultusunda ifade etmek gerekirse, surenin başındaki  ق[kaf] harfi, Ebced hesabına göre “100” sayısını ifade ediyor olabilir. (Ebced hesap tablosu ve açıklama Kalem sûresi’nde verilmiştir.)

Aklını kullanan Müslümanlar için bir uyarı olacağını düşünerek, konu hakkında mevcut eserlerde yer alan görüşlerden kaf harfi ile ilgili olan bazılarını aktarıyoruz:

“O, yeryüzünü kuşatan ve kendisinden dolayı da semânın yeşil göründüğü yeşil zümrütten bir dağdır. Semânın her iki yanı onun üzerindedir. Semâ ise onun üzerinde kubbe şeklinde örtülmüştür. İnsanların ele geçirdikleri zümrütler bu dağdan düşenlerdir.” (İbn-i Zeyd, İkrime ve ed-Dehhak)

“O, Kaf dağıdır. Zülkarneyn Kaf dağını gördü. (Vehb)

“O, Allah’ın isimlerindendir.” (İbn-i Abbâs)

“O, Kur’ân’ın isimlerindendir.” (Katade, İbn-i Abbâs)

O, Allah’ın Kadîr, Kâhir, Karîb, Kabıd, Kahhâr isimlerinin baş harflerdir.” (el-Kurazî)

“O,  قف [kıf=dur] demektir. Yani, bizim verdiğimiz emir ve yasaklara uy, onları aşma anlamında bir emirdir.” (Ebû Bekr el-Verrak)

“O, Peygamberin kuvvetidir.” (İbn-i Atâ)

Görüldüğü gibi mantıkî bir dayanağı bulunmayan ve sadece adı geçen zatların şahsî tercihlerini yansıtan bu görüşlerin herhangi bir ciddiyeti yoktur. Buna rağmen ciddiye alınarak birçok eserde yer verilen bu görüşler, maalesef toplumlar tarafından da ciddiye alınmaktadır.

“Mukattaat” denen bu harfler sadece birer harf midir yoksa rakam mıdır; ne anlama gelmekte veya neyi simgelemektedirler? Bununla ilgili gerçeklerin Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar tarafından bilindiği kanısındayız. Ne var ki, bu konuyla ilgili bilinenlerin bize kadar ulaşamadığını düşünüyoruz. Kanaatimiz, bunun nedeninin muhtemelen hicrî I. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ihmal olduğu yönündedir.

Çok şerefli/çok büyük Kur’an’a kasem olsun ki,

Bu âyette Kur’ân, Buruç/21‘deki gibi Rabbimizin sıfatları arasında yer alan el-Mecîd sıfatıyla nitelenmiştir. المجيد [mecîd] sözcüğü, “çok şerefli ve çok büyük” demek olup Buruç/15‘de bizzat Rabbimizin sıfatı olarak da yer almıştır.

Mecîd sözcüğü bu âyette;

a) “Çok büyük “olarak kabul edilirse, âyetteki ifade de “çok büyük Kur’ân” olarak anlaşılır. Kur’ân’ın “çok büyük” olarak nitelenmesi, insanlığa olan faydasının çok muazzam olmasından dolayıdır. Ayrıca Kur’ân, azîm olan Allah’ın bir öğüdü olduğundan ve büyüğün öğüdü de büyük olacağından bu sıfatla nitelenmiştir. Kur’ân aynı zamanda büyüklük, ululuk delilidir de… Çünkü hiç kimse Kur’ân gibisini getirmeye muktedir olamamıştır, olamayacaktır da… Dolayısıyla, bâtılın ona önünden-arkasından yaklaşması söz konusu değildir. O değiştirilemez, buna güç yetirilemez.

b) “Çok şerefli” olarak kabul edilirse, âyetteki ifade de “çok şerefli Kur’ân” olarak anlaşılır. Zaten Kur’ân da, aradığını onda bulmak isteyen herkesin umduğu biçimde kerimdir [şereflidir] . Çünkü Kur’ân kendisine yapışan hiç kimseyi başka şeylere muhtaç etmez. Kendisine başvuran herkesi aradığına kavuşturmak suretiyle amacına ulaştırır. Bu nedenle Kur’ân, muhtaç olana umduğunu verme anlamında da iyiliğin, keremin [şerefin] ve cömertliğin zirvesidir.

Dikkat edilirse, 1. âyet bir kasem cümlesinin kasem bölümüdür. Ne var ki, görünürde kasem cümlesinin kaseme cevap bölümü yoktur. Bu durum, kasem cümlesinin yarım bırakıldığı izlenimini vermektedir. Çünkü çok şerefli Kur’ân kanıt gösterilerek güçlendirilmek istenen yargı, âyetin devamında mevcut bulunmamaktadır.

Dikkat çekicidir ki, gerek eskiler ve gerekse çağdaş Kur’ân uzmanları bu durumdan hiç rahatsız olmamışlar, bir edebiyat mucizesi olan Kur’ân’da böyle eksikliklerin, anlam bozukluklarının olamayacağına zihin yormadan, tıpkı bundan önceki kasem cümlelerinde de eleştirdiğimiz “geçiştiriverme” alışkanlıklarına bağlı kalarak burada da 1. âyetin sonuna noktayı koyuvermişlerdir. Öyle ki, çeşitli meal ve tefsirlerde kasem cümlesi, kasem vurgusu imiş gibi değerlendirilmiş, buna karşılık kasemin cevabının ne olduğu hakkında ikna edici bir açıklama yapılmayarak kasem cümlesinin ilk bölümü askıda bırakılmıştır.

Muhammed Esed gibi bazı çağdaş bilginler ise, çareyi kasem cümlesini bozmakta bulmuşlar, kasem cümlesine “inşa cümlesi” [dilek kipi] nitelikli olarak “…düşün!” şeklinde bir anlam yükleme cihetine gitmişlerdir. Bu anlayışta olanlar bize göre çok hatalı bir tutum sergileyerek ayetlere; Asr sûresi‘nde, “Zamanın akıp gidişini düşün!”; Tin sûresi‘nde, “İnciri ve zeytini düşün!”; Duha sûresi‘nde, “Aydınlık sabahı düşün!”; Fecr sûresi‘nde, “Şafağı düşün!” şeklinde anlamlar vermişlerdir. Böylece Kur’ân’ın eksik ve yanlış anlaşılmasına yol açmışlardır.

Bazıları ise kaseme gizli bir cevap bulma yoluna gitmişler ve konumuz olan kasem için “…kasem olsun ki, sen uyarıcısın veya “…kasem olsun ki, ölümden sonra dirilme ve dönüş mutlaka olacaktır” şeklinde cevaplar takdir etmişlerdir. Hatta takdir edilen bu tür cevapların bazı meal ve tefsirlerde âyetin orijinalinde varmış gibi gösterildiği bile olmuştur.

Doğrusu şu ki, edebiyatta cümlenin bir bölümünün söylenmemesi, gizli bırakılması şeklinde anlam zenginleştirmeye yönelik bir uygulama vardır ve Arapça’da bu uygulamaya “hazf sanatı” denmektedir. Ancak, bir örneğini Alak/11-12‘de gördüğümüz, bir diğer örneğini de bu surenin 3. âyetinde göreceğimiz “hazf sanatı” kasem cümlelerinde uygulanmaz. Çünkü diğer cümle türlerinde anlama zenginlik katan bu sanat, kasem cümlesinde konunun eksenini kaybettirir. Hele de kasem cümlesinin birinci bölümünün söylenip ikinci bölümünün zikredilmemesi, kelâmı kelâmlıktan çıkarır. Burada takdir edilen cevaplar surenin başlangıç bölümünü kısmen anlamlı hâle getirse de, kasemin cevabının bulunduğu pasajda ortaya çıkmış olan anlam kargaşasına bir çare olamazlar. Bu sebeplerden dolayı burada hazf sanatı uygulandığı görüşüne katılmıyoruz.

Bu konuyla ilgili gerçekçi bir çözüm üretebilmek, bilgi, samimiyet ve cesaretten oluşan üç yönlü bir donanımı gerektirmektedir. Daha önce de belirtildiği gibi, sûrelerin oluşumu Allah ve Peygamberimiz tarafından yapılmamış, Kur’ân sahabe tarafından toplanıp kitaplaştırılmıştır. Dolayısıyla konumuz âyette olduğu gibi, bize göre surenin düzenlenmesinden kaynaklanan bu tip hataların, bu incelikleri düşünecek kadar müsait ortama sahip olmayan sahabeden kaynaklanması mümkündür. İşte, sözü edilen samimiyet ve cesaret bu noktada lâzımdır ve tespit edilen gerçekler açıklanmalıdır. Bunların geçmişte dile getirilmemiş olması, susmayı gerektirmemektedir.

Bu durumda yapılacak şey, aynen Buruç sûresi‘nde yaptığımız gibi, Kaf/45‘in içinde kaseme cevap formatında olan bir âyetin var olup olmadığını araştırmaktır. Yapılacak tetkik sonunda 4, 18, 22 ve 37. âyetlerin kaseme cevap formatında oldukları görülecektir. Çözüme giden yol, bu dört âyetin 1. âyetteki kasemin cevabı olup olamayacakları yönünden dikkatle incelenmesinden geçmektedir.

Bu inceleme yapıldığında ortaya şu sonuçlar çıkmaktadır:

4.      Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.

Olumlu fiil cümlesi olan bu âyette normal şartlarda ل [le] ve قد [kad] edatlarının bulunması gerekirken, ل [le] edatı mevcut değildir. Ancak, kadim Arapça’da birçok örneği olduğu ve Kur’ân’da da birçok uygulaması görüldüğü gibi, bazı durumlarda le edatının kaldırılması söz konusu olabilmektedir. Diğer taraftan bu âyet kendi paragrafındaki anlam bütünlüğünün bir parçasını teşkil etmektedir. Dolayısıyla, bu âyetin bulunduğu paragraftan alınıp başka bir yere bağlanması durumunda hem âyetin kendi anlamı, hem de bulunduğu paragrafın anlamı bozulmaktadır. Sonuç olarak bu âyetin kasemin cevabı olarak değerlendirilmesi uygun değildir.

18.      (İnsan) hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, hazır biri bulunmasın.

Orijinali olumsuz bir fiil cümlesi olan bu âyet, dilbilgisi kurallarına göre kasem cümlesinin cevap kısmını oluşturabilir. Ne var ki, bu âyet de 4. âyet gibi kendi paragrafına aittir. Oradan alınıp başka bir yere bağlanması durumunda hem kendi anlamı, hem de bulunduğu paragrafın anlamı bozulmaktadır. Bu nedenle, ilk örnekteki gibi, bu âyetin de kasemin cevabı olarak değerlendirilmesi uygun düşmemektedir.

22.     Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir.

Bu âyet de dilbilgisi kurallarına göre kaseme cevap olabilecek tüm koşulları taşımaktadır. Ancak diğerlerinden farklı olarak anlam itibariyle bulunduğu pasaj ile bir uyum göstermemekte, sanki orada gereksiz gibi durmaktadır.

37.     Şüphesiz ki bunda kalbi olan ve kendisi şâhit olarak kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.

Dilbilgisi kurallarına göre kaseme cevap olabilecek bir cümle olmasına karşılık bu âyet de bulunduğu pasajın anlam bütünlüğü ile uyum içindedir ve bu âyetin de başka bir yere bağlanması pek uygun görünmemektedir.

Yukarıdaki saptamalar sonucunda kasemin cevabının 22. âyet olduğu anlaşılmaktadır. Bu demektir ki, ilk Mushaf’ı hazırlayan sahabe, 1. âyetteki kasemin cevabı olan cümleyi 22. sıraya yerleştirmiştir. Buna benzer bir başka tespitimizi de inşallah Sâd sûresi ‘nin incelemesinde sunacağız.

Bu durumda surenin 1. ve 22. ayetlerinden oluşan kasem cümlesi şu şekilde olmaktadır:

H.Yılmaz

MECİD: Mecîd sahibi, mecîd, geniş lütuf ile ilgili büyük şeref ve şandır. Şu halde "Kur'an-ı mecîd" şerefi, kitapların hepsinden büyük olan yahut mânâsını bilip kendisiyle amel edeni şereflendiren şanlı Kur'ân demek olur. "Vav" yemin veyahut yemine alt içindir. "Kaf" ile şanlı Kur'âna yemin edilmiştir.

H.Yazır

Kaf. Şerefli Kuran’a andolsun.

Bu ayete baktığımızda surenin “Sad” suresine olan benzerliğini görmemiz mümkün olacaktır. Orada da şerefli Kuran’a yemin edilmekte ve son ayetlerinde de Kuran’ın âlemlere bir öğüt olduğu ifade edilmektedir. Aynı konu yorumunu yapmakta olduğumuz Kaf suresinde de söz konusudur. Ayetten çıkaracağımız neticeler şunlardır.

Yüce Allah Kuran üzerine yemin etmektedir. Böylece Kuran’a yemin etmeyi bir delil olarak insanlığa öğretmektedir. Kuran’a yemin eden kişi doğru konuşuyor demektir. Doğru konuştuğumuzu, Kuran’a yemin ederek ispat ederiz. Kuran’a yemin hukuk davalarında da yer almaktadır. Bu ilkeyi Yüce Allah kendisi Kuran’a yemin ederek bize öğretmektedir. Allah’a yemin etmenin ardından Kuran’a yemin gelmektedir.

Kuran’ın sıfatı olarak burada gündeme getirilen el-mecîd, “büyük, keremi bol ve şerefli” manalarına gelmektedir. Mecid’in “büyük” anlamına gelmesi, Kuran’ın faydasının büyük olması, onun gibisini kimsenin getirememesi demektir. “Keremi bol” olması, ihtiyacı olan herkesin kendi sorunlarını onunla çözecek durumda oluşu, herkese ışık vermesi, “şerefli” olması da Enbiya 10 ve Zuhruf 44 te olduğu gibi Kuran’ın şeref vermesinden kaynaklanmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Muhammed Esed’in dediği gibi bu büyük ve şerefli Kuran’ı düşünmemiz gerekiyor. Ondaki şerefi elde etmek için aklımızla ona yanaşacağız, onu anlayacağız. Onun için Yüce Allah Kuran’a yemin ederek başlamaktadır. B.Bayraklı

Bu ayet, toplumun, ilahî bir mesajın “kendi içlerinden biri”, yani kendileri gibi ölümlü biri tarafından tebliğ edilmesini “tuhaf görmeleri ”nin Kur’an'da ilk defa geçtiği ayettir. Bu, şüphesiz, ilk bakışta Mekkeli müşriklerin Muhammed (s)'in çağrısına karşı takındıkları olumsuz tutuma bir gönderme olup, daha sonra Kur’an'ın başka yerlerinde de pek çok kez tekrarlanması dolayısıyla söz konusu tarihsel göndermenin ötesine geçen bir boyut da kazanmaktadır. Bu gönderme beşerî gelişmenin herhangi bir safhasında bulunan insanların çoğunda var olan bir eğilime, hitap ettiği kitle ile aynı sosyal ve kültürel arka planı paylaşan bir kişi tarafından tebliğ edildiği ve -Kur’an'da olduğu gibi- özellikle insanın aklına ve ahlaki duyusuna hitap ettiği için herhangi bir esrarlı olağan-dışılık taşımayan dinî tebligata karşı beslenen güvensizlik eğilimine işaret etmektedir. İşte bundan ötürü Kur’an, toplumun, “[diğer ölümlüler gibi] yiyip içen ve çarşı pazar dolaşan” (25:7, ayrıca bkz. 25:20, not 16) bir Peygamber'e “itiraz ”ını açıkça zikretmektedir.  

M.Esed

Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar da, kâfirler şöyle dediler: Bu şaşılacak bir şeydir.

Yüce Allah, evrensel bir kanunu bize anlatarak bir analiz yapmaktadır. Aynı sosyal çevrede, aynı kültür içinde ve aynı kültürel arka planda büyüyen insanlar, birbirlerinin öne çıkmasını kabullenemezler. Çünkü onlar çocukluk yaşlarından itibaren birbirlerini tanıyorlar. “Biz daha onun pantolonsuz gezdiği dönemleri biliyoruz, adam oldu da öne çıkmaktadır, bize akıl vermektedir.” Şeklindeki ifadeleri sıkça kullanırlar. Tabii ki bunun altında kıskançlık psikolojisi vardır. Bu kıskançlık psikolojisi, kendi içlerinde yetişen insanı kabullenmeyi, takdir etmeyi ve ona hoş bakmayı engeller.

Onlar bir beşerin, aynı kültürü paylaştıkları bir kişinin peygamber olmasından dolayı şöyle dediler:

“Bu ne biçim resul, yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!” (Furkan 25/7)

Onlara göre nebi ya memleketin ileri gelenlerinden olacak, ya melek olacak ya da melekle beraber gezerek bu görevi birlikte yürüteceklerdir.

Yüce Allah onların bu söylevini ve hayrete düşüşünü şu şekilde cevaplandırmıştır:

Senden önce gönderdiğimiz bütün resuller de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Ey İnsanlar! Sizin bir kısmınızı bir kısmınıza imtihan vesilesi kıldık; bakalım sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi görmektedir.” (Furkan 25/20)  B.Bayraklı

Biz, ölüp toprak olduktan sonra mı dirileceğiz? Bu, akla uzak bir görüş.

Hz. Peygamberin getirdiği mesajda yer alan iman esaslarından biri öldükten sonra dirilme olgusuydu. Kâfirler, buna da karşı çıktılar ve inkâr ettiler. Aslında onlar öldükten sonra dirilme olgusuyla Hz. Muhammedin peygamberliğini aynileştirdiler. Öldükten sonra dirilme gibi onlara göre olmayacak bir şeyi söylemesi, onun peygamber olmadığının en büyük delili olarak görüldü. Bu konuyu Yasin 78-79 da geniş bir şekilde açıkladığımız için burada detaya girmiyoruz. Öldükten sonra dirilmeyi akla ters gördüler ve ona ihtimal bile vermediler. Onun için öldükten sonra tekrar dirilmeyi “uzak bir dönüş” olarak seslendirdiler. B.Bayraklı

Lafzen, “yerin onlardan ne eksilttiğini” -Allah'ın yeniden diriltme vaadinin, ölü bedenlerin dağılıp çürümesi gerçeğini tamamen hesaba katmakta olduğuna işaret. Sonuçta, yeniden dirilme, “yeni bir yaratma/yoktan var etme” gibi olacaktır (karş. 10:4, 21:104, 30:11, 85:13 vd.) Bu da, bütün organik tabiatta görülen sürekli yaratma ve yeniden-yaratma sürecini çağrıştırmaktadır (karş. 10:34, 27:64, 30:27). 

M.Esed

Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.

İnkârcıların 3. âyette nakledilen, Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür şeklindeki itirazları ve Allah’a dönüşü inkârları başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Ve onlar, “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabb’lerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)

4. âyet, inkârcıların bu bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden, yani bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Hayat ilminin bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi. Ama Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:

De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek ve O her yaratmayı çok iyi bilir.” (Yâ-Sin/79)

Rabbimiz, öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğunu, varlıklarını nelerin oluşturduğunu ve varlıkları oluşturan parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığını, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığını [varlıklarını koruduğunu] , bu parçalar arasındaki bağların neler olduğunu bilmektedir. Âyette bu bilgilerin korunduğu da bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları, onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir. 

H.Yılmaz

Şüphesiz Biz, toprağın onlardan neyi eksilttiğini biliriz. Katımızda her şeyi saklayan bir kitap vardır.

Yüce Allah’ın katında şaşmaz bir kitap, yani sicil vardır. Onun için parmaklarının uçları bile eski haline getirilecektir. (Kıyamet 75/4) İlk yaratılışın kaderi, projesi ve planı Allah katındadır; aynısını yine uygulayacaktır. Yoktan yaratan Allah, ikinci yaratılışı neden gerçekleştirmede zorluk çeksin ki! Bu konu ile ilgili şu ayetlere bakmamız doğru olacaktır:

“Hepinizin dönüşü Allah’a dır. Bu, Allah’ın gerçek vaadidir. İlk defa yaratan, sonra da inanıp iyi davranışlar yapanları adaletle ödüllendirmek için tekrar diriltecek olan şüphesiz O’dur.” (Yunus 10/4)

“De ki: Ortak koştuklarınızdan, ilk defa yaratıp, sonra bunu tekrara gücü yeten var mı? De ki: Allah ilk defa yaratır, sonra bunu tekrar eder. İmandan nasıl yüz çeviriyorsunuz?” (Yunus 10/34)

“O gün, Biz göğü yazılı sayfaların tomarı gibi düreriz, onu ilk defa yarattığımız gibi yeniden yaratırız. Bu, bizim vaadimizdir. Biz vaadimizi kesinlikle yerine getiririz.” (Enbiya 21/104)

“Peki, yaratılışı ilk defa başlatan ve sonra onu aralıksız devam ettirip yenileyen kimdir?” (Neml 27/64)

“Allah ilk önce yoktan yaratır. Sonra ölümle iade eder. Sonra O’na döneceksiniz.” (Rum 30/11)

“Bütün hayatı yoktan var eden, sonra onu yeniden vücuda getiren O’dur. Bu O’nun için pek kolaydır.” (Rum 30/27)

“İlk defa yaratan da sonra bunu tekrarlayacak olan da O’dur.” (Buruc 85/13)

Bu ve buna benzer pek çok ayet, öldükten sonra dirilmenin akla uzak olmadığını, ihtimalden uzak olmadığını, ama mutlaka gerçekleşeceğini ispat etmektedir. B.Bayraklı

Onlar ölümden sonraki hayat düşüncesini peşinen (a priori) reddettiklerinden dolayı bir şaşkınlık içindeler: insan hayatına ilişkin “neden” ve “niçin” sorularına yeterli cevap verememeleri, insanların kaderlerinin birbirinden farklı olması ve tabiatın görünürdeki duygusuz ve kör acımasızlığı, onları şaşırtır: bu problemler, ancak bedenî “ölüm” den sonra hayatın devam edeceğine ve böylece, bütün yaratılışın/oluşun gerisinde bir plan ve amacın yattığına inanmakla çözülebilir. 

M.Esed

Aksine, hakk kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar, onun için onlar karmakarışık bir iş içindedirler.

Asr sûresi ’nin tahlilinde genişçe açıklandığı gibi, الحقّ [hakk] sözcüğünün asıl anlamı, “uygunluk ve denk gelme” demektir. Özet olarak tekrarlamak gerekirse, Kur’ân’da hakk, kesin mucizelerle sabit olan peygamberliği, Peygamberimizin doğruluğuna dair olan aklî delilleri, indirilen Furkân’ı [Kur’an’ı] ve mutlaka gerçekleşecek olan haşrı [ahirette dirilip toplanmayı] ifade etmektedir.

Âyete göre inkârcılar, “hakk”ı, yani kendilerini yaratmış olan Allah’ın ilmini, gönderdiği kitabını ve Peygamberini gelir gelmez yalanlamışlardır. Bu yalanlamalarının sonucu olarak da pek karışık bir hâl içinde çalkalanmaktadırlar. Peygamberimize de bazen sihirbaz, bazen kâhin, bazen şâir diyerek şaşkınlık içinde inkâr etmekte, ama aynı zamanda da ıztırap içinde yüzmektedirler.

Herkes bilir ki, haktan uzak yaşayanlar hevâlarına uyarak sıkıcı işlere tevessül ederler ve bunun sonucunda da sürekli bunalım içinde yaşarlar. Vicdanları onları rahatsız eder durur, toplum içinde mahcup ve ezik kalırlar.

KARMAKARIŞIK BİR İŞ: Âyetteki, مريج [merîc] sözcüğü, “bomboş, muhtelif, karışık, sıkıntı veren” anlamlarına gelmektedir. Bu sebeple ayetten bir kaç tane güzel anlam çıkarmak mümkündür:

Müşrikler kendilerine gelen hakkı yalanlamışlardır, ama bu inkârları bir taraftan da vicdanlarını rahatsız etmektedir. Çünkü cevabını kesin olarak bilmedikleri bir şeyi yalanlamaları sonucu akıllarında, “Acaba var mı, ya varsa?” türünden sorular oluşmuştur ve bu sorular içlerini sürekli rahatsız etmektedir. Dolayısıyla kararsız kalmışlar, sıkıntıya düşmüşler, işleri karmakarışık hâle gelmiştir.

Müşrikler çok yakından tanıdıkları hâlde, bazen şair, bazen sihirbaz, bazen kâhin dedikleri Peygamberimiz hakkında yaptıkları bu ithamların doğru olmadığını iyi biliyorlar ve kendi aralarında bunu birbirlerine itiraf ediyorlardı. Yani, söylediklerine kendileri de inanmıyor, tutarsızlıklarının farkında olarak bazen Peygamberimize yakıştıracak kötü sıfat bulamıyorlardı.

Peygamberimizin peygamber seçilmeden önce de herkesçe bilinen üstün meziyetleri ve özellikleri vardı. Bu bağlamda o’nun; sahip olduklarıyla ilgili olarak kimseye minnet borcu olmayan, güzel ahlâklı, emin [güvenilir-doğru] ve zihinsel yönden gayet sağlıklı bir kişi olması, aslında Allah’ın Elçisi olarak söylediklerinin doğruluğu konusunda yeterli bir delil teşkil etmekte idi. Mekkeli müşriklerin o güne kadar her konuda olduğu gibi bu konuda da Peygamberimizin sözlerine inanmaları gerekirken, böyle yapmayıp işi tam tersine çevirmeleri ve kendi mantıklarına da ters düşen bir davranış içine girmeleri çok yanlıştı. Bu yanlış yaklaşımlarının sonucunda kendileri de şaşkınlık içine düşmüş ve aralarında bir karışıklık meydana gelmiştir.  

H.Yılmaz

Doğrusu onlar, hak kendilerine gelince onu yalanladılar. Şimdi onlar şaşırmış bir haldedirler.

Kuran da genel olarak şu kural geçerlidir: Yalanlama peygamberlere ise murselin “resuller” kelimesinin başına bâ cer harfi gelmez, ama söz, yani ilahi mesajı yalanlıyorsa bâ cer harfi gelmektedir. Mesela: “Semûd kavmi resullerini yalanladılar.” (Şura 26/141); ama: “Semûd kavmi de uyarıları yalanladı” (Kamer 54/23) dendiğinde bâ cer harfi gelmiştir. Yorumunu yapmakta olduğumuz Kaf 5 de hakkı, gerçeği yalanlamalarından dolayı hakk kelimesinin başına cer harfi gelmiştir. Zümer 32 de de aynı şeyi görüyoruz: “Allah’a karşı yalan uyduran, kendisine gelen gerçeği yalanlayandan daha zalim kimdir?”

Ayetteki hakk kelimesi, “Kuran” anlamına gelmektedir. Kuran gelince aşkına döndüler. Kaf suresinin ikinci ayetinde “şaşmak” üçüncü ayetinde “uzak bir dönüş” diyerek şüphe etmek, bu ayetin sonunda da şaşırmak durumları gündeme getirilmektedir. B.Bayraklı

Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, onu Biz hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz!

Bu gibi ayetlerde Rabbimizin الصّبور [sabûr] sıfatının tecellileri görülmektedir: Yüce Allah suçlarından dolayı insanları hemen kahredivermez; onlara sürekli ikna edici örnekler verir, düşünüp anlayabilecekleri aklî deliller gösterir. İşaret ettiği enfüsî [kendinden] ve afakî [çevresinden] kanıtlarla insanı doğru inanca yönlendirir. Rabbimizin bu âyette dikkat çektiği kanıt semâ‘dır.

Burada السّماء [semâ=gök] , akıl almaz derinlik ve büyüklükteki “kâinat” ı ifade etmektedir. Büyüklüğü, güneşin parlaklığı sebebiyle gündüzleri çıplak gözle yeteri kadar görülemeyen kâinat, geceleri milyarlarca yıldızın saçtığı ışıkla insanı büyüklüğü konusunda hayrete düşürmektedir. Nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan bu büyüklük, özellikle teleskopla bakıldığında daha da baş döndürücü bir hâl almaktadır. 6. âyette ifade edilen semâ, içinde güneşten binlerce defa daha parlak yıldızların, dünyadan binlerce defa daha büyük gezegenlerin bulunduğu, bütün bu gök cisimlerinin uçan birer nesne gibi içinde yüzdükleri muazzam kâinatı simgelemektedir.

Semâ‘nın insanlığın gözü önüne serilen ilâhî bir kanıt olduğu, Kur’ân’da başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Ki O, yedi göğü birbiri üzerine yarattı. Rahman’ın yaratmasında bir çatlaklık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür! Gözün, aciz bir hâlde sana dönecektir. Ve o çok bitkindir. (Mülk/3-4)

Ve gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir] . Ve O, çok iyi yaratandır, çok iyi bilendir. (Yâ-Sin/81)

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Mümin/57)

Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir. (Ahkaf/33)

Yukarıdaki ayetleri de dikkate alarak 6. âyetin takdirini şöyle yapmak mümkündür: “Bu hayrete düşüren büyüklüğe, derinliğe rağmen kâinat düzeni o kadar sağlamdır ki, kâinatın içindeki gezegen, yıldız, galaksi, gökada sistemleri, aralarında herhangi bir yarık, çatlak olmadan birbirleri ile uyumlu ve kopmaz bir irtibat içindedir. Göklerin yapısının insanın yapısından daha büyük olmasına rağmen, insandan daha karmaşık yapıda olan bu muhteşem semada hiçbir düzensizliğin olmaması, Bizim gücümüzün ne kadar büyük olduğunu göstermektedir.”

Hâlâ yeni keşiflerin yapıldığı güneş sistemini içinde bulunduran Samanyolu galaksisi, bünyesinde güneş benzeri yaklaşık 100.000.000.000 yıldız barındırmaktadır. Gözlenebilir evrende ise yaklaşık 10.000.000.000 galaksi olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakamlar, bu büyüklükler sadece evrenin gözlenebilir kısmı için söz konusu olup belki de kâinatın gerçek boyutu karşısında okyanustaki bir damla gibidir. Dolayısıyla bu muhteşem varlık âlemini yaratırken hiç yorgunluk duymadığını bildiren Allah’ın kudret ve azameti sonsuzdur. Bu kudret ve azameti değil ölçmek, düşünmek bile insan aklının kapasitesini aşmaktadır. Hâl böyle iken, “Öldükten sonra tekrar nasıl diriltilebiliriz?” diye yapılan inkâr, sağlıklı düşünen aklın yapacağı bir şey değildir. Surenin sonunda Kur’ân Araştırmaları Grubu’nun, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize adlı eserinden, “semâ ”nın yapısı hakkında bir alıntı yer almaktadır.  H.Yılmaz

Yeryüzünü de yaymışız. O binanın döşeği gibi sermişiz, bakıldığı zaman gök, küre şeklinde görünürken görme alanı içinde yeryüzü de onun altında ufka doğru özel bir uzama şekli ile uzanmış görünür ve böyle görünmesi onun da bir küre olduğunu akıl ve delil ile anlamaya engel değildir. (Ra'd Sûresi'ndeki 13/3. âyetin tefsirine bkz.) Alusi der ki; (Yeryüzünün) bu uzaması, yerin tam veyahut kutuplar yönünden noksan bir küre olmasına aykırı olmaz. Ve ona ağır baskılar, oturaklı dağlar serpmişiz. Ve onda gözler, gönüller açan her türlü güzel çiftten (bitkiler) bitirmişiz.

BEHÎC: Behcetli, gözlere gönüllere neşe ve sevinç veren, sevimli, güzel.

ZEVC; çift. İNBÂT, görünüşe göre bitkiler için ise de "zevc-i behic" insan dâhil olmak üzere hayvanların da her hoş (güzel) sınıfını kapsadığı açıkça anlaşılır.  H.Yazır

(Bütün bunlar) O, Rabbine gönül verecek, her kulun gözüne göstermek ve öğüt vermek içindir. Yani bütün bunları böyle yapış ve bitiriş Rabbine gönül verecek, hakka yüz tutup düşünecek her kulun gözüne göstermek ve fikrini açmak için ibret verici delil ve hatırlatma vesilesi kılmak hikmeti iledir.

TEBSİRA; Hem göze görme kuvveti, hem de kalbe basiret (seziş) kuvveti vermek mânâsına olabilirse de ikincisi ile ifade edilmiş olmasından dolayı burada gözle görme mânâsında olması daha uygun görünür. Bunun birisi hissî birisi aklî yönü ifade eder. Biri duyurma, biri dikkati çekmedir. Bunların her biri birer yeni hayat neşesiyle Allah Teâlâ'nın ilmine ve ölümden sonra diriltme kudretine delalet ederler. Hissettirme, şimdiki dünya hayatını yaşatırken, dikkati çekme ve hatırlatma geçmiş ve gelecek şuuruyla ahireti duyurur.

MÜNİB kaydı da gerçek olarak faydalananları göstermek ve Allah'a yönelmeye teşvik etmek içindir.

H.Yazır

Bunları, yönelen her kul için bir aydınlatma ve öğüt yaptık.

Göksel ve yerel oluşumların incelenmesi ile göksel ve yerel bilimler doğacaktır. Bu bilimler insana tabiat kanunları ve maddi âlem için çok önemli bilgiler sunacaktır. Bu bilgiler beynin olgunlaşmasını temin ederken, oradan gönüle “basiret”, derinlemesine görme, gönül gözü, gözü aydınlığı olarak intikal edecektir. Tebsıra kelimesi, “basiretini açması, aydınlık, gönül gözü” manasına alınmalıdır. Bu kelime cümlede mastar, yani mutlak tümleç olarak yer almaktadır.

Göksel ve yerel oluşumları araştırıp “nasıl” ını bulmanın diğer bir amacı da öğüt ve ibret almaktır; ibret alacak düşünceyi meydana getirmektir. Ayette geçen zikra kelimesi, “ibretle tefekkür etmek, düşünerek öğüt almak ve ders çıkarmak” anlamlarına gelmektedir. Ayrıca uyarı manası da vardır.

Tebsıra, gönül gözü ile görmeyi ve bir iç aydınlığını ifade ederken tezkira, öğüt alçak bir düşünme yeteneğini ifade etmektedir.

Münîb kelimesi Rum 31 de açıklanmıştır. “Batıl, sahte, yanlış, kötü yani insanı Allah’tan uzaklaştıran her şeytani dürtü ve nefsin hevasına sırtını dönerek yalnız Allah’a yönelmek, O’nun ışığını almak, O’na bütün benliği ile teslim olmak, kendini O’na adamak” demektir.

Bütün benliği ile Allah’a yönelmek için alt yapısını tebsıra, üst yapısını da tezkira oluşturmaktadır. B.Bayraklı

Ve dolgun veya yüksek hurma ağaçları.

BÂSİK: Uzun, düzgün veya yüklü. Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiştir. Yani birbiri üstüne dizilmiş çok veya içinde meyvesi çok, çünkü tal'ı, hurmanın ilk çıkan tomurcuğudur ki meyvesi içinde istiflidir.

H.Yazır

Yüce Allah su ile toprağın buluşmasını ve bu buluşma neticesinde toprakta meydana gelen oluşumları anlatmaktadır. Ayetlerde geçen mübarek kelimesi “bereketi getiren” anlamına gelmektedir. Habbe’l hasid, “hasd edilecek ekin, taneler, biçilecek ekin” anlamlarına gelmektedir. Anadolu’da “hasat zamanı” denmesinde bu kelime kullanılmaktadır. Basikat, “uzun boylu” demektir. Uzun boylu hurmaların meyveleri de üst üste gelmiş haldedir. Tal kelimesi daha önce Saffat 65 te geçmişti ve “tomurcuk” manasına geldiğini söylemiştik. Nedid de, “üst üste binmiş” demektir. Bütün bunlar kullar için rızıktır, gıdadır. B.Bayraklı

Kullara rızık olsun diye yetiştirmekteyiz. Bir beldeyi ölmüş iken onunla, o su ile diriltmekteyiz. Gelişme ve büyümeden kesilmiş kuru toprağa hayat vermekteyiz. İşte dirilip kabirlerden çıkma da böyledir. Yani ölü bir beldenin bir su indirmekle dirilmesi gibidir. Allah'ın indireceği bereket ile sizin de dirilip çıkmanız, Allah'ın kudretinden nasıl uzak değilse bu da uzak değildir. Burada "çıkış" denilmesi anlamlıdır. Ebbu's-Suud'un açıklamasına göre yerden bitkilerin çıkarılmasına diriltme ve ölülerin dirilmesine huruç denilmesi önemsiz gibi görülen bitirmenin şanını büyütmek ve uzak görülen ölümden sonra dirilme işini tabii (bir fiil gibi) kolay göstermek ve bu şekilde bitkileri çıkarma ve ölüleri diriltme arasında benzeyişi gerçekleştirmekle karşılaştırmayı açıklamak ve anlaşılmasını kolaylaştırmak içindir.

H.Yazır

Rabbimiz başka ayetlerde de yağmur ile ölü topraktan bitkilerin çıkmasını ölümden sonra ahirette dirilmeye örnek olarak göstermiştir:

Ve ölü toprak onlara bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyorlar. (Yâ-Sin/33)

Yine O’nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice deliller vardır. (Rum/24)

Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir göz at; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rum/50)

O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız. (Rum/19)

Yukarıdaki ayetlerden başka, Nahl/65, Ankebût/63, Fâtır/9, Casiye/5, Hadîd/17 ayetleri de aynı anlamdadır.

Şerefli Kur’ân da, bereketli su gibidir. Ölmüş, kokuşmuş, yozlaşmış birey ve toplumlar da bu bereketli suyla yeniden canlanabilirler. H. Yılmaz

“Kardeşler” (ihvan) terimi, burada aynı görüşleri yahut aynı çevreyi paylaşan bir insan grubunu ifade eden mecazî bir ifadedir. Atıfta bulunulan halk Hz. Lut’un sosyal çevresini oluşturduklarından (karş. 7:83 veya 11:77-83), manevî/ahlakî kavramları ve eğilimleri Hz. Lut’un kinden tamamen farklı olmasına rağmen o'nun “kardeş” leri olarak tanımlanmışlardır.  M.Esed

Peki, Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler.

Rabbimiz, Fussilet sûresi‘nde çok açık ve net olarak ortaya koyduğu ve şimdiye kadar da birçok örneklerini gördüğümüz genel ilkesi gereği, bu âyette de yine afak ve enfüsteki kanunlarından bir örnek vermiştir.

Onun hakk olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem afakda [dış dünyada] , hem enfüslerinde [kendi içlerinde] ayetlerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olmuş olması yetmedi mi? (Fussilet/53)

İLK YARATMA: Âyette verilen örnek, ilk yaratma ‘dır. Bu örnek hem afakî hem enfüsî olarak değerlendirilebilir ve iki şekilde anlaşılabilir:

1) İlk yaratma‘dan, insanın dünyaya getirilmesi anlaşılabilir ki, bu takdirde örnek enfüsî niteliktedir:

Ve o insan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi? Bakıyorsun ki o, apaçık bir hasımdır. Ve kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek vurdu: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecek ve O her yaratmayı çok iyi bilendir.” (Yâ-Sin/77-79)

2) İlk yaratma‘dan; göklerin, evrenin ve ilk insanın yaratılışı anlaşılabilir ki, bu takdirde örnek afakî nitelik arz eder:

Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir. (Ahkaf/33)

Hatırlanacak olursa Rabbimiz 6. âyette, Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki? Demişti. Burada da, Peki, Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Buyurmuştur. Bize göre bu ifade, ilk yaratılanın gökler olduğuna işaret etmektedir.

Bu açıklamaların ışığı altında 15. âyetin takdiri aşağıda belirttiğimiz şekillerde yapılabilir:

Şu hâlde ilk yaratmada âciz mi kaldık?

Yani, gerek diğerlerini, gerek kendilerini ilk yaratılışla meydana getirmekle kudretimizi göstermiş değil miyiz ki, ikinci bir yaratışı uzak görüyorlar da, Bu uzak bir dönüştür diyorlar? İlk yaratışla kudretimiz tükenmiş de daha sonrasını yaratmaktan güçsüzlüğe mi düşmüşüz? Hayır, öyle olmadığını bilirler. Onlar yeniden yaratılmaktan şüphe ediyorlar.

15. âyet aslında ahiretin akıl yoluyla [mantıkla] ispatı mahiyetindedir. Çünkü gerek insanın bu dünyada canlı olarak var olması gerçeği, gerekse yer, gök ve evrenin düzeninin gözler önünde sürüp gitmesi Allah’ın bunları yaratmaktan aciz olmadığını açıkça ispat etmektedir. Yüce Allah âdeta, “Yaptıklarımız, yapacaklarımızın ispatıdır” demektedir.

Bu durumda, kıyameti koparttıktan sonra Allah’ın başka bir düzen kuramayacağını, ölüleri tekrar diriltemeyeceğini söylemek mantıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü Allah bunları yapmaktan aciz olsa idi (hâşâ), önceden de yapamaz, gördüğümüz hiçbir varlığı yaratamazdı.

Şu hâlde; insanı ve evreni yoktan var eden Gücün yarattığı varlıklara bakarak, O’nun bu varlıkların hayatlarını ellerinden aldıktan sonra onları tekrar yaratabileceği [diriltebileceği] sonucuna varmak gayet sağlıklı bir akıl yürütme biçimidir. Bunun aksini söylemek ise, yani değişmez kanunlara dayanan muhteşem bir düzen içindeki evreni yoktan yaratmış olan Gücün, yarattığı bu varlıkları yine Kendi koyduğu kanunlarla değiştirdikten [ölmelerini sağladıktan] sonra başka bir düzen içinde tekrar yaratamayacağını [diriltemeyeceğini] söylemek ise, –yaratıcının gücünde bir azalma, kaybolma olmadığına göre–, gerçeklere ve gerekçelere dayanan mantıklı bir akıl yürütme olmadığından, tek kelime ile abestir. 

H.Yılmaz

İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler.

Ayetin bu kısmındaki sorunun açılımı daha önce Ahkaf 33 te geçmişti: ”Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye de gücünün yeteceğini düşünmezler mi? Evet, O, her şeye kadirdir.” Ahkaf suresinin 33 ayetindeki içerik Kaf suresinin diğer ayetlerine dağıtılmış durumdadır. Göklerin yaratılış 6, yerin durumu 7 ve 9-11 ayetlerde yer almaktadır.

Yasin suresinin 78. Ayetindeki soru bunu ifade etmektedir: “Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal veriyor ve: ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? Diyor.  “Sorun, insanın kendi ilk yaratılışını unutması ve Allah’ı aciz görmesinde yatmaktadır. İşte Yasin suresinin 79 ayetinde soruya, onu ilk yaratanın, tekrar hayata getireceği şeklinde cevap verilirken, aciz görenlere de hem Ahkaf 33, hem de Kaf 15 ile cevap verilmektedir. İlk yaratılışı gerçekleştiren, onda aciz kalmayan Allah için Rum 27 ye göre ikinci yaratılış daha kolaydır. Allah için kolaylık veya zorluk tasavvur edilemez ama Yüce Allah konuya bizim bakış açımızla bakıyor, bizim tarafımıza geçerek değerlendirmesini yapıyor. Meseleye bizim beynimizle yaklaşıyor.

Kaf 15 te geçen ayinâ kelimesi Ahkaf 33 te yer alan ya ’ye kelimesinin mâzi kalıbıdır. Kelimenin aslı: ayye fiilidir ve “konuşmaktan aciz kalmak”, “iş” le beraber kullanılınca “işi becerememek, yorulmak ve yapmasını istediği bir işin yolunu bilmediğinden apışıp kalmak” anlamlarına gelmektedir. Yüce Allah inkâr edici soruya şunu buyurmaktadır: Yoktan yaratışa, ilk yaratışa aciz mi kaldık ki tekrar diriltmeye aciz olalım?

Ayetin sonunda yer alan lebs kelimesi, “bir işi şüpheli, içinden çıkılmaz hale koymak için karıştırmak” anlamına gelmektedir. Böylece şüphe sebep, inkâr da netice olmaktadır. Bu inkârın ifadesi de, Kaf 3 tedir: “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı dirileceğiz? Bu akla uzak bir dönüştür.”  B.Bayraklı

Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz.

Nefsin vesvesesi, insanın kendi içinden geçirdiği duygular, kuruntular, kararlar gibi, gizli, içe dönük şeyleri ifade etmektedir. İnsanın içine [gönlüne] , söylenenleri ve yapılanları kaydetmekle görevli yetilerin bile farkına varamadıkları bir gizlilikte geliveren bu içsel, nefsî şeyler, Allah’tan asla gizli kalamazlar. Çünkü Allah, yaratıcısı ve programlayıcısı olarak insana, onun kendi nefsine olan yakınlığından daha yakındır. Zaten insana diri olmasını sağlayan nefsi [canı] veren de Allah’tır.

HABL-İ VERÎD: Âyetteki, حبل وريد [habl-i verîd] tamlaması, uzun zamandan beri “şah damarı” olarak kabul edilmektedir. Oysa bu deyimin esas anlamı anatomi bilimindeki “şah damarı” değildir. Anatomi bilimindeki “şah damarı”, kalpten çıkıp baş ve boyun bölgesine temiz kan taşıyan ana atardamarların ortak adıdır. Habl-i verîd ise, “vücuttaki kirli kanı taşıyan ana toplardamar” dır.

Bu konuda klâsik kaynakların bazılarında şu bilgiler yer almaktadır:

El-Verîdan [iki toplardamar] , boynun önündeki iki yüzünü kavramış iki damardır ki, vetine [şahdamarına] bağlı olup baştan kalbe doğru girerler.

Verîd, “boynun yüzündeki damar ”dır ki, öfke halinde şişer. Bunlar iki verîddirler [şahdamarıdırlar] .

Verîd, “ciğere ve kalbe bağlı olan bir damardır ki, kanın akışı onda” dır.

Verîd, “atardamardan başka kanı taşıyan damar” dır. Verîdân [iki toplardamar] ise, “boynun önünde, boynun iki yüzünü kavramış iki damardır. Baştan dağılırlar ve vetîne [şahdamarına] bağlıdırlar.”

Allah'ın insana yakınlığı belirtilirken habl-i verîd ifadesinin kullanılmasında iki ince nokta vardır:

1) Bilindiği gibi, atardamar, kanı kalpten vücuda dağıtmakta, yani kanı kalpten uzaklaştırmakta; toplardamar ise vücuttaki kanı kalbe doğru götürmekte, yani kanı kalbe yaklaştırmaktadır. Bu sebeple yakınlık ölçüsü olarak verîd [toplardamar]  zikredilmiştir. Nitekim habl-i verîd deyimi, Arap kültürünün yazıya geçmeden önceki hâlinde, [kadim Arap dilindeki şiirlerde] "Ölüm ona verîdden daha yakındır" örneğinde olduğu gibi "pek yakında" anlamı ile yer almıştır.

2) Habl-i verîd, "kullanılmış, siyah renkli, kirli kanı taşıyan toplardamar" a denmektedir. Kalbin sağ kulakçığında toplanan bu kan oradan akciğerlere gönderilmekte, akciğerlerde temizlendikten sonra tekrar kalbe dönüp vücuda pompalanmaktadır. Bu döngü bir çeşit yeniden yaratma gibidir. Bize göre bu deyimin Âyette ifade ettiği diğer incelik de budur.

ALLAH'IN YAKINLIĞI:

Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kastedilen mana, "insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme konusunda ona kendisinden daha yakın, daha mâlik, daha çok tasarruf sahibiyiz, onun nefsindeki vesveseyi de ondan daha iyi bilmekteyiz" demektir.

Allah'ın yakınlığı konusu, klâsik kaynakların bazılarında şu şekillerde değerlendirilmiştir:

Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini, genişliğini beyandır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ'nın ilmine engel mümkün değildir. Buna şu mana da verilebilir: Kudretimizin eşsizliği itibariyle Biz ona "habl-i verîd “den daha yakınız. Emrimiz onda, damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder.  [34–8]  Razi, Mefâtihu'l–Ğayb.

Biz ona daha yakınız ifadesi mecazdır. Bundan maksat, Allah’ın ona ilmen yakınlığıdır. "Allah her yerdedir" ifadesiyle de O’nun ilminin her yeri kuşatmış olduğu kast edilir. Zira yakınlık mekân ve mesafe itibariyledir; Allah ise mekândan münezzehtir.  

Yani, "Biz onun halini, ona habl-i verîd ’den daha yakın olandan daha iyi biliriz" demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecâz yapılmıştır. Çünkü o onun gerekçesidir.  [34–10]  Kadı Beydâvî ve Ebu’s–Suud.

HER NE SÖYLERSE:

Her ne söylerse, "ağızdan ne çıkarsa, hayır veya şer her ne söz söylenirse" demektir ki bu ifade ile sadece ağızdan çıkan sözler değil, dışa vurulan tüm eylemler de kastedilmiştir. Çünkü ağızdan çıkan bir hece, kişinin dışa vuran en küçük eylemidir. Dolayısıyla insanın ne söylediğini, ne yaptığını gözetleyen tespitçiler hiçbir sözü ve hareketi kaçırmadan kaydederler.

Ancak, insana, her yakından daha yakın olan, insanın nefsindeki gizlilikleri ve içine doğan her dürtüyü insandan daha iyi bilen Allah, insanları sadece iradeleri ile bilinçli olarak yaptıklarından sorumlu tutar:

(Bakara: 225) Allah, sizleri yeminlerinizdeki boş sözlerden sorumlu tutmaz; ama kalplerinizin kazandıkları [bilinçli yapılmış eylemleriniz] nedeniyle sorumlu tutar. Allah bağışlayıcıdır, yumuşak davranandır.  

Buradan da, insanın bilinci yerinde değilken, iradesi dışındaki sözleri ve hareketlerinin kayda girmeyeceği, bunlardan insanın sorumlu tutulmayacağı anlamı çıkmaktadır.

H.Yılmaz

"Nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz." ifadesi ile en yakından ilim ifade edildikten sonra bir de "Biz ona habli verîdden daha yakınız." buyurulmasının da bu nükte ile ilgisi olması gerekir, onun için biz, bundan yalnız ilmî yakınlık değil lütuf ve yardıma, kahır ve gazaba da darbı mesel olabilen bir yakınlık anlıyoruz ki bu en azından kudret yakınlığıdır. Nitekim Ragıb Müfredat ‘ında derki. "Yakınlık ve uzaklık birbirinin karşıtıdır". Yakınlık zamanda, mekânda, nispette hazda, kıymet ve şerefte, gözetmede, kudrette kullanılır. Mekânda: "Şu ağaca yaklaşmayın." (Bakara, 2/35), "Yetim malına yaklaşmayın." (Enam, 6/152), "Zinaya yaklaşmayın." (İsra, 17/3 2), "Mescidi harama yaklaşmasınlar." (Tevbe, 9/28) gibi. Zamanda: "İnsanlara hesapları yaklaştı." (Enbiya, 21/1), "Uzak mı yoksa yakın mı olduğunu bilmem." (Enbiya, 21/109) gibi. Nispette: "Miras taksim olurken akrabalar hazır bulunursa." ( Nisa, 4/8), "Ana baba ve akrabalar." (Nisa, 4/7), "İsterse yakınlar olsun." (Maide, 5/106), "Yakın komşu." (Nisa, 4/36), "Yakınlığı olan bir yetim." (Beled, 90/15) gibi. Huzvede yani haz ve şerefte: "Allah'a yakın melekler." (Nisa, 4/172), "Ya k ın olanlardan." (Ali İmran, 3/45), "Allah'a yaklaştırılmış olanlar ondan içerler." (Muttaffifin, 83/28), "Eğer Allah'a yaklaştırılmış olanlardan ise." (Vakıa, 56/88), "Şüphesiz ki siz yakın olanlardansınız." (A'raf, 7/114), "Ve onu sırdaş olarak yaklaştırdık." (Meryem, 19/52) gibi. Ve huzveye yani hazza, yakınlık denilir. "Allah yakınlıklar." (Tevbe, 9/99), "Gerçekten bu onlar için bir yakınlıktır." (Tevbe, 9/99), "Sizi bize yaklaştırır." (Sebe, 34/37 gibi. Rivayette, gözetmekte. "Şüphesiz Allah'ın rahmeti yakındır." (Araf, 7/56), "Şüphesiz ki ben yakınım." (Bakara, 2/186) gibi Kudrette: "Biz ona habli verîdden daha yakınız." gibi.

H.Yazır

Andolsun Biz, insanı yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.

Yüce Allah’ın insana olan yakınlığı ifade edilirken, şah damarından daha yakın olduğu söylenmektedir. Ayette geçen: el-habl kelimesi, “damar”, el-verîd de “ana toplardamar” demektir. Habl, “ip, bağ” anlamına geldiğinden, damar anlamında da kullanılmaktadır. Al-i İmran 103 te “Allah’ın ipi” derken anlam bu kelime ile ifade edilmektedir. “Kirli kanı kalbe taşıyan toplardamara” verîd; “temizlenmiş kanı vücuda taşıyan damara” da siryân denmektedir. Onun için ayetteki habli vârid tamlamasını “şah damar” olarak mânalandırıyoruz.

Yüce Allah mekândan münezzeh, yani mekândan uzak olduğuna göre, O’na “şurada var şurada yok” denemediğine ve her yerde var olduğuna göre insana şah damarından nasıl daha yakın olmaktadır? Ayetin baş kısmına bakarsak bu soruyu cevaplandırabiliriz. Yüce Allah yaratma ve bilme sıfatlarıyla insana şah damarından daha yakın olmaktadır.

Yüce Allah insanı yarattı, yarattığı için de nefsinin insana verdiği vesveseleri bilmektedir. Dikkat edilirse tüvesvisü, “vesvese verme” fiilinin faili nefsuh olmaktadır. Yüce Allah, kuluna vesvese vermez; vesveseyi ya nefis verir, ya da şeytan verir. Nefsin vesvese vermesi, Yusuf 53 te nefsin kötüyü emretmesi şeklinde ifade edilmektedir. Demek ki nefis, canlı bir varlık olarak insanın içinde hareket etmekte, emirler yağdırmakta ve ona vesveseler vermektedir. İnsanın içinde, kendi aleyhinde çalışan bir güç vardır. Bu güç de eğitilmemiş ve ham kalmış nefistir.

Peki, Yüce Allah bu ayeti bize niçin bildirdi, öğretti ve gönderdi? Bu soruya iki şekilde cevap vermek istiyoruz: Birisi, bir önceki ayette yer alan: “Onlar yeniden yaratma hususunda şüphe içindedirler” ifadesi ile ilgilidir. Onlar öldükten sonra dirilmeyi sözleriyle inkâr etmektedirler. Ama Yüce Allah bu inkârın arkasındaki sebebi bilmektedir. O da nefislerin onlara verdiği şüphe vesvesesidir. Diğeri de şudur: İnsan, Allah’ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunu bilirse ve bunu bilinç haline getirirse nefsi ile daha rahat mücadele verip ahlakını güçlendirecektir. B.Bayraklı

Yukarıdaki cümlenin ilk bölümü -yani yetelakka'l-mutelakkiyân ifadesi- iki şekilde de anlaşılabilir: “kaydetmekle görevli olanlar kaydederler”, yahut “birbirleriyle karşılaşmayı amaçlayan iki kişi karşılaşırlar”. Klasik müfessirler, kural olarak, ilk anlamı tercih etmişler ve sonuçta pasajı şu şekilde yorumlamışlardır: “İnsanın yaptıklarını kaydetmekle görevli olan iki melek, onun sağında ve solunda oturarak yaptıklarını kaydederler”. Ama bana göre iki muhtemel karşılığın ikincisi (“birbirleriyle karşılaşmayı amaçlayan iki kişi”), insanın içindeki benliğin (nefs) “ona fısıldaması” ndan, yani bilinçaltı arzuların telkinlerinden söz eden önceki ayet ile daha anlamlı bir uyum içindedir. Böylece, “birbirleriyle karşılaşmayı amaçlayan iki kişi/güç”, buna göre, insanın tabiatında mevcut bulunan iki isteği veya daha doğrusu, iki temel motivasyonu gösterir: yani bir taraftan onun cinsel olan ya da olmayan (ki tümü modern psikolojide “libido” terimiyle ifade edilmektedir) temel içgüdüsel dürtü ve arzuları, diğer taraftan hem sezgisel hem de düşünsel aklı. “Sağında ve solunda oturarak” (kâ‘id) ifadesi ise, her insanın içinde üstünlük kurmak için çabalayan bu iki gücün çatışan niteliklerini anlatan bir mecazdır: bu nedenle kâ‘id kelimesini “çatışan” olarak çevirdim. Ayrıca bu yorum, 21. ayette, Hesap Günü insanın “bir sürücü ve bir şahit ile” ortaya çıkmasına yapılan gönderme -açık bir şekilde insanın içgüdüsel dürtülerine ve aklına işaret eden bir ifade- ile desteklenmektedir (bkz. aşağıdaki 14. not). 

M.Esed

İki melek onun sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadır.

Yüce Allah insana nefsinin verdiği vesveseleri bilir, ama melekler bilemez. Melekler ancak konuşulan sözleri ve yapılan davranışları bilir ve yazar. Melekler bizim niyetlerimizi, düşüncelerimizi ve içimizde kaynayan vesvese kazanını bilemezler. Onlar ancak ağızdan çıkan sözlerle amelleri bilip kaydederler.

Ama yüce Allah bizim içimizde oluşan her şeyi bilir. Zaten İnfitar suresinin 11-12 ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır: “Değerli yazıcılar; yaptıklarınızı bilirler.” Yani yapılanları ve konuşulanları bilebilirler. İç âlemdekini bilemezler.

Sağında ve solunda oturan meleklerden soldakiler günahları, sağdakiler de sevapları, iyilikleri yazarlar, kayda geçerler. Ayette geçen telakki kelimesi “karşılama” anlamına gelmektedir.

B.Bayraklı

İKİ TESBİTÇİ:

Bu iki tespitçinin ne oldukları, bir sonraki pasajda kendilerinden سائق – sâik ve شهيد - şehid olarak bahsedilmek suretiyle açıklanmıştır. Ayrıca sâik, 23. ve 27. Ayetlerde karin sözcüğü kullanılarak bir kez daha açıklanmıştır. Bu açıklamalara rağmen Âyetteki tespitçiler’i, insanın sağında hayırları, solunda şerleri yazan melekler olarak anlayıp anlatmak hem sözcükler açısından, hem melek kavramı açısından ve hem de pasajın anlamı açısından yanlıştır. 

SAĞINDAN SOLUNDAN: 

Âyette bahsi geçen iki tespitçi ile ilgili olarak, "sağdaki melek iyilikleri ve sevapları, soldaki melek kötülükleri ve günahları kaydeder" şeklinde ilginç rivayetler ortaya atılmış ve bu rivayetlerde gerçek dışı anlatımlara yer verilmiştir.

Zıt anlamlı sözcüklerin birlikte kullanılmasının ifadeye anlam zenginliği kazandırdığını ve bu tür ifadelerdeki sözcüklerin birlikte kullanımının o sözcüklerin kendi anlamlarından daha başka bir anlam oluşturduğunu Nâs Sûresinin tahlilinde "İns ve Cinn" başlığı altında incelemiştik.

Burada da aynı durum söz konusu olup sağından, solundan ifadesi ile sadece "sağ ve sol" değil, "tüm yönler" kastedilmiştir. Dolayısıyla bu tespitçiler insanın sadece sağında ve solunda değil; sağında, solunda, önünde, arkasında, altında, üstünde, içinde, dışında, yani kalbindedirler. İnsanı sürekli kontrol altında tutarak söylediği ve yaptığı her şeyi kayda alıp saklayan ve zamanı gelince sakladıklarını çıkarıp ortaya koyan bu tespitçiler, Allah'ın insana verdiği iki yeti olup bunlar bize göre İblis ve hafızadır. [bellektir]  Bu yetilere, "meleke" demek mümkünse de "melek" demek doğru değildir. H.Yılmaz

Yani, vicdanı. “Söylediği her şeyde” ibaresi, önceki ayette değinilen insanın kendi içindeki “fısıldaşması” ile kavramsal bir bağlantı içindedir. 

M.Esed

İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.

Bu ayette geçen: Rakip kelimesi, “işleri takip eden, koruyup gözetleyen, şahit tanık” anlamlarına gelmektedir. Atid de, “devamlı hazır olan ve kaybolmayan, tespit etmek, tanıklık etmek için hazırlanmış koruyucu” demektir. Yusuf suresinin 31 ayetinde bu kelime fiil kalıbında “hazırlamak” anlamında geçmektedir: “Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı”  B.Bayraklı

ÖLÜM SARHOŞLUĞU:

لسّكرا – sükr sözcüğü genelde, "içkinin verdiği sarhoşluk, zihin bulanıklığı" olarak biliniyorsa da aslında insanın herhangi bir sebeple zihinsel melekelerini tam olarak kullanamadığı her türlü zihinsel uyuşukluk durumunu ifade eden bir kavramdır. Buna göre, normal ve sağlıklı muhakemenin şaştığı veya ortadan kalktığı her türlü durum, sükr hâlidir.

Konumuz olan Âyetteki sükr ise, –daha önce Kâriah ve Kıyamet Surelerinde de tasvir edildiği gibi– ölüm sarhoşluğunu, ölümle yüz yüze gelindiğinde meydana gelecek şoku ifade etmektedir.

Sükr sözcüğü Kur’ân'da bu anlamı dışında, "gözlerin sihir ile bulanması" anlamında Hicr Sûresinin 14–15. Âyetinde, "şehvetten gözü dönmüşlük" anlamında Hicr Sûresinin 72. Âyetinde, "kıyamet korkusu" anlamında da Hacc Sûresinin 1–2 Âyetinde, geçmektedir.

ÖLÜM SARHOŞLUĞUNUN HAKK İLE GELMESİ:

Bu ifade ile ölümün canı söküp aldığı başlangıç safhası kastedilmiştir. Bu safha, daha evvel peygamber ve gönderilmiş kitap aracılığı ile verilmiş olan kıyamete dair bilgi ve haberlerin gerçekleşerek insanın gözünün önüne geldiği safhadır. Bu safhada insan, ahiretin tamamen hakk olduğunu ve hayatın bu ikinci safhasına mutlu olarak mı, yoksa bedbaht olarak mı giriyor olduğunu bilecektir. Hatırlanacak olursa bu durum Kıyamet Sûresinde daha ayrıntılı olarak anlatılmıştı:

(Kıyamet: 13-19) O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. Tüm mazeretlerini koysa bile de/Tüm perdelerini koysa bile de. Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. O hâlde Biz onu [yaptıklarını-yapmadıklarını]  topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! Sonra, onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması]  da sadece Bizim üzerimizedir.  

KORKUTULAN GÜN:

İnançsız insan bu dünyada –sorumsuz diğer canlılar gibi– başıboş gezip dolaşmak istemekte, öldükten sonra yaptıklarının karşılığını göreceği başka bir hayatın varlığını da istememektedir. Bu yüzden âhiret düşüncesinden âdeta kaçmakta, böyle bir âlemin olacağını kabul etmeye asla yanaşmamaktadır. Ne var ki, ölüm sarhoşluğunun hakk ile geldiği o gün, [o ölüm anı]  gözler önüne serilen o ikinci âlemin ilk safhasıdır. İnançsızın inanmaktan kaçtığı o âlem, o anda bütün gerçekliği ile inançsızın karşısına çıkmaktadır.

H.Yılmaz

Bu nükte iledir ki buradan ölüm ve ahirete geçilerek buyuruluyor ki, Ve ölüm sarhoşluğu hak ile geldiğinde de Allah habli verîdden daha yakındır. "Biz ona sizden daha yakınız. Fakat siz görmezsiniz." (Vakıa, 50/85) ölümün sarhoşluğu, sarhoşlukları, aklı gideren şiddetidir. Ölümün hak ile gelmesi Allah'ın emriyle "Her nefis ölümü tadacaktır." (Ali İmran, 3/185) gerçeğini getirmesidir.

H.Yazır

Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelecek: İşte ey insan, bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denecek.

Can çıkarken bir sekerâtül-mevt yani ölüm sarhoşluğu, kâbusu veya baygınlığı olacaktır. Ayette geçen bil-hakk ifadesi, “gerçek olarak” demektir. Herkes kesinlikle ölüm sarhoşluğunu yaşayacaktır. Enam 93 teğamarâtül-mevt ifadesi geçmektedir. O da “ölümün dalgaları, sancıları ve acıları” anlamlarına gelmektedir. Sekra ile ğamar arasındaki benzerlik ölüm anındaki aynı durumu ifade etmiş olmalarıdır.

Ölüm sarhoşluğunun, kâbusunun veya baygınlığının kendisi gelecektir. Ayetteki câet “gelme” fiili, ölüm sarhoşluğunun gerçekleştireceği gelme işlemini ifade etmektedir. Ve yüklemin öznesi de “ölüm sarhoşluğu” ifadesidir.

İşte ölüm anında insana konuşulacak ve şöyle denilecektir. İşte ey insan bu senin öteden beri kaçtığın şeydir.” Ayetin son kelimesi olan tehid, “yoldan saptı, kaçtı” anlamına gelen hâde fiilidir. Bunun anlamı şudur: bazı insanlar bu dünyada ölmeyecekmiş gibi hareket eder, ölümü hiç hatırlamaz, dünyanın geçici zevklerini ebedi zanneder ve hayatını öyle yaşamaya çalışır. Bu bir nevi ölümden kaçıştır. Demek ki ölüm anında melekler insanla konuşacak ve bu sözü ona söyleyeceklerdir. Ölüm sarhoşluğu anında konuşulan, insanın ruhudur.

Bu konuşma kime yapılacaktır? Çeşitli cevaplar verilmiştir, ama biz bu cevapları burada anmadan Vakıa suresinin 88/91 ayetlerine baktığımızda, ölüm sarhoşluğunun, sancılarının geleceği ve bu konuşmanın yapılacağı kimselerin iyi insanlar olmadığını görmemiz mümkündür. Çünkü onlara farklı konuşulacak ve onlar farklı şekilde karşılanacaklardır. Demek ki bu konuşma kâfirler yapılacaktır. Bundan da şunu anlıyoruz: İyi insanların ölümü ile kâfirlerin veya kötü insanların ölümü farklı olacaktır.  B.Bayraklı

Sura üfürülür; işte bu, geleceği vaat edilen gündür.

Buradaki Sura üfürmeden kasıt kıyametin kopacağı zamanki ilk üfürüş mü, yoksa ölülerin tekrar dirileceği zamanki ikinci üfürüş müdür? Ayette geçen yevm ül-va’id “vaat edilen gün” ifadesinden anlaşılıyor ki, Sura ikinci üflemedir. Va’id, yani gerçekleşmesi kesin olarak sözü edilen gün, haşr, ceza ve ödül, yani sorgulama günüdür. Zaten kıyametin kopması için üflenilen ilk Sur ile ikincisi arasında uzun bir zaman olmayacağını Zümer 68 den öğreniyoruz.

B.Bayraklı

SÛR'UN ÜFLENMESİ:

Sûr'un üflenmesi ifadesi, tıpkı eski devirlerde kullanılan, toplanmayı veya tehlikeyi haber vermek için genellikle büyükbaş hayvan boynuzundan yapılma bir borunun öttürülmesi gibi, o gün de sanki bir içtima borusunun veya sireninin çalınacağını düşündürmekte ya da bir hakemin oyunu başlatan ve bitiren düdüğünün öttürülmesini veya bir okulda dersin başladığını ve bittiğini bildiren zilin çalınmasını çağrıştırmaktadır.

Sûr'un birinci defa üflenmesi ile bütün canlılar ölecek, ikinci defa üflenen Sur ile de ölmüşler canlandırılarak kabirlerinden kaldırılacak ve Yüce Divan'da toplanmaya sevk edilecektir.

Sûr'un üflenmesi konusu Kur’ân'da birçok yerde geçmektedir:

(Zümer: 68) Ve Sur’a üflenmiştir. Allah'ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bir de bakarsın onlar kalkmışlar karşıda bakıyorlardır.  

(Kehf: 99) Ve Biz o gün [kıyamet günü]  onları dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir.  Sur’a da üflenmiştir. Böylece onların hepsini bir araya toplayıvermişizdir.  

(Yâ-Sin: 51) Ve Sur’a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki kabirlerinden Rabb'lerine doğru akın ediyorlar.  

Bu Ayetlerden başka, Mü'minun Sûresinin 101.; Hakkah Sûresinin 13.; En'âm Sûresinin 73.; Tâ-Hâ Sûresinin 102.; Neml Sûresinin 87.; Nebe Sûresinin 18. Âyetleri de sura üfürülmesinden bahsetmektedir. H.Yılmaz

SÂİK ve ŞEHÎD: 

Klâsik eserlerde sâik ‘in, insanı önce mahşer meydanına oradan da hakk ettiği yere sevk edip götüren melek; şehîd'in de amelleri yazan melek olduğu yönünde açıklamalar yapılmıştır. Ancak bu yöndeki açıklamalar hem dayanaksızdır, hem de Kur’ân'daki tanıtıma uymamaktadır.

Sâik ve şehid, yukarıda 17. Âyette bahsedilen iki tespitçi olup bize göre bunlar İblis ile insan hâfızası'dır. Bizim "İblis" dediğimiz sâik, burada ve 27. Âyette karîn olarak nitelenmiştir. Bu kavramla ilgili daha ayrıntılı açıklamanın Karîn başlığı altında yapılmasını daha yararlı görüyoruz.

KARÎN:

 قرين – karîn sözcüğü, "yakın, hısım, akraba, arkadaş ve yaşıt [aynı yaşta olan arkadaş]" anlamlarına gelir.  [34–11]   Lisânu’l-Arab, c.7 s.340 

Türkçedeki "akran" sözcüğü de buradan gelmiştir.

Sözcüğün Âyete göre en uygun anlamı, "yaşıt" anlamıdır. Çünkü karîn olarak nitelenen bu varlık, Rabbimizin emri ile Yüce Divan'da o kişi aleyhinde tanıklık yaptığına göre, onun ayrılmaz parçası denecek kadar o kişiye yakın olmalıdır. Ayrılmaz parça konumundaki bir yakınlık ise, o kişi ile birlikte doğup onunla yaşamayı ve onunla birlikte ölmeyi, yani o kişi ile yaşıt olmayı ifade etmektedir.

Bize göre bu karîn, "İblis"tir. Her kişi İblis'i ile doğar, yaşar ve ölür. Nitekim İblis de mahşere kadar, yani kişi ile birlikte huzura çıkıp aleyhteki tanıklığını yapıncaya kadar Rabbimizden izinlidir.

Karîn sözcüğü Kur’ân'da, 7'si tekil, 1'i de çoğul hâlde olmak üzere toplam 8 kez geçmektedir. Hem karîn'i, hem de İblis'i daha iyi anlayabilmek için bu Surede geçen iki Âyet dışındaki Âyetlere de bakmakta yarar görüyoruz:

(Sâffat: 51) Onlardan bir sözcü der ki: "Gerçekten benim için karîn [yaşıt, yakın arkadaş]  vardı."

(Zuhruf: 36-38) Ve her kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir Şeytân Musallat ederiz. Artık o onun için karindir; [yaşıt, yakın arkadaştır]  ve şüphesiz ki onlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihâyet Bize gelince, "Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı" der. –Öyleyse bu ne kötü bir karindir! – [yaşıt, yakın arkadaştır] 

(Nisâ: 38) Ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri.  Ve Şeytân kimin için karîn [yaşıt, yakın arkadaş]  olursa, o ne kötü bir karindir!

(Fussilet: 25) Ve Biz onlara bir takım karinler [yakın arkadaşlar]  Musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler. Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinn ve insan toplulukları [herkes]  hakkındaki Söz onlar için de hakk oldu. Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmiş olanlardır.  

Yukarıdaki Ayetlerde de görüldüğü gibi, bu dünyadaki yaşamında kişiyi yoldan çıkaran karîn, [İblis]  mahşerde yine devreye girecek ve neredeyse inançsız kişinin kendisini suçlamasına bile meydan vermeyecek şekilde, İşte yanımdaki hazır diyecektir. İnançsızın son bir çırpınışla, yaptıklarının asıl suçlusu olarak İblis'i göstermesi karşısında da birçok Âyette anlatıldığı gibi kendini savunacaktır:

(İbrahim: 22) Ve iş olup bitince şeytan onlara şöyle diyecek: “Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaat etmişti, ben ise size vaat ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de hemen geldiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam siz de beni kurtaramazsınız! Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim." Şüphesiz zalimlere, onlar için acı bir azap vardır!

H.Yılmaz

Büyük ihtimalle bundan maksat; dünyada o kişinin söz ve hareketlerini tespit edip yazmakla görevli iki melektir. Kıyamet günü surun sesi yükselir yükselmez her insan mezarından kalkınca derhal o iki melek gelerek o kişiyi kendi hükmü altına alacak, biri onu Allah'ın mahkemesine doğru çekerek götürecek, diğeri de onun amel defterini taşıyacaktır.

Mevdudi

Lafzen, “bir sürücü (sâik) ve bir şahit ile”. Birinci terim, insanın aslî dürtülerini -ve özellikle onu kendi tutkularına sınırsız şekilde bağlayan ve böylece günaha sürükleyen dürtüleri- anlatırken şahit terimi (ki tarafımdan “vicdan” olarak çevrilmiştir) burada, insanı kendisine karşı “şahitlik yapma” ya -sonraki ayette atıfta bulunulan “perdenin kaldırılması” na- zorlayan kendi manevî/ahlakî gerçekliğinin farkına varmasına yol açan insan vicdanının daha derin katmanlarının uyanışına işaret etmektedir (karş. 17:14, 24:24, 36:65, 41:20 vd.).  

M.Esed

Yani yapılan tehdidin yerine getirileceği ceza verileceği gündür. Ve her bir nefis beraberinde bir sevk edici, bir şahit ile gelmiştir. İki çeşit melek, birisi o nefsi mahşere sevk etmekle görevli, birisi de ameline şahittir. Herkesin ameline göre şahitlik ve sevkin şekli farklı olmakla beraber, hepsi böyle iki görevli ile beraber sevk edilir. Şahidin kontrol eden hafaza meleklerinden olması akla gelir. Bazılar günahları yazan sevk edici, iyilikleri yazan şahit, demişlerdir. Daha başka da söylenmiştir. Ayrıntılarını Allah bilir.

H.Yazır

21. Herkes yanında bir götüren ve bir tanıkla gelecek.

Bu ayet, bir önceki ayetteki Sura üfürmenin, öldükten sonra dirilmenin, ahiret hayatının kurulacağı günü ifade ettiğine bir delil olmaktadır. Çünkü sura ikinci üfürülünce insanlar dirilecek, herkesin yanında bir saik, yani insanı mahşere ve oradan layık olduğu yere götürecek olan bir melek, bir de şehid, yani amellerini yazan ve onlara şahit olan meleklerden biri olacaktır. Bir götürücü, bir de tanık olacaktır. Demek ki her insanın yanında iki melek olduğu halde mahşere gelecek, orada sorgulanıp amelleri değerlendirildikten sonra cennete ve cehenneme sevk edileceklerdir. Zümer 71 ve 73 te bu konu ayrıntılı olarak işlenmiştir. B.Bayraklı

Andolsun, sen bunu görmezden gelmiştin. Derhal senin perdeni kaldıracağız. Bugün senin gözün çok keskindir, (denir).

Ayette geçen hadid kelimesi “keskin” anlamına gelmektedir. Aslında bu kelimenin anlamlarından biri “demir” dir. Kök fiili hadde dir ve “sınır koyup ayırmak, kılıç veya bıçağı bilemek ve dikkatle bakmak” manalarına gelmektedir. İşte “bilenmek” manasından hareketle bu kelime, “insanın görüşü bilenmiş veya keskinleşmiş” anlamlarını kazanmaktadır. Ayette geçen künte “sen idin” hitabı, tek tek bütün insanları, özellikle kâfirleri kapsamına almaktadır. Gaflet kelimesi, “görmezlikten gelmek, inanmamak, habersiz olmak” manalarına gelmektedir. Aslında gaflet, “umursamamak, işin ciddiyetine aldırış etmemek, terk etmek, hakikati örtmek, aptal, bön ve çabuk aldanan”  manalarına da gelmektedir.” manalarına gelmektedir.

Yüce Allah bu konuyu burada niçin anlatıyor? Mahşerde perdelerin kalkıp net, keskin bir şekilde görmenin faydası olmayacaktır. B.Bayraklı

Bazı müfessirler; "arkadaş" dan maksat,  ayette "Şahitlik yapan" diye buyrulan melek kastedilmektedir demektedirler. O melek, bu şahsın işte şu amel defteri benim yanımdadır diyecektir. Bazı müfessirler de "arkadaş" tan maksat, "Dünyada o şahısla uyumluluk göstermiş olan şeytandır" demektedirler. O şeytan, kendisini idarem altına alarak cehennem için hazırladığım bu şahıs artık sizin emrinizdedir diye takdim edecek. Fakat konunun akış ve gelişine daha uygun düşen tefsir ve izah, Katade ve İbni Zeyd ‘den naklolunan dır. Onlar diyorlar ki: Arkadaştan murad sürükleyip getirici olan melektir ve o melek ilahi mahkemenin önüne çıkarak "Bana havale edilen bu kişi Hâkim-i Mutlak’ ın önüne arz olunur" diyecektir.

Mevdudi 

Lafzen, “onun yakın arkadaşı” (karînuhû). Karîn terimi, başka bir şey ile “bağlantılı”, “ilişkili” yahut “gizli ortak” olan herhangi bir şeyi gösterir (karîn'in “[birisinin] öteki kişiliği” olarak çevrildiği 41:25 ve 43:36 ile karş.) Bu örnekte -21. ayet ile bir arada okunduğunda- insanın “bir parçası” yani onun uyanmış olan ahlakî bilinci kast edilmiştir.

 Yani, günahkârın aklı, kendisini kötülüğe yönelten dürtülerin ve isteklerin her zaman az veya çok bilincinde olmuş, hatta belki de bunlara karşı eleştirici davranmıştır: ama ayetin devamında gösterildiği gibi, bu gecikmiş ve bu sebeple ahlaken etkisiz kavrayış, insanın sorumluluğunu azaltmaz, belki tersine daha da artırır 

Lafzen, “onun yakın arkadaşı” (karînuhû). Karîn terimi, başka bir şey ile “bağlantılı”, “ilişkili” yahut “gizli ortak” olan herhangi bir şeyi gösterir (karîn'in “[birisinin] öteki kişiliği” olarak çevrildiği 41:25 ve 43:36 ile karş.) Bu örnekte -21. ayet ile bir arada okunduğunda- insanın “bir parçası” yani onun uyanmış olan ahlakî bilinci kast edilmiştir.

M.Esed

Arkadaşı şöyle der. İşte yanımdaki hazır.

Ayette geçen karin kelimesini “arkadaş” diye manalandırdık. Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Kimdir onun arkadaşı? Bu soruya âlimler farklı cevaplar vermiş veya bir âlim bu farklı cevapları nakletmiştir.

Bazı âlimler, insana inkârı, şirki ve yanlış amelleri süslü gösterip yoldan çıkaran şeytandır. Buna şu ayetleri delil getirebiliriz: “Ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi” (Enam 6/43) “Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enfal 8/48)

Şeytan, insana yaptıklarını süslü gösterebilmesi için onun arkadaşı olması gerekiyor. Şu ayetlerde insanın hangi amellerle şeytanın arkadaşı, kardeşi ve dostu olduğunu görüyoruz:

“Saçıp savuranlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (İsra 17/27)

“Biz onlara bir takım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler.” (Fussilet 41/25)

“Kim Allah’ı anmaktan gafil olursa yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda sanırlar.” (Zuhruf 43/36-37) Bu ayetteki karin kelimesi “ayrılmayan arkadaş” anlamına gelmektedir.

“Şeytanın dost olduğu kimse, en sonunda bize gelince: Aramızda keşke doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, ne kötü arkadaşmışsın! Der.” (Zuhruf 43/38)

Bu ayetlere bakınca bu dünyada şeytanı arkadaş edinen veya şeytanın arkadaş olduğu insanlar vardır. İşte bu dünyadaki arkadaşı olan şeytan mahşerde, onu cehennem için hazırladığını söyleyecektir. Bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor: Şeytanın orada bu şekilde konuşma fırsatı veya gücü olacak mıdır? Çünkü bazı âlimler olamayacağını iddia ediyorlar. Şeytanın orada, yani mahşerde konuşacağının delili İbrahim 22. Ayetidir:

“İş bitirilince şeytan diyecek ki: Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim, ama size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir yaptırımım yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne siz beni kurtarabilirsiniz. Şüphesiz daha önce ben, beni Allah’a ortak koşmanızı reddettim, elbette, zalimler için elem verici bir azap vardır.” İşte mahşerde bütün insanların amelleri değerlendirilip hüküm verildikten sonra şeytan bu şekilde konuşacaktır. Böylesine konuşan şeytan, Kaf 23 teki konuşmayı da yapabilir.

Mademki insanlar mahşerde bu dünyadaki sevdikleriyle beraber olduklarıyla, arkadaşlarıyla aynı zihniyeti, inancı veya ameli paylaştıklarıyla beraber olacak o zaman buradaki arkadaşın, hem insan hem de şeytanları olabilirler.

Bazı âlimlerin dediğine göre, Kaf 21 de geçen saik, “götüren” ve şahit denen “tanık” melekleri de olamaz. Çünkü daha sonraki tartışmada, kişi arkadaşına “sen beni yoldan çıkardın” diyeceğine göre, meleğin insanı yoldan çıkarması mümkün değildir. Yanımdaki hazır” sözünü şeytanın söylediği konusunda Zemahşeri’nin desteğine sahibiz. Peki, şeytan, yanındakinin amellerinin değerlendirilip cehenneme hazır olduğunu nasıl bilecektir? Demek ki, daha önce mahşerde sorgulama bitmiş, ameller değerlendirilip hükme bağlanmıştır. Zaten İbrahim 22 de hüküm verildikten sonra şeytanın konuşacağı söylenmektedir. B.Bayraklı

Ayette "Elkiya fi cehennem" (İkiniz onu cehenneme atın) şeklinde geçmektedir. Kelime dizisi kendiliğinden açıklamaktadır ki; bu emir mezardan kalkar kalkmaz suçluyu yakalayıp ilahi adalet huzuruna getiren o iki meleğe verilecektir.

Asıl, ayette "Keffar" kelimesi kullanılmıştır. İki manası vardır. Biri çok nankör, diğeri de çok inkârcı, hakikati inkar eden demektir. 

Mevdudi

Bu örnekte, 26. ayette de olduğu gibi, “atın” emri ikil (tesniye) haliyle (elkiyâ) kullanılmıştır. Birçok klasik dilbilimcinin (ve hemen hemen bütün müfessirlerin) işaret ettiği gibi, bu, özel bir vurgulamayı sağlamak açısından linguistik olarak mümkündür ve söz konusu emrin vurgulu bir şekilde tekrarlanmasına eşit bir etkiye sahiptir. Diğer taraftan, ikil form, hitap edilen nesnelerin fiilen ikil oluşlarının bir göstergesi olarak da alınabilir: yani, 17. ayette işaret edilen ve 21. ayette de sâik ve şahit olarak (bkz. yukarıdaki 14. not) tanımlanan ve her ikisi de karşılıklı etkileşim içinde insanın manevî/ruhî çöküşünden ve böylece, öteki dünyada göreceği azaptan sorumlu olan kendi içindeki iki tezahür. 

M.Esed

Âyette geçen, القيا فى جهنّم – elkiyâfî cehennem = ikiniz onu cehenneme atın cümlesindeki القيا – elkiyâ = ikiniz atın ifadesi, klâsik eserlerde Kur’ân dışı zorlamalarla değişik anlamlara çekilmiştir. Kimileri bu ifadeyi, "Atın, atın" anlamında yorumlamışlar, kimileri de "ikiniz" şeklinde çevirip hitap edilenlerin 'iki melek’ olduğunu düşünmüşlerdir. Hâlbuki Rabbimizin elkiyâ [ikiniz atın]  emrinin muhatapları, 21. Âyette bildirilen sâik ve şehîd'dir.

Bu pasajda, Haydi ikiniz, atın cehenneme her inatçı kâfir, talimatı ile seslenilen, yalanlayıcı kâfirle birlikte haşr alanına getirilmiş olan sâik; karîn = İblis ile şahit, [insanın hafızası]  dolayısıyla suçu işleyen organlarıdır. Bu demektir ki, inançsızı cehenneme atacak olanlar; kişinin cehennemi hakk eden davranışlarda bulunmasına sebep olan İblisinin (yani, kendisinin, nefsinin) ve bu davranışlarda bulunan organlarının tüm hareketlerini kaydetmiş olan hafızasının aleyhteki tanıklığıdır. Başka bir tanığa da, sebebe [sâike, güce]  de ihtiyaç yoktur. Çünkü insana şahdamarından daha yakın olan Allah, insanın bünyesine koyduğu donanım [İblis ve hafıza]  ile haşirdeki yargılama sırasında çıkacak tartışmaları ta en baştan çözümlemiştir.

Gerek kalıpları ve gerekse geniş anlamları itibariyle, Âyetteki sıfat özellikli sözcüklerin Türkçe ‘deki bire bir karşılıklarının tek sözcükle ifadesi mümkün olamamaktadır. Bu sebeple sıfat nitelikli sözcüklerin ayrıntılı olarak açıklanması yoluna gidilmiştir.

كفّار - KEFFÂR = Aşırı Küfreden/Aşırı Nankör:

 كفر – küfr veya كفران – küfran mastarlarından türemiş olması mümkün olan bu sözcük; küfr mastarından türemiş olduğunda "alabildiğine inkârcı"; küfran mastarlarından türemiş olduğunda ise "alabildiğine nankör", yani "kendine bağışlanmış onca bolluğa rağmen Allah'ın nimetlerini inkâr eden, şükrünü eda etmeyen" anlamlarına gelir.

H.Yılmaz

Siz iki melek! Tüm nankörleri, inatçıları cehenneme atın.

“İki melek” ten kasıt, kişinin yanında bulunan sâik ile şehid denen meleklerdir. Ayette geçen keffar kelimesi “çokça nankörlük eden” demektir. Kâfir, yani “inkâr eden” anlamına da gelmektedir. Çünkü Yüce Allah Kuran da bazen nankör ile inkâr eden için kâfir kelimesini kullanmaktadır.

Anid de “inat eden” demektir. Ayetteki kullanıma: “İnatçı nankörler” de denebilir. “Nankörleri, inatçıları” şeklinde de ayrı ayrı söylenebilir. Biz buna “inatçı, hakikat düşmanları” manasını da verebiliriz. Keffar, çokluk bildiren bir kalıp oluğu için, inkârı sadece kendinde kalmayıp onu inatla eylem haline dönüştüren ve hakikat düşmanı haline gelmiş birinin sıfatı olmaktadır. B.Bayraklı

منّاع للخير – MENNÂ’ÜN Lİ'L–HAYR = Hayrı Engelleyen:

Bu ifadedeki hayr sözcüğü, "mal-mülk" ya da "iman" manasına gelebileceği gibi, her iki mana için de kullanılmış olabilir. Bu durumda mennâ'ün li'l-hayr ifadesi, "kimseye mal-mülk vermeyen, iyilik yapmayan, üstelik başkalarının yapmasını da aşırı derecede engelleyen, insanları imandan şiddetle alıkoyan" anlamına gelir.

25. Âyette bir bakıma şöyle denmektedir:

"O Allah'ı inkâr etti, inkârıyla da kalmayıp başkalarının hayrına [imanına]  da engel olmaya çalıştı."

Bu sıfatın ve dolayısıyla Âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için Maun Sûresinin 7. Ayetinin hatırlanmasında yarar vardır:

(Mâ’ûn: 1–7) Dîni yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu namaz kılanların/şu destekçilerin vay hâline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gâfildirler, onlar, gösteriş yaparlar ve mâunu vermezler.  

معتد – MU’TED: 

 Bu sözcük, "zâlim, haddi aşan" anlamına gelir.  [34–12]  Lisânu’l-Arab, c.6 s.133 

Sözcüğün mennâ'ün li'l-hayr = hayrı engelleyen ifadesi ile birlikte ele alınması durumunda, hayr sözcüğünün de anlamı hesaba katılarak mu'ted sözcüğü şu iki şekilde açıklanabilir:

1) Hayr sözcüğünün, "mal–mülk" anlamı ön plana alındığında mu’ted ‘in de, malı-mülkü, sosyal yardımı çokça engelleyen, yapması gerekeni kendisi yapmadığı gibi haddi aşarak zalimleşen, tefecilik ve hırsızlık gibi yollarla fakir-fukarayı soyup soğana çeviren bir insan olduğu anlaşılır.

2) Hayr sözcüğünün, "iman" anlamı ön plana alındığında ise mu’ted ‘in, imanı engelleyen, bununla yetinmeyip haddi aşarak zalimleşen, iman edenleri aşağılayan, onlara eziyet eden, öldüren, öldürdüğü gibi iman edenlerin düşmanlarına da yardım edip barındıran bir insan olduğu anlaşılır.

Mennâ'ün li'l-hayr ve mu'ted olan bir insanın, her işinde ahlâk sınırlarını yıkıp aşan, kendi çıkarları ve istekleri uğruna her şeyi yapmaya, her şeyi yıkıp geçmeye hazır olan, haram yolla mal biriktirip haram yollarda harcayan, insanların haklarına el uzatıp tecavüz eden, dili bir ahlâk sınırı tanımadığı gibi eli de zulüm ve eziyetten geri kalmayan, iyilik yoluna engeller çıkaran, bununla da yetinmeyip iyiliği benimseyenlere eziyet eden, iyilik için çalışanlara kötülük yapan aşırı günahkâr bir insan olduğu anlaşılmaktadır.

مريب MÜRÎB:

 Sözcük yapısı itibariyle Arapçada farklı anlamları olan iki ayrı kalıba da uygundur:

Bu kalıplardan birine göre sözcük, "şüpheci, şüphe ile dopdolu" anlamına gelmektedir. Bu anlama göre yukarıda özellikleri sayılmış olan kişi aynı zamanda âhiret ve mükâfat konusunda da şüphe içindedir. Dolayısıyla karşılığını alacağından şüpheli olduğu için kimseye yardım yapmamakta, mal vermemektedir.

Kalıplardan diğerine göre ise sözcük, "şüpheler uyandırmak suretiyle başkalarını da şüphe içinde bırakan kimse “yi ifade etmektedir.

H.Yılmaz

Her türlü hayra bütün gücü ile engel olanı, saldırgan şüphecileri de atın.

Bu ayette geçen menna çokluk ifade eden “engel olmayı” ifade etmektedir. Onun için mealde “bütün gücü ile engel olanı” anlamına geleceği gibi “ekonomik değer”, yani “mal-mülk” manasını da ifade etmektedir. Aslında hayr, “iyi adına yapılan her şeyi ifade etmektedir. Ayetin diğer kelime mu’ted kelimesidir ve “zalim, haddi aşan” demektir. Bu kelime, ayetin başındaki menna kelimesi ile alakalıdır. Menna, “iyiyi engelleyen”, mu’ted de bu engel konusunda “aşırıya giden, haddi aşan, zulmeden” demektir. Bir iyiye engel olmak vardır, bir de o iyiyi harekete geçirenleri cezalandırmak vardır. İkincisi aşırı gitmekte, sınırları aşmaktadır. Mesela: İman eden müslümanları hor görmek, onları topraklarından çıkarıp hicrete zorlamak, aşağılamak, ambargo koymak gibi eylemler mu’ted kelimesinin kapsamına girmektedir.

Murip de “şüphe dolu, her şeyden şüphe eden ve bunu insanlar arasında yayıp güvensizlik meydana getiren” demektir. Kâfirlerin iyi adına ne varsa engellemeleri, bu engellemelerinde aşırı gitmelerinin sebebini bu kelime bildirmektedir. Onların bu şekilde davranmalarının sebebi, ahiretten şüphe içinde olmalarıdır. Ahiretin gerçekleşeceğinden ve amellerinden sorgulanacaklarından şüphe etmeselerdi bu şekilde iyiyi engellemez ve bunda zulme kaçmazlardı.

Bir önceki ayeti dikkate aldığımızda bu ayetten, inatçı kâfir, iyiyi engelleyen, zalim ve şüphecilerin cehenneme atılacağı neticesi çıkacaktır. Demek ki, inkârında inat edenler aslında cehennemi kendi davranışlarıyla oluşturmaktadırlar. B.Bayraklı

Topluca bakıldığında Rabbimizin bu Ayetlerde, insanı cehenneme götüren sıfatları sayıp bildirdiği görülmektedir ki bunlar;

1)  Hakkı inkâr etmek.

2)  Allah'a şükretmemek.

3)  Hakka ve haklıya karşı direnmek.

4)  İyilik ve doğruluk yolunda engel olmak.

5)  Kendi malından Allah'ın ve kullarının hakkını vermemek.

6)  Muamelelerinde haddi aşıp doğruluktan sapmak.

7)  İnsanlara zulüm ve eziyet etmek.

8)  Dinin temel prensiplerinden şüphe etmek.

9)  Başkalarının kalbine şüphe sokmak.

10) Allah ile beraber başka birini ilâhlığa ortak kılmaktır.  

Bu sıfatları ortaya döküldüğünde inançsız insan korkup titremekte, yaptığı her kötülükte arkadaşı ve yandaşı ile birlikte olmasından dolayı da onlardan gelebilecek suçlamaları savuşturmaya çabalamaktadır. (Kaf 50/24-26)  

H.Yılmaz

Bu, yalnızca ilahî vasıflar izafe edilen gerçek veya hayalî varlıkların veya güçlerin kutsanmasını değil, aynı zamanda insanların adeta dinî bir coşku içinde sarıldıkları sahte/düzmece değerlere ve gayriahlaki kavramlara “tapınma” yı da kapsar. M.Esed

Allah ile beraber başka ilah kabul edenleri, haydi böylelerini şiddetli azaba atın.

İnat kâfirin, nankörün, iyiyi engelleyip zulme kaçanın, şüphecinin bir başka özelliği de Allah ile beraber başka ilah edinmeleridir, yani şirk koşmalarıdır. Böylesine inançlarını, gönlünü ve beynini kirletenler, davranışları ile iyiye engel olmaya kalkanlar cehennemi ve şiddetli azabı hak etmişlerdir. Onlar cehennem ateşini bu dünyada yakıyor ve zulümleri ile ona yakıt olmaya devam ediyorlar.

Netice olarak diyebiliriz ki, nankörler, iyiyi engelleyenler, şüpheciler ve müşrikler dünyayı cehenneme çevirmektedirler. Kurdukları o cehenneme kendileri düşmekte, ahirette de atılmaktadırlar. B.Bayraklı

Sözün gelişi kendiliğinden belirtmektedir ki, burada "Arkadaş" tan maksat, dünyada o kişi ile uyum içinde olan şeytan demektir. Ayetteki ifade tarzından da o şahısla şeytanın, Allah'ın mahkemesinde birbiri ile kapışıp atışacakları da açığa çıkmaktadır. O kişi: "Ya Rabbi! Bu zalim şeytan benim peşimi bırakmadı, hatta benim dalalete düşmeme sebep oldu, bu bakımdan ceza ona verilmeli" diyecektir. Şeytan da cevap olarak, "Ey Mevla! Bu kişi; günahkâr ve asi olmak istemediği halde ben onu zorla isyankâr yapmaya sevk etmedim. Bu konuda hiçbir zorlama yapmadım. Bu zavallının kendisi iyilikten şiddetle kaçan, kötülüğe de tutkun olup yapışan biri idi. Bu yüzden peygamberlerin hiçbir sözü hoşuna gitmedi, benim teşviklerime de koşarak geldi" der. 

Mevdudi  

Lafzen, 23. ayette olduğu gibi, “onun yakın arkadaşı” (karîn): bu ifade, insanın ahlakî bilincini veya aklını göstermiş olabileceği halde (karş. Yukarıdaki 15. not), bu örnekte, “konuşan” onun öteki parçasıdır, yani sâik (“onu süren/sürükleyen”) teriminde özetlenen ve çoğu zaman şeytan (şeytan veya şeytanî güç: bkz. 14:22 ile ilgili 31. notta değinilen Razi’nin görüşleri) olarak sembolize edilen, günahkarın içgüdüsel (instinctive) dürtülerinin ve sınırsız, ölçüsüz isteklerinin bileşimidir. Bu anlamda karîn terimi, 41:25 ve 43:36'daki anlamın aynısına sahiptir.

Lafzen, “o [kişi]yi” veya “o [nesne]yi” -insanın düşünme ve kontrol melekesi olan aklına (şehid) işaret.

Yani insanın zihni moral hakikatlerden sapmadıkça onun şeytanî dürtüleri ve istekleri bir üstünlük sağlayamaz: ve bu gerçek, yukarıdaki 24-25. ayetlerin bu bağlamdaki anlamlarını da açıklamaktadır. 

M.Esed

27. Onun karini [yaşıtı olan arkadaşı]  dedi ki: "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir dalâlet [kayboluş/ sapıklık]  içindeydi."

Bu pasajlardaki söz akışından ve 27–28. Âyetlerin ifadelerinden açıkça anlaşılıyor ki, karîn ‘den maksat, dünyada o kişi ile uyum içinde olan "İblis"tir ve o kişi ile İblis, Allah'ın mahkemesinde birbirleri ile atışıp tartışacaklardır.

Mahkeme esnasında kötülükleri ortaya dökülen kişi, şeytanın peşini bırakmadığından yakınarak asıl cezanın İblis'e verilmesini, İblis'in cezasının kendi cezasından kat kat fazla olmasını talep edecektir.

Buna karşılık şeytan da (yani, karîn olan "İblis" de), İbrahim Sûresinin 22. Âyetinde olduğu gibi, o kişiyi günahkâr ve isyankâr yapmak için hiçbir zorlamada bulunmadığını, bu zavallı kişinin asıl kendisi iyilikten şiddetle kaçan, kötülüğe tutkun ve yapışık birisi olduğu için Allah'ın Ayetlerinden, peygamberlerin sözlerinden hiçbirini benimsemediğini ve aksi yönde yapılan ufacık bir davete bile koşarak geldiğini söyleyerek kendini savunacaktır:

(İbrahim: 22) Ve iş olup bitince şeytan onlara şöyle diyecek: "Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaat etmişti, ben ise size vaat ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de hemen geldiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız! Ben, önceden beni Allah'a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim." Şüphesiz zalimlere, onlar için acı bir azap vardır!

(Hicr: 39–44) (İblis) dedi ki: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlar için süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka saptıracağım. Ancak içlerinden saflaştırılmış kulların müstesnadır." (Allah) buyurdu ki: "İşte bu üzerime olan dosdoğru yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde kesinlikle hiçbir gücün yoktur." Şüphesiz ki cehennem onların hepsine vaat edilen yerdir. Onun [cehennemin]  yedi kapısı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça [grup]  vardır.  

(Sâd:  60–64) Derler ki: "Bilakis, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi]  önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!" Derler ki: "Ey Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır!" Ve yine derler ki: "Kendilerini kötülerden saydığımız bir takım adamları niye göremiyoruz? Biz onları alaya aldık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?" Şüphesiz ki bu haktır; ateş ehlinin birbiriyle tartışması.  

Bu tartışmalar başka Surelerde de ayrıntılarıyla yer almıştır.

UZAK BİR SAPIKLIK:

Âyette ضلالة - dalâlet = sapkınlık ’ın bir de uzaklık ile nitelenmesi dikkat çekicidir. Bu niteleme dall [sapkın] kimsenin doğru yoldan fazlasıyla sapmış ve uzaklaşmış olduğunu ifade eder. Sapıklıkta/sapkınlıkta epeyce yol almış ve o yollarda oyalanıp kalmış kimse, maksat ve hedeften epeyce uzak kalmış demektir. Dolayısıyla buradaki uzaklık, sapıklığın süresinin uzunluğunu ifade etmektedir. Doğru yoldan sapan kimse, saptığını anladığı anda girdiği yanlış yoldan dönerse, o kişi için maksat ve hedeften fazla uzaklaşma söz konusu olmaz. Ancak unutulmamalıdır ki, doğru yoldan saparak yanlış yolda uzun müddet giden kimse için artık semtler ve yönler belirsiz hâle gelir ve o kişi esas hedefi göremez, ona ulaşamaz; "gerçek" ten uzaklaşır, kaybolur gider.

H.Yılmaz

27- "Yakını ona der ki": Bu yakının, dünyada o kâfire musallat olup, ahirette beraber sevk edilen şeytan olduğu şu sözünden bellidir.

"Ey Rabbimiz onu ben azdırmadım." Demek oluyor ki, Ya Rab! Beni bu azıttı diye özür beyan edip şikâyet etmek istemiş, o da bu yolda cevap vermiştir. "Fakat kendisi uzak bir sapıklık içinde idi." Yani kendisi haktan uzağa sapmış bulunuyordu da ben ona öyle yanaştım. "Benim size karşı bir hâkimiyetim yoktu." "Ancak sizi davet etmiştim." (İbrahim, 14/22) der. H.Yazır

27. Arkadaşı diyecek ki: Rabbimiz, onu ben azdırmadım. Onun kendisi dönüşü olmayan bir sapıklık içeresindeydi.

Bu ayette “arkadaşı”, daha önce 23. Ayette geçen “arkadaşı” ile aynı şeyi, yani şeytanı ifade etmektedir. Nankörlerin, iyiyi engelleyip aşırı gidenin, şüphecinin ve müşrikin şeytanın başka arkadaşı olamaz. Zemahşeri’nin, gerek 23 ayetin, gerekse bu ayetin tefsirinde şeytanın arkadaş olduğu yorumunu benimsediğimizi söylemekte yarar vardır.

Şeytan, orada Yüce Allah’a: “Onu ben azdırmadım, onun kendisi dönüşü olmayan bir sapıklık içindeydi, derken” gerçeği ifade etmiş olacaktır. Çünkü ahirette yalan konuşmak mümkün değildir. Şeytan, insana amellerini süsler, ama insanı kötüye sevk etmekte bir yaptırımı yoktur. Bunu İbrahim 22 de: “Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu” demekle itiraf etmektedir. Şeytanın zorlayıcı ve yaptırım gücü olmamasıdır ki, insan kendi kötü davranışlarından sorumludur. Suçlu insan, “benim suçum yoktur, şeytan beni yoldan çıkardı” demem hakkına sahip değildir.

İnsanın kendi iç âlemi uzak bir sapıklık içinde olunca, şeytanın davetine uyup gitmektedir. Hem de yaptırımı olmayan şeytanın ardına düşmektedir. Sapıklık içinde olan insan, kimin nereye çağırdığını ayırt edemez. Çünkü onun gönlü yoldan çıkmıştır, aklı devre dışı kalmış ve tüm psikolojisini nefis kaplamıştır.

Bu konuda temek kural Maide suresinin 105 nci ayetindedir: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düşünün. Siz doğru yolda olursanız, sapık kimse size zarar veremez.” Eğer insan doğru yolda olsaydı şeytan onu yoldan çıkaramazdı. B.Bayraklı

28. Âyetin ifadesinden, ahiretteki mahkemede çekişmenin men edildiği ve bunun faydasız olduğu anlaşılmaktadır. Bu pasajdaki uyarının bir benzeri de Yâ-Sin Sûresinde yer almıştır:

(Yâ-Sin: 59-63) Ve ey günahkârlar! Bugün [şimdi]  siz hadi ayrılın! Ey Âdemoğulları! Şeytân”a tapmayın, o, kesinlikle size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size ahd vermedim mi? Ve o, kesinlikle sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman aklınızı kullanmıyor muydunuz? İşte bu, sizin vaat olunduğunuz cehennemdir. 

H.Yılmaz 

ALLAH'IN SÖZÜ DEĞİŞMEZ:

Âyette değişmeyeceği bildirilen القول - kavl = söz nedir? Bu soruyu kavl sözcüğünün bu Âyette ifade etmesi mümkün olan iki farklı anlamı ele alarak cevaplamak mümkündür:

1) Söz, kelimesi, Âyette özel bir sözü, kararı, ilkeyi belirtmek için kullanılmıştır. Bu ilke Kur’ân'da açıkça bildirilen bir ilkedir:

(Secde: 13) Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye]  hidayetini verirdik. Velâkin Benden, "Bütün cinlerden ve insanlardan [herkesten]  cehennemi elbette tamamen dolduracağım" sözü hakk olmuştur.  

(Hûd: 110) Ve şüphesiz ki Biz, Mûsâ'ya Kitab'ı verdik; hemen onda ihtilâfa düşüldü.  Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.  

Kur’ân'da başka Ayetlerde de tekrarlanan bu ilke, cehennemin ins ve cinn [herkes] tarafından doldurulmasına yönelik, Rabbimiz tarafından alınmış bir karardır. Ancak Rabbimizin ins ve cinnin özgür iradeleri ile yaptıkları seçimi esas aldığı dikkatten kaçırılmamalıdır.

Rabbimizin bu kararı Kur’ân'da bazen el-kavl:

İsra Sûresinin 16.; Neml Sûresinin 82, 85.; Kasas Sûresinin 51, 63.; Yâ-Sin Sûresinin 7, 70.; Sâffat Sûresinin 31.; Fussilet Sûresinin 25.; Ahkaf Sûresinin 18. Âyetleri olarak;

Bazen de kelimetü Rabbik:

Hûd Sûresinin 119.; En'âm Sûresinin 115.; A'râf Sûresinin 137.; Yunus Sûresinin 19, 33, 96.; Mü'min Sûresinin 6.; Fussilet Sûresinin 45.; Şura Sûresinin 14.; Sâffat Sûresinin 171.; Tâ-Hâ Sûresinin 129. Âyetleri olarak yer almıştır.

Bu Âyetler ışığı altında, Allah'ın sözü değişmez ifadesinin takdiri şu şekilde yapılabilir:

"Benim katımda kararımı değiştirme prensibi yoktur. Sizin için verdiğim cehenneme atma kararı geri alınamaz. Siz daha dünyada iken, yolunu sapıtanlara ve yolu saptıranlara ahirette ne ceza verileceğini bildirdiğim o kanun da değiştirilemez. 'Sizden hanginiz kötülük yaparsa o cezasını bulacaktır. 'Hanginiz doğru yoldan ayrılırsa vebalini yüklenecektir’ diye ikinizi de uyarmıştım. Benim bu uyarıma rağmen ikiniz de suç işlemekten vazgeçmediniz. Şimdi çekişmekle elinize ne geçecek? Doğru yoldan sapana, saptığından dolayı; doğru yoldan saptırana da saptırdığından dolayı mutlaka ceza verilecektir. Bu sözden dönüş yoktur."

2) القول - söz kelimesi, Âyette "cins isim" olarak kullanılmıştır. Bu kabule göre ifadenin anlamı zımnen şöyle olur:

"Benim katımda yalan söylenilemez. Benim huzurumda bir şeyler uydurulamaz, iftira edilemez. Çünkü Ben âlimim, dolayısıyla azanı da, azdıranı da, az azanı da, çok azanı da bilirim. Dolayısıyla sizin, 'Beni şeytan azdırdı’ şeklindeki sözünüz de, şeytanın 'Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım’ şeklindeki sözü de Benim nezdimde bir şey ifade etmez."

 ظلاّم - ZALLÂM:

Bu sözcük, çok büyük zâlim demektir. Ancak sözcüğün anlamından yola çıkarak Âyetteki ifadeyi, "Ben çok büyük zâlim değilim" diye anlamak doğru değildir. Çünkü bu ifadenin mefhumu muhalifinden, "Ben çok büyük zâlim değilim, ama zâlimim" manası çıkar. Oysa Allah'ın zalimliği söz konusu olamaz. Tam tersine, Yüce Allah zâlimliğin zıddı sıfatlara sahiptir. Dolayısıyla buradaki ifade şöyle anlaşılmalıdır:

"Eğer Ben yaratıcı ve Rabb olarak kendi beslediğim yarattığıma zulmedersem o zaman çok büyük zâlim olmuş olurum. Bundan dolayı Ben Kendi kullarıma en ufak bir zulüm bile yapmam. Size verdiğim ceza doğrudan doğruya, kendi kendinizi müstahak kıldığınız cezadır. Size hakk ettiğinizden zerre kadar bile fazla ceza verilmeyecektir. Benim mahkemem, benzersiz bir adaletin mahkemesidir. Bu mahkemede, suçu kesin şahadetlerle ispat edilmeden hiç kimse cezaya uğratılmaz."  H.Yılmaz

Biz, o gün, cehenneme, "Doldun mu?" deriz. O da, "Daha var mı?" der.

Bu Âyette, yine dehşet verici bir manzara canlandırılmaktadır. Tüm inkârcı ve yalanlayıcılar, toplumlarına ayak bağı olanlar, mali yükümlülüklerini yerine getirmeyenler, zalimler ve şüpheciler küme küme cehenneme atılmakta iken cehenneme, "Doldun mu, yeter mi?" diye seslenilir. Bu karşılıklı konuşmanın bir tarafı olan cehennem de, "Daha var mı?" diye cevap verir.

Bu sahne, 28. Âyetin tahlilinde değindiğimiz ve Rabbimizin Secde Sûresinin 13. Âyetinde bildirdiği ilke kararının ahirette nasıl gerçekleşeceğinin, verilmiş Söz ‘den [ilkeden]  asla dönülmeyeceğinin sembolik bir anlatımıdır.  Bu dehşet tablosunun tam karşısında ise başka bir tablo gösterilmektedir. Bu tablo, muttakilere yaklaştırılmış olan cenneti ve orada güzel bir şekilde ağırlanan ve arzu ettikleri nimetlerle onurlandırılan müminleri göstermektedir. 

H.Yılmaz

O gün cehenneme doldun mu? Deriz. O da “Daha var mı?” Der.

Kalpleri ile anlamayan, gözleri ile görmeyen ve kulakları ile gerçeğe kulak vermeyenler için Yüce Allah cehennemi yaratmıştır. (Araf 7/179) Kıyametin kopacağına, ahirette amellerin sorgulanması için yeniden yaratılacağımıza inanmayan, nankörlüğünde, inkârında inat eden, iyiliği engelleyen, aşırı derecede şüphe içinde olan ve Allah’a eş koşanlar o cehenneme atılacak (Kaf 50/22-26) ve cehennem onlarla doldurulacaktır. (Secde 32/13) Bu tip insan ve cinler cehenneme atılırken cehennem kininden neredeyse çatlayacak hale gelecektir. (Mülk 67/8). İşte Yüce Allah melekleri vasıtasıyla cehenneme dolup dolmadığını soracaktır. Cehennem de “daha var mı? Diyerek dolmadığını ifade edecektir. Biz bundan şunu anlıyoruz: Cehennem bir canlı varlık gibi kendisine sorulan soruları anlayacak ve sorulara cevap verecektir. Mülk 8 de olduğu gibi insan gibi kinlenecek ve hiddetlenecektir. Hatta Furkan 12 de olduğu gibi, cehennem uzaktan cehennemlikleri görecek ve cehennemlikler cehennemin öfkesinden dolayı çıkardığı uğultuyu duyacaklardır.

Bundan ne sonuç çıkarabiliriz? İnsanların bu dünyada beyin ve davranış olarak yaptıkları kötü ameller, hayatlarını sürdüren bir canlı varlık gibi cehennemi oluşturacaklardır. Canlı olan amellerin meydana getireceği cehennem de canlı olacaktır. Onun içindir ki, insanların amellerinin yer aldığı kitap ahirette konuşacaktır: “Bu yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk” (Casiye 45/29) B.Bayraklı

Cennetin yaklaştırılması ifadesi, mekân olarak yakınlık anlamına gelmez. Bu ifade, cennete girme imkânı verilenlerin giriş sıralarının geldiğini, cennete girmelerinin çok yaklaştığını anlatmaktadır.

Bir önceki pasajda olduğu gibi, bu pasajda da çok özel ve çok güzel anlamları olan sözcükler seçilmiştir. Anlam sahaları bir hayli geniş olan bu sözcüklerin ayrıntılı olarak açıklanmasında yarar vardır:

H.Yılmaz

Cennet de takva sahiplerine uzak olmayarak, iyice yaklaştırılacaktır.

Uzlife, “yakın oldu” anlamına gelen ezlefe fiilinin meçhul kalıbıdır. Cennetin kendisi yakın olmuyor da, birlileri onu takva sahiplerine yaklaştırmaktadır. Bu ne anlama gelmektedir? Sorunun cevabını vermek için Furkan 12 ye gitmemiz gerekiyor: “Orada cehennem ateşi uzak bir mesafeden kendilerini görünce” denmektedir. Demek ki cehennem uzakta olacaktır. Yorumunu yaptığımız Kaf 31 de de cennetin yakın olduğu ifade edilmektedir. Bundan şu sonucu çıkartıyoruz: Yüce Allah kullarına azab etmekten uzak; ödüllendirme konusunda ise yakındır. Ödül yakında, ceza uzaktadır.

“Yaklaştırılır” dendiği halde, “uzak olmayarak” niçin denmiştir? Bize göre buradaki ifadede pekiştirme, bir tekit vardır. Diğer taraftan yakınlık ve uzaklığın izafi bir kavram olduğunu düşünürsek, “uzak olmayarak” ifadesiyle yakınlığın ne denli olduğu ifade edilmektedir. Bir bakıma “ne kadar yakına?” sorusu ortadan kaldırılmaktadır.

Cennet takva sahiplerine yaklaştırılacaktır. Takva sahipleri kimlerdir? Bu ayetten sonra gelecek olan ayetler, bu takva sahiplerinin bazı özelliklerini sayacaktır. Ancak biz, Kuran’ın diğer ayetlerine giderek takvanın diğer özelliklerini de burada gündeme getirebiliriz.

İman edip fakirlere, özgürlük uğruna yardımda bulunan, namazını kılıp zekâtı veren, verdiği sözü yerine getiren, zorluk, savaş ve sıkıntı anlarında sabredenler (Bakara 2/177); günahtan sakınma ve görevlerini yerine getirme şeklinde tezahür eden aklını kullanma denen takva gıdası ile gıdalananlar ( Bakara 2/197); darlıkta ve bollukta infak edip kinini yutan ve insanları affedip Allah’ın sevgisini kazananlar (Al-i İmran 3/133-134); hayâ iffet ve namus anlamına gelen takva elbisesini giyenler (Araf 7/26); aklını kullanıp düşünen ve bu yolla Allah hakkına ve diğer insan haklarına riayet edip hayata geçirenler (Enam 6/151-153); Allah’ın yolundan başka yollara uymayıp ayrılığa düşmeyenler (Enam 6/155); Şeytan kendisine bir fit soktuğu zaman düşünüp içindeki oluşumun şeytani olduğunu görebilenlerdir. (Araf 7/201)

İşte bu insanların sağlam inancı ve samimi eylemleri, amelleri ve ibadetleri cennetin kendilerine yaklaştırılmasına sebep olacaktır. B.Bayraklı 

Evvâb Sâd Sûresi'nde geçtiği üzere Allah'a dönüşü çok olan ve çok tövbekâr olan mânâlarına gelir. "Vazifesine rivayet eden", vazifesini bilip korunan "Allah'ın sınırlarını korumuş." (Tevbe, 9/112) olan ki bu da şöyle bir bedel ile açıklanıyor. Görmediği halde Rahman olan Allah'dan korkmuş. Henüz huzuruna gelmeden, ahiret olmadan perdeler açılmadan

Rahman’a iman edip rahmetinin zevki, azabının dehşeti ile saygısını duymuş. Ve Allah'a yönelmiş bir kalp ile yani her şeyden geçip yalnız o Rahman’ın rahmetine sığınan bir kalp ile huzuruna gelmiş bulunan kimseler vaat edilmiş olup yaklaştırılmıştır.

H.Yazır

اوّاب EVVÂB, حفيظ HAFÎZ:

Evvâb sözcüğü, "çokça dönen, çokça yönelen"; hafız sözcüğü ise "çokça koruyan" demektir. Her ikisi de mübalâğa kalıbında birer sıfat olan evvâb ve hafız sözcükleri birlikte "çokça yönelen ve çokça muhafaza eden" [hiç unutmayan]  anlamına gelir.

Pasajın anlamı da dikkate alınırsa, sözcükleri aşağıdaki gibi açmak mümkündür:

Evvâb sıfatı; "günahlardan pişman olup çokça dönmeyi ve çokça istiğfar etmeyi; tefekkür ile Allah'a çokça dönmeyi, yönelmeyi; Allah'ın dışındaki varlıklara karşı aşırı meyil göstermekten, hevâ ve heveslerine uymaktan çokça dönmeyi; [kendini alıkoymayı]  Allah'tan başkasını kabullenmemeyi ve Allah'ın dışındaki her şeyden kesinlikle el–etek çekmeyi gerektirdiğinden, evvâb olan kimse arzularını ve isyanı terk edip Allah'a itaat ve rızayı seçen" kimsedir. O, Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah'ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tövbe eder. Allah'a kulluk yapar, O'nu hatırlar ve her işinde O'na yönelir.

Hafız sıfatı ise; "tövbesini bozmaktan kendini çokça korumayı; Allah'ın zikrini hep muhafaza etmeyi ve hiç unutmamayı; Allah'ı mükemmel sıfatları ile algılayıp O'nu asla bırakmamayı" gerektirdiğinden, hafız olan kimse bütün varlığı ile Allah'a yönelen ve böylece her şeyin O'nun sayesinde olup bittiğini, her şeyi O'nun var ettiğini gören kimsedir. Hafız bu noktaya vardığında, bolluk içinde ve nimetlere boğulmuş vaziyette bile olsa Allah'ı hiç aklından çıkarmaz, hep zikreder.

Bu açıklamalara göre evvâb, hafız ifadesi ile kastedilen kişi; Allah'ın emirlerini, farzlarını, haramlarını ve teslim ettiği emanetlerini koruyan, Allah tarafından kendisine verilen hakları göz önünde bulunduran, iman ettikten sonra Rabbine verdiği sözü unutmayan, yanlış hareketlerden dolayı kaybolmasın diye kendi zamanını, gücünü, gayret ve çalışmalarını gözeten, tövbe ettikten sonra onu bozmayıp tövbesinde duran, her zaman, "Acaba ben hareket ya da sözlerimle Rabbime itaatsizlik ettim mi?" diye kendini hesaba çeken kişidir.

Bu sözcüklerin ifade ettiği manalar, aynı zamanda daha önce ayrıntısı verilmiş olan "muttaki" sözcüğünün de tefsiri mahiyetindedir.

H.Yılmaz

Bir bakıma Tahrim 8 de yer alan nasuh tevbesini yapandır. Nasuh tevbesi de, memeden çıkan süt gibi bir daha geri dönmemek, günah işlememektir.

Ayette geçen hafiz de, “tövbe ederken verdiği sözü tutan” demektir ve “tövbesini, dönüşünü koruyan, bekçiliğini yapan” anlamına gelmektedir. Bir daha günaha girmemek için verdiği sözü tutan kişi, kendi organlarının bekçiliğini yapıyor demektir. Beynini ve gönlünü, nefsini ve cinsel organlarını yanlıştan, günahtan, kötü niyetlerden koruyan demektir. İşte takva da kendini sakındırmak, korumak anlamına geldiğine göre (Tahrim 66/6), bu koruyuşla aynı anlamı paylaşmaktadır. İşte ayette yer alan bu hafiz kelimesi, takvayı en güzel anlatan kelime olmaktadır. B.Bayraklı

الخشية - HAŞYET:

Haşyet, bilgi ve idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak kalma korkusudur.  [34–13]  Bkz. Tebyinü’l-Kur’ân/İşte Kur’ân, c.1, s. 192–195

Haşyet sözcüğü ile ilgili ayrıntılı bilgi A'lâ Sûresinin tahlilinde verilmiştir.

GAYBDA RAHMÂN'A HAŞYET DUYMAK: مَنْ خَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ

Bu ifade, müminleri Allah katında takdire lâyık hâle getiren iki temel özelliğe işaret etmektedir:

1) Rahman olan Allah'ın beş duyu organıyla hissedilip algılanamamasına rağmen müminlerin Allah'a derin bir saygı duymaları ve takvalı davranmalarıdır. Mü'minlerin Rahman olan Allah'a karşı duydukları bu haşyet, onların apaçık görülen ve müthiş güçleri olan başka varlıklara karşı duydukları korkudan daha fazladır.

2) Allah'ın "Rahmet" sıfatını çok iyi bilmelerine rağmen müminlerin Allah'ın bu sıfatına güvenerek günah işlememeleridir.

Bu bilgilerden yola çıkılarak gaybda iken Rahman’a haşyet duyan ifadesi şöyle açıklanabilir:

"Allah'ın Rahman olduğunu bildiği hâlde, O'nun rahmetine güvenerek hiçbir zaman günahkâr olmayan..."

Böyle bir kişi, "Rabbim beni affeder ama ben yine de yapmayayım" diye düşünür.

KALB-İ MÜNÎB:

Bir tarafa yüz çevirip hep o tarafa yönelmek anlamındaki انابة - inâbet kökünden gelen منيب - münîb sözcüğü ile bir nevi pusula anlatılmak istenmiştir. Çünkü pusulanın ibresi de daima manyetik kuzey ve manyetik güney kutupları doğrultusundadır ve pusula hangi yöne çevrilirse çevrilsin, ibrenin yönü bu doğrultudan sapmaz.

Kalb-i münîb ifadesi ile de, "her taraftan yüz çevirip Allah tarafına dönen ve hayatta karşılaştığı her türlü acı–tatlı hâdiseler karşısında, yönelmiş olduğu Allah'ın yolundan hiç sapmayan kalp [akıl]" kastedilmiştir. Bu ifadenin anlamını Türkçede en iyi ifade eden deyim "gönülden bağlanma" deyimidir. Allah katındaki asıl değer ve kıymet, sadece dil ile ifade edilen bağlılık değil, O'na canı gönülden gösterilen samimi ve sürekli bağlılıktır.

Kalb-i münîb, 27. Âyette bahsi geçen "uzak bir kayboluş [sapıklık]" ifadesinin tam zıddıdır. İnançsızlar uzak bir sapıklık içindeyken, inançlılar Allah'a gönülden bağlıdırlar. Hata ve kusur işlemiş olsalar bile hemen O'na dönmüşler ve O'ndan hiç uzaklaşmamışlardır. H.Yılmaz

Ayette "Udhuluha biselam" kelimeleri geçmektedir. Selam'ı eğer emniyet manasına alırsak, her çeşit üzüntü, keder, endişe, felaketlerden korunmuş olarak cennete giriniz manası çıkar ve eğer onu, bilinen "selam" manasına alırsak o zaman "Geliniz bu cennete giriniz. Allah ve melekleri tarafından size selam vardır," demek olur. Bu ayetlerde Allah Teâlâ kişiyi cennete layık kılan sıfatları saymıştır.

Onlar da şunlardır: 1- Takva, 2- Allah'a yöneliş, 3- Allah ile olan ilginin korunması, 4- Allah'ı görmeden, O'nun rahmetine kesin inanmaya rağmen, O'ndan korkmak. 5- Kalb-i münîb elde ederek Allah'a ulaşmak, yani ölünceye kadar inâbet yolundan şaşmamak.   

Mevdudi

Âyette geçen - udhuluhâ bi-selâm ifadesine gelince, bu ifade selâm sözcüğünün farklı anlamları kullanılarak iki şekilde açıklanabilir:

Selâm'ın, "emniyet" anlamını öne aldığımızda, söz konusu ifade, "her çeşit üzüntü, keder ve endişeden korunmuş olarak cennete girin" şeklinde anlaşılır.

Sözcüğün "esenleme" anlamı öne alındığında ise Âyetteki ifadeyi, "gelin, bu cennete girin; Allah ve melekleri tarafından size cennette selâm vardır" şeklinde anlayabiliriz. Bu konunun detayları aşağıdaki Ayetlerde mevcuttur:

(Nahl: 32) (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler, onların canlarını hoş ve rahat hâlde alırlar. "Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete..."  derler.   

(Yâ-Sin: 58) Söz olarak [onlara]  Rahîm RABB’den "selâm".  (vardır)

(Zümer: 73) Rabb'lerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihâyet oraya vardıkları zaman kapıları açıldı ve bekçileri onlara, "Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler.  

(A'râf: 46) Ve ikisinin arasında bir perde vardır. Ve A'râf üzerinde, hepsini simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennet yâranına [henüz cennete girmemiş fakat girmeyi arzu eden kimselere]  seslenirler:" Selâm size!"

(İbrahim: 23) Ve iman edip sâlihâtı işleyenler, Rabb'lerinin izniyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler.  Oradaki selâmlamaları "selâm!"dır.  

Ayrıca Yunus Sûresinin 10.; ve Hicr Sûresinin 46. Âyetlerine de bakılabilir. 

H.Yılmaz

Oraya esenlikle girin. İşte bu, süreli yaşamın başladığı gündür.

Vakıa 26 da olduğu gibi cennetlikler orada sadece selam sözünü işiteceklerdir. Yasin 58 e göre, merhametli Allah’ın onlara selamı vardır. Rad ve Zümer 73 e göre de melekler selamlayacak, yani esenlik ve rahmet dileyecekleridir. Çünkü Yüce Allah Yunus 25 e göre onları esenlik yurduna çağırmış, onlarda bu davete uyduklarında, ahirette de esenlikle cennete girecek ve orada süreli kalacaklardır. Bu hayatın değerlendirilmesi süreli hayatın başlangıcı şeklindedir. B.Bayraklı

şler ve O'ndan hiç uzaklaşmamışlardır. H.Yılmaz

 

NE İSTERLERSE VAR, DAHA FAZLASI VAR:

Muttakilerle ilgili tabloyu anlatan Âyetlerin her kelimesinde, muttakilere yönelik bir ağırlama ve onurlandırmanın göze çarptığı son derece güzel bir tertip vardır. Meselâ, muttakilerin cennete girmeleri, cennetin muttakilere yaklaştırılması şeklinde ifade edilerek sanki cennetin muttakilerin ayaklarına getirildiği izlenimi yaratılmıştır. Yüce Allah'ın cennetin kapısına gelmiş olanlara verdiği, Selâm ile oraya girin buyruğu, sanki ikramda bulunmak için davet ettiği misafirlerini kapıda karşılayıp selâmlayan bir ev sahibinin davranışını andırmakta ve cennet ile yapılan ikrama ayrı bir renk katmaktadır. Ayrıca Rabbimizin 32–33. Ayetlerdeki, İşte bu, çokça dönen ve çokça koruyan, Rahman’dan gaybda [tenhada] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan]  herkes için söz verilendir ifadesi ise, cennetin muttakilere, sâlihâtı işledikleri için karşılık [ücret]  olarak verildiği anlamına gelmektedir.

Rabbimizin cenneti ücret olarak niteleyen bu beyanı, muttakilerin cennet nimetleri üzerindeki tasarruf yetkisinin tam olduğunu göstermekle kalmayıp bize göre iki incelik daha içermektedir:

1) Bir nimete bedel ödeyerek sahip olan bir kimsenin, bedel ödemeden sahip olan kimseye göre o nimetten çok daha iyi yararlanmayı bileceği gerçeğiyle ilgilidir. Ayetlerde verilen dolaylı mesaj, cennet nimetleri üzerindeki tasarruf yetkileri tam olan muttakilerin bu nimetlerden tam ve mükemmel biçimde istifade etmeyi bileceklerini vurgular niteliktedir.

2) Bedelsiz bir nimete kavuşan kimsede oluşan endişenin; bağış sahibinin fikir değiştirip cayabileceği endişesinin ortadan kaldırılmasıyla ilgilidir. İlgili Ayetlerdeki dolaylı mesaj, muttakilere verilen böyle bir güvenceyi ifade eder niteliktedir. Böylece cennet, hukukî anlamda bir vaat olmaktan öteye geçerek muttakilerin mutlaka tahsil edecekleri bir alacak hâline gelmektedir. Yani muttakiler, sâlihâtı işlemeleri dolayısıyla Allah'a verdikleri borçların karşılığını [ücretini]  cennet nimetleri ile geri almış olacaklardır.

35. Âyetteki مزيد - mezîd sözcüğü, "ziyade, ilâve, fazlası [artısı]"  demektir. Yani, cennet ehline, kendi istediklerine ilâve olarak, onların düşünemedikleri, bilemedikleri, elde etme arzusunu akıllarına getiremedikleri nimetler verileceği söylenmektedir. Böyle bir müjde bir başka Âyette daha verilmiştir:

(Yunus: 26) İyi işi, güzel ameli güzelce yapanlar için daha güzeli ve daha fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.  

Cennet ehline istediklerinden fazla verilmesi, oradaki nimetlerin cennettekilerin hatırına gelmeyecek ayrıntıda ve istedikleri miktardan fazla olduğu anlamına geldiği gibi, Allah'ın orada bu dünyada yaratmadığı şeyleri yaratacağı anlamına da gelmektedir. Yani, cenneti hakk edenler orada umduklarından ve bildiklerinden fazla ikram göreceklerdir.

24.–26. Âyetlerin tahlilinde Rabbimizin bu Surede insanı cehenneme götüren nitelikler olarak saydığı sıfatlar belirtilmişti. 31.–35. Ayetlerden oluşan pasajda ise Rabbimiz kişiyi cennete lâyık kılan sıfatların bir kısmını saymıştır ki, bu sıfatlar da şunlardı:

1)  Takvâ;

2)  Allah'a yönelmek; Evvâb.  

3)  Allah ile olan ilgiyi korunmak; Hafız. 

4)  Allah'ı görmeden, O'nun rahmetine kesin inanmakla birlikte O'na haşyet duymak;

5)  Kalb-i münîb ile gelmek.  [Allah'a gönülden bağlanmak]    H.Yılmaz

Lafzen, “yeryüzü üzerinde araştırma yaparlardı (nekkabû): sığınılacak bir yer var mı?” -medeniyetlerinin çöküşünden sonra bütün çabalarının hayatta kalmaya yönelik olduğuna işaret. 

M.Esed

36. Âyet, Allah tarafından yakalanma zamanı gelenlerin, kuvvet ve ihtişamlarının onları Allah'ın yakalamasından kurtaramayacağını, kimsenin bu akıbetten kaçacak ve sığınacak bir yer bulamayacağını anlatmaktadır. Kaçıp kurtulma çabasını gösterenler arasında geçmiş bazı kavimlerin de bulunduğu, Âyetteki, Öyle ki, onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı ifadesinden anlaşılmaktadır.

Bu cümlenin fiili olarak seçilmiş olan نقّبوا - nakkabû sözcüğü, "delmek, gezmek, dağ içindeki yol" anlamlarına gelen nekb mastarından türemiştir. Sözcüğün bu anlamlarına göre Âyetteki ifadenin taşıdığı anlamları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1.  Sözcüğün "delmek" anlamına göre: Belirtilen toplumun yerleri yarıp yol açtıkları ve kayaları oyup evler yaptıkları anlaşılır ki, bu takdirde onların güçlerine işaret edilmiş olur. Hatırlanacak olursa, Fecr Sûresinin 9. Âyetinde de Semûd kavminin güç ve kudreti bu şekilde ifade edilmişti.

2.  Sözcüğün "gezmek" anlamına göre: "Onlar hep yolculuk yaptılar ve bu esnada helâk olan kavimlerinin izlerini, yok olup gidişlerinin alâmetlerini gördüler" demek olur ki, bu durumda Âyette kastedilenlerin Mekkeli müşrikler olduğu anlaşılır.

3.  Sözcüğün "dağ içindeki yol" anlamına göre: Âyette sözü edilen toplumun yeryüzündeki diğer insanların temsilcileri veya idarecileri oldukları anlaşılır ki, örnek gösterilen toplumun kuvvet ve saltanatlarının kendilerine sağladığı imkânlar vurgulanmış olur.

Yukarıdaki üç anlam birleştirilecek olursa, ifadenin takdiri şöyle yapılabilir:

"Öyle ki, onlar sadece kendi memleketlerinde güçlü değillerdi. Hatta dünyanın diğer bölgelerine de, başka memleketlere de girip çıkarlar, onlardan yaşam ve geçim araçlarını temin ederler ve saldırıp istilâ ederek ülkelerinin dışında sömürgeler oluştururlardı. Sahip oldukları güçlerle herkesi sindirirlerdi. Onlar zoraki sömürürlerdi."

H.Yılmaz

HELAKNA. Helak etmek MİN GARNİN: Nesillerden nesillere, BATŞAN zorlu olmak. FENAKKABU Kaçacak delik aradılar

HEL MİN MAHİS Kaçacak bir yer var mı anlamını verir.

Zemahşeri’nin yorumu; lafzen, “bir kalp sahibi olanlar”.

Lafzen yahut “kulak verir ki o bir şahittir (ve hüve şehîdun)”; Zemahşerî bu son ifadeyi, “aklını işleterek”, yani uyanık bir zihinle şeklinde açıklar (karş. şehid kelimesinin ayet 21'deki benzer kullanımı). Yukarıdaki cümleciğin başındaki “yahut” (ev) bağlacı bir alternatifi belirtmek için kullanılmış olmayıp, tersine -Kur’an'da sıkça kullanıldığı gibi- daha önce söylenmiş olan bir sözü genişletmeyi/aydınlatmayı amaçlayan “yani”, “başka bir deyişle” gibi ifadelere benzeyen açıklayıcı bir fonksiyona sahiptir.

M.Esed

Diğer bir ifade ile: Eğer zerre kadar aklınız varsa doğru sözü düşünün, yoksa gaflet ve katılıktan kurtularak size hakikati anlatan başka birini kulaklarınızı açarak dinleyin. Anlatanın sözü bir kulaktan girip öbür kulaktan çıkmasın ve dinleyenlerin kafası da başka şeyle meşgul olmasın. İşte böyle. O sözleri dikkatle dinleyin. 

Mevdudi 

Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.

Burada geçen “kalp”, yahut “hazır bulunup kulak vermek”, Taha 128 de “nüha” denen “akıl” olarak geçmektedir.

“Bizim onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Hâlbuki onların yurtlarında gezip dolaşıyorlar. Bunda, elbette akıl sahipleri için nice dersler vardır.”

Demek ki Taha 128 deki nüha denen akıl, Kaf 37 deki kalb denen “gönül” ya da “şahit olanın kulağı” tarihi olgulardan dersler çıkartacak, sosyal hayata düzen verecek ve toplumun sağlıklı yürüyüşünü temin edecektir. Kaf 37 de geçen “şahit yani hazır bulunup görmek”, Taha 128 de “gezip görmek” olarak geçmektedir. Böylece Taha 128 ayet, Kaf suresindeki 36 ve 37 ye denk düşmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, tarihi olgulara akıl ve gönül ile yaklaşacağız, gezip göreceğiz ki Hac 46 da belirtildiği gibi akleden bir kalbimiz olsun da ibret alalım. B.Bayraklı

قلب - KALP SÖZCÜĞÜ:

Konuşulan her dilde, ilk defa karşılaşılan bir takım manaları veya maddeleri ifade etmek için bir lâfız, sözcük vaz ‘edilir. Vaz ‘edilen sözcükler ile sözcüğün ifade ettiği mana veya maddeler arasında her zaman doğru ilgiler, ilişkiler olmayabilir. Türetilen sözcük halk arasında yaygınlaştığında kimse o sözcük ile o sözcüğün ifade ettiği mana veya madde arasındaki ilginin doğru veya yanlış olduğuna bakmaz ve herkes o sözcüğü kullanır.

Meselâ, Kristof Kolomb Hindistan'a ulaştığını sanarak karşısına çıkan adalara Batı Hint Âdaları ismini vermiştir. Bu ismin coğrafî gerçeklere uymadığı bugün herkesçe bilinmesine rağmen isim düzeltilmemiş, kullanılmaya devam edilmektedir. Bağırsakta sadece bir tane olduğu zannedilerek "tek şerit" anlamındaki taenia soliumdiye adlandırılan parazit de böyledir. Sonraları bu parazitin bağırsakta birden çok olduğu öğrenilmesine rağmen ismi değiştirilmemiştir, kullanılmaya devam edilmektedir. Ya da, eskiden rahimdeki bir illetten kaynaklandığı zannedilerek "rahîm" anlamına gelen hysteria sözcüğü ile tanımlanmış olan bir sinir hastalığı, artık kaynağının rahim olmadığının bilinmesine rağmen hâlâ bu isimle anılmaktadır.

Bu durum Arapça için de aynen geçerlidir. Meselâ, "cinn" denilen görünmez doğaüstü güçlerin varlığını kabul eden bâtıl inançlarla, bu cinnlerin etkisi altına girdiği sanılan bir kimseyi tanımlamak için vaz'edilmiş olan ve "cinlenmiş" anlamına gelen mecnun sözcüğü, bugün akıl hastalıklarının bâtıl inançlardaki cinlerle hiçbir alâkası olmadığının bilinmesine rağmen halk arasında hâlâ akıl hastaları için kullanılmaya devam etmektedir. Veya güneş sistemi'ndeki hareketlerin ve yörüngelerin bilinmediği dönemlerde, "güneşin ufkun üzerine çıkması" anlamına gelen tuluu'ş-şems [güneşin doğması]  ve "güneşin ufukta kaybolması" anlamına gelen gurubu'ş-şems [güneşin batması] sözcükleri, artık bu olayların dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığının öğrenilmesine rağmen, hâlâ aynen kullanılmaktadır.

Demek oluyor ki, sözcük ile sözcüğün ifade ettiği mana veya madde arasındaki ilginin yanlışlığı her dilde söz konusudur. Bu tip sözcükler ve terimler yaygın kullanıma ulaştıktan sonra, bilim adamları bile sözcüklerin bina edildikleri temelin hatalı veya yanlış olduğunu bildikleri hâlde bu sözcük ve terimleri kullanmaya devam etmişlerdir. Bu tip sözcüklerin kullanılması da hiçbir zaman kınanmamıştır.

Bu uzun açıklamalarla söylemek istediğimiz şudur: 

Diğer diller gibi Arapça'da da, sözcükler ile bunların ifade ettiği mana veya maddeler arasındaki ilginin yanlış olduğu bilindiği halde yaygın olarak kullanılan sözcükler vardır. Bu tip sözcükler Kur’ân'da o dönemde yaygın olan anlamları ile kullanılmıştır. Çünkü Arap diliyle inmiş olan Kur’ân, insanların kolayca anlaması ve öğüt alması için indirilmiştir. Bundan dolayıdır ki, insanların Kur’an’ı anlamaları için sözcüklerin yaygın ve halkın anlayacağı anlamlarıyla kullanılması kaçınılmazdır. Nitekim cahiliye dönemi Araplarının inançlarına göre "cinler ülkesinin ismi" olan ve halk arasında "harikulâde şeyler" için kullanılan ابقر - ebgar sözcüğü, "Ebgar ülkesi" diye bir ülkenin tamamen hayalî olmasına rağmen, Kur’ân’ın Rahman Sûresinin 76. Âyetinde وابقرىّسان - ve ebgariyyin hisân = ve Ebgarlı halılar/ harikulâde, nefis, şahane halılar anlamında kullanılmıştır.

İşte kalb sözcüğü de bu duruma uygun olarak Kur’ân'da "kan pompalayan organ" olarak değil; "aklın, düşüncenin ve tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan beyin" anlamında kullanılmıştır. Yani, Kur’an’a göre kalb, başta akıl olmak üzere insanı insan yapan özelliklerin merkezidir, kısaca insanın özüdür.

KALBİ OLANA İKAZ: 

Âyetteki, kalbi olan kimseler için ifadesindeki kalb sözcüğü, yukarıda açıkladığımız gibi genel anlamda "insanın özü" demekse de, Âyete özel anlamda "akıl" manasına gelir. Yani, Âyetteki ifade, "aklı olanlar için" demektir. Bu durum dikkate alındığında Âyetin dolaylı olarak şu anlama geldiği söylenebilir: "Bunda, kalb [akıl]  denilebilecek en ufak bir şeyi olan kimse için bir öğüt vardır. Bu durumda artık kim öğüt almazsa, onun hiç kalbi [aklı]  yok demektir."

Gerçekten de tarihe bakarsak, ders almak, geçmiş olaylardan ibret almak, insanların hep birbirine tavsiye ettiği ve yapılmasının gerekli olduğuna inandığı bir yöntemdir. Ama kendisine geçmişten öğüt çıkarmak, Âyette de işaret edildiği gibi, aslında kalbi [aklı]  olan insanlar için söz konusudur. Kalbi olmayan veya kalbi ölü olan [aklı çalışmayan]  insan ne öğüt alabilir ne de ibret... Kalbi [aklı]  olan insan ise geçmişteki acı akıbetler konusunda son derece hassastır. Mezarlar ve örenler gibi etkileyici ve coşturucu yerler kalbi [aklı]  olan insanı etkiler; duygularını coşturur, hatıralarını canlandırır, ona ilham kaynağı olur. Ama kalbi [aklı]  olmayanlar, bu gibi yerler ve olaylar karşısında kör, sağır ve dilsizdirler.

(Bakara: 18) (Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.  

(Münafikûn:4) Ve onları gördüğün zaman kalıpları senin hoşuna gider ve eğer konuşurlarsa sözleri ne kulak verirsin.  Onlar sanki dayanmış keresteler gibidirler. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandırlar, onlardan hemen sakın. Allah onları öldürmüştür! Nasıl da döndürülüyorlar?

(A'râf: 179) Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık; Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte bunlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin ta kendileridir.  

(Furkan: 43-44) Hevasını [kötü duygularını, tutkularını]  kendisine tanrı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye kulak) vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar/ şaşkındırlar [aşağıdırlar]. 

(Kasas: 50) Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/şaşkın [aşağı]  kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez.  

(Ahkaf: 26) Ve andolsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık.  [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik] Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık. [vermiştik]  Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın Âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.  

Kur’ân son derece manidar örneklerle anlattığı kâfirlerin hâlini, bağırıp çığıran ve kendi sesinden başka bir şey duymayan çobanın hâline benzetmiştir. Kuru gürültüyle hakk sözü bastırıp boğarak galip gelmeyi çok iyi bilip uygulayan kâfirler, Kur’an’a göre ancak sükûnet ve ciddiyet içinde dinlemekle anlaşılabilecek sözleri dinlemeye değer ve anlamlı bulmazlar. Onları kör, sağır, dilsiz ve yüreksiz olarak niteleyen Kur’ân, bu kâfirlerin kıyamet günü de böyle kör, sağır ve dilsiz olarak haşr edileceğini bildirmiştir.  Bakara Sûresinin 171. ve İsra Sûresinin 97. Âyetleri.

YAHUT KULAK VEREN:

Âyette geçen veya kendisi şahit olarak kulak veren kimse ifadesi, "dinleyen" demektir. Çünkü kulak vermek, "dinlemek “ten kinayedir. Dinlemeyen kimse, sanki kulağını tıkayıp onu dinlemekten alıkoymuştur. Kulağını serbest bıraktığında ise, kulak vermiş ve dinlemeye başlamış demektir.

Bu açıklamaların ışığı altında 37. Âyetin takdiri şöyle yapılabilir:

"Bunda, her şeyi zekâsıyla bulup çıkaran, zeki, ezberleyen [öğüt alan]  kalp [akıl]  sahibi kimseler için yahut da kulak verip uyarıcıyı dinleyen, böylece öğüt alan kimseler için bir öğüt var."

Rabbimiz, rahmeti gereği, kendilerini kurtarmaları için insanlara iki nimet lütfetmiştir: Akıl ve vahiy... İnsanlar bu iki nimeti değerlendirdikleri takdirde kendilerini kurtarabileceklerdir:

(Mülk: 10) Ve derler ki: "Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akıl etmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık!

(A'râf: 100) Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlâ şu belli olmadı mı ki: Eğer biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerini damgalarız/mühürleriz de onlar işitmezler.  

(Hacc: 46) Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki, onların, kendisiyle akıl edecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.  H.Yılmaz

Ve Bizim gökleri ve yeri ve aralarındaki her şeyi altı devrede yarattığ(ımızı) ve bizi hiçbir yorgunluğun etkilemedi(ğini bilenler için).

29 Bu pasajın bütünü (36-38. ayetler), “kalbi açık herhangi biri” tarafından kavranabilir olan Allah'ın kudretini vurgulamaktadır. Yukarıda, Allah'ın evreni “altı devrede” yarattığı ifadesi, Kur’an'ın nüzul kronolojisi içinde ilktir. Bu bağlamda vurgulanması gereken husus, eski Arap dili kullanımında yevm (gün) teriminin her zaman yirmi dört saatlik “yeryüzü günü” nü göstermeyip aynı zamanda uzun ya da kısa herhangi bir zaman dilimini ifade ettiğidir. Burada ve Kur’an'ın başka yerlerinde kozmik bir anlam ile kullanılan eyyâm (günler) çoğul ismi ise, en doğru olarak “devre” şeklinde çevrilebilir. Allah'ın yaratma sürecinden “yorulması” nın imkânsızlığının vurgulanması, bu pasajı bu surenin 15. ayetine bağlamakta ve böylece, Allah'ın ölüyü yeniden diriltme kudretine işaret etmektedir.

M.Esed

Ve kesinlikle Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattık. Ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

ALTI GÜN/ALTI DEVRE:

اليوم - yevm sözcüğü, Türkçeye "gün" olarak çevrilebildiği gibi, "devir" olarak da çevrilebilir. Çünkü Arapçada yevm sözcüğü, hem "gündüz ve geceden oluşan 24 saatlik bir devir [gün]" anlamına, hem de genel olarak "devir [hangi müddet olursa olsun, zamandan bir müddet]" anlamına gelir. [34–14]  el İsfehanî, el-Müfredat, "Yevm" mad. 

Nitekim Secde Sûresinin 5. Âyetinde, 1.000 senelik bir yevm ‘den, Meâric Sûresinin 4. Âyetinde ise 50.000 senelik bir yevm ‘den bahsedilmek suretiyle, yevm sözcüğünün belirli bir ölçüdeki "devir" i değil de genel anlamda bir "devir" i ifade ettiği Kur’ân tarafından da teyit edilmiştir.

Eğer yevm sözcüğü, Kur’an’a uygun olmayarak "24 saatlik gün" anlamında kabul edilirse, evrenin ve yeryüzünün 6 "yevm “de yaratıldığını söyleyen Kur’ân Âyetleri de A'râf Sûresinin 54.; Hûd Sûresinin 7.; Yunus Sûresinin 3.; Furkan Sûresinin 59.; Secde Sûresinin 4.; Hadîd Sûresinin 4. Âyetleri de yanlış anlaşılmış olur. Çünkü bu takdirde söz konusu Ayetlerden, evrenin ve yeryüzünün her biri 24 saat olan 6 günde yaratılmış olduğu anlaşılır ki, daha güneşin ve dünyanın varlık âleminde olmadığı, yani gece ve gündüzden oluşan 24 saatlik bir gün'ün evrende mevcut olmadığı bir dönemdeki yaratılışa ait sürenin, güneş, dünya ve insanlar var olduktan sonraki döneme ait bir ölçü ile ifade edilmiş olması mantıklı bir ihtimal gibi gözükmemektedir. Zaten bilim de, evrenin ve yeryüzünün oluşumuna dair elde ettiği bulgular sonucunda kabul ettiği kuramlarla bu süreyi "milyarlarca yıl" ile ifade etmektedir. Dolayısıyla Âyetteki altı gün'ün, "altı devir" olarak anlaşılması gerekir.

Yevm sözcüğünün buradaki anlamının "devir" olarak kabulü, bize Kur’ân'ın bir mucizesini daha görme imkânı vermektedir. Bilindiği gibi günümüz itibariyle elde edilmiş kozmolojik bulgular, evrenin [dolayısıyla dünyanın] bir takım evrelerden geçerek bugünkü durumuna geldiğini göstermektedir:

Genişleyen evren modellerinin hemen hepsi, evrenin yaşam öyküsü üzerinde uyuşmaktadır. ...Başlangıçta evren, sıcaklığı 1016K gibi olağanüstü yüksek proton, nötron, elektron, pozitron ve nötrino gibi temel parçacıklardan oluşmuş, sonsuz yoğun bir ortamdı. Bu ortama enerji egemendi. … Patlamadan 100 saniye kadar sonra sıcaklık 109K'e düşmüş ve temel parçacıklar daha ağır çekirdekleri oluşturmak üzere birleşmeye başlamıştır. ... Bundan sonraki 1.000.000 yıl boyunca evren, fotonların kurtulup uzaya yayılamadığı yıldız çekirdeği gibi sıcak ve mat bir yapıda kalmıştır. Bu zaman süresinde sıcaklık yavaş yavaş 3.000 K'e düşmüş, yoğunluk da 1.000 atom/cm3 olmuştur. Bu noktadan sonra ışınım uzaya kaçmaya başlamıştır. ... Uzayda yayılan madde, kütle çekimi kuvvetinin etkisiyle kümeler biçiminde toplanmaya başlamıştır. Böylece ışınım çağı sona ermiş ve yıldız çağı olarak adlandırılan yeni bir süreç başlamış, gökadaların ve yıldızların oluşumu gelişmiştir. ... Bu modellerin kanıtlanmasına yönelik araştırmalar, evrenin en uzak geçmişine karşılık gelen en uzak bölgelerinin incelenmesiyle sürdürülmektedir. [34–15]  Ana Britannica; c. 12, s. 28.

Keza dünya da bugünkü durumuna bir gaz bulutuyla başlayan ve çeşitli evrelerden oluşan bir süreç ile gelmiştir. İşte Kur’ân, evrenin ve dünyanın "altı yevm “de [devirde]  yaratıldığını bildirerek bugünkü bilimsel bulgularla varılan sonucu, yani oluşumun evreler, devirler hâlinde gerçekleştiğini 14 asır önceden ilân etmiş ve bir mucizesini daha gözler önüne sermiştir.

(Fussilet: 11) Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" dedi. İkisi de, "Biz isteyerek geldik" dediler.  

YAHUDİ İNANIŞININ REDDEDİLİŞİ:

Yahudi inanışına göre âlemi yaratmaya Pazar günü başlayan Allah, yaratma işini altı günde tamamlayarak Cuma günü bitirmiş ve Cumartesi günü de arşının üzerine sırt üstü yatarak dinlenmiştir. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 2,2’de yer alan bu efsanedeki, Allah'ın yedinci gün istirahat ettiğine dair olan ifade, Hıristiyan papazları rahatsız etmiş olmalı ki, Kitab-ı Mukaddes'in Türkçe ve Arapça yeni tercümelerinde "istirahat etti" ifadesi, "serbest kaldı" şeklinde değiştirilmiştir. Ama King James'in meşhur İncil’inde "Ve O yedinci günde dinlendi" ifadesi, "And he rested on the seventh day" kelimeleri ile mevcuttur. Bu ifade, İncil’in Arapça tercümelerinde yer aldığı gibi, Yahudilerce 1954 senesinde Philadelphia'da yayınlanan İngilizce tercümede de aynen yer almaktadır.

Bu yanlış inanış, yukarıda da söylediğimiz gibi, bilim tarafından milyarlarca yıl ile ifade edilen bir sürecin, ancak Sümerler veya Babillilere dayanan bir zaman ölçüsü [hafta]  ile ifade edilmesi şeklinde ortaya konmuş bir mantıksızlık ve bilime aykırılık içermekte olduğundan, akıl ve bilim tarafından dışlanmış durumdadır. Rabbimiz de bu yanlış inancı 38. Âyetteki ve Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı ifadesiyle daha 14 asır önceden reddetmiştir. Yüce Allah tarafından reddedilmesine, akıl ve bilim tarafından dışlanmasına rağmen bu yanlış inancın hâlâ devam ediyor olması, bize göre, Tevrat’ta yer alan o Âyet hükmünün iyi anlaşılmamasından veya o Âyetin tahrif edilmiş olmasındandır.

38. Âyetteki ifade, Yahudilerin yanlış inançlarını reddettiği kadar, müşriklerin ölümden sonra dirilmenin mümkün olmadığı yolundaki inançlarını da reddetmektedir. 15. Âyette, Peki Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler ifadesiyle kınanan müşriklere, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin yaratılması kanıt gösterilerek âdeta şöyle denmiştir:

"Biz ilk yaratmadan dolayı yorulmadık ki, ikinci kez iadeye, yeniden yaratmaya kadir olmayalım..."

Gerçekten de, gözlerimizin önündeki muhteşem evren ve hayret verici yaratıklar düşünüldüğünde, bütün bunları yoktan var ederken hiç yorulmayan bir Güc'ün ölüleri de diriltebilecek olması hiç de mantıksız bir kıyas değildir. Üstelik insanın yaratılışı, göklerin ve yeryüzünün yaratılışına göre çok daha basit ve önemsiz bir şeydir.

Bu açıklamalardan sonra Âyetin takdiri şöyle yapılabilir:

"Yani, gerçek şu ki, bütün kâinatı Biz altı günde yarattık. Onu yarattığımızdan dolayı da yorulmadık. Böyle olunca onu yeniden yaratmaya gücümüzün yetmeyeceğini kim iddia edebilir? Bu zavallı cahiller, öldükten sonra dirilme haberini senden duyunca seninle alay etmeye ve sana deli demeye başlarlarsa buna sabret, sükûnetle onların manasız sözlerini dinle ve açıklamakla görevli olduğun hakikati onlara açıklamaya devam et." 

H.Yılmaz

Andolsun biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık, bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.

Böylece Kaf 15 de “Biz, ilk yaratmadan aciz mi kaldık? Diyerek aciz kalmadığını; 38 ayette de kendisine yorgunluğun dokunmadığını ifade etmiş olmaktadır. Önce acizlikle sonra da yorgunlukla bir alakası olmadığını, bunların bir noksanlık olduğunu açıklayarak noksan sıfatlardan uzak olduğunu yani sübhanlığını gündeme getirmiştir. Ayette dikkat edilecek diğer bir konu da şudur: Yüce Allah ayette messe “dokundu” fiiline yer vermiştir. Yorgunluk dışardan gelip dokunan bir şeymiş gibi bir kelimeye yer vermiştir. Yüce Allah’ın zatında bir yorulma özelliği olmadığından dışardan gelip dokunmuş özelliğini vermiştir. Dışardan gelip dokunmasının da imkânsız olduğuna dikkat çekmektedir. Yorulmak yaratılmışların özelliğidir; Yaratanın değil. Yaptığı işten yorulan varlık ilah olamaz. B.Bayraklı

Bu ayetler şu temel kavramlardan oluşmuştur. Sabır, tesbih, hamd ve secde. Birinci tesbih, “namaz kılmak” anlamına gelmektedir. Namazın adı “tesbih” (Rum 30/17), bir adı “zikir” (Taha 20/14), bir adı “dua” anlamına gelen salat (Ankebut 29/45), bir adı da “hamd” dir. (Rum 30/18). Onun içindir ki, Taha 130 da olduğu gibi bu ayette de tesbih, “namaz kılmak” anlamına gelmektedir.

Güneşin doğumundan önce” ifadesi sabah namazını; “güneşin batımından önce” ifadesi de ikindi namazını ifade etmektedir. Aslında güneş doğumu öncesi ile güneş batımı öncesi, parçayı anarak bütünü kast etme kuralınca tüm günü kapsamaktadır.

Hamd ile tesbih etmek de, namaz kıl demektir. Çünkü namazın bir adı da tesbihtir. Aynı namaz vakitleri Taha 130 da da yer almaktadır.

Tesbih sadece namaz kılarak değil, aynı zamanda secde sonraları da yapılabilir. Onun için 40 ayette secdeden sonra da tesbih yapılması emredilmektedir. Bilindiği gibi tesbih, “Yüce Allah’ı noksan sıfatlardan uzak tutmak” anlamına gelmektedir. Tesbihin ne olduğu Bakara 30 da geçmiştir. İşte hamd, yani övgü ile Allah’ı tesbih etmek, yani namaz kılmak belalara karşı sabrı besleyip gıdalandıracaktır. Geceninde boşuna geçirilmeyip onda tesbih edilmesi, sabrın devamlı beslenmesi gerektiğine işaret etmektedir.

B.Bayraklı

الصّبر - SABR:

Gerek dinimizdeki önemi, gerekse anlam ve muhtevasının yanlış bilinmesindeki yaygınlığı nedeniyle; Tebyinü’l–Kur’an’ının 1. Cildindeki Müddessir Sûresinin 7 Ayetinin tahlilinde ayrıntılı olarak verilen الصّبر - sabr sözcüğüyle ilgili açıklamayı burada da aynen tekrarlıyoruz:

Kur’ân'ın yetmişten fazla Âyetinde geçen الصّبر - sabr sözcüğü, genel anlamıyla halk arasında, "acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme" demektir. Ancak Allah'ın Kur’ân'da sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin anlamının daha derinlemesine incelenmesini ve açıklanmasını âdeta zorunlu hale getirmektedir. Konuyu şu ana başlıklar altında inceleyebiliriz:

Sabr: "Aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmektir. [kararlı olmaktır] "

Bazı ibadetler ve ahlâkî davranışlar insan nefsine zor gelebilir. Meselâ, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense eğlenmek, çalışmaktansa gezip tozmak insanın daha çok hoşuna gidebilir. Ya da kış günlerinde sabah erkenden kalkmak, soğuk su ile abdest alıp namaz kılmak yerine sıcacık yataktaki uyku insana daha cazip gelebilir. İşte bu gibi durumlarda, insanların zor şartlarını kolay eden, üşenmeden namaz kılmalarını ve uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmalarını, iyi ve doğru davranışlarda bulunmalarını sağlayan güç, sabırdır.

Sabr: "Aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı istek ve arzularına direnmektir."

İnsanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını, akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da tatmin etmek isterler. İşte sabr, nefislerin kuvvetli çekim gücüne karşı insanların hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmelerini sağlayan güçtür.

Sabr: "insanın elinde olmadan başına gelen ve büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, bunların üstesinden gelmektir."

Bazı sıkıntılar vardır ki, insanın irade gücünü aşar. Meselâ, insanların kendilerinin veya yakınlarının başına gelen felâketler, doğal afetler bu türden sıkıntılardır. Bu tür sıkıntılar, insanların doğal ruh hallerine hoş gelmeyen ve onları mutsuz eden olaylardır. Bu tür olaylar, insanların hayatında maddî yıkımlar kadar manevî yıkımlara da yol açma riski taşırlar. İnsan hayatını doğrudan etkileyen savaşlar veya sosyal karışıklıklar da aynı riskleri taşıyan sıkıntılı ortamlardır. Böyle ortamlarda karşı karşıya kalınabilecek yokluklar, işkenceler ve ölüm korkusu gibi nahoş durumlar insanın irade gücünü zayıflatabilir ya da hepten yok edebilir. İşte bu gibi durumlarda insanın iradesini kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah'a isyan etmeden mücadeleye devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.

Sabr: "Bütün peygamberlerin de ortak sıfatıdır."

Kur’ân Ayetlerinden öğrendiklerimize göre, peygamberlerin hepsi de Allah'ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar, fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah'ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah'tan yardım dilemelidir. (Peygamberlerle sabır ilişkisi Sâd Sûresinin 17–18. Ayetlerinde ayrıntılı olarak yer alacaktır)

Sabr konusundaki bir diğer husus da, onun ne olduğu kadar ne olmadığının da bilinmesi gerektiğidir. Sabrın ne olduğu incelenirken ne olmadığının da belirlenmesi ve kısmî benzerliklerden dolayı bazı hal ve tavırların sabırla karıştırılmaması gerekir.

"Sabretmek", haksız yere mahkûmiyete, miskinliğe, uyuşukluğa, zillete [hor görülmeye, aşağılanmaya] razı olmak; haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak ya da bu tür davranışlara karşı sessiz ve pasif kalmak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabr, bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, onlara karşı çıkmak, hakk olan bir şeyi savunmak ve korumak için kararlı olmak, hakkın galebesi için çaba göstermektir.

İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabr değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.

تسبيح - TESBÎH:

Daha önce ayrıntılı olarak açıklandığı için tesbih sözcüğü ile ilgili olarak burada sadece kısa bir hatırlatmayla yetinilecektir. Ayrıntılı açıklama için Tebyinü’l Kur’an c. 1. de A'lâ Sûresine bkz.

تسبيح - tesbih kelimesi, sözlük anlamı "havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek" demek olan sebh kökünden türemiş bir kelimedir. Kur’ân'daki anlamı ise, "Allah'ı O'na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah'ı yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek" demektir.  Tebyinü’l Kur’an C. 1, Kalem Sûresinin 29. Ayetinin  tahliline bkz.

Kısaca tesbih, "yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak" demektir.

İSMİN TESBÎHİ:

 Bir ismi tesbih etmek, [noksanlıklardan uzak tutup yüceltmek]  aslında o ismin sahibini tesbih etmek demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, o ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler, "İsim ile sahibi aynıdır" demişlerse de, hepsi, ismin arındırılmasındaki maksadın sadece ismin sözlük anlamlarının değil, asıl o sıfat ve isimlerin sahibinin arındırılmasına yönelik olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, "ismin tesbîh"nden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların Rabbimizden uzak tutulmasıdır.

Gerek Rabbimizin bazı varlıklarla nesep bağı olduğuna ilişkin bâtıl inançları, gerekse hile, tuzak, intikam gibi konularda Rabbimize yakıştırılan isim ve sıfatları Rabbimizden uzaklaştırmak, O'nun ismini ve dolayısıyla bizzat Kendisini her türlü eksiklik lekesinden uzak tutmak "ismin tesbihi" ifadesinin gereğini yapmak demektir.

Bu açıklamalar ışığı altında Ve güneşin doğmasından önce, batmasından önce ve geceden bir bölümde Rabbini hamd ile tesbih et ifadesi şu anlama gelmektedir:

"O'nu, o müşriklerin dediklerinden tenzih et; onların karşı koymalarından usanma! Tam aksine, onlara Allah'ın azametini hatırlat ve O'nu şirkten, eş ve çocuklar edinmişlik iftirasından ve imkân dâhilinde [akla yatkın]  olan haşr'dan aciz olmaktan tenzih et!"

Bu işlerin güneşin doğumundan ve batımından önce ve gecenin evvelinde yapılmasının emrediliş sebebi ise, Mekkelilerin bu vakitlerde toplanmalarından başka bir şey değildir.

SECDELERİN SONUNDA:

Pasajdaki bu ifade de rivayetlerin baskın çıkması sonucu hep terimleşmiş anlamıyla nakledilmektedir. Böylece, aslında tamamen aktiviteye dayalı olan İslâm ilkeleri pasifleştirilmiş olmakta, bunun sonucu olarak da İslâmiyet, yaygın olarak uygulanmakta olan zikriyle, salâvatıyla, tesbîhiyle âdeta sözel tekrarlamalardan beslenen mistik bir tarikata dönüştürülmektedir.

Hâlbuki burada secde sözcüğünün, "boyun eğiş, teslim oluş" demek olan sözcük anlamı kastedilmekte ve bu Ayetlerde Peygamberimize, "İslâm'a yeni girmiş kimselere tevhidi öğret, onlar kötü sıfatlardan Allah'ı arındırsınlar, Rab’lerinin doğru tanısınlar, şirk koşmasınlar" talimatı verilmektedir.  H.Yılmaz

Lafzen, “secdelerin sonlarında (edbâr) M.Esed

Lafzen, “yakın bir yerden” -yani insanın bizzat kendi içinden: “Biz ona şah damarından daha yakınız” diyen 15. ayetin bir yankısı. Burada sözü edilen “çağrı”, insanın daima göz önünde bulundurmak zorunda olduğu ölüm çağrısıdır. 

M.Esed

Bir kişi nerede ölürse ölsün veya dünyanın neresinde ölüm ona yetişirse yetişsin, oraya Allah'ın münadisinin "Rabbinize doğru yürüyün" diyen sesi ona ulaşacaktır. Bu ses, yeryüzünün köşe bucaklarında dirilip kalkan insanlar tarafından sanki çok yakından çağrılan bir sesmiş gibi duyulacak ve aynı anda yeryüzünün her tarafından bu ses aynı şekilde işitilecektir. Bundan da, ahiret âleminde bizim dünyamıza nispetle zaman ve mekân kavramlarının ne kadar değişik olacağı ve hangi güçlerin hangi kanunlara uygun olarak iş yapabileceği ölçülebilir. 

Mevdudi

Seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver.

Bize göre bu sesleniş günü, öldükten sonra dirilme anını ifade etmektedir. Çünkü bu ayetten sonraki ayetler buna delil olmaktadır. Bizim bu görüşümüzü ileri süren âlimler de vardır. “Kulak ver” emri sadece peygambere değil, tüm insanlaradır. Herkes, öldükten sonra dirilme gününü anlatan ayetlere kulak verecek ve kendini ona göre ayarlayacaktır. Bu manadan hareket edersek, seslenenin İsrafil meleği olduğunu söyleyebiliriz. Bu sesleniş, yani Sur’a üfürme hem kıyametin kopuşunda, hem de öldükten sonra olmak üzere iki defa olacaktır.

B.Bayraklı

O çağırıcının sesleneceği gün, O çağırıcı İsrafil ve Cebrail (a.s.)'dir. Ey çürümüş kemikler, kopmuş mafsallar, didiklenmiş etler, dağılmış saçlar, Allah Teâlâ size ayırt edici dava için toplanmanızı emrediyor diye bağıracak. Yakın bir yerden, yani ses herkese eşit, olarak işitilecek şekildeki yeniden yaratmadaki bu seslenmeyi ilk yaratılıştaki "ol" emrine benzetmişlerdir. Taberi’nin naklettiği üzere bazı rivayetler de bu yakın yerin, Beyti Makdis sonrası olduğu rivayet edilmiştir ki, bu Rum Sûresi'ndeki, "Yerin yakın bir yerinde." (Rum, 30/3) ifadesi gibi olmuş oluyor. İslâm'ın geleceği ile ilgili olan bu rivayetin bizce özel bir önemi vardır. Hakk'a çağıran o sesi işitecekleri gün işte o çıkış günüdür. Kabirlerden çıkış günü. Beydâvî der ki; çıkış günü kıyamet gününün isimlerindendir. Bayrama da denilir.

H.Yazır

Peygamberimize 39–40. Ayetlerde verilen talimatlar, 41. Âyette de devam etmektedir. Bu Âyetteki Ve sen bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver talimatı, "sen kendini ölüme, kıyamete hazırla!" anlamına gelmektedir. Bu talimat bir başka Âyette, daha farklı bir üslupla tekrarlanmıştır:

(Hicr: 99) Ve sana yakîn [ölüm]  gelinceye kadar Rabbine kulluk yap.  

Çağrıyı/nidayı yapacak olanın -ki Allah'tır- çağıracağı şeyin ne olduğu konusunda Kur’ân eksenli bir takım izahlar yapılabilir:

(Yâ-Sin: 59) Ey suçlular! Bugün [şimdi]  siz seçilin.  

(Sâffat: 22-24) Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ın astlarından tapmış oldukları şeyleri! [Toplayın da]  İletin onları cahimin [cehennemin]  yoluna doğru! Ve onları durdurup tutuklayın, şüphesiz ki onlar sorumlulardır [sorguya çekileceklerdir]. 

(Neml: 82) Ve Söz üzerlerine vaki olduğu [gerçekleştiği]  zaman onlar için, insanların Ayetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan, arzdan bir dabbe çıkardık.  

Çağrıyı yapacak olanın Allah olduğu, Kaf Sûresinin 24, 30.; Hakka Sûresinin 30. Ve Fussilet Sûresinin 47. Ayetlerden de anlaşılmaktadır. Allah'ın doğrudan veya dolaylı yaptığı bu çağrılara başka Ayetlerden de örnekler verilebilir.

YAKIN BİR YERDEN:

Yakın bir yerden ifadesi, çağrıyı yapacak olan sesin herkes tarafından duyulacağına, hiç kimseye saklı kalmayacağına bir işarettir.

ÇAĞRININ DUYULMASI:

41. Âyette yapılan kulak ver ihtarı dikkate alınarak 42. Âyetteki çağrının duyulacağını bildiren ifadenin takdiri şu şekilde yapılabilir:

"Dinle, yani dinlemezden önce onun meydana gelmesi konusunda uyanık ol, bekle! Çünkü duyma işi mutlaka olacaktır. Sen ve onlar, bu hususta eşitsiniz. O hâlde bu demektir ki, onlar da duyacaklar. Ne var ki, onlar dinlemeye hazır olmadan duyacaklar, böylece de yıkılıp yere düşecekler; sen ise dinlemeye hazır olarak onu duyacaksın. Dolayısıyla bu, sende, mutlaka olması gerektiği kadarıyla etkili olacaktır..."

Çağrının duyulmasını niteleyen الحقّ - el-hakk sözcüğüyle, يقين - yakîn = kesin bilgi kastedilmiştir. Çünkü hakk, "yakîn “dir. Nitekim "Ondan o sayha yakinen sudur etti, bir yankı değildi" anlamında, "Zan ve tahmin değil, falanca kesinlikle kendi sesiyle seslendi" denilir. Yani, insanlar o Kıyamet çağrısını hakk olarak [yakinen, kesin bilgi ile]  işitecekler, bunun bir vehim ve hayal olmadığını, gerçek olduğunu öğrenecekler. Böylece kendilerine haber verilmiş olan Kıyamet gününün geldiğinden ve bu sesin o günü ilân ettiğinden hiç şüpheleri kalmayacak şekilde emin olacaklardır. H.Yılmaz

O gün insanlar bu sesi gerçekten işiteceklerdir. İşte bu çıkış günüdür.

Bu ayette geçen sayha, bir önceki ayette geçen seslenenin nasıl sesleneceğine açıklık getirmektedir. O sesleniş bir “ses” şeklinde olacaktır. Kuran’ın diğer ayetlerinde de bu sayha yer almaktadır. (Yasin 36/53; Saffat 36/19; Hakka 69/13)

İnsanlar gerçekten bu sesi duyacaklardır. Öldükten sonra dirilip haşr olma, yani mahşerde toplanma hak, yani gerçek olacağından onlar da sesi gerçekten duyacaklardır.

Peki, o gün ne günüdür? Bu soruyu insanların sorma ihtimali olacağından Yüce Allah onun “çıkış günü” yani öldükten sonra dirilme anı olduğunu net bir şekilde ifade etmektedir.

B.Bayraklı

:0cm;margin-right:-7.05pt;margin-bottom: 0cm;margin-left:-21.3pt;margin-bottom:.0001pt'>Yüce Allah bu konuyu burada niçin anlatıyor? Mahşerde perdelerin kalkıp net, keskin bir şekilde görmenin faydası olmayacaktır. B.Bayraklı

 

DÖNÜŞ YALNIZ BİZEDİR:

 

Bu bir tehdit ve korkutma ifadesidir. İnsan bir suç işlediğinde sonuç olarak hâkim karşısına çıkacağını bilir, ama yargılamayı o suçu işlerken kendisini görmeyen bir hâkimin yapacak olması, onu yapmak istediği kötü şeylerden alıkoymaya yetmez. Bu nedenledir ki, Rabbimiz herkesi yargılayacak hâkimin bizzat Kendisi olduğunu bildirmekte, insanlara her şeyi "bilen" ve "gören" bir "hâkim" karşısına çıkacaklarını hatırlatarak onlardan korkup sakınmalarını istemektedir. İşte bu yüzden Âyet açık bir tehdit mesajıdır ve Rabbimiz bunu başka Ayetlerde de dile getirmiştir:

 

(Yunus: 23) Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardıysak, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde çeşitli taşkınlıklar yaparlar. Ey insanlar taşkınlığınız sırf kendi zararınızadır. Şu basit hayatın menfaati olarak... Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Biz de bütün yapmış olduklarınızı haber vereceğiz. 

 

(Zümer: 7) Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükür ederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiç bir (suçlu) günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir. H.Yılmaz

 

“Doğrusu Biz diriltiriz, Biz öldürürüz, dönüş Bizedir.”

 

Öldüren de Allah’tır, dirilten de. Hayat da, ölüm de Allah’a aittir. Hayatı veren de, alan da Allah’tır. Öldüren de, dirilten de Allah’tır. Hayatın sahibi de, ölümün sahibi de O’dur. Diriltmeye de, öldürmeye de gücü yeten O’dur. Herhangi bir şeyin yaratılmasını, ya da öldürülmesini istediğinde Allah kesinlikle güçlük, zorluk ve meşakkat çekmez. O’na muhalefet edilmez, karşı durulmaz. Ne dilerse mutlaka gerçekleşir. Ölmüş bir toprağın yeniden hayat bulması, dirilmesi veya bir mevsim yapraklarını dökmüş, dalları kurumuş bir ağacın bir mevsim sonra her tarafından hayat fışkırdığı gibi, ölümlerinizden sonra sizi tekrar diriltmeye güç yetirendir. Allah için herhangi bir şeyin yaratılması, “ol” emrine bağlıdır. Arkasından bir de bakarsın ki o oluvermiştir.

gün yer onlardan çabuk yarılır. İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır.   [toplamadır] 

حشر - haşr, "toplamak" demektir. [34–21]  Lisânu’l-Arab, c.2 s.456 

Kıyamet gününde, ölmüş insanların kaybolup giden parçaları bir araya toplanacak, canlar da bedenleriyle birleştirilecektir. Böylece, dağılmış, paramparça olmuş ve çürümüş ümmetler yeniden bir araya gelmiş olacaktır. Dolayısıyla haşr [toplama] konusu, hem insanların dağılmış olan parçalarının bir araya getirilmesini, hem de dağılmış ümmetlerin bir araya getirilmesini ifade etmektedir.

İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır [toplamadır] ifadesindeki يسير - yesîr sözcüğünün önüne konmuş olan علينا - 'aleynâ sözcüğü, ifadeye "Bu iş, başkasına değil, ancak Bize kolaydır, başkalarının yapabileceği bir şey değildir" anlamını kazandırmıştır. Bu ifade, kâfirlerin 3. Âyette nakledilen, Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür, şeklindeki sözlerine bir cevaptır. Cevaptaki mesajın özü şöyle takdir edilebilir:

"Ölenlerin cesetlerinin toprağa, suya, havaya karışarak darmadağın olması, Bizim onları ayrı ayrı derleyerek vücutlarını teker teker meydana getirmemize ve o vücutların içine kişiliklerini, bilinçlerini daha önce o vücutta yaşadığı gibi yerleştirip insanları tekrar yaratmamıza bir engel teşkil etmez. Çünkü bu iş Bizim için büyük zahmet ve emek isteyen bir iş değildir. Tam tersine, bunların hepsi bir işaretimizle bir an içinde oluverir ve ilk yükümlü insandan kıyamete kadar dünyadan gelmiş geçmiş tüm insanlar kolaylıkla bir araya toplanıverir. Sizin bu oluşumu bilemeyecek nitelikteki beyniniz bunu akıl dışı kabul etse bile, bu iş ve oluş, evreni yaratanın gücünden uzak değildir."

H.Yılmaz

O gün yer onlardan dolayı da onlar hızla oradan çıkarlar. İşte bu bize kolay gelen bir haşrdır.

İnsanların kabirlerden çıkmaları için yerin yarıldığını bu ayet söylemektedir. “Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.” (Yasin 36/51) Yer yarıldığı anda süratle oradan çıkarlar. İşte bu çıkışın ve koşuşmanın sonucu haşirdir, yani mahşer denen toplantı yerine varmaktır.

Ayetin son kelimesi, “kolay” anlamına gelen yesîr kelimesidir. Yüce Allah için kolaylık, zorluk asla düşünülemez. Ama Yüce Allah, insanların idrakine ve anlayışına göre olaya bakıp açıkladığı için “kolaylık” anlamındaki kelimeye yer vermiştir. Mahşerde insanları toplamak için, onları yeniden yaratmak, ilk yaratmadan daha kolaydır. Kaf 42 de açıklanan çıkışın 44. Ayetin sonunda yer alan haşrın başlangıcı durumundadır. B.Bayraklı

Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O hâlde sen, Benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver.

ELÇİ ZORBA DEĞİLDİR:

Bu Âyet Peygamberimize hitap etmekle beraber kâfirlere de şu ihtarı yapmaktadır:

"Peygamberinizin sorumluluğu sadece ihtar etmekten ve aklını başına alanlara Kur’ân ile hakikati anlatmaktan [tebliğden] ibarettir. Onun işi, inanmak istemeyenleri zorla mümin yapmak değildir; o, insanlara bir zorlayıcı olarak gönderilmemiştir."

Bir başka açıdan bakıldığında ise bu Âyet bir taraftan kâfirleri tehdit ederken, diğer taraftan da Peygamberimizin gönlünü almakta, o'nu teselli etmektedir:

"Bu insanların sana karşı uydurdukları sözlere asla kulak asma ve katiyen önem verme! Çünkü Biz, onların sözlerini biliyor ve yaptıklarını görüyoruz. Bize yaptığın şikâyetler seni maksadından alıkoymasın, sen verdiğimiz işle meşgul ol, onları cezalandırmak Bizim işimizdir. Onlar iman ve küfür konusunda özgür bırakıldılar. Sen onların duygularına, yetilerine ve kudretlerine hükmetmek için gönderilmedin, senin onları zorlayarak hidâyete erdirme gibi bir yükümlülüğün yok. Sen sadece gerçeği tebliğ etmekle emir olundun. O halde sen sabret, sadece iyiyi, doğruyu, güzeli onların gözleri önüne ser ve Rabbini tesbih et, [arındır] onları da Bize bırak."

Kâfirlere yapılan tehdit ise şudur:

"Gönderdiğimiz Elçi hakkında yakıştırdığınız çirkin sözler ve öne sürdüğünüz asılsız iddialar size çok pahalıya mal olacaktır. Biz söylediklerinizin her cümlesini duyuyoruz, bunların cezasına katlanacaksınız."

Daha önce Kalem Sûresinin 44. ve Müddessir Sûresinin 11–19. Ayetlerinde verilmiş olan bu açık mesaj, aşağıda 80. Âyeti verilen Nisâ Sûresi gibi başka Surelerde de karşımıza çıkacaktır:

(Nisâ: 80) Kim Elçi'ye itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.

KUR’ÂN İLE ÖĞÜT VER:

Bu ifade, "onların geriye kalanlarından o va’id [tehdit]  gününden korkanlara Kur’an’ı okuyarak öğüt ver! Kur’an’ı göz önüne al ve bu Kur’ân'da sana haber verilen şeyleri hatırlatmak suretiyle onlara öğüt ver!" demektir.

Bu Âyet Peygamberimize kişisel görüşleriyle öğüt vermesini yasaklamıştır. Peygamberimizin toplum idaresindeki yasa uygulamaları da ileride görüleceği gibi, yine Kur’an’a dayalıdır. Yani, Peygamberimizin Kur’ân dışı herhangi bir hüküm verme ve uygulama yetkisi, serbestîsi bulunmamaktadır.

Surenin Kur’ân ile açılıp Kur’ân ile kapanması, Kur’ân'ın önemine dikkat çekmek için uygulanan bir yöntemdir.

H.Yılmaz

O halde onların ne dediklerini en iyi Biz biliriz. Sen onların üzerine bir zorba değilsin. Sen benim tehdidimden korkanlara Kuran ile öğüt ver.

Bu ayette birbirine bağlı üç konu ele alınmaktadır.

A. 39 ayette “onların dediklerine sabret” ifadesi yer almıştı. Bu ayette de onların Kuran ve Hz. Peygamber hakkında söylediklerini Allah’ın bildiğini söyleyerek, ne yapılması gerektiğine Allah’ın karar vereceğine işaret edilmektedir. Kâfirlerin söyledikleri sözlerin ne için, ne adına ne amaçla söylediklerini en iyi Allah bilmektedir.

B. Yüce Allah 39 ayette sabretmesini emrettikten sonra, Hz. Peygamberden onlara karşı zorbaca davranmaması, onların bekçisi olmadığı ve onları iman etsinler diye zorlamamasını da buyurmaktadır. (Nisa 4/80; Yunus 10/99) Yüce Allah, bir bakıma onların şiddetli karşı koymalarını ve derinden inkâr etmelerini zorlayarak imana çevirmenin mümkün olmayacağını vurgulamaktadır.

C. Hz. Peygambere şu husus emredilmektedir: “Yüce Allah’ın uyarısından, tehdidinden korkanlara Kuran ile öğüt ver.” Kuran’ın öğüdünün etkinliği, Allah’ın uyarısından korkanlara olacaktır. Çünkü inkârı gönlünün derinliklerine kök salmış insanların, Kuran’ı dinleyince nefretleri artar. “Biz, onların düşünüp öğüt almaları için bu Kuran da uyarıları tekrar ettik. Fakat bu onlara, kaçıp uzaklaşmaktan başka bir şey sağlamadı.” (İsra 17/41)

Demek ki aynı şeyi dinleyen kişilerin inançları ve psikolojileri farklı olunca farklı tavır takınıyorlar. Birisi olumlu tavır takınıp öğüdünü alırken, diğerinin nefreti giderek artmaktadır. Gönülde önceden var olanlar, sonradan gelenlerin oraya girmesini engellemektedir.

Diğer taraftan Yüce Allah, Hz. Peygambere Kuran ile öğüt vermesini emrederken, bizlere Kuranı iyi öğrenip insanlara onunla vaaz etmememizin ve fetva vermemizin zorunluğunu vurgulamaktadır. Kuran ile öğüt vermek, Yüce Allah’ın indirdiğini insanlara duyurmak ve tebliğ etmektir. Bunu yapmayan peygamber dahi olsa peygamberlik görevini yapmamış olacaktır. (Maide 5/67)

Kuran’ın rehberliğini, rehberlik ilkelerini, rahmetini, ruhunu ışığını ve farkı fark ettirici özelliğini insanlara nasıl aktaracaklar? Yüce Allah, Enam 70 de insanların yaptıkları yanlışlarla felakete uğramamaları için onlara Kuran ile öğüt vermesini, vaaz etmesini Hz. Peygambere emretmiyor mu? Peki, biz insanları yanlış yoldan çevirmek için hangi bilgiyi düşünceyi, felsefeyi onlara sunuyoruz? Kuranı onlara öğretiyor muyuz? Bizler İslam’ı insanlara, Kuran ’sız anlatmaya kalktığımız için olamıyoruz. Bizim bilgilerimizin, düşüncelerimizin, görüşlerimizin çoğu taraflı, köksüz, kimliksizdir; onun için de sonuçta etkisizdir. Din adına taraflı olmayan, sağlam, kimliğe sahip etkili bilgi Kuran dadır.

İnsanların Yüce Allah’ın öğretime karşı takındığı şu tavrı, elbetteki biz de takınmalı ve Kuransız öğretim insanları dinden uzaklaştırabileceğini asla akıldan çıkarmamalıyız:

“Biz, onların düşünüp ders almaları için bu Kuran da her türlü ifadeyi kullandık. Buna rağmen bu anlatımlarımız onların sadece gerçekten kaçmalarını artırdı.” (İsra 17/41) Kuran ile ders verdiği halde bazı insanlar uzaklaşıyor da bizim beşeri bilgilerle din anlatmamızın neler yapacağını bir kez düşünelim. B.Bayraklı