(İsrâ - 3.Ayet)

<< Geniş Meal

Tûr

Bu ayet, özellikle Hz. Peygamber'in müşrik çağdaşlarına seslenmekte ve “siz, yalnız Allah'a çocuk isnad etmek suretiyle O'na iftira atıyor değilsiniz, ama aynı zamanda kendinizin küçümsediği bir şeyi, yani kız çocuk sahibi olmayı O'na isnad ederek sapkınlığınızı şiddetlendiriyorsunuz” anlamına gelmektedir: karş. 16:57-59 ve ilgili dipnotlar. M.Esed

. Bu kısa ayetlerde çok geniş ispatlar ortaya sürülmüştür. Bunun geniş mânâsı şudur: Siz Peygamber'in sözüne inanmıyorsanız o halde yanınızda doğrudan doğruya gerçeği tanımak için başka ne vasıta vardır? Sizden biri kainat ötesine ulaştı da Allah veya meleklerinden doğrudan, kendi dininizin uydurma inançlarının hakikatle tamamen uygun olduğunu mu öğrendi? Biri bunu iddia ediyorsa ortaya çıksın ve ne zaman ve nasıl kainat ötesine ulaştığını ve oradan ne gibi malumat alıp geldiğini söylesin. Böyle bir iddianız yoksa o zaman düşünün ki siz alemlerin Rabbi olan Allah'a çocuklar yakıştırıyorsunuz, çocuklardan da kendiniz yüz karası ve utanç sebebi kabul ettiğiniz kızları!... Bundan daha gülünç inanç ne olabilir? Bilgisizce bu çeşit açık cehalet karanlıklarında yuvarlanıyorsunuz da Allah tarafından ilim ışığını size getiren kimseye can düşmanı oluyorsunuz. Mevdudi

Burada sorunun hedefi ve sözün muhatabı kafirlerdir. Şu söylenmek istenmektedir; eğer Hz. Peygamber (s.a.) sizden bir şey bekliyor da, bir ard niyeti varsa ve bütün bu didinip uğraşmalarını şahsi menfaati için yapıyorsa bu, sizin ondan uzak kalmanızın en azından makul bir sebebi olabilir. Ama siz kendiniz de biliyorsunuz ki, o bu davetinde hiçbir ard niyet taşımamaktadır, hiç bir menfaat beklememektedir ve sadece sizin iyiliğiniz için gece gündüz çalışmaktadır.
O halde neden siz sükunetle onun sözlerini dinlemeye bile yanaşmıyorsunuz? Bu soruda hoş bir tenkit vardır. Bütün dünyanın yapmacık liderleri ve dini merkezlerin devamlı sakinleri gibi Arabistan'da müşriklerin liderleri, papaz ve dini önderleri, serbestçe dini işleri yürütürlerdi. Bundan dolayı onlara bu soru sorulmuştur ki: Bir tarafta açık açık sizden bağışlar ve adaklar alan, her dini hizmet için ücret isteyen din tüccarları var, diğer tarafta; hiçbir menfaat gözetmeyen hatta kendi ticari işlerini bırakıp son derece akıl ve mantıkla size dinin doğru yolunu göstermeye çalışan mükemmel bir insan var. Bu durum karşısında hâlâ sizin bu peygamberden kaçmanız ve o menfaatçilere koşmanız akılsızlık değil de nedir? Mevdudi

Yani Peygamber'in (s.a) size gösterdiği hakikatleri yalanlamanız için görünen perdenin arkasında gizlenmiş olan hakikatleri doğrudan doğruya bildiğinizi iddia edebildiğiniz ne gibi bir bilginiz var? Hakikaten Allah'ın bir olmadığını, kendinize ma'but yaptıklarınızın hepsinin de ilahlık sıfatları ve yetkileri taşıdığını biliyor musunuz? Ve hakikaten siz melekleri gördünüz mü de, "Onlar kız'dırlar ve -hâşâ- Allah'dan doğmuşlardır" diyorsunuz.
Gerçekten hiçbir vahyin, ne Muhammed'e ne de başka bir kula gelmediğini biliyor musunuz? Kıyametin kopmayacağını, öldükten sonra yeni bir hayatın olmayacağını, insanların hesaba çekileceği ve onlara ceza ve mükafat verileceği bir ahiret aleminin olmayacağını gerçekten biliyor musunuz? Böyle bir iddianız varsa, Hz. Peygamber'in (s.a) anlattığının hakikat olmadığını, gayb perdesinin arkasına geçerek gördüğünüzden dolayı Hz. Peygamber'in (s.a) sözlerini yalanladığınızı yazı ile ispatlamaya hazır mısınız? Burada biri çıkar da, böyle bir soruya karşı cevap vermek için o adamlar inatları sebebiyle rastgele bir yazı yazarlarsa ispatlamaları mânâsız olmaz mı diye tereddüt edebilir. Fakat bu tereddüt yersizdir; çünkü inat ve aksiliklerinden dolayı yazsalar bile bu uydurma yazı ve sahtekarlık herkese sunulacaktı, herkes de kör değildi. Her şahıs bu yazının baştanbaşa saçmalık ve zoraki yazılmış olduğunu bilecekti. Gerçekte peygamberin anlattıklarını yalanlamanın sebebi hiçbir zaman onlardan birinin bu sözlerin gerçeğe ters düştüğünü bildiğinden dolayı değildi. Mevdudi

Yani, sürekli olarak çelişkiler içinde boğulanlar onlardır; Kur’an'ın mesajı çelişkilerden uzaktır (karş. 4:82 ve ilgili not). M.Esed

Mekkeli kafirlerin Hz. Peygamber'e (s.a) suikast yapmak, onu öldürmek için aralarında plan kurduklarına işarettir.
Bu ayette bildirilen, Kur'an-ı Kerim'in açıkça önceden haber verdiklerinden biridir. Mekke döneminin ilk günlerinde kimsesiz ve yoksul bir avuç müslümandan başka görünüşte Hz.Peygamber'in (s.a) yanında hiçbir güç yoktur. Herkes ona karşı mücadele veriyordu. İslam ve küfür mücadelesini gören herkes bu mücadelenin katiyyen eşit şartlarda yapılmadığını görüyordu. Hiçbir kimse o günlerde, birkaç sene sonra burada küfür döşeğinin tiftiğinin atılmak üzere olduğunu düşünemezdi. Hatta işin dış görünüşüne bakanlar, Kureyş ve diğer bütün Arap kabilelerinin karşı çıkması sonucu, bu yeni dine çağrının sona ereceğini tahmin ediyorlardı. Fakat işte böyle bir durumda, bütün kesinliği ile kafirlere açık açık şöyle hitap edildi: Bu çağrıyı kırmak, yenmek için almak istediğiniz tedbirlerin hepsini alın, yapacağınız oyunların hepsini yapın görün bakalım. Onların hepsi size geri dönecektir. Ve siz asla onu yenemeyeceksiniz. Mevdudi

Yani gerçek şudur ki; onların ilah kabul ettikleri gerçekte ilah değillerdir. Allah'a ortak koşma tamamen aslı astarı olmayan bir şeydir. Allah'ın birliğini ilan ederek ona çağıran herkesin yanında hakkın ve doğrunun gücü vardır. Küfür ve şirki koruyanlar aslı astarı olmayan bir şeyin mücadelesini vermektedirler. Bu mücadelede küfür ve şirk nasıl olupda zafer kazanacak, muvaffak olacaktır? Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, oyunda oynaşta olan söz konusu yalanlayıcıların Kendisi hakkındaki düşüncelerine cevap vermektedir. Ayetlerin ifadesi gayet açık ve nettir. İfadeler inkari sorularla gelmiştir. Çok açık bir şekilde kâfirlerin inançları, tavırları ve dayandıkları esaslar çürütülmekte, akılsızca davrandıklarından dolayı kınanmaktadırlar.

35. ayetteki “Yoksa onlar, hiçbir şeysiz mi yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcılardır?” ifadesinin Onlar, yaratıcısız mı yaratılmışlardır?” veya “Onlar, bir şey için değil, boş yere mi yaratılmışlardır?” yahut da “Onlar, babasız annesiz mi yaratılmışlardır?” anlamlarıyla değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira bu anlamları ifade eden birçok ayet vardır:

Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.
Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz.
O gün, yalanlayanların vay hâline! (Murselât/20)

Biz, sizi yarattık; doğrulamanız gerekmez mi? Peki döküp durduğunuz şeyi [meniyi, yumurtayı] gördünüz mü? Siz mi yaratıyorsunuz onu, Biz mi yaratıcılarız? (Vakıa/59)

Peki, ekip durduğunuz şeyi gördünüz mü?
Siz mi bitiriyorsunuz onu, yoksa Biz mi bitirenleriz?
Dileseydik Biz, kesinlikle onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız: “Şüphesiz biz borç altına girenleriz! Daha doğrusu, biz mahrum olanlarız!” (Vakıa/64)

Peki, yakıp durduğunuz o ateşi gördünüz mü?
Siz mi onun [ateşin] ağacını inşa ettiniz, yoksa Biz mi inşa edenleriz?
Biz onu [ateşi] bir ibret / hatırlatma ve çöl yolcularına bir fayda kıldık. (Vakıa/71-73)

Peki, siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü'minûn/115)

Peki, Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır ama, onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. (Kaf/15)

37. ayetteki “Rabbinin hazineleri” ifadesi, genellikle yağmur ve rızık olarak kabul edilse de esas “elçilik”tir.

Bu, Allah'ın, dilediği kişiye verdiği lütfudur. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (Cuma/4)

Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salat için seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. ” (Cuma/9)

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

Artık eğer Biz, seni alıp götürsek bile şüphesiz Biz, onlardan intikam alanlarız [onları cezalandırarak adaleti sağlarız].
Yahut da onlara vaat ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü Biz, onların aleyhlerine güç yetirenleriz.
Öyleyse sen, sana vahyedilene sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir yol üzerindesin. (Zuhruf/41)

Ayette denilmek istenen şudur: Elçiyi onlar mı atayacaklardı, ya da Allah elçi atarken onlara mı soracaktı?
38. ayetteki “Yoksa kendileri için dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin” ifadesi ile inkârcıların kâhinlerince ileri sürülen “gökten haber alma” saçmalığı reddedilmektedir. Böylece Muhammed’in elçi olmadığı, Kur’an’ı Allah’ın indirmediği ve haşrin de gerçekleşmeyeceği iddiasındaki inkârcılara seslenilerek bu konulara dair bilgiyi nereden aldıkları sorgulanmaktadır. Bu sorgulamanın amacı aslında bu yalancıların hiçbir şey bilmedikleri, tamamen kendi avuntularını dile getirdikleri gerçeğini ortaya koymaktır.
42. ayette ise inkârcılar ne kadar tuzak kurarlarsa kursunlar, ne kadar plan yaparlarsa yapsınlar, hiçbirinin işe yaramayacağı açıklanmaktadır. 42. ayetin metninde “müşakele” sanatı icra edilmiştir. Kısaca onlara “Yoksa bir sinsi plan mı yapmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri sinsi plana düşenlerdir” denilerek o tuzağa en yakın zamanda kendilerinin düşmüş olacakları bildirilmektedir.

Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42, 43)

Hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfal/30)

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. (Şûra/40)

Haram ay haram aya karşılıktır. Ve bütün haramlar kısastır [birbirine karşılıktır]. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyle saldırın. Ve Allah’a takvalı davranın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. (Bakara/194)

Ve onlar kötü plan yaptılar, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır. (Al-i Imran/54)

Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar.
Ben de bir tuzak kurarım [onları cezalandırırım]. (Tarık/15, 16) H.Yılmaz

Bu ilahi buyruğun hedefi, bir yönden Kureyş önderlerinin haksızlıklarını, aksilik ve inatlarını açığa çıkarmak, diğer yönden Hz. Peygamber'i (s.a) ve arkadaşlarını teselli etmektir. Peygamberimiz ve Sahabe-i Kiram'ın gönlünde defalarca; "Şu adamlara Allah Teala'dan bir mucize gösterilse de onunla bu adamlar, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğinin doğru olduğuna inansalar" diye dilekler meydana gelirdi. Bunun üzerine: "Bunlar kendi gözleriyle bir mucize görseler de onu başka şeye yorumlayarak küfürlerinde ısrar etmeye sebep arayıp çıkarırlar. Çünkü onların gönlü iman etmeye hazır değil" buyurulmuştur. Kur'an-ı Kerim'in diğer çeşitli yerlerinde de onların bu inatçılıkları zikredilmiştir. Mesela: En'am Suresi'nin 111. ayetinde "Biz eğer hakikaten onlara melekleri de indirse idik, ölüler de konuşsaydı bütün varlıkları karşılarında toplayarak senin topluluğuna şahit ve kefil gösterseydik, Allah dilemedikçe yine şüphe yok ki iman edecek değillerdi" buyurulmuş ve Hicr Suresi'nin 15. ayetinde de "O müşriklere gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar ve gözleri ile göreceklerini görseler, şöyle diyeceklerdi "Muhakkak ki gözlerimiz döndürüldü, daha doğrusu biz büyülenmiş bir topluluğuz" buyurulmuştur. Mevdudi

Bu ayette müşriklerin ne kadar densiz oldukları vurgulanmaktadır. Şöyle ki;  kendilerine ne kadar mucize gelirse gelsin, yine de inkârlarını sürdürmeye devam etmektedirler. Hatta gökten mucize olarak bir parçanın düşmekte olduğunu görseler, pişkinlik göstererek bunun yine de mucizevî bir olay olmadığını iddia etmeye kalkarlar.
Müşrik inkârcıların bu pişkinliklerini daha evvel şu ayetlerde de görmüştük:

Peki onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olan şeylere bir bakmazlar mı? Biz dilesek kendilerini yere geçiririz. Yahut gökten üzerlerine parçalar düşürürüz. Şüphesiz bunda yönelen [hakka gönül veren] her kul için bir ayet vardır. (Sebe/9)

Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler. (En’am/25)

Yeryüzünde, bütün ayetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen şu haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil oluşlarındandır [umursamayışlarındandır].– (A’raf/146)

Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler,  Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr... Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkaf/24, 25)

Onlar: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!” dediler. (Şuara/187)

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı; yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra/90 – 93)

Ve Biz onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile, mutlaka “Gözlerimiz döndürüldü/bulandırıldı. Aslında biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir. (Hicr/14, 15)

Ve fasıklara [yoldan çıkanlara] gelince, onların varacağı yer de, Ateş’tir. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın”  denilecektir. Hiç kuşkusuz, dönerler diye, onlara, büyük cezanın astından en yakın cezadan da tattıracağız. (Secde/20, 21)

Ve eğer Biz şüphesiz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilemesi dışında- yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu cahillik ediyorlar. (En'am/111) H.Yılmaz

Kur’an, 32:21'de olduğu gibi, burada da, her şer fiilin bu dünyada bile onu işleyenleri şu veya bu şekilde etkileyeceği gerçeğini vurgulamaktadır -bu etki, ya onu çevresinin dostluğundan yoksun bırakarak iç yalnızlığını derinleştirmek (çevresine yabancılaştırmak -T.ç.n), yahut daha dolaysız bir şekilde, gerçek bir mutluluğu ve tatmini imkansız kılacak şartları yaratmak suretiyle gerçekleşir. M.Esed

Kâfirler, Dâru'n-Nedve'de toplanmış, Allah'ın Elçisini bir hîle ile öldürmeyi planlamışlardı: Geceleyin her kabîleden bir kişi saldırıp Allah'ın Elçisine kılıç vuracak, böylece o, kim vurduya gidecekti. Bu âyette, asıl o tuzak kuranların, tuzağa düşeceklerini belirtiliyor. Nitekim bu adamların kurdukları tuzak, Bedir'de kendi başlarına geçmiş ve imha için üzerine yürüdükleri peygamber'in arkadaşları tarafından biçilmişlerdir. S.Ateş

Bu, Secde Suresi'nin 21. ayetinde geçen konunun tekrarıdır. "O büyük azaptan önce biz bu dünyada o kafirlere küçük azaplardan tattıracağız. Umulur ki bu isyankar tutumlarından vazgeçerler." Yani dünyada arasıra teker teker kişilere veya tüm halka musibetler, felaketler gönderip, yukarda daha büyük bir kuvvetin kaderlerini tayin ettiğini, haklarında kararlar verdiğini bu kararları da kimsenin değiştermeye gücü yetmediğini onlara hatırlatacağız. Fakat son derece cahil olan bu insanlar ne daha önce bu olaylardan ders aldılar ne de gelecekte ders alacaklar. Onlar dünyada vukua gelen olayların mânâsını anlamamaktadırlar. Bundan dolayı onları hakikati kavramaktan daha çok uzaklaştıran tevillere gitmektedirler. Onların beyni zındıklıklarının veya şirklerinin yanlışlığını açığa çıkaran tevillere asla yanaşmaz. İşin aslı, meselenin özü, Peygamberimizin şu hadiste anlattığı gibidir. "Münafık; hasta olduğu, sonrada iyi olduğu zaman, sahiblerinin onu bağladıkları zaman niçin bağladıklarını anlamayan, çözdükleri zaman da niçin çözdüklerini anlamayan bir deveye benzer." (Ebu Davud, Kitabu'l-Cenaiz)" (Geniş bilgi için bkz. Enbiya an: 45, Neml an: 66, Ankebut an: 72-73) Mevdudi

Bu ayetlerde Resulullah teselli edilmiş ve kendisinden inkârcı müşrikleri  “baygın düşüp yıkılacakları günlerine kavuşuncaya kadar” kendi hallerine bırakması istenmiştir.

O halde bu sözü yalanlayanları Bana bırak! Biz onları bilmedikleri yerden yakalayacağız.
Ve Ben, onların iplerini uzatırım, [süre tanır, mühlet veririm], çünkü benim plânım/tuzağım zordur/sağlamdır. (Kalem/44, 45)

Bizim Zikr’imizden [Kur'an'dan] geri duran ve iğreti dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimseden hemen yüz çevir. (Necm/29)

Ve ayetlerimiz hakkında boşa uğraşanları gördüğün zaman, onlar ondan başka söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve eğer şeytan bunu sana terk ettirse de hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile beraber oturma. (En’am/68)

Sen kendisinden başka ilah diye bir şey olmayan Rabbinden sana vahyedilene uy. Ortak koşanlardan da yüz çevir. Ve eğer Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı. Biz, seni onlar üzerine bir bekçi yapmadık, sen onlar üzerine vekil de değilsin! (En’am/106)

Rabbimizin Resulullah’tan iflah olmaz inkârcılara karşı mesafeli durmasını istediği başka ayetler de [Nisa/63, 81, A’raf/199, Hıcr/94, Secde/30] vardır.
47. ayette geçen “zalimlik eden kimselere” ifadesindeki zulüm ile “şirk” yani putlara ve diğer sahte ilahlara yakarma günahı kast edilmiştir.

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin; yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı; yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra/90- 93)

Allah dedi ki: "Bu, doğru kimselere doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır". Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Maide/119)

O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere [elçilere]! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, onların [ilâhların] şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar [ilâhlar] beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman [ilâhlar edindiğim takdirde] apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” (Ya Sin/20- 25)

Onlar, Allah'ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir ve çok yücedir. (Yunus/18)

Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz”. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3)

47. ayette konu edilen “bundan aşağı bir azap”,  dünyada insanlara tek tek veya tüm halka topluca gelen felaket ve musibetlerdir. Bu felaket ve musibetler insanları akıllarını başlarına almaya yöneltmek amacıyla gönderilir.

İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rum/41)
Ve fasıklara [yoldan çıkanlara] gelince, onların varacağı yer de, Ateş’tir. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın”  denilecektir. Hiç kuşkusuz, dönerler diye, onlara, büyük cezanın astından en yakın cezadan da tattıracağız. (Secde/21) H.Yılmaz

Yani, “Bizim korumamız altındasın”. M.Esed

"Sabır ve doğrulukla Rabbinin emrini yerine getirmeye tahammül et" şeklinde başka bir mânâ daha verilebilir.
Yani "Biz seni koruyoruz, seni kendi haline bırakmadık."
Bu buyruğun birkaç mânâsı olabilir ve onların hepsinin de murad edildiği uzak bir ihtimal değildir. Bu ayetten anlaşılanlardan biri şudur: "Bir meclisten kalktığınız zaman Allah'a hamd ve tesbih ederek kalkın. Bununla o mecliste söylenen bütün sözlerin keffareti verilmiş olur" Ebu Davud, Tirmizi, Nesei ve Hakim Hz. Ebu Hureyre vasıtasıyla peygamberimizin şu buyruğunu nakletmişlerdir. "Çok miktarda rastgele konuşulan bir mecliste oturan bir kişi, o meclisten ayrılmadan önce şöyle söylerse Allah onun orada yapılan yanlışlıklardan kazandığı günahını affeder. "Subhanekellahumme ve bihamdik. Eşhedüenla ilahe illa ente. Estağfiruk ve etûbu ileyk" (Ey Allahım! Sana hamdederek seni tesbih ederim, senden başka ilah olmadığına şahadet ederim. Senden bağışlanma diliyor ve huzurunda tevbe ediyorum.) "İkinci anlaşılan şekil şudur: "Siz uykunuzdan uyanıp, yatağınızdan kalktığınız zaman Rabbinizi tesbih ederek ona hamdediniz" Peygamberimiz bunu da yapmıştı ve Sahabe-i Kiram'a da uykudan uyandığınız zaman şöyle söyleyin demişti: "Lailahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mülkü ve lehu'l hamdu ve huve ala kulli şey'in kadir. Subhanallah, velhamdulillah ve lailahe illallahu" (Müsned-i Ahmed, Buhari, Ubade bin Sabit'in rivayetine göre) Üçüncü anlaşılan mânâ ise şöyledir: "Siz namaz kılmak için ayağa kalktığınız zaman Allah'ı hamd ve tesbih ile namaza başlayın." Peygamberimiz (s.a) bu emre uyulması için namazın başında alınan iftitah tekbirinden sonra şöyle söyleyiniz demiştir: "Subhanekellahumme ve bihamdik ve tebarekesmuk ve teala cedduk ve la ilahe gayruk." Dördüncü anlaşılan mânâ ise şöyledir: "Siz Allah yoluna davet için harekete geçtiğiniz zaman ona, Allah'a hamd ve tesbih ile başlayınız". Bunu da Peygamberimiz (s.a) sürekli yapmıştır. Çünkü konuşmalarına ve hutbelerine daima Allah'a hamd ve ona övgü ile başlardı.
Müfessir İbni Cerir'in anlattığına göre, diğer bir mânâ da şöyledir, "Siz öğle uykusundan kalktığınız zaman namaz kılınız" Bu namaz da öğle namazıdır. Mevdudi

Bundan maksat: Hem akşam, hem de yatsı ve teheccüd namazlarıdır. Hem Kur'an-ı Kerim okumak, hem de Allah'ı zikretmektir.
Yıldızların geri dönmesinden maksat, gecenin son parçasında onların batması ve sabah aydınlığının görünmesi ile yıldızların ışığının sönmesidir. Bu da sabah namazı vaktidir. Mevdudi

Bu ayetlerde de yine Resulullah’a hitap edilerek kendisine müşriklerin sinsi planları karşısında güvencede olduğu ve bundan sonra nasıl bir yol izlemesi gerektiği konusunda açık talimatlar verilmiştir. Bu talimata göre Elçi tesbih etmeye; yani Allah’ı doğru tanıtmaya, ilahiyat öğretmenliği yapma görevine devam etmelidir.
Ayetteki “kalktığın zaman” ifadesi “görev yaptığın, işe dikildiğin zaman” demektir.
Artık şüphesiz sen Bizim gözlerimizin önündesin” ifadesi ise “Biz senin neler yaptığını görüyor, neler söyle­diğini işitiyoruz. Sen, görüp gözeteceğimiz, koruyup kollayacağımız, seni himaye edeceğimiz bir konumdasın; seni kendi haline bırakmış değiliz, seni koruyoruz” demektir. Nitekim Rabbimiz Musa (as) ve Nuh (as) için de aynı destekleyici ifadeleri sarf etmişti:

‘Onu [Musa’yı] tabut içine koy da denize bırak, sonra da deniz onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan birisi alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, hani kız kardeşin yürüyordu da ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Musa! (Ta Ha/39, 40)

Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].” (Hûd/37)

Bunun üzerine Biz ona: “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde Söz geçmiş olanların dışındaki ehlini [aileni, yakınlarını, inananlarını]  gemiye sok. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Şüphesiz onlar boğulmuşlardır. Sonra sen ve beraberindeki kişiler gemiye yerleştiğinde de: ‘Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir’  de! Ve: ‘Rabbim! Beni bolluk olan bir yere indir/bana bolca ikramda bulun. Sen, indirenlerin/ikramda bulunanların en iyisisin’ de” diye vahyettik. (Müminun/27)

Onu [Nûh'u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akıp giden, levhaları [tahtaları] ve çivileri/urganları olan (sal) üzerinde taşıdık. (Kamer/14)

Daha evvel “Tesbih” kavramının Allah’ı doğru tanıyıp doğru tanıtma; yani Allah’ın noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğunu bilmek ve bildirmek demek olduğunu defalarca açıklamıştık. Rabbimiz bu emrinin sürekli olarak yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu hem konumuz olan 48, 49. ayetlerde hem de muhtelif ayetlerde bildirmektedir:

O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et! (Kaf/39)

Kullarıma, hiç şüphesiz Benim çok bağışlayıcı ve pek merhamet edicinin ta kendisi olduğumu, Benim azabımın da, çok acıklı bir azabın ta kendisi olduğunu önemle haber ver! (Hicr/49)

O halde, Allah’ın arındırılması! Akşama erdiğinizde de sabaha erdiğinizde de... Gece sırasında da öğleye erdiğinizde de… Göklerde ve yerde hamd de sadece O’na aittir. (Rum/17)

O nedenle, sen onların söylediklerine karşı sabret. Ve güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbîh et! Ve geceden bir bölümde… Ve secdelerin artlarında da O'nu tesbîh et. (Kaf/40)

Artık onların söylediklerine sabret, hoşnutluğa erebilmen için güneşin doğuşundan önce de batışından önce de Rabbinin Hamdi ile tesbih et. Gecenin bazı saatleriyle gündüzün iki ucunda da tesbih et! (Ta Ha/130)

Yukarıdaki ayetlerin ekseni “Allah’ı tesbih etme” konusudur. Resulullah’tan defalarca istenen görev, “Allah’ı tesbih etme” yani Allah hakkında insanlara doğru, açık, anlaşılır, sıhhatli bilgiler vermektir. Bunu kısaca ilahiyat eğitimi olarak tanımlayabiliriz. Çünkü İslam dini, merkezinde “Allah” hakkında sahih ve anlaşılır bilgilerin bulunduğu bir inanç ve amel sistemidir. Sistemin can alıcı noktası, kulların Allah ile sahih ve sağlam bilgiler ışığında bir gönül bağı kurmasıdır. Bu bağ, insanın nihaî kurtuluşu için temel gereklilik olan “iman”dır. Kulların tüm diğer davranışları ancak temeli doğru atılmış bu gönül bağı sayesinde ahlakî bir doğrultu kazanabilir.
Dikkat edilirse, “tesbih etme” eyleminin vakitleri olarak ayetlerde “sabah”, “akşam”, “gece” ve “gündüzün iki ucu” gibi kavramlar kullanılmıştır. Arabistan’ın o günkü halkı için en uygun vakitler sabah, akşam ve gecedir. Bu kural coğrafyadan coğrafyaya, sosyal şartlardan sosyal şartlara değişebilir. İlahiyat eğitim ve öğretimi topluma en uygun zamanlarda verilmeli ve kesinlikle ihmal edilmemelidir. H.Yılmaz

Ve tenbih edatının “düşün” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 74:32 ile ilgili not 23'ün ilk bölümü. Tûr ifadesi (kelime anlamıyla, “dağ”) Kur’an'da, özellikle, Hz. Musa'nın vahiy aldığı yer olan Sina Dağı'nı anlatmak için kullanılmaktadır. Bu bağlamda, bir sonraki ayetin vurgulayacağı Dağ'da indirilen vahiy hakkında mecaz olarak kullanılmıştır. M.Esed

Tûr'un asıl mânâsı dağ demektir. Ayetteki Tûr'dan maksat, Allah'ın Hz. Musa'yı üzerinde peygamberlik ile şereflendirdiği özel bir dağdır. Mevdudi

Konuyu doğru anlamamız için önce konuya ait klasik kabullerden birini naklediyoruz:

Andolsun Tur’a” buyruğunda sözü edilen “Tur”, Yüce Allah'ın Musa (as) ile üzerinde konuştuğu dağın adıdır.
Yayılmış sahife[ler] içinde yazılmış Kitab’a…” Bununla müminlerin mushaflardan, meleklerin de Levh-i Mahfuz'dan okuduğu Kur'ân-ı Kerim kastedilmektedir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde “Şüphesiz o, oldukça şeref­li bir Kur'ân'dır. Korunan bir kitaptadır (Vakıa/77, 78)” buyur­maktadır.
Bir başka açıklamaya göre, bu ifadeden maksat diğer peygamberlere indirilmiş kitaplardır. Bu kitapların her birisi, o kitabı okuyanlarca okumak maksadıyla yayıp açtıkları inceltilmiş bir deri üzerinde bulunuyordu.
"Beyt-i Ma'mur'a" buyruğu hakkında Ali, İbn Abbas ve başkaları şöyle demişlerdir: Bu, Kâbe hizasında semadaki bir evdir. Her gün oraya yetmiş bin melek girer, sonra oradan çıkarlar ve tekrar bir daha oraya dönmezler.
Ali (r.a) dedi ki: O, altıncı semada bir evdir. Dördüncü semada olduğu da söylenmiştir. Enes b. Malik, Malik b. Sa'saa'dan şöyle dediğini rivayet etmek­tedir: Rasûluüah (sav) buyurdu ki: "Ben dördüncü semaya götürüldüm. Önümüze Beyt-i Ma'mur yükseltildi. Onun Kâbe’nin tam hizasında olduğunu gördüm. Eğer aşağı düşecek olursa, Kâbe’nin üzerine düşer. Her gün ora­ya yetmiş bin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya dönmezler.' Bunu el-Maverdi zikretmiştir   
El-Kuşeyrî'nin İbn Abbas'tan naklettiğine göre, Beyt-i Ma'mur dünya semasındadır.
Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: İbnu'l-Kevva, Ali (r.a)'a “Beyt-i Ma’mur nedir?” diye sormuş, o da şöyle cevap vermiştir: “O, Arş’ın altında ed-Durah diye anı­lan yedi semanın da üstünde bir evdir.”
Es-Sıhah'da da böyledir: "Ed-Durah", semada bir ev olup İbn Abbas'tan rivayete göre o Beyt-i Ma'mur'dur. Oranın mamur olması ise oraya çokça meleklerin girip çıkmasından dolayıdır.
El-Mehdevî de İbn Abbas'tan söyle demektedir: Beyt-i Mamur Arş’ın hiza-sındadir.
Müslim'in Sahih'inde yer alan Malik b. Sa'saa'nın Peygamber (sav)'dan İsra hadisinde yaptığı rivayet de şöyledir; "Sonra bana Beyt-i Mamur yüksel­tildi. ‘Ey Cebrail, bu nedir?’ diye sordum. Dedi ki: ‘Bu, Beyt-i Ma'mur'dur. Bu­raya her gün yetmiş bin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya geri dön­mezler. Bu onların üzerindeki son sorumluluktur."  Böyle diyerek hadisin geri ka­lan bölümünü zikretmektedir.
Sabit'in Enes b. Malik'ten rivayetine göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Bana burak getirildi..." Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: "Sonra yedinci semaya yükseltildik. Cebrail (a.s) kapının açılmasını istedi. ‘O kim?’ diye soruldu, ‘Cebrail’ dedi. ‘Seninle beraber kim var?’ diye soruldu, O ‘Muhammed (sav)’ diye cevap verdi. ‘Ona peygamberlik verildi mi?’ diye sorul­du, o ‘Evet, ona peygamberlik verildi’ dedi. Kapı bize açıldı. İbrahim (a.s)’ı sırtını Beyt-i Ma’mur'a yaslamış olarak gördüm. Bir de baktım ki oraya her gün yetmiş bin melek giriyor ve tekrar oraya geri dönmüyorlar
Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Göklerde ve yerler­de Yüce Allah'ın on beş evi vardır, Bunların yedisi semada, yedisi yerlerde ve biri de Ka'be'dir. Bütün bu evler Ka'be'nin karşısındadırlar.
El-Hasen: ‘Beyt-i Ma’mur, Ka'be'nin kendisidir’ demiştir. El-Beytu'l-Haram, insanlar tarafından imar edilen beyttir. Yüce Allah burayı her yıl altıyüzbin kişi ile imar eder. Eğer insanlar bu kadar sayıyı tamamlayamayacak olursa, Allah bu sayıyı meleklerle tamamlar. Yüce Allah'ın yeryüzünde kul­lar için koyduğu ilk ev odur.
Er-Rabi b. Enes dedi ki: Beyt-i Mamur yeryüzünde Âdem (a.s) dönemin­de Kâbe’nin bulunduğu yerde idi. Nuh (a.s)'ın dönemi gelince, Yüce Allah onlara haccetmelerini emrettiği halde onlar bunu kabul etmediler, ona kar­şı geldiler. Su yükselince Beyt-i Mamur kaldırıldı ve dünya semasında onun hizasına yerleştirildi. Her gün orayı yetmişbin melek imar eder. Sura üfürüleceği vakte kadar da bir daha oraya geri dönmezler. (Er-Rabi b. Enes devam ederek) dedi ki: Aziz ve celil olan Allah, İbrahim'e, Beyt’in yerini Beyt-i Ma’mur'un bulunduğu yerde gösterdi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hani Biz İb­rahim'e Beyt’in yerini tayin etmiş ve şöyle demiştik: Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, orada ikamet edenler, rüku' ve sucud edenler için bey­timi temizle! (Hac/26)”
"Yükseltilmiş tavana" buyruğu ile semayı kastetmektedir. Yüce Allah ona "tavan" adını vermektedir. Çünkü yere nisbetle sema, eve nisbetle tavan gi­bidir. Bunu da Yüce Allah'ın “Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık (Enbiya/32)” buyruğu açıklamaktadır. ( Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

 Ma'mûr olan ev [Kâbe]”: Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde mevcut İsrâ hadîsine göre Allah Rasûlü (s.a.), yedinci semâyı geçtikten sonraki kısmı şöyle anlatıyor: (Cebrail) beni Beyt-i Ma'mûr'a yükseltti. Bir de baktım ki, her gün yetmiş bin melek oraya giriyor ve kıyamete kadar bir daha dönmüyor. Yani bu yetmiş bin melek orada ibâdet edip onu tavaf ediyorlar. Aynen yeryüzü halkının Kâ'be'yi tavaf ettiği gibi. Beyt-i Ma'mûr da yedinci gök ehlinin Kâbe'sidir. Bu sebeple Hz. Peygamber, Hz. İbrahim Halîl (a.s.)’ı Beyt-i Ma'mûr'a sırtını dayamış olarak bulmuştur. Zira Hz. İbrâhîm yeryüzündeki Kâbe'nin bânîsidir. Elbette mükâfat amel cinsinden olacaktır. Beyt-i Ma'mûr Kâ'be’nin hizâsındadır. Her semâda o semâ ehlinin, içinde ibâdet edeceği ve kendisine doğru namaz kılacakları bir Beyt [Kâ'be] vardır. Dünya semâsındakine Beyt el-îzzet denilir. En doğrusunu Allah bilir.” (İbn Kesir)

Pasajda kasem edilen, yani şahit gösterilen, referans verilen olgular Allah’ın azabının kesinlikle olacağına kanıt gösterildiğine göre, yukarıdaki alıntılarda nakledilenlerin çoğunu kabul etmek mümkün olmaz. Çünkü kasem edilen olgular, bu alıntılardaki nakillerde vehme, hayale dayalı olarak anlatılmıştır. Hâlbuki verilen referanslar, gösterilen tanıklar ve kanıtlar gerçek-somut, yaşanmış ve yaşanabilir olmalıdır.
Surenin başında kasem edilerek Allah’ın azabına kimsenin engel olamayağına verilen referanslar:

1- TUR: Burada kasem Tur’un kaldırılmasınadır. Tur’un eteğinde bulundukları dönemde azmış olan İsrailoğulları, bu dağdaki patlama ile cezalandırılmıştır. Bu hem Kur’an’da, hem Kitab-ı Mukaddes’te, hem de İsrailoğulları tarihinde var olan, bilinen, inkâr edilmeyen bir olaydır. Kimse bu azaba engel olamamıştır.
Kur’an’da:

Hani bir zamanlar Biz o dağı gölgelik [şemsiye] gibi onların tepesine çekmiştik de onun üzerlerine düşeceğine inanmışlardı. –“Takvâ sahibi olmanız için size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın!”– (Araf/171)

Hani bir zamanlar Biz, Tur’u/ dağı da üstünüze kaldırarak sizden mîsak [sağlam bir söz] almıştık: “Takvalı olmanız için verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın.” (Bakara/63)

Ve hani sizden misak almış ve Tur’u üstünüze yükseltmiştik: ‘Size verdiğimizi [Kitab’ı] kuvvetlice alın ve dinleyin.’ Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik/ topluca sarıldık.’ Ve inkârları yüzünden buzağı [altının ilahlığı] kalplerine içirilmişti. De ki: ‘Eğer inananlar iseniz İnanıyorsanız, inancınızın size emrettiği şey ne çirkindir! (Bakara/93)

Ve söz vermeleri nedeniyle Tur’ [dağı]  üzerlerine kaldırdık. Ve onlara: “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara: “ibadet gününde sınırları aşmayın” dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık. (Nisa/154)

Talmud’da:

"O Kutsal Varlık, Sina Dağı'nı büyük bir tekne gibi onların üstüne kaldırdı ve: "Tevrat'ı kabul ederseniz iyi olur, yoksa burası mezarınız olur" dedi. (Talmud; Shab, 88)

Kitab-ı Mukaddes’te:

Halk gök gürlemelerini, boru sesini duyup şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başladı. (Çıkış; 20; 18) H.Yılmaz 

Eski zamanlarda, uzun zaman korunması, elde bulundurulması istenen kitaplar kağıt yerine ceylan derisi üzerine yazılırdı. Bu deri, özel olarak yazmak için ince deri ya da zar şekline getirilir ve konuşma dilinde de ona "Rakk" denilirdi. Semavi kitaplara inananlar uzun müddet korunsun ve devam etsin diye genellikle Tevrat, Zebur, İncil ve Peygamberlerin getirdikleri sahifeleri işte bu "Rakk" (çok ince deri) üzerine yazarlardı. Buradaki "açık kitaptan" maksat: Kitap Ehli olanların yanında bulunan mukaddes kitaplar topluluğudur. Onlar kaybolmadıkları, okudukları ve içinde ne yazdığı kolaylıkla öğrenilebildiği için ona "açık kitap" denilmiştir. Mevdudi

YAYILMIŞ İNCE DERİ [PARŞÖMEN] ÜZERİNE SATIRLAŞTIRILMIŞ KİTAP: Yazının icadı kâğıdın icadından evveldir. Tabletlerden, papirüslerden sonra yazı malzemesi olarak parşömen geliştirilmiştir. Uzun zaman korunabilmesi, elde bulundurulması nedeniyle yazılıp korunmak istenen kitaplar başka malzeme yerine ceylan derisi üzerine yazılırdı. Kutsal kitaplar da böyle yazıldı ve böyle korundu. Geçmişe ait korunmuş sahifeler, “rakk-ı menşur” denilen ceylan derilerinde yazılıdır.
Kasemin bu kitaplara yapılmış olması, onların içerisinde azmış olanların akıbetlerine dair bilgilerin varlığından dolayıdır. O kitapları okuyanlar, Rabbimizin azgınları cezalandırdığı ve kimsenin buna engel olamadığı bilgisine sahip olurlar. H.Yılmaz

Bu, insan bilincinin şafağından bugüne kadar insanların -çoğu zaman bulanık şekilde de olsa- Allah'ın varlığını devamlı olarak kavradıkları ve O'nun peygamberlerine bahşettiği sürekli ve doğrudan vahyin telkiniyle ve ibadet yoluyla O'na daha çok yaklaşmaya çalıştıkları gerçeğinin bir temsîlidir. Bu nedenle Beydâvî, el-beytu'l-ma‘mûr ibaresini müminin kalbinin mecazî ifadesi olarak değerlendirir. M.Esed

"Mamur Ev" den Hasan Basri hazretlerine göre: Hac, Umre ve Ziyaret tavafı yapmak için bu gibi sebeplerle hiçbir zaman boş kalmayan, "Beytullah", yani "Kâbe" kastedilmektedir. Hz. Ali, İbn Abbas, İkrime, Mücahid, Katade, Dahhâk, İbn Zeyd ve diğer müfessirler bundan, Mirac sırasında peygamberimizin zikrettiği, duvarında perdelenmiş olarak Hz. İbrahim'i gördüğü mamur ev kastedilmiştir, demektedirler.
Mücahid, Katâde ve İbn Zeyd demektedirler ki: Nasıl Kâbe yeryüzündekiler için Allah'a tapanların merkezi ve dönüş yeri ise, bunun gibi her gökte oradakiler için bir Kâbe vardır. Allah'a ibadet edenler için yeryüzü Kâbe'si gibi merkez ve dönüş yeri olma görevi yapmaktadır.
Bunlardan bir Kâbe de duvarında perde gerilmiş olarak Peygamberimiz'in Hz. İbrahim'i gördüğü Kâbe idi. Peygamberimiz'in Hz. İbrahim ile ilgisi tabiidir. Çünkü o yeryüzü Kâbe'sinin inşacısıdır.
Bu geniş bilgiler göz önüne alınınca bu ikinci tefsirin, Hasan Basri hazretlerinin tefsirine ters düşmediğini hatta ikisini birleştirerek, sadece yer yüzü Kâbesi'ne yemin edilmemiş olduğuna, bu yeminin kainatta var olan bütün Kâbelerin hepsini içine aldığını da düşünebiliriz. Mevdudi

  MA’MUR EV:المعمورel-Ma’mur” sözcüğü “imar edilmiş, ömürlendirilmiş” anlamındadır. Yukarıda alıntıladığımız nakillerdeki gibi göklerde olan bir ev değildir; Mekke’deki Beytullah’tır yani Kâbe’dir. Burada referans verilen olay ise Allah’ın Kâbe’yi yıkmak isteyen düşmanları perişan ettiği “Fil Vakası”dır.

Görmedin mi nasıl etti Rabbin ashab-ı file!
Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı?
Onların üzerlerine öbek öbek uçanlar [bulutlar, boran] göndermedi mi?
Ki onlara pişmiş taşlar ile birlikte büyük taneli yağmur yağdırıyorlardı.
Sonunda onları bir yenik bitki yaprağı gibi yapıverdi. (Fil/1-5) H.Yılmaz

"Yüksek Tavan"dan, yeryüzünü bir kubbe gibi çevrelemiş gözüken gökyüzü kastedilmektedir. Ve ayette bu kelime bütün yüce alem için kullanılmıştır. (Geniş bilgi için bakınız: Kaf an: 7) Mevdudi

YÜKSELTİLMİŞ TAVAN: Ayetteki bu ifade ile Ad ve Semud kavimlerinin helak edilişlerine dikkat çekilmiştir.

Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah onların duvarlarına temellerinden geldi. Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi. (Nahl/26) H.Yılmaz

Yani, “görünür evrenin uçsuz bucaksızlığını ve harika bir şekilde düzenlenişini bilinçli bir Yaratıcı'nın kanıtı olarak düşün”. M.Esed

Ayette 'Mescur" kelimesi geçmektedir. Çeşitli mânâları açıklanmış, bazı müfessirler buna "Ateşle dolu" demektir demişler, bazıları suyu yer altına inerek kaybolmuş boş ve ıssız yer mânâsını vermişler, bir kısmı "Hapsedilmiş" mânâsına almış ve denizin suyu yer altına giderek kaybolmasın ve kara üzerine yayılarak da yeryüzünde yaşayanların hepsini birden boğmasın diye, deniz tutulmuştur, (hapsedilmiştir) demektir demişlerdir. Bazıları tatlı ve tuzlu, sıcak ve soğuk her çeşit su gelip içine katıldığı için ona karışık mânâsı verirken, bazıları da ona dopdolu ve dalgalı mânâsını vermişlerdir.
Bunlardan ilk ikisinin yer ve durumla hiç ilgisi yoktur. Denizin tabanı yarılarak suyunun yer altına inmesi, onun ateşle dolması gibi iki durumu da kıyamet koparken meydana gelecek hallerdir. (Tekvir Suresi: 6, İnfitar: 3'te de böyle açıklanmıştır.) İleride meydana gelecek olan durumlar bu gün yoktur ki onlara yemin edilerek, insanlara, ahiretin vuku bulacağına dair kesin bilgi verilsin. Bu sebeple bu iki mânâyı atarak burada "Mescur" kelimesi hapsedilmiş, tutulmuş, karışık, dopdolu ve dalgalı mânâlarına alınabilir. Mevdudi

DOLDURULMUŞ/TUTUŞTURULMUŞ DENİZ: Ayetteki مسجور Mescur” kelimesi, “ سجرscr” kökünden türetilmiştir. “Scr”, “doldurmak, akmak, suyu gitmek, sel suyuyla dolmak, fırını tutuşturmak” anlamlarındadır. (Lisanü’l- Arab, c. 4, s. 498,499, scr mad.)
Sözcüğün bu anlamları dikkate alındığında, “doldurulmuş deniz” ifadesiyle şu azapların anlaşılması mümkün olmaktadır: Nuh kavmin suya gark edilmesi, Firavun ve yakınlarının suda boğulması, Sebe’ halkının sel felaketiyle cezalandırılması, Semud ülkesi gibi nice memleketlerin kuraklıkla, göllerinin, nehirlerinin kurutulup her yanının çölleşmesi ile cezalandırılması.

Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].”
Ve o, gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O [Nuh] dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz. -Artık o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ileride bileceksiniz.-
Nihayet emrimiz geldiği ve fırın/ tandır kaynadığı zaman Biz dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları onun içine yükle.” -Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.-
Ve o [Nuh] dedi ki: “İçerisine binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
O [Nuh’un oğlu], dedi ki: “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” O [Nuh]; “Bugün O’nun [Allah’ın] merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi.
Ve “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. Ve o zalim kavme, “Uzak olun! [kahrolun!]” denildi. (Hud/36-44)

Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. -Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/90- 92)

Hani bir zamanlar da, siz bakıp dururken,  Biz, denizi size yarıp da sizi kurtarmıştık ve Firavun'un yakınlarını suda boğmuştuk. (Bakara/50)

Ant olsun ki, Sebe' kavmi için iskan ettikleri yerde bir ayet vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! -“Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için şükredin [karşılığını ödeyin]! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!”-
Fakat onlar yüz çevirdiler [karşılığını vermediler]. Biz de üzerlerine Arim [barajların] selini salıverdik ve iki bahçelerini onlara buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.
Bu,  onların küfretmeleri nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız. (Sebe/15-17)
Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular sonra da ateşe sokuldular. Sonra da kendileri için Allah'ın astlarından yardımcılar bulamadılar. (Nuh/25)

 [Nûh] dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvaya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?”
Bunun üzerine o'nu yalanladılar, Biz de o'nu ve o'nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler. (A’raf/61-64)

De ki: “Gördünüz mü? Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?” (Mülk/30)

Semud azgınlığı sebebiyle yalanladı;
en zorlu bedbahtları görevi kabul edip gittiği zaman,
Allah’ın elçisi onlara demişti ki: “Allah’ın devesi!” ve “Onun su içmesi!”
Fakat onlar, onu yalanladılar, deveyi de inciklerini kesip öldürdüler.
Rabbleri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi [yerle bir etti]. (Şems/11-14) H.Yılmaz

 

Yemin edilen Tûr; Medyen’de Hz. Musa’nın ilâhî hitaba mazhar olduğu dağdır. Kitaptan maksat, Tevrat, Kur’an veya levh-i mahfuzdur. Beyt-i Ma’mûr ise Kâbe veya semada meleklerin tavaf ettiği makamdır. S.Ateş

Kendisinden dolayı o beş şey üzerine yemin edilen hakikat budur. Rabbin azabından murad ahirettir. Çünkü burada muhatap, ona iman edenler değil, onu inkar edenlerdir. Ve onlar hakkında da o ahiretin gelişi elbetteki bir azaptır. Bu bakımdan ona kıyamet veya ahiret ya da ceza günü denmesi yerine "Rabbin azabı" denmiştir. Kendileri ile yemin edilen o beş şeyin ahiretin meydana gelişine nasıl delâlet ettiğini artık iyice düşününüz. Tûr; ayak altına alınmış ve ezilmiş bir halkın ayağa kaldırıldığı, galip ve çok güçlü bir halkın da ayak altına alınmaya karar verildiği bir yerdir. Bu karar tabiat kanunlarına bağlı olarak değil, ruhani kanunlar ve hakların ele geçirilmesi, herkesin hakettiğini alması prensiplerine göre verilmiştir. Bu bakımdan ahiret hakkında, tarihi olaylarla ispatlama şeklinde Tûr bir delil ve alâmet olarak ileri sürülmüştür. Denmek istenen de, İsrailoğulları gibi güçsüz ve zayıf bir kavmin ayağa kaldırılması, Firavun gibi çok güçlü bir diktatörün de askerleri ile toptan suda boğdurulmasıdır. Bu olayın karar ve hükmü ise, ıssız bir gecede Tur Dağı'nda verilmişti. Kainat nizamının karakterinin, insan gibi akıllı ve iradeli bir yaratık hakkında nasıl manevî bir hesaba çekilmeyi ve amellerin karşılığını görmeyi gerektirdiğini, bu gereğin yerine gelmesi için de bütün insanlığın bir araya getirilerek sorguya çekileceği hesap gününün mutlaka olması gerektiğine bu en açık bir misaldir. (Geniş bilgi için bakınız: Zariyat an: 21.)
Kainatın yaratıcısı tarafından dünyaya ne kadar peygamber gelmişse, onlar da ne kadar kitap getirmişse hepsi, her devirde Hz. Muhammed'in (s.a.) verdiği haberi verdiklerinden dolayı mukaddes kitapların topuna birden and içilmiştir. O haber de şudur: Bütün gelmiş geçmiş insanlar birgün yeniden diriltilerek Rab'leri karşısına getirilecek ve amellerine uygun olarak ceza veya mükafat bulacaklardır. Kıyamet gününü haber vermeyen, ya da bunun tam tersine, insana, "bu dünya hayatından başka hiçbir hayat yoktur" diye öğreten ve "İnsan öldükten sonra toprak olacaktır, ondan sonra da ne hesap, ne kitap vardır" diyen tek semavi kitap yoktur.
O devirde Kâbe, Araplar için Allah'ın Peygamberi'nin doğruluğunun, Allah Teala'nın yüce hikmetinin ve muazzam kudretinin onlarla birlikte olduğunun açık delili oluşundan dolayı mamur eve yemin edildiğini açıkça ispat etmekteydi.
Bu ayetlerin inişinden 2500 sene önce susuz, bitkisiz ve insanların yaşamadığı dağlara, yanına asker ve malzeme almadan bir kişi geliyor, karısı ve bir emzikli çocuğu tamamen yalnız bırakıp gidiyor. Bir müddet sonra da aynı kişi gelerek bu ıssız yerde Allah Teala'ya ibadet için bir ev inşa ediyor ve "Ey insanlar! Gelin bu evi ziyaret ederek haccedin" diye çağırıyor. Bu inşaat, arkasından bu çağrı, hayret edilecek şekilde bütün Arapların merkezi haline gelen ev olacak biçimde benimseniyor.
Bu çağrıya Arabistan'ın her köşesinden insanlar "Lebbeyk Lebbeyk (duydum ve geldim) diyerek kalabalıklar halinde geliyorlar. İki bin beş yüz seneden beri "bu ev" etrafında bütün memlekette kan gövdeyi götürürken onun hudutları içine girince kimsenin kimseye el kaldırmaya cesareti olmadığı bir emniyet ve huzur yuvası olmuştur. Bu ev sayesinde her sene dört ay boyunca Arabistan'a huzur nasib olmuş, bu müddet içinde kervanlar emniyet içinde yolculuk yapmış, panayırlar kurulmuş, ticaret devam etmiştir.
Hatta bu evin öyle bir azameti olmuştur ki, bu ikibin beşyüz senelik zaman zarfında, hiçbir büyük diktatör bile ona tecavüze, bir taşını oynatmaya cesaret edememişti. Cesaret eden de Allah'ın gazabına uğrayıp aleme ibret olmuştur. Bu olayı, bu ayetlerin nüzulünden sadece kırk beş sene önce kendi gözleri ile görmüşlerdi. Onu görenlerden birçokları da Mekkelilere bu ayetler duyurulduğu sıralarda, hayatta idiler. Allah'ın Peygamberi'nin rastgele ve asılsız konuşmayacağına bundan daha büyük delil ne olabilirdi? Başkalarının görmediğini onlar görmüşler, başkalarının akıllarının ermediği hakikatler onların dilinde okunur olmuştu. Görünüşte onlar, bir devrin insanları gördüklerinde delilik zannedecekleri ve yüzlerce seneden sonraki insanlar onu görünce gözlerinin hayrete düşeceği bir iş yapıyorlardı. Bu şerefe ulaşan insanlar her zaman ittifakla kıyametin geleceğini, haşır ve neşrin olacağını haber verirlerken bunu delilerin saçmalığı kabul etmek, deliliğin ta kendisidir.
Yüksek kubbe (Gökyüzü) ve dalgalarla dolu denize, ikisi de Allah'ın hikmet ve kudretine delâlet ettiklerinden dolayı yemin edilmiştir. İşte bu hikmet ve kudretler ahiretin mümkün olduğunu gerçekleştiriyor, meydana geleceğinin kesinliğini ve meydana gelmesinin gerekliliğini de ispat etmiş oluyor.
Gökyüzünün delâleti üzerinde, biz bundan önce Kaf Suresi'nin tefsirinin 7. açıklama notunda izahlarda bulunduk. Bir kimse, inkarcılığın peşin hükmüne saplanmadan iyice incelerse kalbi şunu tasdik eder: "Yer üzerinde bu kadar büyük miktarda su kütlesinin toplanması hiçbir tesadüf sonucu olmayan, kendi başına, san'atkarane ve düzenle yapılmış bir olaydır. Hem de bununla o kadar sayısız hikmetler ilgilidir ki tesadüfen böyle hikmetlice, çok ince hesaplarla hazırlanmış bir sistemin kurulması mümkün değildir. Bu denizde sayısız hayvanlar yaratılmıştır.
Bunlardan her cinsin vücut düzeni, içinde yaşaması gerektiği derinliğe tam uygun olarak yaratılmıştır. Hergün içinde ölen yüzbinlerce hayvan cüsseleri, bozulup kokuşmasın diye suyu tuzlu yaratılmıştır. Yerin yarıklarından geçerek derinliklerine inmesin, ne de kara üstüne yayılarak onu suya boğmasın diye suyu belli ölçüde doldurmuştur. Hatta milyonlarca seneden beri o, bu ölçüde durdurulmuştur. Bu muazzam su kütlesinin var ve sürekli oluşundan dolayı yeryüzünün kuru bölgelerine düzenli yağmur ulaşıyor. Bu sisteme güneşin sıcaklığı, havanın esişi tam bir kaide içerisinde yardımcı oluyor. Denizin boş olmaması ve çeşitli yaratıkların onun içinde bulunmasından dolayı insan, gıdasının ve ihtiyaç duyduğu pekçok şeylerin büyük bir miktarını elde ediyor. Denizin bir ölçüde durmasından dolayı üzerinde insanların yerleştiği kıt'a ve adalar meydana geliyor. Denizin değişmeyen sabit bir takım kaidelerine uyarak burada gemicilik yapabilmesi de mümkün olmuştur. Bir hikmet sahibinin hikmeti ve bir Kadiri Mutlak'ın muhteşem kudreti olmadan bu ahenkli deniz sistemi düşünülemez. Ve ne de insan ve yeryüzünün diğer yaratıklarının çıkarlarının denizin bu düzeni ile derin ilgisinin rasgele kurulduğu da düşünülemez. Bundan sonra artık, bir kimse Hakim ve Kadir olan Allah'ın, insanın yeryüzüne yerleşmesi için sayısız düzenlemelerle birlikte bu tuzlu denizi de o düzene uygun olarak yarattığını kabul eder, bu düzenden yararlanır ve fakat hesaba inanmazsa eğer ahmaklık etmiş olur. Çünkü bu hikmet sahibi Allah, denizlerle insanoğlunun tarlalarını sulayacak, onunla da insana rızık verecek, ama "Benim verdiğim rızkı yedin de hakkını nasıl verdin?" diye asla sormayacak mı? Ve o Allah, bu denizin sırtında gemilerini dolaştırma gücünü insana verecek ama, "Bu gemiyi sen hak ve doğrulukla mı dolaştırdın ya da onunla dünyada vurgunculuk mu yaptın?" diye hesaba çekmeyecek mi? Kudretinin en küçük bir tezahürü, bu muazzam denizin yaratılması olan bir Kadir'i Mutlak'ın, gökyüzünde dolaşan bu boşluktaki küre üzerine bu kadar büyük miktarda suyu sabit tutanın, bu kadar büyük miktarda tuzu bu deniz içinde eritenin, çeşit çeşit, sayısız yaratıkları onun içinde yaratıp sonra da hepsinin rızkını onun içinde hazırlayanın ve her sene orada milyonlarca ton suları yükseltip havanın içine çekerek milyonlarca kilometre kare kuru bölgelere onu sistemli bir şekilde yağdıranın insanı bir kere yarattıktan sonra onu yeniden yaratmak istese de yaratamayıp aciz kalacağını düşünmek de büyük bir geri zekalılıktır. Mevdudi

Ayet içinde "Temuru's-Semau mevran" kelimesi geçmektedir. "Mevran" Arapça'da dolaşmak, heyecanlanmak, coşmak, salınarak yürümek, gezinmek ve tekrar tekrar ileri geri hareket etmek için kullanılır.
Kıyamet günü gökyüzünün alacağı durum bu kelimelerle açıklanarak, o gün kainatın bütün düzeninin alt üst olacağı ve gökyüzüne bakanların o her zaman aynı biçimde gözüken bir atlas gibi olan gökyüzünün bozulduğunu ve her tarafta bir kaynaşmanın koptuğunu görecekleri hatırlatılıyor. Mevdudi

Diğer kelimelerde dağları sapasağlam tutan yeryüzünün o tutuşu gevşeyecek, dağlar da köklerinden sökülerek uçuşup giden dağınık bulutlar gibi fezada uçuşmaya başlayacaklardır. Mevdudi

Belirtilmek istenen şudur: "Hz. Peygamber'den (s.a) kıyamet, ahiret, cennet ve cehenneme ait haberleri işitip onları alay konusu yapıyorlar. Saygı ile onları inceleme yerine, sırf eğlenmek için bu konular üzerine söz ebeliği ediyorlar. Ahiretle ilgili onların konuşmalarının gayesi hakikati anlamaya çalışmak değil, bilakis gönül eğlendirdikleri bir oyundur. Ve onlar gerçekten hangi akibete uğrayacaklarını hiç düşünmüyorlar. Mevdudi

Bu ayetlerde artık dünyanın işlevini tamamladığı, kıyametle beraber yeni bir oluşumun başladığı mesajı verilmekte ve ahireti inkâr edenleri bekleyen perişanlığa dikkat çekilerek inkârcılar uyarılmaktadırlar.

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrahim/48- 51)

Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır. (Neml/88)

Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yer yüzünü çırılçıplak/dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık.
Ve onlar, saf halinde Rabbine yayılmışlardır: “Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi Bize geldiniz. Aslında siz, sizin için buluşma zamanı kılmayacağımıza batılca inanıyordunuz.” (Kehf/47, 48)

Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] ...- İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar].” (Mümin/85)

Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.” (Ta Ha/105- 107)

Olacak o vak’a olduğu zaman. -Ki onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir.- Yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman. (Vakıa/5)

Sûr'a bir tek üfleme üflendiği,  yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, ogün dayanaksızdır. Melekler onun [semanın]  çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını da bunların fevkınde sekiz taşır. (Hakkah/14)

O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.  Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz. (Meariç/9)

O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür. (Müzzemmil/14)

Dağlar savrulduğu zaman… (Mürselat/10)

O gün Sûr’a üflenir: Siz de hemen bölükler halinde gelirsiniz.
Ve gökyüzü açıldı da kapı kapı oluvermiştir [oluverecektir].
Ve dağlar yürütülmüş de serap oluvermiştir. (Nebe’/20)

Dağlar yürütüldüğünde… (Tekvir/3)

Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (Kariah/5)
Konumuz olan ayetteki “Öyleyse, o gün boş uğraş içinde oynayıp duran yalanlayıcıların vay haline!” cümlesi, yalanlayıcıların boş işlerle, işe yaramayacak şeylerle uğraştıkları için kınanıp tehdit edildiklerini ifade etmektedir. Bu halleriyle onlar, mezbahaya kesime giderken karınlarını şişirmeye çalışan hayvanlara benzemektedirler. H.Yılmaz

Yani, dünyada peygamber sizi bu cehnenem azabı ile korkuttuğunda siz; "Bu sırf kelime oyunudur, sözle büyülemedir, bunlarla bizi ahmak yerine koyuyor" diyordunuz. Şimdi söyleyin! Önünüzdeki şu cehennem o sihrin bir görüntüsü müdür, yoksa size haber verilmiş olan, hakikaten hakettiğiniz bu cehennemi, hâlâ göremiyor musunuz? Mevdudi

Yani, “her iki halde de ona katlanmak ve dayanmak zorunda kalacaksınız, çünkü o sadece sizin kendi yaptıklarınızın ve davranışlarınızın bir sonucudur”: öteki dünyadaki “ceza” ve “ödüller”in, kişinin bu dünyadaki hareket ve davranış tarzlarının mantıkî sonuçlarının temsîlî tasvirleri olduğu gerçeğine işaret. M.Esed

Oyunla oynaşla ömür tüketen inkârcılar o gün cehennem ateşine itildikçe itilirler. Onlara “İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir?” denir. Böylece alay edip durdukları, çeşitli saçma bahaneler ileri sürek yalanladıkları ahiretin gerçekliğine bizzat tanık olurlar. İçine itildikleri ateş sadece yaptıklarının karşılığı olarak aldıkları bir karşılıktır.
Yalanlayıcıların cehennem kenarında “Peki, bu da mı bir sihir?” istihzasına maruz kalmaları, kendilerine Kur’an tebliğ edildiği, cehennem ile uyarıldıkları zaman elçi hakkında “Bu sırf kelime oyunudur, sözle büyülemedir, bunlarla bizi ahmak yerine koyuyor” dediklerine karşılıktır. Bir bakıma bu tavırları hatırlatılıp “Şimdi söyleyin! Önünüzdeki şu cehennem bir sihir midir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!” denilmektedir.
Bu sahneler, ileri derecede uyarı amacıyla verilmektedir. Nitekim bu sahneden sonra gelecek sahnelerde mücrimler her şeyi itiraf etmektedirler:

Onlar, toplu olarak Allah için ortaya çıktılar. Sonra da zayıf olan kişiler, büyüklük taslayan kişilere: “Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki, şimdi siz, Allah'ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?” dediler. Onlar: “Allah, bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk.  Bizler sızlansak ya da sabretsek bizim için birdir. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” dediler. (İbrahim/21)

Allah’ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyor­lar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride,  boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara: “Allah’ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar: “Bizden kaybolup gittiler; aslında; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” der­ler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!”  -İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!- (Mü'min/72)

Ve fasıklara [yoldan çıkanlara] gelince, onların varacağı yer de, Ateş’tir. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın”  denilecektir. Hiç kuşkusuz, dönerler diye, onlara, büyük cezanın astından en yakın cezadan da tattıracağız. (Secde/20)

Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş [şirke batmış] kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” deriz. (Sebe’/42)

O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, kâfirliğinizden dolayı tadın cezayı! Ve yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada temelli kalacaklardır.” (Al-i Imran/106)

Allah, "Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz." Diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz: "Tadın o yakıcının azabını!" diyeceğiz. (Al-i Imran/181)

Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! O [Rabbleri]: “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar: “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. O [Rabbleri]: “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi [der]. (En’am/30)

Ve onların Beyt’in [Kâbe’nin] yanındaki salâtları, sadece, ıslık çalmak ve el çırpmaktır. -Öyleyse küfretmiş olduğunuzdan dolayı bu azabı tadınız!- (Enfal; 35:

Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını- diye onları vefat ettirirken bir görseydin.” (Enfal/50)

Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler]. (Araf/39)

Şu ikisi, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve “Yakıcı azabı tadın!” (Hacc/22)

Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, ‘yapmış olduklarınızı tadın!” der. (Ankebut/55)

Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan/terk ettiğinizden dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz unuttuk/terk ettik [cezalandırdık] sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın!” (Secde/14) H.Yılmaz

Yani, peygamberlerin verdiği habere iman ederek dünyada kendini kurtaran ve insanı cehenneme layık kılan düşünce ve hareketlerden sakınan o kimseler. Mevdudi

Bir kimsenin cennete gireceğini belirttikten sonra tekrar onun cehennem azabından kurtarıldığını belirtmeye görünüşte hiçbir ihtiyaç yoktur. Ama Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde bu iki söz ayrı ayrı olarak kişinin cehennem azabından kurtulması kendi başına büyük bir nimet olduğu için anlatılmıştır. Ve "Allah (c.c) onları cehennem azabından kurtardı" buyruğunda, aslında kişinin cehennemden kurtulması Allah'ın fazlı ve keremiyle mümkündür. Yoksa "Beşeri eksiklikler her kişinin amelinde öyle kusurlar meydana getirir ki, Allah merhametinden dolayı göz ardı etmeseydi de şiddetli bir hesaba çekseydi hiç kimse yakalanmaktan kurtulamazdı" hakikatine işaret vardır. Bundan dolayı cennete girmek ne kadar büyük bir nimetse, insanoğlunun şu cehennemden kurtulması da ondan daha az bir nimet değildir. Mevdudi

Burada "Henîen" kelimesi, içinde çok geniş bir mânâ taşımaktadır. Cennette insanlar, elde edecekleri herşeyi hiçbir eziyet ve zahmet olmadan elde edeceklerdir. Onların tükenmesi ya da azalması diye bir endişe olmayacak. O nimetler için insanın hiç masraf yapması gerekmeyecek. Onlar cennet ehlinin arzusuna ve gönlünün isteğine uygun olacak, ne zaman isterse hemen getirilecek. Orada bir misafir gibi bulunmayacak ki gönlünden geçeni istemekten utansın. Hepsi onun geçmiş amellerinin karşılığı ve önceki kazançlarının meyvesi olacak. Yemesi içmesinden dolayı hastalanma tehlikesi olmayacak. O nimetler açlığı gidermek ve hayatı devam ettirmek için değil, sadece zevk almak için olacak ve kişi ondan ne kadar zevk almak istiyorsa alacak, bundan dolayı da hiçbir hazımsızlık ve rahatsızlık duymayacak.
O gıdalar hiçbir şekilde pislik meydana getirici de olmayacak. Bundan dolayı "zevkle" dünyada yeme içmenin mânâsı cennette zevkle yeme içmenin mânâsından farklıdır. Ondan kat kat fazla, geniş, yüksek ve üstündür. Mevdudi

Râzî'nin yukarıdaki ayet ve 18:31 ve 55:54 ile ilgili yorumlarında açıkladığı gibi, cennette “sedirler” yahut “halılar üzerinde uzanmak”, iç huzurunun ve zihin dinginliğinin bir sembolüdür ve Râzî'ye göre, serra (“o mutlu idi” [veya “oldu”]) fiil-kökünün hem surûr (“mutluluk”) hem de serîr (“sedir”) isimlerinin kökü olması da, bunu teyid etmektedir.

Hûrin ‘înin ifadesi ile ilgili bir açıklama için bkz. sure 56, not 8. Mevdudi

Çocuklarının dürüst ve erdemli oluşlarının anne-babalarının faziletini artıracağına işaret.Yani, anne-babalarının iyiliği, çocuklarını bireysel sorumluluktan kurtarmaz. M.Esed 

Böylece imanlı baba ve onun imanlı zürriyeti, cennete birlikte girer. Bu Allah’ın ona, çocuklarıyla birlikte cennette yaşaması için verdiği bir lütuftur. Ahirette herkes, hayır ve şer ne yapmışsa karşılığını alacaktır. Kişi yaptığına ipotek edildiğine göre, iyi amelle gelen ipoteği çözer. Aksini yaparsa cezaya çarptırılır. S.Ateş

Bu konu bundan önce Rad Suresi ayet 23 ve Mü'min Suresi ayet 8'de geçmişti. Ama burada o iki yerden daha da fazla büyük bir müjde verilmiştir.
Rad Suresi'ndeki ayette sadece: Cennet ehlinin babaları, dedeleri, evlatları, hanımları ve hanımlarından salih amel işlemiş olan kişiler de topluca onlarla cennete gireceklerdir, buyurulmuştu. Mü'min Suresi'nde de iman ehli hakkında melekler, Allah Teala'dan "Onların çocukları, eşleri ve babalarından salih amel işlemiş olanları da cennette onlarla buluştur" diye dua ettikleri anlatılmıştır.
Burada o iki ayetten daha fazla olarak şöyle buyurulmuştur. Eğer çocuklar, hangi iman derecesinde olursa olsun babalarının izinden gidiyor, onu takip ediyorsa, babalarının daha da güzel iman ve amelinden dolayı layık oldukları dereceye layık olmasalar bile, babaları ile buluşturulacaklardır. Bu buluşma arasıra birbirinin giderek başka biriyle buluşması gibi olmayacak. Onun için "Elhaknâhüm" kelimesi kullanılmıştır. Mânâsı: Onlar cennete onlarla birlikte bırakılacaklardır, demektir. Buna ilaveten, evlatla buluşturmak için babaların derecesi düşürülerek onlar aşağıya indirilmeyecek, aksine babalarla bir arada olmak için çocukların derecesi yükseltilerek onlar daha yükseğe ulaştırılacaklardır, açıklaması ile gönüller teskin edilmiştir. Burada şunu bilmek gerekir ki, bu ilahi buyruk ergenlik çağına ulaşıp da irade ve kendi isteği ile iman etmeye karar vermiş ve kendi arzusu ile imanlı ve sağlam büyüklerinin peşinden gidip, onlara uymuş olan büluğ çağına ermiş çocuklar hakkındadır. Mü'min bir kimsenin ergenlik çağına ulaşmadan önce ölen çocuklarına gelince, bunlar hakkında iman küfür, günah ve sevap gibi bir problem yoktur. O halde bunlar doğrudun doğruya cennete gidecekler ve babalarının gönülleri rahat etsin diye onlarla birlikte konulacaklardır.
Burada "Rehin" kelimesinin istiareli kullanılması geniş mânâ taşımasına sebep olmuştur. Bir kişi birinden bir miktar borç alır, borç veren de alacağının ödenmesi için teminat olarak borçlunun bir şeyini kendi yanında rehin tutarsa, o borcunu ödemediği müddetçe rehin geri verilmez. Belirtilen süre geçmesine rağmen rehin olan malını kurtarmazsa o rehin olunan şey alacaklının mülkiyetine geçmiş olur. Allah ile insan arasındaki muamelenin biçimi burada bu şekilde bir muameleye benzetilmiştir. Allah'ın insana dünyada bahşetttiği mal, mülk, güç, kuvvet, irade ve kabiliyetler, sanki Mevla'nın kullarına verdiği birer borçtur.
Bu borcun teminatı olarak da kulların nefsi Allah (c.c) katında rehindir. Kul bu malı, mülkü, bu güçleri ve iradeyi sağlam biçimde doğru yolda kullanarak iyilikler yapıp sevaplar kazanmak suretiyle borcunu öderse rehin olan şeyi yani nefsini kurtaracaktır. Yoksa o tutulup bırakılmayacaktır.
Önceki ayetin hemen arkasında bu mesele şu bakımdan buyurulmuştur ki; salih amel işlemiş mü'minlerin kendileri ne kadar yüksek dereceli kimseler olurlarsa olsunlar, çocuklarının rehinlerini geri alabilmeleri ancak kendi kazandıkları ile, kendi nefislerini kurtarmaları ile olabilecektir. Baba ve dedenin kazandığı sevaplar çocukları kurtarmayacaktır.
Evlat herhangi bir derecede olsa iman ve salih kimselere uyması sebebi ile kendini kurtarırsa elbette cennete onu aşağı mertebelerden yükseltmek, yüksek derecelerde baba ve dedeyi buluşturmak artık Allah'ın fazlı keremidir. Baba ve dedenin iyiliklerinin çocuklara yararı dokunabilir. Ama kendi kazançlarından dolayı, kendilerini cehenneme layık kılmışlarsa, baba ve dede hatırına, onların cennete konulması hiçbir surette mümkün değildir.
Bununla birlikte bu ayetten şu da anlaşılır: Aşağı derecede iyi çocukların yukarı derecedeki iyi babalarla buluşturulması, aslında o çocukların kazancının sonucu değil, babalarının kazancının sonucudur. Kendi amelleri ile bu nimete layık olanların gönlünü hoş etmek için çocukları onlarla buluşturulacaklardır.
Bu bakımdan Allah derecelerini düşürerek onları çocuklarının yanına göndermeyecek, aksine çocuklarından uzak kalış onların üzülmesine sebep olup onların üzerine Allah'ın nimetinin tamamlanmasında bir eksiklik kalmasın diye çocuklarının derecesi yükseltilerek onların yanına gönderilecektir. Mevdudi

. Bu ayette cennet ehline mutlaka her çeşit et verileceği anlatılmış, Vakıa Suresi'nin 21. ayetinde de kuş etinden onlara ikram edilip yedirileceği buyurulmuştur. Bu etin cinsinin ne olduğunu iyice bilmemekteyiz. Ama Kur'an-ı Kerim'in açıklamalarında ve bazı hadislerde cennetin sütü hakkında, onun hayvanların memelerinden çıkan süt gibi olmadığı, cennet balı hakkında; arıların yaptığı gibi olmadığı, cennet şarabı hakkında da onun meyvelerin çürütülüp çıkartılan suyundan olmadığı, bilakis Allah'ın kudreti ile bütün bunların kaynaklardan çıkıp nehirlerden akacağı şeklinde belirtildiği gibi; cennet etinin de kesilmiş hayvan etinden olmayacağı, ama bunun da Allah'ın kudreti ile yaratılacağı şekli ile yukardıkilerle kıyas edilebilir. Yeryüzü maddelerinden doğrudan doğruya süt, bal ve şarap yaratabilen Allah'ın aynı maddelerden, hayvanların etinden daha da lezzetli et yaratması, kudretinin üstünde değildir. (Geniş bilgi için bakınız. Saffat an: 25, Muhammed an: 21-23) Mevdudi

Karş. 37:47 -“o, çarpmayan ve sarhoşluk vermeyendir”; 56:19 -“onunla kafaları dumanlanmayacak ve sarhoş olmayacaklar”: bilinçli/ölçülü ve keyifli hoşnutluğun bir temsîli. Önceki “bolca meyve ve et -ne dilerlerse” şeklindeki atıf ile ilgili olarak Râzî, duyusal tatminin bu sembolik “bolluğu”nun doygunluğa yol açmayacağını, ama -insanın bu dünyadaki durumunun tersine daima tatmin edilecek olan hoşnutluk verici bir isteğin devamına yol açacağını anlatır. M.Esed 

Kadeh çok neş'e verdiğinden, ben alayım, ben alayım diye nizâ' ederler. Rızâ evinde nizâ' olmaz. Fakat bu nizâ', kavga değil, fazla sevinç ve memnunluktan ötürü aralarında dolaşan ortak kadehe duydukları eğilimi gösteriyor. Biri içiyor, ötekine veriyor. İçenler usanmıyor, Yine içmek için büyük bir sevinç ve iştiyâk içinde bekliyor. Kadeh o kadar tatlı ki kapışılıyor.S.Ateş

Yani o şarap, içilince sarhoş eden, lüzumsuz gevezelikler yaptıran, yahut söğüp saydıran, kavga gürültüye götüren veya dünya şarabından içenlerin yaptığı gibi çirkin hareketler yaptıran şarap gibi olmayacak. (Geniş bilgi için bakınız. Saffat an: 27) Mevdudi

Ayette "Ğılmanun lehum" buyurulmayarak "Ğılmânuhum" buyurulsaydı onların dünyadaki hizmetcilerinin cennette de onlara hizmetçi yapılacağı zannedilebilirdi. Halbuki cennete giren herkes dünyada onu hak ettiğinden dolayı cennete girecektir. Dünyada hizmetini yaptığı kimseye, cennete girdikten sonra da hizmet etmesine hiçbir sebep yoktur. Dünyadaki bir hizmetçi, iyi amelleri sebebi ile cennette, hizmet ettiği adama göre daha yüksek mertebede de olabilir. Bu bakımdan "gılmanun lehum" buyurularak o yanlış anlamaya fırsat bırakılmamıştır.
Bu ifade, cennette onlara hizmet için tahsis edilmiş erkek çocuklar olacağına açıklık getirmiştir. (Geniş bilgi için bkz. Saffat an: 26) Mevdudi

Sembolik bir ifade olan bu “birbirlerine, geçmiş hayatları hakkında soru sormaları”, Kur’an'da sıkça zikredilen, insanın bireysel bilincinin bedensel ölümünden sonra da kesintisiz biçimde yaşamaya devam ettiği gerçeğini vurgulamaktadır. M.Esed

Yani, "Biz orada zevku sefaya kapılıp, kendi alemimize gömülüp gaflette yaşamıyorduk. Bilakis Allah'ın bizi mes'ul tutacağı bir iş yapmayalım diye daima içimizde korku taşırdık."
İnsana en çok günah işleten şeyin, kişinin çoluk çocuğunu rahat yaşatması ve onlara iyi bir servet bırakması düşüncesi olduğundan dolayı bu ayette; bilhassa "Kendi ev halkı arasında korkarak hayat geçirme" olarak zikredilmiştir.
Bu yüzden o haram kazanır, başkalarının hakkına tecavüz eder ve çeşitli haram yollara sapar. Bundan dolayı cennet ehli aralarında şöyle diyecekler: Akibetimizin kötü olmasından bizi bilhassa kurtaran şey, çocuklarımızın arasında yaşarken onların hayatını müreffeh yapmak, muhteşem bir istikbal hazırlamak düşüncesinde olmayışımızdır.
Bu düşünce onların uğruna ahiretimizi mahvedecek dereceye ulaşan bir yolu seçmemize kadar bizi zorlamamıştı. Ve çocuklarımızı azaba layık kılacak bir yola itmedik. Mevdudi

 

Ayette "Semum" kelimesi geçmektedir, çok sıcak rüzgar demektir. Bu kelimeyle anlatılmak istenen, cehennemden yükselecek olan yakıcı alevlerin sıcak rüzgarlarıdır. Mevdudi

Zımnen, “bizim fiilen yaşadıklarımız aracılığıyla”. Bu parantez içi açıklama, bir sonraki kelimenin, genel kabul görmüş olan Kûfe ve Basra kıraatına göre innehû (“şüphesiz, O”) şeklinde okunması yerine Medine ekolüne göre ennehû (“ki O”) olarak okunmasına dayanmaktadır. Taberî'nin vurguladığı gibi bu kıraatlerin ikisi de doğrudur: Ben ikinci şekli tercih ettim, çünkü burada, yeniden dirilme sırasında nimet verilenlere bağışlanacak olan vasıtasız ve kuşatıcı bir basîrete işaret edilmektedir. M.Esed

Boş işlerle uğraşarak ömür tüketen yalanlayıcıların ahiretteki hallerinin anlatıldığı bir önceki pasajdan sonra, karşıtlık metoduna uygun olarak bu ayet grubunda da muttakilerin ahiretteki konumları tasvir edilmektedir. Muttakiler, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak cennetlerde zevkusefa süreceklerdir. Rabbleri onları cehennem azabından korumuş, ayrıca iri gözlülerle [ideallerindeki eşlerle] eşleştirilmişlerdir. “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!” denilmek suretiyle orada ağırlanmaktadırlar.  
Muttakilerin konumu Kur’an’da sık sık ve detaylı olarak verilmiştir:

Kesinlikle muttakiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahman’dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri], dolu dolu su kapları vardır. Onlar,  orada boş bir söz ve yalan duymazlar. -Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.- (Nebe’/31- 37)

İşte onlar [öne geçenler], Naim cennetlerindedirler.
Bir topluluk [çoğu] evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir.
(Onlar) yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış]  çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!”
Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! (Onlar), dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen [tükenmeyen] ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.
Şüphesiz Biz onları [kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su…] öyle bir inşa ile inşa ettik [yarattık]. Ki onları, sağın ashabı için albenili ve hepsi bir ayarda bakireler [dokunulmamışlar] kıldık [yaptık]. (Vakıa/12- 38)

-Onların [muttakilerin] çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.- Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine varis edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/71)

İşte onlar cennet ashabıdırlar. İşlemekte olduklarına karşılık orada ebedi olarak kalacaklardır. (Ahkaf/14)

İşte, kişi, kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden gizlenmiş olan şeyleri bilmiyor! (Secde/17)

Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır. (Ya Sin/57)

Sonra, kitabı sağından verilen kişiye gelince; hemen o, “Alın, okuyun kitabımı. Şüphesiz ben, hesabıma kavuşacağıma inanıyordum/ kesinlikle biliyordum” der. Artık o, meyveleri sarkmış yüksek bir cennette hoşnut bir yaşamdadır. -Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yiyin, için!- (Hakka/19- 24)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yeteneği olan kişiler; Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,. Rablerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikame etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun akıbeti; Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [Adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/23)

23. ayette “Orada kendisinde lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar” ifadesiyle cennet içkisi tanıtılmıştır. Cennet içkisi; içilince sarhoş etmez, lüzumsuz gevezelikler yaptırmaz, sövüp saydırmaz, kavga gürültü yaptırmaz. Bu durum Saffat suresinde ayrıntılı olarak bildirilmişti:

İşte onlar [Allah’ın arıtılmış kulları], kendileri için belli bir rızık; meyveler olanlardır. Naîm cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde ikram görenlerdir. İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş, kendisinde zararlı bir yön olmayan, sarhoşluk da vermeyen bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar. (Saffat/45) H.Yılmaz

Yukarıda ahireti gözler önünde canlandırdıktan sonra hitap yönü Mekke kafirlerinin kötü tutumlarına yöneltilmiştir. Bu kötü tutumları ile onlar Hz. Peygamber'in (s.a.) davetine karşı koyuyorlardı. Ayette hitap dış görünüşü ile Hz. Peygambere'dir. Ama aslında onun vasıtası ile bu sözlerin Mekke kafirlerine duyurulması istenmiştir. Her ne zaman Peygamberimiz (s.a) onların önünde kıyamet, haşir, neşir, hesap ve kitap, azap ve mükafat, cennet ve cehennem hakkında söz söylese ve bu konuları içine alan Kur'an-ı Kerim ayetlerini; bu bilgiler bana Allah tarafından verildi ve Allah'ın şu buyrukları bana vahiy yolu ile indi diyerek onlara duyursa, Mekkeli müşriklerin liderleri, dini önderleri ve azgın adamları bu sözlere ehemmiyet verip üzerinde durmadıkları gibi, halkın da ilgi göstermesini istemezlerdi. Bu bakımdan onlar Peygamberimiz'e bazen o bir kahin, bazen o bir deli, bazen o bir şair bazen de o kendi kendine bu enteresan sözleri, sırf kendi otoritesini kurmak için uydurarak, bunlar Allah'ın indirdiği vahiydir diyerek bizi aldatıyor diyorlardı. Onlar bu çeşit iftiralarla halkı Peygamber'e karşı şüpheye düşüreceklerini ve böylece bütün sözlerinin boşa gideceğini düşünüyorlardı. Onların bu sözleri üzerine Allah şöyle buyurmaktadır: Ey Peygamber! Gerçek olan şeyler surenin başından buraya kadar anlatılanlardır. Eğer bu insanlar hâlâ sana kahin ve mecnun diyorlarsa önem vermemeye devam et. Çünkü Allah'ın lütfu ile sen ne bir kahinsin, ne de bir mecnun.
Kâhin, Arapça'da falcı, gaipten haber veren, düzenbaz mânâlarında kullanılır. Cahiliyet döneminde bu apayrı bir meslekti. Kahinler yıldızları tanıyıp onlara mânâ verdiklerini iddia ediyorlardı. İtikadı bozuk adamlar da onların böyle olduklarını, ruhlar, şeytanlar ve cinlerle özel temasa geçmelerinden dolayı gizli bilgileri öğrendiklerini zannediyorlardı. Kaybolan bir şeyi ve nerede olduğunu gösterebileceklerine, çalınan bir şeyin kim tarafından çalındığını bildireceklerine, talihini soranlara talihinde ne yazdığını bildiklerine inanıyorlardı.
İşte bu maksatlarla halk onlara gidiyor, onlar da halktan birşeyler alarak karşılığında geleceklerine ait gayb haberleri söylüyorlardı. Çok kere bu kahinler, mahallelerde halkın ilgisini çekmek için yüksek sesle bağırarak dolaşırlardı.
Ayrı bir sınıf olarak tanındıkları kılık kıyafetleri vardı. Dilleri de genel konuşma tarzından ayrı idi. Kafiyeli, seci'li cümleleri kendilerine haz lehçe ile yarı terennümle söylerler ve genellikle herkesin kendi niyetine göre anlayacağı yuvarlak mânâlı cümleler kullanırlardı. Kureyş ileri gelenleri halkı aldatmak için Hz. Peygamber'e kahin olma iftirasını yalnızca halkın gözünden saklı olan hakikatleri haber verdiğinden dolayı yapmışlardı. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) iddiası Allah tarafından bir melek gelerek kendisine vahiy indirildiği idi. Hz. Peygamber'in (s.a.) öne koyduğu Allah'ın kelamı da kafiyeli idi, ama Arabistan'da hiç kimse onların bu iftirasına kanamazdı. Çünkü kahinlerin mesleğini, kılık kıyafetini, dillerini ve işlerini herkes biliyordu. Onların ne yaptığını, ne maksatla insanların onların yanına uğradığını, onların da onlara neler söylediğini, seci'li, kafiyeli cümlelerin nasıl olduğunu ve hangi konuları içine aldığını bilmeyen yoktu. Daha önemlisi hiçbir kahinin işi o halkın o vakitte yaygın olan inançlarına karşı bir inancı ele alarak gece gündüz onu yaymak için canını tehlikeye atması ve onun uğruna bütün halkın düşmanlığını kazanması değildi. Bu bakımdan Hz. Peygamber'e (s.a) kahinlik iddiasının, laftan ibaret olsa da hiçbir yakışık alacak tarafı yoktu. Bu yakıştırmanın Hz. Peygamber'e yakışabileceğini, Arabistan'ın en geri zekalı adamı bile kabul edemezdi. Bu şekilde Peygamberimiz'e, Mekke kafirleri kendi gönüllerini teselli için mecnun iftirasını da yapıyorlardı. Nitekim bu devrin bazı Batılı utanmaz yazarları, İslama karşı kin ateşlerini söndürebilmek için Peygamberimiz'e sar'a nöbeti geldiğini (hâşâ) ve bu nöbet sırasında onun ağzından çıkan sözleri insanların vahiy zannettiklerini iddia etmişlerdir. Böyle mânâsız iddia ve iftiraları akıl sahibi bir kimse, ne o zaman değer verilecek bir iddia kabul etmişti, ne de bu gün hiçbir kimse Kur'an'ı okuyup Hz. Peygamber'in (s.a) liderliğinin hayret edilecek zaferini gördükten sonra, bunların hepsini sar'a nöbetlerinin meydana getirdiği bir tezahür olduğuna inanır. Mevdudi

Lafzen, “onun için zamanın kötü tecellîlerini bekleyelim”, yani zamanın getireceği kötülükleri: bu, Cevherî ve Zemahşerî'nin (Esâs'da) raybe'l-menûn (ki ikinci kelime, bu otoritelere göre dehr'in, yani “zaman”ın eş anlamlısıdır) ifadesine verdikleri anlamdır. Bu ifade, burada zamanın, peygamber öğretilerinin yanlışlığını yahut en azından bir yanıltma olduğunu isbat edeceği şeklindeki peygamber düşmanlarının beklentilerini yansıtmaktadır. M.Esed

. Yani "Biz bu adama bir felaketin gelmesini ve herhangi bir şekilde bizim peşimizi bırakmasını bekliyoruz. Galiba onlar, Muhammed ilahlarımıza karşı geldiğinden ve onların iyiliklerini inkar ettiğinden dolayı ya ilahlarımızdan biri O'na bir darbe indirecek veya bir kahraman ortaya çıkıp, bu sözleri duyarak kendinden geçecek ve onu öldürecek hayalinde idiler. Mevdudi

Yani, “siz benim mesajımın yanlışlığının ortaya çıkmasını beklerken ben de onun gerçekleşmesini bekliyorum”. M.Esed

Bunun iki mânâsı olabilir. Biri: "Ben de sizin bu arzunuzun yerine gelip gelmeyeceğine bakıyorum." Diğeri: "Musibet size mi yoksa bana mı gelecek, bekliyorum." Mevdudi

Bunun anlamı şudur: Onlar bu mesajın içeriğine karşı makul bir gerekçeye mi sahipler -yoksa hakikati açık açık inkar mı ediyorlar ve insanın “kendi kendine yeterliliği”ne (karş. 96:6-7) duydukları küstahça inanç mı onları bu üstün Varlık önünde sorumluluk anlayışını kabul etmekten alıkoyuyor? M.Esed

Ayetin bu iki ifadesi, muhaliflerin bütün propagandalarını boşa çıkararak, onları tamamen açığa çıkarmıştır.
İspatlamanın özeti şudur: Kureyş'in önderleri çok akıllı görünerek dolaşıyorlardı, ama onların akılları; şair olmayan birine şair deyin, bütün milletin çok akıllı bir kimse olarak bildiğine deli deyin ve kahinlikle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan birine zoraki kahin kararını verin mi diyor? Madem ki bu adamlar akla göre hükmedip karar veriyorlar, doğru dürüst hükümle karar versinler. Birbirine tamamen zıd kararlar, birbirleriyle uyuşup birleşmez. Nihayet bir insan aynı anda hem şair hem deli hem de kahin olamaz. Deli olan ne kahin olabilir ne de şair. Kahin ise şair olamaz, şairse kahin olamaz. Çünkü şiir dili ve anlattığı konular ayrı şeylerdir. Kahinliğin dili ve konuları ayrı şeylerdir. Bir söze aynı anda hem şiirdir demek, hem de kahinliktir diye karar vermek şiir ve kahinliğin farkını bilen insanın işi değildir.
Artık Hz. Muhammed'e karşı koymak için birbirine zıt bu sözlerin akıldan değil, baştan başa inat ve vicdansızlıktan kaynaklandığı açığa çıkmaktadır.
Kavmin bu büyük liderleri kaynayan inatlarının içinde körleşerek ciddi hiçbir insanın değer vermeyeceği, ipe sapa gelmez iddialarda bulunmuşlardır. (Geniş bilgi için bkz. A'raf an: 104, Yunus an: 3, İsra an: 53-54, Şuara an: 130-131, 140-144) H.Yılmaz

. Bu buyrukda denmek istenen diğer bir ifade şudur: "Kureyşliler "Kur'an-ı Kerim Muhammed'in kendi yazıp çizdiği sözlerden ibarettir" diyorlar. O'nun sözü olmadığını onlar da biliyor, dil erbabı olan başkaları da biliyor. Sadece onu işitip bunun bir insan sözünden çok daha üstün ve yüce olduğunu açıkça hissettiklerinden değil, Hz. Muhammed'i (s.a) tanıyan herkes hakikaten onun sözü olmadığını anlayabilir. O halde sözün açıkçası ve doğrusu; Kur'an-ı Kerim'e Peygamber'in sözüdür diyenler, gerçekte iman etmek istemeyenlerdir. Bu yüzden de çeşitli, asılsız bahaneler uyduruyorlar. Onlardan bir bahane de işte ayette belirtilenlerdir. (Geniş bilgi için bkz. Yunus an: 21, Furkan an: 12, Kasas an: 64, Ankebut an: 88-89, Secde: 1-4, Fussilet an: 54, Ahkaf an: 8-10. Mevdudi

Allahın ayetlerine karşı çıkan ortak koşucu Araplara Allah, bu Kuran ayetiyle adeta meydan okuyor. Peygamberin tebliğ ettiği Kuran vahyine karşı çıkan o günkü Mekke müşrikleri denen, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Lehep, As bin Vail ve yandaşları idi. Yüz yıllar sonra, aynı ortak koşucu inkarcıların çocukları ve torunları, Peygamber adına uydurdukları çelişkili rivayetleri, peygamber hadisi diye Kurana eş tutup dinin kaynağı yaptılar. (Bak. Enam suresi 112-114; Yusuf suresi 111; fatır suresi 43 ayetleri inceleyiniz.) M.Sağ

Yani mesele, bunun (Kur'an-ı Kerim'in) Hz. Muhammed'in (s.a.) sözü olmamasından ibaret değildir. Gerçek şu ki: Bu serapa insan sözü değildir. Ve böyle bir kelam yazılıp kitap haline getirilmesi insan gücünün üstündedir. Eğer siz buna insan sözü diyorsanız, o halde bu paye ve seviyede bir insan düzenlemesi olan kelamı getirip gösterin bakalım. Şu meydan okuyuş sadece Kureyş'e değil, hatta bütün dünya inkarcılarına ilk defa bu ayette yapılmıştır. Bundan sonra üç defa Mekke'de daha sonra da Medine'de son kere tekrarlandı. (Bakınız Yunus: 38, Hud: 13, İsra: 8, Bakara: 23) Fakat hiç kimse ne o zaman, ne de ondan sonra bugüne kadar Kur'an'a karşı çıkarılan bir insan eseri olan bir kitabı öne sürme cesaretini gösterememiştir. Bazı insanlar bu meydan okuyuşun gerçek şeklini anlamadıklarından dolayı diyorlar ki; "Değil, bir Kur'an, bir kişinin stilinde bile, başka biri, nesir veya nazım yazamaz. Homer, Mevlana, Şekspir, Göthe, Galip, Togor, İkbal bu bakımdan benzersiz kimselerdir. Onları taklit ederek, onlar gibi söz söyleyip yazmak kimsenin gücü, işi değildir."
Kur'an-ı Kerim'in meydan okuyuşuna bu cevabı verenler; "Bu sözün bir benzerini getirsinler" ifadesini Kur'an-ı Kerim tarzında yazılmış, onun gibi bir kitap yazmak şeklinde anlamışlardır. Halbuki bu meydan okuyuştan maksat, üslupta aynilik değil, aksine istenen; sadece Arapça ile yazılmış olmasa da dünyanın herhangi bir diliyle yazılmış da olsa Kur'an-ı Kerim'i bir mucize yapan özellikler açısından ona eş olabilecek seviyede bir kitabı getirin bakalım, demektir.
Özet olarak bazı önemli özellikler aşağıya alınmıştır. Bu özelliklerden dolayı Kur'an-ı Kerim önce de mucize idi, bugün de mucizedir:
1) Kur'an-ı Kerim, indiği dilin edebiyatının en üstün ve en muhteşem örneğidir. Bütün kitapta bir tek cümle dahi ölçüden sapmış değildir. İşlenen her konu en ölçülü kelimeler ve en uygun ifadelerle anlatılmıştır. Bir konu tekrar tekrar anlatılmıştır. Ve her tekrarda anlatış tarzı yenidir. Tekrarlamadan dolayı asla bir çirkin görüntü meydana gelmemektedir. Başından sonuna kadar bütün kitapta kelimelerin oturtuluşu, zümrütlerin traşlanarak hassasiyetle yuvalarına yerleştirilmesi gibidir. Söz o kadar tesirlidir ki, lisan erbabı birinin onu dinleyip de başının dönmemesi mümkün değildir. Hatta muhalif, inkarcı birinin ruhu bile vecde gelmektedir. 14 asır geçtikten sonra bile bu güne kadar bu kitap kendi dilinin edebiyatının en yüksek örneğidir. Eşit seviyede olması bir tarafa, hatta ona yakın olabilecek, onun değer ve seviyesine ulaşabilecek Arapça bir kitap yoktur. Mesele bundan ibaret değildir; zira bu kitap Arapça'yı öyle sarmıştır ki, 14 asır geçmesine rağmen bu dilin fesahat ölçüsü, kitabın koyduğu ölçüdür. Halbuki bu kadar uzun zamanda diller değişerek başka şekiller alıyorlar. Bu kadar uzun zamandanberi yazılış, cümle kuruluş, karşılıklı konuşma, gramer ve kelimelerin kullanılışı noktasında aynı şekilde kalan dünyada hiçbir dil yoktur. Ama bu sadece Arapça'yı yerinden kıpırdatmayan Kur'an-ı Kerim'in gücüdür. Bugüne kadar onun bir tek kelimesi bile kullanılmaz hale gelmemiş, her cümlesi Arap edebiyatında hâlâ kullanılmaktadır. O'nun edebiyatı bugün de Arapça'nın edebiyat ölçüsüdür. Yazı yazma ve konuşmada hâlâ bin dört yüz sene önce Kur'an-ı Kerim'de kullanılan dil tarzı fasih dildir. Dünyanın hiçbir dilinde bu değerde bir insan eseri var mıdır?
2) Bu, beşerin düşüncesine, ahlakına, medeniyet ve hayat tarzına bu kadar geniş, bu kadar derin ve bu kadar çok yönlü tesir yapan dünyada tek kitaptır. Bu bakımdan dünyada bir benzeri bulunamaz. Önce onun tesiri bir halkı değiştirdi, daha sonra o halk ayağa kalkarak dünyanın büyük bir bölümünü değiştirdi. Böylesine devrim yapmış ikinci bir kitap yoktur. Bu kitap sadece kağıt sahifelerde yazılı kalmamış, hayat içinde de her kelimesi düşünceler kurmuş ve apayrı bir medeniyet ortaya koymuştur. 14 asırdan beri onun bu tesir halkası devam etmekte ve her geçen gün de bu tesirler yayılmaktadır.
3) Bu kitabın bahsettiği konunun dairesi, ezelden ebede kadar bütün kainatı içine alan en geniş bir konudur. O, kainat hakikatı, başlangıç ve sonu, düzen ve kanunlarından bahsetmekte, kainatın yaratıcısının, düzenleyicisinin, yürütücüsünün kim olduğunu, insanlardan ne istediğini, üzerine kainat düzenini kurduğu gerçeğin ne olduğunu bildirmektedir. Kitapta insanın bu dünyadaki yeri ve değeri müşahhas bir şekilde belirtilerek, şu onun doğuştan gelen değeri, şu da yaratılıştan gelen yeridir, diyerek bunları değiştirmeye insanın gücünün yetmediği anlatılmıştır. O kitap, bu yer ve değer açısından insan için, hakikate tamamen uygun düşen en doğru düşünce ve amel yolunun ne olduğunu ve gerçekle çatışan yanlış yolun ne olduğunu, doğru yolun doğru oluşunu, yanlış yolun yanlışlığını göstererek yer ve göğün, teker teker her şeyinden, kainat sisteminin her köşesinden, insanın bedeni yapısından, insanın kendi tarihinden sayısız deliller verilmektedir. Bununla birlikte insanın yanlış yollara nasıl ve ne sebeplerle saptığını, daima tek olan ve tek kalacak olan doğru yolun nasıl bilinip tanınacağını, her devirde o doğru yolun nasıl gösterildiğini de anlatmaktadır. Doğru yolu sadece göstermekle kalmamakta o yol üzerinde yürümek için tam bir hayat düzeni planı sunmakta ve bu planda inanç, ibadet, ahlak, nefsin kötülüklerinden arındırılması, adabı muaşeret, medeniyet, iksitat, siyaset, adalet yani insan hayatının her yönü ile ilgili son derece sağlam bir sistem ortaya koymaktadır.
Bunlara ek olarak o kitap gayet geniş ve açık şekilde bu doğru yola gitme ve yanlış yolda yürümenin bu dünyadaki sonucu ve dünyanın mevcut sisteminin son bulmasından sonra öbür alemde meydana gelecek sonuçları bildirmekte, bu alemin son buluşunu, diğer alemin meydana gelişini uzun uzun çizgilerle anlatmakta, bu değişmenin bütün safhalarını teker teker anlatırken, diğer alemin mükemmel planını gözler önüne sermektedir. Ve sonra insanın orada nasıl ikinci bir hayata kavuşacağı, dünyadaki amellerinin hesabını nasıl vereceği, nelerden sorguya çekileceği, amel defterinin inkar edemeyeceği şekilde nasıl önüne konacağı, onun ispatı konusunda nasıl sağlam şahitlikler ortaya sürüleceği, mükafat veya cezaya uğrayanların neden dolayı, mükafat ve ceza alanların nasıl ve ne şekilde amellerinin cezasını görecekleri saf ve berrak olarak anlatılmıştır.
Bu geniş konuda, bu kitapta anlatılanlar kitap sahibi tarafından irili ufaklı bazı maddeleri bir araya getirerek birtakım benzetmelerden bir bina kurma tarzı ile değil, kitabın sahibinin hakikati doğrudan doğruya bildiğini gösteren bir tarzda anlatılmıştır. O kitabın sahibinin gözü ezelden ebede herşeyi görür, bütün hakikatler ona açık ve ayandır. Kainat baştanbaşa O'nun önünde açık bir kitap gibidir.
İnsanlığın başlangıcından sonuna kadar değil, hatta son bulmasından sonra ikinci hayatına kadar dahi O, onu bir bakışta görmektedir. Tahmin ve benzetmeye göre değil, ilme dayanarak insanlığa önderlik etmektedir. İlim açısından ileri sürdüğü hakikatlerden hiçbirinin bugüne kadar yanlış olduğu görülmemiş, onun ortaya koyduğu insan ve kainat kavramının bütün görüntülerini ve meydana gelişlerini mükemmel bir şekilde ispatlamakta, delillerini gözler önüne koymakta ve her ilim dalında incelemeye esas tutmaktadır. Felsefe, fen ve sosyal ilimlerde en son ortaya çıkan bütün soruların cevabı bu kitapta vardır. Aralarında da öyle mantıki bağlar vardır ki bunlar üzerine mükemmel, sağlam ve herşeyi içine alan bir düşünce sistemi ortaya çıkmaktadır. Ameli açıdan hayatın her yönüyle ilgili, insana verdiği önderlik, sadece son derece akla uygun, son derece temiz olmaktan ibaret değildir. 14 asırdan beri yeryüzünün çeşitli köşelerinde sayısız insanın fiilen ona uyması ve tecrübesi, onun en iyi olduğunu göstermiş ve ispat etmiştir. Bu değerde bir insan eseri dünyada var mıdır? Olmuşsa onu bu kitapla karşılaştırmak mümkün müdür?
4) Bu kitabın tamamı bir anda yazılarak dünyanın önüne sürülmemiş, aksine birkaç emirle yol gösterilerek ıslah hareketine bir başlangıç yapılmıştır. Bundan sonra da 23 sene boyunca devam eden vahiy gelişi, Kur'an'ın indirilişi, hangi merhalelerden geçmiştir? O insanlarının durumlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak inen o kitabın bölümleri, o hareketin önderinin diliyle bazen uzun hitaplar, bazen kısa cümleler halinde ifade edilip gelmiştir. Sonra bu mesajın, yani ilahi tebliğatın tamamlanması üzerine, çeşitli zamanlarda inen bu bölümler "Kur'an" adı ile anılan mükemmel bir kitap halinde tertip edilerek dünyanın önüne konulmuştur.
Hareketin liderinin ifadesi ile anlaşılıyor ki, bu hitaplar ve cümleler o Peygamber'in kendisinden değildir ve fakat alemlerin Rabbi tarafından ona indirilmiştir.
Biri çıkar bu ifadelerin o Peygamber'in kendisinin olduğunu iddia ederse; o zaman bütün bir dünya tarihi içinde öyle bir benzer göstermeli ki herhangi bir insanın seneler boyunca hiç durmadan, mazzam içtimai hareketin tek başına liderliğini yaparak, bazen bir nasihatçı ve ahlak öğreticisi bazen zavallı bir topluluğun yol göstericisi, bazen bir memleket lideri bazen savaşan bir ordunun komutanı, bazen bir fatih, bazan kanun koyan, kanun yapan olarak, yani genellikle çeşitli zaman ve durumlarda pek çok açıdan yaptığı konuşmaların veya söylediği sözlerin bir araya getirilerek sağlam, mükemmel ve herşeyi içine alan bir düşünce ve amel sistemi kurulması ve bu kitabın hiçbir yerinde bir tezadın, çelişkinin bulunmaması, başından sonuna kadar bir merkezi düşüncenin ve fikir zincirinin göze çarpması gibi özellikleri taşıdığını göstermesi gerekir. Ve o kişinin mesajını sunmaya başladığı ilk günden son güne kadar herşeyi içine alan bir inanaç ve amel sistemini kurduğunu, kitabının her parçasının diğer parçalarına tam uygunluk göstermesi gerektiğini, bu kitabı okuyan akıl ve zeka sahibinin davetin başlangıcından sonuna kadar ne yapmak istediğini çok iyi bildiğini anlamasını, işin ortasında aklına gelen şeyi daha önce düşünemediğinden dolayı değiştirmek mecburiyetinde kalmadığını da ispat etmesi gerekir. Kendi zihni yaratıcılığının bu şaheser üstünlüğünü gösteren bir insan geçmişse, bunu da bize tanıtması gerekir.
5) Bu hitap ve cümlelerin ağzından çıktığı önder, aniden bir köşeden çıkarak sadece bunları söylemek için gelmemiş ve onları söyledikten sonra da bir yere çekip gitmemişti. O bu hareketi başlatmadan önce insanlar arasında yaşamaya devam etmişti. Konuşma ve anlatış tarzını ve ifade şeklini herkes iyi tanıyordu. Arapça bilenlerin, okuyarak, o önderin üslubunun nasıl olduğunu kolaylıkla anlayacakları büyük bir hadis bölümü el'an mevcuttu. Onunla aynı dili konuşan insanlar o zaman rahatça anlıyorlardı, bu günün Arapça bilenleri de bu kitabın dilinin ve üslubunun o önderin dili ve üslubundan farklı olduğunu anlarlar. Hatta onun konuşmalarının bir yerinde bu kitabın küçük bir parçası geçse, ikisinin dil ve üslup farkı orada tamamen açık bir şekilde görülür. Soru şudur ki: Acaba dünyada hiçbir insan seneler senesi kesin iki ayrı üslupta konuşma zorluğuna katlanabilir mi? Ve bu iki üslubun, aslında aynı kişiye ait olduğunu gizleyebilir mi? Geçici ve bir vakte ait olmak üzere bu çeşit uydurmalarda muvaffak olmak mümkündür. Bir kişi dili ve üslubu farklı olarak Allah'tan gelen vahiy tarzı ile konuşmayı ve kendi adına konuşup söyleyince de dil ve üslubunu tamamen farklı kullanmayı sürekli 23 sene boyunca nasıl becerebilir?
6) Bu hareketi yürütme sırasında hareketin önderi çeşitli hallere düçar olmuştu. Bazen o kendi vatandaşları, kendi kabilesi adamlarının alay, hakaret ve ağır eziyet ve zulmüne hedef olmuştu. Bazen arkadaşlarına o kadar baskı yapılmış, o kadar işkenceler yapılmıştı ki ülkelerini terkedip gitmeye mecbur olmuşlardı. Bazen düşmanlar onu öldürmeye çalıştılar, kendisi de memleketinden hicret etmek zorunda kaldı, bazen sonu gelmeyen zorluklar içinde ve açlıkla karşı karşıya yaşamak durumunda kaldı. Bazen ardarda mağlubiyet ve zafer, ikisinin de olduğu savaşlara da sıra geldi. Bazen düşmanlarına galip geldi. Onlar ki, ona çok zulüm yapmışlardı. Onun önünde baş eğiyor göründüler. Bazen de birine az nasip olan iktidara da sahip oldu. Bütün bu durumlarda bir insanın duygularının aynı olamayacağı açıktır. O önderin bu çeşitli hadiselerdeki kendine ait konuşmalarında, bir insanın kalbinde meydana gelebilecek bütün duyguların tesiri açıkça görülür. Fakat bu çeşitli durumlarda onun ağzından işitilen sözler Allah tarafından gelen vahiy olarak söylenmişse beşeri duygulardan tamamen uzak olduğu görülecektir. Hiçbir şöhretli eleştirici o kitabın bir yerine parmak basarak, şurada beşeri duyguların harekete geçtiği görülüyor diyemez.
7) Bu kitapta olan her geniş bilgi o devrin Arapları, Bizans, Yunan ve İranlıları bir tarafa şu 20. asrın büyük ilim erbabında bile görülmez. Bugün felsefe, fen ve sosyal ilimlerin herhangi bir dalının incelenmesinde ömür tükettikten sonra insan ancak bu ilim dalının derinliğine ulaşabiliyor. Daha sonra da aynı adam dikkatle Kur'an-ı Kerim'i incelerse o ilim dalında karşılaştığı soruların açık bir cevabını bu kitapta buluyor. Bu iş sadece bir ilim konusu ile sınırlı değil, insan ve kainatla ilgili bütün ilimlerde geçerlidir. O halde 14 asır önce Arabistan çöllerinde okuma yazma bilmeyen birinin, ilmin her dalında bu kadar geniş bilgiye sahip olduğu ve onun her temel meseleyi inceleyerek açık ve kesin çözümler getirdiği nasıl iddia edilebilir?
Her ne kadar Kur'an-ı Kerim'in icazının bunlardan başka yönleri varsa da, insan sadece bu birkaç yönü incelemesi ile anlayacaktır ki, Kur'an-ı Kerim'in bir mucize oluşu, nazil olduğu zaman ne kadar açıksa, bugün kat kat daha fazla açıktır. İnşaallah kıyamete kadar da daha açık olmaya devam edecektir. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz elçisine görevini sürdürmesini emrederken aynı zamanda inkârcıların içinde bulunduğu zihinsel durumu da ortaya koymaktadır. 29. ayetten anlaşıldığına göre müşrikler Resulullah’a artık “kâhin” ve “mecnun” diyemez olmuşlardır. Pasajın devamına göre artık sadece “O, şairdir, Kur’an’ı kendisi oluşturuyor, yakında o da ölür gider, işi biter. Biz de ondan kurtuluruz” diyerek kendilerini avutmaya yönelmişlerdir. Onların bu temelsiz avuntuları da diğer iddiaları gibi reddedilip ikiyüzlülükleri yüzlerine vurulmakta ve “Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğru kimseler iseler” denilerek kendilerine meydan okunmaktadır. Bu meydan okumayla Allah Resulü ve o’na inanan müminler desteklenip tatmin edilmektedir.
“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarına göre (İbn Kesir), yukarıdaki sözleri söyledikleri belirtilen inkârcılar Abdu'd-Dar oğullarıdır. Onlar bu sözleriyle Resulullah’ın şair olduğunu ileri sürerek “Bundan önce şa­irler, Züheyr, Nabiğa nasıl ölüp gittiyse, o da pek yakında ölecektir. Üstelik babası da genç yaş­ta ölmüştü. Belki o da babası gibi genç yaşta ölür” diye kendilerini teselli etmekteydiler.

Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. Kâf; 45:

Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş / oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’an ile] hatırlat / öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helake düşerse, onun için Allah’ın astlarından bir veliy [yakın kimse] ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile helake düşen kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. En’am; 70:

O halde bu sözü yalanlayanları Bana bırak! Biz onları bilmedikleri yerden yakalayacağız.
Ve Ben, onların iplerini uzatırım, [süre tanır, mühlet veririm], çünkü benim plânım/tuzağım zordur/sağlamdır.
Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır borç altında mı eziliyorlar?
Yoksa gayb yanlarında da onu onlar mı yazıyorlar?
Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık/bunalım arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. Kalem; 44- 48: 

31. ayetteki “Bekleyin, işte, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim” ifadesi, sözü edilen inkârcıların helaklerinin yakın olduğunu, Resulullah’a da helaklerinin yakın olduğunun işaret edildiğini göstermektedir. Nitekim özellikle bu azgın kişiler kısa zaman sonra Bedir’de helak olmuşlardır.
Daha önce de detaylı olarak açıkladığımız gibi, Kur’an-ı Kerim gerek yapısal olarak, gerek edebi açıdan, gerekse içerik olarak ortaya koyduğu sosyal ilkeler, geleceğe ve modern bilime dair verdiği bilgiler açısından tartışılmaz bir mucizedir. Kur'an, indiği dönemde mucize olduğu gibi bugün de mucizedir. Bu nedenle onun mucizeliğine inanmayanlara Kur’an’ın değişik surelerinde meydan okunmuştur:

Yahut [aslında], “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa, benzeri on sure getirin, Allah’ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.”
Yok, eğer bunun üzerine onlar, size cevap vermedilerse, artık bilin ki, o [Kur'an] ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. Ve O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Artık siz müslüman oluyor musunuz? (Hud/13, 14)

De ki: “Ant olsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.”
Ve ant olsun ki Biz bu Kur'an'da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasından kaçındılar. (İsra/88)

Ve bu Kur'an, Allah'ın astları tarafından uydurulan değildir. Lâkin kendinden önceki kitapları tasdik eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbindendir.
Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri, bir sure meydana getirin, Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.”
Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve tevili kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler böyle yalanlamışlardı. İşte bak zalimlerin akıbeti nasıl olmuştur. (Yunus/37, 38)

Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sure siz getirin, Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun. (Bakara/23, 24) H.Yılmaz

Yani, O'nun vahyini inkar etmek suretiyle zımnen varlığını da mı inkar ediyorlar?Yani, “kendiliğinden (spontaneous) bir oluşum” yoluyla. M.esed

Bu onların, bütün hilkatin gerisinde bilinçli bir İlk Sebeb'in varlığını kabul etmeye isteksizliklerinin saçma ve geçersiz olduğunun olmayana ergi (reductio ad absurdum: abese ircâ) yoluyla isbatıdır. M.Esed

Bundan önceki ayetlerde ortaya sürülen sorular Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberlik davasını yalanlamak için Mekke kafirlerinin uydurdukları sözlerin akıl ve mantıkla ilgisi olmadığını onlara hissettirmek içindi. Bu ayette ise onlara şu soru soruluyor: Muhammed'in davetinde ne var ki bunun üzerine siz o kadar bozuluyor, öfkeleniyorsunuz? O ancak, "Allah sizin yaratıcınızdır, ve sadece O'na kulluk etmelisiniz" diyor. Buna sizin bozulup öfkelenmenizin nihayet makul bir sebebi olmalı. Siz kendiliğinden mi yaratıldınız, sizi yaratıcı biri yaratmadı mı veya kendi kendinizi mi yarattınız yahut bu koca kainat sizin eseriniz mi? Bunlardan bir tanesi bile doğru değilse yaratıcınızın ancak Allah olduğuna, bu kainatın yaratıcısının da O olduğuna kendiliğinizden inanıyorsunuz, kabul ediyorsunuz demektir. O halde size, "Ancak O Allah kulluk yapmanıza ve tapınmanıza layıktır" diyen insana niçin kızıyorsunuz? Kızılacak mesele; yaratıcı olmayana kulluk yapılması, yaratıcı olana kulluk yapılmamasıdır. Diliniz ile siz, Allah'ın sizi ve kainatın yaratıcısı olduğunu ikrar ediyorsunuz, ama siz hakikaten buna inanıyorsanız o halde ona kulluk yapmaya çağırana bu kadar el uzatmayın, kötülük yapmayın.
Bu, müşriklerin batıl inançlarını kökünden sallayan dehşetli ve muhteşem bir soru idi. Buhari ve Müslim'in rivayetine göre: Cübeyr bin Mut'im, Bedir Savaşı'ndan sonra Kureyşli esirlerin serbest bırakılmaları için Mekkeli müşrikler tarafından konuşmak üzere Medine'ye gönderilmişti. Medine'ye geldiklerinde Hz. Peygamber (s.a) akşam namazını kıldırıyor, namazda da Tûr Suresi'ni okuyordu. Cübeyr'in kendisi şöyle anlatıyor: "Hz. Peygamber surenin bu bölümüne geldiğinde, heyecandan kalbim göğsümden dışarı fırlayacak zannettim." O gün bu ayetleri işitmesi ile İslam onun kalbine kök saldı, daha sonra müslüman olmasının önemli sebeplerinden biri oldu. Mevdudi

Yani, O'nun sonsuz bilgi ve gücünün hazineleri. M.Esed

. Bu, Mekkeli kafirlerin "Neden Abdullah oğlu Muhammed peygamber yapıldı?" diye yaptıkları itiraza cevaptır. Bu cevapta şu denmek istenmektedir: Bu insanları Allah'tan başkasına ibadet etme sapıklığından kurtarmak için mutlaka birinin peygamber kılınması gerekiyordu. Sormak icap ederse, Allah kimi peygamberi yapmalı, kimi yapmamalı buna karar vermek kimin işidir? Bu insanlar Allah'ın gönderdiği peygambere inanmayı reddederlerse bunun mânâsı: Ya Allah'ın ilahlığına kendilerinin sahip olduğuna inanıyorlar demektir veya ilahlığın sahibi Allah'tır ama karar ve hüküm kendilerinin demektir. Mevdudi