(Bakara - 1.Ayet)

<< Geniş Meal

Hadîd

Yani, kâinat nizamı içerisinde bulunan her şey, kendisini yaratan Zat'ın her türlü kusur, zaaf ve noksanlıktan münezzeh olduğunu açıkça ispatlamaktadır. Çünkü o Zat'ın sıfat ve fiilleri mükemmeldir. Yaratılış ve yarattıklarının idaresi ile ilgili emirlerinin tümü, her türlü kusur, zaaf ve noksandan berîdir.
"Sebbeha" fiili burada mazi sîgasıyla (geçmiş zaman kipiyle) kullanılmıştır. Fakat bazen muzari sîgasıyla (geniş zaman kipiyle) kullanıldığı yerler de vardır. Bu farklılık, kâinattaki her zerrenin Allah'a hamd etmiş olduğuna, hâlâ etmekte ve gelecekte de edeceğine delalet eder.
"Huve'l-Aziz'ûl-Hakim" (O azizdir, hakimdir) ifadesinde geçen "huve" zamiri, tekid için başa getirilmiştir. Yani aziz ve hakim ancak O'dur. Aziz; kuvvet sahibi, kâdir ve kâhir anlamına gelir. Hiç kimse O'nun emirlerine karşı koyamaz ve herkes O'nun emirlerini yerine getirmek zorundadır. O'na karşı çıkan, O'ndan kaçıp kurtulamaz. Hakim ise hikmet sahibi demektir. Yani O'nun yaptığı her şeyde bir hikmet vardır. O'nun yaratışı, idaresi, emirleri ve yol göstermesi yine bir hikmete dayanmaktadır. Yaptıkları akla ve mantığa ters değildir, hiçbirinde bir bilgisizlik yoktur.
Burada ince bir nokta dikkate değer. Kur'an'da Allah'ın "aziz" sıfatı ile birlikte Kuvvetli, Cebbar, Muntakim, Kahhar gibi sıfatları pek nadir olarak ve zalimlerin, asilerin azabla korkutulduğu yerlerde kullanılmıştır. Dolayısıyla bu kullanımlardan, Allah'ın mutlak iktidar sahibi olduğu anlamı çıkar. Ancak bu gibi yerlerin dışında Aziz sıfatı yanında, Hakîm, Alîm, Rahîm, Gafûr, Vehhâb, Hamîd gibi başka sıfatlar da kullanılmıştır.
Böylece, bu kadar güçlü ve kuvvet sahibi olan Zat nasıl akılsız, merhametsiz, affetmeyen, kötü vasıfları bulunan biri olabilir? Zulüm ve insafsızlık varsa şayet, bunun temelinde yatan neden, başkaları üzerinde iktidar sahibi olan insanların, Allah'ın yukarıda zikredilen güzel sıfatlarına haiz olmayışlarıdır. Kuvvet ve iktidar sahibi olan bir kimsede, bu güzel sıfatlar ne kadar az bulunuyorsa, bu kimsenin idaresinde zulüm ve fesadın derecesi de o kadar yüksek olur. Dolayısıyla Kur'an'da nerede Allah'ın "Azîz" sıfatı zikredilmişse hemen onun yanında Hakîm, Alîm, Rahîm, Gafûr, Hamîd, Vehhâb sıfatları eklenmiştir. Böylece insanlar, kendilerini yaratan Allah'ın mutlak iktidar sahibi olduğunu, yeryüzünden gökyüzüne kadar tüm kâinatta O'nun emirlerinin geçerli olduğunu ve O'na karşı koymaya kimsenin gücünün yetemeyeceğini anlasınlar. O hakîmdir; her emri bir hikmete dayalıdır, Alîmdir; her şeyi bilir, dolayısıyla emirlerinde yanılma ihtimali yoktur. Rahîmdir; kuvvetini merhametsizce kullanmaz. Gafûrdur; yarattıklarına hoş görülü davranır ve affedicidir. Vehhâbtır; emri altındakilere cimri değil, cömert davranır. Hamîddir; tüm mükemmel sıfatlara haizdir ve hem de bunlara lâyık olan da sadece O'dur.
Kur'an'ın bu açıklamaları siyaset ve hukuk bilimcileri tarafından daha iyi anlaşılır; zira "Hakimiyet", hakimiyet sahibinin, sınırsız yetki ve gücü elinde bulundurmasını gerektirir. Dahili veya harici hiç bir güç, hakimiyet sahibinin kararlarına karşı çıkmadığı gibi, onları değiştirmeye çalışmamalı, uygulamalarına mani olmamalı ve sonuçta O'nun kararlarına uymaktan başka bir çare aramamalıdır. Ayrıca böylesine sınırsız bir iktidar sahibi, kusur ve noksandan beri, ilim ve hikmette mükemmel olmalıdır. Aksi taktirde bu sınırsız iktidar, ahmak, cahil, merhametsiz ve kötü vasıflara sahip bir kimsenin elinde bulunursa, ortada zulüm ve fesaddan başka bir şey olmaz. Bu yüzden, düşünürler siyasal sistemlerle ilgili teorilerini öne sürerlerken, idarecileri kesin iktidar sahibi farzederek, onları her türlü noksandan münezzeh kabul etmek zorunda kalmışlardır. Ancak hiç bir kulun hatasız ve sınırsız, mutlak bir yetki sahibi olamayacağı apaçık ortadadır. Ayrıca bir önderin, bir meclisin, bir milletin, bir partinin sınırlı iktidarının hatadan beri olması mümkün değildir. Dolayısıyla yanılgıya düşmeyen bir hikmete, ihata etmediği hiç bir şey olmayan bir ilme, tüm insanlık bir araya gelse sahip olamaz. Bu yüzden bir parlemento iktidarının böylesine bir bilgi ile mücehhez olması tasavvur dahi edilmez. Çünkü insan, insan kaldığı müddetçe bencillik, heva, heves, korku, taassub, muhabbet, nefret vb. zaaflardan tamamen arınamaz. İşte bu gerçeği dikkate alırsak Kur'an'da öne sürülen yönetim felsefesinin en doğru ve en mantıklı olduğunu hemen kavrarız. Kur'an, aziz olan Allah'tan başkasının, mutlak iktidar sahibi olamayacağını, Allah'ın ise Hakîm, Alîm, Rahîm, Gafûr, Hamîd, Vehhâb ve her türlü kusur ve noksandan münezzeh olduğunu  Mevdudi

Allahın göklerde ve yerde yarattığı bütün varlıklar, ona ta'zimde bulun­mak, onun rablığını dil ile ikrar etmek ve ona boyun eğdiklerini ifade etmek için onu tesbih ve tenzih ederler. Onu, kendisine yakışmayan sıfatlardan arındırırlar. Allah, göklerde ve yerde bulunan yaratıklarından, kendisine isyan edenleri ce­zalandırmada herşeye galiptir, onları dilediği gibi sevk ve idare etmede hikmet sahibidir.

*Bütün yaratıkların Allahı tesbih ettiği hususunda başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: "Yedi gök, yer ve onlarda bulunan varlıklar, Allahı tes­bih ve tenzih ederler. Aslında hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allahı tesbih etme­sin. Ne var ki siz onların tesbih etmesini anlamazsınız. Şüphesiz ki Allah, yarat­tıklarına çok yumuşak davranandır ve çok affedendir. Taberi

Göklerin ve yerin ve onlarda bulunanların mülkiyeti Allaha aittir. Onlar, Allahı sevk ve idaresinin dışına çıkamazlar. Onlar hakkında sadece AUahın deiliği olur. O, dilediğini, dilediği şekilde diri kılar. Bir damla suya ana rahminde hayat vererek canlı varlık haline getirir. Dilediğini de canlı iken öldürür. Allah, herşeye kadirdir. Dilediğini diriltip dilediğini öldürmek, dilediğini zelil dilediği­ni aziz kılmak onun için zor değildir. Taberi

Yani, O'nun varlığı öncesiz ve sonrasızdır; O'ndan önce hiçbir şey yoktu ve hiçbir şey O'nun gibi sonsuz olmayacaktır: birçok sahih nakilde kaydedildiği gibi bu yorum bizzat Hz. Peygamber'in kendisi tarafından yapılmıştır. Böylece, “zaman” da -insan anlayışının ötesindeki bir kavram olarak- bizâtihî Allah'ın yarattığı bir şeydir.Yani, O bütün mevcudatın aşkın Sebebidir (transcendental Cause) ve aynı zamanda, yarattığı her varlıkta (phenomenon) içkin (immanent)dir -karş. çok sık tekrarlanan Kur’ânî ifade (mesela 5. ayette): “bütün işler, [asıl kaynağı olan] Allah'a döndürülür”; Taberî'nin sözleriyle, “O, her şeye başka herhangi bir şeyin yakın olabileceğinden daha çok yakındır”. Diğer -belki tamamlayıcı- bir karşılığı şöyle olabilir: “O hem Zâhir'dir, hem Bâtın”, yani “O'nun varlığı, fiillerinin/eylemlerinin etki ve sonuçlarından açıkça anlaşılmaktadır (zâhir), halbuki O'nun bizâtihî kendisi, bizim duyularımızın kavrayamayacağı (ğayr-i mudrek) bir gerçekliktir” (Zemahşerî). M.Esed

Yani, hiçbir şey yok iken Allah vardı ve herşey yok olduktan sonra Allah yine varolacaktır. O Evveldir, Ahirdir ve aynı zamanda Zahirdir. Çünkü herşey O'ndan zuhur eder (yaratması ile bellidir). O'nun sıfatlarından, fiillerinden ve nurundan meydana gelir. O Bâtındır, yani her şeyden gizli ve saklıdır, duyular ile kavranılması mümkün değildir. Akıl ile hayal gücüyle, Zatını tasavvur etmek imkan haricidir. Nitekim bu ayetlerin en güzel yorumu Hz. Peygamber'in (s.a.) şu duasındaki ifadelerdir:
"Ente el-Evvel fe leyse kableke şey'en ve ente el-Ahir fe leyse ba'deke şey'en ve ente el-Zahir fe leyse fevkake şey'en ve ente el-Bâtin fe leyse dûneke şey'en" (İmam Ahmed, Müslim, Tirmizi ve Beyhâki, Ebu Hureyre'den; Ebu Yâlâ ise, Müsnedi'nde Hz. Aişe'den nakletmişlerdir.)
Bu bağlamda, Cennet ve Cehennem ehline ebedî hayat verileceğine göre, Allah'ın Ahir olması (yani her şey yok olduğunda sadece Allah'ın kalacağı) nasıl izah edilebilir?" şeklinde akla bir soru gelebilir. Bu sorunun cevabını Kur'an'ın kendisi vermiştir. "Allah'tan başka her şey yok olacaktır." (Kasas: 88) Diğer bir ifadeyle hiç bir mahluk kendiliğinden bir ebediliğe sahip değildir. Şayet herhangi bir varlık, hayatına devam ederse, bu Allah'ın emriyle olur. Çünkü her mahluk fanidir. Cennet ve Cehennemde ebedî kalmalarına gelince, onlar bizzat zâtî sıfatları nedeniyle değil, Allah'ın emriyle orada hayatlarını sürdüreceklerdir. Tıpkı meleklerin zâtî sıfatları dolayısıyla ebedî olmayıp, Allah'ın emriyle hayat bulabilmeleri ve verilen süre kadar hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri gibi. Yani kâinatı yaratan ve idare eden Allah'tır. Mevdudi

Allah Teala bu âyet-i kerimede kendisinin ezeli ve ebedi olduğunu kuv­vet ve kudretinin apaçık görüldüğünü, zatının ise idrak edilemeyeceğini beyan etmektedir.

Müfessirler, Allah Tealanın, âyette zikredilen "Zahir" ve "Bâtın" sıfatlan­ın çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

"Zahir"ın manasının. Allanın, ilmiyle herşeyin dışını kuşatması, "Bâtının" manasının ise yine Allah Tealanın, ilmiyle herşeyin iç yüzünü bilmesi olduğu söylenmiştir.

Diğer bir kısım âlimlere göre, buradaki "Zahir" ifadesinden maksat, Allahın, herşeyin üstünde ve herşeye galip olmasıdır. "Bâtın" ifadesinden maksat ise, Allah Tealanın herşeyin en üst noktasında bulunduğu gibi en alt noktasında da bulunmasıdır. O, herşeye şah damarından daha yakındır.

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Resulullah (s.a.v.) yatağına yerleşince şöyle dua ederdi: "Ey, göklerin rabbi, yerin rabbi ve herşeyin rabbi olan, taneyi ve çekirdiği yaratan, Tevratı, İncili ve Kur'anı indiren Allahım, ben senin, perçeminden yakalayacağın her şer sahibinin şerrinden sana sığınırım. Sen evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktu. Sen sonsun. Senden sonra da hiçbir şey kalmayacaktır. Sen zahirsin, senin üs­tünde hiçbir şey yoktur. Sen bâtınsın, senin altında hiçbir şey yoktur. Sen, be­nim borcumu öde, fakirliğimi gider.”

Taberi bu hususta şu hadis-i şerifi rivayet etmektedir: "Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

 "Herşeyden önce var olan O'dur. Her-şeyden sonra kalacak olan da O'dur. Zahir olan da (Üstte olan da) O'dur. Bâtın olan da (Altta olan da) O'dur. O, herşeyi bilendir." âyetini okumuştur. Allah Teala, bu âyet-i kerimede,herşeyi bildiğini, hiçbir şeyin, onun bilgi­si dışında kalmadığını beyan etmektedir. Bu hususta başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadır: "Ey Muhammed, her ne durumda olursan ol, Kur'andan ne okursan oku sen ve ümmetin her ne iş yaparsanız yapın, onu yapmaya giriştiği­nizde biz ona mutlaka şahit oluruz. Gerek yerde gerek gökte zerre kadar bir şey dahi rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki, apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın. Taberi

Bkz. A'raf an: 41, 42, Yunus an: 4, R'ad an: 2-5, Fussilet an: 11-15
Diğer bir ifadeyle Allah, herşeyi en ince ayrıntısına kadar bilmektedir. Öyle ki, toprak altındaki her tane, her yaprak, her fidan, yeryüzüne düşen yağmurun her damlası, göğe yükselen buharlar vs. hepsi de Allah'ın bilgisi dahilindedir. Eğer böyle olmasaydı, toprak altındaki taneyi nasıl bir fidan olarak çıkarabilir, yetiştirebilirdi? Yine şayet ilim sahibi olmasaydı nereye, ne kadar yağmur yağması gerektiğini nasıl bilebilir ve onu düzenli bir şekilde yeryüzüne indirebilirdi? Tüm bunları diğer olaylarla mukayese edersek, arzın altında ne olduğunu, ordan neler çıktığını, gökyüzüne buharın nasıl yükseldiğini ve yağmurun nasıl yağdığını vs. hepsinin de Allah'ın ilmi dahilinde olduğunu anlarız. Şayet Allah Teâlâ'nın ilmi olmasa, böylesine muazzam bir nizam nasıl kurulur ve her şey ayrı ayrı nasıl takdir edilirdi?
Yani, sizler hiç bir surette O'nun hükümranlığının ve bilgisinin dışında kalamazsınız. Yeryüzünde, gökyüzünde, uzayda veya her nerede olursanız olunuz, Allah'ın bilgisi dışında olmanız mümkün değildir. Yeryüzünde hayatınızı idame ettiriyor olmanız bile, Allah'ın her yerde mevcud olduğunu bizzat ispatlamaktadır. Kalbinizin çarpıntısı, nefes almanız, görme ve işitme yetileriniz... ciğerlerinizin işleyişine kendiniz de şahitsiniz. İşte Allah size hikmet ile bu imkanları verdiği içindir ki yaşamaktasınız. Nitekim eceliniz geldiğinde Allah bu imkanları ortadan kaldırır ve sizler hayata veda edersiniz. Mevdudi

 Altı günün, altı çağ anlamına geldiğini daha önce izah etmiştik. Allah'ın Arşa oturması, yaratıklarını yönetmesini ifâde eder. Kâinâtın tek hükümdârı O'dur. Herşeyin yarıtıcısı ve yöneticisi O'dur. S.Ateş

 Yedi kat gökleri, yerleri ve oralarda bulunanları yaratan sonra Arşa hük­meden O'dur. Allah, yaratıklarından, yerin içine girenleri de ondan dışarı çıkan­ları da, gökten yeryüzüne inenleri de, yeryüzünden göklere yükselenleri de bilir. O, sizin yaptıklarınızı görmekte, nasıl hareket ettiğinizi bilmektedir. O, yaptık­larınızı zaptettirmektedir. Herkese amelinin karşılığını verecektir. Taberi

 

Göklerin ve yerin mülkü sadece Allaha aittir. Göklerde, yerde ve oralarda yaşayanlara Allahın sözü geçecektir. Bütün yaratıklarının işleri Allaha döner. O, aralarında adaletle hüküm verecektir.Taberi

Allah, gecenin bir kısmını gündüze katarak gündüzü uzatır. Bazan da gündüzün bir kısmım geceye katarak geceyi uzatır. O, kullarının kalblerinin ne­ye karar verdiğini, içlerinden hayırı mı yoksa şerri mi işlemek istediklerini çok iyi bilendir. Hiçbir şey ona gizli kalmaz. Taberi

 Bu âyetlerde, evrendeki tüm varlıkların Allah'a ait olduğu ve O'nu tesbîh ettiği, evrenin yönetiminin de Allah'a olduğu bildirilmek sûretiyle âlemlerin Rabbi tanıtılmaktadır:
Buna göre:
• Göklerde ve yeryüzünde bulunan şeyler Allah'ı tesbîh etmektedirler.
• Göklerin ve yeryüzünün yönetimi sadece Allah'ındır.
• O, diriltir ve öldürür.
• O, her şeye en iyi güç yetirendir, en iyi hüküm koyandır.
• O, evvel'dir [ilktir], âhir'dir [sondur], zâhir'dir [açıktadır], bâtın'dır [gizlidir] ve O, her şeyi en iyi bilendir
• O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istivâ eden, yerküreye gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir.
• Nerede olunursa olunsun varlıklarla birlikte olan ve yapılanları en iyi görendir.
• Bütün işler yalnızca Allah'a döndürülmektedir.
• O, geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar.
• O, göğüslerin özünü en iyi bilendir.
Âyetlerin anlamı gâyet açık birlikte birkaç noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Paragraf, göklerde ve yerde var olan her şeyin Allah'ı tesbîh ettiğinin beyânı ile başlamıştır, ki
tesbîh, “Allah'ı, O'na yakışmayan şeylerden tenzih etmek/uzak tutmak, yani Allah'ı yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek” demektir. Yeryüzündeki varlıkların tesbîhi hakkında İsrâ sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir. Burada sadece âyeti hatırlatmakla yetiniyoruz:
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbîh ederler. O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbîhlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halîmdir, çok bağışlayandır. (İsrâ/44)
Başka âyetlerde yüklem,
tesbîh eder şeklinde geniş zaman kipiyle gelmişken, konumuz olan âyette yüklem, tesbîh etti şeklinde geçmiş zaman kipiyle gelmiş ve böylece tesbîhin herhangi bir vakte mahsus olmayıp sürekli olduğuna ve bunun gerçek olduğuna işaret edilmiştir.
Daha sonra Allah zâtını, zaman ve mekân açısından tanıtmıştır. Şöyle ki:
O, evveldir [ilktir]: Hiç bir şey yok iken Allah vardı, yani O'ndan önce olan hiç bir şey yoktur.• O, âhirdir [sondur]: O'ndan sonra kalacak olan hiç bir şey yoktur.• O, zâhirdir [açıktadır]: Sıfatlarının tecellisi olarak meydandadır. Evrende algılanan her şey O'nu gösterir, O'nun imzasını taşır.• O, bâtındır [gizlidir]: O'nun zatının duyularla bilinmesi ve görünmesi imkânsızdır.Burada Allah'ın duyularla bilinemeyeceği, O'na alâmetler, âyetler aracılığı ile inanılması gerektiği bildirilmektedir.

Âyetteki, Göklerin ve yeryüzünün yönetimi sadece Allah'ındır ifadesi, birçok sûrede detaylı olarak incelenmişti.
Âyetteki,
O, diriltir ve öldürür ifadesiyle Allah, ilk ölümü yaratıp, sonra ölülerden dirileri yarattığını, sonra onları öldürüp yeniden dirilteceğini, Kendisinin bunları yapan, daima yapabilecek bir güce sahip olduğunu bildirmektedir. Buradaki öldürür diriltir ifadesinden, hem evrendeki hem de insan bünyesindeki değişim ve oluşumlar anlaşılabilir.
Burada konu edilen nitelikler şu âyetlerde de zikredilmektedir:

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! (A‘râf/54)
Mülk [hükümranlık] elinde bulunan o zat [Allah], ne cömerttir! Ve O, her şeye güç yetirendir. O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O, azîz'dir, gafûr'dur. O, yedi göğü, birbiri üzerine uyumlu olarak yaratandır. Rahmân'ın yaratmasında bir çatlaklık-uygunsuzluk görmezsin. Haydi gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, aciz olarak ve çok bitkin olduğu hâlde sana dönecektir. (Mülk/1-4)
De ki: “Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” (Âl-i İmrân/26-27)

Hamd, göklerde olan şeyler, yerde olan şeyler kendisi için olan Allah içindir. Âhirette de hamd yalnızca O'nun içindir. Ve O, hakîm ve habîr'dir. O [Allah], yere gireni ve ondan çıkanı; gökten ineni ve onda yükseleni bilir. Ve O, rahîm'dir, gafûr'dur. (Sebe/1-2)
Âyetteki,
Ve nerede olunursa olunsun varlıklarla birlikte olan ve yapılanları en iyi görendir ifadesindeki beraberlik, mekân ve cihet açısından olmayıp, bilgi ve ihata açısındandır. Bu husus, Kaf sûresi'nde [16-18. âyetler] şöyle açıklanmıştı:
ALLAH'IN YAKINLIĞI:

Kur’ân'ın buraya kadarki bölümünde, kendisini tanıttığı ifadelerden öğrendiğimize göre Allah'ın zatının kullarına mesafe itibariyle yakınlığı söz konusu değildir. Âyette geçen Allah'ın yakınlığı, mecâzî bir ifadedir. Bu ifade ile kastedilen mana, “insan üzerinde kudret yürütüp bir etki meydana getirme konusunda ona kendisinden daha yakın, daha mâlik, daha çok tasarruf sahibiyiz, onun nefsindeki vesveseyi de ondan daha iyi bilmekteyiz” demektir.
Allah'ın yakınlığı konusu, klâsik kaynakların bazılarında şu şekillerde değerlendirilmiştir:
Allah Teâlâ'nın ilminin kemalini, genişliğini beyândır. Allah ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır. Çünkü damara bir engel vardır. O, ona gizli kalabilir. Fakat Allah Teâlâ'nın ilmine engel mümkün değildir. Buna şu mana da verilebilir: Kudretimizin eşsizliği itibariyle Biz ona “habl-i verîd”den daha yakınız. Emrimiz onda, damarlarındaki kanın akışı gibi cereyan eder.
Biz ona daha yakınız ifadesi mecâzdır. Bundan maksat, Allah'ın ona ilmen yakınlığıdır. Allah her yerdedir ifadesiyle de O'nun ilminin her yeri kuşatmış olduğu kast edilir. Zira yakınlık mekân ve mesafe itibariyledir; Allah ise mekândan münezzehtir.
Yani, “Biz onun hâlini, ona “habl-i verîd”den daha yakın olandan daha iyi biliriz” demektir. Zatın yakınlığı ile ilmin yakınlığına mecâz yapılmıştır. Çünkü o onun gerekçesidir. H.Yılmaz

İnsanın “sahip olduğu” her şeyin Allah'ın tevdî ettiği bir emanetten başka bir şey olmadığına işaret. Çünkü “göklerde ve yeryüzünde olan her şey O'na aittir”, insan ise yalnız onların kullanımına yetkilidir. M.Esed

Burada kafirlere seslenilmemektedir. Çünkü daha sonra yapılan hitaptan, burada, şehadet kelimesini söyleyerek Müslüman olan, fakat İslâm'ın öngördüğü mükellefiyetlerden kaçınan kimselerin muhatap alındığı anlaşılmaktadır. Nitekim İslâm'ı kabul etmeleri için kendilerine çağrı yapılan kafirlerden, İslâm'ı kabul eder etmez Allah yolunda cihad için mallarını cömertçe sarfetmelerini istemek mantıksız olurdu. Ayrıca onlara, "Sizlerden zafer öncesi cihad için mallarını sarfedenlerle zaferden sonra sarfedenler bir değildir. Zaferden önce Allah yolunda cihad için mallarını infak edenler, zaferden sonra infak edenlerden derece itibariyle üstündürler" demek de anlamsızdır. Henüz Müslüman olmamış kimselerden Allah yolunda canlarını ve mallarını vermelerini talep etmek ise daha sonraki bir iştir. Dolayısıyla "Allah'a ve Rasulü'ne iman edin" şeklindeki seslenişin anlamı "Ey kelime-i şehadet getirerek İslâm'ı kabul edenler! Allah'a ve Rasulü'ne gerçekten (ihlasla) iman edin ve imanınızda sebatlı olun" demektir.
Burada anlaşılan odur ki, maksat; iyilik amacıyla infak etmeye çağrı değil, 10. ayetten de anlaşıldığı gibi Rasulullah'ın önderliğinde kafirlere karşı yapılan cihadda İslâm'ın zaferi için infak etmeye çağrıdır. İslâmî yönetimin bu fedakarlığa özellikle iki hususta ihtiyacı vardır.
Birincisi savaş nedeniyle, ikincisi İslâm'ı kabul ettikten sonra kafirlerin zulmüne maruz kalıp imanlarını kurtarmak için zorluklara katlanarak Medine'ye hicret eden ve Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında kalan yardıma muhtaç mazlum Müslümanlar nedeniyle. İhlaslı Müslümanlar, bu mazlum kardeşlerine yardım edebilmek için, güçlerinin üstünde çaba sarfediyorlardı. Nitekim ileride gelecek olan ayetlerde (10-12, 18-19) onların bu fedakarlıkları takdirle zikredilmiştir. Fakat buna rağmen Müslümanlar arasında bir çok kimse, kendileri refah içinde yaşarken ölüm kalım mücadelesi veren bu insanlara sadece seyirci kalıyorlardı. Üstelik iman ettikleri İslâm dininin, kendi can ve malları üzerinde tasarruf hakkı olduğunu hiç düşünmüyorlardı. İşte bu ayet, bütün Müslümanlara seslenmekte ve "Gerçek müminler olun ve Allah yolunda mallarınızı infak edin" demektedir.
Bu cümle iki anlama da gelir ve her ikisi de geçerlidir. Birincisi, "tasarrufunuz altında bulunan mal, sizin kendi mülkünüz değil, Allah'ın sadece size bir emanetidir. Yani, mülkün asıl sahibi Allah'tır ve sizler bu malı O'nun yolunda sarfetmekten kaçınıyorsunuz. Oysa bir vekil, malın gerçek sahibinin isteği doğrultusunda sarfetmekten kaçınamaz. Çünkü onun görevi, sahibinin emrini yerine getirmektir." İkincisi, "Bu mal daha önce sizin elinizde değildi ve sürekli elinizde de kalmayacaktır. Dolayısıyla bu mal nasıl sizden önce başkalarının elinde bulunduysa, gelecekte de başkalarının elinde olacaktır. O halde bu geçici vekaletiniz esnasında size tevdi edilen malı sarfedin ki, ahirette ebedi mükafatı almaya hak kazanabilesiniz." Bu konuda Hz. peygamber'den (s.a) bir hadis rivayet edilmiştir." Rasulullah bir defasında bir keçi kesti ve onun etini dağıttıktan sonra Hz. Aişe'ye (r.a) geriye ne kadar et kaldığını sordu. Hz. Aişe "Sadece bir kol kaldı" diye cevap verince Rasulullah "Hayır bir koldan başka tüm keçi kaldı; Zira Allah yolunda ne sarfetmişsen o bakidir" dedi." (Buhari, Müslim). Başka bir hadisde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu "malım, malım" der, oysa senin malın,ancak yediğin, giyerek eskittiğin ve sadaka vererek ahirete gönderdiğindir. Bunun dışında elinde ne varsa, elinden çıkacak ve başkalarının eline geçecektir." (Müslim).
Burada cihad için kişinin malını sarfetmesi, imanın gereği, ihlasının göstergesi olarak nitelenmiştir. Diğer bir ifadeyle gerçek ve ihlaslı bir mümin, bu tür nazik durumlarda, malını infak etmekten kaçınmamalıdır. Mevdudi

Ey insanlar. Allaha iman edin, onun birliğini kabul edin ve peygamberi Mııhammed'i, Allah katında size getirmiş olduğu şeyler hususunda tasdik edip ona uyun. Allahın, geçmiş ümmetlerden size miras bırakmış olduğu malları onun yolunda harcayın. Zira, sizden Allaha ve Resulüne iman eden ve Allahın size kalmasını nasibettiği mallardan harcayanlar için büyük bir mükafaat vardır.

Âyeti kerimede, yaşayan İnsanların ellerinde bulunan malların, kendile­rinden (önce ölen insanlardan miras kalan mallar olduğu beyan ediliyor ve bu mallara sahib olanların da bunları bir gün başkalarına bırakacağına işaret edili­yor. Böylece kişiler, hayatta iken mallarını Allah yolunda harcamaya teşvik edilmiş oluyor.

Peygamber efendimiz, insanların, mallarını çok sevdiklerini fakat sonun­da hepsini bırakıp gitmeye mecbur olacaklarını şu hadisinde beyan etmektedir:

Abdullah b. eş-Şihhîr diyor ki:

"Ben, Resulullahın yanına vardım. O Hadid suresini okuyordu. Şöyle buyurdu: "Âdemoğlu, malım, malım der durur. Ey Ademoğlu, sana, malından yeyip tükettiğin veya giyip eskittiğin yahut sadaka verip önden gönderdiğin dışında senin için ne var ki Taberi

Allah'ın “söz/taahhüt alması”, Allah tarafından insana bahşedilen ve her sağlıklı insanın Allah'ın yaratıcılığının tabiattaki bütün tezahürlerini gözlemlemek ve elçilerinin öğretilerine kulak vermek suretiyle Allah'ın varlığının gerçekliğini kavramasına imkan veren akıl melekesine bir işarettir (Zemahşerî). Bkz. bu bağlamda 7:172 ve ilgili not 139.Lafzen, “eğer mümin iseniz”: Râzî'ye göre, “eğer sağlam kanıtlara sahip olan herhangi bir şeye inanabiliyorsanız”. M.Esed

Yani, Müslüman olduğunuzu söylemenize rağmen, kafirler gibi davranıyorsunuz. Oysa Allah'ın Rasulü aranızda bulunmakta ve sizlere doğrudan doğruya Allah'ın vahyini aktarmaktadır.
 Bazı müfessirler bu ifadeden, Allah'ın, yaratılıştan sonra Adem'in zürriyetinden aldığı "misakın" kastolunduğu anlamını çıkarmışlardır. Bazıları da, "Bu ifade de her insanın fıtratında ve vicdanında Allah'a itaat duygusunun mevcut olduğuna işaret ediliyor" demişlerdir. Doğrusu ise, bu misak ile Allah'a ve Rasülü'ne itaat ve tabi olmanın bilinciyle, her Müslümanın İslâm'ı kabul ettiğinde Rabbiyle yaptığı anlaşmanın kastolunuyor olmasıdır. Kur'an'ın başka bir yerinde bu anlaşmaya şöyle değinilmiştir:
"Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani "işittik ve itaat ettik" demiştiniz. Allah'tan korkun; çünkü Allah göğüslerin özünü bilir." (Maide: 7)
Bir hadiste Hz. Peygamber'in (s.a) bu olayı nasıl anlattığını Ubade bin Samit şöyle rivayet ediyor: "Rasulullahsa bizden şu esaslar üzerine biat aldı. İyi veya kötü herhalükarda beni dinleyecek, bana itaat edeceksiniz. Yoksulluğunuzda veya zenginliğinizde Allah yolunda infak edeceksiniz. Marufu emr, münkeri nehyederek, Allah için doğru söz söyleyecek ve bu konuda hiç kimseden çekinmeyeceksiniz." (Müsned-i Ahmed) Mevdudi

Ey insanlar, Allahın peygamberi Muhammed, sizi, Allahın varlığına ve birliğine iman etmeye davet ederken ve davetinin hak olduğuna dair size, maze­ret göstermeye imkan vermeyecek kesin deliller getirmiş olduğu halde sizler, Allahın birliğine iman etmiyorsunuz. Halbuki sizler atanız Âdem'in (insan) sulbünde iken, Allaha iman edeceğinize dair kesin söz almıştı. Şayet sizler herhangi bir zamanda Allaha iman etmek istiyorsanız, iman etmeniz için en uygun vakit şu andır. Zira peygamberin getirdiği deliller ard arda gelmekte ve o peygamber siz­leri, daha önce verdiğiniz söze davet etmektedir.

Bir kısım müfessirlere göre burada zikredilen “Verilen söz"den maksa­dın insanların iman edecekleri hususunda Resulllaha biat etmeleridir. Taberi

Sizi, inkarın ve sapıklığın karanlığından, iman ve hidayetin nuruna çıkar­ması için kulu Muhammed'e apaçık âyet ve deliller indiren ancak Allahtır. Allah bunları kulu Muhammed'e indirmekle size çok şefkatli ve merhametli davran­mıştır.Taberi

Yani, “... her şeyin Allah'a ait olduğunu”: bkz. yukarıdaki 5. not; ayrıca 15:23, not 22.Yani, Müslümanların hâlâ zayıf ve geleceklerinin belirsiz olduğu bir zamanda Mekke'nin H. 8. yıldaki fethinden önce.Yukarıdaki prensip, her dönemde zafere ulaşılmasından önce ve/veya sonra Allah yolunda gayret gösteren bütün müminlerin nisbî üstünlükleri için geçerlidir. M.Esed

Bu ifade iki anlama da gelebilir. Birincisi, bu mal sizlerin elinde ebedi kalacak değildir. Muhakkak bir gün bu maldan ayrılacaksınız ve bu mal Allah'a kalacaktır. Oysa şimdiden, yani hayatta iken bu malı Allah yolunda sarfetmelisiniz ki öbür dünyada bu davranışınız dolayısıyla, Allah sizi mükafatlandırsın. Bu malı Allah yolunda sarfetmeyecek olsanız bile, yine de o Allah'a kalacaktır. Fakat aradaki fark, infak etmediğiniz takdirde sizlerin hiç bir mükafata hak kazanamayacak olmanızdır. İkincisi, "mali sıkıntıya ve yoksulluğa düşme korkusuyla Allah yolunda sarfetmekten kaçınmayın, kâinatın tüm hazinelerinin sahibinin Allah olduğunu bilmelisiniz. Dolayısıyla O, size elinizde bulunandan daha fazlasını bağışlamaya kadirdir." Bu hususa Kur'an'ın diğer bir ayetinde şöyle değinilmiştir.
"De ki: Rabbim, kullarından dilediğine rızkı yayar ve ona tekrar rızkı kısar. Siz Allah için ne infak ederseniz, Allah onun yerine başkasını verir. O rızk verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe: 39)
Yani, her iki grup da mükafatı haketmiştir fakat birinin mertebesi diğerinden üstündür. Çünkü onlar en nazik ve en zor durumlarda Allah yolunda canlarını tehlikeye attılar ve zafer ümidi olmadığı zamanlarda bile Allah rızası için mallarını çekinmeden sarfettiler.
İşte böylesine bir dönemde İslâm'ın küfür karşısında mücadeleyi kaybetme tehlikesi söz konusuydu, ama buna rağmen o kimseler, dünyada yaptıklarının karşılığını alma şansları olmadığı halde, mallarını harcadılar. Müfessirlerden Mücahid, Katade ve Zeyd bin Eslem, bu ayette geçen "Fetih" kelimesi ile Mekke'nin fethinin kastolunduğu görüşündedirler. Şa'bi ise, "Bu kelime ile Hudeybiye antlaşması kastedilmektedir" diyor. Ancak çoğu müfessirler birinci görüşü tercih etmişlerdir. İkinci görüşe gelince, Ebu Said el-Hudri'den rivayet olunan bir hadis onu teyid etmektedir. "Rasulullah Hudeybiye Antlaşması'nda şöyle buyurdu. Çok yakında öyle bir grup gelecektir ki, sizler kendi amellerinizi, onların amelleri yanında küçük göreceksiniz. Ama onların dağ kadar altınları olsa ve Allah yolunda sarfetseler dahi, yine de sizlerin bir veya iki rıtlınıza (rıtl, çok küçük bir ölçü birimi muhtemelen 8 kg. çev.) eşit olmaz. (İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, İbn Merduye, Ebu Naim el-İsfehânî) Yine İmam Ahmed'in Hz. Enes'ten rivayet ettiği bir başka hadis bu görüşü desteklemektedir: "Bir defasında Abdurrahman bin Avf ile Halid bin Velid arasında bir münakaşa vuku bulur.Halid bin Velid, Abdurrahman bin Avf'a "Eski hizmetlerinizden ötürü, her zaman üstünlük taslıyorsunuz" der ve Rasulullah'a bu söz iletilince, O "Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki Uhud Dağı kadar altınınız olsa ve sarfetseniz, yine de onların amelleriyle eşit olamazsınız" buyurdu. Bu hadisten anlaşılıyor ki fetih kelimesi ile Hudeybiye Antlaşması kastolunmuştur. Çünkü Halid bin Velid, Mekke'nin fethinden önce Müslüman olmuştur ve Mekke'yi fetheden ordu içindedir. Gerçi sözkonusu "fetih", ister Mekke'nin fethi ister Hudeybiye Antlaşması ile ilgili de olsa, verilmek istenen mesaj sadece o döneme mahsus değildir. Bu İslâm'ın temel ilkelerinden biridir. Yani, küfre karşı İslâm'ın içinde bulunduğu zor ve nazik dönemlerde ve İslâm'ın zafer kazanma ümidinin olmadığı zamanlarda Allah rızası için mallarıyla ve canlarıyla savaşanların mertebesi, İslâm'ın kafirleri yenmesinden sonra, canlarını ve mallarını feda edecek olanlardan elbette üstündür.
 Yani, Allah bir kimsenin mertebesini tayin etmeden önce o kimsenin niyet ve amellerine bakacak ve fedakarlığın hangi şartlarda yapılmış olduğunu dikkate alacaktır. Çünkü O'nun mükafatı gelişigüzel dağıtılmayacaktır. Allah herkesin yaptığı fedakarlıklardan haberdardır.Mevdudi

Mücahid'e göre âyette zikredilen "Fetih'ten maksat, Mekke'nin fethidir. Harcamaktan maksat, iman etmek, savaştan maksat ise hicret etmektir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Mekke'nin fethinden Önce iman edip hicret edenle fetihten sonra iman eden ve hicret etmeyenler bir değildir."

Katade ve İbn-i Zeyıt'e göre âyette zikredilen fetihten maksat Mekke'nin fethi, harcamaktan maksat, mallarını Allah yolunda harcamak, savaştan maksat ise kâfirlere karşı harbetmektir. Meal bu izaha göre hazırlanmıştır.

Ebu Said cl-Hudri, Şa'bî ve diğer bir kısım âlimlere göre ise, âyette zikre­dilen fetihten maksat, Hudeybiye müsahhasıdır. Buna göre âyetin manası şöy­ledir: "Ey insanlar, Hudeybiye musahhasından önce malını Allah yolunda harca­yıp Allah yolunda savaşanlarla,Hudeybiye müsahhasından sonra malını Allah yolunda harcayıp savaşanlar bir değildir."

Taberi bu hususta şöyle söyler. Dikkat edin, insanlarla bizi birbirimizden ayıran sınır şu âyettir: "Sizden, fetihten önce Allah yolunda malını har­cayıp savaşanlarla daha sonra intakta bulunup savaşanlar bir değildir." Taberi

Âyette zikredilen "Ödünç takdim etmek"ten maksat, karşılığını âhirette Allahtan bekleyerek malını dünyada onun yolunda harcamaktır. Böyle yapan in­sanlar için Allah, harcadıklarının karşılığını kat kat artırır. Bire yedi yüz veya daha fazla verebilir. Bu kimseler için ayrıca Allah katında güzel bir mükafat vardır ki o da cennettir. Taberi

 Bkz. 2:245'deki benzer ifade ile ilgili not 234. Bu örnekteki anlam daha geniştir ve insanın hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah rızası için yapabileceği her şeyi kapsamaktadır. M.Esed

 Allah'ın kendisine verdiği malın, kişinin O'nun yolunda sarfetmesini, Allah'ın Karz-ı Hasen (güzel bir borç) olarak nitelemesi, O'nun insanoğluna bir lütfudur. Ancak, halis niyetle ve bu dünyada şahsi hiçbir çıkar beklemeden, gösteriş ve şöhret niyeti olmaksızın verilmesi şartıyla. Üstelik verildikten sonra teşekkür beklenilmemeli ve sadece Allah rızası için sarfedilmelidir. Bu şekilde verilen "karz" (borç) için Allah'ın, birincisi kat kat karşılığını vermek, ikincisi kendi lütfuyla ayrıca mükafatlandırmak şeklinde iki va'di vardır.
"İbn Mesud'un rivayet ettiğine göre Ebu Dehda El-Ensari "Bu ayet nazil olduğunda Rasulullah'a, "Ya Rasulallah! Allah bizden borç mu istiyor?" diye sordu Rasulullah "Evet, ya Ebu Dehda Allah borç istiyor" diye cevap verdi. Bunun üzerine Ebu Dehda Rasulullah'tan elini uzatmasını istedi ve O'nun elini alarak, "Ben bağımı Allah'a borç (Karz-ı Hasen) olarak veriyorum" dedi. İbn Mesud, Ebu Dehda'nın bağında 600 hurma ağacı olduğunu ve O'nun bağı içindeki evinde, ailesiyle birlikte oturduğunu söyler. Bu hadiseden sonra Ebu Dehda evine gelir ve hanımına "Ey Dehda'nın annesi! Bu bağı ve evi boşaltacağız. Çünkü ben bu bağı Allah'a borç verdim" der. Hanımı ise ona, "Ya Ebu Dehda, çok kârlı bir alış veriş yaptın" diye cevap verir. Daha sonra da eşyalarını ve çocuklarını alarak bağdaki evi boşaltırlar. (İbn Ebî Hatim). Bu rivayetten o dönem Müslümanlarının nasıl bir karakterde oldukları, ayrıca Allah'ın, karşılığında kat kat ve fazladan mükafat vereceği Karz-ı Hasen'in ne olduğu çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Mevdudi

 Bu paragrafta, nitelikleri ile kendisini tanıttıktan sonra Allah, kullarından istediklerini zikretmiştir.
Bu âyetlerde önce insanlara, Allah'a ve Elçi'sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır diye hitap edilerek, onların âhirete hazırlanmaları istenmiş, sonra da, Size ne oldu da, Elçi, sizi Rabbinize inanmanız için davet ettiği hâlde Allah'a inanmıyorsunuz? Oysa O, eğer siz inananlar iseniz sizden mîsâkınızı [kesin sözünüzü] almıştı. O [Allah], sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir. Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah yaptıklarınıza haberdardır diye uyarılar yapılmış, paragrafın sonunda da, Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfât da vardır denilerek kullar infaka teşvik edilmiştir.
Âyetteki, Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın ifadesiyle, mülkün Allah'a ait olduğu, bunu kullarına hayatlarını idame ettirtmeleri için verdiği vurgulanmış ve aslında Allah'a ait olan şeyleri Allah için harcamaktan kaçınanlar azarlanıp kınanmıştır.
Âyetteki, (Allah,) sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size çok şefkatli, çok merhametlidir ifadesiyle de, inanıp Elçi'ye destek vermelerinin ve infakta bulunmalarının gerekçesi açıklanmıştır. Bütün bunlar, insanların cehâlet, şirk, küfür, mutsuzluk, zulüm, ve fesat gibi karanlıklardan aydınlığa çıkarılması içindir:
Allah, inananların velîsidir [yakın kimsesidir]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfretmiş kimseler de; onların velîleri tâğûttur ki, kendilerini nûrdan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)
Allah onunla [kitapla] Kendi rızasına uyanları selâmet yollarına kılavuzlar. Onları Kendi bilgisi ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola kılavuzlar. (Mâide/16)
Elif [1], Lâm [30], Râ [200]. Bu, Bizim, insanları Rabb'lerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa; Azîz'in, Hamîd'in; göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Ve dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah'ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen şu kâfirlerin, şiddetli bir azaptan dolayı vay hâline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler. (İbrâhîm/1-3)
O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O'nun melekleri de (destek verirler). Ve O, mü’minlere çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün onların selâmlamaları, “selâm”dır. O [Allah] da onlar için saygın bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb/43-44)
Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde ey kavrama yetenekleri olan iman etmiş kimseler! Allah'a karşı takvâlı olun. Kesinlikle Allah, iman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kimseleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size bir öğüt, size Allah'ın açık açık âyetlerini [mucizelerini] okuyan bir elçi indirdi. Ve kim Allah'a inanır ve sâlihi işlerse O [Allah], onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere girdirir. Allah onun için rızkı güzelleştirmiştir. (Talâk/10-11)
7. ve 11. âyetlerde, Allah'a ve Elçi'sine inanın. Sizi, kendisine sonradan sahip kıldığı şeylerden harcayın. Artık sizden, inanan ve harcayan kimseler; kendileri için çok büyük karşılık vardır. Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfât da vardır buyurularak, önemine dikkat çekilerek infak teşvik edilmiştir.
10. âyetteki, Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? ifadesiyle, yeryüzünün son sahibinin Allah olduğu, onun herkesin elinden çıkacağı uyarısı yapılmaktadır, ki bu husus defalarca hatırlatılmıştır:
Şüphesiz Biz yeryüzüne ve onun üzerindeki kimselere vâris olacağız. Ve onlar yalnızca Bize döndürüleceklerdir. (Meryem/40)
Ve Allah'ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis o, kendileri için şerrdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah'a aittir. Ve Allah yaptıklarınıza bilgi sahibidir. (Âl-i İmrân/180)
Ve yalnızca Biz, elbette diriltiriz ve Biz öldürürüz! Ve Biz vâris olacaklarız. (Hicr/23)
Âyetteki, Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah yaptıklarınıza haberdardır. Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfât da vardır ifadesi, bu âyetlerin Mekke'nin fethi için yapılan hazırlık aşamasında indiğini göstermekte ve infakın en makbulünün, en zor zamanlarda/kara günde yapılan olduğuna dikkat çekmektedir, ki bu kara gün dostları Allah'ın hoşnutluğu ile müjdelenmişlerdir:
Muhâcir ve Ensâr'dan ilk önce öne geçenler ve iyi amellerle onları izleyenler; Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular. Ve O [Allah] onlara, içlerinde temelli kalacakları altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe/100)
İnfakın önemi ve şekli ile ilgili birçok âyet mevcuttur. Bunlardan bir kaçını hatırlatıyoruz:
Ve Allah yolunda infak yapın, ellerinizi [kendinizi] ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever. (Bakara/195)
Kimdir o kişi ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını katlayıversin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Ve yalnız O'na döndürüleceksiniz. (Bakara/245)
Allah, İsrâîloğulları'ndan söz almıştı. İçlerinden on iki nakib [müfettiş/başkan] göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, muhakkak sizinle beraberim. Salâtı ikâme eder, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onları destekler ve Allah'a güzelce ödünç verirseniz andolsun ki sizin günahlarınızı örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse, gerçekten dosdoğru yoldan sapmış olur. (Mâide/12)
Eğer Allah'a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Ve Allah, en iyi karşılık ödeyen, çok yumuşak davranan, görülebileni ve görülmeyeni bilendir, azîz'dir, hakîm'dir. (Teğâbün/17-18)
Salâtı ikâme edin, zekâtı verin, güzel bir ödünçle Allah'a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. (Müzzemmil/20)
Ey iman etmiş kimseler! Kazandıklarınızdan, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden infak edin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve şüphesiz Allah'ın ğanî ve hamîd olduğunu bilin. Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve size aşırılığı [çirkinliği-hayasızlığı] emreder. Allah ise, size Kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaad eder. Ve Allah vâsi'dir [ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır], en iyi bilendir. O [Allah], dilediğine hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler] verir. Ve kime hikmet verilirse, gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Kavrama yetenekleri olanlardan başkası da iyice düşünmez. Nafaka cinsinden neyi infak ettiyseniz veya adak türünden ne adadıysanız şüphesiz Allah onu bilir. Ve zâlimler için herhangi bir yardımcı yoktur. Sadakaları açıkça verirseniz, artık o, ne iyi olur; ve eğer onları gizlerseniz, fakirlere verirseniz artık bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını kapattırır. Ve Allah, işlemiş olduğunuz şeylere haberdardır. (Bakara/267-271)
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve son güne inanmadığı hâlde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak isâbet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler topluluğuna hidâyet etmez. (Bakara/264)
Kimseden karşılık beklemeden, sadece yüce Rabbinin rızasını umarak, arınmak için malını veren çok takvâlı kişi ondan uzak tutulacaktır. Ve yakında o mutlaka hoşnut olacaktır. (Leyl/17-20)
Sevdiğiniz şeylerden bağışlamadıkça asla birr'e/iyi kimseliğe eremezsiniz. Siz her neyi bağışlarsanız da kesinlikle Allah onu en iyi bilendir. (Âl-i İmrân/92)

Bu pasajın iniş sebebi hakkında şu bilgiler nakledilmiştir:
Âlimler, bir Yahûdinin, bu âyet nâzil olduğunda, “Muhammed'in tanrısı fakir düşmüş olacak ki borç istiyor” diye alay ettiğini, bunun üzerine Hz. Ebû Bekr'in (r.a) onu tokatladığını, derken Yahûdinin bunu Hz. Peygamber'e (s.a) şikâyet ettiğini; Hz. Peygamber'in (s.a), Hz. Ebû Bekr'e (r.a), “Böyle yapmakla ne kasdettin?” dediğini, Hz. Ebû Bekr'in (r.a) de, kendine hâkim olamayıp, onu tokatladığını söylediğini, dolayısıyla Hakk Teâlâ'nın, Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden, nice eziyetler duyup göreceksiniz (Âl-i İmrân/186) âyetinin nâzil olduğunu söylemişlerdir. Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: “Yahûdi bu sözü, Tanrı'nın fakir olabileceğine inandığından ötürü değil de, (Müslümanlarla) istihza için söylemiştir. Onların, Allah fakir, biz ise zenginiz (Al-i İmrân/181) şeklindeki sözleri de aynı mahiyettedir.H.Yılmaz

Bkz. 74:39'daki ashâbu'l-yemîn (“sağdakiler/sağ taraftakiler”) ifadesi ile ilgili not 25. “Sağ el” veya “sağ taraf” mecazı, Kur’an'ın birçok yerinde, “dürüstlük ve erdemlilik” ve bu nedenle “kutsanmışlık” anlamında kullanılmaktadır. Burada bu anlam, müminlerin önünde ve sağ taraflarında onların “Allah'ı bilmelerinin, yüksek ahlakî seviyelerinin ve kör bir idraksizlikten ve kötü fiillerden uzak olmalarının” bir sonucu olarak “hızla yayılan ışık” ile sembolize edilmiştir (Râzî). M.Esed

Bu ayet ile bir sonraki ayetten anlaşıldığına göre mahşer meydanında Allah'ın nuru, sadece salih müminlere mahsus olacak, kafir, münafık, facir ve fasıklar ise dünyada nasıl karanlık içinde yaşamışlarsa orada da karanlıklar içinde kalacaklardır. Çünkü aydınlık, orada salih akide ve amellerin sonucunda vukubulur. İmandaki ihlas, hayat tarzındaki pâklık, orada "nur" olarak aydınlık verecek ve bununla müminlerin yüzleri ışıldayacaktır. Öyle ki, salih amelleri çok olan kimseler, etraflarına o nisbette ışık saçacaklar ve mahşer meydanından Cennet'e doğru giderlerken bu kimselerin önünde "nur" bulunacaktır.
Bu hususun en güzel izahı Katade'den mervî mürsel bir rivayette yapılmıştır: "Bazılarının nuru o kadar kuvvetli olacaktır ki Medine'den Aden'e, bazılarının Medine'den Sana'ya kadar gözükecektir. Bazılarının ise daha az olacaktır. Hatta bazı müminlerin nuru ayaklarının dibini aydınlatacaktır." (İbn Cerir) Başka bir ifadeyle dünyada kişi ne kadar iyilik yaparsa, onun nuru o derece parlak olacaktır.Mevdudi

Âyet-i kerimede, müminlerin nurlarının, önlerinde ve yanlarında koşa­cağı beyan ediliyor. Katade "Nurların koşmasından" maksadın, iman edenlerin derecelerine göre önlerinin ve çevrelerinin aydınlatılması olduğunu söylemiştir.

Abdullah b. mes'ud diyor ki: "Müminlere nurları, amelleri miktarınca ve­rilecektir. Bazılarına bir hurma ağacı boyunda nur verilecek bazılarına, ayakta duran bir adam boyu kadar nur verilecektir. Kendisine en az nur verilen kimse­nin de baş parmağının üzerinde bir ışık bulunacak o ışık bazan yanacak bazan sönecektir.

Dehhak ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Kıyamet gününde mümin erkek ve kadınların iman ve hidayetleri önlerinde koşacak, sağ taraflarından ise amel defterleri verilecektir. Bu ifadeye göre Nur kelimesinden maksat, iman ve hida­yettir. Taberi, "Koşma" fiilinin nur ve aydınlatma ile bir münasebetinin bulun­maması sebebiyle "Nur"dan maksatın iman ve hidayet olduğunu söyleyen bu son görüşü tercih etmiştir Taberi

Burada, yalnızca doğrudan “ikiyüzlüler” (bu terime Batı dillerince verilen anlamda) değil, aynı zamanda inançlarında mütereddit ve ahlakî değerlerinde zayıf olmalarından dolayı kendi kendilerini kandırmaya eğilimli olan kimseler de kasdedilmektedir (bkz. 29:11, not 7).Yani, “Yeryüzünde yaşarken ışığı/aydınlığı aramış olmalıydınız”.Burada gerçek müminler ile ikiyüzlüleri (veya inancı zayıf olanları) ayıran duvardaki kapının vurgulanması, ikinci grubun pişmanlık duymaları ihtimaline işaret etmektedir: karş. 40:12 ile ilgili 10. notta nakledilen meşhur Hadis. Mücâhid, (Taberî tarafından nakledildiğine göre) burada sözü edilen “duvar”ı 7:46'da zikredilen “engel/perde” (hicâb) ile özdeş görmektedir. M.Esed

Yani, müminler önlerinde nurla Cennete giderlerken, arkalarından karanlıklar içinde münafıklar yürüyecekler ve müminlere, "Dünyada İslâm cemaati içinde biz de sizinle beraberdik. Bize doğru dönün ki bize de aydınlık gelsin" diyeceklerdir.
Yani, müminler Cennete girdikten sonra, arkalarından kapılar kapanacaktır. Kapının bir tarafında refah ve nimet içinde Cennet ehli dururken, diğer tarafında münafıklar Cehennemin azabı içinde olacaklardır. Öyle ki onlar kapının öbür tarafına geçemeyeceklerdir. Mevdudi

Çünkü mü'minlerin gözleri, kâfirler tarafına çevrildikçe latîf bir nûr ışıldar. Karanlık içindeki adamlar, bu nûrdan yararlanabilmek için mü'minlere kendilerine bakmalarını söylerler. Fakat onlara bakmak müm'minlerin elinde değildir. Âhiretin nûru dünyâdan götürülür. Onun için mü'minler, onlara dünyaya dönüp ışık almalarını söylüyorlar. Fakat bu da onların elinde değildir. Kâfirlerin sonucu karanlık cehennem zindanıdır. S.Ateş

Kıyamet gününde, münafık erkekler ve münafık kadınlar, Allahın,* mü­minlere vermiş olduğu nurlardan paylarını alamadıklarından müminlere "Bizi bekleyin size kavuşalım, nurunuzdan istifade edelim." diyecekler müminler de onlara "Siz arkanızda kalan, nurların taksim edildiği yere dönün. Orada Allah, insanlara nur taksim ediyor." diyecekler, bunun üzerine münafıklar geri dönüp nur ararlarken kendileriyle müminlerin arasına, cennet ile cehennem arasına çe­kilecek olan sur çekilmiş olacak. O surun, müminler tarafındaki dış yüzü insan­lar için bir rahmettir.Zira orası cennet olacaktır. Münafıkların tarafındaki iç yü­zü ise onlar için bir azaptır. Zira orası cehennem olacaktır.

Ayette zikredilen ve "Bize bakın" diye tercüme edilen ( unzurna ) kelimesi Taberi tarafından "Bizi bekleyin" diye izah edilmiştir. "Bize zaman ta­nıyın da size kavuşalım." şeklinde izah edenler de vardır. Âyette zikredilen ve müminlerle münafıklar arasına çekileceği bildirilen "Sur"dan maksat, Mücahid, Katade ve İbn-i Zeyd'e göre, âhirette cennetliklerle cehennemlikler arasına çekilecek olan perdedir. Bu husus diğer bir âyette açıkça beyen edilmekte ve şöyle Duyurulmaktadır: "Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır.

Abdullah b. Abbas, Übade b. es-Samit, Abdullah b. Amr b. el-As ve Ka'bul Ahbar'dan nakledilen bir görüşe göre burada zikredien "Sur"dan maksat, Kudüs'ün doğusunda bulunan "Sur"dur. Bunun iç tarafında "Beytül Makdis" dış [aralında ise "Cehennem deresi" diye adlandırılan vadi bulunmaktadır.

Müfessirler, âyette zikredilen bu "Sur"u Kudüs'te bulunan sur olarak izah edenlerin maksadının, açıklama ve benzetme olduğunu, yoksa surun burası ol­duğunu kasdetmediklerini söylemişlerdir. Taberi

Yani, “dünyevî kazançları arttırarak” veya “kişisel güvenliğiniz için korkuya kapılmak suretiyle” -her ikisi de hem yarım gönüllüleri hem de ikiyüzlüleri karakterize eder.İbni Zeyd (Taberî tarafından nakledildiğine göre) terabbestum fiilini böyle açıklar.Yani “ölünceye kadar”.  -  Bkz. 31:33'ün son cümlesi ile ilgili not 30. M.Esed

Yani, "Biz aynı İslâm cemiyetinde birlikte yaşamamış mıydık? Biz de kelime-i şehadet getirmemiş miydik? Sizinle birlikte namaz kılıyor, oruç tutuyor hacca gidiyor ve zekat vermiyor muyduk? Toplantılarınızda bulunmuyor muyduk? Sizinle aramızda akrabalık, sosyal ilişkiler yok muydu? O halde aramızdaki bu fark niye?" diyeceklerdir.
Yani, "Müslüman olduğunuzu söylemenize rağmen ihlaslı değildiniz. İslâm ile küfr arasında duruyordunuz ve küfrden kendinizi tamamen koparmamıştınız. İslâm'a da hiç bir zaman sıkı sıkıya bağlı olmadınız.
" gözetiyordunuz, bekliyordunuz anlamındadır. Tıpkı iki yoldan birini seçme durumunda olup hangi tercihi daha kârlı olacağını kestiremeyen kimseler gibi. İslâm'ın en nazik dönemlerinde münafıklar da aynı tavır içindeydiler. Açıkça kafirlerin saflarında değillerdi ama İslâm'a da yararlı olmuyorlardı. Hangi taraf kazanırsa, ona katılmayı bekliyorlardı. Sözgelimi, İslâm kazandığında, kelime-i şehadet getirmiş olmanın avantajından istifade edip Müslümanların arasına girerler; küfür kazanırsa, kafirlerin saflarına katılırlar ve Müslümanların saflarında gözükmenin zararlı olacağını düşünürler. İşte bunlar ihlastan yoksun kimselerdir.
Bu ifade ile münafıkların içine düştükleri şüpheler kastedilmiştir. İşte münafıklığın gerçek nedeni de bu şüphelerdir. Onlar Allah'ın varlığı, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliği, ahiretteki ceza ve mükafatın gerçekliği hakkında şüphe içindedirler. Yine hak ve batılın mücadelesi konusunda kuşku duymaktadırlar. Bu şüpheler olmaksızın bir kimse münafık olamaz.
Bu, iki anlama gelir. Birincisi; "Siz hayatınız boyunca bu şüphe içinde kaldınız." İkincisi; "İslâm muzaffer oldu ama sizler sadece seyirci olarak kaldınız." Yani, şeytan. Mevdudi

Yani, gecikmiş pişmanlığınız.  -   Lafzen, “arkadaşınız” (mevlâkum) -yani, “onunla kendinizi arındırabileceğiniz ve bağışlatabileceğiniz tek şey”: karş. 40:12 ile ilgili 10. notta zikredilen Hz. Peygamber'in sözü; ayrıca bkz. yukarıdaki not 15. M.Esed

Burada, münafıkların sonlarının da kafirlerin sonları gibi olacağı açıklanıyor.
"Hiye mevlâkum"; iki şekilde de anlaşılabilir. Birincisi; "İşte siz ona layıksınız", ikincisi; "Siz dünyada iken Allah'ı mevla edinmediniz. Şimdi artık mevlanız Cehennemdir." Mevdudi

Bu âyetlerde, uyarı amaçlı olarak mü’minler ve münâfıklara ait âhiret tabloları sergilenmektedir.
• O gün, inanan erkek ve kadınların nûrları, ellerinin arasında ve sağlarında koşuyor görülecektir.
• O günün müjdesi, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalınacak cennetlerdir.
• İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir.
• O gün münâfık erkek ve kadınlar, iman edenlere, “Bize bakın da nûrunuzdan alalım?” diye yalvaracaklardır.
• Münâfık erkek ve kadınlara, “Arkanıza dönün de nûr arayın!” denilecektir.
• Sonra da aralarına, içinde rahmet, dışında da azap olan kapılı bir sur çekilecektir.
• Münâfık erkek ve kadınlar, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diyecekler.
• Mü’minler de, “Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihâyet Allah'ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi, Allah ile aldattı. Bu gün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” diye karşılık vereceklerdir.
Burada sergilenen tablolar, mahşerde ayırım yapıldıktan sonraki hâdiselerin canlandırılmasıdır. Kâfirler karanlıklar içinde sevk edilirken, mü’minler aydınlık içinde sevk edilmektedir. O gün herkes ışık beklentisi içinde olacaktır:
Ey iman etmiş kimseler! Nasuh [saf, katışıksız; samimi] bir tevbe ile Allah'a tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz, Peygamber'i ve o'nunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı, nûrlarının önlerinde ve sağlarında koşacağı, “Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye güç yetirensin” diyecekleri günde sizin kötülüklerinizi örter ve sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. (Tahrîm/8)
12. âyetteki, Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir ifadesiyle, mü’minler, Allah yolunda samimi ve duyarlı olmaya çağırılmaktadır. Mü’minlerin müjdelenmesine dair birçok âyet mevcuttur:
İnanmış ve sâlihâtı işlemiş kimselere de, “Şüphesiz kendiler için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu” müjdele. Onlar, oradaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında, “Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir” derler. Ve onlara onun benzeşenleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Ve onlar, orada sürekli kalanlardır. (Bakara/25)
Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)
13. âyetteki, Sonra da aralarına, içinde rahmet, dışında da kendi yönünden azap olan kapılı bir sur vurulur [çekilir] ifadesiyle; geçişin-kaçışın imkansızlığı vurgulanmaktadır. Hümeze sûresi'nde de, O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; uzatılmış direkler içinde şeklinde tasvir edilmişti:
Hayır, hayır... Kesinlikle o, hutame'ye fırlatılıp atılacaktır. Hutame'nin ne olduğunu sana ne bildirdi? (O,) Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir. O, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkar [ulaşır]. O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; uzatılmış direkler içinde. (Hümeze/4-9)
Bu tasvir, Ehl-i Kitabın yabancı olmadığı bir tasvirdir:
O zaman göklerin egemenliği, kandillerini alıp güveyi karşılamaya çıkmış olan on kıza benzeyecek. Bunların beşi akılsız, beşi de akıllıymış. Akılsızlar kandillerini almışlarsa da, yanlarına yağ almamışlar. Akıllılar ise, kandilleriyle birlikte kaplar içinde yağ da almışlar. Güvey gecikince hepsini uyku tutmuş ve dalıp uyumuşlar. Gece yarısı bir ses yankılanmış: “İşte güvey geliyor, onu karşılamaya çıkın!” Bunun üzerine kızların hepsi kalkıp kandillerini tazelemişler. Akılsızlar akıllılara, “Kandillerimiz sönüyor, bize yağınızdan verin!” demişler. Akıllılar, “Olmaz! Hem bize hem size yetmeyebilir. En iyisi satıcılara gidin, kendinize yağ alın” demişler. Ne var ki, onlar yağ satın almaya giderlerken güvey gelmiş. Hazırlıklı olan kızlar, onunla birlikte düğün şölenine girmişler ve kapı kapanmış. Daha sonra gelen öbür kızlar, “Efendimiz, efendimiz! Aç kapıyı bize!” demişler. Güvey ise, “Size doğrusunu söyleyeyim, sizi tanımıyorum” demiş. Bu nedenle uyanık durun. Çünkü o günü ve o saati bilemezsiniz.
Bu pasajın iniş sebebine dair şu bilgiler verilmiştir:
Bu âyetin, hicretten bir yıl sonra münâfıklar hakkında indiği de söylenmiştir. Şöyle ki: Onlar Selmân'dan Tevrât'taki hayret verici hususlardan kendilerine özetmesini istediler. Bunun üzerine, Elif, Lâm, Râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir... Biz sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle en güzel kıssayı sana anlatacağız (Yûsuf/1-3) buyrukları indi. Böylelikle onlara okunan Kur’ân'ın başka kitaplardan daha güzel ve onlar için daha faydalı olduğunu bildirdi. Onlar da Selmân'dan böyle bir şey istemekten vazgeçtiler. Daha sonra yine, birincisinin benzeri bir istekte bulununca bu sefer de yüce Allah'ın, İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi buyruğu indi.
Âyetin mü’minler hakkında indiği de söylenmiştir. Sa‘d dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Bize kıssa anlatsan” denince, Biz sana en güzel kıssayı anlatıyoruz (Yûnus/3) buyruğu nâzil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra bu sefer, “Bize bir şeylerden söz etsen” dendi, bu sefer de, Allah sözün en güzelini... indirmiştir (Zümer/23) buyruğu nâzil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra; “Keşke bize hatırlatmada bulunsan, öğüt versen” dediler. Bunun üzerine de, İman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi? buyruğu indi.

Âyetlerdeki, önlerindeki ve yanlarındaki ışıklar eşliğinde cennete gitmekte olan mü’minlerin, karanlıklar içinde yalvaran ikiyüzlülere, Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihâyet Allah'ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi Allah ile aldattı. Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! şeklinde verdikleri karşılıkta, münâfıkların o hâle düşmesinin nedenleri sayılmıştır. Şöyle ki:

• Münâfıklar bu duruma kendi kendilerini düşürmüşlerdir.
• Kimse onlara zulmetmemiştir.
• Hep, “İleri de bakalım ne yaparız” diye gerçekle yüzleşmekten kaçmışlardır.
• Kur’ân, Elçi ve âhiret hakkında kuşkuya düşmüşlerdir.
• Aldatan da Allah ile, Allah'ı kullanarak, Allah adına yalan uydurarak, “Allah nasıl olsa bağışlayacak” vs. diyerek aldatmıştır.

Âyetteki, Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de ifadesiyle, fidye vererek oradan kurtulmanın imkansızlığına dikkat çekilmiştir. Zira, bu âyetlerin muhatapları, paralarıyla her işi gördüren, her kapıyı açtıran varlıklı münâfıklardır.

Müşriklere, münâfık ve kâfirlere âhirette fidye kabul edilmeyeceği onlarca kez bildirilmiştir, ki bunlardan bazıları şunlardır:
Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden adl [fidye] kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların yardım olunmadığı güne takvâlı davranın. (Bakara/123)
Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimeti ve şüphesiz Benim sizi âlemlere fazlalıklı kıldığımı hatırlayın. Ve hiç bir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç bir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların [hiç bir kimsenin] yardım olunmadığı güne takvâlı davranın. (Bakara/47-48)
Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i İmrân/91)
Ve eğer ki, zulüm yapmış olan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi [kurtulmalık verirdi]. Ve onlar azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet gerçekleştirildi. Ve onlar hakksızlığa uğramazlar. (Yûnus/54)
Rabb'lerine uyanlar için daha güzeli vardır. O'na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır! (Ra‘d/18) H.Yılmaz

Yani “Allah'ı ve O'nun vahyini hatırlamak, onları kibirlenmek yerine acizliklerini görmeye sevk etmez mi?” Bu “iman etme”ye karşı duyulan her türlü küçümsemeye ve büyüklük taslamaya karşı -kendilerini “sofu” gören bazı insanlara çok fazla bulaşan bir zaaf- güçlü bir uyarıdır.Bu, kendilerini “Allah'ın seçkin toplumu” olarak gören ve bu nedenle başından beri kendilerini O'nun rızasına mazhar olmuş sayan Yahudiler arasındaki kibirli ruhanîlere bir atıftır.

Yani, bugün dinlerinin etik ilkelerine aykırı davrananlara: sahih itikadın amacının insanları boş bir övünmeye kapılmak yerine mütevazî olmaya ve Allah'a karşı sorumluluğunu hissetmeye sevk etmek olduğuna ve bu manevî tevazuun kaybolmasının her zaman moral bir kopuş/soysuzlaşma ile sonuçlandığına işaret. M.Esed

 "İman edenler" ifadesi, "Müslüman olduklarını söyleyerek Rasulullah ve arkadaşlarının saflarına katılan ama İslâm'ın sorunlarına kalplerinde yer vermeyen kimseler" için kullanılmıştır.
O dönemde, tüm küfür güçleri İslâm'ı yok etmek için hazırlanmış ve daha yeni oluşan İslâm toplumunu her yanından kuşatmışlardı. Müslümanlar Arabistan'ın her yerinde zulüm altında inliyorlardı. Bu zulüm dolayısıyla yoksul vaziyette Medine'ye hicret etmişlerdi ve Medine'deki müminler bir yandan muhacir kardeşlerine güçlerinin fazlasını kullanarak yardım ederlerken, diğer yandan kafirlerle yapılan savaşta onca fedakarlıklarda bulunuyorlardı. İşte bu kimseler ortamı bildikleri ve bizzat olanları gördükleri halde Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen, hiç aldırış bile etmiyorlardı. Bu bölümde sözkonusu kimseler "Sizler nasıl Müslümansınız" denilerek utandırılmaktadırlar. Öyle ki: İslâm'ın en nazik döneminde bile kalpleri Allah'ın zikri ile yumuşamamaktadır. "İslâm için sizlerin kalbinde hiç fedakarlık hissi yok mudur? Müslüman olmak bu mudur ki sizler İslâm tehdit altındayken ve sizlere Allah adına çağrı yapıldığı halde hiç hareket etmiyorsunuz? Allah Teâlâ, sizden yardımda bulunmanızı istemekte ve verdiklerinizi "Karz-ı Hasen" olarak adlandırmaktadır. Üstelik bu nazik ortamda malını, dininden üstün tutan kimselerin münafık olduklarını bildirmektedir." Ancak bu kimseler her şeye rağmen Allah'tan korkmaz ve O'nun emirlerine boyun eğmezler.
 Yani, Yahudi ve Hıristiyanlar, kendilerine gönderilen peygamberlerden asırlarca sonra dalalet çukuruna düşüp ahlaken çöktüler. Sizler ise şimdiden ahlâkî zaaflar göstermeye başladınız! Oysa Allah'ın Rasulu aranızda bulunmakta, Kur'an hâlâ nazil olmaya devam etmektedir. Üstelik iman etmenizin üstünden pek zaman geçmiş değil. Fakat sizlerin durumu daha şimdiden, asırlardır Allah'ın kitabını tahrif eden Yahudi ve Hıristiyanların durumuna benzemektedir. Mevdudi

Müfessirlerin çoğunluğuna -ve özellikle Zemahşerî, Râzî ve İbni Kesîr'e- göre bu ifade, temelsiz bir övünmenin ve büyüklük taslamanın öldürdüğü kalplerde ilahî sorumluluk bilincinin yeniden uyanmasına temsîlî bir işarettir. M.Esed

Yahut: “karşılıksız olarak yardım eden” -bu [anlam değişikliği], sâd ve dâl sessizlerinin telaffuz şekline bağlıdır. Ayetin devamına bakıldığında benim verdiğim (ve Zemahşerî'nin de vurguladığı) anlam daha tercihe şayan görünmektedir. Ancak bu çevirinin de dayandığı Hafs b. Süleyman el-Esedî'nin kıraatında sözkonusu isimler mussaddikîn ve mussaddikât “karşılıksız yardımda bulunan kadınlar ve erkekler” olarak telaffuz edilmektedir.Bkz. yukarıdaki 11. ayet. M.Esed

"Sadaka" kelimesi umumiyetle kötü bir anlam çerçevesi içinde kullanılır. Oysa bu kelime, İslâmî bir kavramdır ve gösteriş olsun diye başkalarına yardım ediyor görünmek için değil de, Allah rızası için halisane verildiği takdirde, Allah'a ibadet ve O'nun lütfuna karşı bir hediye mesabesindedir. Sadaka kelimesi Sıdk'tan türemedir. Dolayısıyla temelde Allah yolunda infak ve ihlasa dayanmayan hiç bir sadaka, makbul değildir.Mevdudi

Allah rızâsı için yoksullara borç verenler, yahut mallarını Allah için uygun yerlere sarfedenler. S.Ateş

Burada "iman edenler" ifadesi ile, imanı zayıf olanların ve münafıkların aksine, amellerinde ihlaslı olan müminler kastolunmaktadır. Onların, "Birbirleriyle fedakarlıkta yarış ettikleri, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaştıkları" belirtilmiştir.
"Sıddîk" mübalağa sigasıdır. Yani, onlar beyan ettikleri hakikate kendileri de iman etmişlerdir. Ayrıca sıddîk; vefakâr, muhlis ve salih kimseler için kullanılır. Sözgelimi, kendi sözünün aksine davranan kimselere "sıddîk" denilemez. Ancak bu noktada "Sıddîkler zaten övüldüğüne göre mübalağa sigası niçin kullanılmıştır" şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Burada mübalağa sigasının kullanılma amacı, dürüst, ihlaslı, doğruluktan ayrılmamış ve vicdanının aksine davranması kendisinden beklenmeyen kimselerin kastedilmiş olmasındandır. Yani öyle bir şahsiyettir ki, kabul ettiği bir düşünceyi, ihlasla kabul eder ve gerçekten ona inandığını davranışlarıyla ispatlar. (Bkz. Nisa an: 99)
Bu ayetin yorumunda büyük müfessirler arasında ihtilaf vuku bulmuştur. İbn Abbas, Mesruk, Dahhak ve Mukatil bin Hayyan, "Ulaike humus-Sıddîkûn" ifadesinin müstakil bir cümle, "veş-Şuhedau inde rabbihim, lehum ecruhum ve nuruhum" ifadesinin ayrı bir cümle olduğu görüşündedirler. Bu görüşe göre ayetin anlamı şu şekilde verilebilir: "Allah'a ve Rasulü'ne iman edenler) İşte onlar sıddîklardır. Ve şehidler için Rableri katında mükafatları ve nurları vardır." Ancak bu görüşün aksine Mücahid ve daha bir çok müfessir, bu iki ifadeyi bir cümle olarak kabul etmişlerdir. Bu görüşe göre ayetin anlamı şöyle olur: "Allah'a ve Rasulü'ne iman edenler, Rableri katında ancak sıddîklar ve şehidlerdir. Onların mükafatları ve nurları vardır." İki görüş arasındaki fark, birincisinin, şehidleri sadece Allah yolunda can verenler olarak kabul etmeleridir. Her mümin bu şekilde şehid sayılamayacağı için, bu cümleyi ayrı olarak müteala etmişlerdir. İkinci görüş ise, şehid olmanın anlamının Allah yolunda can vermekle sınırlanmaması ve şehidliği aynı zamanda Hakka şahitlik yapmak olarak tanımlamışlardır. Dolayısıyla bu görüşe göre her mümin şehiddir. Bana göre ise, ikinci görüş tercih edilmeye daha layıktır. Çünkü Kur'an ve Sünnet, bu anlayışı teyid etmektedir. Nitekim Kur'an'da şöyle buyurulmuştur:
"Böylece sizi vasat bir ümmet yaptık ki, insanlara şahid olasınız. Peygamber de size şahid olsun (...)" (Bakara: 143)
"Allah uğrunda, O'na yaraşır şekilde cihad edin. O sizi seçti ve babanız İbrahim'in yolu olan dinde size bir güçlük yüklemedi. Daha önce ve Kur'an'da Peygamber'in size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için size Müslüman adını veren O'dur. (...) (Hac: 78)
Hadislerde ise mesele şöyledir:

Bera İbn Azib'in rivayet ettiğine göre, "O, Rasulüllah'ın "Ümmetimin şehidleri müminlerdir" dediğini ve sonra Hadid Suresi'nin 19. ayetini okuduğunu işitmiştir." (İbn Cerir)
İbn Merduye, aynı anlamda Ebu Derda'dan Rasulüllah'ın şöyle bir hadisini nakletmiştir.
"Canını ve dinini kurtarmak için ülkesinden hicret eden kimse Allah indinde sıddıktır. Öldüğü zaman ona şehidlere muamele edildiği gibi muamele edilir. Daha sonra Rasulullah (s.a) Hadid suresi'nin 19. ayetini okumuştur."
Şehadet ile ilgili izah için Bkz. Bakara an: 144, Nisa an: 99, Ahzab an: 82
 Yani onlara dereceleri ve hak ettikleri kadar nur verilecektir. Onların payı bu günden takdir edilmiştir. Mevdudi

Bu pasaj ile ilgili geniş yorumunda Râzî bu tür bir hayatın hor görülüp küçümsenemeyeceğini, çünkü onun Allah tarafından yaratıldığını belirtir: karş. 38:27 -“Biz göğü ve yeri ve ikisi arasındaki her şeyi bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değiliz” ve 23:115 -“Sizi boş ve anlamsız bir oyun olsun diye yarattığımızı mı sanırsınız?” Hayat, bizâtihî Allah'ın bir armağanı ve Râzî'nin de işaret ettiği gibi her türlü nimetin potansiyel kaynağı olduğu halde duyarsız ve kör bir şekilde ve manevî değerleri ve endişeleri gözardı ederek, yani öteki dünyayı hiçe sayarak yaşanması halinde bu olumlu niteliğini tamamen yitirir.Lafzen, “... kıssası gibi[dir o].Bu, kâfir (çoğulu küffâr) isim-fiilinin Kur’an'da orijinal anlamıyla (“toprağı eken” anlamında) kullanıldığı tek yerdir. Bu karşılığın kökü ve türemesi için, kâfir teriminin (“hakikati inkar eden” anlamında) Kur’an'ın vahiy sürecinde ilk defa kullanıldığı 74:10 ile ilgili not 4'e bkz. M.Esed

Bu konuyu yeterince kavramak için Kur'an'ın aşağıdaki ayetlerini gözden geçirmek gerekir. Bkz. Ali İmran: 14-15, Yunus: 24-25, İbrahim: 18, Kehf: 45-46, Nur: 39. Tüm bu ayetlerde, insanoğluna içinde yaşadığı hayatın geçici olduğu hatırlatılmaktadır. "Bu dünyadaki hayat ve bu hayat içindeki iniş ve çıkışlar geçicidir. Her ne kadar dünyada hoşunuza giden şeyler çok görünüyorsa da, aslında onlar hakirdir, asılsızdır ve aldatıcıdır. İnsanoğlu akılsızlığı yüzünden aldanmaktadır; zira onları elde etmeyi nihaî saadet zannetmektedir. Oysa bu dünyada ne kadar büyük fayda ve lezzetler elde edilirse edilsin, hepsi de sınırlı ve geçici bir hayat ile çevrelenmiştir. Ayrıca bu dünyada insanoğlunun hayat akışı, aniden tersine dönebilir. Ancak bu dünyanın aksine, ahiret hayatı ebedidir. Oradaki faydalar da, zararlar da çok kapsamlı ve süresizdir. Şayet Allah'ın mağfireti sizlere nasip olursa, Allah'ın rızası mukabilinde size verilen nimetler de, o derece büyük ve sonsuz olacaktır. Öyle ki onların yanında bu dünyanın zenginlik ve ihtişamı bir hiçtir. Allah'ın azabına müstehak olanlar ise, zararlarının ne derece büyük olduğunu göreceklerdir. Çünkü bu dünyadaki hiç bir fayda, kazanç ve lezzet, ahirette sahip olunanların yanında bir değer taşımaz. Mevdudi

Yani, “şan şöhret ve dünyevî mal mülk için çabalamak yerine”: hiç kimsenin hatalardan ve haksızlıklardan uzak olmadığı, bu sebeple herkesin Allah'ın bağışlayıcılığına muhtaç olduğu gerçeğine vecîz bir işaret. (Karş. 24:31 ile ilgili not 41.)Gerçek müminleri karakterize eden tevazuun daha ileri bir şekli için bkz. 3:133-135. M.Esed

"Sabikuu" ifadesinin "koşuşun" şeklinde anlaşılması doğru değildir. Çünkü bu ifade burada, "dünyanın zenginlik ve lezzetlerini bırakarak asıl hedef ve genişliği yer ve gök kadar olan Cennetler için yarışınız" anlamındadır.
"Arduha ke ardi's-Sema" ifadesini bazı müfessirler "Arzın ve Semanın genişliği (eni) gibi" şeklinde anlamışlardır. Oysa bu kelime Arapça'da hem boy hem de en anlamında mecazen genişlik ifade eder. Örneğin, Kur'an'ın başka bir ayetinde "İnsanlar o gün uzun uzun (aridun) dualar eder" (Fussilet: 11) buyurulmuştur. Dolayısıyla bu ayet ile Cennetin boy ve eni anlatılmak istenmemiştir. Nitekim burada, "Cennetin, arz ve sema gibi geniş olduğu ifade edilirken, Ali İmran: 133'te "Genişliği göklerle yer arası kadar olan Cennet" şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu iki ayet birleştirilerek okunduğunda, insanın zihninde, Cennette bahçelerin ve bir çok mahallin olacağı ve insanoğlunun istediği yere gidebileceği şeklinde tasavvurlar oluşur. Öyle ki tüm kainat bir gezi yeridir adeta ve orada dünyadaki gibi engeller olmayacaktır. Yine dünyada insanların aya gitmek için yıllarca uğraşmaları gibi uğraşmaya gerek kalmayacaktır. Orada kainat insanoğlunun dilediği yere ve zahmetsiz gidebileceği bir gezi yeridir. Mevdudi

Bu âyetler, Allah'ın rahmet tecellilerini ifade etmesinin yanısıra, insanları da kurtuluşa erebilmeleri için akıllarını kullanmaya davet eden beyanname niteliğindedir.
16. âyetteki, Kalpleri Allah'ı anmak ve Hakk'tan gelen için ürpersin de, daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş, dolaysıyla kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır ifadesiyle, inananların Yahûdileşmemeleri gerektiğine işaret edilmektedir.
18. âyette konu, sosyal varlığın bekasını sağlayacak olan infak faktörüne getirilerek, Şüphesiz sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir ödünç verenler; kendilerine kat kat artırılacaktır. Onlar için çok şerefli bir ödül de vardır buyurulmuştur. Bu konu 10-11. âyetlerde açıklanmıştı.
19. âyette, Allah'a ve Elçisi'ne inanan kimseler; işte onlar, Rabb'leri nezdinde sıddîkların ve şehidlerin ta kendilerdir. Onlar için karşılıkları ve nûrları vardır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler de; onlar cahîm'in ashâbıdırlar buyurularak verilen müjde, Nisâ sûresi'nde de geçmiş ve orada ‘sıddîk’ ve ‘şehid’ kelimeleri ile ilgili detay sunmuştuk:
Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıddîklardan, şehidlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! Bu, Allah'tan bir lütuftur. En iyi bilen olarak Allah yeter. (Nisâ/69-70)
20. âyette, Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünüş, mal ve çocuklar konusunda bir çoğaltma yarışıdır buyurularak, dünya yaşamının geçiciliğine ve değersizliğine dikkat çekilmiştir:
Ve basit hayat [dünya hayatı], sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Âhiret yurdu] ise, takvâlı davrananlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? (En‘âm/32)
Ve bu iğreti yaşam, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı. (Ankebût/64)
Bu, onların, Allah'ın indirdiğini beğenmeyen kimselere, “Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyor. (Muhammed/26)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi?” Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi Ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir. (Âl-i İmrân/14-17)
Dünya hayatının misali, “Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Nihâyet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzleyin, ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiç bir şenlik yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir.” Biz âyetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. Ve Allah, selâm yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur. (Yûnus/24-25)
Rabb'lerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiç bir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrâhîm/18)
Ve sen onlara basit hayatın misalini ver: O [basit hayat], gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış, sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah her şeye muktedirdir. Mal ve oğullar, basit hayatın süsüdür. Bâkî [kalıcı] sâlihât ise, Rabbinin katında sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. (Kehf/45-46)
Ve şu küfretmiş olan kişilere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah'ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür. (Nûr/39)

21. âyetteki, Rabbinizden bir bağışlanmaya, Allah'a ve elçilerine inananlar için hazırlanmış, genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennete müsabaka yapınız ifadesiyle, dünyanın değersiz kazançları için değil, âhiretin sonsuz nimetleri için müsabaka yapılması tavsiye edilmiştir.

Âyette, cennetin genişliğinin, “gökle yerin genişliği gibi” olduğu ifade edilmiştir, ki bu, cennetin sınırını değil, insan aklının ötesinde bir genişliği, sonsuzluğu ifade eder:
Ve Rabbinizden bağışlanmaya, eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan, insanları affeden, çirkin bir hayâsızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyen, –Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?– yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyen muttakiler için hazırlanmış olan cennete koşuşun. Ve Allah, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] sever. (Âl-i İmrân/133-135)H.Yılmaz

İnsan iki boyutlu bir yaratıktır. Biri cimriliği, kötülüğü takip eden, bataklığa, çamura batan boyutu, diğeri de yaratılırken içine üflenen ruhla gelişmek, yükselmek ve mümkün olan en güzele ulaşmak isteyen boyutudur. İşte insan, yolunu tesbit etmek için bu iki zıt kutup arasında devamlı mücadele eder durur. Bu iki boyutu dengeleyecek güç ise, insanın iradesidir. Bu iki zıt kutbun mücadelesi sürecinde insan, kitabında kayıtlı olanları özgür iradesiyle tercih etmiş oluyor. İnsanın böylesi bir seçme özgürlüğüne sahip olduğuna inanması, ancak, Allaha ve O’nun çağrısına inanmakla mümkündür. M.Sağ

Yani, “yeryüzüne veya bütün insanlığa yahut münferit olarak herhangi birinize”: tabii yahut beşerî/insan-ürünü anî altüst oluş ve çöküşe; ve hastalıktan, ahlakî yahut maddî yoksunluktan doğan münferit sıkıntılara işaret. Yani, Allah'ın bir olayı dilemesi ve onu gerçekleştirmesi.  M.Esed

Böylece, ne vuku bulduysa vuku bulmak zorunda olduğunu -vuku bulmamasının mümkün olmadığını- çünkü onun Allah tarafından akıl-sır ermez planı uyarınca irade edildiğini bilmesi, gerçek bir mümini, karşılaşacağı her türlü iyi yahut kötü şeyi bilinçli bir tevekkül ile karşılamaya sevk etmektedir.Yani, durumlarının iyiliğini kendi üstünlüklerine veya “şansları”na bağlayanları. M.Esed

Bu noktada, ayetin nazil olduğu şartların gözönüne alınması gerekmektedir. O dönemde Müslümanlar kafirlerin tehdidi altında ve her yandan kuşatılmış olmanın meydana getirdiği bir halet-i ruhiye içindeydiler. Kafirlerin ekonomik boykotu sonucu perişandılar ve tüm Arabistan'da Müslümanlar zulüm altında inliyorlardı. Kafirler, Müslümanların bu halini, onların yanlış yolda olmalarının delili olarak kullanırlarken, münafıklar bu durumu istismar ederek, Müslümanların kalbine şüphe sokuyor ve böylece kendi şüphelerinin doğruluğunu ispatlamaya çalışıyorlardı. Öte yandan, ihlaslı müminler, bu musibetlere her ne kadar tahammül ediyorlarsa da, zaman zaman bu musibetlere dayanmak kendilerine zor geliyordu. İşte bu şartlar içerisinde bulunurlarken Allah Teâlâ, bu musibetlerin kendi bilgisi dışında olmadığını bildirerek onlara teselli vermiştir. Yani, tüm bunlar Allah'ın hikmeti ve herşeyi bilenin planı dahilindedir ve önceden yazılı Kitap'ta mevcuttur: "Sizleri bu safhalardan geçirmenin amacı, büyük bir görevi yüklenecek olmanızdandır. Dolayısıyla hazırlanmanız ve eğitilmeniz gerekmektedir. Çünkü bu eğitim olmaksızın, sizler o görevi yerine getiremez, kafirlere ve batıla karşı koyamazsınız." Mevdudi

Karş. 4:36'nın son cümlesi ve 37. ayetin tümü.Yani, meydana gelen her şeyin Allah tarafından irade edilmiş olduğunu kabul etmek istemeyenler. M.Esed

 Bu, münafıkların herkes tarafından bilinen karekterlerine işarettir. Görünüşte onların diğer Müslümanlardan pek farkı yoktur; zira onlar da kelime-i şehadet getirmişler ve Müslüman olarak kabul edilmişlerdi. Ancak bu kimseler ihlastan yoksun bulunduklarından dolayı, ihlaslı müminlerin tabi tutuldukları eğitim dışında kaldılar. Çünkü onlar biraz refaha kavuştuklarında ve çevrelerinden biraz itibar gördüklerinde, hemen kibirleniyorlardı. Ayrıca Allah'a ve Rasulü'ne iman ettiklerini söylemelerine ve o Rasul'ün tebliğ ettiği dini kabul etmelerine rağmen, mallarını sarfetmemeleri konusunda telkinde bulunuyorlardı.
Onlar başkalarına "malınızı niçin boş yere harcıyorsunuz?" diyorlardı. Şayet Müslümanlar böyle bir imtihandan geçmemiş olsalardı, altın ile curuf birbirinden ayrılmayacaktı. İlhaslı müminler ile münafıkların bir arada karışık olduğu bir toplumun, insanlığın önderi olacak bir makama gelmesi mümkün değildi. Nitekim bu mükemmel önderliğin bereketlerini, dünya, Dört Halife döneminde açıkça görmüştür.Yani, tüm nasihatlara rağmen Allah'ın dininde ihlaslı olmayan, Allah'a itaat etmeyen ve fedakarlıkta bulunmayarak, sapık yolda yürümeye devam eden kimselerden Allah müstağnidir, onlara ihtiyacı yoktur. O hamde layık olandır, iyi sıfatlarla muttasıf olanlardan razı olur, kötü sıfatlı kimseler ise O'nun iltifatına mazhar olamaz. Mevdudi

Bu âyetlerde, ekolojik bozukluklar, deprem, yangın, kıtlık, kuraklık salgın, hastalık, ekonomik kriz, iflas, ağrı ve hastalıklar, mal ve can noksanlığı, kaza-bela, hapis, sürgün, yenilgi gibi yeryüzünde ve insan bünyesinde vukû bulan tüm olumsuzluk ve musibetlerin Allah'ın kitabında olduğu beyân edilmektedir.

Âyetten açıkça anlaşıldığına göre kullara isâbet edecek her şeyin niçin isâbet edeceği, kullar üzülmesin ve şımarmasın diye önceden bildirilmiştir:
İsâbet eden her musibet, sadece Allah'ın izni ile [bilgisi çerçevesinde] isâbet eder. Kim Allah'a inanırsa, O [Allah] onun kalbini kılavuzlar. Ve Allah her şeyi en iyi bilendir. (Teğâbün/11)
İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rûm/41)
Şüphesiz Biz, emâneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık-yaygınlaştırdık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [bütünlüğün, kusursuzluğun, mükemmelliğin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihânet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zâlim ve çok câhildir. (Ahzâb/72)
Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isâbet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? Sana iyilikten-güzellikten isâbet eden şeyler, işte Allah'tandır. Sana kötülükten isâbet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. İyi bir tanık olarak da Allah yeter. (Nisâ/77-79)
Ve siz, Allah'ın bilgisi ile düşmanlarınızı doğrarken O [Allah], size olan vaadini doğru olarak gerçekleştirdi. Allah size sevdiğiniz şeyleri gösterdikten sonra zaafa düştünüz, o iş hakkında çekiştiniz ve isyan ettiniz. Sizden kimi dünyayı istiyordu, kiminiz de âhireti istiyordu. Sonra O [Allah] sizi, belâlandırmak [denemek] için onlardan geri çevirdi ve kesinlikle sizi bağışladı. Ve Allah mü’minlere karşı çok lütuf sahibidir. (Âl-i İmrân/152)
Ve size musibetten isâbet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. (Şûrâ/30)
Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Ve Biz, şüphesiz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevindi; eğer elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isâbet ederse de, o zaman görürsün ki şüphesiz o insan çok nankördür. (Şûrâ/48)
Onlar kendilerine, meleklerin gelmesinden veya Rabbinin emrinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar! Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Ve Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi. Bunun için, sonunda yaptıklarının kötülüğü [cezası] kendilerine isâbet etti. Alay edip durdukları şey de kendilerini kuşattı. (Nahl/33-34)
Ve kazandıklarının kötülükleri onlar için meydana çıkmış ve kendisiyle alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre sarmıştır. (Zümer/48)
Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri, kendilerine isâbet etti. Şunlardan o zulmetmiş olan kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isâbet edecektir. Ve onlar aciz bırakanlar değildir. (Zümer/51)
Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman da, onunla şımarırlar. Ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle kendilerine bir kötülük isâbet ederse, hemen onlar umutsuzluğa düşerler. (Rûm/36)
Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik/seni elçi olarak gönderdik). (Kasas/46-47)
Burada ifade edilmek istenen şudur: Herkese, başına gelecek şeyler daha evvel bir kitapla bildirilmiş, herkes uyarılmıştır; yani, ateşin yaktığı, suyun boğduğu… öğretilmiştir. Kim elini yakarsa, kendisi yakmıştır; “Kendim ettim kendim buldum” der teselli olur, üzülmez. İradesi dışında ateşe atılan yakılan kimse de, Allah'ın kendisini denediğini kabul ederek sabreder yine üzülmez:
Ve de kesinlikle Biz, sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenleri de müjdele! İşte onlar; Rabb'lerinden, birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir. (Bakara/155-157) H.Yılmaz

Burada kısa bir cümleyle özetlenen peygamberlerin misyonunu iyice kavramak gerekir. Peygamberlerin tümüne şu üç şeyin verildiği görülmektedir:
1) Beyyinat: Yani onların, Allah'ın gerçek peygamberleri olduğuna dair açık işaretler. Hakk'ın ve bâtılın ne olduğu ayet ve delillerle ispat edilmiş, ayrıca akide, ahlâk ve beşerî münasebetler konusunda doğru ve yanlış yolun özellikleri, açıkça ve hiç şüpheye mahal bırakmadan izah edilmiştir.
2)Kitap: İnsanoğluna, muhtaç olduğu hidayetin yolunu bulabilmesi için verilmiştir.
3) Mizan: Tartı yapıldığında hak ve bâtılın arasındaki farkı gösteren, düşünce, ahlâk ve muamelat konusunda ifrat, tefrit ve itidal noktalarını ortaya koyan ölçü.
Bu üç şeyin peygamberler ile birlikte dünyaya gönderilmesinin nedeni, onların bireysel ve toplumsal hayata adalet ve itidali hakim kılmaları içindir. Böylelikle onlar bir yanda, Allah'ın kulları üzerindeki haklarını, nefsinin insan üzerindeki haklarını ve muamelatta insanların birbirleri üzerindeki haklarını ortaya koyup, bunları hakkıyla uygularlar; diğer yanda bu ilkelere dayanarak, toplumda zulmü kökten kaldıracak şekilde sosyal hayatı düzenlerler. Toplumun her üyesinin kendi hakkını elde edebilmesi ve başkalarının hakkını verebilmesi için, kültürel, ahlâkî, ekonomik vs. her sahada ifrat ve tefritten uzak olarak dengeyi kurarlar. Başka bir ifadeyle peygamberlerin hedefi, dünyada kişisel ve sosyal anlamda adaleti tesis etmektir. Kişisel anlamda, herkesin hayatının adalet üzere inşa edilip, her ferdin düşünce, ahlâk ve münasebetlerinde mükemmel bir olgunluğa ulaşılmasıdır hedeflenen.
Sosyal anlamda ise, toplum hayatının adalet ilkeleri üzerinde tesis edilerek, fert ve toplum arasında, ruhsal, ahlâkî ve maddî refah bakımından çelişkilerin değil, uyumun sağlanmasıdır.
"Demir'in indirilmesi" demirin yaratılması anlamında kullanılmıştır. Sözgelimi Zümer Suresi'nin 6. ayetinde "Allah, hayvanları sekiz erkek, sekiz dişi indirdi (kıldı)" buyurulmuştur. Çünkü kâinattaki her zerreyi Allah yaratmıştır. Kur'an, bu yaratma işlemini zaman zaman "nâzil etti" şeklinde ifade eder.
Peygamberlerin misyonlarının açıklanmasından hemen sonra demirin indirilmesi zikredilmiş ve "onda kuvvet ve insanlar için faydalar vardır" denilmiştir. Bu ifade ile siyasi ve askeri kuvvete işaret edilerek, peygamberlerin sadece, "adaleti tebliğ" ile görevlendirilmedikleri ve bunun yanısıra adaleti fiilen uygulamaya geçirmekle de sorumlu oldukları kastedilmektedir. Böylece kuvveti elde ederek, adalet üzere kurdukları nizamı yıkmak isteyenleri ezebilmelidir.
Yani, Allah'ın, dinini galip kılabilmesi için yardıma ihtiyacı yoktur. O, bu düzenlemeyi insanoğlu için bir imtihan sebebi kılmış ki böylece insanlar bu imtihanı vererek ilerleyip yükselebilsinler. Aksi takdirde Allah için, Rasullerini kafirler üzerine galip kılmak çok kolaydı. Fakat böyle olsaydı, insanların peygamberlere iman etmeleri ne anlama gelecek ve Allah onları niçin mükafatlandıracaktı? Bu nedenlerden ötürü, Allah, dinini kudretiyle galip kılmak yerine, peygamberlerine, beyyinat, kitap ve mizan vererek, onları insanlara göndermiş, bunun yanısıra peygamberleri insanlara hak ve adaleti tebliğ etmeleri, zulüm v adaletsizlikten men etmeleri konusunda görevlendirmiştir. İnsanlar da dileyenin peygamberleri kabul etmesi, dileyenin de reddetmesi hususunda serbest bırakılmışlardır. Kabul edenlere, adalet nizamını tesis etmeleri, Rasul'e yardımcı olup, zulüm ve haksızlık düzeninin koruyucularına ve yöneticilerine karşı savaşmaları için çağrıda bulunulmuştur. Böylece Allah; insanlardan kimin hakkı kabul ettiğini, kimin zulüm ve adaletsizliğin devamı için çırpındığını, kimin hakkı kabul etmesine rağmen, hakk uğruna fedakarlıktan kaçındığını ve kimin Allah'ı görmediği halde, O'nun rızasını kazanmak, hakkı galip getirmek için canıyla, malıyla savaştığını, sonuçta bu imtihanı vererek istikbali için nasıl mücadele ettiğini görmek ister. Mevdudi

 Demir, bu Kur’an ayetinde dikkat çekilen elementlerden birisidir.Ayette demir için yarattık, var ettik değil de, özel olarak indirdik kelimesi mecazi olarak insanların hizmetine verilme anlamında düşünülebilir. Anncak kelimenin gökten fiziksel olarak indirme şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli bir bilimsel mucize içerdiğine tanık olmaktayız.Çünkü modern astronomik bulgular, dünyamızdaki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızların çekirdeklerinde üretilir.Nova veya süper nova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir mikdarı belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz patlar. Bu patlama sonucu içindeki demir bulunan gök taşları uzaya dağılır ve bir gök cisminin çekimine yakalanıp çarpana kadar boşlukta dolaşır.Gök taşları vasıtasıyla süper novalardan taşınarak, aynen ayette bildirildiği gibi dünyamıza indirilir.Bunun yanı sıra, demir suresi, demir elementinin bazı kimyasal özelliklerini sayısal ilişkilerle vermektedir. Hadid “demir” kelimesinin sayısal değeri, 26 olup, demir elementinin atom numarasına denktir. El Hadid (belli bir demir) kelimesinin sayısal değeri de 57 olup, demirin belli bir izotopunun atom ağırlığına eşittir. Demir adı verilen bu surenin de sıra numarası 57 olması, Kur’anı düzenleyenin bu durumdan haberli olduğunu gösterir. Mustafa SAĞ 

Lafzen, “onlar ile”.  -  42 Allah, insana doğru ile yanlış arasında ayırım yapma yeteneği vermesinin (ki bütün ilahî vahiylerin nihaî amacı budur) yanısıra, onu yeryüzündeki doğal kaynakları kendi yararına kullanma yeteneği ile de donatmıştır. Bu yeteneğin en göze çarpan sembolü, insanın bütün canlı varlıklar arasında yalnız kendisine özgü olan araç yapma becerisidir; ve her türlü araç yapımının -ve doğrusu, bütün beşerî teknolojilerin- başta gelen maddesi demirdir: yeryüzünde bolca bulunan ve hem yapıcı hem de yıkıcı amaçlar için kullanılabilen tek metal. Demirde mevcut olan “müthiş güç” (be’s şedîd), sadece savaş araçlarının yapımında değil, aynı zamanda, daha karmaşık bir şekilde, insanın, makineyi insan varoluşunun temeli sayan ve içinde taşıdığı karşı konulmaz dinamizmiyle insanın tabiat ile bütün derunî bağlantılarını koparan yüksek teknolojiyi geliştirme eğiliminde de kendini gösterir. Modern hayatın en bariz yüzünü oluşturan bu hızlanan makineleşme süreci, insan toplumunun temel yapısını tehdit etmekte ve böylece “ilahî rehberlik” kavramında anlamını bulan bütün manevî/ahlakî ve ruhî duyarlıkların giderek kaybolmasına sebep olmaktadır. Kur’an insanı bu tehlikeye karşı uyarmak için, yanlış kullanıldığı takdirde “demir”in taşıdığı potansiyel kötülüğü (be’s), başka bir deyişle, insanın teknolojik yaratıcılığının sarsıcı/yıkıcı hale gelerek, ruhsal bilincini gölgelemesine ve sonuçta bütün bireysel ve sosyal mutluluk imkanlarını yok etmesine yol açması tehlikesini -sembolik ve mecazî olarak- vurgulamaktadır.Allah, insana doğru ile yanlış arasında ayırım yapma yeteneği vermesinin (ki bütün ilahî vahiylerin nihaî amacı budur) yanısıra, onu yeryüzündeki doğal kaynakları kendi yararına kullanma yeteneği ile de donatmıştır. Bu yeteneğin en göze çarpan sembolü, insanın bütün canlı varlıklar arasında yalnız kendisine özgü olan araç yapma becerisidir; ve her türlü araç yapımının -ve doğrusu, bütün beşerî teknolojilerin- başta gelen maddesi demirdir: yeryüzünde bolca bulunan ve hem yapıcı hem de yıkıcı amaçlar için kullanılabilen tek metal. Demirde mevcut olan “müthiş güç” (be’s şedîd), sadece savaş araçlarının yapımında değil, aynı zamanda, daha karmaşık bir şekilde, insanın, makineyi insan varoluşunun temeli sayan ve içinde taşıdığı karşı konulmaz dinamizmiyle insanın tabiat ile bütün derunî bağlantılarını koparan yüksek teknolojiyi geliştirme eğiliminde de kendini gösterir. Modern hayatın en bariz yüzünü oluşturan bu hızlanan makineleşme süreci, insan toplumunun temel yapısını tehdit etmekte ve böylece “ilahî rehberlik” kavramında anlamını bulan bütün manevî/ahlakî ve ruhî duyarlıkların giderek kaybolmasına sebep olmaktadır. Kur’an insanı bu tehlikeye karşı uyarmak için, yanlış kullanıldığı takdirde “demir”in taşıdığı potansiyel kötülüğü (be’s), başka bir deyişle, insanın teknolojik yaratıcılığının sarsıcı/yıkıcı hale gelerek, ruhsal bilincini gölgelemesine ve sonuçta bütün bireysel ve sosyal mutluluk imkanlarını yok etmesine yol açması tehlikesini -sembolik ve mecazî olarak- vurgulamaktadır.Lafzen; “O'na ve Elçisine yardım edenleri”, yani Allah'ın ve Elçisinin yolunda yürüyenleri. Bunun anlamı, yalnızca Allah'ın maddî ve manevî nimetlerini doğru amaçlar için kullananların “gerçek müminler” olarak tanımlanabilecekleridir.Bkz. 2:3, not 3. M.Esed

Yani, insana doğru ile yanlışı ölçebileceği bir terazi vermek ve böylece onun adaletle davranabilmesini sağlamak için (bkz. önceki ayet). M.Esed

Burada, daha önce kendilerine beyyinat, kitap ve mizan verilen peygamberlerin gönderildikleri toplumlarda yayılmış bulunan kötülükler açıklanmaktadır.
Yani, kendilerine kitap verilen peygamberlerin tümü Hz. Nuh'un ve Hz. İbrahim'in zürriyetindendir.
Yani, isyan ederek, Allah'a itaat edenlerden ayrıldılar. Mevdudi

Bkz. sure 3, not 4.  - Rahbâniyye terimi, çoğunlukla bu dünya hayatında hiçbir değerin bulunmadığını iddia etmeye kadar varan ruhbanca bir hayat anlayışı ile mübalağalı bir zühdü (asceticism) -Hristiyanlığın ilk döneminin belirgin özelliği olan ama İslam'ın tasvip etmediği bir tavır- birleştirir (karş. 2:143 -“Sizin ölçülü ve dengeli bir toplum olmanızı istedik”- ve ilgili not 118).Yahut: “Onu kendileri uydurdu, [çünkü] Biz onu kendilerine emretmedik: [Biz onlara] sadece Allahın rızasını arama[yı emrettik]”. Bu her iki çeviri de aynı ölçüde uygundur ve birçok klasik müfessir tarafından da böyle değerlendirilmiştir. Benim kabul ettiğim çeviri, Sa‘îd b. Cubeyr ile Katâde'nin (her ikisi de Taberî ve İbni Kesîr tarafından kullanılmıştır) yorumlarına paralel düşmektedir.Yani, onların tümü onu doğru şekilde anlamış/müşahede etmiş değildir (Taberî, Zemahşerî, İbni Kesîr), çünkü zaman içinde onların çoğu -yahut, daha doğrusu, ilk zâhidlerden (ascetics) sonra gelenlerin büyük kısmı (Taberî)- Teslis ve Allah'ın Hz. İsa'da tecessümü doktrinlerini kabul etmek ve boş bir şekilciliğe saplanmak suretiyle bağlılıklarını bozdular (Râzî).Zımnen “ve rahmetimizden yoksun bırakılmışlardı”. M.Esed

Bu ayette din adamlarının dini nasıl tekeline aldığı ve ruhbanlığın icad edilmesi anlatılır. M.Sağ

 kelimelerinin her ikisi de hemen hemen aynı anlamlara gelmektedir. Ancak bu iki kelime birlikte kullanıldığında, "rafeten"; insanı, sıkıntı içinde olana yardım etmeye zorlayan şefkat ve merhamet hissidir. Nitekim Hz. İsa (a.s) çok yumuşak kalpli ve merhametli olduğu ve mahlukata karşı çok şefkatli davrandığı için, onun takipçileri de aynı şekilde Allah'ın yarattıklarına karşı yumuşak ve merhametli davranıyorlardı.
"Ruhbaniyet" korku anlamındadır ve R-H-B'den türemedir. Ayrıca "Rahbaniyet" de deriz. Rahip ise, "korkan kimse" demektir. Dolayısıyla "Ruhbaniyet", "korkan kimselerin yolu" anlamında kullanılır. Istılahî anlamıyla; korku dolayısıyla dünyaya sırt çevirmek, nefsin zaaflarından dolayı ormanlara, dağlara çekilebilme vs. olabilir.
iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Biz onlara ruhbanlığı farz kılmamıştık. Fakat Allah'ın rızasını aramak onlara farzdı." İkincisi, "Biz onlara ruhbanlığı farz kılmamıştık Fakat onlar Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla, bunu kendilerine farz kıldılar" Açıkça görülmektedir ki, her iki anlam da, ruhbanlığın gayri İslâmî bir davranış olduğuna ve hak dinlere nisbet edilemeyeceğine delalet etmektedir. Nitekim Rasulüllah (s.a) "İslâm'da ruhbanlık yoktur" (Müsned-i Ahmed), "Bu ümmetin ruhbanlığı Allah yolunda cihad etmektir" diye buyurmuştur. (Müsned-i Ahmed, Müsned-i Ebu Yâlâ). Yani bu ümmetin ruhani gelişimi dünyayı terketmekle değil, Allah yolunda cihad etmekle mümkündür. Dolayısıyla İslam ümmetinin fertleri fitnelerden korkmak orman ve dağlara çekilmek yerine fitne ve fesada karşı Allah yolunda mücahede ederek, fitne ve fesadı ortadan kaldırmak durumundadır. Nitekim bir sahabi "Ben tüm gece boyunca namaz kılacağım" derken, başka bir sahabi "Ben hergün oruç tutacağım", başka biri, "Ben hiç evlenmeyeceğim ve kadınlara yaklaşmayacağım" dediğinde, bu sözleri duyan Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki, ben içinizde Allah'tan en çok sakınanızım. Ancak ben oruç tutar, yemek de yerim, geceleri namaz kılar, uyurum da. Ben kadınlarla da evlerinim. Bu benim yolumdur ve benim yoluma uymayanlar bizden değildir." (Buhari, Müslim). Ayrıca Hz. Enes'in rivayet ettiğine göre Rasulüllah şöyle buyurmuştur: "Nefislerinize zulmetmeyin. Öyle ki bir grup nefislerini zorlamış ve Allah da bunu onlara zorlaştırmıştır. Onların kalıntılarını kilise ve manastırlarda görürsünüz" (Ebu Davud)
Yani, iki kez yanlışlık yapmışlardır. Birincisi; Allah'ın emretmediği bir şeyi nefislerine vacip kılmışlar, ikincisi; Allah'ın rızasını kazanmak uğruna nefislerine vacip kıldıkları şeyin hakkını da verememişlerdir.
Böylece öyle bir dalâlete düşmüşlerdir ki, Allah'ın azabını hak etmişlerdir. Bu noktada, izah ettiğimiz hususun iyice kavranması bakımından, Hıristiyanların ruhbanlık ile ilgili tarihsel gelişimlerine değinmek yararlı olacaktır.
Hz. İsa'dan (a.s) 200 yıl sonrasına kadar Hıristiyanlarda ruhbanlık yoktur. Ancak başlangıcından beri Hıristiyanlık, bünyesinde ruhbanlık gibi bir sapmanın doğmasına müsait bir takım özellikler taşıyordu. İnzivaya çekilmek, dünyaya sırtını çevirerek dervişler gibi yaşamak, hiç evlenmemek, aile hayatı kurmamak, ahlâken mükemmel olmak için çalışmak şeklindeki ruhbanlığın temel özellikleri ve bu tür eğilimleri, daha Hıristiyanlığın başlangıcında mevcuttu. Bilhassa, bekâr kalmak, Hıristiyanlıkta bir kutsallık kazanmıştı. Evlenmek ve çoluk çocuk sahibi olmak her ne kadar kiliseye hizmet edenler için uygun görülmüşse de, üçüncü asra girerken, bu tür eğilimler bir fitne şeklinde gelişmiş ve ruhbanlık adeta salgın bir hastalık gibi, yayılmaya başlamıştır. Bunun üç tarihsel nedeni bulunmaktadır.
a) Kadim müşrik toplumlarda, şehvet, çirkin ahlâk ve dünyaya aşırı derecede meyletmek o derece yayılmış bulunuyordu ki, Hıristiyan alimler bu zaaflara itidal ile karşı koyacaklarına, aynı şekilde aşırı bir tepki göstermişlerdir. Sözgelimi bu aşırılık kadının iffeti konusunda, kadın-erkek arasındaki münasebeti nikah olsa dahi kötü (necis) telakki edecek kadar ilerdeydi. Yine dünyaperestliğe o kadar şiddetle karşılık vermişlerdir ki, dünyada bir şeye sahip olmak, ah-lâktan yoksun olmak gibi günah kabul edildi. Yoksulluk ve dünyayı terketmeye eğilim göstermek, onlar nezdinde yegâne ölçü addedildi. Ayrıca, müşrik toplumlardaki şehvet ve lezzet düşkünlüğüne karşı çıkmak, dünya nimetlerinden nefsini faydalandırmamak, nefsi öldürmek ahlâken üstün bulunurken, kişinin kendi nefsine her türlü eziyeti yapması, ruhsal yücelişin ispatı sayıldı.
b) Hıristiyanlar güçlü oldukları düzenlerde, dinlerini yaymak hevesiyle, bu dini kabul eden toplumların revaç bulmuş inançlarını Hıristiyanlığa sokmaktan çekinmemişlerdir. Evliya olarak kabul edilen kimselere tapmak, eski tanrılara tapınmanın yerini alırken, Horus ve İsis putlarının yerine, İsa ve Meryem Ana putları, Romalıların ekin tanrısının (Saturnaia) yerine "Noel Baba" konulmuştur. Ayrıca önceki putperest dinlerde ilgi bulan üfürükçülük, muskacılık vs. gibi hurafeler, Hıristiyan din adamları tarafından deruhte edilmeye başlanmıştır. Böylece dünyadan elini eteğini çekip sefil, çıplak bir şekilde kuyu içlerinde yaşayan, dağlar arasında dolaşan derviş kimseler, halk nezdinde kutsal, ermiş, evliya imajı alırken, Hıristiyanlıkta ideal prototip olmuşlardır.
Bu kimselerin hikaye ve menkıbeleri, olağanüstü marifet ve kerametleri Hıristiyanlar arasında, bizdeki "Tezkiretul-Evliya" türü kitapları meydana getirmiştir.

c) Hıristiyanlıkta şeriatın belirli sınırları olmadığı gibi, tutarlı bir yolu da yoktur. Musevî şeriat terkedildiğinden ve Kitab-ı Mukaddes kamil bir yol göstericilik yapamadığından, Hıristiyan alimler, filozoflardan ve diğer milletlerin inançlarından etkilenerek dinlerine her türlü bid'atı sokmuşlardır. İşte ruhbanlık da bu bid'atlerden birisidir. Hıristiyan alim ve din adamları, bu düşünceyi kendi dinlerinin rahiplerinden, Hint Yogi ve dervişlerinden, kadim Mısır fakihlerinden, İran'daki Maniheistlerden ve Yunan filozoflarından etkilenerek ortaya koymuşlardır. Böylece nefsi tezkiye etmeyi ve ruhsal ilerlemeyi, Allah'a yakınlaşmaya vesile olarak kabul etmişlerdir. Bu dalalete düşen kimseler sıradan kimseler olmayıp, üçüncü asırdan, yedinci asra kadar (ki Kur'an bu asırda nazil olmuştur) batı ve doğuda önde gelen Hıristiyan din adamları, önder kabul edilmiş kimselerdi. (Saint Atanasius, Saint Bastil, Saint Gragory, Saint Nazianazin, Saint Craysistum, Saint Embroz, Saint Jerom, Saint Agustain, Saint Benedik, Büyük Gregory). Bu kimselerin tümü rahiptir ve Hıristiyanlığa ruhbanlığı sokup onu yayanlar da bunlardır.
Tarihi bilgiler, Hıristiyanlıkta ruhbanlığın öncülüğünü yapanın Sn. Antony (MS. 250-350) olduğunu bildirmektedir. Kendisi ilk Hıristiyan rahiptir ve Kayyum bölgesinde, bugün Darul-Meymun olarak bilinen Pespir'de ilk manastırı kurmuştur. İkinci manastır ise Kızıldeniz sahilinde Mar Antonius'ta kurulmuştur. Hıristiyan ruhbanlığının ilke ve esasları, Sn. Antony'nin ortaya koyduğu öğretiye dayanır. Onun öncülük etmesiyle Mısır'da ruhbanlık adeta bir çığ gibi büyüyüp, yayılmaya başlamış ve peşisıra rahip ve rahibelere her yerde manastır kurulmuştur. Bu manastırlar yaklaşık 3000 rahibi barındırabilecek kapasitededir. M.S. 325'te Mısır'da başka bir Aziz "Pahumius", rahib ve rahibelere 10 adet manastır yaptırmıştı. Daha sonra Şam, Filistin, Afrika, Avrupa ve diğer bölgelere kadar yayılmışlardır. Kilise, bu olayı önce şaşkınlık içinde izlemişti. Çünkü Kilise'ye göre, dünyaya sırt çevirmek, evlenmemek, mal sahibi olmamak ruhani ideal olarak tasvip görüyor ise de, rahiplerin düşündüğü gibi tüm bunlar günah sayılmıyordu. Ancak sonuçta, Sn. Atanasius (öl. 373), Sn. Bastil (öl. 379), Sn. Agustain (öl. 430) ve Büyük Gregory (öl. 609) gibi kimselerin gayretleriyle bu düşünceler meşruiyet ve resmilik kazanmıştır.
Ruhbanlık bid'ati ile ilgili bir takım hususlara değinmek istiyorum.
a) Kişinin bedenine eziyet etmesi, takva ölçüsü olarak kabul edildiğinden, rahipler kendilerine eziyet etmede adeta yarışıyorlardı. Hıristiyanların, azizlerin hayatını konu alan menakıb kitaplarında bu olaylar şöyle nakledilmiştir: İskenderiyeli Sn. Makarios, sürekli üzerinde 20 kiloluk yük taşırdı. 6 ay bataklıkta yaşadı, öyle ki zehirli sinekler, onun çıplak vücudunda ısırmadık yer bırakmamışlardı. Halefi (takipçisi) Sn. Yusavius şeyhinden de ileri giderek üzerinde devamlı 75 kiloluk yük taşımış ve 3 yıl kurumuş bir kuyu içinde yaşamıştır. Bu süre içinde ise, sadece kokmuş mısır yemişti. Sn. Besarius 40 gün dikenler üzerinde yatmış ve 40 sene sırtını yere koymazken, Sn. Pahamius ise, 15 sene (başka bir kaynağa göre 50 sene) sırtını yere koymamıştır. Sn. John 3 sene ayakta durmak suretiyle ibadet etmiş ve bu 3 sene içinde hiç oturmamıştır. Yalnız bazı zaman dinlenmek için duvara dayandığı olurdu. Ayrıca sadece pazar günleri kendisine sadaka verilen yiyeceği yerdi. Sn. Samius Astalit (390-449) Hıristiyanların büyük azizlerinden kabul edilirdi. O her paskalyanın 40 gün öncesinden başlayarak ağzına hiç bir şey koymazdı. Bir defasında tam bir sene tek ayağı üzerinde dikildi. Zaman zaman manastırından ayrılarak kuyu içinde yaşardı. En sonunda Şam'da Siman kalesinin yanında 60 fitlik bir sütun yaptırmış ve onun üstündeki sadece 3 fit'lik açık bir alan üzerinde yağmur, güneş, soğuk, sıcak altında 30 sene hiç aşağıya inmeden yaşamıştır. Yemeğini, müridleri sütunun tepesine merdiven ile çıkarak ona verirler pisliklerini temizlerlermiş. Daha sonra kendisini bir iple bu sütuna bağlamış ve kurtçuklar etini yemeye başlamış. Şayet bir kurtçuk onun yarasının üstünden düşerse, onu yerden alır ve yeniden yarasının üstüne koyarak, "Allah'ın verdiği rızkı yiyin" dermiş. Oldukça uzak bölgelerden gelerek bu şahsı ziyaret eden Hıristiyanlar, ölümünden sonra onu, Hıristiyanlığın en büyük ve kutsal azizi olarak kabul etmişler ve diğer aziz adaylarına bir örnek olarak göstermişlerdir.
O dönemde yaşayan azizler hakkında bu türden birçok menkıbeler anlatılmıştır. Bazılarının 30 sene hiç konuşmadıkları, ormanlarda ot, yaprak vs. yiyerek yaşadıkları, üzerinde sürekli yük taşıdıkları, hatta kendi bedenlerine uzuvlarını bağlıyarak işkence ettikleri, bazılarının hayvanların barındığı yerlerde, kurumuş kuyularda, eski mezarlarda yaşadıkları, yine bazılarının sürekli çıplak dolaşıp, vücutlarını saçlarıyla örttükleri, yürüyeceklerine, yerde yuvarlandıkları vs. nakledilmiştir. Ben şahsen, Sn. Katrin manastırında kemiklerle dolu bir kütüphane gördüm. Orada azizlerin kafatasları, el, ayak kemikleri ve hatta cam muhafazalar içinde iskeletleri teşhir ediliyordu.
b) Bu kimselerin bir diğer özelliği, sürekli pislik içinde yaşamak ve temizlenmekten şiddetle kaçınmaktır. Çünkü yıkanmayı ve suyun bedene dokunmasını takva ile bağdaştıramıyorlar, bedenin temizlenmesinin, ruhun pislenmesi demek olduğuna inanıyorlardı. Sn. Atannasius, Sn. Atony'nin ömrü boyunca ayaklarını yıkamadığını öğünerek yazar. Sn. Abraham Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra, 50 sene ayaklarını ve yüzünü yıkamamıştır. Yine meşhur rahibe Bakire Silviya, tüm hayatı boyunca parmakları dışında hiç bir yerine su dokundurmamıştır. Bir manastırdaki 130 rahibenin, hiç bir zaman ayaklarını yıkamadıkları ve banyo adını duysalar ürperdikleri övünçle kaydedilmiştir.
c) Hıristiyan ruhbanlığı, evliliği ve aile hayatını fiilen haram kılarak, acımasızca nikah bağlarını koparmıştır. Öyle ki 4. ve 5. asırlarda "bekâr kalmak" en yüce ahlâkî erdemlerden biri olarak kabul ediliyordu. Onlara göre iffetli olmanın anlamı, cinsel ilişkiden kaçınmak ve evlenmemekti. Hatta nikahlı olsalar bile kadın-erkek ilişkisi onların iffet telakkilerine tersti. Çünkü pâk ve temiz bir ruhsal terakki, nefsi öldürmeyi gerekli kıldığından, lezzet ve zevklerden uzak kalınmalıydı. onlara göre, maddi istekleri yok etmek, insanın hayvanî arzularını öldürmek demekti. Dolayısıyla lezzet ve günah aynı şeylerdi. Öyle ki, bir şeyden memnuniyet duymak, hoşlanmak, Allah'ı unutmak anlamına geliyordu. Bu yüzden Sn. Bastil, gülmeyi ve tebessüm etmeyi daha yasaklamıştır. Yine aynı nedenler dolayısıyla bir erkek ile kadının evlenmesi kötü bir fiil olarak kabul görüyordu. Rahipler için değil evlenmek, bir kadının yüzüne bakmak bile günahtı. Nitekim bir kimse evliya veya rahip olmak istiyorsa hanımını terketmek zorundaydı. Aynı husus erkekler gibi kadınların zihinlerine de yerleştirildi. Yani, şayet onlar da semavi saltanatın içine girmek istiyorlarsa, hiç evlenmemelidirler veya evli iseler kocalarından ayrılmalıdırlar. Sn. Jerom gibi ünlü Hıristiyan bir alim şöyle diyor: "Şayet bir kadın İsa uğruna bakire kalır ve ömrü boyunca evlenmezse, o artık İsa'nın gelini olur. O kadının annesi de Tanrı'nın yani İsa'nın kayınvalidesi olma şerefine erer." Yine Sn. Jerom bir başka yerde, "İffetin kılıcıyla evliliğin ipini kesmek, bu yolun yolcusu için ilk şarttır" demektedir. Böyle bir talimatın evli bir kadın ile erkek üzerindeki ilk etkisi, onların mutlu evliliklerinin son bulması şeklinde tezahür etmekteydi. Çünkü Hıristiyanlıkta boşanmak sözkonusu olmadığından, kadın ve erkek ayrı kalmak zorundalardı. Örneğin iki çocuk babası olan Sn. Nilus, ruhbanlığın etkisi altına girdiğinde, karısını ağlar bir halde bırakarak ondan ayrılmıştır. Sn. Amman zifaf gecesinde, karısına iffet üzerine va'zetmiş ve sonunda her ikisi de hayatları boyunca ayrı yaşamak konusunda anlaşmışlardı. Sn. Abraham ise, daha ilk gece karısını bırakarak kaçmıştır. Aynı davranışı Sn. Alex'de yapmıştır. Öyle ki Hıristiyanların Aziz menkıbelerini anlatan kitapları, bu tür örneklerle doludur.
Kilise, ilk üç asır süresince bu şiddetli ve aşırı tutumun karşısında olmuştur. Nitekim bu zaman boyunca bir kimsenin papaz olabilmesi için, bekarlık şartı aranmıyordu. Yahut papaz olmadan önce evli olan bir kimsenin, hanımı ile birlikte hayatını sürdürmesinde bir mahzur görülmemişti. Ancak papaz olduktan sonra evlenmeye izin yoktu. Ayrıca dul bir kadınla evlenen, iki karısı veya cariyesi olan bir kimse de papaz olamazdı. Bu düşünceler 4. asra kadar yavaş yavaş o derece kök salmıştır ki, kiliseye hizmet edenlerin evlenmeleri çok kötü bir davranış olarak görülmeye başlanmıştır. M.S. 362'de, Gingira konsülünün son meclisinde bu tür düşünceler (ruhbanlık) dine aykırı kabul edilirken, çok kısa bir zaman sonra, M.S. 386'da Roma konsülünde tüm papazlara evlilik hayatından uzak kalmaları tavsiye edilmiştir. Bir sene sonra Papa Serikius, papazların evlendikleri ya da evli olup hanımlarıyla ilişkilerini sürdürdükleri takdirde azledilmelerini bildiren bir emirname çıkarmıştır. Sn. Jerom, Sn. Embruz, Sn. Ağustiun gibi ileri gelen Hıristiyan alimler de bu emirnameyi kesinlikle onaylamışlardır. Az çok muhalefetin sonunda ise, Batı kiliselerinde titizlikle uygulanmaya geçilmiştir. Bu dönemde, papazların eşleriyle ilişkilerini sürdürmeleri ile ilgili şikayetlerin dinlenmesi için meclisler tertiplenmiştir. Zira yeni çıkan kanuna göre, papazların bu davranışı artık gayrimeşru idi. Bu tür yeni çıkan problemleri çözüme kavuşturmak ve ıslah etmek amacıyla, evli olan papazların açık yerlerde yatmalarını öngören ve karılarıyla yalnız kalmalarını engelleyen yasalar çıkarmıştır. Hatta bir papazın hanımıyla görüşebilmesi için, onlarla beraber en az iki kişinin daha bulunması şart koşulmuştur. Sn. Gregory, bir papazın hanımından 40 yıl ayrı yaşadığını ve öyle ki hanımı, ölümü anında yanına geldiğinde, ona "benden uzak dur" dediğini övünçle nakleder.
d) Ruhbanlığın en korkunç yönü sıla-i rahmin kökünü kazımak istemiş olmasıdır, onlar insanlardaki, anne, baba, kardeş ve evlat sevgisini yok etmeye çalışmışlardır. Bu Hıristiyan azizler, çocukların anne, baba ve kardeşlerine, anne ve babasının çocuklarına sevgi duymasını günah saymışlardır. Onlara göre, ruhsal yüceliş için bu duygu ve ilişkilerin ortadan kaldırılması gerekir. Nitekim Hıristiyanların kendi azizleriyle ilgili menkıbelerinde, bu mukaddes ilişkilerin nasıl parçalandığına, insanlara din adına nasıl zulmedildiğine dair korkunç hadiseler anlatılır. Örneğin rahip Evagirius, anne ve babasını terkedip, yıllarca çöllerde dolaşmış ve anne babası onun hasreti içinde çırpınıp durmuştur. Yıllar sonra anne ve babasından gelen mektuplar kendisine ulaştığında, "onları okuduktan sonra insanî duyguları uyanır korkusuyla" daha mektupları açmadan ateşe atmıştır. Sn. Thedoros'un annesi ile kızkardeşi, pekçok papazdan aldıkları referans mektuplarıyla, Sn. Thedoros'un kaldığı manastıra gitmiş, oğul ve kardeşlerini bir kez olsun görmek üzere müracaatta bulunmuşlardır. fakat Sn. Thedoros onlarla görüşmeyi reddetmiştir.
Sn. Markus'un annesi ise, oğlunun kaldığı manastıra giderek, oradaki piskopostan binbir rica ile oğlunu görmek için izin almış, ayrıca piskoposa, kendisiyle görüşmesi için, onu ikna etmesini istemiştir. Sn. Markus ise annesi ile görüşmeyi reddetmiş, ama piskoposun emrini yerine getirmek amacıyla, kıyafetini değiştirip, gözlerini kapatarak annesinin karşısına çıkmıştır. Böylece annesi oğlunu tanımadığı gibi oğlu da annesini görmemiştir. Bir başka aziz Sn. Poemin ve altı kardeşi, Mısır'da bir manastırda kalırlarken, yıllar sonra anneleri oğullarının adresini bulur ve onları görmek için manastıra gelir. Çocuklar ise annelerini uzaktan görünce kaçarlar ve hücrelerine girerler. Kadıncağız ise yere oturarak ağlar ve şöyle der: "Ben sadece sizlerin yüzünü bir kez olsun görmekten başka bir şey istemiyorum. Bu isteğimin size ne zararı var? Ben sizlerin annesi değil miyim?" Ancak bu saygıdeğer azizler (!) yine de kapıyı açmayıp, kapıların ardından şöyle bağırırlar: "Biz seni Allah huzurunda göreceğiz." Bundan daha korkunç bir olay da şudur. Sn. Simeon Stylites, anne ve babasını terkederek, 27 yıl ortadan kaybolur. Babası üzüntüsünden vefat eder, ama annesi hayattadır. Bu azizin şöhreti dolayısıyla, annesi onun nerede olduğunu duyar. Oğlunu görmek için ta uzaklardan kalkarak manastıra gelen bu zavallı kadıncağız, orada manastıra kadın ayağının basamayacağını öğrenir. Piskoposa, içeri girmese bile, hiç olmazsa oğlunu dışarı çıkarması ve bir kez olsun yüzünü görmesine izin vermesi için yalvarır. Ancak Allah'ın o aziz kulu (!) annesini görmeyi kesinlikle reddeder. 3 gün 3 gece kapının önünde bekleyen zavallı kadıncağız ise, orada vefat eder. Daha sonra Aziz hazretleri (!) manastırdan dışarı çıkarak, annesi için ağlar ve onun affedilmesi için dua eder.
Hıristiyan azizleri (rahipleri), kızkardeşlerine ve hatta çocuklarına da aynı şekilde davranmışlardır. Nitekim zengin bir kimse olan Mathius, Hıristiyan ruhbanlığının etkisi altına girdikten sonra, 8 yaşındaki biricik oğlunu da alarak, manastırda inzivaya çekilir. Manastırda, onun ruhsal bakımdan terakki edebilmesi için evlat sevgisini kalbinden atması gerekli görüldüğünden dolayı, ilk olarak onu oğlundan ayırırlar. Daha sonra o masum çocuğa türlü türlü eziyetler ederek, babasına çocuğunun çektiği eziyetleri seyrettirirler. En sonunda manastırın piskoposu ona oğlunu götürüp nehre atması için emir verir ve o da bu emri kabul edip, oğlunu nehre atacak iken, rahipler çocuğu elinden alırlar. Böylece onun artık Allah'ın dostu (velisi) olduğu anlaşılmıştır.
Hıristiyan ruhbanlığına göre şayet bir kimse, gerçekten Allah'ın sevgisine mazhar olmak istiyorsa, o dünya ile ilgili tüm bağlarını (anne, baba, çocuk, kardeş, vs.) koparmak zorundadır. Nitekim Sn. Jerom, "yeğenin boynuna sarılsa, annen "sütümü helal etmem" dese, baban sana mani olmak için kendini yolun üstüne atsa, onu ezmek pahasına Haç sancağına doğru yürümekte tereddüt etme" demektedir.
Yani ona göre merhametsizlik takva demektir. Yine Sn. Gregory şöyle yazar: "Bir genç rahip kalbindeki, anne-baba sevgisini yok edemediği için, bir gece manastırdan ayrılıp anne ve babası ile görüşmüştür. Bunun üzerine Allah, kendisini öyle bir cezalandırmıştır ki, o, manastıra döner dönmez vefat etmiştir. Hatta gömmek istediklerinde toprak onu kabul etmemiştir. Ne zaman kabre koysalar, kabri onu dışarı fırlatmıştır. Sonunda ise, Sn. Benedit onun göğsüne bir şey yerleştirdikten sonradır ki, kabri onu kabul etmiştir." Yine aynı kimse, annesine olan sevgisini kalbinden atamadığı için, bir rahibenin ölümünden sonra üç gün azap çektiğini ve bir azizin akrabaları dışında hiç kimseye acımasız davranmadığını yazmaktadır.e) Hıristiyan ruhbanlığı, kişinin en yakın akrabalarına acımasızca davranmayı, merhametsiz ve katı kalpli olmayı bir ibadet haline getirmiştir. Bu tür davranışları ibadet olarak kabul etmelerinden ötürü, insani duyguları, merhamet hisleri körelmiştir adeta. Öyle ki, aralarındaki mezhep ihtilafları dolayısıyla, birbirlerine işkence etmişler ve muhaliflerine acımasızca davranmışlardır. 4. asra gelene kadar Hıristiyanlar o kadar çok parçaya ayrılmışlardır ki, Sn. Agustos, kendi döneminde 88 fırka olduğunu ve bunların birbirlerinden şiddetle nefret ettiklerini kaydetmiştir. Bu şiddetli nefreti rahipler yaymaktaydı ve birbirlerine karşı nefret ateşini körükleyen bu kimseler Hıristiyanlığı mahvedenlerin öncüsüydüler. İskenderiye, bu Hıristiyan fırkaların, çeşitli grupların merkeziydi ve çok şiddetli mezhep çatışmalarına sahne olmuştu. Örneğin Arian fırkası, papaz Atanasius'un fırkası üzerine saldırmış ve onların manastırındaki rahibeleri dışarı çıkararak, çırılçıplak soymuşlar, dikenli çalılarla onları dövmüşlerdir. Daha sonra da bedenlerini ateşle közleyerek onları inançlarından vazgeçirmeye zorlamışlardır. Katolikler Mısır'a hakim olduklarında ise, aynı muameleyi onlar da Arian fırkası mensuplarına yapmışlardır. Hatta kuvvetli bir ihtimale göre Arian fırkası lideri Arius'u da onlar zehirlemişlerdir. Ayrıca İskenderiyye'de bir defasında Sn. Ciyrl'in müridleri ayaklanarak, muhalif fırkaya mensup bir rahibeyi yakalamışlar, kendi manastırlarına götürüp, onu katlettikten sonra vücudunu parçalamışlar, ve parçalarını da ateşe atmışlardır. Roma'daki durum da, bundan farklı değildi. M.S. 366'da papaz Liberius'un vefatı üzerine, iki ayrı grup, onun yerine kendi aralarında aday göstermişler ve bu yüzden ki grup arasında çok şiddetli çatışmalar meydana gelmiştir. Öyle ki sadece bir kiliseden bir günde 137 cesed taşınmıştır.
f) Dünyaya sırt çevirmek, derviş olmak vs. gibi iddialarına rağmen kilise, servet, mal ve mülk elde etmeden de geri kalmamıştır. 5. asrın başında bile, Roma'da, Papa, krallar gibi sarayda oturuyordu. Şehirde dolaşmaya çıktığı zamanlar, bir kraldan daha az debdebe ve şatafatlı değildi. Sn. Jerom kendi döneminde (4. asrın son zamanlarında) papa ve papazların verdikleri davetlerin valilerin verdiği davetlerin yanında bir hiç mesabesinde olduğundan şikayet eder.
Nitekim 7. asra gelindiğinde (Kur'an'ın nazil olduğu asır) manastır ve kiliselerde servet bir sel gibi akıtılmaktaydı. Halkın zihnine, bir kimse en büyük günahı işlemiş olsa bile, azizlerin kabirlerinde, manastırlarda veya kiliselerde bir kurban adarsa günahının affedileceği düşüncesi yerleştirilmiştir. Tabii ki böylece ruhbanların kendisinden kaçtıkları dünya, onların ayağına gelmiş oldu. Ancak meselenin en kötü yanı, ruhbanlığın halk nezdindeki kutsallığını bilen birçok kurnaz kişinin derviş kılığına girerek, rahipler sınıfına dahil olmasıdır. Bu kurnaz kişiler, dünyayı terketmek bahanesiyle öyle bir servet elde etmişlerdir ki, dünyaperestleri dahi geride bırakmışlardır.
g) İffet hususunda ruhbanlık, fıtrata karşı savaş açtığından ötürü çok büyük bir hezimete uğramıştır. Nefislerini öldürmek adına, bazı riyazet ve çileler için rahip ve rahibeler manastırlarda bir yerde kalırlar ve bazen -riyazet heyecanından (!) olsa gerek- kendilerini ispat için birlikte aynı yatağa girerlerdi. Meşhur rahip Sn. Evagrius, Filistin rahipleri hakkında övünçle şunları yazmaktadır: "Onlar nefisleri üzerinde öyle bir kontrol sahibidirler ki, rahip ve rahibeler birlikte yıkanırlar. Rahipler, rahibeleri çıplak olarak görmekten, onlara dokunmak hatta onları kucaklamaktan bile etkilenmezler. Çünkü fıtratları onların iradelerini yenemez. Gerçi yıkanmak onlara göre kötü bir şeydi ama onlar nefislerini öldürmek ve ibadet kastıyla yıkanıyorlardı." Filistin manastırlarının sonu hakkında ise, Nyssa'lı Sn. Gregory (öl. M.S. 326) manastırların genelevi haline geldiğini yazmaktadır. Görüldüğü gibi, fıtrata karşı savaş açanlardan, fıtrat muhakkak intikamını almaktadır. Ruhbanlar da fıtrata karşı savaş açtılar ve 8. asırdan 11. asra kadar Hıristiyanlık Tarihi, kendilerinin kara bir lekesi olacak ölçüde ahlâkî bataklığa düştüler. 10. asırda İtalyan bir papaz, şöyle yazmaktadır: "Şayet kilise ve manastırlardaki din adamlarını kötü ahlâktan yargılayacak olsak, gençlerin dışında hiç bir din adamı ceza almaktan kurtulamaz. Yine gayri meşru çocukları kilise hizmetinden men etsek, kilisede hizmet edecek genç kalmaz." Ortaçağ yazarlarının eserleri, rahibe manastırlarının genelev haline gelmesiyle ilgili şikayetlerle doludur. Öyle ki, gayri meşru doğmuş çocuklar yüzünden cinayetler işleniyor, kilisenin din adamları ve papazlar kendilerine haram olan kimselerle bile cinsel ilişkilerde bulunuyorlardı. Fıtrata aykırı suçlar oldukça yaygınlaşmış, kilisede günah çıkarmak adeti ahlâksızlığa yol açmıştı.
Ancak tüm bu bilgiler gözönüne alındığında, Kur'an'ın, "Ruhbanlığı kendileri uydurdular ama ona gereği gibi de uymadılar" şeklindeki ayetinin doğru anlamı kavranabilir. Mevdudi

Bu âyetlerde, Allah'ın rahmeti gereği insanlar için yaptıklarının bir bölümü; yukarıda konu edilen, musibetlerin kitapta yer alışı beyân edilmektedir. Buna göre Allah, insanların dünya ve âhirette kendilerini musibetlerden koruyabilmeleri için onlara iyiyi-doğruyu, yararlıyı-zararlıyı öğretecek apaçık kitabı, kitabın içinde de insanları dünya ve âhirette tüm musibetlerden kurtaracak ilkeleri indirdiğini ve elçi gönderdiğini bildirmektedir. Burada, elçiliğin misyonun da ortaya konulmuştur.
Âyetten açıkça anlaşıldığına göre elçilerin görevi, sadece tebliğ edip kenara çekilmek değil; ilâhî ilkeleri yaşatmak için organize olmak, Allah'tan gelen ilkeleri hayata geçirerek insanları zulümden, kargaşadan, kan dökmekten kurtarmak, mutlu ve huzurlu yaşamalarını sağlamaktır.
25. âyetteki, Allah'ın, Kendisine [dinine] ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için ifadesiyle, inananların Allah'ın dininin yayılmasında görev almaları gerektiğine işaret edilmiştir.

Öyleyse her mü’min, Allah'ın dininin yayılması için yardımcı olmak durumundadır, ki böylece Allah da onlara yardım eder:
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)
Sonra Îsâ, onlardan inkârcılıklarını sezince, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” dedi. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz, biz Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol. Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” dediler. (Âl-i İmrân/52-53)
Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu Îsâ havarilere, “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Sonra da Biz inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı destekledik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)
DEMİR
Biz, kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan demiri de indirdik buyruğunda zikri geçen demirin indirilmesi, iki şekilde anlaşılabilir:
A) Demirin indirilmesi, –Zümer/6'daki gibi– “demirin yaratılması” anlamına alınabilir:
O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık/hâkimiyet] yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Zümer/6)
B) Demirin indirilmesi, “demirin gerçekten indirilmesi” anlamına alınabilir.
Zira dünyadaki mevcut demirin yer küreye sonradan; uzaydaki diğer gök cisimlerinden indirildiği biliniyor. Bu durumda Kur’ân'ın evrensel bir mucizesi daha ortaya çıkmış olur.
Kur’ân'da geçen inzâl fiili, genellikle dünya dışından yapılan indirme ve gelişleri ifade eder. İnzâl fiili, dünyadaki bir yaratılışın dünya dışındaki oluşumlar sayesinde meydana geldiğini anlatır. Dünyanın ilk sıcaklığı demirin oluşumuna uygun değildir. Hatta güneş tipi orta büyüklükte yıldızlar bile demirin üretimi için yeterli ısıya sahip değildir. Bu yüzden demir, sırf dünyaya değil, güneş sistemine bile indirilmiştir [inzâl edilmiştir]. Şu anda dünyada var olan demir, güneş sistemine yüksek ısılı yıldızlardan gelmiştir. Kur’ân'ın demirin oluşumunu anlatırken inzâl fiiliyle “indirilme” olayına dikkat çekmesi mucizevî niteliktedir.
Demir dünya üzerindeki üçüncü en yaygın elementtir ve yer kabuğunun % 5'ini oluşturur. Demir elementi, dünyada bu kadar fazla miktarda bulunmasına karşın, demirin oluşumu dünya dışında gerçekleşmiştir. Modern astronomik bulgular, dünyadaki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan geldiğini ortaya koymuştur.
Âyette demir, “kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar bulunan” diye nitelenmiştir. Gerçekten demir, insanın iğneden otomobile, ondan devasa yapılara her türlü kişisel, ziraî, sınaî, askerî gereksinimin temel maddesidir. Kükürt ve oksijen gibi metallerle kolayca birleşir. Başka herhangi bir metalden çok daha büyük miktarlarda, alaşımlarda kullanılır. En yararlı ve ucuz metallerden biri olan çelik de demire küçük bir miktar karbon katılmasıyla elde edilir. Tüm bitkilerin, hayvanların ve insanların, yaşamak için demire ihtiyaçları vardır. İnsanlarda en büyük demir yüzdesi, kırmızı kan hücrelerinde bulunur. Hemoglobinin temel bölümlerinden birini oluşturur. Kaslarda ve dokularda, küçük miktarlar hâlinde bulunur. Demirin tıptaki en önemli kullanım yeri, hipokromik kansızlıkların tedavisindedir. Demir eksikliği durumu, hemoglobin oluşumunu engeller ve kırmızı kan hücrelerinin öteki işlevlerini yerine getirmesini de güçleştirir. Çok sayıdaki demir bileşiklerinden herhangi biri tedavide kullanılabilir. Dünyada altının yokluğu, kimseye bir zorluk çıkarmaz, ama demirin yokluğu insanın belini büker.

MİZÂN

Âyette geçen mizan, “adalet ilkeleri”dir. Bu hususa şu âyette işaret edilmiştir:
Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakkla indiren Zat'tır. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Sâ‘at [kıyâmet] çok yakındır! (Şûrâ/17)
Bu paragrafta, Uydurdukları ruhbânlık; onu, onların üzerine Biz yazmadık. Sadece Allah rızasını kazanmak için (ortaya çıkardılar) ifadeleriyle dikkat çekilen dikkat çekilen ruhbânlık üzerinde biraz durmak istiyoruz.
RUHBÂNLIK
الرّهبان [ruhbân] sözcüğü, رهبة [rehbet], رهب [rühb] ve رهب [rehb] köklerinden türemiştir. Sözcüğün kök anlamı “korkmak” demektir. Kullanıldığı âyetler dikkate alındığında sözcüğün, “mutlak korku” anlamında olmayıp, “sakınmayla, tedbirli ve ihtiyatlı olmayla, tedirginlikle birlikte korkma” anlamında olduğu anlaşılır. Sözcük anlamıyla Kasas/32 [الرهب /er-rehb], Haşr/13 [رهبة /rehbeten], Enbiyâ/90 [reheben], A‘râf/154 [ترهبون /türhibûne], Bakara/40 [فرهبون /ferhebûnî], Nahl/51 [ferhebûni], Enfâl/60'ta [ترهبون /türhibûne] yer alır.
İsm-i fâili olan râhib sözcüğü, “sakınmayla, tedbirli ve ihtiyatlı olmayla, tedirginlikle birlikte korkan, çekinen kimse” demek olup çoğulu رهبان 'dır [rahbân-ruhbân'dır] ve رهبانيون 'dur [ruhbâniyyûn'dur]. Bu durumda ruhbânlık, “çekingen bir hayat sürme” demektir.
KAVRAM OLARAK RUHBÂNLIK
Ruhbânlık, “daha fazla ibâdet, daha fazla zühd hayatını seçmek” demektir. Genel anlamda, “dünyadan el-etek çekmek, ibâdet ile meşgul olmak”tır. Ruhbânlar bu anlayışla, evlenmeyi hoş görmez ve dünya işlerine önem vermezler, akıllarınca rûhu yüceltmeyi ön planda tutarlar.
Kur’ân-ı Kerîm, dinde ruhbânlığı, yani dini daha iyi yaşamak için bir tarafa çekilmeyi, nefsi en doğal ihtiyaçlardan bile mahrum etmeyi icat edenleri ve bunu sürdürenleri tenkit eder:
Sonra, bunların izinden ardarda elçilerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'yı da arkalarından gönderdik; kendisine İncîl'i verdik ve o'na uyan kimselerin kalplerine bir şefkat ve merhamet kıldık. Uydurdukları ruhbânlık; onu, onların üzerine Biz yazmadık. Sadece Allah rızasını kazanmak için (ortaya çıkardılar). Sonra da buna gereği gibi riâyet etmediler. Sonra da Biz, onlardan iman eden kimselere karşılıklarını verdik. Onlardan pek çoğu da fâsıklardır. (Hadîd/27)
Ey iman etmiş kişiler! Kesinlikle, hahamlardan, rahiblerden bir çoğu insanların mallarını hakksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve kesinlikle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar; hemen olara acıklı bir azabı müjdele! (Tevbe/34)
Ruhbânlık, târihî akış içerisinde Hristiyan din adamlarının daha iyi teşkilatlanmalarını ve daha etkin çalışmalarını sağlayan bir kurum hâline gelmiştir. Hristiyan geleneğinde özel bir sınıf olan, din konusunda özel yetkileri bulunan Ruhbânlar, dini temsil eder ve din adına karar verirler. Kur’ân'ın ifadesiyle onlar kendilerini ilâhlık ve rabblık makamına çıkartan kimselerdir. Kendilerine de, “Rûhânîler” de denilen bu kimseler, Allah ile kullar arasında aracı durumundadırlar.
Câhil zümreler, rûhbânlara hakk etmedikleri nitelikleri yakıştırdılar ve onların din adına söylediklerini itirazsız kabul ettiler. Kur’ân bu hususa şöyle işaret eder:
Onlar, Allah'ın astlarından bilginlerini, rahiblerini ve Meryem oğlu Îsâ'yı kendilerine rabbler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan ilâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/31)
Ruhbânlar, halka bir şeyi emrettikleri, haram ya da helâl kıldıkları zaman insanlar bunu kabul eder ve Allah'ın o konudaki hükmünü düşünmezler. Bu gibi insanlar Allah'ın dinine ve hükümlerine değil, kişilere tâbi olurlar; Allah'a rağmen onların peşine düşerler. Bu ise, İslâm'ın şirk saydığı sapık bir inançtır.
İslâm'ın ilk yıllarında Müslümanlara karşı iyi davranan rahibler Kur’ân'da övülmüştür:
Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/82)
İslâm'da ruhbânlık ve ruhbanlığa ihtiyaç yoktur. Müslümanlar daha iyi ibâdet edebilmek için bir köşeye çekilmek durumunda olmadıkları gibi, mübah olan şeyleri kendilerine haram da kılamazlar. Bilakis, dinlerini hayatın akışı içerisinde toplumla beraber doğal bir şekilde yaşarlar.
İslâm'da ruhbân sınıfı da yoktur. Bütün Müslümanlar din önünde eşittir. Hiç kimsenin din adına bir ayrıcalığı olmadığı gibi, hiç kimsenin başkalarını İslâm'a kabul etme, İslâm'dan çıkarma veya günahını bağışlama yetkisi de yoktur.
Kimi Müslümanların, hocasını, üstadını, şeyhini veya liderini dinin temsilcisi sayması, onların her dediğini dini bir emir gibi algılaması ve onların masum ve lâyüs’el olduklarına inanması ise, Hristiyanlardaki sapıklığın Müslümanlardaki yansımasıdır.
Takvâ, İslâmî ölçüler içerisinde yaşanmalıdır. İfrat ve tefrit, telafisi mümkün olmayan zararlar getirir, kişiyi şirke bulaştırır.

Âyetteki, Uydurdukları ruhbânlık; onu, onların üzerine Biz yazmadık ifadesiyle, kendi kendine din uyduranlar kınanmaktadır. Rabbimiz din adına her ne ilke koyduysa, hepsi insan fıtratı çerçevesindedir; aşırılıklar ilâhî ilke olmaktan uzaktır:

Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah'ın elçisi ve Meryem'e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir rûhtur. Artık Allah'a ve elçilerine inanın. Ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nundur. Vekîl olarak Allah yeter. (Nisâ/171)
De ki: “Ey Kitap Ehli! Dininizde aşırılığa; hakktan başkasına gitmeyin. Daha evvel sapmış, bir çoklarını sapıtmış ve yol'un ortasından uzaklaşmış toplumun tutkularına da uymayın.” (Mâide/77) H.Yılmaz

Bir önceki pasajdan ve 29. ayetten açıkça anlaşıldığı gibi, bu şekilde hitab edilen toplum, geçmiş vahiylerin mensupları (ehlu'l-kitâb) ve özellikle Hz. İsa'nın sadık -yani muvahhid- izleyicileridir. M.Esed

 Bu ayetin yorumunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Bir kısım müfessire göre, ayetin başındaki, "Ey iman edenler!" ifadesi Hz. İsa'nın (a.s) takipçileri olup ona iman eden kimselere hitap etmektedir. Böylelikle onlara, "Şimdi de Muhammed'e iman edin ki, Allah size, hem İsa'ya hem de O'na inandığınızdan ötürü rahmetinden iki pay versin" denilmiş olmaktadır. Bir kısım müfessir ise bu hitabın Hz. Muhammed'e (s.a) inananlara yapıldığı görüşündedirler. Yani, "sizler İslâm'a girdiğinizi sadece sözle ikrar etmekle kalmayın, bunu amellerinizle de ispat edin. Hem küfrü terk edip, İslâm'a girdiğiniz, hem de İslâm'ı ihlasla kabul edip, onda sebat gösterdiğiniz için, Allah rahmetinden sizlere iki pay verecektir." Birinci yorumu, Kasas Suresi'nin 52-54. ayetleri ile Ebu Musa el-Eşari'nin Rasulullah'tan (s.a) rivayet ettiği bir hadis desteklemektedir, "Üç grup insan için iki kat ecir vardır.
Birincisi, önce kendi peygamberlerine, daha sonra da Muhammed'e iman eden Ehl-i Kitap'tan kimseler (....) (Buhari, Müslim). İkinci yorumu ise, Sebe Suresi'nin 37. ayeti teyid etmektedir. Delilleri itibariyle her iki görüş de eşit seviyelerdedirler. Ancak surenin muhtevasının tümü üzerinde düşünülecek olursa, ikinci yorumun daha münasip olduğu görülür.
Çünkü surenin başında, Rasulullah'a (s.a) iman ettiklerini söyleyerek, İslâm'a girenlere seslenilmektedir. Sure boyunca bu kimselere, "sadece iman ettiğinizi söylemekle kalmayın, imanınızı, amellerinizle de ispat edin," denilmiştir.
Yani, sizlere attığınız her adımda hak ile bâtılı ayırdedebilmeniz için dünyada ilim ve basiret verilecektir. Ahiretteki nur ise, 12. ayette ifade edilen "nur" dur.
Yani, imanın gereklerini yerine getirirken, ihlaslı tüm gayretlerinize rağmen, beşerî zaaflarınız dolayısıyla hatalar yapmış olsanız bile, bunlar affedilecektir. Bunun yanısıra İslâm'a girmeden önce işlediğiniz tüm günahlar da affedilecektir Mevdudi

Allah dinini meslek edinerek hiç kimse kendisine mal edemez. Bu Kuran ayeti Müslümanları da doğrudan kapsar. Çünkü artık onlarda kitap sahibidirler. İslam dini, kimsenin tekeline alamayacağı, hiç kimsenin de kendisini dışında göremeyeceği yaratılış sistemidir. M.Sağ

Lafzen, “geçmiş vahiylerin [yani Kitâb-ı Mukaddes'in] mensupları bilsinler diye”.Yani, kendilerinin Allah'ın hiçbir nimeti üzerinde özel bir imtiyaza sahip olmadıklarını bilsinler -ki “nimet” terimi, bu bağlamda ilahî vahyin indirilmesine ilişkindir. Bu ifade, ilk bakışta, peygamberlik makamının İsrailoğulları'nın özel bir “imtiyaz”ı olduğu düşüncesiyle Muhammed (s)'e indirilen vahyi reddeden Yahudilere ve aynı zamanda Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicileri olarak bu temelsiz iddiayı zımnen kabul etmiş olan Hristiyanlara seslenmektedir. M.Esed

Bu âyetlerde muhatap alınan mü’minlere, Allah'a ve Elçisi'ne güvenerek sabırla görevlerini sürdürdükleri takdirde çifte ödüle sahip olacakları müjdelenmektedir; ki sabırlılara çifte ödül verileceği daha evvel de ifade edilmişti:
Ondan [sözden; vahiyden, Kur’ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [söz'e; vahye, Kur’ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [söz; vahiy, Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz ona [söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler. (Kasas/52-54)
Bu âyetlerde, hakikatin bütün açıklığıyla ortada olmasına rağmen Rasûlullah'a ve Kur’ân'a iman etmeyen Kitap Ehline mesaj verilmektedir. Târih kayıtlarına göre Yahûdiler, bir peygamberin gelmesini beklemekteydiler. Ancak bu Peygamber Araplar arasından çıkınca o'nu inkâr ettiler. Onun için burada, Kitap Ehli, Allah'ın lütfundan hiç bir şey elde edemeyeceklerini ve şüphesiz lütfun Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilsinler diye buyurularak Kitap Ehline gönderme yapılmıştır. H.Yılmaz