(Müddessir - 27.Ayet)

<< Geniş Meal

Necm

Âyette geçen  (hevâ) düşmek, kaymak, inmek ve çıkmak anlamlarına gelir. Kanaatimize göre burada inmek anlamınadır. Çünkü yıldız ile Hz. peygamber'e inen melek veya Kur'ân arasında güçlü bir ilgi ve uyum kurulmuştur. Peygamber'e inen meleğin veya Kur'ân'ın gökten inen yıldız gibi parlak ve ışık verici olduğu anlatılmak istenmiştir. Asıl düşmek, kaymak anlamında olduğundan, "Kayan yıldıza andolsun" demektir. Ancak bu kayma, ufuktan yere doğru olduğundan biz âyeti, "Aşağı kayan" şeklinde çevirmeyi uygun gördük.  

S.Ateş

"Battığı zaman yıldızı düşün" bazı sebeplerden dolayı müfessirlerin büyük bir kısmı tarafından tercih edilen bir çeviri şekli. Ancak, müfessirlerin hemen hemen tümüne göre, necm terimi -ki- "göründü", "başladı" , "ortaya çıktı", "meydana geldi" anlamlarına sahip olan NECEME fiilinden türetilmiştir. Aynı zamanda, tedricen, adeta parça parça meydana gelen yahut ortaya çıkan bir şeyin "gözler önüne serilmesini/ gözler önüne serdiklerini gösterir. Bu nedenle, NECM terimi, başından beri, Kur’an’ın tedricen vahyedilen parçalarının (NÜCUM) HERBİRİ VE BÖYLECE TEDRİCİ VAHİY SÜRECİ YAHUT ONUN "GÖZLER ÖNÜNE SERİLMESİ" İÇİN KULLANILMIŞTIR.

Bu çeviri, aslında, Abdullah b. Abbas'ın yorumuna dayanmaktadır. Ayetin devamına bakılarak bu yorum Ragıp ve İbni Kesir, özellikle Kur’an’ın safha safha vahyedilmesine işaret eder.

M.Esed

İbn Abbas, Mücahit ve Süfyan-ı Sevri, "en-Necm" kelimesiyle Süreyya Yıldızı'nın kast olunduğunu öne sürerlerken, İbn Cerir ve Zemahşerî de aynı görüşü paylaşmışlardır. Çünkü Arapça'da (en-Necm) kelimesi genellikle Süreyya Yıldızı için kullanılır. Suudi ise, "en-Necm" kelimesiyle Zühre Yıldızı'nın kastedildiği kanaatindedir. Ebu Ubeyde Nahvi ‘ye göre de, en-Necm yıldızların bir cinsi olması hasebiyle, burada, ayetin anlamı "Tüm yıldızların sabahleyin battığı zamana yemin olsun ki" şeklindedir. Mahal itibarıyla son görüş kabul edilmeye daha uygundur. 

Mevdudi

İndiği zaman necme kasem olsun ki [Parça parça inmiş ayetlerin her bir inişi kanıttır ki] ,

Sure kasemle [yeminle] başlamıştır. Fecr sûresinin 5. ayetinden öğrendiğimize göre Yüce Allah akıllı, bilgili kimselerin dikkatini çekmek, onlara kanıt göstermek için yemin etmektedir. Allah’ın yemin etmesi “Dikkat edin, dikkat çektiğim bu olay ya da nesneyi iyi araştırın. Bunlar şunların kanıtıdır” anlamına gelmektedir:

Bunda akıllılar için bir kasem yok mudur? Fecr; 5.

Kasem cümlesi ile ilgili detay 2. surede [Kalem Sûresinde] verilmiştir.

1. âyette Muhammed’in sapmadığına, azmadığına, keyfine göre konuşmadığına, tebliğ ettiği mesajların kendisine vahyedildiğine kanıt olarak gösterilen olgu, bu sureye kadar olan parça parça inmiş âyet kümeleridir. Çünkü bu âyetler yapı ve anlam itibariyle Muhammed’in veya herhangi bir insanın ortaya koyamayacağı, hatta tüm insanların birleşseler dahi bir benzerini getiremeyecekleri ilahî nitelikli sözlerdir.

Kur’ân ayetlerinin insanlara kanıt olarak gösterilmesinin başka örnekleri de vardır. Mesela Yâ Sin sûresinin 2 ve 3. ayetlerinde, Muhammed’in peygamberlerden bir peygamber olduğunun kanıtı olarak yine “Hikmet sahibi Kur’ân” gösterilmektedir.

“Parça parça inen” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali “النّجم - necm” sözcüğüdür. “Necm” sesteş bir sözcük olup ilk olarak “ilkbaharda topraktan yeni çıkan filiz” veya “hayvanlarda yeni çıkan boynuz” anlamlarında kullanılmıştır. Sonraları zaman içinde otlara, çayır-çimen gibi gövdesiz bitkilere, yıldızların doğuşuna, yıldızların tümüne, özel isim olarak Süreyya yıldızına ve toplum içinde sivrilmiş önderlere de “necm” denmiştir. Kur’ân’da birkaç farklı anlamda kullanılan “necm” sözcüğü, Rahman sûresinin 6. âyetinde والنّجموالشّجريسجدان - otlar ve ağaç ikisi de secde eder” anlamındaki “otlar” ı; Tarık sûresinin 3. âyeti [النّجمالثّاقب - en-necmü’s-sâkıb], Nahl sûresinin 16. âyeti [ وبالنّجمهم يهتدون - ve bi’n-necmi hüm yehtedûn ] ve Saffat sûresinin 88. âyetinde de “فنظرنظرة فىالنّجوم - fe nazara nazraten fi’n-nücum” “yıldızları ifade etmektedir.

Karanlığı yarıp kendini gösteren ve başkalarının yol bulmasını sağlayan yıldıza Kur’ân’da “necm” dendiği gibi, her biri bir yıldız gibi ışık saçan, insanları aydınlatan ve onların yollarını bulmalarını sağlayan Kur’ân âyetlerine de “necm” denmiştir. Bunun örneği, konumuz olan Necm sûresinin 1. ayetinden başka, Vakıa sûresinin 75. âyetidir:

Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki [parça parça inmiş ayetlerin yerlerini, zamanlarını, inişini, kanıt gösteririm ki], Vakıa; 75.

Meselâ bu surenin 1–18. ayetleri bir necmdir. İleride göreceğiniz gibi, Abese sûresinin 1–10. ayetleri de bir necmdir.

Surenin birinci ayetindeki “النّجم necm” sözcüğü “parça parça inmiş Kur’ân ayetleri” olarak çevrilirse, “heva” sözcüğünün de “nüzul [iniş]” olarak çevrilmesi gerekir. “Heva” da necm gibi sesteş bir sözcük olup birden çok anlamı vardır. Buna bağlı olarak Kur’ân’da da değişik anlamlarda kullanılmıştır. Meselâ bu surenin 1. ve 53. ayetlerinde “yukarıdan aşağıya düşmek, inmek” anlamında, 3. ve 23. ayetlerinde ise “tutku” anlamında kullanılmıştır. Keza Naziat sûresinin 40. ve Tâ Hâ sûresinin 16. ayetlerinde yine “tutku” anlamında kullanılmış olan “heva” sözcüğü, İbrahim sûresinin 43. âyetinde “bir şeyin havada kalması”, Hacc sûresinin 31. âyetinde ise “rüzgârın savurması” anlamında kullanılmıştır.

Yukarıdaki bilgiler ışığında “necm” sözcüğünün değişik anlamları kullanılarak 1. ayete şu anlamlar verilebilir:

Kayan yıldız kanıttır ki,

Kayan çayır çimen kanıttır ki,

Kayan Süreyya yıldızı kanıttır ki,

Şimdiye kadar parça parça inmiş olan âyetler kanıttır ki,

Ne var ki, âyetin çevirisi olacak cümlenin aynı zamanda Muhammed (as)’in şaşmadığına, azmadığına, hevasından konuşmayıp sadece vahiyleri aktardığına kanıt teşkil etmesi gerekmektedir. Bu gereklilik göz önünde tutulduğunda, “Şimdiye kadar parça parça inmiş olan âyetler kanıttır ki,” cümlesinin en uygun çeviri olduğu görülmektedir.

Ancak “Kayan yıldız kanıttır ki” cümlesinin 2. ayete kanıt teşkil edecek bir âyet olduğu da ileri sürülebilir. Çünkü gerçekten o dönemde Mekke’de yıldız kayması veya gök taşı düşmesi gibi bir olay vuku bulmuş ve bu olay da Mekkelilere kanıt olarak gösterilmiş olabilir. Bu görüşe göre; Mûsâ (as)’ın dağda bir ateş görüp yanına gitmesi ve oradaki ağaçtan kendisine vahyedilmesi olayına benzer bir şekilde, Muhammed (as) de yıldız kaymasını veya gök taşı düşmesini merak edip ışığa doğru gitmiş ve son sidre ağacının yanında kendisine sidre ağacından vahyedilmiştir. Bu yıldız kayması veya gök taşı düşmesi olayı ile Mûsâ peygamberin serüvenini önceden bilen Mekkelilere Mûsâ (as)’ya vahyedildiği gibi Muhammed (as)’e de vahyedildiği açıklanmakta ve peygamberimizin söylemlerinin vahiy kaynaklı olduğuna kanıt olarak gösterilmektedir. Bu görüş, İsra sûresinin 1, Tekvîr sûresinin 23 ve bu surenin 7–18. ayetleri tarafından da desteklenmektedir.

H.Yılmaz

Necm: Bu kelime birkaç mânâya gelir ki, burada her birine ihtimal verilmiştir. Bunlar şöyle sıralanabilir:

1) Necimden maksat, yıldız demektir.

2) Ağacın karşılığı olarak sapı olmayan ot, ya da çemen mânâsına gelir. "(Yerden biten) otlar ve ağaçlar (Allah'a) secde etmektedirler." (Rahman, 55/6) âyetinde olduğu gibi.

3) Zaman aralıklarıyla parça parça verilen bir şeyin her bir parçasına denir. Kur'ân da yirmi üç senede peyder pey indirildiğinden "müneccemen" nazil oldu denilir ve her inen kısmına necm adı verilir.

4) Lam-ı ahidle beraber şeklinde özellikle Süreyya yani Ülker yıldızına isim olarak verilmiştir ki bu, "esma-i galibe" (yaygın kullanım) kabilinden bir isimlendirmedir. Ülker yıldızı, gökte üzüm salkımı gibi görünür ve ayın menzillerinden üçüncüsü sayılır. Araplar darb-ı mesel olarak "Ülker akşam vakti doğarsa, çoban örtü ister." derler. Çünkü o zaman güneş, Ülker'in karşısında Akrep’ten önce bulunduğundan, güneşin batması ile hemen doğuverir. Bir hadiste de denilmiştir ki, "Ülker sabahleyin doğarsa afet (belâ, musibet) kalkar." anlamındadır.

H.Yazır

Battığı zaman yıldıza and olsun.

Bir önceki sure Tur/Sina denen dağ ile başlarken (Tur suresi) bu surede yıldızla başlamıştır. Dağ ile yıldız ilk bakışta yüceliği ifade etmektedir. Tarık suresinde, Tarık’ın “karanlığı delen bir yıldız” olduğu ifade edilmektedir. Demek ki Tarık ile necm bu ayette buluşmaktadır. Aslında Tarık’ın bir anlamı da “yol” dur. Böylece necm “yol gösteren yıldız” anlamına da gelmekte ve geceleyin karanlığı delip yolunu şaşıranlara yol gösteren ışığı ifade etmektedir.

Yıldızın batması ne anlama gelir? Bu soruya birkaç açıdan yaklaşabiliriz. Birincisi yıldızın batması ışığın kaybolması ve insanların karanlık içinde kalması, yolunu kaybetmesidir; insanlığın cehalet karanlığına gömülmesidir. İkincisi ise, yıldızın kaybolması, bir anlamda Güneşin doğmasıdır. Güneşin ışığı daha şiddetli, daha yaygın, karanlığa hiç yer vermeyen bir aydınlıktır. Güneş batınca yıldızın ışığı kendini gösteriyor. İşte yıldızın Hz. İbrahim ile olan ilişkisi de Enam 76 da gündeme getirilmiştir. Hz. İbrahim batan yıldızın ilah olamayacağını söylemiştir. Daha sonra ay ve güneş içinde aynı şeyi söylemiştir. Bize göre necm suresinin başındaki necm, gökteki bütün gezegenleri temsil etmekte, onların batmış olması onların ilah olamayacağını da ifade etmektedir.

Ayette geçen heva kelimesi de “yukardan aşağıya düşmek, batmak” demektir. Bu fiil, “yıldız kayması” anlamına da gelmektedir. Hacc suresinin 31 ayetinde bu fiil, “sürüklemek” anlamını ifade etmektedir.. Bu kelime “yükselmek” anlamına da gelmektedir.

Diğer taraftan Hıcr 18 de göklerde ilahi mesajı çalmaya çalışan şeytanı yok etmek için yıldızları kullandığını ifade etmektedir. Aynı şekilde Hz. Peygamber’e vahyettiği ayetler de şeytani düşünceleri mahvettiği için bu yeminle başlamıştır.

B.Bayraklı

Bu durumda Kur'ân'ın nüzulü esnasında her inen kısmın indiği zamana, yani vahiy olayının görünmekte olduğu saatte tecelli eden Kur'ân âyetlerine yemin edilerek sonra da, Arkadaşınız ne sapıttı ne de azdı. âyetiyle te'kid ve ispatlı bir tarzda bu yemine cevap verilmiş olmaktadır.

Dalâl: Hidayetin zıddıdır. Yani yolu kaybetmek veya hiç yol bulamayıp şaşkın dolaşmak demektir.

Gayy: Bu da rüştün zıddıdır ki, aklın istikametini veya yolun doğrusunu yitirmek mânâsını ifade etmektedir.

"Sâhib" den maksat da, Hz. Peygamber'dir. Zaten hitap da ona ve "Kur’an’ı kendi uydurdu." diyen Kureyş ve benzerlerinedir. Bunlara karşı "sahibiniz" tabirinin kullanılmasında özel bir anlam vardır. Zira sahip, daima sohbette bulunan veya arkadaşlık edip koruyan, yani "hâmi" mânâlarına gelmektedir. Bu yüzden âyetin meali şöyle olmalıdır: " Şimdiye kadar sohbetinde bulunarak çok iyi tanıdığınız, aklına ve doğruluğuna güvendiğiniz, sizinle sohbet edip hak yolunu göstermek isteyen arkadaşınız, ne yolunu şaşırdı ne de aklını; ne aldanır ne de aldatılır. O, ne sihirbaz, ne kâhin, ne de mecnundur".

H.Yazır

Yahut “onu kendi uydurup söyledi” diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. Tûr; 33, 34.

Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, uydurma da olsa benzeri on sure getirin: Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz.” Hûd; 13.

Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri bir sure meydana getirin: Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz.” Yunus; 38.

De ki: “ins ve cinn [herkes],bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” İsra; 88.

Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sure de siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. Bakara; 23.

Rabbimizin bu konudaki meydan okuyuşu elbette Kur’ân’ın indiği dönem ile sınırlı değildir. Müddessir sûresinin tahlilinde verdiğimiz açıklamalar muvacehesinde, bugüne kadar Kur’ân’ın bir benzerini oluşturamayan insanlığın bundan sonra da buna muvaffak olamayacağı ortadadır.

Peygamberimizin tebliğ ettiği ayetlerin kendi hevasının ürünü olmayıp vahiy olduğunun bir diğer kanıtı da, kâfirlerin en gizli plânlarının, hatta kalplerinden, akıllarından geçenlerin bile inen ayetlerde deşifre edilmesidir. Böylesine gizli plânların ve sinsi düşüncelerin peygamberimiz tarafından bilinmesi mümkün değildir. Keza, Cinn sûresinde konu edilen olaylar da gayb haberleri olup ancak Allah’ın bildirmesi ile öğrenilebilecek olaylardır.

H.Yılmaz

 

Arkadaşınız Muhammed sapmadı, azmadı.

Bir bakıma bu ayetin açılımı Araf 184 tedir. “Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında delilik yoktur. O ancak apaçık bir uyarıcıdır.” Bu ayette kast edilen arkadaş Hz. Muhammet’tir.

Necm suresinin yorumunu yapmakta olduğumuz bu ayeti, aynı zamanda Tur suresinin 29-30 ayetlerinin başka bir şekilde ifade edilişidir:

“Sen öğüt ver. Rabbinin lütfuyla sen ne bir kâhinsin, ne de bir deli. Yoksa onlar, Muhammed bir şairdir, zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?”

Genelde yeniliğe, değişime ayak uyduramayan, geçmişin hayat ve anlayışına takılı kalanlar hep böyle davranmışlardır. Nebilerin getirdiği mesajlar, kökten değişikliğe sebep olduklarından daha büyük tepki ile karşılaşmıştır. İşte bu ayetle Yüce Allah yemin ederek, Hz. Peygamberin sapıtmadığını ve azmadığını söyleyerek, yine o daha önceden bildiğiniz bir arkadaşınızdır, şeklindeki sözüyle konuyu Hz. Peygamber leyhinde ifadelendirmiştir.

B.Bayraklı

O, hevâdan (nefsinin arzularına göre) da konuşmuyor.

 Onun konuşması, özellikle Kur'ân kelâmını söylemesi kendi görüş ve arzusundan, gönlünün meyli ve ona olan sevdasından kaynaklanmaz. O, öyle sırf kendisine ait bir söyleyiş değildir. Şu halde Hz. peygamber de ne bir şairdir, ne de kendi keyf ve arzusuna göre hüküm vermek isteyen ehl-i hevâ (kendi isteğine göre yaşayan)lardandır.

H.Yazır

3. O arzusuna göre de konuşmuyor.

Ayette geçen el-heva kelimesi, “değersiz oldu, alçaldı, adileşti, arzu etti, istedi ve sevdi” anlamlarına gelen heveye kökünden türemiştir. Kuran’daki kullanılışları, genelde nefsin arzuları, tutkusu, aşağılık hali manasındadır. Ama hevâ nın kaynaklandığı ve oturduğu yer nefistir.

İnsan hevasına tabi olursa ve onun peşine takılırsa yoldan çıkar.

“Heva ve hevesine uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sad 38/26) Hz. Peygamber hevasına göre konuşmadığına için sapıtmış ve azmış olamaz. Bu yorumu, yani bu ayeti bir önceki ayete bağlı olarak yapmak gerekiyor. Çünkü hevasına göre konuşan yoldan çıkıp sapıtabilir.

Bazen bazı insanlar hevasını ilah edinirler, ya da ilahlarını heva seviyesine indirgerler. O zaman hevasından konuşması, heva denen ilahının dediklerini konuşması anlamına gelmektedir.

B.Bayraklı

O, yani Kur'ân veya onun lafzi söylenişi, ancak bir vahiydir, orada vahyin dışında bir söz yoktur.

O, yalnız vahyolunur. Yani bunlar ancak, Allah tarafından kendisine vahiy ve tebliğ edilmek suretiyle bilinip söylenebilir. Bilimsel gerçekler, özellikler, istikbâlin karanlıklarını keşfederek verilecek hükümler ve söylenecek haberler, ancak Allah tarafından yapılacak haber verme ve denemeye dayanmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in hiç, içtihadı ile amel etmediğini ileri süren âlimler, görüşlerine bu âyeti delil getirmektedirler. Fakat "Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin?" (Tevbe, 9/43) gibi âyetler, peygamberin içtihat yaptığını, ancak isabet etmediğinde, o halde bırakılmayıp vahiyle düzeltildiğine işaret etmektedirler. Bu âyet de, esas itibariyle Kur'ân hakkındadır. Ancak Hz. Peygamber'in hadislerini de içine almak üzere ifade ettiği mutlak mânâda yorumlandığı takdirde de, âyetin son tarafına dikkat etmek gerekecektir.

H.Yazır

Bildirdikleri kendisine vahyolunan bir vahiyden ibarettir.

Demek ki peygamberiz, din adına ne söyledi ise vahiy idi ve vahye dayanıyordu. Vahye göre ve vahye dayanarak konuşması, ona gelen bilginin iç âleminden değil, dışarıdan iç âlemine inen bir dış kaynaktan geldiğini ve o bilgiyi çalışarak elde etmediğini ifade etmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, din adına insanlara tebliğ ettiği şey, Allah’ın kendisine gönderdiği vahiyden, bilgiden ibarettir. Zaten Maide 67 de Rabbinden kendisine indirileni tebliğ etmesini, insanlara ulaştırmasını ve bildirmesini emretmektedir. Kendisinin o vahye bir ilave yapamayacağı konusunda da şiddetli bir şekilde uyarıldığını Hakka 44-46 da buluyoruz.

Diğer taraftan din âlimleri ve görevlileri din adına konuşurken mutlaka ilahi vahye dayanmalarının zorunluluğunu bu ayetlerden alıyoruz. Beşeri düşünce bir kültür olarak anlatılabilir ama din olarak sunulamaz. Din mutlaka vahye dayanmalıdır. Vahyi bırakan âlimler, hevalarından konuşmak zorunda kalırlar. Bu da onların Allah’ın yolundan sapmaları anlamına gelir.

Ayrıca Hz. Peygamber din adına kesinlikle vahye dayanmıştı ve konuşmasının içerisini o teşkil ediyordu. Ama dünyevi meselelerin pek çok kısmında aklına dayanıyordu. Kendi görüşüne dayandığında da hata yapma ile karşı karşıya kalıyordu.

“Ey Nebi, sen niçin Allah’ın sana helal kıldığını haram ediyorsun?” (Tahrim 66/1)

“Allah seni affetsin. Niçin onlara izin verdin?” (Tevbe 9/43) Savaşlarda da kendi görüşüne göre kararlar verip planlar yapmış, başkalarına da danışmıştır.

Hz. Peygamber hevasından konuşmadı, bildirdiği her şey ona vahyedilmiştir. Ama ona vahyi, yani Kuran’ı kim öğretti? Sorusunun cevabını bir sonraki ayet grubuna göre verebiliriz.

Netice olarak diyebiliriz ki, beşeri kaynaktan gelmeyen bilgi yığınını kapsayan bir kitaba, objektif, tarafsız bir kitaba insanlığın ihtiyacı vardı. Din adına konuşmalar bu kitaba dayanacaktı. İşte bu ihtiyacı Kuran karşılamıştır. B.Bayraklı

Yani, Vahiy Meleği, Cebrâil.

M.Esed

Yani, sizlerin zannettiği gibi, O'na ilim veren bir insan değil, insanlardan daha üstün bir varlıktır.

S.Ateş

5,6. Âyetler: Ona onu, müthiş kuvvetleri olan öğretti. Üstün akıl sahibi. Ki O istiva etti [doğrulup dikildi, egemenlik kurdu, yerleşti] .

Peygamberimizi göğe, Allah’ın yanına çıkarmayı marifet bilen zihniyet bu ayetleri de çarpıtmış ve Allah’a ait olan nitelikleri maalesef Cebrâil’e yakıştırmıştır. Görüldüğü gibi, surenin 5 ve 6. ayetlerinde Kur’an’ı kimin öğrettiği herhangi bir isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır. Ne var ki, rivayetçiler bu sıfatları Cebrâil’e vermişler fakat böyle yapınca da 10. âyette Muhammed’in Cebrâil’e kul olması anlamı ortaya çıkmıştır. Bu kez de sırf bunu izale etmek için yığınlarca safsata uydurmuşlar, yorum yapacağız derken işin içinden çıkamayarak daha da batmışlardır.

Peygamberimize Kur’an’ı öğretenin kim olduğu konusunda hiçbir şüphe ve tereddüde yer yoktur. Kur’an’ı ona öğreten Cebrâil değil, kesin olarak Rahman [Allah]’dır:

Rahman/ çok merhametli olan Kur’an’ı öğretti. Rahman; 1, 2.

Bu âyet de açıklıkla ifade etmektedir ki, Kur’an’ı öğreten Allah’tır. Dolayısıyla onu öğretenin Cebrâil olduğu anlayışı Kur’an’a tamamen terstir.

Yukarıdaki ayetlerde geçen sıfatları açıklamakta yarar vardır:

1.Âyette geçen “شديد القوى - şed î dü’l-quvâ [kuvvetleri çok güçlü olan]” ifadesi, “قدير - qadîr” sözcüğünün başka türlü ifadesidir; yani “çok güçlü olan” anlamındadır. Bu anlamı “Kuvvet” kökünden gelen bir sözcükle ifade etmek gerekirse, mübalağa ism-i fail kalıbıyla “قوىّ - kavîyyün” sözcüğünü kullanmak gerekir. Zaten “Kavîyyün” sözcüğü de Allah’ın sıfatlarından birisidir. Kur’ân’da 9 kez yer alır:

Muhakkak ki Allah Kavî’dir [çok güçlüdür, azabı çok şiddetli yapandır] . Enfâl; 52.

Diğer âyetler ise şunlardır: Hûd 66, Hacc 40, 74, Mümin 22, Şûra 19, Hadîd 25, Mücadele 21, Ahzâb 25.

2.6. âyetteki “ذومرّة - Zû mirra [üstün akıl sahibi]” ifadesi de Allah’ın Rabb ve mukaddir [her şeyin en inceden inceye hesabını yapan] olduğunu beyan eder. Bu sözcük başka hiç bir âyette yer almaz.

3.Yine 6. âyetteki “استوى - istiva eden” ifadesi ile kastedilen de Allah’tır. Çünkü “İstiva” Allah’ın sıfatlarındandır, meleğin veya kulların sıfatı değildir. “İstiva” mecazen “egemenlik kurdu, kontrolü altına aldı” demektir. Müteşabih olan bu kavram âyette mecaz olarak kullanılmıştır. “İstiva” sözcüğü, aşağıdaki ayetlerden başka, Yunus sûresinin 3. Ra’d sûresinin 2. Furkan sûresinin 59. ve Secde sûresinin de 4. âyetinde bu şekilde geçmektedir.

Rahman, Arş üzerine istiva etmiştir [egemenlik kurmuştur] .Tâ Hâ; 5.

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da Arş üzerine istiva eden [egemenlik kuran] ,gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen, Güneş, Ay, yıldızları emrine boyun eğdirmiş olarak var eden Allah’tır. Gözünüzü açın; yaratış da onundur, buyruk da. Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir. A’râf; 54.

O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semaya istiva edip [egemenlik kurup]onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir. Bakara; 29.

Görüldüğü gibi, ayetlerdeki “استوى - istiva” sözcüğü, müteşabih bir anlatımla Allah’ın gücünü ve kuvvetini ifade etmektedir. “İstiva etti” ifadesinden başka, “Gökte olan”, “Tahtta oturan”, “Tahtını sekiz meleğin çektiği kral” gibi ifadeler de müteşabih olup Kur’ân’da Allah’ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Bu müteşabih ifadelerin çoğu o günkü Araplar arasında dolanımda olan ifade kalıplarıdır. Bu nedenle Yüce Allah da kendi muradını Arapların o günkü konuşma ve anlamalarına uygun olan bu deyim ve kalıplarla ifade etmiştir.

Kur’ân’da müteşabih ayetlerin varlığını bildiren Âl-i İmrân sûresinin 7. ve Zümer sûresinin 23. ayetleri göz ardı edilip müteşabih ayetlerdeki her ifade zahirî, lâfzî ve hakikat anlamlarıyla dikkate alınırsa, bu, Kur’ân’ın ruhuna aykırı bir davranış olur. Meselâ Allah’ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, Arş üzerine istiva etmesi, gökte olması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis ile bire bir diyalog kurması, görmesi, işitmesi müteşabih ifadeler olup bunlar ehil kişilerce te’vil edilirler.

Müteşabih ifadelerin anlaşılmasını zamana ve ehline bırakmak daha doğru bir davranıştır. Zaman içinde mutlaka her ilimde rasih olanlar çıkar ve bu donanımlı uzmanlar o ayetleri gereği gibi te’vil ederler.

H.Yılmaz

5-6-7-Zira 'da vahyin muzari kipiyle te’kid li bir şekilde zikredilmesinde bu hususa da bir işaret vardır. Sonra da vahyin en kuvvetli bir ilim olduğunu beyan için de ona öğretti, buyurulmaktadır. Ta'lim fiili, iki mef'ul alır. O yüzden burada ya birinci ya da ikinci mef ‘ûlün hazfedildiği anlaşılmaktadır. Eğer fiilindeki zamir Hz. Peygamber (s.a.v)'e gönderilirse, bu durumda Kur’an’a râci olan ikinci zamir hazfedilmiş demektir. Bu zamirler, "Onu öğretti" şeklinde mânâ verilerek Kur'ân kast edilirse, o takdirde de peygambere râci olan birinci zamir hazfedilmiş olur. Mamafih her iki durumda da mânâ aynıdır. Yani arkadaşınıza o vahyedilen Kur’an’ı öğretti, belletti, şeklindedir. Kuvvetleri şiddetli bir kuvvet sahibi "Çok merhametli (Allah), Kur’an’ı öğretti." (Rahman, 55/1,2) âyeti, Kur’an’ı öğretenin Allah Teâlâ olduğunu gösterirse de, "De ki: "Allah'ın izniyle Kur’an’ı, kendinden öncekini doğrulayıcı ve inananlara yol gösterici ve müjdeci olarak senin kalbine indirdiği için, kim Cebrail'e düşman olur?" (Bakara, 2/97), "De ki: Onu Ruhul-Kudüs (Cebrail) Rabbinden hak (ve hikmet) gereğince indirdi." (Nahl, 16/102), "Onu, er-Rûhu'l-Emin (Cebrail) indirdi." (Şuara ', 26/193) âyetlerine göre Kur’an’ı Allah'ın izniyle Peygamber (s.a.v)'in kalbine indiren "Yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder..." (Şûra, 42/51) ayetinin delaletiyle de vahyi getiren elçi Cebrail olduğuna göre Kur’an’ı öğretenin de o olduğu anlaşılır. Dolayısıyla burada her iki mânâ da düşünülebilir.

İbnü Abbas'tan gelen bir rivayette Kur’an’ı öğretenin Allah olduğu ifade edilmiş ise de, Hz. Âişe’den yapılan bir nakle göre söz konusu âyetteki öğretici, Cebrail olarak tefsir edilmiştir. Lafzın zahirî anlamı da bu görüşe daha yakın olduğundan tefsircilerin çoğu, bu mânâyı tercih etmişlerdir. Nitekim Beydâvî, "Şiddetli kuvvetlere sahip bir melek ki o, Cebrail'dir. Zira Cebrail, harikaların gösterilmesinde bir vasıtadır." demiş, sonra d a diğer görüşü "denilir ki" sözüyle zikretmiştir. Müfessir Taberî, âyetteki "şedidü'l-kuvvâ" "müthiş kuvvetler" sözünü, "şedidü'l-esbâb" "müthiş sebepler" diye tefsir etmiş, Nisâburî de bu sözü, ilim ve amel yönünden müthiş kuvvetler şeklinde yorumlamış ve ardından şunu ilave etmiştir: "Burada öğrencinin faziletinin anlaşılması için öğretmen methedilmiştir. Eğer "Onu Cebrail öğretti." denilmiş olsaydı bunun zahirî anlamından öğrencinin fazileti açıkça anlaşılmış olmazdı." Burada ayrıca "Ona bir insan öğretiyor..." (Nahl, 16/103) diyenlerin sözüne de bir cevap söz konusudur: Çünkü "Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsra, 17/85), "Çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (Nisâ, 4/28) âyetlerine göre insan, hem ilmi bakımından mükemmel değildir, hem de zayıf bir yaratıktır."

Mirra, mürur mastarından bina-i nev'idir. Öd, akıl, kuvvet, kat ve sağlamlık gibi mânâlara gelir. Buna göre "zûmirre"; tesir eden, nüfuz sahibi, ödlü yani korkağın zıddı, ruhsal yapısı kuvvetli, akıllı, güçlü ve sağlam vücutlu demektir. Ancak tefsirciler başlıca üç mânâ üzerinde durmuşlardır:

1. Kuvvetli, 2. Sağlam yapılı, güzel manzaralı, 3. Keşşaf, Beydâvî ve Ebu's- Suud'un ifadelerine göre akıl ve görüşünde sağlam olan demektir.

Bunlardan birincisi, yani kuvvetli mânâsı, "Şüphesiz rızık veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zariyat, 52/58) ayetine göre Allah Teâlâ'nın sıfatı olabilirse de ikinci ve üçüncü mânâlar, sıfat olarak Cebrail'e uygundur. Hemen istiva ediverdi (doğruluverdi). Ragıb der ki: "İstiva kelimesi iki türlü kullanılır. Birincisinde iki veya daha fazla fâile isnad olunur. Mesela, "Zeyd ve Amr eşit oldular." demektir ki bu eşitlik, hem nitelik hem de nicelik yönünden bir denklik ifade eder." "Bunlar Allah yanında bir olmazla r..." (Tevbe 9/19) ayetindeki istiva da bu manadadır. İkincisi de bir şeyin zatındaki itidale yani düzgünlük, denklik, doğruluk ve yükseklik gibi özel nispetlere denir. "Ki o, akıl ve re'yinde kuvvetlidir. Hemen doğruldu". (Necm, 52/6), "Derken gövdesinin üstüne dikildi", (Fetih, 48/29), "Ki onların sırtına binesiniz..." (Zuhruf, 43/13), "Sen ve yanında bulunanlar gemiye yerleştiğiniz zaman..." (Mü'minûn, 23/28), "falancanın işi düzeldi", "falanca, işçilerini emri altına aldı" şeklindeki cümlelerde olduğu gibi harfi ile müteaddi olduğunda "istilâ" yani ele geçirme, yayılma ve hâkimiyeti altına alma mânâsını ifade eder. Tefsirciler, kelimesini tefsir ederken bir kaç mânâ üzerinde durmuşlardır. Öncelikle bu fiilin zamiriyle ilgili iki görüşün bulunduğunu söylemeliyiz.

Birinci görüşe göre söz konusu zamir, öğretene, Cebrail'e; ikincisine göre de öğrenene, yani Hz. Peygamber (s.a.v)'e râcidir. Eğer zamir Cebrail'e gönderilirse bu durumda tefsiriyye olarak fiiline atfedilip sözüne kadar, öğretimin nasıl gerçekleştiğini bir çeşit beyan etmektedir. İstiva burada, Cebrail'in bizzat kendi suretiyle en yüce ufukta doğrudan görülmesi mânâsına alınarak "Hakiki suretinde görüldü." şeklinde izah edilmiştir. Denildiğine göre peygamberlerden hiçbiri, Cebrail'i hakiki şekliyle görmemiştir. Ancak Resulullah (s.a.v) biri yerde, diğeri de gökte olmak üzere iki defa onu müşahede etmiştir. Bu açıklamalara göre âyetin mânâsı şöyle olabilir. Cebrail Hz. Peygamber (s.a.v)'e (Kur’an’ı) öğretti ki o bu durumda bazan olduğu gibi insan şekliyle değil, Allah'ın yarattığı gibi hakiki suretinde doğrudan doğruya en yüce ufukta durup, görünmüştü. Bunu dosdoğru semada göründü diye de ifade edebiliriz. Bazıları, öğretti de semada durdu demişler, bazıları da kendisine verilen emir üzerine kuvvetiyle istiva etti mânâsını vermişlerdir. İstiva edenin peygamber olduğu kabul edilirse -ki biz bu mânâyı daha uygun buluyoruz- o zaman fiilindeki fâ-i takibiyye veya sebebiyye olarak kuvvetleri şiddetli yani müthiş kuvvet sahibi öğretti de arkadaşınız hemen istiva etti. Yani ilim ve nübüvvetle yükseldi, şeklinde açıklanabilir. Ve O, istiva ettiği zaman, en yüksek ufukta iken doğruldu.

Ufuk, esasen kıyı ve kenar mânâsınadır. Özellikle göğün kıyı ve eteklerine denilir. Rüzgârların estiği yönlere de bu isim verilmektedir. Astronomi bilginlerinin ufk-ı hissi, (hissedilen ufuk) ufk-ı zahiri, mer’i veya şuaî (görünen ufuk) ve ufk-ı hakiki (gerçek ufuk) diye düşündükleri üç daire, ıstılah olarak ikinci mananın dışında değildir. Çünkü bakan kimsenin boyuna dik olarak bulunduğu noktadan veya yerin merkezinden geçtiği düşünülen arz düzleminin gök ile bitiştiği noktaya ufuk denilmiştir ki bu, yer cihetiyle gök kubbenin tam kıyısı demektir. Şu halde ufuk, bir bakıma yerin, bir bakıma da göğün kıyısı olacağından, en yüksek kıyı mânâsını ifade eden ufk-ı â'lâya, ufk-ı sema (gök ufku) ve ufk-ı şarkî (doğu ufku) denilmiştir.

Fahreddin-i Razi der ki: "Meşhur olan görüşe göre zamiri Cibril'e râcidir. Zira bu ayete, Cebrail Allah'ın yarattığı gibi ufku istiva etti ve büyüklüğü sebebiyle bütün doğuyu kapladı, şeklinde mânâ verilmiştir. Hâlbuki en uygun olanı, söz konusu zamirle Hz. Peygamber (s.a.v)'in kastedilmiş olmasıdır. Gerçi mânâsı, yüce bir makamda istiva etti ise de, esas maksat, gerçekten bir mekânda bulunmak değil, peygamberin kadr ve kıymetinin, rütbe ve makamının yüksekliğidir." 

H.Yazır

Ona bunu çok güçlü olan öğretmiştir.

Bütün otoriteler “güçlü olan” ın Cebrail olduğunu ileri sürmüşler, ama el-Hasen bunun Yüce Allah olduğunu iddia etmiştir.

(Kurtubi, age, XVI, 437) Yüce Allah’ın öğrettiğini söylersek, Bakara 31 ayeti delil getirebiliriz. Çünkü Yüce Allah Hz. Âdeme öğretmiştir, ama: “Kuvvet sahibi Cebrail olduğunu söylersek: “Allah’ın izni ile Kuran’ı sana Cebrail indirmiştir.” (Bakara 2/97) ayetini delil getirebiliriz. Her iki ayeti birleştirip şöyle diyebiliriz: “Kuran’ı âlemlerin rabbi indirmiştir.” (Hakka 69/43) öğretimini Cebrail yapmıştır. (Necm 53/5) aynı zamanda Cebrail’e de Allah öğretmiştir. Böylece Yüce Allah, Kuran’ı Hz. Muhammedin yazmadığını, Kuran’ın bir kâhinin, bir delinin veya bir şairin hezeyanları olmadığını bu şekilde açıklamıştır. Not:   Yine yüce Allah'ın: "Sonra yaklaşıp, sarktı" buyruğu hakkında İbn Abbas'tan gelen rivayete göre anlamı şudur: Şanı yüce Allah Muhammed (sav)'a "yaklaşıp, sarktı." Buna yakın bir rivayeti Enes b. Malik, Peygamber (sav)'dan nakletmekledir. Onun emri ve hükmü peygambere yaklaştı; demektir. (Kuduri) 

B.Bayraklı

"Zü marrete" İbn Abbas ve Katâde’ye göre "güzel ve şahane", Mücahit, Hasan Basri İbn Zeyd ve Süfyan Servi’ye göre 'kuvvetli', Said b. Müseyyeb'e göreyse, "hikmet sahibi “dir. Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet edilen bir hadiste "Zû mirre", sağlam, sıhhatli anlamında kullanılmıştır. Lügatta bu kelime, sağlam akıllı ve akıl sahibi anlamına gelir. Allah Teâlâ burada, Cibril için çok yönlü bir kelime kullanarak, onun akıl ve beden bakımından kemale erişmiş bir varlık olduğunu vurgulamıştır. Urducada bu kelimenin tam karşılığı olmadığı için, biz bunu "hikmet sahibi" olarak tercüme ettik. Çünkü Cibril'in bedenî kuvvetlerinin kemali hakkında başka ayetlerde de izah yapılmıştır.
 "Ufuk kelimesiyle, güneşin doğduğu ve gündüzün aydınlığının yayıldığı yer, yani gökyüzünün doğu tarafı kast olunmuştur. Aynı ifade Tekvir: 23'de, "Ufuk'ıl-Mübin" şeklinde geçmiştir. Bu iki ayetten de anlaşıldığına göre, Cibril ilk kez Hz. peygamber'e (s.a) gökyüzünün doğu tarafında gözükmüştür. Çeşitli rivayetlere göre Cibril, o zaman Allah'ın kendisini yarattığı asıl suret üzere idi. İleride ilgili rivayetler zikrolunacaktır.

Mevdudi 

âyetteki “ذومرّة - Zû mirra [üstün akıl sahibi]” ifadesi de Allah’ın Rabb ve mukaddir [her şeyin en inceden inceye hesabını yapan] olduğunu beyan eder. Bu sözcük başka hiç bir âyette yer almaz.

H.Yılmaz

Akıl sahibidir. Doğrulup dikildi.

Bu ayet Cebrail’in bazı özelliklerini ve Hz. Peygamberle olan durumunu açıklamaktadır. Otoriteler, Zû mirra ifadesini şu şekilde mânalandırmışlardır: Bu kelime “Kuvvetli, akıl sahibi, büyük görünüşlü, heybetli” demektir. (Razi, age, XX, 491) aslında ayetin bu kısmı ya da bu ifade bir önceki ayette yer alan şedidül – kuva “çok kuvvetli” ifadesini açıklamaktadır. Akıl sahibi manasını “yetenekli” şeklinde de anlayabiliriz. Zû mirra ifadesine Mücahit “kuvvetli İbn Abbas “güzel görünümlü”, Katade “uzun boylu, iri yapılı, akıllı ve hikmet sahibi” manalarını vermişlerdir. (Ateş, age, IX,104) Zû mirra ifadesinin Zû kısmı “sahip” anlamına gelmektedir.. Mirra de “zamanın geçmesi, uğramak, devesine ip çekip bağlamak, bir şey acı olmak, ipi bükmek, savuşup gitmek ve devam etmek” anlamlarına gelen merreden türemiştir. “Akıllı, asaletli, kuvvetli” anlamlarıyla Zû mirra Cebrail anlamına gelmektedir.

Bizim burada aldığımız mana, “akıl sahibi” olmasıdır. Bir önceki ayette kuvvet sahibi olduğu söylenmiş, burada da “akıl” sahibi özelliğine dikkat çekilmiştir. Böylece Kuran’ı Hz. Peygamber’e öğreten Cebrail’in iki özelliği gündeme taşınmıştır. Ele aldığımız 6. Ayette geçen festeva kelimesi de, “doğrulup dikildi” demektir. Bir anlamda “boy gösterdi” anlamına gelmektedir. B.Bayraklı

Karş. 81:23 ve ilgili not 8. Kur’an'a ve sahih Hadislere göre Hz. Peygamber, hayatı boyunca en az iki defa, “gerçek şekli ve hüviyeti içinde ortaya çıkan” (ki, Zemahşerî tarafından işaret edildiği gibi, istevâ ifadesinin bu bağlamdaki karşılığıdır) bu meleğin görüntüsü (vision) ile karşılaşmıştır: ilk defa, fetratu'l-vahy olarak bilinen (bkz. 74. surenin giriş notu) dönemin ardından, ikinci defa da, 13-18. ayetlerde işaret edildiği gibi, “miraç” olarak bilinen (bkz. Ek IV) sırlarla dolu tecrübe sırasında. 

M.Esed

7–10. Âyetler: Ve O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti.

Bu âyetlerle Allah’ın Muhammed (as) ma ilk kez nasıl vahyettiği [Alak sûresinin inişi ] tasvir edilerek heyecanlı bir sahne sergilenmiştir. Müteşabih ayetleri ve mecazları anlamayan zihniyet, bu ayetlerdeki müteşabih ifadeleri çarpıtarak fiillerin öznelerini Cebrâil olarak yorumlamıştır. Bu zihniyet sahiplerine göre, peygamberimiz orada Cebrail ile karşılaşmış, birbirlerine yaklaşmışlar, peygamberimiz Cebrâil’e [hâşâ] kul olmuş, Cebrâil de ona vahyedeceğini vahyetmiştir.

Meselenin iyi kavranabilmesi için vahiy ile ilgili kısa bir açıklama yapmakta yarar vardır:

VAHY: Sözlük anlamı olarak “وحى - vahy” sözcüğünün “vaz’ı [ilk konuş, türetiliş]” anlamı “gizlice bilgilendirmek” demektir. Zamanla bu anlam çerçevesine uygun olarak “Gizli konuşma, işaret etme, emretme, ilham etme, ima etme, fısıldama, mektup yazma, elçi gönderme” anlamlarında da kullanılır olmuştur.

Vahy ’in terim anlamı ise “Yüce Allah’ın vasıtasız olarak veya değişik vasıtalarla emirlerini, hükümlerini gizlice ve süratlice peygamberlerine bildirmesi” demektir. Vahiy sözcüğü “القاء - ilka” sözcüğü ile anlamdaş olarak kullanılır. (Bakara 37, Neml 6 ve Mümin 15′e bakılabilir.)

“Vahiy” kelimesinin Kur’ân’da sözcük anlamıyla kullanıldığı âyetler “Allah ile ilgili olan” ve “Allah ile ilgili olmayan” olmak üzere iki grupta toplanabilir.

Allah ile ilgili olarak kullanıldığı ayetlerde “vahy” sözcüğü şu değişik anlamlara gelmektedir:

“Emir ve bir iş yaptırma”:

Ve her göğün işini kendisine vahyetti. Fusılet; 12.
İşte o gün yerküre tüm haberlerini; Rabbin kendisine vahyettiklerini bir bir söyler. Zilzal; 4 – 5.
Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve kovanlarda evler [yuvalar] edinmesini vahyetti. Nahl; 68.
Ve Rabbin meleklere vahyediyordu [emrediyordu]; “Ben sizinle birlikteyim, inananları destekleyin. Enfal; 12.

“İma etme, ilham”:

Ve hani havarilere: “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar, “inandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi. Maide; 111.

“İlham ve rüya”:

Mûsâ’nın anasına: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu akıntıya bırakıver, korkma ve üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini peygamberlerden biri yapacağız” diye vahyettik. Kasas; 7.

Allah ile ilgili olmadan kullanıldığı âyetlerde de “vahy” sözcüğü yine değişik anlamlar ifade eder:

“İma etmek, işaret etmek”:

O [Zekeriyya] , bunun üzerine mihraptan kavminin [halkının] karşısına çıkıp sabah akşam Rablerini tesbih etmelerini vahyetti [işaret etti] . Meryem; 11.

“Fısıldama, gizli konuşma”:

Böylece Biz her peygamber için ins ve cin şeytanlarını [her kötü kişiyi] düşman yaptık. Onlar aldatmak için birbirlerine süslü ve yaldızlı sözler vahyederler [fısıldarlar] . En’âm; 112.

“Teşvik etme, telkin etme, söyleme”:

Ve gerçekten şeytanlar dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler [telkinde bulunurlar] . En’âm; 121.

“Vahy” sözcüğü terim anlamıyla Kur’ân’da 68 yerde geçmekte olup bu ayetlerin hepsinde de sadece Allah’a özgülenmiştir. Bunun anlamı, terim anlamındaki vahyin sadece Allah’ın işi olduğu, ne melek, ne peygamber ve ne de herhangi bir insanın bu anlamda vahyetmesinin mümkün olmadığıdır.

Sonuç olarak 10. âyette geçen “vahiy” sözcüğü de terim anlamında kullanıldığına göre, burada kuluna vahyeden Allah’tır, Cebrail’in vahyi getirmesi söz konusu olamaz.

9. Âyette geçen “yay boyu”, o zamanlarda kullanılan ve o günkü insanların bildiği bir uzunluk ölçüsüdür. O dönemlerde “metre” gibi kabul görmüş uluslararası ölçüler henüz icat edilmediği için yöresel ölçüler kullanılmaktaydı. “Yay boyu” da, o zamanlarda kullanılan rumh [mızrak], sevt [değnek], arşın, kulaç, boy, isbi’ [parmak], hatve [adım], şibr [karış], zira’ [kol], ok atımı gibi bir ölçü birimiydi. Bu ölçü anlayışı o günkü Batı ülkelerinde de geçerliydi. Mesela insan ayağının uzunluğunu temel alan “feet”, insan elinin başparmağının tırnak dibindeki genişliğini temel alan “inç” gibi ölçüler Batı’nın o eski dönemlerdeki ölçü birimleriydi. Dolayısıyla Yüce Allah mesajında muhatap aldığı toplumun anlayabileceği bir ölçü kullanmıştır.

Allah’ın peygamberimize nasıl vahyettiği nin anlatıldığı sahneye geri dönecek olursak, bu kompozisyonun çizildiği 7–10. âyetlerle beraber Tekvîr sûresinin 19-25. ayetlerindeki açıklamaları da hatırlamak ve yapılacak değerlendirmelerde gerek Mûsâ (as)’ya ve gerekse Muhammed (as)’e gelen ilk vahiyleri anlatan ayetlerdeki “ağaç” ögesini dikkate almak gerektiğini düşünüyoruz.

Kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür; güçlü, Arş’ın Sahibi ’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir. Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü. O gayb hakkında cimri de değildir. Bu, kovulmuş şeytanın sözü değildir. Tekvîr; 19–25.

7–10. ayetlerde, vahiy anında neler olduğu hakkında bize açık bir bilgi verilmemiştir. Ama sanki bir cismin [helikopter gibi] gökten aşağıya doğru inişini çağrıştıran bir ifade kullanılmıştır. Bu konuyu araştıranlar, Allah izin verdiği takdirde, o gün olanların izahını tartışma şeklinde yapacaklar ve en büyük mucizelerden birini veya bir kaçını daha açıklayarak insanlığa büyük bir hizmet yapmış olacaklardır.

H.Yılmaz

7. O, en yüksek ufuktaydı.

Bir önceki ayetle birleştirerek bu ayeti açıklarsak, Cebrail en yüksek ufuklarda boy gösterdi, ayni Hz. Peygambere göründü. Böyle bir açıklama, Hz. Peygamberin Cebrail’i kendi yapısı ile gördüğü manasına gelir. O zaman Hz. Peygamberin onu gördüğüne delil olabilir? Sorusunun cevabı Tekvir suresinin 23. Ayetidir: “And olsun ki o, onu apaçık ufukta gördü.” Böylece Yüce Allah Cebrail’i, en yüksek ufuktayken kendi yapısı içinde Hz. Muhammed’in apaçık gördüğünü söylemektedir. Hz. İbrahim’e ve Hz. Meryem’e de insan şeklinde bürünerek görünmüştür, ama Hz. Peygamber Cebrail kendi esas yapısında da görmüştür.

B.Bayraklı

Sonra yaklaştı, aşağı doğru sarktı.

Tedellî kelimesinin üç ayrı kökten gelmesi muhtemeldir.

Birincisi, delâlden "tedellül" şeklinde dilberin naz ve cilve yapması mânâsını ifade eder. Burada bu mânâdan bahsetmişlerse de, Allah'a isnad edildiği takdirde seven ile sevilen arasında muhabbetin olduğunu gösteren güzel bir istiare olabilir.

İkincisi, "yâ" lı olarak " delâ" dan yaklaşmak ve tevazu göstermek anlamına gelebilir ki, bazı âlimler bu mânâyı vermişlerdir. Bu durumda fiilinin tefsiri olarak yaklaştı, indi ya da indi, yaklaştı diye terceme edilir.

Üçüncüsü "vâv" lı olarak masdarından türemiş olmasıdır. "Delv" kovaya isim olarak verildiği gibi, "delv" masdarı da kovayı sarkıtmak veya çekmek mânâlarına gelir. Onun için "tefe’ül" kalıbından gelen "tedelli" kelimesine herhangi bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru sarkması veya aşağıdan yukarıya çekilmesi mânâsı verilebilir. Bu sebepledir ki, müfessirlerin çoğu, Cebrail'e ait bir fiil olarak, bu kelimeyi sarkmak mânâsıyla tefsir etmişlerdir. Yani Cibril, en yüksek ufukta istiva ettikten sonra yaklaştı ve birden bire Peygamber (s.a.v)'e doğru sarktı, demektir. Esasen b u takdir, Hirâ dağında "Rabbinin ismiyle oku..." (Alak, 96/1) öğretisi ile vahyin, başlangıçta gelişini anlatmış oluyorsa da henüz peygamberin miracı ile ilgili bir mânâ ifade ettiği söylenemez. Bu yaklaşma ve tedelliyi Allah'ın fiili olarak düşünenler, "tedelli" fiilini bir de "cezb" (çekme) mânâsı ile tefsir etmişlerdir.

Nitekim Beydâvî bu hususu açıklarken konuyla ilgili olarak şunları söyler: "Allah Teâlâ'nın tedelli etmesi, peygamberi her şeyi ile kendisine cezbetmesi (çekmesi) demektir." Fakat biz bunu cezb değil, cezbin eseri ve istiva gibi Peygamber (s.a.v)'in vasfı olarak, çekilmek suretiyle yükselme mânâsında anlıyoruz ki bu da, yukarıdan aşağıya sarkmak değil, aşağıdan yukarıya çıkmak demektir. Görüldüğü gibi bununla da tam mânâsıyla miraç olayına işaret edilmiştir.

Yani Hz. peygamber, Cebrail'in öğretisi üzerine yüksek ufukta yalnız istiva ile kalmadı, istivadan sonra da Allah Teâlâ'ya doğru yaklaştı. Allah bilir ya belki de "Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder." sözünün mânâsı kendisine zahir oldu da birden bire bir çekim kuvvetiyle yüksek ufkun ötelerine fırlayıverdi.

H.Yazır

8-9.”Sonra iyice yaklaştı ve sarktı. İki yayın arası kadar, hatta daha da yakın.”

Ayette geçen dena fiili, “yaklaşmak istedi ve bulunduğu yerden harekete geçti”, fetedella da, “onun yayına indi, geldi, ona sarktı” anlamlarına gelmektedir. Ufukta gördüğü Cebrail kendisine iyice yaklaştı demektir. Bu yaklaşmasının mesafesini bir sonraki ayette şöyle açıkladı: “İki yayın arası kadar, hatta daha da yakın.” Ayette geçen Kâbe kelimesi, “yayın kirişinin bağlandığı iki köşe arasına yahut kiriş ile kabzası arası” anlamına gelen kaabdan türemiştir. Kavs da “yay” demektir. Demek ki, Cebrail Hz. Peygambere iki yayın arasından daha yakına gelmişti, yaklaşmıştı.

B.Bayraklı

Eski Arapçanın ifade şekline dayanan, meleğin yaklaşmasının bu görsel temsili "tanımlaması" vahiy meleğinin açıkça hissedilebilir, hatta neredeyse dokunulabilir bir şekilde göründüğü düşüncesini yansıtmak içindir.

M.Esed

Derken iki yay kadar veya daha yakın oldu. Yani onunla arasındaki mesafe, iki yay kadar yahut daha az kaldı.

Kavs: Bilindiği gibi yay demek tir.

Kâb da yayın kabzası ile kiriş kısmı olan iki köşe aralığına denir ki bir yayda iki kâb mevcuttur. Bazı âlimler de bu mânâya dayanarak kalb etmek yolu ile bir yayın iki kabı 'nın olabileceğini de söylemişlerdir. Ayrıca yayın kabzasıyla kirişi arasına da kâb ismi verilmiştir. Mızrak (rumh), değnek (sevt), arşın (zira, kol), boy, kulaç (ba), adım (hatve), karış (şibr), serre (fitr), parmak (isba) uzunluk ölçüsü olarak kullanıldığı gibi "kavs" da aynı şekilde bir ölçü olarak kullanılmıştır. Hicaz dilinde kavs ‘ın zira' mânâsına geldiği söylenmektedir. İbnü Abbas'tan da âyette geçen söz konusu kelimenin aynı mânâda olduğu hususunda rivayet vardır. Buna göre cümlesi, onunla arasındaki mesafe iki arşın kadardır, mânâsını ifade eder. Ancak bu

âyetle ilgili daha güzel bir yorum nakledilmiştir. Şöyle ki; Araplar cahiliye döneminde bir ittifak kurmak üzere anlaşacakları zaman iki yay çıkarır, birini diğerinin üzerine koyarak ikisinin kâbını birleştirirler, sonra da ikisini beraber çekip onlarla bir ok atarlardı. Bu, onlardan birinin razı olacağı şeye diğerlerinin de razı olacağını, birisini kızdıran şeyin diğerlerini de kızdıracağını ifade eden bir birlik antlaşmasıydı ve aksi mümkün olmayacak tarzda söz birliği ettiklerini gösteriyordu. Bu anlamda kâb, miktar mânâsına değil, üst üste gelen iki yayın birlik manzarasını gözler önüne seren kabza ile kiriş arası demektir. Görülüyor ki bu mânâ, hem diğerinden daha fazla bir yakınlık tasvir etmekte, hem de manevi bir yakınlığı göstermektedir. 'daki 'in, "daha yakın mânâsına" bir yükseliş ifade ettiği söylenebilir. Bu hususun muhataplara terdid (iki ihtimalle anlatım) şeklinde anlatılması, ifadenin temsilî olduğunu hatırlatmak içindir. Bu yüzden tefsirciler derler ki, yakınlığın en üst seviyesini tasvir eden bu söz, birleşme alışkanlığını temsil etmekte ve belirsizliği ortadan kaldırmak suretiyle Peygamber (s.a.v)'in vahyi işitmesini gerçekleştirmektedir. 

H.Yazır

Yukarıdaki ifade, en deruni anlamıyla, Allah'ın, seçilmiş peygamberlerine bile, varlığın, hayatın ve ölümün gerçek anlamını, evreni yaratmasındaki maksadın ve bizzat evrenin kendisinin gerçek sırlarını tamamen açmadığını gösterir.

M.Esed

Bu şekilde Allah Teâlâ, kuluna verdiği vahyi verdi.

Burada kelimesindeki zamirin Allah'a râci olduğunda ihtilâf yoktur. Müthiş kuvvetlerin sahibinden maksat Allah olduğuna göre, burada da vahye denin o olduğu açıktır. Diğer tefsir şekillerinde de ifadenin akışından Allah'ın isminin zikredildiği kabul edilmektedir. Şu halde burada başlıca iki mânâ üzerinde durulabilir. Birisi. İşte Cebrail ona böyle yaklaştı da, Allah Teâlâ'nın elçisi Muhammed (s.a.v)'e gönderdiği her vahyi getirdi, ona vahyetti ve öğretti. Başlangıçta hakiki suretiyle görünerek getirdikleri şeylerin Allah'ın vahyi olduğunu öğretti ve belirli zaman aralıklarıyla tebliğ etti. Diğer mânâ da şöyledir: İşte Allah'ın has kulu olan arkadaşınız Muhammed (s.a.v), İstiva ettikten sonra O, Rabbine öyle yaklaştı ki, bütün vasıtalar kaldırıldı ve Allah Ona doğrudan doğruya verdiği vahyi verdi. Yani Miraç’ta her ne vahyetti ise Cibril'in dahi herhangi bir aracılığı olmaksızın vahyetti. İşte biz de bu mânâyı tercih ediyoruz. Zira önceki mânâya göre Miraç olayı, yalnız "Andolsun onu bir kez daha görmüştü." (Necm, 53/13) ayetine bırakılmış olmaktadır.

Miraç’ta vasıtasız olarak vahyedilen ne idi? Birisinin namaz olduğu bilinmektedir. Diğeri de peygambere söylenen şu sözdür: "Peygamberlerden hiçbiri senden evvel cennete girmeyecek, ümmetlerden hiçbiri de senin ümmetinden önce cennete girmeyecektir". Bakara Suresi’nin son iki âyeti olan 'nün de Miraç’ta indirildiğine dair rivayet daha önce geçmişti. Müslim'in Sahîh’inde de "Resulullah (s.a.v)'a üç şey verildi, beş vakit namaz, Bakara Suresi’nin sonu, ümmetinden şirke düşmeyenlere muhkimat yani büyük günahların mağfiret edildiği haberi" şeklinde bir rivayet mevcuttur. Bununla beraber o hususi meclisteki vahyin tafsilatını ancak Allah ve peygamberi bilir. Nitekim Nizâmu'd-Din-i Nisâbûri de tefsirinde, "ortaya çıkan bir takım sır ve hakikatler var ki, onları Allah ve Resulünden başkası bilemez" demektedir.

H.Yazır

Böylece vahyetti kuluna vahyedeceğini.

Burada kimin kime vahyettiği konusunda otoriteler farklı açıklamalar yapmışlardır. Biz bu açıklamalara girmeden, vahye denin Yüce Allah, vahyedilen kulun da Hz. Peygamber olduğu açıklamasını kabul edip sunuyoruz. Yüce Allah beşeri âlemle kurduğu öğretim ilişkisinin bir metodu vahy, diğeri de ilhamdır. Vahy peygamberlere, ilham da bilim adamalarınadır. Demek ki, Cebrail’in görevi ilham yoluyla devam etmektedir.

B.Bayraklı

VAHİY

El-Vahy, beş şekilde tefsir edilir:

1. el-Vahy kelimesi, Cebrail'in Allah'tan nebilere indirdiği vahy manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Biz sana vahyettik (yani, Kur’an’ı vahyettik; Nuh'a ve o'ndan sonraki nebilere vahyettiğimiz gibi. Ve vahyettik İbrahim'e, İsmail'e... (Nisâ/163)

Bu Kur'ân bana, onunla sizi uyarmam için vahyolundu. (En'âm/19)

Benzeri âyetler çoktur.

2.  el-Vahy, ilham manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Hani havarilere vahy {yani, ilham} etmiştim: "Bana ve Benim Resul’üme iman edin!" diye. (Maide/111)

Rabbin bal arısına vahy {yani, ilham} etti: "Dağlardan evler edin!" diye. (Nahl 16/68)

3.  el-Vahy yazılı şey manasında da kullanılır; şu âyette olduğu gibi:

{Zekeriyyâ} onlara vahyetti {yani, tesbih etmelerini 216 söyleyen bir yazı yazdı}: "Sabah-akşam teşbih edin!" diye. (Meryem19/11)

4. el-Vahy, emr anlamında da kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Her semaya kendi işini vahyetti {yani, emretti}. (Fussilet/12)

Onların bazısı bazısına vahyeder {yani, emreder}. (En’âm/112)

Şeytanlar dostlarına vahyederler {yani, onlara vesvese ile ve (çirkin işlerini) güzel göstermek suretiyle emrederler}. (En'âm/121)

5.  el-Vahy, qavl/söz manasında kullanılmıştır; şu âyette olduğu gibi:

Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir {yani, demiştir}. (Zelzele/5)

H. Basri Çantay

VAHYİN GELİŞ ŞEKLİ

“Allah, beşerle, ancak apansız gelen bir ilham aracılığıyla yahut bir perde arkasından (seslenerek) yahut (vahyedilmesi ni) dilediği şeyi kendi izniyle vahyeden bir elçi göndermek suretiyle konuşur. O, şüphesiz yücedir, hikmet Sahibidir.”

(Şura 42/51)

“O mutlak gaalib, O hüküm ve hikmet sahibi Allah sana da, senden evvelkilere de işte böyle vahyeder.”  (Şura 42/3)

Hani, o (uzakta) bir ateş görmüş ve ailesine: "Siz burada bekleyin; ben bir ateş gördüm" demişti, "belki size oradan bir tutam kor getiririm yahut orada ateşin yanında bir yol gösterici bulurum".” (Taha 20/10)

“Ateşin yanına vardığı zaman kendisine “Ya Musa” diye nida edildi.”(Taha20/11)

Hani, (Çölde yolunu kaybeden) Musa ailesine: "(Uzakta) bir ateş görüyorum; size oradan (tutacağımız yol hakkında) belki bir haber getiririm yahut ısınmanız için biraz közlenmiş odun getiririm" demişti.” (Neml 27/7)

“Vaktaki onun yanına varınca nida olundu: Ateşin bulunduğu yerdeki ve etrafındakiler mübarek kılındı. Âlemlerin Rabbi olan Allah noksanlıktan münezzehtir. ” (Neml 27/8)

“ Ya Musa! Gerçek O ki güç ve hüküm sahibi Allah benim!” (Neml 27/9)
Ve Musa, sonunda, bu süreyi doldurup da ailesiyle birlikte (çölde) yola çıktığında Sina Dağı'nın yamacında bir ateş gördü (ve) yanındakilere: "Siz durun," dedi, "ben (orada) bir ateş gördüm; size oradan belki bir haber yahut (en azından) ısınmanız için (bir tutam) tutuşmuş odun getiririm". (Kasas 28/29)
“Nihayet oraya varınca nida edildi. Vadinin sağ kıyısından mübarek yerdeki ağaçtan: Ya Musa! Gerçekten benim, ben Allah’ım, Âlemlerin Rabbi olan” (Kasas 28/30)

Hz. Peygamber, yaşadığı deneyimin ruhi karakterinin tamamen farkında olduğundan, bilinci ile normal olarak kavrayamayacağı bir şeyi sezgisel olarak kavraması (kalp gözü) arasında bir çelişki yoktu

M.Esed

11 – 13. Âyetler: Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Siz onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyordunuz?] Andolsun onu, başka bir inişte de gördü.

Bu âyetler, ilk vahiy anında olanların bir zann [sanı], bir rüya, bir hayal, bir halüsinasyon olmadığını, sağduyunun kesinlikle yanılmadığını vurgulamakta ve bu sahnenin iki kere yaşandığını açıklamaktadır. İlk vahiy olan Alak sûresinin akışından anladığımıza göre bu inişlerin birincisi “اقرأ - ikra” ile başlayan 1. ve 2. âyetlerin gelişinde, ikincisi de yine “ikra” ile başlayan 3. ve 5. âyetlerin gelişinde olmuştur.

H.Yılmaz

Gördüğünü gönül yalanlamadı. Buradaki fiilinin zamiri, bir önce geçen âyetteki "abd" kelimesine de "fuâd"e de gidebilir "Gözü şaşmadı..." buyurulduğuna göre, bu görme işinin gözle (baş gözüyle) olması gerekmektedir. Buna göre âyetin mânâsı, gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı, şeklinde olur. Yani gerek bütün o müthiş kuvvetleriyle Cibril'i, gerekse Miraç’taki o tecelliyatı (beliren şeyleri) görmesi bir hayal değil, kalb ve vicdanın yalancı çıkarmayıp görerek tasdik ettiği hakikattir. Onun için Cebrail'i hangi suretle olursa olsun, her geldiğinde tanıdı.

H.Yazır

Kalp gördüğünü yalanlamadı

Bu ayette çok önemli oluşumlar gündeme getirilmektedir.. Kafa gözlerinin gördüğünü kalp yalanlamamıştır. Ayette rea fiilinin faili nedir veya kimdir? Burada fail kafa gözleri olabileceği gibi kalbin kendisi de olabilir. Kalb, gördüğü şeyi yine kendisi yalanlamamıştır, denebilir. Ama bize göre kafa gözlerinin gördüğünü gönül yalanlamamıştır. Demek ki gözlemle kalbin tasdik edişi arasındaki bağlantı çok önemlidir. Bir bakıma Hz. Peygamber’in kalbine yüklenen vahy, yani bilgi gördüklerini doğrulamış oldu. Bunun anlamı onun kalbine bilgi yüklenmişti. Bu bilgi sayesinde, kafa gözlerinin gördüğünü yalanlamayıp doğrulamış oldu.

Biz nebi olmadığımız için Hz. Nebinin İsra olayında gördüklerini göremeyecek, Cebrail’i de görmemiz mümkün olmayacak ama biz Araf 201 de belirtildiği gibi kendi iç âlemimizdeki oluşumları ve eşyanın hakikatini görebileceğiz. Gönül gözü teşekkül edince, takva denen ruh olgunluğuna ulaşmış olacağız.

B.Bayraklı

ALLAH TEÂLA İLE İLGİLİ AYETLERDEN BAZILARI

“İşte Rabbiniz Allah budur. Ondan başka ilah yoktur. O her şeyi yaratandır. O halde O’na kulluk edin. O her şeyin vekilidir.” (Enam 6/102)

لَا تُدْرِكُهُ الْاَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْاَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطٖيفُ الْخَبٖيرُ
Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır. “ (Enam 6/103)

Böylece Kur'an, Hz. Peygamberin meleği görmesinin bir yanılsama değil, gerçek bir ruhi tecrübe olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ama o tamamen ruhi mahiyette bir tecrübe olduğundan, başkalarına ancak semboller ve temsiller vasıtasıyla anlatılabilirdi ki, şüpheciler bunları kolayca göz ardı edebilecek hayal ürünü şeyler olarak görüp ne gördüğü konusunda onunla tartışmaya giriyorlardı.

M.Esed

Şimdi siz gördüklerine karşı onunla mücadele mi ediyorsunuz? Burada muzari sığasıyla buyurulması, bakışın devamlılığına delalet eder. H.Yazır

Yani o meleği "gerçek şekli ve hüviyeti içinde" ortaya çıkmış olarak gördü. M.Esed

Yani, sırlarla dolu “miraç” tecrübesi sırasında. Sidratu'l-muntehâ ifadesinde dile getirilen görüntüyü açıklarken Râğıb, yapraklarının gölgesinden dolayı sidr veya sidra'nın (Arabistan’ın hurma ağacı) Kur’an'da ve miraç ile ilgili Hadislerde cennetin “gölgesi ”nin -yani, ruhî sükûnet ve esenliğinin- bir sembolü olarak kullanıldığını söyler. El-münteha sıfatı (“en uzak nokta”), Nihaye’de işaret edildiği gibi, Allah'ın, yaratılmış varlıkların ulaşabileceği bilgilere bir sınır koyduğu gerçeğinin bir göstergesi olarak alınabilir: bu da, özellikle, ne kadar kapsayıcı ve nüfuz edici olsa da, insan bilgisinin bile -cennette (bir sonraki ayette zikredilen “vaat edilen bahçe”)- Yaratıcı ‘nın yalnız kendisine sakladığı nihaî gerçekliğin künhüne asla ulaşamayacağını gösterir (karş. Yukarıda not 6).  M.Esed

14 – 15. Âyetler: Son sidrenin yanında ki onun yanında oturmaya değer bahçe/ mesire yeri vardır.

Bu ayetlerde vahiy mahalli açıklanarak âdeta adres belirtilmektedir. Bu ayetlere göre, 7–10. ayetlerde anlatılan kompozisyon [Allah’ın sarkması, yaklaşması ve kuluna vahyetmesi], yanında oturmaya değer bir bahçe olan son sidre ağacının yanında vuku bulmuştur.

Eski tefsirciler Kur’an’a kendi anlayışlarına göre noktalama işaretleri [keyfiyyeti secavent] koyarak pasajın anlamını bozmuşlardır. Bilindiği gibi, Kur’ân’daki duraklara konulmuş olan “ج - cim, م - mim, ط - tı ve lâm-elif” gibi işaretler Kur’an’dan değildir. Bu gibi işaretleri sonradan Kur’an’a koyan kurralar [uzman okuyucular] ve tefsirciler, 13. âyetin sonuna “lâmelif” koymak suretiyle âyetin anlamının burada bitmediğini, âyetin 14. âyette tamamlandığını kabul etmişler ve 14. âyetin başındaki “عند - ında” mekân zarfını da 13. âyetteki “başka bir inişte daha gördü” ifadesine bağlamışlardır. Hâlbuki “عند - ında” mekân zarfının pasajdaki tüm olaylara bağlanması, en doğru olanıdır. Buna gramer açısından hiçbir sakınca yoktur.

Sidretü’l-münteha, cennetü’l-me’va [Vadide bir mesire yeri]: Âyette bahsedilen sidre ağacı o vadide yetişen bir ağaç türü olup “sedr ağacı” veya “Arabistan kirazı” olarak da bilinir. Genellikle sınır aralarında sınırları belirlemek için büyütülen bu ağaç, kırsalda yaşayan çobanlar, çiftçiler, dağcılar için taş, kaya, ağaç, pınar gibi bir nirengi noktası olarak kabul edilirdi.

Âyette geçen “cennet ”in nerede olduğuna gelince; bununla ilgili olarak da birçok rivayet ileri sürülmüştür. Öyle ki, bu rivayetleri esas alan tefsirciler, sözü edilen “me’va cenneti ”nin yedi kat gökten birinde olduğuna kail olmuşlar, duruma göre onu farklı farklı katlara yerleştirmişlerdir. Bu olay nedeniyle peygamberimizin Allah’ın katına çıktığını ileri süren bazıları ise Kur’ân’ın bütününü dikkate almadan onun ahiretteki cennet olduğunu söylemişlerdir.

“Cennet” sözcüğü, “cinn” sözcüğü gibi “cenn” kökünden türemiş bir isim olup esas anlamı “gizlenmek, karanlıkta kaybolmak” demektir. Bitkilerin dal ve yapraklarıyla örttükleri toprak parçalarına cennet/bostan denir ve çoğul hâli olan “cennat” ve “cinân” şekilleriyle kullanılır.

Dinî terim olarak cennet ise peygamberlerin davetine uyarak Allah’tan gelen Hakk Din’e inanan, sâlih ameller işleyen, Allah’tan sakınan kullar için ahirette hazırlanmış olan mutluluk ve mükâfat yurdunu ifade eder. Bu anlamdaki cennet, içinden nehirlerin aktığı, bal ve sütten ırmakların bulunduğu, içinde gönlün hoşlandığı hoş kokulu pek çok yiyeceğin olduğu, kişiye özel hizmetçilerin emre amade beklediği, atlas ipekten giysilerin giyileceği, altın ve gümüşten kapların kullanılacağı, tam bir huzur ve mutluluk ortamı olarak Kur’ân’da uzun uzadıya tasvir edilir. Bu nitelikleriyle böyle muhteşem bir mükâfatı kimlerin hak ettiği Kur’ân’ın en çok üzerinde durduğu temalardan biridir. Ancak yukarıda sayılan niteliklerin birer sembol, örnek olduğu vurgulanır ve asıllarının daha muhteşem olduğu ima edilir [Ra’d 35, Muhammed 15, İnsan 12–22 ]. Ahiretteki mutluluk yurduna “cennet” adı verilmesi, ağaçlarının ve gölgelerinin çokluğundan ötürü olsa gerektir.

“Cennet” kavramı Arapçanın dışındaki dillerde de mevcut olduğu gibi, “Cennet inancı” da İslâm’ın dışındaki diğer dinlerde de yeri olan bir inançtır. Ne var ki, biz konuyu Kur’an’dan öğrenerek açıklığa kavuşturmak durumundayız.

“Cennet” sözcüğü Kur’ân’da sadece dinî terim olarak değil, sözcük anlamıyla da kullanılmıştır. Meselâ Âdem peygamberin kıssasındaki cennet, sözcük anlamındaki cennettir. Yani Âdem peygamber bu dünyadaki yeşili, bitkisi, ağacı bol bir yerde yaratılmış, orada iken Allah’ın emrine aykırı davranmış ve oradan çıkartılarak çöle indirilmiştir. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimize göre ahiretteki cennet bir ikram ve lütuf yurdudur, orada yasak olan ve günaha sokacak bir şey yoktur, o cennet süreklidir, ebedîdir:

Ne boş bir lâf işitirler orada [cennette] ne de günaha sokacak bir şey. Vakıa; 25.

Birçok meyveler arasındadırlar. Ne tükenir, ne yasaklanır. Vakıa; 32, 33.

Çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır. Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Zühruf; 71.

Orada ilk ölüm dışında ölüm tatmazlar… Duhan; 56.

Hâlbuki Âdem peygamber ve eşinin yaşadığı cennette hem yasak ağaç, hem de kötülük eden ve vesvese veren şeytan [İblis] vardır. Üstelik bu cennet ebedî de değildir. Nitekim İblis, yasak ağaca yaklaşma konusundaki vesveseyi ölümsüzlük vaadiyle vermiştir.

Kur’ân’da cennet sözcük anlamıyla sadece Âdem peygamber ile ilgili ayetlerde değil, başka ayetlerde de kullanılmıştır.

Allah’ın rızasını kazanmak ve kendilerini sağlamlaştırmak için infakta bulunanların [mallarını bağışlayanların] durumu kendisine bol yağmur isabet edip de ürününü iki kat veren, verimli topraklardaki bir cennetin [bahçenin] durumuna benzer. Böyle bir bahçeye bol yağmur düşmese de bir çisinti, bir nem bile yetişir. Allah yapmakta olduklarınızı tam bir biçimde görmektedir. Bakara; 265.

Haberiniz olsun ki, Biz onlara belâ vermişizdir. [kesinlikle belâ vereceğiz] , [tıpkı] o cennet [çiftlik, bahçe] sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Kalem; 17.

Konumuz olan “Me’vâ Cenneti ”ne dönecek olursak: Âyetin siyak ve sibakından “bahçe konak” anlamındaki “جنّةالمأوى - cennetü’l-me’vâ”nın ahirette vaat edilen cennet olmadığı, yeryüzündeki belli bir coğrafî nokta olduğu anlaşılmaktadır. Cennet sözcüğü burada dinî terim anlamıyla değil, sözcük anlamıyla kullanılmıştır. Rivayetçilerin etkisinde kalmış olan eski bilginler cesaret gösterip de işin gerçeğini haykıramamışlar, bu âyetteki cennet’ i âhirete, göğün katlarına, hatta Allah’ın yanına yerleştiren bu rivayetlerin karanlık gölgesinde kalmışlardır. Meselenin şöyle özetlenmesi mümkündür: Necm 7 ila 10. ayetlerde anlatılan olaylar [Allah’ın yeryüzüne inmesi, yaklaşması ve kuluna vahyetmesi], yanında bahçe konağın [cennetü’l-me’va ’nın] bulunduğu son sidre ağacının yanında gerçekleşmiştir. 14 ve 15. ayetlerde bu ilk vahyin vuku bulduğu mahallin adresi verilmektedir.

O günün Mekkelileri gerek oradaki sidre ağaçlarını, gerekse en sondaki sidre ağacını ve onun yanındaki bahçe konağı biliyor olmalılar ki, içlerinden hiçbiri bu yerin neresi olduğuna dair herhangi bir soru sormamış ve bu olayın peygamberimizin göğe çıkıp Allah veya Cebrail ile sohbet ettiğini anlatan bir olay olduğuna dair hiçbir iddia ileri sürmemişlerdir. Peygamberimizin göğe çıktığı yolundaki çarpık anlayış, peygamberimizden 90-100 yıl sonra yaşayan rivayetçilerin o günkü iktidara yaranmak için gösterdikleri art niyetli yaklaşımlardan kaynaklanmıştır.

H.Yılmaz

Münteha: İsm-i mekân ya da mimli mastar olan bu kelime, "nihayet sidresi" veya "son sınır sidresi" anlamını ifade eden bir isimdir. Sidre, daha evvel de geçtiği gibi ağaç demektir. Kamus Tercemesi ‘nde sidre ile ilgili şu bilgiler vardır. "Sidr, in kesri ve n sükûnu ile okunur. Nebk ağacına verilen bir isimdir. Buna Arabistan kirazı da denir ki, Trabzon hurması da aynı nevidendir. Bu kelimenin müfredi sidre, çoğulu, siderât, sidirat, sider ve südür şeklinde gelir. Adı geçen bu ağaç, iki çeşittir. Birisi büstânî (bahçeye mahsus)dir ki meyvası hoş olup yapraklarıyla da yıkanılmaktadır. Diğeri de berrî (toprağa mahsus)dir ki bunun meyvası tatsızdır. Her ikisinin de gölgesi gayet koyu, hoş ve hafiftir".

H.Yazır

El- Me’va kelimesi otoritelerce “sığınılacak, barınılacak yer” olarak manalandırılmıştır. Cennet de bahçe, mesire yeri gibi anlamlara gelir.

Lafzen, “Sidre ağacı [onu] kaplayan herhangi bir şeyle kaplandığı zaman”: “hiçbir tasvirin resmedemeyeceği ve hiçbir ifadenin kapsayamayacağı” anlamındaki bu cennet sembolüne atfedilen tasavvur edilemez üstünlüğün ve ihtişamın işareti olarak özellikle müphem bırakılmış bir ibare (Zemahşerî).

Yani, O'nun keyfiyetini ve niceliğini aktarmak mümkün değildir. İnsanın tasavvur edemeyeceği boyutlarda olduğu gibi izah etmekte mümkün değildir.

M.Esed

O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu.

Mevcut meal ve tefsirlerin büyük çoğunluğunda, âyetin başındaki “iz” zaman edatı ihmal edilmiş, ekleme ve parantezlerle yazarların kendi inanç ve kabulleri doğrultusunda çeviriler yapılmıştır. Oysa bu edat, âyette çok önemli bir işlev görerek vahiy anını belirtmektedir: O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu .” Yani, 14 ve 15. ayetlerde ilk vahyin indiği yeri belirten Yüce Allah, 16. âyette de, vahyin “sidreyi kaplayanın kapladığı zaman” indirildiğini bildirmektedir.

Sidre ağacında nelerin olduğu bize ayrıntılı olarak aktarılmamıştır. Belki de havsalamızın almayacağı, dilimizle ifade edemeyeceğimiz tecelliler gerçekleşmiştir. Bu gibi durumlarda bizlere düşen, hakkında bilgi verilmeyen şeylerin arkasına düşmemek ve “Allah’ım, senin verdiğin bilginin dışında bir bilgimiz yoktur” demektir. Rivayet kitaplarında yer alan ve sidreyi [kiraz ağacını] ateş, nur, altın-gümüş-mücevher, kelebek, arı, melek gibi şeylerin kapladığı ve ağacın yapraklarının filkulağı, meyvelerinin küp gibi olduğu, ağacın da Arş-ı A’lâ ’da, cennette bulunduğu yolundaki iddialar, Kur’ân dışı, hayalî, ciddiyetten uzak ve art niyetli söylentilerdir. Bu konuda bizim göz önünde bulunduracağımız tek husus, Allah’ın kulları ile nasıl konuşacağını bildiren Kur’ân âyetidir:

Bir beşer için, bir vahy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle dilediğini vahyetmesi dışında Allah’ın kendisiyle konuşması olmaz. Muhakkak O, Aliyy’dir Hakim’dir. Şûra; 51.

Bu âyetin ışığında, sidre ağacını kaplayan kaplıyordu ifadesinden, bir perde oluştuğunu ve Allah’ın o perdenin arkasından konuştuğunu/vahyettiğini anlamak mümkündür. Ancak Mûsâ peygamberin ilk vahyinde “ağaç” ve “ateş” olarak belirtilen bu perdenin mahiyeti Muhammed peygamberin vahyinde açıkça belirtilmemiş, “şey” anlamını veren ism-i mevsul “ma” sı ile yetinilmiştir.

Peygamberimize ilk vahyin gelişini anlatan Necm suresindeki âyetler ile Mûsâ peygambere ilk vahyin nasıl geldiğini anlatan âyetler birlikte incelendiğinde, iki peygambere gelen ilk vahiylerin geliş şekillerinin de birbirine benzediği görülür:

Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ! Âlemlerin Rabbi Allah Benim, Ben!” Kasas; 30.

Ulaştı mı sana Mûsâ’nın haberi? Hani bir ateş görmüştü de ailesine, “Bekleyin! Gözüme bir ateş ilişti. Olabilir ki, ondan size bir kor parçası getiririm yahut onun üzerinde bir kılavuz bulurum” demişti. Onun yanına geldiğinde kendisine “Mûsâ! Benim Ben, senin Rabbin. Hadi pabuçlarını çıkar, sen kutsal vadide, Tuva’dasın. Ve Ben seni seçtim; o hâlde vahyedilecek olanı dinle. Hiç kuşkulanma ki, Ben Allah’ım. İlâh yoktur Benden başka. O halde Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl. Kuşku duyma ki o saat gelecektir. Onu neredeyse gizleyeceğim ki, her kimse gayretinin karşılığını elde etsin” diye seslenildi. Tâ Hâ; 9–15.

Bu sahneler Kitab-ı Mukaddes’te şöyle yer alır:

Çıkış, 3. Bab, 1–6. cümleler: “Ve Mûsâ, kaynatası Midyan kâhini Yetro’nun sürüsünü güdüyordu ve Allah’ın dağına, Horeb’e geldi. Ve Rabbin meleği bir çalı ortasında ateş alevinde ona göründü ve gördü ve işte çalı ateşle yanıyor ve çalı tükenmiyordu. Ve Mûsâ dedi: Şimdi döneyim ve bu büyük manzarayı göreyim, çalı niçin yanıp tükenmiyor. Ve görmek için döndüğünü Rab görünce, Allah ona çalının ortasından çağırıp dedi: Mûsâ, Mûsâ! Ve O: İşte ben, dedi. Ve dedi: Buraya yaklaşma; çarıklarını ayaklarından çıkar, çünkü üzerinde durduğun yer mukaddes topraktır. Ve dedi: Ben babanın Allah’ı, İbrahim’in Allah’ı, İshak’ın Allah’ı ve Yakup’un Allah’ıyım. Ve Mûsâ yüzünü örttü; çünkü Allah’a bakmaya korkuyordu.  

H.Yılmaz

"Sidre ‘yi Rabbin nuru ve melekler kapladı." demektir. Ebu'l Aliye’ye göre de onu, ağaca uçuşan kuşlar gibi Allah'ın nuru kapladı. Mücahit’in görüşü ise, "Muhammed hem Sidre ‘yi hem de kalbi ile Allah'ı gördü." şeklindedir.

H.Yazır

VAHYİN GELİŞ ŞEKLİ

“Allah, beşerle, ancak apansız gelen bir ilham aracılığıyla yahut bir perde arkasından (seslenerek) yahut (vahyedilmesini) dilediği şeyi kendi izniyle vahyeden bir elçi göndermek suretiyle konuşur. O, şüphesiz yücedir, hikmet Sahibidir.” (Şura 42/51)

“O mutlak gaalib, O hüküm ve hikmet sahibi Allah sana da, senden evvelkilere de işte böyle vahyeder.”  (Şura 42/3)

Hani, o (uzakta) bir ateş görmüş ve ailesine: "Siz burada bekleyin; ben bir ateş gördüm" demişti, "belki size oradan bir tutam kor getiririm yahut orada ateşin yanında bir yol gösterici bulurum".” (Taha 20/10)

“Ateşin yanına vardığı zaman kendisine “Ya Musa” diye nida edildi.”(Taha20/11)

Hani, (Çölde yolunu kaybeden) Musa ailesine: "(Uzakta) bir ateş görüyorum; size oradan (tutacağımız yol hakkında) belki bir haber getiririm yahut ısınmanız için biraz közlenmiş odun getiririm" demişti.” (Neml 27/7)

“Vaktaki onun yanına varınca nida olundu: Ateşin bulunduğu yerdeki ve etrafındakiler mübarek kılındı. Alemlerin Rabbi olan Allah noksanlıktan münezzehtir. ” (Neml 27/8)

“ Ya Musa! Gerçek O ki güç ve hüküm sahibi Allah benim!” (Neml 27/9)
Ve Musa, sonunda, bu süreyi doldurup da ailesiyle birlikte (çölde) yola çıktığında Sina Dağı'nın yamacında bir ateş gördü (ve) yanındakilere: "Siz durun," dedi, "ben (orada) bir ateş gördüm; size oradan belki bir haber yahut (en azından) ısınmanız için (bir tutam) tutuşmuş odun getiririm". (Kasas 28/29)
“Nihayet oraya varınca nida edildi. Vadinin sağ kıyısından mübarek yerdeki ağaçtan: Ya Musa! Gerçekten benim, ben Allah’ım, Âlemlerin Rabbi olan” (Kasas 28/30)

Göz şaşmadı ve azmadı.

“Göz şaşmadı ve azmadı” ifadesiyle, fiziksel ve psikolojik olarak bir yanılgı olmadığı, peygamberimizin her şeyi sağlıklı bir biçimde algıladığı anlatılmaktadır.

H.Yılmaz

Ne gözü kaydı, ne de belirlenen sınırı aştı.

Gözün kaymaması, bir sonraki ayette gördüğü ayetlerle alakalıdır. Kendisine öğretilen konuları pür dikkat dinlediğini, gözlerini hiçbir yöne oynatmadan o ayetlere baktığını ifade etmektedir. Bir bakıma İsra ’da kendisine gösterilen ayetleri seyretmekten kendini alamadı, anlamına gelmektedir. Bir insanın verilen derse dikkat edip etmediğini gözünün hareketinden veya hareketsizliğinden anlarsınız.

Demek ki Hz. Peygamberin gözü sidreyi bürüyen meleklerden ayrılmadı. Ama tağa ise onların ötesine geçmek için başka bir şey istemedi. Tağa, istikametin zıt manasını taşımaktadır. “İstikametinden sapmadı, belirlenen sınırı öteye geçmedi ve geçme isteğinde bulunmadı” demektir.

B.Bayraklı

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهٖ اَحَدًا

Gaybı bilendir O. Gaybı konusunda hiç kimseyi yardımcı yapmıyor.

اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ فَاِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهٖ رَصَدًا
Ancak elçileri (resulleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer.
لِيَعْلَمَ اَنْ قَدْ اَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَاَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَاَحْصٰى كُلَّ شَیْءٍ عَدَدًا

Böylece bu (elçi)lerin tebliğ ettikleri şeyin (yalnızca) Rablerinin mesajları olduğunu açıkça gösterir, çünkü onların (söyleyebilecekleri) her şeyi (bilgisi ile) kuşatan O’dur ve (mevcut olan) her şeyi bir bir hesaplayandır. (Cin 72/26-28)
Yukardaki ayetler vahiylerin meleklerin koruması ile indirildiğini, korumalı olarak getirildiğini bildirmektedir. 

Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanı gördü. (A.Bulaç)
Andolsun, Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü gördü.

Âyetin ifadesine göre, İsra sûresinin 1. âyetinde “gece yürüyüşü” olarak adlandırılan yolculuk, peygamberimize âyet gösterilmek için yaptırılmış ve amaçlanan gerçekleştirilmiştir. Bu âyet, pek çok meal ve tefsirde, “الكبرى - el-kübrâ” ismi tafdilinin anlamını doğru bir şekilde vermeyen bir çeviri ile “Andolsun Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü” veya “Andolsun Rabbinin en büyük ayetlerinden gördü” şeklinde yer almaktadır. Oysa bizim yaptığımız çeviri, Allah’ın izniyle âyetin cümle yapısını tamı tamına ifade etmektedir. Ancak âyetlerin en büyüğünün ne olduğu hakkında bize bilgi verilmemiştir Biz bunu peygamberimizin şahsına münhasır [kişiliğine özel] bir gösteri olduğunu düşünüyoruz ve ne olduğu ile ilgilenmiyoruz. Ama rivayet kitapları, ne yazık ki bu konuda da itibar edilmemesi gereken ve tamamen uydurulmuş hikâyelerle doldurulmuştur.

H.Yılmaz

Andolsun ki, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.

İşte bu âyât kelimesi bizi İsra suresinin 1. Ayetine götürmektedir. Demek bu ayetleri görme olayı İsra da olmuştur. Yüce Allah İsra 1 de gece yürüyüşünü niçin düzenlediğinin anlatırken şöyle demektedir: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye.” Demek ki İsra, eğitim amaçlı yapılan ruhi bir gezinti olmaktadır… Ayetleri Yüce Allah gösteriyor. Necm 18, İsra 1 in devamı durumundadır.

Hz. Peygamberin gördüğü en büyük ayetler neler olabilir? İsra 1 de cevaplandırdığımız gibi Enam 75 te yer alan ve Hz. İbrahim’e gösterilen melekût olabilir. Melekût, “kâinatın işleyiş ve idare ediliş kanunları” demektir. Ayette, “kanunlar, alametler, semboller ve harikalar” anlamlarına gelmektedir. Her ikisi “kanun” anlamında buluşmaktadırlar. Demek ki, Hz. Peygamber Hz. İbrahim gibi kâinatın melekûtunu gördü. Bu iki peygamberin gördükleri arasında bir benzerlik kurmamızda bir sakınca yoktur.

Netice olarak diyebiliriz ki Hz. Peygamberin İsra denen gece yürüyüşü eğitim amaçlı bir yürüyüştür diyebiliriz. İsra 60 ta geçen: ru’yu kelimesine “görüntüler” manasını verip İsra 1 ve Necm 18 ile birleştirebiliriz. Hz. Peygamberin İsra denen gece yürüyüşünde gördüğü görüntüler, kanunlar, ayetler, insanlığın kıyamete kadar yavaş yavaş yapacağı maddi ve manevi oluşumların ödevini teşkil etmektedir. Belki de insanlığın yapacağı teknoloji ile uzay feth edilecek, insanlar gezegenlere göçecek ve İslam da o gezegenlerde yer alacaktır. Hz. Peygamberin gece yürüyüşü bu hedefi sunan bir yürüyüştür. 

B.Bayraklı

وَكَذٰلِكَ نُرٖى اِبْرٰهٖيمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِنٖينَ

Böylece biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk ki, gerçeği görüp bilerek inananlardan olsun.

(Enam 6/75)

19, 20. Âyetler: Buna rağmen, gördünüz mü Lât ve Uzzâ’yı ve diğer üçüncü Menat’ı.

İhlâs sûresinde Rabbimiz bir ilâhta bulunması gereken özellikleri bildirerek bize kendini tanıtmış ve tevhit konusunda ilk dersini vermiş idi. Necm sûresinin ilk on sekiz âyetinde [yeni bir necmde] ise tevhit konusuna bir parantez açılmış ve müşriklerin “Kur’an’ı Muhammed uyduruyor, hevasından konuşuyor, o saptı, şaştı” şeklindeki iddiaları, inmiş ve inmekte olan Kur’ân ayetleri kanıt gösterilerek reddedilmiştir.

19. ayetten itibaren ise İhlâs sûresinde belirtilmiş olan nitelikler kapsamında, Allah’ı tanıma [tevhit] konusuna devam edilmiş, Mekke müşriklerinin inançları masaya yatırılmış, ilâh ve melek anlayışları tahlil edilmiş ve sahip olunması gereken doğru inanç şekli belirlenmiştir.

19 ve 20. ayetlerde zımnen denmektedir ki; “Gerçek Rabb; Ehad, Samed, doğurmamış ve doğurulmamış, kendisine hiçbir şeyin denk olmadığı Allah iken, şu sizin ilâhlarınız Lât, Uzza ve diğer üçüncüsü olan Menat’ı gördünüz mü? Hiç onları düşündünüz mü? Bir düşünün, onlardan ilâh olur mu? Siz bu basit şeyleri nasıl olur da Ehad, Samed, doğurmamış ve doğurulmamış, kendisine hiçbir şeyin benzemediği Allah’a ortak tutarsınız?”

Lât, Uzza ve Menat isimlerinin yapıları ve anlamlarıyla ilgili geniş açıklamalar yapılabilecekken biz üçü de dişil birer sözcük olan bu isimler hakkında ansiklopedik düzeyde bilgi verip detaya girmeyeceğiz. Bu isimlerin dişil olmalarının nedeni, Arapların bunları birer melek, melekleri de Allah’ın kızları olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir.

LÂT: Taif’te, kapısında nöbetçi ve bakıcıları bulunan bir bina içindeki beyaz, işlenmiş, üstü örtülü bir kaya idi. Taif halkı [Sakif kabilesi], Kâbe’den sonra en üstün tapınağın Lât olduğuna inanır ve onunla Kureyş dışındaki kabilelere karşı övünürdü.

“el-Lât” sözcüğü dişildir. Sözcüğün sonundaki “ت - T” harfi müenneslik [dişillik] işaretidir. Cümle içindeki vakıf [duruş] hâllerinde müennes takı olan “ة - t” harfi, kural olarak “ه - h” harfine dönüştüğünden, “el Lât” sözcüğünün duruş hâllerinde “Allah” olarak okunmaması için “ة - t” harfi, büyük harf olarak “ت - T” şeklinde yazılmaktadır.

UZZA: Mekke ile Taif arasındaki Nahle denilen yerde, bir bina içinde bulunan bir ağaç idi. Taş olduğu da söylenmektedir. Kureyş kabilesinin saygı gösterdiği bu nesnenin üzeri örtülü idi. Günümüzde Kâbe’nin üzerine örtü örtülmesi, bize bu cahili geleneğin devam ettiğini düşündürmektedir.

MENAT: Mekke ile Medine arasında Müşellel denen bir yerde bulunuyordu. Bu bir kaya [heykel] idi. Huzaa, Evs ve Hazrec kabileleri bu kaya-heykele saygı gösterir, hacca buradan başlarlar ve önünde yağmur dilerlerdi.

Müşrikler kutsal saydıkları bu putlar adına yemin ederler, çocuklarına Abdullât [Lât ’ın kulu], Abduluzza [Uzza’nın kulu] ve Abdümenat [Manat’ın kulu] gibi isimler takarlardı.

Bunlardan başka çeşitli kabilelerin kendilerine özgü, kapıcıları ve bakıcıları olan birçok putları ve tapınakları vardı. Kâbe’ye yaptıkları gibi bunlara da kurban keserlerdi. Âyette özellikle bu üç putun adının anılması, Hicaz yöresinde çok kimse tarafından ortak tapınılan birer tanrı olmalarındandır.

H.Yılmaz

Erkek size, dişi Allah'a mı?
Onun için mi meleklere Allah'ın kızları diyorsunuz? 

S.Ateş

21,22. Âyetler: Erkek sizin için, dişi O’nun için mi? İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir.

Bu ayetlerde putperestlere inançlarının yanlışlığı bildirilmektedir: “Siz kızların noksan, erkeklerin tam varlıklar olduğuna inanıyorsunuz. O halde noksan olan şeyleri nasıl oluyor da noksanlıklardan arınık olan Allah’a yakıştırıyorsunuz? Siz çok akılsız birilerisiniz ki, taşı-toprağı, basit nesneleri kendinize ilâh ediniyorsunuz, sonra da kendinizi mükemmelliğe daha uygun görüp mükemmel saydığınız erkek çocukları kendinize uygun buluyorsunuz. Hâlbuki sizin anlayışınıza göre mükemmel, mükemmel olana; değersiz de âciz ve hakir olana olmalı değil midir?”

O günün müşriklerinin bu tarz yanlış inançları Kur’ân’ın başka yerlerinde de açıklanmıştır:

Ya da kızlar O’na, oğullar size mi? Tûr; 39.

Ve beğenmediklerini Allah için kılarlar. Ve dilleri, en güzelin kendilerine ait olduğunu yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar acımasızca itileceklerdir. Nahl; 62.

H.Yılmaz

Müşrik Araplar ‘ın kız çocukları için hissettikleri zillet duygusuna rağmen (karş. 16:57-59 ve 62 ile ilgili dipnotlar) Allah'a “kız çocukları” isnad etmeleri, özellikle saçma ve çelişkili bir tavırdı: çünkü, Allah'a herhangi bir şekilde “çocuk” isnad etmelerindeki çirkinlik bir tarafa, O'na kendilerinin hor gördüğü bir şeyi isnad etmeleri, kendilerinin de bir Üstün Varlık olarak gördükleri Allah'a sözde “saygıları ”nı yalanlıyordu -bir sonraki cümlede ince bir istihza ile vurgulanan bir nokta. 

M.Esed

"Kureyşliler Ka'be'yi tavaf ederken "Lât, Uzza ve üçüncü olarak da öteki put Menat hürmetine, çünkü onlar ulu kuğulardır, her halde onların şefaatleri umulur." diyorlardı. Ve de onları Allah'ın kızları kabul edip şefaatlerini bekliyorlardı.

M.Esed

21-22. Demek ki erkek size, dişi Allah’a öyle mi? O zaman bu, insafsızca bir taksim!

Hz. İbrahim’in oğlu İshak’ın soyu olan İsrail oğullarının yahudi inancını benimseyenleri Hz. Üzeyir’i Allah’ın oğlu olarak görmeye başladılar. İsrail oğullarının daha sonraki Hristiyanlık inancını benimseyenleri de Mesih İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu iddiasında bulundular. (Tevbe 9/30) Allah’a çocuk isnat etmek ve Allah’ın çocuk edindiğini söylemek, dolaylı olarak O’nun doğurduğunu söylemekten başka bir şey değildir.

İşte bu şekilde Allah’ın çocuk edindiği görüşü Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’den gelen Arapların içinde yayıldı. Yahudi ve Hristiyanlar peygamberlerinin Allah’ın çocukları olduğunu iddia ederlerken Araplar kız çocuklarının ve meleklerin Allah’ın çocukları olduğunu iddia ediyor ve inanıyorlardı (Nahl 16/57); İsra 17/40; Zuhruf 44/16) Nahl 58 ve 59 ayetlere bakınca Arapların neden böyle yaptıklarını açıklamasını görürüz. Kız çocuğunu utanç verici bir varlık olarak gördükleri için böyle yapıyorlardı. Ama Enam 151 ve İsra 31 ayetlere göre de fakirlik nedeniyle öldürüyorlardı. Veyahut da onlara Allah’ın çocukları diyorlardı.

Yüce Allah Necm suresinin 21 ve 22. Ayetlerinde konuyu tekrar gündeme getirerek değerlendirmesini yaparken, “insafsızca, haksızca, zalimce” anlamına gelen diza kelimesine yer vermektedir. Erkek çocukları kendilerine, kızları Allah’a verip yaptıkları taksimatın zalimane bir davranış olduğunun vurgusu ayette yapılmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah Arapların kız çocukları hakkındaki anlayış, inanış ve adetlerini bize anlatarak Allah’a çocuk isnat etmemizi ve kadınları değersiz görmemizi önlemekte ve böylece bize eğitim vermektedir… Geçmişin anlayışının analizini yaparak zamanımıza ve geleceğe ışık tutmaktadır.

B.Bayraklı

Âyette yer alan "dayz" ve "davz" eksiklik etmek, bir kimseye hakkını eksik vermek ve zulmetmek demektir. "Dîzâ" da eksik, haksız hayıflı yani zalimce anlamını ifade eder.

H.Yazır

Karş. 12:40.- Bu dişi putların/tanrıçaların ve meleklerin kendilerine tapanlar ile Allah arasında “aracı ”lık yaptıkları şeklindeki müşrikçe düşünceye bir işaret: aynı zamanda, daha yüksek dinlerin mensupları arasında, azizlere ve kutsanan kişilere saygı kisvesi altında yaşamaya devam eden bir kuruntu.

M.Esed

Allah haklarında bir kanıt indirmediği halde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Ant olsun, onlara Rablerinden hidâyet geldiği halde onlar, sadece zanna [sanıya] , bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.

ظنّ - zann yakîn ’in” [kesin bilginin] karşıtı olan, bilimsel olmayan, sonu ve sonucu bilinmeyen demektir. Meselâ Araplar, içinde su olup olmadığını bilmedikleri kuyuya “bi’ri zanun” derler. “Zann” sözcüğünün en güzel açıklaması, zıt anlamlısı olan yakin sözcüğü ile birlikte yer aldığı Casiye sûresinin 32. âyetinde verilmiştir:

Ve “Allah’ın sözü kesinlikle gerçektir ve Saat’e gelince, onda kuşku yoktur” denildiğinde, “Saat’in ne olduğunu bilmiyoruz, biz sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz” dediniz. Casiye; 32.

“Zann” sözcüğünün kullanımına dair genel bir açıklama Sâd sûresinin sonuna konulmuştur.

Müşriklerin “zann”dan sonraki ikinci yanlışları, canlarının istediği şeye, yani işlerine gelene inanmaktır. Değişken, bugün başka türlü, yarın başka türlü olan bu inanış, günümüzde “İnandığın gibi yaşamazsan yaşadığın gibi inanmaya başlarsın” özdeyişi ile ifade edilmektedir.

Dolayısıyla bu âyet, putların ilâh edinilmesinin sebebinin zanna ve nefislerin arzularına tâbi olmaktan kaynaklandığını bildirmektedir.

Âyetin sonunda yer alan “Andolsun, onlara Rablerinden hidâyet geldi” ifadesindeki “hidâyet” bize göre insanları zandan kurtarıp gerçeğe ulaştıracak olan “indirilen mesajlar, gönderilen peygamberler ve bahşedilen sağduyu ”dur. 

H.Yılmaz

Şu kadar var ki, Kur'ân'ın birçok yerinde kâfirlerin, müşriklerin ve şeytanların sözleri de hikâye yolu ile anlatılmıştır. Eğer söylenmiş olsaydı, bunlar gibi söz konusu kıssanın da Peygamber tarafından hikâye edilmesi mümkün olabilir ve tam ayetinden sonra ve den önce söylenmesi icap ederdi. Çünkü tarzında söylenmiş olsaydı o zaman, "Erkekler size, dişiler O'na öyle mi? O halde bu insafsızca bir taksim." ayetlerinin ifade ettiği kınama mânâsı ile kelâmın ahengi bozulmuş olurdu. Hâlbuki bu kınamadan sonra denildiği takdirde fiili hâli (içinde bulunulan zamanı) hikaye ederek "o ulu kuğular ki bir de onların her halde şefaatleri umuluyor, onlar hiçbir şey değil, sade kuru isimlerden ibarettir" denilmiş olurdu. Bu mânâ ise, şeytanın ortaya attığı bir mânâ değil, müşriklerin şeytana aitmiş gibi ortaya attıkları sözlerini iptal eden düzgün bir söz ve istenen bir mânâ olacağından, nesh edilmesine ihtiyaç kalmazdı. Çünkü "Göklerde nice melek var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz..." (Necm, 53/26) âyetinde özellikle şefaat konusuna işaret edileceği gibi bu anlam lafzan açıklığa kavuşturulmadığı halde bile, kelâmın mefhumundan tamamıyla kastedilenin bu olduğu hususunda şüpheye mahal yoktur. Demek ki burada (Hacc, 22/52) ayetinin mânâsı ile ilgili bir neshin söz konusu edilmediğine kelâmın kendisi şahittir. "O hevadan söylemiyor." Sözünü içeren bir sureyi (Necm Suresi’ni) okurken peygamberin dilinden ken d i arzusuna göre bir sözün çıkmasına ihtimal olmadığı gibi, putların hakaret ve hiçliğini ilan eden âyetlerin arasında onların lehinde bir sözün geçmiş olmasının da, alaydan başka bir manasının olmadığı ortadadır. Zira putların hiçbir şey olmayıp, yalnız kuru isimlerden ibaret oldukları açıkça ifade edilmiştir.

Onlara o isimleri siz ve babalarınız taktınız. Yani ifade ettikleri manalardan hiçbiri kendilerinde bulunmaksızın o putlara isimleri siz ve babalarınız yalan yere taktınız.

Allah onlar hakkında bir delil indirmedi. Yani öyle bir isimlendirmeyi hakkı gösterecek hiçbir delil ve tesirli bir mânâ indirmedi.

H.Yazır

Bunlar sizin babalarınızın verdiği isimlerden başka bir şey değildir. Allah bu konuda bir delil indirmemiştir. Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzularına uymaktadırlar. Hâlbuki onlara Rablerinden doğru yolu gösteren bir rehber gelmiştir.

Böylece Yüce Allah bizlere geleneğin, geçmişin yoz kültürünün gelecek nesillere nasıl ayak bağı olduğunu, onların beyinlerine ve gönüllerine nasıl zincir vurduğunu göstermektedir. Onun içindir ki, Kehf 55 te şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine hidayet geldiğinde insanları iman etmekten ve Rablerine istiğfardan alıkoyan evvelkilerin sünnetidir.”

Bunu anlamakla Yüce Allah, atalarımızın bize bıraktığı kültür ve inanış biçiminin sorgulanmasının önemine işaret etmektedir. Sorgulamadan geçmişi aynen yaşamanın ve geleceğe aktarmanın yanlışlığına da dikkat çekmektedir.

Yusuf 40 Yüce Allah bu konuda bir delil indirmediğini söyledikten sonra şu da ilave edilmektedir:

“Hüküm sadece Allah’a aittir.” Yani kimin ilah olacağına ve kime tapınılacağına dair hükmü sadece Allah verebilir. Bu konuda insanların bir yetkisi yoktur. Dini ve onun özü olan tek ilah ilkesini Allah’tan başkası koyamaz ve bu yetki kimseye verilmemiştir.

Bundan şu sonucu çıkarıyoruz: Din adına konuşurken Allah’ın indirdiği bir delile dayanmak gerekiyor; çünkü din adına hüküm verme yetkisi sadece Allah’a aittir.

Şirk koşmanın sebepleri arasında zanna ve nefsin arzusuna uyma vardır. Yusuf 12/40 göre de, bilememe, bilgisizlik, yani cehalet vardır. Böylece zannın ve nefsin ne denli etkileyici olduğuna, insanı peşinden sürüklediğine, inanç duygusunu yanlış yönlendirdiğine işaret etmekte, sebep-sonuç ilişkisi içersinde konu açıklığa kavuşturulmaktadır.

“Hâlbuki onlara Rablerinden doğru yolu gösteren bir rehber gelmiştir.”

Ayette geçen el-hüda kelimesi neyi ifade etmektedir? Otoritelerin bir kısmı buna “Kuran, peygamber, mucizeler” demişlerdir. Bize göre Allah’tan gelen Hüda Kuran’dır. Çünkü yol gösterme ve rehberlik yapma görevi Kuran’a verilmiştir. (Bakara 2/2; Yunus 10/57)  Yüce Allah’ın rehber göndermesi, onları öğretime tabi tutması anlamına gelmektedir. Peki, bu rehber denen Kuran bu konuda ne getirdi? Soruya cevap verebilmek için Yusuf 40 a gitmemiz gerekiyor:

“Allah size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” İşte Allah’tan gelen rehber kitap Kuran’ın koyduğu, öğrettiği temel ilke budur. Yüce Allah tevhit inancını öğretmesine rağmen onlar, putlara tapınmalarına bir mazeret bulamayacaklarıdır.

B.Bayraklı

İnsan, her dilediğini elde etme hakkına sahip olduğunu mu sanır?
Lafzen, “... Sahip olmanın insan için olduğunu mu?”

M.Esed

Yoksa insan için, her özleyip hayal ettiği mi var?

“Cevabı istenmeyen soru” şeklindeki ifadelerle ilgili gerekli açıklama daha önce yapılmıştı. Burada da aynı kural geçerlidir. Soru şeklindeki bu ifade ile herkesin canının istediği gibi inanıp yaşayamayacağı, yaşamın mutlaka Allah’ın koyduğu kurallara göre düzenlenmesi gerektiği, aksinin söz konusu olmadığı, kimsenin kendi çıkarı için kural üretemeyeceği ve kendi tercihlerini mubah göremeyeceği anlatılmaktadır.

H.Yılmaz

Yoksa her arzu ettiği şey, insanın kendisinin mi (olacak) dir?

24- Yoksa her arzu ettiği şey insanın kendisinin midir? Yani her temenni ettiği ve gönlünce arzu edip kurduğu her hayali, her ideali gerçekleşir mi? Putlar şefaat ederler diye temenni etmekle, nefislerin arzuları yerine geliverir mi? Yahut Peygamber olmayı isteyen Peygamber olabilir mi? Hayır olmaz, insanın her arzusu yerine gelmez. Zira her şey Allah'ın iradesine bağlıdır.

H.Yazır

İnsan aklına geleni yapamaz.

Başka bir ifade ile: İnsana umduğu her şey mi var? Da denebilir. Bunun açıklaması, din konusunda insan, gelişigüzel hareket edemez ve istediği inanç şeklini kabullenemez. Öyle aklına esen her şeyi tatbikata koyamaz. Kime nasıl tapınılacağı insanın isteğine bırakılmamış, bu alanın Allah’a ait olduğu belirtilmiştir. “Bir taraftan Lât, Uzza ve Menat’ı ilah edineceksin, diğer taraftan kızlara Allah’ın çocukları deyip erkekleri kendine alacaksın.” Bu düşüncelerin insana zarardan başka bir şey getirmeyeceğini, bunların kuruntudan başka bir şey olmadığını Yüce Allah burada vurgulamaktadır. Kuran, kâfirlerin ve müşriklerin böyle kuruntudan öteye geçmeyen görüşlerini nakletmektedir.

“Kıyametin kopacağını sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem yok ki bundan daha iyi bir sonuç bulurum.” (Kehf 18/36)

“Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülmüş olsam bile elbet O’nun katında benim için daha güzel şeyler vardır der.”

(Fussilet 41/50)

“Ayetlerimizi inkâr eden ve Elbette bana mal ve evlat verilecek diyen adamı gördün mü?” (Meryem 19/77)  

B.Bayraklı

Son da ilk de [âhiret de dünya da] Allah’ındır.

Bu âyette âdeta denilmektedir ki; “Dünya da âhiret de Allah’ındır. Bu putlar ne dünyada ne ahirette hiçbir şeye sahip değillerdir. O halde bunlar nasıl olur da Allah’a ortak kabul edilebilir!”

H.Yılmaz

Yani, Allah sonsuz güç ve bilgi sahibi olduğu ve bu nedenle kendisi ile kulları arasında hiçbir “aracı” ya ihtiyaç duymadığı halde (ki fe takısının bu bağlamdaki karşılığıdır). 

M.Esed

Göklerde nice melekler var ki, Allah kendilerine izin vermedikçe Allah’ın isteği ve rızası dışında kimseye şefaat edemezler.”

Şefaat konusu detaylı bir şekilde Bakara 2/48 de açıkladık. Aynı açıklamaya burada girmeyeceğiz. Ancak burada şu konulara dikkat çekmek istiyoruz:

Bakara2/ 255 te “Allah’ın izni olmadan, kimse O’nun katında şefaat edemez” denmişti. İşte bu noktada şu soruyu soruyoruz. Şefaat için Yüce Allah kimlere izin verecektir?

Yorumunu yapmakta olduğumuz Necm 53/26 ya göre meleklere izin verecektir. Şefaatin tamamının Allah’a ait olduğunu şu ayet belirlemektedir:

“De ki: Bütün şefaat Allah’ın dır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer 39/44)

Demek ki göklerin ve yerin hükümranlığı kime aitse, şefaat yetkisi de ona aittir.

Bundan anlıyoruz ki, herkese şefaat edilmeyecektir, herkes de şefaat edemeyecektir. Kimlerin kimlere şefaat edeceği Allah’ın iznine, dilemesine ve rızasına bağlıdır:

“Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler.” (Enbiya 21/28) Bu ilkeden hareket edersek çeşitli dualarımızda “şefaat ya Resulullah” dememizin ne denli yanlış olduğu ortaya çıkacaktır. Şefaat peygamberden istenmez, istenecekse Allah’tan istenmelidir.

B.Bayraklı

“ŞEFAAT KAVRAMI”:

شفع - şef’ı” kökünden türemiş olan “شفاعة - şefaat” sözcüğü-nün sözlük anlamı “Bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek ve esirgemek” tir. Sözcük zaman içerisinde “Yüksek mevkide bulunan birinin düşkün birine yardım etmesi, onu koruması, onun korunmasına aracılık etmesi, onu yalnız bırakmayıp ona destek olması” anlamında kullanılır olmuştur.

Sözcüğün terim anlamı ise “Bir kimsenin bağışlanmasını istemek, bir kimseden başka biri için iyilik yapmasını, onun zararına olan davranışlardan vazgeçmesini rica etmek, başkası hesabına yalvarmak, rica etmek, birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak” demektir.

Kısaca şefaat “aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek” anlamlarına gelir.

Arapça’da başkası lehine talepte bulunana [şefaat edene] “الشّافع - eş-şafi” veya “الشّفيع - eş-şefi” denir.

Şefaat” kavramının doğru anlaşılabilmesi için konunun aşağıdaki başlıklar altında incelenmesinde yarar görmekteyiz.

1.Allah’tan başka şefaatçi yoktur: Şefaat sadece Allah’a aittir. Bu konuda ilk öğrenilmesi gereken husus, şefaat yetkisinin sadece Allah’a ait olduğudur.

De ki: “Tüm şefaat Allah’a aittir.” Zümer; 44.

Sizin için O’nun astlarından bir veli ve şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? Secde; 4.

2.Yüce Allah, kendilerinden razı olduğu kulları için, dilediğine şefaat/yardım izni verebilir:

 Allah’ın izni ve emri olmadan kimsenin kimseye şefaat/yardım etmesi söz konusu değildir. Allah’ın izni ile şefaat/yardım edecekler de ancak Allah’ın kendilerinden razı olduğu kulları için şefaat edebilirler.

O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. Yunus; 3.

Onlar “Rahman çocuk edindi” dediler. Hâşâ, bundan münezzehtir O. Onlar lütuflandırılmış kullardır. Onlar O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat [yardım] etmezler. Ve onlar O’nun haşyetinden titrerler. Enbiya; 26–28.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimseler şefaat [yardım] edemezler, ancak şefaat [yardım] edilirler.

3.Yüce Allah, güzel bir şefaatle şefaat edene izin verdiği gibi, kötü bir şefaatle şefaat edene de izin verebilir:

Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir. Nisâ; 85.

İyi ve güzele aracılık ve yardım etme anlamındaki “şefaat-ı hasene”, iman edip Allah’ın ve kullarının haklarına riayet ederek müminlerin iyiliği ve yararı için uğraşmak, onları kötülüklerden ve uğrayabilecekleri zararlardan korumaya çalışmak demektir. Kötü ve zararlıya aracılık ve öncülük etmek anlamına gelen “şefaat-ı seyyie” ise müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmak demektir. Kur’ân, gerek “şeffat-ı hasane ”de ve gerekse

“şeffat-ı seyyie ”de bulunanların dünyada ve ahirette bu davranışlarının sonuçlarından pay alacaklarını bildirmektedir.

4.O gün şefaat yoktur, kimseden şefaat kabul edilmeyecektir:

Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. Bakara; 48.

Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların yardım olunmayacağı günden sakının. Bakara; 123:

Görüldüğü gibi ahirette kimseye şefaat ettirilmeyecektir. O gün sadece Allah’ın izin verdikleri, bildikleri gerçeğe tanıklık edebilirler.

O’nun astlarından yakardıkları şefaate sahip olamaz! Hakka tanık olanlar müstesna. Onlar biliyorlar da. Zühruf; 86.

Yukarıdaki Kur’ân ayetleri ışığında anlıyoruz ki, konumuz olan 26. âyette geçen “meleklerin şefaati”, bu dünyaya yönelik şefaattir ve bu şefaat, müşriklerin şans tanrısı, bereket tanrısı, yağmur ve rahmet tanrısı, onların melek şefaatçisi, insanların Allah’a yaklaştırıcısı gibi inançları ile asla bağdaşmaz. Âyette sözü edilen şefaat, Yüce Allah’ın kendilerinden razı olduğu ve haklarında yardım takdir ettiği kulları için doğadaki melekleri/güçleri harekete geçirerek bu kullara yardım ettirmesidir. Bunun örneklerini bir kısmını “Melek kavramı” başlığı altında da verdiğimiz şu ayetlerde görmek mümkündür: Âl-i İmran 123-126, Enfal 9-12, 50, Tövbe 25, 26, Ahzab 9, 26, Şûra 5, Zümer 43, 44, Müddessir 48, Bakara 255, En’âm 51, Yunus 3, 18, Secde 4, Sebe 23.

Halk arasında yaygın olarak “ümmetinden günahkâr olanların günahlarının affedilmesi için peygamberimizin Allah katında aracılık etmesi” şeklinde tanımlanan şefaat anlayışının Kur’ân’a ters olduğu özellikle belirtilmelidir. Peygamberimizin günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlaması, tabir yerinde ise “Allah nezdinde torpil yapması” anlamına gelen bu anlayış, “Sen ateştekini kurtarabilir misin ?” diyen Zümer sûresinin 19. ayetine terstir. Bu anlayış sahipleri bilmelidirler ki, bu anlayışlarını değiştirmedikleri takdirde peygamberimizin şefaat değil, şikâyet ettiği ümmetine dâhil olacaklardır:

Elçi de: “Rabbim, halkım Kur’an’ı terk etti” der. Furkan; 30.

H.Yılmaz

Ahirete iman etmeyenler meleklere dişilerin adlarını takıp duruyorlar.

27- Evet, muhakkak ki ahirete imanı olmayanlar günahın ve Allah'a karşı yalan ve iftiranın ahiretteki ceza ve sorumluluğundan hakiki bir iman ile korkmadıkları için meleklere dişilerin adlarını verip duruyorlar, Allah'ın kızları diyorlar. Onun için nefislerinin arzularına uyacak tarzda kız suretinde putlar yapıyorlar. H.Yazır

Hâlbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna [sanıya]uyuyorlar. Zann ise “Hakk” tan hiçbir şey kazandırmaz.

Yüce Allah zann konusunda müminleri aşağıdaki şu ayetlerde de uyarmaktadır:

De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz herhangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” En’âm; 148.

Onlar sadece zanna uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar. Yunus; 66.

Ey inananlar! Zandan çok sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Hucurat; 12.

Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Zann, “Hakk ”tan [gerçekten yana] hiçbir şey kazandırmaz. Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. Yunus; 36.

Bu âyetler ışığında diyebiliriz ki, “Allah, âhiret, melek” gibi ciddî konular zann ile neticeye bağlanamaz. Zann ile amel edilebilir ama iman edilemez.

Âyette geçen “الحقّ - hakk” sözcüğünün esas anlamı “uygunluk ve denklik” demektir. Aynı zamanda Allah’ın bir sıfatı olan “hakk” sözcüğü, esas anlamından hareket edilerek “batıl olmayan, yerine getirilen hüküm, adalet, varlığı sabit olan, doğruluk, gerçeklik, İslâm, mal-mülk, pay, vacip, sadık, yaraşır, kesin şey” anlamlarında da kullanılmıştır.

Bu ikincil anlamlar bir ana eksen etrafında toplanacak olursa, “hakk” kavramı şu şekilde tanımlanabilir: “Sabit ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey.” Bu şey aynı zamanda “doğrudur”, “isabetlidir”, “maksada uygundur”, “arzu edilene denk düşendir.”

Anlam sahası geniş olan bu sesteş sözcük Kur’ân’da “الحقّ - el-hakk” olarak 227, “حقّا - hakkan” olarak 17, “حقّه - hakkahu” olarak da 3 olmak üzere toplam 247 kez yer almıştır.

Bu âyette işaret edilen hakk”, bize göre, “gerçek iman ”dır. Zann ile iman edilemeyeceği için, insanlar Rabb’lerinden gelen hidâyet ile “zann”dan “yakîn”e [hakka, kesin bilgiye] ulaşmalıdırlar. Rabbimizin hidâyeti ise peygamberine indirdiği Kur’ân ve bizlere bahşettiği aklıselimden [sağduyudan] başka bir şey değildir. Fakat ne acıdır ki, bugün Müslümanların kabir azabı, mehdinin zuhuru, İsa’nın inişi, âhirete ait şefaat anlayışı gibi pek çok inancı hep zanna dayalıdır. Bu inançların maalesef âyette belirtilen zanna dayalı inanışlardan hiçbir farkı yoktur.

H.Yılmaz

O halde, Bizi anmaktan uzak duran ve bu dünya hayatından başka bir şeye önem vermeyenlere mani ol,
'Zikr' birkaç anlama gelebilir.
a) Kur'an okumak,
b) Nasihat, öğüt,
c) Allah'ın adının anılması. Yani onlar, Allah'ın adının bile anılmasını istemezler.
Yani, dünyanın zevk ve sefasından başka bir şey düşünmeyen bir adamdan hayır gelmez. Dolayısıyla sen bu kimselerle uğraşarak vaktini boşuna harcama. Böylesine Allah'tan uzak olanlarla uğraşacağına, Allah'ın zikrini dinlemek isteyenlerle ilgilen.

Mevdudi

Yüce Allah kendi kitabından, yani Kuran’dan yüz çevirene hangi metodu uygulamaktadır? Taha suresinde bu metodu “dünya ve ahiret” olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Dünyada ona dar bir hayat vermekte, ahirette de kör olarak onu hasretmektedir.

Yüce Allah’ın kitabından şimdi de yüz çevrilmektedir. Gelecekte de böyle insanlar çıkacaktır. İşin garibi, müslümanların bir kısmı da yüz çevirmektedir.

“Dünya hayatından başka bir şey istemeyenler” yani dünya hayatının ürününü isteyip ahiretin ürününü istemeyenler demektir.

Yüce Allah bunlara şu muameleye yapmaktadır.

“Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahirette hiç nasibi yoktur.” (Bakara 2/200)

Onlara ahiretin ürünününden kendilerini mahrum etmektedir.

“Kim dünya karını istiyorsa ona da dünyadan bir şeyler veririz. Fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şura 42/20)

“Kim bu dünyanın nimetlerini isterse kendisine ondan vereceğiz. Kim de ahiretin nimetlerini arzularsa ona da bunu vereceğiz.” (Al-i İmran 3/145)

Peki, Hz. Peygamber ve bizlerin yapacağı muamele, onlara karşı kullanacağımız metot ne olabilir? Yüce Allah ayetin başında bunu belirlemektedir. Fea’rıd “Yüz çevir, uzak dur” demektedir.

Demek ki Kuran dan yüz çevirip dünya hayatını isteyen ve ahireti inkar eden kimseden uzak durmak gerekiyor. Allah’ın kitabından uzak durmak ve yüz çevirmek anlamına gelmektedir. Dünyayı tercih edip ahireti bırakmak da, dinin temel inanç ilkelerinden birini ret etmek demektir. Çünkü dünyayı ahirete tercih edenler kâfirlerdir, yani kâfirler bu tercihi yapmaktadırlar. (İbrahim 14/3; Nahl 16/107)

Bu tip insanlara bulaşmamak gerekiyor. Bunlara eğitim amacıyla da yaklaşılmaz. Çünkü bunlar manen, iman etme bakımından ümitsiz vakalardır. Bunların gönlü ölü olduğu için gönüllerine tebliğ ile masaj yapmak neticesiz kalacaktır. Onun için bunlardan uzak durmak daha iyi bir metot olacaktır.

B.Bayraklı

30. İşte onların ilimden erişebilecekleri (son sınır) budur. Şüphesiz, Rabbin, yolundan sapanı da iyi bilir; O, hidayette olanı da iyi bilir.

30- O, onların ilimden erişebildikleri, varabildikleri son sınırdır. Yani bildikleri o kadardır. Bütün ilimlerinin nihayet muradı, (son hedefi) dünya hayatının zevkidir. "Dünya hayatından sadece (görünen) dış yüzü bilirler; ahiretten ise onlar tamamen gafildirler." (Rum, 30/7) âyeti de onların hallerini tasvir etmektedir. Herhalde yakından sapanı, sapıklıkta ısrar edeni en fazla bilen Rabbindir. Hidayeti kabul edip doğru yolu tutanı en ziyade bilen de odur. Bu cümle yüz çevirme emrinin sebebidir. "En fazla bilen" Sözünün tekrarı da, her iki malum (bilinen) arasındaki zıtlığı ifade etmektedir. İlimden maksat da, ceza ve mükâfatını tertip ve tatbik edecek tarzda bilmektir.

H.Yazır

Buradaki el-ılmi kelimesini “anlayış” olarak almak gerekiyor. Yüce Allah onların anlayışlarının kıt olduğunu, anlayışlarının babalarının onlara bıraktığı çok tanrılı inanışa teslim olduğundan işlevini yitirdiğini söylemekte ve bu nedenle de Araf 7/179 da “Kalpleri vardır onlarla anlamazlar” ifadesine yer vermektedir.

B.Bayraklı

31. Göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Sonunda işlerini kötü yapanları cezalandıracak ve iyi yapanları da daha güzeli ile ödüllendirecektir.

Göklerin ve yerin kime ait olduğu konusunda yeterli bilgi ve anlayışa sahip olsalardı O’nun kitabından yüz çevirmezlerdi.

Kâinatın sahibi olan Allah, kötü amel işleyenlere denk bir ceza verecektir. Ama iyiyi ve güzeli hayata geçirenlere ise daha güzel mükâfat ile muamele edecektir.

İşte burada Yüce Allah cezanın suça denk olması gibi altın kuralı koymaktadır. Ama ödül, işlenen güzellikten daha fazla olabilir. Daha önce Enam 160 ta bu konu gündeme getirilmişti:

“Kim Allah’ın huzuruna iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülüklerle gelirse o sadece getirdiğinin dengi ile cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Şimdi yorumunu yapmakta olduğumuz Necm 31 e dönersek ve onu Enam 12 ile bir araya getirirsek, şu gerçeği görürüz:

“Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Diye sor ve: Allah’ındır de. O merhameti kendisine farz kıldı.”

İşte yapılan kötülüğe denk bir ceza vermek, yapılan iyiliğe kat kat fazlası ile ödül vermek Allah’ın merhameti gereğidir. İnsanın bilgisi buna ulaşacak durumda olsaydı, ne şirk koşardı, ne de Allah’ın kitabından yüz çevirirdi.

B.Bayraklı

Lafzen, “[onunla ilgili] bir yanılma dışında”: samimi tövbeden sonra -bir kasıt olmaksızın- “günaha bulaşma” anlamına gelebilecek bir ibare (Beğavî, Razi, İbni Kesir). Lafzen, “topraktan/arzdan”: bkz. 3:59 ile ilgili not 47'nin ikinci yarısı ve 23:12 ile ilgili not 4. Zımnen “ve sizin yaratılıştan gelen zayıflığınızı bilir” -“insan zayıf yaratılmıştır” (4:28) ve bu nedenle günaha yatkın kılınmıştır ifadelerinin dolaylı bir yankısı. Yani, “kendi saflığınız konusunda kibirlenmeyin”, aksine, mütevazı olun ve unutmayın ki “Allah, dilediğini temizler/arındırır” (4:49). 

M.Esed

Onlar, basit hatalar hariç büyük günahlardan ve yüz kızartıcı davranışlardan kaçınanlardır. Şüphesiz Rabbinin bağışlaması geniştir. O sizi topraktan var ederken de, annelerininizin rahminde saklı bulunduğunuzda da sizinle ilgili her bilgiye sahiptir. Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın. O, kendisine saygı duyan en iyi bilendir.

Ayette yer alan kebairu’l-ism ifadesi, “büyük günahlar” anlamına gelmektedir. Günahın büyüğünden bahsedildiği halde iyi davranışın büyüğünden bahsedilmemektedir. Çünkü iyi amel, Allah’ın nimetine karşılık küçük kalmaktadır. Ama Allah’ın emrine karşı olan günahların büyüğü vardır. İyi amellerin “en iyisi” vardır.

Güzellikleri, iyiyi hayata geçirenler büyük günahlardan sakınırlar. Çünkü büyük günahın olduğu yerde, güzellik ve iyilik olamaz. Peki, büyük günah denince ne anlaşılır? Fuhuş yani hayasızlık denince ne anlaşılır? “Cimrilik” (Bakara 2/268), “Zina” (İsra 17/32) ve “homoseksüellik” (Araf 7/80) gibi günahlar el-fevahiş kavramına girmektedir. Böylece fahişe kavramının davranışın çirkinliği ile alakalı olduğunu söyleyebiliriz.

“Büyük günahlar” kavramının kapsamına giren davranışların bazıları şu şekildedir: “Bozgunculuk, yani fitne çıkarmak” (Bakara 2/217), “toplumda bölücülük çıkarmak” (Al-i İmran 3/103,105), “Allah’a iftira ederek dinde fetva vermek” (Nahl 16/116), “ana-babaya asi olmak” (İsra 17/23-24),  “israf (İsra 1727),  “fakirlik korkusu ile çocuğunu öldürmek” (İsra 17/31), “İnsan öldürmek” (İsra 17/33), “yetim malı yemek” (İsra 17/33), “emanete ihanet etmek” (Mü’minun 23/8) ve “yalan yere şahitlik etmek” (Furkan 25/72)

“Şüphesiz Rabbinin bağışlaması geniştir.”

Bunun anlamı, işledikleri lemem denen küçük günahlarını Yüce Allah’ın affedeceğidir. Büyük günahlardan ve yüz kızartıcı günahlardan sakınan ama küçük günahları işleyenlerin affedileceğinin garantisini bu ayette buluyoruz. Çünkü bir önceki ayette yer alan güzellikleri işlemesi, onların küçük günahlarını silecektir. (Hud 11/114), belki de ona yararlı işler yaptıracaktır.

Yüce Allah, Necm 32 de insana neden affedici, bağışlayıcı ve hoşgörülü davrandığını ilk yaratılışını hatırlatarak açıklamaktadır.

“Öyleyse kendinizi temize çıkarmayın. O, kendisine saygı duyanı en iyi bilendir.”

Kendini temize çıkarmanın yanlışlığı şu ayette gündeme taşınmaktadır.

“Kendini temize çıkaranların farkında değil misin? Hayır! Allah dileyeni temize çıkarır ve hiç kimse kıl payı kadar haksızlık görmez.” (Nisa 4/49)

Çünkü Yüce Allah kimin sakınıp, saygı duyup takvaya ulaştığını hakkıyla bilendir. Necm 32 ile kendi ilk yaratılışını çürümüş kemikleri kimin dirilteceğini soranlara (Yasin 36/78) bir verilmektedir. Sizi topraktan yaratan ve annenizin karnında iken her şeyinizi bilen Allah, tekrar sizi diriltecektir. Bir bakıma Yasin 79 un cevabına vurgu yapılmaktadır.

“De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecektir. Çünkü O, her türlü yaratmayı hakkıyla bilir.”

Netice olarak diyebiliriz ki, din âlimi ve eğitimcileri halka şu bilinci kazandırmalıdırlar: dinde önemli olan büyük günahlardan ve fuhuştan kaçınmaktır. İnsan zayıf yaratılmış olduğundan lemem denen küçük günahları işlemiş olabilir. Küçük günahları işleyenleri abartılı şekilde tenkit etmenin anlamı yoktur. Herkes hiç ummadığı bir anda böyle küçük günahlarla karşı karşıya kalabilir.

İşte bu noktadan hareket ederek Necm 32 ile Yüce Allah hem hâkimlere, hukuka-, hem ana-babalara, hem öğretmenlere eskimeyen altın kuralı koymaktadır. Küçük hatalara hoş görülü davranmak hem ilahi pedagojinin kuralı, hem de beşeri pedagojinin kuralıdır.

B.Bayraklı

Bize göre “büyük günah”, Rabbimizin Kur’ân’da, önüne “büyük” sıfatı eklediği suçlardır. Bu suçlar tespitlerimize göre şunlardır:

Haram Ay’da savaşmak.

Sana Kutsal Ay’dan, bu ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda [o ayda] savaşmak büyüktür. [büyük günahtır] ” Bakara; 217.

Haram aylar, Hacc yapılan ve Arap geleneğine göre savaşın yasak olduğu aylardır. Bu âyeti “işaret”, “delâlet” ve “iktiza” anlamlarını dikkate alarak günümüze uyarlarsak “büyük günah “ın uluslararası eğitimin, öğretimin, bilim alış verişinin ve ticaretin yollarını güvensiz hâle getirmek ve engellemek olduğu söylenebilir.

Yetim malı yemek

Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. Nisa; 2.

Bu âyetin günümüz şartlarındaki direktiflerinden birisi de “Kamu mallarının talan edilmemesi ve kamu geliri olan verginin kaçırılmaması “dır. Çünkü bugün yetimin velisi ve hamisi kamudur.

Rızık endişesiyle çocukların öldürülmesi.

Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi biz rızıklandırırız [besleriz] .Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. İsra; 31.

Bu âyet, bugüne kadar, Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri ve erkek çocuklarını putlara kurban etmeleri şeklinde açıklanmıştır. Hâlbuki ne kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, ne de erkek çocuklarının putlara kurban edilmesi, âyetin vurguladığı yoksulluk kaygısı ile yapılmış eylemler değildir. Bu âyetin “yoksulluk kaygısı” vurgusu göz önüne alındığında, günümüz için işaret ettiği “büyük günah”, bize göre yoksulluk bahanesiyle geç dönemde yaptırılan kürtajlar ve yine yoksulluk bahanesiyle erkek veya kız çocukların eğitim ve öğretimden mahrum bırakılmaları suretiyle geleceklerinin karartılmasıdır.

Kişinin yapmayacağı şeyi “yapacağım” demesi.

Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında gazap bakımından büyüdü [büyük bir suç, günah olarak belirlendi] .Saff; 2-3.

Bu âyetteki direktifler, her ne kadar âyetlerin iniş sebebi olarak gösterilen Uhud savaşında cepheden kaçanları muhatap alır gözükse de, tüm yalan taahhütte bulunanları, yapmayacağı halde “yapacağım” diyerek kendilerine inanan ve güvenen insanları kandıranları, sözlerini yerine getirmeyerek insanları hayal kırıklığına uğratanları muhatap almaktadır. Bu tipler, hatırlanacağı üzere Nass sûresinde “Neffasati fi’l-ukad [sözleşmelerine tükürenler]” olarak nitelenmişti.

FEVÂHİŞ: “فواحش - fevahiş”, “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamına gelen “فحشاء - fahşa” sözcüğünün çoğuludur.

“Fuhş”, “fahşa” ve “fâhişe” kelimeleri, Ragıb el-İsfehanî tarafından “el-Müfredat” ta “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlanmıştır. (Müfredat; Fahşa mad.)

“Gerçeğe ve normal ölçülere uymayan her şey” demek olan “fahişe” sözcüğü, İbnu’l-Cinni’ye göre cehaletin bir çeşidi olup ilim sözcüğünün zıddıdır (İbn Menzur, Lisânu’l-Arab ). Âl-i İmran sûresinin 135. âyetinde “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü Kur’ân’da on üç yerde, çoğulu olan “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. “Fahşa” sözcüğü Kur’ân’da “birden fazla aşırılık” için kullanılmıştır:

Nisa sûresinin 19. âyetinde zinadan kinaye olarak kullanılmıştır. İmam Fahruddin Razi’ye göre ise bu âyette geçen “fahişe” kelimesi, kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması anlamına gelir (Razi; Mefâtihu’l-Gayb ).

Nisa sûresinin 22. ve Bakara sûresinin 169. ayetlerinde şeytanın emrettiği kötü davranış ve hayasızlık anlamında kullanılmıştır:

Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; ancak [cahiliye devrinde] geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayasızlıktır [fahişedir] ,iğrenç bir iştir, yol olarak da ne kadar kötüdür! Nisa; 22.

Bakara sûresinin 169. âyeti:

Nisa sûresinin 25. âyetinde evlilikten sonra zina yapmak anlamında kullanılmıştır.

O halde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde fahişe işlerlerse [zina ederlerse] onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Nisâ; 25.

A’râf sûresinin 28. âyetinde çıplak olarak Kâbe’yi tavaf etmek ve şirk koşmak anlamında kullanılmıştır.

A’râf sûresinin 80, 81. ve Ankebut sûresinin 28. ayetlerinde Lut Kavmi ‘nin yaptığı çirkin fiil [homoseksüellik] anlamında kullanılmıştır.

Sizden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı [fahişeyi] mı yapıyorsunuz? Çünkü siz, kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Hayır, siz haddi aşan bir kavimsiniz/halksınız. A’râf; 80,81.

İsra sûresinin 32. âyetinde zina fiili “fahişe” olarak nitelenmiştir.

Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fahişedir ve ne kötü bir yoldur. İsra; 32.

Nur sûresinin 19. âyetinde insanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyat anlamında kullanılmıştır.

Şüphesiz müminler arasında fuhşiyatın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve ahirette çok acıklı bir azap vardır. Nur; 19.

“Fahişe” sözcüğünün çoğulu olan “fevahiş” sözcüğü ise Kur’ân’da had cezasını [ağır cezayı] gerektiren haller için kullanılmıştır. (En’âm 151, A’râf 33, Şûra 37, Necm 32) Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendi aralarında bu ahlâksızlıkların yayılmasına fırsat vermemelidirler. Zira düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar.

LEMEM: Kur’ân’da sadece Necm Sûresinde ve bir kez geçen اللمم - lemem” sözcüğü “lemme” fiilinden türemiştir. “Lemme” fiili “toplamak, biriktirmek, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak ve düzeltmek” anlamlarına gelir. Meselâ dağınık saçları düzeltmek “lemme” fiiliyle ifade edilir. Aynı kökten gelen “الم - eleme” sözcüğü de “az miktarda, hafif tesir ve bir şeyin yanında az bir zaman durma” demektir.

Dolayısıyla “lemem” sözcüğü, bir kişinin bir işi yapmamakla birlikte yapacak noktaya kadar gelmesini ve yaparsa da az bir şey yapmasını ifade eder.

Sözcüğün konumuzla ilgili olarak taşıdığı anlam, Allah’ın yasakladığını yapmaya yaklaşmak, günah işlere yakın olmak ama yapmamak veya yapıp hemen geri dönmektir. Bu sözcüğün kapsamına giren davranışlar; “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olmayan ve özellikle de kişinin kendine yönelik işlediği kusurlardır. Rabbimiz bu tür kusurlardan başka kusur işlemeyenleri “güzel davranıp güzel düşünenler” olarak nitelemiş ve onlardan övgüyle bahsetmiştir.

32. âyette ayrıca Rabbimizin bağışlamasının geniş olduğu vurgulanmaktadır. Dikkat çekici noktalardan biri de müminlere ve onların kusurlarına ilk kez bu âyetler ile değinilmiş olmasıdır. Bu ayetlerde öz olarak verilen mesajlar, ilerideki surelerde daha da detaylandırılacaktır. Ancak biz burada sadece bir kaç âyeti örnek vermekle yetiniyoruz:

De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü aşan Kullarım! Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” Zümer; 53.

Sizlerden fuhuş yapanların [eşcinsel ilişkide bulunan erkeklerin] her ikisine eziyet edin. Eğer tövbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir. Allah’ın [kabulünü] üzerine aldığı tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerinkidir. İşte Allah, böylelerinin tövbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm [hikmet] sahibidir. Tövbe, ne kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca ‘Ben şimdi gerçekten tövbe ettim’ diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil… Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. Nisa; 16–18.

Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz ve sizi ‘onurlu-üstün’ bir makama sokarız.

Nisa; 31.

Gerçekten, Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun aşağısında olanları ise dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günah uydurmuş olur. Nisa; 48.

Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, [onlardan] dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. Nisa; 116.

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır. Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların] dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. Ve ‘çirkin bir hayasızlık’ işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar, yaptıkları [kötü şeylerde] bile bile ısrar etmeyenlerdir. Bunların karşılığı, Rablerinden bağışlanma ve içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerdir. [Böyle] yapıp-edenlerin karşılığı [ödülü] ne güzeldir. Âl-i İmran; 133–136.

Yüce Allah kullarına bazen uyarı mahiyetinde belâlar, fitneler verir:

Ve fâsıklara [yoldan çıkanlara] gelince, onların varacağı yer Ateş olacaktır. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın” denilecektir. Hiç kuşkusuz, onlara büyük cezanın astından en yakın cezadan tattıracağız; belki dönerler? Secde; 20, 21.

İnsanların elleriyle kazandıkları yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat [kargaşa] çıktı. Belki dönerler. Rum; 41.

Evet, zalimlik edenlere bundan aşağı bir azap var; ama onların çoğu bilmez. Tur; 47.

Bu konuya verilebilecek diğer üç örnek ise A’râf sûresinin 186, Ankebut sûresinin 40 ve Zühruf sûresinin 48. ayetleridir.

Sonuç olarak: Yukarıda verdiğimiz bilgiler ve âyetler ışığı altında Rabbimizin “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olmayan ve kişinin sadece kendisine zarar veren kusurlarını bağışlayacağı; ama “kebair” ve “fevahiş” derecesinde olan ve kişinin büyüklük taslayarak Allah’a rağmen cüretle işlediği suçları affetmeyeceği söylenebilir. H.Yılmaz

Gördün mü yüz çevireni?

Ayette ismin geçmemesi, onun evrensel olduğunu, her nesilde yüz çevirenlerin çıkacağını ifade etmektedir. Ama şu soruyu sormamız gerekiyor? Bu kişi nereden yüz çevirdi ve çeviriyor? Necm 29 ayete göre Allah’ın kitabı olan Kuran dan yüz çevirmektedir. Daha önce bu konu Taha 124 te ve Necm 29 da açıklandığı için burada uzun açıklamaya girmiyoruz.

Ancak ayetin burada başka bir anlamı ve açılımı da vardır: Burada dinden dönenler de ifade edilmektedir. Onun için

Al-i İmran 90 ayet gitmememiz gerekiyor:

“İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tövbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendileridir.”

Demek ki buradaki dönme, irtidat şeklindeki, yani iman ettikten sonra dinden çıkmak ve inkâra dönmektir. Belli ki buradaki dönmenin bu açılımı da vardır.

Bunun başka bir açılımı da olabilir: Ahiretten yüz çevirip tamamen dünyaya yönelmesi de olabilir. “Amellerin sorgulanacağı ve ceza ve cehennemin olacağı şeklindeki Yüce Allah’ın mesajına sırtını dönmüş” açılımı da yapabilir. Netice olarak Yüce Allah, Kuran’a, imana, Allah’a, peygambere, ahirete sırtını dönenlerin davranışlarına dikkat edilmesini ve o davranışın üzerinde düşünülmesini istemektedir. B.Bayraklı

Azıcık verip (sonra vermemekte) direneni?

34- Dayattı, vermedi. Küdye, kazılmaz sert yer ve yalçın kaya, ikdâ da küdyeye (sert kaya) varmak mânâsınadır. Onun için Araplar derler ve bununla "yeri kazdı da küdyeye, yani kazılmayacak sert kayaya dayandı", mânâsını kastederler. Bu kelime, cimrilik ve zor zapt etmek anlamında da kullanılmıştır.

H.Yazır

Az verip sonra vermemekte direneni.

Ekda kelimesi “sert, eşilemeyen toprak” anlamına gelen kedya kelimesinden türemiştir. Bu kelimenin “geri çevirmek, Kabul etmemek” anlamı da vardır. Bu manalardan hareket edersek son yorumumuzda doğruluk payı olacağını söyleyebiliriz.

Ayet, bu tip taşlaşmış gönülleri bilgi ile eşeleyip, kazıp yahut sürüp iman tohumunu ekmenin mümkün olamayacağına işaret etmektedir. Aslında Yüce Allah eğitimin faaliyetinin geçersiz olacağı, etki edemeyeceği gönülleri gündeme getirmektedir. B.Bayraklı

Gaybın bilgisi onun yanında mı da o da onu görüyor!

Bu âyette “istifham-ı inkâri” sanatı yapılmıştır. Yani “Dünyaperest olan, günahını başkasına çektirmeyi düşünen, başkasının kendisine şefaat edeceğine inanan bir adam bu saçmalıklara nasıl inanıyor? Bunlara nasıl kanıyor? Yoksa ahirette olacaklar ile ilgili kimsenin bilmediği [bildirilmemiş] Allah’ın bir ilkesini mi biliyor? Hayır, öyle bir şey yok.”

H.Yılmaz

Gaybın bilgisi kendi yanındadır da, o mu görüyor?

35- Gayb bilgisi yanında da, artık görüyor mu? Yani şimdiden ahireti görüyor da günahını başkasının yüklenivereceğini biliyor mu?  H.Yazır

âyetin başındaki “الم ينبّأ - em lem yünebbe” ifadesi, önemli ve ciddî şeyler için kullanılan bir ifadedir. İfadenin içindeki “نباء - nebe” sözcüğü “faydası büyük haber” demektir. Böyle bir haberle “kesin bilgi” ve “zannı galip” oluşur. “Nebe” sözcüğü ile “mütevatir haber” ve “muhbir-i sâdık” ifade edilir. Mütevatir haber, yalan üzerine oy birliği yapamayacak kadar çok kişiden oluşan bir grup tarafından verilen haber demektir. Muhbir-i sadık ise kesin olarak doğru haber veren demektir ve bununla Allah’tan gelen haber kastedilir. Kişilerden gelen haberler bu sözcükle ifade edilmez.

Âyette Mûsâ peygamberin İbrahim peygamberden önce zikredilmesi, tarih olarak muhataplara daha yakın olması itibariyledir. A’lâ sûresinde ise cümledeki söz akışına uyum gereği olarak İbrahim peygamber önce anılmıştır. 

H.Yılmaz

Karş. 2:124 ve ilgili not 100. Hz. İbrahim ve Musa'nın isimleri burada sadece bir örnek olarak verilmiştir ve Allah'ın, insanlık tarihi boyunca, seçtiği peygamberlere belli, değişmez ahlaki hakikatleri insana iletme görevi verdiği gerçeğine dikkat çekmektedir. 

M.Esed

Ve çok vefakâr olan İbrahim'in sahifelerindekiler?

37- ve İbrahim'inkindeki, yani İbrahim'e indirilmiş olan sahifedekiler. O İbrahim ki çok vefalı idi. "Rabbi bir zaman İbrahim'i birtakım kelimelerle sınamış, o da onları tamamlayınca; 'Ben seni insanlara önder yapacağım' demişti." (Bakara, 2/124) ayetince İbrahim (s.a) emrolunduğu kelimeleri tamamıyla ifa etmişti. Her hususta sözüne ç ok bağlı idi. Ebu Hayyân, "el-Bahru'l-Muhit “de şöyle der: "Musa ile İbrahim'in tahsis edilmesi için denilmiştir ki: Nuh ile İbrahim arasında (geçen zamanda) bir adamı, babası, oğlu, amcası ve dayısı ile, bir kocayı karısı ile, bir köleyi de efendisi ile beraber hesaba çekerlerdi. Onlara ilk karşı çıkan İbrahim oldu. İbrahim'in şeriatından Musa'nın şeriatına kadar geçen süre içerisinde bir kimseyi başkasının suçundan dolayı hesaba çekmezlerdi." Bununla beraber burada asıl maksat, ahirete ait hükmü beyan etmektir. Musa ile İbrahim'in sahifelerinde olan hususlar şunlardır. ki doğrusu bu "enne" den hafifletilmiş ve şan zamiri hazfedilmiştir demektir. H.Yazır

Bu temel ahlaki kural Kur’an'da beş kez geçmektedir -6:164, 17:15, 35:18, 39:7'de ve nüzul sırasına göre ilki olan yukarıdaki ayette. Bu kuralın anlam ve sonucu üç aşamalıdır: ilkin, insanoğlunun doğumundan itibaren yüklendiği “ilk günah” şeklindeki Hristiyan doktrini kesinlikle reddedilmektedir; ikincisi, kişinin günahlarının bir azizin veya peygamberin kendini feda etmesi sayesinde “bağışlanabileceği” fikri reddedilmektedir (mesela, Hz. İsa'nın insanlığın günahkârlığı için vekâleten kendini feda etmesi şeklindeki Hristiyan doktrininde yahut insanın Mithras tarafından vekâleten kurban edilmesi şeklindeki daha eski Pers doktrininde olduğu gibi); ve üçüncü olarak da, günahkâr ile Allah arasındaki herhangi bir “aracılık” ihtimali reddedilmektedir. 

M.Esed

Bu ayetten üç kaide çıkarılabilir:
a) Herkes yaptıklarından sorumludur.
b) Bir şahsın yaptıklarından ancak kendisi sorumludur.
c) Hiç kimse, bir başkasının cezasını çekmeyi kabullenemez. Çünkü onun bu tavrı, asıl suçlunun cezasının hafifleştirilmesini sağlamayacağı gibi, bunun ona (asıl suçluya) bir yararı da olmayacaktır.

Mevdudi

Yani gerçek şu ki, günahkâr bir insan, başkasının günahını çekmez. Yani ancak kendi günahını çeker.

Vizr, günah ve ağır yük mânâsına gelir ki, burada günah ve günahın cezasını çekmek anlamındadır. Yani ahirette ceza çekecek kimse, hiç kimsenin günahının cezasını çekecek değil, herkes kendi suçunun cezasını çekecektir. Bizde meşhur olan "Her koyun kendi bacağından asılır." tabiri bunu ne güzel ifade etmektedir. Bunun fıkıhtaki karşılığı, "Ukubatta niyabet cari olmaz" (yani cezalarda vekillik geçerli değildir) genel kuralıdır. Şu halde birisi, başkasının günahını boynuna almakla onu kurtaramaz, ancak kendi üzerine aldığının yani sorumluluğunun cezasını çeker. Zira, "Onlar, kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber başka yükleri de taşıyacaklar.." (Ankebût, 29/13) âyetinde de aynı anlam vardır. Ayrıca "Her kim kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin günahı da, o çığırı açanın boynunadır." hadisi de böyledir. Şu da, o sahifelerde bulunan hususlardandır.

H.Yazır

Ayetteki “Hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez” ifadesi bize sorumluluğun kişisel olduğunu göstermektedir. Bu âyet ve aynı anlamdaki En’âm sûresinin 164, İsra sûresinin 15, Fatır sûresinin 18 ve Zümer sûresinin 7. ayetleri, kâfirlerin Ankebut sûresinin 12. âyetinde anlatılmış olan âhirete ait saçma inanışlarına verilmiş bir ret cevabı ve insanlar için ciddî bir uyarı mahiyetindedir.

Ve kâfirler müminlere “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı [günahlarınızı] biz yüklenelim” dediler. Oysa onların hatalarından, ne olursa olsun hiçbir şeyi onlar taşıyıcı değillerdir. Onlar kesinlikle yalancıdırlar. Ankebût; 12.

H.Yılmaz

Bu ayetten de üç kaide elde edilebilir:
a) Her şahıs, yaptığının karşılığını görecektir.
b) Başkasının yaptığı amellere, kimse ortak olamaz, ancak yapılan amele iştirak edilmişse, karşılığına (mükafata) da iştirak edilebilir.
c) Hiç kimse, yapmadığı amelin karşılığını alamaz.

Mevdudi 

Lafzen, “çabası görülecektir,” yani Hesap Günü ki o Gün Allah, “[hayatta iken] yaptıklarınızı size [gerçek anlamıyla] gösterecektir”.  M.Esed

Evrenin hem zaman ve hem de mekân olarak başlangıç ve bitişini ve her şeyin doğduğu ve varacağı kaynağı gösteren bir tanımlama.

M.Esed

42. âyetteki “منتهى - münteha [zaman ve mekân itibariyle son varış]” sözcüğü, Alak sûresinin 8. âyetindeالى ربّك الرّجعى - Rabbine dönüş” olarak geçmişti. Alak sûresinde olduğu gibi bu âyette de Yüce Allah’ın “Rabb” sıfatı ön plâna çıkarılmış ve her şeyin O’nun programladığı şekilde gelişeceği ve son bulacağı vurgulanmıştır. “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkânıdır” atasözünün de ima ettiği gibi, insanların bu program dışına çıkması, başka bir sona ulaşması söz konusu değildir. 

H.Yılmaz

Yani, ferah da gam ve keder de Allah tarafındandır. İyilik ve kötülük, musibet ve refah, Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dolayısıyla hiç kimse başka birinin kısmet ve nasibini değiştirmeye muktedir değildir.

Mevdudi 

43. Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur.

43- Evvel O'dur, âhir O, ve gerçekten güldüren de ağlatanda O'dur. Hayatın safhalarından iki zıt durum ki biri neşe alâmeti, biri acı; biri sevap defteri, biri azab; biri cenneti ifade eder, biri cehennemi; biri Cilve-i Cemal (güzelliğinin yansıması) biri Cilve-i Celâl

(Celâl sıfatının yansıması)'dir.

H.Yazır

Güldürecek ve ağlatacak da O’dur.

İnsanın doğasına, tabiatına gülme ve ağlama özelliklerini koyan Yüce Allah’tır. Bazı olaylar veya sözler karşısında ve psikolojik durumlarda “ağlama” da hem üzüntü, hem de duyulan üstün duyguyu anlatmaktadır. Mesela : “Resule indirileni duydukları zaman hakikati tanımalarından dolayı gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün.” (Maide 5/83) örneği de bunu gösterir. Hakkı tanımanın verdiği yüksek duygunun biyolojik yapıyı etkileyip yaş akıtma özelliğini insanın tabiatına koyan Allah’tır. Ağlatan ya üzüntü, ya da yüksek duygu dediğimiz anlayış kanallarıdır. Bir bakıma sevinç hem ağlatır, hem de güldürür.

Ama peygambere muhalefet etmelerinden dolayı sevinenlere Yüce Allah “az gülüp çok ağlamaları” nı söylemektedir. (Tevbe 9/81-82)

Bu ayetteki gülmeyi sevinç, ağlamayı üzüntü duygularının eyleme dönüşmesi olarak alırsak, ayet, bunun ahirette gerçekleşeceğini ifade etmiş olabilir. Ahirette amellerin değerlendirilmesinin ardından bazı insanlar sevinecek (İnşikak 84/9), bazıları da üzülecektir. (İnşikak 84/11)

İnşikak 13 e göre bu dünyada insanlar şımarık olurlarsa, sahip oldukları mal-mülk veya makam nedeniyle aşırı derecede sevinip şımarıklık ederlerse, orada üzüleceklerdir. B.Bayraklı

Öldürecek ve diriltecek olan da O’dur.

Bunun anlamı ölüm ve dirilme gibi insana ait özellikleri var eden Yüce Allah’tır. Ayete Mülk suresinin 2. Ayetinden bakarsak şöyle mana verebiliriz. Ve bu manaya Bakara 28 le de delil getirebiliriz. Dikkat edilirse, bu üç ayette mevt kavramı öncelik alıyor. Hâlbuki hayat kelimesi öncelik almalıydı. Bunun açıklamasını Bakara 28 de yaptık.

Burada kısaca değinebiliriz. Mevtin öne geçmesi, mevt manasını “yokluk” olarak vermemize neden olmaktadır. O zaman hayat kelimesine de “varlık” anlamını vereceğiz. Yokluğu da varlığı da yaratan Allah’tır” Aksi takdirde Bakara2/ 28 i açıklamamız zora düşmektedir. Bakara2/ 28 de iki tane mevt, iki tane de hayat kelimesi geçmektedir.. Necm 53/47 de de öldükten sonra dirilme geçmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, ilah olacak varlığın var etmesi, öldürmesi ve tekrar diriltme gücüne ve bilgisine sahip olması gerektiğini ifade ediyor. Bu güce ve bilgiye sahip olmayanı ilah edinmek, akıl dışı bir davranıştır. Söz konusu güçlere sahip tek varlık da Yüce Allah’tır. B.Bayraklı

Şüphesiz erkeği, dişiyi iki eş yaratan O'dur,

45- Ve hakikaten erkek ve dişi iki eşi yaratan da O'dur. Gerek insanlardan ve gerek hayvanlardan erkek ve dişi bütün çiftleri O yaratmaktadır. H.Yazır

45 ve 46. âyetler, Leyl suresindeki “erkek ve dişiyi yaratan şey” ifadesine göre biraz daha ayrıntılı bilgi vermektedir. Leyl sûresinin tahlili yapılırken cinsiyetin döllenme esnasında babadan gelen cinsiyet kromozomuna göre oluştuğu, bu nedenle de cinsiyetin belirlenmesindeki tek etkenin babadan gelen kromozom olduğu, Rabbimizin de bu özelliği bize anlatmak maksadıyla “erkek ve dişiyi yaratan” için “şey” tabirini kullandığı söylenmişti. Bu açıklamaların verildiği Leyl sûresinin 3. ayetine nazaran biraz daha ayrıntılı bilgi veren 45 ve 46. âyetlerin mesajını iyi anlayabilmek için, Rabbimizin bu ayrıntıların ifadesinde kullandığı sözcüklerin anlamlarının iyi tespit edilmesi gerekir. Bu konuda bir başka ayrıntı da Abese sûresinin 18–20. ayetlerinde karşımıza gelecektir.

NUTFE:النّطفة - nutfe”; “az miktarda sıvı” demektir. Meselâ Arapça’da su kaplarının dibinde kalan su damlaları bu sözcükle ifade edilir. Yani “nutfe” her sıvının en az kısmına, bulaşığına denir.

Âyette “nutfe” sözcüğü ile “meni” nin az bir kısmı ifade edilmiş olmaktadır. Bu ifade biçimiyle döllenmenin “meni” nin çok az bir kısmı ile gerçekleştiği, yani döllenmenin meninin bulaşığı ile, milyonlarca hücre içinden bir veya birkaç tanesiyle olduğu açıklanmaktadır.

منى - meni”, tıp biliminde üreme salgısına, yani testis, prostat bezi ve meni keseciklerinin [ersuyu kesecikleri, torbacık bezeleri] ifrazatına [salgılarına] verilen isimdir. “Meni” ya da Arapça yazılışı ile “meniyy”, sözcük anlamı olarak “takdire ait olan” demektir. Bu anlamıyla sözcük, “takdir etmek [kader çizmek, ölçülendirmek] hesaba kitaba uydurmak” anlamındaki “meny” mastarının bir türevidir. Meselâ Araplar bir kimsenin ölçülü bir iş yapmasına “menal mani” derler. İnsanın ölümü Allah tarafından takdir edilmiş, zamanı, şekli ayarlanmış olduğundan ölüme [ecele] de “meny” denmiştir. İnsanın bu dünyadaki canlanması da yine Allah’ın takdirine göre erlik suyu vasıtasıyla olduğundan, bu suya da “takdire ait olan” anlamında “meniyy” adı verilmiştir.

Bazı meal ve tefsirlerde “nutfe” ile “meni” sözcükleri aynı anlamda kullanılmıştır ki, bu yanlıştır. “Meni”, “nutfe ”yi besleyen, içinde yüzdürerek rahîme taşıyan sıvıdır. “Nutfe” ise döllemeyi sağlayan hücrelerdir. “Nutfe ”nin yapısı ile ilgili olarak daha geniş açıklama, inşallah, mucize nitelikli İnsan sûresinin 2. âyetinde verilecektir.

TÜMNÂ: Bu sözcük, “takdir etmek” anlamında olan “منى - mena” fiilinin bir türevi olup aynı anlama gelmektedir. Bu durumda âyette geçen اذاتمنى - izâ tümnâ” ifadesi, “takdir olunduğu zaman” şeklinde çevrilmelidir. “Atıldığı zaman, rahîme döküldüğü zaman” gibi çeviriler yanlıştır. Zaten her meni atılışında döllenme ve yaratılış söz konusu değildir. “Takdir olunduğu zaman” şeklindeki çeviri, “Allah döllemeyi, yaratmayı plâna koyduğu zaman bu yaratılış gerçekleşir” demektir. Nitekim Abese sûresinin 19. âyetinde bu vurgu daha da kuvvetlendirilmiş ve “tümnâ” yerine “feqadderehü [onu takdir etti]” fiili kullanılmıştır. “Mena” fiilinin ve türevlerinin geçmiş olduğu Kıyamet sûresinin 37 . ve Vakıa sûresinin 57–59. ayetlerinde de esas anlam bu şekilde olmalıdır. 

H.Yılmaz

âyette bahsedilen “öteki yaratılış”, âhiret için yeniden yaratılmayı ifade ettiği gibi, Müminun sûresinin 14. âyetinde beyan edilen nutfe sonrası yaratılış aşamalarını da ifade eder: “

Nutfeden bir alak yarattık, alak’ı bir et parçası yaptık, o bir parça etten kemikler yarattık; sonra o kemiklere et giydirdik. Sonra ondan bambaşka bir varlık meydana getirdik” Müminun; 14.  

H.Yılmaz

Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.

47- Ve gerçekten diğer yaratma da O'nun uhdesindedir (üzerindedir). Ölümden sonraki ahiret yaratmasını da O kendisine gerekli kılmıştır. O, yapacak, iyiliklerin ve kötülüklerin ceza ve mükâfatını verecektir. Şu halde O'nu inkâr etmenin hiçbir anlamı yoktur. Bütün bu çift yaratmalar, bu dünyanın bir ahireti bulunduğuna delalet edip durmaktadır. H.Yazır

Hiç kuşkusuz, zenginlik verenin de memnun edenin de O olduğunu,

Ayetin sonundaki “اقنى - egnâ” fiili, Araplar arasında farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Bu sebeple “Hiç kuşkusuz, zenginlik veren O’dur, nimete boğan da” şeklinde çevirdiğimiz ayetten şu anlamları da çıkarmak mümkündür:

Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de, onu geri alan da O’dur.

Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de, verdiğini koruyan da O’dur.

Hiç kuşkusuz, zenginlik veren de, hatta daha zengin eden de O’dur.  

H.Yılmaz

"egani" kelimesine müfessirler ve lügat âlimleri çeşitli anlamlar vermişlerdir.
a) Katâde’nin İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, "erda" (razı etti) demektir.
b) İkrime'nin yine İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, "kanna" (tatmin etti) demektir.
c) İmam Razi, insanın ihtiyacı daşındakinin "ekna" olduğunu öne sürer.
d) Ebu Ubeyde ve diğer lügat âlimleri, "ekna" nın "kuneyve" den türediğini ve muhafaza edilmiş kalıcı mal, (ev, arazi, bağ, bahçe, hayvanlar vs.) anlamına geldiğini söylerler.
e) İbn Zeyd ise diğerlerinden ayrı olarak, "ekna" kelimesini "efkar" (fakirleşmiş) şeklinde yorumlar. Yani, Allah dilediğini zengin, dilediğini fakir kılar.

Mevdudi   

Şüphesiz zengin eden de sermaye veren de O'dur.

48- Ve gerçekten zengin eden ve sermaye veren de O'dur. Fakiri zengin edip sermayelendiren, fakir olan bir kulunu ihtiyaçtan kurtarıp sermaye sahibi eden yahut hoşnut eyleyen ki, "Seni fakir bulup zengin etmedi mi?" (Duhâ, 93/8) buyurulması da bu cümledendir.

H.Yazır

Zengin eden de yoksul kılan da O’dur.

Ayeti bu manada aldığımız zaman, “konuyu başka ayetlerde de görmüştük” dememizde yarar vardır.

“Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğine daraltır.” (İsra 17/30)

“De ki Rabbim, dilediğine bol rızık verir ve dilediğinden kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe 34/36,39)

“Allah kiminize kiminizden daha bol rızık verdi.” (Nahl 16/71)

Fecr 15-16 da imtihan etmek için insana bol rızık verdiğini veya rızkı daralttığını söylemektedir. Fakat yorumunu yapmakta olduğumuz Necm 48 de geçen akna kelimesinin farklı manaları vardır. Kurtubî’nin naklettiğine göre âlimler bu kelimeye şu manaları vermişlerdir: “ Başkalarını hizmetine koşturdu, verdikleri ile kişiyi razı kıldı, bir bakıma verdikleri ile onu zengin etti, sonrada verdikleriyle kişiyi razı kıldı, onu tatmin etti. Kendisine huzur ve sükun verecek şeyler verdi.” Ahfeş bu kelimeye “fakir kıldı”, İbn Keysan da “ona çocuk verdi” anlamını vermişlerdir.

Razi de akna kelimesine, “zengin olmanın ötesinde daha fazla verdi” manasını verdi. Zaruri ihtiyaçlarını gidermesine eğna; ihtiyaçlarından fazlasını vermeye de akna denmiştir. B.Bayraklı

Lafzen, “O Akyıldız'ın (şi‘râ) Rabbidir,” Büyük Köpek (Canis Major) takımyıldızına ait olan ve parlaklık derece ve sıralamasında (kadr/kadir -magnitude) ilk sırada yer alan bir yıldız. Ay gökteki en parlak yıldız olduğundan İslam öncesi Arabistan’ında yaygın olarak tapınma konusu yapılırdı. Rabbu'ş-şi‘râ ifadesi, deyimsel olarak, evrenin Yaratıcısını ve Destekçisini mecaz yoluyla anlatmaktadır

M.Esed

Şi’ra ’nın Rabbinin de O olduğunu

Ayette geçen “الشّعرى - eş-şi’râ” sözcüğü, klâsik tefsirlerde “Şi’râ yıldızı” olarak anlatılmaktadır. Bu tefsirlerdeki hikâyeye göre, şans getirdiğine inanılan bu yıldız, Huzaa kabilesinin eskilerinden Ebû Kebşe tarafından başlatılan bir inancı temsil etmektedir. Surede 19. ayetten itibaren işlenen konu şirk ve saf iman olduğu için eski tefsirciler “şi’râ” sözcüğünü, hikâyedeki şans getirdiğine inanılan ve tapılan yıldız ile özdeşleştirmişlerdir.

Biz ise bu anlamı uygun bulmuyoruz. Zira bu âyet, 36. âyette başlayan ve İbrahim ile Mûsâ peygamberlerin sayfalarındakileri anlatan pasajın içinde yer almakta, dolayısıyla “şi’ra” sözcüğü ile kastedilenin o çağlarda da var olması gerekmektedir. Huzaa kabilesi o çağlarda var olmadığına göre, âyetin Huzaa kabilesinin yanlış inancına gönderme yapmış olması akla uygun değildir.

Aslında “şuur” kökünden türemiş bir mastar olan şi’ra sözcüğünün esas anlamı “bilgi ve bilinç” demek olup, bu anlam ekseninde “şiir, şiar, şeâir, Meş’ar” gibi birçok türevi vardır.

Bize göre “şi’ra” sözcüğü 49. âyette “bilgi ve bilinç” anlamında kullanılmıştır. Bu durumda ayetten “Hiç kuşkusuz, bilginin/bilincin Rabbinin de O olduğu” anlamı çıkmaktadır ki, gerçekten “bilim” de “bilinç” de Allah’ın plân ve takdirine göre ortaya çıkıp gelişmektedir.

H.Yılmaz 

Şıra yıldızının Rabbi de O’dur.

Araplar bu yıldıza tapıyorlardı. Bir önceki ayette yer alan zenginlik ve fakirlik konusuna dönülürse, Araplar bunları Şıra yıldızına bağlayarak açıklarlardı. Şansa bağlayarak, yani bu yıldızla alakalı olarak görüyorlardı.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah bu ayetler grubunda şirki temizleyip tevhid inancını insanın gönlüne yerleştirmek için kendisinin nasıl bir varlık, yani ilah olduğunu anlatmaktadır.. Özellikle insanla ilgili bazı konuları gündeme getirmekte ve onları kimin yaptığına dikkat çekmektedir. Gülmekten ağlamaya, yokluktan varlığa, insanın yaratılışına ve yeniden dirilişine, fakirliğine ve zenginliğine, yanlış tapınmasına kadar uzanan bir dizi konuları gündeme taşımış ve son varış yerinin kendisi olduğuna dikkat çekmiştir. B.Bayraklı

Adeni'l-Ûla" ile Hz. Hûd (a.s)ın kendilerine azab gönderilen kavmi kast olunmaktadır. Onların içinde mü'minler kurtulmuştur, işte onların evlatları da "Adeni'l-Uhra" ya da "Adeni'l-Sani" adıyla tanınmışlardır.

Mevdudi  

Ve Semûd'u da bırakmadı.

51- Semûd'u da helak etti de hiç bırakmadı. Yani ne Âd ve ne de Semûd kavminden iman etmeyenlerin hiç birini bırakmadı, günahlarını cezasız yanlarına komadı.

H.Yazır

Altı üstüne getirilmiş şehirleri devirip yıktı.

53- Mü'tefike'yi de haviyeye attı, havaya kaldırıp haviyeye, yani yerin altına geçirdi. "Mü'tefike" Lut kavminin altı üstüne gelen şehirleri, Sedûm ve saire diye açıklanmıştır ki, "Munkalibe" de üstü altına gelmiş demektir. "Üstünü altına getirdik..." (Hûd, 11/82) âyeti de bu manadadır. Ebu Hayyân der ki: "Herhangi bir değişim ile evleri ve yerleri alt üst olan her memleketin kastedilme ihtimalinin bulunduğu söylenmiştir." 

H.Yazır

Alt üst olan şehirleri de O böyle yaptı.

Ayette geçen el-Mü’tefike kelimesi “alt-üst edilen” demektir. Bu kelime ile özelde kast edilen Lut toplumudur ve o ülkenin altının üstüne gelip helak olmasını ifade etmektedir. Ehva da “yukarıdan aşağıya düşürdü” anlamına gelmektedir. Burada toplum bildirmemesi, evrensel manada, her toplumun başına gelmiş ve geleceğini göstermektedir.

Medeniyetin zirvesine ulaştıkları halde nasıl irtifa kaybedip seviyesizliğe düştükleri görülmektedir. İşte yukardan aşağıya düşürmek, siyasi, ilmi ve kültürel üstünlüğünün ellerinden alınması demektir.

Hıcr 74 te, Necm 53 te geçen el-mü’tefike kelimesine şu mana verilmektedir. “Böylece ülkelerinin üstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.” Hıcr 74 teki aliyeha safileha, işte bu ayetteki mü’tefike olmaktadır. Aynı manayı Hud 82 de buluyoruz.

B.Bayraklı

Onları neler kapladı neler!

54- Onları neler kapladı ise kapladı. Bu ifade, onlara inen azabın dehşetini göstermektedir. Bunlardan, insanın yaptıklarıyla hiç ilgisi olmayan soyut semavî (göksel) musibetler anlaşılmamalı, insanların kendi fiil ve günahlarına ait olan felaketler anlaşılmalıdır.  H.Yazır

Onları neler kapladı neler.

“Onları kaplamak” ne anlama geliyor? Bize göre, maddi anlamda Hud 82 de ve Hıcr 74 te bahsedilen balçıktan taşlarla kaplamayı ifade etmektedir. Alt-üst edip bahsedilen balçıktan taşlarla kaplayıp, kıyamete kadar görünmez hale getirmektir. Diğer taraftan bu “örtme”, onların nesillerinin kesilmesi, tarihin örtüsü ile örtüp görünmez duruma gelmeleridir. Bir bakıma onlara tarihin mahkûm ettiği ve Allah’ın cezalandıracağı elbiseyi giydirmiş oldu. Artık onların elbisesinde, “zulüm ve taşkınlıkla helak olmuş toplumlar” yazısı yer almaktadır. O elbiseyi onlara Yüce Allah giydirmiştir. Çünkü ğeşşâ fiili “giydirmek” anlamına da gelmektedir.

B.Bayraklı

"tetemaru" münakaşa etmek, tartışmak ve şüphelenmek anlamlarına gelir. Bu ayet Kur'an'ı okuyan herkese hitap etmektedir. Şöyle denilmektedir:
"Önceki peygamberleri yalanlayan toplumların kötü sonlarını bilmenize rağmen, onların izlerini takip ediyorsunuz. Önceden helâk olan toplumlar da Allah'ın nimetleri hakkında şüpheye düştüler ve "bu nimetleri sadece Allah vermiyor, O'nun ortakları da var" diyerek peygamberlerle tartışmaya başladılar. Sonuçta peygamberlerin kendilerine getirdiği tevhit akidesini yalanladılar. Sizler o toplumların bu şüphe ve tartışmalar dolayısıyla helâk olduklarını ve sizlerin de akıbetinizin aynı olacağını düşünemiyor musunuz?"
Burada Ad, Semûd ve Nuh kavimlerinin Hz. İbrahim'den (a.s) önce yaşadıklarına ve Hz. Lut’un (a.s) onun çağdaşı olduğuna dikkat edilmelidir. Dolayısıyla bu tartışma, Hz. İbrahim'in sayfalarının bir bölümü olamaz.

Mevdudi

Peki, Rabbinin nimetlerinin hangisinden kuşkuya düşüyorsun?

Hitap tek tek herkesedir. Yani; “Allah bu [zenginlik veren, nimete boğan] iken sen nasıl başka türlü düşünebilirsin!” 

H.Yılmaz

O halde Rabbinin hangi nimetinden kuşku duyuyorsun.

55- Nitekim şöyle buyuruluyor: Şimdi Rabbin hangi nimetlerinden şüphe edersin ey insan? Bu hitabın bilhassa Peygamber (s.a.v)'e olması düşünülürse de, dinin muhatap olarak kabul ettiği her insana hitap edilmiş olması daha uygun olur.

Nimet mânâsını ifade eden çoğul bir kelimedir. Tekili "ilyün", "elyün", "elen", "ilen" ve "elvûn" dür Burada ceza mânâsı da zikredilmiş olduğu halde söylenenlerin hepsine mutlak mânâda nimet denilmesi, cezaların hatırlatılmasının bile inanan ve akıl sahibi olanlar için ibret alınarak istifade edilen öğüt ve nasihat olması itibariyle bir nimet demek olduğunu anlatır. Bununla beraber soru edatının getirilmesinde ve ile kendinden önce hatırlatılan helakların tertibinde şüphe ve nankörlük edenlere karşı önemli bir uyarı mânâsı da mevcuttur.

H.Yazır

Artık rabbinin hangi nimetlerinden şüphe ediyorsun?

Ayetin metnine bakınca ke zamirinin Hz. Peygambere hitap ettiği anlaşılmaktadır. Ama bu: ke zamiri “sen” anlamına geldiğine göre, ayeti okuyan herkesi muhatap almaktadır. Hatta bütün insanları kapsamına almaktadır, diyebiliriz. Ayette geçen ala kelimesi “nimetler” demektir. Ey edatı da “hangi” anlamına gelmektedir. Tetemara fiili, “şüphe etmek” manasını ifade etmektedir. Aynı ayeti Rahman suresinde son kelimesini tukezzibân olarak bulacağız. Orada “yalanlamak” denirken, burada “şüphelenmek” gündeme getirilmektedir. Nedir bu nimetler? Necm suresine göre cevaplandırırsak, “Yüce Allah’ın insanı yaratması, varlık nimeti, ona ihtiyacından fazlasını vermesi, ona vahiy gönderip uyarması ve yol göstermesi” bu nimetler arasında sayılabilir.

B.Bayraklı

Lafzen, “eskilerin uyarılarından [yahut “uyarıları arasından”] bir uyarıdır” -Muhammed (s)'e bahşedilen vahyin “yeni” bir din kurmayı amaçlamadığı, tersine, daha önceki peygamberlere emanet edilen temel mesajı sürdürdüğü ve teyit ettiği gerçeğine işaret -bu örnekte Son Saat'in ve Allah'ın nihaî yargılamasının gerçekleşeceğinin kesinliğine işaret. 

M.Esed

Bu cümleyi müfessirler şu şekilde izah etmişlerdir.
a) Korkutucu (Nezir) Hz. Muhammed'dir (s.a).
b) Kur'an'dır.
c) Önceki ayetlerde de zikri geçen kavimlerdir. Bize göre 3. şık daha makuldür.  

Mevdudi  

İşte bu da ilk uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.

Âyetteki “هذا - hâza bu işaret zamiri ile “açıklanan ilkeler [parça parça inen âyetler]”, peygamberimiz veya her ikisi birden gösterilmektedir. 

H.Yılmaz

Bu da ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır.

56- Onun için buyuruluyor ki, bu beyan yani (Necm, 53/36)'den beri haber verilenler önceki uyarılardan bir uyarıdır. Yani önceki peygamberlerin uyarıları cümlesinden veya onlar kabilinden bir uyarıdır. Bu mânâda nezir, (uyarıcı) inzar (uyarmak) anlamında masdardır. Eğer Münzir (uyanan) mânâsında sıfat olursa Peygamber (s.a.v)'i göstermiş olur. Yani bu Kur’an’ı getiren Muhammed (s.a.v) o Musa ve İbrahim gibi önceki peygamberler cümlesinden bir peygamberdir. Verdiği haberler muhakkak vuku bulacaktır. Bu işaretinin Kur’an’ı işaret ettiği düşünüldüğü gibi özellikle şu habere işaret olduğu ihtimâli de vardır.

H.Yazır

Bu peygamber de eski uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.

Ayette geçen hâzâ zamiri Hz. Muhammed’e gitmektedir. Surenin başındaki 2. Ayette geçen “Arkadaşınız” anlamına gelmektedir. O ayette şöyle buyurdu: “Arkadaşınız sapıtmadı ve batıla inanmadı.” Peki, kimdir o? Sorunun cevabı da 56 ayette geldi. “O, eski uyarıcılar gibi bir uyarıcıdır.”

Yüce Allah, Hz. Peygamberin asıl görevlerinden birinin uyarı olduğunu söylerken aslında şu gerçeğe de işaret etmektedir: İlahi vahyin ve peygamberlerin uyarı görev ve boyutları bir süreç niteliğindedir; birbirinin devamı durumundadır. İçerik bakımından aynı temel konuları öğretmektedirler. Bu bakımdan peygamberler eski uyarıcı peygamberlerin benzer görevini yerine getirmektedir. 36 ve 37 ayetlerde geçen Hz. Musa ve Hz. İbrahim’e işaret edilmektedir. Bunlar geçmiş uyarıcıların tamamını temsil etmektedirler. B.Bayraklı

Yaklaşan yaklaştı.

57- âzife yaklaştı. Âzife, yaklaşan, yaklaşacak olan, yaklaşmakta bulunan demek olup, kıyametin isimlerindendir. Yani "Kıyamet saati yaklaştı." (Kamer, 54/1) diye yaklaşmak sıfatı ile vasıflanan vakit ve saat günden güne yaklaşmaktadır.

H.Yazır

Yaklaşacak olan yaklaştı. Onu, Allah’ın astlarından kaldıracak yok.

Burada “yaklaşan” ile kastedilen; ölüm ve kıyamettir. Yani; “Ölüm gelip çatmasına rağmen siz hâlâ oyunda-oynaştasınız. Buna [ölüme, kıyamete] karşı koyamazsınız. Siz Allah kadar güçlü kuvvetli değilsiniz …”

H.Yılmaz

57-58. Kıyamet yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini ortaya çıkaracak yoktur.

Ayette geçen el-âzife “kıyamet” demektir. Kurtubi “neden burada “kıyamet” denmedi de el-âzife dendi? Sorusunu şöyle cevaplandırmaktadır: “Allah katında kıyametin kopma anı oldukça yakındır” diyerek şu ayetleri delil getirir: “Doğrusu onlar onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz.” (Mearic 6-7) Allah katındaki zaman ile bizim katımızdaki zaman kavramı birbirinden farklıdır.

Diğer taraftan Kuran’ın uyarılarından biri de insanların önceden tedbirli olmalarını temin etmek üzerinedir. Kıyametin yakın olduğunu ve yaklaştığını söylemekle Yüce Allah tedbirli olmamız uyarısında bulunmaktadır.

Kıyametin kopuş anını Allah’tan başkası bilemez. Aslında Necm 35 te gaybın bilgisinin bize verilmediğine işaret edilmektedir. Ayetin bu kısmında geçen kâşife kelimesi, “üstündeki perdeyi kaldırıp ortaya çıkarmak ve onu görünür hale getirmek” demektir. Bir bakıma kıyametin geliş, kopuş anını keşfedecek kimsenin olmadığına dikkat çekilmektedir.

B.Bayraklı

Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur.

58- Onu, Allah'tan başka açacak bir kudret yoktur. Yani onun ıstıraplarını, acılarını Allah'tan başka açacak veya kaldıracak hiçbir kuvvet ve kudret yoktur. Yahut onun ne zaman ve nasıl olacağını Allah'tan başka keşfederek bilecek kimse yoktur.

H.Yazır

Yani, kıyamet saati geldiğinde ne sizlerin, ne de tanrılarınızın gücü onu durdurmaya yetmeyecektir. Allah dışında hiç kimse onun gelişini durduramaz.

Mevdudi

Şimdi bu kitaba mı hayret ediyorsunuz?

Yunus suresinin 2 ayetinde de Hz. Peygamber’e vahyedilmesine kâfirlerin şaşkınlığı ve hayrete düşmesi gündeme getirilmektedir.

Bu ayette de el-hadis denen “Kuran” a karşı hayrete düşmektedirler. Daha doğrusu hayret edip etmedikleri sorulmaktadır. Vakıa 81 de de şu ifade yer almaktadır: “Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?” Buradaki el-hadis de, “Kuran” anlamına gelmektedir. Aslında Kuran’ın getirdiği öldükten sonra dirilmenin olacağı, amellerin sorgulanıp ceza ve mükâfatın onların hayreti ve küçümsemesi, inkârlarından kaynaklanıyordu.

B.Bayraklı

Ve gülüyorsunuz, ağlamıyorsunuz.

Bu âyet, hayatta pek çok kez gerçekleşen bir insanlık durumunu ifade etmektedir. Türkçede “ağlanacak hâle gülmek” deyimi ile ifade edilen bu durum, insanın o an içinde bulunduğu acınası ve nahoş durumun farkında olmayacak kadar bilinçsiz ve vurdumduymaz olduğu anlar için kullanılmaktadır. 

H.Yılmaz

Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz

Aynı tepkiyi gülme şeklinde Hz. Musa’nın getirdiği ayetlere karşı göstermişlerdi: “Onlara ayetlerimizi getirince bunlara gülüvermişlerdi.” (Zuhruf 44/47)

Kâfirlerin kıyametin yaklaştığını ve öldükten sonra dirilme mesajını duyunca ağlamaları gerekirken gülüyorlardı. Demek ki, iman ile inkâr arasında gülme ile ağlama kadar bir fark vardır. İnkar psikolojisi ağalanılacak yerde güldürür. Dışarıdan gelen mesaja bu kadar ters ve farklı bir tepki gösterir. Ağlanacak yerde gülmek, akla ters düşen ve akılsızlığın işareti olan bir durumdur.

Böylece Yüce Allah kafirlerin psikolojisine gülme ve ağlamaya kadar inen ince bir açılım getirmektedir.; kitaba karşı hayrete düşüp ağlamak gerekirken gülmelerinin ve eğlenip durmalarının ne denli yanlış bir davranış olduğunu göstermektedir. B.Bayraklı

"samidûn" lügat âlimlerine göre iki anlama gelir. İbn Abbas, İkrime ve Ebu Ubeyde Nahvi ‘nin görüşüne göre, Yemen dilinde "Semûd" şarkı türkü için kullanılır. Kâfirler, Kur'an'ı başkaları duymasın diye yüksek sesle şarkı söylerlerdi. Diğer anlamı ise İbn Abbas ve Mücahit’e göre kibir ve gururla başı dik tutmak demektir. Mekkeli müşrikler, Rasûlullah'ın (s.a) yanından geçerken, ondan nefret ederek başlarını dik tutarlarmış. Nitekim Ragıb el-İsfehani de aynı görüşü kabul eder. Katâde’ye göre, "gafilun" Said b. Cübeyre göre ise "Muarız un" anlamına gelir. 

Mevdudi

Ve siz, ahmaklarsınız!

Bu âyet, Arapların “سامدون - sâmidun” sözcüğünü kullanışına göre aşağıdaki şekillerde de çevrilebilir:

Ve siz, gafillersiniz!

Ve siz, eğlenip duranlarsınız!

Ve siz, dalgınlarsınız!

Ve siz, şaşkınlarsınız!

Ve siz, dik kafalılarsınız!

Ve siz, büyüklenenlersiniz!

Bu sure baştan sona kadar Kâbe’de halka bir bildiri olarak okunmuştur. Kâbe’nin etrafındaki farklı Arap kabileleri de bu âyeti kendi anlayışlarına göre yukarıda açıkladığımız manaları ile anlamıştır.

H.Yılmaz

Ve siz mi kafa tutuyorsunuz ey gafiller?

61- "Ve kafa tutuyorsunuz." Sümûd, kafa tutmak, kibirlenip somurtmak ve sersem olmak, oynayıp eğlenmek, çalıp oynamak şarkı söylemek mânâlarına gelir. Buna göre söz konusu kelime burada da çeşitli mânâlar ifade eder. Yani ağlamıyorsunuz da çalıp oynuyor musunuz? Veya eyleniyor musunuz? Yahut hayran hayran, sersem sersem duruyor musunuz? Ya da siz mi kafa tutuyorsunuz? Ey gafiller! 

H.Yazır

61. Eğlenip duruyorsunuz

Bu ayette geçen sâmidun, kelimesi “gafiller” anlamına gelmektedir. Bu kelimenin ism-i fail kalıbında gelmesi, gafletin devamlılığını ifade etmektedir. Bu kelime, “büyüklük taslamak” anlamına geldiği gibi “şarkılar söyleyip Kuran’ın duyulmasını engellemek” anlamına da gelmektedir. İlgili kelimenin “saçı dibinden kazımak, yere gübre atmak, hareketsiz durmak” anlamları da vardır. B.Bayraklı

Haydin Allah’a secde edin ve kulluk edin!

Yani; “Mademki böyle, Muhammed hevasından konuşmuyor, onun konuştukları vahiydir ve siz Allah’ı gerçeğiyle tanıdınız… Haydin öyleyse… Eğlenceyi, inadı, ahmaklığı bırakın ve hemen secde edin…”

SECDE: Teslim olma, boyun eğme anlamında kullanılan “secde” sözcüğünün vaz’ı [ilk ortaya çıkışı], “devenin sahibini üstüne çıkarması için boynunu kösmesi [eğmesi]” ve “meyve yüklü hurma dallarının, sahibinin rahat uzanıp toplamasına elverişli olarak eğilmesi” anlamındadır. Daha sonra sözcük “ülke krallarının bastırdıkları para üstündeki kabartma resimlere tebaanın baş eğerek bağlılık göstermesi” anlamında kullanılmıştır. (Lisânu’l-Arab; c: 4, s: 497)

Bütün bunlar, “secde” sözcüğünün “kişinin bilinçli olarak bir başkasına -kendisinden daha güçlü olduğunu kabul ederek- teslim olması, boyun eğmesi, onun otoritesi dışına çıkmaması” anlamına geldiğini göstermektedir. Kur’ân’da defalarca nakledilmiş olan “meleklerin Âdem’e secde etmeleri” de bu anlamdadır. Yani melekler [tabiat güçleri], kendilerinden daha güçlü olan Âdem’e [bilgili kimseye] boyun eğmiş ve teslim olmuşlardır.

Görüldüğü gibi, “secde” sözcüğünde “yere kapanmak” anlamı yoktur. Arapçada “yere kapanmak” eylemi “harur” sözcüğü ile ifade edilir. Nitekim bazı ayetlerde “harrû sücceden” diye geçer ki, bunun anlamı “secde ederek [teslim olarak] yere kapandılar” demektir.

“Teslim olarak yere kapanma” ifadesinin yer aldığı âyetler şunlardır:

Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi ona teslim olarak yere kapandılar. Ve [Yusuf] : “Babacığım İşte bu durum, o rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytân benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lütuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyandır. Yusuf; 100.

İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail’in soyundan ve hidâyete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz peygamberlerden Allah’ın kendilerine nimetler verdiği kimselerdir. Onlar kendilerine Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak ve secde ederek [teslimiyet göstererek] yere kapanırlardı. Meryem; 58.

Gerçekten Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman secde ederek yerlere kapanan ve Rablerine hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar inanırlar. Secde; 15.

De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’ân] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve: “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’ân] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır. İsra; 107–109.

Bir de korkudan yere kapanmak vardır ki, bu secde değildir:

Ne zaman ki Mûsâ, tayin ettiğimiz vakitte geldi ve Rabbi ona konuştu. [Mûsâ] “Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana!” dedi. [Rabbi ona] dedi ki; “Beni sen asla göremezsin velâkin şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de Beni göreceksin.” Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi, Mûsâ da baygın olarak yere kapandı [yığıldı] . Ayılıp kendine gelince de, “Seni tenzih ederim, Sana döndüm [tövbe ettim] ve ben inananların ilkiyim” dedi. A’râf; 143.

Müminlerin namazda yere kapanmalarının nedeni, geçmişte bağlılığın ve teslimiyetin dışa vurulması yere kapanmak sûretiyle olduğu içindir. Müminler geçmişten gelen örfe göre Allah’a teslimiyetlerini bu sembolik davranışla göstermektedirler.

Secde sözcüğünün gerçek anlamı bu şekilde açıklığa kavuştuktan sonra Kur’ân’daki “secde” sözcüklerinin doğru anlaşılması daha da kolay olmaktadır.

Meselâ, aşağıdaki ayetlerde geçen “secde” sözcükleri, “bilinçli olarak bir başkasına -güçlü olması sebebiyle- teslim olunması, boyun eğilmesi” anlamdadır:

Hani bir zaman Yusuf, babasına “Babacığım, şüphesiz ben on bir yıldız Güneş ve Ay’ı gördüm. Onları bana secde ederken [boyun eğerken] gördüm” demişti. Yusuf; 4.

Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi ona teslim olarak yere kapandılar. Ve [Yusuf] : “Babacığım İşte bu durum, o rüyamın tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hak kıldı. Şeytân benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lutuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyandır. Yusuf; 100.

Babasının ve kardeşlerinin Yusuf’a secde etmeleri, ona teslim olmaları, yaşam düzenlerini onun kontrolüne verip onun otoritesi dışına çıkmamaları anlamına gelmektedir.

Ve bir zaman onlara “Şu kente yerleşin ve oradan dilediğiniz şeyleri yiyin ve ‘Hitta [Günahlarımızı bağışla!] ’ deyin ve secde ederek [teslim olmuş olarak] kapıdan girin. Biz suçlarınızı bağışlayacağız, iyilere arttıracağız” denilmişti. A’râf; 161.