(Leyl - 1.Ayet)

<< Geniş Meal

Mücâdele

Araplar arasında zıhâr geleneği vardı. Yani adam karısına "Sen bana anamın sırtı gibisin" deyince kadın kendisine haram olur, fakat tam boş da sayılmaz, evli olduğu halde kocasız gibi kalırdı. Karısına kızan Evs ibn Sâmit de bu sözü söylemişti. Karısı Sa'lebe kızı Havle de Hz. peygamber'e gidip, genç yaşında kocasına hizmetler ettiğini, çocukları olduğunu, şimdi bu ihtiyar zamanında kocasının o sözü söyleyerek kendisini perîşan duruma düşürdüğünü anlattı ve Hz. peygamber'den, tekrar kocasına varması için hüküm istedi. Hz. peygamber de: "Ğ Sen ona harâmsın" dedi. "Ğ Yâ Resûlallah, beni boşamadı!" diyen kadın, küçük çocuklarına üzüldü, lehinde bir hüküm vemesini Allah Elçisinden tekrar tekrar istedi, Allah'a yalvardı. Nihâyet Allah'ın Elçisinde vahiy hali belirdi ve inen bu âyetler, o eski geleneğin, yanlış bir zandan ibâret olduğunu, ağızdan çıkan bir sözle kadının, kocasının anası olamayacağını bildirdi. Yemînin saygınlığını korumak için, böyle bir söz söyleyene de, fakîrlerin lehine olmak üzere bir keffâret (fidye) getirdi: S.Ateş

"Semia" ifadesi ile bilinen "işitmek" anlamı kastolunmuş değildir. Bu ifade "Allah o kadının duasını kabul etti" anlamında kullanılmıştır.
Genelde mütercimler bu ifadeyi, "Allah seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan o kadını işitiyordu." şeklinde tercüme ettikleri için, okuyucunun zihninde, o kadının Hz. Peygamber'le tartıştığı ve yanından ayrıldıktan belli bir süre sonra da Hz. Peygamber'e (s.a.) vahiy nazil olduğu gibi bir tasavvurun oluşmasına sebebiyet vermişlerdir. Yani ayette, sanki şöyle denilmek isteniyor: "Ben, bir kadının seninle tartıştığını, bana şikayette bulunduğunu ve aranızda neler konuşulduğunu işittim." Oysa bu olay ile ilgili rivayet edilen hadislerde, o kadının "zıhar" meselesine bir çözüm bulması ve ailesini dağılmaktan kurtarması konusunda Rasulullah (s.a) ile tartıştığı esnada, birden Rasulullah'da, vahiy alırken zuhur eden halin meydana geldiği ve vahyin o anda nazil olduğu bildirilmektedir. İşte biz de, bu yüzden ayeti şimdiki zaman kipi ile (hal sigası) tercümeyi tercih ettik: "Allah, seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan o kadını işitiyor."
Ayette zikri geçen kadın, Hazreç kabilesinden Havle binti Sa'lebe'dir. Kocası ise, Evs kabilesinin reisi Ubade bin Samit'in kardeşi Evs bin Samit el-Ensari'dir. Söz konusu "zıhar" olayını ilerde ayrıntılı bir şekilde ele alacağız. Ancak burada, Allah'ın bu kadın sahebenin şikayetini hemen kabul ettiğini ve ayetin onun hakkında nazil olduğunu belirtmek gerekir. Nitekim bu kadın sahebinin, yine bu olay nedeniyle diğer sahabilerin nezdinde özel bir yeri vardı. Bu yüzden diğer sahabiler, bu kadın sahebeye oldukça izzet ve ikramda bulunuyorlardı. Örneğin İbn Ebi Hatim ve Beyhaki'nin rivayet ettiklerine göre Hz. Ömer, yanında başka bir sahabe ile bir yere giderken, yolda bir kadın ile karşılaşır. Kadın Hz. Ömer'i durdurmak ister, O da durur. Ve başını eğerek, uzun bir süre kadını dinler, son sözünü söyleyinceye kadar orada bekleyince, yanındaki sahebe Hz. Ömer'e "Ey müminlerin emiri! Sırf bu yaşlı kadının hatırı için Kureyş'in bunca ileri gelenlerini beklettiniz," der. Hz. Ömer buna karşılık şöyle bir cevap verir: "Biliyor musun bu kadın kimdir? Bu yaşlı kadın, şikayeti yedi semada işitilen Havle binti Sa'lebe'dir. Allah'a yemin ederim ki, şayet O beni tüm gece boyunca bekletecek olsaydı, namaz vakitleri müstesna, onun önünde beklerdim." Yine "İstiyab" adlı eserinde İbn Abdilberr, Katade'den bir rivayette bulunur: "Bu kadın (Havle binti Sa'lebe) yolda Hz. Ömer ile karşılaştığında, Hz. Ömer kendisine selam verir. O'da Hz. Ömer'in selamını alır ve şöyle der: "Ooo! Ömer sen misin? Seni bir zamanlar Ukaz panayırında görmüştüm. O zaman sana Umeyr diyorlardı ve elinde sopa çobanlık yapıyordun. Fakat çok geçmeden Ömer oldun. Şimdi ise müminlerin emirisin. Emirin idaresindeki halk hakkında Allah'tan kork. Unutma ki Allah'tan korkanlar için en uzaktakiler, en yakında olanlar gibidir. Ölümden korkan insan neyi kaybetmekten korkuyorsa, muhakkak onu kaybedecektir?" Bu sözler üzerine, Hz. Ömer'in yanında bulunan Carud Abdi, kadına, "Ey kadın! Sen müminlerin emirine küstahlık yaptın," diye çıkışınca, Hz. Ömer ona şöyle der: "Bırak onu konuşsun. Biliyor musun bu kadın kimdir? Bunun sözü yedi semada işitilmiştir. Ömer'e söylediği niçin işitilmesin?" (İmam Buhari, kendi tarih kitabında kısaca kaydetmiştir.) Mevdudi

Klasik müfessirlere göre bu ifade, kocası Evs b. Sâmit'in zihâr (33:4 ile ilgili not 3'de açıklanmıştır) olarak bilinen İslam öncesi döneme ait keyfî yeminle boşadığı Havle (yahut Huveyle) binti Sa‘lebe'nin durumuna atıftır. Kadın, kendisini bütün evlilik haklarından yoksun bırakan ve aynı zamanda yeniden evlenmesini imkansız kılan bu boşanmaya karşı Hz. Peygamber'e başvurduğunda, bu müşrik âdetini yasaklayan bu surenin 2-4. ayetleri nazil oldu. Surenin devamından ve bu konudaki muhtelif Hadisler'den anlaşıldığı kadarıyla, yukarıdaki ayetin, ilk olarak zihâr'ın kınanmasına işaret ettiği kuşkusuzdur. Ancak, ayette “kocası hakkında başvuran ...” belirsiz herhangi bir kadından bahsedilmesi, bir kadının kocası hakkında şikayette bulunma hakkına sahip olduğu bütün durumları kapsamaktadır: Yani, sadece haksız ve zalimce bir boşamaya karşı değil, ama aynı zamanda bir kadının artık çekilmez hale gelen bir evlilikten kurtulma talebi ile igili başvurusunu da kapsar. Evlilik bağının bu şekilde kadın tarafından sona erdirilmesi hul‘ olarak adlandırılmış ve İslam Hukuku'nda 2:229. ayete ve birçok sahih Hadis'e dayanılarak müeyyideye bağlanmıştır. (Bu meselenin daha detaylı bir açıklaması için 2:229'un ikinci paragrafı ile ilgili 218. nota bkz.)Lafzen, “Her ikinizin karşılıklı çekişmesini (tahavvurakumâ) işitir”, yani hem kadını hem de kocayı, her ikisinin iç motivasyonlarını sonsuz hikmeti ve adaleti ile kuşatarak. İkinci bir ihtimal olarak da, yukarıdaki ayetin özellikli olarak Havle olayı ile igili olduğu düşünülürse, kumâ (“her ikiniz”) zamiri ile işaret edilen ikinci kişinin Hz. Peygamber olduğu söylenebilir. O, bu surenin nüzulünden önce zihâr yoluyla boşamanın geçerli olduğunu düşünmüş ve bu sebeple Havle'ye, “Sen gerçekten, artık [kocana] haram oldun.” demişti (Taberî). Bu düşünce, daha sonra 2. ayette ve devamında ifade edilen zihâr'ın yasaklanması hükmü ile hemen tersine döndürülmüştü. M.Esed

Bu Kuran ayetiyle Allah, Arapların kendilerince dinleştirdikleri bir geleneği ortadan kaldırıyor. “zıhar” : “Sen bana anamın sırtı gibisin” demektir. Araplar arasındaki geleneğe göre, bir kişi eşine bu sözü söylerse, artık eşi annesi gibi sayılır ve onunla cinsel ilişkide bulunmak kendisine haramdır. İşte bu davranışa “zıhar” deniyordu.Zıhar yapılan kadın, kocasına yaklaşamadığı gibi, kocasından boşanamadığı için de, başkasıyla da evlenemiyoprdu. Dolayısıyla kadınlar, sürekli olarak erkeklerin böyle bir baskı yöntemi altında yaşıyorlardı. Bu kuran ayeti, bu insanlık dışı geleneği protosta eden ve peygamberle tartışan inanmış bir kadının davranışını onaylıyor. “Zıhar” yapanlar için yemin edenlere de çözüm öneriyor. Ayrıca Bak. Ahzap suresi 4 M.Sağ

Araplar arasındaki yaygın geleneğe göre, karı ve koca birbirleriyle münakaşa ettiklerinde öfke içindeki erkek hanımına, "Sen bana anamın sırtı gibisin" derdi. Böylelikle erkek hanımına, "Seninle cinsel ilişkide bulunmak, anamla cinsel ilişkide bulunmak gibidir" demiş oluyordu. Nitekim günümüzde de bazı cahil kimseler, hanımlarıyla münakaşa ederken, "Sen bana annem, kızkardeşim veya kızım gibisin" nevinden sözler sarfederek, güya eşlerinin hanımları olmaktan çıktığını ihsas etmektedirler. İşte bu davranışın adı zıhardır. Zıhar Arapça'da sırtlarına binilen binek hayvanlarına atfen kullanılır.
Bu yüzden Araplar hanımlarına, "Senin sırtına binmek, anamın sırtına binmek gibi bana haramdır" derlerdi. Dolayısıyla bu yemine, "zıhar" adı verilmiştir. Ayrıca bu söz cahiliye döneminde talak (boşanmak), hatta daha ileri bir anlamda kullanılıyordu. Yani bu sözü söyleyen erkek, karısının artık kendisine haram olduğunu ve ömür boyunca kendisiyle birleşemeyeceğini ilan etmiş oluyordu. Bu nedenden ötürü, her ne kadar talaktan sonra evlenmek mümkün idiyse de, zıhardan sonra yeniden evlenmek mümkün değildi.
Bu, zıhar hakkındaki ilk hükümdür. Şöyle denilmektedir: "Sen hanımını annen yerine koydun diye, o asla annen olamaz. Çünkü annen seni doğurmuştur ve sana ebediyyen haramdır. Dolayısıyla başka bir kadın -sen annene benzettin diye- nasıl olur da, sana aklen, ahlâken, kanunen annen gibi olabilir? Bu, hakikate aykırıdır" Bu şekilde bir tesbit yapılmakla, zıhar yapan kocanın, hanımıyla nikahının sona ermesi ve böylece o kadının kendisine annesi gibi haram sayılması şeklindeki düşünce ortadan kaldırılmıştır.
Yani, erkeğin hanımını annesine benzetmesi anlamsız bir davranıştır, hatta bunu düşünmek bile kişi için utanç vericidir. Söylemek ise daha çirkin daha kabadır. Şerefli ve asil bir insanın bu tür yalan ve gerçek dışı bir söz sarfetmesi mümkün değildir. Çünkü bir kimsenin "Benim hanımım artık bana annem gibidir." demesi yalanın ta kendisidir. Şayet bu kimse, bundan sonra hanımına annesi gibi hizmet edeceğini bildirirse, yalan bir iddiada bulunmuş olur; zira ona ne zamandan beri hanımını annesinin konumuna koyma gibi bir yetki verilmiştir? O bir kanun koyucu değildir ve bu hak Allah'a aittir. Sözgelimi insana, annesi, babaannesi, kayınvalidesi, sütannesi ve Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımları ile evlenmek haram edilmiştir. Dolayısıyla hiç kimseye, haram olan bu kadınlar zümresine başkalarını dahil etme yetkisi verilmemiştir. Sonuç olarak, zıharın günah ve haram bir fiil olup, cezayı gerektirdiği şeklinde bir başka hüküm ortaya çıkıyor.
Yani, bu suç aslında ağır bir cezayı gerektirecek kadar çirkindir. Ancak Allah merhametli olduğundan, böyle bir yasa koymakla sizlerin aile hayatınızı mahvolmaktan kurtarmış ve bu suçun cezasını çok hafif olarak belirlemiştir. Öyle ki, bu suça karşılık olarak dayak, hapis vs. gibi cezalar vermek yerine, nefisleri ıslah edecek ve böylelikle topluma iyiliği yayacak bazı ibadetler koymuştur. Ancak burada bir noktanın vurgulanması gerekmektedir. Bu, İslâm'da verilen bu tür cezaların, yani günahların kefareti şeklindeki ibadetlerin, sadece ibadet ruhundan uzak cezalar veya sadece eziyetten yoksun ibadetler olmadığıdır. Bunun içinde, her iki unsur da mevcuttur. Yani günah işlemiş olan kişinin, işlediği günahı telafi edebilmesi için kendisine, hem eziyeti hem de iyilik ve ibadeti içeren bir ceza verilmektedir. Mevdudi

Yuzâhirûn fiilinin bu şekildeki açıklamalı çevirisi için bkz. sure 33, not 3. Parantez içindeki “bundan sonra” ifadesi, zihâr âdetinin -belirli bir boşama şekli anlamında- bu surenin 2-4. ayetleri ile yasaklanmış olduğu gerçeği karşısında gerekli görülmüştür.Munker teriminin bu özel çevirisi için bkz. sure 16, not 109. M.Esed

Buradan itibaren zıharın kanunî hükmü beyan edilmeye başlanmıştır. Bu hükümleri yeterince anlayabilmek için, Hz. Peygamber (s.a) döneminde zıhar ile ilgili vakıalar hakkındaki kararlara bakmamız gerekir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği bu kararlar, sözkonusu ayetlere dayanmaktaydı.
İbn Abbas'ın beyanına göre, ilk zıhar vak'ası, karısı Havle'nin şikayeti üzerine hakkında bu ayetlerin nazil olduğu Evs bin Samit el-Ensari'nin zıhar vak'asıdır. Bu olayla ilgili nakillerde, çeşitli raviler arasında ayrıntılarda ihtilaflar olmasına rağmen, bu konunun esasını anlamamızı sağlayacak temel unsurlar tüm rivayetlerde aynıdır. Bu olay, özetle şöyle cereyan etmiştir: Evs bin Samit el-Ensarî, yaşlandığı zaman çevresindekilere çok çabuk öfkelenir olmuştur. Hatta bazı raviler, onda delilik gibi hallerin belirdiğini ifade eden, "Kâne behiy lememe" şeklinde kelimeler kullanmaktadırlar. Yani öyle ki, (bizim urducada da dediğimiz gibi) öfkeden deliye dönmüştür. Bu halleri dolayısıyla, İslâm'dan önce hanımına bir kez zıhar yapmıştır. Ancak söz konusu zıhar hadisesi, onun Müslüman olduktan sonra yaptığı ilk zıhar olayıdır. Bu olay üzerine, hanımı Hz. Peygamber'e (s.a.) gelir ve meseleyi kendisine arz ettikten sonra, Hz. Peygamber'den (s.a.), ailesinin dağılmaktan kurtulabilmesi için çözüm yolu bulmasını ister. Raviler, Hz. Peygamber'in (s.a.) cevabını birbirinden farklı olarak nakletmektedirler. Bazı ravilere göre, Hz. Peygamber (s.a) bu konuda kendisine bir emir gelmediğini söyler, bazılarına göre, artık kocasına haram olması gerektiğini, bazılarına göre ise, kesin olarak kocasına haram olduğunu ifade eder.
Hz. Havle, Hz. Peygamber'den (s.a.) bu şekilde bir cevap alınca, tekrar tekrar, aslında kocasının kendisine, "Seni boşuyorum" demediğini beyan etmiş ve kendisini, yaşlı kocasını ve çocuklarını mahvolmaktan kurtarmasını söylemiştir. Fakat Hz. Peygamber (s.a) yine de aynı cevapları verirken, aniden kendisinde, vahiy alırken zuhur eden haller vuku bulmuş ve ardından bu ayetler nazil olmuştur. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) -başka bir rivayete göre- kadına, kocasını çağırtarak, O'na bir köle azad etmesini söylemiştir. Evs bin Samit, bunu yapamayacağını bildirince, iki ay (aralıksız) oruç tutmasını söylemiş ve bu esnada Hz. Havle söze karışarak, kocasının üç gün yemediği takdirde gözlerinin kararmaya başladığı cevabını vermiştir. Hz. Peygamber, "O halde 60 fakiri doyursun", deyince yine Hz. Havle, "O'nun o kadar parası yok. Fakat siz yardım ederseniz, sizin yardımınızla bu iş yapılabilir." demiştir. Hz. Peygamber (s.a) de kendilerine 60 kişinin iki vakit yiyebileceği miktardaki malzemeyi vermiştir. Ancak bu miktar, çeşitli rivayetlere göre değişmektedir. Bazı rivayetlere göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği miktar kadar, kocasının keffareti ödeyebilmesi için, Hz. Havlede vermiştir. (İbn Cerir, Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, İbn Ebi Hatim).
Zıhar ile ilgili ikinci vakıa, Seleme bin Sehhar Beyadi'nindir. Hz. Seleme, cinsel arzuları normalin üstünde olan güçlü bir kimse olduğu için, Ramazan ayı geldiğinde oruçluyken hanımına yaklaşır korkusuyla hanımını bir aylık bir müddet için zıhar yapmış, ancak yine de sabredemeyerek, bir gece hanımıyla münasebette bulunmuştur. Bu olaydan duyduğu pişmanlık nedeniyle, bu hususu Hz. Peygamber'e (s.a.) arzetmiş ve Hz. Peygamber (s.a) de kendisine bir köle azad etmesini emretmiştir. O'nun, hanımından başka kimsesi olmadığını söylemesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a) kendisine "Ara vermeden iki ay oruç tut" demiştir. Hz. Seleme, "Ya Rasulallah, bu musibet zaten bu yüzden başıma geldi" deyince, Hz. Peygamber (s.a) bu sefer O'na 60 fakiri doyurmasını emretmiştir. Ancak Hz. Seleme yine, "Biz, geceleri aç yatacak kadar fakiriz" diye cevap verince, Hz. Peygamber (s.a) Beni Züreyk'den gelen zekattan kendisine 60 fakiri doyurabilecek ve biraz da kendisine kalacak kadar bir miktar vermiştir. (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud)
Bu konuda nakledilen üçüncü vak'ada isim zikredilmemiştir: Bir adam hanımına zıhar yapar ve keffaret vermeden önce hanımına yaklaşır. Daha sonra Rasulullah'a giderek bu mesele hakkında ne yapması gerektiğini sorar. Hz. Peygamber (s.a) ise keffaret verene kadar hanımından uzak kalmasını söyler. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesei,İbn-i Mace)
Nakledilen dördüncü vakıa ise şöyledir: Bir şahıs hanımına, "Kızkardeşim" diyerek seslenirken, Hz. Peygamber (s.a) bunu duydu ve kızgınlıkla "Bu senin kızkardeşin midir?" dedi. Ancak zıhar cezası vermedi (Ebu Davud)
İleride gelecek olan zıhar ile ilgili ayetleri, ancak muteber hadis kitaplarından nakledilen bu vak'alar ışığında açıklamak mümkündür.
 "Sonra sözlerinden dönenler" ifadesinde, lugavî ve ıstılahî anlam bakımından ihtilaf vardır.
Bu ifadenin bir anlamı, "bir kez zıhar yaptıktan sonra, sözlerinden dönenler" şeklinde olabilir. Nitekim Zahirîler, Bukeyr bin el-Eşcâ ve Yahya bin Ziyad el-Ferra bu görüştedirler. Ayrıca Ata bin Ebi Rebah'tan nakledilen bir görüş de bunu destekler. Bu kimselere göre bir kez zıhar yapan şahıs affedilir. Ancak tekrar bu suçu işlerse, kendisine keffaret gerekir. Fakat bu yorum, iki sebepten ötürü yanlıştır. Birincisi; Allah zıharı, bir yalan ve anlamsız bir davranış olarak nitelemiş ve karşılığında bir ceza tayin etmiştir. Dolayısıyla, biz, nasıl olur da, bu yalan ve anlamsız davranışın ilkinde affedileceğini, ikincisinde de ceza göreceğini söyleyebiliriz? Bu yorumun yanlış olmasının ikinci sebebi, zıhar yapanlardan hiç kimseye "Bu ilk midir, ikinci midir?" diye sorulmamış olmasıdır.
Mezkur ifadenin diğer bir anlamı "Cahiliye döneminde zıhar yapmaya alışmış kimseler, yine zıhar yaparlarsa onların cezaları şudur...." şeklindedir. Yani, zıhar kendi başına cezayı gerektirir bir suçtur. Zıhar yapan kimse mutlak surette ceza görecektir. Hatta zıhar yaptıktan sonra hanımına dokunmadan boşansa bile, söz konusu ceza kendisine verilecektir. Ya da hanımı vefat etse veya karısıyla arasında karı-koca ilişkisi kalmasa da zıhar yapan bu cezayı görmekten kurtulamaz. Fakihlerden Tavus, Mücahid, Şa'bi, Zührî, Süfyan-ı Sevri, ve Katade aynı görüştedirler. Onlara göre, zıhar yapan kimsenin hanımı vefat ettiğinde, kocası keffaret ödemeden karısının mirasından pay alamaz.
Üçüncü anlamı, zıhar yapanın "Ben söylediğimden vazgeçiyorum" demesi şeklindedir.
Dördüncü anlamı ise, zıhar yapanın kendisine haram kıldığı eşinin, yeniden helal olmasıdır. Yani, önce hanımını kendisine haram kılan kimse, sonra helal kılar. Fakihlerin çoğu, bu son iki anlamı tercih etmişlerdir.
Diğer bir ifadeyle bu emirler; İslâm toplumunun cahiliyeden kalma kötü alışkanlıklardan vazgeçmesi ve bu tür anlamsız davranışları terk etmesi konusunda Müslümanları terbiye etmek için nazil olmuştur. Yani, aralarında bir anlaşmazlık çıktığında eşler iyi insanlar gibi tartışsınlar ve ayrılmaları gerekiyorsa, talak yoluyla boşansınlar. Ancak tartışma esnasında erkeğin, hanımını, annesine veya kızkardeşine benzetmesi çok çirkin bir davranıştır.
Karısına zıhar yapan ve daha sonra hiçbir şey olmamış gibi ilişkisine devam eden kimse, bunu başkalarına söylemese dahi Allah'dan gizleyemez. Çünkü, Allah her şeyi bilendir. Mevdudi

Yani, bir kölenin veya tutsağın özgürlüğünü satın almak yahut onu serbest bırakmak. Köleliğin az veya çok ortadan kaybolduğu modern çağlarda tahrîru rakabe kavramı, sanırım, bir insanı büyük bir borç yükünün veya yoksulluğun tutsağı olmaktan kurtarmayı içine alacak şekilde genişletilebilir.Karş. 2:225 -“Allah, düşünmeden yapmış olabileceğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmayacaktır, ama kalplerinizin [ihtirasla] arzuladıklarından sorumlu tutacaktır.” M.Esed

Zıhar hakkında Allah Teâlâ bu hükümleri inzal etmiştir. İslâm hukukçularının, bu ayetlerden ve Hz. Peygamber'in (s.a.) uygulamasından hareketle ümmet için ortaya koydukları genel kaideler aşağıda zikredilmiştir.
a) Zıhar ile ilgili bu hüküm, Araplar'ın cahiliye döneminde zıhar yapıp, karı ve koca arasındaki ilişkiyi ebediyyen haram kılma şeklindeki geleneklerini ortadan kaldırmaktadır. Burada, bu hüküm ile, cahiliyyedeki örf, adet ve kanunlar yürürlükten kaldırılmış, zıharın cahiliyye döneminden kalma etkileri silinmiş ve hiç kimse için, hanımını annesine veya nikahı kendisine haram olan kimselere (muharremat) benzetmesinin caiz olmadığı anlatılmıştır. Çünkü İslâm nezdinde, bir kimsenin annesini veya nikahı kendisine haram olan kimseleri hanımına benzetmeyi düşünmesi ve bunu söylemek suretiyle hafife alması çirkin bir davranıştır. Bu noktada İslâm'ın tavrı üç temel esasa dayalıdır. Birincisi, zıhar ile nikah akdi fasit olmaz ve kadının, kocası ile olan diğer ilişkileri devam eder. İkincisi, zıhar yapan kocaya, hanımı (cinsi münasebet bakımından) geçici bir süre için haram olur. Üçüncüsü bu yasak, koca keffaretini ödeyene değin sürer ve ancak keffaret ödendikten sonra kalkar.
b) Zıharın geçerli olabilmesi için, kocanın akıl ve baliğ olup, sarhoş olmaması konusunda görüş birliği vardır. Çocuk ve delinin yaptığı zıhar kabul edilmez. Ancak şuurunu kaybeden kimsenin (örneğin uyuyan), bu kelimeleri söylemesi halinde, zıharın kabul edilip edilmeyeceği konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu ayrılıklar şu şekildedir:
1) Sekir (sarhoşluk, şuurun yerinde olmaması) halinde zıhar yapan kimseler ile ilgili olarak, dört mezhebin fakihlerinin çoğunluğu, "Müsekkerat (sarhoş edici madde) kullanan bir kimsenin yaptığı zıhar, tıpkı talak gibi kabul edilir. Çünkü bu duruma kendisi sebebiyet vermiştir. Ancak bir hastalık nedeniyle ilaç alıp şuurunu kaybetmişse, yahud şiddetli susuzluktan ötürü canını kurtarmak için şarap içmiş ve sarhoş olmuşsa, bu kimsenin yaptığı zıhar ve talak geçerli olmaz" demektedirler. Hanefiler, Şafiler ve Hanbeliler bu görüştedirler. Sahabilerin görüşü de genelde böyledir. Fakat, sadece Hz. Osman (nedeni ne olursa olsun), sarhoşluk halinde ne zıharın, ne de talakın geçerli olmayacağı görüşündedir. Yine Hanefi mezhebi imamlarından Tahavi ve Kerhi de bu görüşü tercih etmişlerdir. Hatta İmam Şafii'den bu görüşü doğrulayan bir rivayet de nakledilmektedir. Maliki mezhebinde ise, zıharın geçerli olabilmesi için, zıhar yapan kişi ne söylediğini bilmelidir. Şuurunu tamamen kaybetmişse, yaptığı zıhar kabul edilmez.
2) İmam-ı Ebu Hanife ve İmam-ı Malik'e göre zıhar yapan kimse, Müslüman olmalıdır. Zımmiler üzerine zıhar hükmü tatbik edilmez. Çünkü Kur'an'da geçen ifade, "İçinizden kadınlara zıhar yapanlar" şeklindedir. Yine Kur'an'da beyan edilen zıharın üç keffaret biçiminden biri oruç tutmaktır ve zımmilere oruç tutma cezası verilemez. İmam-ı Şafi ve İmam-ı Ahmed'e göre ise, zıharın hükmü Müslümanlar için de, zımmiler için de geçerlidir, ancak zımmilere oruç tutma cezası verilemez. Onlar ya bir köle azad ederler ya da 60 fakiri doyururlar. Bu iki biçimdeki ceza zımmilere verilebilir.
3) Erkekler gibi kadınlar da zıhar yapabilirler mi? Söz gelimi bir kadın kocasına, "Sen benim babam veya amcam gibisin" diyebilir mi? Dediği takdirde bu zıhar olarak kabul edilebilir mi? Dört mezhebe göre de bu, zıhar olarak kabul edilmez ve buna zıhar hükmü uygulanmaz. Çünük Kur'an'da açıkça bu hüküm, erkeğin hanımına zıhar yapması hakkındadır: "İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar..." Görüldüğü gibi bu ayette zıhar yapma hakkı, talak (boşanma) hakkını elinde tutanlara yani erkeklere verilmiştir. İslâm hukukunda kadına, kocasını boşayabilme (talak) hakkı verilmediği için kocasını kendisine haram etme hakkı da verilmemiştir.
Aynı şekilde, Süfyan-ı Sevri, İshak bin Rahaveyh, Ebu Sevr ve Leys bin Sa'da'dan kadının bu davranışının çok anlamsız olduğu şeklinde rivayetler vardır. İmam Yusuf ise, kadının bu davranışının ve bu sözünün zıhar olmadığını, ancak bu tür sözler sarfeden kadınlara, yeminlerinden ötürü keffaret gerektiğini söyler. Çünkü bir kadının bu tür sözler sarfetmesi, kocasını kendisine haram kılma konusunda yemin etmesi anlamına gelir.
İbn Kudame, Ahmed bin Hanbel'in de aynı görüşte olduğunu nakleder. İmam Evzai: "Evlenmeden önce, kocası olacak kimse hakkında, "Bu benim babam gibidir" diyen kadının sözü zıhar olarak kabul edilir. Evlendikten sonra bu sözü söylerse, yemin olarak addedilir ve o takdirde yemin keffareti lazım gelir" demektedir. Bu görüşün aksine Hasan Basri, Zühri, İbrahim en-Nehai ve Hasan bin Ziyad Lului, bu sözün her halükarda zıhar olacağını ve zıhar keffaretini gerektirdiğini söylerler. Ancak kadının keffaret öncesi kocasının kendisine yaklaşmasına engel olma hakkı yoktur. İbrahim en-Nehai, bu görüşüne delil olarak şu olayı zikreder: Hz. Ebu Talha'nın kızı Aişe, Hz. Zübeyr'in oğlu Musab'dan evlenme teklifi aldığında, "O benim babamın sırtı gibidir" sözlerini sarfetmiş, ancak bir süre sonra O'nunla evlenmeye razı olmuştur. Medine'de çoğu sahabe olan alimlerden bu mesele hakkında fetva istendiğinde, onlar Aişe'ye zıhar keffareti gerektiği şeklinde bir fetva vermişlerdir. İbrahim en-Nehai bu rivayeti naklettikten sonra şöyle der: "Şayet Aişe, evlendikten sonra bu sözleri sarfetmiş olsaydı, O'na zihar keffareti lazım gelmezdi. Fakat O, evlenme veya evlenmeme hakkı olduğu bir zamanda, yani nikahdan önce bu sözleri sarfettiği için O'na keffaret lazım gelmiştir."
c) Akil ve baliğ bir kimse, şuuru yerindeyken zıhar yaptığında, onun kızgınlık, şaka, sevgi ve zıhar niyeti olmama vs. şeklindeki mazeretleri geçerli kabul edilmez. Ancak sarfettiği kelimelerin değişik anlamlara gelme ihtimalleri bulunuyorsa, o taktirde, o kişinin söylediği sözlerin zahirine bakılarak karar verilir. Nitekim, biz, ileride hangi kelimelerin zıhar olarak kabul edileceğini, hangi kelimelerin kabul edilmeyeceğini beyan edeceğiz.
d) Zıharın, ancak nikah altında bulunan kadın için geçerli olduğu hakkında görüş birliği vardır. Nikah altında bulunmayan kadınlara da zıhar yapılıp yapılmayacağı hususunda ihtilaf edilmiştir. Bu konudaki değişik görüşleri aşağıya aldık.
Hanefilere göre; bir erkek, nikahı altında bulunmayan bir kadına "Seninle evlenirsem, sen bana annemin sırtı gibi ol" derse ve buna rağmen o kadınla evlenirse, ona zıhar keffareti lazım gelir. Hz. Ömer de aynı şekilde fetva vermiştir. Nitekim O'nun döneminde bir şahıs, bir kadına aynı şekilde zıhar yapıp, sonra kendisiyle evlenince, Hz. Ömer ona, zıhar keffareti vermesini emretmiştir.
Maliki ve Hanbeliler de aynı görüştedirler. Ayrıca bir kimsenin, tahsis (belirleme) olmadan, bir çok kadına zıhar yapması halinde o kadınlardan hangisiyle evlenirse evlensin, o kadına dokunmadan önce zıhar keffareti vermesi gerektiği söylenmektedir. Said bin Müseyyeb, Urve bin Zübeyr, Ata bin Ebi Rebah, Hasan Basri, İshak bin Rahaveyh bu görüştedirler.
Şafiiler ise; nikahdan önce zıharın bir anlam ifade etmediği görüşündedirler. İbn Abbas ve Katade de bu görüşü paylaşmaktadırlar.
e) Belirli bir süreye mahsusen zıhar yapılabilir mi? Hanefiler ve Şafiilere göre, belli bir süre için zıhar yapan kimse, o süre bitmeden önce hanımına yaklaşırsa keffaret vermesi gerekir. Ancak süre bittikten sonra zıhar ortadan kalkar. Bu hükmün delili, Ramazan ayı süresi için hanımına zıhar yapan Seleme bin Sehhar Beyadi vakıasıdır. Bu olay hakkında Hz. Peygamber, bu konuda süre tayin etmenin anlamsız olacağı şeklinde bir şey söylememiştir. Fakat bu görüşün aksine, İmam Malik ve İbn Ebi Leyla, zıharın süresi bulunmadığını ve süre tayin etmenin anlamsız olacağını, çünkü haramlık vuku bulduğunu ve süre sonunda bu haramlığın ortadan kalkmayacağını söylemişlerdir.
f) Zıhar, bir şarta bağlı olarak yapılırsa ve söz konusu şarta aykırı davranılırsa, keffaret gerekir. Söz gelimi, "Şayet eve gelirsem, bana annemin sırtı gibi ol" diyen bir kimsenin eve gelirse keffaret vermeden hanımına yaklaşması caiz değildir.
g) Hanımına birden fazla zıhar yapan koca, Hanefilere ve Şafiilere göre, bir defa veya birden fazla zıhar yapsa da zıhar ifadesini kullandığı kadar keffaret verir. Ancak bir kez zıhar yaptıktan sonra, sözünü tekid için tekrarlarsa dahi, yine bir kez zıhar yapmış olur. Bu görüşün aksine İmam Ahmed ve İmam Malik, "Zıhar kaç kez yapılırsa yapılsın, tekid veya tekrar olsa da, bir kez yapılmış sayılır" demektedirler. Nitekim Şa'bi, Tavus, Ata bin Ebi Rebah, Hasan Basri ve Evzai de aynı görüştedirler. Hz. Ali ise, "Koca, zıharı bir meclisde bir kaç kez yapsa da, bu bir zıhardır. Çeşitli meclislerde kaç kez zıhar yapılmışsa, o kadar keffaret gerekir" şeklinde fetva vermiştir. Katade ve Amr bin Dinar da bu görüşü paylaşmaktadırlar.
ğ) Erkek, iki veya daha fazla hanımına hitabederek, zıhar yaparsa, yani onlara "Sizler bana anamın sırtı gibisiniz" derse, hanımlarının her birinin kendisine helal olabilmesi için, ayrı ayrı keffaret vermesi gerekir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Urve bin Zübeyr, Tavus, Ata, Hasan Basri, İbrahim en-Nehaî, Süfyan Sevrî, İbn Sihab ve Zührî bu görüştedirler.
İmam Malik ve İmam Ahmed ise, hepsi için bir keffaretin yeterli olduğunu söylüyorlar. Nitekim Rebia, Evzaî, İshak bin Rahaveyh ve Ebu Sevr de aynı görüştedirler.
h) Bir kez zıhar keffareti veren bir kimsenin, yeniden zıhar yaptığında, keffaret vermeden karısının kendisine helal olmayacağı hususunda görüş birliği vardır.
ı) Keffaret vermeden önce erkek hanımına yaklaşırsa, bu dört mezhebe göre de bir günahtır ve tevbe gerektirir. Fakat keffaret lazım gelmez. Hz. Peygamber, bu şekilde davranan kimselere, tevbe etmelerini, keffaret vermeden önce hanımlarından uzak kalmalarını söylemiş ve ayrıca zıhar keffaretinden başka bir ceza vermemiştir. Kabise bin Züveyb, Said bin Cübeyr, Zührî ve Katade, bu davranışda bulunan bir kimsenin iki keffaret ödemesi görüşündedirler. İbrahim en-Nehaî ve Hasan Basri'ye göre ise, üç keffaret ödemesi gerekir. Kanaatimizce, söz konusu mesele hakkında Rasulullah'ın karar verdiğini bildiren yukarıdaki hadis, bu kimselere ulaşmamıştır.
i) Kadın kime benzetildiğinde zıharın vuku bulacağına dair fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Şa'bi, sadece anneye benzetildiğinde zıharın vuku bulacağını, Zahiriler ise, annenin sırtına benzetilmesi halinde zıhar suçunun gerçekleşmiş olacağını, bunun dışındakilerin ise zıhar olarak kabul edilemeyeceğini söylemektedirler. Ancak ümmetin diğer fakihleri, bu hususta onlara katılmamaktadırlar. Çünkü Kur'an zıharın günah, yalan ve anlamsız bir davranış olduğunu beyan eder. Bu tür bir nitelemeden bellidir ki, anne gibi, nikâhı haram olan diğer kadınlara benzetmek de haramdır, beyhudedir, yalandır. Dolayısıyla söz konusu hüküm, onlar için de geçerli olur.
Hanefilere göre, gerek nesep, gerek süt, gerekse evlilik nedeniyle ebedi haram olan tüm muharremat (nikâhı haram olan kadınlar) bu sınır içine girer. Ancak bazı şartlar dolayısıyla helâl olabilen, ama geçici haramlığı bulunan kadınlar (baldız, kadının halası vs.) zıhar kapsamına girmezler. Ebedi haram olan kadınlardan birinin, yine görülmesi haram olan bir uzvuna benzetme yapılırsa zıhar vuku bulur. Ama görülmesi helâl olan el, ayak, yüz, diş vs. gibi bir uzuv benzetildiği takdirde, bu zıhar olmaz. Sözgelimi, erkek hanımına "Senin el ve ayakların, annemin el ve ayakları gibidir" derse bu zıhar değildir. Şafiilere göre, bu hüküm nikâhı ebedî haram olan kadınlara (anne, kızkardeş vs.) mahsustur. Fakat bir dönem için nikâhının helâlliği söz konusu olmuş kadınlar buna (süt annesi, kayınvalide, baldız, gelin) dahil değildir.
Bunun dışında, nikâhı ebedi olarak haram olan kadınlardan birinin görülmesi haram olan bir uzvunu, kendi hanımına benzeten erkek zıhar yapmış olur. Ancak genel bir benzetme zıhar değildir. Belirli bir uzuv ise, ancak zıhar niyetiyle benzetilirse zıhar olarak kabul edilir. Sözgelimi, bir kimse hanımına "senin gözlerin tıpkı annemin gözlerine benziyor", veya "senin ellerin tıpkı annemin elleri gibi yumuşak", ya da "sen tıpkı annem gibi şefkatlisin", "senin sırtın, ellerin, başın anneminki gibi", şeklindeki sözleri zıhar niyeti ile sarfederse, zıhar vuku bulur. Aksi takdirde bu tür genel benzetmeleri iltifat amacıyla söylerse, bu zıhar olmaz.
Malikilere göre; bir kimsenin, nikahı kendisine haram olan bir kadını hanımına benzetmesi zıhardır. Erkeğin hanımına, "senin sırtın filan kadının sırtına benziyor" demesi bile zıhardır. Ayrıca Malikiler, erkeğin, nikâhı haram olan kadınlardan birinin uzvunu (bakılması helal bile olsa), hanımının uzvuna benzetmesini zıhar kabul ederler. Çünkü kişinin, annesinin herhangi bir uzvuna, hanımının uzvu gibi bakması haramdır.
Hanbelilere göre, nikâhı ebedi haram olan ile nikâhı bir zaman için helâl olmuş kadınlar (süt annesi, kayınvalide) zıhar kapsamına girer. Baldız ve nikâhı sonradan helâl olabilecek kadınlar ise, İmam Ahmed'in bir görüşüne göre, zıhar kapsamına girmekte, bir görüşüne göre ise girmemektedir. Yine Hanbeli mezhebine göre saç, tırnak, diş gibi sabit olmayan uzuvlar hariç, bir erkeğin, nikâhı kendisine ebedi haram olan kadınlardan birinin uzvunu hanımının uzvuna benzetmesi zıhardır.
j) Bir kimsenin hanımına "sen bana anamın sırtı gibisin" demesinin açıkça bir zıhar olduğu konusunda görüş birliği vardır. Çünkü Araplar zıhar yaparken, bu cümleyi sarfederlerdi ve Kur'an'daki hüküm bu cümlenin sarfedilmesi üzerine nazil olmuştur. Ancak fakihler arasında, hangi kelimelerin zıhar anlamına geleceği, hangi kelimelerin gelmeyeceği hususunda ihtilaf vardır. Hanefilere göre erkeğin, nikâhı kendisine ebedi olarak haram olan kadınlardan birinin, görülmesi haram olan bir uzvunu, hanımının bir uzvuna açıkça benzetmesi zıhardır. Sözgelimi, "Sen bana anamın (ya da nikâhı haram olan kadınlardan birinin) karnı veya baldırı gibisin" şeklindeki bir söz zıhardır. Bunun dışındaki kelimelerde ise ihtilâf etmişlerdir. Örnek olarak, bir kimse hanımına, "sen bana annemin sırtı gibi haramsın" derse, bu Ebu Hanife'ye göre açıkça zıhardır. İmam Muhammed ve İmam Ebu Yusuf'a göre ise, zıhar niyetiyle söylemişse zıhar, talak niyetiyle söylenmişse talaktır. Bir erkeğin hanımına, "sen bana annem gibisin" demesi, Hanefilerin umumi fetvasına göre, zıhar niyetiyle söylenmişse zıhar, talak niyetiyle söylenmişse talak-ı bain'dir. Bir niyet sözkonusu değilse, bu sadece anlamsız bir sözdür.
İmam Muhammed'e göre ise, kesinlikle zıhardır. Erkek, hanımını kızkardeşi, annesi veya kızı olarak çağırırsa, bu boş bir sözdür. Nitekim Hz. Peygamber, bu şekilde davranan birine kızgınlığını belli etmiş ama zıhar hükmü vermemiştir. Şayet bir kimse hanımına, "Sen bana annem gibi haramsın" derse, bu söz zıhar niyetiyle söylenmişse zıhar, talak niyetiyle söylenmişse talak, hiç bir niyet söz konusu değilse yine zıhardır. Eğer, "sen benim annem gibisin" veya "anneme benziyorsun" denilirse, kişiye "ne demek istedin?" şeklinde niyeti sorulmalıdır. İltifat için söylenmişse ve zıhar niyeti yoksa, bu bir iltifat olarak kabul edilir. Zıhar niyetiyle söylenmişse, zıhar, talak niyetiyle söylenmişse talak olarak kabul edilir. Hiç bir niyet belirtilmemişse, Ebu Hanife'ye göre anlamsız bir sözdür. İmam Ebu Yusuf'a göre bu bir zıhar değildir, ama yemin keffareti gerekir. İmam Muhammed'e göreyse zıhardır.
Şafii'lere göre, bir kimsenin, hanımına "Sen bana anamın sırtı gibisin" veya "senin bedenin anamın bedeni gibidir" şeklinde açıkça sarfettiği sözlerin dışındaki tüm sözleri niyetine bağlıdır.
Hanbeli'lere göre; bir kimsenin, hanımının bir uzvunu, nikâhı kendisine haram olan kadınlardan birinin uzvuna açıkça benzetmesi, zıhardır.
Malikilerin görüşü de yaklaşık bu şekildedir, ama ayrıntılarda farklı fetvalar vermişlerdir. Sözgelimi, bir kimse hanımına "sen benim annem gibisin" derse, Maliki'lere göre, bu söz zıhar niyetiyle söylenmişse zıhar, talak niyeti ile söylenmişse talak, bir şey sözkonusu değilse yine zıhardır. Bu, Hanbeli'lere göre ancak niyet ile zıhardır. Bir kimse hanımına "sen benim annemsin" derse, Maliki'lere göre bu zıhardır. Hanbeli'lere göre, bu söz münakaşa esnasında veya kızgınlıkla söylenmişse zıhar, ama iltifat amacıyla söylenmişse çirkin bir sözdür, zıhar değildir. Şayet bir kimse hanımına "Ben senden boşanıyorum ve sen bana annem gibisin" derse, Hanbeli'lere göre bu talaktır, zıhar değildir. Fakat "sen bana annem gibisin ve seni boşuyorum" derse, o zaman hem zıhar, hem de talak vuku bulur. Yine bir kimse hanımına "sen bana annemin sırtı gibi haramsın" derse, Hanefilere göre, niyet ne olursa olsun bu söz zıhardır.
Fakihlerin, lugavi ve ıstılahi tanımları konusunda ihtilaf ettikleri zıhar ile ilgili kelimelerin iyice bilinmesi gerekir. Çünkü Arap olmayan diğer toplumlar, Arapça kelimelerle zıhar yapmazlar. Ayrıca zıhar ile ilgili Arapça kelimelerin tam karşılığını, bu toplumların dillerinde bulmak da mümkün değildir. Dolayısıyla hangi kelimelerin (veya cümlelerin) zıhar kabul edilip edilmeyeceğine karar verebilmek için, fakihlerin açıklamaları doğrultusunda, bu tür sözler sarfeden kimselerin cinsel ilişkiyi mi kastettikleri, yoksa başka ihtimallerin mi sözkonusu olduğunu anlamamız mümkün olur.
Sözgelimi, tüm fakih ve müfessirler, hakkında hüküm verilen sözün "Ente aleyye kezahri ummî" (Sen, bana anamın sırtı gibisin) olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Herhalde yeryüzünde, hiçbir dilde özellikle Urduca'da bu sözler, zıhar anlamında kullanılmamaktadır. Ancak diğer dillerde de, Arapların yukarıda kastettikleri anlamda, yani "seninle cinsel ilişkide bulunmak, annemle cinsel ilişkide bulunmak gibidir" veya bazı eskilerin dediği şekilde "seninle mübaşeret edersem, annemle mübaşeret etmiş gibi olayım" biçiminde başka kelimeler kullanılmaktadır.
k) Kur'an'da keffareti gerektiren davranış, sadece zıhar değil, ayrıca zıhardan avdet etmedir. Yani bir kimse sadece zıhar yapmış ama avdet etmemişse keffaret gerekmez. Bu bağlamda, keffareti gerektiren avdetin niteliği sorulabilir. Bu husus hakkında fakihlerin görüşlerini aşağıya aldık.
Hanefi'lere göre, "avdet" ile kastedilen husus, cinsel ilişkiye niyet etmektir. Fakat bu, sadece bu konuda istek duyduğundan keffaretin gerektiği anlamına gelmez. Hatta bir kimse bu hususta niyet eder ama fiilen uygulamazsa keffaret lazım gelmez. Dolayısıyla bunun doğru anlamı, kişinin zıhar yapmış olması nedeniyle, haramlığı ortadan kaldırmak (hanımının tekrar helal olabilmesini sağlamak) için keffaret vermesi ve böylelikle haramlığın ortadan kalkmasıdır.
İmam Malik'ten bu konuda üç görüş nakledilmektedir. Maliki'lere göre, en meşhur ve en sahih görüş, yukarıda açıklandığı gibi Hanefi'lerin görüşüdür. İmam Malik zıhar yoluyla hanımı ile cinsel ilişkiyi haram eden kimsenin keffaret vererek, haramlığı ortadan kaldırması, avdettir demektedir. İbn Kudame, Ahmet bin Hanbel'in görüşünün de bu iki İmamın görüşüne yakın olduğunu nakletmektedir. Ona göre, zıhar yoluyla kendine hanımı ile cinsel ilişkiyi haram eden kimsenin keffaret vererek, hanımını kendisine helal kılması avdettir. Dolayısıyla zıhar yapan kimseye, hanımının helal olabilmesi için keffaret emredilmiştir. Tıpkı bir kimseye, bir kadının helal olabilmesi için nikah gerektiği gibi.
İmam Şafii'nin görüşü üçünden de farklıdır. Ona göre avdet, bir kimsenin zıhar yaptıktan sonra, hanımını hâlâ karısı olarak alıkoymasıdır. Çünkü karısına zıhar yapan kimse, hanımını kendisine haram kılmıştır. Dolayısıyla o kimse zıhar yaptığında hanımını boşamazsa ve boşama ile ilgili sözlere söyleyinceye kadar hanımını yanında alıkoyarsa, o kimsenin sözünden avdet etmiş olduğu anlaşılır ve ona keffaret gerekir.
Yani, kişi zıhar ve talakı bir defada vermemişse, sonradan talak verse bile, yine de ona zıhar keffareti lazım gelir. Hatta talak vermek için çok kısa bir tereddüt etse dahi kefaret şarttır.
1) Kur'an'da beyan edilen hükme göre, zıhar yapan kimse keffaret vermeden hanımına yaklaşamaz. Ayette geçen "dokunmak" ifadesi ile elle dokunmanın kastolunduğu hususunda dört mezhep de görüş birliği içindedir. Dolayısıyla zıhar yapan kimse için, keffaret vermeden önce, değil hanımı ile mübaşerette bulunmak, ona dokunması bile imkânsızdır. Şafii'lere göre, şehvetle dokunmak haramdır. Hanbeli'ler, ne şekilde olursa olsun, kocanın hanımından zevk almasının haram olduğu görüşündedirler. Maliki'lere göre ise, elleri ve yüzü müstesna, kadının bedenine bile bakmak caiz değildir.
m) Zıhar yapan kimse, Talak-ı Rici'den sonra hanımına döndüğü takdirde, yeniden keffaret vermedikçe ona dokunması mümkün değildir. Şayet Talak-ı Bain'den sonra yeniden hanımı ile evlenirse, yani üç talakla boşadıktan sonra hanımı başka biriyle evlenip ondan boşanmışsa ve daha sonra kendisiyle yeniden evlenirse, erkek keffaret vermeden önce hanımına dokunamaz. Çünkü o, hanımını annesine veya nikâhı haram olan kadınlara benzeterek üzerine haram kılmıştır. Bu haramlığın ortadan kaldırılabilmesi için keffaret gerektiği hususunda dört mezhepte görüş birliği içindedir.
n) Kadın, zıhar yapan kocasını kendisine dokunmasına izin vermemekle yükümlüdür. Çünkü kocası, zıhar yapmakla kadını kendi hakkından mahrum etmiştir. Dolayısıyla, erkek, keffaret vermekten kaçındığı takdirde, kadın mahkemeye başvurabilir ve mahkeme de erkeği, mevcut haramlığı ortadan kaldırması için keffaret vermeye mecbur eder. Erkek, keffareti vermediği takdirde, mahkeme kendisini dayak, hapis veya her ikisiyle de cezalandırır. Bu hususta dört mezhep ittifak halindedir. Ancak Hanefi mezhebinde, kadın için bundan başka bir çözüm yolu gösterilmez. Yani zıhar yapıldıktan sonra geçen süre boyunca, hakim kadını bu müşkül durumdan kurtaramazsa, kadın yine muallakta kalır. Çünkü zıhar nikâhı bozamaz. Sadece erkeğin hanımından yararlanma hakkı ortadan kalkar. Malikilere göre, erkek, hanımına eziyet maksadıyla zıhar yapar ve (keffaret vermeyerek) onu muallakta bırakırsa, hakkında "îyla" vuku bulur.
Yani erkek, kadını dört aydan fazla muallakta bırakamaz. (îyla'nın anlamı için bkz. Bakara: 245-247) Şafii'lere göre, zıhar yapan kimse için îyla'nın geçerli olabilmesi, kadının muallakta kalma süresinin 4 ayı geçmesi halinde söz konusu olur. Çünkü Şafii mezhebine göre keffaret, erkek zıhar yapmasına rağmen kadını hâlâ hanımı olarak alıkoyarsa vaciptir. Bu yüzden erkeğin uzun bir süre, kadını muallakta bırakması mümkün değildir.
o) Kur'an ve Sünnet'teki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, zıhar için verilmesi gerekli keffaretin ilk maddesi bir köle azad etmektir. Köle azad edemeyen kimse, arka arkaya iki ay oruç tutar. Şayet bunu yapmaktan aciz ise, 60 fakiri doyurur. Keffaretle yükümlü kişi, bu üçünü de yapacak güçten yoksun ise, bu şartlardan birini yerine getirebileceği uygun bir vakti beklemek zorundadır. Ancak bu durumda olan kişilere, keffareti verebilmeleri için yardım edildiği sünnetle sabittir. Nitekim Hz. Peygamber, bazı zaafları neticesinde bu tür durumlara düşüp, keffaret verme gücünden yoksun kimselere Beyt'ul-Mal'dan yardım etmiştir.
ö) Kur'an'da keffaretin ilk şartı olarak emredilen köle azad etmek, "rakabe" kelimesi ile ifade edilmiştir. Bu kelime, cariye ya da köle karşılığında da kullanılır. Ayrıca bir yaş sınırı sözkonusu değildir. Hatta küçük bir çocuk da olabilir. Ancak fakihler arasında, azad edilecek köle ya da cariyenin mü'min veya kafir olup olmamasında görüş ayrılığı vardır. Hanefi'lere ve Zahiri'lere göre, azad edilecek köle veya cariyenin mümin ya da kafir olması farketmez. Çünkü Kur'an'da sadece "rakabe" kelimesi kullanılmıştır. Bu görüşün aksine, Şafii'ler ve Hanbeliler, müminlik şartını öne sürerler. Çünkü Kur'an'da bu tür emirlerde müminlik şartı aranmaktadır. Dolayısıyla kıyasla istidlal etmişlerdir.
p) Köle azad edilmediği takdirde haramlığın kaldırılabilmesi için Kur'an, keffaret ile yükümlü kişinin ardı ardına iki ay oruç tutması gerektiğini beyan eder. Allah'ın bu hükmü ile nasıl amel edileceği hususunda mezheplerin öne sürdüğü görüşleri aşağıya aldık.
aa) İki ay ile kameri ayların kastedildiği hususunda ittifak vardır. Şayet keffaretle yükümlü kişi, oruca hilalin birinci gününde başlarsa, iki ayı da tamamlaması gerekir. Fakat ayın ortasında bir gün başlarsa Hanefi'lere ve Hanbeli'lere göre 60 gün oruç tutmalıdır. Şafii'lere göre, birinci ve üçüncü aydaki günler 30 güne tekabül ediyorsa, aradaki 29 gün de, 30 gün de olabilir.
bb) Hanefi'lere ve Şafii'lere göre, oruca Ramazan ve Kurban Bayramı'na rastlamayacak şekilde başlanmalıdır. Çünkü Ramazan ve Kurban Bayramında oruç tutmak, keffaretteki teselsülü kaldırır. Dolayısıyla yeniden oruç tutmaya başlanılması gerekir, Hanbeli'lere göre, Ramazan ve Kurban Bayramlarında oruç tutmamakla keffaretin teselsülü bozulmaz.
cc) İki ay arasında herhangi bir özür dolayısıyla veya bir özür olmaksızın orucun bırakılması, Hanefi'lere ve Şafii'lere göre teselsülü bozar. Dolayısıyla oruç tutmaya yeniden başlanması gerekir. Muhammed el-Bakır, İbrahim En-Nehai, Said bin Cübeyr ve Süfyan es-Sevri bu görüştedirler. İmam Malik ve İmam Ahmed'e göre, hastalık ve sefer dolayısıyla oruç bırakılabilir. Ancak bir özür olmaksızın oruç bırakılırsa teselsül bozulur. Çünkü keffaret orucu, farz oruçtan daha "müekked" değildir. Nitekim farz orucun özür dolayısıyla bırakılmasının caiz olmaması için bir neden yoktur. İbn Abbas, Hasan Basri, Ata bin Ebi Rabah, Said bin Müseyyeb, Amr bin Dinar, Şâbi, Tavus, Mücahid, İshak bin Rahaveyh, Ebu Ubeyde ve Ebu Sevr de bu görüştedirler.
dd) Zıhar yaptığı hanımıyla bu iki ay arasında mübaşeret eden kimsenin orucundaki teselsülün bozulacağı ve oruca yeniden başlaması gerektiği hususunda tüm imamlar arasında görüş birliği vardır. Çünkü mükellef, iki ay ara vermeden oruç tutarken, hanımına dokunmamakla yükümlüdür.
r) Kur'an ve Sünnet'e göre, keffaretin üçüncü şıkkı, (yani 60 fakiri doyurmak) ancak birinci ve ikinci şıkları yerine getirmekten aciz olan kimseler için geçerlidir. Bu hususta fakihlerin görüşleri tafsilatlı olarak aşağıda verilmiştir.
aa) Oruç tutmaktan aciz olmak dört mezhebe göre de mükellefin çok yaşlı olması, hasta olması, hanımından iki ay uzak durduğunda, sabredemeyip ona yaklaşma korkusu taşıması demektir. Bu üç özür, Evs bin Samit el-Ensari ve Seleme bin Sehhar Beyadi olaylarını anlatan sahih hadislere göre belirlenmiştir. Ancak hastalık özrü hakkında fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Hanefi'lere göre, hastalık özrünün geçerli olabilmesi için hastalığın ilerlemesi veya iyileşmesinin mümkün olmaması gibi şartlar mevcut bulunmaktadır. Ancak bu takdirde hastalık özür olarak kabul edilir. Şafii'lere göre mükellef, orucun meşakkati karşısında orucu iki ay arasında bırakmak zorunda kalacaksa eğer, bu özür olarak kabul edilir. Maliki'lere göre mükellef, ileride oruç tutabilecek bir duruma gelecekse beklemelidir.
Fakat ileride de oruç tutamıyacaksa ancak bu takdirde 60 fakiri doyurur. Hanbeli'lere göreyse, mükellef oruç tuttuğu takdirde, hastalığının artması söz konusu ise bu özür yeterlidir.
bb) Doyurulacak fakirler, geçim yükümlülüğü zıhar yapan kimseye ait bulunmayan kimseler olmalıdırlar.
cc) Hanefi'lere göre, Müslüman veya zımmi her iki gruptan fakirler de doyurulabilir. Ancak Müslümanlarla savaşan kafirler bu kapsamın dışındadırlar. Maliki'lere, Şafii'lere ve Hanbeli'lere göre ise, ancak Müslüman fakirler doyurulmalıdır.
dd) Doyurmak ile, iki vakit yemek yedirmenin kastolunduğu hususunda görüş birliği vardır. Ancak doyurmanın anlamında ihtilaf edilmiştir. Hanefi'lere göre iki vakit karın doyurmaya yetecek kadar buğday verilebilir veya yemek pişirilerek de dağıtılabilir. Yahut her ikisi de olabilir. Çünkü Kur'an'da "it'am" kelimesi kullanılmıştır ve "doyurmak" anlamındadır. Fakat Malikiler, Şafiiler, Hanbeliler yemeği pişirerek vermek yerine, yemek malzemesinin verilmesini şart koşmuşlardır. Yemek malzemesinin, bölge halkının normal yemek malzemesine uygun olması ve tüm fakirlere aynı oranda dağıtılması hususunda görüş birliği vardır.
ee) Hanefi'lere göre, bir fakirin 60 gün boyunca doyurulması mümkündür. Ancak bir kimseye 60 yemek malzemesinin bir defada verilmesi caiz değildir. Diğer üç mezhebe göreyse, bir fakirin 60 gün boyunca doyurulması da caiz değildir. Onlara göre, 60 fakirin doyurulması gerekir. Ayrıca dört mezhep nezdinde, bir vakit 60 fakir, diğer bir vakitte başka 60 fakirin doyurulması caiz değildir.
ff) Mükellefin 30 gün oruç tutup, 30 fakiri doyurması, dört mezhebe göre de caiz değildir. Mükellef oruç tutacaksa iki ay ara vermeden oruç tutmalı, fakir doyuracaksa, 60 fakir doyurmalıdır.
gg) Kur'an'da doyurma keffareti hakkında fakirler doyurulmadan önce karı ve kocanının birbirlerine dokunmamaları gerektiği ifade edilmemiştir.
fakat ayetin siyak ve sibakından bu kuralın, üçüncü şık içinde geçerli olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla dört mezhepte, 60 fakiri doyurmak şeklindeki keffaret ödenmeden, erkeğin hanımına dokunmasına cevaz vermemişlerdir. Ancak bir tek fark, Hanbeli'lere göre, bu şekilde davranan mükellefin yeniden yemek verme zorunluluğunda olmasıdır. Fakat Hanefiler bu hususta daha mutedil bir yol takip ederler. Çünkü bu üçüncü şıkta, açıkça fakirleri doyurmadan mükellefin hanımına dokunması yasak edilmemiştir.
Burada zikrettiğimiz fıkhî hükümler şu kitaplardan alınmıştır.
Hanefi fıkhı: Hidaye, Feth'ul-Kadir, Beda'us-Senai, Allame Cessas'ın Ahkam'ul-Kur'an adlı eseri.
Şafii fıkhı: Nevevi'nin El-Minhac adlı eseri, El-Muğni Şerhi, Tefsir'ul-Kebir.
Maliki fıkhı: Haşiyet'ul-Dusuki, El-Şer'il-Kebir, Bidayet'ul Müctehid ve Nihayet'ul Muktesid, İbn'ul-Arabi'nin Ahkam'ul-Kur'an adlı eseri, Hanbeli fıkhı: İbn Kudâme'nin El-Muğni adlı eseri. Zahiri fıkhı: İbn Hazm'ın El-Muhalla adlı eseri.
"İnanmak" ifadesi, ihlaslı müminler gibi davranmak anlamında kullanılmıştır. Çünkü bu ayet ile kafir ve müşriklere değil, Müslümanlara hitap edilmektedir. Onlara, söz konusu bu emirlerin, kendilerine Allah'a ve Rasulüne inandıkları için verildiği beyan edilmiştir. Bu ayetten açıkça anlaşıldığı üzere, bir konuda Allah'tan bir emir vahyolunmuşken hâlâ cahiliyye örf ve adetlerini devam ettirmek, iman olgusuna ters düşmektedir. Çünkü bir müminin Allah ve Rasulü'nün bildirdiği bir kanuna uymayı terkederek, başka bir şeye, yani hevasının ya da bir başkasının uydurduğu kanuna tabi olması imanla çelişir.
Burada zikredilen "kafirler" ifadesi, Allah ve Rasulü'nü açıkça reddedenler için kullanılmamıştır. Burada kastolunan, Allah Rasulü'ne inandığını iddia edip, kafirler gibi yaşayanlardır. Diğer bir ifadeyle, bu şekilde ancak kafirler davranırlar. Yani, Allah'tan bir emir gelmiş olmasına rağmen, cahili örf ve adetlere uymakta devam ederler. Oysa gerçek mü'minler bu şekilde bir tavır takınmazlar. Aynı hususa Hac farzları bildirilirken değinilmiştir. "Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah âlemlere muhtaç değildir." (Ali İmran: 97) Bu iki ayette de "küfür", Allah ve Rasulü'nü açıkça reddetmek karşılığında kullanılmamıştır. Bu iki ayette de, Allah'ın koyduğu sınırlara iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen, bu sınırlara bağlı kalmayan kimselere atıf vardır. Sözgelimi bir kimse zıhar yapar, ama keffaret vermemesine rağmen hanımıyla normal ilişkisine devam eder veya cahiliye dönemindeki gibi zıhar yaptıktan sonra hanımını boşamış kabul eder ya da imkanı olduğu halde Hac farizasını yerine getirmez. Fakat bu fiiller, failin İslâm hakiminin (kadı) mürted, kafir ilan etmesine veya İslâm toplumunun bu kimseyi dışlamasına neden olacak fiiller değildir. Ancak bu kimseler elbette Allah indinde mümin sayılmayacaklardır. Çünkü bu kimseler, Allah'ın emirlerini ve sözlerini reddetmiş ve O'nun koyduğu sınırlara hiç aldırmamış, helal-haram gözetmeden yaşamışlardır. Mevdudi

Yani, Ramazan ayı boyunca tuttuğu orucun tâbi olduğu kurallar içinde (bkz. 2:183-187). “Buna gücü yetmeyen (lem yecid)” ifadesi ise, ya maddî imkanların yetersizliğini yahut gerçek veya sembolik kölelikten (bkz. yukarıdaki 5. not) kurtarılabilecek birini bulmanın imkansızlığını gösterir. Günümüzün birçok İslam bilginine göre (mesela Reşid Rıza, 4:92 ile ilgili yorumunda) bu ifade, ilk bakışta, “köleliğin İslamî hedeflere uygun olarak ortadan kaldırılacağı” şartlar ile ilgilidir (Menâr V, 337).Yahut: alternatif olarak, bir yoksulu altmış gün süreyle doyuracak. Peşpeşe iki ay oruç tutmanın imkansızlığı, ya hastalıktan, yahut gerçekten engelleyici dış şartlardan olabilir (mesela, büyük bir bedenî ve/veya zihnî gayret ve dikkat gerektiren işleri yapma mecburiyeti).Zımnen, “Cahiliyye Çağı'nın uygulamalarını terk ettiğinizi göstermek suretiyle” (Râzî). Başka bir deyimle, zihâr'ın telaffuzu, İslam öncesi dönemde olduğu gibi bir boşama olarak görülmeyecek, sadece keffâretle telafî edilmesi gereken bir haksız fiil olarak değerlendirilecektir. M.Esed

Bu ayette, eşine “zıhar” yapmak için yemin edip, sonra tekrar birleşmek isteyenlere, eşiyle cinsel ilişkiye girmeden önce, yemini karşılığında bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması, kavuşturacak gücü yoksa iki ay oruç tutması öeneriliyor. Tüm Müslümanlar arasında ki yaygın görüş uygulama, ramazanda bilerek oruç bozanlar için iki ay, bir gündecezası olmak üzere 61 gün oruç tutulması şeklinde baskı yapılmaktadır. Halbuki oruç için Kuran da 61 gün tutacaksın diye bir emir yoktur. Zayıf ve çelişkili rivayetleri Kuran ayetine dayanarak yapanlar, oruç bozanlara iki ay oruç tutmalarını, bir Kuran buyruğu gibi Müslümanlara uygulatıyorlar. Ayrıca iki ay oruç için Bak. Nisa suresi 25  M.sağ

Bu âyet grubunda, –Ahzâb/4'te, Ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız [zıhârda bulunduğunuz] eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmadı ifadeleriyle yerilmiş olan– câhiliye adetlerinden zıhâr konusu, mü’min bir kadının şikâyeti sebebiyle hükme bağlanmıştır:
• Zıhâr yapılan kadınlar, zıhâr yapanların anaları değildir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Ve şüphesiz onlar, çirkin bir söz ve yalan söylüyorlar.
• Kadınlarına zıhâr yapıp sonra da söylediklerinden dönenlerin, birbiriyle temastan [ilişkiden] evvel bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir.
• Özgürlüğe kavuşturacak bir köle bulamayan kimse, temaslaşmalarından önce, aralıksız olarak iki ay oruç tutmalı; buna güç yetiremeyen de altmış miskini doyurmalıdır.
Bu âyetlerde, hem Arapların câhiliye dönemindeki uygulamaları ortadan kaldırılmakta, hem de zıhâr yapanların zıhârın zararını tam anlayabilmeleri için eğitimden geçmeleri öngörülmektedir.
ZIHÂR
ظهار [zıhâr], “bir sırtın diğer bir sırta benzetilmesi”dir. Terim olarak ise, “helâl olan bir sırtı, haram olan bir sırta benzetmek”tir. Meselâ, bir kimsenin hanımına, “Sen benim için annemin sırtı gibisin” demesi, bir zıhâr olup karıyı kocaya haram kılar. Erkeğin hanımına, “Sen benim için kızımın, kız kardeşimin, halamın, teyzemin… sırtı gibisin” demesi, hatta sırt dışındaki uzuvlar ile bir benzetme yapması da zıhâr sayılır.
Orucun emredilmesi, kişileri takvâya ulaştırması nedeniyledir. Çünkü, Kur’ân'ın öngördüğü oruç, sabrı ve tefekkürü celbeder. Zira, tefekkürün en büyük engeli, tokluk ve konuşmaktır. İnsan tok iken ve konuşurken düşünemez. Sabır ve tefekkür, dinin iyi anlaşılmasını ve yaşanmasını temin eder. Oruç sayesinde gelişen sabır ve kararlılık, hayatın her alanında başarı getirir. Oruç hakkında Bakara sûresi'nde bilgi vermiştik.
Âyette konu edilen, fakat adı zikredilmeyen kadının, Sa‘lebe (veya) Huveyle (veya Havle bt. Hâkim) olduğu, kocasının da Evs b. Sâmit olduğu kaynaklarda yer alır. Râzî'nin konuyla ilgili nakli şöyledir:
Rivâyet olunduğuna göre, Ubâde ibn es-Sâmit'in kardeşi olan Evs ibn Sâmit, karısı Havle bt. Sa‘lebe'yi, namaz kılarken gördü. O, son derece güzeldi. Adamda ise, bir parça tuhaflık vardı. Kadın selâm verince, o kadından kâm almak istedi, ama kadın yüz vermedi. Bunun üzerine, Evs, kızdı... Evs'de, biraz acelecilik vardı; bu sebeple hemen zıhâr yaptı. Bunun üzerine, Havle Hz. Peygamber'e (s.a) geldi ve “Ben, genç ve arzu edilir iken Evs benimle evlendi. Yaşım ilerleyip çocuklarımın çoğaldığı bir zamanda, beni annesi gibi addetti. Benim, küçük çocuklarım var. Eğer onları, onun ailesine bıraksam, zayi olurlar, bakamazlar. Onları yanıma alsam, aç kalırlar” dedi.
Bu konuda iki rivâyet bulunmaktadır: Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) ona, “Senin durumunla ilgili, şu anda söyleyebileceğim bir şey yok” dedi. Yine, diğer bir rivâyete göre, Hz. Peygamber (s.a) ona, “Sen, kocana haram oldun...” demiştir. Bunun üzerine Havle, “Yâ Rasûlallah! O talâk ve boşanmadan bahsetmedi. O, çocuklarımın babasıdır ve en çok sevdiğim insandır” dedi. Yine, Hz. Peygamber (s.a) ona, “Sen ona haram oldun!” dedi. Bunun üzerine kadın, “İhtiyacım ve içimden geçenleri Allah'a arzediyorum” dedi. Hz. Peygamber (s.a) her keresinde, “Sen ona haram oldun” dedikçe, o hayıflanıyor ve Allah'a arzda bulunuyordu. İşte o, bu durumda iken, Hz. Peygamber'in (s.a) yüzü birden değişti ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Sonra, Hz. Peygamber (s.a), Havle'nin (r.a) kocasına haber göndererek, şöyle dedi: “Seni bunu yapmaya sevkeden şey nedir?” O, “Şeytân” dedi ve ekledi: “Bu konuda bir kolaylık, çıkış yolu var mı?” Hz. Peygamber (s.a) de, “Evet” buyurup, ona bu dört âyeti okudu ve, “Köle azat etmeye gücün yeter mi?” diye sordu. O, “Yok vallahi” dedi. Hz. Peygamber (s.a), “Oruç tutmaya gücün yeter mi?” dedi, o, “Yok, vallahi. Eğer ben, günde bir veya iki kere yemek yemezsem, gözümün kuvveti kaybolur, sanki ölüyorum zannederim” dedi. Hz. Peygamber (s.a) ona, “Altmış fakiri doyurmaya gücün yeter mi?” dedi, o, “Yok vallahi yâ Rasûlallah” dedi, ardından da “ama, sen sadaka ile yardımda bulunursan, o zaman olur” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona, 15 ölçek yardımda bulundu; Evs de, elinde bulunan maldan bu kadar miktarı ortaya koydu ve bunları altmış fakire tasadduk etti. H.Yılmaz

"Karşı gelmek" ile, Allah'ın koyduğu sınırlara aldırmamak ve Allah'ın koyduğu kanunları bırakıp, başkalarının koyduğu kanunlara tabi olmak anlamı kastedilmektedir. İbn Cerir bu ayeti şöyle yorumlamıştır. "Yani bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlara ve kanunlara, farzlara karşı çıkarak başka kuralların uygulanmasını teklif ederler." Kadı Beydavî ise tefsirinde şöyle diyor: "Yani Allah'a ve Rasulüne karşı husumet beslerler ve onların koyduğu kurallar yerine, kendileri için yine kendileri kurallar koyarlar. Ya da, başkalarının koyduğu kurallara tabi olurlar." Allame Alûsî, Ruhu'l-Meanî adlı eserinde, Beydavî'nin yukarıdaki yorumuna katılır ve ayrıca Şeyh'ul-İslâm Sadullah Çelebi'nin şu sözünü nakleder: "Bu ayet, Allah'ın kanunları yerine kendileri kural koyup, bu kurallara "kanun" adını veren padişah ve hükümdarlara çok sert bir uyarıdır." Ayrıca Alûsî, ilahî kanunlar ile beşerî kanunlar üzerinde ayrıntılı açıklamalar yaparken şöyle der: "Beşeri kanunlar, toplumlar ve insanlık için, Allah'ın koyduğu kanunlardan daha makul, daha münasiptir" diyen bir kimsenin küfründen kuşku duyulmaz. Bu kimselere Allah'ın emir ve kanunlarından bahsettiğiniz zaman hiddet duyarlar. Tıpkı şeriat kelimesini duyduklarında hiddetlenen, Allah'ın lanetlediği kimseler gibi."
"Kebete", zelil etti, helak etti, lanetledi, kovdu anlamlarını içerir. Burada "Kubitû" (mazi-meçhul) fiilinin kullanılmasıyla, Allah'a ve Rasulüne karşı koyup, emirlerini dinlemeyen kimselerin akıbetlerinin tıpkı önceki peygamberlerin ümmetlerinin akıbetleri gibi olacağı vurgulanmıştır. Çünkü önceki peygamberlerin ümmetleri, Allah'ın kanunlarını terkedip, kendilerinin veya başkalarının koydukları kanunlara tabi olduklarında, Allah'ın fazl ve rahmetinden yoksun kalmışlardır. Ve böylece felakete uğrayıp içlerinde ahlâkî çöküntü başlamış, sonunda da zillete düşmüşlerdir. Şayet aynı hatayı Ümmet-i Muhammed de yaparsa, Allah onları da zelil eder. Çünkü yaptıkları tüm kötülüklere rağmen Allah indinde makbul olmalarının hiç bir nedeni yoktur. Ayrıca Allah Teâlâ'nın önceki ümmetlere bir düşmanlığı olmadığı gibi, Hz. Muhammed'in (s.a) ümmetine de özel bir muhabbeti olacak değildir.
Burada siyak ve sibak dikkate alındığında, bu yanlış tavrın karşılığında iki tür ceza olduğu anlaşılıyor. Birincisi, "Kabet" yani bu dünyada zillet, ikincisi "Azab-ı Mehin" yani öbür dünyada azab ve zillet. Mevdudi

Zımnen, “Onların görmezden geldikleri mesajlar”. Böylece bu pasaj, özelden genele doğru gitmek suretiyle 4. ayetin sonundaki, “hakikati” yani ilahî vahyi “inkar eden herkes”e yapılan atıf ile bağlantı kurmaktadır. M.Esed

Yani, kendileri unutmuş olsalar bile Allah onların isyanını ve karşı gelmesini unutmaz. Allah indinde herkes nerede, ne zaman, ne yapmışsa o anki duyguları, yapılan davranışın başkalarına etkisi, sonucu en ince ayrıntısına kadar kayıtlıdır. Mevdudi

Bu âyetlerde, Allah ve Elçisi'yle boy ölçüşmeye kalkışan küstahlar hem kınanıyor hem de kendilerinden öncekilerin düştüğü kötü duruma kendilerinin de düşeceği bildirilerek uyarılıyorlar. H.Yılmaz

Buradan 10. ayete kadar, o dönemde zahiren Müslüman görünüp, İslâm toplumu içinde ayrı bir cephe kuran, zaman zaman bir araya gelip Müslümanların arasını açmak için gizli planlar yapan ve yalan söylentiler, dedikodular yayan münafıkların bu tavırları eleştirilmiştir.
Bu bağlamda iki veya üç kişi yerine, 3 veya 5 kişi denilmiş olmasının hikmeti merak edilebilir. Müfessirler böyle bir soruya her ne kadar birçok cevaplar vermişlerse de; bana göre bu ifade Kur'an'ın edebî uslubu gereği böyle kullanılmıştır.
Bununla, Allah'ın Âlim, Habîr, Semî, Basîr ve mutlak kudret sahibi olduğu vurgulanmaktadır. Neuzubillah, Allah'ı gizlenmiş bir mahluk olarak farzetmek mümkün değildir. Böyle bir ifade kullanılmakla, Allah'tan hiçbir şeyin gizlenemeyeceği ve kimsenin ondan kaçamayacağı ihsas ettirilmiştir. Mevdudi

Bu ifadeden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a) onları daha önce, bu davranışlardan men etmiş, fakat bu davranışlarında ısrar etmeleri üzerine de bu ayet nazil olmuştur.
Birçok rivayette anlatıldığı gibi bu, Yahudi ve münafıkların ortak tavrı idi. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına geldiklerinde Essamü aleyke Ya Eba-l Kasım diyorlar ve böylelikle "Essalâmü Aleyke"nin telaffuzunu bozarak bunu işiten kimselerin kendilerinin selam verdiğini zannetmelerine neden oluyorlardı. Ancak onlar "Essamu aleyke" (ölüm üzerine olsun) dediklerinde Hz. Peygamber (s.a) de kendilerine "ve aleykum" (sizlerin üzerine de olsun) diye karşılık veriyordu. Bir defasında Hz. Aişe dayanamayarak onlara, "ölüm ve Allah'ın laneti de sizlerin üzerine olsun" der Hz. Peygamber (s.a) ise hemen Hz. Aişe'ye "Ya Aişe, Allah kötü sözden hoşlanmaz" diye müdahalede bulunur. Hz. Aişe bunun üzerine Hz. Peygamber'e (s.a.), "Ya Rasulullah! Ne dediklerini işitmediniz mi? deyince Hz. Peygamber (s.a) "Benim dediğimi duymadın mı? Ben de onlara "sizin üzerinize de olsun dedim", diye cevap verir. (Buhari, Müslim, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim).
İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, Yahudiler ve münafıklar Hz. Peygamber'e (s.a.) bu şekilde cevap verirlerdi. (İbn Cerir)
Yani onlar bu davranışlarını, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olmadığı iddialarına delil olarak kullanıyorlardı. Çünkü kendilerinin gece gündüz Hz. Muhammed'e (s.a) belâ okumalarına rağmen, yine de azabın gelmemesini, onun peygamber olmayışına bağlıyorlardı. Ve eğer o peygamber olsaydı, azabın gelmesi gerekirdi şeklinde düşünüyorlardı. Mevdudi

Burada işaret edilen yasaklama, “normal olarak gizli toplanmalardan bir hayır çıkmaz; yardımlaşmayı emretmeye, adil muameleler[i tartışma]ya veya insanlar arası ilişkileri düzeltmeye adananlar hariç” (bkz. 4:114 ve ilgili not 138) ayetinden kaynaklanır. Klasik müfessirlerin işaret ettiği gibi, bu pasajda değinilen “gizli konuşmalar”ın bazı inkarcı çağdaşlarının Hz. Peygamber'e ve arkadaşlarına karşı hazırlamak istedikleri komplolar ile ilgili bulunduğuna kuşku yoksa da, pasajın genel bir muhtevaya sahip olduğu ve bu nedenle bütün çağlar için geçerli bulunduğu da aynı şekilde şüphesizdirYani, daha geniş anlamda, Hz. Peygamber'in ahlakî öğretilerine karşı çıkmaya.Hz. Peygamber'e “yaklaşma” ifadesi, burada ikili bir anlama sahiptir: lafzî olarak o'nun inkarcı çağdaşlarını, mecazî olarak da her zaman düşmanca eleştiride bulunanların o'nun kişiliğine ve öğretilerine “entellektüel” yaklaşımlarını kasdetmektedir. Aynı yorum, bir sonraki cümle için de geçerlidir.Lafzen, “Allah'ın seni hiçbir zaman selamlamadığı bir şekilde...” Tarihî olarak bu ifade, Medine Yahudilerinin Hz. Peygamber'e düşmanca yaklaşımlarına bir işarettir. Nakledildiğine göre, onlardan bir kısmı, Hz. Peygamber ile karşılaştıklarında geleneksel “selamun aleyküm” hitabı yerine selâm sözünü öyle bir şekilde mırıldanırlardı ki onu sâm (“ölüm”) kelimesinden ayırd etmek imkansız olurdu. Ve aynı kaba kelime oyununu Hz. Peygamber'in arkadaşlarına da yaparlardı. (Taberî ve İbni Kesîr, yukarıdaki ayet ile ilgili yorumlarında, konu hakkındaki Hadisleri tam metin olarak ve bütün kaynaklarıyla birlikte nakletmişlerdir.) Konu ile ilgili bir önceki nota da bkz.Yani, “eğer Muhammed gerçekten bir Peygamber ise”. M.Esed

Bu ifadeden anlaşıldığına göre, "Necva", başlı başına yasak ve uygun olmayan bir davranış değildir. Ancak Necva'nın caiz oluşu ya da olmayışı, ne hakkında ve niçin konuşulduğuna bağlıdır. Sözgelimi, salih bir toplumda, ihlaslı birkaç kişinin bir araya gelerek konuşmasından kimse rahatsız olmaz ve kendilerine bir kötülük yapacaklarından endişe edilmez. Fakat bunun aksine, kötü niyetli insanlar bir araya gelip gizli gizli konuşurlarsa, herkes, onların bir fitne çıkarmaya hazırlandıklarını düşünür. Ayrıca bir kaç kişinin tesadüfen karşılaşmaları sonucunda, bir araya gelmeleri ve gizlice konuşmaları, başlı başına kötü bir şey değildir. Ancak Müslüman bir toplumda, bağımsız bir grup kurmak ve sürekli gizli gizli görüşmeler yapmak, kesin surette bozgunculuğa sebebiyet verir. En azından Müslümanlar arasında hizipçilik başlar. Necva'nın caiz olması ya da olmaması, neler konuşulduğuna bağlıdır. Şayet iki kişi bir araya gelip, başkalarının arasını bulmak, onları barıştırmak veya hakkı elinden alınmış bir kimsenin hakkını nasıl iade edebileceklerini görüşmek için gizlice konuşurlarsa, bu hayır ve sevaptır. Fakat iki kişinin arasını bozmak veya birinin hakkını elinden almak, ya da bir haram işlemek için gizlice konuşurlarsa, bu tavır hem keyfiyetinden, hem de gizlice konuşulduğundan dolayı yasak ve günahtır.
Hz. Peygamber, bir mecliste nasıl davranılacağı hususunda gerekli ahlâkî kurallardan birini şöyle açıklamıştır. "Bir mecliste üç kişi varsa, iki kişi kendi arasında gizlice konuşmasınlar. Çünkü üçüncü kişi bundan rahatsız olur." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud) Başka bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur. "İki kişi kendi arasında, üçüncü kişiden izin almadan konuşmasın. Aksi takdirde, o kimse bundan alınır." (Müslim). Bu esaslar dahilinde düşündüğümüzde, üçüncü kişinin anlamadığı bir dilde, iki kişinin konuşmasının da aynı şekilde yanlış olduğu sonucuna varırız. Hele üçüncü kişi hakkında ve ne konuşulduğunu ona belli ederek konuşmak, daha büyük hatadır. Mevdudi

Böyle denilmekle Müslümanlara, bu tür gizli konuşmalardan etkilenerek harekete geçmemeleri, bu yüzden meyus olmamaları kalplerini geniş tutmaları, keder ve kine gönüllerinde yer vermemeleri hususunda teselli verilmektedir. "Allah'a tevekkül edin ve bilin ki, Allah'ın izni ile sizlere bir zarar gelmez, gizli gizli konuşan bu kimseler yüzünden rahatınızı bozup ölçüsüzce hareket etmeyin." Mevdudi

Zımnen, “Şeytan” kavramında ifadesini bulan kötülük unsuru, kendi içinde ve kendinden gelen bir güce hiçbir şekilde sahip değildir: karş. 14:22 -“Sizin üzerinizde gerçekte bir nüfuzum yoktur: ben sadece sizi çağırdım ve siz de icabet ettiniz. Öyleyse beni suçlamayın, yalnızca kendinizi suçlayın.” (Bkz. ayrıca 31. notta nakledilen Râzî'nin yukarıdaki ayet ile igili görüşü.) Allah'ın bir kişinin sapıklığa düşmesine “izin vermesi” veya “imkan vermesi” meselesi (“Allah'ın izni olmadıkça” ifadesinde îma edilen mesele) ile ilgili olarak bkz. 14:4, not 4. M.Esed

Bu âyetlerde de ilk önce hiçbir şeyin Allah'tan gizli kalamayacağının, Allah'ın her şeyi her an denetlediğinin unutulmaması gerektiği beyân ediliyor, ki Kur’ân'da üzerinde çokça durulan bir konudur:
Şüphesiz onlar; mü’minlerden, sadakalardan kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara ve güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara dil uzatan, sonra da onlarla alay eden kimseler, Allah'ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah'ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi? Allah, onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır. (Tevbe/78-79)
Yoksa onlar, şüphesiz Bizim, onların sırlarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Evet (işitiriz), yanlarında bulunan elçilerimiz de yazıyorlar. (Zuhruf/80)
Âyetteki, Onlar sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selâmlamadığı ile selâmlıyorlar. Kendi içlerinden de, “Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?” derler uyarısıyla münâfıkların, nefsi okşayacak sözler söyleyerek sinsî plânlarını gerçekleştirmek istedikleri bildiriliyor. Bu nifak politikası, Rasûlullah'ın âhirete irtihâlinden sonra da devam etmiş, Allah Muhammed'i, “Rasûlullah” [Allah'ın Elçisi], “Nebiy-yi Ümmî” [Anakentli Peygamber], “Nebi” [Peygamber], “Hatemu'n-Nebiyyîn” [peygamberlerin mührü/sonuncusu/zirvesi] olarak nitelemişken, bunlarla yetinilmeyerek Peygamberimiz için –güya birer saygı ifadesi olarak– “sallallahu aleyhi ve selem”(“aleyhisselâm” denmesinde sakınca yoktur, denmesi de gerekir), “hazret”, “eşref-i mahlûkat” [yaratılmışların en şereflisi], “fahr-i kâinat” [evrenin övüncü], “sırr-ı levlâke levlâk” [evrenin kendisi hürmetine yaratıldığı], “sâhibü'l-hülleti ve't-tâc”, “râkibu'l-burak fî leyleti'l-mi‘râc” [miraç gecesinde Burak'a binen hülle ve taç giyen], “ilklerin ve sonların efendisi” gibi birtakım isim ve rütbeler kullanılmıştır.
Âyette, Peygamber'i, Allah'ın selâmlamadığı bir şekilde selâmlamak, ikiyüzlülük göstergesi olarak değerlendirilmektedir. İfrat ölçüsünde bir sapma olan bu davranışı sergileyenlerin, aslında Peygamberimizin ahlâk ve sünneti [Kur’ân'a uyması ve Kur’ân'ı yaşaması] ile bir ilgilerinin bulunmadığı, sadece çıkar sağlamayı amaçladıkları anlaşılmaktadır.
Bu uyarılardan sonra da Rasûlullah'a, bulunduğu ortamla ilgili birtakım sırlar veriliyor:
• Yasaklanmış şeyleri yapmaya kalkışan; günah, düşmanlık ve Elçi'ye karşı gelmek hususunda fısıldaşan birileri vardır.
• Onlar Elçi'ye geldikleri zaman o'nu, Allah'ın selâmlamadığı bir tarzda selâmlıyorlar.
• Yaptıkları bu maskaralıktan dolayı da kendi kendilerine, “Bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesi gerekmez miydi?” diyorlar. (Cehennem onlara yeter. Oraya yaslanacaklardır. Ne kötü dönüş yeridir!)
Sonra da mü’minler muhatap alınarak birtakım nezaket kuralları bildirilmektedir:
• Gizli konuşma durumunda olduğunuz zaman, günah ve Elçi'ye karşı gelme hususunda konuşmayın, birr ve takvâ hususunda konuşun.
• Günah, düşmanlık ve Elçi'ye başkaldırı hususundaki gizli konuşmalar, şeytanî işlerden olup iman edenleri üzmek içindir. (Oysa o [şeytân], Allah'ın izni olmadıkça, onlara [mü’minlere] hiçbir zarar veremez. Ve öyleyse mü’minler, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.)
Pasajdan anlaşıldığına göre fısıldaşan, gizli gizli kumpas kuranlar, Yahûdiler ve münâfıklardır.
Bu âyet grubunun iniş sebebi olarak şu bilgiler aktarılmıştır.
İbn Abbâs dedi ki: “Bu kendi aralarında fısıldaşarak gizlice konuşan ve bu arada mü’minlere bakan ve birbirlerine göz kırpan Yahûdilerle, münâfıklar hakkında inmiştir.”
Mü’minler de şöyle diyorlardı: “Bunlara, kardeşlerimiz ve yakın akrabalarımız olan Muhâcir ve Ensâr'dan bazılarının öldürüldüklerine yahut başlarına gelen bir musibet veya bozgunlarına dair bir haber ulaşmış olmalıdır.” Bu da onların hoşuna gitmiyor, onları rahatsız ediyordu. Bunun neticesinde Peygamber'e (s.a) şikâyetleri çoğaldı. Yüce Allah da onların fısıldaşmalarını yasakladı. Fakat bu işten vazgeçmeyince âyet-i kerîme nâzil oldu.
Mukâtil dedi ki: “Peygamber (s.a) ile Yahûdiler arasında bir antlaşma vardı. Mü’minlerden bir kimse onlara uğradı mı kendi aralarında –o mü’min kişi kötü birtakım zannlara kapılıncaya kadar– gizlice konuşuyorlardı. O da yoluna gitmekten vazgeçiyor, geri dönüyordu. Rasûlullah (s.a) onlara böyle yapmamalarını söyledi ise de onlar vazgeçmeyince bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”
Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın alâmetlerine, haram aya, hedye [hacc yapanlara yiyecek yollamaya, hediye etmeye], gerdanlıklarına [hacc yapanların yemesi için gönderilen hayvanlara konulan işaretlerine] ve Rabb'lerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytu'l-Harâm'ı [Ka‘be'yi] kastedenlere [hacc görevi yapmak isteyenlere] saygısızlık etmeyin. Dokunulmazlığınız kalktığında [hacc göreviniz bitince] da avlanın. Sizi Mescid-i Harâm'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı/kovuşturması çok çetin olandır. (Mâide/2) H.Yılmaz

Bu husus surenin giriş bölümünde izah edilmiştir. Her ne kadar bazı müfessirler bu hususu, Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisine mahsus sanmışlarsa da İmam Malik'in dediği gibi bu, tüm Müslümanlar için geçerlidir. Hz. Peygamber'in (s.a.) bir mecliste nasıl davranılacağı hususunda Müslümanlara öğrettiği bir diğer kural da, mecliste oturan kimselerin, sonradan gelen kimselere yer vermesinin gerekliliğidir. Öyle ki mümkün olduğu kadar toparlanılmalı ve bencil davranılmamalıdır. Ayrıca sonradan gelen kimseler de, yer bulamadıkları takdirde mutlaka girmeye çalışmamalı veya bir başka kimseyi yerinden kaldırıp onun yerine oturmamalıdır. İbn Ömer ve Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Bir kimse, bir kimseyi yerinden kaldırıp onun yerine oturmasın. daha önceden orada oturanlar da, sonradan gelenlere yer versinler." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed). Abdullah bin Amr bin el-As'dan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber, "iki kişinin arasına izin almadan girip oturmak, kimseye helâl değildir" buyurmuştur. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi).
 Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem, Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde gece geç vakitlere kadar oturulduğunu, Hz. Peygamber'in (s.a.) istirahat edememek, diğer işleriyle uğraşamamak gibi nedenlerden dolayı çok rahatsızlık çektiğini ve bu yüzden "Size kalkın denildiğinde hemen kalkın..." ayetinin nazil olduğunu beyan eder. (İbn Cerir. İbn Kesir)
Yani, Hz. Peygamber'in (s.a.) meclisinde, O'ndan uzak bir yerde oturmakla kıymet derecenizin düştüğünü sanmayın ve size "kalkın artık, sohbet sona erdi" denildiğinde, bunu kendinize bir hakaret kabul etmeyin. Çünkü gerçek ölçü iman ve ilimdir. İşte sizlerin dereceleri ona göre belirlenecek, Hz. Peygamber'e (s.a.) yakın ya da uzak oturmakla değil. Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında oturmakla hiç kimsenin mertebesi yükselmez. Mertebenin yükselmesi, iman ve ilim nimetine sahip olan kimseler içindir. Ayrıca bilinmelidir ki, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında oturan bir kimse O'na eziyet verebilir, bu da cehalettir.
Allah indinde, Hz. Peygamber'in (s.a.) sohbetinden iman ve ilim kazanan ve bir mümine gerekli ahlâkî kuralları öğreten kimsenin mertebesi, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında boş oturan kimsenin mertebesinden yücedir. Mevdudi

Lafzen, “meclislerde/toplantılarda (mecâlis)”. Bu ifadenin, Hz. Peygamber'in düzenlediği sohbet toplantılarına -ki, bu toplantılarda müminler o'nun söylediklerini daha iyi duyabilmek için heyecanla etrafını çevirirlerdi- veya daha sonraki dönemlerde camilerdeki toplu ibadetlere işaret ettiği çoğunlukla ileri sürülmüşse de, ben, (Râzî ile birlikte) mecâlis çoğul isminin burada kinâye yoluyla veya mecazî olarak insanın sosyal hayatının tümünü ifade ettiği görüşündeyim. Bu anlamda alınınca, “birbirlerine yer verme”, toplumun bütün fertlerine, özellikle muhtaç veya engelli durumdaki mensuplarına karşılıklı olarak temiz ve yeterli bir hayat imkanı sağlamayı ifade eder. Bkz. ayrıca bir sonraki not.Bu pasaj ile ilgili yorumunda Râzî şunları söyler: “Bu ayet gösteriyor ki eğer bir kimse, Allah'ın kullarının (‘ibâd) mutluluğu ve iyiliği için gerekli imkanları (ebvâb) arttırırsa, Allah da onun için bu dünyadaki ve öteki dünyadaki bütün iyilikleri arttırır. Bu nedenle hiçbir akıl sahibi (‘âkil), bu ayeti[n maksadını] yalnızca [gerçek] bir toplantıda bir başkasına yer verme ile sınırlayamaz”.Parantez içine aldığım “iyi bir iş için” sözleriyle ifade edilen yorum, birçok klasik müfessirin ve özellikle de Taberî'nin görüşlerine paraleldir: Aynı yerde geçen Katâde'nin sözleriyle: “Her ne zaman iyi bir iş yapmaya çağrılırsanız, bu çağrıya uyun”.Karş. Hz. Peygamber'in şu sözü: “Bilgin (‘âlim) bir kişinin [yalnızca] ibadet eden birine (‘âbid) üstünlüğü, ayın dolunay olduğu gecede bütün öteki yıldızlara üstünlüğüne benzer” (İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Neseî, İbni Mâce ve Dârimî). M.Esed

Bu âyette de nezaket kurallarına dair mü’minlere bazı emirler verilmektedir:
• Mü’minlere, “Meclislerde yer açın” denilince hemen yer açmalılar. (Bu emre itaat edenlere Allah ödül verecektir).
• Mü’minlere, “Kendinizi büyük gösterin” denilince kendilerini olduklarından daha üstün göstermelidirler. (Bu tavır, genellikle savaş dönemlerinde Müslümanların düşmanların gözünü korkutmak için başvuracakları bir taktiktir. Bunu uygulayanlara Allah derecelerle ödül, nimet verir. Ve Allah, yapılan her şeyi en iyi şekilde bilir.)
Bu âyet grubunun iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer alır:
Âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili birkaç vecih zikredilmiştir:
a) Mukâtil ibn Hayyân şöyle demiştir: “Hz. Peygamber, Cuma günü Suffa'da bulunurdu. Orası da gâyet dar idi. Rasûlullah (s.a), Muhâcir ve Ensâr'dan, Bedir savaşı'na katılmış olanlara daha bir öncelik verirdi. Binâenaleyh, Bedir ehlinden bir cemaat geldi ve meclisin en ön safına geçtiler. Derken, Hz. Peygamber'in (s.a) tam karşısına geçip, o'nun kendilerine yer açtırmasını beklediler. Hz. Peygamber, onları böyle tam karşısına dikilmeye sevk eden şeyi anladı da, bu o'na ağır geldi. Etrafında bulunan ve Bedir'e katılmamış olan kimselere, “Ey falan, kalk; ey falanca kalk...” dedi ve önünde ayakta dikili bulunan kimseler sayısınca adam kaldırdı. Bu, meclisten kaldırılanların gücüne gitti; bunun onların hoşuna gitmediği yüzlerinden okunuyordu. Münâfıklar da bunu dillerine doladılar ve “Allah'a andolsun ki Peygamber, bunlara âdil davranmadı. Çünkü bir grup önceden gelip, yerlerini aldılar ve Peygamber'e yakın olmak istediler. O da onları oradan kaldırıp, onların yerine uzakta kalmış olanları oturttu” dediler. Bunun üzerine, Cuma günü bu âyet nâzil oldu.
b) İbn Abbâs'tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: “Bu âyet-i kerîme, Sâbit b. Kays b. eş-Şemmâs hakkında nâzil oldu. Şöyle ki: O, daha önce herkes meclisteki yerlerini almış iken, mescide girdi. Kulaklarındaki ağırlıktan ötürü, Hz. Peygamber'e (s.a) yakın oturmayı istiyordu. Bundan dolayı, iyice yaklaşıncaya kadar, ona yer açtılar. Sonra biri onu sıkıştırınca, onunla o kişi arasında, bir söz alış-verişi oldu. O da, sözünü duyabilmek için, Hz. Peygamber'e (s.a) yakın olmayı istediğini ve fakat falancanın kendisine yer açmadığını Peygamber'e söyledi. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Hz. Peygamber (s.a) de cemaate, oldukları yerde (biraz sıkışarak) yer açmalarını, hiç kimsenin, hiç kimse için yerinden kalkmamasını emretti.” H.Yılmaz

Allah'ın Elçisi(s.a.v.)in meclisinde bazı kişiler, gerekli gereksiz, onunla gizli konuşuyor, herkesin yanında onunla fısıldaşıyorlardı. Allah'ın Elçisi , özellikle zenginlerin çok yaptığı bu işten sıkılıyor, fakat incitmemek için kimseye bir şey demiyordu. İşte inen bu âyet, bu tür konuşmayı şarta bağlayıp kısıtladı. Böylece konuşma ihtiyacında olan öyle konuştu. Verilmesi gereken sadaka, sadece fakîrlere verilirdi. Fakat aradan çok zaman geçmeden inen müteâkib âyet, bu hükmü hafifletmiştir. Esasen âyetin "Bulamazsanız Allah bağışlayandır, esirgeyendir" cümlesi, bu emrin gereklik değil, nedb bildirdiğini, yani gizli konuşmadan önce bir sadaka vermenin daha iyi olduğu anlamına geldiğini gösterir. Bu hükmü uygulamak evlâdır, fakat uygulamamakta da bir sakınca yoktur. Bundan dolayı âyetler arasında nesih söz konusu değildir. Rivâyete göre bu hükmü uygulayan tek kişi, Hz. Alî'dir. S.Ateş

İbn Abbas, bu ayetin nüzul sebebini şu şekilde açıklar: bazı Müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına gelerek kendisiyle gizlice konuşmak istediler. Hz. Peygamber'in (s.a.) bu tekliften rahatsız olması üzerine de, Allah O'nun yükünü hafifletmek için bu emri indirir. (İbni Cerir). Zeyd bin Eslem ise, şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a) kendisiyle özel görüşmek isteyen hiç kimseyi geri çevirmezdi. Bu yüzden de dileyen gelir, kendisiyle özel görüşme talebinde bulunurdu. Hatta kendisine, özel görüşmeye değmeyecek şeyler sorarlardı. Üstelik o günler tüm Arabistan'ın Medine'ye karşı savaş durumunda olduğu bir dönemdi. Bazen biri gelerek, Hz. Peygamber'e (s.a.) fısıltılı bir şekilde konuşur ve bu konuşmanın hemen ardından şeytan, "Bu adam filan kabilenin hücum edeceği haberini getirmiş" şeklinde Müslümanlar arasına dedikodular yayardı. Böylece Medine'nin her tarafında asılsız haberler dolaşmaya başlamıştı. Öte yandan münafıklar bu hadiseleri fitne çıkarmak için istismar ederken, "Muhammed duyduğu herşeye inanır" diyorlardı. İşte bu nedenlerden ötürü, Allah Teâlâ, bu ayeti indirerek, gizli konuşmadan önce sadaka verilmesini emretti. (Ahkam'ul Kur'an, İbn'ul-Arabi), Katade, "Bazı kimselerin kendilerine büyüklük atfetmek ve etrafa Hz. Peygamber (s.a) ile çok yakın olduklarını göstermek için O'na özel görüşme talebinde bulunduklarını" söyler.
Hz. Ali, bu ayet nazil olduğunda, Hz. Peygamber'in (s.a.) kendisine "sadaka miktarı ne kadar olsun? Bir dinar yeterli mi?" diye sorduğunu ve kendisinin de O'na, bu miktarın fazla olup, herkes veremez, dediğini rivayet eder. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona, "Yarım dinar olmasına ne dersin?" diye sorar. O yine bu miktarın fazla olduğunu söyler. "O halde ne kadar olmalı?" diye Hz. Peygamber (s.a) sorunca, Hz. Ali: "Bir arpa tanesi kadar altın versin" der. Bu sefer Hz. Peygamber (s.a) ona "Sen çok az bir miktar tavsiye ettin" diye karşılık verir. (İbn Cerir, Tirmizi, Müsned-i Ebu Yâlâ). Başka bir rivayette Hz. Ali şöyle diyor: "Kur'an'ın bu ayeti, öyle bir ayettir ki benim dışımda hiç kimse onunla amel etmemiştir. Çünkü, bu ayet nazil olduğunda ben sadaka verdim ve sonra Hz. Peygamber'e (s.a.) bir mesele hakkında soru sordum." (İbn Cerir, İbn Münzir, Abd bin Humeyd) Mevdudi

Kişinin Allah'ın Elçisi'ne her “danışma”sı vesilesiyle (beyne yedey) karşılıksız yardımda bulunmaya çağrılması, çoğu zaman yanlış anlaşılmış ve onunla, yani yaşadığı dönemde gerçekten yapılan konuşmalar/danışmalar ile sınırlandırılmıştır. Bunun sebebi, muhtemelen, yaşadığı zamanda bazı çok heyecanlı müminlerin rahatsız edici ölçüdeki ilgilerini azaltmaktı. Bu yanlış anlama, bir sonraki ayette ifade edilen yukarıdaki istisna ile birlikte, bazı müfessirleri, bu emrin “nesh edilmiş” olduğu şeklinde temelsiz bir kanaate sevk etmiştir. Ama böyle bir “nesih” teorisinin hiçbir şekilde savunulamaz olduğu gerçeği (bkz. 2:106 ve ilgili not 87) yanında, ayrıca “Elçi” (Rasûl) teriminin Kur’an'da yalnızca Peygamber Muhammed (s)'in benzersiz kişiliği anlamında değil, ama aynı zamanda onun tarafından dünyaya aktarılan öğretiler bütünü anlamında kullanıldığını bilirsek bu ayeti doğru şekilde anlayabiliriz. Bu, birçok Kur’ânî öğütten de anlaşılmaktadır: “Allah'a ve Rasûlü'ne kulak verin” ve daha belirgin olarak (4:59'da): “Eğer herhangi bir konuda anlaşmazlığa/ayrılığa düşerseniz onu Allah'a [yani Kur’an'a] ve Elçi'ye [yani, onun sünnetine] götürün”, ki bu ayet birinciyi açıklamak gibi bir fonksiyon taşımaktadır. Bu anlamda alınınca yukarıdaki “Elçi'ye danışma” ifadesi, yalnız o'nun kişiliğine ve çağdaşlarına değil, daha çok o'nun genel öğretilerine ve bütün zamanlar ve mekanlardaki müminlere işaret eder. Başka bir deyimle, her mümin, ne zaman kendisini Elçi'nin öğretilerini araştırmaya/öğrenmeye verse, yahut Kur’an'ın tanımladığı gibi, ilahî kelâmı bize aktaran Elçi'ye “danışma”ya niyetlense, “karşılıksız yardımda bulunma”sı -bu hem muhtaç bir kişiye maddî yardımda bulunma olabilir, hem de aydınlanmaya muhtaç olan bir kişiyi bilgilendirme ya da sadece zayıf bir insana iltifatta bulunma bile olabilir- tavsiye edilmiştir.Lafzen, “eğer (bir imkan) bulamazsanız”. Yani, o anda karşılıksız yardımda bulunacağınız bir kimseyi veya -herhangi bir sebeple- onu yerine getirme imkanını. M.Esed

Bu emir, önceki emrin nazil olmasından çok kısa bir zaman sonra nazil olmuş ve bu emirle sadaka şartı yürürlükten kaldırılmıştır. Ancak bu emrin ne kadar bir zaman yürürlükte kaldığı hususunda ihtilaf vardır. Katade, bir günden az bir zaman sonra yürürlükten kaldırıldığını söylerken, Mukatil bin Hayyan, bu müddetin (ki en fazla müddet bildiren rivayettir) 10 gün olduğunu söyler. Mevdudi

Yani, bir müminin servetini ve gelirini bencilliğin kirinden arındırmayı hedefleyen zorunlu vergiyi (zekât): bu demektir ki, kişinin karşılıksız yardım olarak daha fazlasını yapma imkanına sahip olmaması bir günah sayılmaz. M.Esed

Bu âyetlerde, kamu görevlileri ile ilişkiler konusunda belirli ilkeler öngörülmektedir. Âyetin içerdiği sözcükler dikkate alındığında, bu iki âyetin peşpeşe inmeyip aralarında belirli bir sürenin olduğu anlaşılır. Âyetlerin iniş dönemi dikkate alındığında şu gerçeklerle karşılaşılır:
12. âyet:
• Âyet, Müslümanların organize olması [İslâm devleti oluşturmaları] sürecinin ilk dönemlerinde inmiştir.
Peygamber, aynı zamanda kamu görevlisidir [yöneticidir].
Kamu'dan özel bir talebi olanlar sadaka vermelidirler (şimdiki devlet dairelerindeki hizmete karşılık alınan harç örneği). Böylece, özel meselelerinin çözüme kavuşturulması ile birlikte ihtiyaç sahiplerine verilmek ve umumi maslahatlar için kullanılmak üzere gelir sağlanacaktır.
• Sadaka, –sadaka âyetlerinde görüleceği gibi– kamu hizmetleri için harcanan aynî ve nakdî değerlerdir. Burada konu edilen, Rasûlullah'ın şahsına verilecek bir yardım değildir. Zira, tüm peygamberler gibi Peygamberimizin de ücret, sadaka alması yasaklanmıştır.
• Âyetin son bölümündeki, Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet bulamazsanız artık şüphesiz Allah gafûr'dur, rahîm'dir ifadesinden, sadaka vermenin bir zorunluluk olmayıp henüz hazmetme sürecindeki Müslümanların alıştırılmasına, eğitilmesine yönelik bir tavsiye olduğu anlaşılıyor.
13. âyet:
• Bu süreçte Müslümanlar (hepsi olmasa da çoğunluğu; aklî istisnâ), bu uygulamaya yeterli duyarlılık göstermemiş, kamu bütçesine katkıda bulunmak hoşlarına gitmemiştir. (Onların bir çoğunun yerleşik düzenin kurallarına uymayan bedevî Araplardan oluştukları akıldan çıkarılmamalıdır.)
• Devletin idamesi ve bekası için kamuya malî destek şarttır.
• İşte bu âyette bu gerçek mü’minlerin kafalarına balyoz gibi iniyor: Fısıldaşmanızdan [başbaşa konuşmanızdan] önce sadakalar vermekten korktunuz mu? İşte, yapmadınız. Ve Allah, sizin tevbenizi kabul etti. Artık salâtı ikâme edin, zekâtı verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. Ve Allah, yaptıklarınıza en çok haberi olandır.
İfadeyi biraz açarsak: Allah daha evvel ki duyarsızlığınızı bağışlamıştır. Ama bundan sonrası için salâtı [sosyal desteği] ikâme edin [dikin, ayakta tutun] ve zekâtı [zorunlu vergiyi verin], Allah'a ve Rasûlü'ne (ki o, aynı zamanda yöneticidir) itaat edin [bir daha itaatsizlik etmeyin].
Zekât ve infak, “sadaka”nın anlam alanı içindedir. Zira birçok âyette sadaka sözcüğü, “zekât” anlamında kullanılmıştır (bkz. Bakara/103, 271; Tevbe/60).
Görülüyor ki 12. âyetteki sadaka emri, 13. âyetle pekiştirilmiştir. 12. âyette umum olan “sadaka” ifadesi, 13. âyette “salât ve zekât” ifadeleriyle tahsis edilmiştir. Üstelik mü’minlerin bundan kaçmamaları, mutlaka itaat etmeleri istenmiştir.
İki âyet arasındaki sürede mü’minler, organize olmanın şartlarından birinin de “maliye kurumu” olduğu gerçeğini böylece öğrenmiş olmalıdırlar. H.Yılmaz

 

Bu iki ayetten ve bundan önceki “ikiyüzlüler suresinden anlıyoruz ki, münafıklara karşı Allah, bu buyruğuyla peygamberi rahatlatıyor. Böyle bir önlemden sonra artık onu sık sık rahatsız edemedikleri anlaşılıyor. M.Sağ

Bu atıf, Medine'de münafıkların kendileriyle dost oldukları Yahudilere yapılmıştır.
Yani, münafıkların müminlerle ve Yahudilerle aralarında olan ilişkileri, samimiyete dayanmıyordu. Onlar, çıkarları dolayısıyla bu her iki toplulukla da ilişkilerini devam ettiriyorlardı.
Yani, onlar iman ettiklerine, Rasulüllah'ın lider ve rehber olduğuna inandıklarına ve Müslümanlara sadık davrandıklarına yemin ediyorlardı. Mevdudi

“Allah'ın gazabına uğrama”nın anlamı için bkz. Fâtiha'nın son ayeti ile ilgili not 4. Bu özel bağlamda, “Allah'ın gazabına uğrayan toplum ile dostluk kuranlar”, Allah'ın varlığını ve tezahürlerini muğlak bir şekilde de olsa kabul ettikleri halde kendilerini inkarcı çevrelerinden koparacağı ve böylece, manevî olarak bağlantısız bir hayatın sözde maddî avantajlarını kaybedeceği korkusuyla bu hakikate tam olarak teslim olmaya yanaşmayan yarım gönüllülerdir: bu ayetin son cümlesinin işaret ettiği ahlakî (mânâdaki) yalan budur. (Bkz. ayrıca 60. surenin son ayeti.) M.Esed

Yani, başkalarının kalplerine şüphe tohumları ekerek. M.Esed

Bu ifade şu anlama gelir: "Onlar hem bir taraftan "Biz İslâm'a ve Müslümanlara sadık bir şekilde bağlıyız" diyerek kendilerini Müslümanların suçlamalarından koruyorlar, hem de diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar aleyhinde söylenti ve şüpheler yayarak, başkalarının İslâm'ı seçmesine engel olmaya çalışıyorlardı. Ki böylece, henüz Müslüman olmayan kimseler, "Müslümanlar böyle konuşuyorlarsa, muhakkak bu işte bir şey vardır" diyerek tereddüte düşsünler. Mevdudi

Yani, bunlar, sadece bu dünyada yalan yeminler etmekle yetinmeyecek, ahirette Allah'ın huzurunda da yalan yere yemin edeceklerdir. Mevdudi

Yani, dünyevî kazançları manevî/ruhî değerlere tercih etmelerini “makul” ve bu nedenle, ahlaken “meşru” görerek. Bir sonraki cümlenin işaret ettiği, işte bu bariz kandırmacadır.Kâzibûn ism-i fâilinin başındaki el belirtme takısı, bu şekilde nitelenen/tanımlanan toplumun kendi kendini kandırmanın en ileri derecesine ulaştığını gösterir: bu sebeple, Zemahşerî'nin yukarıdaki ifade ile ilgili yorumuna uygun olarak parantez içi “en büyük” açıklamasını ekledim. M.Esed

Bağımsız bir necm olan bu âyetlerde, münâfıkların Yahûdileri velî edinmelerine, onlarla işbirliği yapmalarına ve bu yolla mü’minlere zarar vermelerine değinilmektedir:
• Çevrenizde, Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu velî edinenler [yardımcı, koruyucu; yönetici yapanlar] vardır. Onlar ne sizdendirler, ne de onlardan. Onlar bilerek yalan yere yemin ediyorlar.
• Allah onlara çok çetin bir azap hazırlamıştır. Şüphesiz onlar, yapmış oldukları çok kötü olanlardır!
• Onlar yeminlerini kalkan edindiler ve Allah'ın yolundan çevirdiler. Artık onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.
• Onların malları ve evlatları kendilerine, Allah'a karşı asla yarar sağlamaz. Onlar, ateş'in ashâbıdır ve orada sürekli kalacaklardır.
• Allah onları tekrar dirilttiği gün, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. Gözünüzü açın! Şüphesiz onlar, yalancıların ta kendileridir.
• Şeytân onları istilâ etmiş ve onlara Allah'ı anmayı terk ettirmiştir. Onlar, şeytânın hizbidir [grubudur]. Şeytânın hizbi ise kesinlikle kaybedenlerdir.
• Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya uğraşanlar, en aşağılık kişiler arasındadırlar.
• Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir.
Görüldüğü gibi âyetler gâyet açıktır. Anlaşıldığı üzere münâfıkların, mü’minler ve Yahûdilerle olan ilişkileri içtenlikli değil, çıkara dayalıdır. Yemin ve yalanla vaziyeti idare etmeye ve mü’minlere iftira atarak iman edecekleri şüpheye düşürüp imana gelmelerini engellemeye çalışıyorlardı.
Bu âyet grubunun iniş sebebine dair kaynaklarda şu bilgiler nakledilmiştir:
es-Süddî ve Mukâtil şöyle demiştir: Âyet-i kerîme münâfık olan Abdullah b. Ubey ile Abdullah b. Nebtel hakkında inmiştir. Bunlardan birisi Peygamber (s.a) ile oturuyor, sonra da o'nun sözlerini Yahûdilere taşıyordu. Peygamber (s.a) odalarından birisinde bulunduğu bir sırada şöyle buyurdu:
— Şu anda sizin yanınıza kalbi bir zorbanın kalbi gibi olan ve şeytânın iki gözüyle bakan bir adam girecektir.
Bu sırada Abdullah b. Nebtel girdi. –Abdullah mor, esmer, kısa boylu ve hafif sakallı birisi idi.– Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
— Sen ve arkadaşların niye bana ağır sözler söylüyorsunuz?
Abdullah böyle bir şey yapmadığına dair Allah adına yemin etti. Peygamber (s.a) ona, “Yaptın” dedi. Bunun üzerine Abdullah gidip arkadaşlarını getirdi. Onlar da Peygamber efendimize dil uzatmadıklarını söylediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme indi.
21. âyette de, Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir buyurulmuştur. Allah'ın dediğinin olacağı, dininin ve Elçisi'nin önünde kimsenin duramayacağı birçok âyette vurgulanmıştır:
Ve o'nu satın alan Mısırlı kişi, karısına, “Bunun yerini şerefli tut. Bize faydalı olabilir, ya da o'nu evlat ediniriz” dedi. Ve Biz Yûsuf'u böylece yeryüzünde yerleştirdik. … ve kendisine olayların/sözlerin te’vîlini öğretelim diye… Ve Allah emrinde gâliptir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yûsuf/21)
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)
Onlar [bekçiler], “Size elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar. Onlar, “Evet [getirmişlerdi]” derler. Onlar [bekçiler], “Öyle ise kendiniz dua edin” derler. Kâfirlerin duası sadece şaşkınlıktadır [boşa çıkmıştır]. Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyâmette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51-52) H.Yılmaz

Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Elçisine düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Allah onların kalblerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile (kalb nuru veya Kur'an ile) desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbi(partisi)dir. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olanlar, Allah'ı hizbidir. (S.Ateş)- Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, onlar Allah'a ve Rasulüne karşı başkaldıran kimselere bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, isterse babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda ebedi olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir. (Mevdudi)- Allah'a ve Ahiret Günü'ne [gerçekten] inanan, ama [aynı zamanda] -babaları, oğulları, kardeşleri yahut [öteki] akrabaları bile olsa- Allah'a ve Elçisi'ne karşı çıkanları seven bir toplum göremezsin. [Gerçek müminlere gelince,] Allah'ın kalplerine imanı nakşettiği ve ilhamı ile  güçlendirdiği kimseler onlardır ve [zamanı gelince] onları içlerinden ırmaklar akan bahçelerde barındıracaktır. Allah onlardan hoşnuttur ve onlar da Allah'tan. İşte onlar Allah'tan yana olanlardır: İşte onlar, Allah'tan yana olanlar, mutluluğa ulaşacaklardır! (M.Esed)- Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya uğraşanlarla karşılıklı sevgi bağı kurmuş hâlde olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Onlar, Allah'ın, onların kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini Kendisinden olan rûh [güvenli bilgi] ile desteklediği kimselerdir. Ve O [Allah], onları, sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar, Allah'ın hizbidir [grubudur]. Gözünüzü açın! Allah'ın hizbi [grubu], başarıya ulaşanların ta kendileridir.(H.Yılmaz)

Bu ayette, prensip (usül) itibarıyla, iki hususa değinilmiştir. Prensib bakımından, hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın, bir kişide aynı anda bulunması imkansızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü'nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Çünkü bir insan hem kendi nefsini, hem de nefsinin düşmanlarını aynı zamanda sevemez. Dolayısıyla müminlik iddiasında bulunan bir kimse, aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa şayet, bu kimsenin müminlik iddiasının doğru olabileceği şeklinde bir tereddüte düşülmemelidir. Ayrıca bir yanda Müslüman olduğunu söyleyip, diğer yandan, İslâm düşmanlarıyla dostluklarını devam ettiren kimselerin, (kendileri hakkında) mümin mi, münafık mı olduklarını tekrardan ciddi bir şekilde düşünmeleri gerekir. Yani mümin mi, münafık mı olmak istiyorlar, buna karar vermelidirler. Şayet dürüst kimselerse, bunun ahlâkî bakımdan iki yüzlülüğün en aşağı tabakası olduğunu anlayacaklardır. Sonuçta da aynı anda iki ata birden binmekten vazgeçmelidirler. İman, onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: Mümin olmak istiyorlarsa, İslâm'a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm'dan daha önemli ise, bu sefer müminlik iddialarından vazgeçmelidirler.
Bu anlatılanlar ilke itibarıyla böyledir. Fakat Allah Teâlâ sadece bu konuda ilkeleri beyan etmekle kalmamış, ayrıca yalan yere Müslümanlık iddiasında bulunan kimselere gerçek örnekler vermiştir. Ki zaten onlar bizzat bu kimseleri biliyorlardı. Yani onlar, gerçek müminlerin, İslâm'a zarar veren tüm ilişkilerini keserek, bir cemaat haline geldiklerini bizzat görüyorlardı. Bu öyle bir vakıadır ki, tüm Araplar Bedir ve Uhud savaşlarında bunu açıkça müşahede etmişlerdir. Mekke'den Medine'ye hicret eden sahabe, Allah rızası için kendi akraba ve kabilelerine karşı savaşmaktan asla çekinmemişlerdir. Ebu Ubeyde (r.a) babası Abdullah b. Cerrah'ı, Mus'ab b. Umeyr (r.a) kendi kardeşi Ubeyd b. Umeyr'i ve Hz. Ömer (r.a) kendi dayısı As bin Hişam bin Muğiyre'yi öldürmüştür. Hz. Ebubekir (r.a), oğlu Abdurrahman ile çarpışmaya hazırlanırken, Hz. Ali (r.a), Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ubeyde bin Haris (r.a) en yakın akrabaları Utbe, Şeybe ve Velid bin Utbe'yi öldürmüşlerdir. Hz. Ömer (r.a) Bedir esirleri hakkında, Hz. Peygamber'e (s.a) "Bunların hepsini öldürelim, üstelik herkes kendi akrabasını bizzat öldürsün" demiştir. Aynı savaşta Musab bin Umeyr'in (r.a) öz kardeşi Ebu Aziz bin Umeyr esir düşer. Ensardan bir sahebinin onu bağladığını gördüğünde Musab bin Umeyr, onu bağlayan sahebeye, "Onu sıkıca bağla, çünkü annesi çok zengindir.
Bu yüzden sana oldukça fazla miktarda fidye verir" der. Bunun üzerine kardeşi Ebu Aziz, "Kardeşim olmana rağmen nasıl böyle konuşursun" diye söylenir. Musab ise, "Şimdi sen benim kardeşim değilsin. Benim kardeşim, seni şu anda bağlayan kimsedir" diye cevap verir. Yine Bedir Savaşı'nda, Hz. Peygamber'in (s.a) damadı, Ebu-l As esir düşer ve hiç kimse kendisine özel bir muamele yapmayarak, diğer esirlere nasıl davranıyorlarsa aynı şekilde davranırlar.
İşte böylece İhlâslı müminlerin nasıl davrandıkları ve Allah'ın dinine nasıl bağlı oldukları gerçek bir şekilde sergilenmiştir.
Deylemi, Hz. Muaz'dan mervî olarak, Hz. Peygamber'in (s.a.) şu duasını nakleder. "Ey Allah'ım! Bana bir facirin, bir fasıkın bir şey ihsan etmesine izin verme ki, kalbimde ona karşı bir sevgi meydana gelmesin. Çünkü sen, inzal ettiğin vahiyde, Allah'a ve Ahiret gününe iman edenlerin, Allah ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin diye buyurdun." Mevdudi

Bu pasajın kilit ifadesi, “Allah'a ve Elçisi'ne karşı gelenler (men hâdde)” tanımlamasıdır: yani Allah'ın mesajına ve Elçisi'nin kişiliğine yahut öğretisine aktif bir düşmanlık besleyenler. İslam'a aktif olarak düşmanlık yapmayan inkarcılar ile ilişkiler konusunda ise Kur’an, birçok yerde (mesela 60:8-9'da) onlara nezaket ve dostluk/yakınlık içinde davranılmasına açıkça izni vermekte ve hatta bunu zımnen emretmektedir. Rûh'u “ilham” veya bazan “ilahî ilham” olarak çevirmem konusunda bkz. 16:2, not 2. Zemahşerî tarafından işaret edildiği gibi, minhu'daki hû zamiri ya Allah'a yöneliktir -benim çevirimde olduğu gibi- yahut müminlerin inancına. Bu ikinci durumda ifade, “Ondan [kaynaklanan] ilham ile güçlendirilmiş” şeklinde çevrilebilir. M.Esed

Velâyet konusunun ele alındığı bu âyette, mü’minlerin sevgi bağı kuracak ve kuramayacak oldukları kimseler beyân edilmektedir. Mü’minlerin; müşrik, kâfir, Yahûdi ve Nasranilerden velî edinmemeleri gerektiğini bildiren birçok âyet geçmişti:
Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. (Mâide/57)
Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. (Mâide/51)
Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)
Ey iman etmiş kimseler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri bilirim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun doğrusundan sapmıştır. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler. (Mümtehine/1-2)
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan menetmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine/8-9)
Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)
Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)
NOT: Bu âyetlerde yer alan velî, evliyâ sözcükleri, genelde “dost”, dostlar” şeklinde çevrilerek âyetlerin önerisi, ahlâkî bir davranışa indirgenmektedir. Hâlbuki buradaki velâyet; idarî, siyasî ve hukukî velâyettir [korunma, gözetilme ve yönetilmedir].
22. âyetin iniş sebebi hakkında şu nakledilmiştir:
İsterse bunlar babaları... olsalar bile buyruğu hakkında es-Süddî dedi ki: BuAbdullah b. Ubey'in oğlu Abdullah hakkında inmiştir. Bir gün yanında otururken su içen Peygamber'e, “Allah aşkına ey Allah'ın Rasûlü, şu içtiğin sudan bir miktar arttır, onu gidip babama içireyim. Belki onunla Allah kalbini temizler” dedi. Bunun üzerine Peygamber ona biraz arttırdı. Abdullah da bu artanı babasına götürdü. Babası kendisine, “Bu da ne?” diye surunca, oğlu, “Peygamber'in (s.a) içtiği sudan bir artıktır. Sen içesin diye bunu sana getirdim, belki bununla Allah senin kalbini arındırır” dedi. Babası ona, “Bunun yerine niye bana annenin sidiğini getirmedin? O bundan daha temizdir” dedi. Oğlu bu işe kızdı ve Peygamber'e (s.a) gelerek, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dedi, “Babamı öldürmeye bana izin vermez misin?” Peygamber (s.a), “Hayır, ona yumuşak davran ve ona iyilik yap” dedi. H.Yılmaz