(Şu’arâ - 178.Ayet)

<< Geniş Meal

Rahmân

Yani, "Kur'an'daki talimatların kaynağı, bir insan değil, Rahman olan Allah'tır" Burada, bu talimatların nasıl gönderildiğinin açıklanmasına gerek duyulmamıştır, zira bu talimatları zaten Hz. Peygamber'in (s.a) ağzından işittikleri için, kendisine vahyolunduğu doğal olarak bilinmekteydi.
Böyle bir açılışın gerçek maksadı, Kur'an'ın, Hz. Muhammed'in (s.a) bir eseri olmayıp Allah'ın nazil ettiği bir vahiy olduğunun vurgulanmasıdır. Ayrıca Allah'ın diğer sıfatları yerine "Rahman" sıfatının kullanılmış olması da, özel bir anlam içerir. Yani, bu sözleri nazil etmesi, Allah'ın rahmetinin bir gereğidir. Çünkü O'nun Rahmeti, kendi mahlukatını karanlıkta bırakmaya elvermez. İşte bu yüzden Kur'an bir yol gösterici, dünyada ve ahirette kurtuluşun bir vasıtası olmak münasebetiyle gönderilmiştir. Mevdudi

Diğer bir ifadeyle, insanı yaratan Allah olduğu için, insana bir gayeye mebni bir yol göstermek de O'na düşer. Bu bakımdan, Allah'ın Kur'an'ı bir yol gösterici olarak göndermesi, Rahman sıfatı yanında "Hâlık" sıfatının bir gereğidir. Çünkü bir şeyi yaratan, onun yaratılış nedenini bileceğinden fonksiyonunu da belirler. Dolayısıyla Kur'an'ın Allah tarafından gönderilmiş olması gayet doğaldır.
Şayet böyle olmasaydı, bu şaşılacak birşey olurdu; zira bir şeyi yaratanın onun nedenini bilmemesi ve fonksiyonunu belirlememesi mümkün değildir. Allah, kainatın ve içindeki her mahlukun yaratılış gayesini belirlemiş, ona bir yol çizmiş ve bu yolda yaratılış gayesine uygun yürümesi için onu görevlendirmiştir. Hatta insanın bedenini, saçının her telini, küçücük hücrelerin fonksiyonlarını bile belirlemiştir. Bu, onların yaratılışından önce takdir edilmiştir. Buna rağmen, insan gibi bir varlığı yol göstericisiz bırakmak nasıl mümkün olabilir? Bu husus, Kur'an'da çeşitli yerlerde ve çeşitli konularla da açıklanmıştır.
"Doğru yola iletmek bize aittir" (Leyl: 12)
"Doğru yolu göstermek Allah'a aittir" (Nahl: 9)
(Firavun) "Rabbiniz kim ey Musa? dedi, (Musa) Rabbimiz, herşeye yaratılışını verip, sonra onu doğru yola iletendir dedi." (Taha: 49-50)
Yani, Allah bu kainatın nizamı içerisinde herşeyin vazifesini tayin etmiştir. Bu, kendi başına öyle kuvvetli bir delildir ki, ön yargısız düşünen herkes, "İnsana Allah tarafından bir peygamber gelmesini ve bir kitap gönderilmesini" gayet doğal karşılamak zorunda kalır. Mevdudi

Beyân terimi -“bir şeyin [zihinsel olarak] açıklanma ve tanımlanma araçları”nı gösterir (Râğıb)- hem düşünme hem de konuşma için geçerlidir; çünkü, bir şeyi veya bir düşünceyi anlaşılır kılma ve başka şeylerden veya düşüncelerden kavramsal olarak farklı kılma melekesi ile bu vukufiyeti konuşma ya da yazma dilinde ifade etme gücünü kapsar (Tâcu'l-‘Arûs): bu nedenle yukarıdaki bağlamda, insanın sahip kılındığı (bkz. 2:31 ve ilgili not 23) “bütün isimlerin bilgisi”ni (yani kavramsal düşünme yetisini) çağrıştıran “açık ve anlaşılır/berrak şekilde düşünme ve konuşma” olarak çevrilmiştir. M.Esed

 "el-Beyan" kelimesinin bir anlamı, insanın kendi maksadını açıklaması, diğeri ise, hayır ve şer arasındaki farkın açıklanması demektir. Bu her iki anlamı da taşıyan küçük cümle ile (Ona beyanı öğretti) deliller tamamlanmıştır. Çünkü insanları hayvanlardan ayıran en önemli özellikler, konuşmak ve açıklamaktır. Bu özellikleri, insanın diğer varlıklardan üstünlüğünü ortaya koyar. Bu sadece konuşma özelliği değildir. Zira konuşmanın ardında akıl, şuur, idrak, fehim gibi yenetekler vardır ki, bunlar olmaksızın konuşmak mümkün değildir. Dolayısıyla insanda konuşma melekesinin olması, onun şuur ve irade sahibi olmasının delilidir. Kendisine böylesine yetenekler bağışlandıktan sonra, elbette insanın hidayeti şuursuz varlıklarınki gibi olacak değildir. Ayrıca insanoğlunun bir diğer özelliği de ahlâk duygusudur. İşte bu yüzdendir ki, insan gayet doğal olarak iyi-kötü, haklı-haksız, zulüm-adalet, doğru-yanlış arasındaki farkları anlar ve ahlâksızlık bataklığına gömülse dahi, bu özelliğini tamamen yitiremez. Bu özelliklerinin gereği olarak, insanlığın hidayeti, cebrî ve tabii kanunlara göre değil de vicdana ve şuura dayalı olarak düzenlenmiştir. Örneğin balığın yüzmesi, kuşun uçması ve insanın organlarının faaliyeti için her hangi bir eğitime ve öğretime gerek yoktur. Çünkü fıtraten nasıl görevlendirilmişlerse, o şekilde hareket etmek zorundadırlar. İnsanlar, kendi hayatları için kitapları, tebliğ ve telkinleri, okuma ve yazmayı, mantığı, eğitim ve öğretimin bir vesilesi olarak kabul edip doğal yeneteklerini bu konuda yeterli kabul etmezler. O halde insanı yaratanın, kendilerine verdiği bu görevi daha iyi yerine getirebilmeleri için insanlara yol gösterici olarak peygamberler ve kitaplar göndermesine niçin hayret edilsin? İnsan için hidayetin en uygun yolu budur. Çünkü "beyan" gibi bir nimet ile şereflendirilmiş bir varlığa, en uygun yol göstericilik vazifesini Kur'an yerine getirebilir. Mevdudi

Bundan evvelki Ra‘d/30'da müşriklerin Rahmân'ı inkâr ettikleri, Ra‘d/43'de de Rasûlullah'ı elçi kabul etmedikleri bildirilmiş, elçi gönderilmesine Allah'ın tanıklığı söz konusu edilmişti.
Burada konu, müşriklerin itiraz noktası olan “Allah'ın Rahmâniyeti” noktasından ele alınmakta; Allah, Rahmân [çok merhametli] olduğundan, Kur’ân'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyânı öğretti buyurulmaktadır. Burada Kur’ân'ın öğretilmesi, Allah'ın elçi göndermesinin bir kanıtı olarak gösterilmektedir; ki insanlar ne zaman bir sorunla karşılaşsa Allah rahmeti gereği elçi gönderir, kitap indirir, böylece toplumdaki sorunları halleder. Bu sünnetullah'tır [Allah'ın değişmez yasasıdır]:
De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” O [Allah], rahmeti Kendi nefsi üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyâmet gününe toplayacaktır. Kendi nefislerini zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler. (En‘âm/12)
Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen, “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], gafûr'dur, rahîm'dir” de! (En‘âm/54)
Burada konu edilen insanın yaratılışı, insanın ilk yaratılışı değil, hayvanlıktan insanlığa terfi ettirilişidir. Nitekim, “Her hayvan, hayvan olarak doğar, insan ise insan olarak doğmaz, sonradan insanlaşır” denilmiştir. O nedenle bu âyete göre, Kur’ân öğrenmeyen, beyânı bilmeyenler, insan sûretinde olsalar da insan sayılmazlar. Târih de, vahiyden beslenmeyenlerin ne denli canavarlaştığına tanıktır. Burada konu edilen insanın yaratılışı, işte bu oluşumdur. Bu konu, bu beyânnamenin devamı niteliğinde olan İnsan sûresi'nin başında detaylandırılmaktadır:
İnsan üzerine, henüz kendisi anılabilecek bir şey değilken, dehrden bir süre geçti mi? Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık [iyiyi-kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik]. Şüphesiz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/1-3)
Âyette Allah'ın müdahalesinin üçüncü şekli, insana beyânı öğretmesidir, ki bu, “insanın maksadını açıklaması” veya “hayır ve şerr arasındaki farkın öğretilmesi” anlamlarına gelir. Tercihe şayan olan ise, ikinci anlamdır: insana iyinin doğrunun, hayrın şerrin ne olduğunun öğretilmesidir.
İnsanın doğal yetenekleri iyiyi-doğruyu, yararlıyı-zararlıyı tam tamına kavrayamaya yeteri değildir. Allah'ın  bildirdiği üzere insan fıtraten zâlim, nankör, sevinç delisi, ümitsiz, cimri, bencil, güçsüz, aceleci, hırslı, sabırsız, tahammülsüz, şehvet-perest olarak yaratılmıştır. İnsanın bu olumsuz niteliklerinden kurtulması, Kur’ân'daki ilâhî ilkeleri öğrenmesine bağlıdır. O nedenle Allah toplumlara müdahale ederek iyiyi-doğruyu öğretecek kitap indirir, öğretmen gönderir.
İşte bu Muhammed'in elçi oluşuna Allah'ın tanıklığıdır.
Bunlar, Allah'ın Rahmân olmasının tecellisidir. Yani, Allah insanlara çok acıdığı için kitap indirir, elçi gönderir. H.Yılmaz

Yani, Güneş, Ay ve yıldızların doğuş ve batışı, değişmeyen, muazzam bir kanuna tabidir. Bu kanunun sayesinde insanlar, mevsimlerin vaktini, günlerin sayısını, ürünlerin olgunlaşma zamanlarını tespit edebilmektedirler. Bunca varlığın yeryüzünde yaşayabilmesinin nedeni, Güneşin yeryüzünden belli bir mesafede tutulmuş olmasıdır. Şayet Güneş ölçüsüz hareket etseydi ve yeryüzüne yaklaşsa, ya da uzaklaşsa idi, bunca varlık yok olurdu. Ayrıca Güneş ve Ay birbirleriyle uyum içindedirler ve bizlerin kullandığı takvimler onların hareketlerine bağlıdır. Mevdudi

Bu Kuran ayetinde bildirilen gerçekler, çağımızdaki astronomik gözlemlerle kanıtlanmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre, güneş solar Apex adı verilen bir yürünge boyunca “Vega Yıldızı” doğrultusunda saatte 720 bin km.lik bir hızla hareket etmektedir. Bu, Güneşin ginde 17 milyon280 bin km. yol kat ettiği anlamına gelir. Güneşle birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi kat ederler. Ayrıca yıldızlar da buna benzer planlı ve ölçülü bir harekete sahiptirler. Tüm gök cisimleri çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelere sahiptir. Milyonlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde akıp gitmektedir. (Bak 21/33; 36/38) Kuranın indirildiği çağda insanlık, kilometrelerce uzakları gözlemleyecek teleskoplara, gelişmiş gözlem teknolojisine, modern fizik ve astronomi bilgilerine sahip değildi. Dolayısıyla ayette bildirilen “Güneşin ve ayın hareketlerini bir hesaba bağladık” Yıldızlarda Allahın buyruğuna boyun eğerler” gibi, ifadeleri o dönemde bilimsel olarak tesbit edebilmek olanaksızdı. Ancak o çağda indirilen Kuran, bu gerçekleri işaret ediyordu.allahın Kuran da bildirdikleri bilgili toplumlar için bir rehberdir.Ancak ayın ve gök cisimlerinin durumu seneler öncesinden bilgisayarla hesaplanarak bilinmesine rağmen, bazı Müslüman ülkelerin, Ramazan orucunu ve bayramalrı, çelişkili rivayetlere göre belirleyerek, her sene bu konuda tartışmalar içine girmeleri hayret vericidir.M.Sağ

"en-Necm" kelimesi genellikle yıldızlar için kullanıldığı gibi, ayrıca gövdesiz ağaçlar (örneğin, kavun, karpuz, kabak vs.) için de kullanılır. Müfessirler, bu kelimenin anlamı hakkında ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas, Said b. Cübeyr, Süddi ve Süfyan es-Sevri, bu kelimeyi "Nebatat" anlamında kabul etmişlerdir. Çünkü bu kelimenin hemen ardından "ağaçlar" kelimesi gelmektedir. Böylece burada uyum sağlamışlardır. Bu görüşün aksine, Mücahid, Katade ve Hasan Basri, bu kelimenin "yıldızlar" anlamına geldiği görüşündedirler. Çünkü maruf mana budur ve "necm" kelimesinden herkes bu manayı anlar. Zaten güneş ve ay'dan sonra yıldızların zikredilmesi de gayet doğaldır. Çoğu müfessir ve mütercim ilk görüşü tercih etmekle birlikte, ikincisini yanlış kabul etmiştir. Biz ise, İbn Kesir'in "ikinci anlamı yıldızlar, dil ve konu itibarıyla daha uygundur" şeklindeki tercihine katılıyoruz. Çünkü Kur'an'ın diğer bölümlerinde de yıldızlar ve ağaçların secde etme olayı bir arada zikredilmiş ve Necm kelimesinden başka bir anlam çıkarmak mümkün olmamıştır. Örneğin:
"Görmedin mi, göklerde, yerde bulunan kimseler, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlar bir çoğu hep Allah'a secde etmektedirler" (Hac: 18)
Bu ayette yıldızlar güneş ve ay ile birlikte zikrolunmuşken, ağaçlar, dağlar ve hayvanlarla birlikte zikredilmiştir.
Yani, gökyüzündeki yıldızların ve yeryüzündeki ağaçların hepsi de Allah'a tabidirler ve O'nun koyduğu sınırların dışına bir santim bile çıkmazlar.
Bu iki ayette kainatın nizamını Allah'ın yarattığına ve bu nizamın O'na tabi olduğuna işaret edilmektedir. Yeryüzünden gökyüzüne kadar herşeyin hakimi Allah'tır ve yetkiler O'nun elindedir. O'nun yetkilerinde hiçkimse kendisine ortak değildir. Yegane mabud O'dur ve herkes O'na tabidir. Ve O'nun kuludur. Herşeyin tek sahibi ve Hakimi O'dur. Böylece Tevhidi düşünce haktır ve Kur'an işte bu düşünceyi tebliğ eder. Bu düşünceye rağmen küfrün ve şirkin içinde yaşayan bir kimse, tüm kainat nizamına aykırı ve onunla çelişkili bir halde yaşıyor demektir. Mevdudi

Genellikle “terazi”yi gösteren mîzân ismi, burada, kelimenin hem somut hem de soyut anlamıyla herhangi bir araçla ölçme veya “ölçü” genel içeriğine (Zemahşerî) sahiptir. (Karş. mîzân teriminin 42:17 ve 57:25'deki temsîlî kullanımı.) M.Esed

Mîzân, ölçü ve denge anlamına gelir. Gök cisimleri arasında itme ve çekme güçleri vardır. Bunların birbirine denk oluşu, cisimlerin birbiri üzerine düşmesini veya birbirinden sonsuzca uzaklaşmasını önler. Kâinâtın düzeni, Allah'ın koyduğu bu denge sayesinde sağlanmaktadır. Herşey bu dengeye uymuştur. O halde insanların da dengeye uymaları, doğru ölçüp tartmaları ve haksızlıktan kaçınmaları gerekir. S.Ateş

Yaklaşık tüm müfessirler "mizan" kelimesinden "adalet" anlamını çıkarmışlardır. Bu koca kainat içindeki bunca varlık, ve fezada dolaşan sayısız yıldız, gezegen vs. adalet ve denge üzerine kurulmuş bir nizama tabi kılınmasaydı, bu kainat bir saniye bile ayakta duramazdı. Nitekim milyonlarca yıldan bu yana kainatın ayakta durması, bu gerçeğe şahitlik etmektedir. Çünkü hava, su, toprak ve diğer unsurlar arasında uyum sağlanmamış olsaydı, hayatın devam etmesi bir yana, yaşamak mümkün bile olmazdı. Mevdudi

"Çünkü, kainatın nizamı adalet ve dengeye dayanır. Dolayısıyla size verilen yetki ve hareket dairesi içerisinde adaleti teessüs etmeniz gerekir. Şayet siz, kendinize tevdi edilmiş bir başkasının hayatını telef ederseniz, böyle yapmakla temelinde adalet saklı olan bu nizamı ifsad etmiş olursunuz. Bu nizam haksızlık ve adaletsizliği kabul etmez. Değil büyük bir zulüm, terazide hile yapmak suretiyle müşterinin hakkını yemek gibi küçük bir haksızlık dahi, adalet ve denge üzerine kurulu bu alemin nizamını sarsar.
Bu üç ayette, Kur'an talimatının biri tevhid, diğeri adalet olan iki önemli bölümünden, ikincisi açıklanmıştır. Böylece bu kısa cümlelerle, Rahman olan Allah'ın Kur'an vasıtasıyla gönderdiği hidayet vurgulanmış olmaktadır Mevdudi

Bu âyetlerde de Allah'ın elçi göndermesine, Kendisinin tanıklığı ile ilgilidir. 1-4. âyetlerde Allah'ın Rahmân oluşu gereği insanı koruması beyân edilmişti. Bu âyetlerde ise yine Rahmânlığı gereği evreni koruması ve bunun için de birtakım ilkeler koyması konu edilmektedir.
Dünyadaki ilâhî düzen ve denge ile ilgili Rûm ve Ahzâb sûresi'nde detay sunulmuştu. Meselenin özü şudur:
Şüphesiz Biz, emaneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık-yaygınlaştırdık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [bütünlüğün, kusursuzluğun, mükemmelliğin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihanet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zâlim ve çok câhildir. (Ahzâb/72)
Bu âyette insanlığa haber cümlesi ile önemli bir uyarı yapılmaktadır: Allah, yeri, gökleri ve dağları; bir düzen, nizam ve intizam içinde yaratmıştır. Bu yaratıklar, bu düzenlerini bozamamışlardır. Evrendeki düzeni, çok câhil ve zâlim olduğundan insan bozmuştur.
İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rûm/41)
Bu âyette, yaptıkları yanlışlar yüzünden insanlara hatalarının bir kısmının cezasını tattırmak için yeryüzünde kargaşa; bozulmalar oluştuğu bildirilerek onlardan akıllarını başlarına almaları, yaptıkları işlerle karada ve denizde fesat çıkarmamaları/doğadaki dengeyi bozmamaları emredilmektedir. İleride bu mesaj farklı bir üslup ile de gelecektir.
Burada konu edilen fesat, doğal dengenin bozulmasıdır. Yani, mevsimlerin bozulması, yağışların azalması veya çoğalması, bitkilerin verimsizleşmesi, suların kirlenmesi, buna bağlı olarak suda yaşayan canlıların yok olması, atmosferin bozulması, ozon tabakasının delinmesi, buna bağlı olarak yüksek radyasyonun neden olduğu kanser ve benzeri hastalıkların çoğalması; tüm bunların sonucunda da yeryüzünde sıkıntılı bir hayatın meydana gelmesidir.
Ölçülü yaratılış başka yerlerde de zikredilmişti:
Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık. (Kamer/49)
Güneşin aya erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler. (Yâ-Sîn/40)
Tanyerini yarıp çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ay'ı hesap ile kılmıştır. Bu, Azîz'in [güçlü olan'ın], Alîm'in [en iyi bilen'in] takdiridir [belirlemesidir]. (En‘âm/96)
Burada sadece ay ve güneşteki ölçü ve hesaplar gündeme getirilmiştir.
Evrenin parçalarından olan ay ve güneşin doğuşu, batışı, dönüşü, uzayda yüzüşü bir hesap iledir. Hatta sonları da bir hesap iledir. Onların uzaydaki diğer varlıklara olan mesafeleri de ince hesaplara bağlıdır. Bunca varlığın yeryüzünde yaşaması, varlığını sürdürebilmesi güneşin ve ayın yeryüzüne belirli bir mesafe ile ayarlanmış olmasındandır. Bu hesap olmasa; güneş ve ay yeryüzüne yaklaşsa, ya da uzaklaşsa idi, bunca varlık, donarak, yanarak ve su altında kalarak yok olurdu, yeryüzünde hayat diye bir şey olmazdı.
Bu konuya dair Merhum Seyyid Kutub'un açıklamalarını aynen naklediyoruz:
Burada ayın ve güneşin yapıları ile hareketleri arasında uyum sağlayan ince plâna dikkat çekiliyor. Kalpleri ürperti, dehşet ve bilinçle dolduran bu vurgulama, sözcükleri arasında geniş çaplı ve derinlikli gerçekler barındırıyor. Şöyle ki:
Güneş, uzaydaki gök cisimlerinin en büyüğü değildir. İnsanoğlunun sınırlarını bilmediği, uçsuz-bucaksız bir boşluk olarak algıladığı uzayda milyarlarca yıldız vardır. Bunların arasında güneşten daha büyükleri, ondan daha çok ısı ve ışık yayanları vardır. Meselâ Araplar arasında “şıra el-Yemanî” adı ile bilinen büyük ayı takımındaki Cırıus yıldızı, güneşten 24 kat daha ağır ve güneşin 50 katı kadar ışıklıdır. Arcturus yıldızı ise güneşin 80 katı hacminde ve ondan 8.000 kat daha parlaktır. Süheyl yıldızının ışık yayma gücü de güneşinkinden 2.500 kat fazladır. Bu tablo bu şekilde genişletilebilir.
Fakat güneş, “yer” adını verdiğimiz şu küçük gezegen üzerinde yaşayan biz insanlar için en önemli yıldızdır. Çünkü bu gezegenin kendisi ve sakinleri güneş ışığının, güneş ısısının ve onun çekim gücünün etkisi altında yaşıyorlar, varlıklarını sürdürüyorlar.
Ay da öyle. O aslında yer yuvarlağının küçük hacimli bir uydusudur. Fakat yeryüzünün hayatı üzerinde büyük etkisi vardır. Denizlerde görülen gel-git olayının en önemli faktörü odur.
Güneşin hacmi, ısı derecesi, dünyamıza uzaklığı, yörüngesindeki dönüş hızı; bunun yanısıra ayın hacmi, dünyamıza uzaklığı ve yörüngesindeki dönüş hızı, bütün bunlar gerek yeryüzündeki hayata yönelik etkileri bakımından ve gerekse uzaydaki diğer yıldızlar ve gezegenler arasındaki konumları açısından son derece ince ve duyarlı hesapların sağladığı dengelere dayanırlar.
Şimdi onların gezegenimizi ve üzerindeki hayat olayını yakından ilgilendiren bu hesaplı dengelerinin bazı yönlerinde göz gezdirelim: Güneşin dünyamıza uzaklığı 92.500.000 mildir. Eğer o dünyamıza bundan daha yakın olsa yeryüzü ya yanar, ya erir, ya da uzaya yükselen bir buhar kitlesine dönüşürdü. Eğer bizden daha uzakta olsa o zaman da yerküremiz donar ve üzerindeki hayat ölüme dönüşürdü. Güneşin dünyamıza ulaşan ısısı, onun asıl ısısının 1/2.000.000'i kadardır.,Yeryüzündeki hayatın sürmesi için gereken optimal ısı derecesi bu kadardır. Meselâ, eğer güneşin yerinde o iri ve güçlü radyasyonlu Cirius yıldızı olsaydı, yerküremiz buharlaşıp yok oluverirdi.
Şimdi de ayın hacmini ve dünyamıza olan uzaklığını ele alalım. Eğer ay şimdikinden daha büyük olsaydı, denizlerde meydana getireceği gel-git olayının yol açacağı su yükselmeleri yeryüzünü ve üzerindeki bütün varlıkları tufana boğardı. Eğer ay, yüce Allah'ın kıl kadar bile şaşmaz hesabına göre olduğundan daha yakınımızda olsaydı, sonuç dünyamız için aynı türden bir felaket olurdu.
Güneş ile ayın dünyamıza uyguladıkları çekim gücü gerek yerküresinin konumu ve gerekse uzay boşluğundaki dönüşünün dengesi açısından hesaplı ve ölçülüdür. Dünyamızın bağlı olduğu güneş sistemi bütün uyduları ile Lîr burcundaki Vega yıldızına doğru saatte 20.000 millik bir hızla hareket etmektedir. Buna rağmen milyonlarca yıllık yolculuğu boyunca sistemimiz, uzaydaki yıldızlardan biri ile çarpışmamaktadır.
Bu korkunç ve uçsuz-bucaksız uzay boşluğunda hiçbir yıldızın yörüngesi kıl ucu kadar bile sapma göstermez. Yıldızların hacimleri ve hareketleri arasındaki uyum ve denge hesapları arasında en ufak bir değişiklik meydana gelmez.
Yüce Allah, Güneşin ve ayın konumları ve hareketleri belirli bir hesaba dayanır buyururken, gerçekten ne kadar doğru söylüyor! Devam ediyoruz: Bitkiler ve ağaçlar O'nun buyruğuna boyun eğerler.
Bir önceki âyet, şu koca evrenin yapısındaki plâna ve hesaba işaret etmişti. Bu âyette ise evrendeki doğrultu birliğine ve ilişkiye işaret ediliyor. Bu işaret de uyarıcı ve çarpıcı bir gerçeğe ileticidir. Şöyle ki:
Şu varlık bütünü ile kaynağına ve yoktan var edicisine kulluk ve boyun eğme bağı ile bağlıdır. Bitkiler ve ağaçlar, varlık âleminin bu doğrultusunu kanıtlayan iki örnektir. Kimi tefsir bilginleri âyetin orijinalindeki necm sözcüğünün “gökteki yıldızlar” anlamına geldiğini ileri sürerken, başka bazı tefsir bilginleri bu sözcüğün “ağaçlar gibi gövdesi üzerinde dik duramayan bitkiler” demek olduğunusöylemişlerdir. Sözcük ister o anlama alınsın, ister bu anlama geldiği kabul edilsin aynı kapıya çıkar. Her iki durumda da âyet, şu varlık âlemindeki doğrultu birliğine ve iç ilişkiye işaret ediyor.
Evrenin tümü, rûhu olan canlı bir varlık bütünüdür. Gerçi bu rûhun göstergesi, biçimi ve dinamiklik derecesi varlıktan varlığa değişir, ama özü bakımından birdir.
İnsan kalbi bu gerçeği, yani tüm varlıklara yayılmış “hayat” gerçeği ile bu rûhun yaratıcıya yönelmiş olduğu gerçeğini çok eski çağlardan beri fark etmiştir. İnsan kalbi sezgi yolu ile bu gerçeği kavramıştır. Ama ne zaman bu sezgisini duyu organlarının deneyleri ile sınırlı olan aklın kriterleri ile ölçmeye kalkıştı ise kuşkuya kapılmış ve bu bilgiden uzak kalmıştır.
İnsanlık son yıllarda evrendeki yapısal birliği yansıtan gerçeğin bazı ön bilgilerine ermiştir. Ama bu yöntemle onun rûh taşıyan bir canlı olduğu gerçeğine erebilmekten hâlâ çok uzaklardır.
Pozitif bilim, günümüzde evren yapısının ana biriminin atom olduğunu, atomun da aslında radyasyondan, yani ışık enerjisinden ibaret olduğunu, evrenin temel ilkesinin hareket olduğunu ve hareketin evrenin birimleri arasındaki ortak özellik olduğunu düşünme eğilimindedir.
Fakat evrenin temel ilkesini ve ana özelliğini oluşturan bu “hareket” hangi tarafa doğrudur.
6. âyette, Gövdesiz bitkiler ve ağaçlar da secde etmektedirler buyurularak, evrendeki en cılız varlıkların bile Allah'a teslimiyet gösterdiklerine dikkat çekilmiştir. Bu husus, birçok âyette beyân edilmişti:
Göklerde ve yeryüzünde olan kimselerin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, kıpırdayan canlılar ve insanların çoğunun Allah'a secde ettiklerini görmüyor musun? Bir çoğu da üzerlerine azap hakk olmuş olanlardır. Ve Allah kimi hor kılarsa, artık onun için bir yücelten yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini işler. (Hacc/18)
Onlar, Allah'ın yarattığı, gölgeleri Allah'a boyun eğerek küçülenlerin ta kendisi olarak sağdan sola dönen birtakım şeyleri görmediler mi? (Nahl/48)
O [bir tek, kahhar; Allah], gökleri ve yeri hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay'ı emre âmâde kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)
Buradaki,  ولا تنقصواالمكيال والميزان [ve lâ tenqusu'l-mikyâle ve'l-mîzân], Hûd/84'de konu edilen Şu‘ayb peygamberin halkına, Ölçeği ve teraziyi eksik tutmayın ifadesiyle, yani alış-verişteki hilebazlık ile aynı şey değildir. Burada, Allah'ın Kendi malına sahip çıkışı anlatılıyor: Allah evreni yaratmış ve evrende dengeyi, teraziyi tesis etmiştir:
Andolsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah'ın, Kendisine [dinine] ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik. Şüphesiz Allah kavî'dir [çok kuvvetlidir], azîz'dir [mutlak üstündür]. (Hadîd/25)
Bu dengenin korunması için de Allah, Rahmân sıfatının gereği olarak insanların yararına bir başka denge unsurunu lutfetmiştir. Tüm bunlar, Allah'ın Rahmân oluşuna ve elçi gönderişine bir tanıklıktır, Muhammed'in elçiliğinin belgesidir. H.Yılmaz

 

Bu ayetten, 25. ayete kadar, insanların ve cinlerin, kendilerinden yararlandıkları Allah'ın nimet ve ihsanları hakkında sözedilmiştir. Bu ayetlerden çıkarılacak ahlâki ders, insanların kendi iradeleriyle Allah'a ibadet ve itaat etmelerinin istenmiş olmasıdır. Kendilerine verilen serbest irade dolayısıyla ister Allah'a itaat ederler, isterlerse etmeyebilirler. Ancak doğal olarak ve ahlâken Allah'a ibadet etmeleri gerekir.
"" tertip ve tanzim etmek, yapmak, hazırlamak ve koymak demektir. Ayrıca yaratmak anlamında da kullanılır. Yani insanları ve diğer mahlukatı yaratmak gibi. İbn Abbas'a göre, "Enaam", sadece bedeni değil ruhu da kapsar. Mücahid, bu kelimeyi "Hakaik" şeklinde açıklar. Katade, İbn Zeyd, Şa'bi, tüm canlıların "Enaam" kapsamına girdiğini söyler. Nitekim lugat alimleri de aynı görüştedirler. Tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bazı kimselerin bu ayete dayanarak "Yeryüzündeki kaynakların hakimi devlettir" şeklinde çıkardıkları sonucun beyhude olduğu ortadadır. Bu kimseler, diğer ideolojilerin anlayışlarını Kur'an'a da sokmak istiyorlar. Oysa bu ayetin lafızlarından, siyak ve sibakından, "Enaam" kelimesinin sadece insanlığı kapsamayıp tüm mahlukatı da içerdiği açıkça anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu ayet, yeryüzünün "Halk" için yaratıldığı gibi komünist bir anlayışı doğrulamaz. Çünkü burada vurgulanmak istenen husus, kainat içinde her mahluk için uygun şartların sağlanmış olmasıdır. Yani, bu kainat kendi kendine meydana gelmemiştir. Onu yaratan ve uygun bir hale getiren Allah'tır. Bkz. Neml an: 73-74, Yasin an: 29-32, Mü'min an: 90-91, Fussilet an: 11-13, Zuhruf an: 7-10, Casiye an: 7 Mevdudi

Klasik müfessirlerin çoğunluğu bu ifadede görülen ikil hitap tarzını -Rabbikumâ (“ikinizin Rabbi”) ve tukezzibân (“siz ikiniz inkar eder [yahut “edebilir”] misiniz”)- insanların ve “görünmez varlıkların” (cinn -bkz. Ek. III) dünyaları ile irtibatlandırırlar; ama en ikna edici açıklama tarzı (Râzî tarafından da nakledildiği gibi), bu hitabın, Kur’an'ın muhatap aldığı iki insan kategorisine, yani erkeklere ve kadınlara yönelik olduğu şeklindedir. Benim “nimet ve kudret” şeklinde çevirdiğim âlâ çoğul ismi ise, lafzen, “nimetler” veya “ihsanlar”ı ifade eder; ama bu surede defalarca tekrarlanan yukarıdaki nakarat, yalnızca Allah'ın kullarına verdiği nimetlerle değil, ama daha genel olarak O'nun yaratıcılığının bütün tezahürleri ile ilgilidir ve bazı ilk dönem müfessirler, mesela Taberî'de zikredildiği gibi İbni Zeyd, âlâ terimini, bu bağlamda, kudret (“güç” veya “güçler”) ile eş anlamlı görürler. M.Esed

"Âlâî" kelimesi ilerideki ayetlerde de tekrar tekrar kullanılmıştır. Biz bu kelimeyi çeşitli yerlerde çeşitli anlamlarda tercüme ettiğimiz için, başlangıçta bu kelimenin geniş anlamlarını açıklamak gerekiyor.
Bu kelime (Âlâî) genellikle müfessir ve lugat alimleri tarafından "nimetler" olarak tercüme edilmiştir.
a) İbn Abbas, Katade ve Hasan Basri'den de bu anlam nakledilmiştir. Bu hususta en önemli delil, Rasulullah'ın (s.a) "Cinler bu ayeti işittiklerinde, tekrar tekrar -biz Rabbimizin hiçbir nimetini yalanlamayız- diye cevap verdiler" şeklindeki hadisidir. Dolayısıyla bazı modern araştırmacıların "Bu kelime hiçbir surette -nimetler- anlamında kullanılmamıştır." şeklindeki görüşlerine itibar etmek mümkün değildir.
b) " Âlâî" kelimesi, "mükemmel ve şaşılacak kuvvet" anlamına da gelmektedir. Nitekim İbn Cerir et-Taberi, İbn Zeyd'in "Febi eyyi âlâî Rabbi kuma..."nın "Febi eyyi kudretillah" anlamına geldiği şeklindeki görüşünü nakletmektedir. Zaten kendisi de 37. ve 38. ayetleri yorumlarken "Alai" kelimesini "kudret" olarak açıklamıştır. İmam Razi'de 14-16. ayetleri tefsir ederken, bu ayetlerin nimeti açıklamak için değil, kudreti açıklamak için kullanıldığını, 22-23. ayetleri tefsir ederken de, yine bu ayetlerin Allah'ın nimetlerini değil, şaşılacak kudretini açıkladığını söyler.
c) " Âlâî" kelimesinin bir diğer anlamı ise özellikler, hamde layık sıfatlar, kemalat ve faziletler demektir. Bu anlamı hem müfessirler hem de lugat alimleri kullanmışlardır. Nitekim Arap şairlerinden bu konuda birçok örnek verilebilir.
Şair Nabiğa şöyle der:
"Hummu'l-muluk ve ebnai'l-muluk lehum
Fadlun alâ en-nasi fi'l- âlâî ve'n-ni'mi"
(Onlar krallar ve şehzadelerdir.
Halk üzerinde sıfat ve özellikleri bakımından üstündürler)
Şair Muhilhil, kardeşi Kuleybe için mersiye yazarken şöyle der:
"El-hazmu ve'l-azm, Kane min tabaihi
Ma kulli âlâihi, ya kavmi uşeyha."
(Akıllı ve azimli olmak onun özelliği idi.
Ey kavmim ben onun tüm özelliklerini açıklamış değilim.)
Fedale b. Zeyd'ul-Edvani, bir şiirinde " Âlâî" kelimesini "kemalat" anlamında kullanır.
"Tamammed alâi'l-bahilul medrehum"
(Zengin ama cimri bir adamın kemalatını başkaları överler)
Binaenaleyh, biz "Alâi" kelimesine mevki ve mahallerine uygun olmak üzere, farklı anlamlarıyla tercüme ettik. Fakat bazı yerlerde birkaç anlamı da ihtiva etmesine rağmen biz bir tek karşılığı ile yetinmek zorunda kaldık. Çünkü diğer dillerde bu kelimenin tam karşılığını bulmak çok zordur.
Örneğin yukarıdaki ayette, Allah'ın kainatı halk ettiği ve mahlukatın rızkını temin edebilmesi için en uygun vasıflarla bu nizamı yarattığı beyan edildikten sonra "Şimdi Rabbinizin hangi "Alâi"ini yalanlıyorsunuz" denilmektedir. Burada "Alâi" kelimesi "nimet" anlamında kullanılmıştır. Fakat ayrıca Allah'ın kemal ve kudretiyle O'nun hamde layık vasıfları da kastolunmuştur. Yani O'nun bu kainatta şaşılacak derecede birçok varlık yaratması ve onları en uygun şekilde rızıklandırması, kudret ve kemalinin bir göstergesidir. Her türlü yiyecek ve meyvayı halk etmesi, O'nun hamde layık sıfatlarına delalet eder. Çünkü O, mahluk için sadece rızık değil aynı zamanda lezzet ve zevk alması için meyveler yaratmıştır. Ayrıca Allah'ın yaratma sanatı için hurma ağacından kabuk içinde meyvalar yaratmış olması örnek olarak verilmiştir. Dikkat edilecek olursa nar, portakal, hindistan cevizi gibi diğer meyvalar da aynı güzellikte yaratılmışlardır; hatta buğday vs. gibi gece gündüz pişirip yediğimiz hububat dahi nazik kabuklar içindedir.
"Tükezziban" (yalanlıyorsunuz) ifadesiyle, insanların Allah'ın nimetlerine ve hamde layık sıfatlarına karşı takındıkları tavır kastedilmektedir.
a) Bazı kimseler, bu nimetleri Allah'ın yarattığına inanmazlar ve tüm bu maddelerin kendi kendilerine oluştuğunu ya da bir tesadüf sonucu kendiliğinden meydana geldiğini zannederler. Dolayısıyla bunun ardında bir hikmet olduğunu düşünmezler.
b) Bazı kimseler ise, bu nimetleri yaratanın Allah olduğunu kabul etmekle birlikte, O'nun ilahlığında başkalarının da pay sahibi olduğunu düşünerek onlara ibadet ederler. Allah'ın verdiği rızıktan faydalanmalarına rağmen, başkalarına "hamd-ü sena" ederler. Örneğin, bir kimseye bir takım yardımlarda bulunduğunuzu farzedin. Şimdi bu şahıs, sizin yanınızda ve sizin yardım ettiğiniz şey için, bir başkasına teşekkür ederse, siz ona ne dersiniz? Ona nankör ve yalancı demez misiniz?
c) Bazı kimseler de, tüm bu nimetleri Allah'ın verdiğine inanırlar fakat O'nun emirlerini yerine getirmezler. Allah'ın gönderdiği mesaja hiçbir şekilde kulak asmazlar. İşte bu da başka türlü bir nankörlüktür. Ve Allah'ın nimetlerini yalanlamaktır.
d) Bazı kimseler ise, Allah'ın nimetlerini yalanlamadıkları gibi, ayrıca nankörlük de etmezler. Ancak bu kimselerin yaşadıkları hayat tarzının nankörlük edenlerinkinden bir farkı yoktur. Bu tür kimseler, her ne kadar dilleriyle inkar etmemiş olsalar bile, fiilen Allah'ın nimetlerini yalanlamaktadırlar. Mevdudi

Bu âyetlerde insanlara verilen nimetlerden bazıları; meyvalar ve salkımlı hurma ağaçları, yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkileri sayılıp sonunda da, Peki siz ikiniz, Rabbinizin güç yetirdiklerinin [eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin] hangisini yalanlıyorsunuz? diye uyarı yapılmıştır.
Burada sayılıp dökülen nimetlerle ilgili geçmiş sûrelerde birçok âyet yer almıştı:
Peki, Rabbinin güç yetirdiklerinin [eşsiz gücünün, eşsiz nimetlerinin] hangisinden kuşkuya düşüyorsun? (Necm/55) H.Yılmaz

İnsanların yaratılışının başlangıcı, Kur'an'da çeşitli bölümlerde, çeşitli safhalarıyla açıklanmıştır. Şimdi bu safhaları bir tertip içinde sırayla görelim.
a) Turab (toprak)
b) Tîn (çamur)
c) Tîn-i Lazîb (yapışkan çamur)
d) Hammen Mesnun (kuru çamur)
e) Salsalin min Hammin Mesnun ke'l-Fehhar (ateşte pişmiş gibi kuru çamur)
f) Beşer (topraktan suret, model, Allah onu kendi has ruhundan üflemiş ve meleklere secde etmelerini emretmiştir. Sonra da çift çift yaratmıştır.)
g) "Summeceale neslehu min sulâletin min main mehin" (sonra onun neslini bir özden, hakir bir sudan-başka bir ayette nutfeden verilmiştir- kıldı.)
Bu safhaları açıklayan aşağıda bir tertip içinde sıraladığımız ayetleri okuyunuz.
a) "Allah'ın yanında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı. Sonra ona -ol-dedi. Artık olur." (Al'i İmran: 59)
b) "O, herşeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı." (Secde: 7)
c) "Şimdi sor onlara: Yaratılış bakımından kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı? Biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık" (Saffat: 11)
d-e) "İnsanı ateşten pişmiş gibi kuru çamurdan yarattı." (Rahman: 14)
f) "Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan ve ondan eşini var edip ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun..." (Nisa: 1)
g) "Sonra onun neslini bir özden, hakir bir sudan kıldı." (Secde: 8)
h) "Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık ki, size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güçlerinize ermeniz için (sizi büyütüyoruz.) İçinizden kimi öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor ki, bilirken birşey bilmez hale gelsin. Yeri de ölmüş görürsün. Fakat biz onu üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir kabarır ve her güzel çiftten bitirir." (Hac: 5) Mevdudi

Karş. 15:27 -“kavurucu rüzgarların ateşi (nâra's-semûm)”- böylece onların kökenleri ve yapılarının fiziksel olmadığı vurgulanmıştır. Cinn teriminin önemine, 6:100 ile ilgili not 86'da ve 37:158 ile ilgili not 67'de kısaca değinilmiştir; daha ayrıntılı bir açıklama için bkz. Ek III M.Esed

 "Maricin men narin" ifadesinde geçen "nar," ağaç ve kömürün yanmasıyla meydana gelen bir ateş değil, özel bir ateştir. "Mâric" ise dumansız alev demektir. Yani, ilk insan nasıl çamurdan yaratıldıysa, ilk cin de ateşten yaratılmıştır. Yine nasıl ilk insan topraktan yaratılmış ve onun nesli nutfe ile devam ediyorsa, ilk cin de ateşten yaratılmış ve nesli devam etmektedir. Dolayısıyla insanların babası Adem ise, ilk cin de, cinlerin babasıdır. Adem bir "beşer" olarak yaratıldıktan sonra, onun toprakla bir ilişkisi kalmamıştır. Çünkü artık onun bedeni et, kemik ve kandan müteşekkildir. Her ne kadar toprakla bir ilişkisi olsa dahi, bu doğrudan doğruya değildir. Tüm bunlar, cinler için de geçerlidir. Yani onlar ateşden yaratılmıştır ama, nasıl insanlar toprak değilse onlar da ateş değildir.
Bu ayetten iki husus anlaşılmaktadır.
a)
Cinler, salt ruhi varlıklar değillerdir ve onların da maddi cisimleri vardır. Onlar halis bir ateşten yaratıldıkları için, insanlar onları göremezler; zira kendileri topraktan yaratılmışlardır. Bu hususa A'raf 27'de şöyle değinilmiştir:
"Ey Ademoğulları, şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak Cennetten çıkardığı gibi, sizi de bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremiyeceğiniz yerde sizi görürler..." (A'raf: 27)
Ayrıca cinler hızlı hareket etmekte, değişik şekillere dönüşmekte ve topraktan yaratılmış olan insanın görünmeden giremeyeceği yerlere, hiç hissettirmeden girmektedir. Bu özellikler, ateşten yaratılmış bir varlık için mümkündür.
b) Cinler, insanlardan farklı bir varlıktır. Çünkü onların yaratıldığı madde, insanların, hayvanların ve bitkilerin yaratıldığı maddeden farklıdır. Dolayısıyla bu ayet, bazı kimselerin öne sürdüğü gibi "cinler insanlardan bir kısımdır" şeklindeki iddiayı açıkça reddetmektedir. Bu iddiaya göre, bu ayette mizaç farklılığı vurgulanmıştır. Örneğin, bazı insanlar çok halim ve yumuşak bir yapıya sahip olurlarken, bazıları da ateşli ve öfkeli kimselerdir ki, bu kimselere şeytan demek daha doğru olur. Bu yorum Kur'an'ı tefsir değil tahrif etmektir. Önceki ayette insanın topraktan yaratılışı ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Bu ayrıntılı açıklamalara rağmen akıllı bir insan, bu ayetin yumuşak mizaçlı insanları tarif ettiğini söyleyebilir mi? İnsanın kuru çamurdan, cinin de halis ateşten yaratıldığını beyan eden ayetlerden, birinin yumuşak, diğerinin de sert mizaçlı insanları kastettiği sonucunu çıkarmak mümkün müdür? Bkz. Zariat an: 53. Mevdudi

Âyct-i kerimede geçen ve "Dumansız saf ateş" diye tercüme edilen kelimesinin aslı, "Birbirine kanşık şeyler" demektir. Burada birbirine karışanlardan maksat, ateşin alevinde görülen çeşitli renklerdir. Dumansız alev­lerde bu gibi renkler görülür.

Hz. Aişe(r.anh.) diyor ki:

"Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Melekler nurdan yaratılmışlardır. Cinler ise dumansız renkli alevden. Âdem de, rabbinizin size anlattığı şekilde yaratılmıştır. Taberi

 

Bu âyetlerde maddesel ve enerjik varlıkların yaratılışına değinilirken, aynı zamanda insanın maddî yapısı ve enerjik yapısına da işaret edilmektedir. İnsanın madde yapısı; el-ayak, göz-kulak, et-kemik vs. olarak görünen bedensel yapısıdır. Bir de insanın, akıl, zeka, dikkat, düşünme yetisi vs. gibi enerjik yapısı vardır. Böyle bir varlık, ancak Allah tarafından yaratılabilir ve bu hiç kimse tarafından yalanlanamaz. H.Yılmaz

 

Cinnin Maricden Yaratılması

Cannı  da yalın bir ateşten yarattı. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz"  (Rahman, 15-16).

"Cann" kümesinin manasıyla ilgili şu iki izah yapılabilir:

a) Burada bahsedilen "insan", nasıl bütün insanların atası, "Hz. Adem" (a.s) -anasına ise, bu Cân'nın da, "bütün atası" (İblis)tir.

b) Bu kelime "cin" manasınadır. O halde "cân" ve "cin", aynı kökten gelen, il* sıfat olup, tıpkı "milh" ve "mâfk" (tuzlu) kelimeleri gibidir. Yahut da deriz ki: "Cin", tıpkı "mih" (tuz) gibi cins ismidir, "cân" ise, tıpkt "mâlik" (tuzlu) gibi, âdeta bir sıfattır.

Cânn

Bu hususta şöyle bir izah yapılabilir: Araplar, fiilin kendisine dayanacağı failini bilemedikleri zaman, meselâ, "Adam, cinnet getirdi" derler ki, bu sözün aslı, "Onu cin delirtti, böylece o delirdi" demektir. Binâenaleyh faili tam bilinmediği için fail zikredilmez, sadece "cinnet getirdi, o mecnûndur" denilir. Bu failin biliniyor olması da mümkündür. Çünkü ilk görüşte olan kimse, "cân"nın, bir alem (özel) isim olduğunu söylememektedir. Çünkü cin bakımından "cân", tıpkı bizim için "Âdem" gibidir. Bu kimse ancak, nasıl "insan" kelimesinden, bizim atamız Âdem (a.s) kastedilmiş ise, "cân" ile de cinlerin atasının kastedildiğini söylemektedir. O halde, bizim cinsimizin ilki, "salsâl"dan; ondan sonra gelenlerimizin de, onun sulbünden yaratıldığı gibi, ilk "cin" de, ateşten, ondan sonra gelen zürriyeti ise "mâric" (yalın bir ateş)den yaratılmıştır.

Maric'in Manası

"Mâric", karışık manasınadır. Bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Mâric, dumanla karışık (içice) olan ateş;

b) Saf (dumansız)-yalın ateş manasınadır. İkinci şık, hem lafız, hem de mana bakımından daha doğrudur.  Lafız bakımından doğru oluşu, Allah Teâlâ'nın, "yalın bir ateşten" demiş olmasından ötürüdür ki bu da, "yalın olan bir ateşten" demektir. Bu tıpkı, bir kimsenin, "O, altından bir kalıptır" demesi gibidir. Çünkü "altından" ifadesinde, karışan şeylerin uyumunun bir beyanı yatmakta olup, "hepsi altındandır. Fakat aslında bu, çeşitli karışımlardan meydana gelmiştir" manasınadır. Fakat meselâ senin, "Bu, karışık bir buğday" demen halinde, buğdayın ne ile karışmış olduğunu söylemen gerekir. Böylece de, "Sununla, sununla karışmış" deme mecburiyetini hissedersin. Ama mevcud buğday, hem ondan, hem şundan karışmış olduğu halde, bunu "buğday" dersen, böyle demek, istenilen izahı ihlâl etmek olur.

Bunun mana bakımından, daha doğru oluşuna gelince, bu şöyledir: Allah Teâlâ, "insanı salsâldan" yani "katıksız, Özlü çamurdan" yarattı" buyurduğu gibi, aynı şekilde, cânnın da, katıksız ateşten yaratıldığını beyan etmiştir. Eğer, "katıksız" manasına olduğu halde, "mâric" kelimesinin, "karışık" manasına olduğu nasıl söylenebilir?" denilirse, biz deriz ki: Ateş kuvvetli olduğu zaman, cayır cayır yanan alevleri yükselir ve birbirine, tıpkı güzel ve uyumlu bir şekilde birbiriyle imtizaç etmiş, birbirinden ayırdedilemez hale gelmiş ve âdeta, tıpkı iyice karışmış çamur gibi yek pare olmuş, çeşitli şeyler gibi olur. Bu husus cayır-cayır yanan fırında da gözlenir. Eğer o fırına odun atılacak olsa, hemen onu tutuşturur. İşte "mâric" de, aynen bunun gibi, öylesine birbirine girip yekpare olmuş bir ateş türüdür ki, parçaları arasında dumanı ve yerdeki kısımları arası birbirinden ayırdedilemez hale gelmiştir. Bu hususu, 19. ayetin tefsirinde anlatacağız.

Eğer, "Ayetlerin maksadı, Allah'ın nimetlerini, insanlara sayıp, gözleri önüne sermektir. Binâenaleyh burada, cinnin yaratılmasından bahsetmenin hikmeti nedir?" denilirse, deriz ki: Buna birkaç yönden cevap verebiliriz:

1) Biraz önce de beyan ettiğimiz gibi, "Siz ikinizin Rabbi" hitabı, insanlara ve cinleredir. Allah Teâlâ, böylece, bu nimetleri, her iki cinse saymış olur. Ama aslında, bunlar sırf insanlar içindir.

2) Bu, Allah Teâlâ'nın insana olan lutfunun bir beyânıdır. Çünkü Hak Teâlâ, insanı, kesif-bulanık; cinni ise, saydam-latîf bir asıldan yarattığını, ama insanı cinden daha üstün kıldığını beyan buyurmuştur. Binâenaleyh insan, aslına (yaratıldığı elemente) baktığında, elde ettiği bu şerefi, ancak Allah'ın fazlı sayesinde elde ettiğini anlar. O halde, daha nasıl Allah'ın nimetlerini yalanlayabilir.

3) Bu ayet, nimetleri izah sadedinde değil, Allah'ın kudretini anlatma sadedinde zikredilmiş ve âdeta Hak Teâlâ, bu sûrenin başında saydığı sekiz nimeti beyan edince, bu sekizi, sanki çokluk ifade eden "yedi" sayısından çıkıp da, daha önce de beyan ettiğimiz gibi, "sekiz" sayısının delâlet ettiği o çok-çok fazla oluşa dahil olduğunu beyan etmek için zikretmiştir.

Bu hususu daha evvel de ele aldık ve dedik ki: Araplar, sekizincinin, bir başka cinsten olduğuna işaret etmek için, sekizinciden bahsederken "ve" edatını kullanarak "ve sekizinci" der, Cenâb-ı Hak ilk yedi tamamlandıktan sonra, o kâmil kudretinin anlatımına geçerek, "O, insanı topraktan, cinni de ateşten yaratandır. O halde, daha önce geçen yedi hususla ifade edilen ve sekizinci iie işaret edilen onca sayısız nimetin hangisini yalanlayacaksınız" buyurmuştur. Sekizincinin delalet ettiği şey ile, "O hergün bir iştedir. O halde Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz" (Rahman, 29-30) ayetlerini nazar-ı dikkate aldığında, daha önce de belirttiğimiz gibi, "Cenâb-ı Hak bununla kudret ve azametini anlatmakta", sonra da "O ilk önce bahsettiğimiz nimetlerden hangisini yalanlayabilirsiniz" demektedir" hususunun doğruluğu sence anlaşılmış olur. Biz bu izahın genişcesini, bu ayetlerin tefsirinde ele alacağız. Tefsirül Kebir

Burada " Âlâî" kelimesinin şaşılacak kudret anlamında kullanılmış olması daha münasiptir. Ayrıca nimetler şeklindeki anlam da anlaşılıyor. Topraktan insanı, ateşten cini yaratmak, Allah'ın yüce kudretinin bir göstergesidir. Ayrıca kendilerine dünyada önemli işler yapabilmeleri için, çeşitli yetenekler bağışlamış olması, Allah'ın insanlara ve cinlere büyük bir nimetidir. Bizler cinler hakkında her ne kadar yeterli bilgi sahibi değilsek de, insanoğlunun yaptığı önemli işleri açıkça görüyoruz. Şayet Allah insanlara, zihni ve akli yeteneklerinin yanında kuşların ve balıkların bedenleri gibi bir beden verseydi, insanın bu tür işleri becerebilmesi nasıl mümkün olacaktı? İnsana zihni yeteneklerine uygun bedeni uzuvlar, (el, ayak, göz, kulak, dil, boy vs.) bağışlamış olması Allah'ın büyük bir nimetidir. Çünkü akıl, şuur, icad etme yeteneği, istidlal ve yapıcı özellikleriyle bedensel özellikleri uyum sağlamasaydı, bu yetenekleri anlamsız kalırdı. İşte bu, Allah'ın hamde layık sıfatlarıdır. Zira, ilim, hikmet, merhamet ve kemal derecesindeki yaratıcı kuvveti olmadan insanı nasıl yaratabilirdi? Dolayısıyla bu muazzam yaratılışı kör ve sağır bir kuvvetin meydana getirmesi mümkün değildir. Mevdudi

Ey cinler ve insanlar, rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? İnsanın atası Âdem'i topraktan yaratıp yeryüzünde halife kılmasını mı? Yoksa insanların gözüne görünmeyen cinleri, halis ateşten yaratmasını mı? Taberi

Yani, gündoğumunun ve günbatımının yaz ve kış mevsimlerindeki en uç noktalarının (bkz. 37:5 ve 70:40) ve “aralarındaki her şeyin”: Allah'ın uzaydaki yörünge hareketlerinin nihaî etkeni olduğunu mecaz yoluyla anlatan bir ifade. M.Esed

"Meşrikeyn ve mağribeyn" (iki doğu ve iki batı) ifadesiyle, kış ve yaz mevsimlerinin en kısa ve en uzun günleri kastediliyor olabilir. Ya da yeryüzünün yarı küresidir. Kış mevsiminin kısa günlerinde güneş, en dar açıdan doğar ve batar, yaz mevsiminin en uzun günlerinde güneş en geniş açıdan doğar ve batar. En uzun ve en kısa iki gün arasındaki günlerde güneşin doğuş ve batışı hergün farklı açılarda olur. Nitekim başka bir ayette (Meariç: 40) "Doğuların ve Batıların Rabbi" ifadesi kullanılmıştır. Ayrıca güneş bir yarı kürede doğarken, diğer bir yarı kürede batar. Bu şekilde düşünürsek, yeryüzünün iki doğusu ve iki batısı olmuş olur. "Doğuların ve batıların Rabbi" ifadesi de birkaç anlama gelebilir, 1) Güneş Allah'ın emriyle doğar ve batar, ayrıca bu, hergün farklı açılarda vuku bulur. 2) Yeryüzünün de güneşin de sahibi O'dur.
Çünkü bunların ayrı ayrı sahipleri olsaydı, bu kadar uyum içinde bulunamazlardı. 3) Doğunun ve batının ve ikisinin arasındaki herşeyin sahibi Allah'tır. Tüm bunları yaratmak ve güneş ve yeryüzünün hikmete dayalı nizamını kurmak O'na aittir. Mevdudi

Bu hususta şu izahlar yapılabilir:

a) Bu, "O, güneşin ve ayın doğuşunun, güneşin ve ayın batışının Rabbidir" demektir. Bu durumda ayetin sağladığı izah, ilavesiyle birlikte, daha önce geçen hususun tekrarı hükmünde (gibi) olur. Çünkü Allah Teâlâ, daha önce, "Güneş ve ay hesap iledir"(Rahman, 5) buyurunca, zaten bu, güneş ile ayın, iki doğusu ve iki batısı olduğuna delâlet etmişti; Hak Teâlâ, "insanı O yarattı. Ona beyanı O öğretti" (Rahman, 3-4) buyurunca, bu ifadelerde, insanın birşeyden yaratılmış olduğuna delâlet etmişti. İşte böylece Cenâb-ı Hak, o şeyin "salsâl" (kupkuru çamur) olduğunu beyan etmiştir.

b) Bu, "Kışın ve yazın doğusunun ve batısının" demektir. Buna göre eğer, "Altı ayda geçen herbirgün için, güneşin birbirinden farklı doğuş ve batış yerleri olmalarına rağmen, bunlann, "ktştn ve yazın doğusu" diye ifade edilişinin (anlaşılmasının) hikmeti nedir?" denilirse, biz deriz: Bu, güneşin, kış mevsiminde alabildiğine aşağı inişinin, yazm ise alabildiğine yukan çıkısının belirtilmesi olur ki, bu iki tarafı ifade, ikisi arasında kalanları da içine alır. Bu tıpkı, insanın, büyük bir padişahı anlatırken, "Doğu da onun, batı da onun..." demesi gibidir. Bu sözden, iki taraf arasında kalan yerlerin de onun olduğu anlaşılır.

c) Daha önce de beyan ettiğimiz gibi tesniye (iki), derleyici iki türe işarettir. Çünkü herşey, iki kısımda derlenir-toplanır. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Güneşin doğusunun ve güneşin dışında kalanların Rabbi..." demek istemiştir. O halde, ayette bahsedilen, "iki doğu" herşeyi içine alan bir ifade olur. Yahut da şöyle denebilir: "Allah, güneşin, ayın ve insanın bunlar dışında farzedebileceği her şeyin doğusunun ve batısının Rabbidir." O hakte ayetteki bu tesniye (ikilik), çoğul manasındadır. Tefsirül Kebir

Burada "Alâi" kelimesinin anlamının, mevki ve mahal itibarıyla "kudret" manasında olması daha muhtemeldir. Ve fakat aynı zamanda nimet ve hamde layık sıfatlar anlamını da ihtiva eder. Güneşin doğuşunu ve batışını bir kurala bağlamış olması, Allah'ın büyük bir nimetidir, çünkü bu değişmez kuralın, insanlara, hayvanlara ve bitkilere sayısız yararları vardır. Şayet mevsimler bu sisteme bağlı olarak devran etmeseydi, insanlar, hayvanlar ve bitkiler hayatlarını sürdüremezlerdi. Yarattığı mahlukat için her türlü uygun ortamı hazırlaması, Allah'ın rahmet, Rububiyet ve hikmetidir. Mevdudi

Bu âyetlerde Allah, tanıklığını, iki doğunun, iki batının Rabbi oluşu ile desteklemiştir. Âyette konu edilen iki doğu, iki batı ifadesi, güneş ve ayın doğma, batma yerleri veya güneş ve güneşin mevsimlerde farklı yerlerden doğup farklı yerlerden batması şeklinde anlaşılabilir. Nitekim bir başka âyette şöyle buyurulmuştur:
Artık hayır. Doğuların ve batıların Rabbine kasem ederim ki Biz, onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Ve Biz, önüne geçilenler değiliz. (Me‘âric/40-41)
Burada denilmek istenen şudur: Güneş ve ayın gökteki konumları ve işleyişi de Allah'tan başkası tarafından belirlenemez. Bu gerçeği de kimse yalanlayamaz. H.Yılmaz

İki Deniz

Ayetteki, "iki deniz" hakkında şu izahlar yapılmıştır.

 a) Bu, gök ve yerin denizi demektir.

 b) Bu tatlı ve tuzlu deniz demektir. Nitekim Hak Teâlâ, "O iki deniz bir olmaz: Şu çok tatlı, susuzluğu keser, içimi

boğazdan kolay, şu çok tuzludur, acıdır"(Fatır2) buyurmuştur. Bu, birinciden daha açık ve sahihdir.

c) Cenâb-ı Hakk'ın "iki doğu" ... "iki batı" ve  ifadeleriyle ilgili olarak açıklanan şeydir. Çünkü bu derleyici iki türe işarettir. Böylece bu ifadenin içerisine, göğün denizi de, yerin denizi de, tatlı olan deniz de, tuzlu olan deniz de girmiş olur.

d) Allah Teâlâ, yerde, yerin sarıp kuşattığı denizler yaratmıştır. Yerdeki adaların (karaların) bir kısmını da sular (denizler) kuşatmıştır. Aynen bunun gibi, Allah Teâlâ yeri kuşatan ve yerin, üzerinde olduğu bir deniz yaratmış; o denizi de hava (atmosfer) çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim bunun böyle olduğunu, astronomi bilginkleri de söylemektedir ve bu hususta meşhur'haberler gelmiştir. Yerin kuşattığı denizlerin, yeri kuşatan o denizle İrtibatı vardır. Buna rağmen bu ikisi, yeryüzü, insanlar kendisinde mekân edinsinler diye, apaçık görünür bir halde olması için, Allah'ın fazlı sayesinde, yeryüzüne taşmıyor ve onu toplamıyor. Yerin bu durumuna bakıldığında, tabiatcı şaşakalıyor ve geveleyip duruyor. Çünkü onlara göre, yeryüzünün konumu, tabiatı gereği, merkezde olması ve suyunu, onu çepeçevre kuşatmasıdır. Bu sebeple onlara, "öyle ise daha nasıl suyun üzerine çıkmış ve batmamıştır?" denildiğinde, onlar, "Denizler yerin bir tarafına çekildiği için" derler. Bunun üzerine, "Peki niçin, hangi sebepten ötürü çekilmiştir?" denildiğinde, azıcık aklı olan hakka dönüyor ve bunun ancak Allah'ın iradesi ve meşîeti ite olduğunu söylüyor. Aklı olmayanlar ise, bunun sebebinin, yıldızlar, yıldızların konumu ve birbirlerini farklı farklı karşılamaları olduğunu söylüyor; bunları ikaz ederken de, heryerde sesi-soluğu kesiliyor; en sonunda kendisine, "Yıldızların konumu, yer küresinin bir kısmında değil de, meselâ bir başka kısmında soğuğa sebeb olacak şekilde farklılık arzetmiştir" denildiğinde, ttpkı, "Kâfir (Nemrud) apışıp kaldı"(Bakara.258) ayetinde buyurulduğu gibi oluyor, eğer Allah hidayet nasib ederse, hakka dönüyor.

fiili, "karışma (kavuşma)" manasına olduğuna göre, ayrıca, "kavuşurlar" denilmesinin hikmeti nedir? Deriz ki: Ayetteki  ifâdesi, ya "Allah o iki denizi salıverirken, birbiriyle karşılaşacak biçimde olduğu halde içice salıverdi" manasınadır, yahut da "karışma ve kavuşma (karşılaşma), ayrılmaz vasıfları olduğu halde salıverdi, fakat o ikisini, tabiatlarında mevcut olan Özellikten (karışmadan) alıkoydu" manasınadır. Bu izaha göre, ayetteki Ji-H» kelimesi kelimesinden "hal" olur. Bu ifadenin, mahzûf bir kelimeden "hal" olduğu da söylenebilir. Buna göre takdiri: "Allah o iki denizi kendi başına bıraktı. Böylece o iki deniz birbirine karışmadan, şu ana kadar kavuşmuşturlar, yanyanadırlar" şeklindedir. Birinci manaya göre, ayette verilmek istenen mana, Cenâb-ı Hakk'ın, faydalı olan şeylere olan kudretini ortaya koymaktır. Çünkü tabiatlarında, Allah'ın yaratması ve örfüne göre, akma ve karşılaşma özellikleri olduğu hade, iki suyu, birbiri özerinde olarak salıverip de, o ikisine Allah'ın kudreti demek olan engellenmiş olup,yahut kudreti ile manî olduğunda, bu durumun, o iki denizin karşılaşmamaları halindekinden, ilahi kudrete daha fazla delalet etmiş olur.

Bu manada, şöyle hikemî bir meseleye işaret vardır: Hükemâ, suyun, tıpkı civanın molekülleri gibi, bir kısmı bir kısmına doğru çekilmiş, tek bir mekânı bulunduğunda ittifak etmişlerdir. Fakat muhakkik hükemâ nezdinde, bu iş, Allah'ın bunu bu şekilde yapması-yaratması ile olmaktadır. Fakat hikmet iddiasında bulunup da, aslında Allah'ın kendilerine hikmet nasib etmediği tabiatcılar, bunun, suyun kendi tabiatından kaynaklandığını söylemektedirler. Binâenaleyh ayetteki, (kavuşurlar) ifadesi, "O iki denizin yerinin tek olması, ayrılmaz vasıflarıdır. Ama o ikisi, birbirinden ayrı olarak aynı mekânda kalmışlardır ki işte bu, ilah? kudretin ve Allah'ın tercihinin bir delilidir.

İkinci izaha göre de, elde edilen mana, ilahî kudretin, o iki suyun birbirine karışmasına manî olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü iki su, birbiriyle karşılaştıklarında, hemen birbirine karışmaz, bir müddet hallerini muhafaza edebilirler. Bu tıpkı, içine kaynar su doldurulmuş bir kabın, soğuk su içine daldırıldığında, eğer orada bir müddet beklemeyecek ise, o soğuk suya karışmamasına benzer. Fakat bunların komşulukları devam edince, mutlaka birbirlerine karışırlar. İşte bu sebeple Hak Teâlâ, buyurmuştur ki bu, "Allah o iki denizi, birbirlerine kavuşmaları, ama karışmamaları için salıverdi. İşte bu, ancak İlahî kudret sayesinde olabilir" demektir.Tefsirül Kebir

Kuran ayetinde bildirilen denizlerin bu özelliği, okyonus bilimcileri tarafından kanıtlanmıştır. “yüzey gerilimi” adı verilen fiziksel bir güç nedeniyle, denizlerin suyunun karışmadığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Tuzlu iki denizin sularının farklı yoğunluklardan kaynaklanan “yüzey gerilimi” adeta bir duvar gibi, büyük dalgalar, güçlü akıntılar ve gel-gitler olamasına rağmen, deniz sularının birbirine karışmasını önlüyor. Ayrıca, Bak. Furkan s.53 Ayette suyu tatlı olan ile suyu tuzlu olan da aynı yasa gereği birbirine karışmıyor. Bu iki ayeti birlikte inceleyin.M.Sağ

Abdullah b. Ebza, Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbas'a göre, âyette zikredilen iki denizden maksat, göklerdeki denizle yerdeki denizdir. Bunlar, her yıl bir kere karşılaşırlar.

Taberi bu görüşü tercih etmiş ve şunları söylemiştir: "Allah teala: "O iki denizden inci ve mercan çıkar" buyurmuştur. İnci ve mercanın, yeryüzündeki denizlerden çıkarılan sedeflerin içinde bulunduğu, bu sedeflerin de gökten dü­şen yağmur taneleriyle oluştuğu bilinmektedir. Bu itibarla burada ifade edilen, birbiriyle karşılaşan denizler, gökteki denizle yerdeki denizdir."

Hasan-ı Basri ve Katade'ye göre ise burada zikredilen "iki deniz"den maksat, Akdenizle Basra Körfezidir.

Allah teala âyette, denizler için: "Aralarında engel vardır, birbirlerine ka­rışmazlar." buyurmaktadır. Burada zikredilen "Engel"den maksat, adalar,kara, yeryüzü ve iki şeyin birbirine karışmasını Önleyen herhangi bir engeldir. "Bir­birlerine karışmazlar" ifadesinden maksat ise, Abdullah b. Ebza, Mücahid ve Katade'ye göre "Bunlardan herhangi birinin taşıp diğerine karışmamasıdır." Katade'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise, bunlardan herbirinin, taşarak karayı basmamalarıdır. İbn-i Zeyd'e göre ise, bunlardan herhangi birinin, Alla­hın koyduğu sınırı aşarak diğeri ile karışmamasıdır. Taberi, âyetin, umum ifade­sinin bu izahların kapsadığını söylemiştir. Taberi

 

Aradaki Berzah

Cenâb-ı Hak daha sonra, biraz önce de beyan ettiğimiz gibi, o iki denizin, tabiatları üzere akışlarına (karışmalarına) manî olduğuna işaret etmek için, "(Böyle iken) aralarında, yekdiğerine tecâvüz etmeye manî bir perde vardır" buyurmuştur. "Berzah", engel-perde demek olup, bu engel de, bazısında, Allah'ın kudretidir; diğerlerinde ise Allah'ın kudreti ile olandır. Çünkü bu iki deniz arasında, bazan gözle görülür, elle tutulur, yere ait bir mania bulunur, bazan ise böyle olmaz.

Ayetteki ifadesine gelince, bu hususta şu iki izah yapılabilir:

a) Bu kelime, "bağy" kökünden olup, "Onlardan biri diğerine bağyetmez (zulmetmez)"  manasındadır.  Ama tabiatcıların görüşü  böyle değildir.  Çünkü tabiatcılar, iki suyun ikisinin de tek bir parça olduğunu söylüyorlar. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, o ikisinin zulmetmediğini-sının aşmadığını söylemiştir.

b) Bu kelime, "isteme, arama" manasındaki "bağy" kökündendir. Buna göre mana, "O ikisi, herhangi birşey istemezler" şeklindedir. Bu şıkka göre, yapılabilecek bir başka izah da şudur: Buğy kelimesinin belli bir mef'ûlü yoktur. Aksine bu, o iki suyun, zatları hakkında yani kendileri için hiçbirşey istemediklerini anlatmaktır. Fakat, tabiatcının, "Su, bir yerde bir yerden Ötürü, hareketi ve sükûnu ister" şeklindeki sözü böyle değildir.Tefsirül Kebir

"Mercan", İbn Abbas, Katade, İbn Zeyd ve Dahhak'a göre, küçük incilerdir. İbn Mes'ud ise, mercanın Araplar tarafından deniz kabukları (istiridyeler) için kullanıldığını söyler.
"" (iki denizden çıkarlar.) Bazıları, inci ve mercanın tuzlu suda bulunduğunu söyleyerek, bunların hem tuzlu hem de tatlı suda nasıl çıkabileceği şeklinde itirazda bulunuyorlar. Bu itiraza şu şekilde cevap verilebilir: Bilindiği gibi denizlerde hem tuzlu sular, hem de tatlı sular toplanır. Dolayısıyla iki deniz ifadesiyle aynı husus kastolunmaktadır. Şayet bunların (inci ve mercan) deniz altında tatlı su kaynağı olan yerlerde veya onların meydana geldiği yerlerde hem tatlı hem de tuzlu suyun bulunduğu keşfolunursa hiç şaşırmamalıdır. Nitekim Bahreyn ülkesi, bu inci ve mercanların çıktığı en eski kaynaklardan birisidir. Orada deniz altında tatlı su kaynakları olduğu bilinmektedir. Mevdudi

Burada, "Alâi" kelimesinin "kudret" anlamında olması daha muhtemeldir. Bununla birlikte "nimetler ve hamde layık sıfatlar" şeklindeki manalar da kelimenin içinde saklıdır. Bunca kıymetli eşyayı yaratmış olması Allah'ın bir nimetidir. Ayrıca mahlukuna güzellik zevki vermekle birlikte bu zevkin tatmin olacağı güzel eşyaları da halk etmesi, Onun rububiyetinin şanındandır.Mevdudi

Lafzen, “denizde dağlar gibi”. Gemilerin “Allah'a ait olduğu”na işaret edilmesi, insanın üretebildiği her şeyde tezahür eden insan zekasının ve icatçılığının -ki Allah'ın yaratıcılık güçlerinin bir yansımasıdır- Allah vergisi niteliğini vurgulamak içindir. (Bkz. ayrıca 42:32-34 ve ilgili notlar.) M.Esed

Yani, gemiler de O'nun kudretinin bir tezahürüdür. Ve insanlara, onlarla denizleri aşma yeteneği vermiştir. İnsanların gemileri yapmak için kullandıkları malzemeyi de Allah yaratmıştır. Ayrıca gemilerin deniz üzerinde dağlar gibi yüzebilmeleri, Allah'ın kanunu sayesinde mümkün olabilmektedir. Mevdudi

 " Âlâî" kelimesinin, burada nimet ve ihsan anlamında olması kuvvetle muhtemeldir. Ancak yukarıda zikrettiğimiz gibi kudret ve hamde layık sıfatlara da işaret eder.Mevdudi

Bu âyetlerde ise denizdeki nimetlere ve bu nimetleri oluşturan güç ve programına dikkat çekilmiştir. İki deniz birbirine kavuşmak üzere salıverilmiş, ikisinden de inci ve mercan çıkıyor. Bu iki denizin arasında bir engel var; birinin özelliği [yaşayan hayvanları ve bitki örtüsü] diğerine geçmiyor.
Bu husus Furkân sûresi'nde de konu edilmişti. Oradaki açıklamaya burada da yer veriyoruz:
Ve O, iki denizi salıverendir; şu su tatlı ve susuzluğu giderici, şu da tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah [engel] ve yasak kılandır. Ve O, sudan, bir beşer yaratıp sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir. (Furkân/53-54)
Bu âyetlerde de doğadaki yasalardan birine dikkat çekilmektedir. Buna göre, acı ve tatlı sular aralarına konan bir engel ile birbirine karışmamaktadır. Allah'ın bu yasası başka âyetlerde de bildirmiştir:
Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı (daha hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. (Neml/61)
İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi. Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar. Şimdi siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız? (Rahmân/19-21)
Bu yasa; denizlerdeki, göllerdeki ve bataklıklardaki suların o su kütlesinde bulunan minerallerden arınarak buharlaşmasını, buharlaşan suyun ise yeryüzüne tatlı su olarak içmeye ve tarıma elverişli özellikte düşmesini ve yeraltı sularının oluşmasını sağlamakta, ayrıca da okyanusların içinde var olan değişik akıntıları izah etmektedir.
Kur’ân Araştırmaları Grubu, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize adlı kitabında bu konuyla ilgili olarak Kaptan Cousteau'nun çok ilginç tesbitlerine yer vermiştir:
DENİZLERİN ARASINDAKİ ENGEL
İki denizi salmıştır, birbirleriyle birleşiyorlar. Aralarında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını aşmıyorlar. (Rahmân/19-20)
Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır:
“Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz'in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu'ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz'den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebel-i Tarık Boğazı'nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysa ki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz'in birleştiği Mendep Boğazı'nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik.”
Kaptan Cousteau'yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kur’ân'da 14 asır önceden söylenmiştir. Çıplak gözle algılanamayan ve suyun algılanan özelliklerine ters gibi gözüken bu özellik, ilk olarak Arap Yarımadası'nın denizcilikle ilgisi olmayan insanlarına açıklanmıştır.
DENİZLER ALTINDAKİ HAYATIN RENKLİLİĞİ
Birleşen denizlerin karışmaması ile ilgili bu olgu, Allah'ın evrendeki çeşitliliği mükemmel plânlamasının bir örneğidir. Evrenin neresine bakarsak bakalım insanların yüzlerinden, kelebeklerin, çiçeklerin yüz binlerce çeşidine kadar Allah'ın harika ve çok çeşitli sanatlarına tanıklık etmekteyiz.
Denizlerin arasındaki engel, denizlerin altındaki hayatın daha renkli olmasına katkıda bulunmaktadır.
Denizler altındaki hayatın çeşitliliğinde Kur’ân'ın dikkat çektiği özelliğin önemli bir yeri vardır. “Yüzey gerilimi” adı verilen fiziksel özellik sayesinde komşu denizlerin suları karışmamaktadır. Böylece komşu denizler farklı yoğunluk, farklı tuz oranı ve farklı yapılar arz etmektedir. Bu farklı ortamlar, farklı canlıların yaşaması için elverişli ortamlar oluşturmaktadır.Bu sayede denizaltı yaşamı balıklardan, bitki örtülerine ve mikro canlılara kadar daha da büyük bir çeşitliliğe sahip olmaktadır. Çok rahat karışabilen bir özellik gösteren su, Allah'ın denizlerin altında işlettiği fiziksel kanunlarla bir duvara dönüşebilmekte ve bu özelliğiyle canlıların çeşitliliğine katkıda bulunmaktadır. Güçlü dalgalar, kuvvetli akımlar suya bu özelliğini kaybettirmemekte, denizlerin altındaki engel bunlara rağmen görevlerini yerine getirmektedir. Kur’ân'ın dikkat çektiği denizlerdeki bu özellik, hem Peygamberimizin döneminde bilinmeyen bir bilgiyi açıklamakla mucize oluşturmakta, hem de Allah'ın her şeyi nasıl ince bir plânla ayarladığına dikkatimizi çekmektedir.
İki denizi birbiri üstüne salan O'dur. Bu tatlı ve ferahlatıcı, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına karışmalarını önleyen bir sınır olarak engel koymuştur. (Furkân/53)
New York Bilimler Akademisi Rektörü ve Amerika Birleşik Devletleri Bilimsel Araştırmalar Kurulu eski üyelerinden A. Cressy Morrissonn şöyle demektedir:
Ay bize 240.000 mil uzaklıktadır. Günde iki kere gerçekleşen med olayı bize ayın varlığını gâyet latif bir şekilde hatırlatır. Ayın çekim gücü sonucu okyanuslarda meydana gelen kabarma bazı yerlerde yaklaşık olarak 18 m.'ye kadar çıkar. Hatta ay çekimi sonucu, yer kabuğu bile günde iki kere dışa doğru birkaç santim kayar. Bütün bunlar bir dereceye kadar bize düzenli görülür. Ve biz, bütün okyanusun düzeyini birkaç metre kabartan ve son derece sert görünen yer kabuğunu birkaç santim dışa doğru kaydıran korkunç gücü kavrayamayız.
Merih gezegeninin de bir ayı vardır. Küçük bir ay. Bu ay sadece gezegene 6.000 mil uzaklıktadır. Bunun gibi dünyamızın uydusu olan ay da şu andaki uzaklığı yerine söz gelimi 50.000 mil uzaklıkta olsaydı, ay çekimi sonucu sularda meydana gelen kabarma o kadar güçlü olurdu ki, deniz yüzeyinin altında bulunan bölgeler günde iki defa, dağları aşındıracak güçte tazyikli bir suyun altında kalacaktı. Bu durumda belki de gerekli çabuklukta derinliklerden yükselen dağlar olmayacaktı. Bu basınç sonucu yer kabuğu çatlayacak, havadaki kabarma her gün kasırgaların kopmasına neden olacaktı.
Dağların tamamen silindiğini varsayarsak, o zaman bütün yerküresinin üstündeki suyun derinliği 1.5 mil dolaylarında olacaktır. O zaman da hayat, muhtemelen uçsuz bucaksız bir okyanusun derinliklerinde bulunacaktı.
Ne var ki, bu evreni yönlendiren el, iki denizi salıvermiş, ama bu iki denizin arasına hem onların hem de evrenin yapısından kaynaklanan aşılmaz bir engel koymuştur. Her yönüyle uyum içinde hareket eden evrenin plânları, her işini yerinde ve bir hikmete göre yapan, her şeyi hikmetle yönlendiren yüce yaratıcının eliyle önceden belirlenmiş, özenle düzenlenmiş olarak uygulanmaktadır.
Böylesine düzenli ve sürekli işleyen bu plânlama kendiliğinden ortaya çıkmış bir tesadüf olamaz. Bütün bunlar evreni bir amaç için yaratan ve evrene hükmeden ince ve sağlam yasaları, bu amacı gerçekleştirecek özelliklere sahip kılan yüce yaratıcının iradesi ile meydana gelmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “onun üzerinde bulunan herkes”, yani yeryüzünde ve/veya, İbni Kesîr'e göre, cennette bulunan -çünkü ‘aleyhâ'daki zamir bütün bir evrene yöneliktir.M.Esed

Bu ayetten 30. ayete kadar cinlere ve insanlara iki gerçek bildirilmiştir.
a) Sizler ve sizlere dünyada verilen bu varlık ebedi değildir. Ebedi ve zevali olmayan ancak Allah'ın zatıdır. Kainattaki herşey O'nun azametine ve şanına şehadet etmektedir. O'nun lütfu iledir ki, dünyadaki bunca nimet sizlere nasip olmuştur. Şayet bunu aranızdan kendi marifeti sayan bir kimse çıkacak olursa, bu sadece onun aptallığının ve kısır mantığının sonucundan başka bir şey değildir. Eline biraz güç geçen ve emri altına bir kaç kişiyi alan, hemen kendisini ilah sanmaya başlar. Oysa bu iktidarı ne kadar sürebilir ki? Zira insan, kainattaki bir bezelye tanesi kadar yer işgal etmez. Kendisine 50-60 yıllık bir iktidar verildiği için insanın büyüklenmesi çok anlamsızdır.
b) Sizler, Allah'tan başkalarını (melekler, peygamberler, evliyalar, Ay, Güneş vs.) mabud ittihaz ediyorsunuz ama onlar sizlerin ihtiyaçlarını gidermeye muktedir değillerdir. Çünkü onların bizzat kendileri Allah'a muhtaçtırlar. Gökyüzünde, yeryüzünde ve hatta tüm kainatta her olan, Allah'ın izniyle vuku bulmaktadır. Hiçbir mahluk bir başkasının kısmetini değiştiremez. Mevdudi

Lafzen, “yüzü” yahut “sîmâsı”: klasik Arapça'da bir kişinin “benliği”ni yahut “tüm varlığı”nı mecazî olarak ifade etmek için kullanılan bir terim -bu örnekte, Allah'ın aslî varlığı veya gerçekliği anlamına gelmektedir. Karş. aynı zamanda 28:88, “O'nun [yüce] zâtından başka her şey yok olmaya mahkumdur”.M.Esed

Burada "Alâi" kelimesi "kemalat" anlamında kullanılmıştır. Kim böbürlenir ve gururlanırsa, dili ile söylese bile, fiilen alemlerin Rabbini yalanlamış olur. Çünkü kendini büyük gören ve kendi hakkında bu şekilde düşünen her şahıs, aslında Allah'ın en üst makam ve mevkide bulunduğunu yalanlamış olmaktadır.Mevdudi

Yeryüzünde bulunan insan ve cin gibi ne varsa hepsi yok olacak, Ey Mu-hamıncd, geriye sadece azamet ve ikram sahibi olan rabbinin zatı kalacaktır. O hakle ey insanlar ve cinler, rabbinizin nimetlerinden hangisini inkar edersiniz? Taberi

Lafzen, “... herkes O'ndan istekte bulunur” [yahut “O'na yalvarır”], yani her şey kendi güvenliği ve hayatiyeti için O'na tâbidir.M.Esed

Yani, bu alem her an Allah'ın emriyle değişmektedir. Biri ölürken biri doğmakta, biri düşerken diğeri yükselmekte, biri hasta olurken öbürü sıhhat bulmakta, biri batarken başkası yüzmekte velhasıl her an değişmekte yeni şekiller almaktadır. Mevdudi

Kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür, her an hay"tı tazeler; bir hali giderir, başka haller getirir.S.Ateş

Göklerde ve yerde bulunan melekler, insanlar, cinler ve diğer bütün var­lıklar muhtaç oklukları şeyleri Allahtan isterler. Onların hiçbiri Allaha muhtaç olmaktan beri olamaz. Allah, yarattıklarını her an sevk ve idare etmekte ve on­lar üzerinde tasarrufta bulunmaktadır. Cansızlara hayat verir, onları öldürür. Küçükleri büyütür, büyükleri ihtiyarlatır.

Ebudderda, âyetin "O her gün bir iştedir." bölümünü şu şekilde izah et­miştir:

Allah, günahları affeder, sıkıntıları giderir, bir topluluğu yükseltip başka bir topluluğu alçaltır.

Taberi, Ebuderda’nın söylediği bu sözü, Abdullah b. Ezdi'nin, Resulu-tahtan rivayet etliğini söylemiştir.

Ubeyd b. Umeyr ve Mücahid, âyetin bu bölümünü şu şekilde izah etmiş­lerdir: Allah, dua edenlerin duasını kabul eder, isteyenlere verir. Sıkıntıda olan­ların sıkıntılarını giderir, hastalara şifa verir, tevbe edenleri affeder. İşte onun her gün bir işte olmasından maksat budur."Taberi

" Âlâî" kelimesinin, burada Allah'ın hamde layık sıfatları anlamında kullanılmasının daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. Allah'a ortak koşan bir kimse, Allah'ın bazı sıfatlarını yalanlamaktadır. Örneğin, bir şahıs, "filan kimse benim şu hastalığımı iyileştirdi" dediğinde, Allah'ın ("Şafi" şifa veren) sıfatını yalanlamış olmaktadır. Yani şifayı veren Allah değil de, bir başkasıdır onun nazarında. Veya "filan şeyhin lütfuyla iş buldum" ve "filan türbe sahibinin yardımıyla şu muradıma erdim" dediğinde, güya rızkı verenin ya da murada erdirenin Allah değil de, o şeyhin veya türbe sahibinin olduğunu söylemek istiyor! Kısaca müşrik inançlar ve görüşler, son tahlilde Allah'ın bazı sıfatlarını yalanlamak ve inkar etmek demektir.
Şirk, zaten Allah'tan başkasını Semî, Basîr, Alimu'lGayb, mutlak hükümdar ve Kadir-i Mutasarrıf görmek ve Ulûhiyetinin diğer vasıflarıyla bezenmiş olduğunu sanmak ve bu sıfatlara sadece Allah'ın sahip olduğunu reddetmek demektir. Mevdudi

Bu âyetlerde de uyarıya devam edilmektedir. Arz üzerindeki herkes fânidir, yalnızca Allah bâkidir. Evrendeki her varlık, özellikle de insanlar O'ndan istekte bulunurlar. O, her an yeni bir iştedir. Hiçbir insan bu gerçeğe karşı çıkamaz, Allah'ın bu sonsuz gücünü yalanlayamaz. H.Yılmaz

O hakle ey insanlar ve cinler topluluğu, Allanın, sizin işlerinizi sevk ve idare etmesi ve yaratılanların üzerinde devamlı olarak tasarrufta bulunması ni­metlerinden hangisini inkar edersiniz?Taberi

Bu âyet-i kerime, kullan tehdit etmektedir. Manası: Ey insanlar ve cinler, yakında sizi hesaba çekeceğiz. Günah işleyenleri cezalandırılıp itaat edenleri mükafaatlandıracağiz." demektir.

Abdullah b. Abbas bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Bu ifade, Allahın, kullarını tehdidi mahiyetindedir. Zira Allahın hiçbir zaman meşguliyeti yoktur ki, o meşguliyetleri bir tarafa bırakarak kullarını hesaba çekmeye de vakit ayırsın. O, kullarını her zaman hesaba çekebilir. Taberi

Lafzen, “size döneceğiz”.  - Yani, “siz ey günah yüklü erkekler ve kadınlar” (bkz. yukarıdaki not 4). Râzî tarafından aktarılan bir yoruma göre, sekalân formu (sekal “ağır bir şey” kelimesinin ikil şekli), bu her iki insan kategorisinin günah işlemeye yatkın ve dolayısıyla günah ile yüklü olduğunu gösterir. M.Esed

"Sekalâni" (iki yük) İfadesi, insanlara ve cinlere hitaben kullanılmıştır. Çünkü bu iki varlıktan da kafir olanları yeryüzünde yüktürler. Yukarıdaki hitab, 45. ayete kadar cinlere ve insanlara yönelik olarak sürmektedir. Dolayısıyla "Eyyuhe'l sakâlani." (ey iki yük) ifadesi kullanılmıştır. Adeta şöyle denmek isteniyor: "Ey hayırsız yaratıklar! (insanlar ve cinlerden kafir olanlar) Sizler bu yeryüzü için birer yüksünüz. Fakat çok geçmeden sizlerden hesap sorulacaktır.
Neuzubillah, bu ifade, Allah'ın henüz meşgul olduğu, dolayısıyla insanlardan ve cinlerden hesap sormak için fırsat bulamadığı anlamına gelmez. Doğrusu, Allah her safha için bir vakit tayin etmiştir ve ancak o vakit geldiği zaman o safha gerçekleşecektir, şeklindedir. Örneğin, Allah insanlardan ve cinlerden birçok nesil yaratmaktadır ve belli bir vakit sonra bu safha sona erecek, sonra da kıyametin vuku ile herşey bitecektir. Daha sonra ise belirlenmiş bir vakitte sorgulamanın sonucu olarak ceza-mükafat verilecektir. Dolayısıyla burada, ilk safhanın henüz sona ermediği, ama mutlaka bu safhanın da geleceği anlatılmaktadır. Mevdudi

Yani yere ağırlık veren, yahut bir ağırlığı, şerefi olan iki toplum.S.Ateş

 Burada "Alâi" kelimesi iki anlama da gelebilir. Nitekim konuya dikkat edildiğinde her iki anlamın da kastolunduğu görülecektir.
a) Benim verdiğim nimetleri inkar etmekle nankörlük yapıyor ve şirk-küfür yolunu tutmakla isyan içine girmiş oluyorsunuz. Kıyamet günü hesap sorulduğunda hangi nimetlerimi yalanlayabileceksiniz bakalım? Bu nimetlerin kendi marifetiniz veya ilahlarınızın bir bağışı ya da şeyhlerinizin bir lütfu olduğunu söyleyebilecek misiniz?
b) Kıyamet gününde ceza ve mükafatın, Cennet ve Cehennemin olacağını şimdi inkar ederek, alayla karşılıyor ve o günün vuku bulmasının mümkün olacağına inanmıyorsunuz. O gün geldiğinde nasıl yalanlayacaksınız bakalım? Mevdudi

Ma‘şera'l-cinn ve'l-ins ifadesinin bu şekilde çevrilmesinin bir açıklaması için bkz. 6:128'in ilk paragrafı ile ilgili not 112.Yani, Allah'ın hükmünden ve azabından kaçabilmek için.Yani, “sizi(n cezanızı) ertelemeyi dilemedikçe”: karş. 6:128'in son paragrafı ve ilgili not 114. M.Esed

 "Gök ve Yeryüzü" ifadesi ile kainat kastedilmektedir. Yani kainat Allah'ın kontrolu altındadır. Nerede bulunursanız bulunun, sorgulamadan kaçamazsınız. Şayet güç getirebileceğinize inanıyorsanız bir deneyin. Mevdudi

Müfessirler, bu âyet-i kerimeyi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir: Bazılarına göre bu âyetin ifade ettiği hususlar, cin ve insanlara, kıyamet gününde söylenecek ve onlara şöyle denecektir: "Ey cinler ve insanlar toplulu­ğu, eğer sizler rabbinizi âciz bırakarak göklerin ve yerin çevresinden çıkıp gidebiliyorsanız çıkıp gidin.Fakat sizler buradan çıkıp gidemezsiniz. Ancak rabbiniz tarafından size verilecek bir güç ve kuvvetle gidebilirsiniz."

Bazılarına göre ise: Âyet-i kerimenin ifade ettiği manadan maksat, "Ölümden kaçabilirseniz kaçın" demektir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Ey cinler ve insanlar topluluğu,, eğer göklerin ve yerin etrafından kaçarak ölümden kurtulabiliyorsanız kaçıp kurtulun. Fakat sizler hiçbir zaman ölümden kaçıp kurtulamazsınız. O sizi mutlaka yakalayacaktır. Sizler, göklerin ve yerin etrafından çıkıp kaçsanız bile, Allahın mülkünün dışına çıkamazsınız. Ölüm sizi orada yakalar."

Abdullah b. Abbas'ın bu âyet-i kerimeyi şu şekilde izah ettiği zikredil­mektedir: "Ey cinler.ve insanlar topluluğu, eğer sizlerin, göklerde ve yerde olanları bilmeye gücünüz yeterse onları bilin. Sizler onları bilemezsiniz, ancak Allah tarafından bir açıklama ile bilebilirsiniz."

Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir izah şeklide şöyledir: "Ey cin­ler ve insanlar topluluğu, şayet sizler, göklerin ve yerin etrafından çıkıp gidebiliyorsaniz çıkıp gidin. Fakat siz, benim mülkümden çıkıp başka bir yere gide­mezsiniz. Nereye gitseniz orası benim mülkümdür."

Âyeti kerimede geçen ve "Büyük bir kuvvet" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, Abdullah b. Abbas'a göre "Açıklama" Mücahit! ve İkrime'ye göre "Delil" Katade'ye göre ise "Mülk"tür, Taberi bu kelimenin "Delil" ve "Açıklama" manasına daha uygun düştüğünü söylemiştir. Taberi

Metinde "Şuvaz" ve "Nuvas" kelimeleri geçmektedir. Şuvaz, dumansız alev, Nuvas ise alevsiz duman anlamına gelir. Bu iki şey arka arkaya, Allah'ın sorgusundan kaçmaya çalışan insanların ve cinlerin üzerine gönderilecektir. Mevdudi

Bu "ayetlerde iki topluluğun da göklerin bucaklarına, yani kenarlarına, köşelerine, içlerine nüfuz etmeğe çalışacaklarına işaret edilmektedir. Demek ki iki topluluk da uzaya gitmeğe çalışacaktır. Daha önce cinler, göklerin bucaklarından geçip gayb haberleri çalma girişiminde bulunmuşlardır. Fakat üzerlerine ışınlar gönderilmiştir. Hit"b iki topluluğa yapıldığına göre insanların da bir gün bu işe girişecekleri anlatılır. Sanki uzay çalışmalarını haber veren "ayette ilginç bir ifade daha var: Bu iş, ancak sultan (yetki, kudret) ile yapılabilir, kudretsiz böyle bir şey başarılamaz. Demek ki uzaya gidecek teknoloji ve güç (enerji) bulununca uzaya gitmek de mümkündür. Ama uzaya gitmek de ancak bir ölçüdedir. İnsanın milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksilere ulaşması mümkün değildir. S.Ateş

Teknik olarak  كُما [kümâ/ikiniz] zamirinin daha evvel geçmiş olması zaruretinden dolayı âyetler, mevcut Mushaf'takinden farklı tertip edilmiştir.

Bu âyetlerde tüm insanlar tehdit edilmekte ve dengeyi bozmaları, dengeyi ikâme etmemeleri neticesinde zarara uğrayacakları bildirilip bunun cezasını çekecekleri ve bu evrenden kaçamayacakları bildirilmektedir.

Âyetteki ins-cinn terkibi, “bilinen, bilinmeyen, herkes” anlamını ifade eder. Bu konuya dair Nâs sûresi'nde detaylı bilgi vermiştik.

33. âyette tüm insanlara, Eğer göklerin ve yerin kenarlarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/üstün bir güç olmadan aşamazsınız buyurulmaktadır. Bu hususla ilgili bir açıklamayı nakletmek istiyoruz:

DÜNYANIN ve UZAYIN ÇAPLARI

Ey cinnler ve insanlar topluluğu! Göklerin ve yeryüzünün çaplarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa aşıp geçin. Ancak üstün bir güçle geçebilirsiniz. (Rahmân/33)

Âyette “çapları” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça'sı aktar'dır. Arapça “çap” anlamına gelen kutur kelimesinin çoğulu olan aktar, göklerin ve yeryüzünün birçok çapı olduğunu ifade etmektedir. Arapça'da ikiliği belirten özel çekim de mevcuttur, aktar kelimesi çoğulu ifade ederek hem tekil hem ikilik vurgusundan ayrılmaktadır.Bu inceliğe dikkat etmeliyiz. Üç boyutlu cisimlerde “çaptan” ancak küremsi yapıların içinde bahsedebiliriz. Düzgün bir kürede ise “çaplardan” bahsetmek yanlış olur, düzgün bir kürede ancak bir tane “çap” vardır. Bu âyette “çaplar[aktar]kelimesinin nasıl yerli yerinde, ince bir bilgelikle kullanıldığına tanık oluyoruz.

Üstelik bu âyet, dünyanın geoit yapısına işaret ettiği için önemlidir. Dünyanın küresel yapısı ile ilgili şüpheler ancak Newton'un (1642-1724) ortaya koyduğu yerçekimi yasalarıyla yok olmuştur. Bundan önce dünyanın alt tarafında kalan insanların, canlıların, denizlerin aşağı düşeceği sanılıyor, dünya'nın küre olduğu fikrine itiraz ediliyordu. İsaac Newton'un çekim kuvvetini açıklamasıyla, dünyanın çekimiyle, denizlerin, insanların ve diğer canlıların dünya üzerinde durduğu; dünyanın altı ve dünyanın üstü kavramlarının anlamsız olduğu anlaşıldı. Newton'un Principa eserinde ortaya koyduğu bu açıklamalarla, dünyanın küresel yapısına gelen itirazlar anlamını yitirdi, fakat hâlâ dünyayı birçok kişi düzgün bir küre sanıyordu. Yani, Newton'un bu açıklamalarından sonra eğer bir kişiye dünyanın çaplarından bahsetseydiniz, o sizin çoğul şekilde “çapları” demenizi düzeltip dünyanın “çapı” derdi. Dünyanın çaplarının olması küre yapısında mümkün değildir; fakat geoit'in küremsi yapısında mümkündür.

DÜNYANIN ve UZAYIN ÇAPLARI UZAYIN SINIRLARI

Âyette, “göklerin çapları” denmesi de önemlidir. Uzayın, tek bir noktanın patlamasıyla oluştuğu ve sürekli genişlediği öğrenilene kadar birçok bilim adamı uzayı sonsuz sanıyordu. Oysa uzay sürekli genişlemekteydi ve uzayın her genişlediği noktada yeni ve daha büyük bir çapı oluşuyordu (1., 2. ve 3. bölümde bu konuyu açıkladık), uzayın küremsi bir yapısı olduğuna da âyette işaret vardır. Nitekim Einstein da uzayı şişmekte olan bir balona benzetmişti ki, bu benzetme âyetle uyumludur. Uzayın değişik yerlerinden alınan ölçülerde uzayın çapları farklı çıkar. Dünya geoit yapıda olduğundan kutuplarda, ekvatordan ve bunların arasından geçen çapları farklıdır.

Her an alınan çap ölçüleri de bir öncekinden farklı olacaktır. Bu yüzden göklerin de çaplarından bahsedilmesi, hem birçok çaplar dile getirildiği için, hem de sonsuz uzay görüşü reddedildiği için önemlidir.

Dünyamızın merkezindeki noktadan kutupları birleştirecek şekilde bir çap, ekvator çapı ve bunların arasında çaplar alırsak; en büyük çap ekvator çapı, en küçük çap kutup bölgesinde alınandır. Diğer çaplar ise bunların arasında kalır. Dünyanın içinden atmosferin sonuna kadar uzattığımız çaplarda da aynı şekilde farklılık gözükmektedir. Kutupların hizasından atmosferin üstüne kadar uzatılan çapın, ekvatordan atmosferin üstüne çekilen çapın, bunların arasında aynı şekilde oluşturulan çapların uzunlukları farklıdır.

Yeryüzümüzün atmosferinin sınırına kadar giden çapların da, uzay boyunca oluşturulan çapların da insan vücudunun kabiliyetleriyle aşılması imkânsızdır. Allah âyette bu çapların aşılmasının güçlüğünü belirttikten sonra, bu çapları aşmanın imkânsız olduğunu söylememiş, bilakis bu çapların üstün bir güçle aşılmasının mümkün olduğuna dikkat çekmiştir. Hiç şüphesiz bu çapları aşacak güç, bizim bedenimizin imkânlarının dışındadır. Nitekim insanlık bilimde gelişerek, dünyada var olan enerji kaynaklarından, madenlerden yararlanarak, uzay gemisi inşa ederek yerküremizin dışa doğru çaplarını geçmiştir. Uzayın çaplarının geçilmesi ise uzayın çok uzak sınırları, insanın kısa ömrü, mevcut teknolojimizin imkânlarının yetersizliği yüzünden zor gözükmektedir. Kur’ân'da üstün bir güçle (Arapça'sı sultan) geçişin mümkün olduğuna dikkat çekildiğini hatırlayıp bu geçişi de imkânsız görmüyoruz. Dünyanın sonu gelmeden Allah'ın insanlığa bu imkânı verip vermeyeceğini bilemediğimiz için bu imkânsız gözüken hedef karşısında susmayı tercih ediyoruz. Şimdilik bilimin gelişmesinin ve yeryüzünde saklı olan kaynakların değerlendirilmesinin sonucunda atmosferimizin dışına çıkılmasının mutluluğunu yaşıyoruz. (16. bölümde aya gidilmesine bakın). Yerkürenin dışına doğru çapları aşmamıza rağmen, bu çapların merkezi olan yerkürenin ortasına inmemiz de imkânsız gibi gözükmektedir. Yerin merkezindeki çok sıcak ortam ve teknolojimizin yetersizliği yerküremizin merkezine doğru çapların aşılmasını imkânsız gibi göstermektedir. Bu konuda da ilerleyen yüzyılların neler getirebileceği konusunda bir yorum yapmadan, en doğrusunu Allah bilir diyoruz.

Bu arada bir noktaya daha dikkat çekmek istiyoruz : Bir çok Kur’ân çevirisinde yeryüzünün ve göklerin çevresinden, bucaklarından, etrafından, sınırlarından çıkılmasından bahsedilmiş, “çaplar” kelimesi atlanmış, yerine “bucak, etraf, sınırlar” gibi kelimeler getirilmiştir. Gerçekten de bir alanın çaplarının uçları o alanın çevresini, sınırlarını, etrafını vermektedir. Bu açıdan çevirmenlerin niye böyle çeviri yaptıkları anlaşılmaktadır. “Çaplar” kelimesinin doğrudan çevrilmemesi ve çevirmenlerin kendi anlayışlarını çevirilerine katmalarıyla bu tarz çeviriler oluşmuştur. Çevirmenlerimizden eski Kur’ân çevirilerindeki bu noktayı düzeltmelerini rica ediyoruz. Kur’ân'ın orijinaline tamamen sadık bir çeviri yapılırsa, Kur’ân'ın bu mucizesi daha geniş kitlelerce anlaşılabilecektir.Evren sürekli genişlediği için çapları sürekli büyümektedir. H.Yılmaz

Bu, dihân teriminin birkaç muhtemel anlamından biridir; diğeri, edîm ile eş anlamlı olan (Zemahşerî) “taze tabaklanmış [yahut “kırmızı”] deri”; başka bir anlamı ise “zeytinyağı tortuları/köpükleri”dir (Râğıb). Bu anlamların hepsinin taşıdığı ortak bir düşünce vardır: Son Saat'te gökyüzünün maruz kalacağı anî ve beklenmeyen renk değişikliği (veya değişiklikleri).M.Esed

Burada, Kıyamet gününde göğün kapılarının açılacağı ve hiçbir mania kalmayıp tüm kainat nizamının bozulacağı zikredilmektedir. Ayrıca gökyüzünün kıpkırmızı bir deri gibi olacağı vurgulanmıştır. Yani, büyük felaket günü gökyüzüne bakıldığında, gök ateşle tutulmuş gibi görünecektir. Mevdudi

Sizler şimdi kıyametin vuku bulmasını mümkün görmüyorsunuz. Yani sizlere göre, Allah buna muktedir değildir. Oysa kıyamet vuku bulduğunda bunu kendi gözleriniz görecek ve sonra bakalım bunu yalanlayabilecek misiniz? Mevdudi

Kıyamet gününde göğün yarıklığı ve yeşil rengi değişerek kıpkırmızı bir gül rengine döndüğü zaman, ey insanlar ve cinler topluluğu, işte o zaman rabbi­nizin nimet ve kudretinden hangisini yalanlarsınız?

Allah teala bu âyette, kıyamet gününde göğün yarılacağını ve renginin değişip kızaracağını ve adeta bir boya veya deri haline geleceğini beyan etmek­tedir.

Abdullah b. Abbas, Ebu Said, Dchhak ve Katade, "Gül gibi kızardı" diye tercüme edilen ifadesini, "Kırmızı at gibi" şeklinde izah etmişlerdir. "Yağ gibi eridiği" ifadesinden maksat ise Mücahid ve Dehhak'a göre "Parlak kırmızı yağ renginde" demektir. Diğer bir kısım âlimlere göre ise "Kır­mızı deri gibi olur" demektir. Taberi

Yani, günahkarlar “yapıp ettikleri her şeyi [şimdi] önlerinde bulacaklardır” (18:49), ve “kendi dilleri, elleri ve ayakları bütün bu yaptıklarını [açığa vurarak] onlar aleyhine şahitlik yapacaktır” (24:24). M.Esed

 

Suçluların, yüzlerinden nasıl belli olacakları hususunun açıklaması ileride yapılacaktır. Yani o kadar insan içerisinde, öncekiler ve sonrakiler toplanacak ama buna rağmen, "suçlu kim?" diye sorulmayacaktır. Çünkü suçlular, zaten korku içinde olacaklarından kendilerini belli edeceklerdir.
Nitekim güvenlik kuvvetlerinin yakaladığı bir grup içinde de çoğu zaman suçsuz ve günahsız insanlar bulunabilir. Ancak suçlular genellikle yüzlerinden anlaşılır. Çünkü korku içinde davranırlar. Ancak dünyada bu kural her zaman geçerli değildir. Hatta polis suçlulardan daha çok, suçsuz, günahsız insanlara eziyet eder. Dolayısıyla böyle bir olayda, suçsuzların yüzlerinde de korku ifadesi vardır. Ancak Allah katında, O'nun adaletinden kuşku duyulmayacağı için, suçsuzlar kendilerinden emin ve güvende olacaklarından, suçlular kendilerini yüzlerinden belli edeceklerdir.Mevdudi

Allah her şeyi bildiği ve yapılan eylemler bütün ayrıntılarıyle tesbit edildiği için sormağa hacet yoktur çünkü. S.Ateş

Kıyamet gününde melekler, suçlulara günahlarının ne olduğunu sorma­yacaklardır. Onların bir kısmından da diğerlerinin günahlarının ne olduğu sorul­mayacaktır. Zira Allah onların günahlarını amel defterlerinde tesbit ettirip mu­hafaza etmiştir. Bu hususta diğer âyetlerde şöyle Duyurulmaktadır. "Ey Muhammed, doğrusu biz seni, bir müjdeci ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Sen, ce­hennemliklerden sorumlu tutulmayacaksın.

"Karun: "Bu servet bana ancak bende bulunan bir ilim sayesinde veril­miştir." dedi. O, Allahın daha önce gelmiş geçmiş nesiller içerisinde kendinden daha güçlü ve daha fazla mal biriktiren kimseleri helak ettiğini bilmez mi? Suç­lulara günahları sorulmaz.

Mücahid bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Melekler, suçluların günahlarının ne olduğunu sormayacaklardır. Zira onlar, günahkarların günahlarının ne oldu­ğunu yüzlerinden anlayacaklardır.

Katade ise: "Kendileriyle ahitleştiğiniz ümmetten sayıca daha üstün olan diğer bir ümmetle iyi geçinmek için,yeminlerinizi aldatma vasıtası yaparak, ip­liğini sağlam eğirip de sonra onu söküp bozan şaşkın kadın gibi olmayın. Allah sizi bununla imtihan eder. Şüphesiz ki o, kıyamet gününde ihtilaf ettiğiniz şey­lerin gerçek yüzünü size açıklayacaktır." "Eğer Allah dileseydi sizi tek bir üm­met yapardı. Fakat Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola sevkeder. Şüphesiz ki kıyamet gününde yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. âyetlerini göz önünde bulundurarak bu âyeti kerimeyi şu şekilde izah etmiştir: "İnsanlara ve cinlere kıyametten önce günahları sorulacak sonra dilleri mühürle­necek konuşturulmayacaklardır. Onların elleri ve ayaklan yaptıklarını itiraf ede­cektir." Taberi

Kur'an'a göre, insanoğlunun en ağır suçu, insanın gece gündüz yararlandığı nimetlerin sahibi Allah'ı tanımaması veya bu nimetlerin Allah katından değil de kendiliğinden geldiğini kabul etmesi ya da bir başkasının veya kendi becerisinin sonucu olduğunu sanmasıdır. Dolayısıyla bu tür insanlar o nimetlerin üzerinde, Allah'ın hakkının olmadığı düşüncesindedirler. Bir insanın, bu nimetleri Allah'ın kendiliğinden değil başka birinin şefaatıyla ona verdiğini kabul etmesi de, büyük bir suçtur. sonuç olarak bu tür insanlar, yanlış inanç ve düşüncelere dayanarak Allah'ın talimatlarına kulak asmaz ve Allah'ın yasaklarından kaçınmazlar. Böylece bu kimselerin işlediği her günah, Allah'ın nimetini inkar etmek demektir. Lisanen inkar sözkonusu olmasa bile, hatta aksi iddia edilse de değişen birşey olmaz. Ancak kalbinin derinliğinde Allah'ın nimetlerine inanan ve teyid eden, ama beşeri zaaf dolayısıyla, bir günah işleyen kimse, yaptığından pişman olarak, Allah'dan af dilerse, o Allah'ın nimetlerini yalanlamış sayılmaz. Dolayısıyla bu kimselerin dışındakilerin Allah'ın nimetini yalanlayan suçlular olduğu bildirilmiştir. Onlar huzura geldiğinde, kendilerine Allah'ın hangi nimetini yalanladıkları sorulacaktır. Nitekim Tekasür Suresi'nde (8), "Sonra o gün o nimetten sorulacaksınız" denilmiştir. Yani onlara "bu nimetleri sizlere biz vermemiş miydik? Sizler ise bu nimetleri size verene karşı nasıl davrandınız ve bu nimetleri nasıl kullandınız?" diye sorulacaktır. Mevdudi

Bu, onların aşağılanmalarına ve düşecekleri utanç verici durumlara işarettir. Eski Araplar, birinin başka bir kimseye bağımlı oluşunu vurgulamak için “Onun perçemi/saçı, şunun-şunun elindedir” derlerdi. (Bkz. ayrıca 96:15-16 ve ilgili not 8.) M.Esed

Başları ayaklarına bağlanarak cehenneme atılırlar. S.Ateş

Kıyamet gününde melekler suçluları, yüzlerinin siyahlığı ve gözlerinin maviliğinden tanıyacaklar ve onları perçemlerinden ve ayaklarından yakalayıp cehenneme atacaklardır.

Kıyamet gününde müminler, abdest azalarının parlaklığı ile tanındıkları gibi kâfirler de yüzlerinin siyahlığı ve gözlerinin maviliği ile tanınacaklardır. Cehennem zebanileri, suçluları perçemlerinden ve ayaklarından yakalayacaklar­dır.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Onlar bu şekilde yakalandıktan sonra tandı­ra konulan odunlar gibi kırılıp cehenneme atılacaklardır.

Dahhak ise diyor ki: "Onların ayaklan zincirlerle perçemlerine bağlana­caktır.

Süddi de diyor ki: "Kâfirlerin perçemleriyle ayakları birleştirilip bağlana­cak ve bellerinden ip gibi büküleceklerdir. Taberi  

O halde ey insanlar ve cinler, Allahın, meleklerine, kâfir ve müminleri simalarından tanıtması gibi nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Taberi

Kıyamet gününde simalarından tanınan mücrimlere şöyle denecektir: "İş­te mücrimlerin yalanladığı cehennem budur." Bu söz kâfirlere, kınamak ve ha­kir düşünnek için söylenecektir.Taberi

Hamîm'in “yakıcı ümitsizlik” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 6:70'in son cümlesi ile ilgili not 62. Öteki dünyadaki mükafatların ve cezaların Kur’an'daki bütün tasvirlerinin temsîlî mahiyeti, günahkarların, cehennem ile yakıcı ümitsizlik arasında “gidip gelmeleri”nden (beynehâ ve beyne hamîm) -yani, maddî bir azap ile ümitsiz bir pişmanlık arasında gidip gelmelerinden- söz eden yukarıdaki ayetin ifade tarzında görülmektedir.M.Esed

Yani, Cehennemde, susadıkça, çeşmelere koşacaklar ama orada kaynar sudan başka birşey bulamayacaklardır. Mecburen o kaynar sudan içecek ve yine susayacaklardır. Böylece Cehennem ile çeşme arasında koşarak cezalarını bulacaklardır. Mevdudi

Simalarından tanınıp perçem ve ayaklarından yakalanarak cehenneme atılan suçlular, cehennemin tabakaları ve son derece kaynar sulan arasında dola­şır dururlar. Taberi

Yani, o vakit geldiğinde de "Allah, kıyamet gününü getiremez, Cennet ve Cehennemi yaratamaz" diyebilecek misiniz bakalım? Mevdudi

O halde ey insanlar ve cinler, rabbinizin, kâfirleri cezalandırması, iman ehline ise ikramda bulunması nimetlerinden hangisini yalanlarsınız? Taberi

Yukarıdaki paragrafta, arz üzerindeki her şeyin fâniliği vurgulanmıştı. Şimdi de göklerle ilgili bilgi verilmektedir: Gök yarılıp zeytinyağı gibi bir gül olacak, işte o gün, ins ve cann [hiç kimse], onun [bir başkasının] günahından sorumlu tutulmayacak. Kişinin kendi günahından başka bir günahtan sorumlu tutulmayacağı birçok âyette [En‘âm/164, İsrâ/15, Fâtır/18, Zümer/7 ve Necm/38'de] belirtilmişti.
Suçlular simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutulup cehenneme sürüklenecek, cehennemle kaynar su arasında dolaşıp duracaklar. Burada kıyâmet ve mahşere ait oluşumlar bildirilerek uyarı yapılmakta ve bunu kimsenin yalanlayamayacağı ifade edilmektedir.
37. âyette, kıyâmet günü, “göğün yarılıp zeytinyağı gibi bir gül olacağı” ifade buyurularak, o dehşet gününde gökyüzünün sıvılaşacağı ve alev alev yanacağı bildirilmektedir. Bu âyetlerin indiği zaman petrol olmadığından, aydınlatma malzemesi ve yakıt olarak zeytinyağı kullanılmaktaydı.
Göğün durumuna dair birçok âyette bilgi verilmişti:
Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O, erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhân/43-46)
O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz. (Me ‘âric/8-10)
Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir. (Furkân/25)
Gök çatladığı zaman, yıldızlar dökülüp dağıldığı zaman, denizler yarılıp akıtıldığı zaman, kabirler altüst edildiği zaman, kişi, önünden gönderdiği ve geri bıraktığı şeyleri öğrenmiştir. (İnfitâr/1-5)
Gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman…(İnşikak/1-5)
39. âyet genellikle, “O gün ne inse ne cinne günahından sorulmaz” şeklinde çevrilmektedir. Hâlbuki âyetin teknik yapısı böyle bir anlama müsaade etmez. Zira âhirette peygamberler dâhil herkes sorgulanacaktır. Bu sorgulama, Allah'ın öğrenmesi için değil, adl-i ilâhînin teşhiri ve gösterimi içindir:
Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz. (A‘râf/6)
Sonra o gün siz nimetten mutlaka sorulacaksınız. (Tekâsür/8)
Peki, andolsun Rabbine ki, Biz, mutlaka onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz. (Hicr/92-93)
44. âyetteki, Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar ifadesiyle, günahkârların cehennem ile kaynar su arasında mekik dokuyacakları bildirilmektedir. Yani, suçlular cehennemde, susadıkça su kaynaklarına gidecekler, ama orada kaynar sudan başka bir şey bulamayacaklar. Zorunlu olarak o kaynar sudan içecekler. Bu hususa başka âyetlerde de dikkat çekilmiştir:
Allah'ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara, “Allah'ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar, “Bizden kaybolup gittiler; aslında; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” derler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde hakksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!” –İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!– (Mü’min/69-76)
Şu ikisi, Rabb'leri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve “Yakıcı azabı tadın!” Şüphesiz Allah iman eden ve sâlihâtı işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere girdirecek. Onlar orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. Onlar, sözden, güzel-hoş olana kılavuzlanmışlardır da. Hem de Hamîd'in [övülmeye layık olan Allah'ın] yoluna kılavuzlanmışlardır. (Hacc/19-24)
Ve de ki: “O hakk [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zâlimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve hevâlarına uyan kimseler gibi; ateş'te ebedî olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsakları paramparça olan kimseler gibi midir? Takvâlı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rabb'lerinden bir bağışlanma vardır. (Muhammed/14-15)
Onlar [elçiler], fetih istediler. Tüm inatçı zorba da hüsrana uğradı. Ardından cehennem vardır. Ve kendisine irinli sudan içirilecektir. Onu [irinli suyu] yudum yudum içecek; yutamayacak. Ve her yandan kendisine ölüm gelecek, fakat o ölü değildir [hiç ölmeyecek]. Arkasından da çok kaba bir azap gelecektir. (İbrâhîm/15-17)
Ve ayrıca En‘âm/70; Yûnus/4; Saffat/67; Sâd/57; Duhân/46, 48; Vâkıa/42, 54 ve Nebe/25
âyetlerine bakılabilir. H.Yılmaz

Yani, aynı anda yaşanacak olan iki tür cennet. Bu nokta üzerinde klasik müfessirler tarafından çeşitli açıklamalar yapılmıştır: mesela, bir cennet, iyi şeyler yaptıklarından dolayı, öteki cennet ise günahlardan kaçındıkları için” (Zemahşerî); yahut bir cennet, “hem maddî hem de ruhî zevkleri kapsadığı için sanki iki cennetmiş gibi [görünecektir]” (Râzî). Son olarak, cennetin “iki bahçesi”ne yapılan özel atfın -günahkarların “cehennem ile yakıcı ümitsizlik arasında gidip gelmeleri”ne yapılan önceki atıf gibi- öteki dünyadaki hayat ile ilgili bütün tasvirlerin temsîlî karakterine ve bu hayatta tasavvur edilebilir veya edilemez bütün duyarlıkların ifadesi imkansız yoğunluğuna (yahut genişliğine) yapılan işaretleri kapsadığı sonucuna varılabilir. Cennetin güzellikleri ile ilgili sonraki tasvirlere de aynı sembolik görüş açısından bakılmalıdır. M.Esed

Yani hesap gününe iman eden bir kimse, bu dünyada sorumsuz yaşamaz ve nefsini kontrol altına alır. Hak-batıl, zulm-adalet, temiz-necis, haram-helal arasındaki farkı temyiz eder ve bile bile Allah'ın emirlerinden yüz çevirmez. Dolayısıyla ileride zikredilen mükafatlar bu kimseler içindir.
"Cennet", bahçe anlamına gelir. Kur'an'da, salih kimselerin barınacağı yer, Cennet olarak adlandırılmıştır. Nitekim bazı yerlerde, "onlar için altlarından ırmaklar akan Cennetler vardır" ifadesi kullanılmıştır. Yani, büyük bahçeler içinde küçük bağlar vardır. Burada da her Cennet ehline iki Cennet verileceği ve onların içinde-ki ileride zikredilecektir -saraylar, hizmetçiler ve diğer nimetlerin bulunacağı beyan edilmiştir. Mevdudi

Allahın kullarından kim ondan korkar, huzurunda hesaba çekileceğinden sakınır da emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçınacak olursa ona iki cen­net verilecektir.

Abdullah b. Abbas, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkmanın, Allaha itaat edip ona karşı çıkmayı terketmekle olacağını söylemiştir.

Mücahid ise: Allahın huzuruna çıkmaktan korkmanın» günah işlemeyi kasdettikten sonra Allahın huzuruna çıkacağını hatırlayarak onu terketmekle olacağını söylemiştir.

Katade ise: Mümin kulun, Allahın huzuruna çıkarılıp hesap vermekten korkmasının, o gün için amel işlemesi ve gece gündüz kulluk etmesiyle olaca­ğını söylemiştir.

Ebudderda diyor ki:

"Bir gün Resulullah: "Rabbinin huzurunda durmaktan korkanlar için iki cennet vardır." âyetini okudu. Bunun üzerine dedim ki: "Ey Allahın Resulü, böyle bir insan zina etse, hırsızlık yapsa da mı?" Resulullah: "Rabbinin huzu­runda durmaktan korkanlar için iki cennet vardır." dedi. Dedim ki: "Ey Allahın Resulü, zina etse, hırsızlık- yapsa da mı? "Resulullah yine: "Rabbinin huzurunda durmaktan korkanlar için iki cennet vardır." dedi. Ben de: "Ey Allahın Resulü, o kişi zina etse hırsızlık yapsa da mı?" dedim. Bunun üzerine Resulullah şöyle bu­yurdu: "Evet, zina etse hırsızlık yapsa da." (Onun için iki cennet vardır) Ebudderda'nın burnu yere sürünse de.

İbni Zeyd, Allahın huzurunda durmaktan maksadın, kıyamet gününde kulların hesap vermek üzere Allahın huzurunda durmaları olduğunu söylemiştir.

Ebu Musa el-Eş'ari, "İki cennet" hakkında Resulullahın şöyle buyurduğu­nu rivayet etmektedir:

"İki cennet gümüştendir. Kapıları ve içlerinde bulunan herşeyleriyle. İki cennet de altındandır. Kapıları ve içlerinde bulunan herşeyleriyle. İnsanların Adn cennetlerinde rablerini bizzat görmelerini sadece yüzündeki azamet perdesi gölgeler."

Ebu Musa el-Eş'ari.altından olan iki cennetin Allaha yaklaşan kişilere ve­rileceğini, gümüşten olan iki cennetin ise amel defterleri sağdan verilenlere tah­sis edileceğini rivayet etmiştir. Taberi

Bu ayetten surenin sonuna değin, "Alâi" kelimesi, nimet ve kudret anlamında kullanılmıştır. Ayrıca hamde layık sıfatlar anlamı da kelimenin içinde saklıdır. İlk anlam ele alındığında, cümle, "siz bu nimetleri yalanlasanız da, mü'minler yine de bu nimetlere sahip olacaklardır." şeklinde, ikinci anlama göre, "Sizler Allah'ın bu nimetlerini vermesinin mümkün olmadığını zannetseniz de, Allah bu nimetleri kullarına verecektir" şeklinde anlaşılır. Üçüncü anlamı ele alırsak şayet, cümle, -Neuzubillah- "Sizler Allah'ı iyilik ve kötülük arasındaki farkı temyiz etmekten aciz sanıyorsunuz, sizlere göre, Allah Teâlâ, bu koskoca kainatı yaratmıştır. Ama zalimle, adalet sahibi, hak ile çalışanla, batıla hizmet eden, hayır ile şer işleyen kimseler onu ilgilendirmez. Mazlumun adalet ve insaf göremeyeceğini, hayır işleyenlerin mükafaat alamayacağını sanıyorsunuz. Yine Allah'ı, zalimlere ceza, salihlere mükafat vermekten aciz olarak kabul ediyorsunuz. Sizler bu şekilde Allah'ın sıfatlarını inkar etmeye devam edin, ancak kafir ve zalimlerin Cehennemle, salih kulların ise Cennetle karşılaşacağı gün, yine inkar edebilecek misiniz?" Mevdudi

Taberî'ye göre fenn (lafzen, “tarz” yahut “biçim”) ismi, burada levn (“renk” yahut “ton”) ile eş anlamlıdır. Efnân ismi iki katlı çoğul (cem‘u'l-cem‘) isimdir ve bu nedenle “birçok renkler” anlamına gelir; ve Tâcu'l-‘Arûs'da işaret edildiği gibi, fenn'in benimsenen birçok anlamından biri “harika bir şey” olduğundan, efnân da “birçok harika şey” şeklinde anlaşılabilir. Benim kabul ettiğim çeviri, bu her iki anlamı birleştirmektedir. -“Cennet” olarak isimlendirilen durumun tam tasvir edilemeyişi konusunda bkz. 32:17 ve ilgili not 15. M.Esed

İkrime, âyette zikredilen bu rengarenk şeylerin, ağaç dallarından duvar­lar üzerindeki gölgeleri olduğunu, Dehhak bunların çeşitli renklerde meyveler olduğunu, Mücahid bunlardan maksadın, ağaçların dalları olduğunu, Abdullah b. Abbas, bunların, ağaçların dallarının uçları olduğunu, Katade ise bu ifadeden maksadın, bu iki cennetin üstünlüğü ve diğerlerinden genişliği manasına geldi­ğini söylemişlerdir. Taberi

Cennetin “iki çeşme”si, 18:60-61'de sözü edilen “iki deniz”i akla getirir ve Beydâvî'ye göre, insanın ulaşabileceği iki bilgi kaynağını veya mecrasını sembolize eder: biri, dış olguların gözlenmesi ve zihinsel analizi aracılığıyla elde edilen (‘ilmu'z-zâhir), diğeri ise içsel, sezgisel bir kavrayışla elde edilen bilgi (‘ilmu'l-bâtın). M.Esed

Bu iki cennette de, oradaki ağaç ve bitkileri sulayan ve diğer ihtiyaçları karşılayan ve akıp giden iki pınar vardır.

Hasan-ı Basrî, bu pınarlardan birine 'Tesnim diğerine ise "Selsebil" dendiğini rivayet etmiştir. Tesnim pınarı, Mutaffıfm suresinin yirmı yedinci âyetinde, "Selsebil pınarı" ise İnsan suresini on sekizinci âyetinde zikredilmiştir.Atıyye de bu pınarlardan birinin, bozulmayan sudan oluşan, diğerinin ise içenlere lezzet veren meşrubattan oluşan sular olduklarını söylemiştir. Taberi

Zemahşerî: “bir cinsi bilinen/tanınan, diğeri yabancı (ğarîb)” -yani, yaşadığımız hayattaki tecrübelerimize dayanarak tasavvur edilebilen kavrayışlar yahut duyarlıklar ile bizim için tasavvur edilemiyen ve bu nedenle, ancak remizler veya temsîller yoluyla hissedilebilenler. Bu anlamdaki “temsîl” (allegory) kavramı konusunda bkz. 3:7 ve ilgili not 8. M.Esed

Bu iki cennette, bildiğiniz ve bilmediğiniz her meyveden çift çift ve çeşit çeşit vardır. Orada gözlerin görmediği, kulakîann işitmediği ve bir beşerin hatı­rına gelmeyen daha nice nimetler vardır.Taberi

Karş. 18:31 ve ilgili not 41. “Halılara (yahut: “döşeklere/yataklara”, 18:31) uzanmak”, mutlak bir istirahatin ve zihin dinginliğinin bir sembolüdür. Cennetteki “halılar”ın atlastan dokunmuş olduğunun vurgulanması, muhtemelen, -halının örgüsünün normal olarak görünmemesi gibi- cennetin güzelliğinin derunî, ruhî bir tabiatta olması sebebiyle dış görünüş ile herhangi bir ilgisinin olmadığı düşüncesini anlatabilmeyi amaçlamaktadır (Râzî). Bu kavram, Zemahşerî tarafından nakledilen daha eski bir yorumda geçer ve sözkonusu yoruma göre burada bahsedilen “halılar” ışık'tan yapılmış halılardır.M.Esed

 

Ağaçların meyvalı dalları çok yakın. İnsan eliyle istediği meyvayı toplayabilir. Yorulmağa gerek yoktur. S.Ateş

 

Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Sizlere o cennetteki yatakların astarları­nın nasıl olduğu bildirilmiştir. Onların bir de yüzlerinin nasıl olduğu bildirilecek olsaydı kim bilir nasıl bulurdunuz?"

Said b. Cübeyr'e: "O döşeklerin astarları kalın ipektendir. Acaba onların yüzleri nedendir?" diye sorulunca o: "Bunlar, Allah tealanın."Hiç kimse onlar için dünyada yaptıklarının karşılığı olarak, saklanmış, sevindirici şeylerin neler olduğunu bilemez. âyetinde bildirdiklerindendir." demiştir.

Her iki cennetin meyveleri de onları toplayanlar için pek yakındır. Ağaç­lara tırmanma zahmetine katlanmazlar. Meyveleri oturdukları yerden dahi topla­yabilirler.

Katade bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Meyveye el uzatanın elini ne uzaklık boş çevirir ne de diken." Taberi

Kadının en önemli özelliği onun hayası ve iffetidir. Bu yüzden Allah Teâlâ, Cennetin nimetlerini beyan ederken, kadının güzelliğinden önce hayasını ve iffetini zikretmiştir. Güzel kadınlar, kulüp, gazino ve sinemalarda görülebilir. Nitekim güzellik yarışmaları tertiplendiğinde, seçkin ve en güzel kadınları bir araya toplarlar. Ancak bu kadınlara sadece zevk sahibi olmayan kimseler ilgi gösterirler. Çünkü hiçbir zevk sahibi, her gözün iştahla seyrettiği, herkesin malı olmaya istekli bir güzellikten hoşlanmaz.
Yani, bakire, evli, genç ve yaşlı tüm salih kadınlar bakire ve genç olarak, salih erkeklere zevce olacaklardır.
Bu ayetten, Cennette cinlerden saliha kadınların da olacağı anlaşılıyor. Bu kadınlar, tıpkı insanlardan saliha kadınlar gibi, cinlerden erkeklere eş olacaklardır. Nitekim onlara daha önceden, hiçbir erkek dokunmamış olacağı gibi, insanlardan salih kadınlara da hiçbir erkek dokunmamış olacaktır. Ayrıca bu ayetten, insanlardan saliha kadınların, yine insanlardan salih erkeklere eş verileceği gibi, cinlerden saliha kadınların da, yine cinlerden salih erkeklere verileceği anlaşılmaktadır. Yani aynı cinslerden çiftler meydana gelecektir.Mevdudi

Yani, dünyada nefsini Allah için haramlardan koruyan, helalin idraki içinde yaşayan ve Hak için her türlü külfete katlanan bir şahsın, bunca fedakarlığı için Hak Teâlâ'nın bir mükafaat vermemesi mümkün müdür? Mevdudi

Cennette verileceği va'd edilen nimetlere inanmayan bir kimse, aslında Allah'ın sıfatlarını inkar etmektedir. Şayet bu kimse, Allah'a inandığı halde, bu nimetleri inkar ediyorsa o zaman Allah hakkında batıl tasavvurlar içinde demektir. Çünkü o, Allah'ın kainatı yarattığını kabul etmekte ama-neuzubillah- kainatta cereyan eden olaylardan habersiz ve onlara karşı ilgisiz olduğunu sanmaktadır. Yani Allah rızası için can, mal ve nefsani isteklerden, fedakarlık eden kimselerden bir haberi olmadığını, ilgisiz bulunduğunu ve iyilik ile kötülük arasındaki farkı temyiz edemediğini, iyiliğe mükafat, kötülüğe ceza vermeye muktedir olmadığını vs. sanıyor. Bu yüzden, "Allah'ın kıyamet gününde iyilik ve ihsana, yine iyilik ve ihsan ile karşılık verdiğini bizzat gördüğünüz zaman bunu nasıl inkar edeceksiniz bakalım?" denilmektedir. Mevdudi

Müfessirlerin büyük kısmı, -çok ikna edici olmayan bir şekilde- “öteki iki bahçe”nin daha düşük sevabı olanların barınacakları yerler olduklarını iddia ederler. Bu zayıf ve biraz da temelsiz/keyfî yoruma karşılık, bana göre, “başka iki bahçe”nin daha önce zikredilen “iki” sıfatı ile bir arada kullanılması, cennet kavramıyla bağlantılı olarak sonsuzluk düşüncesini yansıtmak içindir: sonsuz bir şekilde sıralanan bahçe içinde bahçeler, tasvirde hafif değişiklikler gösterse de tümü yüce bir nimetin sembolleri olan bahçeler. M.Esed

"Vemin dûnehumâ" (onlara iki bahçe daha verilecektir) ifadesindeki "dûn", lugatta şu üç anlamda kullanılır: a) aşağı, alçak, b) daha az faziletli c) birşeye ilave, ek. Bu anlamları dikkate aldığımızda, birincisi ayetin anlamı, "her Cennet ehline yukarıda zikri geçen iki Cennete (bahçeye) ek olarak, iki bahçe daha verileceği" şeklinde olur. İkincisi, "bu iki bahçe önceden zikri geçen bahçelerden daha aşağıda olacaktır" veya "Önceki iki bahçe, bunlardan daha güzel olacaktır" şeklinde bir anlam verilebilir. Şayet ilk ihtimali kabul edersek, Cennet ehline verileceği önceden bildirilen iki Cennetin yanısıra, onlara iki Cennet daha verilecek demektir. Fakat diğer ihtimalleri kabul edersek, iki Cennetin, "mukarrabin" iki Cennetin de "Ashabul-Yemin veya Ashab'ul-Meymene" olarak nitelendirilen mü'minlere verileceği anlamı çıkar. Çünkü Vakıa Suresi'nde salih insanlar, 1) Sabikûn veya mukarrabin, 2) Ashabul-Yemin veya Ashab'ul-Meymene olmak üzere iki kısım olarak zikredilmiştir. Ayrıca bu gruplara verilecek olan Cennetin nimetleri ayrı ayrı zikredilmiştir. Ayrıca Ebu Bekir'in, Ebu Musa el-Eşari'den rivayet ettiğine göre, Rasulullah şöyle buyurmuştur: "İki Cennet Sabikun ve Mukarrabin'e verilecektir. Orada tüm eşyaları altından olacaktır. Diğer iki Cennet de, Ashab'ul-Yemin'e verilecektir, onların eşyaları da gümüşten olacaktır." (Fethu'l-Bari, Kitab'ut-Tefsir, Rahman Suresi) Mevdudi

Yani, bolca sulanmaları sayesinde (Tâcu'l-‘Arûs). Unutulmamalıdır ki “yeşil” sıfatı, Kur’an'da çoğu zaman taze bir hayatı göstermek için kullanılır: mesela, cennet sakinlerinin giyecekleri “yeşil elbiseler” (18:31 ve 76:21) yahut uzanacakları “yeşil çimenler” (karş. bu surenin 76. ayeti). M.Esed

 çok sık yemyeşil ağaçlık için kullanılır. Mevdudi

O iki cennet, çok yeşil olduklarından adeta siyah gibi görünmektedirler.

Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Atlyye, Ebu Salih ve Katade o iki cennetin, çokça sulandıklarından dolayı yemyeşil olduklarını söylemişler, Hasan-ı.Basri ise yumuşak otlar olduklarını, Mücahid de siyah göründüklerini söylemiştir. Taberi

 

Bu iki cennette de fışkıran iki pınar vardır. Âyette geçen ve "Fışkıran" diye tercüme edilen kelimesi, İkrime, İbn- i Zeyd ve İbn-i Abbas tarafından "Su fışkıran" diye izah edilmiş Dehhak ise "Su ile dolup taşan, suyu kesilmeyen" şeklinde izah etmiş Said b. Cübeyr de "Su ve meyve fışkıran" diye izah etmiş, Abdullah b. Abbas başka bir görüşte de "Hayır fışkıran" diye izah etmiştir. Taberi birinci görüşün "Pınar" kelimesine daha uygun olması dolayısıyla o görüşü tercih etmiştir. Taberi

Âyeti kerimede, cennette meyvelerin bulunduğu zikredildikten sonra hurma ve nar da ayrıca zikredilmektedir.

Bir kısım müfessirlere göre bunun sebebi, hurma ve narın, meyveden sayılmayışıdır. Diğerlerine göre ise bunlar meyveden sayılmalarına rağmen önem­lerine binaen ayrıca zikredilmişlerdir.

Said b. Cübeyr, cennetteki hurma ağaçlarını anlatırken şöyle demiştir: "Oradaki hurma ağaçlarının kökleri ve dallan altından, dallarının destekleri zümrüttendir. Onların yapraklarından cennetliklere elbiseler yapılacak, meyve­leri kovalar gibi olacak, sütten daha beyaz, kaymaktan daha yumuşak, baldan daha tatlı olacak, o meyvelerde herhangi bir leke bulunmayacaktır."

Vehb. b. Zimarî ise şöyle demiştir: "Bize ulaştığına göre cennette öyle hurma ağaçlan vardır ki, kökleri altından, dallarının destekleri altından, yaprak­ları dökülmüş olan dallan da altındandır. Yapraklan cennetliklerin elbisesidir. Bu elbiseler insanların hiç görmedikleri en güzel elbiseler olacaklardır. Salkımları altından, gövdeleri altından, hurma kapçıkları da altından olacaktır. Hurma­ları tesbihler gibi olacak, süt ve gümüşten daha beyaz, bal ve şekerden daha tat­lı, kaymak ve yağdan daha yumuşak olacaktır.

Ebu Said el-IIudri, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir: "Ben cennete baktım bir de ne göreyim oranın bir narı, sırtına semer vurul­muş bir deve gibidir." Taberi

Zikredilen bu dört cennette, ahlakları iyi ve güzel kadınlar vardır.İbn-i Zeyd, bu kadınların, huriler olduklarını söylemiş Abdullah b. Mes'ud ise bunların, kendilerine mahsus çadırlara yerleştirilmiş kadınlar olduk­larını söylemiştir. Nitekim daha sonra gelecek olan bir âyette de bu husus izah edilmekledir Taberi

Hûr çoğul isminin (ki hem eril, hem de dişildir) bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. bu terimin Kur’an'da ilk defa geçtiği 56:22, not 8 ve ayrıca 56:34, not 13. M.Esed

Huriler için bakınız. Saffat an: 28-29, Duhan an: 42 "Çadırlar" ifadesiyle, dünyada zenginlerin bahçelerde piknik için kurdukları çadırlar kastolunuyor olabilir. Tahminen Cennet ehli kendi saraylarında hanımlarıyla yaşarken, çadırlarda huriler piknik için, her türlü eğlence için hazırlık yapacaklardır. Benim görüşüme göre önce iyi huylu salih kadınlar, sonra da ayrıca huriler zikredilmiş olduğundan, bunların, Müslüman hanımlarından farklı olarak Allah'ın yarattığı varlıklar olmaları sözkonusudur. Nitekim bu görüşümü, Hz. Ümmü Seleme'nin Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet ettiği bir hadis güçlendirmektedir.
Ümmü Seleme, Hz. Peygamber'e (s.a.) bir gün, "Ya Rasulallah, dünyadaki kadınlar mı, yoksa Cennetteki huriler mi daha iyidir?" diye sorduğunu söylüyor. Rasulullah, "Dünyadaki kadınların üstünlüğü yüzün astara üstünlüğü gibidir," diye cevap verir. Ümmü Seleme "Niçin" diye sorusunu tekrarlayınca, O şöyle buyurur: "Dünyadaki kadınlar namaz kıldıkları, oruç tuttukları ve birçok ibadette bulundukları için." (Taberani)
Bu hadisten anlaşıldığına göre, Cennet ehlinin hanımları bu dünyadaki kadınlar olacaklardır. Çünkü onlar dünyada iken iman etmişler, salih ameller işlemişler, iman ve salih amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmişlerdir. Onlar eğer isterlerse ve kocaları Cennet ehli ise, kocalarıyla beraber olurlar. Kocaları Cennet ehli değilse, Allah Teâlâ onları salih kimselerle evlendirir. Hurilere gelince, onlar amelleri dolayısıyla Cenneti hak etmemişler, sadece Allah Cennet ehli için diğer nimetleri yarattığı gibi, onları da yaratmıştır. Bunlar güzel kadınlar olarak yararlanmaları için Cennet ehline verilecektir. Ancak herhalükarda bunlar, cin, peri vs. gibi yaratıklar olmayacaklardır. Çünkü insan başka bir cins ile ilişki kuramaz. Muhtemelen küçükken vefat eden kız çocukları, ebeveyni Cennet ehlinden değilse eğer, onlarla beraber olmayacağı için, huri olarak Cennet ehline verileceklerdir. Mevdudi

O kadınlar, kendilerine ait olan evlerinden çıkmayan ve gözlerini kocala­rından ayırmayan güzel gözlü hurilerdir.

Âyette geçen ve "İri gözlü" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, Mücahid'e göre "Beyaz", Dehhak'a göre "Gözleri güzel", Süfyan cs-Sevri'ye güre ise "Gözünün beyazı çok beyaz, siyahı da çok siyah olan" demektir.

Âyette zikredilen ve "Çadırlardan ayrılmayan" diye tercüme edilen kelimesinden maksat ise Mücahid ve Rebi'e göre, "Gözlerini kocalarından ayırmayan" demektir. Ebul Âliye, İbn-i Abbas, Muhammed b. Ka'b, Dahhak ve Hasan-ı Basri'ye göre "Bulundukları çadırlardan ayrılma­yan, yollarda gezip dolaşmayan" demektir.

Taberi, âyetin ikinci ifadesinin her iki görüşü de kapsar mahiyette oldu­ğunu söylemiştir.

Ayette zikredilen "Çadırlardan maksat, evlerdir. Ancak buradaki evler, içi oyulmuş inci'den yapıldığından çadırlar şeklindedir. Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

"Müminin, cennette, içi oyulmuş bir inciden cadırı vardır. Boyu altmış mildir, ileri köşesinde müminin aile efradı bulunmaktadır. Bunlar birbirlerini görmezler. Taberi

 

"" Arap cahiliye döneminde efsanelerde adı geçen cinler ülkesidir. Tıpkı bizim Urduca'da "Peristan" (periler ülkesi) dediğimiz gibi Araplar nadir olan ve ayrıca çok zeki kimselere "Abkar" derlerdi. Aynı deyim İngilizce'de "Genius" cinlerle ilgili kullanılmaktadır. Bu ifade ile Araplara, Cennetin istisnai, harikulade güzellikleri anlatılmak isteniyor Mevdudi

Suçluların âkıbeti açıklandıktan sonra, beyânnamenin bu bölümünde şirk ve küfürden uzak olanların durumu, onları bekleyen nimetler sayılıp dökülmüştür:
Peki, o kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde dikilen [görüp gözeten] kimdir? Onlar ise Allah'a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi ya da sözden açık olanı mı haber vereceksiniz?” Aslında şu, küfre sapmış olan kişilere plânları güzel gösterildi de yol'dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur. (Ra‘d/33)
Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O hâlde sen, Benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. (Kaf/45)
Ve onlar, “Rahmân çocuk edindi” dediler. O [Rahmân], bundan münezzehtir. Aksine onlar lütuflandırılmış kullardır. Onlar, O'nun sözünün önüne geçemezler; onlar, yalnız O'nun emriyle iş yaparlar. O, onların [Rahmân'ın çocukları saydıkları şeylerin] önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O'nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat edemezler. Bununla birlikte onlar O'nun haşyetinden [O'na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı O'ndan uzaklaşma korkusundan] tirtir titrerler. (Enbiyâ/26-28)
Eğer Biz, bu Kur’ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın haşyetinden onu huşû yapar [saygı duyar, baş eğmiş], parça, parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)
Ve hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye, “Eşini yanında tut ve Allah'a takvâlı davran!” diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi içinde saklı tutuyordun. Oysa Allah, Kendisine haşyet duymana çok daha lâyıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlâtlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir. (Ahzâb/37)
Biz Kur’ân'ı sana sıkıntıya düşesin/sıkıntı veresin [eşkıyalık edesin] diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere, yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik. (Tâ-Hâ/2-4)
Elçilerimiz Lût'a geldiklerinde de o, onlar hakkında tasalandı. Ve onlar sebebiyle kolca daraldı. Ve onlar [elçiler], “Korkma, tasalanma! Şüphesiz biz, seni ve geride kalanlardan olan karın hariç yakınlarını kurtaracağız. Şüphesiz biz, bu kent halkının üzerine, fâsıklık yapıp durmaları nedeniyle semadan bir azap indireceğiz” dediler. (Ankebût/33-34)
O [Mûsâ] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Hârûn'u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.” (Kasas/33-34)
Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevâlimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın, yardımcı] bağışla. Rabbim, onu sen rızanı kazanan biri kıl!” (Meryem/4-6)
62. âyette tesniye [ikil] kalıbıyla yer alan جنتان [cennetân] sözcüğü –ki lafzen “iki cennet” demektir– klâsik eserlerde şu şekillerde anlaşılmıştır:

• Bu cennetlerden biri cinnler, biri de insanlar içindir.
• Bu cennetlerden biri cenneti hakk eden kişi, diğeri de eşleri içindir.
• Bunlar; birinde dünya nimetleri, diğerinde de cennet nimetleri olan iki cennettir.
• Bu cennetlerden biri gezmek ve dinlenmek, diğeri de ikâmet etmek içindir.
Bizce burada sözcüğün tesniye gelmesi, ses uyumu için olup anlamı çoğuldur. Zira kullara vaat edilen cennet Kur’ân'da hep  جنات [cennâtin/cennetler] şeklinde çoğul olarak gelmiştir. H.Yılmaz

Allah'ın elçi göndermek sûretiyle insanlığa müdahalesi açıklandıktan sonra, Celal ve ikram sahibi Rabbinin adı, ne cömerttir! Buyurularak, Allah'ın “Rahmân” isminin bereketine ve evrene yansımasına dikkat çekilmiştir. O, insana anasından daha fazla rahmet etmekte, bu nedenle de elçi gönderip kitap indirmekte; böylece onların mutlu yaşamalarını temin etmek istemektedir.H.Yılmaz

 

Ey Muhammed, yücelik ve ikram sahibi olan rabbinin adını anmak ne ka­dar büyük bir şeydir.

Resulullah (s.a.v.) namazı bitirip selam verdikten sonra bu âyeti de içine alan şu duayı okurdu: Hz. Aişe (r.anlı.) diyor ki: Resulullah namazı bitirip se­lam verince şunu söyleyecek kadar zamandan fazla oturmazdı:

“Ey Allahım, sen selamsın (Güven sağlayansın) Selam senden beklenir. Ey azamet ve ikram sahi­bi, sen, yüceler yücesisin."Taberi