(Kasas - 25.Ayet)

<< Geniş Meal

Zâriyât

Esip bulutları, tozları kaldıran rüzgârlara, yanardağlardan lavlar püskürten tabiat güçlerine, yaratıkları savuran meleklere andolsun. S.Ateş

Bütün müfessirler "Zariyat" kelimesinden; dağıtan, toz kaldıran rüzgarların kastedildiği görüşünde birleşmişlerdir. Ve "Ağır yük kaldıranlar"'dan da denizlerden milyonlarca ton su buharını bulut şeklinde kaldıran rüzgarlar kastedilmektedir. Bu tefsir Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abdullah bin Abbas, Hz. Abdullah bin Ömer ve Mücahid, Said bin Cübeyr, Hasan Basri, Süddi ve diğerlerinden nakledilmiştir. Mevdudi

Akıp giden gemilere, rüzgârlara, yörüngelerinde dönüp seyreden gezegenlere S.Ateş

Niteledikleri isimler anılmadan sıralanan sıfat-fiillerden oluşan bu sembolik ön-deyişler, ilk müfessirler tarafından farklı şekillerde yorumlanmışlardır; ama bu sıfat-fiillerden ilkinin -zâriyât- “toz kaldıran rüzgarlar”ı gösterdiği konusunda bir görüş birliği bulunduğundan, diğer üçünün aynı fenomenin farklı aşamaları veya tezahürleri ile (Râzî) -yani rüzgar, bulut ve yağmur takımının hayat verme fonksiyonu ile- bağlantılı olduğunu ve böylece hayatın mucizevî yaratılışına ve dolayısıyla, bilinçli, maksatlı bir Yaratıcı'nın varlığına sembolik olarak işaret ettiklerini varsayabiliriz. M.Esed

"Fel Cariyati Yusran" ve "Fel Mükassimati Emran" ayetlerinin tefsirinde müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bir grup, bu ikisinden de maksat sadece rüzgarlardır, görüşünü tercih etmişler ve böyle anlamayı uygun bulmuşlardır. Yani bu rüzgarlar bulutları sürüklerler, daha sonra yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıtarak Allah Teala'nın emrine uygun olarak nereye ne takdir edilmişse o kadar suyu dağıtırlar.
İkinci grup da "Fel Cariyati Yüsran" ile hızlı giden gemilerin kastedildiğini ileri sürmüşler ve "Fel Mukassimati Emran" ile "Allah'ın emrine uygun olarak mahlukata kısmetini dağıtan melekler kastedilmektedir" derler.
Bir rivayete göre Hz. Ömer (r.a) bu iki ayetin bu mânâya geldiğini söyleyerek şöyle buyurmuştur: "Eğer ben Peygamber'den (s.a) işitmeseydim bunu söylemezdim".
Buna dayanarak büyük alim Alûsî: "Bu ayetin bunun dışında başka bir mânâya geldiğini ileri sürmek doğru değildir. Başka mânâ verenler yersiz bir cüret sergilemiş olurlar" demiştir. Ancak İbni Kesir, "Bu rivayetin senedi zayıftır" demektedir. Bu bakımdan Rasulullah böyle söylemiştir diyemeyiz.
Sahabe ve Tabiinden sayılan bir topluluğun bu ikinci yorumu naklettiğinde de şüphe yoktur. Fakat müfessirlerden büyük bir topluluk da ilk tefsiri yapmışlardır. Ve bu tefsir, söz dizisine, bu sözün ahengine, ifadenin düzenine daha çok uygunluk göstermektedir. Hindistan alimlerinden Şah Refiuddin, Şah Abdulkadir, Mevlana Mahmud el-Hasan da tercümelerine ilk mânâyı almışlardır. Mevdudi

Yani, ölümden sonraki hayat. M.Esed

"Tûadûne": Bu iki anlama gelir. Birincisi, "Size va'dedilen", ikincisi, "Kendisiyle tehdit olunduğunuz" şeklindedir. Lüğavi bakımdan her ikisi de geçerlidir. Ancak ikinci anlam, mahal itibariyle daha uygundur. Çünkü burada, hesap gününe inanmayan müşriklere, kafirlere, münafık ve fasıklara seslenilmektedir. Dolayısıyla biz bu fiili, tehdit, ikaz, uyarı anlamında şöyle tercüme ettik: "(Kendisiyle) tehdit olduğunuz muhakkak doğrudur." Mevdudi

 Bu âyetler, tabiat güçlerinin, Allah tarafından yönetilen büyük güçler olduğunu anımsatmak için onlar üzerine yemîn etmekte ve böylece dikkatimizi bu güçlere çevirmektedir. Mübhem (belirsiz) bırakmak suretiyle de bunların önemini ve ihtişâmını artırmaktadır.S.Ateş

. İşte üzerine yemin edilen o söz budur. Bu yeminden maksat da; emsalsiz bir düzen ve sistemle gözleriniz önünde cereyan eden yağmur yağmasındaki muazzam kanun ve bu kanunda açık bir şekilde müşahede edilen hikmet ve maslahatlar, bu dünyanın milyonlarca seneden beri körükörüne oynanan gayesiz ve mânâsız bir evcilik oyunu olmadığına, bilakis gerçekte her şeyin bir gaye ve maslahata dayalı, son derece hikmetli bir düzen olduğuna şehadet etmektedir. Bu düzende hiçbir şekilde insan gibi bir varlığa akıl, şuur, mantık ve idare tercihlerini vererek insanda iyilik ve kötülüğün ahlaki duygusunu yaratarak ve ona her çeşit iyi, kötü, doğru ve yanlış iş yapma fırsatlarını vererek; sergerdelik, vurdu kaçtılık, mânâsız ve lüzumsuz olarak gönderilmesi mümkün değildir. Ve kendisine verilen kalp, beyin ve beden güçlerinin kendisinden sorulmaması, bunlarla yaptıklarından hesaba çekilmemesi, dünyada iş yapması için kendisine verilen geniş imkanları ve Allah'ın sayısız yaratıklarına hükmetmek için kendisine verilen yetkileri nasıl kullandığından da sorumlu tutulmaması yine mümkün değildir. Her şeyin bir yaratılış gayesi olan bu kainat düzeninde, sadece insan gibi büyük bir varlığın yaratılması nasıl gayesiz olabilir? Herşeyin bir hikmete bağlı olduğu düzende, yalnızca insanın yaratılması nasıl lüzumsuz ve sebepsiz olabilir? Akıl ve şuur taşımayan yaratık türlerinin yaratılmasına sebep ve maslahatı, bu fani alemde tamamlanıp bitmektedir. Bu bakımdan onun hayatı bittikten sonra yok edilmesi tamamen akla uygundur. Çünkü onlara hiçbir irade verilmemiştir ki, hesaba çekilmeleri için yeniden dirilsinler.
Ama akıl, şuur ve irade taşıyan bir yaratık olan insanın yaptığı hareketler sadece bu fani dünya ile sınırlı değil, bilakis ahlaki bir karakter de taşır. Ve bu ahlaki sonuçları doğrudan hareketler dizisi sadece hayatın son demine kadar sürüp, ondan sonra bitmez, öldükten sonra da o hareketlerin ahlâki sonuçlarından sorumlu olur. Sadece onun normal dünya hayatının tükenmesinden sonra, o hayvanlar ve bitkiler gibi nasıl yok edilebilir? Onun kendi iradesiyle yaptığı iyilik ve kötülüklerin karşılığını hak ve adalete tam uygun şekilde bulması gerekir. Çünkü bu diğer varlıkların aksine irade sahibi bir varlık olarak yaratılmasının hikmetinin icabıdır. Onun hesaba çekilmemesi, onun ahlaki hareketlerinin ceza ve mükafatının verilmemesi ve iradesiz yaratıklar gibi ömrünün son bulması ile onun da yok edilmesi halinde şüphesiz bu insanın yaratılması baştanbaşa mânâsız ve lüzumsuz olacaktır. Halbuki herşeyi bir hikmetle yaratan Allah'tan mânâsız bir iş beklenemez. Bununla birlikte ahiretin, hesaba çekilmenin olacağına, bu dört kainat olayı üzerine yemin edilmesinin bir başka sebebi daha vardır. Ahireti inkar edenler öldükten sonraki hayatı şu iddialarla imkansız kabul etmektedirler. Biz öldükten sonra toprağa karışacağız ve her zerremiz toprak içinde darma dağınık olacak, daha sonra bu darmadağınık olan vücut zerreleri bir araya getirilecek, biz de tekrar meydana geleceğiz, bu nasıl mümkün olur diyorlardı. Bu yanlış şüphe, ahiretin varlığına delil olarak gösterilen o dört kainat olayını dikkatle inceledikten sonra kendiliğinden ortadan kalkmaktadır.
Güneş ışınları hararetinin ulaştığı yeryüzünün bütün su birikintilerine tesir etmektedir. Bu olayla sayısız su damlaları uçmakta ve kendi birikintilerinde kalmamaktadırlar. Ama onlar bu birikintilerden uçmakla yok olmamakta, buharlaşarak havada tek tek zerreler halinde kalmaktadırlar. Daha sonra Allah'ın emriyle hava bu buhar zerrelerini toplamakta, sıkışmış bulutlar şeklinde bir araya getirmektedir. Bu bulutları yeryüzünün çeşitli bölgelerine dağıtmakta ve Allah tarafından belirtilen zamanın gelişi ile daha önce olduğu şekilde damlalar halinde yeryüzüne tekrar dönmektedir. Bu manzarayı insan hergün görmektedir. Bu olay, ölen insanların vücutlarının her parçasının Allah'ın tek bir işareti ile biraraya geleceğine ve o insanların daha önce dünyadaki oldukları şekilde diriltileceklerine şehadet etmektedir. Bu zerreler ister toprak içinde ister su içinde isterse havada olsun, mutlaka şu yeryüzü veya onun çevresinde bulunmaktadırlar. Su buharının zerrelerinin havada dağılmasından sonra hava vasıtası ile yeniden toplayıp, onları su şeklinde yağdırarak tekrar yeryüzüne indiren Allah için, insan vücutlarının dağılmış zerrelerini hava, su, toprak içinde toplayıp bir araya getirerek yeniden eski şekillerinde yaratması niçin zor olsun? Mevdudi

Sure kasem cümlesi ile başlamıştır. Altı ayetten oluşan pasajda ardı ardına getirilen bir takım olgulara kasem edilmiş; böylece bu olgular referans gösterilmek suretiyle vaat olunanların [yeniden yaradılış, dirilme, haşir ve hesap görme tehdidinin] doğru olduğu kanıtlanmıştır. Buna göre, kesinlikle kıyamet kopacak, herkes ettiğini bulacak ve amellerinin karşılığını alacaktır.
Pasajda arka arkaya gelen ifadelerin Allah’ın evrendeki ayetlerini mi yoksa Kur’an ayetlerini mi nitelediği konusundaki kanaatimiz, her ikisinin de kast olunmuş olabileceği yönündedir. Bu nedenle, söz konusu ifadelerin iki açıdan da değerlendirilmesinin doğru olacağı görüşündeyiz:

1- Niteleyici İfadelerin Evrendeki Olaylarla İlişkisi:

Rabbimiz, suyun tabiattaki her zaman hayranlıkla izlenen döngüsüne dikkat çekmektedir. Deniz, göl, akarsu ve en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm su birikintilerinden ısı nedeniyle kalkan buharlar, rüzgârlar vasıtasıyla sürüklenip milyonlarca tonluk yük [yağmur bulutu] haline gelmekte, sonra da değişik yerlere paylaştırılarak yeryüzüne indirtilmektedir. Yağmur olarak yeryüzüne inen bu suyla da ölü toprak yeniden canlandırılmaktadır. Bu döngünün ölü tabiata sağladığı “yeniden canlanma” olgusu, ölen insanların da yeniden dirilmelerinin mümkün olduğunu gösteren en büyük kanıtlardandır. 

Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızk isteyip kazanmanız da O’nun âyetlerindendir. Umulur ki şükredesiniz.
Ve ant olsun ki Biz, senden önce birtakım elçileri kavimlerine gönderdik de, onlar, onlara, apaçık delilleri getirdiler. Sonra Biz, günah işleyen kimselerden intikam aldık. Müminlere yardım da, Bizim üzerimize bir hak oldu.
Allah,  rüzgârları gönderendir. Sonra bunlar, bir bulutu savururlar. Sonra O [Allah], onu gökyüzünde nasıl dilerse öyle yayar ve onu parça parça kılar. Sonra da sen, onun derinliklerinde yağmur çıkar görürsün. İşte O [Allah], onu kullarından dilediği kimselere isabet ettirdiği vakit, onlar,  müjdelenirler [mutlu olurlar].
Hâlbuki onlar, önceden; daha önce üzerlerine indirilmeden evvel kesinlikle ümit kesenler idiler.
Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rum/46- 50)
Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39)
Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fatır/9)

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)

Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. (A’raf/57)

Ve Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Onu [suyu] hazinelerde tutanlar [biriktirenler] da siz değilsiniz.
Ve yalnızca Biz, elbette diriltiriz ve Biz öldürürüz! Ve Biz vâris olacaklarız. (Hıcr/22, 23)

2- Niteleyici İfadelerin Kur’an Ayetleriyle İlişkisi:

Pasajdaki niteleyici sözcüklerle Kur’an ayetlerinin kast edilmiş olması da mümkündür. Buna göre, ayetteki “tozutanlar” ve onun arkasından gelen niteleyici ifadelerden kasıt Kur’an ayetleridir. Çünkü Kur’an ayetleri, önüne ne gelirse hepsini bertaraf etmekte, önünde hiçbir batıl fikir ve eylem barınamamakta, içerdiği mesajlar gayet ağır sözlerden oluşmakta; elden ele, dilden dile, gönülden gönüle yağ gibi akmakta, herkesin her işini görmekte ve problemlerini çözmektedir. Kur’an’ın bir adı da “Ruh” olup ölü mesabesindeki kâfirlere ve tüm toplumlara hayat vermektedir.
Kur’an, bu surede de olduğu gibi, kendini birçok kez sure başlarında mecazî ifadeler ile tanıtmıştır:

‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki, –dolayısıyla da büküp devirenlere– canlandırdıkça canlandıranlara da [kasem olsun ki], –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara– ve bir öğüt bırakanlara da [kasem olsun ki], –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere– kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir. (Mürselat/17)

O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere, sonra da haykırıp sürükleyenlere, sonra da [haykırıp sürükleyince de] öğüt okuyanlara kasem olsun ki, [bunlar, o saflar halinde dizilenler kanıttır ki,] sizin İlâhınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat/1- 5)

Şiddetle söküp çıkaranlara, yumuşaklıkla çekenlere, Yüzüp yüzüp giderek, öne geçtikçe geçip sonradan da bir iş çevirenlere kasem olsun ki, şüphesiz bunda, haşyet [saygı] duyan kimseler için bir ibret vardır. (Naziat/1- 3, 26)

Kur’an’daki mucize, dağlarda, taşlarda, rüzgârlarda olan mucizelerden daha yücedir. O öyle bir mucizedir ki, her an el altında ve göz önündedir. Her gün yeni bir mucizesi tespit edilmektedir. Dolayısıyla da mucizeleri kıyamete kadar tükenmeyecek bir kitaptır.

Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca, Bana ibadet/ kulluk etsinler  diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum.
Şüphesiz Allah, çok rızık verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvetin sahibidir.
Artık şüphesiz, zulmeden kimseler için arkadaşlarının payı gibi, bir pay vardır. Artık acele etmesinler.
Artık kendilerine vaad edilen günlerinden dolayı vay inkâr etmiş kişilere! (Zariyat/57- 60) H.Yılmaz


 

Yani, “bu muazzam evrenin yaratıcısını ve O'na karşı sorumluluğunu düşün”. M.Esed

Ayette "Zat'il-Hubuk" kelimesi geçmektedir. Hubuk ise yollar demektir. Rüzgarların esmesi ile çöllerin kumlarında ve durgun suların üzerinde meydana gelen dalgalara, yosma yapılmış saçlardaki kıvrımlara da denir. Burada gökyüzüne hubuklu denmesi ya göküzünde dağılmış olan, esen rüzgarlar tesiri ile durmadan değişen ve hiçbir zaman bir şekilde durmayan, birbirine benzemeyen şekiller alan çeşitli bulutlardan veya geceleyin gökyüzüne yayılan ve insanlar tarafından çeşitli şekillerde görülen ve hiçbir kümesinin şekli diğerine benzemeyen yıldızlardan dolayı öyle buyurulmuştur. Mevdudi

 

 Dîn hakkında her kafadan bir ses çıkıyor. Kur'ân veya Muhammed hakkında ağzınıza geleni atıyorsunuz. S.Ateş

Lafzen, “Siz gerçekten farklı görüştesiniz (kavl)”: yani, ölümden sonraki hayatın mevcudiyeti, Allah'ın varlığı, ilahî vahyin gerçekliği ve buna benzer konularda. M.Esed

Bu değişik sözlere karşı, çeşitli şekillerde olan gökyüzüne yemin edilmesi, benzetme bakımındandır. Yani gökyüzünde bulutlar ve yıldızlar kümelerinin nasıl muhtelif şekilleri varsa ve aralarında da bir aynilik bulunmuyorsa ahiret konusunda sizin değişik sözleriniz de işte böyledir. Ve herbiri diğerinden farklıdır... Biri der ki: Bu dünyanın başlangıcı ve sonu yoktur, ezeli ve ebedidir. Ve herhangi bir şekilde dünyanın son bulması, kıyamet kopması da düşünülemez. Kimi der ki: Bu kainat düzeni yaratılmış ve sonradan olmuştur. Bir gün de gelip son bulacaktır.
Ama insan bünyesinden yok olan şeyin daha sonra yeniden eski şeklini alması mümkün değildir. Mümkün kabul eden de vardır, fakat onun da inancı, insan; amellerinin iyi veya kötü sonuçlarının karşılığını bulmak için tekrar bu dünyaya dönecektir, şeklindedir. Kimi cennet ve cehenneme inanmaktadır. Ama bunu tenasuh (ruh göçü) ile karıştırmaktadır. Buna göre, günahkar cehenneme girerek de cezasını çeker, bu dünyada da azap çekmek için yeniden bu dünyaya döner, biçimindedir. Kimi der ki, dünya hayatının kendisi bir azaptır. İnsan nefsinin maddi hayatla ilgisi ona karşı hırsı devam ettiği müddetçe o, tekrar tekrar ölüp dirilerek bu dünyaya gelmeye devam edecektir. Onun hakiki kurtuluşu (NİRVANA) nefsinin tamamen yok olmasından sonradır. Kimi, ahiret, cennet ve cehenneme inanmasına rağmen; Allah'ın kendi biricik oğlunu haç'a gerdirip öldürecek bütün insanların ilk ve ezelî günahının bedelini ödediğini, o oğula iman ettikten sonra kişinin kendi çirkin amellerinin sonuçlarından (azabından) kurtulacağını iddia etmektedirler. Diğer bazı insanlar ahiret, hesaba çekilme ve herşeye iman etmelerine rağmen, Allah katında çok sevgili veya çok güçlü olan bazı büyükleri şefaatçi kabul etmektedirler. Bu dünyada her şeyi yaptıktan sonra bile bu zatların eteğine yapışınca azaptan kurtulabileceklerini kabul etmektedirler. Bu büyük zatlar konusunda, bu inançta olanlar arasında da bir uyuşma yoktur, her zümre kendine ayrı ayrı şefaatçiler edinmişlerdir. İddiaların bu kadar farklı oluşu ve sözlerin birbirini tutmayışı açıkça insan mantığına şunu haykırmaktadır ki; vahiy ve peygamberliğe ihtiyaç duymadan insanın kendisi ve bu dünyanın sonu konusunda kurduğu hayaller, ileri sürdüğü kanaatler ilim dışı hayaller ve kanaatlerdir. Yoksa insan elinde bu konuda hakikaten doğrudan doğruya, kendi başına gerçeği bilme imkanı olsaydı, bu kadar farklı ve çelişkili kanaatler ortaya çıkmazdı. Mevdudi

 

Lafzen, “bu [gerçek]ten sapan, yalana sürüklenendir” -yahut, Tâcu'l-‘Arûs'a göre, “aklı ve düşüncesi çarpılan kişidir”, yani peşinen (a priori) kendisini kandırmaya mahkum olan kişidir: bu da, Allah'a ve dolayısıyla ölümden sonraki hayata inancın insanın zihninde ve düşüncesinde önceden saklı bulunan bir tasavvur olduğunu ve bu sebeple, bu inançtan uzaklaşmanın zihinsel bir sapmadan başka bir şey olmadığını gösterir. M.Esed

Ayette "Ondan yüz çeviren, Hak'tan yüz çevirendir" cümlesi geçmektedir. Bu cümledeki "anhü" zamirinin iki gidiş yeri vardır. Biri amellerin cezası, diğeri sözlerin çeşitli oluşlarınadır. Birinci hale göre bu ilahi buyruğun maksadı şudur: "Amellerin karşılığı mutlaka görülecektir. Her ne kadar siz bu konuda çeşitli inançlarda iseniz de buna inanmaktan ancak Hak'tan yüz çevirenler çekinirler." İkinci hale göre de denmek istenen şey şudur: "Bu çeşitli sözlerden dolayı ancak haktan yüz çevirenler sapıtırlar." Mevdudi

Bu ayetlerde de yine kasem cümlesi kullanılmış ve “güzel yollar sahibi sema”, müşriklerin tutarsızlığının kanıtı olarak gösterilmiştir. Gökyüzü, büyüklüğü ve haşmetiyle onu yaratan Allah’ı gereği gibi takdir edemeyen müşriklerin tutarsızlığını gösteren başlı başına bir kanıttır. Ancak “sema” sözcüğü hakikat anlamından mecaz anlamına taşındığında da yine “gökyüzünü”nün müşriklerin tutarsızlığına kanıt olduğu anlamına ulaşılabilir.

Şöyle ki:
Daha evvel Büruç suresinde incelediğimiz gibi, Kur’an’da “sema” sözcüğü mecaz olarak “Bilginler” anlamında da kullanılmıştır. Semâ sözcüğü, ‘yükseklik, yücelik' anlamındaki
السّموّ - es-sümüvvsözcüğünün türevlerindendir. Her yüksek ve yüce şeye es-semâ denilir. Gökyüzüne semâdenilmesinin sebebi, yeryüzünden yukarıda olmasındandır. Her bir şeyin üstüne ve üstününe de semâ denilir. Meselâ hesaba [matematiğe] da semâdenilir. Çünkü matematik üstün bir ilimdir. Herhangi bir şeyin üst kısmına da semâdenir. Ayakkabının üstü de, evin tavanı da birer semâ'dır. Hatta bulutlara ve yağmura da semâ denmiştir. Es-semâ 'nın fiili olan semâfiili, حسيب - hasîp=ince hesap bilen, muhasebeci ve شريف - şerîf=onurlu, erdemli kimseler'in işleri için kullanılır. Bu demektir ki, iyi hesap [matematik] bilen kimseler de semâ 'dır.
Bu, “bilginler” zümresinin Mekkeli müşriklerin tutarsız, karmaşık sözlerini, kanaat ve iddialarını bin bir metotla en iyi anlayan ve bilen kimseler olduğu anlamına gelmektedir.
Kıst ile kaim olan [objektif davranan; bilgisinin gereğiyle davranan, etki altında olmayan] her bilgin Allah’a tanık olur:

Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah’tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, Azîz, Halîm’den başka ilah diye bir şey yoktur. (Al-i Imran/19)

Müşriklerin tutarsız, çelişik sözleri ise: Peygamber için “mecnun”, “sihirbaz”, “şair”; Kur’an için “düzmece”, “sihir”, “eskilerin masalları”; ahıret için de “öyle bir gün gelmeyecek” demeleridir.
Ayrıca bir başka çelişkileri de kıyamete ve ahırete inanmayışlarını atalarının dinine mal etmeleridir. Kendi akıllarına göre inkâr etmeyip “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk” şeklindeki mantıksız bir mazedetle işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır. Hâlbuki akıllı adam başkalarının geçmişteki hatalarını sürdürmez, onları sorgular.
Ayetin sonundaki “Ondan [değişik sözden] çevrilen kişi, çevrilir” ifadesi, “Ondan kendi isteğiyle, çıkarı için dönenler, dünyayı tercih edenler çevrilir. Akıllı davranıp daha iyiyi, güzeli tercih edenler çevrilmez”  demektir. Nitekim şu ayetler bunu açıkça ifade etmektedir.

Artık siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını,  O’na [Allah'a] karşı fitneye sürükleyemezsiniz [ateşe atamazsınız]. (Sâffât/161- 163)

Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor:
Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?” (Kıyamet/5, 6) H.Yılmaz

Kutile ifadesinin bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 74:19 ile ilgili not 9.

Tâcu'l-‘Arûs, harrâsûn kelimesinin en derin anlamı olarak tercih ettiği, “kavrayamadıkları/anlayamadıkları şeyler” ifadesinin, bu bağlamda ğayb ile, yani, “insan kavrayışının ötesindeki gerçeklik” ile eş anlamlı olduğunu belirtir. M.Esed

Bu sözlerde Kur'an-ı Kerim çok önemli bir gerçek üzerinde insanı uyarıyor. Tahmin ve benzetmelere dayanarak kanaat kurmak, dünya hayatının basit birtakım meselelerinde bir dereceye kadar geçerli olabilir. Her ne kadar ilim yerine geçmese, ilmi yolla ispatlanmasa bile...
Bütün hayatımız boyunca yaptığımız işlerden dolayı, birine karşı sorumlu ve hesap vermek durumunda mıyız değil miyiz; hesap vermek durumunda isek kimin karşısında, ne zaman ve ne cevap verme durumunda olacağımız, bu cevap vermede başarı ve başarısızlıkların sonuçları ne olacaktır? Bütün bunlar, insanın sadece kendi tahmin ve kanaatine dayanarak bir akide kurması, sonra da bu çürük ipliğe bütün hayat sermayesini sermesi doğru olmaz. Çünkü bu kanaat yanlış çıkarsa bunun mânâsı; "Kendi kendini tamamen mahvetmek olur" demektir. Buna ilaveten bu mesele baştan başa kişinin kendileri hakkında sadece kanaat ve tahminlerle sağlam bir görüş kurabileceği konulardan değildir. Kanaat, insanın duyular dairesi içinde olan konularda geçerlidir. Bu konu ise, hiçbir yönü ile duyular dairesi içine girmemektedir. Bu sebeple bu konu hakkında sağlam bir tahminde bulunulması mümkün değildir. İnsanın his ve idrak gücünün ötesindeki konularda sağlam bir kanaat elde edebilmesinin nasıl olacağına gelince, bunun cevabı Kur'an-ı Kerim'de yer yer verilmiştir. Ve bu sureden de insanın kendi başına doğrudan doğruya hakikate ulaşamayacağı cevabı ortaya çıkmaktadır. Gerçek ve şaşmaz bilgiyi Allah Teala kendi peygamberi vasıtası ile vermektedir. Bu bilginin sağlamlığı hakkında insan kendini şu yolla tatmin edebilir; yer ve gökte, hatta bizzat kendi nefsinde varolan sayısız alametlere bir göz atıp bakması ve sonra benzeri olmayan bir tarzda yaratılanları, peygamberin haber verdiği hakikatleri acaba isbat eden işaretler mi, diye düşünmesi veya diğer insanların ortaya attığı çeşitli görüşleri destekleyen deliller midir diye incelemesi gerekir. İşte bu; Allah ve ahiret hakkında Kur'an-ı Kerim'in bildirdiği ilmi araştırma yoludur. Bu yoldan saparak kendi kanaat ve tahminine göre hareket eden herkes kaybetmiştir. Mevdudi

Yani onlar, yanlış tahminlerden dolayı nasıl bir sonuca gittiklerini hiç bilmiyorlar. Bu tahminlere dayanarak bir yol tutanlar dosdoğru felakete gidenlerdir. Ahireti inkar eden bir kişi, hiçbir şekilde hesap vereceğinin hazırlığı içinde değildir. Ve o öldükten sonra hiçbir yeni hayatın olmayacağı hayali içinde boğulmuştur. Halbuki bir gün ansızın tahminlerinin-beklentilerinin tamamen tersine, ikinci hayata gözlerini açar açmaz burada her amelinin hesabını vereceğini anlayacaktır. Ömrünün tamamını, öldükten sonra yine bu dünyaya geri döneceğim hayali ile geçiren herkes, ancak öldükten sonra bütün geri dönüş kapılarının kapandığını öğrenecek, herhangi bir yeni amelle önceki hayatın amellerinin telafi edilebilmesi için hiçbir fırsatın kalmadığını ve önünde başka bir hayatın olduğunu, bu hayatta artık sonsuza dek kendi dünya hayatının sorumluluklarını yükleneceğini de anlayacaktır.
Nefsimi tatmin eder, isteklerini tamamen yerine getirirsem mutlak yok oluş halinde varlık aleminin günahlarının azabından kurtulurum ümediyle kendini felakete atan kimse, ölüm kapısından geçer geçmez, önünde yok oluşu değil, devamlı var oluşu görecektir. Kendisine verilen vücut nimetinin, onu güzelleştirip düzeltmesi yerine, tahrip etmek için bütün gücünü harcamasının hesabını verecektir. İşte böyle birini, Allah'ın oğlunun günahlarının ödeyeceği safsatasına veya herhangi bir büyük zatın şefaatci olacağına güvenmesi sonucu, hayatı boyunca Allah'a isyanla yaşamışsa, Allah'ın huzuruna varır varmaz hiçbir kimsenin günahları ödemeyeceğini ve hiç bir kimsenin kendi gücü ile ya da kendi makbuliyetinden dolayı kimseyi Allah'ın elinden kurtaramayacağını anlamış olacaktır. Evet bütün bu tahmine dayanan inançlar gerçekte birer afyondur ve bu afyonun verdiği uyuşukluk içinde bu insanlar idraksiz ve düşüncesiz kalmışlardır. Bunlar Allah'ın ve peygamberlerin bildirdikleri sağlam bilgiyi bir tarafa atarak içine gömüldükleri cehaletin kendilerini nereye götürdüğünden habersizdirler. Mevdudi

Bu ayetlerde, tutarsız kanaat sahibi olan, hiçbir bilgi ve belgeye dayanmadan inanç sahibi olan aşırı yalancılar kınanarak onlara sonlarının hiç de iyi olmayacağı mesajı verilmektedir.Ayette mealen “aşırı yalancılar” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali خرّاص harras” sözcüğüdür. Bu sözcük, aşırı yalancı, bir şeyi iyice araştırmadan, hakikatine ermeden inanç sahibi olan ve iş yapan” demektir. (Lisanü’l Arab, c.3 , s. 62, “hrs” mad.) H.Yılmaz

Bu “ateşle denenme (fitne)”, öteki dünyada “cehennem” olarak tanımlanan azabın ebedî olmayacağını belirten çeşitli Kur’ânî işaretler ile uyum içindedir: bu bağlamda bkz. 6:128, not 114; 40:12, not 10 ve 43:74, not 53. M.Esed

Kafirlerin hesap günü ne zaman olacak, diye sormaları, bilgi elde etmek için değildi, alay ve istihza içindi. Bu bakımdan onlara cevap, işte bu ölçü ve ahenk içinde verilmiştir. Bu ahenk, tamamen kötü hareketlerde bulunan birine bu hareketlerden vazgeçmesi için nasihat ederken, bir gün bu hareketlerin kötü akibetine uğrarsın, sonu kötü gelir deyince; o, bu söze karşılık, alaya alarak "Beyefendi o gün ne zaman gelecek, hangi gündür?" diye sizden sorması gibidir. Onun bu soruşunun o kötü akibetin tarihini öğrenmek için olmadığı, nasihatlerinizle alay etmek için olduğu meydandadır. Bu sebeple ona en iyi cevap "Sizin musibetiniz, felaketiniz geldiğinde o gün gelmiş olacak." şeklinde verilir. Bununla birlikte şunu da bilmelidir ki ahiret konusunda, ahireti inkar eden biri ciddiyetle konuşarak da bu konuda uygun olmayan ifadelerle konuşabilir. Ama kafası tamamen berbat, fikri tamamen bozuk olmadığı müddetçe; "Söyle, ahiretin tarihini bildir, o gün ne zaman gelecek" diye sormaz. Onun tarafından bu soru ne zaman sorulsa, alay ve istihza şeklinde olacaktır. Çünkü ahiretin meydana geleceği tarihi açıklamanın veya açıklamamanın asıl konuyla bir ilgisi yoktur. Biri bundan dolayı ahireti inkar etmiyor. Ahiretin geliş senesinin, ayının, gününün bildirilmemesinden dolayı reddetmiyor. O, filan sene filan ay filan tarihte olacağını duysa da inanacak değil. Belli bir tarih söylemek katiyyen bir inkarcıyı kabul etmeye mecbur eden delil olamaz. Çünkü bundan sonra da -O gün gelmeden önce o gün- gerçekten kıyametin kopacağına nasıl kesinlikle inanabilir? sorusu akla gelecektir. Mevdudi

Onların, Kur’an mesajını reddetmelerinden dolayı cezalandırılmalarını istihzâ ile talep etmelerine bir gönderme: karş. 6:57-58 ve 8:32. M.Esed

Fitne kelimesi burada iki mânâ taşıyor. Biri, "Bu azabınızı tadınız." İkincisi, "Dünyada çıkardığınız fitnelerin tadına bakınız" demektir. Arapça'da bu kelimeye aynı anda bu iki mânânın verilmesi mümkündür.
Kafirlerin "Artık o kıyamet günü ne zaman gelecek" sorularının altında: Onun gelişi niçin gecikiyor? Biz onu inkar ettiğimiz, yalanladığımızdan dolayı azaba uğrayacağımız gerektiğine göre o gün niçin gelmiyor mânâsını gizliyordu. Bu bakımdan cehennem ateşinde kavrulurken onlara denecek ki, "İşte bu sizin çabuk gelmesi için çırpındığınız şeydir. Bu ayetlerden şu mânâ da kendiliğinden çıkmaktadır. İsyan eder etmez Allah'ın sizi yakalamaması büyük bir iyiliği idi. Düşünmek, anlamak ve kendinize gelmek için size uzun bir mühlet verdi durdu. Ama siz öyle ahmaktınız ki, bu mühletten faydalanacağınız yere tersine o günün size çabuk gelmesini istediniz durdunuz. Artık çabuk gelmesini isteyip durduğunuz şeyin ne olduğunu alın görün. Mevdudi

Bu ayetlerde, bir önceki ayet grubunda “bilgi ve belgesiz, yanlış inanan ve yaşayan zavallılar” olarak kınanan kimselerle ilgili bir mahşer sahnesi canlandırılmaktadır. Bu ayetler aynı zamanda 12. ayette konu edilen o aşırı yalancıların “din günü ne zaman?” şeklindeki sorularına da cevap mahiyetindedir: “Tadın kendi fitnenizi! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!
Ayetteki “kendi fitnenizi” ifadesinden anlaşıldığına göre, bu zavallılar masum insanları hak yoldan çıkarmak için çaba harcamış, işkence yapmış, baskı uygulamışlardır.

Şüphesiz ki inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp [işkence edip] sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir. (Büruç/10)

Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, “fitne” sözcüğü “ateşte yakmak” demektir.  (Bu konu ile ilgili detay: Tebyinü’l Kur’an; c.2, s. 452- 456) İnkârcılar, mahşerde bizzat kendi yaptıklarının doğal sonucu ile karşılaşmakta, dünyadayken insanlara ne yapmışlarsa kendilerine de ahirette aynı şey yapılmaktadır. H.Yılmaz

Ayetlerin akışından "muttaki" kelimesinin şu mânâyı ifade ettiği açıkça anlaşılmaktadır. Müttaki demek: Allah'ın Kitabı'nın ve Peygamberi'nin verdiği haberlere iman edip ahirete inanan, ahiret hayatını kazanmak için kendilerine tavsiye edilen yolu seçen ve Allah'ın azabına uğratacağı kendisine bildirilen gidişattan çekinen demektir. Mevdudi

Ayetin kelime kelime tercümesi, "Rab'lerinin kendilerine verdiği şeyleri onlar alacaklar" şeklinde ise de, yer ve durum icabı burada "almak" kelimesi, sadece düz bir "almak"tan ibaret değildir. Bazılarına cömert biri avuç dolusu ikramlarda bulunurken onların üşüşerek o ikramları kapışması gibi sevinerek memnuniyetle alması demektir. Birine sevdiği bir şey verilince onu alışta memnuniyetle kabul etme manası kendiliğinden çıkmaktadır. Kur'an-ı Kerim'in bir yerinde şöyle buyurulmuştur:
"İnsanlar bilmiyorlar mı ki; Allah Teala kulları tarafından yapılan tevbeleri kabul eder ve sadakaları alır" (Tevbe Suresi /104) Burada sadakaları almak demek sadece onları doğrudan almak değil beğenerek, sevinerek kabul etmektir. Mevdudi

Müfessirlerden bazıları, bu ayetin mânâsını şöyle anlamışlardır: "Bütün geceyi uyuyarak geçiren ve onun hiç değilse bir bölümünü az ya da çok, gecenin başlangıcında veya ortasında ya da sonunda uyanarak Allah'a ibadet etmeyen az sayıda idi." Bu şekilde tefsir küçük çapta kelime farklılıkları ile birlikte İbn Abbas, Enes bin Malik, Muhammed el Bâkır, Mutarrif bin Abdullah, Ebul-Aliye, Mücahid, Katade, Rebi bin Enes ve diğerlerinden nakledilmiştir.
Diğer bazıları bunun mânâsını şöyle açıklamışlardır: "Onlar, gecelerinin büyük bir bölümünü Allah Teala'ya ibadet ile geçirirler, az uyurlardı." Bu ifade Hasan Basri, Ahnef bin Kays ve İbn Şihab Zuhrî'ye aittir. Daha sonraki müfessirler ve mütercimler bu ifadeyi tercih etmişlerdir. Çünkü ayetin kelimeleri, o yer ve durum açısından, bu tefsir şeklinin daha uygun düştüğü görülmektedir. Bundan dolayı biz de tercümemizde bu mânâyı tercih ettik. Mevdudi

Yani gecelerini ahlaksızlıklar, itaatsızlıklar ve çirkin hareketlerle geçirdikleri halde, yine de hiçbir şekilde tevbe etmeyi, istiğfar etmeyi akıllarından bile geçirmeyen kimselerden değillerdi onlar. Aksine onlar, gecenin büyük bir bölümünü Allah'a ibadet ile geçirirlerdi de yine de sabaha doğru, seher vakti Rab'lerinden "Ya Rabbi üzerimize düşen kulluk borcumuzu ödemekte kusurlarımız oldu" diye af ve mağfiret dilerlerdi.
"Onlar bağışlanmayı isterler" buyruğunda -bu tutum ve hareket tarzının onların hoşuna gittiğine- bir işaret vardır. Rablerine kulluk yapma yolunda canlarını feda ederler, yine de bundan dolayı şişinip, iyilikleri üzerine övünme yerine, ağlayıp sızlayarak hatalarının bağışlanmasını isteyecek kadar onlar kulluk şanına layıktılar. Elbette bu tutum, günah işleyen ve onlarla öğünen utanmazların tutumu olamazdı. Mevdudi

Zımnen, “Ama buna rağmen yardım dilenemeyenlere” -bu ifade, ister insanlar, isterse konuşma yeteneğinden yoksun hayvanlar olsun, bütün canlı varlıklar için geçerlidir (Râzî) ve ihtiyacın maddî mi, yoksa hissî mi olduğu önemli değildir. M.Esed

Diğer bir ifade ile: Bir taraftan Rablerinin hakkını onlar böylece kabul ederler ve yerine getirirler, diğer taraftan da kullarla olan tutumları böyle idi demektir. Az olsun, çok olsun, Allah Teala'nın kendilerine verdiği herşeyde sadece kendi ve çoluk çocuğunun hakkı olduğunu onlar kabul etmezler, aksine "Bizim şu mallarımızda, yardımımıza muhtaç olan her Allah'ın kulunun hakkı vardır" derler. Onlar insanlara yardımı; yaptıkları iyilik karşılığında teşekkür etsinler, minnet duysunlar ve onları iyiliklerinin yükü altında tutsunlar diye hayrat olarak değil, bunları onların birer hakkı olduğunu kabul ettiklerinden ve kendilerinin bir vazifesi saydıklarından dolayı yaparlardı. Dahası onların bu insanlık hizmeti kendilerine dilenmeye gelen dilencilerle sınırlı değil, rızkını temin etmekten mahrum kaldıklarını öğrendikleri kimseleri de içine alırdı. Bunlara yardım için huzursuz olurlardı. Himayesiz yetim bir çocuk varsa, yardımcısız dul bir kadın mevcutsa, rızkını kazanmak için elini kolunu kullanamayan bir malul kimse varsa, gelirini yitirmiş ve işinden olmuş olup kazancı ihtiyaçlarına kafi gelmeyen biri mevcutsa, herhangi bir afet kurbanı olmuş olup kendi eksiklerini kendisi karşılayamayan biri varsa... Yani durumlarını öğrendikleri ve ellerinden tutup yardım edebilecekleri herhangi bir ihtiyaç sahibi yoktu ki onun, kendileri üzerinde hakkı olduğunu kabul etmeyip ona yardım etmekten kaçınmış olsunlar.
İşte şu üç sıfattır ki bunlardan dolayı Allah Teala onlara müttaki ve ihsan yapan kimseler diye hükmetmiş ve bu sıfatlar onları cennete layık kılmıştır diye buyurmuştur. İşte o üç sıfattan biri şudur: Ahirete iman ederek onlar Allah'ın ve Rasulü'nün, "Ahiret hayatını mahvedicidir" diye bildirdikleri hareketlerden kaçınmışlardır. İkincisi ise, onlar Allah'a kulluk hakkını canlarını feda ederek yerine getirmişler. Bununla öğünme ve güvenme yerine, bağışlanmayı istemişler, Allah'a istiğfar etmişlerdir. Üçüncüsü de: Onlar Allah'ın kullarına hizmet ederken onlara iyilik ve lütufta bulunduklarını değil, kendi vazifelerini yaptıklarını, onların haklarını verdiklerine inanarak hareket etmişlerdir. Burada şunu bir daha bilmek gerekir ki; iman erbabının malları içinde fakir ve yoksulların hakları olduğunu belirten buyruktan; şer'an kendilerine farz olan zekat kastedilmemektedir. Bilakis bu zekat verildikten sonra gücü yeten bir mü'minin, şeriatın mecbur kılmasının dışında, kendi malı içinde duyduğu ve gönlünden vermeği arzu ettiği bir haktır. İbni Abbas, Mücahid, Zeyd bin Eslem ve diğer büyük zevat bu ayeti böyle açıklamışlardır. Aslında bu ilahi buyruğun özü şudur: Müttaki ve iyilik yapan insan hiçbir zaman; "Allah'ın ve kullarının malım içinde olan haklarını zekat vermek sureti ile verdim ve bu sorumluluktan tamamen kurtuldum, artık her çıplağın, açın, felakete uğramış kimsenin yardımına koşmaya mecbur değilim" diyerek yanlış düşünceye saplanmaz. Bunun aksine, gerçekten iyilik yapan ve müttaki olan Allah'ın kulu her zaman gücünün yettiği her iyilik için can-ı gönülden hazırdır, ve güzel amel için dünyada kendisine bir fırsat düşerse onu elden kaçırmaz. "Yapılması üzerime farz olan iyiliği ben yaptım, artık daha fazla iyiliği niçin yapalım." diye düşünmesi tahmin edilemez. İyiliğin kadrini bilen kimse onu bir yük kabul ettiğinden dolayı o yükün altına girmez, hatta kendi menfaatinin bir sebebi olarak kabul ederek, daha çok kazanmaya istekli olur. Mevdudi

Bilinçsiz davrananların kötü akıbete ulaşacakları beyan edildikten sonra, bu ayetlerde de onların karşıtları olan muttakilerin durumu ve nitelikleri sergilenmektedir
Muttakiler dünyada yaptıkları güzel amellere karşılık cennetlerde ve pınar başlarında safa sürmektedirler.
Rabbimiz bu paragrafta dikkati “muttakilik” sıfatı üzerine çekmiş ve insanları bu sıfatı kazanmaya özendirmiştir.
“Muttaki”, takvalı davranan, takva sahibi olan” demektir. Takvâ; iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah'ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözleri yerine getirmek, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmektir.
Bütün bu tariflere dayanarak takvâ'nın “iman ve onun yansıması” olduğu da söylenebilir.
Yukarıdaki nitelikleri taşıyanlara da “Muttaki” denir. Çoğulu, “Muttekûn/muttekîn” formlarıyla ifade edilir. Konu daha evvel A’râf suresinde “Takva” (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.544-556) başlığı altında ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan paragrafta muttakiler şu nitelikleriyle tanıtılmaktadır:
* Onlar, bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler.
* Onlar geceleyin pek az uyurlardı.
* Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi.
* Onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı.

Muttakiler, Meariç suresinde de “Musallîn [destekçiler]” olarak nitelenmişlerdir:

Ancak destekçiler bunun dışındadır.
Onlar [Destekçiler] ki salanlarını sürdürenlerdir.
Ve onlar [o musalliler [destekçiler]], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir.
Ve onlar ceza gününü tasdik ederler.
ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır.
- Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunmaz.-
Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. -Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir.  Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.-
Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
Ve onlar, şahitliklerini yerine getirirler.
Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar.
İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Meariç/22 35)

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah,  varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.”
O kişiler ki, “Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” derler.
O sabredenleri, o doğru olanları, o kunut yapanları, o infakta bulunanları ve seherlerde istiğfar edip yalvaranları ... (görür). (Al-i İmran/14- 17)
Bu ayetlerden birkaçı şunlardır:

Kesinlikle muttakiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahman’dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri], dolu dolu su kapları vardır. Onlar,  orada boş bir söz ve yalan duymazlar. -Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.- (Nebe’/31- 37)

 “Hayır, Hayır! Ebrarın/ İyilerin/ Yardımseverlerin kitabı kesinlikle Yüksek’tedir [ Cennettedir].
Yüksek’in -Cennet’in- ne olduğunu sana ne bildirdi?
O, yazılmış bir kitaptır!
Yaklaştırılmışlar, ona tanıklık ederler.
Şüphesiz ki, Ebrar/ İyiler/ Yardımseverler, elbette, Naim’in [Mutluluk cennetinin] içindedirler, tahtlar üzerinde nazar edicidirler [Rablerinin nimetleriyle yüz yüzedirler]. Yüzlerinde nimetin [mutluluğun] aydınlığını görürsün. (Mutaffifin/18- 24)

Şüphesiz, ebrar/ iyiler/ yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiriren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve  “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabb’imizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için yiyeceği yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler. Allah da, bu yüzden onları o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak,   sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada, Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde,  saçılmış birer inci sanacaksın!  Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rabbleri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5- 22)

Şüphesiz ki Ebrar/ İyiler/ Yardımseverler, elbette Naim’in [Mutluluk Cennetinin] içindedirler. (İnfitar/13)

Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah’a, Âhiret Günü’ne/Son Gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)

Şüphesiz takvalı davrananlar, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevkusefa sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. - “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için!”-  (Tur/17- 20)
Kuşkusuz muttakiler [takva sahipleri] gölgeler, pınarlar ve canlarının çektiği meyveler içindedirler.
–“işlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için!”–
İşte Biz güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz]. (Mürselat/41- 44)

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların]dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever.
Ve çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları [kötü şeylerde] bile bile ısrar etmeyenlerdir.
İşte bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. [Böyle] Yapıp-edenlerin karşılığı/ödülü ne güzeldir. (Ali Imran/133- 136)

Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman;  “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek]. (Zümer/73)

Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. -Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- (İsra/26, 27)

Öyleyse, yakınlık sahibine, miskine ve yolcuya hakkını ver. Bu, Allah'ın yüzünü [rızasını] dileyenler için daha hayırlıdır. Ve bunlar felah bulanların ta kendileridir. (Rum/38)

Allah'a ve Elçi’sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır. (Hadid/7)

Konumuz olan pasajda geçen “… onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı” cümlesindeki “isteyen” sözcüğü, “ihtiyacını söyleyebilen” demektir. Bu da yoksul olup dilenen kimse anlamındadır.
Mahrum” u da iki şekilde anlamak mümkündür:

1- Zorunlu olarak isteyemeyen; doğadaki insan dışı, bakıma muhtaç canlılar:
İnsan bu canlılar için de hak olduğunu bilmeli ve onların haklarını ödemelidir.

O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. —İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/54)

2- İffetinden dolayı isteyemeyen, kimseye derdini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen kimseler:

Büyükbaş hayvanları da; Biz onları sizin için Allah'ın nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. O nedenle ön ayaklarının biri bağlı halde keserken/ saf halindeler iken üzerlerine Allah’ın adını anın. Sonra yanları yere yaslandığı vakit de onlardan yiyin, ihtiyacını gizleyene ve isteyene de yedirin. Böylece Biz onları şükredesiniz diye size boyun eğdirdik. (Hacc/36)

Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz.
Yeryüzünde gezip dolaşmaya güç yetiremeyen kendilerini Allah yoluna adamış olan fakirler için … Utangaçlıktan, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. -Sen onları işaretlerinden tanırsın.- Yüzsüzlük ederek insanlardan istemezler. Ve siz, hayırdan neyi harcarsanız, biliniz ki, şüphesiz Allah, onu çok iyi bilir. (Bakara/272, 273)

Müminler, iffetlerinden dolayı isteyemeyen, kimseye dertlerini açamayan, ihtiyaçlarını gizleyen böylesi kimseleri de arayıp bulmalı ve onların da haklarını vermelidir. H.Yılmaz

İşaretlerden murat; ahiretin mümkün olduğuna ve onun gerekli ve lüzumlu olduğuna şahadet eden işaretlerdir. Yeryüzünün kendi varlığı ve yapılışı, onun güneşten belirli bir mesafe ve uzaklıkta belli bir eğiklikte konuluşu, ışık ve sıcaklığın düzenli bulunuşu, çeşitli mevsimlerin o dünyaya geliş ve gidişi, üzerinde hava ve su ayarlanması, karnında çeşit çeşit, sayısız hazinelerin konuluşu, üzerine münbit bir örtünün geçirilmesi, onun da üzerinde cins cins sayısız, hesapsız bitkilerin bitirilmesi, içinde kara, deniz, hava canlılarının sayısız cinslerini yaratması, orada her cins hayat için uygun durumlar ve uygun gıdayı ayarlaması, orada insanı yaratmadan önce tarihin her devrinde insanın günlük ihtiyaçlarını değil, ilim ve medeniyet yolunda ilerlerken ihtiyaç duyacağı bütün malzemeleri ve ihtiyaçları yaratması, bu ve diğer sayısız işaretler, gözü gören herkesi yeryüzüne ve onun çevresine baktığı zaman kendine çekecek ve o insanı hayrete düşürecektir.
Hakiki imana kalbinin gözünü kapatan kimsenin durumu başkadır. O bunların hepsini görecek, ama hakikikati gösteren hiçbir işaret görmeyecek. Fakat kalbi katılık ve inatçılıktan arınmış, doğruluğa açılmış olan kimse bunları görerek, bunların hepsi bir tesadüfün sonucu, birkaç milyon sene önce kainatta aniden oluşmuş şeyler diye asla düşünmez. Aksine, "Bu son derece hikmetli sanat mutlaka herşeyi gören ve bilen kadiri mutlak bir Allah'ın yaratmasıdır" inancına varacaktır ve bu yeryüzünü yaratan O Allah, ne insanları öldükten sonra tekrar diriltmekten aciz olabilir, ne de yeryüzündeki akıl ve şuur sahibi bir yaratığı irade vererek başıboş, yularsız hayvan gibi bırakacak kadar bilgisiz biri olabilir. İradenin verilmesi kendi kendini hesaba çekmeyi gerektirir. İrade olmazsa hikmet ve adalete uygun düşmez. Mutlak kudretin var olması dünyada insan türünün işi tamamlandıktan sonra yaratıcısı istediği zaman hesaba çekmek için herbirini ölüp kaldıkları dünyanın her köşesinden diriltilerek ayağa kaldırabileceğini kendiliğinden ispat etmektedir. Mevdudi

Yani dışarıya bakmaya da lüzum yoktur. Kendi içinize baktığınızda, bu hakikate şahadet eden sayısız işaretleri bulacaksınız. Nasıl mikroskopla görülebilen bir tohumu ve yine kendisi gibi mikroskopla görülebilen bir başka tohumla birleştirerek anne vücudunun bir köşesinde sizi yaratmış, nasıl sizi bu karanlık köşede besleyerek derece derece geliştirmiş, nasıl size emsalsiz bir güzellikle vücut ve hayrete düşüren kabiliyetlerle dolu bir nefis vermiş nasıl sizin yaratılışınız kemale erip tamamlanır tamamlanmaz anne karnının dar ve karanlık dünyasından çıkararak sizi bu geniş dünyaya bu ihtişamla getirmiştir? Çok kuvvetli, kendi kendine çalışan bir makinayı içinize koymuş, doğduğunuz günden gençlik ve ihtiyarlığınıza kadar nefes alma, gıdaları hazmetme, kan yapma ve bütün damarlarda onu dolaştırma, artıkları dışarı çıkartma, vücudun eskimiş parçaları yerine yenilerini hazırlama, içerden meydana gelen veya dışardan gelen yıkımlara karşı koyup verdikleri zararları tamir eden, hatta yorulduktan sonra sizi dinlendirmek için uyutma işine varıncaya kadar kendi kendine yapmayı sağlamıştır. Enteresan bir beyin kafatası içine konulmuş, kıvrım kıvrım derinliklerine de akıl, fikir, düşünce, şuur, mantık, irade, hafıza, istek, arzu ve duygular, eğilimler ve benimsemeler ve diğer zihni güçlerin paha biçilmez servetleri ile doldurulmuştur. Pek çok bilgi edinme vasıtaları size verilmiş, göz, kulak, burun ve bütün vücudu kaplayan deri, her çeşit bilgiyi size ulaştırmaktadır. Dil ve anlatma gücü size verilmiş bununla siz içinizdekileri açıklayabiliyorsunuz. Ve daha vücudunuzun bu mükemmel saltanatı üzerine bütün bu kabileyetlerden istifade ederek görüşler edinesiniz diye şahsiyetiniz bir başkan olarak oturtulmuştur.
Artık hangi yolda vakitlerinizi, gücünüzü sarfetmeniz gerektiğine, neyi reddedip neyi kabul etmek, neyi hedef alıp almamaya siz karar veriniz. Bu insan varlığı, yani bu bünye, yaratılarak dünyaya getirildiğinizde yetişmeniz, büyümeniz ve şahsiyetinizin gelişip ilerlemesi için ne kadar eşya ve malzemenin hazır edildiğine biraz bakın! Ancak onun sayesinde siz hayatın belli bir noktasına ulaşarak kendi güçlerinizi kullanabiliyorsunuz. Bu güçleri kullanmak için yeryüzünde size vasıtalar verildi, imkanlar sağlandı, pek çok şeyi kullanma gücü verildi, pekçok insanla çeşitli işler yaptınız. Önünüzde küfür ve iman, itaat ve isyan, haksızlık ve adalet, iyilik ve kötülük, hak ve batılın bütün yolları açılmıştı. Ve bu yollardan herbirine çağıran ve herbirine alıp götüren vasıtalar da vardı. Sizden kim hangi yolu seçmişse, kendi sorumluluğu altında seçmiştir. Çünkü karar verme ve tercih yapma gücü onda bir emanetti, herkes tercihine uygun olarak niyet ve iradesini kullanma fırsatını elde edince bundan faydalanarak kimi iyi oldu kimi kötü, kimi iman yolunu seçti kimi küfür ve şirk ya da tabiatcılık yolunu seçti. Kimi nefsini haram isteklerden alıkoydu, kimi nefsinin kölesi olarak herşeyi yaptı, kimi zulüm yaptı, kimi zulme katlandı, kimi hakları verdi, kimi hakları gasbetti, kimi son nefesine kadar dünyada iyilik yaptı, kimi ise hayatının son anına kadar kötülük yaptı durdu, kimi hakkın sesini yükseltmek için can verdi, kimi de batılı yüceltmek için hak yolda olanlara sürekli eziyet etti.
Artık, manevi güçlerinin gözleri tamamen kör olmamış bir şahıs, böyle bir varlığın (insanın) yeryüzüne tesadüfen geldiğini söyleyebilir mi? Bunun arkasında idare eden, ona hükmeden hiçbir hikmet, hiçbir maksat yoktur diyebilir mi? Herhangi bir iyiliğin semeresi ve hiç bir kötülüğün hiçbir meyvesi yoktur, hiçbir zulmün, herhangi bir adaleti ve hiçbir zalimin sorguya çekilmesi olmayacaktır diye iddia edebilir mi? Bu tür sözleri aklı kör olan biri veya insanın yaratılmasının arkasında herhangi bir hikmet sahibinin hikmeti bulunduğuna inanmayacağına daha önceden yemin etmiş biri diyebilir. Ama inatçı olmayan akıl sahibi biri, insanın nasıl, hangi kuvvet ve kabiliyetlerle yaratılıp bu dünyaya gönderildiğine, bu dünyada ona verilen değerin şüphesiz büyük bir hikmetin eseri olduğuna inanmadan edemez. Eseri bu olan Allah'ın hikmetinin mutlaka insandan amellerinin sorulmasını gerektirdiğine de inanır. Allah'ın kudreti hakkında insanı ancak mikroskopla görülebilecek kadar küçük bir tohumdan başlatarak onu bu dereceye ulaştırdıktan sonra tekrar onu yaratamayacak diye şüpheye düşmesi asla doğru ve uygun değildir. Mevdudi

Yani, hem maddî (yağmur), hem de manevî (hakikat ve rehberlik) nimetlerin. M.Esed

Gökyüzünden; ebedi ve yüce alem, rızıktan ise; dünyada insanlarn yaşaması, hareket etmesi için verilen herşey, "Tuadûne" den de kıyamet, haşir, neşir, hesaba çekilme, mükafaat ve ceza, cennet ve cehennem kastedilmiştir. Bunların görüleceği de bütün semavi kitaplarda ve Kur'an-ı Kerim'de vadedilmektedir. İlahi buyruktan kastedilen şudur: Sizden kime dünyada ne verileceği, hesaba çekilmeniz ve amellerin cezası için ne zaman çağrılacağınız da orada, ebedi ve yüce alemde kararlaştırılmaktadır. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanların körü körüne inanmamalarını, mutlaka çevrelerindeki ayetleri de dikkate alarak bir kanaat sahibi olmalarını istemektedir. Bilindiği üzere, Kur’an hem afak hem de enfüsteki binlerce ayete, kanıta dikkat çekmektedir. Biz bunları Fussılet suresinde, imkânlar ölçüsünde saymaya çalışmıştık.

Afaktaki [Dış Dünyadaki, Görünen Evrendeki] Ayetler:
Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, gök cisimlerinin mükemmel yörüngeleri, güneşin akıp gitmesi, güneş ve ayın farkı, ayın yörüngesi, gökyüzünün tabakaları, yeryüzünün tabakaları, gökyüzünün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, gökyüzünün direksiz yükselişi, dünyanın geoit şekli, dünyanın ve uzayın çapları, dünyanın dönüşü, döndükçe kutupların basıklaşması, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, gökyüzüne yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik...

Enfüsteki [İnsanın Biyolojik ve Psikolojik Yapısındaki] Ayetler:
Üreme sistemi, sindirim sistemi, dolaşım sistemi, sinir sistemi, bağışıklık sistemi, duyular, eşler halinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, ceninin bir çiğnemlik et parçası olma durumu, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma…
Surenin başında kasemle dikkat çekilen “vaat edilenin kesinlikle doğru olduğu, dinin kesinlikle gerçekleşeceği” hususuna tekrar değinilmektedir. Afak ve enfüsteki tüm ayetler, kıyameti, yeniden dirilmeyi ispat etmektedir:

Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Ya Sin/33)

Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39)

Ayetteki “Ve sizin rızkınız/sizin rızk vereniniz, sizin vaat olunduğunuz şeyler göktedir”  ifadesiyle göklerden gelen buluta, yağmura dikkat çekilmiştir. Eğer sema olmasaydı, yeryüzünde yenilecek, içilecek, teneffüs edilecek şeylerin hiç birisi olmazdı. Dolayısıyla yaşam da olmazdı. Vaat edilen şey ile de cennet kastedilmiştir.
Ayetteki
رزقكم rızkuküm [rızkınız]”  sözcüğünü, İbn Muhaysın ve Mücahid 58. ayetteki gibi  “ رزّاقكمrazzakuküm [rızık vereniniz] şeklinde okumuşlardır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l Kur’an) H.Yılmaz

 

Sizin birbirinizle konuşmanız nasıl gerçekse bu da öyle gerçektir. Buna kendi sözünüz gibi güvenebilirsiniz.S.Ateş

Lafzen, “konuştuğunuz kadar” yahut “konuşabilmeniz gibi”: insanın kavramsal olarak düşünme ve kendini ifade etme yeteneğine, yani mutlak ve apaçık bir şekilde bilincinde olduğu şeylere işaret. M.Esed

Afak ve enfüsteki ayetlere dikkat edilmesi gerektiği vurgulandıktan sonra, Rabbimizin tüm evrene koyduğu plan ve programa, düzen ve intizama dikkat eden herkesin kıyametin hak olduğunu anlayabileceği vurgulanmaktadır. Bu ayet, surenin giriş ayetlerinin bir açılımıdır.
Ayette Allah’ın gök ve yeryüzünün tek rabbi olması gerçeğine dikkat çekildiğine göre, “rabb” sözcüğünün ne anlama geldiğinin tam olarak hatırlanılmasında yarar vardır.  “Rabb”, “terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa göre uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişmeyi] programlayıp yöneten” demektir. Bu durumda, yer ve göklerdeki plan ve programı, evrenin işleyişini sağlayan sistemleri iyi gözlemleyen herkes mutlaka kıyametin kopacağı gerçeğine ulaşır. H.Yılmaz

 

Bu kıssa, (aynı zamanda Hz. Lût halkının, ‘Âd ve Semûd kabilelerinin, Hz. Musa ile Firavun halklarının ve Hz. Nûh halkının başlarına gelenler ile ilgili sonraki değinmeler), Allah'ın varlığının ve kudretinin somut ve kavramsal “işaret”lerine ve Kur’an'ın “Allah'ın yöntemi/yolu” olarak tanımladığı şeyde (sünnetullâh) belirgin bulunan kesin manevî nedenselliğe yapılan bir önceki referans ile bağlantılıdır. Hz. İbrahim'in semavî misafirlerinin kıssası aynı zamanda 11:69 ve devamında ve -biraz daha kısa bir şekli ile- 15:51 ve devamında geçmiştir.M.Esed

Burada ikinci hizbin sonuna kadar peygamber ve bazı geçmiş kavimlerin akibetlerine sürekli ardısıra kısa işaretler yapılmıştır. Bunlardan ikisi bilhassa kafalara yerleştirilmek istenmektedir.
Biri şudur: Kendisinde, iyilik yapanlar için mükafat ve zalimler için ceza verildiğine dair sürekli misallerin bulunduğu Allah'ın Mükafaatlar Kanunu, insanlık tarihinde devamlı işlemiştir. Bu dünya hayatında bile yaratıcının insanla olan münasebetinin sadece tabiat kanunlarına dayanmamakta oluşu, bilakis onunla manevi ve ahlaki kanunun tesiri olduğuna açık bir delildir. Kainat sisteminin karakteri, maddi bünyesi içinde yaşayan yaratığa manevi ve ahlaki amelleri yapma fırsatı verdiğine göre, ona hayvanlar ve bitkilerinkinde olduğu gibi sadece tabiat kanunları ile muamele etmemeli, aksine onun ahlaki amellerine karşılık, ahlaki kanunlar da koymalıdır.
İşte bu mesele kendiliğinden bu sistem içindeki tabiat aleminde insanın işi bittikten sonra halis ahlaki kanunlara uygun olarak ahlaki amellerin sonuçlarını tamamen elde etmesini sağlayan bir zamanın mutlaka gelmesi gerektiğine açık bir işaret vardır. Çünkü bu tabiat aleminde ahlâkî amellerin mükafatı eksiksiz ele geçirilemez. Tarihi delillerle kafalara yerleştirilen ikinci mesele de şudur: Peygamberlerin sözlerine inanmayıp hayatlarının bütün akışını Allah'ın birliğini, peygamberliği ve ahiret gününü inkâra bağlamış kavimler nihayet helâk olmaya müstahak olmuşlardır. Peygamberler vasıtasıyla gönderilen, Allah'ın Ahlak Kanunları ve onlara uygun olarak insanların amellerinin ahirette yapılacak olan sorgusunun tamamen gerçek olduğunu tarihin sürekli tecrübesi göstermektedir. Çünkü bu kanundan koparak kendi kendini sorumsuz kabul eden topluluklar dünyada kendi gidişlerini tayin etmişler, nihayet mahvoluşa gitmişlerdir.
Bu olay Kur'an-ı Kerim'de ayrıca üç yerde daha geçmiştir. Mevdudi

Lafzen, “tanınmayan kimseler” -yani, onların melek olduklarını fark etmemişti.M.Esed

Ayetin akışı göz önüne alınınca bunun iki mânâsı olabileceği görülür. Biri şudur: Hz. İbrahim (a.s) kendi misafirlerine: "Sizlerle daha önce hiç görüşme şerefini bulamadım. Siz belki bu bölgeye yeni teşrif ettiniz" dedi. İkincisi de şudur: Onların selamına karşılık verdikten sonra Hz. İbrahim (a.s) kendi içinden söyledi ya da evde onları yemeğe çağırma hazırlığı yapmak için giderken kölelerine şöyle söyledi: "Yabancıya benzeyen bir kısım adamlar var, daha önce bu civarda bu şekil ve biçimde insanlar hiç görülmemiştir." Mevdudi

Yani, kendi misafirlerine, "Ben size yemek hazırlıyorum" demedi. Onları oturtarak misafirlerin, yapma, etme, zahmete lüzum yok, eziyet olmasın dememeleri için sessizce yemek hazırlamak için gitti.
Hûd Suresi'nde "Kızartılmış dana" ifadesi vardır. Burada ise "Onun iyice seçerek semiz ve taze danayı kızarttırması" bildirilmektedir. Mevdudi

Yani onlar yemeğe ellerini uzatmayınca Hz. İbrahim'in kalbinde korku meydana geldi. Bu korkunun sebebi, yabancı misafirlerin birinin evine gidip yemek yemekten sakınmaları, kabile hayatında kötü bir niyet taşıyarak geldiklerine işaret olduğundandır belki de.
Fakat ağırlık şu noktadadır ki: Onların çekinmesinden Hz. İbrahim (a.s) bunların insan şeklinde gelen melekler olduğunu anladı. Çünkü meleklerin insan şeklinde gelmeleri çok önemli durumlarda olur. Bu bakımdan bunların böyle gelişlerini gerektiren korkunç bir mesele mi var diye korkuya kapıldı.
Hûd Suresi'nde bunun Hz. İshak'ın doğum müjdesi olduğu bildirilmektedir ve orada Hz. İshak (a.s) vasıtası ile kendisine Yakub (a.s) gibi bir torun nasip olacağı müjdesi de verilmiştir. Mevdudi

Yani, "Ben yaşlı, çok önceden çocuktan kesilmiş bir kadınım. Şimdi benim çocuğum mu olacak?" İncil'in anlattığına göre o zaman Hz. İbrahim yüz yaşında, Hz. Sara da doksan yaşında imiş. (Tekvin: 18-17) Mevdudi

Bu olayda anlatılmak istenen şudur: Rabbine kulluk vazifesini dünyada tam olarak yerine getiren kişiye ahirette en iyi muamele yapılacaktır. Genel taibat kanunları açısından çocuk yapamayacak yaşta ve ömrü boyunca çocuğu olmayıp ve çocuğunun olmasından ümidini kesen yaşlı karısına rağmen bu dünyada ona bu lütuf verildi. Bu lütfun verilmesi ile Allah ona sadece bir evlat vermiş olmadı, bu güne kadar kimseye nasip olmayan emsalsiz bir evlat vermiş oldu. Dünyada, soyundan peş peşe dört peygamber gelen böyle ikinci bir insan yoktur. Kendisinden üç nesil boyunca peygamberlik devam eden ve Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakub ve Hz. Yusuf (a.s) gibi yüce değerde peygamberlerin hanedanından çıktığı o kişi sadece Hz. İbrahim idi. Mevdudi

. Meleklerin insan şeklinde gelmesi çok önemli bir işten dolayı olacağından, Hz. İbrahim (a.s) onların geliş sebebini sormak için "Hatb" kelimesini kullanmıştır. "Hatb" Arapça'da basit cintsen bir iş için değil, pek çok önemli ve büyük bir iş için kullanılır. Mevdudi

Lût kavmi kastedilmiştir. Onların kötülükleri o kadar çoğalmıştı ki: Sadece "Suçlu kavim, günahkar topluluk" sözünden kim kastedildiği belli oluyordu. Bundan önce de Kur'an-ı Kerim'de aşağıda belirtilen yerlerde bu kavmin zikri geçmiştir. Mevdudi

Lafzen, “çamurdan taşlar” -“çamur” (tîn) ismi, Zemahşerî'ye göre, 11:82'de zikredilen siccîl terimi ile aynı anlama sahip olup bu ayete ilişkin 114. notta “önceden takdir edilmiş ceza” olarak açıklanmıştır. M.Esed

Yani teker teker her taşa, Rabbin tarafından hangi günahkara ceza verileceği işaret edilmiştir. Hûd ve Hicr Sureleri'nde onların şehirlerinin altüst edileceği ve üzerlerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırılacağı bildirilerek azabın teferruatı anlatılmıştır. Şiddetli yer sarsıntısının tesiriyle bütün bölgenin altüst edildiği, depremden kurtularak kaçan insanları ateş saçan maddeden yapılmış taş yağmurunun yok ettiğini bu ayetten dolayı kafamızda canlandırabiliriz. Mevdudi

Hz. İbrahim'in (a.s) yanından bu meleklerin nasıl Hz. Lut'un (a.s) yanına ulaştığı ve orada onlarla Lut kavmi arasında neler geçtiğinin anlatılması terkedilmiştir.
Bu açıklamalar Hud, Hicr, Ankebut surelerinde geçmiştir. Burada sadece o kavme azap nazil olduğu sıradaki son vakit anlatılmaktadır. Mevdudi

Yani bütün kavmi içinde ve onların yaşadığı topraklarda iman ve İslam ışığının bulunduğu bir tek ev vardı. O da sadece Lut'un (a.s) evi idi. Gerisi, bütün topluluk olarak azgınlık, sapıklık ve fısku fücur içinde idi. Baştan başa memleketleri pislikle dolu idi. Bu bakımdan Allah Teala, o tek evin insanlarını çıkararak kurtardı, ondan sonra da o günahkar kavmin hiçbir ferdinin kurtulamadığı felaketi o memlekete indirdi.
Bu ayetle üç önemli konu açıklanmaktadır:
1
) Allah Teala'nın ceza kanunu bir topluluk içerisinde az miktarda da olsa iyilik bulunduğu müddetçe o topluluğun tamamen imhasına hükmetmez. Kötü insanların çoğunluğu karşısında kötülüğü durdurmaya iyilik yoluna çağırmaya çalışan küçük bir topluluk bulunduğu müddetçe Allah Teala o kavme yaşama fırsatı verir ve hayırdan tamamen kopmadıkları için yaşama mühletini uzatır; ama bir toplum, içinde tuz kadar bile iyilik ve hayır kalmamış hale gelmişse, bu durumda Allah'ın kanunu şudur: Birkaç iyi insan memleketlerindeki kötülüğe karşı uğraşa uğraşa yorularak aciz ve güçsüz kalmışlarsa onları her nasıl olurlarsa olsun, Allah kendi kudreti ile çıkararak kurtarır ve diğer insanlara da akıllı bir mal sahibinin kirlenmiş ve çürümüş meyvelerine yaptığını yapar.
2) "Müslüman" sadece Hz. Muhammed'e tabi olan ümmetin adı değildir. Ondan önceki bütün peygamberler ve onlara tabi olanlar da müslümandı. Onların dini, İbrahim dini, Musa dini, İsa dini gibi ayrı ayrı değildi. Onların hepsi Müslüman idi, dinleri de İslam'dı. Kur'an-ı Kerim'de bu gerçek hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde yer yer açıkça anlatılmıştır. Örnek olarak aşağıdaki ayetlere bakınız. Bakara: 128, 131, 132, 133, Al-i İmran: 67, Maide: 44, 111, Yunus: 72, 84, Yusuf: 101, A'raf: 126 ve Neml: 31, 42, 44
3) "Mü'min" ve "Müslim" kelimeleri bu ayette tamamen aynı mânâda kullanılmıştır. Bu ayet Hucurat Suresi'nin 14. ayetiyle bir arada okunursa "Mü'min" ve "Müslim" Kur'an-ı Kerim'in iki ayrı deyimidir, diye iddia eden ve her yerde kendi ayrı mânâlarında kullanıldığını "Müslüman" kelimesinin iman etmeden sadece dış görünüşü ile İslam dairesi içine giren kişiye dendiğini savunan kimselerin hataları apaçık görülmektedir. (Daha geniş bilgi için bakınız: Hucurat an: 31) Mevdudi

 Onlardan kalan harabeler inanmayanları nasıl mahvettiğimize işârettir. Azâbımızdan korkanlar, ona bakıp ibret alırlar. S.Ateş

Bu işaretten maksat Ölü Deniz (Lut Gölü)dir. Bu gölün güney kısmı bugün bile büyük bir felâketin izlerini taşımaktadır. Eski eserlerin uzman araştırıcılarına göre, Lut kavminin büyük şehri, şiddetli depremden dolayı yer altına gömülmüş, üzerine de Lut gölünün suları basmış olacak. Çünkü bu gölün "Ellisan" adındaki yarımada görünümündeki bölümü güneyde bulunmakta ve açıkça daha sonra meydana geldiği anlaşılmaktadır. Eski Lût gölünün bu yarımadanın kuzeyine kadar görülen tarihi kalıntıları, güneyde bulunan tarihi kalıntılardan çok farklıdır. İşte bundan dolayı önceleri güney kısmının bu göl yüzeyinden yüksekte olduğu, daha sonra herhangi bir zamanda batarak o gölün altına gömüldüğü tahmin edilmektedir. Batma zamanı da Milattan aşağı yukarı ikibin sene önce olduğu anlaşılmaktadır. Bu da tarih olarak Hz. İbrahim ve Hz. Lût'un devirleridir.
1965 yılında eski eser araştırıcılarından ABD'den bir heyet "Ellisan"da içinde yirmibinden fazla kabrin bulunduğu bir mezarlık bulmuşlardır. Bundan da oranın yakınında mutlaka büyük bir şehrin vaktiyle kurulmuş olduğu tahmin edilmektedir. Fakat birarada bu kadar büyük bir mezarlığın kurulmasına sebep olan herhangi bir şehrin kalıntılarına civarda rastlanmamıştır. Bundan da mezarlığı bu olan şehrin, gölde battığı tahmini kuvvet kazanmaktadır. Gölün güney bölgesindeki yerlerde şu anda bile her tarafta felâketin kalıntıları vardır. Toprak içinde madeni eşyalar ve bol miktarda tabii gaz bulunması göz önüne alınarak bir vakitler yıldırımların düşmesinden veya depremlerin çıkarttığı lavlardan dolayı burada bir cehennem halinin yaşandığı tahmin edilmektedir. (Bkz. Şuara an: 114) Mevdudi

Bu ayet gurubunda, İbrahim’i ziyaret eden elçiler, elçilerin İbrahim’e çocuk müjdelemeleri, İbrahim’in ailevi hayatı ve İbrahim’in akrabası Lut peygamberin kavminin helaki nakledilmektedir.
Bu pasajın detayı daha evvel Hud ve Hıcr surelerinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 70-80) yer almıştı. Bu nedenle konuyu kısaca özetlemekle yetiniyoruz:

Ve ant olsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz müjde ile geldiler; “Selâm!” dediler. O: “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.(Hud/69)

Elde herhangi bir kanıt bulunmamasına rağmen klâsik kaynaklarda İbrahim’e (as) gelen elçilerin “melek” olduğu ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre ise; bu elçiler İbrahim peygamberin o güne kadar tanımadığı, varlıklarından haberdar olmadığı, o yöredeki beşer elçilerdir [peygamberlerdir]. Sayılarının “bir”den fazla olması bu konuda tereddüde mahal vermemelidir; çünkü Ya Sin suresinde de bir kente art arda üç elçi gönderildiği bildirilmiştir.
Elçilerin getirdiği müjde hakkında:
* Lut kavminin helâkinin müjdesi,
* Kendilerinin Allah’ın elçileri olduklarının müjdesi,
* İbrahim peygamber için korkulacak bir şey olmadığının müjdesi gibi yorumlar yapılmışsa da, Rabbimiz bu müjdeyi 71. ayette açıklamıştır: “Sonra ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.”
İbrahim peygamberin misafirlerine sunduğu buzağı, ayette “haniyz” sözcüğüyle, Zariyat/26’da ise “semiyn” sözcüğüyle nitelenmiştir. Gelenekçiler bu iki nitelemeyi -sırasıyla- “kızartılmış” ve “semiz” olarak aktarmışlardır. Ne var ki, koskoca buzağının kızartılamayacağını ve aynı buzağıyı niteleyen “kızartılmış” ifadesi ile ancak canlı bir hayvan için kullanılan “semiz” ifadesi arasındaki çelişkiyi hiç dikkate almayarak bariz bir hata içine düşmüşlerdir. Çünkü misafire tavuk hatta kuzu kızartılıp ikram edilmesi makul olmakla beraber bir buzağının kızartılıp bütünüyle ikram edilmesi akıllardan uzak bir durumdur. Ayrıca gelenekçilerin nitelemelerine göre, konumuz olan ayetteki buzağı “kızartılmış” yani ölü bir buzağıdır. Zariyat/26’da ise aynı buzağı “semiz” yani canlı bir buzağıdır. Bu durumda iki ayet arasında bir çelişki söz konusu olmaktadır ki, bu asla mümkün değildir.
Bize göre, bu olaydaki “buzağı” ile kastedilen anlamın teviline o buzağının sıfatları olarak bildirilen “haniyz” ve “semiyn” sözcüklerinin gerçek anlamlarından yola çıkarak ulaşmak gerekmektedir.
الحنيذ Haniyz” sözcüğü “arıtılmış, içindeki fazlalıklar atılmış” demektir. Sözcük ilk olarak “atı terletme” anlamında kullanılmış, daha sonra Araplar hem “Güneş’in insanı terletmesi”ni hem de “etin sıcak taşlara sıkıştırılarak suyunun giderilmesi, akışkanlığının kaybettirilmesi” işlemini bu sözcükle ifade etmişlerdir. (Lisanü’l-Arab, 2/624, 625; El-Müfredat, Hnz mad.)
Buna göre
الحنيذ haniyz”, “bir nesnenin içindeki fazlalıkların, özellikle de nesneyi bozacak şeylerin atılması” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, ayetteki “haniyz” sözcüğü, meful anlamıyla, “arıtılmış, içinde zararlı maddeler bulunmayan, saf hâle getirilmiş” demek olmaktadır. Ancak klâsik eserlerde sözcüğün esas anlamı dikkate alınmadığı gibi, “kurutulmuş” anlamına bile itibar edilmemiş, sözcük “ateşte kızartılmış” anlamında kullanılmıştır.
Zariyat/26’da geçen
 السّمينSemiyn” sözcüğü ise “zayıf”lığın karşıtı olup “güç veren” anlamına gelmektedir. Güç kaynağı olması sebebiyle “yağ”a da “ سمنsemen” denir. (Lisanü’l-Arab, 4/692, 693; el-Müfredat/243)
Buzağının sıfatları olarak verilen her iki sözcüğün yukarıda belirttiğimiz anlamları birleştirildiğinde, buradaki buzağının “saf hâlde bulunan” ve “güç veren” bir buzağı olduğu anlamına ulaşılmaktadır. Bundan dolayıdır ki, biz bu buzağının A’raf suresindeki “aldatıcı sesi olan ceset buzağı” gibi “altın” olduğu kanaatini taşımaktayız. Bu tevilimize göre, İbrahim peygamber müjdeci elçilere müjdelik olarak “altın” vermek istemiş, elçiler ise görevleri karşılığında herhangi bir ücret almamaları gerektiğinden bu altını kabul etmemişlerdir.
Verilen hediyeyi almamaları üzerine İbrahim peygamberin korkuya kapılmasından, verilen hediyenin veya yapılan ikramın reddedilmesinin o günün geleneğinde husumet ve düşmanlık belirtisi sayıldığı anlaşılmaktadır. İbrahim peygamber gaybı bilmediği, kendileri açıklayıncaya kadar misafirlerin elçi olduğunu anlamadığı için geleneğe göre düşmanca sayılan bu davranıştan dolayı korkuya kapılmıştır.
İbrahim peygambere gelen elçilerin kimlikleri ve aslî görevleri, yani esas olarak nereye ve ne için gittikleri belli olunca İbrahim peygamberin artık kendi adına bir korkusu kalmamış, ancak bu kez de Lût kavminin helâk edileceğini öğrendiğinden, helâk edilmemeleri için bu elçilerle mücadeleye girişmiştir:

Ve elçilerimiz İbrahim'e müjdeyi getirdiklerinde; “Biz bu kentin halkını helâk edeceğiz.” dediler. -Şüphesiz oranın halkı zalimler idiler.-
O [İbrahim]; “Şüphesiz orada Lut var!” dedi. Onlar; “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve geride kalanlardan olan karısı dışındaki ailesini elbette kurtaracağız” dediler. (Ankebut/31, 32)

Hûd/75’te açıkça belirtildiği gibi, İbrahim peygamber yumuşak huylu, yufka yürekli birisidir. Bu sebepledir ki, helâk edileceklere acıdığı için elçilerle mücadeleye girmiştir:

-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hûd/75)

Nitekim Lût’un kavmi büyük bir felaketle helak edilmiş, ancak Allah’ın vaat ettikleri kurtarılmıştır. Bu olaylar daha önce Hud suresinde de dile getirilmiştir:

Ve ant olsun ki, İbrahim`e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O; “Selâm!” dedi de saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.
Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; “Korkma, şüphesiz biz Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
Ve onun [İbrahim`in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak`ı, İshak`ın arkasından da Yakub`u müjdeledik.
O [İbrahim’in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”
Onlar [elçiler]; “Sen Allah`ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah`ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, Hamid’dir [övülmeye lâyıktır], Mecid’dir [cömertliği boldur]” dediler.
Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı.
Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu, çok ah vah eden [yufka yürekli], yönelen biriydi.
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hud/69-76)

Lut’un (as) karısı hariç, Lut kavminden sadece Lut’un (as) ailesinin kurtarıldığının bildirilmesi, Lut peygambere inananların azlığını göstermektedir. Bu durum bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:

Fakat Biz orada Müslümanlardan, bir evden başka bulmadık. (Zariyat/36)
Rabbimizin nezdinde herkes işlediği suçlardan ve haksız fiillerden dolayı, sosyal statüsü dikkate alınmadan sorumlu tutulmaktadır. Yüce Allah hiç kimseyi statüsünden dolayı sorumluluktan istisna edip cezadan muaf tutmamaktadır. Çünkü sorumluluk statüye göre değil, işlenen fiillere göredir.
37. ayetteki “Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık” ifadesiyle, helak olup giden Lut kavminin kalıntılarının bugün dahi görülebilir bir durumda olduğu mesajı verilmektedir.
Sözü edilen kavim tarihte “Sodomlular” olarak bilinmektedir. Hud/76’da “Ve şüphesiz o [Lut kavminin bulunduğu şehir harabesi], kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır” denilmektedir. Bu ifade, Sodom şehrinin kalıntılarının gözler önünde dur­duğu, araştırma yapanlar için de hâlâ tazeliğini koruduğu anlamına gelmektedir. Nitekim kalıntıların işaretlerini Hicaz [Arabistan] - Mısır - Suriye yolu üzerindeki Ölü Deniz’in [Lut Gölü] güneydoğusunda görmek mümkündür. Kur’an’ın indiği dönemde de Lut kavminin kalıntıları Araplarca çok iyi bilinmekteydi. Öyle ki, helak edilen bu kavmin öyküsü destanlaşmış bir halde herkesin dilindeydi.
Bu konu daha evvel Hicr suresinde ele alındığından, Lût peygamber ve kavmiyle ilgili detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 273- 279) okunmasını öneriyoruz
. H.Yılmaz

Yukarıdaki parantez içi açıklamalar, birçok klasik müfessirin “Musa'da da” ifadesi ile ilgili görüş birliğine dayanmaktadır. M.Esed

Yani böyle açık mucizeler ve böyle apaçık alametlerle gönderdi. Bu alemet ve mucizelerden de onun (Hz. Musa a.s) yer ve göğün yaratıcısı tarafından görevlendirilerek gönderildiğinden hiç şüphe kalmamıştı. Mevdudi

 

Yani bazen o (Firavun), o Peygamber'e (Hz. Musa (a.s) "Sihirbaz" dedi, bazan da, "Bu delinin biridir" dedi. Mevdudi

Bu, zalimlerin başına bu dünyada veya öteki dünyada yahut da her ikisinde gelecek belanın yalnızca kendi yaptıklarının bir sonucu olduğu şeklindeki Kur’an ilkesinin bir tasviridir. M.Esed

Bu kısa ifadede tarihin büyük bir destanı toplanmıştır. Bunu anlamak için gözümüzün önüne satvet ve azametinden çevredeki bütün kavimlerin korktuğu Firavun'un, o zaman dünyanın en büyük medeniyet ve ilim merkezinin büyük diktatörü olduğunu getirelim.
Onun ordusuyla birlikte ansızın birgün sular içinde boğulup kaybolmasının sadece Mısır'da değil çevredeki bütün kavimler arasında da dillere destan olacağı açıktır. Kendi memleketinde ya da dünyanın başka milletleri arasında, ona matem tutan, arkasından iyiliklerini överek ağıtlar yakan, ya da en azından, "Yazık oldu, bu felaketin kurbanı olanlar ne iyi insanlardı" diyecek kimse yoktu. Buna karşılık dünya onun zulmünden bunaldığından dolayı, onun ibret veren sonuna bakarak herkes rahat bir nefes almış, huzur duymuş, her dil ona lanetler yağdırmıştı. Bu hadiseyi duyan herkes, "O zalim böyle bir akibete layıktı" diye sevinç çığlığı atmıştı. Duhan Suresi'nde de durum şu kelimelerle anlatılmıştır: "Onlara yer ve gök ağlamadı." (Geniş bilgi için bakınız. Duhan an: 25) Mevdudi

Bu Âyet grubunda, tarihsel gerçekliği dünyanın neredeyse tamamı tarafından bilinen Mûsâ peygamber ve Firavun arasındaki mücadeleye kısaca değinilerek gerek o günün Mekkelilerine, gerekse tüm zamanların insanlarına şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır,
Mûsâ peygamber açık kanıtlarla Firavuna gönderilmiş, ancak Firavun bu kanıtlar eşliğinde gönderilen ilahî mesaja bütün gücüyle; yakınlarıyla, askerleriyle karşı koymuştur. Mûsâ peygamberi "sihirbaz ve mecnun" olmakla itham etmiş, halkının etkisine gireceği endişesiyle Mûsâ peygamber ve halkına yapmadığı zulüm bırakmamıştır. Yaptığı bu düşmanlığa karşılık, sonunda ordusuyla birlikte, patlatılan barajın selinin önünde sürüklenerek ökdürüldüler. Ölüm anında yaptıklarına pişman olmuş, kendi kendini kınamış, ancak bu pişmanlık ve imanı ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Bu hatalı davranışı nedeniyle asırlardır bütün dünyada kınanıp durmaktadır.
Firavun'un pişmanlık sahnesi Yûnus Sûresinde yer almaktadır. Duhân Sûresinde ise, ona ve avenesine matem tutan, yazık oldu diyen, onları iyilikle anan kimsenin olmadığı bildirilmektedir:
(Yûnus: 90–92) Ve İsrailoğullarını bol sudan geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler.

(Duhân: 29) İşte, gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı. Onlar, mühlet verilenler de olmadı.H.Yılmaz

 

Bu rüzgar için, çocuğu olmayan kısır kadınlar için söylenen "Akıym" kelimesi kullanılmıştır. Arapça'daki kelime mânâsı "kuru" demektir. Kelime mânâsı göz önüne alınırsa; değdiği şeyi kavuran, kurutup bırakan sert ve kuru rüzgar demek olur. Ve eğer kullanıldığı mânâ göz önüne alınırsa o zaman kısır kadın gibi hiçbir fayda sağlamayan, geçip gittikten sonra hiçbir faydalı iz bırakmayan rüzgar demektir. Böyle bir rüzgar ne yumuşak olur,ne yağmur getirir, ne ağaçların meyvelerine faydalıdır, ne de havanın esmesi ile beklenilen faydalardan birini sağlar. Kur'an-ı Kerim'in diğer yerlerinde bildirildiğine göre bu rüzgar sadece hayırsız ve kuru bir rüzgar değildi, hatta son derece şiddetli kasırga şeklinde insanları kaldırıp kaldırıp yerlere çalan bir afet şeklinde idi. Sürekli sekiz gün, yedi gece boyunca esmiş, Ad kavminin bütün yurdunun altını üstüne getirmişti. (Geniş bilgi için bakınız: Fussilet an: 20-21, Ahkaf an: 25-28) Mevdudi

Artık eğer onlar, yine yüz çevirirlerse hemen de ki: “Ben sizi Âd ve Semud'un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım.”
Hani onlara, “Allah’tan başkasına ibadet/ kulluk etmeyin!” diye önlerinden-arkalarından  [her yanlarından] elçiler gelmişti. Onlar: “Eğer Rabbimiz isteseydi, kesinlikle melekler indirirdi. Bu yüzden biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyleri kesinlikle inkâr ediyoruz.” dediler.
Âd’a gelince de onlar, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Güççe bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar şüphesiz kendilerini yaratan Allah’ın güçce kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar.
Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.
Ve Biz iman etmiş kimseleri ve takvalı davranmış olan kimseleri kurtardık. (Fussılet/13- 18)

Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diyen uyarıcılar geçmişti.-
Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir" dediler.
O [Ad’in kardeşi; Hud]: “ Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler,  Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.
Ve ant olsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.
Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/21- 28)

Ad’a da kardeşleri Hud’u [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz. Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratan üzerinedir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tövbe edin ki, üzerinize gökten bol bol göndersin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Ve günahkârlar olarak sırt çevirmeyin.”
Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”
Ve ne zaman ki emrimiz geldi, Hud'u ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, Biz onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.
Ve işte bu, Rabblerinin ayetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır. Bu dünyada ve kıyamet günü arkalarına lânet takıldı. Haberiniz olsun! Ad, Rabblerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Hud’un kavmi olan Ad’a uzaklık verildi.
Semud’a da kardeşleri Salih’i [gönderdik]... O, dedi ki: “Ey halkım! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. O, sizi yeryüzünden oluşturan ve size orada ömür geçirtendir. Artık O’ndan mağfiret isteyin. Sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim Karîb'dir [çok yakındır], Mucîb'dir [cevap verendir].” Dediler ki: “Ey Salih! Sen, bundan önce aramızda aranan/ ümit beslenen bir kişi idin. Şimdi kalkmış, atalarımızın kulluk ettiklerine kulluk etmemizi mi yasaklıyorsun? Ve hiç şüphesiz biz, bizi çağırdığın şey hakkında kafaları karıştıran bir kuşku içindeyiz.”
O [Salih] dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse… Bu durum karşısında O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? O zaman sizin de bana zarardan başka katkınız olmaz. Ve ey kavmim! İşte size ayet olarak Allah’ın nâkası [beş yaşında, yavrulu, bol sütlü dişi devesi]. Artık onu bırakın, Allah’ın yeryüzünde yesin. Ve ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir.
Derken, onlar, onu [nâkayı/ dişi deveyi] inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine o [Salih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.”
Artık ne zaman ki emrimiz geldi, Salih’i ve onunla birlikte iman etmiş olan kişileri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki senin Rabbin, O güçlü, mutlak üstün olandır.
Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar.
Sanki orada hiç zengince yaşamamışlardı. Haberiniz olsun! Hiç şüphesiz Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Semûd için uzaklık verildi. (Hud/50- 68)

Semûd ve Âd, Kariah’ı [felaket kapısını şiddetli çalanı, şok edeni] yalanladılar.
Sonra, Semûd’a gelince; onlar korkunç bir sesle helak edildiler.
Âd’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helak ediliverdiler.
O [Allah], onnu [fırtınayı] üzerlerine yedi gece sekiz gündüz peş peşe musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi, onun [fırtınanın] içinde, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş halde görürsün.
Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı? (Hakka/4- 8)

43, 44. ayetlerde geçen Semud kavmi ile ilgili açıklamadaki “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” ifadesi, Hud/65’te “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın” şeklinde detaylandırılmış ve “belirli süre”nin “üç gün” olduğu bildirilmiştir. H.Yılmaz

Müfessirler arasında bu mühletten ne kastedildiğinde ihtilaf vardır. Katade: "Bu, Semud halkının Hz. Salih'in (a.s) devesini öldürdükten sonra Allah'ın onları "Üç gün boyunca yiyin için ondan sonra sizin üzerinize azabım gelecektir" diye uyardığı Hud Suresi'nin bu ayetine işaret ediyor" demektedir. Hasan Basri'ye göre de, bu ayetin anlamı: "Eğer siz tevbe ve iman yolunu seçmezseniz, belli bir zamana kadar dünyada size yeyip, içme, rahat yaşama mühleti verilecek, ondan sonra da felaketiniz gelecek, belânızı bulacaksınız." şeklindedir. Bu iki tefsirden ikincisinin daha doğru olduğu anlaşılıyor. Çünkü daha sonraki şu ayet; "Sonra onlar Rablerinin emrinden yüz çevirdiler" bildiriyor ki, burada bildirilen mühlet yüz çevirme hareketinden önce verilmişti. Ve o kavim halkı bu yüz çevirme hareketlerini, Allah Teala'nın bu uyarısından sonra yapmışlardı. Hud Suresi'ndeki ayette bunun aksine olarak üç gün boyunca verildiği bildirilen mühletin o zalimlerin son ve kesin yüz çevirme ve karşı gelmelerinden sonra verildiği anlaşılmaktadır. Mevdudi

Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde bu azap için çeşitli kelimeler kullanılmıştır. Bir yerde ona "Recfa" (Korkutan ve kaldırıp yere vuran afet) denmiştir.
Bir yerde de "Sayha" (Gürültü ve bağırma) diye açıklanmıştır. Başka bir yerde ise, "Tağiye" (Son derece şiddetli ve büyük afet) kelimesi kullanılmıştır. Bu ayette ise o azaba "Saika" denmiştir. Yıldırım gibi aniden inen felâket demek olduğu gibi, şiddetli gürültü de demektir. Galiba bu azap, korkunç seslerle, gürültüler çıkaran bir yer sarsıntısı ve depremlerle gelmişti. Mevdudi

Ayette "Muntasıriyn" kelimesi geçmektedir. İntisar kelimesi Arapça'da iki mânâda kullanılır. Biri, kendi kendini herhangi bir saldırıdan koruyan, kurtaran. Diğeri de saldırandan intikam alan demektir. Mevdudi

Yirminci yüzyılın başlarına dek, bilim dünyasında geçerli tek görüş, "Evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve başlangıcından beri böyle olduğu " şeklindeydi. Ancak, gelişen teknoloji sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar, evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak "genişlediğini" ortaya koymuştur. Bilim adamları kullandıkları dev teleskoplarla ve uzay araştırmalarıyla gökyüzünü incelerken, yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfettiler. Her şeyin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştığı bir evren ise, sürekli genişleyen bir evren anlamına gelmekteydi. İlerliyen yıllardaki bilimsel çalışmalar ve gözlemler, evrenin sürekli olarak genişlediğini kesin olarak kanıtladılar. Bu durum hiç kimse tarafından bilinmezken, Yüce Tanrı, bu Kuran ayetiyle bu gerçeğe işaret ediyordu. Bilimsel gelişmeler Kuranın daha iyi anlaşılmasını sağlar ve Kuranı en iyi bilim adamları anlar. Milyarlarca yıl önce evreni "Ol" emriyla bir anda yaratan Allah (Bak Nahl 40 ve Yasin suresi 82) evreni zaman ve mekan boyutları içinde sürekli genişletmektedir.M.Sağ

Lafzen, “göğü” yahut “uzayı”, ki Kur’an'da çoğu zaman “evren” veya çoğul kullanımda “kozmik sistemler” anlamına gelmektedir

Bkz. 21:30'un ilk bölümü ile ilgili not 38. innâ le-mûsi‘ûn (“Biziz ... genişleten”) ifadesi, modern düşüncedeki “evrenin genişlemesi” anlayışının ön habercisidir: bu düşünce, evrenin sonlu bir büyüklüğe sahip olmasına rağmen alan olarak sürekli genişlediği gerçeğini ifade eder. M.Esed

"musiûn" Mûsi; güç ve kudret sahibi demek olduğu gibi, genişleten demek de olur. İlkine göre bu ilahi buyruğun mânâsı şöyle olur: Bu gökyüzünü, birinin yardımı ile değil, kendi gücümüzle yarattık. Onun yaratılması bizim gücümüzün üstünde birşey değildir. Buna rağmen siz nasıl olur da, bizim sizi tekrar yaratamayacağımızı düşünebilirsiniz?
İkincisine göre de mânâ şu demektir: Bu büyük kainatı biz sadece bir kere yaratıp bırakmadık, aksine o kainatta sürekli genişletme yapıyoruz. Ve her an o kainat içinde yaratmamızın yepyeni, dehşete düşüren gelişmeleri olmaktadır. Böyle güçlü ve muazzam yaratıcının şahsını, yeniden yaratma konusunda siz nasıl aciz sanabilirsiniz? Mevdudi

Bu ayette semanın [uzayın] haşmetine dikkat çekilmektedir. Böyle muazzam bir varlığı ve sistemi yaratanın, sonsuz güç ve irade sahibinden başkasının olamayacağı ve uzay gibi bir varlığı yaratan gücün insanı yeniden yaratmaya da güç yetireceği vurgulanmaktadır. Ayetteki “Hiç şüphesiz Biz, genişleticileriz” ifadesinden, genişletme eyleminin devam ettiği anlaşılmaktadır.

 Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. (Ya Sin/81)

Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü], O   [Allah] yaptı; boyunu yükseltti sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere yeryüzünü döşedi; Ondan [yeryüzünden] suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi]. (Naziat/27- 33)

Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren - ki şekillerinizi ne de güzel kılmıştır- ve sizi temiz şeylerden rızıklandırandır. İşte O,  Rabbiniz Allah'tır. — İşte, alemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!- (Mü'min/64)

Göklerde ve yerde bulunan kimseler, O'na istekte bulunurlar. O, her gün [an] bir iştedir. (Rahman/29)

Evrenin genişlemesi hakkında hazırlanan bilimsel bir çalışmayı, yararlı olacağı düşüncesiyle okuyucuya arz ediyoruz:

 SÜREKLİ GENİŞLEYEN BİR EVRENDE YAŞIYORUZ

“Ve Evren'i [Göğü] kuvvetimizle kurduk, muhakkak ki onu genişletmekteyiz.” (Zariyat/47)

Ayette "Evren, gök" diye çevirdiğimiz kelime Arapça "sema" kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki "gök" kelimesi gibi hem Evren'i, hem de Dünya'nın tavanını ifade eder. Yeryüzünün üstünün tümü "sema" diye adlandırılır.
Evren sonsuz mudur? Yoksa sınırlarla çevrili, durağan-sonlu bir yapıda mıdır? İşte size insanlığın büyük dehalarının tarihin başından beri en hararetli tartıştıkları konulardan biri...
Diyebiliriz ki, insanlık tarihinde çok az konu bu kadar hararetle tartışılmış ve tüm uğraşlara rağmen işin içinden çıkılamamıştır. İlk önce felsefenin içinde, daha sonra ise felsefeden bağımsızlığını ilan eden fizikte, Evren'in sınırlarının sonsuz olup olmadığı tartışılmıştır. Tarihin en parlak simalarının bir kısmı Evren'in sonsuz olduğunu, buna karşılık diğer birçok ünlü düşünür de Evren'in sınırlarla çevrili bir şekilde sonlu olduğunu dile getirmiştir. Oysa Kuran bu iki görüşün dışında sürekli genişleyen dinamik bir Evren modeli çizmiştir. Kuran'ın çizdiği bu model, Evren'in her an bir sonu olmakla “Sonsuz Evren” modelinden, sürekli genişlemekle ise “Durağan Sınırlı Evren” modelinden ayrılmaktadır. Böylece insanlığın bu en büyük tartışmasında Kur’an tüm düşünürlerin dışında üçüncü bir modeli tarif etmiştir.
İşte Kuran'ın Allah tarafından indirilip indirilmediğini anlamak isteyenler için bir test imkanı... Bir tarafta ne felsefe, ne fizikle uğraşmış çöldeki Muhammed (as), diğer tarafta da felsefenin, fiziğin ünlü düşünürlerinin iddiaları... İşte Aristo, işte Ptolemy, işte Giordano Bruno, işte Telesio Patrizzi, işte Galieo Galilei, işte Isaac Newton... Dünya tarihinin bu en büyük dehaları gözlemleriyle, formülsel uğraşlarıyla Evren'in sınırlı, sonlu veya sonsuz olduğunu iddia etmişler, fakat hiçbiri genişleyen dinamik Evren modelini çizememişlerdir. Ancak 20. yüzyılda Edwin Hubble'ın gelişmiş teleskobuyla gözlemleri, tüm yıldız kümelerinin hızla birbirlerinden uzaklaştığını tespit etmiş, böylece “Genişleyen Dinamik Evren” modeli doğrulanmıştır.
Evren'in genişlediği ilk kez 1900'lü yıllarda ortaya atılmıştır. 1900'lü yıllardan önce Kur’an dışında bu iddiayı ortaya koyan tek bir kaynak bile yoktur.

MUHAMMED'İN ÇÖLDE SAKLADIĞI TELESKOP

Kur’an'ın Allah tarafından indirildiğini inkâr edenler, Muhammed Peygamber'in Kuran'ı uydurduğunu söylemektedirler. Peki bunu söyleyenler Muhammed Peygamber'in Evren'in genişlediğini, 1900'lü yıllardan önce bilen dünya tarihindeki tek kişi olmasını nasıl açıklayacaklar? Acaba Muhammed Peygamber 1900'lü yıllarda yapılmış olan teleskopun bir benzerini 600'lü yıllarda icat etmişti de, bu teleskopu kumlar altında mı gizliyordu? Acaba Muhammed Peygamber teleskopu kullanmayı, yıldızların hareketlerini yorumlayacak astrolojik bilgiyi biliyordu da, bunu insanlardan mı saklıyordu? Eğer Muhammed Peygamber deli olduğu için peygamber olduğunu iddia etti denirse; bu nasıl bir deliliktir ki, kendi döneminin insanlarının hiçbirinin bilmediği ve bilmesine imkan olmayan, kendisinden 1300 yıl sonra ancak anlaşılacak olan bir gerçeği biliyordu? Eğer Muhammed Peygamber kendi menfaatleri için dini uydurdu denirse; bu nasıl bir menfaat uydurmadır ki, bu kişinin uydurdukları ancak 1300 yıl sonra tam anlaşılıyor; fakat kendi döneminde bu ayeti söylemesi kendisine hiçbir menfaat sağlamıyor, hatta gözleriyle Evren'in genişlediğini fark edemeyen düşmanlarına belki koz bile vermiş oluyordu. Menfaat için hareket eden kişi, kendi yaşarken kendisine faydası olmayan, hatta kendi döneminde anlaşılmadığı için eleştirilmesine yol açacak bir şeyi söyler mi? Eğer tüm bu gerçeklere karşın hâlâ bir kişi "Muhammed Peygamber kendi aklıyla bunu bildi" derse; bu nasıl bir akıldır ki, kimsenin bilemediğini biliyor fakat bunları kendi bildiğini kabul edeceğine, Allah bana bildirdi diye yalan söylüyor! Toplu iğneyi bulan bir kişi bile bu buluşuyla övünme eğilimindeyken, Muhammed Peygamber niye aklıyla övünmüyor da "Bu [Kuran] benden değildir, bu Allah'tandır" diyor? Tevazudan mı? Bir yandan peygamber olduğunu söylerken inanılamayan, yalancılıkla itham edilen, böylece ahlâken düşük bir mertebede gösterilen kişiyi, tevazu sahibi diye mi yüceltecekler? Evet inkâr etmekte ısrar edenlere bir soru da biz soralım: “Siz neyi savunduğunuzun, ne dediğinizin farkında mısınız?”

EVRENİN GENİŞLEDİĞİ NASIL ANLAŞILDI?

Büyük deha Newton'un fiziğinde bir eksik vardı. Newton, sonsuz genişlikte ve değişmeyen bir evren modeline inanıyordu. Newton'un yerçekimi yasaları bir sorunla karşılaşıyordu. Nasıl oluyordu da Evren'in başlangıcından beri geçen çok uzun zaman sürecinde tüm madde birbirini çekip tek bir bileşime dönüşmüyordu? Oysa Einstein'ın Newton'dan sonra ortaya koyduğu formüllerde kütlenin varlığıyla zaman ve mekan değişiyordu.
Bilimsel platformda Evren'in genişlediğini ilk kez Lemaitre ortaya attı. Einstein'ın formüllerinden yola çıkan Rus fizikçi Alexander Friedmann en ufak bir etkide Evren'in genişleyeceğini veya daralacağını keşfetti. Bu keşfin değerini anlayıp Evren'in genişlemekte olduğunu ise açıkça ve iddialı bir şekilde ilk savunan kişi, Belçikalı papaz ve bilim adamı Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, Evren'in genişlemesini geri sardığımızda Evren'in tek bir birleşimden patlayarak oluştuğunu, daha sonra Evren'in genişlediğini; bir meşe palamudundan bir meşe ağacının büyümesi gibi Evren'in bu tek atomdan ortaya çıktığını söyledi. Bu o kadar inanılmaz gözüküyordu ki, başta bu iddiaya kendi formüllerinden ulaşılan Einstein bile inanamadı. Lemaitre'nin fizikten pek anlamadığını söyleyerek, Evren'in sonsuz genişlikte ve değişmez olduğunu söyledi.
İlk başta, Evren'in genişlediği kuramsal olarak ortaya konmuştu. Hiçbir felsefecinin tarihin uzun zaman diliminde ortaya koyamadığı bir açıklama, Kant gibi bir felsefecinin "Saf Aklın Eleştirisi" eserinde, zihinsel çatışkılardan [zihnin çözemeyeceği sorunlardan] biri olarak gördüğü ve "Zihin bu sorunu çözemez" dediği konuda ortaya konmuştu. Bu kuram her şeye uyuyor ve Evren'in neden yerçekimine rağmen çökmediğini açıklayarak Newton ve Einstein formüllerinin bir birleşimini veriyordu. Alternatifi yoktu. Doğru anahtarın kendi kilidine uyması gibi, doğru açıklama da evrensel tabloya uymuştu. Fakat bilim dünyasında ilk defa duyulan bu açıklama klasik tepkiyle karşılaşmıştı: Hayır, olamaz!
Aynı yıllarda Amerikalı astronom Hubble, tüm bu kuramsal tartışmaların dışında, Mount Wilson gözlemevinde son derece gelişmiş teleskopu ile gözlemler yapıyordu. Hubble tüm galaksilerin birbirinden uzaklaştığını, böylece Evren'in genişlediğini gözlemsel olarak buldu. Böylece Hubble, görmediğimize inanamayız diyenlere "Gördüğünüze inanmalısınız" dercesine genişlemeyi ispatladı. [Hubble bu tespitini Doppler etkisiyle yaptı. Buna göre uzaklaşan cisimlerin dalga boyları ışık dalgalarının spektrumunda uzar; böylece kırmızıya kayar, cisimler yaklaşıyor ise dalga boyu kısalır, böylece maviye kayar.] Tüm galaksilerden gelen ışığın, spektrumda kırmızıya kayması, tüm galaksilerin uzaklaştığını gösteriyordu. Hubble bu gözlemiyle beraber çarpıcı bir yasa da buldu: Galaksilerin uzaklaşma hızları, galaksiler arasındaki uzaklıkla doğru orantılıydı. Galaksi ne kadar uzakta ise, o kadar hızlı uzaklaşıyordu. Bu sonuç tekrar tekrar test edildi. 1950'de ABD'de Mount Palamar'da Dünya'nın en büyük teleskopu inşa edildi. Tüm testler, yeniden kontroller hep bu gözlemi doğruladı. Hatta ölçümler yapılıp Evren'in ilk yaratılış anının yaklaşık 10-15 milyar yıl önce olduğu iddia edildi.
Hubble'ın çalışmalarıyla Einstein da, Lemaitre de ilgileniyordu. Daha önce Lemaitre'ın görüşlerine katılmayan Einstein, bir konferansta Lemaitre'e haklı olduğunu beyan etti. Bu düşünceye inanmamasına yol açan görüşlerinin hayatının en büyük hatası olduğunu itiraf etti. Böylece Evren'in dinamik, sürekli genişleyen yapısı gözlemlerle doğrulanmış bir şekilde anlaşıldı, dönemin en büyük fizikçisi Einstein da bu sonucu kabul etti.
Hubble'ın ve Lemaitre'ın örneklerinde, bir fizikçinin gerek kuramsal, gerek gözlemsel yolla bir sonuca ulaştığında o sonucu nasıl sunduğunu görüyoruz. Lemaitre kuramsal olarak ulaştığı sonuca dayanak olarak Einstein'ın formüllerinden nasıl çıkarım yaptığını gösterirken, Hubble da yaptığı gözlemlerin verilerini ve sonuçlarını sunmaktadır. Böylece fizikçilerin vardığı sonuç bir kitap dolusu altyapıyla bir arada ortaya konmaktadır. Fizik kurallarının Yaratıcısı, tarihteki en büyük tartışmalarından birinin cevabını Kuran'da vermektedir. Kuran, bilim adamlarından farklı olarak doğrudan sonucu verir, bu sonuca gidiş yolları, bu sonuca nasıl ulaşıldığı önemli değildir. Çünkü bu bilgiyi veren bu araçları kullanmadan bu bilgiyi bilmektedir. Evet, Kuran doğrudan sonucu verir. Çok emin, çok kısa, çok net, çok açık bir şekilde...
Herhangi birimiz Evren'e üstten bakma şansına sahip olsaydık ve biri bize "Evren'i tarif et" deseydi, herhalde ilk söyleyeceğimiz şeylerden biri Evren'in genişlediği olurdu. Ancak bilimsel birikim ve gelişmiş teleskoplarla fark edebildiğimiz bu gerçeği, Kur’an'ın 1400 yıl önce söylemesi ne müthiş bir olaydır! Bazıları "Hz. İsa körleri iyileştirecek şekilde mucizeler gösterdiyse, niye çevresindeki herkes iman etmedi?" diye sormaktadır. İşte dine bilimle karşı çıkılmaya çalışıldığı bir ortamda, Kur’an, bilimin en zor birkaç sorusundan birine bir cevap vermekte ve tarihte bu cevabın aynısına rastlanmamaktadır. Gelişmiş teleskopların icadıyla yapılan gözlemler Kur’an'ı doğrulamakta, Kur’an'ın bu mucizesinin benzerini hiç kimse gösterememekte, fakat inanmaya niyetli olmayanlar yine inanmamaktadır. Zaten Kuran bazı insanların hangi mucizeyi görürlerse görsünler inanmayacaklarını belirterek insan psikolojisinin bu yönünü açıklamada da mucize göstermiştir. Sanırız bu örneği gören kişi, İsa'nın ve diğer Peygamberlerin gösterdiği mucizelere karşı kendilerine niye inanılmadığını anlayacaktır. Mucizelerin şekli zamana göre değişmekte, fakat hep açık arayan, gerçeği bulmaya çalışmak yerine, ben nasıl inkâr ederim diye düşünen bazı insan tipleri hiç değişmemektedir.

MADDENİN KÖKENİNDE KUVVET OLMASI

Evren'in genişlediğini söyleyen ayetin başında Evren'in kuvvetle yaratıldığı açıklanmaktadır. Bu ayette "kuvvet" diye çevirdiğimiz kelime "Eyd" kelimesi olup "yed" kökünden gelir ve "el" anlamına geldiği gibi, Kur’an'ın birçok yerinde "kuvvet" anlamında da kullanılır. Örneğin aynı kelime Sad/17’de de geçer ve bu ayet "... Davud'u, kuvvet verdiğimiz kulumuzu hatırla..." diye çevrilir. Ayetin kuvvete dikkat çekmesinin önemli bir noktayı vurgulama olasılığı vardır. [Kuran'daki bilimsel mucizelerin bazısı açıkça söylenerek gerçekleşmektedir. Evren'in genişlediğinin söylenmesi gibi... Bazı bilimsel mucizeler ise işaretle belirtilmişlerdir ki, bu mucizelere ancak yorumla varılabilir. Biz kitabımızda açık gördüğümüz bir çok mucizeyi seçerek açıklıyoruz. Fakat yorumla çıkabilecek bazı mucizeleri ise ana bir başlık açmadan, bir alt başlıkla, bu şekilde dikkatlerinize sunmak istiyoruz]. Bu "kuvvet" bir atomun çekirdeğine kuvvet veya gücün yığıldığı veya çekirdeğin bu güç ve kuvvetin üzerine inşa edildiği gerçeğine denk gelmektedir. Einstein'ın E=mc2 şeklinde formüle ettiği denklem, tüm Evren'in kuvvet üzerine bina edildiğini göstermektedir [Enerji = Kütle x Işık Hızının karesi]. Bu formül belki de fiziğin en önemli formülüdür. Stephen Hawking, satış rekorları kıran kitabı "Zamanın Kısa Tarihi"nde matematiksel denklemler kullanmaktan kaçınmış fakat bir tek Einstein'ın bu formülünü kullanmıştır. Bu formülle kütle veya maddenin enerjinin bir biçimi olduğu, maddenin enerjiye dönüşebilirliği ortaya konmuştur. Böylece madde ile kuvvetin ayrımı yerine, maddenin kuvvet olarak tarifi mümkün olmaktadır. Buradan da Evren'deki maddenin kuvvet ile yaratıldığının söylenmesinin ne kadar önemli fiziksel bir gerçekliğe işaret ettiği anlaşılabilir. Güneş'ten sayısız galaksilere, süpernovalara kadar her şey aslında kuvvetten oluşmuştur.
Büyük Patlamadan sonra bu kadar çok maddenin, yerçekimi kuvvetinin etkisiyle birbirinin üzerine kapanmadan, bu kadar geniş bir alanda, bu kadar büyük bir hızla birbirinden uzaklaşması, Büyük Patlama'da uygulanan kuvvetin olağanüstülüğünü göstermektedir. Bu kuvvet sayesinde Evren genişlemekte ve madde birbirini çekip yeniden kapanmaktan kurtulmaktadır. Bu kuvvet hem çok büyüktür, hem de Allah'ın üstün bilgisiyle çok ince bir şekilde ayarlanmıştır. Bu kuvvet eğer daha zayıf olsaydı gezegenler oluşmadan madde birbirini çekerek kapanacak ve ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat oluşacaktı. Eğer patlamada uygulanan kuvvet daha şiddetli olsaydı; madde o kadar büyük bir alana yayılacaktı ki, yine ne galaksiler, ne dünyamız, ne de hayat olacaktı. Bir fizikçinin çok güzel bir benzetmesine göre; bu patlamanın galaksilerin, dünyamızın, hayatın oluşacağı şekilde ayarlanmasının olasılığı; bir kurşun kalemi havaya attığımızda, sivri ucu üzerinde durması kadar bile değildir. Allah, bu patlamayla hem kudretinin büyüklüğünü, hem kendisinin bilinçli olarak ilk andan itibaren nasıl her şeyi ayarladığını göstermekte, ayrıca mesajı Kuran'da bu oluşumları anlatarak Kuran'ın kendi mesajı olduğunu da ispat etmektedir.
Böylece Kur’an tek bir ayette, 1900'lü yıllardan önce Evren'in genişlediğini söyleyen tek kitap olma mucizesini göstermekte, aynı zamanda aynı ayetle maddenin kuvvetle yaratıldığına da işaret ederek büyük mucizesini daha da güçlendirmektedir.
E=mc2 formülünden, ışığın hızının büyüklüğünden dolayı atomun içinde depolanmış olağanüstü enerjinin varlığı anlaşılmış ve atom santrallerinden, atom bombalarına kadar yeni buluşlar bu formülün mantığına dayanılarak yapılmıştır. Einstein'a kadar düşünürler maddeyi hareketsiz ve hareketi ise bu hareketsiz maddenin bir tür itme sağlayarak neden olduğu bir etkinlik olarak görmüşlerdir. Leibniz [1646-1716], Allah'ın hareketi maddeye içkin yarattığını [hareketin maddenin iç yapısından kaynaklandığını] söyleyerek maddenin enerjiye indirgenebilir olduğu fikrine yaklaşmıştır; ama bilim dünyasında bu buluşun tam anlamıyla ortaya konuşu formülüyle Einstein'a aittir. (Kur’an Araştırmaları Gurubu)

Yani, onun üzerinde yaşamak zorunda olan -ve yaşamış bulunan- canlı organizmaların ihtiyaçları ile uyumlu olarak. M.Esed

Bu ayette yeryüzüne dikkat çekilerek onun üzerinde yaşayan tüm canlıların ihtiyaçları ile uyumluluğu vurgulanmıştır. Bununla yeryüzündeki özelliklerin sadece Allah tarafından yaratılabileceğine işaret edilmiştir.
Yeryüzünün bu özellikleri birçok ayette insanlığın dikkatine sunulmuştur:

O [Rabbin] ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Ve gökten su indirdi de onunla sizin için rızk olarak ürünlerden çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın! (Bakara/22)

O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/53, 54)

O [Allah] ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kıldı. (Zuhruf/10)

Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk kılmadık mı? (Nebe’/6, 7)

Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü], O   [Allah] yaptı; boyunu yükseltti sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere yeryüzünü döşedi; ondan [yeryüzünden] suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi]. (Naziat/33)

Ya da, Bizim kır yere suyu salıverip de onunla hayvanların ve kendilerinin yediği bir ekin çıkarmamızı da mı görmediler? Hâlâ görmezler mi? (Secde/27)

Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
Ve Biz onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden çiftleri, onun hepsini yaratan her türlü noksanlıktan münezzehtir. (Ya Sin/33- 36)

(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar zulümde devam eden bir kavimdir.
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. (Neml/60, 61) H.Yılmaz

Mümkün varlıkların çift, müteaddit olduğunu, yalnız bizim tek olduğumuzu anlayasınız. S.Ateş

Bu ayette de yeryüzündeki her varlığın çift [eşleme sistemine göre] yaratıldığına dikkat çekilmiş, bunun da yine tek Allah tarafından tasarlanabileceği vurgulanmıştır. Böylece insanların bunlardan öğüt, ibret almaları istenmiştir.

Ve O,  bütün çiftleri [eşleri] yarattı ve siz onların sırtına binip üzerlerine yerleşirsiniz. Sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah eksikliklerden münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz de yalnızca Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri kıldı. (Zuhruf/12- 14)

Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden çiftleri, onun hepsini yaratan her türlü noksanlıktan münezzehtir. (Ya Sin/36)

Ve Biz yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik. (Kaf/7)

Ayetteki “iyice düşünürsünüz/ öğüt alırsınız diye” şeklindeki ifadeden “... böylelikle bu çiftleri yaratanın bir ve tek olduğunu bilesiniz” anlamı çıkmaktadır. Zira o tektir, bir tektir, eşi ve benzeri yoktur.

De ki: “O, bir tek olan Allah'tır,
Samed olan Allah'tır,
doğurmamış ve doğurulmamıştır.
Ve hiçbir şey O'na; sadece O'na denk olmamıştır.” (İhlâs suresi)

Yoksa O’nun astlarından,  bir takım evliyâ [Yardım eden, yol gösteren, koruyan kimseler] mi kabulleniyorlar?  İşte Allah, Velî’nin [Yardım edenin, yol gösterenin, koruyanın] ta kendisidir. Ve O, ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. İşte O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır/parçalayıcısıdır. O sizin için kendinizden eşler ve en’amdan çiftler yaratmıştır. O, sizi bunun [bu düzenin] içerisinde üretip çoğaltıyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, en iyi işitendir, en iyi görendir. Göklerin ve yeryüzünün kilitleri yalnızca O'nundur. O, dilediği kimse için rızkı genişletir ve ayarlar. Şüphesiz ki O, her şeyi en iyi bilendir. (Şura/9- 12)

Allah’ın dışındaki her varlığın aydınlık- karanlık, gizli-açık, erkek-dişi, sema-arz, gece-gündüz, düzlük-dağlık, cinn-ins, hayır-şer, sabah-akşam, tatlı-acı, siyah-beyaz, sağlık-hastalık, hareket-sükûn [hareketsizlik], sevap-günah gibi bir eşi vardır.
Evrendeki tüm varlıkların çift olma özelliği dikkate alındığında, 49. ayet bize şunu düşündürmektedir: Madem her şey çifttir, öyleyse “Dünya Hayatı”nın eşi nedir? Bu sorunun cevabı, zorunlu olarak “Ahıret Hayatı” olmaktadır. Bu da ahıretin kesin olacağının bir başka açıdan kanıtıdır. H.Yılmaz

Her ne kadar bu ifade Allah kelamı ise de konuşan Allah Teala değil, Hz. Peygamber'dir. Sanki söz aslında şöyledir: Allah (c.c) Hz. Peygamber'in (s.a) dili ile "Allah tarafına koşun! Ben size onun tarafından haber getiriyorum." demektedir. Bu şekilde ifade örneği, Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi, yani "Fatiha Suresi'nde" vardır. Onda da buyruk şüphesiz Allah Teala'nındır. Fakat konuşan kuldur.
Nasıl ki orada "Ey iman edenler! Rabbinize şöyle dua ediniz" denmemiştir. Ama sözün gelişinden dolayı, kendiliğinden bunun Allah Teala'nın kullarına öğrettiği bir dua olduğu görülmektedir. Onun gibi burada da "Ey Peygamber! Sen o adamlara söyle" ifadesi kullanılmamış, ama sözün gelişi kendiliğinden Allah Teala'nın emrine uygun olarak Hz. Peygamber'in ortaya koyduğu, Allah'ın birliğine inanmaya davet olduğu görülmektedir. Fatiha Suresi'nden başka Kur'an-ı Kerim'in muhtelif yerlerinde, bu çeşit ifadeler vardır. Bu ifadelerde kelam Allah'a aittir. Sözü konuşan ise, bazı yerlerde melekler, bazı yerlerde Peygamber'dir. Sözü söyleyenin kim olduğu açıkça belirtilmemekle beraber, konunun gelişi, sözlerin akışı, kendiliğinden Allah'ın bu buyruğunun kimin dilinden söylendiğini açığa çıkarmaktadır. (Örnek olarak bakınız: Meryem: 64-65, Saffat: 159-167, Şûra: 10). Mevdudi

Geçmiş ümmetlerin peygamberlerini yalanlayıp helak edilmeleri hatırlatıldıktan ve sema, yeryüzü ve her şeyin çift yaratılışı ile ilgili ayetlerin araştırılması gereğine değinildikten sonra, Rabbimiz “İntak” sanatı ile Kur’an’ı dile getirtmiş ve tüm insanlara “Allah’ın varlığını birliğini kabul edin, O’nun dediklerine inanın, elçisi aracılığı ile ilettiği mesajları uygulayın, O’na tevbe edin, O’ndan bağışlanma isteyin, sadece O’na kulluk edin, sadece O’ndan yardım isteyin ve sadece O’na tevekkül edin …” diye mesaj yollamıştır. Rabbimizin her şeyi çift yarattığı bildirildikten sonra, “Öyleyse Allah’a kaçın!” denilerek de, bu konuda araştırma yapanların varacağı son noktanın Allah olacağı bildirilmiştir.
Allah’a kaçma” tabiriyle verilen mesaj, bazı ayetlerde de farklı bir üslupla şöyle ifade edilmiştir:

Hayır, aksine kim iyi davranan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Bakara/112)

Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için islam oldum” dedi. (Bakara/131)

Sonra Güneş'i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene / yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En’am/78, 79)

Ve o [İbrahim]: ‘Kuşkunuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek: Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!’ demişti. (Saffat/99, 100)

Yukarıda bu ayetlerde “İntak” sanatı yapıldığını dile getirmiştik. İntak, edebiyatta “Söylemeye kabiliyeti olmayanı söyletmek; dile getirtmek” demektir. Bize göre, Rabbimiz, surenin akışı içerisinde bir parantez açarak 50 ve 51. ayetlerde “İntak” sanatı yapmış ve Kur’an’ı konuşturmuştur. “Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın].  Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım” diyen, Kur’an’dır; yani Kur’an ayetleridir.  Bilindiği gibi, Rabbimiz Kur’an’da bu sanatı yüzlerce kez kullanmıştır.  Buna dair detay daha evvel Meryem suresinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.3, s.517) H.Yılmaz

Allah'ın gönderdiği peygamberlerin ağzından ahiret haberini ve Allah'ın birliğine inanmaya daveti duyan insanların, onlara büyücü, mecnun demeleri ilk defa bugün olmuş bir olay değildir. İnsan türünü doğru yola sevketmek için peygamber gelmeye başladığından bu güne kadar cahillerin böyle bir ahmaklığı aynı şekilde tekrar edip geldiklerine baştanbaşa peygamberlik tarihi şahittir. Hangi peygamber gelip de "Siz birçok ilahların kulları değilsiniz, ancak tek bir Allah sizin yaratıcınız, ma'budunuz ve kısmetlerinizin sahibi ve onları size ayırandır" demişse, cahiller "Bu adam sihirbazdır, büyüsü ile aklımızı bozmaya çalışmaktadır," diyerek kıyameti koparmışlardır. Hangi peygamber gelip de "Siz başıboş, sorumsuz olarak dünyaya bırakılmadınız. Aksine, hayat defterinizi dürdükten sonra Rabbiniz ve Malikinizin önüne çıkıp hesap vereceksiniz. O hesap sonunda amellerinizin ceza ve mükafatını bulacaksınız" diye haber verdiğinde o ahmaklar "Bu delidir, aklında eksiklik vardır, öldükten sonra biz nasıl olur da tekrar diriliriz." diye bağırıp çağırmışlardır. Mevdudi

Yani binlerce seneden beri çeşitli memleketler ve milletlerin insanlarının, peygamberlerin çağrısı karşısında aynı tutumu benimsemeleri, aynı yolu seçmeleri ve aynı tarzda sözleri peygamberlerine karşı kullanmaları, bir peygamber gelip davete başlayınca ona şöyle cevap verin diye bir toplantı yaparak geçmiş ve gelecek nesillerin aralarında anlaşma yaptıkları düşünülemez. O halde aynı tutum ve aynı cevap tarzı niçin sürekli tekrarlanır? Bunun sebebi, hepsinin ortak yönünün serkeşlik, azgınlık ve edepsizlikten başka birşey olmamasıdır. Çünkü her devirde cahil insanlar, Allah'a kul olmaktan uzaklaşıp, O'nun hesaba çekmesinden korkusuz olarak, dünyada yularsız develer gibi yaşamayı arzu etmişlerdir. Bu bakımdan ve sadece bu bakımdan, kim olursa olsun, onları Allah'a kulluk yapmaya ve Allah'tan çekinerek yaşamaya çağırmışsa ona onlar aynı biçimde cevap vermişlerdir. Bu buyruktan bir diğer önemli hakikate de ışık yakılmaktadır. O hakikat de şudur: Yolunu şaşırmak, dalâlet ve doğru yolu bulmak, hidayet, iyilik ve kötülük, zulüm ve adalet ve buna benzer diğer işlerin insan karakterinde tabiatıyle var olan iticiliklerin meydana çıkışı, her devirde ve yeryüzünün her köşesinde aynı olmaktadır. Sebepler ve vasıtaların gelişmesinden dolayı görünüşte şekilleri ne kadar değişik görünürse görünsün bu ayrılık değişmemektedir. Bugünün insanı, tanklar, uçaklar ve hidrojen bombaları ile savaşsa, eski devir insanları ise taşlar, sopalarla savaşsa da, insanlar arasında savaşın temel itici sebeplerinde kıl payı fark olmamıştır. Aynı bunun gibi bugünün inkarcısı, inkarı için ne kadar deliller ortaya dökerse döksün, akılcı yoldan isbatlar yapmaya çalışırsa çalışsın, onun bu yolda gitmesinin itici sebepleri, bundan altıbin sene önceki bir inkarcıyı kendisine doğru çeken itici sebeplerin aynıdır. İddialarının temel yapısında da önceki liderlerinin iddialarından hiçbir farklı taraf yoktur. Mevdudi

. Bu ayetle dini tebliğ etmenin çok iyi anlaşılması gereken bir kaidesi anlatılmaktadır. Hak ve hakikate çağıran biri, ne zaman ki birine akla yatkın deliller göstererek, davetini açık açık ortaya sererse, onun şüphelerine itirazlarına ve delillerine cevap da verirse, hak ve hakikati açıklamak için üzerine düşen görevi yerine getirmiş, vazifesini yapmış olur. Bundan sonra hâlâ o şahıs, yanlış inanç ve düşüncesinde ısrar ederse, onun hiçbir vebali, hakka çağıran üzerine düşmez. Artık o şahsın peşine düşmek, onunla münakaşa uğruna ömrünü feda etmek mecburiyetinde değildir. Hak davetcisinin işi sadece bu bir adamı nasıl olursa olsun kendi inancına ortak etmekten ibaret de değildir. Davetçi vazifesini yapmıştır.
O inanmazsa inanmasın, inkarcının iltifat etmemesi davetçiyi -sen bir adamın yanlış yola gitmeye devam etmesine göz yumdun, çünkü o şahıs kendi dalâletinin sorumlusudur- diye suçlu duruma düşürmez. Peygamber aleyhisselam'a hitap edilerek -hâşâ- sen tebliğinde yersiz ve lüzumsuz bir yolla halkın üzerine düştün de Allah Teala seni menetmek istiyordu, gibi bir şeyden dolayı bu kaide anlatılmamıştır. Aslında bunu anlatmanın sebebi şudur: Bir hak davetçisi ne zaman ki bazı insanlara en makul yollarla ve en akla yatkın ifadelerle anlatma vazifesini yerine getirmiş, onların içinde inat ve kavgacı tutumun izlerini görerek de onlardan uzak kalmayı tercih etmişse, inkarcılar peşine düşerek onu suçlamaya başlamışlardır ve "Vay efendim siz hakka davetin önderisiniz, biz meseleyi anlamak için sizinle konuşmak istiyoruz ama siz bize iltifat etmiyorsunuz" demişlerdir. Halbuki onların maksadı sözü dinlemek, anlamak değil, aksine davetçiyi münakaşalara boğmak ve sadece onun vaktini harcamaktır. Bu bakımdan Allah Teala kendi mukaddes kitabında açık ifadelerle şöyle buyurmuştur: "Böyle adamlara iltifat etme, onlara yüz vermemenden dolayı hiçbir zaman sen azarlanmayacaksın." Bundan sonra hiçbir kimse Hz. Peygamber'i "Siz kitap getirdiniz, o yüzden bize dini anlatmakla görevlisiniz. Bu bakımdan bizim sözlerimize niçin cevap vermiyorsunuz" diye suçlayamaz. Mevdudi

Bu ayette davetin ikinci kaidesi açıklanmaktadır. Hakka Davet'in asıl amacı, kendilerine ulaştırıldığında ona değer verip onu kabul edecek vasıftaki temiz fıtratlara iman nimetini götürmektir. Ancak davetçinin, binlerce insan arasında bu temiz fıtratlı insanları tanıyabilmesi mümkün olmadığından, toplumda mevcut temiz fıtratlı insanlara iman nimetinin ulaşabilmesi için o sürekli kendi tebliğ ve davet çalışmalarını sürdürür. Çünkü bu tip insanlar iman edecek yetenektedirler. İşte davetin asıl amacı bu insanları toplayıp biraraya getirmektir. Davetçi insanların davete kulak verip-vermeyeceklerini, imanı kabul edip-etmeyeceklerini ancak yaptığı bu çalışmalardan sonra anlayabilir. Karşısındaki insanların kalpleri katılaşmış ve iman etmeyecek kimseler olduklarını anladığı andan itibaren davetçi kendi kıymetli vaktini bu insanlara harcayarak ziyan etmemelidir. Çünkü onlar, kendilerine verilen nasihattan ders almazlar. Bu kimseler üzerinde vakit ve enerji sarfedileceğine, davetten istifade etmek isteyen kimselere yönelinmelidir.Mevdudi

Bu ayetlerde Resulullah hem motive edilmiş, hem de kendisine asli görevi bir kez daha hatırlatılmıştır. Bu hatırlatmalar her ne kadar kalpleri mühürlü kimselere fayda vermese de, gerek o günkü müminler gerekse sonraki kuşaklardaki müminler bu hatırlatmalardan faydalanacak, iman ve amel konularında daha ileri seviyelere ulaşacaklardır.

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Feth/4)

Ve bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “o [indirilmiş sûre] hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince,  o [inen sûre], onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. (Tevbe/124)

Gerçekte inananlar, Allah anıldığında, kalpleri ürperen ve ayetleri onlara okunduğunda, bunun, inançlarını artırdığı ve sadece Rablerine güvenen kimselerdir. Onlar, salâtı ikame ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar. İşte bunlar, inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızk vardır. (Enfal/2- 4)  H.Yılmaz

Cinn (“görünmez varlıklar”) terimi ile ilgili genişçe bir tartışma için bkz. Ek III. Dilbilimcilerin çoğunluğu tarafından işaret edildiği -ve yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda Râzî tarafından da vurgulandığı- gibi, bu terim melekleri de kapsamaktadır, çünkü onlar da “insanın duyularından saklanmış” bulunan güçler veya varlıklardır.

O halde, bütün akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah'ın varlığını tanımaları (ma‘rifet) ve bundan dolayı, kendi var oluşlarını bilinçli olarak O'nun iradesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır. İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme (cognition and willingness) kavramlarıdır ki Kur’an'ın “kulluk” (‘ibâdet) olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir. Bir sonraki ayetin de gösterdiği gibi, bu manevî çağrı, hiçbir şeye muhtaç olmayan ve sınırsız güç sahibi olan Yaratıcı'nın herhangi bir farazî “ihtiyac”ından doğmuş değildir; tersine, her şeyi kuşatan ilahî iradeye bilinçli olarak kendini teslim etmek suretiyle bu iradeyi kavramayı ve böylece bizâtihî Allah'a daha yakın olmayı ümid eden kulun ruhî gelişmesinin bir aracı olarak öngörülmüştür.

"Kulluk etsinler diye" sözünü "tanısınlar diye" tarzında tefsir edenler olmuş ve Sufiyye de ibadette şart, marifettir, yani tanımaktır, bilmektir diyerek bu tevili kabul etmişlerdir. A.K.G

İBÂDET [KULLUK]

Arapça bir sözcük olan عبادة – ibadet ve “ عبوديّة   ubudiyet sözcüklerinin sözlük anlamı; “kulluk yapmak, kölelik etmek, kayıtsız şartsız teslim olmak, hudû ile itaat”  demektir. (Lisanü’l Arab, c. 6 , s. 48-54 “abd” mad.) “Müfredat” sahibi İsfehani sözcüğü şöyle tanımlar: “Ubudiyet, kendini alçaltıp, alçak tutup veya kendi kibrini, gururunu kırıp bunu dışa vurmaktır” (el Müfredat; “abd” mad.)
İnsanların belirli kişilere, güçlere, ideolojilere, otoritelere gösterdikleri mutlak itaat ve teslimiyet bu kapsamdadır. Nitekim İsrailoğulları’nın Firavun’a bağlılıkları Kur’an’da kulluk olarak
عبدabd” sözcüğüyle ifade edilmiştir.

Sonra da Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar  [kendilerinin büyüklüğüne inandılar] ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
Sonra da dediler ki: "Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?" (Mü’minun/45- 47)

Dinî açıdan ise; ibadet “kulun, sahibine, yaratanına  [Allah’a] hudû ile itaat etmesi; sahibi, yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabul edip yerine getirmesi” demektir.
Bir başka ifade ile ibadet, Allah'ın hoşnut ve razı olduğu eylem ve davranışları işlemek sûretiyle Allah'a gösterilen saygı ve içten bağlılıktır.
Allah Kur'ân adındaki talimatnameyle kullarına bir takım görevler bildirmiş ve bu görevlerin kayıtsız şartsız bir itaat ve teslimiyet içinde yerine getirilmesini istemiştir.
Ancak ibadet kelimesi dilimize Türkçe karşılığı verilmeden aynen alındığı için anlam derinliği geniş halk kesimlerince yeterince kavranamamış, bu nedenle de “ibadet”in Allah'a gösterilen bağlılıkla ilgili bir süreç ve tutum olduğu algısı yaygınlaşamamıştır. Bunun sonucu olarak da ibadet denilince –maalesef- namaz, oruç, hac gibi belirli bir kaç dinî davranış anlaşılır olmuştur. Kulluk [İbadet] belirli dinî davranışlarla sınırlı değildir. Allah'a ibadet etmek, insanın her adımında, her hareketinde, her sözünde O'nun koyduğu kurallara uyması, hükümlerini yerine getirmesi, gösterdiği yoldan severek ve isteyerek yürümesi demektir.
Allah’a kulluk ile ilgili Kur’an’da yüzlerce ayet mevcuttur. Bu ayetlerden sadece bir kısmını şu başlıklar altında sunuyoruz:

ALLAH’A KULLUK:

Ey insanlar! Takvalı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan,  yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızk olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın. (Bakara/21, 22)

İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şey üzerine vekildir [yönetendir]. (En’am/102)

Ve göklerin ve yerin gaybı sadece Allah’a aittir. Ve tüm iş/oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Ve Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud/123)

O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Öyleyse, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmekte sabırlı ol. Hiç sen O’nun ismiyle isimlenen birini bilir misin? (Meryem/65)

Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf”  deme,  onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsra/23)

Ben “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o [şeytan] sizden birçok nesilleri saptırdı” diye size ahd vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz? (Ya Sin/60- 62)

Haydin Allah'a secde edin ve kulluk edin! (Necm/62)

İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah;  O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur.” (Zuhruf/63, 64) 

SADECE ALLAH’A KULLUK:

Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sağ ellerinizin sahip olduklarına [sahip olduğunuz kölelere] iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez. (Nisa/36)

Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz. (Fâtiha/5)

De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.”
De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.”
De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki:  “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.”  —Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvalı davranın.-
Ve tağuta, kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelen kimseler; kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği [temiz akıl sahibi] olanların ta kendileridir. (Zümer/11- 18)

De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum. (Mü’min/66)

Ve kendilerine Kitap verdiklerimiz, sana indirilen [vahiy] le sevinirler. Hizipleşenlerden, ayetlerin bir kısmını inkâr eden kişiler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben yalnızca O’na davet ediyorum, dönüşüm de yalnız O’nadır.” (Ra’d/36)

O [Yusuf]: “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tevilini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ben Allah’a inanmayan bir kavmin -ki onlar ahreti inkâr edenlerin ta kendileridir- milletini terk ettim. Ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un milletine uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabbler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Ona [bunlara tapmanız konusuna] Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak da kuşlar onu başından yiyecekler. İşte hakkında fetva istediğiniz iş gerçekleşti” dedi. (Yusuf/37- 41)
Elçiler sadece Allah’a kulluğu öğretmek için gönderilmişlerdir. Hepsi de gönderildikleri topluma sadece Allah’a kulluk etmeleri, sahte ilahlardan uzak durmaları gerektiğini öğretmeye, bu konuda onları irşad ve ikna etmeye gayret etmişlerdir. Kur’an’da anlatılan kıssalarda bütün elçilerin kendi toplumlarına sürekli olarak “Allah’a kulluk edin, sakın ortak koşmayın” dedikleri nakledilmektedir. Bu konudaki yüzlerce ayetten birkaçı şunlardır:

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)
Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Allah'ın nimetine şükredin [karşılığını ödeyin]; eğer sadece O'na kulluk edecekseniz. (Nahl/114)
Ve ant olsun ki Biz, her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Ve gece, gündüz, güneş ve ay O’nun ayetlerindendir. Güneşe ve aya secde etmeyin. Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları yaratmış olan Allah’a secde edin. (Fussılet/37)
İbadetin sadece Allah'a yapılması gerektiği Kur'ân'da tekrar tekrar vurgulanmış, peygamber bile olsa Allah'tan başkasına yapılacak ibadetin şirk olacağı belirtilmiştir.

KULLUĞUN AMACI:

Kulluk yapmanın amacı, insanı olgunlaştırmak; böylece sosyal bir varlık olan insanı fıtratındaki zararlı eğilimlerinden arınmış, kötü huy ve alışkanlıkları terbiye edilmiş, bilgili, eğitimli ve ahlakî düzgünlüğe erişmiş bireyler hale getirerek toplumda huzur ve barışı temin etmektir. Kur’an’da gördüğümüz kadarıyla insan, “zâlim, câhil, nankör, zayıf, cimri, âciz, hırslı, huysuz, şehvet-mal düşkünü, egoist, tembel, vahşi, sadist ...” olabilme özellikleriyle yaratılmış bir varlıktır. Bu özellikleriyle başkalarının hak ve hukukuna tecavüze, toplumda zulmün, fesâdın ve kavganın oluşmasına, dolayısıyla da barışın bozulmasına neden olmaktadır. Yüce Allah, bu olumsuz özellikleri ortadan kaldırıp insanın “âlim, âdil, vefakâr, güçlü, cömert, erdemli, iffetli, paylaşımcı, barış sever ...” olmasını sağlamak ve insanı kendine, ailesine ve toplumuna yararlı bir birey haline getirmek için ona ibâdeti / kulluk yapmayı emretmiştir. İbadetin/ kulluğun görünür parametreleri, namaz ve hacc gibi ritüeller; yoksulları gözetmek, darda kalanlara yardım etmek gibi sosyal etkinlikler; dürüstlük ve alçakgönüllülük gibi ahlakî davranışlardır. Bu görevleri yerine getirmenin veya getirmemenin Allah’a herhangi bir yararı veya zararı yoktur. Buna karşılık, bu görevleri yerine getirmenin insanın olgunlaşmasına katkısı son derece büyüktür. Rabbimiz insanın bizzat kendine yararı olacak bu davranışları bir görev olarak insana buyurmakta, teşvik için de bu görevleri yerine getirenlere ahirette büyük mükâfatlar vaat etmektedir. Kulluk görevlerini yerine getirmeyenler ise hem kendilerini ahlakî olgunluğa ulaştıracak bu iç tecrübelerden mahrum kalmakta, hem de bu mahrumiyetin bir sonucu olarak olgunlaşmamanın dünyevî ve uhrevî sonuçlarıyla karşılaşmaktadır.

Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Allah, gerçekten âlemlerden zengindir. Ve inanan ve salihatı işleyenler, onların kötülüklerini, elbette örteceğiz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz.” (Ankebut/6, 7)

Ve siz salâtı ikame edin ve zekâtı verin! Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/110)

Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sen bizim Mevla’mızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara/286)

Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz. (Bakara/272)

Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim! (En’am/104)
Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir. (Fussılet/46)

O nedenle gücünüz yettiğince Allah’a takvalı davranın,  dinleyin ve itaat edin. Ve mallarınızdan, kendinizin iyiliğine olarak bağışlayın. Kim de nefsinin  aç gözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Teğabün/16)

Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek. -Bir akrabası olsa bile- Şüphesiz sen ancak Rabblerine karşı gaybde haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. (Fatır/18)

Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla]                 şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü    bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı  vardır. Allah her şeye kadirdir. (Nisa/85)

De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiştir ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri] değilim.” (Yunus/108)

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)

6- Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Allah, gerçekten âlemlerden zengindir. (Ankebut/6)

12- Ant olsun ki Biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] verdik. —Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.- (Lokman/12)

41 – Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O halde kim doğru yolu bulduysa artık kendi lehinedir. Kim de saptıysa artık o, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Ve sen onların üzerine vekil değilsin. (Zümer/41)

44 - Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar. (Rum/44)

İbadetin/kulluğun sonucu kulları ilgilendirmektedir. Yani yapılan kulluk, kulların işine yaramaktadır. Buna şu örnekleri verebiliriz:

Salât için:

Sana kitaptan vahyedileni oku ve Salâtı [eğitimi, öğretimi, sosyal yardım kurumunu] ikame et [oluştur, ayakta tut]. Muhakkak ki salât,  fahşadan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah’ın anılması, elbette daha büyüktür. Ve Allah yapıp ürettiğiniz şeyleri bilir. (Ankebut/45)

Oruç için:

Ey iman etmiş bulunan kimseler! Takva sahibi olursunuz diye sizden evvelkilere yazıldığı [farz kılındığı] gibi, sayılı günlerde, size de oruç tutmak yazıldı [farz kılındı]. (Bakara/183)

İçki, kumar yasağı için:

Ey iman etmiş kişiler!  Hamr [İçki, uyuşturucu], kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işlerinden ricstirler [zarar veren şeylerdir]. Öyleyse felaha ermeniz için bunlardan kaçının.
Gerçekten şeytan, içki ve kumarda sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah’ın zikrinden ve salâttan [ eğitimden, öğretimden ve sosyal destekten] alıkoymak ister. Öyleyse sona erdirmişler [vazgeçmişler] misiniz? (Maide/90, 91)

Hacc için:

Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke’dekidir [Mekke’dekidir] .
Onda apaçık deliller; İbrahim’in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir. (Al-i Imran/96, 97)

Ve kendilerine ait bir takım menfaatlere tanık olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O’nun adını ansınlar diye insanlar arasında haccı duyur; yürüyerek veya incelmiş [yorgun düşmüş] binekler üstünde her derin vadiyi aşarak sana gelsinler. Siz de onlardan yiyin ve zorluk çeken fakiri doyurun. Sonra kirlerini giderip temizlensinler. Adaklarını yerine getirsinler. Eski evi/ özgür evi [Kâbe’yi] tavaf etsinler. (Hacc/27- 29)

 İçeriğindeki emir ve yasaklardan hareketle bir “kulluk talimatnamesi” olarak tavsif edebileceğimiz Kur’ân iyi incelendiğinde, Yüce Allah’ın bizlere verdiği her bir görevin tamamen kendi yararımıza, eğitilip olgunlaşmamıza yönelik görevler olduğu gözlerden kaçmayacaktır. Dinimizdeki kulluk görevlerinin hiçbir mistik yanı yoktur. Hiç birindeki asıl amaç puan kazanmak, kazandırmak değildir. İbadet olarak verilen görevlerin hepsi de, hayatta olması lâzım gelen gerçek eğitim ve öğretim için gerekli görev ve derslerdir.

KULLUK KURALLARI NİÇİN YALNIZCA ALLAH TARAFINDAN BELİRLENİR?
Şu bir gerçek ki, bireysel ve toplumsal hayatın sağlıklı sürdürülmesi için belirli kurallar, prensipler olmalıdır. Aksi halde anarşi doğar. Bu kurallar ve prensipler insanlar tarafından konulacak olursa, yukarıda bahsettiğimiz negatif özellikleri nedeniyle iyi bir kural, mükemmel bir sistem koymaz veya koyamaz, sağlam ve kusursuz bir rejim oturtamaz. Yetkisini daima kendi çıkarı doğrultusunda kullanarak başkalarını ezme, zulmetme, sömürme gibi toplumsal barışı bozacak eylemlerde bulunur.
Yüce Allah ezelden ebede her şeyi en iyi bilen ve gören olduğuna; kulları arasında hiçbir ayırım ve kayırma yapmayacağına; kullarından her hangi bir çıkarı olmayacağı ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğuna göre, O’nun koyacağı kurallar ve prensipler doğal olarak hem mükemmel hem de evrensel olma gibi bir niteliğe sahip olacaktır. Bu nedenledir ki, Rabbimiz, kullarının eğitilip olgunlaşmasını sağlayacak kulluk görevlerini [ibadetleri] bizzat kendisi belirlemiştir. Bu görevlerin kullar tarafından belirlenmesi, bir fabrikadaki çalışma şekil ve kurallarının işveren tarafından değil de işçiler ve diğer çalışan personel tarafından belirlenmesine benzer.
Kulluk görevlerinin özü bu olmasına rağmen dünya kurulalı beri bu konuda pek çok sapmalar olmuş, Rabbimiz de bu sapmalara daima dikkat çekmiştir. Kur’an’dan öğrendiğimize göre, birçok toplum bu sapkınlık sürecinde kendi hevalarını,  peygamberleri, melekleri, din adamlarını, şeytanı ve tağutu (Tâğut; tuğyan/azgınlık sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Bu,  Allah’a alternatif olarak kabul edilen her türlü güç, otorite, rejim ve ideoloji demektir. Tâğut daima Allah’ın koyduğu ilkelerin tam tersini önerir veya emreder.) ilah ve rabb edinmiş ve onlara tapınmak gibi bir rezilliğe bulaşmıştır.
Maide/17, Maide/72, Tevbe/31, Bakara/168, 169, 256- 258, 268,  Şuara/29, Kasas/38, Nâziat/24, Âl-i Imran/79, 80, Furkan/43, Câsiye/23, 24, Nisa/51, 60, 61, Nahl/36, 98, 100, Zümer/17, 18, A’raf/20, 21, 27, 200, 201, Nur/21, Fatır/6, Ya Sin/59- 62,  Nisa/117-120, En’am/112. 

SONUÇ:

Yukarıdaki ayetlerde görüleceği üzere, kulluk yapılacak olan, yani kayıtsız şartsız teslim olunacak, itaat edilecek, boyun eğilecek olan sadece Allah’tır. Allah’ın dışında herkes ve her kurum; peygamber, sahabe, din adamı, devlet adamı, her sistem, her ilke, her mezhep, her tarikat, her parti, her ideoloji, her rejim sorgulanmalı, tartışılmalıdır. Böylece aklın gereği yerine getirilip doğru olan bulunmalıdır. Tabiidir ki, bu sorgulama aklî ve ilmî ölçülerle olmalı, fitneye, fesada, bozgunculuğa, anarşiye meydan verilmemelidir.
Kulluk [kayıtsız şartsız teslimiyet, itaat ve boyun eğme] sadece Allah’a yapılmaz da, yukarıda tek tek ele aldığımız sahte ilâhlara yapılırsa, o sahte ilahlar bir takım kişilerin beyinlerini yıkamaya, onları kendilerine kul-köle yapmaya yönelir. Böylesi durumlarda özgür düşünce duracağı, sorgulayıcı akıl yok olacağı ve toplumda barış olmayacağı için, insan da tefekkürsüz, idraksiz, sorumluluk bilinci olmayan bir hayvan durumuna düşer. Zaman durur, akıl-fikir geriler, ilim yok olur, toplumda gelişme tamamen sona erer. Bireyler mutluluğu ve özgürlüğü; toplum da barışı kaybeder. Fitne, fesat ve kargaşa doğar. Dünya cehenneme döner. H.Yılmaz

 

Yani, "Benim cin ve insanlara hiçbir ihtiyacım yoktur. Bana ibadet edip etmemeleri Uluhiyetimi etkilemez. Ancak, ibadet etmek insanın fıtratının gereğidir. Çünkü insan Rabbine ibadet etmek için yaratılmıştır ve fıtratının aksine davranması kendi zararınadır."
"Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni beslemelerini de istemiyorum," şeklindeki bu ifadede çok latif bir işaret mevcuttur. Allah'tan yüz çevirenler, başkalarına ibadet etmektedirler, ama kainatta Allah'ın dışındaki tüm sahte ma'budlar kendilerine ibadet edenlere muhtaçtırlar. Bu sahte ma'budlar kullarına rızık veremedikleri gibi, üstelik onlar tarafından korunurlar. Şayet kulları onlara ibadet etmekten vazgeçerlerse, onca şan ve şevketlerinden eser kalmaz. Tek ve gerçek ma'bud Allah'tır. O kendi kuvvetiyle kaimdir. O kullarına muhtaç değildir. Bilakis herşeyi O kullarına ihsan eder. Mevdudi

"Metîn", sağlam, sarsılmayan demektir. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz kullarına kendi nezdindeki konumlarını bildirmektedir. İns ve cinn [herkes] birer kul olarak yalnızca Allah’a boyun eğip itaat etmeleri için yaratılmıştır. Bu nedenle, hadlerini aşarak ilahlık ve rablik taslamaya kalkmamalı, kesinlikle Yaratan’dan başkasına kul olmamalıdırlar. Allah Rezzak’tır, Kuvvet Sahibi’dir, Çok Sağlam’dır.
Pasajda aynı zamanda dolaylı olarak müşriklere de sadece kendilerini yarattığına inandıkları Allah’a kulluk etmeleri gerektiği mesajı verilmektedir. Allah bu müşriklerin nitelemelerinden de, takındıkları densizce tavırlardan da münezzehtir. Bu müşrikler hadlerini de, konumlarını da iyi bilmelidirler.

Onlar, Allah’ın astlarından bilginlerini,  rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı kendilerine Rabler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/31)

Yine ant olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle: “Allah” derler. O halde nasıl çevriliyorlar! (Zuhruf/87)

Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle: “Onları Azîz, Alîm yarattı” diyeceklerdir. (Zuhruf/9)

Yine ant olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir.  De ki: “Allah'a hamd olsun!”  Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)

Ve sen gerçekten onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sormuş olsan kesinlikle “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse gördünüz mü Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilenler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini tutanlar mıdırlar? De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.” (Zümer/38)

Ve gölgeler gibi bir dalga onları bürüdüğünde, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar [iman küfür arasında bir yol tutar]. Ve bizim ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/32)

(Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah'a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!” (A’raf/70)

 “İbadet” sözcüğü zamanla ritüel yönleri de olan namaz, oruç, kurban, tesbih gibi dinî faaliyetler için kullanılan bir kavram haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, birçokları “Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca Bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım” ayetini eksik yorumlayarak “cinn ve insin [bilinen, bilinmeyen akıllı varlıkların]” sadece namaz, oruç, tesbih gibi ameller için yaratılmış olduklarını sanmışlardır. “İbadet” kavramı hakkındaki bu yanlış algının mutlaka tashih edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle, söz konusu kavram surenin sonunda “İbadet [Kulluk]” başlığı altında ayrıca ele alınmıştır. H.Yılmaz

Buradaki "zulüm" ile doğruyu ve hakikati çiğnemek ve fıtratı bozmak kastedilmektedir. "Zulmedenler" ise, siyak ve sibaktan da anlaşıldığı gibi, Allah'tan başkasına kulluk edenler, ahireti inkar edip dünyada sorumsuzca yaşayarak hiç hesaba çekilmeyeceğini sananlar ve kendilerine hakikatlerden haber vermeye çalışan peygamberleri yalanlayanlardır.
Bu ayet, "Kıyamet nerede kalmış, niçin gelmiyor?" diyenlere verilmiş bir cevaptır. Mevdudi

Zariyat Suresi, müşriklere azap tehdidi eşliğinde yapılan bu iki uyarı ayetiyle sona ermektedir. Yapılan bunca açıklamaya, önlerine serilen bunca ayet ve ibrete rağmen hala inat ediyorlarsa, nasıl geçmişteki yalanlayıcılar çeşitli cezalara maruz bırakılmışlarsa, artık onları da böyle yıkıcı bir azap beklemektedir. Geçmiş kıssalarda, tarihi belgelerde ve ören yerlerinde gözlemlediğimiz gibi, Rabbimiz bu zihniyete sahip olanları cezalandırmıştır. Onları bu dünyada rezil rüsva etmiş, ahırette de şiddetle cezalandıracaktır.

59. ayetteki “zulmeden kimseler” ifadesi, “şirk koşan kimseler” demektir. Kur’an’daki “zulüm” sözcüğünün “şirk” anlamında olduğunu daha evvel birçok kez dile getirmiştik. Zulmün “şirk” olduğuna dayanak olan Kur’an ayetlerinden bir kısmını yine hatırlatıyoruz:

 Ve hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak],  kesinlikle büyük bir zulümdür” demişti. (Lokman/13)

Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En’am/82)

Konumuz olan 60. ayetin müşriklere bir kınama olduğunu yukarıda da ifade etmiştik. Rabbimiz bu dünyada onları kınadığı gibi, onlar da gerek Allah’ın uyarı azabıyla karşılaştıklarında, gerekse her şeyin açığa çıktığı mahşer gününde kendi kendilerini kınamak zorunda kalacaklardır. Aşağıdaki ayetler onların kendi kendilerini hangi gerekçelerle kınayacaklarını haber vermektedir:

Biz,  zalim olan nice kentleri de kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka toplumları var ettik.
Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan topukluyorlardı [hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı].
- Topuklamayın! [Hızla uzaklaşıp kaçmayın]; sorgulanmanız için, içinde şımarıp azdığınız şeylere ve evlerinize dönün.-
Onlar: “Yazıklar olsun bizlere! Şüphesiz biz gerçekten zalimler imişiz” dediler.
İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] haline getirinceye kadar son bulmadı.
Ve Biz göğü,  yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık. (Enbiya/11- 16)Ve şüphesiz, Rabbinin azabından bir esinti onlara dokunursa, kesinlikle ‘Eyvah bizlere! Şüphesiz biz zalimler imişiz’ diyeceklerdir. (Enbiya/46)

Ve gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri dönüverir: “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik." (Enbiya/97)

Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı/uyandırdı? Bu, Rahman’ın vaat ettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler dediler [derler]. (Ya Sin/52)

Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki, onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü’dür!” derler. (Saffat/19, 20)
Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçekten azgınlarmışız, [kendini firavun gibi gören küstahlarmışız.] (Kalem/31)

Allah doğrusunu en iyi bilendir. H.Yılmaz