(Rahmân - 39.Ayet)

<< Geniş Meal

Kamer

Benzeri birçok âyette olduğu gibi bu âyette de kıyamet zamanında vuku bulacak olaylara dikkat çekilmektedir: Güneşin büzülmesi, Ayın yarılması, yıldızların dağılması da kıyamet olaylarındandır. Kıyametin kesin ve yakın olduğunu belirtmek için, o zamana âid olan Ayın yarılması olayı, geçmiş zaman kipiyle anlatılmıştır. Kur'ân'da bu üslûbun örnekleri çoktur. Esasen  (yu'ridû) fiillerinin, gelecek kipinde olması da, sözü edilen olayın, gelecekte vuku bulacağını gösterir. (S.Ateş)

Birçok müfessire göre bu ayet, Hz. Peygamber'in çağdaşlarının çoğu tarafından gözlendiği rivayet edilen bir olguyu kast etmektedir. Bazı sahâbîlere kadar uzanan birçok rivayette anlatıldığı üzere, bir gece ay sanki iki parçaya ayrılmış gibi göründü. Bu rivayetlerin sübjektif gerçekliğinden kuşkulanmak için bir sebep yoksa da, gerçekte meydana gelen şeyin, alışılmamış optik bir yanılsamaya yol açan, yine aynı ölçüde alışılmamış bir tür kısmî ay tutulması olması muhtemeldir. Fakat o olayın mahiyeti ne olursa olsun, yukarıdaki ayetin ona değil de gelecekteki bir olaya, yani Son Saat yaklaşırken meydana geleceklere ilişkin olduğu kesin gibidir. (Kur’an, çoğunlukla geçmiş zaman kipini geleceği göstermek için kullanır; Son Saat'in ve Kıyamet Günü'nün geleceğinden bahseden pasajlarda da böyledir; geçmiş zaman kipinin bu şekilde kullanılması, fiilin ilişkin olduğu olayın kesinliğini vurgulamak içindir.) (M. Esed bu kesinliği ifade için kendi çevirisinde cümleyi geniş zaman kipiyle kurmuşsa da, Türkçe'de aynı kesinlik etkisi gelecek zamanla daha iyi ifade edilebildiğinden biz gelecek zaman kipi kullandık - T.ç.n.) Böylece Râğıb, inşekka'l-kamer (“ay yarıldı”) ifadesinin, Kıyamet Günü'nden önce vuku bulacak olan kozmik felaketi -dünyanın sonu olarak bildiğimiz vakıayı- gösterdiği şeklinde yorumlanmasını haklı görmüştür (bkz. Müfredât'ta şekka maddesi). Zemahşerî tarafından zikredildiği gibi, bu yorum bazı ilk dönem müfessirler tarafından desteklenmiştir ve bana, yukarıdaki ayette ayın “yarılması” ile Son Saat'in yaklaşması arasında ilgi kurulmuş olması açısından ikna edici görünmektedir. (Bu bağlamda, Son Saat'in ve Kıyamet Günü'nün “yakınlığı” na yapılan hiçbir Kur’ânî atıfın beşerî “zaman” kavramına dayalı olmadığını aklımızdan çıkarmamalıyız.) 

M.Esed

KUR’ÂN‘A GÖRE OLAY: Yukarıdaki rivayetlere göre olay, Mekke halkının mucize görmek istemesi üzerine gerçekleşmiştir. Ne var ki, ay ’ın ikiye bölünmesi olayının müşriklerin mucize isteklerine verilmiş bir cevap olduğunu söylemek, Kur’ân ayetlerinin apaçık anlamlarına ters düşmektedir. Diğer taraftan Peygamberimizin böyle bir mucize gerçekleştirdiğini söylemek, Allah’ın son peygamberi için belirlediği görevin “sadece tebliğ” olduğunu bildiren âyetlerle çelişmektedir. Yani, rahmeti gereği Rabbimizin somut mucize vermek istemediğini bildiren Kur’ân ayetleri, bu iddianın apaçık bir yalan olduğunu âdeta iftiracıların suratlarına vurmaktadır:

Ve Bizi, ayetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onunla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsra/59)

Bilakis onlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok, o bir şairdir. Hadi öyleyse, öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin!” dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? (Enbiya/5-6)

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre eski toplumlar kendilerine gösterilen somut mucizelere rağmen yalanlamaya devam etmişler ve bu yüzden helâk edilmişlerdir. Rabbimiz insanların geçmişte ortaya koydukları bu tutumlarını tekrarlayacaklarını bildiğinden, her meydan okuyuşa somut bir mucize ile cevap vermek istemediğini bildirmektedir. Böylece inanmayanlara bu dünyadaki hayatlarının sonuna kadar tövbe ederek inanma fırsatı da verilmiş olmaktadır. Zaten Peygamberimizin de Allah’ın bu bildirisine rağmen müşriklerin ısrarlı taleplerine karşı onlara bir mucize gösterme arzusu içinde olması mümkün değildir:

And olsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet [nesil; oğlan-kız çocuklar] verdik. Hiçbir peygamber için Allah’ın izni olmadan herhangi bir âyet getirmek de yoktur. Her ecel için bir yazı vardır. (Ra‘d/38)

Ve, “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.(Ankebût/50)

Israrla somut mucizeler isteyen müşriklerin bu istekleri abartılı, abartılı olduğu kadar da samimiyetten uzaktır:

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız” dediler. De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?” (İsra/90–93)

Müşriklerin kendisinden somut bir mucize göstermesine yönelik ısrarlı ve abartılı taleplerine karşılık, mucize göstermenin Allah’ın kendisine belirlediği görev sınırları dışında kaldığını bilen Peygamberimizin onlara bir mucize göstermesi mümkün değildir. O, Allah’ın talimatları doğrultusunda, bu ısrarlı taleplere, mucizelerin sadece Allah katında olduğunu, kendisinin de sadece beşer [insan kökenli] bir Allah elçisi olduğunu belirterek cevap vermek zorundaydı. Sonuçta müşriklerin bu yöndeki ısrarlı ve abartılı talepleri bizzat Rabbimiz tarafından Kur’ân’ın tek ve yeterli bir mucize olduğunun bildirilmesi suretiyle cevaplandırılmıştır:

Kendilerine okunan Kitap’ı, Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve öğüt vardır. (Ankebût/51)

Rabbimizin Peygamberimize verdiği mucize, müşriklerin bekledikleri türden bir mucize değil, mucizelerin en büyüğü idi. Bu büyük mucize ne insanı hayretler içinde bırakan bir görüntü, ne de tanık olanların akıllarını sarsan bir olay şeklindeydi. İşittikleri, anladıkları, gönülleri kuşatan, idrakleri sarsan, hikmet dolu sözler şeklindeydi. Kur’ân adlı bu ilâhî sözler, kıyâmete kadar herkesi acz içinde bırakan ebedî bir mucizeydi.

Bunca Kur’ân ayetine rağmen bazı Müslümanlar, uydurulmuş rivayetlerin karanlığında yürüyerek meseleye hâlâ, “Allah isterse neden olmasın?” yaklaşımıyla bakmakta ve birçok asılsız olaya sanki gerçekten olmuş gibi inanmaya devam etmektedirler. Bilinmelidir ki, burada söz konusu edilen husus Allah’ın böyle bir olaya [ay ‘ın yarılmasına] güç yetirip yetiremeyeceği değildir. Çünkü Allah’ın her şeye kâdir olduğunda hiç şüphe yoktur. Asıl mesele, böyle bir olayın gerçekten olup olmadığı ve bu olayın Kur’an’dan ve akıldan onay alıp almadığıdır. İnananların yapacakları şey, her konuda olduğu gibi bu konuda da sadece Rabbimizin mesajlarını dikkate almaktır. Aksi takdirde, Allah’ın sonsuz kudretini dile getirme hevesine kapılan koyu cahillerin ya da dindar kalabalıklar üzerinden ikbal ve itibar devşirmek isteyen kötü niyetlilerin çeşit çeşit mucizeler uydurmasının yolu açılmış olur. Peygamberimize türlü mucizeler yakıştırmanın giderek varacağı nokta ise, Katolik inancındaki azîzlik kurumuna benzeyen bir “evliyalık” makamının ortaya çıkması ve bu makama ulaştığına inanılan “velî” [Allah dostu] kimselere de Katolik azizlerine isnat edilenlerden aşağı kalmayacak sayıda kerametin yakıştırılması noktasıdır. Nitekim bu süreç İslam tarihi boyunca birebir yaşanmış ve evliyâ menkıbelerinin gönüllere verdiği tatlı esriklik yüzünden câhil halk yığınları hayatın gerçekliğinden yüzyıllarca kopuk yaşamak zorunda kalmıştır.

Sonuç olarak, Ay’ın yarılması rivayeti, Kur’ân açısından da çürük ve temelsiz olup sadece Peygamberimize “sihirbaz” diyenlerin kullanacağı bir malzemedir.

Rivayetlerde konunun nasıl çarpıtıldığını gördükten sonra 1–2. âyetlerin tahliline dönebiliriz:

Kamer sûresi, Tarık sûresi ’nin devamı mahiyetindedir. Kur’ân’ın Mushaf hâline getirilişi sırasında ayrı sureler olarak adlandırılarak aralarına duvar örülmüş olsa da, ayetlerdeki konular ve bağlaçlar bu duvarları aşmaktadır. Meselâ 2. âyetin başındaki vav bağlacı, Tarık/15‘deki yekîdûne fiiline matuftur. Aradaki parantez içi ifadeler kaldırıldığında cümle şu şekilde olmaktadır: Şüphesiz onlar oldukça tuzak kuruyorlar– ve bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.

Bu durumda 2. âyetteki onlar zamiri ile kastedilenlerin, Tarık/15‘deki onlar zamiri ile kastedilenlerle aynı olduğu anlaşılmaktadır. Bu kimseler, Beled/19‘da ashab-ı meş’eme olarak nitelenen kimselerdir.

O saat yaklaştı

Burada yaklaştığı bildirilen السّاعة [saat] , “kıyamet saati ”dir. O saat, “kıyametin koptuğu, herkesin öldüğü kıyamet gününün birinci evresi ”dir. Saat sözcüğü, Kur’ân’da hep bu anlamda kullanılmıştır.

Ve ay yarıldı.

Rabbimizin mesajının doğru anlaşılması ve rivayetlerde olduğu gibi hurafelere sapılmaması için bu cümle üzerinde önemle durulması gerekmektedir:

İNŞİKÂK [YARILMA] : انشقاق [înşikak] sözcüğü, شقّ [şakk] sözcüğünün infial babına nakledilmiş şeklidir ve mutavaat [etkilenerek uyma] anlamı içerir. Yani, înşikak sözcüğü ile ifade edilen yarılma, maruz kalınan “yarma” etkisine direnç göstermeden, karşı konmadan, uyum sağlayarak meydana gelen yarılmadır. Bu sebeple önce şakk sözcüğü tahlil edilmelidir:

Şakk sözcüğü, soğuk veya herhangi bir nedenle “elde veya yüzde oluşan çatlaklar” için kullanılan شقاق [şikak] sözcüğünden gelmektedir. Araplar hayvanların tırnaklarında ve bileklerindeki çatlamaya [hastalığa] şikak derlerdi. Daha sonraları da ciltte her türlü çatlak oluşturan hastalığa şikak demişlerdir. شقاق [şikak] mecâzî olarak da “ayrılıkçı, tefrika çıkaran, normal düzeni bozan” anlamlarında kullanılır.

Şakk ise, “sad-ı bain” [ayırıcı çatlak] demektir. Otun topraktan çıkışı, çocuğun dişinin çıkışı, şakk sözcüğüyle ifade edilir. Şakk, aynı zamanda طلوع [tulû‘=doğuş] anlamındadır. Sabahın oluşuna da شقّ الصّبح [şakk-ı subh] denir. Çünkü sabah da karanlıkları çatlatmakta, gündüz ile geceyi ayırmaktadır.

Râğıb el İsfehânî ise sözcüğü şöyle açıklamıştır:

Şakk, “herhangi bir şeyde meydana gelmiş çatlak ”tır. Denilmiştir ki: “Ay’ın inşikâkı, Peygamber zamanındadır.” Ve yine denilmiştir ki: “Ay’ın inşikâkı, “kıyametin kopacağı vakit ortaya çıkacak yarılma ”dır.” Ve yine denilmiştir ki: “Bunun manası, ‘işin açığa çıkması ’dır.”

Yukarıda verilen her iki sözlükteki bilgilere göre, şakk sözcüğü, bir elmayı böler gibi bir şeyin ikiye, üçe bölünerek ayrılması anlamına değil, bir şeyin üzerinde yarıkların, çatlakların oluşması anlamına gelmektedir. Nitekim Bakara/74, Meryem/90, Rahman/37, Hakka/16, Abese/26 ve İnşikak/1‘ ayetlerinde de şakk sözcüğü, “bir şeyin üzerinde veya bünyesinde oluşan yarılmaları, çatlamaları ifade etmek için kullanılmıştır.

Şakk sözcüğünün bu anlamına göre, Ay yarıldı ifadesi, “ay üzerinde bir takım yarılmalar, çatlamalar olduğu” anlamına gelir ki, ay’a gidildiği dönemde [1969] , orada ayak izlerinin oluşması ve ay yüzeyinden parça koparılması sebebiyle, bu âyetin gerçekleşmiş olduğu ileri sürülmüştür.

Sözlüklerde şakk sözcüğünün karşılığı olarak verilen anlamlara rağmen, Ay yarıldı ifadesinin, “ay ‘ın iki parçaya ayrıldığı” anlamına geldiğini ileri süren bazı kimseler, sadece yukarıda naklettiğimiz zayıf ve uydurma hadislerden destek alan bu görüşlerine, âyetteki fiilin geçmiş zaman kipi ile kullanılmasını delil göstermişlerdir. Gerçekten de Rabbimiz, âhiret ve kıyamet sahnelerini anlatırken ayetlerdeki fiilleri geçmiş zaman kipinde kullanmaktadır. Böylece kıyamet ve ahiretin mutlaka gerçekleşeceği vurgulanmış olmaktadır. Bu ifade tarzı bazen günlük hayatta da kullanılmaktadır. Meselâ, yapmaya kesin kararlı olduğumuz bir iş için, daha o işe başlamadan “o iş bitti” veya “yaptım bile” şeklinde konuşuruz. Bu sözlerle o işi “kesinlikle yapacağımızı” ifade etmiş oluruz. Rabbimizin kıyamet ve ahiretin mutlaka gerçekleşeceğini vurgulamak için geçmiş zaman kipli fiiller kullanması da böyledir. Bu ifade tarzının Kur’ân’da daha birçok örneği vardır:

Allah’ın emri geldi. Onunla yüz yüze gelmekte acele etmeyin. O tüm varlığın tesbih ettiğidir. Onların şirk koştuklarından arınmıştır. (Nahl/1)

Ayrıca; Rahman/37, Hakka/14–16, İnşikak/1-5, İnfitar/1-4, Tekvîr/1-14, A‘râf/38-50, Zümer/68-74, ayetlerine de bakılabilir.

Bu yaklaşımla konumuz olan âyetin anlamı, “Kıyamet yaklaştığında ay mutlaka yarılacaktır” demek olur. Hasan-ı Basri, Ebu’s-Suud, Osman b. Atâ, Nesefî gibi bilginler ve tüm çağdaş bilginler de bu anlamı tercih etmişlerdir.

“ŞAKK” SÖZCÜĞÜNÜN “TULÛ‘” [DOĞUŞ] ANLAMINDA OLUŞU: Sözcüğün bu anlamı dikkate alındığında, Ay yarıldı ifadesinden, “ay ‘ın doğup ortaya çıktığı ve karanlığı çatlattığı” manası ortaya çıkmaktadır. Şems sûresi ‘nin tahlilinde, Güneş’i takip eden ay ifadesinin, “Kur’an’ı izleyen Peygamber” anlamına geldiği yönünde bir tespitte bulunmuştuk. Bu tespit doğrultusunda, aynı anlam buraya taşınarak, Ay yarıldı ifadesinden, “Peygamber‘in gönderildiği ve açığa çıktığı, o‘nunla da iyi ile kötünün, iman ile küfrün, hidâyet ile dalâletin açıklığa kavuşturulduğu” anlaşılabilir. Şöyle de ifade edilebilir: Ay’ın yarılması, ay doğduğu esnada karanlığın yarılmasıdır. Bu deyim [şakku‘l-kamer] , “durum aydınlandı, ortaya çıktı” anlamında kullanılır. Nitekim Araplar, bazı açık ve belirgin durumları ifade etmek için atasözlerinde “ay” sözcüğünü kullanmaktadırlar.

Mutavaat anlamı taşıyan انشقّت [inşekkat] sözcüğüne bu mecâzî anlam doğrultusunda bakıldığında, surenin 1–2. ayetleri şu anlama gelmektedir:

Saat [Kıyamet] yaklaştı. Ve her şey Allah tarafından açıklığa kavuşturuldu. Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.

Yani, saat yaklaşıp ay yarıldığı, her şey açıklığa kavuşturulduğu hâlde, gördükleri mucizelerden yüz çeviriyorlar. Olacak olmadan, başlarına belâ gelmeden akıllanmıyorlar. Akıbeti düşünmüyorlar. Gördükleri ayetlerden ibret alacakları yerde “süregelen bir sihirdir” diyerek yüz çeviriyorlar.

Buradaki اية [âyet] sözcüğü, “hayret verici alâmet, olağanüstü durum, mucize” anlamına gelmektedir. Kural olarak, bir şart cümlesinde yer alan nekre [belirtisiz] kelimeler, olumsuz cümlelerdeki nekre kelimeler gibi, soyut veya somut herhangi bir varlığın tüm cinsini ifade eden cins ismi mahiyetindedirler. Bu kural gereği, buradaki âyet sözcüğü, herhangi bir mucize anlamında olup her türlü mucizeyi de içine almaktadır.

Bu durumda, Öteden beri süregelen bir sihirdir diyen müşriklerin, gördükleri hiçbir âyeti, hiçbir delili, hiçbir mucizeyi dikkate almadıkları vurgulanmış olmaktadır. Kur’an’dan başka bir mucize görmedikleri için, müşriklerin gördüğü ve dikkate almadıkları ifade edilen âyetler/mucizeler, Kur’ân ayetleridir. Hatırlanacak olursa, müşriklerin bu tavrı daha evvel Müddessir sûresi‘nde de konu edilmişti:

Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil.” (Müddessir/24)

Burada “süregelen” olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali مستمرّ [müstemir] olup bu sözcük birden çok anlama gelmektedir. Bu anlamları şöyle sıralayabiliriz:

“Devam eden” anlamına gelir ki, zaten gelen vahiyler ve yapılan tebliğler kesintisizdir, süreklidir, devam etmektedir.

المرّة [el-mirretu] sözcüğünden türemiş olup “güçlü” manasına gelir.

المرارة [el-mirâretu] kökünden türemiş olup “öd kesesi” manasına gelir. Buna göre ifade, “Bu, acı, tadı bozuk bir sihirdir” manasında olur.

“Geçici, geçip giden, zeval bulan” anlamındadır. Sözcük bu anlamla değerlendirildiğinde ise sihrin geçiciliği, sürekli olmadığı vurgulanmış olur.

Biz, “sürekli, devam eden, süregelen” anlamının en uygun anlam olduğu kanısındayız. Çünkü müşriklerin “büyü” olarak niteledikleri âyetler süreklidir, kesintisizdir. Müşrikler kendilerine tebliğ edilen âyetlerin özünü araştırmaya yanaşmamakta ve bu âyetlerin anlamlarına sırtlarını dönmektedirler. Bir delile ve kanıta dayanmadan sırf keyfî arzularına uyarak, gördükleri ayetleri ve bu âyetlerle ortaya konan gerçekleri hiç irdelemeden, düşünmeden yalanlamaktadırlar.

Doğru anlayabilmek maksadıyla surenin başından beri üzerinde çalışma yaptığımız ilk iki âyetteki kısa ve öz mesaj, Rabbimiz tarafından Enbiya sûresi’nde detaylandırılmıştır:

İnsanlar için hesap yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, yüz çeviricidirler. Rabb’lerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” (Peygamber,) “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir” dedi. Bilakis onlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişilerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun hemen! Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da [ölümsüz de] değillerdi. Sonra Biz onlara o vaadi [verdiğimiz sözü] yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helâk ettik. And olsun, size, öğüdünüz sadece onun içinde olan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Biz zalim olan nice karyeleri [memleketleri] kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik. Öyle ki, onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. “Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!” (Onlar da,) “Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zalimler imişiz” dediler. İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] hâline getirinceye kadar son bulmadı. (Enbiya/1–15)

H.Yılmaz

Kıyamet yaklaşıp ay yarılsa.

Aslında geçmiş zaman kipinde olan ıkterabe fiiline “yaklaşacak” şeklinde gelecek manası vermek gerekiyor. Aynı şekilde inşakka fiilinde de “yarılacak” anlamını vermek en doğrusudur. İleride gerçekleşeceği ve bu durum kesin olacağı için ifade “geçmiş zaman kipi” nde kullanılmıştır.

Kıyametin yaklaştığı, yaklaşacağı konusu Nahl suresinin 1 ayetinde de gündeme getirilmektedir:

“Allah’ın emri gelecek, ona acele etmeyin” Buradaki “Allah’ın emri” kıyamet demektir. Aynı şekilde Enbiya suresinin 1 ayetinde de bu konuya şöyle değinilmektedir:

“İnsanların hesapları yaklaştı. Fakat onlar hala gaflet içinde devam etmektedirler.”

Bu noktada şu soruyu sormamız gerekiyor: Kıyamet yaklaşacak da ne olacak? Ayetin devamı bu soruyu cevaplandırmaktadır: “Ay yarılacak”

Bazı müfessirler, buradaki Ay’ın yarılmasını Hz. Peygambere bağlamakta, onun işaretiyle ayın yarıldığını iddia etmektedirler. Bu iddialarını bazı hadislere dayandırmaktadırlar. (Buhari, Tefsir, Sure, 54; Tirmizi, Tefsir 54; Sıfatül Münafıkın 43-44)

Bize bazı otoritelere göre, bu ayetteki Ay’ın yarılma olgusunun kıyametin kopuşu ile ilgili olduğunda hiç şüphe yoktur. Daha önce İsra 59 un mealinde gördük ki, Yüce Allah Hz. Peygamber’e geçici mucize vermemiştir. B.Bayraklı

Onlar da bu oluşumu gözleriyle görseler yüz çevirirler. Bu devamlı yapılan bir büyüdür, derler.

Bu ifade kıyametin kopacağını inkâr edenler için söylenmektedir. Gözleriyle görmelerine rağmen yüz çevirirler. Bu da bize inkâr psikolojisinin içinde gönlü kilitlenmiş insanın gerçeğe ne denli kapalı olduğunu göstermektedir. Kıyametin kopacağı anda Ay’ın yarılmasını gözleriyle görseler, yine yüz çevireceklerdir.

Ayette geçen Müstemir kelimesine otoritelerin verdiği manayı Kurtubi şöyle açıklamaktadır: Bu kelime, merra kökünden gelmekte ve “geçip gitti” anlamını ifade etmektedir. Dahhâk gibi otoriteler, bu kelimenin “güçlü, çetin” anlamına gelen el-mirretu kökünden geldiğini söylemişlerdir. Ahfeş, bu kelimenin “eğilip bükülme” manasına gelen el-emrardan türediğini ifade etmiştir. Bu kelimenin “acı” anlamına gelen el-mürreden geldiğini söyleyenler de vardır. Rabi de, bu kelimenin “devam edip giden ve etkili olan” anlamına geldiğini söylemiştir.

Biz de bu son manayı aldık. Gözleriyle gördükleri oluşuma, delile ve ayete “devam eden bir büyü” demeleri inkârlarının derinliğini göstermektedir. Buradaki sihr kelimesine, “göz boyama, numara, göz yanılması” manaları verilebilir.

Netice olarak diyebiliriz ki, kıyametin kopacağı şeklindeki dinin temel ilkesine karşı çıkmaları, onların ahlakının temellerindeki en önemli direği kendi elleriyle yıkmaları anlamına gelmektedir. Kıyametin kopması kendi başına bir değer olmaktan öte, ahiret hayatını, amellerin sorgulanıp karşılıklarının verilmesini beraberinde getirmektedir. Amellerin mahşerde değerlendirileceğini, ceza ve mükâfatın olacağını bilen ve buna iyice inanan kişi kendini disipline edecek ve ahlakı sağlamlaşacaktır.

B.Bayraklı

Saat [Kıyamet] yaklaştı. Ve her şey Allah tarafından açıklığa kavuşturuldu. Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar.

Yani, saat yaklaşıp ay yarıldığı, her şey açıklığa kavuşturulduğu hâlde, gördükleri mucizelerden yüz çeviriyorlar. Olacak olmadan, başlarına belâ gelmeden akıllanmıyorlar. Akıbeti düşünmüyorlar. Gördükleri ayetlerden ibret alacakları yerde “süregelen bir sihirdir” diyerek yüz çeviriyorlar.

Buradaki اية [âyet] sözcüğü, “hayret verici alâmet, olağanüstü durum, mucize” anlamına gelmektedir. Kural olarak, bir şart cümlesinde yer alan nekre [belirtisiz] kelimeler, olumsuz cümlelerdeki nekre kelimeler gibi, soyut veya somut herhangi bir varlığın tüm cinsini ifade eden cins ismi mahiyetindedirler. Bu kural gereği, buradaki âyet sözcüğü, herhangi bir mucize anlamında olup her türlü mucizeyi de içine almaktadır.

Bu durumda, Öteden beri süregelen bir sihirdir diyen müşriklerin, gördükleri hiçbir âyeti, hiçbir delili, hiçbir mucizeyi dikkate almadıkları vurgulanmış olmaktadır. Kur’an’dan başka bir mucize görmedikleri için, müşriklerin gördüğü ve dikkate almadıkları ifade edilen âyetler/mucizeler, Kur’ân ayetleridir. Hatırlanacak olursa, müşriklerin bu tavrı daha evvel Müddessir sûresi‘nde de konu edilmişti:

Şöyle dedi: “Bu, rivayet edilerek gelen bir büyüden başka bir şey değil.” (Müddessir/24)

Burada “süregelen” olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali مستمرّ [müstemir] olup bu sözcük birden çok anlama gelmektedir. Bu anlamları şöyle sıralayabiliriz:

“Devam eden” anlamına gelir ki, zaten gelen vahiyler ve yapılan tebliğler kesintisizdir, süreklidir, devam etmektedir.

المرّة [el-mirretu] sözcüğünden türemiş olup “güçlü” manasına gelir.

المرارة [el-mirâretu] kökünden türemiş olup “öd kesesi” manasına gelir. Buna göre ifade, “Bu, acı, tadı bozuk bir sihirdir” manasında olur.

“Geçici, geçip giden, zeval bulan” anlamındadır. Sözcük bu anlamla değerlendirildiğinde ise sihrin geçiciliği, sürekli olmadığı vurgulanmış olur.

Biz, “sürekli, devam eden, süregelen” anlamının en uygun anlam olduğu kanısındayız. Çünkü müşriklerin “büyü” olarak niteledikleri âyetler süreklidir, kesintisizdir. Müşrikler kendilerine tebliğ edilen âyetlerin özünü araştırmaya yanaşmamakta ve bu âyetlerin anlamlarına sırtlarını dönmektedirler. Bir delile ve kanıta dayanmadan sırf keyfî arzularına uyarak, gördükleri ayetleri ve bu âyetlerle ortaya konan gerçekleri hiç irdelemeden, düşünmeden yalanlamaktadırlar.

Doğru anlayabilmek maksadıyla surenin başından beri üzerinde çalışma yaptığımız ilk iki âyetteki kısa ve öz mesaj, Rabbimiz tarafından Enbiya sûresi’nde detaylandırılmıştır:

İnsanlar için hesap yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, yüz çeviricidirler. Rabb’lerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” (Peygamber,) “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir” dedi. Bilakis onlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? (Ey Muhammed!) Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişilerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun hemen! Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da [ölümsüz de] değillerdi. Sonra Biz onlara o vaadi [verdiğimiz sözü] yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helâk ettik. And olsun, size, öğüdünüz sadece onun içinde olan bir kitap indirdik. Hâlâ akletmeyecek misiniz? Biz zalim olan nice karyeleri [memleketleri] kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik. Öyle ki, onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. “Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!” (Onlar da,) “Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zalimler imişiz” dediler. İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] hâline getirinceye kadar son bulmadı. (Enbiya/1–15) H.Yılmaz

Lafzen, “onlar [bunu] yalanlamışlardır”: Son Saat'in ve Kıyamet Günü'nün yalanlanmasına işaret. Geçmiş zaman kipinin kullanılması, bilinçli bir niyeti ve kararlılığı göstermektedir (karş. Sure 2, not 6). Sihr terimini “göz yanılması” olarak çevirmem konusunda bkz. sure 74, not 12.

Lafzen, “her şey, [kendi] varlığıyla kendini gösterir”: yani, her şey kendi öz gerçekliğine (hakikat) sahiptir ve bu gerçekliğini ya bu dünyada, ya da ötekisinde gösterecektir (Beğavî, Kelbi’nin rivayetine dayanarak); bundan dolayı, her şeyin kendisine özgü bir amacı yahut “hedef”i olmalıdır (Zemahşerî). Bu iki tamamlayıcı yorum, var olan veya meydana gelen her şeyin bir anlama veya amaca sahip olduğu şeklindeki müteaddit Kur’ânî ifadeyi yansıtmaktadır: karş. 3:191, 10:5 ve 38:27 (özellikle, bkz. 10:5, not 11). Bu bağlamda, yukarıdaki ifade, hem önceki ayetlerde işaret edilen hakikati hem de bu hakikatin “[yalnızca] kendi arzu ve heveslerine tâbi olanlar” tarafından reddedilmesini kapsamaktadır.

M.Esed

54/3 Ve tekzib ettiler. Peygamber (s.a.v)'i ve getirdiği haberleri ve gösterdiği delil ve mucizeleri yalana nisbet edip inkâr ettiler. Fakat bir şey bildiklerinden yahut bir delile dayandıklarından değil de arzularına uydular yani keyiflerine ve nefislerinin isteklerine tâbi oldukları için yalanladılar. Vuku bulan hadisedeki gerçeğin gereğini hesaba katmadılar. Hâlbuki her iş, müstakirrdir. Yani Peygamber (s.a.v)'in işi, zannettikleri gibi gelip geçici değildir. Onun her işi, Allah Teâlâ'nın ilim ve takdirine göredir ve ona doğru gitmektedir. Hepsinin varıp karar kılacağı bir gaye ve sonuç vardır ki, hakikati o zaman ortaya çıkar. Peygamber (s.a.v)'in işlerinin hakikat ve yüceliği, onların arzularının mahiyeti ve uğursuzluğu,  

H.Yazır

Lafzen, “içinde bir sınırlama bulunan”: yani, görünür tabiatta Allah'ın yoktan var etmesinin ve yeniden yaratmasının birçok göstergesinin bulunduğu ve fiziksel ölümden sonra hayatın devam edeceği ve kişinin bu dünyadaki davranış ve tutumlarının öteki dünyada mutlaka belli sonuçlarının olacağı gerçeğinin Allah'tan vahiy alan peygamberler tarafından haber verilmesine işaret. 

M.Esed

Kuşkusuz onlara geçmiş toplumların haberlerinden, kendilerini caydıracak kadar bilgi gelmiştir.

İşte Yüce Allah’ın Kuran da geçmiş peygamberlerin olgularına neden yer verdiği bu ayetle açıklanmaktadır. Ma fihi müzdecer ifadesi, “inkae savacak”, “kötülükten önleyecek”, “halkın küstahlığını önleyecek” ve “caydıracak” şeylerin bulunduğu şey demektir.

Müzdecer kelimesi zecrden türemiş, ism-i fail anlamında ism-i mefuldür. İçinde uyarıcı şeylerin bulunduğu haberlere işaret etmektedir. Geçmiş peygamberlerin olgularında, gelecek nesilleri inkârdan, kötülükten ve dini ilkeleri yalanlamaktan caydırma özelliği vardır. B.Bayraklı

Bu âyet grubunda ilk olarak Müslümanlar arasında yanlış anlamda kullanılan حكمة [hikmet] sözcüğü üzerinde durmak gerekmektedir. Kur’ân’da ilk kez bu surede geçen ve bizim de “zulüm ve fesadı [kargaşayı] önleyen ilke” olarak çevirdiğimiz hikmet sözcüğü, âyette بالغة [bâliğa] sıfatıyla birlikte yer almıştır. Buna göre, âyetteki حكمة بالغة [hikmet-ibâliğa] tamlaması, “en üstün seviyede, yeterli olacak şekilde, zulüm ve fesadı engelleyen ilke” anlamına gelir.

Bize göre Kur’ân’ın bir bölümünü oluşturan muhkem âyetlerin genel adı da “hikmet” tir. (Surenin sonunda hikmet sözcüğü hakkında yaptığımız özel bir çalışma yer almaktadır.)

Söz konusu âyeti, hikmet sözcüğünün bu anlamı ışığı altında değerlendirdiğimizde, vahiyle topluma gelen “kararlaştırılmış, zulüm ve fesadı engelleyen üst seviyede ilkeler ve bunlardan vaz geçirecek haberlere rağmen, inançsızların keyif, tutku ve heveslerine uyarak ömürlerini fısk ve fücurla geçirmeyi tercih ettikleri anlaşılmaktadır. İnançsızların bu tavırları daha önce Kıyamet sûresi’nde de söz konusu edilmişti:

Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor. (Kıyamet/5)

ENBA’ [ÖNEMLİ HABERLER] : أنباء [enba’] , “önemli, mühim haberler” demektir. Nitekim Neml/22, Hucurât/6 ve Âl-i İmrân/44‘de detaylı olarak görülebileceği gibi, نبأ [nebe’] ve انباء [enba’] sözcükleri Kur’ân’da ancak ağırlığı ve önemi olan şeyler için kullanılmıştır. Yukarıdaki pasajda işaret edilen önemli haberler, Kur’ân’daki geçmiş toplumlara ait kıssalardır. Bu konuyla ilgili daha detaylı açıklama, surenin sonunda verilen “Hikmet” başlıklı ek yazının içeriğinde mevcuttur.

Bu açıklamalara göre 3–5. âyetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Kendilerinden önce yaşamış ve ilâhî mesajı yalanlamış toplumların yok edilişlerinin ve yine Kur’ân’da tasvir edilen âhiret serüvenlerinin haberleri onlara geldi. Bütün bu haberler, yanlış yolda olanların tutumlarını değiştirmelerini sağlayacak nitelikte uyarıcılardı. Yine bu emirler, onları zulüm ve fesattan en üst düzeyde engelleyecek yasalar ve ilkelerdi. Ama buna rağmen uyarılar onlara fayda vermiyor.” 

H.Yılmaz

54/5. Müzdecer, mimli mastar ya da mekân ismi olabilir (bunlar) üstün bir hikmettir.

Hikmet-i Bâliğa, kuvvet ve gayeye isabet etme bakımından en yüksek dereceye ulaşmış hikmet demek olup, "mâ" dan veya "müzdecer “den bedeldir, yahut hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Yan i üstün bir hikmet olan tehditler ve haberlerle Kur'ân geldi. Yahut bunların hepsi, durumun bu şekilde cereyan etmesi, üstün bir hikmettir. Demek ki o uyarılar fayda vermiyor.

H.Yazır

5. Bunlar son derece hikmetli haberlerdir, ama uyarılar işe yaramıyor.

Yüce Allah bu akla Taha suresinin 128 ayetinde “nüha” demektedir. Tarihi olgulardaki hikmeti ortaya çıkarıp ders alan ve caydırıcı özelliğini hayata geçiren akıl,nüha” denen akıldır. Ayette geçen bâliğa kelimesi, daha önce Enam 149 da da geçmişti. O ayette el-bâliğa kelimesi, el-hüccetin sıfatı olmaktadır. Bâliğa, “gelişmesi tam olan, kesin, hiç eksiği bulunmayan, tam, açık” anlamlarına gelmektedir. “kapsayıcı” manası da söz konusudur. “Bilgi hâkimiyeti tam olan” demektir.

Hikmetün bâliğa “kapsayıcı, etkileyici, hâkim olan doğru bilgi yığını” anlamlarına gelmektedir. Hikmeti de, “damıtılmış gerçek bilgi, yabancı madde bulunmayan, defosuz, katıksız bilgi” anlamlarına alırsak, geçmiş olguların ne denli önemli olduğu ortaya çıkmış olacaktır. Hikmet kelimesinin açıklaması Bakara 269 da yapılmıştır.

Yüce Allah uyarıların fayda vermediğine dikkat çekmektedir. Fayda da inkârdan, hakikate sırtını dönmekten, kötülüklerden caydırıcı olmasıdır. Peki bu denli etkileyici hikmet dolu olguların uyarısı neden fayda vermemektedir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için Yunus 101 e gitmemiz gerekiyor:

“De ki: Göklerde ve yerde neler var! Fakat inanmayan bir topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.” İşte uyarının faydasını engelleyen, inkâr psikolojisidir. İnanmayacak olana uyarının fayda vermesi mümkün değildir. Netice olarak diyebiliriz ki, eğitimin etkili olamayacağı insanlar vardır. Bu insanlar inkârın batağına batmış, yaşayan ölüler haline gelmişlerdir. Bu tip insanları eğitmek için emek sarf etmenin gereksizliği burada açıklanmaktadır. B.Bayraklı

Diğer bir ifadeyle, "Onları kendi haline bırak. Çünkü sen onlara en ikna edici deliller getirdin ve kıyameti inkâr ettikleri, peygamberini yalanladıkları için ibret verici cezalara uğrayan kavimlerden tarihi örnekler verdin. Şayet tüm bunlara rağmen hâlâ ders almazlarsa onları kendi haline bırak. Onlar kıyamet günü kabirlerinden fırladıklarında, önceden hakkında kendilerine haber verilen kıyametin bir gerçek olduğunu bizzat gözleriyle göreceklerdir.
Yani, onlar, kıyametin vuku bulacağını hiç düşünmüyorlar; hatta akıllarına bile getirmiyorlar.

Mevdudi

Lafzen, “bilinmeyen” (nukur) -“insanların benzeri bir şeyle karşılaşmadıkları için hiçbir zaman bilemeyecekleri [yani, gözlerinde canlandıramayacakları] şeyler” (Zemahşerî). 

M.Esed

54/6. O halde sen de onlardan, yani o arzularının peşinde giden inkârcılardan yüz çevir, boş yere onlarla mücadele etme de yaklaşmakta olan kıyamet saatine bak. O gün ki, davetçi davet edecektir. Buradaki "yevm" (gün) yaklaşmakta olduğu zikredilen saati beyan etmektedir. Bu "yevm" takdir edilen zikre bağlı olabilirse de, aşağıda gelecek olan fiiline bağlı olması daha uygundur. Kıyamet günü onlardan yüz çevir, şefaat etme mânâsına fiiline bağlanmasını caiz görenler varsa da, üzerine vakf-ı lazım işaretinin konulmuş olması bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Meşhur görüşe göre buradaki davetçi İsrafil’dir. Başka bir melek olduğu da söylenmiştir. Ebu's-Suud da, "Âyette geçen davetten maksat, "Ol' der, o da oluverir." ayetindeki emir kabilinden olabilir." diyor. Buna göre çağıran Allah Teâlâ'dır. Yani O çağırıcı münkere, benzeri görülmedik müthiş bir şeye; hesaba, haşre veya haşr için neşre, çağıracağı gün

H.Yazır

MÜNADİ [ÇAĞIRICI] : Kaf/41-42‘nin tahlilinde de değindiğimiz gibi, söz konusu çağırma, ister vasıtalı, ister vasıtasız olsun, Çağırıcı bizzat “Rabbimiz ”dir.

نكر [NÜKR] : Âyetin orijinal metninde yer alan نكر   [nükr] sözcüğünün;

Bugün yaygın olarak kullanıldığı gibi, “inkâr edilen, çirkin, kabul görmeyen” anlamı esas alınırsa, “Çağırıcı ”nın onları münker olan [kabul etmedikleri, çirkin buldukları] şeye çağırdığı;

منكّر [münekker=yadırganan, ihtimal verilmeyen] anlamı esas alınırsa, çağırıcının onları cehenneme, yani onlara göre olmaması gerekene çağırdığı anlaşılır. Nitekim Araplar, “Bunun böyle olmaması gerekirdi”, “Bu, olmamalıydı”, “O kişi münkerden nehyeder” [olmaması gerekenden yasaklar] gibi ifadelerde hep aynı sözcüğü kullanırlar.

H.Yılmaz

Öyleyse onlardan yüz çevir. Çağıranın hoşlanılmayan bir şeye çağıracağı günü bekle.

Ayeti iki kısma ayırarak açıklayabiliriz.

Birincisi uyarının fayda vermeyeceği insanlardan yüz çevirmek, onlardan uzak durmak ve onları terk etmek gerekiyor. Bu tip insanları eğitmek için emek sarf etmek, boşuna zaman harcamaktır. “Fayda” getirmeyen faaliyetleri sürdürmek doğru değildir. Onun için bu tip insanlardan yüz çevirmek en doğru hareket olacaktır.

İkincisi ise Ayette geçen nükür kelimesi, “bilinmez, tanınmaz, aklın tasavvur edemeyeceği, insanların gözlerinde ve hayallerinde canlandıramayacakları şey” anlamına gelmektedir.

“Davet eden” de İsrafil meleğinin birinci Sura üfürmesidir. “Gün” den kasıt, kıyametin kopma anıdır. İşte kıyametin kopuşu, insan aklının tasavvur edemeyeceği kadar dehşetli olacaktır. Bilinemeyen, tecrübesi yaşanmamış hayalin sınırlarını zorlayan bir hal olacaktır.  B.Bayraklı

"Huşşean ebsaruhüm" birkaç anlama gelebilir:
a) Korku içinde....
b) Pişmanlık ve utanç içinde... Yani kabirlerinden çıktıklarında, daha önce kendilerine haber verilen o günle karşılaşacaklarını ve bir hazırlık yapmadıkları için, suçlu olarak Allah'ın huzurunda bulunacaklarını anlayacaklardır.
c) Dehşet içinde.... Yani, korkunç kıyamet manzarasından gözlerini ayırma gücünü bile kendilerinde bulamayacaklardır.
"Kabirler" ifadesiyle, insanların ölümlerinden sonra defnolunduğu yerlerin kastediliyor olması gerekmez. Kastedilen husus, bir kimsenin cesedi nerede olursa olsun, çağrı üzere ayağa kalkacağı yerdir. 

Mevdudi

54/7. gözleri huşu' içinde, yani olayın dehşetinden gözler korku ve saygı ile düşkün bir halde kabirlerden çıkacaklar. Sanki yayılmış çekirge sürüsü gibi. O çağıran davetçiye doğru fırlayacaklar,

H.Yazır

7.Gözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki 'yayılan' çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar. 

İşte o gün insanların mezarlarından çıkışı çekirgelere benzetilir. Peki, neden çekirgelere? Allah neden bu örneği seçmiştir? Son yüzyılda haşereler üzerinde mikro kameralar ve sistemli gözlemle yapılan araştırmalar bize neden çekirgelerin örnek olarak gösterildiğini açıklamaktadır. Her şeyden önce çekirge sürüleri çok kalabalıktır. Milyarlarca çekirge bir araya gelerek kilometrelerce uzunluk ve genişlikteki kapkara bir yağmur bulutunu andırırlar. Bu sürülerin bazılarının 3–5 km. genişliğinde ve metrelerce derinlikte olduğu tespit edilmiştir.

Ayrıca çekirgeler yumurtalarını toprağın içine tohum gibi yerleştirirler ve çekirge larvaları uzun bir müddet toprağın altında kaldıktan sonra yeryüzüne çıkarlar. Nereden çıkarlar? Toprağın altından…

Şimdi örnek olarak Amerika’nın New England bölgesinde yaşayan çekirgeleri inceleyelim. Bu çekirgeler 17 yaşına bastıkları yılın Mayıs ayında, uzun yıllardan beri yaşadıkları yeraltındaki karanlık yarıklardan toprak üzerine çıkarlar. Eğer insanlara, “Sizi karanlık bir yere kapatacağız ve saatiniz olmadan, dış dünyayla bağlantınız olmadan 17 gün sonra hep beraber dışarı çıkacaksınız” deseniz, emin olun birçok insan 17 günlük süreyi bile doğru tahmin edemez.

Dünya’dayken maddî bedeni mezara konmuş insanların, ahirette topluca yaratılmalarına bundan güzel örnek olur mu? Kısacası çekirgeler ve insanlar benzer şekilde toprağın altında uzun bir müddet kaldıktan sonra topluca çok kalabalık olarak yeryüzüne çıkarlar.

Kur’an’da öğüt almamız için örnekler verilir. Bu örnekler üzerine düşünmemiz, hem Allah’ın verdiği örneklerin güzelliğini, hem de bu örneklerle kastedilen anlamları anlamamızı sağlayacaktır. Kuran ne diyor

 

7.Korkudan gözleri öne eğilmiş, etrafa saçılmış çekirgeler gibi kabirlerden çıkarlar.

Bu ayetin bir açıklama tarzı da Yasin 51 dedir:

“Nihayet Sura üfürülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerden kalkıp koşarak Rablerine giderler.”

Bütün insanlar mı gözleri öne eğilmiş olarak kabirlerinden çıkacak, yoksa kıyametin kopacağını inkâr edenler mi? Bize göre bu ve buna benzer ayetlerde kast edilen, kıyametin kopuşunu ve ahiret hayatını inkâr edenlerdir. Bu insanların gözlerinden zilletleri okunacaktır. Şu ayetlerde de aynı şey ifade edilmektedir.

“Ateşe arz olunurken onların zilletten başları öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin.” (Şura 42/45)

“Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.” (Kalem 68/43)

“O gün yürekler kaygıdan oynar, gözler yorgun düşer.” (Naziat 79/8-9)

Demek ki kâfirlerin gözlerinden zilletleri okunacaktır. Ayette geçen el-ecdas kelimesi, “kabirler, bulundukları yerler” anlamına gelmektedir. Rüzgârın etrafa savurup darmadağın ettiği çekirgeler gibi mezarlarından çıkacaklardır. Dünyada herkes mezarda değildir. DNA nerede bulunuyorsa, orası onun mezarı olmaktadır.

B.Bayraklı

خشّاعا ابصارهم [HUŞŞÂ‘AN EBSÂRUHUM [GÖZLERİ DÜŞKÜN DÜŞKÜN] : Bu deyim, “gözleri huşu içinde” demektir. Gözlerdeki bu huşu, korkudan, pişmanlık ve utançtan ya da dehşetten kaynaklanmış olabilir. Yani çağırılanlar; olayın veya başlarına geleceklerin korkusuyla; olayın dehşetiyle; duydukları pişmanlık ve utançla gözleri huşu içinde kabirlerden çıkacaklar ve çağırıcıya doğru fırlayacaklardır. Bu kimseler âyette darmadağın çekirge sürüsüne benzetilmiştir. Bu benzetme, onların çok olmaları ve dalgalanmaları bakımından yapılmış olabileceği gibi, onların şaşkınlığını ve güçsüzlüğünü ifade etmek için de yapılmış olabilir.

(Surenin sonunda yer alan “Çekirgeler Gibi” başlıklı bilimsel yazı bu konuda çok ince bir özelliğe dikkat çekmektedir.)

O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler.

Bu ifadeden, ahiretin, kâfirler ve müminler için farklı olacağı anlaşılmaktadır. Çünkü kıyametteki korku ve dehşet sadece kâfirler içindir:

İşte o gün, çok zorlu, çok çetin bir gündür. Küfre batmışlar için hiç de kolay değildir. (Müddessir/9-10)

Müminler o gün güvende olacaklardır:

Şüphesiz Bizden [katımızdan] kendileri için “en güzel” geçmiş olan şu kişiler, işte onlar, oradan [cehennemden] uzak tutulanlardır. Bunlar onun [cehennemin] uğultusunu bile duymazlar. Ve onlar canlarının çektiği şeyler içinde temelli kalıcıdırlar. (Enbiya/101–102)

Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır. (Neml/89)

Cennet de muttakilere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır. İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahman’dan gaybda [tenhada] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir. –“Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.”– Orada onlara ne isterlerse vardır. Katımızda daha fazlası da vardır. (Kaf/31–35)  H.Yılmaz

O davetçiye koşarlar. İnkârcılar: Bu, çok zor bir gün derler.

Bu ayette geçen mühtı’ıne kelimesi “gözünü kırpmadan, ayırmadan yönelenler” demektir. “Hızlı bir şekilde koşmak” anlamına da gelmektedir. Yönelerek, kast ederek bakanlar olarak koşarlar. Mezarlarından çekirgeler gibi çıkıp davetçinin davetine doğru koşacaklardır. Buradaki mühtı’ıne kelimesine Yasin 51 deki yensilun “koşarak giderler” kelimesi ile mana verebiliriz. Davetçinin davetine koşarken, kâfirler o günün zor bir gün olduğunu söyleyeceklerdir. Bu durum İbrahim 43 te şöyle ifade edilmektedir:

“Zihinleri bomboş olarak kendilerine bile dönüp bakamaz durumda gözleri göğe dikilmiş bir vaziyette koşarlar.” B.Bayraklı

Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki, kulumuzu yalanladılar ve “O cinlenmiştir/delirmiştir” dediler. Ve o alıkonulmuştu.

Görülüyor ki, kendi toplumu Nuh peygamberi sadece yalanlamakla kalmamış, ona “mecnun” diyerek hakaret etmiş, elini kolunu bağlamış ve tebliğ görevini yerine getirmesine engel olmuştur. Hatta o’nu ölümle de tehdit etmiştir:

Dediler ki: “Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşa tutulanlardan olacaksın!” (Şu ‘ara/116)

Yüce Allah, surenin 4. âyetinde bildirdiği önemli haberleri bu ayetten itibaren açıklamaya başlamıştır. Açıklanan bu önemli haberlerin sayısı beş tane olup hepsi de geçmiş dönemlerde yaşamış peygamberlerin ibret alınması gereken serüvenleri hakkındadır. Bu haberler hem insanlar için birer “vaz geçirici”, hem de Peygamberimizin kalbini yatıştıran ve yükünü hafifleten bir mesaj özelliği taşımaktadır. Çünkü hepsi de Peygamberimizin durumunun önceki peygamberlerden farklı olmadığını gösteren bilgiler içermektedir. Rabbimiz bu tür mesajlarını her zaman –bu âyette olduğu gibi– işareten değil, bazen da net sözcükler kullanarak vermiştir:

Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama o zalimler Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Elbette ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En‘âm/33-34)

Bu âyette Peygamberimize verilen mesajı şöyle takdir etmek mümkündür: “Onlardan önce Nuh’un kavmi yalanladı. Yani, o yalanlama fiilini senin kavminden önce Nuh kavmi yaptı ve Allah’ın peygamber gönderdiğine inanmadı. Öyle ki, o kulumuza yalan isnat ettiler ve o’na “mecnun” [cinlenmiş, delirmiş] dediler. Hem de zecredildi, yani tebliğden men edilmek için çok azarlandı, incitildi, eziyet gördü; eğer tebliğden vazgeçmezse taşlanarak öldürülmekle tehdit edildi.”

H.Yılmaz

54/9. Onlardan önce Nuh'un kavmi yalanladı. Yani o yalanlama fiilini ya Muhammed! Senin kavmin den önce Nuh kavmi yaptı, Allah'ın Peygamber gönderdiğine inanmadı. Öyle ki o kulumuza yalan isnad ettiler ve mecnun (cinlenmiş delirmiş) dediler. Hem de zecredildi, yani tebliğden men edilmek için çok azarlandı, incitildi, eziyet gördü. "Ey Nuh! (bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın." (Şuara, 26/116) diye vazgeçmezse taşlanarak öldürülmekle tehdit ediliyordu. 

H.Yazır

Onlardan önce Nuh’un toplumu da yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğuna ısrar ederek: ‘O delirdi dediler ve davetten vazgeçmeye zorlandı.

Bu ayette Hz. Muhammed döneminde öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerden önceki toplumların yalanlamasından Hz. Nuh toplumunun örneği verilmektedir.

Ayette abdena “kulumuz” ifadesine yer verilerek, Hz. Nuh’un bir kul olduğu, onun da getirdiği vahyin ilkelerine uymakla ve gereğini yerine getirmekle sorumlu olduğu anlatılmaktadır. Bir bakıma kulluk boyutu, peygamberlik boyutuna uyma zorunda idi. Hz. Nuh’un yalancı olduğunda ısrar ettiler. Daha ileri giderek onun deli olduğunu söylediler. Böyle bir hareketin ardından dini tebliğ etmesinden vazgeçmesi için onu zorladılar. Ayette geçen vezdücir “alıkonulmuştu” ifadesi, davasından vazgeçmesi için zorlamıştı demektir.

Yüce Allah bunu bize niçin anlatmaktadır? Hz. Peygamber’e de hakaret etmişler ve Kuran’ı tebliğden vazgeçirmeye onu da zorlamışlardır:

“Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni ülkeden çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı.” (Enfal 8/30)

İşte bu zorlamanın, kendisinden önceki peygamberlere de olduğunu örnek vererek onu teselli etmektedir. Aynı şekilde Hz. Peygamber dönemindeki kâfirlere, sonraki kafirler tehdit edilmektedir. Biz de bundan şu neticeyi çıkarmaktayız: Din âlimi ve görevlileri din eğitimi faaliyetlerinden vazgeçirilmek istenecek, hatta zorlanacaklardır. B.Bayraklı

Bunun üzerine o [Nuh] Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et/intikamımı al!”   

Bu âyette kendi toplumu tarafından etkisiz bırakılarak tebliğ görevini yerine getiremez hâle getirilen Nuh peygamberin çaresizlik içinde kendisini peygamber olarak görevlendiren Allah’a dönerek gücünün tükendiğini ve yenik düştüğünü bildiren yakarışı dile getirilmiştir. Bu yakarıştan sonra Nuh peygamber kendisine verilen işi bizzat işin sahibine [Allah’a] teslim etti. Teslim eder etmez, o güçlü ve karşı durulmaz Rabb da gerekeni hemen yaptı:

H.Yılmaz

10. Bunun üzerine Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! Diyerek yalvardı.

Hz. Nuh, bu baskının karşısında mağlup olduğunu Yüce Allah’a iletmiştir. Mağlubiyetten kurulmak için Allah’ın yardımını diledi. Bu yardımını şu şekilde istemiştir:

“Nuh: Rabbim! Dedi, yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar, yalnız ahlaksız ve nankör doğururlar.” (Nuh 71/26-27)

Böylece Hz. Nuh, toplumunun helak edilmesini Yüce Allah’tan istedi. Bir peygamber mağlubiyetini ilan etmiştir. Bu mağlubiyetini ilan etmiştir. Bu mağlubiyetin giderilmesi için tufan gelmiştir. B.Bayraklı

Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.

Âyette geçen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik ifadesi, bir “istiare-i temsiliyye ”dir. Bulutlardan yağan yağmurun ne kadar fazla olduğu, gök kubbenin yarılıp kuvvetli bir selin yeryüzüne akmasına benzetilerek anlatılmıştır. Şiddetli yağmuru ifade etmek için Arapça’da kullanılan, “Gökyüzünün olukları aktı, kırbalarının ağızları açıldı” deyimleri ile Türkçe’de kullanılan “sanki gök delindi” deyimi aynı türden ifadelerdir.

H.Yılmaz

54/11. Biz de dökülen bi r su ile göğün kapılarını açtık. Çoğunluğun beyanına göre "su ile göğün kapılarını açmak" ifadesi bir istiare-i temsiliyye dir. Bulutlardan suyun boşalması, kuvvetli bir sel ile göğün kapılarının açılıp gök kubbenin yarılması manzarasına benzetilmiştir.

H.Yazır

Bunun üzerine, Biz de gök kapılarını devamlı yağan bir yağmurla açtık.

Göğün kapıları iki şey açılır. Birincisi iyiler için, yani iman edip takva sahibi olanlara bereketin kapıları açılır:

“O peygambere gönderilen ülkelerin halkı insanlar ve günahtan sakınsalardı gökten ve yerden elbette onların üstüne bereket kapılarını açardık, fakat yalanladılar, bi de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik” (Araf 7/96) Demek ki iman edip günahtan sakınanlara göğün ve yerin bereket kapıları açılmaktadır. Kapıların açılışı mecazidir, manevi anlamdadır, ama sonucu maddi olabilmektedir.

Göğün kapıları Araf 40 a göre Allah’ın ayetlerini yalanlayan ve onlara karşı kibirlenenlere asla açılmaz. Bundan anlıyoruz ki, bu eylemlerin tersini yapanlara açılmaktadır.

Ayette geçen münhemir, “dökmek” anlamına gelen el-hemr kökünden gelmektedir. Hemere fiili, “gözyaşı ve su dökmek, çok ve hızlı konuşmak, maldan çok vermek” içinde kullanılmaktadır. Bardaktan boşalırcasına değil de kovadan veya bir şeyden boşalırcasına yağan yağmuru ifade etmektedir. B.Bayraklı

Yerden kaynakları fışkırttık. Her iki su, karar verilmiş bir işin gerçekleşmesi için birleşmiştir.

Gökten inen su ile yerden fışkıran su, belirlenen bir işin gerçekleşmesi için birbirine kavuştu. Ayette geçen feltekal-ma ifadesi, “su birbirine kavuştu” anlamına gelmektedir. İki ayrı yerden gelen su, birleşip tek su haline geldi. Kad kudira “takdir edilmiş”; “belirlenmiş” demektir. Belirlenen şey nedir? Belirlenmiş bir amaca hizmet etsin, yalanlayan toplumun helakını temin etsin diye buluşmuşlardır, demektir.

B.Bayraklı

Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.

Nuh tufanı ile ilgili olarak gerek İsrailliyattan ve gerekse uydurma rivayetlerden beslenen birçok hikâye mevcuttur. Biz, Kur’ân dışı anlatımların doğru olmadığı kanaati ile Rabbimizin verdiği bilgilerle yetinmeyi ve Her türlü noksanlıklardan arınmış Rabbimiz! Sen’in bize öğrettiklerinden başka bilgimiz yok (Bakara/32) demeyi tercih ediyoruz.

Bu olayların Kur’ân’daki anlatımı şöyledir:

And olsun ki, Nuh’u da kavmine elçi olarak gönderdik. O, onlara, “Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibâdet etmeyiniz! Ben, sizin hakkınızda acı bir günün azabından korkarım” dedi. Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı, “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü, ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana Kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa? Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?” Ve “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim karşılığım ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rabb’lerine kavuşacaklar. Ama ben de sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.” Ve “Ey kavmim, ben onları etrafımdan kovacak olursam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki, siz hiç düşünmez misiniz? Ve ben size, “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır” demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ben size, “Ben bir meleğim” de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında, “Allah onlara hiçbir hayır vermez” de demiyorum. Allah, onların içlerindekini en iyi bilendir. İşte asıl o zaman zalimlerden olurum.” Dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin [didişip durdun] , hatta mücadelemizi çoğalttın. Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize hemen getir!” (Nuh) dedi ki: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu aciz bırakanlar değilsiniz. Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murad ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz.” Ya da, “Onu uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurdumsa suçu [vebali] benim üzerimedir. Bense sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.” Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapanlar hakkında da Bana hitapta bulunma. Onlar kesinlikle suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır] .” Gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, o’na her uğrayışta o’nunla alay ediyorlardı. (Nuh) dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz.” “Böylece o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ilerde bileceksiniz.” Nihâyet emrimiz geldiği ve fırın kaynadığı zaman dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle”. –Zaten o’nunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.– Ve (Nuh) dedi ki: “Ona binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!” O [Nuh’un oğlu] dedi ki: “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” (Nuh da,) “Bugün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi. Ve “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. O zâlim kavme “uzak olun” [kahrolun denildi. Ve Nuh Rabbine seslenip dedi ki: “Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi, Senin vaadin de elbette haktır ve gerçektir. Ve Sen hâkimler hâkimisin.” (Allah,) “Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlinden değildir. Şüphesiz o sâlih olmayan bir iştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım” dedi. (Nuh,) “Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemiş olmaktan dolayı Sana sığınırım. Ve Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.” Denildi ki: “Ey Nûh! Bizden bir selâm ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere bir selâm ve bolluklarla in.” –Ve ilerde kendilerini birçok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler vardır.– İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gaybın önemli haberlerindendir. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O hâlde sabret, âkıbet kesinlikle müttakilerindir. (Hûd/25–49)  H.Yılmaz

Onu ise yükledik, tahtalı ve çivili bir şeye bindirdik.

"Elvâh" levh kelimesinin çoğuludur. Levh, her neden olursa olsun tahta gibi yassı olan şeye denir. Düşür de, disâr ‘ın çoğuludur. Disâr, geminin tahtalarını birbirine bağladıkları bağ, kenet, perçin (çivi) veya halata denir. Zât-ı Elvâh ve düsur'dan maksat, gemidir. Tarif için bir nevi sıfat isim yerine konulmuştur. Yani bir takım tahtaların birbirlerine özel bir biçimde kenetlenmesiyle yapılmış olan gemiye bindirdik.

O tahtalardan yapılmış gemi bizim gözetimimiz altında akıp gidiyordu. "Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında, onlarla birlikte yüzüp gidiyordu..." (Yusuf,11/42) âyeti gereğince dağlar gibi dalgalar içinde Allah'ın görüp gözetmesiyle yani doğrudan doğru koruması altında akıp gidiyordu.

H.Yazır

 

Nuh’u da tahtalardan yapılmış çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.

Yüce Allah Hud 37 ve Müminun 27 de Hz. Nuh’a gemi yapmasını vahyettiğini, yani gemi yapmasını öğrettiğini söylemektedir. Hz. Nuh da Yüce Allah’ın gözetiminde, öğrettiği şekilde ahşaptan bir gemi yaptı. Ayette geçen düşür kelimesi “çiviler” demektir. Tabii ki bu kelime, o dönemde, ahşaptan yapılmış, tahtaların birbirine giymeli olarak tutunmasını temin eden çiviler ifade edilmektedir. Hatta düsura “geminin tahtalarını birbirine bağlayan ipler” dendiği de söylenmektedir. B.Bayraklı

O’nu [Nuh’u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfata olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akan levhaları [tahtaları] ve çivileri/urganları olan [sal] üzerinde taşıdık.

Âyette geçen الواح [elvâh] sözcüğü, لوح [levh] sözcüğünün çoğuludur. Levh ise, –Müddessir ve Buruc surelerinde açıkladığımız gibi– “her ne maddeden olursa olsun, tahta gibi yassı olan şeyler ”dir.

دسر [düsür] sözcüğü دسار [disâr] sözcüğünün çoğuludur. Disâr ise, “gemi tahtalarını birbirine bağlayan bağ, kenet, perçin [çivi] veya halat”a denir.

 Buna göre âyette geçen ذات الواح و دسر [zât-ı elvâh ve düsur] ifadesi ile “gemi” kastedilmiş olmaktadır. Yani, söylenmek istenen nesnenin adı verilmeyip nitelikleri açıklanmıştır. Nitekim Hûd/37-38‘de bu nesne için فلك [fülk=gemi] sözcüğü kullanılmıştır. “Gemilerde bulundurulan sandal” demek olan filika sözcüğünün de Latince ’ye buradan geçmiş olması muhtemeldir. Verilen bilgilere göre Nuh peygamberin gemisi, tahtaları bir takım bağ, perçin veya halat ile birbirine bağlanmış bir saldan ibarettir.

H.Yılmaz

Yani, “gözetimimiz/korumamız altında”. Hz. Nuh’un gemisinin “sadece tahtalardan ve çivilerden yapılmış olması” ise, bunun -ve öteki insan yapısı eserlerin- zayıflığını vurgulamak içindir. 

M.Esed

GÖZETİMDE AKIŞ: Nuh peygamberin salının Rabbimizin gözetiminde akışı, salın ve salda bulunanların Allah tarafından korunduğunu, gözetildiğini, tehlikelerden uzak tutulduğunu ifade etmektedir. Çünkü tufanın boyutu onların gözetilmelerini gerektirmektedir:

Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum! Bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!” (Hûd/42)

nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere.

Âyette, toplumu tarafından alaya alınan, görevden alıkonan, aşağılanan ve eziyet gören Nuh peygamberin, bütün bunlara karşı sabrederek direnmesinin mükâfatı olarak Allah tarafından gözetildiği bildirilmektedir. Yani, Nuh peygamber tufandan kurtarılarak toplumunun kendisine yaptıklarına karşı onurlandırılmış olmaktadır. Onun Allah’a şükredişinin ahiretteki mükâfatı ise burada açıklanmamıştır.

BUGÜNE MESAJ: Bu âyette aynı zamanda şu mesaj da verilmektedir: Allah yolunda tüm gücünü harcamasına rağmen çaresizlik içinde yenik düşen dava adamı, davayı bu davanın asıl sahibine teslim edip O’na sığınması durumunda, Allah’ın yardımı ile tekrar güç kazanır. Böyle durumlarda her şeyin yaratıcısı ve hâkimi olan Allah, dinine hizmet eden kişiyi zalimler karşısında onurlandırır ve emrinde olan evren güçlerini o dava adamının hizmetine vererek ona yardım eder.

H.Yılmaz

54/14. O küfredilmiş, değeri bilinmeyip nankörlükle karşılanmış olan zata, yani Nuh (a.s)'a mükafat için, ki onu yalanlayanlar boğulurken O, Allah'ın koruması altında bulunuyordu.

H.Yazır

İnkâr edilmiş Nuh’a bir ödül olmak üzere gemi gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

Bi ayunina “gözlerimizin önünde” ifadesi, “murakabemiz, korumamız altında” demektir. Bu işlem, inkâr edilmiş, nankörce davranılmış olan Hz. Nuh için bir ödül, toplum için de bile ceza olmuştu. Tufanın ana dinamiğini kufira kelimesi belirlemektedir. Kamer 9 da “yalanlamak”, Kamer 14 te de “inkâr etmek” şeklindeki eylemleri onlara bu cezayı getirmenin sebebi olmuş, neticede boğulmaları olmuştur. B.Bayraklı

Ve böyle (yüzen gemi)leri (insana rahmetimizin) ebedi bir işareti kıldık. Öyleyse, yok mudur ondan ders almak isteyen?

Bkz. 36:41-42 ve ilgili dipnotları 22 ve 23. Yukarıdaki ifade, lafzen, “onları [yahut “böylelerini”] ... bir işaret olarak bıraktık” şeklindedir. İbni Kesîr, teraknâhâ'daki hâ zamirinin “gemi cinsi” araçlara (cinsu's-sufun) râci olduğunu söyler ve bu konuda yukarıda sözü edilen pasajı (36:41-42) nakleder; bu nedenle parantez içinde “yüzen gemiler” açıklamasını ekledim. Burada değinilen “işaret”, Allah'ın insan beynini icatçılık yeteneğiyle ve dolayısıyla bilinçli çabası sayesinde hayatının imkânlarını zenginleştirme gücü ile donattığına işarettir.

Lafzen “ ... Kimse var mı?” Yukarıdaki cümle bu surede nakarat gibi defalarca tekrarlanmaktadır.

M.Esed

Ve and olsun Biz, bunu bir âyet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

Âyetteki bu işaret zamiri ile gösterilenin ne olduğu konusunda iki değişik açıklama yapılabilir:

Bu zamiri ile “gemi” [sal] kastedilmiştir ve ibret olarak bırakılan da “salın kalıntıları ”dır. Bu kalıntılar geçmişte bulunmuş, görülmüş olabilir veya ilerideki yıllarda bulunacaktır.

Bu zamiri ile “olay” kastedilmiştir. Alınacak ibret de, Nuh peygamber ile toplumu arasında yaşanan olaylardır.

Yüce Allah bu konuyu Ankebût sûresi‘nde şu ifade ile bildirmiştir:

Böylece Biz o’nu ve gemi halkını kurtardık ve onu âlemlere bir âyet [ibret] kıldık [yaptık] . (Ankebût/15)

MÜDDEKİR: Bu sözcüğün aslı, ذكر [zikr] sözcüğünden türemiş olan مذتكر [müztekir] sözcüğüdür. İftial babından ism-i fail olan sözcükte, مذدجر [müzdecer] sözcüğünde olduğu gibi ت [te] harfi د [dal] a kalb edilmiş, sonra da ذ [zal] , د [dal] a idgam edilmiştir. مدّكر [müddekir] sözcüğü, tıpkı متذكّر [mütezekkir] sözcüğü gibi, “düşünen, ibret alan ve kıyas yapan” anlamını ifade eder. Bu durumda âyette geçen, O hâlde var mı ibret alıp düşünen ifadesi, bir teşvik unsuru olabileceği gibi, sakındırıcı, caydırıcı bir unsur da olabilir. H.Yılmaz

54/15. Şüphesiz biz onu, yani gemiyi bir mucize olarak bıraktık. Bu âyetin tefsiriyle ilgili Katâde'den, "Hz. Nuh'un gemisinin enkazı Cudi Dağı'nda kaldı, hatta önceki ümmetler onu gördü." şeklinde bir rivayet vardır. Ancak bu rivayette kastedilen bizzat o geminin kalmış olması değil, mutlaka onu hatırlatacak bir gemi cinsinin olduğunu göstermektir. Çünkü bunun ibret alma ve düşünme alanı daha geniş ve daha umumidir. Böyle olunca da şu kınam a nın faydası daha açık anlaşılmaktadır. Fakat hani düşünen? Kelimesinin aslı zikr ‘dendir. İftial bâbından ism-i fâili gelir. Müzdecerde olduğu gibi, tâ, dâl'a kalbedilmiş sonra da zâl, dâl'a idğam edilmiştir. Böylece mütezekkir gibi, düşünen mânâsını ifade etmektedir. Yani her gemiyi gören veya duyan kimsenin düşünmesi gerekirken, düşünen mi vardır? Demektir.

H.Yazır

Andolsun ki gemiyi bir ibret olarak bıraktık; ibret alan yok mudur?

Yüce Allah, Hz. Nuh için bu kurtuluşu; toplumu içinde bu cezayı, kısaca bu gemi ile kurtuluşu gelecek nesillere bir ders olarak bırakmıştır. Bunu anlatarak Yüce Allah gelecek nesillere ışık tutmakta, ilahi mesajı ve peygamberi inkâr edip yalanlamanın nelere mal olacağı konusunda etkili bir ders vermektedir. Ayette geçen müddekir kelimesi, “düşünen, ders ve ibret alan” demektir. Yüce Allah, Hz. Nuh’un gemisinden ve o olgudan dersler çıkaracak olanı aramaktadır. Bu konu üzerinde düşünüp ibret alacak olanı sormaktadır: “Var mıdır?” derken “olmalıdır” manasını kast etmektedir. Peki, düşünüp nasıl bir ders ve ibret çıkaracağız? Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Suyun itme gücünün varlığı, gemi teknolojisini giderek zirveye ulaştırmaktadır. Bu durumu Yüce Allah şöyle anlatmaktadır:

“Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir derstir. Onlar için, bunun gibi binecekleri başka şeyler de yarattık.” (Yasin 36/41-42) Bu ders insanların gemi teknolojisindeki icat etme yeteneklerini ve hayallerini uzaklara taşıyacaktır.

Haksızlık yapan ve zulmeden toplumun yok oluşu, sonraki nesiller için bir derstir: “Haksızlık yapan toplum yok olsun, denildi.” (Hud 11/44) Böyle olumsuz bir oluşumdan çıkarılacak bu dersin dışında şöyle bir ders de çıkarabiliriz: “İyi sonuç sakınanlarındır.” (Hud 11/49)

Sebep-sonuç ilişkisi içerisinde olaya yanaştığımızda, aynı oluşumun farklı inanan ve davranan insanlar için farklı neticeler doğurduğunu görürüz. İnanıp takvaya erenler için kurtuluş, inkâr edip büyük hatalar işleyenler için de helak olmaktadır.

Netice olarak bu gemi günümüzde Kuran’ı temsil etmektedir. Yukarıdan yağmur gibi inen vahy ile iman pınarları fışkıran akıl ve gönül birleşince insanlık kurtulacaktır. Önemli olan bu vahiy denen rahmet ile insan gönlünü buluşturabilmektir. Artık insanlar, bu ilahi vahyin taşıdığı gemiye binmelidirler. B.Bayraklı

Lafzen, “Benim azabım ve uyarılarım nasılmış” -yani, uyarılardan sonraki azabım. Bu cümle, geçmiş zaman kipinde ifade edilmiş olmasına rağmen, tartışmasız bir biçimde zamanlar üstü bir muhtevaya sahiptir.

M.Esed

Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?

Sonuç, Kur’ân’da tasvir edildiği gibi gerçekleşmiş, inkârcıların başına gelen yakıcı ve karşı durulmaz azap hakkında önceden yapılmış uyarılar doğru çıkmıştır. Fussilet/16‘da uğursuz günler olarak nitelenen bu azap günleri, Hakka/7‘de bildirildiğine göre, yedi gece ve sekiz gün devam etmiştir.

Nuh peygamberin ülkesi ve tufanın gerçekleştiği yer [coğrafî bölge] hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Hûd sûresi‘nde Nuh peygamberin gemisinin karaya oturduğu yer جودىّ [Cudi] adıyla zikredilmiştir. Lisânu’l-Arab ve Tâcü’l-Arus’da “Cudi, Zeccâc’a göre Âmid [bugünkü Diyarbakır] yöresinde, bazılarına göre Musul yakınlarında, bazılarına göre de Hindistan’da bir dağın adıdır” diye açıklanmaktadır.

ÖNEMLİ NOT: Âyetin orijinalinde geçen نذر [nüzür] sözcüğü, نذير [nezîr] sözcüğünün çoğuludur. Kur’ân’da başka ayetlerde de geçen nüzür sözcüğü hem mastar hem de ism-i fail olarak kullanıldığından, sözcüğün anlamını “uyarılar” veya “uyarıcılar” olarak değerlendirmek mümkündür.

Nüzür, âyette kendisinden önce geçen عذابى [azâbî=azabım] sözcüğü ipucu kabul edilerek نذرى [zürî] şeklinde takdir edilebilir ve sözcüğün sonundaki harfin uyak için hazfedilmiş olduğu düşünülebilir. Bu durumda nüzürî sözcüğünün sonuna ekli bulunan “benim” anlamındaki iyelik zamiri, sözcüğe “uyarılarım, uyarıcılarım” anlamını vermiş olur.

Bu kabule göre; nüzür sözcüğü ile hem gönderilmiş mesajlar ve caydırıcı özelliği olan önemli haberler, hem de gönderilmiş peygamberler kastedilmiş olmaktadır. Âyetin hitabı da hem inançsızlara, hem de uyarıcı peygambere yönelik olmaktadır. Geçmişte helâk edilmiş olan müşrik kavimlerin hepsi de elçileri yalanlayıp “Allah hiçbir şey indirmedi” dedikleri için sadece kendilerine gönderilmiş olan elçiyi değil, bütün elçileri yalanlamış durumuna düşmüşlerdir. Âyetin Peygamberimize yönelik mesajında da bu gerçeğe işaret edilmekte ve “senin işinin sonu da tıpkı o uyarıcıların işlerinin sonu gibi olacak” denilmektedir. 

H.Yılmaz

54/16.  Ki nasılmış azabım ve uyarılarım? Bu istifham (soru) korkutma, hayret ve dehşet içindir.

H.Yazır

Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?

Bu ayette uyarılara aldırmayanlara verilen azabın nasıllığı nın tespiti istenmektedir. İşin nasıllığı nın tespiti İSTENMEKTEDİR.  İşin nasılını araştırmak, o işin sebep ve sonuçlarını bulmak gerekiyor. Bir olgunun sebepleri tek değildir. Birçok sebep birleşip helaki doğurmaktadır. B.Bayraklı

Zikr ismi, öncelikle “hatırlama ”yı, yahut -Rağıb’ın tanımladığı gibi- “[bir şeyi] zihinde tutma ”yı gösterir. Bu terim, yukarıdaki bağlamda ve 22, 32 ve 40. ayetlerde kullanıldığı şekliyle, kavramsal olarak, anlama ve hatırlama ikiz mefhumunu yani, bazı şeyleri zihinde taşımayı kapsar.

M.Esed

And olsun Biz Kur’an’ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/ hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?

Bu âyet, surede anlatılan her kıssanın arkasından tekrarlanarak bu kıssaların dikkate alınıp düşünülmesi ve onlardan ibret alınması gerektiği mesajı verilmektedir. Bir önceki âyette ilâhî mesajı yalanlayan toplumların tepesine inen acıklı azaplar hatırlatıldıktan sonra, aklını kullananların Kur’an’ı anlamaya, dolayısıyla hidâyete davet edildiği bu âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “İşte Kur’ân, önlerinde duruyor. Ellerinin altındadır, yararlanmalarına açıktır. Kolay anlaşılabilir. Kolay ezberlenebilir. Okunmayı ve üzerinde düşünmeyi özendiren bir çekiciliği vardır. Ayrıca doğru ve sade olmanın çekiciliğine sahiptir. İnsan fıtratı ile uyumludur. Ruhu coşturur, duyguları harekete geçirir. Çarpıcı açıklamaları bitmez. İstediği kadar reddedilsin, bu yüzden yıpranmaz, değerini yitirmez. İnsan kalbi onu her irdeleyişinde yeni bir şeyler öğrenir. İnsan onunla ne kadar kaynaşırsa ona olan ilgisi, ülfeti daha da artar.”

Bu ayetten, “Biz Kur’an’ı öğüt almaya hazır hâle getirdik” anlamını çıkarmak da mümkündür. Zira Arapça’da يسّرناقته للسّفر [yesseranâkatehü li’s-seferi=devesini sefere hazırladı] , يسّر فرسه لالمغزى [yessera ferasehü li’l-muğzî=atını savaşa hazırladı] cümlelerinde olduğu gibi, يسّر [yessera] fiili, “hazırlama” anlamında da kullanılır.

Bize göre bu âyet yukarıdaki mesajlardan başka, Kur’ân’ın mucize oluşuna da dikkat çekmektedir. Nuh peygamberin hikâyesi ile birlikte o’na verilen mucize anlatıldıktan sonra bu âyet ile Peygamberimize zımnen şöyle denmektedir: “And olsun ki, Kur’an’ı zikir için, yani herkese hatırlatmak, kendisiyle âleme meydan okumak için ve asırlar boyu sürüp gitsin diye kolaylaştırdık. Böylece yanına gelen herkesin bir mucize ortaya koyman için dilekte bulunmasına gerek kalmamıştır. Senin mucizen de Kur’an’dır.” 

H.Yılmaz

54/17. Şüphesiz Kur’an’ı da kolaylaştırdık yahut kolaylıkla ihsan ettik. Düşünülmek için fakat hani düşünen? Buradaki âyeti, bu surenin tekrar eden âyetidir ki, her kıssanın sonunda "Andolsun, onlara kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir." (Kamer, 54/4) ayetini hatırlatmak için tekrar edilmiş ve bu suretle her birinin müstakil olarak söz dinleyip, düşünüp ibret alması gerektiğini anlatmıştır.

H.Yazır

17. And olsun ki Kur’ânı, düşünmek için kolaylaştırdık. Düşünen var mı?

Yüce Allah bizzat kendisi Kuran’ı kolaylaştırdığını söylemektedir. O zaman Kuran’ın zor olduğunu söyleyenler bu ayete ters düşmektedirler. Bu surede bu ayet dört kere geçmektedir. Duhan 2 de olduğu gibi Kuran mübîn yani Apaçık ve kolay olan Kuran’ın zor olduğunu söylemek, Allah’a iftiradır.

Kuran ile düşünceyi, yani aklı buluşturmak en kutsal görevlerden biridir. Kuran okulunun kapısına Kamer suresinde dört kere yer alan bu ayeti yazmak gerekiyor. “Düşünmeyen insanlar bu kapıdan giremezler.” B.Bayraklı

Âd da yalanladı. Peki, Benim azabım ve uyarılarım nasılmış?

Caydırıcı özelliği bulunan “önemli haberlerin ikincisi bu âyetle başlamaktadır. Kıssanın giriş cümlesi olan bu âyetin başında herhangi bir bağlacın bulunmaması, başka bir yere gönderme yapılmadığını, bu kıssanın bağımsız bir parça olduğunu göstermektedir.

Buradaki istifham da yine “istifham-ı inkâri” olup sorunun cevabı beklenmemekte, sadece söylenecek söze dikkat çekilmektedir.

ÂD KAVMİ: Arap tarih bilgilerine göre, Yemen’deki Hadramevt ile Umman arasında Ahkaf diye bilinen geniş bir beldenin halkı olan Âd kavmi, muhteşem sarayların bulunduğu İrem adlı dillere destan büyük kenti ile meşhur, siyasî ve ekonomik açılardan da büyük bir gücü temsil etmekte idi. Aynı zamanda zorbalıkta ve zulümde de şöhret sahibi olan Âd kavmi, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü hiçbir şeyin bulunmadığına inanıyordu.

Kur’ân’ın bu halkla ilgili olarak dile getirdiği büyük mücadele, onlara kendi içlerinden biri olan Hûd’un peygamber olarak gönderilmesi ile başlar. Âd kavmi ile Hûd peygamber arasındaki bu mücadele, bu sureden başka A‘râf, Şu ‘ara, Ahkaf ve Fussilet surelerinde de anlatılır (bkz. A‘râf/65-72, Şu ‘ara/123-140, Ahkaf/21-28, Fussilet/13-16 ayetleri).

Mücadelenin, bu surenin 18–22. ayetlerindeki anlatımı, Âd kavminin sadece yalanlayışına ve uğratıldığı azaba işaret şeklindedir. Âd kavmi ve olay hakkındaki detay diğer surelerdedir. Âd ve Semûd kavimlerinin Kur’ân’daki haberlerini özetleyen bir bölüm, Fecr sûresi ’nin tahlilinde bulunmaktadır. 

H.Yılmaz

Ad toplumu da yalanlamıştı. Benim cezalandırmam ve uyarmam nasıl oldu?

Kamer 9 da Nuh kavmi derken, neden 18 ayette Hud kavmi dememiş de “Ad kavmi” demiştir? Biz bu soruya TOPLUM BİLİM AÇISINDAN CEVAP VERECEĞİZ. Hz. Nuh’un toplumu yapısal bakımdan Ad toplumundan daha küçüktü. Ad toplumu daha büyük, daha geniş ve birçok kabileden teşekkül ediyordu. İnsanlık giderek kişilerin toplumu olmaktan çıkıyor, bağımsız isimlerle anılmaya başlıyordu. Bir bakıma bu artış toplumsal gelişmişliği ifade ediyordu. Neden 9 ayette Hz. Nuh’un yalanlamasından bahsedildiği halde 18 ayette sadece hakikatin yalanlaması gündeme getirilmiştir?

Bu soruya şu cevabı verebiliriz: Hz. Nuh’un toplumunun peygamberlerine ve hakikate gösterdikleri tepkinin ağırlığını göstermektedir.

“Nuh: Rabbim! Kavmim beni yalancılıkla suçladı, dedi” (Şuara 26/117) Yani Hz. Nuh’u yalanladılar.

“Nuh: Rabbim! Doğrusu, bunlar bana karşı geldiler, dedi” (Nuh 71/21)

Aynı şekilde Ad toplumu da Hz. Hud’u yalanlamıştır:

“Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz.” (Araf 7/66)

Aynı şekilde Araf 92 de de Şu’ayb peygamberin yalanladığı ifade edilmektedir. Demek ki Kamer 18 deki toplumun yalanlaması sadece hakikate, ilahi mesaja değil, aynı zamanda Hz. Hud’u yalanlamaya yönelikti. B.Bayraklı

Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, sürekli [uzun] bir günde dondurucu/uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik

صرصر [sarsar] , “soğuk veya gürültülü fırtına” demektir.

Âyetteki uğursuz nitelemesi, astrologların [yıldız falcılarının] zannettikleri gibi günün kendisi ile ilgili bir uğursuzluk değildir. Çünkü bu uğursuzluk, herkesi ve her şeyi kapsamamış, o gün sadece Âd kavmi için uğursuz bir gün olmuştur. Böyle olmasına rağmen bu korkunç belânın çarşamba günü başladığı şeklindeki görüş oldukça yaygınlaşmış, hatta çarşamba gününün uğursuzluğuna inanan bazıları o gün herhangi bir işe başlamamayı âdet hâline getirmişlerdir.

Âyetteki اليوم [yevm=gün] sözcüğü ile herhangi bir gün değil, geniş anlamda “zaman” kastedilmiştir. Nitekim âyette yevm sözcüğünü niteleyen مستمرّ [müstemir=sürekli] sözcüğü de, yevm sözcüğünün çoğulu olan eyyam [günler] sözcüğü gibi aynı manayı, birçok günlerin geçtiğini ve zamanın akıp gittiğini ifade etmektedir. Son derece sert, korkunç, tüyler ürpertici olaylarla geçen o uğursuz zaman dilimi [yevm] , hikâyenin burada kısaca anlatılması sebebiyle bir ölçü verilerek belirtilmemiştir.

Ancak buradaki kısa anlatım başka ayetlerde detaylandırılmıştır:

Âd’a gelince, onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Güççe bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın güççe kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar Bizim ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı. Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta [dünyada] rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Âhiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar. (Fussilet/15–16)

Âd’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helâk ediliverdiler. (Allah) o fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş hâlde görürsün. Bak, şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı? (Hakka/6–8)

Hakka/7‘de helâk edilenlerin, Sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler şeklinde nitelenmesi, Âd kavminin bazı özelliklerini ima etmektedir. Bu imaya göre, ayetten onların uzun boylu, iri cüsseli, çok güçlü oldukları, olay anında rüzgâra karşı tedbir aldıkları, kurtulabilmek için çok çırpındıkları, ama rüzgâr tarafından âdeta kurutulup un-ufak edildikleri anlaşılmaktadır.

H.Yılmaz

19. Çünkü biz onların üzerine bir sarsar rüzgârı gönderdik. Sarsar, soğuk veya gürültülü bir fırtına demektir. Uğursuzluğu devamlı bir günde ki uğursuzluğu, onların helak olmaları ile son bulmadı da, kıyamete kadar kabirde azab gördüler. Bazı astrologların (yıldız âlimlerinin) zannettiği gibi o uğursuzluk, günün kendisi ile ilgili değildir. Yani o gün, herkes ve her şey için uğursuz olmayıp, sadece onlar hakkında uğursuz olmuştur.

H.Yazır

19. Biz onların üzerine uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgar gönderdik.

Bu ayette açıklanması gereken kavramlar vardır.

Ayette geçen rıh, “rüzgâr” demektir. Sarsar ise “şiddetli, uğuldayan ve devamlı esen rüzgâr” için kullanılır. Ayrıca rüzgârın çok soğuk olduğunu da ifade etmektedir. Kamer 19 da rihan sarsaran dediği halde, aynı topluma gönderdiği rüzgâra Zariyat 41 de er-rihal-akim demiştir ve bu rüzgârın manasını Zariyat 42 de: “Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu” şeklinde manalandırmıştır. Fussilet 16 da da: Rihan sarsaran demiştir. Bize göre bu rüzgârın tanımını, manasını Zariyat 42 vermektedir.

Fi yevmi nahsin müstemirr ifadesindeki nahs “uğursuz” demektir. O zaman bu ifade “uğursuz günde” anlamına gelmektedir. Müstemir de “devam eden” demektir. O zaman ifade “devam eden günde” demektir. Fussilet 16 da fi eyyamın nehısatin “uğursuz günlerde” demiş, ama bu ayetteki “devam eden” kelimesine yer vermemiştir. Hakka 8 de ise yedi gece, sekiz gün ard ardına Ad kavmine rüzgâr ile ceza verildiği ifade edilmiştir. B.Bayraklı

69:6-8'de zikredildiği gibi, bu rüzgar -son derece şiddetli bir kum fırtınası- yedi gece ve sekiz gün kesintisiz olarak devam etti. ‘Âd kavminin özellikleri için bkz. 7:65, not 48'in ikinci yarısı. 

M.Esed

20. O insanları yoluyordu, yani çekip koparıp alıyordu. Sanki onlar, dibinden kopmuş hurma kütükleri gibidirler Âd, iri bedenli bir kavim olduğu için başları koparılıp yere serildikçe bu teşbihe konu oluyorlardı.

H.Yazır

20. O rüzgâr, insanları, sanki köklerinden koparılmış hurma kütükleri gibi yere seriyordu.

Bu ayet sorumuzu cevaplandırmaktadır: Rüzgâr onları ne hale getirmiştir? Bu rüzgâr insanları koparıp atıyordu. E’caz “kütükler gibi”, munka’ır “kökünden koparılmış”, nahl de “hurma” demektir. Hakka 7 de “İçi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün” denmektedir. Kamer 20 de “Kökünden koparılmış hurma kütükleri” denmektedir. Fussilet 16 da ise “Onlara dünya hayatında zillet azabını tattırmak için” ifadesine yer verilmektedir. B.Bayraklı

Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler.

Araplar toplumlarının ileri gelen liderlerinin baskısı altında ezilmiş, kemikleri kırılmıştı. Bu şahsiyetsizlik onların beklentisine: “Bu Kuran iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” (Zuhruf 44/31) bu söylevi yerleştirmişti. Onun için din eğitimi Kaf 2 ile Kamer 24ü işleyerek, toplumu köle ruhluluktan, aşağılık duygusundan ve kültürel kimliksizlikten kurtarmalıdır.

Ayette geçen su ’ur, “ateş” anlamına gelen sa ’ir kelimesiyle aynı kökten türemiştir. Hz. Salihin, toplumuna yaptığı uyarılardan biri Allah’ın yoluna uymadıkları takdirde alevli cehenneme gidecekleri idi. Onlar da “asıl biz sana uyarsak ateş içine girmiş oluruz demek” istemişleridir. Bir bakıma Semûd kavmi yaptıklarını tanımlamış oluyordu. B.Bayraklı

Vahiy, aramızdan ona mı verildi? Hayır, o, yalancı ve şımarığın biridir.

Kavmi, Hz. Salih’in peygamber olarak seçilmesini istemediler. Aralarından ilahi vahyin ona verilmesini hazmedemediler. Bu şekilde tepki göstermek, Hz. Muhammed’e karşı da oldu:

“Ve dediler ki: Bu Kuran iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı? (Zuhruf 44/31)

Semûd halkı “zikr” demiş, Hz. Peygamber dönemindeki kâfirler de “Kuran” demişlerdir. Kamer 25 teki “zikr” vahiy, peygamberlik ve kitap manalarına gelmektedir. B.Bayraklı

Yani, yakında. Klasik Arapça'da ğaden (“yarın”) terimi, çoğunlukla göreceli bir yakın gelecek için kullanılır ki bu da “zamanla” veya “yakında” olduğu kadar (lafzi manada) “yarın” anlamlarını ifade eder. Bu nedenle -bütün otoriteler tarafından işaret edildiği gibi- söz konusu terim, yukarıdaki bağlamda bu surenin birinci ayetinde “yaklaştığı” ndan söz edilen Son Saat ile ilgili olarak kullanılmış olabilir. 

M.Esed

Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.

Yani, yarınlar onlara gerçeği gösterecek, yakalarını bu gerçeğin pençesinden kurtaramayacaklardır. Şımarık yalancılar yakında yok edici bir sınav [belâ] ile yüz yüze geleceklerdir.

Âyetteki غدا [ğaden=yarın] sözcüğü klâsik Arapça’da, “bugünün ertesi olan gün” anlamında olduğu kadar, görece yakın bir zamanı belirtmek üzere “zaman içinde” veya “yakın bir zamanda” anlamında da kullanılır. Nitekim Araplar, men lem yekûn meyten fi’l-yevmi mâte ğaden [bu gün ölmeyen bir kimse yarın ölecektir] derler. Bu cümledeki yarın, “uzak olmayan bir zamanda” anlamındadır.

Surenin 1. ayetindeki yaklaşan saat ifadesiyle olduğu gibi, bu âyetteki yarın sözcüğü ile de “kıyamet günü” kastedilmiştir.

Semûd kıssasının anlatımındaki söz akışı bu âyetle yön değiştirmiş ve sanki şimdiki zamana dönülmüştür. Böylece geçmişteki olaylar sanki henüz olmuş havasına sokulmuştur. Bir sonraki âyetle de ileride neler olacağı bildirilmiştir. İleride neler olacağına yönelik haber ise açık bir tehdit üslûbu ile sunulmuştur.

Bu üslup, Kur’ân’daki kıssa anlatımlarında sık karşılaşılan bir üsluptur. Bu yöntemle hikâyelere canlılık kazandırılır, böylece bu hikâyeler geçmişte olup bitmiş olaylar olmaktan çıkar, gözler önünde cereyan eden yaşanmış olaylara dönüşürler. Kıssayı okuyanlar veya dinleyenler kendilerini olayın içindeymiş gibi hissederler, olayın içindeki kahramanlarmış gibi olayı yaşarlar. Öyle ki, Âdem olurlar İblis’le mücadele ederler, Nuh olurlar tufanı yaşarlar, Hûd, Sâlih, İbrahim, Mûsâ, Îsâ… olurlar. Sonuç olarak bu üslûp, okuyucuları veya dinleyicileri olayların içine sokan, olayların sonrasındaki gelişmeler hakkında merak uyandıran bir üslûptur. H.Yılmaz

Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir.

İşte bu ayet biraz önceki ayete getirdiğimiz açıklamanın son kısmına işaret etmektedir. Ayette geçen ğadd “yarın” dan kasıt, Semûd kavminin helak anı veya mahşerde amellerin sorgulanma anı olabilir. İşte orada, yalancı ve şımarığın kendileri olduğunu anlayacak, kitaplardan okuyacaklardır. Keşke bu dünyada kimin bu özelliklerde olduğunu bilselerdi! Oradaki bilmenin bir faydası olmayacak, hatayı düzeltme fırsatının bulunmaması bakımından bunun herhangi bir geçerliliği de olmayacaktır. B.Bayraklı

Gerçekten onları denemek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret.

Bu ayette en-nâka “dişi deve” geçtiği halde Araf 73 te ve Şems 13 te Nakatullah “Allah’ın dişi devesi” şeklinde ifade edilmektedir. Araf 73 te bu devenin ayet “mucize” olduğuna dikkat çekilmektedir. İşte bu mucize, Semûd halkı için çok ciddi bir imtihan tek sorusu olmuştur.

Hz. Salihe “sen sadece gözetle ve sabırlı ol” denmesinden halkın bu imtihanda “özgür” bırakılması neticesini de çıkartabiliriz. Demek ki, dünya hayatının bir imtihan olduğunu düşünürsek, insanın özgür olduğunu da anlamış oluruz. Bu imtihanda Yüce Allah bizi gözetliyor ve çok sabırlı olma sıfatını kullanıyor.

Bir bakıma Bakara suresinin 104 ayeti, o zaman da yürürlükteydi: “ey iman edenler! Bizi güt demeyin, bizi gözetle deyin.” Bir peygamber halkını hayvan sürüsü gibi güdemez, onları özgür bırakıp gözetlemesi gerekir. Aynı emir Hz. Salihe daha önce verilmişti. Bir peygamberin halkı sürü olamaz, onlara sürü gibi davranamaz. Onları özgür bırakacak, kendi hür iradeleriyle doğru yola gelmeleri için eğitim yapacaktır.

B.Bayraklı

Semûd için bir “sınama olarak gönderilen” dişi deveye yapılan bu ve öteki Kur’ânî atıflar için bkz. sure 7, not 57. Allah'ın “onu göndermesi”, bu bağlamda ona, sınama olması için “izin vermek” ile eş anlamlıdır.

M.Esed

27.Şüphesiz Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol.

DİŞİ DEVE: Arapların, الناقة [en-nâkah] dedikleri “dişi deve”, göçebeler ve hayvancılıkla geçinenler için eti, sütü ve gücü itibariyle çok değerli olan 5 yaşına girmiş “dişi deve ”dir. En-Nâkah [dişi deve] sözcüğü hakkında daha detaylı bilgi Şems sûresi ’nin tahlilindedir.

Âyette konu edilen “dişi deve ”nin ayrıntıları, bu surenin 23–32, A‘râf/73–79, Hûd/61–68 ve Şu ‘ara/141–159 ayetlerinden oluşan Kur’ân pasajlarında yer almaktadır.

ALLAH‘IN DEVESİ: Surede sözü edilen dişi deve, Sâlih peygamberin değil, “Allah’ın devesi ”dir. Çünkü âyette bu deve için, ناقة اللّه [Allah’ın devesi] ifadesi kullanılmıştır. Herhangi bir şeyin veya yerin Allah’a izafe edilmesi, o şeyin veya yerin halka, kamuya, tüm insanlığa ait olduğunu gösterir. Nasıl “Beytullah” [Allah’ın Evi] hiç kimseye ait olmayan, hiç kimsenin sahiplenemeyeceği, herkesin hür ve eşit olduğu ve Allah’ın belirlediği esaslar dışında davranılamayacak bir yer ise, Allah’ın devesi de o günkü şartlarda toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin ortak ve serbestçe yararlandığı, kamu malı olan 5 yaşında güçlü bir dişi deve idi. Allah’ın devesi ‘nin bu anlamda tekabül ettiği çağdaş işlev, bugünkü sosyal güvenlik kurumlarıdır. Bunun böyle olduğu 28. âyette daha iyi anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

Onlara (kuyu) sularının aralarında paylaştırılacağını bildir; her birine eşit paylar (şeklinde.)"

Yani, onların kendi sürüleri ile sahipsiz dişi deve arasında: bkz. 26:155 ve ilgili not 67.

M.Esed

Ve onlara o suyun, kendi aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır.

Âyette الماء [su] sözcüğünün önünde bulunan belirlilik takısı ال kastedilen su ‘yun bildiğimiz su olarak anlaşılmaması gerektiğini göstermektedir. Zaten A‘râf/74‘de, Düşünün ki, Âd’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın şeklinde tanıtılan Semûd kavminin de büyük bir uygarlığa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu âyetteki su ‘yu, “içme suyu” olarak değerlendirmek, böylesine güçlü bir kavmi üç-beş deve çobanına indirgemek ve koskoca bir uygarlığı da küçük bir kuyuya veya pınara mahkûmmuş gibi göstermek anlamına gelir ki, bu, akla da Kur’an’a da terstir. Âyette geçen “beş yaşındaki dişi deve”, nasıl bildiğimiz sıradan bir deve değilse, o “su” da bildiğimiz su değildir.

Bize göre o “su”, ülkedeki gelir ve servetin toplamını; o “su” yun paylaşımı da, söz konusu gelir ve servetin âdil dağılımını ifade etmektedir. “Gelir”, belli bir dönem içinde kişilere ya da gruplara yapılan ödemelerin net toplamı; “servet” ise mal, mülk ve mâlî varlık birikimi demektir.

Bu âyet genellikle Şu ‘ara/155 âyeti ile açıklanmaya çalışılmıştır. Hâlbuki o âyetteki شرب [şirb=içiş] ler paylaşıma değil, katılıma yöneliktir. Yani, o âyetteki şirb ile herkesin kazancının bir bölümünü en-nâkah [dişi deve] için vermesi gerektiği kastedilmiştir ki, bu, hazineye vergi ya da sosyal kurumlara aidat ödemek demektir. Semûd kavmi ile ilgili ayetlerdeki ifadelerden anlaşılıyor ki, toplumsal düzene yönelik kurallar [şeriat] , ilk kez bu kavme gönderilmiştir.

Buradaki paylaşımın deve ile halk arasında olduğunun sanılması gibi bir yanlış anlama ihtimaline karşı, bir hususun daha üzerinde durmakta yarar görüyoruz. Bu âyette onlar zamiri, onlara haber ver ve onların aralarında ifadelerinde olmak üzere iki kez kullanılmıştır. Birinci ve ikinci onlar zamirleri arasında ne lâfzen ne de mana itibariyle bir farklılık söz konusu değildir. Yani, birinci zamir de ikinci zamir de aynı kitleyi temsil etmektedir. Bunun aksi olarak, onlara haber ver ifadesindeki onlar zamirinin hem halkı hem de deveyi kapsadığı düşünülürse, peygamberin deveyi de muhatap alıp Allah’ın mesajını deveye de bildirmesi durumu ortaya çıkar ki, bu, mantıksızdır. Diğer taraftan, onların aralarında ifadesini de “deve ile halk arasında” olarak anlamak yanlıştır. Çünkü eğer âyet deve ile halk arasındaki bir paylaşıma yönelik olsaydı, ifadenin بين القوم والنّاقة [beyne’l-kavmi ve’n-nâkati] şeklinde olması gerekirdi. her içiş hazır kılınmıştır.

Âyetteki bu ifade, taksimin ölçülerinin belirlendiğini, yani miktar ve zamanının ayarlandığını bildirmektedir. Herkes kendi payını zamanında gidip alacaktır.

H.Yılmaz

Onlara, suyun aralarında paylaşıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.

Hz. Salihe verilen bu emri Şuara 155 e göre, o da yerine getirdi:

“Salih: İşte mucize bu dişi devedir, onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, dei” böylece Hz. Salih Kamer 28 de kendisine verilen haber verme emrini Şuara 155 te yerine getirmiş oldu.

Demek ki Yüce Allah, mucize olarak gönderdiği deveye su içme günü veya anı tahsis etmiş, halkın diğer hayvanlarına da başka bir gün tahsis etmiştir. Bundan anlıyoruz ki, Yüce Allah Semûd halkına, sıraya girme, sırasına göre hareket etme, başkasının sırasına tecavüz etmeme ahlakını öğrettiği gibi, hayvanların da hakkı olduğunun eğitimini vermektedir.  Biri diğerinin içme hakkına tecavüz etmeyecektir. Havan hakkına saygı duyan, insan hakkına da saygı duyar. B.Bayraklı

Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını [satırını, kılıcını] alıp inciklerinden keserek öldürüverdi.

DEVENİN ÖLDÜRÜLÜŞ TARZI: Devenin öldürülmesi عقر [‘akara] fiili ile ifade edilmiş olup konuyla ilgili ayrıntı Şems sûresi‘nin tahlilinde verilmiş olduğundan, burada bazı hatırlatmalarla yetinilecektir:

Akara fiilinin türediği عقر [‘akr] sözcüğü, ilk anlamıyla “bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak, yaralamak” demektir. Sözcük zamanla “deve, at, koyun, sığır gibi hayvanların inciklerinin [diz ile topuk aralarının] kesilmesi” şeklinde daha özel bir anlamda kullanılır olmuştur. Arapların uyguladığı yönteme göre, söz konusu hayvanlar önce incikleri kesilmek sûretiyle yere düşürülür, sonra boğazlanırdı. Ayetten anlaşıldığına göre, dişi devenin öldürülmesi de bu yöntem uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Akr sözcüğünün Türkçe ’deki en uygun karşılığı bize göre “tırpanlamak” sözcüğüdür.

Söz konusu deve, bildiğimiz sıradan bir deve olmayıp “Allah’ın devesi” olarak nitelendirilen, yani kamuya ait bir mal veya kurumdur. Bu husus göz önüne alındığında, dişi devenin [kamuya ait olan mal ya da kurumun] , ayakta durmasını sağlayan organları [beslenme kaynakları, dayanak noktaları, vergi veya aidat gibi gelir kaynakları] kesilmek sûretiyle ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Bir başka bir ifade ile toplum, kamu yararına çalışan bu deveyi, onu beslemeyerek ya da besleyenlerin verdiklerini çeşitli yolsuzluklarla çalarak yere sermiş ve ölmesi için ilk hareketi yapmıştır. Bu davranışının sonucu olarak Semûd kavmi, A‘râf sûresi’nde bildirildiği gibi, sosyal adaleti sağlamayan toplumları bekleyen âkıbete uğrayarak perişan bir hâle gelmiş/getirilmiştir.

Âyette صاحبهم [arkadaşları] olarak bahsi geçen kişi, o kentte bozgunculuk yapan anarşist çetenin en azılı üyelerinden birisidir:

Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, dokuzlu bir grup vardı. (Neml/48)

…en zorlu bedbahtları görevi kabul edip gittiği zaman, (Şems/12)

Bu âyetin en güzel tefsiri yine Kur’ân’da mevcuttur:

And olsun ki, “Allah’a ibâdet edin” diye Semûd’a da kardeşleri Salih’i elçi gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler. (Sâlih) dedi ki: “Ey kavmim! İyilikten önce niçin kötülüğü çabuklaştırmak istiyorsunuz? Ne olur Allah’a istiğfar etseniz, belki merhamet olunursunuz.” Dediler ki: “Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Sâlih,) “Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Bilakis siz imtihana çekilen bir kavimsiniz” dedi. Ve o şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, kabilenin dokuzu vardı. Allah’a yeminleşerek, “Gece o’na ve ailesine baskın yapacağız; sonra da velisine [öcünü alacak olana] , ‘Biz o ailenin yok edilişine şâhit olmadık [o sırada orada değildik] ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyelim.” Onlar böyle bir tuzak kurdular, Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk. İşte bak! Onların tuzaklarının akıbeti nice oldu; onları da, kavimlerini de toptan yerle bir ettik. İşte haksızlıkları yüzünden çökmüş evleri! Bilen bir kavim için kesinlikle bunda bir âyet vardır. İman eden ve takvalı olanları da kurtardık. (Neml/45–53)

Derken onu inciklerini keserek öldürdüler; fakat pişman da oldular. (Şu ‘ara/157)

Bunun üzerine hemen onları şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (A‘râf/78)

H.Yılmaz

Arkadaşlarını çağırdılar, o da kılıcını kaptı ve deveyi kesti.

Şuara 156 da suyun paylaşımı haberinden sonra şu mesajın iletilmesi de istenmiştir:

“Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi korkunç bir günün azabı yakalayıverir.” Böylece mucize olan “Allah’ın dişi devesine” dokunulmaması istenmişti. Biz bundan şunu anlıyoruz, Enam 151 de ve Furkan 68 de yer alan “haksız yere bir cana kıymamak” ilkesi daha önce Hz. Salih’in döneminde özel anlamda da bu deveye uygulanmıştı.

Diğer taraftan şu neticeyi de çıkarabiliriz: Hz. Âdem ve eşine “Sadece şu ağaca yaklaşmayın” (Bakara 2/35) denirken, Hz. Salih’in toplumuna da deveye kötü bir niyetle yaklaşılmaması emredilmiştir. Demek ki imtihanın soruları, o toplumların geçim kaynaklarını ve gelişmişlik seviyelerini göstermektedir. Hz. Âdem ve eşi meyvelerden geçimini temin ederken, Semûd toplumu hayvancılık yapıyordu.

Şura 157 de “Buna rağmen onlar deveyi kestiler, ama pişman da oldular” derken, bu fiili toplumun işlediğini belirten çoğul kalıbında fiil kullanılmıştır. Ama Kamer 29 da: “Kılıcını kaptı ve deveyi kesti” derken bu işi tek kişinin yaptığını söylemektedir. Bu söylevleri nasıl birleştiririz? Şems suresine gidersek şu ifadeyi buluruz:

“Semûd kavmi azgınlığı yüzünden peygamberi yalanladılar. Onların en bedbahtı deveyi kesmek için atıldı. Allah’ın peygamberi onlara: Allah’ın devesine ve onun su hakkına dokunmayın! Dedi. Âmâ onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler.” (Şems 91/11-14) Kesen bir kişi olmakla beraber, onu bu işe teşvik eden halk olduğundan Kamer 29 da o kişiyi çağıranlar olduğundan, bir fiili teşvik eden onu işleyen gibidir kuralınca onlar da kesmeye ortak olmuşlardır.

Onun için yukardaki ayetlerde bir zıtlık yoktur. Suça teşvik edenle suçu işleyenleri Yüce Allah aynı kabul etmektedir. Ayette geçen te’ata kelimesi, “alacağını aldı”, “kılıcına sarıldı”, “işi üstlendi” demektir. Akara kelimesi de, “hayvanı kesmeden önce kaçmasın diye bacaklarını kırmak, eklemlerini kesmek, koparmak” anlamlarını ifade etmektedir. Bir bakıma bu kesme şekli daha sonra “hunharca kesmek” anlamını almıştır. Razinin Ezheri’den naklettiğine göre bu akr kelimesi, “devenin can damarını elle arayıp bulmaktır.” Yani akr “kesme, boğazlama” anlamına gelmektedir. (Razi, age, X, 491)

Bundan çıkaracağımız netice şudur: İnsanın doğuştan getirdiği bir “saldırganlık içgüdüsü” vardır. Alak 6 da Yüce Allah buna “azgınlık” özelliği demektedir. Bakara 30 da da “kan akıtma özelliği” demektedir. Bir kişiyi sevmiyorsanız, ona karşı derin bir olumsuzluk duygu taşıyorsanız, onun kedisini, köpeğini, çocuklarını da sevmezsiniz. Kendisine zarar veremiyorsanız, savunmasız kedi veya köpeğinde, eşyasından, bahçedeki ağacından hıncınızı alırsınız.

Semûd toplumu da Hz. Salih’i sevmiyorlardı, onu istemiyorlardı ve onu inkâr ediyorlardı. Kendisinden hınçlarını alamayınca Allah’ın ona mucize olarak verdiği devesini kestiler. Aslında onlar Hz. Salih’i kesiyorlardı

Yüce Allah onların bu davranışını şöyle değerlendirmektedir: “Rablerinin emrinden dışarı çıktılar” (Araf 7/77) bu bir isyandı, Allah’a başkaldırmak ve O’nun emrine burun kıvırıp sırtını dönmekti. Hz. Salih’in onlara bildirdiği azabın olmadığını da meydan okuyarak göstermekten ibaretti. Bir taraftan Allah’ın emrinden çıkmaktı, diğer taraftan da Hz. Salih’e karşı gelmekti. B.Bayraklı

Peki, azabım ve uyarılar nasılmış?

Bu âyetteki ifade, 1 kez azaptan önce Nuh kıssasında, 2 kez de Âd kıssasında azaptan hem önce hem de sonra olmak üzere toplam 3 kez aynen tekrarlanmıştır. Bu âyette ise azaptan önce olmak üzere Semûd kıssasında 4. kez tekrarlanmaktadır.

Araplar, yaptıkları fevkalâde işleri başkalarına gösterirlerken “Nasıl olmuş?” derler. Meselâ hasmını iyice hırpalayan biri, bir başkasına hırpaladığı kişinin hâlini göstererek, “Nasıl perişan ettim ama!” der. Birçok kez söylediğimiz gibi, Arap örfüne göre inmiş olan âyetler, burada da maksada uygun olarak ve o günkü Arapların anlayacağı şekilde anlaşılmalıdır. Dolayısıyla, bu ifade tarzı Rabbimizin azap edişinin müthişliğini, azametini anlatmaktadır. Bu kıssada azaptan önce kullanılan ve hayret, aşağılama, paylama ve tehdit içeren bu ifade, gelecek azabın müthiş, perişan edici, helâk edici olduğunu bildirmektedir. Nitekim Semûd kavminin helaki gerçekten de müthiş olmuştur:

Derken, o dişi deveyi inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine (Sâlih) dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.” Ne zaman ki emrimiz geldi, Salih’i ve beraberindeki iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. O günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz ki, senin Rabbin, O güçlü, mutlak üstün olandır. Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakalayıverdi. Ve işte yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada yaşamamışlardı. Haberiniz olsun, Semûd, gerçekten de Rabb’lerine küfretmişlerdi. Haberiniz olsun, uzaklık [yok oluş] Semûd içindir. (Hûd/65–68)

Semud’da da (bir ibret vardır). Hani onlara, “Belirli bir süreye kadar yararlanın!” denmişti. Onlarsa Rabb’lerinin emrinden çıktılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıverdi. Artık onlar, ne kendi kendilerine ayağa kalkacak güçleri oldu, ne de yardım gördüler. (Zariyat/43-45) 

H.Yılmaz

Fakat arkasından azabım ve uyarılarım nasıl oldu? Nasıl acı bir şekilde gerçekleşti. Salih (a.s) "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte O söz, yalanlanamayan bir tehdit idi' diye tebliğ etti." (Hûd, 11/65) Rivayet edildiğine göre Sâlih (a.s) onlara: "Yarın yüzleriniz sararacak, yarından sonra kızaracak, üçüncü gün kararacak sonra da sabahleyin başınıza azab gelecek" dedi. Derken bu alâmetleri görmeğe başladıklarında Sâlih (a.s.)'i de tutup öldürmek istediler. O da Allah'ın emri ile beraberindeki müminlerle Filistin'e gidip kurtuldular. Dördüncü gün ki bir pazar günü idi, o bölgeye azab geldiğinde, gözleri baka baka, titreye titreye bir anda helak oldular. Nitekim onların bu durumlarını "Bu yüzden kendilerini göre göre yıldırım çarpmıştı." (Zariyat, 51/44) âyeti açık bir şekilde ifade etmiştir. 

H.Yazır

Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?

Yüce Allah, azabının nasıl olduğunu bir sonraki ayette açıklayacaktır; nitekim uyarılarını da önceden açıklamıştı. Uyarıların biri Araf 73 tedir: “Ona kötülük etmeyin, sonra sizi elem verici bir azab yakalar.”; “Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir” (Şuara 26/156) Bize de Semûd kavminin helak olmasının “nasıl” ını bulmak düşüyor. B.Bayraklı

Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler.

Bu âyetteki anlatımlar da Kur’ân’ın ilk muhatapları olan Arapların örflerine göredir. Yani, âyette denmektedir ki: “Biz onların üzerlerine şiddetli bir ses salıverdik. Onlar her şeyden habersiz evlerinin önünde bakışıp dururlarken gökten yıldırım çakar gibi şiddetli bir gürültü koptu, yerden de bir deprem. Ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler.”

ağılcının topladığı çalı çırpı

Bu benzetme, düşünülmesi gereken bazı anlamlar içermektedir. Âyette geçen محتضر [muhtezir] sözcüğü, “hazırlık yapan çoban” demektir. Çobanın burada işaret edilen hazırlığı çalı-çırpı toplamaktır. Bu nedenle, çoban hangi amaca yönelik çalı-çırpı topluyorsa, helâke uğrayanların akıbetinin de toplanan çalı-çırpının o amaç doğrultusundaki sonu gibi olduğu anlaşılmalıdır. Yani,

Çobanın hazırlığı hayvanlarına barınak olacak bir ağıl yapmak için kuru ot ve çalı toplamak ise, helâke uğrayanların da kuruyup kırılarak yere yığılmış çalı-çırpı birikimi hâline geldikleri anlaşılır.

Çobanın hazırlığı hayvanlarına yedirmek üzere kuru ot ve dökülmüş ağaç yaprağı toplamak ise, helâke uğrayanların da hayvanların önüne konan o kuru ot ve yaprak yığınına benzedikleri anlaşılır.

Çobanın hazırlığı hayvanlarını ısıtmak üzere yakacak çalı-çırpı ve kuru ot toplamak ise, helâke uğrayanların da yanmış çalı-çırpı kırıntıları gibi oldukları anlaşılır.

Çobanın çalı-çırpı toplamak şeklindeki hazırlığı yukarıdaki amaçların birine değil de hepsine birden yönelik ise, helâke uğrayanların durumunun da ağılın bir kenarına toparlandıktan sonra basılıp çiğnenerek ufalanan çalı-çırpının durumuna döndüğü anlaşılır.

Bu çarpıcı ve tüyler ürpertici sahnenin arkasından insanların dikkatleri hemen Kur’an’a çekilmekte, insanlar Kur’ân üzerinde düşünmeye ve Kur’ân’ın gerçeklerini irdelemeye özendirilmektedir: 

H.Yılmaz

31-34. Zira biz onların üzerlerine şiddetli bir ses salıverdik. Yani evlerinin önünde titreşerek bakışıp dururlarken yıldırım çatlar gibi gökten şiddetli bir gürültü koptu, yerden de bir deprem. Ağılcının topladığı çalı çırpı kırıntıları gibi kırılıp dökülüverdiler. Çoban ağılının etrafına hususi bir mekân olmak üzere çekilen çalı çırpının düğülüp çiğnenerek çürümüş olan kırıntıları gibi, yahut çobanın ağılında yaktığı çalı çırpının yanık kırıntıları gibi kırıla kaldılar. Bu teşbihin içeriğinde de düşünülecek mânâlar vardır. Kur’an’ı da kolaylaştırdık, düşünmek için fakat hani düşünen? Düşünüp de bu manalardan ibret alacak ve ona göre hareket edecek olan? Lut kavmi de uyarıları (ve uyarıcıları) yalanladı. Bu kıssanın da çeşitli yerlerde zikri geçti, fakat sırf tekrar suretiyle değil, geçtiği her yerde hususi bir noktasına işaret edildi. Onun için biz üzerlerine salıverdik. Çakıl, taş yağdıran melek yahut rüzgâr, üzerlerine cehennem vadisinden istif edilmiş taşlar yağdırıyordu. Ancak Lut’un iman eden mensupları müstesna ki karısı hariç olmak üzere ailesinden bir kaç kişi idi. Onları bir seher vakti, yani sabaha yakın kurtardık. Selamete çıkardık.

H.Yazır

31. Biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan ot gibi oluverdiler.

İşte azabın nasıllığı da burada ifade edilmektedir. Araf 78 de bu azap şöyle ifade edilmektedir: “Bunun üzerine o gürültülü sarsıntı yakaladı da yurtlarında dizüstü dona kaldılar” “Onları da kavimlerini de toptan helak ettik. İşte haksızlıklar yüzünden çökmüş evleri” (Neml 27/51-52)

Yorumunu yapmakta olduğumuz Kamer 31 de geçen heşim, “kırılmış, dökülmüş, ufalanış çimen ve odun ve dallar” hakkında kullanılmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, “Yurtlarında diz üstü çökmeleri” (Araf 7/78) ifadesi, kendilerine imtihan olarak gönderilen devenin dizlerini kesip çökertmeleri sebebiyle Yüce Allah’ın da onları diz üstü çökertmesinin karşılığı olarak görülmelidir. Aynı şekilde evlerini de çökertti. Onlar Yüce Allah’ın emrine ve Hz. Salih’in tebliğine ot kadar değer vermediklerinden, Allah da onları ota çevirdi. Yaptıkları amellerin cinsi ile cezalandırıldılar.

Gürültü ile cezalandırılmasının nedeni de, deveyi kestiklerinde onun can çekişirken çıkarttığı horultudur. Onun horultusu, onlara bu şekilde dönen bir azab olmuştur. Demek ki suça, kendi cinsinden bir ceza vermek hukukun bir ilkesi olmalıdır. B.Bayraklı

Lut ailesi hariç, Biz de onların üzerine taş yağdırdık. Lut ailesini seher vakti kurtardık.

Bu ayette geçen hasıb kelimesi, “çakıl taşı atmak, çakıl döşemek, yüz çevirmek ve süratle uzaklaşmak” anlamlarına gelen hasebe fiilinden türemiştir ve “taş atan” anlamına gelmektedir. Hasba da taşlara verilen isim olmaktadır. Demek ki Yüce Allah Lut kavminin üzerine taş yağdırmıştır.

Burada şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu taşlar nasıl taşlardı? Sorunun cevabını Hud suresinde buluyoruz: “Emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik; üzerlerine balçıktan pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık. O taşlar, Rabbinin katında işaretlenmiştir.” (Hud 11/82-83)

Peki, Hz. Lut, ailesini seher vakti nasıl kurtardı? Bu sorunun cevabını da Hud 81 de buluyoruz: “Onlara vaat olunan helak zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?” Sabah vakti Lut toplumu helak olunca, Hz. Lut ve ailesi de kurtulmuş oldu. Onların helaki Lut ailesinin kurtuluşu olmuştur. Biri helak oluyor, biri kurtuluyor. Burada Hz. Lut’un ailesinin kurtulduğu ifadelerinin içerisinde hanımının bulunmadığı, onun da diğer helak edilenlerle birlikte helak edildiği pek çok ayetle sabittir. (Araf 7/83; Hud 11/81; Hıcr 15/60; Neml 27/57; Tahrim 66/10)  B.Bayraklı

And olsun (Lut), onları Bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar

Bu âyette Lut peygamberin üzerine düşen görevi yaptığı açıklanmış, Lût kavmine verilen cezanın ise onların yalanlamalarına karşılık olarak verildiği ve ancak uyarıdan sonra uygulandığı vurgulanmıştır.

Aslında bütün peygamberler kavimlerini âhiret azabıyla uyarmışlardır. Uyarı yapılmadan kimse cezalandırılmamış ve cezalandırılmayacaktır:

Kim doğru yola gelirse sırf kendi yararı için doğru yola gelir. Kim de saparsa ancak kendi zararına sapar. Ve hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler değiliz. (İsra/15)

Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi ana kente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zâlim olmayan memleketleri helâk edici değiliz. (Kasas/59)

Bizim yakalamamız

Bu ifade, Rabbimizin yalanlayıcıları dünyada belâlar ile ahirette de cehennem ile cezalandırdığına dikkat çekmektedir. Bu mesaj Kur’ân’da başka yerlerde de verilmiştir:

Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir. (Buruc/12)

Büyük bir yakalayışla yakalayacağımız gün, Biz mutlaka intikam alanlarız. (Duhan/16)

İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgından başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım. (Leyl/14-16)

Muhakkak ki Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi iki elinin [iki gücünün; mal ve çevresi] ne takdim ettiğine bakacak ve kâfir, “Yazık bana! Keşke ben bir toprak olaydım” diyecek. (Nebe/40) H.Yılmaz

Andolsun ki, onları bu yakalayışımıza karşı uyardı. Onlar bu uyarıları şüphe ile karşıladılar.

Bu ifadeden anlıyoruz ki, Yüce Allah bilgilendirmeden ve uyarmadan azap etmez. Demek ki İsra 15 te yer alan şu ilkeyi her zaman tatbik etmiştir:

“Biz, bir peygamber göndermedikçe azap ediciler değiliz.”

Yüce Allah, uyarısını peygamberleri vasıtasıyla yapıyor.

“Gerçek şu ki: Halkı habersizken Rabbin haksız yere ülkeleri helak edici değildir.” (Enam 6/131)

Görüldüğü gibi, insana ne yapacağını ve ne yapması gerektiğini öğretmeden onu cezalandırmayacağını bir ilke olarak koyan Allah’tır.

Diğer taraftan anlıyoruz ki, Hz. Lut uyarı görevini tam anlamıyla yerine getirmişti.

“Lut kavmine dedi ki: Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz? Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, taşkın bir toplumsunuz.” (Araf 7/80-81)

“Rabbinizin sizin için yarattığı eşlerinizi bırakıp da insanlar içinden erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış bir toplumsunuz.” (Şuara 26/165-166)

“Lut da toplumuna şöyle dedi: Göz göre göre hala o hayasızlığı yapacak mısınız? Siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Siz, ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız? Doğrusu siz cehalet üreten bir toplumsunuz.” (Neml 27/54-55)

Bu bilgilendirmeye rağmen onlar işlerine devam ettiler ve Hz. Lût’a şöyle dediler:

“Doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını getir bize.” (Ankebut 29/29)

“Onlar şöyle dediler: Ey Lut! Bu davandan vaz geçmezsen, iyi bil ki sürgün edilmişlerden olacaksın.” (Şura 26/167)

“Biz seni, el âlemin işine karışmaktan men etmemişiydik? Dediler” (Hıcr 15/70)

Ayetlerdeki uyarılar ve yakalamalar hem bu dünya hem de ahiretteki yakalamayı işaret etmektedir. B.Bayraklı 

Bkz. 11:77-79 ve ilgili dipnotlar. İbni ‘Abbâs'a göre (Razi tarafından nakledildiği üzere), tamûsu’l-‘ayn ifadesi (“basiretten/görme yeteneğinden yoksun bırakma”), burada “birinin idrakinden [bir şeyi] saklamayı/gizlemeyi” (hacb ‘ani'l-idrak ) gösterir. Bu nedenle, tamesnâ a‘yunehum ifadesi, Allah'ın onları, kötü/şeytanî eğilimlerinden dolayı, bütün manevî/ahlakî değerlerden yoksun bıraktığı (karş. 36:66 ve ilgili notlar) ve böylece onları bu dünyada ve ötekinde acı bir azabı tatmaya -ayetin devamından anlaşıldığı gibi- mahkum ettiği anlamına gelir. 

M.Esed

Ve and olsun, o’nun konuklarından murat almaya kalkıştılar. Biz de onların gözlerini siliverdik: “Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!”

21 İbni ‘Abbâs'a göre (Razi tarafından nakledildiği üzere), tamsu'l-‘ayn ifadesi (“basiretten/görme yeteneğinden yoksun bırakma”), burada “birinin idrakinden [bir şeyi] saklamayı/gizlemeyi” (hacb ‘ani'l-idrak ) gösterir. Bu nedenle, tamesnâ a‘yunehum ifadesi, Allah'ın onları, kötü/şeytanî eğilimlerinden dolayı, bütün manevî/ahlakî değerlerden yoksun bıraktığı (karş. 36:66 ve ilgili notlar) ve böylece onları bu dünyada ve ötekinde acı bir azabı tatmaya -ayetin devamından anlaşıldığı gibi- mahkum ettiği anlamına gelir.

“Murat almak” olarak çevirdiğimiz مراودة [müravede] sözcüğü, ارادة [irâde] sözcüğü gibi رود [revd] mastarından türemiş olup مطالبة [mütâlebe] sözcüğüyle eş anlamlıdır. Ancak; mütâlebe sözcüğü somut şeyler için, müravede sözcüğü ise soyut şeyler için kullanılır.

Ayetten anlaşıldığına göre, halktan bazı kişiler Lut peygamberin misafirlerinden ahlâksız istekte bulunmuşlar ve kötü emellerine ulaşmak için Lut (as) ‘a baskı yapmışlardır. Lut peygamberin konukları, –Ankebût/31-32‘den öğrendiğimize göre– İbrahim peygambere gelen elçilerdir. Elçilere karşı takınılan bu ahlâksız tutum üzerine, bu girişimde bulunanların gözleri silinmiştir. Gözlerin silinmesi ifadesinden, ahlâksızların gözlerinin, yüzlerinde izleri bile kalmayacak şekilde kör edildiği anlaşılmaktadır.

AZABI ve UYARILARI TATTIRMA: Haydi, azabımı ve uyarılarımı tadın! İfadesi, yine Arap örfüne göre söylenmiş olup “yaptığının cezasını gereği gibi tat!” anlamına gelir. Nitekim Araplar, “Yaptığından ötürü bu acıyı tat!” derler. Aslında, “Yaptığını tat!” demek, hemen her dilde “cezanı çek!” demektir. Hatta “Sen suçlusun, bu cezayı hak ettin, cezanı çek, sana acınmaz!” manasında olan bu temenni, cezayı çeken suçlu tarafından işitilmediği bilinmesine rağmen, “Canın çıksın, oh olsun!” şeklinde bile söylenmektedir. Dolayısıyla bu âyetteki Azabımı tadın ifadesi, “Acıyı tadın!” anlamına, Uyarılarımı tadın ifadesi de “Yaptıklarınızı tadın!” anlamına gelmektedir. Bir bütün olarak, Azabımı ve uyarılarımı tadın ifadesi ise, “Uyarılar karşısında gereğini yapmamanız, uyarılara uymamanız ve yanlışı yapmanız sebebiyle hak ettiğinizi tadın” demektir.

Çekilen acının, “acıyı tatma” şeklinde ifade edilmesi, zevklerine düşkün olan inkârcılarla alay edildiğini göstermektedir. Bu alaycı üslup sadece bu âyete mahsus değildir:

Tat! Şüphesiz sen, (kendine göre) çok güçlü ve çok üstün bir sendin. (Duhan/49)

Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz unuttuk [cezalandırdık] sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın! (Secde/14)

Lût peygamber ve kavmi arasında geçen olayların ayrıntıları Hûd ve Hicr surelerinde verilmiştir:

Ve ne zaman ki elçilerimiz Lût’a geldiler, bunlar yüzünden o üzüldü, bunlar yüzünden kolu daraldı [sıkıntıya düştü] ve “Bu, müthiş bir gündür” dedi. Ve koşarak o’na geldiler. Onlar daha önce çirkinlikler yaparlardı. (Lût onlara,) “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvalı davranın, beni misafirlerim hakkında rezil rüsva etmeyin. Sizden hiç aklı başında bir adam yok mu?” dedi. Onlar, “Hiç şüphesiz, sen senin kızlarında bizim için herhangi bir hakk olmadığını bildin. Şüphesiz sen bizim ne istediğimizi gayet iyi biliyorsun” dediler. O [Lut] dedi ki: “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı ya da çok sarp bir yere sığınabilseydim.” Onlar [misafir elçiler] , “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. İçinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara gelen ona da gelecektir. Şüphesiz vaat edilen [helâk zamanları] sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler. Sonra ne zaman ki emrimiz geldi, onun [o ülkenin] üstünü altına getirdik ve üzerlerine istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık. (Bu taşlar) Rabbinin katında işaretlenmişlerdi. Ve bunlar, zalimlerden uzak değildir. (Hûd/77-83)

Sonra elçiler, Lut’un ailesine gelince, (Lut) dedi ki: “Doğrusu siz ürkülecek /alışılmadık bir kavimsiniz [kimselersiniz] .” (Elçiler) dediler ki: “Bilakis biz sana onların kuşku duyup durduğu şeyi getirdik. Ve sana gerçeği getirdik ve biz elbette doğru olanlarız. Hemen gecenin bir bölümünde aileni yola çıkar, sen de arkalarından tâbi ol. Ve sizden kimse ardına bakmasın; emrolunduğunuz yere doğru yürüyün.” Biz, Lût’a şu kesin emri [kararı] gerçekleştirdik: “Bu kâfirler sabaha çıkarken muhakkak onların arkaları kesilmiş olacaktır.” Ve şehir halkı, sevinerek geldiler. (Lut, kavmine şöyle dedi:) “Bunlar benim misafirlerimdir, o nedenle beni rüsva etmeyin. Allah’a takvalı davranın ve beni aşağılamayın.” (Onlar,) “Biz seni âlemlerden alıkoymamış mıydık?” dediler. (Lut,) “İşte kızlarım! Eğer yapıcılarsanız.” Ömrüne kasem olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi. Böylece Biz, onların şehirlerinin üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. (Hicr/61-74)

Bu olayın [Sodom ve Gomora ’nın Yıkılışı] Kitap-ı Mukaddes’teki anlatımı ise aynen şöyledir:

İki melek akşamleyin Sodom’a vardılar. Lut kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak, “Efendilerim” dedi, “Kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz.” Melekler, “Olmaz” dediler, “Geceyi kent meydanında geçireceğiz.” Ama Lut çok diretti. Sonunda o’nunla birlikte evine gittiler. Lut onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler. Onlar yatmadan, kentin erkekleri –Sodom ’un her mahallesinden genç yaşlı bütün erkekler– evi sardı. Lût’a seslenerek, “Bu gece sana gelen adamlar nerede?” diye sordular, “Getir onları da yatalım.” Lut dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. “Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın” dedi, “erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler.” Adamlar, “Çekil önümüzden!” diye karşılık verdiler, “Adam buraya dışarıdan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız.” Lût’u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar. Ama içerdeki adamlar uzanıp Lût’u evin içine, yanlarına aldılar ve kapıyı kapadılar. Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler. Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu. İçerdeki iki adam Lût’a, “Senin burada başka kimin var?” diye sordular, “Oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar. Çünkü burayı yok edeceğiz. RABB bu halk hakkında birçok kötü suçlama duydu, kenti yok etmek için bizi gönderdi.” Lut dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara, “Hemen buradan uzaklaşın!” dedi, “Çünkü RABB bu kenti yok etmek üzere.” Ne var ki damat adayları o’nun şaka yaptığını sandılar. Tan ağarırken melekler Lût’a, “Karınla iki kızını al, hemen buradan uzaklaş” diye üstelediler, “yoksa kent cezasını bulurken sen de canından olursun.” Lut ağır davrandı, ama RABB o’na acıdı. Adamlar Lût’la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar. Kent dışına çıkınca, adamlardan biri Lût’a, “Kaç, canını kurtar, arkana bakma” dedi, “bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin. ” Lut, “Aman, efendim!” diye karşılık verdi, “ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felaket bana yetişir, ölürüm. İşte, şurada kaçabileceğim yakın bir kent var, küçücük bir kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent.” Adamlardan biri, “Peki, dileğini kabul ediyorum” dedi, “o kenti yıkmayacağım. Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan bir şey yapamam.” Bu yüzden o kente Soar adı verildi. Lut Soar’a vardığında güneş doğmuştu. RABB Sodom ve Gomora ‘nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lut’un peşi sıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. İbrahim sabah erkenden kalkıp önceki gün RABB ’in huzurunda durduğu yere gitti. Sodom ve Gomora ’ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu. Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrahim’i anımsamış ve Lut’un yaşadığı kentleri yok ederken Lût’u bu felaketin dışına çıkarmıştı. 

H.Yılmaz

37. Yemin ederim ki o gelen misafirlerden dolayı istekte bulundular. Misafirlerden murad almak, ahlaksızca harekette bulunmak için gidip geldiler. Misafirlere baskı yapmak istediler ki bunlar, Hz. İbrahim'e gelen elçilerdi. Onun için biz de gözlerini siliverdik. Yani yüzlerinde izleri bile kalmayacak şekilde gözlerini kör ettik, evlerine girdiklerinde hiç bir şey göremez oldular, nereden çıkacaklarını dahi bilemediler de Hz. Lût onları tutup çıkarttı. "Bu suretle haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!" dedik.

H.Yazır

Andolsun ki, onlar Lut ’tan misafirlerini kendilerine teslim etmesini istediler. Bunun üzerine Biz de onların gözlerini kör ettik. Cezamı ve uyarımı tadın. Dedik.

Lut toplumunun bir kısmı Hz. Lut’un yanına misafirlerin geldiğini duyunca koşarak Hz. Lut’un yanına geldiler. Daha önce de o kötü işleri yapıyorlardı, yani yol kesip livata fiilini işliyorlardı. (Hud 11/78; Ankebut 29/29)) koşup onun yanına gelince, misafirlerini kendilerine teslim etmesini istediler. Bunun anlamı onlarla cinsel ilişkide bulunacaklardır.

Ayette geçen revada kelimesi istemek anlamına gelmektedir. İrade de bu kökten gelmektedir. Onların bu isteği üzerine Hz. Lut onlara şöyle dedi:

“İşte şunlar kızlarımdır, sizin için onlar daha temizdir. Allahtan sakının ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında bir adam yok mudur?” (Hud 11/78)

Bu soruya karşı onların cevabı şu oldu:

“Senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun ve sen bizim ne istediğimizi elbette biliyorsun” (Hud 11/79)

Bu konuşmalardan anlıyoruz ki, Hz. Lut’un misafirlerini isteyenler toplumun tamamı değildi. Homoseksüel davranışta aktif olanlardan ibarettiler. Ayrıca bu cinsel sapıklar fiillerini aleni söyleyebiliyor ve bir peygamberle misafirlerinin yanında tartışabiliyorlardı. Bunun anlamı haya duygularının tamamen gittiğidir.

Yüce Allah onların bu sınır tanımayan isteklerinden dolayı gözlerini silme kör etti. Ayette geçen tams kelimesinin geniş açıklamasını Yasin 66 da yaptık. Kısaca bu kelimenin Kuran da ne anlama geldiğini açıklayabiliriz: “Silip dümdüz etmek” (Nisa 4/47) “Yok etmek” (Yunus 10/88), “Kör etmek” (Yasin 36/66; Kamer 54/37) ve “ışığını gidermek” (Mürselat 77/8)

Onların gözlerini silme kör etmesinin anlamını şöyle açıklayabiliriz: Yüce Allah onların kafa gözünü, biyolojik gözlerini kör ettiği gibi gönül gözlerini, idraklerini, anlayış, kapasitelerini yok etti anlamına da gelebilir. Gözlerini kör etme işinin ahirette olacağını da söyleyebiliriz. O zaman delil olarak Taha 124-125 i getirebiliriz:

“Biz onu kıyamet günü kör olarak hasredeceğiz. O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, dünyada görüyordum. Diyecek.”

Bu cezanın sebebinin Yüce Allah Taha 124 te “Allah’ın kitabından yüz çevirme”, 126 da “Allah’ın ayetlerini unutma” şeklinde belirtmiştir. Kamer 33 te ise “uyarıcıları yalanlamak ve uyarıları şüphe ile karşılamak” şeklinde tespit etmiştir.

Ayette geçen tams geçmiş zaman kipinde olmakla beraber gelecek zaman kipi ile manalandırılabilir. Bize göre onların gözleri hem bu dünyada kör edilmiş, hem de ahirette kör olarak hasredileceklerdir.

Yüce Allah “Azabımı ve uyarılarımı tadın” diye onlara seslenecektir. Bu ifadeden, kör olmanın ahirette gerçekleşeceği sonucunu çıkarmak doğruya daha yakın görünmektedir. Ayetlerin surede yer alış sırasına bakarsak Yüce Allah onları 34. Ayette üzerine taş yağdırarak helak ettiğini söylemiştir. 37. Ayetteki ceza ise ahirette olacaktır, görüşünü uyandırmaktadır. B.Bayraklı

Ve and olsun ki sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi:

Kararlı” olarak çevirdiğimiz مستقرّ [müstekırr] sözcüğünün bu anlam ekseninde diğer anlamları da gözetilerek değerlendirilmesi durumunda, âyetin aşağıdaki şekillerde anlaşılması mümkündür:

Onları savuşturulması mümkün olmayan bir azap bastırıverdi. Sözcüğün bu anlamına göre azap onlara yönelmiş ve onların üzerinde karar kılıp sabitleşmiştir. Hiç kimsenin bu azabı bertaraf etmeye ve ona karşı koymaya gücü yetmez.

Onları devamlı bir azap bastırıverdi. Sözcüğün bu anlamına göre, söz konusu azap, onların ölümleriyle son bulacak bir azap değildir. Çünkü onlar helâk edildiklerinde cehenneme sürüleceklerdir ve hakk ettikleri azap ahirette de devam edecektir. İnsanın dünyada iken başına gelen belâ ve musibetlerin acıları ölüm ile son bulur ama ölüm bile onları bu âhiret azabından kurtaramaz. Bu azap süreklidir.

Sadece onların üzerine çullanmış bir azap bastırıverdi. Sözcüğün bu anlamına göre, azap sadece onların üzerinde etkili olan bir azaptır ve başkasına zarar vermez. 

H.Yılmaz

Andolsun ki, bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı.

Onların cezalandırılmasının sabah vakti olduğunu hem bu ayetten hem de Hud 81 den anlıyoruz. “Sabah” ve “erken” vakitlerinin biri araya gelmesinden burada bir vurgulama olduğunu sonucunu çıkarıyoruz.

Diğer taraftan ayette geçen müstekırr “savuşturulması mümkün olmayan, devamlı olan, sadece onları etkileyip başkalarına tesir altına almayan” manalarını ifade etmektedir. Azabın devamlı olmasından helak olmalarına kadar, ya da ahirette de devam edecek bir azap olduğu neticesini çıkarıyoruz. İşte bu sabah vakti gelip çatan azap ne idi? Sorunun cevabını Hud 82 ile verebiliriz:

“Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık.” Demek ki onlara üç türlü ceza verildi: üzerlerine taş yağdı, ülkenin altını üstüne getiren depremle muamele edildiler. Bazılarının gözleri silme kör oldu. B.Bayraklı

Bu kıssanın suredeki diğer kıssalardan dikkat çekici bir farklılığı da, uyarıcıların gönderildiği topluluk için diğer kıssadakiler gibi “Firavun’un halkı” yerine أل فرعون [Firavun ailesi] ifadesinin kullanılmış olmasıdır. “Firavun’un yönetim kadrosu” anlamına gelen bu ifade, Firavun’un kendi kavmini özgür iradeden yoksun bırakacak kadar baskı altında tuttuğunu, onlara kendini zoraki rabb ve ilâh olarak dayattığını göstermektedir:

Derken topladı da seslendi: “Ben sizin en yüce rabbinizim” dedi. (Naziat/23-24)

Ve Firavun dedi ki: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh olduğunu bilmiyorum.(Kasas/38)

(Firavun,) “Benden başkasını ilâh edinirsen, and olsun ki seni zindana kapatılmışlardan kılarım!” dedi. (Şu ‘ara/29)

Çevresinde yakın kadrosundan başka irade sahibi bir kimsenin bulunmadığı Firavun, halkını en küçük bir konuda dahi kendisine karşı çıkamayacak duruma getirmiş, ezici ve acımasız bir diktatördü. Halkının göçmesine ve kaçmasına engel olduğu gibi, kimseye zihinsel özgürlük bile tanımıyordu. Nitekim kendi izni olmadan Allah’a inandıkları için sihirbazlarına olmadık cezaları reva görmüştü:

Sihirbazlar ise secde edenler olarak bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler, “Mûsâ’nın ve Harun’un Rabbine.” Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden o’na iman ettiniz ha! Şüphesiz bu, halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz. Ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama mutlaka kestireceğim, sonra da hepinizi mutlaka astıracağım.” Onlar da dediler ki: “Şüphesiz o takdirde biz Rabbimize dönücüleriz. Senin bizden intikam alman da sırf Rabbimizin ayetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslüman olarak al.” (A‘râf/120-126)

Aynı konu hakkında Tâ-Hâ/70–71. Ve Şu ‘ara/46-49. ayetlerine de bakılabilir.

Halkının tam anlamıyla mustazaf olması [tüm hareketlerinin kısıtlanmış, elinin kolunun bağlanmış olması] sebebiyle Peygamber iradesiz halka değil, irade sahibi Firavun ve yakın kadrosuna gelmiştir. Çünkü Firavun ve ailesi [yakın kadrosu] inanırsa, halkı da inanacaktı.

Ve hiç kuşkusuz Biz Mûsâ’yı ayetlerimizle Firavun’a ve onun ileri gelenlerine elçi göndermiştik. O zaman o, “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. (Zuhruf/46)

And olsun Mûsâ’yı Firavun’a, Hakman’a ve Karun’a ayetlerimizle ve açık bir delil ile elçi olarak gönderdik. Onlar da, “Bu bir sihirbaz, büyük bir yalancıdır” dediler. (Mümin/23-24)

Karun’u, Firavun’u ve Hakman’ı da (yakaladı). And olsun ki, Mûsâ onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki öne geçiciler değillerdi. (Ankebût/39)

Firavun’a git, o gerçekten azdı. (Tâ-Hâ/24) H.Yılmaz

Firavun ailesine de uyarıcılar gelmişti.

Bu ayette geçen âlî kelimesi “aile” anlamına gelmekle beraber, burada “toplum” u kast etmektedir. Aslında o dönemde Mısırı idare eden Firavunlar vardı. Onun için bir tek Firavunu değil de Firavun hanedanını gündeme getirmiş olabilir. Firavunlar hanedanı o dönemin kötülüğünün temsili olmaktadır. Cae “geldi” fiilinin öznesi en-nüzür “uyarıcılar” kelimesidir. Hâlbuki onları gönderen Allah’tır. Çünkü “git” veya “gidiniz” emrini veren Allah’tır (Taha 20/24,42) Yüce Allah “gidiniz” emrini verince onlar da emri yerine getirince haliyle gelmiş oldular. En-nüzür kelimesi çoğul olduğuna göre bu ifade, Firavun hanedanına birden fazla peygamberin geldiğine delil teşkil eder. B.Bayraklı

Lafzen, “kudret sahibinin yakalaması gibi onları yakaladık”. “Firavun halkının” özel olarak anılmasının sebebi, Mısırlıların, bu pasajın ve öncekinin atıfta bulunduğu antik çağdaki en gelişmiş ve en güçlü millet olmasıdır. M.Esed

43. Sizin kâfirleriniz, hitap, Mekke ehline, dolayısıyla Araplar'a ve son asır insanlarınadır. Yani ey bu zaman insanları! Sizin kâfirleriniz Onlardan hayırlı mıdır? Yani Nuh (a.s.)'un kavminden Firavun'a kadar helakleri zikredilen kâfirlerden daha mı kuvvetli yahut Allah'ın azabından kurtulmaya daha mı layıktırlar? Yoksa sizin için kitaplarda bir berâet mi vardır? Yani ahir zamanda yaşayan insanlar, ne kadar küfr ve isyan ederlerse etsinler Allah'ın yanında ceza ve sorumlulukları yoktur diye aklanmanıza dair semâvî kitaplarda bir açıklama mı vardır? 

H.Yazır

Sizin kâfirleriniz onlardan daha mı iyidir? Yoksa sizin için eski kitaplarda azaptan kurtuluş belgesi mi var?

Sizin kâfirleriniz Bu ifade ile Yüce Allah mümin toplumlara hitap etmektedir. Onlardan daha mı iyidir? Bu karşılaştırmayla, Kamer suresinde anlatılan Hz. Nuh, Ad, Semûd, Hz. Lut ve Firavun hanedan denen toplumlar kast edilmektedir. Yoksa sizin için eski kitaplardan azaptan kurtuluş belgesi mi var? Ayet, her devrin kâfirlerine hitap etmektedir. Zebur, Yüce Allah’ın gönderdiği vahiylerin yer aldığı kitaplardır. B.Bayraklı

Bu düşüncenin gerisindeki mantık şöyle özetlenebilir: “Bu sözde ilahî vahiyleri inkar eden bizler, çok geniş bir kitleyi oluşturuyoruz; ve görüşlerimiz bu kadar çok insan tarafından kabul edildiğine göre demek ki doğrudur ve bu nedenle sonunda üstün gelecektir”. Başka bir deyişle, “hakikat inkârcıları” olarak tanımlanan halk, güçlerini yalnızca “çoğunluğun görüşü ”nü temsil etmelerine bağlamaktadırlar -tamamen materyalist bir dünya görüşüne dayanan bir kuruntu.

M.Esed

44. Yoksa biz yardımlaşan düzenli bir topluluğuz, öcümüzü alır kendimizi kurtarırız mı diyorlar? Bu, son asrın insanlarında cemiyet ve medeniyet vasıtalarının çoğalacağına ve onunla iftihar edileceğine delalet eder.

H.Yazır

44. Yoksa onlar: Biz üstün olan bir toplumuz mu diyorlar?

Hz. Peygamber dönemindeki kafirler gibi geleceğin nesillerindeki kafirlerin kuruntuları burada gündeme getirilmektedir.. genelde kafirler, kendi inançlarının, fikirlerinin, ideolojilerinin yaygın olduğundan dolayı büyük bir topluluk olduklarını ve bu nedenle de ilahi vahyi savunan müminlere karşı zafer elde edeceklerini savunurlar. Kendilerini dev aynasında görürler. Yüce Allah da onların bu böbürlenmelerinin yersiz olduğunu bu soruyla ifade etmektedir. Aslında bu soru, onların mağlup olacağına işaret etmektedir. Geçmişteki o güçlü toplumlar nasıl Allah tarafından çökertildi ise, bunlar da çökertilecektir. Onlar için zafere ulaşmak mümkün değildir. B.Bayraklı

Hz. Peygamber'in, bu ayeti Bedir Savaşı'nın hemen öncesinde tebliğ ettiği gerçeği (bkz. 8:10, not 10), birçok müfessiri, bu ayetin Müslümanların gelecekte müşrik Kureyşlilere karşı zafer kazanacaklarını haber veren bir öngörü olarak vahyedildiğini kabul etmeye yöneltmiştir. Bu yorum mümkündür ama yine de yukarıdaki pasajın, önceki notta açıklanan daha geniş, zamanlar üstü bir anlama sahip olduğuna inanıyorum. Bu görüş, günahkâr toplumun bir bütün olarak bu dünyada uğrayacağı manevî/ahlakî ve toplumsal yıkım dışında bilinçli günahkârlığının öteki dünyadaki sonuçlarından da söz eden müteakip ayetlerce de desteklenmektedir.

M.Esed

45.Yakında o topluluk hezimete uğrayacak [bozguna uğrayacak] ve arkalarını dönerek kaçacaklardır.

O dönemde, bir kısmı çaresizlik içinde Habeşistan’a göç etmiş olan, diğer kısmı ise Peygamberimizle birlikte Mekke’de kuşatma altında bulunan Müslümanlar, mazlum, çok mağdur ve hatta bazıları neredeyse açlıktan ölecek hâle gelmiş bir durumda idiler:

Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır. (Bakara/214)

Böyle zor bir dönemde bu tablonun tersine dönebileceğini değil iddia etmek, hayal etmek bile mümkün değildi. Bu nedenledir ki; Kureyş müşriklerinin çok güvendikleri ve gururlandıkları kuvvetlerinin kırılacağını, kalabalık ordularının işe yaramayacağını ve cari sistemlerinin çökeceğini hicret ’ten beş yıl önce beyan eden bu âyet bir mucizedir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği bu haber aynen gerçekleşmiş ve müşrikler Bedir savaşı’ndan acı bir bozguna uğramışlardır.

Tarih kitaplarından okunmasını önerdiğimiz bu savaşta, sayıları 305 kişiden ibaret olan Müslümanlar, donanım olarak kendilerinden kat kat üstün durumdaki 1.000 kişilik müşrik ordusunu mağlûp etmiş ve onları tıpkı âyette söylendiği gibi arkalarını dönüp kaçmak zorunda bırakmışlardır.

Müşriklerin Bedir savaşı’ndan uğradıkları bozgun, onların bu dünyada karşılaşacakları son bozgun olmadığı gibi, başlarına gelecek en ağır ve en dehşetli bozgun da değildi. Bu, geçmişte böyle olduğu gibi, her zaman da böyle olmaya devam edecektir. 

H.Yılmaz

45. Lakin o topluluk muhakkak bozulacak ve arkalarını döneceklerdir. İbnü Ebi Hatim, Taberaní (Evsat'da) ve İbnü Merduye, Ebû Huseyre'nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: ayetini Allah Teâlâ, peygamberine Bedir gününden önce Mekke'de iken indirdi ve Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle dedi: "Ya Resulullah hangi cemiyet bozulacak?" dedim, vakta ki Bedir günü oldu ve Kureyş topluluğu bozuldu. Rasulullah’a baktım arkalarından kılıcı çekmiş ayetini okuyordu. Bu suretle söz konusu âyetin Bedir günü için bir mucize olduğu anlaşıldı." 

H.Yazır

45. Yakında o topluluk mağlup olacak ve sırtlarını dönüp kaçacaklardır.

Bir topluluğun mağlup olmasının nedeni ne olabilir? Sorunun cevabını verebilmemiz için Haşr 14 e gitmemiz gerekiyor:

“Sen onları derli toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.”

Bu topluluk aklını kullanmadığı için kalpleri de dağınıktır. Kalplerinin dağınık olması, onları mağlubiyete götürecek ve sırtlarını dönüp kaçacaklardır. B.Bayraklı

Lafzen, “onlar için belirlenmiş zaman” (mev‘iduhum).

M.Esed

46.Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır.

Bir önceki âyette müşriklere bu dünyada uğrayacakları bozgun bildirilmiş, bu ayetten itibaren ise uğrayacakları en müthiş ve nihaî bozgun anlatılmaya başlanmıştır.

BÜYÜK RANDEVU: Müşriklerin “o saat” te karşı karşıya kalacakları durumu tasvir eden ادهى [edhâ] sözcüğü, “kurtulma çaresi olmayan en büyük belâ ve musibet” demektir. Bu sözcükle müşriklere arkalarını dönüp kaçtıkları bozgunla işlerinin bitmediği, onlara verilen esas randevuda [o saatte, kıyamette] durumlarının bundan daha feci, daha acı olacağı açıklanmaktadır. Böylece bu dünyadaki bozgunun onlar için son değil, bir başlangıç olduğu bildirilmektedir. Dünyadaki bozgundan daha acı olacak olan bu asıl bozgun, kendilerine azabın vaat edildiği ve büyük bir facia yaşayacakları kıyamet saatinde gerçekleşecektir. Çünkü âhiret azabı dünyada gördükleri ve görecekleri bütün azaplardan daha dehşetli ve daha acıdır. Tufandan kasırgaya, şimşekten taşları savuran müthiş rüzgâra, Firavun ile yandaşlarının güçlü ve sert şekilde yakalanışlarına varıncaya kadar, Kur’ân’da sahne sahne anlatılan tüm dünyevî azaplardan daha korkunç ve tüyler ürpertici olan âhiret azabından kurtulmak mümkün değildir. 

H.Yılmaz

46. Daha doğrusu kıyamet saati onlara vaat edilen asıl saattir. Yani o bozgun, onların tam cezaları değil, bir başlangıçtır. Asıl miatları yani kendilerine azabın vaat edildiği zaman kıyamet saatidir. O saat ise daha büyük bir dâhiyedir. Dâhiye, kurtulma çaresi olmayan bela ve musibet demektir. Ve daha acı, daha beterdir.

H.Yazır

46. Doğrusu kıyamet saati onların azap vaktidir. O saat daha dehşetli ve daha acıdır.

Bu dünyada mağlup olacaklar ama daha dehşetli, daha acı, daha korkunç olanını, zamanı belirlenmiş olan kıyamet anında tadacaklardır. Ayette geçen edhâ “daha belalı” demektir. Emerr de, “daha acı” anlamına gelmektedir. Demek ki onlar bu dünyada mağlubiyetin acısını tadacaklar ama kıyamet anında daha korkunç ve acı olanla karşı karşıya kalacaklardır. Çünkü onların işledikleri suç ve günah hem dünyada hem de ahirette cezalandırılacaktır. B.Bayraklı

Muhakkak ki suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler.

Bu ifade her ne kadar o dönemdeki Mekkeli müşrikleri işaret ediyorsa da, âyetin hükmü geneldir. Dolayısıyla âyette geçen “mücrimler” [suçlular] sözcüğü ile hem şirk koşan, Allah’ın öldükten sonra diriltmeye gücü olduğuna inanmayan, haşri inkâr eden, peygamberleri ve uyarıları yalanlayan suçlular, hem de o dönemin öncesinde ve sonrasında çılgınlıklar, delilikler, sapıklıklar sergileyerek yanlış yolda helâke giden şaşkınlar kastedilmiştir:

Ve onlar, “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabb’lerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. De ki: “Size görevlendirilmiş ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” Suçluları, Rabb’lerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak, “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidayetini verirdik. Velâkin Benden, “Bütün cinlerden ve insanlardan [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım” sözü hakk olmuştur. (Secde/10–13)

Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister; sonra kendini kurtarabilsin. Hayır… Hayır… O, alevlenen bir ateştir. Derisini kavurup soyan. (Meâric/ 11 –16)

Suçlular simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutuluverirler. Peki, siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz? İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir. Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahman/41–44)  

H.Yılmaz

47. Şüphe yok ki, suçlular -gerek öncekiler gerek sonrakiler- sapıklık içinde, yanlış yolda helake giden şaşkınlık ve çılgın ateşler içindedir yahut çılgınlıklar, delilikler içindedirler. 

H.Yazır

47. Şüphesiz suçlular bir sapıklık ve çılgınlık içerisindedirler.

Ayetler suçluların bu dünyadaki durumlarını anlatmaktadır. İnkâr edenler bu dünyada hem yoldan çıkmış hem de ateş içerisindedirler. Çünkü su ’ur “ateşler” demektir. Bunların nefsi öylesine yanıyor ki, tüm erdemlerini, düşüncelerini ve gönül ülkesini yakıp kül etmektedir. Aslında sa ’ir, “cehennem ateşidir”. Onlar bu dünyada hayatlarını cehenneme çevirmişlerdir. Cehennem ateşlerini buradan yakıp götürmektedirler. Sapıklıkları Allah’ın yolundan çıkmalarını, alevler içinde olmaları da akıllarını kullanmamalarını, yani deliliklerini ifade etmektedir.

Yüce Allah’ın yolundan çıkanlar kendilerini ateşler içinde bırakmaktadırlar. Ateş her şeyi yakıp kül eder, onlar da insanlıklarını ve Allah katındaki değerlerini yakıp kül etmektedirler. B.Bayraklı

O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekarın [Cehennemin] dokunuşunu tadın!”

Korkunç kıyamet sahnelerinden birini daha gözler önüne seren bu âyette, âhiret azabının bütün dünya azaplarından daha acı ve dehşetli olduğu vurgulanmaktadır.

Dünyadaki böbürlenmelerinin, güçlerine güvenerek şımarmalarının, insanlara tepeden bakmalarının karşılığı olarak yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak olan suçlular, bu sürüklenme sırasında ayrıca itilip kakılarak, paylanarak da aşağılanacaklardır.

Bu azapları dile getiren başka iki örnek de şunlardır:

En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır. (A‘lâ/11–13)

Evet, ayetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her yanışında, cezayı tatmaları için derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten Allah azizdir, hakîmdir. (Nisâ/56)

Müddessir sûresi ’nin tahlilinde değişik anlamlara gelebileceğini söylediğimiz سقر [sekar] sözcüğünün buradaki anlamı, “cehennem” olup özelliklerinden bir kısmı aşağıdaki ayetlerde belirtilmektedir:

Onu [“Kur’ân beşer sözüdür” diyeni] yakında sekar’a [cehenneme] yaslayacağım. Bilir misin nedir sekar [cehennem] ? O [sekar/cehennem] , bırakmaz [baki kılmaz] ve de terk etmez [yok etmez] . O [sekar/cehennem] , deriler için yakıp kavurandır. Onun [sekar ’ın/cehennemin] üzerinedir on dokuz. (Müddessir/26–30)

Âhiret günü cehennemde suçlulara söylenecek olan, Sekarın [cehennemin] dokunuşunu tadın! Sözü, Arap örfüne uygun bir ifade olup insana sanki azap hemen, şimdi başlayacakmış hissini vermekte, âdeta söz konusu dokunuşun bütün organlarda ve benlikte hissedilmesini sağlamaktadır.

H.Yılmaz

48. O yüzleri üstü cehennem ateşi içinde sürüklenecekleri gün, onlara denecektir ki tadın bakalım sekarın dokunuşunu, bir ismi de sekar olan cehennemin dokunuşu, okşayışı neymiş, nasılmış?

Sekar, gibi güneş çalması denilen bir nevi yakmadır ki, rengi değiştiriverir. Sekar, bu mânâdan alınarak cehenneme isim yapılmıştır ki, alemiyyet ve müenneslikten dolayı gayr-i munsarıftır. Kelimenin yabancı olduğunu söyleyenler de vardır Müddessir Sûresi'nde bu kelime, "Sen biliyor musun, Sekar nedir? Hem bırakmaz, hem vazgeçmez, insanın derisini kavurur, üzerinde on dokuz melek vardır." (Müddessir, 74/27,28,29,30) diye tarif edilmiştir. 

H.Yazır

48. Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine: Cehennemin dokunuşunu tadın denir.

Ayette geçen yüshabûn, kelimesi “sürüklenirler” anlamına gelmektedir. Bu dünyada sapıtan ve tüm manevi şahsiyetini ateşe verip yakan suçlular, ahirette yüzüstü sürüklenerek cehenneme götürüleceklerdir. Bu ayet, Mülk suresinin 22 ayetine işaret etmektedir:

“Şimdi bir düşünün, yüz üstü kapanarak yürüyen mi, yoksa doğru yolda dimdik ayakta yürüyen mi daha iyidir? Bu dünyada aklını kullanmayan ve iman etmeyenler, aslında sürüngenler gibi sürünmektedirler. Aklına kullanıp iman edenler de dimdik ayakta yürüyüp hedefine doğru yol almaktadırlar.

İşte bu dünyada inkar edip akılsızca sürüngenler gibi sürünenler öteki âlemde de yüzüstü, sürüngenler gibi cehenneme götürüleceklerdir. Sürüngenler gibi cehenneme götürülen mücrimlere, suçlulara, “şiddetle yakan cehennem azabını tadın “ denecektir. Ayette geçen sekar, “aslında güneşin şiddetli bir şekilde yakması” anlamına gelmekte, burada ise “şiddetli bir şekilde yanan cehennem” i ifade etmektedir.

Onlar bu dünyada Yüce Allah’ın uyarılarını, mesajlarını yakıp kül etmek için şiddetle muhalefet ediyor, müminlerin hayatını cehenneme çeviriyorlardı. Onlara kurdukları tuzaklarla ıstırabın tadını tattırıyorlardı. Aynı şekilde onlara da cehennemin ateşi tattırılacaktır. Suçlarına göre ceza olacağından bu tarz muamele göreceklerdir.

Bu dünyada inkâr dişlerinden akıttıkları zehirlerle, yılan gibi müminleri zehirliyorlardı. Hayatı onlara dar ediyorlardı. Şimdi de sürüngenler gibi ahirette sürünerek, zehirlerin alevini tadacaklardır. B.Bayraklı

49.Şüphesiz ki, Biz her şeyi, evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık.

Âyet, her şeyin Allah’ın ilminde takdir edilmiş bir kader [ölçü] çerçevesinde meydana geldiğini bildirmektedir. Evrendeki hiçbir şey boşuna, amaçsız, plânsız, rastgele meydana gelmemiş, her şey belirli bir amaca yönelik olarak önceden yapılmış bir plân dâhilinde yaratılmıştır:

Ve O [Allah] suyu gökten ölçüyle indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. (Zuhruf/11)

Bu âyet, Peygamberimizin yaşadığı devirden bir hayli zaman sonra, bir takım gruplarca maksadına uygun olmayan şekillerde yorumlanmış ve ortaya Kaderiye ve Cebriye gibi birbirine zıt düşünce ekolleri çıkmıştır. Rivayetler kanalıyla oluşmuş bu ekolleri ve düşüncelerini aktarmaya gerek görmüyoruz. Bizim bu ayetten anladığımız, Rabbimizin evrene gözle görülen, bilimsel yöntemler ile tespit edilebilen somut ölçüler koyduğu ve tüm varlıkları göz alıcı tasarımlarla biçimlendirdiği gerçeğidir.

H.Yılmaz

49 Çünkü biz, her şeyi bir kader ile yaratmışızdır. Her şeyin, meydana gelmeden önce ezelde, Allah'ın ilminde takdir edilen bir kaderi, yani ilmî bir değeri vardır ki, kazasının cereyanı, fiilen yaratılışı, o kadere göre vâki olur. Onu başkası istediği gibi yönlendiremez ve mecbur tutamaz. Onun için suçlu, kendi keyf ve iradesine göre suçun mahiyet ve kaderini değiştiremez. Kaderde sonucu bedbahtlık, sorumluluk ve mahkûmiyet ile cehenneme götürmek olan suç ve günahı, sevab ve mutluluk vesilesi yapılamaz. Onun için suçlular suçlu olduklarından dolayı sapıklık ve azab içindedirler.

H.Yazır

Şüphesiz her şeyi bir ölçüye göre yarattık

Bizim “ölçü” diye tercüme ettiğimiz kelime kader kelimesidir. Ayeti “Her şeyi bir kaderle yarattık” şeklinde de tercüme edebilirdik. Kelimeyi, “ölçü” anlamında alırsak bu defa da ayeti şu şekilde açıklayabiliriz:

Her şeyi bir ölçü ile yaratmayı öncelikle yorumunu yapmakta olduğumuz kamer suresine göre açıklamamız gerekiyor. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetten önceki ayete dönersek şu ifadeyi buluyoruz:

“Yüzüstü ateşe sürüklendikleri gün kendilerine: Cehennemin dokunuşunu tadın denir.” Bu ceza onların inkârına ve yaptıkları davranışlara verilmektedir. Şimdi 49 ayeti devreye sokarsak şu neticeye varırız: Amellere verilen ceza, ölçü iledir. Amel ile ceza arasında denklik denen bir ölçü vardır.

Böylece hukukta, özellikle ceza hukukunda “ölçü” nün önemi ortaya çıkar. Cezada ölçü olmazsa, adalet ortadan kalkar. Bunun anlamı ceza ile suç arasındaki denkliği ortaya koymaktadır. Bu neticeden hareketle, diğer bir neticeye varabiliriz. Yüce Allah hukukta, özellikle ceza hukukunda bir devrim yapmış, ceza hukukuna “ölçüyü”, “denkliği” getirmiştir, diyebiliriz. Buna daha önce Şura 40 ta değinmişti: “Bir kötülüğün cezası ona denk bir kötülüktür.” İşte buna “ölçü” denmektedir.

Yaratmadan kasıt, maddi yaratma ise, Yüce Allah’ın tabiattaki tüm bileşimleri, elementleri, biyolojik varlıkları bir ölçü içinde yarattığı anlamına alabiliriz. Havadaki, sudaki gazların bileşimi “ölçü” ile yaratmıştır. Tüm canlıların maddi yapısındaki sistem bir “ölçü” ile yaratılmıştır. Hücrelerin yapısından organlara, oradan vücudun tamamına varıncaya kadar her şeyde, hem yapısal hem de işleyiş bakımından bir ölçü vardır.

Gök cisimlerinde, güneş sisteminde her şeyin hem yapısında, hem de aralarındaki çekim kanununda bir ölçü vardır. Güneşin ışığında ve dünyaya yaklaşımında veya uzaklaşmasında bir ölçü vardır, bu ölçünün bozulmasının, dünyayı ve diğer gezegenleri ne hale getireceğini düşünürsek, ölçünün önemi ortaya çıkacaktır. İşte Yüce Allah her şeyi bir ölçü ile yarattığını söylerken, yaratılış kanunun ölçü içinde gerçekleştiğine dikkat çekmektedir.

“Yüce Allah her şeyi bir kader ile yaratmıştır” derken şuna da işaret etmiştir. Şeftaliye şeftali, armut’a armut ürünü vermeyi, yılana yılan davranışı, aslana aslan davranışı, insana da insan davranışı sergileme kaderi vermiştir. Onlar bu kaderin dışına çıkamazlar, ama insan, insan olmanın kaderinin dışına çıkıp ölçüyü kaybettiği için sapıklık içindedir. O kaderini yakıp kül ettiği için kaderi olmayan cehenneme gitmektedir. Cehenneme yüz üstü sürünüp gitmek insanın kaderi değildir ve olmamalıdır. Ama insanın kaderi cennete gitmektir. Biyolojik yapının genleriyle oynandığında nasıl ölçü bozulup biyolojik yapı kendi kaderini kaybederse, manevi yapımızın genleriyle de oynanamaz. Kâfir, bu manevi yapının genleriyle oynadığı için ölçü ve dengeyi bozduğundan cehennemi hak etmektedir.

Bundan hareket ederek şunu söyleyebiliriz: Yüce Allah insanın iç âleminde de, psikolojik yapısında da bir ölçü koymuştur. Akıl, gönül ve nefis bu ölçülere göre çalışacaktır. Oradaki ölçü ve denge bozulmamalıdır. Bu iç ölçü ve dengeler sistemini korumak, hem de davranış, yani ahlaktaki ölçü ve dengeleri sağlamak için gelmiş bir kitaptır. Davranışlardaki ölçü ve dengeler, ahlaktaki ölçü ve dengeleri temin edecektir.

Yüce Allah kendi yaratışındaki ölçüyü niçin bahsetmektedir? Sorunun cevabını Sebe 11 ile verebiliriz: “Dokumasını ölçülü yap.” Yüce Allah, Hz Davud’a bu emri verirken, tüm insanlığa yaptığı her işte, ürettiği her malda, özellikle sanayide ölçülü olmasını, ölçüyü kullanmasının zorunluluğunu bir ilke olarak bırakmaktadır. Teknolojide ölçü, imalatta ölçü derken, parçayı anıp bütünü kast etme kuralınca, her işimizde ölçülü olmanın öneminede vurgu yapmaktadır. Sebe 11 in devamında “İyi işler yapın” dendiğine göre, ölçülü işin iyi iş olacağına işaret edilmektedir diyebiliriz.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah yaratma kanunundaki ölçü onun sanatsal yönünü de oluşturmaktadır. Kâinatın maddi yapısındaki ölçüyü ahlaka, manevi yapımıza yansıtmamız eğitimin kalitesini belirleyecektir. B.Bayraklı

Bir şeyi bir kere buyurduk mu o, göz açıp yumma süresi gibi kısa bir zamanda oluverir. Yani, kıyameti getirmek için bizim ne bir hazırlığa ne de bir zamana ihtiyacığımız vardır. Bir emrimiz kâfidir.  

Mevdudi 

Yani, Allah'ın bir şeyi yaratmak “istemesi” ile onu “yaratması” arasında bir zaman farkı ve bir kavramsal farklılık yoktur, çünkü “O, bir şeyin olmasını istediği zaman ona sadece “Ol!” der -ve o (şey hemen) oluverir” (2:117, 3:47, 16:40, 19:35, 36:82 ve 40:68). “Göz kırpma” ile karşılaştırma, elbette ki yalnızca deyimseldir, yani insanın bazı şeyleri anında kavramasını ifade etmektedir. Bu bağlamda -ayetin devamından görüleceği gibi- Allah'ın dilediği zaman günahkâr bir toplumu yok edebilmesindeki sürate işaret etmektedir.

M.Esed

Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tektir.

Bu âyette Mekkeli müşriklere geçmişte yaşamış inkârcıların acı sonları ima edilerek şöyle denmektedir: “Kıyameti getirmek için Bizim ne bir hazırlığa ne de bir zamana ihtiyacımız vardır. Bir emrimiz kâfidir.”

Yüce Allah, bir önceki âyette değindiğimiz benzersiz ve mükemmel tasarımcılığı ile tasarladıklarını sınırsız gücünü kullanarak en basit işaretle ve bir anda gerçekleştirir. Gerçekleştirilen işlerin büyük veya küçük olması O’nun için önemli değildir. Çünkü “büyüklük” ve “küçüklük”, insanların ölçülerine göre olan bir farklılıktır. İnsanların kendi sınırlı güçlerine göre algıladıkları ve tanımladıkları büyüklük veya küçüklük gibi durumların Allah’ın sınırsız gücü karşısında hiçbir önemi yoktur. Aynı şekilde “zaman” da insanlara özgü bir kavramdır ve bir başlangıç ile bir sonu ifade etmektedir. Oysa Allah her yönüyle sınırsız [sonsuz] olduğu için zamanın da ötesindendir. Sınırlı [sonlu] olan her şey sınırsızlık [sonsuzluk] içinde bir nokta durumunda olacağından, Allah’a göre her şey zaman içinde ve bir sürece bağlı olarak değil, birdenbire olur. Varlıklar birdenbire meydana gelir, birdenbire değişir, başkalaşır ve birdenbire yok olur. Evrendeki bütün varlıklar gibi insanlığın yaratılması da Allah için bir anda olmuştur. Ölmeleri de bir anda olmaktadır, tekrar diriltilmeleri ve hesaba çekilmeleri de bir anda olacaktır. Kısaca, Allah’ın zamana ihtiyacı yoktur.

Yüce Allah, bir şeyi yaratmak istediğinde ona, “Ol” der, o da oluverir:

Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. (Yâ-Sin/82)

Müşriklere, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının yok edilmelerinin bir tek sözle ve birdenbire gerçekleştirildiği hatırlatmakta ve kendilerinin de aynı akıbete uğrayabilecekleri ihtar edilmektedir.

H.Yılmaz

50. Kader, kulun cüz'î iradesine zıt da değildir. Çünkü ihtiyarı fiillerin meydana gelmesi için cüz'i irade dahi kaderin içinde yer almaktadır. O yaratma ve fiilin nasıl olduğuna yani kaderin kaza ile cereyan etmesine gelince bizim emrimiz de, yani işimiz yahut herhangi bir şeyi yaratmak için verdiğimiz emir de başka değil ancak birdir. Bir kelimeden veya bir bakıştan ibarettir. Gözle bir bakış gibi, gözle seri bir bakış ânı, yani bir şuur ânı gibi ki, "Onun işi, bir şey yaratmak istediği vakit sadece "ol" demektir ve o şey derhal oluverir." (Yasin, 36/82) buyrulduğu üzere bir "kün" emrinden ibarettir. Hakikatte tam sebep, bu "kün" emridir. Sebep, meydana gelince, yani "kün" emri vuku bulunca, sebebin sonucu da hemen oluverir ki bu da yaratmadır. Onun için o cemiyetler nasıl bozulacak, o saat nasıl olacak, suçlular o takdire nasıl sürüklenecek diye tereddüde mahal de yoktur. "Ol" deyince hepsi olur.

H.Yazır

Bizim bir şey emretmemiz göz açıp kapama gibi anlık bir iştir.

Yüce Allah yaratırken bir emir verir, O’nun emri sadece birdir. Bir bakıma bir göz kırpma gibidir. Yüce Allah’ın bu açıklaması, konuya bizim beynimiz, idrakimiz ve anlayışımız açısından bir yaklaşımı ifade etmektedir. Göz kırpmayı iyi bildiğimiz için yaratma işini de onunla anlatmaktadır. El-lemh, “göz kırpması ve acele ile bakmak” anlamlarına gelmektedir.

Yüce Allah emri bir defa vermekte, o da göz kırpması kadar sürmektedir. Bir önceki ayette kader kelimesi, bu ayette de “kaza” denen oluşum gündeme getirilmektedir. Bir şeyi planlamak, kanuna bağlamak, takdir etmek” kader, “o planı, kanunu hayata geçirmek” de kaza olmaktadır. Ayete şu şekilde yaklaşabiliriz: Yüce Allah’ın bir şeyi yaratmak istemesi ile onu yaratması arasında bir bakış anı kadar bir zaman dilimi vardır. Emir ile o şeyin oluşmaya başlaması hemen hemen aynı zamanda olmaktadır. Bir şeye ol dediğinde, o şey de hemen oluşmaya başlar. Bunun çeşitli ayetlerde şöyle ifade etmektedir.

“Allah, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece: Ol der, o da hemen oluşmaya başlar.” (Bakara 2/117)

“Bir şeyi yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı: Ol demekten ibarettir. O da hemen oluşmaya başlar.” (Yasin 36/82)

Buna benzer pek çok ayet Kuran da yer almaktadır. Bu da bize Yüce Allah’ın yaratma eylemini, yarattıklarıyla olan ilişkisini, her an yarattığını, yaratmada sonsuz kudrete sahip olduğunu ve yaratmada asla aciz olmadığını ifade etmektedir. B.Bayraklı

Ve and olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O hâlde var mı bir düşünen?

Mekkeli müşrikleri muhatap almakla beraber aslında bütün insanlığa hitap eden bu âyette, tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün ilâhî mesaj yalanlayıcılarının helâk edildiği bildirilmekte ve şöyle seslenilmektedir: “Size benzeyen inkârcıları helâk ettik. Siz de helâk olmak üzeresiniz [o saat yaklaştı, ay yarıldı] . İş işten geçmeden aklınızı başınıza toplayın. Yok, mu gördüklerini düşünce süzgecinden geçirip ders alan?” 

H.Yılmaz

Hem benzerlerinizi hep helak etmişizdir, düşünseniz siz de gitmek üzere bulunduğunuzu anlarsınız. Fakat hani düşünen? Denilebilir ki, dünyadan kötüler de gidiyor, iyiler de, fâniliği ve helaki düşünmekten ne çıkar?

H.Yazır

51. Andolsun ki Biz, sizin benzerlerinizi hep helak ettik. Düşünen var mı?

Yüce Allah Hz. Peygamber döneminde yaşayan kâfirlerle, kâfirler topluluğu ile geçmişte helak ettiği toplumlar arasında bir benzerlik kurmaktadır. Bir bakıma bu benzerliği kurmakla, onlara bir tehdit yağdıracak uyarısını yapmaktadır. Aynı sebeplerin aynı şartlar altında aynı neticeleri doğuracağına dikkat çekmektedir. Bir bakıma sebeplerin ve şartların oluştuğunu, geriye kalanın ise helak denen netice olduğuna işaret etmektedir.

Düşünüp ibret veya ders alacak var mıdır? Sorusunu sorarken, insan akılının geçmiş olguların yaşanan hayata ışık taşımasını, çözüm üretmesini istemektir. Bir bakıma düşünme denen beyin eyleminin helaki önleyeceğini vurgulamkatadır. B.Bayraklı

Yani, eskiden vahyedilmiş metinler (zübür) iyi ile kötünün anlamını onlara açıkça gösterdi, ama onlar bu öğretiyi isteyerek göz ardı ettiler veya bilerek reddettiler. Yukarıdaki ayet, birinci olarak, bütün vahyedilmiş dinlerdeki temel ahlakî öğretilerin aynı olduğunu, ikinci olarak da Allah'ın “bir toplumu, [doğru ile eğrinin anlamı konusunda] bilgisiz/habersiz olduğu sürece, yaptığı yanlışlıklardan dolayı yok etmeyeceğini” gösterir (bkz. 6:131-132, 15:4, 26:208-209 ve ilgili notlar).

M.Esed

52–53.   Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kitaplardadır, kayıtlardadır] . Ve küçüğün, büyüğün hepsi de satır satır yazılmıştır.

Geçmiş toplumların helâkine sebep olan her şey istisnasız olarak kitaplarda, amel defterlerinde yazılıdır. Dolayısıyla inkârcıların hesapları, feci şekilde yok edilişleri ile kapanmış değildir. Bütün yaptıkları yazılı olarak kaydedilmiş olduğundan, hiçbir ayrıntının ihmal edilmediği hesaplaşma gününde bu kitaplar karşılarına getirilecek ve kendilerine okutturulacaktır:

Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış!” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Ve her insanın kuşunu [uğurunu-uğursuzluğunu] boynuna doladık. Kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız da, “Kendi kitabını oku! Bugün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter!” (İsra/13-14)

Dolayısıyla, hiç kimse yaptıklarının unutulacağını zannetmemelidir:

Ve inkâr edenler, “Bize o saat [kıyamet] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama gaybı bilen Rabbime and olsun o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır.(Sebe/3)  H.Yılmaz

Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.

İnsanların yaptıkları küçük büyük ameller, kayd altına alınmaktadır. Ayette geçen müstetar, “yazdı” anlamına gelen setara den türemiştir. Bizim bildiğimiz satır da bu anlamdan gelmektedir. Demek ki, amellerin küçüğü, büyüğü varmış. Bundan hareketle, büyük günah, küçük günah kavramlarına varabiliriz.

Demek ki, yazılı olan bir belge en büyük delildir. Onun içindir ki, borçlar hukukunda borcu yazıya dökmek, onu yazılı olarak belgelendirmek Kuran’ın öngördüğü bir işlemdir. (Bakara 2/282) B.Bayraklı

Hiç şüphesiz, takvâ sahipleri cennetlerdedir, ırmaklardadır/ aydınlıklardadır.

Kara haber, korku, acı, yakalanma, yok edilme sahneleri ile dolup taşan iç karartıcı tablolar artık bitmiş ve bu âyetle mutluluk tablolarının yer aldığı bir huzur mesajı başlamıştır.

Âyette geçen نهر [neher] sözcüğü “nehirler, ırmaklar” demektir. Ama çoğulun çoğulu kalıbında olduğu kabul edilmek suretiyle نهار [nehâr=gündüz] sözcüğünün çoğulu, yani “gündüzler, aydınlıklar” anlamına da gelir. Cennette gecenin olmaması dolayısıyla burada bu anlamı da uygun olan sözcüğün, “gündüzler” manasında nühür şeklinde okunuşu da mevcuttur.

H.Yılmaz

54. Zira şüphesiz muttakiler, küfür ve isyandan korunanlar cennetlerde ve nur cereyanı içindedir. Burada neher ‘in "nehr" gibi ırmak mânâsına ifade ettiği ilk olarak akla gelirse de, nehâr maddesinden nur ve aydınlık mânâsına olması daha güzeldir.

H.Yazır

Takva sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarındadır.

Takva denen ruh olgunluğuna ulaşan insanlar, ahirette cennetlerde ve ırmakların kenarlarında olmakla ödüllendirileceklerdir. Çünkü onların bu dünyada cennet gibi bir beyin ve gönülleri vardı. Nefislerini kontrol altına aldılar, çöl olan nefis ülkelerine nehirler akıttılar. Akıldan ve gönülden çıkan ırmakları oralara götürdüler. Ahirette de Yüce Allah onlara bu amellerin karşılığını verecektir. Onlar bu dünyada akan nefsin vahşi ırmağının önüne engel koydular ve davranışlarını ona teslim etmediler. Şimdi de cennet ırmakları ile ödüllendirileceklerdir. B.Bayraklı

Çok güçlü kralın yanındaki [huzurundaki] doğruluk oturma yerlerindedirler.

MAK‘AD-I SIDK: مقعد صدق [mak‘ad-ı sıdk] ; “sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi” ya da “doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi mümkün olmayan, yok olma ihtimali de bulunmayan sabit makam veya mevki” demektir.

“Çok kuvvetli iktidarı olan”, “Kudretinin sonu olmayan kral”, “Pek büyük mülk sahibi”, “Şahlar şahı” vurguları ile Allah kastedilmiştir. “Melik” ve “muktedir” isimlerindeki tenvin ise azamet içindir.

Âyette bahsedilen kişilerin Allah’ın “yanında, huzurunda” olmaları, mekân bakımından bir yakınlığı değil, onlara makam, mevki, şan bakımından verilen pâyeleri ifade eder. Takvâ sahiplerinin böyle yüce bir huzurda bulunduklarının ifade edilmesiyle bu kimselerin kavuşacakları güven ve rahatlık anlatılmak istenmiştir. Allah tarafından muttakilere sunulan bu makam ve nimetlerin daha iyi anlaşılması için Kur’ân’daki konuyla ilgili diğer pasajların da okunmasını tavsiye ediyoruz. Özellikle Vâkıa/10–40 ayetleri bu konuda ayrıntılı sahneler içermektedir. Bu mutluluk tabloları Kur’ân’da birçok kez değişik üslûplarla anlatılmıştır.

Örnek:

Kesinlikle muttakiler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar/kurtuluş mekânları; sulak bağlar, bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri] , dolu dolu su kapları vardır. Orada boş söz ve yalan duymazlar. (Nebe/31–36) 

H.Yılmaz

55. Sıdk mak'adında, yani sıdk meclisi, doğruluk sandalyesi, ya da doğru kimselere mahsus olan, yalan söylenmesi ve ortadan yok olması ihtimali olmayan sabit bir makam ve mevkide gayet iktidarlı, yani kudretinin sonu olmayan bir kralın: Pek büyük mülk sahibi bir şahlar şâhının yüce huzurunda ki o, Allah Teâlâ'dır. "Melik" ve "Muktedir" isimlerinde bulunan tenvin, azamet (büyüklük) içindir. Denilmiştir ki, Allah Teâlâ burada, yüce huzuru yakınlığı üstü kapalı, muktedir kelimesini nekre (belirsiz) olarak zikretmekle, mülk ve kudretinin hakikatini akılların idrak edemeyeceğine ve onun yüce huzuruna yakınlığın, "Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği." kabilinden tarif ve beyana sığmayacak gayet büyük bir saadet ve keramet olduğuna işaret buyurmuştur. Âlûsî der ki: "Bazı eserlerde zikredildiğine göre duanın kabul olmasında bu iki yüce ismin keyfiyeti büyüktür." İbn Ebi Şeybe Saîd b. Müsseyyeb'den şöyle dediğini nakletmiştir: "Mescide girdim, sabah oldu zannediyordum. Meğerse uzun bir geceymiş. Benden başka kimse de yoktu. Uyumuşum, arkamdan bir hareket işittim, korktum. Ey kalbi korku dolan, korkma da: "Allah'ım şüphesiz sen, kudretli bir meliksin ne istersen o olur." de, "sonra da gönlüne ne doğarsa iste" dedi, ondan sonra Allah Teâlâ'dan ne istedimse kabul etti. Bu duanın tamamı şöyledir: "Ey Allah'ım sen kudretli bir meliksin, ne istersen o olur. Şu anda içinde bulunduğum durumda beni başarılı kıl. Dünya ve ahirette bana mutluluk ver. Hayat ve ölüm fitnesinden beni koru ve korktuğumuz şeylerden bizi emin eyle, ey gizli, lütufta bulunan Allah'ım! Allah'ın rahmeti Seyidimiz Muhammed üzerine, ailesine ve ashabına olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır." 

H.Yazır

 

55.Güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda, hak meclisindedirler/ doğruluk makamındadırlar.

Onlar aynı zamanda fi mek’adi sıdkın “sıdk meclisinde” yani boş sözün konuşulmadığı meclislerde olacaklardır. Onların bu dünyada ağızlarından doğru sözden başkası çıkmadı. Onun için onlar da hak, doğruluk ve sıdk meclislerinde olacaklardır. Bu dünyada hangi mecliste yer aldılarsa, öteki âlemde de aynı mecliste olacaklardır.

Bu meclis, her şeye gücü yeten melik’in, yani Allah’ın katında olacaktır. Çünkü onlar bu dünyadaki meclislerinde Allah’ı yanlarında hissederek davranıyor ve konuşuyorlardı. Meclisinde Allah’ı yanında hissedenler, ahirette Allah katındaki hak ve doğruluk meclislerinde olacaklardır. B.Bayraklı