(Kâf - 17.Ayet)

<< Geniş Meal

Vâkı’a

Yani, Son Saat ve Yeniden Dirilme. M.Esed

Yani, bu deprem belirli bir bölgeyi değil, tüm yeryüzünü kaplayacaktır. Mevdudi

Burada hitap, her ne kadar, Kur'an'ın indiği zamanki muhatablarına ve şimdiki okuyuculara gibi görünüyorsa da, aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan itibaren, kıyamet gününe kadar tüm insanlık, bu üç grup içinde mütelaa edileceklerdir. Mevdudi

De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında; ….. ve sizler üç eş (sınıf) olduğunuz zaman bileceksiniz.”
Yani Rabbimiz bu ifade ile, insanların mahşerde üç grupta toplanacağını bildirmekte, akıllı insanları ölmeden, mahşere çıkmadan; iş işten geçmeden, olacakları “aynelyakin” ve “hakkalyakin” öğrenmeden akıllarını başlarına almaya davet etmekte ve bu olaylar gerçekleştikten sonra pişmanlığın fayda vermeyeceğini ihtar etmektedir.
Buradaki hitap (sizler ifadesi), her ne kadar, Kur’an’ın indiği zamanki kişilere ve şimdiki okuyuculara gibi görünüyorsa da, aslında bu ifade ilk insandan itibaren, kıyamet gününe kadar tüm insanlığa yöneliktir. H.Yılmaz

Lafzen, “sağdakilerden” [yahut “sağdaki insanlardan”]: bkz. 74:39, not 25. M.Esed

ashab-ul meymene
Sözlüklerde “ميمنة meymene” sözcüğü için, “يمين yemin” veya “يمن yumn” sözcüklerinden türemiş olmasına göre “sağ el” veya “uğurlu / bereketli” karşılıkları verilmiştir.
Burada, sözcüğün “يمن yumn” sözcüğünden türediği kabul edilirse “ashab-ul meymene” deyimi; “bahtı iyi olan, bereketli, mutluluk sahibi” anlamına gelir.
Eğer “meymene” sözcüğünün “yemin” sözcüğünden türediği kabul edilirse bu takdirde ayetteki “ashab-ul meymene” deyimi “sağ el” anlamına gelir ve bu deyimin “yüksek mertebe” belirtmek için kullanıldığı anlaşılır. Çünkü Araplar için “sağ el”, kuvvet ve şerefin sembolüdür. Nitekim hürmet edilen kimseler meclislerde sağ köşeye oturtulur ve bir kimseye verilen değer “فلان منّى باليمين Fulanun minnî bil-yemin (o benim sağ kolumdur)” ifadesi ile belirtilirdi. Bu ifade günümüzde de aynen kullanılmaktadır. H.Yılmaz


Lafzen, “soldakilerden” [yahut “soldaki insanlardan”]: meymenet ifadesinin “doğruyu bulmuş olanlar” manasında mecaz olarak kullanılması gibi meş’emet terimi de “kötülüğe batmayı” (mesela, 90:19'da) göstermek için kullanılır. Bu her iki mecazın kökeni, gelecekteki bazı olayların, kuşların belli dönemlerdeki uçuş yönlerine bakılarak tahmin edilebileceği inancına dayanır: eğer sağ yöne doğru uçmuşlarsa uğurlu gelecek, uçuş sola doğru ise tersi. Bu eski inanış zamanla dilin kullanımına yansımış, böylece “sağ” ve “sol” kavramları, az veya çok “uğurlu” veya “uğursuz” ile eş anlamlı hale gelmiştir. Kur’an'ın deyimsel kullanımında bu iki kavram, sırasıyla, “doğruluk/dürüstlük” ve “eğrilik/kötülük”e dönüşmüştür  M.Esed

ashab-ul meş’eme
“مشئمة Meş’eme” sözcüğü, “شئم şum” kelimesinden türemiş olup; “uğursuzluk, talihsizlik” demektir. Araplar, “şu’ma (uğursuzluk)” sözcüğü ile “شمال şimal (sol el)” sözcüğünü aynı anlamda kullandıklarından sözlüklerde “şu’ma” sözcüğünün anlamı “sol el” olarak belirtilmiştir. Sefere çıkan bir kimsenin sol tarafından bir kuşun uçmasını uğursuzluk sayan Araplarda “sol el”, zayıflığın ve zilletin simgesidir. Nitekim önemsiz ve aşağı mevkide görülen kimseler meclislerde sol tarafa oturtulur ve bir kimsenin değersiz olduğu “فلان منّى بالشّمال Fulanun minnî bi-l şimal (O benim sol kolumdur)” ifadesi ile belirtilirdi. Özetle “اصحاب المشئمة ashab-ul meş`eme”; Allah’ın aşağıladığı, bedbaht kimselerdir ve O’nun huzurunda sol tarafta bulunacaklardır.
Rabbimiz bu iki grup insandan Vakıa suresinin 27. ve 41. ayetlerinde de bahsetmiştir.
Burada yüce Allah, “sol ehli” olan zümre için “ayetlerimizi inkâr edenler” nitelemesinden başka bir nitelemede bulunmamıştır. Bunun sebebi ise, kâfirliğin bütün kötülükleri kapsaması ve hatta kötülüklerin tümünden baskın çıkmasıdır. Yani kâfirlikle birlikte hiçbir iyi amel düşünülemez, onlar iyi davranışlarda bulunsalar dahi bu iyiliklerin kendilerine hiçbir yararı olmaz, onların kâfir olmaları her şeyi siler bitirir. Dolayısıyla kâfirlerin köle azat etmediklerini, yoksulu doyurmadıklarını ayrıca belirtmeye hiç gerek yoktur. Onlar; uğursuz, kötü, defterleri sol taraftan verilecek olan “meş’eme” ehlidirler. Onlar; sarp yokuşun gerisinde kalmışlar ve onu aşmak için o yokuşa saldırmamışlardır.  H.Yılmaz

Sâbık: Allah'a en yakın olan, ruhsal evrimde en ileri düzeye ulaşan kimsedir. Sâbıklar, Kur'ân-ı Kerîm'de en makbul insanlar topluluğunu oluşturur. Ayrıca İslâma ilk girenler hakkında da sâbık'lar sıfatı kullanılmıştır. Mevdudi

Öne geçenler
“Öne geçmek” ifadesi, bir yarışı çağrıştırmaktadır ki zaten Rabbimiz de Kur’an’da bizleri birçok işte ortak hareket etmeye sevk etmiş ve bu ortak davranışlarda yarışa davet etmiştir:
Fecr; 17, 20: Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına!
Asr; 1–3: Asra ant olsun ki, iman eden, salihatı işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin haricindeki tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran / kayıp-zarar içindedir.
Âl-i Imran; 133: Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete (kavuşmak için) yarışın; o, müttekiler için hazırlanmıştır.
Hadid; 21: Rabbinizden bir bağışlanmaya, Allah’a ve elçilerine inananlar için hazırlanmış, genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete koşuşun. İşte bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Onu dilediğine verir. Ve Allah büyük lütuf sahibidir.
Tövbe; 100: Muhacir ve Ensar’dan ilk önce öne geçenler ve iyi amellerle onları izleyenler; Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular. Ve O (Allah) ve onlara, içlerinde temelli kalacakları altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur.
Mümin; 61: Allah, içinde dinlenesiniz diye geceyi, göz açıcı bir aydınlık olarak da gündüzü sizin için yaratandır. Şüphesiz Allah insanlara karşı bir lütuf sahibidir. Velâkin insanların çoğu şükretmezler (karşılığını ödemezler).
Hadid; 10: Göklerin ve yerin mirası Allah’ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de “En güzel”i vaat etmiştir. Ve Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Ve biz biliyoruz ki Sünnetüllah’ta karşılık amel cinsindendir:
Fecr; 13: Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı.
O hâlde, dünya hayatında salihatı işlemekte yarışıp öne geçenler, dünyada nasıl önde yer aldılarsa, ahiret hayatında da; cennete girişte ve nimetlere erişmede yine önde yer alacaklardır. H.Yılmaz

10. ayette “es Sabikun (öne geçenler, önde olanlar)” ifadesi ile nitelenenler, bu ayette biraz daha açıklanmış ve “mukarrebun (yaklaştırılanlar)” olarak nitelenmiştir. Yaklaştırılmanın ne demek olduğu ise Sebe’ suresinde açıklanmıştır:
Sebe’; 37: Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlâtlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve salihatı işlerse, işte onlar için yaptıklarına karşı kat kat karşılık vardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.
Görüldüğü gibi Rabbimiz, burada “mukarrebun” olarak nitelediği kişilerin kimler olduğunu Sebe’ suresinde açıklamış ve bunların “iman etmiş, salihatı işlemiş” kişiler olduğunu açıkça beyan etmiştir. H.Yılmaz

8–10. ayetlerde bildirilen ahiretteki insan gruplarının konumları, bu ayetten itibaren açıklanmaya başlanmış ve ilk olarak da “es Sabikun (öne geçenler)” konu edilmiştir. Böylece de önde olanlara, anlatımda da öncelik tanınmıştır.
Ayette “onlar cennetlerdedir” denilmeyip de “Naim cennetlerindedirler” denmesi dikkat çekici bir husustur. “Naim” sözcüğü; “bol, çok, sonsuz nimetler bulunduran” demektir. Dünyadaki cennetlerin, yani bağların, bahçelerin hep budama, sulama gibi bir emek, bir bakım istediği ve yorgunluğa sebep olduğu düşünülürse, öne geçenlere vadedilen Naim cennetlerinin, dünyadaki gibi bir külfeti olmayan, sırf yararlanmaya, safa sürmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır. “es Sabikun”a verilen bu “Naim cennetler” müjdesi, ileride surenin 88, 89. ayetlerinde tekrar gündeme gelecektir. H.Yılmaz

 “Çoğu” ve “pek azı” ifadelerindeki vurgu, insanların inançlarındaki ve ahlakî gelişmelerindeki mükemmellik unsurunun tarihî süreç içinde giderek azalmasına bir işarettir. (Bkz. ayrıca 39-40. ayetler ile ilgili not 16.) M.Esed

“es Sabikun” hakkında bilgi veren bu ayetler üzerinde, “evvelkiler” ve “sonrakiler” ifadeleri ile kimlerin kastedilmiş olduğu hakkında biraz düşünmek gerekmektedir.
Eğer, “evvelkiler” ve “sonrakiler” ayrımının “zaman”a göre yapıldığı kabul edilir ve ayrımı belirleyen zaman olarak da bu ayetlerin indiği dönem benimsenirse; Naim cennetlerden yararlanacak olanların çoğunun, peygamberimizin elçilik görevi yaptığı dönemden evvel yaşayanlardan olduğu; çok azının da bu dönemden sonra yaşayacaklardan olacağı anlaşılır. Ama bu kabulleri benimsemelerine rağmen bazıları, Naim cennetlerden yararlanacak olanlarının çoğunun, “Muhammed ümmetinin ilklerinden”, çok azının da sonrakilerinden olduğunu iddia etmişlerdir. Ne var ki, ahirete, mahşere ait beyanların normal olarak ilk insandan son insana kadar herkesi kapsaması gerektiği hususu dikkate alınırsa, bazılarınca yapılan bu ayrımın gerçekçi olmadığı hemen görülebilir.
Eğer, “evvelkiler” ve “sonrakiler” ayrımının “zaman”a göre değil de “olay”a göre yapıldığı kabul edilir ve “olay” olarak da bir Allah elçisinin yaptığı davet benimsenirse; Naim cennetlerden yararlanacak olanların çoğunun, elçilerin davetlerinin ilk dönemlerinde onlara destek verenler olduğu; azının da bu dönemler dışında yaşayanlar olduğu anlaşılır. Bize göre, yukarıda mealleri verilen ayetlerden Hadid suresinin 10. ve Tövbe suresinin 100. ayetleri bu görüşü desteklemektedir.
Aslında yukarıdaki görüşlerden hangisi benimsenirse benimsensin, Rabbimizin bu ayetlerde bizlere vermiş olduğu şu iki mesaj hiç değişmeyecektir:
1- Sabikun ölçüsünde cennet hak edenlerin sayıları sürekli azalmaktadır.
2- Zor dönemlerde işlenen amel, normal dönemlere nazaran daha değerlidir. H.Yılmaz

Bkz. yukarıdaki iki ayetin sembolizmini açıklayan 15:47 ile ilgili not 34.M.Esed

Bu, “cennet” olarak adlandırılan yerdeki yaşayışın bozulmazlığına -yani ebedî gençliğe- sembolik bir işarettir. (Ayrıca bkz. müteakip iki not.) M.Esed

Bkz. Saffat an: 27, Muhammed an: 22, Tur an: 18 Mevdudi

Bu ve cennetin güzellikleri ile ilgili öteki Kur’ânî tanımlamalar konusunda bkz. 32:17 ve özellikle ilgili dipnot 15. Sözkonusu notta zikredilen meşhur hadîs, öteki dünyadaki insan hayatının durumu yahut niteliği konusundaki her Kur’ânî atıf için gözönünde bulundurulmalıdır. M.Esed

Hûr ismi -ki ben onu “saf ve temiz eşler” olarak çevirdim- hem müzekker ahver'in hem de müennes havrâ’ın çoğuludur. Bu her iki terim de, “havar sayesinde ayırd edilen bir kişi”yi tanımlar. Havar, “göz küresinin yoğun beyazlığı ile ‘iris’in parlayan siyahlığının kontrastı”nı gösterir (Kâmûs). Daha genel anlamda havar, “beyazlık” (Esâs) yahut moral bir vasıf olarak “sağlık” anlamına gelir (karş. Taberî, Râzî ve İbni Kesîr'in 3:52'deki havâriyyûn terimi ile ilgili açıklamaları). Bu sebeple (ikinci kısmındaki ‘în kelimesi a‘yan kelimesinin çoğulu olan) hûrin ‘în bileşik ifadesi aşağı yukarı “en güzel gözlere sahip saf ve temiz varlıklar [ya da, daha spesifik olarak “saf ve temiz eşler”]i gösterir. Râzî 52:20'deki aynı ifade ile ilgili yorumunda, insanın gözleri onun ruhunu bedenin başka herhangi bir uzvundan daha çok yansıttığı için, ‘în, “zengin ruhlu” yahut “engin ruhlu” olarak anlaşılabilir. İlk Kur’an müfessirlerinin büyük bir kısmı -Hasan Basrî de aralarındadır- hûr terimini daha ziyade dişi karakterde algılamışlar ve bu terimi “kadın cinsi arasındaki dürüst ve erdemli kimseler” şeklinden başka türlü anlamamışlardır (Taberî) -“dişleri dökülmüş bu yaşlı kadınlarınızı [bile] Allah yeni varlıklar olarak diriltecektir” (Hasan Basrî, Râzî'nin 44:54 ile ilgili yorumunda nakledilmiştir). Bu bağlamda bkz. ayrıca 38:52 ile ilgili not 46  M.Esed

Bkz. Saffat an: 28-29, Duhan an: 42, Rahman an: 51 Mevdudi

Bu ayet gurubu çarpıtılmış ve birçok meal ve tefsirde kadınlar âdeta erkeklere sunulan bir zevk objesi konumuna sokulmuştur. Bu sebeple de üzerinde biraz fazlaca durmayı gerektirmektedir.
Klâsik eserlere bakıldığında, Allah’ın resmen erkeklere iltimas yaptığı ve kadınları ikinci sınıf yaratık (!) olarak değerlendirdiği görülmektedir. Oysa Allah’ın böyle bir hükmü söz konusu olmayıp, Kur’an’da böyle bir ayrımın, iltimasın yapıldığını düşündürecek bir anlam bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla bu durumda, İslâm’a aykırı görüşler ihtiva eden meal ve tefsirleri Kur’an saymak da mümkün değildir. Piyasada bu tip, ayetleri çarpıtılmış pek çok eserin bulunması ise, belki de tefsir ve meal yazan hocaların hep erkek oluşundan kaynaklanmaktadır (!).
Konumuzla ilgili tahlile, kesin olarak bilinmesi ve hiç akıldan çıkarılmaması gereken bazı noktaların vurgulanmasıyla başlamakta yarar vardır:
Fizikî ve biyolojik yapımız, üzerinde yaşadığımız dünya koşulları ile uyum hâlindedir. Meselâ, ışığı görebilmemiz için gözlere, yaşamımızı sürdürebilmemiz için akciğer, karaciğer, mide, böbrek gibi iç organlara, neslimizi devam ettirmek için üreme organlarına sahibiz ve bu yapımız tümüyle, mevcut düzendeki hayatımızı sürdürmeye hizmet eden bir tasarımı yansıtmaktadır. Oysa ahirette yaşam ve yaşam koşulları değişecektir (Hicr; 48). İster cennet, ister cehennem olsun ahiretteki koşulları, o yaşamın gerçeklerini, bu dünya yaşamına uygun olan aklımızla, iz’anımızla, sezgimizle kavrayabilmemiz mümkün değildir. Bu sebeple, ahiretle ilgili olan hususlar (meselâ cennetteki nimetler) bize hep sembolik olarak, örnekleri gösterilmek suretiyle ifade edilmiştir (Ra’d; 35, Muhammed; 15). Zaten ahireti tasvir eden ayetlerin tümüyle incelenmesinden; bizim oradaki yaşama uyumlu bir yapıda olacağımız, yani yeniden diriltildiğimizde bilmediğimiz başka bir şekilde inşa edilmiş olacağımız anlaşılmaktadır.
Kur’an’ın açık ifadelerine göre; ölüm, hastalık, yorgunluk, açlık, susuzluk gibi kavramların hiçbirinin varlığı cennette söz konusu olmayacak; orada nimetlerin yenmesi içilmesi ihtiyaçtan değil zevkten, sefadan olacak; Rabbimiz de oradakilere hiçbir kısıtlama getirmeyecek ve istedikleri her şeyi lütfedecektir (Fussılet; 31). Cennette hiçbir yasağın olmadığını, oraya girmeye hak kazanmış müminlere istedikleri her şeyin verileceğini bildiren ayetlere istinaden, cennette cinsel haz ve zevk isteyenlere de bu isteklerinin verileceğini düşünmek elbette ki mümkündür. Ama bu haz ve zevklerin tatmin aracı olarak, dünya hayatındaki eşler gibi, ahirette de erkekler için kadın cinsinden, kadınlar için erkek cinsinden eşler verileceğini düşünmek yanlıştır. Çünkü Nisa suresinin 57. ayetinde ahirette verileceği söylenen eşler, konumuz olan ayetlerde ve Tur suresinin 20. ayetinde bahsedildiği gibi, ahirete özgü ve orada yaratılacak olan eşler olup, o eşlerin dünya hayatındaki eşlerle karıştırılmaması gerekmektedir. Dünya hayatında birbirinden farklı inanç ve amelleri olan eşler, eğer hak etmişlerse, evlâtları, ana babalarıyla beraber cennete gireceklerdir (Ra’d; 23). Ama cennet kompozisyonu çizen pasajlar iyi tetkik edildiğinde anlaşılmaktadır ki cennetteki bu beraberlik, dünyadaki eş, ana, baba, evlât konumları ile değil, ahbap, arkadaş konumu ile gerçekleşecektir.
Ahiretle ilgili Kur’anî bilgilerin özet olarak tazelenmesinden sonra, konu ile tahlil çalışmalarındaki ikinci aşma; Arapça dilindeki teknik ayrıntıların incelenmesi olmalıdır. Türkçeden farklı olarak Arapça, diğer birçok dil gibi, sözcüklerinde müzekker (eril) ve müennes (dişil) ayrımı olan bir dildir. Meselâ Türkçede, ister kadın ister erkek olsun üçüncü kişiler “o” zamiri ile ifade edilirken, sözcüklerinde eril ve dişil ayrımı olan Arapçada üçüncü şahıs zamiri olarak erkekler için “hüve”, kadınlar için “hiye” sözcükleri kullanılır. Sözcüklerdeki eril dişil ayrımı, Arapçada sadece şahıs zamirlerine mahsus olmayıp, isim, fiil ve edat cinsinden tüm sözcüklerin yapısında kendini göstermektedir.
Ayrıca Arapçada bir de, yine eril dişil ayrımlı sözcükler kapsamında ele alınabilecek bazı genel ilkeler mevcuttur:
- Tüm çoğul sözcükler dişil yapı ile ifade edilirler.
- Cansız nesneler genellikle mecazen dişil kalıpla ifade edilirler.
- Kanun, tüzük, yönetmelik gibi toplumu ilgilendiren resmî yazılar hep eril ifadelerle yazılırlar.
Arapçanın bu kuralları, Arapça inmiş olan Kur’an’da da aynen uygulanmış ve tüm çoğul sözcükler ve eşya isimleri dişil yapılarla ifade edilirken, topluma yönelik hükümlerde hep eril sözcükler kullanılmıştır. Ama Kur’an’da geçen bu ifadelerdeki eril veya dişil özellik, sadece sözcüklerin dil tekniği bakımından gerekli olan bir şekil şartını ifade etmekte olup, hiçbir zaman sözcüklerin anlamlarına müncer olmaz.
Meselâ, aşağıdaki ayette “korunup sakınanlar” olarak çevirdiğimiz “müttekin” sözcüğü, “cem’i müzekker (çoğul eril) bir sözcüktür:
Bakara; 2, 3: ... bir kılavuzdur o, müttekin (korunup sakınan erkekler) için. Ki onlar, gaybe inananlar ve namaz kılanlardır...
Eğer Arapçanın yukarda belirttiğimiz, topluma yönelik hükümlerin eril sözcüklerle ifade edilme kuralı bilinmez veya dikkate alınmazsa bu ayetten; “korunup sakınanların, gaybe inananların ve namaz kılanların hep erkekler olduğu” yolunda yanlış bir anlam çıkarılabilir. Aynı şekilde, yine bu kural bilinmeden veya dikkate alınmadan Müminun suresinin 1–11. ayetlerine bakıldığında;
Müminün; 1–11: Kesinlikle müminler kurtulmuşlardır;
onlar namazlarında huşu içinde olanlardır;
onlar boş şeylerden yüz çevirenlerdir;
onlar zekâta ilişkin görevlerini işleyenlerdir;
ve onlar ırzlarını koruyanlardır;
ancak eşleri ya da sahip oldukları cariyeler hariç; bu konuda onlar kınanmış değillerdir.
Fakat kim bundan ötesini ararsa, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.
Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet edenlerdir.
Onlar namazlarını da koruyanlardır.
İşte yeryüzünün hâkimiyetine ve ahiretin nimetlerine vâris olacak onlardır.
Ki onlar Firdevs cennetlerine vâris olacaklardır; içinde de ebedî olarak kalıcıdırlar.
1. ayette geçen “müminler” sözcüğünün eril ve çoğul bir yapıda olması sebebiyle ayetten lâfız olarak “müminlerin erkek olduğu” yolunda yine yanlış bir anlam çıkarmak mümkündür. Diğer taraftan, aynı kural gereği olarak 2–11. ayetlerde yer alan ve eril çoğul yapıdaki “müminler” sözcüğüne gönderilmiş olan bütün “onlar” sözcükleri ve “onlar” sözcüğüyle ifade edilen kişilerin nitelikleri de eril sözcüklerle ifade edilmiştir. Dolayısıyla, eril ifadelere bakarak, Müminun suresinin 1–11. ayetlerinden oluşan pasajda açıklananların, kadınlarla hiç ilgisi olmadığı kanaatine varılabilir.
Tabiî ki bu yaklaşım yanlıştır ve dinimiz açısından son derece vahim sonuçlara yol açabilir mahiyettedir. Çünkü yukarıdaki örnekler dışında, namaz, oruç, infak, sadaka, cihat, tövbe gibi Kur’an’daki bütün emirler ve yasaklar eril kalıplarla ifade edilmiştir. İşte, Arapçadaki bu kuralı bilmemekten kaynaklanan cehalet veya bu kuralı dikkate almayan bir mantık, Kur’an’daki emir ve yasaklarla ilgili olarak insanları; kadınların Allah’ın muhatabı olmadığı ve mükellef kılınmadığı gibi, hatta aşağıdaki ayetlere bakarak cennetin erkeklere mahsus olduğu gibi çarpık kanaatlere götürebilir.
Nebe’; 31–36: Kesinlikle müttekiler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar / kurtuluş mekânları; sulak bağlar, bahçeler, üzümler; hepsi bir seviye tomurcuklar (çiçek bahçeleri); dolu dolu su kapları vardır. Orada boş bir söz ve yalan duymazlar.
Hâlbuki hem kadınların da Allah’ın emir ve yasaklarına muhatap ve mükellef oldukları konusu, hem de cennetin kadın ve erkek tüm hak edenler için olduğu konusu tartışmasızdır. Bu cehalet ve çarpık mantığın yol açabileceği en rezil sonuç ise, birilerinin çıkıp “Allah da erkektir” diyebilmesidir. Zira Yüce Rabbimizi niteleyen sözcükler de eril sözcüklerle ifade edilmiştir ve cehaletin karanlığında oluşmuş bir mantıkla insanların, Kur’an’daki eril sözcüklere bakarak böyle bir batağa saplanması çok uzak bir ihtimal değildir.
Konumuz olan ayetlerin manalarının saptırılması da, yine yukarıda belirttiğimiz kurallardan birinin bilinmemesinden, belki de art niyetle ihmal edilmesi veya saptırılmasından kaynaklanmaktadır. Sözünü ettiğimiz kural; çoğul sözcüklerin dişil yapıyla ifade edilmesi kuralı olup, saptırma ise; kural gereği dişil yapıda kullanılmış olan sözcüklerin, anlamlarının da dişileştirilmesi şeklinde yapılmıştır. Oysa sözcüklerin, Arapçanın bir kuralı gereği dişil yapıda olmaları dışında anlam olarak dişilikle alâkaları yoktur. Meselâ, Rahman suresinin aşağıdaki ayetlerinde sözü edilen eşler, Arapçanın kuralı gereği dişil yapıdaki sözcüklerle ifade edilmişlerdir ama dişil sözcükle ifade edilmiş olmaları, bunların gerçekte cinsiyeti kadın olan eşler olduğu anlamına gelmez:
Rahman; 56: Oralarda, daha önce ne bir insan ne de bir cinn tarafından dokunulmamış / elle, gözle değinilmemiş, bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.
Rahman; 70: Oralarda iyilikler, güzellikler vardır.
Rahman; 72: Çadırlara kapanmış parlak gözlü (eş) ler.
Rahman; 74: Onlardan önce onlara ins ve cinn dokunmamıştır.
Bu eşlerin, ne cinsiyetle ne de seksle alâkası vardır. Ayetlerde geçen “dokunulmamış” sıfatından, Rabbimizin ahirette, cennete girmeye hak kazananları, insanın bilmediği yeni yaratılmış eşlerle eşleştireceği anlaşılmaktadır. Bu eşlerin, insan tarafından bilinmeyen cinsten oldukları söylendiğine göre, bunların “dişi” olarak nitelenmesi yanlıştır saptırmadır. H.Yılmaz

Bu, Kur'an'da bir çok yerde zikredilmiş bulunan Cennet nimetlerinden bir nimettir. Bu nimet, insanların orada hiç bir boş söz, yalan, gıybet, bühtan, sövgü, laf-ü güzaf, alay ve aşağılama duymayacak olmalarıdır. Kötü bir toplum içinde yaşayan zevk-ü selim sahibi bir kimse, Allah'ın insanlara Cennette va'ad ettiği bu nimetin ne kadar büyük bir nimet olduğunu iyi bilir  Mevdudi

Lafzen, “yalnız selâm sözü”. Bu son terim konusunda bkz. 19:62, not 48 ve 5:16, not 29 M.Esed

Bu ifadeden bazı kimseler Cennette sadece "selam" seslerinin duyulacağı kanaatine varmışlardır. Oysa doğrusu, bu ifadeyle Cennette selim sözlerin duyulacağıdır. Yani yukarıdaki  açıklama notunda zikredilen kötü sözlerin hiç biri olmayacaktır.   Mevdudi

Bu eşlerle ilgili olarak bir de, bilgisizlik veya art niyetlerle yapılan çarpıtmalar sonucu, din kültürüne yanlış geçmiş olan “huri” sözcüğü vardır. “Huri” sözcüğünün ne anlama geldiğinin iyi anlaşılması için, önce aşağıdaki ayetleri dikkate almakta yarar vardır:
Duhan; 54: İşte böyle: Onları parlak iri gözlülerle de eşleştirdik.
Bu ayetin daha iyi anlaşılması için 51–55. ayetlerden oluşan pasajın okunmasını öneriyoruz.
Tur; 20: Art arda dizilmiş koltuklar üzerine yaslanmış olarak. Ve Biz onları parlak iri gözlülerle eşleştirdik.
Bu ayetin daha iyi anlaşılması için 17–28. ayetlerden oluşan pasajın okunmasını öneriyoruz.
Saffat; 48, 49: Yanlarında gözlerini onlara dikmiş, iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurtalar gibidir onlar.
Bu ayetin daha iyi anlaşılması için 40–49. ayetlerden oluşan pasajın okunmasını öneriyoruz.
Yukarıdaki ayetlerde “parlak iri gözlüler” olarak çevirdiğimiz sözcükler; “hur” ve “ıyn” sözcükleridir.
“Hur” sözcüğü; “parlak siyah göz” demek olup, akı çok ak, karası da çok kara (parlak, ferli) olan ceylan gözü, sığır gözü gibi gözler için kullanılır. Yapı itibarıyla cem’ (çoğul) olan bu sözcük, hem eril yapıdaki “haver” sözcüğünün, hem de dişil yapıdaki “havra” sözcüğünün çoğuludur. Yani, hem erkeklerin hem de kadınların gözlerini ifade eder.
“Iyn” sözcüğü ise, “büyük gözlüler” anlamında olup, bu sözcük de hem eril yapıdaki “a’yün” sözcüğünün, hem de dişil yapıdaki “ayna’” sözcüğünün çoğuludur. “Iyn” sözcüğü, Arapların iri gözlü kadınlar için kullandıkları “imreetün aynaün” ve iri gözlü erkekler için kullandıkları “racülün a’yünün” ifadelerinin her ikisini de anlam olarak tazammun eder.
Hem “hur” sözcüğüyle hem de “ıyn” sözcüğüyle ifade edilen gözler, Arapların çok beğendiği göz tipleridir ve hem kadının hem de erkeğin güzelliğini anlatmak için kullanılır.
“Hur” ve “ıyn” sözcükleri birlikte “Hurun ıynün” gibi kullanıldığında anlam; “iri parlak gözlüler” demek olur ki, bu özellik ayetlerde, cennette verilen eşleri nitelediğinden; “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Bu sebeple, pek çok meal ve tefsirde geçen “iri parlak gözlü huriler” ifadesi yanlış bir çeviridir. Çünkü “parlak gözlüler” denince “hur” sözcüğünün lâfızdan yok edilmesi gerekmektedir. Bize göre “huri” sözcüğüyle ilgili bugünkü yanlış inanç da, sıfatların kişileştirildiği bu yanlış çeviriden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış çevirinin dayandığı yanlış anlayış ise “hur” ve “ıyn” sözcüklerinin dişi olarak algılanmasıdır ki, eldeki bilgi ve belgelere göre bu algılama hatası ilk olarak Hasan Basrî ile başlamış ve arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayetle desteklenmiştir.
Bu ayet grubunda kimileri tarafından ileri sürülmüş olan bir yanlış anlayış daha vardır ki, ahlâk dışı olan bu anlayış 17. ayette bizim; “süreklileştirilmiş (hep aynı bırakılmış) çocuklar” olarak çevirdiğimiz ifade ile ilgilidir. Maalesef bazıları bu ifadenin; “sapık erkeklere verilen livata oğlanları” anlamına geldiğini ileri sürmüşler ve böyle bir ahlâksızlığı cennetin ödülü imiş gibi göstermişlerdir. Oysa bize göre “süreklileştirilmiş çocuklar” ifadesi; “büyümeyen, yaşlanmayan, hastalanmayan, ölmeyen ve bir çocuğun en sevimli çağında, yani 3–5 yaşlarındaki hâlinde olan robotvarî çocuklar” anlamına gelmektedir.
25, 26. ayetlerden anlaşıldığına göre cennette, içindeki müminleri mutlu edecek her türlü nimetin bulunmasından başka, onları orada rahatsız edecek boş söz, yalan, gıybet, sövgü, gürültü, alay gibi olgun insanları rahatsız edecek şeyler de bulunmayacaktır.
26. ayetin sonundaki “selâm” ifadesinin anlamı “selâm” sözcüğü değil, bunun anlamı olan “sağlam, selim söz” demektir.
Ra’d; 21–24: Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rabblerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rabblerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açıkça infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya (adn cennetlerine) gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”
Ğaşiye; 11: Orada boş bir söz işitmez.
Nebe’; 31–36: Kesinlikle müttekiler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar / kurtuluş mekânları; sulak bağlar, bahçeler, üzümler; hepsi bir seviye tomurcuklar (çiçek bahçeleri); dolu dolu su kapları vardır. Onlar orada boş bir söz ve yalan duymazlar.
brahim; 23: Ve iman edip salihat işleyenler, Rabblerinin izniyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Oradaki selâmlamaları “selâm”dır. H.Yılmaz

 

Lafzen, “sağdakilere.” Bazı müfessirlere göre onlar, “inanıp doğru ve yararlı işler yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah işledikten sonra tedrîcen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır (Râzî). Ama “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihaî kazançları, ötekiler ile aynı ruhî doygunluk seviyesine onları ulaştırır. M.Esed

Bkz. 53:14, not 10. M.Esed

Yani, dikensiz meyva. Bazı kimseler "bu meyvenin ne özelliği var ki Allah bunu müjdeliyor?" diyerek hayret edebilirler. Ancak değil Cennette, dünyada dahi öyle meyvalar vardır ki, insan bu meyvalardan tattı mı ondan vaz geçemez. Bu meyvada ne kadar kaliteli olursa o oranda dikeni az olur. Dolayısıyla Cennetin bu meyvasının dikensiz olacağı bildirilmiştir. Yani onlar dünyadakilerden çok daha kaliteli olacaklardır.  Mevdudi

"" ifadesi ile bunların mevsimlik meyveler olamıyacağı ve devamlı bulunup tükenmeyeceği; "La memnuatin" ifadesiyle de dünyadaki bağ ve bahçelerde olduğu gibi bu meyvalardan almak için herhangi bir engelle (diken, yükseklik vs.) karşılaşılmayacağı kastolunmaktadır. Mevdudi

Yahut: “[onlar] yükseltilmiş sedirler [üzerinde uzanacaklar].” Benim tercih ettiğim çeviri, en önde gelen bazı müfessirlerin kabul ettikleri çeviridir (mesela Beğavî, Zemahşerî, Râzî, Beydâvî vb.). Bunun iki gerekçesi vardır: birincisi, Klasik Arapça'da firâş terimi (lafzen “yatak” veya “sedir”) çoğunlukla mecazî olarak “kadın”ı veya “koca”yı anlatmak için kullanılır (Râğıb; ayrıca Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs, vb.); ikincisi, hemen arkasından gelen ayette Allah “onları (hunne) yenilenmiş bir hayatta tekrar var edeceği” ifadesinde bulunmaktadır. (Bu yorum çerçevesinde Zemahşerî, cennetin sakinlerinden “... onlar ve eşleri mutluluk içinde sedirlere uzanacaklar” şeklinde söz eden 36:56. ayeti de zikreder.) Şüphe yok ki “yüceltilmiş eşler” -yani nimeti hak edenlerin seviyesine yükseltilmiş olan eşler- yukarıdaki 22. ayette ve aynı zamanda 44:54, 52:20 ve 55:72'de zikredilen hûr ile özdeştir. M.Esed

Yukarıda, 8. ayette “ashab-ı meymene” şeklinde ifade edilen grup, burada “ashab-ı yemin” olarak ifade edilmiş olup, her iki ifade de “sağın ashabı” demektir. Burada aynı mana, iki farklı sözcükle ifade edilmek suretiyle Çeşitleme sanatı yapılmıştır.
Bu ayet gurubunda, sağın ashabına cennette verilecek nimetler açıklanmış ama bu açıklama dünya hayatındaki nimetlerin adları ile yapılmıştır. Buradan da, ahiretteki nimetlerin, insanın tanımadığı, bilmediği, aklının ermediği, idrakinin ötesinde olan şeyler olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Rabbimiz, cennet tanımlarının bir “örnek” olduğunu bildirmiştir:
Muhammed; 15: Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? H.Yılmaz

Lafzen, “ve onları bakireler yapmış olacağız”. Birçok sahih Hadise göre (tamamiyle Taberî ve İbni Kesîr tarafından nakledilmişlerdir) Hz. Peygamber, değişik zamanlarda buyurmuştur ki, bütün dürüst ve erdemli kadınlar yeryüzünde iken ne kadar yaşlı ve çökmüş olurlarsa olsunlar bakire kızlar olarak diriltilecekler ve erkek eşleri gibi, cennette gençliklerini ebediyyen muhafaza edecekler. M.Esed

Ümmü Seleme, Rasulullah'a Cennette kadınlar hakkında bir çok soru yöneltir. Bu hadiste Rasulullah söz konusu ayeti şöyle açıklar: "Bunlar, dünyada yaşlanmış, gözleri çökmüş, saçları ağarmış kadınlardır. Allah, onları genç ve bakire olarak yeniden yaratacaktır." Ümmü Seleme "Şayet o kadın dünyada iken bir kaç kez evlenmiş ise ve kocalarının hepsi de Cennetteyse, o kadın hangi kocaya verilecektir?" diye bir soru yöneltince Rasulullah şöyle cevap verir "Böyle bir durumda Allah kadına "Sen hangisini istersen onu seç" diyecek ve kadın da onların içinde en iyi, en ahlâklı olanını ve kendisine dünyada iken en güzel şekilde davrananı seçecektir." Rasulullah daha sonra "Güzel ahlâklı olan, bu dünyada da ahirette de tüm iyiliği elde eder" diye buyurmuştur. Bkz. Rahman an: 51  Mevdudi

"Uruben" lügatte, seçkin özelliklere sahip olan, yani hoş görülü iyi huylu, cazibeli, kocalarına gönülden bağlı ve kocalarının da kendilerine açık olduğu kadınlar için kullanılır.
 Yani, onlar kocaları ile aynı yaşta olacaklardır. Veya şu şekilde anlam verilebilir: "Cennette tüm kadınlar aynı yaşta olacaklardır." Her ikisinin de doğru olması muhtemeldir. Bir hadiste, erkeklerin Cennette, bedenleri üzerinde kıl olmayacağı, bıyıklarının yeni terlemeye başlamış ve sakalları da henüz bitmemiş, beyaz tenli ve sağlam vücutlu, cazibeli bakışlara sahip ve 33 yaşında olacakları beyan olunmaktadır. (İmam Ahmed, Ebu Hureyre'den nakletmektedir. Hemen hemen aynı rivayeti Tirmizi, Muaz bin Cebel ve Said bin Hudri'den naklediyor) Mevdudi

Yani, cennetin bütün öteki sakinleri ile aynı imtiyazlara sahip olarak. Yukarıda “uyum içinde” şeklinde çevrilen -ayrıca 38:52 ve 78:33'de de aynı şekilde çevrilmiş olan- etrâb terimi (tekili tirb) konusunda, onun öncelikle “aynı yaşta olan [kişiler]”i (birçok müfessir tarafından kabul edilen anlam) gösterdiğine şüphe yoktur; ancak bütün dilbilim otoriteleri tarafından işaret edildiği gibi, bu terim, aynı zamanda “aynı vasıflara sahip olan [kişiler]”, yani “uyum içinde olanlar” anlamında kullanılmaktadır. Bu anlam, bana göre buraya daha uygun düşmektedir; çünkü, ister kadın isterse erkek olsun, dürüstlük ve erdemliliğe ulaşmış olan herkesin eşit derecede fazilet sahibi olduğunu vurgulamaktadır; yahut, alternatif olarak, birbirlerini aynı ölçüde cezbetmelerini ve böylece ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarını karşılıklı olarak tatmin etmelerini, yahut da her iki anlamı birden vurgulamaktadır. M.Esed)-

Bu ayetlerdeki ifadeler gelenekçiler tarafından, ayetlerde geçen niteliklerin “Müslüman hanımlar” veya “huriler” gibi ayetlerde bulunmayan öznelere gönderilmesi suretiyle çarpıtılmıştır. Çarpıtılmaya konu olan “urub”, “etrab” ve “ebkar” nitelemeleri, 35. ayetteki “hünne (onlar)” zamirini belirtmekte olup, “hünne (onlar)” zamiri ile kastedilenler de, bir önceki ayet grubunda sayılmış olan cennet nimetleridir. “Hünne (onlar)” zamirinin gönderilebileceği bir “kadınlar” ifadesi ise, gerek bu ayet grubunda gerekse bir önceki ayet grubunda mevcut değildir. Burada “onlar” zamirinin, “hünne” kalıbında, yani dişil yapıda olması, Arapçanın yukarıda açıkladığımız “Tüm çoğul sözcükler dişil yapı ile ifade edilirler” kuralı gereğidir. Bunun başka türlü olamayacağı, çarpıtılmaya konu olan nitelemeler tek tek irdelendiğinde daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:
Urub
“Urub” sözcüğü, klâsik metinlerde hep kadınlara izafe edilmiş ve aşağıdaki ifadelerle anlamlandırılmıştır:
- “Eşlerine düşkün, kocalarına âşık olan kadınlar”
- “Sevgisini güzel sözlerle ifade eden, çok seven kadın”
- “Nazlı, naz yapan kadın”
- “Sözleri güzel kadın”
- “Eşlerine sevgilerini izhar eden kadınlar”
- “Kocasına olan sevgisini güzel sözlerle, nazlı edalarla açığa vuran kadın”
- “Kocasının kendisinden daha fazla zevk ve lezzet alması için, kocasına sevgi ile itaat eden güzel kadın”
- “Eşlerine düşkünler”
- “Konuşmaları Arapça olan kadın”
İşin aslına göre; “urub” sözcüğü, “arube” ve “aribe” sözcüklerin çoğulu olup, sözcüğün kökünün anlamı; “ibane, izhar (dışa vurma, açığa çıkarma)” demektir. Bir lisanın güzel konuşulması da “arube” sözcüğüyle ifade edilir ve bununla meramın açık açık ortaya konuşu, açıklanışı kastedilir. (Lisan ül Arab; c:6, s:155)
Demek oluyor ki “urub” sözcüğünün anlamı kısaca; “açığa çıkaranlar, dışa vuranlar” demektir. Bu nitelik kadına izafe edilirse, yukarıdaki klâsik kaynaklarda yer alan yakıştırmalar arasından, “sevgisini güzel sözlerle ifade eden, eşlerine sevgilerini izhar eden kadınlar” mealine yakın olan tanımların, sözcüğün anlamına uyan tanımlar olduğu söylenebilir. Fakat ne yazık ki bu “açığa vurma” niteliği, ayetlerde, kadınların değil, kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su gibi nimetlerin sıfatı olarak verilmiştir. Böyle olunca da “urub” sözcüğünün anlamı; “tadını, kokusunu, nefasetini, lezzetini dışa vuran, gösteren ortaya koyan” demek olmakta, buradan da cennet nimetlerinin çekici, beğeni uyandıran, albenili olduğu anlaşılmaktadır.
Etrab
“Etrab” sözcüğü klâsik metinlerde, tıpkı “urub” sözcüğü gibi yine hep kadınlara izafe edilmiş ve aşağıdaki ifadelerle anlamlandırılmıştır:
- “Hep bir yaşta kadınlar”
- “Aynı tarihlerde doğmuş kadınlar”
- “Aynı yaşta olmak üzere otuz üç aşında kadınlar”
- “Birbirine benzer ve birbirine yakın şekillerde olan kadınlar”
- “Huyları itibarıyla birbirine yakın kadınlar”
- “Aralarında kin ve kıskançlık olmayan kadınlar”
İşin aslına göre “etrab” sözcüğünün lügat anlamı; “aynı zamanda doğmuş, bir birinden farkı olmayan” demektir. (Lisan ül Arab; c:1, s:600)
Bu sözcüğün kadınlara izafe edilmesi durumunda, klâsik eserlerdeki ifadelerin anlamları, aşağı yukarı doğru olarak kabul edilebilirler. Ama yukarıda da söylediğimiz gibi bu nitelikler, cennette müminlere verilecek nimetlere izafe edilmiş niteliklerdir. Bu takdirde “etrab” sözcüğünün anlamı; “hepsi bir ayarda, bir seviyede” demek olur ki, buradan cennet nimetlerinin hepsinin kaliteli olduğu, içerisinde, çürük, kokan, ham, kusurlu olan bulunmadığı anlaşılır.
Ebkar
“Bikr” sözcüğünün çoğulu olan “ebkar” sözcüğnün lügat anlamı, erkek için kullanılırsa; “kadına yanaşmamış erkek”, kadın için kullanılırsa; “erkeğe yanaşmamış kadın” demektir. (Lisan ül Arab; c:1, s:481–85)
Bu sözcük Türkçeye de aynı anlamla geçmiş olup, Türkçede evlenmemiş erkeğe; “bekâr, bakir”; evlenmemiş kadına da; “bakire” denmektedir. Dolayısıyla, “ebkar” sözcüğünün kadınlara sıfat olması hâlinde, “hepsi bekâr olan kadınlar” şeklinde çevrilmesinde bir sakınca yoktur. Ama konumuz olan ayette sözcük nesnelere, nimetlere izafe edildiğinden anlam; “el değmemiş, dokunulmamış, orijinalliği bozulmamış” demek olur. Nitekim bu sözcük mecazen “el değmemiş, kullanılmamış, işlenmemiş (toprak), eskimemiş, yıpranmamış, yeni” anlamlarında Türkçede de “bakir topraklar”, “bakir orman” gibi ifadelerle kullanılmaktadır.
Burada “ebkar” sözcüğüyle nitelenmiş olan cennet nimetleri, başka ayetlerde farklı sözcüklerle ifade edilmiştir:
Rahman; 56: Orada daha önce ins ve cinn dokunmamış (hiç kimse tarafından elle ve gözle değilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.
Rahman; 74: Bunlardan önce onlara ins ve cann (hiç kimse) dokunmamıştır...
Rahman suresinin ayetlerindeki ifadeler gayet açık olarak anlatmaktadır ki, cennet nimetleri dokunulmamış; daha evvel elle, gözle hissedilmemiş olacaktır. Yani ayetlerde bize, bildiğimiz dünya nimetlerinden örneklerle anlatılan bu nimetler, bilinen muzdan, kirazdan, koltuktan daha farklı şeyler olacaktır. Cennetteki nimetlerin bu nitelikleri ise, akıllı, düşünebilen insanları sevindirmekte ve özendirmektedir. H.Yılmaz

Bir cemaat (çoğu) öncekilerdendir. Bir cemaat da sonrakilerdendir.
Bu ayetlerde; “sağın ashabı” grubundaki “öncekilerden ve sonrakilerden” dağılımının, “önde olanlar” grubundaki dağılımdan farklı olduğu görülmektedir. 13, 14. ayetlerde “önde olanlar” grubunun çok azının “sonrakilerden”, “bir cemaat” kısmının da “öncekilerden” meydana gelmiş olduğu bildirilmiş iken, burada “sağın ashabı” grubunu oluşturanların hem öncekilerinin hem de sonrakilerinin bir cemaat olduğu, yani çok olduğu belirtilmiştir.
“Önde olanlar” ve “sağın ashabı” grupları hakkında verilen bilgiler arasında farklılık arz eden dolayısıyla da dikkat çeken bir diğer husus da; verilen nimetlerle ilgili olarak “önde olanlar” için yapılmış olan “yaptıklarına karşılık olmak üzere...” açıklamasının, “sağın ashabı” için yapılmamış olmasıdır. Bu da; “sağın ashabı”na verilenlerin bir karşılık olmayıp bir lütuf olduğunu, “önde olanlar”ın ise hem yaptıklarının karşılıklarını (ücretlerini) alacaklarını hem de ayrıca sonsuz lütuflara mazhar olacaklarını göstermektedir. H.Yılmaz


 

Her zaman “Allah'a yakın” bulunan -ve sayıları zaman geçtikçe azalan (bkz. yukarıdaki 4. not)- “önde olan”lardan farklı olarak ilk bocalamadan ve günahtan sonra dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşmış olanlardan da her zaman çok sayıda bulunacaktır (bkz. not 10). M.Esed

Yani, ölünceye kadar. Lafzen, “sol taraftakiler” (bkz. yukarıdaki 3. not). M.Esed

Hamîm'in bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62. M.Esed

Bu ayet gurubunda da “solun ashabı”nın ahiretteki durumları açıklanmış ve onların nelerle karşılaşacaklarının örnekleri verilmiştir. Buradaki anlatıma tamamen bir alay üslûbu hâkimdir. Seçilen sözcüklerin yararlı, güzel şeyler ifade eden sözcükler olmasına karşılık, bu sözcükleri niteleyen sıfatlar, sözcüklerin anlamlarını tam tersine döndürmektedir. Böyle bir üslûbun kullanılması sonucunda da cehennem tasvirleri, cehennemle hiç bağdaşmayan “serin”, “sevimli”, “gölge” sözcükleri kullanarak yapılmış olmaktadır. Meselâ “gölge”, serinleten, rahatlatan bir şey iken, ona sıfat olan “yahmum” ifadesi, gölgeye boğucu, nefes aldırmayan bir nitelik kazandırmıştır.
Rabbimiz, aklını başına almayanlara karşı bu üslûbu birçok ayette kullanmıştır:
Mürselat; 29-34: O, kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin!
O üç şube (kol, çatal) sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!
Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar / yağdırır; sanki o (kıvılcımlar) sarı erkek develer gibidir.
O gün, yalanlayanların vay hâline!
Rahman; 44: Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar.
Muhammed; 15: Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rabblerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu?”
Zümer; 16: Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: “Ey kullarım! Bana takvalı davranın.”
Kehf; 29: Ve de ki: “O hakk (gerçek) Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma / sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! H.Yılmaz

Yani, bütün manevî/ahlakî endişeleri bir kenara bırakarak. Mutraf teriminin anlamı konusunda bkz. sure 11, not 147. M.Esed

Yani, zenginlik onları olumsuz yönde etkilemiştir. Allah'a şükretmeleri gerekirken, O'nun nimetlerine nankörlük etmişler, nefislerinin arzusuna uymuşlar ve böylece Allah'ı unutmuşlardır. "Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı." Büyük günah oldukça kapsamlı bir ifadedir. Bu ifade ile, şirk, küfür, ateizm, ahlâksızlık, fasid ameller vs. kast olunmaktadır.  Mevdudi

Bkz. 37:62, not 22. M.Esed

 "Zakkum" ile ilgili izah için bkz. Saffat an: 34  Mevdudi

Ta Ha suresinin son ayetindeki “yakında öğreneceksiniz” ifadesi, bu surenin buraya kadarki bölümünde (1–48. ayetler) ayrıntılı olarak açıklandıktan sonra, burada tekrar peygamberimiz muhatap alınmış ve ona, tüm insanlığa vermesi gereken mesaj bildirilmiştir.
Bu ayetlerdeki tasvirler bugün için bizlere yabancı olsa da, tropik bir bitki olan zakkum ağacını iyi tanımaları ve susamış bir devenin su içişini iyi bilmeleri sebepleriyle o günkü ilk muhataplara yabancı değildir. Bu tiksindirici işkencenin 56. ayette “ziyafet” sözcüğüyle ifade edilmesi, yine alaycı üslûbun bir örneğidir. Buna bir başka örnek de Âl-i Imran suresindedir:
Âl-i Imran; 21: Şüphesiz şu, Allah’ın ayetlerini inkâr eden ve haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan adaleti emreden kişileri öldürten kişiler; hadi onlara acıklı bir azabı müjdele!
Zakkum ağacı
Arap Yarımadasının Kızıldeniz tarafındaki Tihame bölgesinde yetişen bir bitki türü olan zakkum, kendiliğinden yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen bir ağaççıktır. Renkli ve alımlı çiçekleri olan türleri süs bitkisi olarak da yetiştirilen zakkum ağacı zehirli bir özsu içerir. Kötü kokulu ve tadı çok acı olan bu özsu, insan bedenine haricen (meselâ ağacın dallarının koparılması sırasında) bulaşması hâlinde bile, bir çeşit deri hastalığına yol açmaktadır.
Burada, cehennemdeki müşriklere özgü bir yiyeceğin örneği olarak verilen zakkumdan, başka ayetlerde de değişik nitelemelerle söz edilmektedir:
Duhan; 43–46: Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.
Saffat; 62–68: İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı?
Şüphesiz Biz onu zalimler için bir fitne yaptık.
Şüphesiz o, cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır.
Tomurcukları şeytanların (boynuzlu yılanların) başları gibidir.
şte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.
Sonra onlar için, bunun üzerine kaynar su karışımı bir içecek vardır.
Sonra da şüphesiz dönecekleri yer, kesinlikle Cahim’dir (cehennemdir).
Ğaşiye; 1–7: Kuşatan’ın haberi sana geldi mi?
Yüzler (kişiler) var ki, o gün eğilmiş, zillete düşmüştür. Çalışmıştır, yorulmuştur.
Onlar kızışmış bir ateşe girerler, kızgın bir kaynaktan sulanırlar.
Onlar için beslemeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.
Konumuz olan ayetlerde; “Dünyada ne ekersen ahirette onu biçersin.” mesajı verilmektedir. Yani dünyada iken, ahirete inanmadıkları için başkalarına zarar verip acı çektirmekten çekinmeyen ve tabiri caizse hep acı dikenli amel işleyenler, ahirette bu davranışlarının karşılığı olarak pek tabiîdir ki zarar görecekler, acı çekeceklerdir. H.Yılmaz

Bu, hem erkeğin menisine hem de kadının yumurtasına ve dolayısıyla bu şekildeki hayranlık verici karmaşık yaratma sürecine işaret etmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanların kendi yaratılışlarını inceledikleri takdirde, Allah’ın varlık ve birliğini zorunlu olarak kabul edeceklerini bildirmekte, bu sebeple de dikkatleri insanın yaratılışına, üreme sistemine çekerek akıllı insanları tefekküre davet etmektedir. Gerçekten de bir kimsenin, yeryüzündeki diğer varlıklar bir tarafa, sadece kendi oluşumu hakkında biraz bilgi edinmesi ve biraz düşünmesi sonucunda, o muhteşem yaratılışın ancak Allah tarafından gerçekleştirildiği ve bu ilk yaratılışı yapanın, elbette tekrar yaratmaya güç yetireceği konularında bir şüphesinin kalması mümkün değildir. Çünkü bir nutfeyi taşıma, ana rahminde safha safha geliştirme, bu safhalardan başlamak üzere her kişiye birbirinden ayırt edilebilecek farklı şekiller ve çeşitli yetenekler verme; hiç kimsenin gücü dâhilinde olmayıp, sadece Allah’ın rabb sıfatının tecellisidir. Hatırlanacak olursa Rabbimiz, A’râf ve Tarık surelerinde de bu konuya farklı açıklamalarla değinmiştir:
A’râf; 172–174: Hâlbuki senin Rabbin, kıyamet günü, “Biz, bunlardan gafildik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz / kuşaklarız, batılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye, âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.”
Ve işte Biz, ayetleri böyle ayrıntılı olarak açıklıyoruz ki, belki de dönerler.
Tarık; 5–9: Onun için insan neden yaratılmış olduğuna bir baksın; omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, atıcı bir sudanbaşlanarak yaratıldı.
Şüphe yok ki O, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün onun geri döndürülmesine güç yetirendir.
59. ayetteki “Siz mi yaratıyorsunuz onu, Biz mi yaratıcılarız” ifadesiyle, insanın, yaratılışının her safhasıyla Allah tarafından yapıldığı, bu konuda hiç kimsenin (anne, baba, doktor, peygamberler, veliler) müdahil olmadığı vurgusu yapılmaktadır. H.Yılmaz

Yani, sizlerin doğumu gibi ölümü de bizim elimizdedir. Kimin anne karnında, kimin belli bir yaşa ulaştıktan sonra, kimin nerede ve nasıl öleceğine biz karar veririz. Eceli gelen kimsenin, ölümüne hiç kimse mani olamaz. Dünyanın en iyi doktorları dahi o kimseyi kurtarma gücüne sahip değillerdir. Çünkü doktorlar da ecelleri geldiğinde ölürler ve kendilerini ölümden kurtarmaya güçleri yoktur.  Mevdudi  

Lafzen, “sizin benzerlerinizi (emsâl) değiştirmekten”. Ancak mesel terimi, aynı zamanda, mecazî olarak bir şeyin veya kişinin durumunu, şartlarını ve niteliklerini (sıfât) -kısacası, “varoluşunun mahiyetini”- anlatır. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz; ölümü insanlar arasında kendisinin ayarladığını, öldürdüğünü, ölenlerin yerine başkalarını getirme ve ahirette yeniden yaratma konusunda kimsenin kendisine ne müdahale edebileceğini ne de engel olabileceğini bildirmektedir.
60. ayette geçen “Ölümü aranızda Biz takdir ettik” ifadesi bazıları tarafından Rabbimizin bu takdiri, bu ayarlamayı her zaman değiştireceği yolunda anlaşılmıştır. Bunun sebebi ise, ayetteki “beyneküm (aranızda)” ve “takdir” sözcüklerinin çevirilerde gerçek anlamlarıyla yer almamasıdır. Buradaki cümle kurgusu, A’râf suresinin 140. ayetinde geçen “Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız” ifadesinde de kullanılmış olup bu ifade tarzı; cümle içinde belirtilen konunun, insanlar arasındaki takdirinin (dağılımının) Allah tarafından yapıldığını anlatmaktadır. Buna göre Vakıa suresinin 60. ayeti; Allah’ın ölümü yarattığı, bizi öldüreceği ve bize ecel tayin ettiği anlamlarına gelmez; ölümün insanlar arasındaki takdirinin Allah tarafından yapıldığı anlamına gelir. Bu takdir, Mümin suresinde açıklanan takdirdir:
Mümin; 67: Sizi topraktan, sonra spermden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra erginlik çağına erişmeniz, sonra da yaşlanmanız -ki bir kısmınız daha önce öldürülür- ve adı konmuş bir ecele ulaşmanız için, sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O’dur. Ve belki akledersiniz.
Ayetten kolayca anlaşıldığı gibi bu takdir, insanların kimisin üç yaşında, kimisinin kırk yaşında, kimisinin doksan yaşında karşılaştıkları takdirdir. Başka bir ifade ile insanlar, gerek ömür süresi gerek ölüm şekli itibarıyla, Rabbimizin farklı farklı takdirleriyle karşılaşmaktadır. Rabbimizin farklı takdirlerde bulunduğu ise, bütün insanlar tarafından görülerek bilinmekte olduğundan kimseye yabancı bir durum değildir ve hatta fıkralara konu olmuştur:
Bir toplulukta bulunan kişilerden birisi, ortaya bir miktar ceviz koyarak paylaştırılmasını istemiş. Oradakiler de Nasrettin Hoca’nın saçına, sakalına ve de kavuğuna hürmeten, cevizleri Hoca’nın taksim etmesine karar vermişler. Hoca, taksimin kul taksimi mi yoksa Allah taksimi mi olmasını istediklerini sorunca herkes hep birden “Allah taksimi” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hoca, birisine bir tane, birisine üç tane, birisine on tane vermiş, sonra kalanı kendi torbasına indirerek bazı kişilere hiç ceviz vermemiş. Bu taksimden kimse memnun olmamış ve hayretle: “Ne yaptın sen Hocam?” demişler. Hoca da gülerek; “Eeee,” demiş, “İşte Allah taksimi böyle olur. Allah kimine az, kimine çok, kimine de hiç vermez. Kul taksimi deseydiniz o zaman herkese eşit pay vardı.”
61. ayetteki “Bilemediğiniz bir şekilde” ifadesinden, o yaratılışın başka bir boyutta ve başka bir şekilde olacağı anlaşılmaktadır. Bu dünyadaki yapının üç boyutlu ve “madde” şekli ile sınırlı olması sebebiyle de insanın o başka boyut ve sistemleri idrak edebilme imkânı bulunmamaktadır. H.Yılmaz

62. ayette; ilk yaratılışın Allah tarafından yapıldığı herkesçe kabul edildiğine göre, insanların bundan öğüt alarak ahirete de inanmaları gerektiği kasemle ifade edilmiştir. Bu çıkarsama yöntemi Kur’an’da birçok ayette görülmektedir:
Rum; 27: Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O’na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O’nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir.
Meryem; 67: O insan, daha önce o hiçbir şey değilken gerçekten Bizim kendisini yarattığımızı düşünmez mi?
Ya Sin; 77–80: Ve o insan (o kişi), kendisini bir nutfeden (bir damla sudan) yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır (düşmandır).
Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Kıyamet; 36–40: Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak (embriyon) idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu (bütün bunları yapan) ölüleri diriltmeye kadir (güç yetiren) değil midir?  H.Yılmaz

Bu ayet gurubunda Rabbimiz bakışları, insanların rızklarının ekserisini temin ettikleri ziraata, tarıma yöneltmek suretiyle afakî (çevresel) ayetlere dikkat çekmiştir. Yeryüzündeki bütün sistemlerin kendi koyduğu düzen içinde ve kendi denetiminde yürüdüğünü bildiren Rabbimiz, eğer dilerse bu düzene müdahale edip bozabileceğini, bu durumda ise insanların çok pişman olup sızlanacaklarını beyan etmekte ve insanları böyle bir durum hakkında düşünmeye çağırmaktadır.
Rabbimiz, yeryüzündeki bütün düzenlerin yaratıcısının kendisi olduğunu başka ayetlerde de bildirmiştir:
Nahl; 10: O’dur ki, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır ve hayvanları otlattığınız ağaçlar, bitkiler ondan sulanıp filizlenmektedir.
Bakara; 22: O (Rabbin) ki, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Ve gökten su indirdi de onunla sizin için rızk olarak ürünlerden çıkardı. Öyleyse siz de, bile bile, Allah’a ortaklar koşmayın. H.Yılmaz

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, varlığının ve birliğinin kanıtlarından olan bir başka afakî (çevresel) mucizesine daha dikkat çekmektedir ki bu mucize, kanıt; insan için olmazsa olmaz özellikteki “su”dur.
69. ayette suyun buluttan indirildiğini hatırlatan Yüce Allah, bize göre burada suyun çevrimine işaret etmiştir. Çünkü suyun indirildiği bulut, suyun yeryüzündeki denizlerden, göllerden, akarsulardan, birikintilerden buharlaşması neticesinde oluşmakta, bulutta oluşan su tekrar yeryüzüne düşerek denizleri, gölleri, akarsuları, birikintileri beslemektedir. Yaşamın en önemli faktörlerinden biri olan suyun yaratılması nasıl Rabbimizin bir rahmeti ise, bu çevrim esnasında temizlenmesi de yine Rabbimizin başka bir rahmetinden ötürüdür. Yani, rahmeti gereği suyu yaratan Allah, yine rahmeti gereği, yeryüzünde hemen hemen tamamı tuzlu, acı veya kirli durumda bulunan suyu, kendi koyduğu bir kanunla (buharlaşmayla) rafine etmekte, içilir ve kullanılır hâle getirmektedir.
70. ayette, isterse suyu tuzlu kılabileceğini hatırlatan Rabbimiz, bunu yapmadığı için insanların şükretmesini, yani bunun karşılığını ödemesini istemektedir.
Rabbimizin bu ayetlerdeki beyanlarının takdiri şu şekilde yapılabilir: “Öyle ki, o denizlerden suyu, güneşin harareti vasıtasıyla buharlaştırarak yağmur yağdırırız. Belli dönemlerde buharlaşması, bulutlara dönüşmesi gibi özellikleri de suya veren Biziz. Öyle ki, rüzgârlar bu bulutları Bizim emrimizle sürüklerler ve belli bölgelerde yine Bizim tayin ettiğimiz zamanlarda yağmur yağdırırlar. Biz sizleri tek başınıza bırakmadık. Ayrıca, hayatınızı sürdürebilmeniz ve neslinizi devam ettirebilmeniz için de tüm koşulları düzenledik. Çünkü bu koşullar olmadan, sizlerin yaşaması mümkün olmayacaktır. Benim verdiğim rızktan yararlanmanıza, yine bağışladığım suyu içmenize rağmen hangi cesaretle kendinizi Benden müstağni sanıyor ve başkalarına kulluk edebiliyorsunuz?” H.Yılmaz

71. ayette dikkat çekilen ateş; Ya Sin suresinin 80. ayetinin tahlilinde açıkladığımız gibi, bildiğimiz ateş değil, insan için olmazsa olmaz olan oksijendir. Nitekim 72. ayetteki “onun (ateşin) ağacı” ifadesi de, -ateşin ağacı olmayacağına göre- ateş ile oksijenin kastedildiğini, çünkü yanmanın (ateşin) olmazsa olmazı olan oksijenin sadece bitkiler (ağaç) tarafından üretildiğini teyit etmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “onun ağacını”: taşlaşmış odundan başka bir şey olmayan kömür veya milyonlarca yıl toprak altında gömülü kalan bitki esaslı organizmaların sıvılaşmış artıkları olan petrol gibi mineral yakıtları da içeren hemen hemen bilinen bütün yakıt türlerinin doğrudan ya da dolaylı olarak bitki kökenli oluşlarına işaret.M.Esed

Bu kelime ile odun için kullanılan ağaçlar ya da merra ve afar isimli iki tür ağaç kastedilmiş olabilir. Bu iki tür ağacın dalları birbirine sürtüldüğünde ateş çıkarırlardı. Nitekim Araplar ateşi bu ağaçlardan elde ederlerdi.  Mevdudi

73. ayette Rabbimiz, oksijenle ilgili bir başka noktayı daha açıklamakta ve ağaçtan çıkan oksijenin, sadece çıktığı ağaçlı bölgede kalmadığına, hiç ağaç olmayan çöllere de dağıldığına ve çöl yolcularının da bundan yararlandığına dikkat çekmektedir. H.Yılmaz

Yani, "ateş", insana her zaman, yokluğu halinde insan hayatının hayvanlarınkinden pek farklı olmayacağını hatırlatır. Çünkü insanlar yemek yapmada ateşten yararlanırlar. Yine ateş olmadan sanayi gelişemezdi. Ayrıca icadlar için pek çok alan insana kapalı kalacaktı. Fakat insanoğlu, Allah'ın kendisine bir takım yetenekler bahşederek bu yetenekleri kullanabilmesi için gerekli şartları sağlamış olduğunu unutur. Sadece kendisinden yararlandığımız ateşin bile ne kadar büyük bir nimet olduğunu düşünecek olursak onu da Allah'ın yarattığını görürüz. "Mukvin" lügatte çölde dinlenen yolcular için kullanılan bir kelimedir. Bazılarına göre bu kelime "aç olan kimse" anlamına gelirken bazılarına göre de yemek pişirmek, ısınmak, aydınlanmak vs. herhangi bir nedenden dolayı yakılan ateşten yararlanan kişi demektir. Mevdudi

“Ateş” (kelimenin en geniş anlamında) insanın bildiği bütün ışık türlerinin kaynağı olduğundan, insana “Allah'ın göklerin ve yerin nûru olduğu”nun hatırlatılması yerindedir (bkz. 24:35 ve ilgili notlar).

Mukvîn isim-fiili kaviye fiilinden türetilmiş olup “terk edilmiş oldu”, “terk edildi” veya “perişan oldu” anlamlarına gelir. Aynı kökten türetilen kavâ ismi (yahut kıvâ) “çöl”, “yabanilik”, “harabe” yahut “açlık” veya “kıtlık” ifade eder. Bu nedenle, mukv kelimesi, “aç olan kimse”yi veya “terk edilmiş bir yerde kaybolan [yahut “dolaşan”] kimse”yi gösterir. Yukarıdaki ayette bu ifade açık şekilde mecazî olarak kullanılmıştır. Çünkü, bazı müfessirlerin ileri sürdükleri gibi, bunun “çöldeki savaşçılar”ı kasdettiğini düşünmek zordur. Benim mukvîn'i bileşik bir karşılıkla “yabanilik içinde kaybolmuş ve acıkıp susamış bütün insanlar” şeklinde çevirmem ise, aynı zamanda hem lafzî hem de mecazîdir: çünkü yalnız, talihsiz ve şaşkın insanlar ile insan sıcaklığına ve manevî aydınlığa susayanları ifade etmektedir. M.Esed

Yani Allah'ın mübarek ismini açıkça tesbih edin ve O'nun her tür eksiklik, ayıp ve kusurdan münezzeh olduğunu beyan edin. Çünkü kafirler ahireti ve tevhidi inkar ederlerken, şirki ve küfrü seçerken bunu Allah'a atfetmektedirler. Mevdudi

74. ayette ise Rabbimiz, rahmeti ve Rabbliği sonucu yarattığı oksijenden istifade etmeleri sebebiyle insanların, ismini tesbih etmelerini, yani ismini koşulan şirklerden arındırmak suretiyle temize çıkarmalarını istemektedir.
Buradaki “ateş” sözcüğü ile kastedilenin “oksijen” olduğu hakkında Ya Sin suresindeki açıklamalarımızı yeri gelmişken tekrarlamakta yarar görüyoruz:
“80. ayetteki “O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.” ifadesi klâsik kaynaklarda, Allah’ın gücünü kullanarak yeşil ağaçtan onun zıddı olan ateşi çıkardığı mantığından hareketle, konu edilen yeşil ağacın Hicaz bölgesinde bulunan Merh ve Afar ağaçları olduğu ve bu ağaçların çakmak taşı gibi birbirine sürtülmesiyle ateşin elde edildiği şeklinde anlaşılmıştır. Daha sonraları ise bu iki ağacın sürtünmesinden çıkan ateşle elektriğin kastedildiğini söyleyenler de olmuştur. Hatta bazıları da petrolün kaynağının yeşil ağaç olduğunu ileri sürerek bu ayette petrolden bahsedildiğini iddia etmişlerdir.
Bize göre ise, “yemyeşil ağaçtan çıkan ateş” ile “yemyeşil ağaçtan çıkan oksijen” kastedilmiş ve bu ayette mucizelerin en büyüklerinden biri daha gözler önüne serilmiştir. Ayetin sonundaki “Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.” ifadesi de sadece Hicaz’daki Arapların ateş yaktığını değil, tüm insanlığın sürekli olarak bu ateşi (oksijeni) yakıp durduğunu vurgulamaktadır.
Bu ayette “Lazımiyyet” mecaz-ı mürsel sanatı uygulanmıştır. “Lazımiyyet mecaz-ı mürseli”, “lazım”ı zikredip “melzum”u kastetmektir. Burada “ateş çıkarır” demek; “oksijen çıkarır” demektir. Çünkü ateş, oksijenin lazımıdır. Oksijen (melzum) olmasa ateş (lazım) olmaz.
Oksijen sadece “yanma” için değil, canlıların yaşaması için de vazgeçilmez bir element olduğundan, 80. ayetteki “O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır.” ifadesi aynı zamanda, canlıların yaratılışlarının olduğu gibi yaşamlarının sürdürülmesinin de Allah’ın kontrolünde olduğu mesajını vermektedir.
Ayetin bu mesajını bilim ışığı altında inceleyen Kuran Araştırmaları Grubu, bu konudaki bir çalışmasını, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bizlere aktarmıştır:”
SOLUNUM VE FOTOSENTEZ
Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha.
81-Tekvir Suresi 18
Nefes alıp verme süreci, yani solunum, en basit şekliyle bir canlının oksijen alıp karbondioksit vermesi şeklinde tanımlanabilir. Peki, nefes almayla sabahın ne bağlantısı vardır acaba? Neden bu iki kavram ayette bir araya getirilmiştir? Sabahleyin geceden farklı birşey mi olmaktadır?
Bitkilerdeki fotosentezin bilinmediği dönemlerde bu soruları sorsaydınız, sorularınız cevapsız kalırdı. Bitkiler topraktan aldıkları suyu, havadan aldıkları karbondioksit ile birleştirerek, şeker ve nişasta benzeri karbonhidratlara ve oksijene dönüştürür. Fotosentez denen bu süreçte oluşan yüksek enerjili besinler dokularda depolanırken, oksijen dışarı atılır. Kısacası fotosentez, solunum ile tam ters yönde oluşan bir metabolizma olayıdır. Solunumda karbonhidratlar oksijen ile birleşerek, su ve karbondiokside parçalanır. Demek ki solunum tepkimelerinin son ürünleri, fotosentezin ilk maddeleridir.
Ama bu olay yalnız ve yalnız gündüzleri gerçekleşmektedir. Fotosentez ışık enerjisine bağlıdır ve karanlıkta gerçekleşemez. Yani ayetin ifade ettiği "sabah" vaktinde ışıklar ortaya çıkınca, "nefes almanın" şartı olan oksijen, bitkiler tarafından dışarı verilmeye başlar. Böylece ayetin ifade ettiği "nefes alma" ve "sabah vakti" arasındaki bağlantının mucizeviliği ortaya çıkmaktadır.
FOTOSENTEZ OLMASAYDI NE OLURDU?

Canlıların yaşayabilmesi için mutlaka enerji gereklidir. Vücudumuzda kasların ve kalbin çalışmasını ve vücuttaki kimyasal tepkilemelerin gerçekleşmesini sağlayan bu enerji, hayvansal ve bitkisel besinlerden alınır. Bütün besinlerdeki enerjinin ilk kaynağı ise Güneş`tir. Geceleri Dünya`da bulunduğumuz nokta Güneş ışıklarını alamaz. "Sabah vakti" bu ışıkların alınmaya başladığı zamandır. Üzerine Güneş ışıkları düşen bitki, fotosentezde bu ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür. Bitkinin dokularını yenilemesi ve büyümesi bu enerjiye bağlıdır. Bitki bu enerjiden yararlanarak büyümesini sürdürürken, bir bölümünü de kimyasal enerji biçiminde hücrelerinde depolar. Bir insan veya hayvan bu bitkiyi yediğinde, bitkinin içinde depolanan enerjiyi de almış olur. Böylece kendi vücudundaki kimyasal tepkilemeleri sürdürür ve bu enerjiyi dokularında saklar. Dolayısıyla hayvansal ya da bitkisel yiyeceklerle aldığımız enerji, beslenme zincirinin ilk basamaklarında yer alan bitkiler aracılığıyla ve fotosentez yoluyla Güneş`ten gelmiş olan enerjidir.
Kısacası, gerçekten de Güneş ışıklarının alındığı sabah vakti, fotosentez denen, bizimkinin tersine bir solunum olayı başlar. Bu süreçte karbondioksit tüketilip, oksijen üretilir. Havadaki oksijeni zenginleştiren bu süreç olmasaydı, canlıların solunumu nedeniyle Atmosfer`deki oksijen çoktan tükenmiş olacaktı. Yani sabah başlayan bu süreç sayesinde bizim de nefes alabilmemiz mümkün olmaktadır. Kuran`ın indiği dönemde insanların ne fotosentezden, ne Atmosfer`deki oksijenin ve karbondioksitin dönüşümünden, ne de Güneş`in ışıkları sayesinde tüm bu olayların gerçekleştiğinden haberleri vardır. Kuran, indiği dönemdeki insanların bilgi seviyesiyle bilinememesine rağmen sabah vakti ile nefes alma arasında bağlantı kurarak, mükemmelliğini bir kez daha göstermekte, insanları bir kez daha kendine hayran bırakmaktadır.
Yaşamın temeli olan bütün biyokimyasal süreçler için enerji gereklidir. Bu enerjinin kaynağı da hücrelerde depolanmış olan besinlerin yanması, yani oksijenle birleşerek parçalanmasıdır. Bu parçalanma sırasında besin molekülleri arasındaki kimyasal enerji serbest kalarak açığa çıkar. Bu olay tıpkı yanan bir odun parçasının ısı ve ışık yayması gibi enerji veren bir tepkimedir. Demek ki nefes alıp vermeyi yalnızca oksijen-karbondioksit alışverişi olarak değil, bitkilerin ve hayvanların temel enerji kaynağı olan daha karmaşık bir süreç olarak düşünmek gerekir.
Allah eğer fotosentezin var olması için gerekli birçok şartı yaratmasaydı, örneğin bitkilerin içinde fotosentezin oluşması için gerekli klorofil yaratılmasaydı, bir tek canlının bile var olması söz konusu olamazdı. Kainattaki birçok olay gibi fotosentez de, solunum için oksijenin ve karbondioksitin dönüşümleri de, büyük ve mükemmel bir planın parçalarıdır.
Fotosentez hakkında insanlığın detaylı bilgi sahibi olması çok yeni sayılır. Bu konuda bilim adamları çok yoğun araştırmalar yaptılar. Özellikle ABD`li kimyacı Melvin Calvin başkanlığındaki ekibin çalışmaları söz etmeye değer niteliktedir. Nitekim bu ekip 1961 yılında Nobel kimya ödülünü kazandı.
Sabah vakti başlayan, nefes almamızı ve oksijenin varlığını mümkün kılan fotosentezi şöyle ifade edebiliriz:
Işık enerjisi (Güneşten)+Karbondioksit(Havadan)+Su → Kimyasal enerji + Oksijen
Kimyasal formül olarak ise şöyle özetleyebiliriz:
Işık + 6CO2 + 6H2O = C6H12O6 (Glikoz) + 6O2
Dikkat edilirse, yukarıdaki 63–67. , 68–70. ve 71–74. ayetlerden oluşan üç paragrafta Rabbimiz; yiyecek, içecek ve teneffüs edilen havanın insan yaşamındaki önemine işaret edip, tevhit ve şükür için ihtarda bulunmuştur. H.Yılmaz

Allah, bu ayetlerde "Yıldızların yerlerine yemin ediyor ve bu yeminin ne büyük bir anlamı olduğunu bilseniz " buyuruyor. Tanrının Kur'anda verdiği örnekler bilgi toplumları için önemli ipuçları verir. Nitekim bilim adamları evrende yaklaşık 200 milyar galaksi olduğunu ve her galakside 200 milyar yıldız bulunduğunu söylemektedirler. Ve bu milyarlarca yıldız, milyarlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde, biribirleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde hareket etmektedir. Gök bilimi ilerdikçe bu yeminin büyüklüğünü çok daha iyi anlıyoruz. Kur'andaki yeminler, yemin edilen varlıklara ve olaylara dikkat çekmek içindir. (Bak Tin suresi 1-3) M.Sağ

Yani, "sizlerin sandığı gibi değildir." Burada Kur'an'ın Allah tarafından nazil olduğuna yemin edilirken lam-elif kullanılmış olmasından anlaşıldığına göre, bazı kimseler Kur'an hakkında yanlış iddialar ortaya atmışlardır. İşte burada bu iddialara reddiye olmak üzere yemin edilmektedir.  Mevdudi

Necmler
Ayette geçen “النّجوم Nücum (necmler; yıldızlar)” sözcüğü, Necm suresinin tahlilinde ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, gökteki yıldızları değil, “parça parça; bir indirilmede inen, inmiş Kur’an ayetlerini” ifade etmektedir. Zira bir kasem cümlesinde, mahiyeti tam olarak bilinmeyen bir şeyin (gökteki yıldızların), Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine, korunacağına kanıt gösterilmesi (hem de bilenler için büyük bir kanıt olmak üzere gösterilmesi), söz konusu olamaz.
Hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’an’dır.
Rabbimiz tarafından Aziz, Hakim, Mübin, Mecid gibi sıfatlar verilmiş olan Kur’an’a, daha sonra başka ayetlerde de görüleceği gibi burada “Kerim (şerefli)” sıfatı verilmiştir. H.Yılmaz

Yahut: “yıldızların konumunu” [yahut “yörüngesini”]. Mevki‘ terimi (çoğulu mevâki‘), “bir şeyin indiği zaman” [yahut “yer” veya “şekil”] anlamına gelir. Birçok müfessir, mevâki‘u'n-nucûm ifadesinin yıldızların Son Saat'teki kopup parçalanmaları ile ilgili olduğunu düşündükleri halde, İbni ‘Abbâs, ‘İkrime ve Suddî, sonraki ayetlere dayanarak bu ifadenin Kur’an'ın tedricî olarak vahyedilmesine -veya “parçalar (nucûm) halinde inmesi”ne- işaret ettiğini söylerler (karş. İbni Kesîr ve Taberî; bkz. ayrıca 53:1, not 1). Kur’an vahyinin tedricî bir şekilde inişini “şahitliğe/tanıklığa çağırmak” suretiyle, Hz. Peygamber'in hayatında ilahî kelâmın yirmiüç yıllık açılımı süresince meydana gelen dramatik değişikliklere rağmen ilahî vahyin bütün tutarsızlıklardan ve iç çelişkilerden uzak kalması çarpıcı gerçeğine (karş. 4:82 ve ilgili not 97) dolaylı olarak işaret etmektedir: bu da, bir sonraki parantez içi ifadeyi (ayet 76) açıklayan bir husustur. M.Esed

Nucûm: Necm'in çoğuludur. Necm, yıldız, nucûm, yıldızlar demektir. Yıldızların mevki'leri (yerleri) çeşitli biçimlerde tefsîr edilirse de bu kelimeden, yıldızların dolaşım alanlarının kasdedildiği anlaşılıyor. Zirâ âyette bunun büyük bir yemîn olduğu vurgulanarak, bu mevki'lerin çok muazzam, akıllara durgunluk verecek oranda geniş alanı kapsadığına işâret ediliyor.   Mevdudi

Yıldızların mevkilerine yemin edilmesinin amacı, onların muhtelif mesafelerde bulunmuş olmalarındandır. Kur'an'ın yüce mertebeye haiz bir kitap oluşu dolayısıyla yine muhkem ve merbut olan yıldızlar sistemine yemin ediliyor.
Yani bu nizam, nasıl muhkem ve merbut ise Kur'an da muhkem ve merbut bir sözdür. Dolayısıyla kainattaki bu gezegenler sistemini yaratan Zat ile Kur'an'ı nazil eden Zat aynıdır. Yıldızlar gökte nasıl yayılmışlarsa ve görünüşte hiçbir bağlantıları yokmuş gibi görünüyorlarsa -ki aslında birbirlerine sıkıca bağlı bir sistem içindedirler- Kur'an'ın ayetleri de aynı şekilde birbirlerine bağlı, uyum ve ahenk içindedirler. Bir hayat nizamını tebliğ eden bu kitaptaki sistem, bir inanca dayalı ahlak, ibadet medeniyet, kültür, ekonomi, adalet, barış ve savaş kanunlarını, kısaca hayatın tüm yönlerini kapsamaktadır. Ve bu hayat nizamının el kitabında emredilen tüm talimatlar birbiriyle uyum içinde olmalarına rağmen ayrı mahal ve mevkilerde indirilmiştir. Ayrıca bu gezegenler sistemi nasıl bağımsız ise ve kendisinde hiç bir değişiklik yapılamazsa, Kur'an da aynı şekilde muhkem ve merbut bir yol göstericidir. (Mevdudi)

Bu ayet gurubu Kur’an ile ilgili bir necm olup burada; Allah tarafından indirilmiş olan ve ancak manevî kirlerden (şirkten, cehaletten, tutuculuktan) temizlenmiş olanların yararlanabileceği Kur’an’ın, şerefli, saygın bir kitap olduğu ve mutlaka korunacağı, Kur’an ayetlerinin indiği zaman / mevkiler kanıt gösterilmek suretiyle ispatlanmaktadır.
Ne var ki bu ayet gurubu da art niyetlilerin elinde suiistimal edilmiş ve 79. ayetin “Kur’an’a ancak abdestliler dokunabilir” şeklinde dayatılması sonucunda, özrü sebebiyle abdestli olamayanların ve namaz dışında abdestli olmaları gerekmeyen Müslümanların abdestli olmadıkları zamanlarda Kur’an’a yaklaşmaları engellenmiştir.
Klâsik eserlere bakıldığında 79. ayete sadece;
- el Kelbi, “Şirkten temizlenmiş olanlar el sürebilir” diye,
- er-Rabi b. Enes, “Büyük ve küçük günahlardan temizlenmiş olanlar el sürebilir” diye ve
- Muhammed b. Fudayl, “Ona ancak tam anlamı ile temizlenmiş kimseler yani ancak muvahhidler el sürebilir” diye,
temizlenmenin, manevî temizlenme olduğu yolunda açıklama getirmiş oldukları görülmektedir.
Klâsik eserlerin büyük çoğunluğunda ise, 79. ayetle ilgili olarak;
- “Kur’an’a ancak temizlenmiş (tahir) kimseler el sürebilir”,
- “Kur’an’a da sen ancak tahir iken el sürülür”,
- “Ona ancak hadesten ve necasetlerden tam anlamı ile temizlenmiş kimseler el sürebilir”
şeklinde açıklamalar yer almış ve bu açıklamalar ekseninde ilmihaller hazırlanmıştır. Böylece de İslâm ümmeti Kur’an’ı tanıyamamış, Allah’ın mesajını öğrenememiş ve cahil kalmıştır. Bu yanlış yaklaşımın bir diğer sonucu da, Müslüman olmayanların Kur’an okumalarının, dolayısıyla İslâm ile şereflenmelerinin engellenmesi şeklinde tezahür etmiştir. (İkrime, İbn Abbas’ın Yahudi ve Hıristiyanların Kur’an okumalarına engel olduğuna dair rivayetler nakletmiştir.) Abdestli olmayanların Kur’an’a el sürmemeleri gerektiği konusu, hatırlanacak olursa Ta Ha suresinin “Takdim” bölümünde verdiğimiz İbn-i Hişam’ın rivayetinde de geçmekte idi:

“Ömer okuma yazma bilen birisi idi, Bu sözleri söyleyince kızkardeşi kendisine: Biz senin ona bir zarar vereceğinden korkarız, dedi. Bu sefer kızkardeşine: Korkma, dedi ve kendi ilâhları adına yemin ederek okuyup on­lara geri vereceğini söyledi. Ömer bu sözleri söyleyince kardeşi müslüman olacağı umuduna kapıldı ve ona dedi ki: Kardeşim sen şirk üzeresin ve pis­sin, buna ise ancak temiz olanlar el sürebilir.
Bunun üzerine Ömer kalktı ve yıkandı. Kızkardeşi de kendisine içinde Tâ-Hâ´nın yazılı bulunduğu sahifeyi uzattı. Ömer Tâ-Hâ Sûresi´nin baş tarafla­rını okuyunca dedi ki: Bu ne güzel, bu ne şerefli sözler! Habbab onun bu söz­leri söylediğini işitince yanına çıktı ve ona dedi ki: Ey Ömer! Allah´a andol-sun ki ben yüce Allah´ın, Peygamberinin duasını özellikle senin hakkında ka­bul etmiş olacağını ümit ederim. Çünkü ben dün onu şöyle dua ederken din­ledim: "Allah´ım sen İslâm´ı ya Ebu´l-Hakem b, Hişam ile, yahut Ömer b. el-Hattab ile güçlendir," Allah´tan kork ey Ömer, Allah´tan!”  H.Yılmaz

Yani, yalnızca temiz kalpli olanlar onu doğru olarak anlayabilir ve ondan bir fayda elde edebilirler. “Sağlam korunan [yani bozulmaz] ilahî kelâma” (kitâbun meknûn) yapılan bir önceki atıf konusunda bkz. 85:21-22 ve ilgili not 11. M.Esed

Bu ayet, genel olarak, "Kur'anı abdestli olmayanlardan başkası eline alamaz" şeklinde çevrilereki abdestsiz olanların Kur'anı elealmamaları sürekli öğütlenir. Kur'an ayetleri, Peygamberimize gelirken ortak koşucu Arapların, "Bu Kur'anı dinlemeyin, okunurken gürültü çıkarın, kimse anlamasın, engelleyin " şeklinde onu engellemeye çalıştıklarını Allah bize bildiriyor. (Fussilet sıuresi 26) Hz. Peygamber'in vefatından sonra da, ayetler çarpıtılarak, anlamları kaydırılarak Kur'an engellenmeye çalışılmıştır. Kur'anın bir başucu kitabı olmasını, inanan ve inanmayan tüm insanların Kur'anı okuyup, inceleyip doğruya yönelmelerini engellemek amacına yönelik bu ince ayrlı plan, ne yazık ki, büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Bu plana yakasını kaptıran sadece halk değildir, adı sanı belli alimler de, bu ince ayarlı kurnazlığı besleyen tavırlar ortaya koymuşlardır. M.Sağ

Bu ayet, kafirlerin, "Kur'an'ı Muhammed'e Allah vahyetmiyor. O'na cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar" şeklindeki iddialarına bir reddiyedir. Nitekim bu iddialanın cevabı Kur'an'ın muhtelif yerlerinde verilmiştir. Örneğin, Şuara Suresi'nde (210-212) şöyle buyurulmuştur:
"O Kur'an'ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yaraşmaz ve zaten yapamazlar da, çünkü onlar işitmekten uzaklaştırılmışlardır."
Aynı konu bu ayette de ele alınmıştır. "İlla'l-Mutahharun" (Temiz olanlar hariç) Yani Kur'an'ın vahyolunmasına, nüzulüne, değil şeytanların müdahale etmesi, tahir (temiz) olan meleklerden başkası onun yanına dahi yaklaşamaz. Melekler için "mutahharûn" ifadesinin kullanılmasının nedeni, Allah'ın onları her türlü kötülükten arınmış varlık kılmış olmasıdır.
Bu ayeti, Enes bin Malik, İbn Abbas, Said bin Cübeyr, İkrime, Mücahid, Katade, Ebu-l Aliye, Süddî, Dahhak ve İbn Zeyd yukarıda açıkladığımız şekilde yorumlamışlardır. Nitekim ayetin siyak ve sibakından da aynı anlam çıkmaktadır. Zira bu ayet, kafirlerin Tevhid ve Ahiret akidesi hakkında yanlış düşünceleri beyan edilirken onların bu yanlışlarının vurgulanması sadedinde zikredilmiştir.
Kur'an yüce bir kitap olduğu ve hiç kimsenin ona müdahale edemeyeceği gerçeğinden hareketle yıldızlar üzerine yemin edilmiştir. Çünkü O, Allah indinde mahfuzdur ve ayrıca Hz. Peygamber'e (s.a) nazil olurken pâk ve temiz (Mutahharûn) meleklerden başkası O'na yaklaşamaz. Bazı müfessirler ayette geçen (La) yı nehiy La'sı olarak kabul etmiş, ayeti "temiz olanlardan başkasının Ona dokunmaması gerekir" şeklinde yorumlamıştır. Bazıları ise nehiy "La"sı olarak kabul etmiş ve ayete "temiz olanlardan başkası Ona dokunamaz" şeklinde anlam vermiştir. Bu müfessirler, bu nehyin, Rasulullah'ın (Müslümanlar kardeştir. Biri diğerine zulm etmez." hadisindeki gibi kullanıldığı görüşündedirler. Yani, "Bir Müslüman diğerine zulmetmesin" denilmek istenmiştir. Dolayısı ile ayetin anlamı da "temiz olmayan bir kimse Kur'an'a dokunmasın" şeklinde anlaşılmalıdır.
Ancak bu yorum ayetin siyak ve sibakı ile uygunluk arzetmemektedir. Çünkü ayette kafirlere seslenilmektedir. Yani şöyle buyurulmuştur: "Bu, Allah tarafından nazil edilen bir sözdür ve "Rasulullah'a cinler ve şeytanlar ilka ediyorlar" şeklindeki düşünceniz batıldır. Zira O'na temiz olandan başkası yaklaşamaz bile."
Görüldüğü gibi bu ayetten, "Kur'an'a abdestsiz dokunmak yasaktır" şeklinde fıkhi bir hüküm çıkarmak doğru değildir ve açıkça ayetin nüzul sebebinin de bu olmadığını söyleyebiliriz. Ancak, Allah indinde bu kitaba temiz olanların dışında hiç bir mahluk nasıl yaklaşamaz ise, dünyada da bu kitaba, ilahî bir kitap olarak iman edenlerin, temiz olmadan ona dokunmaktan kaçınmaları gerektiği öne sürülebilir. Bu mesele hakkında muhtelif rivayetleri aşağıda zikretmekte yarar görüyoruz:
1) İmam Malik'in Muvatta adlı eserinde, Abdullah bin Ebubekir, Muhammed bin Ömer bin Hazm'dan naklettiği rivayete göre, Hz. Peygamber'in (s.a.), Ömer bin Hazm ile Yemen beldesi liderlerine gönderdiği yazılı emirlerden biri "La yemessuhûl-Kur'ane illa tahîrûn" şeklindedir. Aynı konu ile ilgili mürsel bir rivayeti Ebu Davud, İmam Zühri'den nakletmiştir. O, Rasulullah'ın Ebu Bekir Muhammed bin Ömer bin Hazm ile gönderdiği yazılı vesikayı Ömer bin Hazm'ın elinde gördüğünü söylemektedir.
2) Hz. Ali'nin rivayet ettiğine göre, cünüplüğün dışında hiçbir şey Hz. Peygamber'i Kur'an okumaktan alıkoymazdı. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei)
3) İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber, cenabet ve hayız halinde olanların Kur'an okumamalarını emretmiştir. (Ebu Davud, Tirmizi)
4) Buhari'nin rivayet ettiğine göre, Bizans İmparatoru Herakliyus'a Hz. Peygamber'in (s.a.) gönderdiği mektupta "Ey Ehli Kitap, sizinle bizim aramızdaki ortak bir kelimeye gelin..." ayeti yazılı idi.
Bu mesele hakkında Sahabe ve Tabiun'dan çeşitli görüşler naklediyoruz.
Hz. Selman el-Farisî "Abdestsiz Kur'an okumanın bir sakıncası yoktur ama dokunmak caiz değildir." demiştir. Sa'd bin Ebi Vakkas ve İbn Ömer de aynı görüştedirler. Hasan Basri ve İbrahim Nehaî, "Abdestsiz Kur'an'a dokunmak mekruhtur" demişlerdir. (Ahkamûl-Kur'an, el-Cessas) Ayrıca Ata, Tavus, Şa'bî ve Kasım bin Muhammed'den de aynı görüş nakledilmektedir. (El-Muğni, İbn Kudeme) "Kur'an'ı, dokunmamak kaydıyla görerek ve ezbere okumak, abdestsiz de caizdir" şeklindeki görüşe hepsi katılmaktadır. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hasan Basri, İbrahim Nehai ve İmam Zühri'ye göre Cünüp, hayız ve nifas halinde Kur'an okumak mekruhtur. İbn Abbas ise, Kur'an okumayı düzenli bir şekilde devamlı sürdüren kimseler için, "ezberden okuyarak devam etsinler" demiş ve kendisi de bu şekilde davranmıştır. Said bin Müseyyeb ve Said bin Cübeyr kendilerine bu meseleyle ilgili bir soru yöneltildiğinde "Zaten Kur'an hafızalarda saklı değil mi? O halde okunmasında ne zarar var?" diye cevap vermişlerdir. (El-Muğni ve İbn Hazm, El-Muhalla)
Fakihlerin görüşleri:
İmam Kâşânî, "Bedaiüs-Senayî" adlı eserinde Hanefilerin görüşlerini açıklarken şunları söylüyor: "Nasıl abdestsiz namaz kılmak caiz değil ise abdestsiz Kur'an'a dokunmak da caiz değildir. Fakat Kur'an bir kılıf içinde bulunuyorsa dokunulabilir." Bazıları Kur'an'ın cildini kılıf kabul ederler. Ayrıca tefsir kitaplarına veya ayetin yazıyla bulunduğu herhangi bir şeye de abdestsiz dokunulmamalıdır. Fıkıh kitaplarına dokunulabilir ama abdestli dokunmak müstehaptır. Çünkü bu eserlerde de ayet bulunmaktadır. Bazı Hanefî fakihleri, Kur'an ayetlerinin yazılı olduğu şeylere abdestsiz dokunulabileceğini söylemektedirler. Nitekim haşiyelere de dokunulabilir. Fakat haşiyelerin de Kur'an'ın bir parçası sayılması gerektiği bir hakikattir. "Kur'an'a dokunmadan ezbere okumak ise caizdir" Ancak Fetevay-ı Hindiye'ye göre çocuklar bu hükümden istisna kılınmışlardır. Abdestsiz olsalar bile öğrenmeleri için çocukların eline Kur'an verilebilir.
Şafiî mezhebi imamlarından, İmam Nûdi, "el-Minhac" adlı eserinde Şafiilerin görüşlerini şöyle açıklar:
"Namaz ve Tavaf'da olduğu gibi Kur'an'a abdestsiz dokunmak haramdır. Kur'an cilt içinde olursa da bu caiz değildir. Şayet Kur'an valiz içinde, para üzerinde veya tefsirde olursa, bunlara abdestsiz dokunulabilir. Ancak Kur'an bir tahtada yazılı ise veya sandık içinde ise tahtaya veya sandığa abdestsiz dokunmak caiz değildir. Ayrıca çocuklar abdestsiz Kur'an'a dokunabilirler. Abdestsiz Kur'an okuyan bir kimse sopa vb. araçlarla Kur'an'ın sayfalarını çevirebilir."
Malikî Mezhebi, abdestsiz Kur'an'a dokunulmayacağı konusunda Cumhur ile ittifak halindedir. Fakat öğretmen ve öğrenci Kur'an öğrendikleri, öğrettikleri için bu hükümden istisna edilmişlerdir. Hatta Kur'an öğrenmek için hayızlı kadınlar dahi Kur'an'a dokunabilirler. İbn Kudame, el-Muğni adlı eserinde İmam Malik'in görüşünü nakletmiştir. "Cünüp bir halde Kur'an okumak yasaktır. Ama hayız halinde kadının Kur'an okuması caizdir. Çünkü, onu uzun bir süre Kur'an okumaktan nehyederseniz, Kur'an'ı unutur."
İbn Kudame'nin naklettiğine göre "Hanbeli Mezhebinde cünüplük, hayız ve nifas halinde Kur'an veya Kur'an'dan tam bir ayet okumak caiz değildir. Ancak "bismillah", "elhamdülillah", "maşaallah" demek caizdir. Gerçi bunlar da Kur'an ayetlerinden bir cüzdür ama, Kur'an okuma gayesiyle söylenmediğinden, denilmesinde bir mahzur yoktur. Kur'an'a abdestsiz dokunmak ise kesinlikle caiz değildir. Ancak bir ayetin yazılı olduğu fıkıh kitabına veya mektuba dokunulabilir. Ayrıca Kur'an kılıf içinde ise yine abdestsiz ona dokunmak caizdir. Tefsir kitaplarına da dokunulabilir. Şayet Kur'an'a dokunmak acilen gerektiyse, teyemmüm alınır ve öyle dokunulur. "Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı"nda Hanbeli Mezhebi'ne göre "çocukların abdestsiz olarak Kur'an'a dokunmaları doğru değildir. Çünkü onlara abdest aldırmak büyüklerin görevleridir" denilmektedir.
Zahiriye Mezhebine göre, Kur'an'ı okumak veya dokunmak her halükârda (cünüp, hayız, nifas, abdestsiz vs.) caizdir. (İbn Hazm, el-Muhalla, cilt: 1, sh. 77-84) Bu meseleyi ayrıntılı bir şekilde ele alan İbn Hazm, kendi görüşleri hakkında sağlam deliller öne sürmüş ve "Fakihlerin Kur'an'a dokunmak ve okumak hakkında ileri sürdükleri delillerin hiç biri ne Kur'an'da ne de Sünnet'te sabit değildir" demiştir. Mevdudi

Konunun iyi anlaşılabilmesi için, 75–79. ayetlerden oluşan beş ayetlik kasem cümlesindeki önemli noktaları tek tek ele almakta yarar görüyoruz:
Necmler
Ayette geçen “النّجوم Nücum (necmler; yıldızlar)” sözcüğü, Necm suresinin tahlilinde ayrıntılı olarak açıklandığı gibi, gökteki yıldızları değil, “parça parça; bir indirilmede inen, inmiş Kur’an ayetlerini” ifade etmektedir. Zira bir kasem cümlesinde, mahiyeti tam olarak bilinmeyen bir şeyin (gökteki yıldızların), Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine, korunacağına kanıt gösterilmesi (hem de bilenler için büyük bir kanıt olmak üzere gösterilmesi), söz konusu olamaz.
Hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’an’dır.
Rabbimiz tarafından Aziz, Hakim, Mübin, Mecid gibi sıfatlar verilmiş olan Kur’an’a, daha sonra başka ayetlerde de görüleceği gibi burada “Kerim (şerefli)” sıfatı verilmiştir.
Saklanmış (korunmuş) bir kitaptadır.
Bu ifade, Kur’an’ın kaybolmayacağının, bozulmayacağının, tabiri caizse Rabbimizin Kur’an’ı sigorta ettiğinin beyanıdır. Kur’an’ın korunduğunu, korunacağı başka yerlerde de açıklanmıştır:
Hicr; 9: Hiç şüphe yok ki o zikri Biz indirdik Biz. Mutlaka Biz onu koruyacağız da.
Abese; 11–16: Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, saygın güvenilir sefirlerin ellerinde, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş değerli sayfalar içinde bir düşündürücüdür; dileyen onu düşünüp öğüt alır.
Burada “كتاب kitab” sözcüğüne sıfat olan ve bizim “saklanmış, korunmuş” olarak çevirdiğimiz “مكنون meknun” sözcüğü, buradan başka Kur’an’da üç ayette daha (Vakıa; 23, Tur; 24 ve Saffat; 49) yer almaktadır. Vakıa suresinin 23. ve Tur suresinin 24. ayetlerinde “لؤلؤ inci” sözcüğüne sıfat tamlaması yapılarak “لؤلؤ مكنون saklanan, korunan inci” şeklinde geçen “meknun” sözcüğü, Saffat suresinin 49. ayetinde ise ahirette müminlere verilecek eşlere sıfat olmak üzere “yumurta / yumurta akı” sözcüğüyle tamlama yapılarak “كانّهنّ بيض مكنون sanki onlar korunmuş yumurta / yumurta akı gibidirler” şeklinde yer almıştır.
Bu ayette konu edilen korunmuşluk, bazılarının ileri sürdüğü gibi, Kur’an’ın Levh-ı Mahfuz’da saklanışı anlamına gelmeyip, bu dünyada koruma altına alınışıdır. Kur’an’ın bu dünyada korunması ise, çelik kasalara saklanması, toprak altına gömülmesi gibi gizlemeye yönelik bir koruma değildir. Bizim bu konudaki görüşlerimiz şöyledir:
Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir konudur. Özellikle, İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korumadığının, bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’an’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.
Bizdeki bilgilere göre bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin, 3. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın birkaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek, mevcut mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.
İslâm ve Kur’an’ın önde gelen hasımlarından ve Kur’an üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik (oryantalist, Doğubilimci) Sir William Miur ise uzun araştırmaları neticesinde, bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla; “On iki asır, metninin bütün servetini muhafaza eden bir başka kitap yoktur” demek zorunda kalmıştır.
Ülkemizde de bazıları tarafından, kıraat ve fonetik işaret ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle, bu iddialar itibar görmemiştir.
Ancak, aklını işletebilen her Müslüman’ın, Kur’an’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bize göre gereklidir. Çünkü Kur’an, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya (Hacc; 52, 53, En’âm; 112, 113, 121) karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bu durumda Müslümanların da Kur’an’ın orijinalliğini muhafaza ettiğini mantıklı olarak kendilerine ispat etmeleri gerekir ki; “iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin.”
“Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok” diyenlere ise, kalbini yani imanını güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen İbrahim peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara; 260).
Bizim görüşümüze göre, Kur’an aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır:
- Kur’an, lâfız, nazım ve içeriği itibariyle bir mucizedir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa, deyim yerindeyse hemen sırıtıvermektedir.
- Rabbimiz sayesinde Müslümanlar, erken dönemde harekete geçerek Kur’an’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Böylece çok eski dönemlerdeki el yazması nüshalar ile bugünkü baskıların aynı olduğu görülebilmektedir.
- İlk günden itibaren pek çok insan büyük bir zevkle, aşkla, hazla… Kur’an’ı ezberine almak istemiş ve Kur’an’ın lâfzındaki senfonik özellik nedeniyle de bunu kolayca başarmıştır. Böylece tarihin her döneminde Kur’an’ı ezberinde tutan on binlerce hafız mevcut olmuş ve ne tahrif edilme riski ne de nüshaların kaybolma riski hiç doğmamıştır.
- Kur’an’ın inmeye başlamasıyla birlikte, Kur’an’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerde dinî eğitimin ruhanîlerin tekelinde olmasına karşılık ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuştur. Bir zümrenin, bir kurumun tekelinde ve birkaç nüshadan ibaret olmayan Kur’an, her Müslüman’ın evinde, iş yerinde, kütüphanelerde, kitap evlerinde bulunduğundan, herkes tarafından okunmuş, öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin kişisel boyuttaki tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır.
- Kur’an’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına göre, insanlık tarihinin aydınlık bir dönemidir. Bu dönemde birçok eski medeniyet zirve noktasındadır ve olaylar artık kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim Musa ve İsa peygamberlerin varlığını ve yaşamını bazı tarihçiler kabul etmezken, peygamberimizin varlığında, yaşamında ve kişiliğinde hiç tereddüt yoktur. Dolayısıyla peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir.
- İslâmiyet, Musa ve İsa peygamberler zamanındaki gibi yönetilen, değişime uğratılan, mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve büyümüş, yöneten, değişime uğratan, güçlü toplumların dini olmuştur. İslâmiyet’in bu özelliği dolayısıyla da Kur’an’ın tahrife uğramış olması mantıklı değildir.
Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir ya da azaltılabilir. Ancak, Kur’an’ın matematiksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar ise, bu konudaki tüm tartışmaları bitirecek niteliktedir. Henüz tüm detayı ile ortaya çıkarılamamış olsa da, şu ana kadar tespit edilen matematiksel özellikleri bile, hem Kur’an’ın Allah’tan başkası tarafından yazılmış olamayacağını hem de yapılacak herhangi bir ilâve ya da eksiltmenin hemen belli olacağını matematikle ispatlamaktadır. Kısaca “19 mucizesi” denilen bu konuda daha detaylı bilgi, “İşte Kur’an”ın 1. cildinde, Müddessir suresinin tahlilinde verilmiştir.
Ona mutahherlerden (temizlenmişlerden) başkası temas edemez.
Bu ayetteki “ona” zamiri, 78. ayetteki “kitab” sözcüğüne değil, 77. ayetteki “Kur’an” sözcüğüne racidir. Zaten konumuz olan cümle (79. ayet) de, olduğu gibi 77. ayetteki “Kur’an” sözcüğünün sıfatı olup, 78. ayetteki “كتاب kitap” sözcüğünün sıfatı değildir.
“مطهّرون Mutahherun (tertemiz temizlenmişler)” sözcüğü ile burada; şirk, fitne, fesat ve cehalet (cahilî yobazlık, atalar kültü) gibi manevî kirlerden kendini arındırmışlar kastedilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 1–5. ayetlerinde Kur’an’dan yararlanacak kimselerin; manevî temizliğe ulaşmış olan “متّقين muttakiler” olduğu açıklanmıştır.

(O) Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.
80. ayette Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği / hulûl ettirildiği beyan edilmiştir. Yani Kur’an, Allah tarafından bağışlanmıştır, bunda peygamberin herhangi bir rolü yoktur. Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş olduğu iki yüzden fazla ayette tekrarlanırken, birçok ayette de Elçi’nin sadece bir tebliğci olduğu vurgulanmıştır. Zaten Kur’an’ı gerçeğiyle tanıyanlar, onun kul işi olmayıp Rabb’den inme olduğunu hemen kabul ederler ve tam bir teslimiyetle gözyaşı dökerek yerlere kapanırlar. Daha önce birçok yerde açıkladığımız bu husus, İsra suresinde yine konu edilecektir.
Konumuz olan 75–80. ayetlerden oluşan paragraf hakkındaki genel tahlilimizin ardından, 79. ayetle ilgili olarak biraz daha ayrıntıya girmeyi bir zorunluluk addediyoruz. Çünkü piyasadaki meal ve tefsirlerde, 79. ayet hakkında hatalı çeviri ve açıklamalar mevcuttur. Bu hatalar kaynak alınmak suretiyle de; temizlenmiş olmayanların (abdestsizlerin, cünüplerin, hayızlı kadınların) Kur’an’a el süremeyecekleri, yani Kur’an’ı ellerine alıp okuyamayacakları fetvalarla hükme bağlanmıştır. Müslümanları dinlerinin kitabından uzaklaştıran bu fetvalar sonucu, Müslümanlar tarafından bir cep kitabı, bir başucu kitabı olarak değerlendirilmesi ve her koşulda açılıp okunarak yararlanılması gereken Kur’an, maalesef bir mistik ayin malzemesi durumuna getirilmiş ve sadece özel zamanlarda, belli koşullarda ve belirli kişilerce okunur hâle gelmiştir. Böylece de, Kur’an’ı dinlerinin kitabı sayanların yüzde doksan dokuzu, kitaplarının içinde ne yazdığını bilmez olmuştur. Bunların bedeli ise bu gün çok ağır ödenmektedir.
İşte, bu kadar önemli sonuçlar doğurması sebebiyle 79. ayetin tahlilinde hem teknik yönden hem de ayetin Kur’an ile açıklanması bakımında daha fazla ayrıntıya girmek, âdeta bir zorunluluk hâline gelmiştir.
İlk olarak, yukarıda belirttiğimiz şu hususları tekrarlamakta yarar vardır:
- 79. ayet, 77. ayetteki “Kur’an” sözcüğünün sıfatı durumunda olup, müstakil bir cümle değildir.
- 79. ayeti oluşturan cümle, emir ve yasak ifade eden bir “İnşa Cümlesi” değil, bilgi veren bir “Haber Cümlesi”dir.
Ve sonra da, 79. ayette geçen “layemessühü” ve “mutahherun” sözcükleri üzerinde iyice durmak gerekmektedir:
layemessühü
Ayetteki “لايمسّه layemessühü” olumsuz fiiline “el süremez, dokunamaz” şeklinde bileşik fiil manası vermek yanlıştır. Çünkü fiilin doğru çevirisi; “sürebilmez, dokunabilmez” şeklindedir. Zaten “Nefy-i istikbal” kalıbındaki bir fiile “el süremez, dokunamaz” şeklinde yapılan çeviri, anlam olarak uymaz. Bu kalıptaki fiile verilecek doğru anlam; “el sürmez, dokunmaz” şeklinde olmalıdır. Dolayısıyla piyasadaki mevcut meallerde bulunan “el süremez, dokunamaz” ifadeleri yanlıştır.
“Layemessühü” sözcüğünün türediği “مسّ mess” sözcüğünün lügat anlamı; “değmek, dokunmak, yapışmak” demektir. Bu sözcük istiare yoluyla “جنون delilik” anlamında (Bakara; 275, Kamer; 48) ve “cinsel ilişki” anlamında da (Bakara; 236, 237, Ahzab; 49, Âl-i Imran; 47, Meryem; 20, Mücadele; 3, 4) kullanılmıştır.

“Mess” sözcüğü ve türevlerinin lügat anlamında kullanıldığı Kur’an ayetlerine bakıldığında görülmektedir ki, bu sözcükleri tümü “el ile dokunmak” anlamında değil, “soyut olarak yapışmak, ilişki kurmak, kuşatmak” anlamlarında geçmektedir:
Âl-i Imran; 140: Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah’ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şahitler edinmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zalimleri sevmez.
A’râf; 94, 95: Biz hangi kente bir nebi (peygamber) gönderdiysek, onun ehlini (halkını) mutlaka yoksulluk ve darlıkla yakaladık -belki yalvarıp yakarırlar-. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihayet çoğaldılar ve; “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu.” dediler. Bunun üzerine hemen onları, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.
Yunus; 12: Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir.
Bakara; 214: Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar, hatta Peygamber ve beraberinde iman edenler; “Allah’ın yardımı ne zaman” derlerdi. -Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır.-
Yusuf; 88: Sonra onun (Yusuf’un) huzuruna girince, dediler ki: “Ey Aziz! Bize ve ehlimize sıkıntı dokundu. Ve biz az bir sermaye ile geldik. Sen bize yine ölçek ver. Ve bize sadaka da ver. Şüphesiz Allah sadaka verenleri karşılıklandırır.”
Hicr; 54: O (İbrahim) dedi ki: “Bana ihtiyarlık gelmişken mi beni müjdeliyorsunuz. Peki, neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?”
İsra; 83: Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer.
Mearic; 19–21: Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir (küçük bir yardımı bile engeller).
Âl-i Imran; 120: Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve takvalı davranırsanız, onların hileleri size hiçbir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.
Hud; 113: Ve zulüm yapan kimselere meyletmeyin sonra size ateş dokunuverir. Ve sizin için Allah’ın astlarından veliyler yoktur. Sonra yardım göremezsiniz.
En’âm; 17: Ve eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu kendisinden başka açacak yoktur. Ve eğer sana bir hayır dokundursa da kuşkusuz O, her şeye gücü yetendir.
Ya Sin; 18: Onlar (o kentin halkı) dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi taşlayarak öldürürüz ve mutlaka bizden size çok acıklı bir azap dokunur.”
En’âm; 49: Ve ayetlerimizi yalanlayanlara, yapmakta oldukları fasıklıklar yüzünden azap dokunacaktır.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Rum; 33, Zümer; 8, 49, 61, Hud; 10, 48, 64, Fussılet; 49–51, Enbiya; 46, Enfal; 68, Nahl; 53, İsra; 67, Nur; 14, A’râf; 73, 188, 201, Enbiya; 83, Sad; 41, Yunus; 12, 21, 107, Bakara; 80, Âl-i Imran; 24, 174, Şuara; 156, Meryem; 45, Maide; 73, Fatır; 35, Hicr; 48.
Yukarıda mealini verdiğimiz örnek ayetlerde, koyu renkle belirttiğimiz sözcüklere dikkat edilirse, bunların anlamlarının “el ile dokunmak” olarak telâkki edilmesi imkânsızdır. Çünkü bu ayetlerde konu edilen dokunuşlar, yani azabın, yaranın, sevincin, sıkıntının, ihtiyarlığın, hayrın, iyiliğin, ayetin dokunması, hep mecazî dokunmadır ve “bulaşmak”, “ilişki kurmak”, “içine düşmek” gibi soyut eylemlerle ifade edilirler. Dolayısıyla konumuz olan 79. ayetteki “layemessühü” ifadesinden de “el sürmezler, dokunmazlar” anlamını değil; “münasebet kurmazlar, ilişkiye geçmezler, istifade etmezler, ulaşmazlar” anlamını çıkarmak gerekir.
mutahherun
Ayetteki “المطهّرون mutahherun” sözcüğü “طهر tahr, tuhr” sözcüklerinin mezidatından olup, sözcüğün sülasi (üç harfli) kök anlamı; “temiz olmak” demektir. Bizim konumuz olan sözcük ise, “طهر thr” sözcüğünün ortadaki harfi tekrar edilmek suretiyle dört harf haline getirilmiş bir sözcüktür. Arapça dil bilgisinde buna “تفعيل Tef’îl Bab’ı” denir. Sonuç olarak konumuz olan “mutahherun” sözcüğü, “تطهير Tethîr” kökünden türetilmiş İsm-i meful kalıbında, çoğul ve eril bir sözcüktür. “تطهير Tethîr” sözcüğünün anlamı; “iyice arıtmak ve iyice temizlemek yani tertemiz yapmak” demek olup, konumuz olan “mutahherun” sözcüğünün anlamı da; “iyice arınmış olanlar, tertemiz temizlenmiş olanlar” demektir.
“طهر الاطّهار Tahr, Tuhr ve el ittihar” köklerinden gelen sözcükler “maddî temizlik” anlamında olmasına rağmen, Kur’an’da on yedi kez geçen “thr” sözcüğünün Tefîl babı türevlerinin hepsi, maddî kirlerden temizleme anlamında değil de, tenezzüh, tenzih etme; “manevî kirlerden arıtma ve tertemiz etme” anlamında kullanılmıştır:
Tövbe; 103: Onların mallarından sadaka al ki, onunla kendilerini temizlersin ve tertemiz edersin. Ve onlara destek ver. Şüphesiz senin desteğin onlar için bir rahatlıktır. Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir.
Maide; 6: Ey iman sahipleri! Namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedîn, topuklara kadar ayaklarınızı da (meshedin / yıkayın). Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin …
Maide; 41: Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla “inandık” diyen kimseler ve Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen kimselere için dinlerler (casusluk ederler); kelimeleri yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah’a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara büyük azap vardır.
Enfal; 11: O sırada size, yine katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.
Ahzab; 33: Evlerinizde vakarla oturun, ilk cahiliye kadınlarının süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı ikame edin, zekâtı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey ehli beyt! Gerçekten Allah, sizden kiri gidermek ve tertemiz kılmak ister.
Hacc; 26: Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyam edenler (zulme baş kaldıranlar), secde edişin hanifleri (Allah’a boyun eğmeyi sağlayan hanifler) için evimi tertemiz et!” diye hazırlamıştık.
Müddessir; 4: Ve hemen giysilerini temizle!
Bakara; 125: Ve Biz bir zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namazgâh edinin. Ve Biz İbrahim ile İsmail’e; “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de, secde edişin hanifleri (Allah’a boyun eğmeyi sağlayan hanifler) için tertemiz tutunuz” diye ahit almıştık.
Nisa; 57: Ve iman edip salihatı işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz.
Âl-i Imran; 42, 43: Ve hani melekler; “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine gönülden kul ol, ona boyun eğ ve rükû edenlerle (rükû eden erkeklerle) beraber rükû et!” demişlerdi.
Abese; 13–16: değerli sayfalar içindedir, yüceltilmiş, tertemiz temizlenmiş, sefirlerin ellerinde;
saygın, güvenilir.
Beyyine; 2: … tertemiz sayfaları okuyan, Allah’tan bir elçi.
Ayrıca, şu ayetlere bakılabilir: Âl-i Imran; 15, 55, Bakara; 25.
Görüldüğü gibi bu ayetlerdeki
“تطهير tertemiz temizlemek”, “مطهّر tertemiz temizlenmiş” ifadelerinin hiç birisi maddî kirlerden temizleme anlamında değil, şirk, küfür ve günah gibi manevî kirlerden temizleme ve temizlenme anlamındadır. Zaten Rabbimiz de müşrikleri neces (pislik) olarak nitelemiş, aklını kullanmayanların üzerine pislik kılacağını ihtar etmiş ve imanlarına zulüm giydirmeyenlerin, kendilerini şirk, pislik bulaştırmak suretiyle kirletmeyenlerin kurtuluşa ereceklerini bildirmiştir.
Tövbe; 28: Ey iman eden kimseler! Müşrikler sadece bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korktuysanız da Allah sizi dilediğinde lütuf ile yakında zenginleştirecektir. Şüphesiz Allah en iyi bilen, en iyi yasa koyandır.
Yunus; 100: Allah’ın izni olmaksızın, hiç kimse için iman etme yoktur. Ve O (Allah), kirliliği / azabı aklını kullanmayanların üzerine kılar (bırakır).
En’âm; 82: Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler (şirk karıştırmayanlar)... İşte onlar; güven onlarındır. Doğru yolu bulanlar da onlardır.
Sonuç olarak, yukarıda verdiğimiz Kur’an ayetleri ışığında gayet açık olarak görülmektedir ki:
- Vakıa suresinin 79. ayetinde yer alan “layemessühü” sözcüğü, “el sürmek, dokunmak” anlamına değil; “ilişki kurmak, yararlanmak” anlamına gelir.
- Vakıa suresinde “mutahherun” sözcüğü ile kastedilenler; manevî kirlerden, yani şirkten, cehaletten, tutuculuktan temizlenmiş olanlardır.
Nitekim meşhur Kur’an ıstılahları uzmanı Ragıb el İsfehani Müfredat adlı ünlü eserinde konumuz olan ayeti, “Thr” maddesinde aynen şu ibare ile açıklamıştır:
“اى إنّه لايبلغ حقائق معرفته إلا من طهّر نفسه وتنقّى من درن الفساد” Anlamı: “ Kesinlikle, Kur’an marifetinin/malumatlarının gerçeklerine ancak nefsini iyice temizleyen ve fesat kirlerini paklayan kişi ulaşır.” . (Müfredat Darülmarifet/Beyrut; s:307–308) H.Yılmaz 

Yani, yeniden dirilme ve hesap haberine. M.Esed

 "Entüm mudhınûn; hafife almak, ciddi görmemek anlamına gelir.Mevdudi

İmam Razi bu ayetin yorumunu yaparken burada "rızk"ın "ekonomik gelir" anlamında olabileceği ihtimalini öne sürmektedir. Çünkü Kureyşliler, İslâm yayıldığı takdirde gelirlerinin azalacağını düşünmüşlerdir. Dolayısıyla bu ayet "sizler Kur'an'a sırf kendi gelirinizi (çıkarınızı) düşündüğünüz için karşı çıkmaktasınız." anlamına gelir. Yani, onlar nezdinde hak ve bâtılın hiç bir önemi yoktur. Onlar sadece kendi çıkarlarını gözetmektedirler.   Mevdudi

Kur’an’ın şerefli kitap olduğunun, korunduğunun ve Allah tarafından indirildiğinin kanıtlanmasından sonra burada, hâlâ yalanlayanlar azarlanmaktadır.
Bu ayetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Size mesaj, öğüt olarak yollanmış Kur’an’ın Allah tarafından indirilmiş, şerefli bir kitap olduğu kesindir ve Kur’an aranızda korunacaktır. Sizi yaratan da, besleyen de O’dur. Peki, siz nasıl oluyor da nankörlük ediyor, bile bile Kur’an’ı küçümsemeye çalışıyorsunuz. Size verilen rızkın, nimetin, size gösterilen rahmetin karşılığı bu mu?”
82. ayette geçen “rızkın yalanlanması” ifadesini iki türlü anlamak mümkündür:
Birinci olarak bu ifadeden; nankörlerin, verilen rızklara yalanlayarak karşılık verdikleri anlaşılabilir ki, bunu Ali b. Ebi Talip kıraati desteklemektedir. Çünkü Kurtubi ve İbni Kesir’e göre Ali, ayetteki “rızkınızı”, ifadesini “şükrünüzü” diye okurmuş.
İkinci olarak bu ifadeden; nankörlerin, rızklarını; gelirlerini, kazançlarını yalanlama üzerine kurdukları, yalanlayıcılığı iş edinip çevrelerini kandırarak para kazandıkları anlaşılabilir ki, Kureyşlilerin, yani peygamberimizin tebliğini yalanlayanların, İslâm yayıldığı takdirde gelirlerinin azalacağını düşünerek paniklediklerinin bilinmesi, bu anlayışı desteklemektedir. H.Yılmaz

Bunun vecîz anlamı şudur; “peki, madem iddia ettiğiniz gibi gerçekten herhangi bir Üstün Güç'ten bağımsız iseniz neden ...”, vd. ve böylece 57-74. ayetler ile bağlantı kurmaktadır. M.Esed

Yine azar içeren bu ayetlerde verilen ve surenin başındakiyle aynı içerikte olan mesaj şöyle takdir edilebilir: “Siz her şeyi ölüm size gelince anlayacaksınız. Ama geri dönüşe gücünüz olmayacaktır.”
Bu ayetlerin benzerleri En’âm ve Kıyamet surelerinde de vardır:
En’âm; 61, 62: Ve O (Allah), kulları üzerinde Kahir’dir (hükümranlığı sürdürür) ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onun canını alırlar.
Sonra kendi gerçek Mevlâlarına döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O’nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.
Kıyamet; 26–30: Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman,
ve “Kim tedavi edicidir! (Çare bulan kimdir!)” denildiği (zaman),
ve can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı (zaman),
ve bacak bacağa dolaştığı (zaman),
işte o gün sevk (sürülüp götürülmek), sadece Rabbinedir.
Burada “siz” zamiri ile muhatap alınanlar; ölüm anında canlarını vermekte olanlar ile bunların yakınlarıdır. Bu ayetlerdeki ifadeler ile, inançsızların aşağıdaki ayetlerde ortaya konan yanlış inançları da reddedilmektedir:
Âl-i Imran; 156: Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi.” diyen kişiler gibi olmayın. -Allah’ın bunu onların kalplerinde bir yara kılması için- Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir.
Casiye; 24: Ve onlar; “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr (geçen uzun zaman) helâk eder.” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zann yürütüyorlar. H.Yılmaz

Yani, bu surenin 10-11. ayetlerinde sözü edilen “önde gelenler”den. M.Esed

Bkz. 27. ayet ile ilgili not 10. M.Esed

Bir önceki ayet grubunda inkârcıların ölüm anındaki hâlleri anlatıldıktan sonra burada; ölenin, yaklaştırılanlardan, yani “Sabikun (önde olanlar)”dan olması durumunda onun için herhangi bir sıkıntının olmayacağı, aksine, güvenlik, esenlik, güzel kokulu rızklar ve Naim cennetlerinin söz konusu olacağı, sağın ashabından olması durumunda da onun güvende olacağı bildirilmektedir.
Kur’an’da bu sahnelerin yansıtıldığı bir çok ayet vardır:
Fussılet; 30–32: Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin.”
“Biz, dünya hayatında ve ahirette sizin Yakınlarınızız. Cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada sizin için istediğiniz her şey var.”
“Gafur ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak...”
Nahl; 32: (Takva sahipleri) O kimselerdir ki; melekler, onların canlarını hoş ve rahat hâlde alırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete...” derler. H.Yılmaz

Bu ayetlerde; ölen kimsenin solun ashabından (yalanlayıcılardan) olması hâlinde, onun cehenneme atılma ve kaynar sudan bir ziyafet (!) ile karşılaşacağı söylenerek, 51, 52. ayetlere gönderme yapılmıştır. H.Yılmaz)

Lafzen, “kesin bir hakikat”, yani hiç değişmeyen/şaşmayan bir hakikat. Yukarıdaki cümledeki “bu” zamiri yalnızca yeniden dirilmenin ve ölümden sonraki hayatın bildirilmesi ile değil, aynı zamanda -ve öncelikle- insanın Allah'a kesin bağlılığı ile ilgilidir. M.Esed

 

Hz. Ukbe bin Amir Cüheyni'nin rivayet ettiğine göre bu ayet nazil olduğunda Hz. Peygamber (s.a) rükûda "Subhane rabbiye'l-azim", "Fesebbih bismi Rabbike'l-â'la" ayeti nazil olduğunda ise secdede "Suhane rabbiye'l-âlâ" denilmesini emretmiştir. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, İbn Mace, İbn Hibban, Hakim)
Bu rivayetten anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) gösterdiği namaz tarzının en küçük cüzleri bile Kur'an'dan alınmıştır. Mevdudi

Rabbimiz, beyanlarının tümüyle gerçek olduğunu bildirdikten sonra elçisine şunu söylemektedir: “Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler, neye ve nasıl inanırlarsa inansınlar, sen görevini yap, Rabbinin her türlü noksanlıktan uzak olduğunu öğretmeye devam et.”
Daha evvel birçok yerde açıkladığımız gibi “tesbih”; “Allah’ı eksiklerden tenzih etmek, ona sürülen karaları temizlemek” demektir. “Tesbih” konusunda A’la suresinin tahlilinde yer alan açıklamalarımızı burada da aynen tekrarlamakta yarar görüyoruz:
“تسبيح Tesbih” kelimesinin; sözlük anlamı ile “havada ve suda hareket etmek, geçip gitmek, yüzerek uzaklara gitmek” demek olan “sebh” kökünden türemiş bir kelime olduğunu ve Kur’an’daki anlamının da, Allah’ı O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah’ı yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek olduğunu, Kalem suresinin 29. ayetinin tahlilinde söylemiş ve belirtmiştik. “Tesbih”, kısaca yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak demektir ve “tesbih”in otuz üçlük, doksan dokuzluk imameli tespihlerle ve Ebu Hüreyre’nin namazlardan sonra otuz üç kere “Sübhanellah” dedirtmesiyle hiç alâkası yoktur.
İsmin tesbihi
Bir ismi “tesbih” etmek, yani noksanlıklardan uzak tutup, yüceltmek demek; aslında o ismin sahibini “tesbih” etmek demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler, “isim ile sahibi aynıdır” demişlerse de, hepsi ismin arındırılmasındaki maksadın, sadece ismin sözlük anlamlarının değil, asıl o sıfat ve isimlerin sahibinin arındırılmasına yönelik olduğunu kabul etmişlerdir. Dolayısıyla burada “ismin tesbihi”nden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların, Rabbimizden uzak tutulmasıdır.
Kur’an’ın indiği dönemde Araplar arasında;
- meleklerin, Allah’ın kızları olduğu,
- Üzeyir’in ve İsa’nın Allah’ın oğlu olduğu,
- bazı melek ve putların Allah’a yaklaştırıcı olduğu,
- cinnler ile Allah arasında bir nesep (soy bağı) ilişkisi bulunduğu gibi yanlış ve saçma inanışlar yaygındı. İşte, “ismin tesbihi” emri ile yapılması gereken, bu tarz inançları yansıtan isim ve sıfatların Rabbimizin isim ve sıfatları arasından derhal çıkartılıp atılmasıdır.
“İsmin tesbihi”nde üzerinde durulması gereken bir diğer önemli husus da; hile, tuzak, intikam gibi konularda Rabbimize yakıştırılan isim ve sıfatların, eksiklik lekesinden uzak tutulması hususudur.
Bu açıklamalar ışığı altında, “Ve güneşin doğmasından önce, batmasından önce ve geceden bir bölümde Rabbini hamd ile tesbih et.” ifadesi şu anlama gelmektedir: “O’nu, o müşriklerin dediklerinden tenzih et; onların karşı koymalarından usanma! Tam aksine, onlara Allah’ın azametini hatırlat ve O’nu şirkten, eş ve çocuklar edinmişlik iftirasından ve imkân dahilinde (akla yatkın, olabilir) olan ‘haşr’dan âciz olmaktan tenzih et!” H.Yılmaz