(Fâtır - 38.Ayet)

<< Geniş Meal

Haşr

Açıklama için bkz. Hadid an: 1-2. Benu Nadir'in yurtlarından sürülmeleri hakkında bir yorum yapılmadan önce, böyle bir girişle Müslümanların Yahudileri kendi güç ve yetenekleriyle yenmedikleri, bilakis bu zaferin Allah'ın kudretinin bir sonucu olduğu vurgulanmaktadır. Mevdudi

Sûre, evrendeki her varlığın Allah'ı tesbih ettiğini, Allah'ın yenilmez ve en iyi yasa koyan olduğunu bildiren bir âyetle başlamaktadır. Bu âyet, aslında insanlara akıllarını başlarına almaları, aksi hâlde Allah'ı yenemeyecekleri, bunu evrendeki her varlığa bakarak anlayabilecekleri gerçeğini ihtar etmektedir.
Birçok kez ifade ettiğimiz gibi tesbih, “Allah'ı, Kendisine yakışmayan niteliklerden uzak tutmak, yüceltmek, O'nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu kavramak ve bunu dışa yansıtmak” demektir, ki bu en geniş çerçevede İsrâ sûresi'nde yer almıştı:
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halîmdir, çok bağışlayandır. (İsrâ/44)
Aynı mesaj, Haşr sûresi'nden başka birçok sûrenin [Hadîd, Saff, Cum‘a ve Teğâbün] başında da yer almıştır.H.Yılmaz

Bu ve bundan sonraki tarihî atıflar için bkz. bu surenin giriş notu. Benî Nadîr kabilesi -ki, Yahudi olmaları hasebiyle doğal olarak ehlu'l-kitâb (“geçmiş vahyin mensupları”) olarak tanımlanırlar- burada “hakikati inkara şartlanmış olanlar” (ellezîne keferû, bkz. 2:6, not 6) olarak vasıflandırılmışlardır, çünkü daha önce Hz. Peygamber'in gerçekten kendi kutsal metinlerinde bildirilen (Tesniye xviii, 15 ve 18) Allah'ın Elçisi olduğunu kabul etmiş olmalarına rağmen daha sonra ihanet ederek o'na karşı çıkmışlardı.Lafzen, “[imkan dahilinde] görmedikleri bir yerden”: Abdullah b. Ubeyy'in son anda, beklenmedik bir şekilde onların yardımına gelmekten vazgeçmesine işaret.Giriş notunda açıklandığı gibi, Benî Nadîr, başlangıçta İslam toplumu ile karşılıklı olarak birbirlerine karışmama ilkesine dayalı bir antlaşma yapmışlardı ve buna göre Medine'de Müslümanlar ile dost olarak yaşayacaklardı. Ancak daha sonra, Müslümanlara açık bir düşmanlık beslemeye başladıkları ve (bu nedenle) göç etmeye zorlandıkları zaman bile tarlalarının mülkiyetini muhafazaya izin verilmişti. Ama ardından, ihanetleri sebebiyle, hem vatandaşlık haklarını hem de toprakları üzerindeki mülkiyet haklarını kaybettiler ve böylece “yurtlarını kendi elleriyle yok ettiler”. M.Esed

Bu Kuran ayetleri, Hz. Peygamberin Mekkeden, medineye geldiğinde, orada yaşayan Yahudi kabilesi ile yaptığı barış sözleşmesini, ilerleyen yıllarda karşı arafın sözleşmeye aykırı davranışlarını ve bunların sonuçlarını bildiriyor. Olayın, bunların şahsında tüm insanlık için evrensel bir mesaj olduğunu bildiriyor. Ancak, siyer ve tefsir kitaplarında, bu anlaşma ile ilgili, doğrularla yanlışların iç içe girdiği o kadar abartılı hikayeler vardır ki, Kuran mesajının tüm insanlık için bir öğüt, bir ders olduğu düşüncesinden uzaklaşıp, sanki olayı, bir Arap İsaril çatışmasını çağrıştırır durumuna indirgemişleridir. Kuran ayetlerinin ışığında olayı özetlersek: Hz. Peygamber Medineye geldiği zaman, Kitap ehli olan Yahudilerle, birbirleri aleyhine hiçbir şey yapmayacakları, birbirlerinin inançlarına saygılı olacakları, birbirlerinin düşmanlarıyla işbirliği yapmayacaklarıv.s. şeklinde, barış içinde beraberce yaşama amaçlı bir sözlşeme yaptılar ve bunu uzun süre uyguladılar. Ancak, İslamiyetin günden güne ilerlemesi, Mekkede ki ortak koşucu Arapları endişelendirdi. Allah ve Peygamber düşmanı inkarcı Araplar başta mekkenin lideri Ebu Sssssssssüfyan ve yandaşları, Medineli işbirlikçileri yanında, Yahudilerle de işbirliğine giriştiler ve beraberce Peygamber ve inananları aleyhine faaliyette bulunmaya başladılar. Hatta o kadar ileri gittiler ki,, ianananlara sabotajlar düzenlemeye başladılar ve Peygambere suikast girişimi planları yapmaya kadar işi ileri götürdüler. Peygamber sözleşmeyi kendilerine hatırlatmasına rağmen, dışarıdaki inkarcılara ve içerdeki iki yüzlülülere güvenerek, Peygamberin ikazına aldırış etmediler.İşte o zaman Allahtan gelen emirle Peygamber, onların yerlerine yığınak yaptı, malları ve hurmalıklarına Allahın emriyle el koydu. Sözleşmelerine uymayan Yahudiler, işin ciddiyetini görüp, umdukları desteğide bulamayınca, “Allahın kalplerine verdiği korkuyla” kendiliklerinden yurtlarını terk ettiler. Peygamber, onlardan kalan malları göçmen sahabilerin yoksullarına pay etti. Zengin olanlara vermedi. Samimi sahabeler, buna razı olup sevinirken, ikiyüzlü sahabeler  Peygambere itirazda bulundular. Kuran ayetlerinden gerçekleri okuyalım. M.Sağ

"Haşr" dağılmış insanların bir araya toplanması veya dağılmış insanların bir araya toplanarak, ortaya çıkarılması demektir. Ve "lievvel'il-Haşr" ifadesi de, a) Haşr öncesi ya da b) Haşr zamanı anlamına gelir. Bu ifadenin birinci anlamı hakkında müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bu gruba göre, bu ifade Benu Nadir'in Medine'den çıkarılmasına işaret etmektedir. Bu müfessirlerin Benu Nadir olayını birinci Haşr olarak nitelemeleri, Hz. Ömer'in (r.a) Yahudi ve Hıristiyanları Arap yarımadasından çıkarmasına ikinci Haşr denilmesi nedeniyledir. Son Haşr ise kıyamet günü vuku bulacaktır. Bir başka gruba göre, bu ifade, Benu Nadir'e karşı savaşmaları için Müslümanların bir araya gelerek toplanmalarına işaret etmektedir. Yani Müslümanlar bir araya toplandıktan sonra, savaşa gerek olmaksızın Benu Nadir Allah'ın kudretiyle Medine'den çıkarılmıştır. Diğer ifadeyle bu,. "İlk Taarruz" anlamına gelmektedir. Şah Veliyullah Dihlevî, kendi Farsça tercümesinde bu ifadeyi "İlk çatışma" olarak Urduca'ya tercüme etmiştir. Bize göre Şah Abdulkadir'in tercümesi daha isabetlidir.
Benu Nadir'in Medine'den sürülmesi olayı, sonradan zihinlerde boşluklar olmaması için başlangıçta iyice anlaşılmalıdır. Hz. Peygamber (s.a) Benu Nadir ile yazılı bir antlaşma yapmıştır. Yahudiler, bu antlaşmanın geçersiz olduğunu açıkça söylememelerine rağmen, antlaşmayı bozacak birçok davranış ve girişimlerde bulunmuşlardır. Fakat en sonunda antlaşmaya açıkça aykırı olan bir davranışta bulunduklarından Hz. Peygamber (s.a) onlara savaş ilan etmiştir. Bunun nedeni, kendileriyle Medine Devleti'nin başkanı sıfatıyla anlaşma yapan Hz. Peygamber'i (s.a) öldürmeye teşebbüs etmeleridir. Bu planı önceden haber alan Hz. Peygamber, bu gerçeği Yahudilere açıkladığında, onlar bunu inkar edememişler ve bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a) 10 gün içerisinde, Medine'yi terketmedikleri takdirde kendilerine savaş açılacağını bildirmiştir. Bu ültimatom, Enfal: 58'de vaz edilen Allah'ın şu hükmüne uygundur:
"Bir topluluğun hainlik yapmasından korkarsan, sen de aynı şekilde antlaşmayı feshet! Çünkü Allah hainleri sevmez."
Bu bakımdan, Benu Nadir'i Medine'den çıkaran aslında Allah Teâlâ idi; zira bu davranış O'nun yasaları doğrultusunda ifa edilmişti. Üstelik ilerideki ayetlerde Allah Teâlâ, onların Medine'den çıkarılmaları hadisesini kendi fiili olarak nitelemiştir.
Bu ifadenin hakkıyla anlaşılabilmesi için, Beni Nadir'in asırlarca emniyet ve güven içinde yaşamış olduklarının bilinmesi gerekir. Onlar, Medine'nin dışına tüm kabile olarak yerleşmişlerdi ve aralarında başka kimse yoktu. Yerleşim merkezleri bir kale gibiydi. Ayrıca evleri bile dış görünüş itibariyle birer kale gibi sapasağlam yapılmıştı.
Çünkü bölgede hüküm süren anarşi nedeniyle böylesine sağlam evlere gerek duyulmuştu. Onların nüfusu Müslümanlarınkinden az olmadığı gibi, ayrıca Medine'deki münafıklar da onları destekliyorlardı. Bu şartlar muvacehesinde Müslümanlar, onların savaş olmaksızın sırf kuşatma nedeniyle yurtlarını terkedeceklerini ummuyorlardı. Buna karşın Benu Nadir de hiç bir gücün 6 gün içinde kendilerini yurtlarından çıkarabileceğini hayal bile etmiyordu. Daha önce sürgün edilen Benu Kaynuka'nın cesaret iddiaları her ne kadar bir işe yaramamış ise de, onlar Medine'de yaşıyorlardı ve kale gibi savunması yoktu (!) Bu yüzden Benu Nadir, Müslümanlara karşı koyacak, direnecek güçlerinin olmadığından dolayı Benu Kaynuka'nın yenildiğini sanıyorlardı. Oysa kendileri emin ve çok sağlam kalelerden müteşekkil bir yerleşim bölgesinde oturduklarından hiç kimsenin onları oradan çıkaramayacağını zannediyorlardı ve bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) kendilerine 10 günlük bir süre tanıdığını bildirince, "Ne yaparsan yap" diye cevap verdiler.
Bu noktada, niçin "Onlar kalelerinin kendilerini Allah'tan koruyacağını sanmışlardı" diye bir ifade kullanıldığı düşünülebilir. Çünkü Benu Nadir gerçekte Abdullah oğlu Muhammed'e değil de Allah'a karşı savaşacağını biliyor muydu? Eğer biliyorlarsa bu kalelerin kendilerini Allah'tan kurtaracağını mı sanmışlardı? Bu tür soruların, Yahudilerin içtimaî ruhunu bilmeyen herkesin hayal gücünü zorlaması doğaldır. Çünkü her hangi bir insanın, Allah'a karşı mücadele edeceği ve silahlarının ve kalelerinin kendisini Allah'tan kurtaracağını zannedeceği düşünülemez. Fakat Benu Nadir Yahudileri, bu sağlam kalelerine güvenerek kendilerini Hz. Peygamber'in (s.a.) elinden kurtarabileceklerini zannetmişlerdi. Oysa gerçekte karşılarında Allah vardı ve bu kaleler onları kurtaramadı. Yahudilerin bile bile Allah'a karşı koymayı düşünecek kadar acaip bir toplum olduğu bir gerçektir. Nitekim onlar, Allah'ın Peygamberlerini öldürdük" demişlerdir. Bu toplumun tarihi şöyledir: Güya onların en büyük atası Allah ile güreşmiş ve tüm gece güreşmelerine rağmen Allah onu yenememiş. Daha sonra sabah olduğunda, Allah ona, "Beni bırak" deyince o da, "Bana bereket nasip etmen şartıyla seni bırakırım, yoksa bırakmam" demiş. Allah, senin adın nedir? diye sormuş, o "Yakup" deyince Allah da "Senin bundan sonra adın Yakup değil, İsrail'dir. Çünkü sen Allah ve insanlarla güreştin ve galip geldin" demiştir. (Bkz. Kitab'ı-Mukaddes, Tekvin, 32:25-29). Hıristiyanlar, Kitab-ı Mukaddes çevirilerinde, İsrail kelimesini dipnotlarda, "Allah ile güreşen" anlamıyla vermişlerdir. Yine Kitab-ı Mukaddes Ansiklopedisi'nde Hıristiyan bilginler "israil" kelimesinin manasını aynı şekilde "Allah ile güreşen" anlamında vermişlerdir.
Tüm bunlardan anlaşıldığına göre, İsrailoğulları'nın torunları da akideleri gereğince Allah ile güreşmeye çalışmışlardır. Dolayısıyla Benu Nadir'in, bile bile Allah'a karşı direneceklerini sanmalarında hayret verici bir yan bulunmamaktadır. Yahudiler Allah'ın peygamberlerini öldürdüklerini söylemekten çekinmemişler ve Hz. İsa'yı çarmıha gönderdikten sonra, "Biz Allah'ın elçisi Meryem'in oğlunu öldürdük" demişlerdir. Bu bakımdan, Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın gerçek peygamberi olduğunu bile bile O'nunla savaşmaları tarihi geleneklerine uygun düşmektedir. Gerçi halkın bilmediği kabul edilse de, Yahudi bilginlerinin Hz. Muhammed'in (s.a) Allah Rasulü olduğunu bildikleri bir gerçektir. Nitekim bunun birçok örneğini Kur'an vermektedir. Bkz. Bakara an: 79-95, Nisa an: 190-191, Saffat an: 70-73.
"Featahumullahu (...)" (Allah.... geldi) ifadesinin anlamı, -haşa- Allah bir yerde bulunuyordu da oradan geldi, demek değildir. Bu, mecazi bir kullanımdır. Kastedilen şudur: Onlar Allah'a karşı koymakla, bir ordunun kendilerine hücum edeceğini sanmışlardı ve bu yüzden de gelecek olan orduya karşı koymak için kendi kalelerine güveniyorlardı. Fakat Allah onlara hiç beklemedikleri bir yönden geldi. Öyle ki onların kalplerine korku saldı ve dolayısıyla onların silah ve kaleleri hiçbir işlerine yaramadı. Sadece korkularından teslim oldular.
Bu tahribat şu iki şekilde oldu. Önce Müslümanlar, onları abluka altına alarak kalelerini yıkmaya başlayınca, onlar da Müslümanlara mani olabilmek için kendi evlerindeki taş ve tuğlaları kırmaya başladılar. Daha sonra yurtlarını terkedeceklerini anlayınca, zevkle yaptıkları evlerinin Müslümanların ellerine geçmemesi için kendi elleriyle kendi evlerini yıktılar. Sonunda da Hz. Peygamber (s.a) ile, silahları dışındakileri yanlarına alarak bu yurdu terketmeleri şartıyla anlaşınca, evlerin kapılarını, pencerelerini, çatılarını hatta çivilerini bile söküp, develere yüklediler ve çekip gittiler.
Bu ibret verici hadisenin dikkat edilmesi gereken birçok yönü vardır ve onlara burada kısa bir cümleyle değinilmiştir: Yahudiler, önceki peygamberlerin ümmetindendiler. Allah'a, önceki peygamberlere, indirilenlere ve Ahiret'e inanıyorlardı. Bu bakımdan aslında onlar da Müslümandılar ama ahlâk ve dinlerini bir kenara iterek, nefisleri ve dünyevi menfaatleri dolayısıyla hakka düşman olup, ahidlerine ihanet ettikten sonra, Allah'ın mükafatından mahrum olmuşlardı. Yoksa Allah'ın onlara özel bir düşmanlığı yoktur. Binaenaleyh Müslümanlar da, kendilerini Allah'ın seçkin kulları zanneden Yahudiler gibi, Allah'ın son Nebisi'nin ümmeti olduklarına güvenerek Din'in ve ahlâkın gereklerini yerine getirmekten kaçındıkları halde, Allah'ın kendilerine yardım edeceği şeklinde bir zaaf içerisinde olmamalıdırlar.
Ayrıca bu, güç ve yeteneklerine güvenerek Allah'a karşı gelen herkes için de ibrettir. Çünkü ne kadar güçlü olursa olsun, hiçkimse Alah'ın elinden kurtulamaz. Ayrıca Medine'deki Yahudiler, Hz. Muhammed'in (s.a) bir kabile mücadelesi vermediğini, O'nun bir dava adamı olup, tüm insanlara seslendiğini biliyorlardı. Onun davetini kabul eden herkesin aynı ümmetin bir bireyi olduğunu, bizzat kendi gözleriyle görmekteydiler. Habeşli Bilal, Rumlu Süheyl, İranlı Selman bu Müslüman ümmetin içinde sınıf ve itibar bakımından diğerleriyle, hatta Hz. Peygamber'in (s.a.) ailesiyle aynı seviyedeydiler. Dolayısıyla Yahudiler İslâm'ı kabul ettikleri takdirde, Kureyş, Evs ve Hazreç kabilelerinin kendi üzerlerinde egemen olmaları gibi bir tehlikenin bulunmadığını gayet iyi biliyorlardı. Bunun yanısıra onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) davetinin, önceki peygamberlerin davetiyle aynı olduğunu da biliyorlardı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) yeni bir din getirdiği iddiasında değildi. Yine O, Yahudilere dinlerini bırakıp, kendi getirdiği dini kabul etmeleri gibi bir teklifte de bulunmamıştı. Aksine Hz. Peygamber, getirdiği dinin insanlığın yaratılışından bu yana Allah'ın tüm peygamberleriyle gönderdiği dinin aynısı olduğunu söylüyordu. Üstelik onlar, Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiği dinin diğerleriyle aynı olduğu şeklindeki iddiasını, Tevrat'tan dahi tetkik edebilirlerdi. Bu din ile önceki peygamberlerin getirdiği din arasında esas itibariyle bir fark yoktur. Bu yüzden Kur'an'da şöyle buyurulmuştur:
"Sizin yanınızda bulunanı doğrulayıcı olarak indirmiş bulunduğum Kur'an'a iman edin ve onu inkar edenlerin ilki olmayın" (bakara: 41)
Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a) hayatı güzel bir örnek olarak gözlerinin önündeydi ve onun davetini kabul edenlerin hayatlarında vuku bulan devrimi de müşahede ediyorlardı. Medine'deki Müslümanlar (Evs-Hazreç) onların uzun bir süredir komşularıydı. Dolayısıyla İslâm'dan önceki hayatlarını bildikleri gibi İslâm'ı kabul ettikten sonra da hayatlarında nasıl bir değişim olduğunu görmüşlerdi. Kısaca daveti, davetçiyi ve davet edilenleri bizzat görmelerine rağmen milli gururları ve dünyevi çıkarları nedeniyle Hak olduğunu bildikleri halde bu davete tüm güçleriyle karşı koydular ve yine Hakka karşı çıktıklarını bilmelerine rağmen de, kalelerinin kendilerini koruyacağını sandılar. Oysa insanlığın tüm tarihi, Allah'a karşı koyanları hiçbir silahın koruyamadığına şahittir. Mevdudi

"Elbette onlara dünyada azabederdi." Yani onların izlerini bile yok ederdi. Çünkü onlar barış yapmak suretiyle canlarını kurtarmamış olsalardı, erkekleri öldürülecek, kadın ve çocukları köle ve cariye olarak alınacak, sonuçta onları fidye vererek kurtaran bile kalmayacaktı. Mevdudi

Yani, Benî Nadîr'in kalesine karşı askerî operasyonları kolaylaştırmak için (Abdullah b. Mes‘ûd, Zemahşerî tarafından nakledilmiştir). Ama bu tür şiddetli askerî saldırılar dışında, düşman mülkünün ve özellikle ağaçların ve ürünlerinin tamamen tahrip edilmesinin Hz. Peygamber tarafından yasaklanmış olduğu (Taberî, Beğavî, Zemahşerî, Râzî, İbni Kesîr) ve böylece İslam Hukuku'nun temel bir parçası haline geldiği unutulmamalıdır. M.Esed

Bu, kuşatma başlangıcında Benu Nadir'in yerleşim bölgesi etrafındaki askeri bir harekâtı engelliyen bazı hurma ağaçlarının kesilmesine ve yakılmasına işaret etmektedir. Askerî harekâta mani olmayan ağaçlara ise ilişilmemiştir. Medine'deki münafıkları, Benu Kurayza ve Benu Nadir'in "Muhammed arzı ifsat etmeyi yasaklıyor ama, kendisi bu ağaçları kesmekle asıl, arzda fesad çıkarıyor" demeleri üzerine, bu ayet nazil olmuştur: "Hurma ağaçlarından herhangi bir şeyi kesmeniz yahut kökleri üzerinde bırakmanız, hep Allah'ın izniyledir." Bu Ayet-i Kerimeden, savaş sırasında bazı zarurî tahribatın arzı ifsat etmek olmayacağı şeklinde şer'î bir hüküm elde edilmektedir. Arzı ifsat etmek ise bir ordunun düşmanın ülkesine girdiğinde tarlaları, bağları ve evleri yakıp yıkmasıdır. Bu konuda Hz. Ebu Bekir'in (r.a) Şam'a gönderdiği orduya verdiği emirler, umumi kaide mahiyetindedirler. "Meyveli ağaçları kesmeyin, tarlaları harap etmeyin ve yerleşim bölgelerini virana çevirmeyin". Bu, Kur'an'ın talimatına tamamıyla uygundur. Kur'an bu konudaki aşırı kimseleri şöyle tarif eder: "Onlar iktidarı ellerine geçirdiklerinde yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeye başlarlar."
Savaş nedeniyle çıkan bir diğer özel hükme göre, şayet savaşın kazanılması için tahribatın yapılması zorunluysa yapmak caizdir. İbn Mesud, yukarıdaki ayeti şöyle izah etmiştir: "Müslümanlar, Benu Nadir'in sadece savaş bölgesinde bulunan ağaçlarını kesmişlerdir." (Tefsir-i Nisaburî). Bazı fakihler bu şartları göz önüne almadan, "Benu Nadir'in ağaçlarını kesmek sadece o dönem için geçerlidir. Umumiyet ifade etmez" demişlerdir. Nitekim, İmam Evzai, İmam Leys ve Ebu Sevr bu görüştedirler. Ancak Fukaha'nın çoğunluğu (Cumhur), savaş nedeniyle bu şekilde davranmanın caiz olduğu, ama gereksiz yere tahrip etmenin ise caiz olmadığı görüşündedirler.
Bu noktada, Kur'an'ın bu ayetinin belki Müslümanları tatmin edebileceği, ama Kur'an'a AIlah'ın kelamı olarak iman etmeyenlerin, bu iki davranışın her ikisinin de caiz olduğunu bildiren bir cevaptan tatmin olmayacakları düşünülebilir. Bu mesele şu şekilde izah edilebilir: Kur'an'ın bu ayeti zaten kafirleri değil Müslümanları tatmin etmek için nazil olmuştur. Çünkü Yahudilerin ve münafıkların itirazları nedeniyle Müslümanlar, böyle davranmakla gerçekten arzı ifsat mı etmiş oldukları konusunda kuşkuya kapılmışlardır. Bu yüzden Allah, savaş nedeniyle bazı ağaçları kesmenin veya mani teşkil etmeyen ağaçları ise kesmemenin, yani her iki davranışın da ilahi yasaya uygun olduğunu bildirerek, müminlerin kalplerinin mutmain olmasını sağlamıştır.
Bu ağaçları kesmeyi Hz. Peygamber'in (s.a.) mi emrettiği, yoksa sahabenin mi ağaçları kestikten sonra Hz. Peygamber'e (s.a.) sorduğu konusunda muhaddislerin naklettiği rivayetler çelişkilidir. İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, bu (ağaç kesme işi) Hz. Peygamber'in (s.a.) emriyle vuku bulmuştur. (Buhari, Müslim Müsned-i Ahmed, İbn Cerir) Ayrıca Yezid bin Ruman'da aynı rivayeti nakleder (İbn Cerir). Bu görüşün aksine Mücahid ve Katade'den nakledilen rivayete göre Müslümanlar bu işi kendi başlarına yapmışlar ve daha sonra bu işin yapılıp yapılmaması gerektiği hususunda görüş ayrılığına düşmüşlerdir. Bazıları kesilmesi, bazıları da kesilmemesi gerektiği görüşündeydiler. Sonuçta Allah Teâlâ bu ayeti nazil ederek her ikisinin de doğru olduğunu teyid etmiştir. (İbn Cerir). Bunu, İbn Abbas'tan nakledilen bir rivayet de desteklemektedir. Müslümanların kalplerinde "Bazı ağaçları kestik, bazılarını ise bıraktık. Hz. Peygamber'e (s.a.) hangisinin mükafatı, hangisinin cezayı gerektirdiğini sormalıyız" şeklinde bazı kuşkular doğmuştu. (Neseî) Fukaha'dan ilk rivayetle istidlal edenler, bu işin Hz. Peygamber'in (s.a.) ictihadıyla vuku bulduğunu ve sonradan Allah'ın onu Vahy-i Celî ile teyid ettiğini öne sürüyorlar. Bundan anlaşıldığına göre, bir hususta Allah'ın açık bir emri yoksa, Hz. Peygamber'in kendisi ictihad ediyordu. İkinci rivayetle istidlal eden fakihler ise, Müslümanlardan iki grubun ictihat edip, ayrı yollar izlediği ve sonradan Allah'ın her iki grubu da teyid ettiği görüşündedirler. Bundan da anlaşıldığına göre, iyi niyetle ictihad eden alimler, ayrı yollar izleseler ve farklı sonuçlara ulaşsalar dahi, her iki grupta Allah'ın kanununa göre hak üzeredir.
Allah bu ifadeyle, kendi elleriyle uzun bir sürede yetiştirdikleri ve sahibi oldukları ağaçları keserek veya kesmeyerek onları zelil ettiğini kastetmektedir. O ağaçlar gözleri önünde kesilirken, onların buna engel olabilme gücü yoktu. Oysa sıradan bir çiftçi veya bağ-bahçe sahibi bile bir başkasının kendi tarlasına el uzatmasına tahammül edemeyip, o kimseyi engellemek için canını dahi feda eder. Engelleyemezse bile, bunu aşırı derecede zillet ve zaaf olarak niteler. Ancak burada söz konusu olan, asırlardır o toprakların sahibi olan güçlü bir kabiledir. Ve onlar, komşuları bağlarına hücum edip, ağaçlarını keserlerken, çaresizlik içinde bakıyorlar ve ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Bu olaydan sonra onlar Medine'den çıkmasaydılar dahi, hiçbir şeref ve haysiyetleri olmayacaktı. Gelelim, ağaçların kesilmemesi ile onların zillete düşmeleri arasında ne gibi bir ilişkinin bulunduğuna!... Onlar Medine'yi terkederken, Müslümanların ellerine geçen bağlarına ve ağaçlarına hasret ile bakıyorlardı. Öyle bir halde idiler ki, eğer güç bulsalar Müslümanların eline geçmemesi için sağlam bir ağaç bile bırakmazlardı. Fakat çaresizlik içinde ve hasretle bağlarına bakarak, onları geride bıraktılar. Mevdudi

Bu âyetlerde târihî olaylara değinilmekte, yaşanan olayların Allah'ın izni/ bilgisi çerçevesinde gerçekleştiği ve bundan ibret alınması gerektiği bildirilmektedir. Bu târihî olayın detayı sûrenin girişinde sunulmuştu. Burada o hâdiselerin özüne değinilmektedir. Şöyle ki:
Çok zengin ve varlıklı olan Nadîroğulları, anlaşmaya ihanet edip, Mekke müşriklerinin destek ve birtakım vaatlerine kanarak Rasûlullah'ı ortadan kaldırma plânları yapıyorlardı. Bu plân ortaya çıkınca Rasûlullah, Medîne'yi on gün içinde terk etmeleri için onlara ültimatom gönderdi. Ültimatomda menkul mallarını alıp arazi ve bostanlarına vekil tayin etmelerini bildirdi. Münâfıkların elebaşısı olan Abdullah b. Ubey, onlara Medîne'den çıkmamaları ve kendilerine yardım edeceği yönünde telkinlerde bulundu. Buna kanan Nadîroğulları, Medîne'den çıkma emrine karşı gelerek savaş hazırlığına giriştiler. Rasûlullah da onları kuşattı. Münâfıklar onlara verdikleri sözü tutmadılar ve Yahûdiler daha ağır koşullarda Medîne'yi terk etmek zorunda kaldılar. Nadîroğulları'nı büyük bir korku sarmıştı. Silahlarını, ekinlerini, bostanlarını bırakıp sadece menkul mallarını götürebildiler. Ayak diretmeleri ve inatları sebebiyle, ilkine göre daha ağır koşullar altında Medîne'den sürüldüler.
Âyette dikkat çeken nokta, sürgün olayını, Allah'ın Kendisine izafe etmesidir. Bu inceliğin anlaşılması için Enfâl/17-18 âyetlerine ve onlarla ilgili şu pasaja göz atılması gerekir:
Artık, onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve mü’minleri bundan güzel bir belâ ile belâlandırmak [güzelce sınamak] içindi. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. İşte! Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını zayıflatandır. (Enfâl/17-18)
Bu âyetlerde, savaşın anlamı anlatılmaktadır: Savaşta insan kâtil olmaz.
Kaynaklarda bu âyetin iniş sebebine ilişkin şu bilgiler verilmiştir:
Rivâyete göre Rasûlullah'ın (s.a) ashâbı, Bedir'den geri döndüklerinde her biri kendisinin yaptıklarını söz konusu etmeye başlayarak, “Ben şu kadar kişi öldürdüm, şunu yaptım, bunu yaptım” demeye koyuldu. İşte onların bu ifadelerinden karşılıklı övünme ve benzeri hâller ortaya çıktı. Bunun üzerine, öldürenin de, her şeyi takdir edenin de Yüce Allah olduğunu, kulun ise, bu işe yalnızca kesbi ve kastı ile katıldığını bildirmek için bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme, aynı zamanda, “Kulların fiilleri kullar tarafından yaratılmaktadır” diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir.
Mücâhid şöyle demektedir: “Bedir günü'nde ashâb ihtilâf ederek, biri “Ben öldürdüm!”; diğeri, “Hayır, ben öldürdüm!” deyince, Allah bu âyeti inzâl buyurdu. Yani, “bu büyük bozgun ve kırma işi, bu hasar, sizin tarafınızdan olmadı. Bu, ancak Allah'ın yardımıyla gerçekleşti” demektir. Rivâyet olunduğuna göre, Kureyş ordusu gözükünce, Allah'ın Rasûlü, “İşte, Kureyş! Bütün kibri ve fahriyle, Senin Rasûlü'nü yalanlamaya geliyorlar. Allahım! Senden, bana vaat ettiğini istiyorum!” dedi. Bunun üzerine Cebrâîl gelerek, “Bir avuç toprak al ve onu onlara at!” dedi. İki ordu karşı karşıya gelince, Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali'ye, “Bana, bu vâdinin çakıl taşlarından bir avuç ver!” dedi. (Taşı aldığında) Hz. Peygamber bunu Kureyşlilerin yüzüne atarak, “Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun!” dedi. Böylece, bütün müşrikler gözleriyle meşgul oldular, akabinde de bozguna uğradılar.
Süddî der ki: Allah Rasûlü (s.a) Bedir günü Hz. Ali'ye (r.a), “Yerden bana çakıl ver” buyurdu. Hz. Ali, üzerinde toprak olan çakılları o'na verdi de Hz. Peygamber bunu müşriklerin yüzlerine attı. Gözlerine bu topraktan bir parça girmedik hiç bir müşrik kalmadı. Sonra mü’minler peşlerine düştüler, onları ya öldürdüler ya da esir ettiler. Allah Teâlâ, Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyetini indirdi.
Ebû Ma‘şer Medenî'nin Muhammed ibn Kays ve Muhammed ibn Ka‘b el-Kurâzî'den rivâyetine göre; onlar şöyle demişlerdir: “Kavim birbirlerine yaklaştığında, Allah Rasûlü (s.a) bir avuç toprak alıp bunu kavmin [müşriklerin] yüzlerine attı ve, ‘Yüzleri çirkinleşsin’ buyurdu. Onların hepsinin gözlerine girdi ve Allah Rasûlü'nün (s.a) ashâbı ilerleyip onların kimini öldürdü, kimini de esir etti. Onların hezimete uğramaları, Allah Rasûlü'nün (s.a) onlara bu şekilde toprak atması sebebiyle olmuştur. Allah Teâlâ da, Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyetini indirdi.”
Abdurrahmân ibn Zeyd ibn Eslem, Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyeti hakkında der ki: Bu, Bedir günü'dür. Allah Rasûlü (s.a) üç avuç (toprak, çakıl taşı) aldı ve bir avucunu müşriklerin sağ cenahına, bir avucunu sol cenahına, bir avucunu da ortalarına attı ve, “Yüzleri çirkinleşsin” buyurdu dahezimete uğradılar. Her ne kadar bu, Huneyn günü'nde vâki olmuşsa bile Urve ibn Zübeyr, Mücâhid, İkrime, Katâde ve imamlardan bir çoğundan rivâyete göre bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Bedir günü (müşriklerin yüzlerine toprak) atması hakkında nâzil olmuştur.
Âyetteki, Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı ifadesiyle ilgili klasik eserlerde birtakım yakıştırmalar mevcuttur:

1) Müfessirlerin ekserisinin görüşüne göre, bu âyet-i kerîme Bedir günü nâzil olmuştur. Bununla kastedilen şudur: Hz. Peygamber (s.a) bir avuç toprak aldı ve onu müşriklerin yüzüne doğru serperek, “Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun” dedi. Bu toprak, istisnâsız olarak her bir müşriğin gözüne ve burnunadolmuştu. Dolayısıyla bu, müşriklerin bozulmasına sebep oldu. İşte âyet-i kerîme, bu hususta nâzil olmuştur.
2) Bu âyet-i kerîme Hayber günü nâzil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a), Hayber kalesi'nin kapısının önünde, eline yayı alıp bir ok attı. Hz. Peygamber'in bu oku, hedefini buldu ve atı üzerinde duran (kâfir) İbn Ebi'l-Hakîk'i öldürdü. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.
3) Bu âyet, Uhud günü, Ubey b. Halef'in öldürülmesi hakkında nâzil olmuştur. Çünkü Ubey, Hz. Peygamber'e (s.a) çürümüş bir kemik getirerek, “Ey Muhammed! Şu çürüyüp un-ufak olmuş kemiği kim diriltebilir?” demişti. Hz. Peygamber (s.a) de, “Allah diriltir! Nitekim seni de öldürecek, sonra seni yeniden diriltip cehennemine sokacaktır!” buyurdu. Ubey b. Halef, Bedir günü esir alındı. Fidye verip kurtulunca, Hz. Peygamber'e (s.a) “Bir atım var. Onu, bir gün onun üzerinde seni öldürebilmek için her gün biraz mısır ile besleyeceğim” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de, “Hayır, inşallah ben seni öldüreceğim” dedi. Uhud günü, Ubey, işte o atı üzerinde koşuşturuyordu. Derken Hz. Peygamber'e (s.a) yakın bir yere geldi. Bazı Müslümanlar, onu öldürmek için önüne dikiliverdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Geri durun” dedi ve ona doğru kargısını atarak onun bir kaburgasını kırdı. Onu müşrikler atına yükleyip götürürlerken yolda öldü. İşte bu âyet bu hususta nâzil olmuştur.
Aslında, Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı ifadesi, bir deyimdir.Nitekim Araplar, “Allah senin için atsın” ifadesini kullanırlar ve bununla “Allah sana yardımcı olsun, sana zafer versin, senin lehine olacak işleri yapsın” anlamını kastederler. Buradaki ifade de, “sana yardım eden, sana zafer veren Allah'tır” demektir.

Bu âyet, Bedir'de zafer kazanan Rasûlullah ve mü’minlere bir ihtardır. Müslümanlar, bu zaferle şımarmamalıdırlar. Savaşı, birçok olağanüstü yardımlar yaratarak Allah kazanmıştır. Mü’minler, elde edilen başarıyı kendilerine mal etmemeli; onun Allah'ın lütfu olduğunu bilmelidirler.

Allah, Artık, onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü buyurmak sûretiyle, öldürmeyi de Kendisine izafe ederek Müslüman askerlerin “kâtil” olarak isimlendirilemeyeceğine işaret etmiştir. Zira, kamu otoritesinin emir ve izniyle yapılan meşru savaşlarda adam öldürmek, öldüreni suçlu-katil yapmaz.
5. âyetteki, bu kuşatma esnasında Nadîroğulları'nın bahçelerindeki hurma ağaçlarının kesilmesi, insanlar arasında öteden beri tartışma konusu edilmiştir. Bu konu hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:
Eğer, kesilme ile ilgili olarak, “Niçin özellikle hurma ağacı zikredilmiştir?” denilirse, biz deriz ki: Eğer onların, orta halli-normal hurma ağaçları var idiyse, Müslümanlar iyi cins ve bernî [has] hurma ağaçlarını kendilerine bırakmak için böyle yapmışlardır. Eğer kesilenler, son derece değerli cins hurma ağacı idiyse, bu, Yahûdileri daha çok kızdırmak ve üzmek için olmuştur.
Rivâyet olunduğuna göre, iki Müslümandan birisi o ağaçlardan iyi cins hurma ağaçlarını, diğeri ise orta hâlli hurma ağaçlarını kesiyordu. Hz. Peygamber (s.a) onlara bunun sebebini sorunca, birisi, “O iyi cins hurma ağacını Allah'ın Rasûlü'ne bıraktım” dedi. Öteki de, “İyi cins hurma ağaçlarını, o kâfir Yahûdileri iyice öfkelendirmek için kesiyorum” dedi.
Bu buyruğun iniş sebebine gelince; Nadîroğulları Uhud günü Kureyş'in yardımı ile antlaşmayı bozmaları üzerine Peygamber (s.a), Nadîroğulları'nın el-Buveyre diye bilinen hisarlarının önünde konakladı. Onların hurma ağaçlarının kesilip yakılmasını emretti.
Bunun sebebi ya bu yolla onları zayıflatmaktı, yahut da bu hurma ağaçlarını kesmek sûretiyle yerin genişlemesini sağlamaktı. Bu Yahûdilere ağır geldi. O bakımdan Kitab Ehli ve Yahûdi olan Nadîrliler şöyle dedi: “Ey Muhammed! Sen ıslahı isteyen bir peygamber olduğunu ileri sürmüyor musun? Peki, hurma ağaçlarını kesip ağaçları yakmak ıslahın bir gereği midir? Allah'ın sana indirdiği buyruklar arasında yeryüzünde fesat çıkarmanın mübah olduğunu mu görüyorsun yoksa?”
Bu Peygamber'e (s.a) ağır geldi, mü’minler de içten içe bundan rahatsız oldular. Hatta aralarında anlaşmazlıklar çıktı. Kimileri, “Allah'ın bize ganimet olarak verdiği şeyleri kesmeyin” derken, kimileri de, “Onları bu yolla daha da öfkelendirelim diye kesin” dedi.
Bunun üzerine âyet-i kerîme, ağacın kesilmesini yasaklayanları doğrulamak ve kesenlerin de günah kazanmadıklarını belirtmek üzere indi ve böylece ağacın kesilmesinin de, kesilmemesinin de Allah'ın izni ile olduğunu haber verdi.

Bize göre ise ağaçların kesiliş nedeni, âyetten de açıkça anlaşıldığına göre mü’minlerin ganimet peşinde olmayıp, sulh ve sükun peşinde olduklarını göstermek, işin ciddiyetini bildirmektir. Mü’minler Allah rızasının dışında bir şey peşinde olsalardı, ilk koruyacakları ve sahiplenecekleri ganimet o hurma ağaçları olacaktı. Bu manzarayı gören Nadîroğulları meseleyi anlamış, daha fazla belâ çıkarmadan Medîne'den çıkıp gitmişlerdir.
Âyette sürgün toplantısı, “toplantının ilki” diye nitelenmiştir. Bu ifade birkaç şekilde anlaşılabilir:
• Birinci toplanma bu sürgün toplanması; ikincisi de âhiretteki hesap için toplanmadır.
• Sürgün için toplanma birinci toplanma; daha sonra halife Ömer döneminde bulundukları Hayber'den de Necid ve Ezriât'e sürgün edilmeleri de ikinci toplanma olabilir. Buma göre Kur’ân, gelecekten haber vermiş ve bu haber aynıyla gerçekleşmiştir. Bu da Allah'ın bir mucizesidir.H.Yılmaz

Lafzen, “onlardan”, yani Benî Nadîr'den.  - Yani, “onun için savaşmak zorunda kalmadınız, çünkü düşman savaşa girmeden teslim olmuştu”. Fey’ terimi (fâe fiilinden türetilen bir isim, “[bir şeyi] iade etti” veya “[onu] geri çevirdi”) Kur’an'da ve Hadisler'de, özellikle fiilî çatışma başlamadan silahlarını bırakmış olan düşmandan barış şartı olarak elde edilen savaş kazançları -toprak veya tazminat veya (nakdî) fidye olabilir- için kullanılmaktadır (Tâcu'l-‘Arûs). M.Esed

Burada, Benu Nadir'den alınıp, İslâm Devleti'nin eline geçen mal ve mülk hakkındaki hükümler vazedilmiştir. 7. ayetten 10. ayete kadar elegeçen mülkün nasıl idare edileceği anlatılmıştır; zira ilk kez bir bölge İslâm Devleti'nin eline geçmişti ve gelecekte de daha pek çok bölge İslâm Devleti'nin yönetimine dahil olacaktı. Bu bakımdan önce fethedilen arazi hakkındaki yasa açıklanmıştır. Burada "Allah'ın o ülke halkından Rasûlü'ne devrettiği (...)" şeklindeki ifadeye dikkat etmek gerekir. Bu ifadeden söz konusu toprak ve mülkün, Allah'a isyan edenlerin hakkı olmadığı anlamı çıkmaktadır. Şayet onların tasarrufu altındaysa, onlar sahibinin elinden malını alan hain memurlar gibidirler. Tüm bu mal ve mülkün gerçek sahibi, alemlerin Rabbi Allah'a itaat eden ve O'nun rızasına uygun kullanan kimseler, yani mümin ve salihlerdir. Dolayısıyla savaş sonrasında mal ve mülkün kafirlerin elinden çıkıp, Müslümanların eline geçmesinin anlamı, bu mal ve mülkün gerçek sahibi olan Allah'ın, hain memurların elinden bunları alıp, dürüst memurlarına devretmesi demektir. Bu bakımdan bu tür mal ve mülke, İslâm Hukuku Literatüründe, "Fey" (Devredilen mallar) denilmiştir.
Yani, bu mal ve mülk, askerlerin savaşarak ellerine geçirdikleri türden olmadığı için askerler arasında taksim edilemez. Bu, Allah'ın lütfuyla Peygamberlerine devrettiği mallardandır. Dolayısıyla İslâm nizamının temsilcisi olan Peygamberini kafirler üzerinde galip kılarak, ona bu malları devretmiştir. Diğer bir ifadeyle bu mal ve mülk, Müslüman askerlerin çabasıyla alınmamıştır. Allah bu mal ve mülkü, Hz. Peygamber'e (s.a.), ümmetine, ve O'nun ikame ettiği nizama bizzat verdiğinden dolayı, bunun keyfiyeti ganimetten farklıdır. Askerlerin aralarında paylaşabilecekleri türden de değildir.
Bu bakımdan İslâm kanunlarında Fey ve Ganimet'e ait hükümler değişiktir. Ganimet ile ilgili hüküm Enfal: 41'de açıklanmıştır. Yani ganimetin beşte biri, ayette beyan edildiği gibi sarfedilmek üzere Beyt-ul Mal'a verilir. Beşte dördü ise askerler arasında paylaştırılır. Fey ile ilgili hüküm, onun askerler arasında paylaştırılamayacağı şeklindedir. Fey daha ileride beyan edilecek olan yerlere sarfedilir. Bu iki hüküm arasındaki fark, "Onun üzerine ne at, ne de deve sürmediniz" ifadesinde açıkça ortaya çıkıyor. Ayetteki at ve deve sürmemekten kastolunan, fiili bir savaşın yapılmamış olmasıdır. Dolayısıyla fiili savaş sonunda ele geçen mal ganimet, fiili savaş yapılmaksızın ele geçen mallarsa fey hükmüne girer.
Fey ve ganimet arasındaki fark, söz konusu ayetlerde beyan edilmişse de, İslâm hukukçuları bu meselenin ayrıntılarına da girmişlerdir. Onlara göre ganimet, sadece savaş sırasında karşı ordudaki askerlerden ele geçen menkul mallardır. Bunun dışındaki mallar, yani ele geçen ülkenin toprağı, evleri, menkul ve gayrimenkul malları, ganimet kapsamı dışındadır. Bu görüş Hz. Ali'nin Sa'd bin Ebu Vakkas'a Irak'ın fethinden sonra yazmış olduğu bir mektuptan alınmıştır. Hz. Ali bu mektubunda şöyle demektedir: (Kitab'ul-Haraç Ebu Yusuf, sh: 24, Kita"Askerlerinizin topladığı herhangi bir malı onlar arasında dağıtın. Iraklıların işletmekte oldukları arazi ve kanalları ise, kendilerine bırakın. Bunlardan alınan gelir ise askerlerin alacağı maaşın kaynağı olsun" b'ul-Emval, Ebu Ubeyd, sh. 59, Kitab'ul-Haraç, Yahya bin Adem sh. 27-28, 48). Bu esastan yola çıkarak Hasan Basri, "Düşmandan ele geçen her hangi bir mal askerin, araziler ise tüm Müslümanların hakkıdır." (Kitab'ul-Haraç, Yahya bin Adem, sh. 27). İmam Yusuf'a göre, düşmandan ele geçirilen herhangi bir mal (silah, hayvanlar, vs.) ganimettir. Beşte biri çıkarılarak, beşte dördü askerler arasında dağıtılır" (Kitab'ul-Haraç sh. 18) Aynı görüşe Yahya bin Adem de katılmaktadır. (Kitab'ul-Haraç, sh. 27) Fey ile ganimet arasındaki farkı vurgulayan olaylardan bir diğeri de şudur: Nihavend Savaşı sonrasında -ki o zaman İran, İslâm Devleti'nin bir parçası olmuştu- ganimet mallarının dağıtımı yapılır. Daha sonra Sahib bin Akra isimli bir şahıs iki torba dolusu mücevher bulur. Kalbinde, bunun askerler arasında dağıtılması gereken ganimet mi, yoksa Beyt'ul-Mal'a kalacak olan fey mi olduğu konusunda bir şüphe doğduğundan, Medine'ye gelerek, bu meseleyi Hz. Ömer'e arzeder. Hz. Ömer de bu mücevherlerin satılarak, parasının Beyt'ul-Mal'a devredilmesine karar verir. Bu hadiseden açıkça anlaşıldığına göre ganimet, sadece savaş sırasında askerlerin eline geçen mallardır. Savaş bitiminde ele geçen mallar, tıpkı gayri menkuller gibi fey hükmündedir. İmam Ebu Ubeyde'ye göre, savaş esnasında düşmandan zorla alınan herhangi bir mal ganimettir. Savaş bitiminde Dar'ul-İslâm'a dahil olan o ülkede ele geçen her malda feydir ve o Dar'ul-İslâm'ın tüm üyelerinin vakfı olduğundan ona humus yoktur. (Kitab'ul-Emval sh. 254).
Ganimet bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra Müslümanlara intikal etmiş olan gerideki tüm mal, mülk ve arazi iki kısma ayrılabilir:
a) Savaşmak suretiyle fetholunan ülkelerden ele geçenler.
b) Barış yoluyla (Bu barış Müslümanların askeri, ruhi vs. güçleri dolayısıyla olabilir) teslim olan ülkelerden ele geçenler.
İslâm hukukçuları arasındaki ihtilaf, birinci kısım mallar hakkındadır. İkinci kısma gelince, bu tür malların fey olduğu hususunda görüş birliği vardır, zira bunun hükmü açıkça beyan edilmiştir. İlerideki sayfalarda birinci kısım ile ilgili şer'î hükümleri ayrıntılı bir şekilde ele alacağız.Mevdudi

Âyette  (fey') ta'bîri geçer. Fey', savaşmadan ele geçen düşman malıdır. Savaş sonucu ele geçen düşman malına da ganîmet denilir. Âyetin açık anlamına göre bu tür mallar, altıya bölünür. Allah'ın hakkı Ka'be'ye ve diğer mescidlerin onarımına harcanır. Bir kısım bilginlere göre de Allah'a pay ayrılması, saygı içindir. Bütün ganîmetler beşe ayrılır: Resûl'e, onun akrabâsına, yetîmlere, yoksullara ve yolculara birer hisse verilir. Resûl'e ayrılan, onun ve âilesinin geçimliğidir. Kendisinden sonra bu hisse imâma (devlet başkanına), orduya ve devletin ihtiyaçlarına sarf edilir. Yâni bu kısım, devlet başkanının bir çeşit örtülü ödeneğidir. "Tâ ki o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın" ifâdesiyle Kur'ân, servetin belli elerde toplanmasını değil, topluma yayılmasını istemekte, böylece sosyal adâletin temelini atmaktadır. S.Ateş

Yani, münferit Müslüman savaşçılara ait değil. Kur’an'da çok sık rastlandığı gibi, buradaki “Allah ve Elçisi” ifadesi, İslam dâvâsından ve onun adına Kur’an ilkelerine ve Hz. Peygamber'in öğretilerine göre toplumu yöneten İslam hükümetinden kinâye olarak kullanılmaktadırKarş. 8:41, fiilî bir savaşta elde edilen ve yalnız beşte biri yukarıdaki beş kategori için ayrılması gereken ganimet ile ilgili ayet (bkz. 8:41, not 41). Bu tür ganimetlerden farklı olarak fey’ şeklinde elde edilen menfaatlerin tamamı yukarıdaki beş grup için kullanılmalıdır. İbnu's-sebîl terimi (“yolcu”) konusunda bkz. sure 2, not 145.Ve onun adına, sonraki zamanlarda, İslam devletinin başkanı, ki -kritik durumlarda- “Allah ve Elçisi”nin payının toplumun ortak refahı için nasıl kullanılması gerektiğine karar verecektir M.Esed

Önceki ayetlerde, bu malların ganimet olarak askerler arasında paylaştırılmasının nedenleri ve bu hükmün niçin ganimetten farklı olduğu beyan edilmişti. Şimdi ise bu malların kimlerin hakkı olduğu açıklanmaktadır.
Burada ilk olarak, birinci hissenin Allah ve Rasulü'ne ait olduğu vurgulanmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a) bu konuda nasıl davrandığını Malik bin Evs bin el-Hadsan, Hz. Ömer'den şöyle rivayet etmiştir.
"Hz. Peygamber (s.a) Fey'den kendisi ve ailesi için, nafaka alıyor, geri kalanını da silah ve binek hayvanları için harcıyordu." (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, Neseî, Tirmizi) Hz. Peygamber'in (s.a.) vefatından sonra, İslâm davası yolunda sarfolunması için tüm Fey, Beyt'ul-Mal'a intikal etmiştir. İmam Şafii'den nakledilen bir görüşe göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) hissesi, kendisinden sonra gelen İslâm halifeleri içindir. Zira Hz. Peygamber'e (s.a.) o hisse İmam olması nedeniyle ayrılmıştır, Peygamber olduğu için değil. Ancak Şafii mezhebi fakihlerinin görüşü de, Cumhur'un görüşü gibi bu hissenin Müslümanların dini ve toplumsal yararları doğrultusunda kullanılması ve her hangi bir kimseye mahsus kılınmaması şeklindedir.
İkinci hisse akrabalar içindir. Yani Hz. Peygamber'in (s.a.) akrabalarına (Benu Haşim ve Benu Muttalib) aittir. Bu hisse, Hz. Peygamber'e (s.a.), O, hem ailesini, hem akrabasını geçindirmekle mükellef olduğu ve muhtaçlara yardım etmesi gerektiği için ayrılmıştır. Ancak Hz. Peygamber'den (s.a.) sonra bu müstakil bir hisse olarak kalmadı. Fakirler, yetimler, yolcular ve bunların yanısıra Benu Haşim ve Benu Muttalib'in muhtaçlarının sorumluluğundan Beyt'ul-Mal ve İslâm Devleti mesul olmuştur. Fakat Benu Haşim ve Benu Mattalib'ten muhtaç olanların hakkı, diğer muhtaç Müslümanlarınkinden önemlidir, zira onların zekattan payları yoktur. İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde bu iki hisse yürürlükten kaldırılmıştır. Sadece diğer üç hisse sahipleri, yani fakirler, yetimler ve yolda kalmışlar Fey'den pay almaya hak sahibi görülmüşlerdir. Hz. Ali de kendi döneminde selefleri gibi hak iddia etmiştir. İbn İshak'ın İmam Muhammed el-Bakır'dan naklettiği bir rivayete göre, Hz. Ali'nin görüşü, ehli beyte verildiği gibi, Fey'den Hz. Peygamber'in (s.a.) akrabalarına da verilmesi şeklindeyse de, O, Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer'in görüşüne muhalefet etmek istememiştir. Hasan bin Muhammed bin Hanefiye, Hz. Peygamber'den (s.a.) sonra iki hisse hakkında ihtilaf olduğunu, bazılarının birinci hissenin Halife'ye, ikincisinin Hz. Peygamber'in (s.a.) akrabalarına verilmesi gerektiğini; bazılarının da ikinci hissenin halifenin akrabalarına verilmesi gerektiğini savunduklarını, ama sonunda her iki hissenin de Allah yolunda cihad için sarfedilmesine karar verildiğini ve bu hususta icma vaki olduğunu söylemektedir. Ata bin Sahib'in rivayet ettiğine göre, Halife Ömer bin Abdülaziz, kendi halifeliği zamanında Hz. Peygamber'in (s.a) ve akrabalarının hissesini, Benu Haşim'e veriyordu. İmam Ebu Hanife ve Hanefi fakihlerinin çoğuna göre, Hulefa-i Raşidin'in tatbikatı daha doğrudur. (Kitab'ul-Haraç, Ebu Yusuf, sh: 19-21) İmam Şafii'ye göre, gerçekten Haşimî veya Muttalibî olduğu bilinen bir kimseye zengin olsun olmasın bu hisseden pay verilir. (Muğni'ul-Muhtaç) Hanefilere göre, bunların arasında sadece muhtaçlara verilmelidir. Ama onların hakkı başkalarından daha önce gelir. (Ruh'ul-Meani)
İmam Malik'e göre bu, İslâm Devleti'nin çözeceği bir meseledir ve o nasıl davranacağı konusunda zorlanamaz. Devlet kendi münasip gördüğü yerde sarfeder. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a.) akrabalarına öncelik tanınır. (Haşiyet'ud-Dusuki)
Geriye kalan üç hisse hakkında İslâm hukukçuları arasında ihtilaf yoktur. Ancak İmam Şafii, diğer üç imama muhalefet ederek Fey'in 5 eşit bölüme ayrılması gerektiğini söyler. Onun sıralamasına göre, Müslümanların umumi menfaati için beşte bir, Benu Haşim ve Benu Muttalib'e beşte bir, beşte bir yetimlere, beşte bir fakirlere ve beşte bir de yolda kalmışlara verilmelidir. Diğer üç imam bu taksimatın aksine, Fey'in tümünün Müslümanların umumi menfaati için kullanılması görüşündedirler. (Muğni'ul-Muhtaç)
İslâm toplumunun veya devletinin ekonomik politikasının temelini teşkil eden kurallardan biri de, Kur'an'ın vazettiği bu önemli esastır. Yani zenginlik tüm topluma yayılmalıdır. Servet sadece zenginler arasında dolaşmamalı veya zenginler günbe gün daha da zenginleşirken, fakirler daha da fakirleşmemelidirler. Kur'an sadece mücerret (soyut) bir prensip ortaya koymakla kalmamış, bunun yanısıra faizi haram kılıp, zekatı emretmiştir. Ayrıca ganimetlerden beşte birinin verilmesini emrederken sadakaya ek olarak tekrar tekrar, çeşitli kefaretler vasıtasıyla zenginliğin akışının fakirler tarafına olması için infak edilmesini telkin etmiştir. Yine her vefat edenin bıraktığı servetin en geniş kitleye yayılmasını sağlayacak bir veraset hukuku ihdas etmiştir. Ahlâkî bakımdan cimrilik kötülenirken, cömertlik fazilet olarak nitelenmiştir. Zenginlere mallarında fakirlerin payı olduğu ve bu payın hayrat olarak değil, onların hakkı olarak verilmesi gerektiği bildirilmiştir. Fey hakkında emredilen kanuna göre, onun bir kısmı toplumdaki fakir ve muhtaçlara yardım olarak kullanılmalıdır. Burada İslâm Devleti'nin en önemli gelir kaynağının biri zekat, diğerinin Fey olmak üzere iki tane olduğuna dikkat edilmelidir. Zekat, tüm Müslümanlardan belli bir miktar üzerindeki sermaye, hayvanlar, ticari mal ve zirai gelirden alınır. Buradan elde edilen gelir fakirlere harcanır. Fey ile birlikte cizye, haraç ve diğer tüm gelirler Müslüman olmayanlardan alınır ve elde edilen gelirlerin büyük bir bölümü yine fakirlere dağıtlıır. Bu gerçek, İslâm Devleti'nin gelir ve giderlerinin (bütçenin) ve genel olarak tüm mali ve iktisadi ilişkilerin, gelir kaynakları üzerinde zenginlerin tekel kuramayacakları ve servetin akışının fakirlerden zenginlere değil, zenginlerden fakirlere akacağı bir biçimde düzenlenmesi gerektiğine açık bir delildir.
Bu ifade, "Benu Nadir'in malları ile ilgili olarak varılan kararı ve yapılan taksimi hiç sorgu sual etmeksizin kabul edin. Şayet Rasul sizlere birşeyler vermişse alın, yasakladığından da kaçının" anlamına gelir. Buradaki hüküm umumidir ve sadece Fey'in taksimatı ile sınırlı değildir. Asıl maksat, tüm ilişkilerde Hz. Peygamber'in (s.a) emirlerine teslim olunmasıdır. Nitekim burada, "Rasul size ne verdiyse onu alın" denirken, cümlenin devamında "size neyi vermediyse" değil "neyi yasakladıysa ondan kaçının" şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Bu hüküm sadece Fey'e ait malların paylaşımını ihtiva etseydi, o zaman "neyi vermediyse" denilirdi. Fakat aksine "neyi yasakladıysa" denilmesinden anlaşıldığına göre, kastolunan Hz. Peygamber'in (s.a.) emir ve yasaklarına uyulmasıdır. Nitekim, aynı hususta Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber, "Size emrettiğim bir şeyi mümkün olduğunca uygulamaya çalışın, yasakladığım bir şeyden de kaçının." demiştir. (Buhari, Müslim) İbn Mesud ile ilgili olarak nakledilen bir rivayette o hutbede bir defasında, "Allah şöyle şöyle elbise giyen kadınları lanetlemiştir" der. Onun bu hutbesini dinleyen bir kadın, kendisine gelerek "Bu söylediğini nereden aldın, ben bu dediklerini Kur'an'da görmedim" deyince, İbn Mesud, "Şayet sen Kur'an'ı dikkatlice okumuş olsaydın muhakkak onu bulurdun, sen bu ayeti (Haşr: 7) hiç okumadın mı?" diye cevap verir. Kadın, "Evet okudum" deyince de İbn Mesud "Rasulullah böyle davranmayı men etmiş ve böyle davranan kadınlara Allah'ın lanet ettiği haberini bize vermiştir" der, kadın da, "Evet şimdi anladım" şeklinde karşılık verir. (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, İbn Ebi Hatim) Mevdudi

Burada, Mekke'nin ve Arabistan'ın diğer bölgelerinden, sırf İslâm'ı kabul ettikleri için sürgün edilen veya hicrete zorlanan kimseler kastolunmaktadır. Benu Nadir'in toprakları ele geçmeden önce, bu Muhacirlerin kendilerini geçindirecek müstakil bir geçim kaynakları yoktu, şimdi verilen hükme göre ele geçen bu mallarda ve ilerde yine bu şekilde ele geçecek olanlarda fakirlerin, yetimlerin ve yolda kalmışların yanısıra bu Muhacirlerin de hakkı vardır ve onlara da yardım edilmelidir. Çünkü onlar, Allah ve Rasulü için hicret etmek zorunda kalarak Dar'ül-İslâm'a gelmişlerdir. Bu hüküm gereğince Benu Nadir'in topraklarından bir hisse de Muhacirlere verilerek Ensar'ın, muhacir kardeşlerine yardım için verdiği bahçeler kendilerine iade edilmiştir. Fey'deki bu hissenin sadece o dönem Muhacirleri için geçerli olduğunu düşünmek doğru değildir. Gerçekte bu hüküm, kıyamete değin ülkesini terk ederek Darü'l-İslâm'a hicret etmeye mecbur olan her Müslüman muhacir içindir. Çünkü, İslâm devletinin görevlerinden birisi de, onlara kendi kendilerine geçimlerini temin edebilecekleri ortamı sağlamak olduğundan, Zekât'ın dışında onlara Fey'den de yardım edilebilir. Mevdudi

Yani, “zulüm ve kötülük diyarını terk etmiş olanların” gelişinden önce (bkz. sonraki not).Bu, ilk olarak, Hz. Peygamber'in ve Mekkeli arkadaşlarının Medine'ye gelmelerinden önce İslam'a girmiş olan ve Medine'ye göç edenleri bütün cömertlikleriyle/şefkatleriyle kucaklayarak evlerini ve servetlerini kardeşleriymiş gibi onlarla paylaşmış olan Medine'nin tarihî Ensâr'ını (“yardım edenler”) kapsar. Daha geniş anlamda ise, aynı zamanda İslam bayrağı altında özgürlük ve güvenlik içinde yaşayan ve inancının gereğini yaşayabilmek için öz yurdunu terketmek zorunda kalmış bulunan kimseleri kucaklamaya hazır olan her dönemdeki müminlere işaret eder.Böylece, cimrilik, açgözlülük ve ihtiras, burada, insanın hem bu dünyada ve hem de öteki dünyada mutluluğu elde etmesinin önündeki başlıca engeller olarak gösterilmişlerdir (karş. sure 102). M.Esed

Bu Kuran ayetleri, Ensar (Mekkeden göç eden Müslümanlara yardım eden Medineli ilk Müslümanlar) arasındaki kardeşliği işaret ediyor. Müslümanlar, dinsel kitaplarda bu kardeşliği, Peygamberimizin kendiliğinden yaptırdığı olarak nakledilir, anlatılır. Halbuki Peygamberimiz Allahın buyruklarını uyguluyordu. M.Sağ

Burada kastolunan Ensardır. Yani, Fey'de yalnız Muhacirlerin değil, önceden İslâm yurdunda oturanların da hakkı vardır.
Burada Ensar tarif edilmektedir. Muhacirler, Mekke'den ve diğer bölgelerden hicret ederek Medine'ye geldiklerinde Ensar Hz. Peygamber'e (s.a.) 'Ya Rasulallah, tüm bağ, bahçe ve tarlalarımız emrine hazırdır, bunları biz ve Muhacir kardeşlerimiz arasında paylaştır" dediklerinde, Hz. Peygamber, "Bunlar çiftlikten anlamazlar, çünkü geldikleri yerlerde bu tür işler yapmamışlardır.
Bağ ve bahçelerinizi sizlerin işleyip, onlara da hisse vermeniz mümkün olmaz mı?" der
. Ensar da "İşittik ve itaat ettik" diye cevap verirler. (Buhari, İbn Cerir) Bunun üzerine Muhacirler, "Bu kardeşlerimiz kadar fedakâr kimseler görmedik, öyle ki onlar kendi tarlalarını işleyip, bize hisse verecekler ve bundan dolayı tüm sevabı onlar alacaklar" der ve Hz. Peygamber, "Onları övdüğünüz ve onlar için hayır duası ettiğiniz sürece sizler de Allah'tan mükafat alırsınız" diye cevap verir. (Müsned-i Ahmed) Benu Nadir'in toprakları fetholunduktan sonra Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Şimdi, yeni bir imkân meydana gelmiştir. Şayet isterseniz sizin topraklarınızla Yahudilerin bıraktıkları toprakları birleştirerek, sizlerle Muhacirler arasında yeniden paylaştırabiliriz. Şöyle de olabilir; sizin topraklarınızı iade eder, Yahudilerin bıraktıkları toprakları da Muhacirler arasında paylaştırırız." Bunun üzerine Ensar, "Biz kendi arazilerimizi geri alalım ve Benu Nadir'in bıraktıkları toprakların hepsini de Muhacirlere verelim" deyince Hz. Ebubekir, "Ey Ensar, Allah sizlerden razı olsun ve sizlere hayırlı mükafatlar versin" diye mukabelede bulunur. (Yahya b. Adem, Belazuri) Böylece Benu Nadir'in toprakları Ensar'ın rızası ile Muhacirler arasında paylaştırılmıştır. Ensar'dan sadece Hz. Ebu Dücane ve Hz. Sehl bin Hanif'e (bazı rivayetlere göre ise de Hz. Haris bin Simme'ye) hisse verilmiştir. Çünkü bu sahabiler çok fakirdiler... (Belazuri, İbn Hişam, Alusi) Aynı fedakârlığı Ensar, Bahreyn feth olunduğunda da yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a) ele geçen bu bölgeyi Ensar'a vermeyi istiyordu, ama Ensar, "Ya Rasulallah Muhacir kardeşlerimizin de bizim kadar malı olana değin biz hiç bir şey almayız" demişlerdi. (Yahya b. Adem) Allah, Kur'an'da Ensar'ın işte bu fedakarlığını övmüştür.
Buradaki kelime, "Korunursa" değil, "Korunmuşsa" şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü Allah'ın yardımı olmaksızın, insan kendi kuvvetiyle kalbinin darlığından kurtulamaz. Ancak Allah'ın nimetini nasip ettiği kimseler bu meziyeti elde ederler. "Şuhha", Arapça'da hasislik, cimrilik için kullanılır. Ancak bu kelime, "Nefs"e izafe edilirse, anlamı çok daha kapsamlı olur. Yani böyle bir kimse, dar görüşlü, korkak, hased eden, pinti, hodbindir. Cimriden daha geniş anlamları kapsar. Hatta cimriliğin sebebidir denilebilir. Bu özelliğe sahip olan insanlar, başkalarının hakkını kabul etmedikleri gibi, onların haklarını vermekten kaçınır
Öyle ki, o güzel hasletlere sahip bir insanın o güzelliğini itiraf etmek dahi istemez. Dünyadaki her şeyin kendisinin olmasını ve başka hiç kimsenin eline geçmemesini arzular. Başka bir kimseye bir şey vermek bir yana, başkasının diğer bir kimseye birşey vermesini bile istemez. O, hırsı dolayısıyla kendi hakkına razı olmadığı gibi, başkalarının hakkına da el uzatır. En azından çevresindeki iyi olan her şeyin kendisinin olmasını ve başkalarının ondan yararlanmamasını ister. Bu yüzden Kur'an, bu tür kötü özelliklerden kurtuluşu "Felâh" olarak nitelemiştir. Hz. Peygamber, bu tür kötü özellikleri insanların en kötü sıfatlarından biri saydığı gibi, bunu bozgunculuğun kaynağı olarak nitelemiştir. Cabir b. Abdullah'tan rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber, "Şuhha'dan sakının, çünkü şuhha önceki toplumları helak etmiştir, bu yüzden birbirlerinin kanını dökmüşler ve mukaddes değerleri çiğnemişlerdir" demiştir. (Buhari, Müslim, Müsned-i Ahmed, Beyhaki). Abdullah İbn Amr'ın rivayetinde lafızlar şu şekildedir: "Şuhha, onların kalbini zulme teşvik etti, onlar da zulmettiler. Ahlaksızlığa teşvik etti, onlar da ahlaksızlık ettiler. Akrabalık bağlarını kesmeyi emretti, onlar da kestiler." (Müsned-i Ahmed, Neseî, Ebu Davud). Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre, "İman ve nefsin şuhhası bir arada olmaz." (İbn Ebi Şeybe, Neseî, Beyhaki, Hakim). Said bin Hudri'nin Hz. Peygamber'den (s.a.) rivayet ettiğine göre, "İki özellik bir Müslümanda olmaz: Cimrilik ve kötü ahlâk." (Buhari, Tirmizi, Ebu Davud) İslâm'ın bu emrinin sonucunda fert fert ele almasak bile, genelde Müslümanların en cömert toplumlar olduklarını söyleyebiliriz. Öyle ki, en hasis ve cimri bir millete mensup bir Müslüman ile Müslüman olmayanlar arasında çok büyük bir fark vardır. Bu, kuşkusuz İslâm'ın ahlâk öğretisinin bir hareketidir, başka şekilde izah edilemez. Mevdudi

Buraya kadar, Fey ile ilgili kanunlarda Fey'in Allah'a, Rasulüne, Rasul'ün akrabalarına, yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara, Muhacirlere, Ensara ve kıyamete kadar gelecek tüm Müslüman nesillere ait bir hak olduğu beyan edilmiştir. Kur'an'ın bu önemli yasası ışığında Hz. Ömer (r.a) Irak, Şam ve Mısır'ın fethi sonrasında ele geçen mülk ve arazi ile oranın eski yöneticilerinin mal ve mülkleri hakkında bu şekilde karar vermiştir. Bu ülkeler fetholunduktan sonra, bazı ileri gelen sahabiler, örneğin Hz. Zübeyr, Hz. Bilal, Hz. Abdurrahman bin Avf ve Hz. Selman-ı Farisî ele geçen mal ve mülkün ganimet olarak askerlere dağıtılması gerektiğini savunmuşlardır.
Onlar bunun Haşr Suresi'ndeki tanıma girdiğini sanıyorlardı. Çünkü Müslümanlar bunları ele geçirmek için atları ve develeri koşturmuşlardır. Bu bakımdan savaşmadan teslim olan şehir ve bölgelerin dışındakilerin ganimet tanımına girdiğini düşünüyorlardı. Bu hükme göre, bu bölgelerin arazisinin ve halkının beşte biri, Beyt'ul-Mal'a verildikten sonra geriye kalan beşte dördün askerler arasında paylaştırılması gerekiyordu. Ancak bu görüş, şu nedenlerden dolayı doğru değildir. Hz. Peygamber'in hayatında bile, fetholunan bölgelerin arazisi ve halkı ganimet gibi, beşte biri Hz. Peygamber (s.a) alıp, beşte dördün askerler arasında paylaştırılmamıştır. Bu konuda iki örnek vardır. Birincisi Mekke'nin Fethi, ikincisi Hayber'in Fethi. Mekke ele geçtikten sonra Hz. Peygamber (s.a) herşeyi oranın halkına bırakmamıştır. Hayber'e gelince Beşir bin Yasar'dan rivayet olduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) Hayber'i 36 parçaya bölüp, içinden 18 parçayı toplumsal zorunluluk dolayısıyla vakfetmiş ve geri kalanı askerler arasında paylaştırmıştır. (Ebu Davud, Beyhaki, Kitab'ul-Emval, Ebu Ubeyd; Kitab'ul-Haraç, Yahya bin Adem; Fütuhu'l-Buldan, Belazuri; Fethu'l-Kadir, İbn'ul-Humam) Hz. Peygamber'in (s.a.) bu tatbikatından anlaşıldığına göre, bir arazi savaş sonucunda bile ele geçmiş olsa ganimet sayılmayabilir. Aksi takdirde Hz. Peygamber (s.a) nasıl olur da Mekke'yi ve halkını aynen bırakıp, Hayber'in beşte birini değil de, yarısını Beyt'ul-Mal'a alabilirdi? Bu bakımdan uygun gördüğü şekilde davranmanın döneminin imamının hakkı olduğu sünnet ile sabittir. İsterse onları askerler arasında paylaştırabilir, isterse Mekke örneğinde olduğu gibi orayı halkın kendisine bırakabilir.
Ancak Hz. Peygayber döneminde pek fazla ülke ele geçmediği için, mesele ayrıntılı bir şekilde açığa çıkmamıştır. Hz. Ömer döneminde büyük ülkeler ele geçtiğinden, sahabiler ele geçen mülkün Ganimetin mi, Fey'in mi kapsamına girdiği hususunda tereddüt etmişlerdir. Örneğin Mısır'ın fethinden sonra Hz. Zübeyr, tüm ülkenin Hz. Peygamber'in (s.a.) Hayber'i paylaştırdığı gibi taksim edilmesi gerektiğini teklif etmiştir. Yine Şam ve Irak fetholunduğunda Hz. Bilal, tüm arazinin askerler arasında ganimet şeklinde dağıtılmasında ısrar etmiştir. (Kitabu'l-Haraç, Ebu Yusuf) Diğer yandan Hz. Ali, bu arazilerin onu işleyenlere bırakılıp, gelirinin Müslümanlara verilmesi görüşündeydi. (Ebu Yusuf, Ebu Ubeyd). Musa bin Cebel'e göre, bu mülkün böyle dağıtılması halinde çok kötü sonuçlar doğabilirdi. Yani büyük topraklar sayılı bir grubun, birkaç kişinin eline düşer, onların ölümünden sonra da bu mallar varislerine kalır ve onca arazinin sahibi bir kadın veya bir erkek olabilirdi.
Sonuçta da gelecek nesillere bir şey kalmayacağı için onların ihtiyaçları güçlükle giderilecektir. Üstelik İslâm topraklarının sınırlarını korumak için yapılan harcamalar nasıl karşılanacaktır? O halde bu topraklar, gelecek nesillerin de, şimdiki nesillerin de menfaatlerinin zedelenmeyeceği bir şekilde dağıtılmalıdır. (Ebu Ubeyd, sh. 59, Feth'ul-Bari, cilt: 6, sh. 138) Hz. Ömer, ırak paylaştırıldığında kişi başına 2-3 köle düşeceğini hesaplamıştır. (Ebu Yusuf, Ebu Ubeyd). Hz. Ömer bu toprakların taksim edilmemesi gerektiğine kanaat getirdikten sonra, kendisine itiraz edenlere, "Siz kendinizden sonra gelenlere hiçbir şeyin bırakılmamasını ister misiniz?" demiştir. (Ebu Ubeyd) "Bizden sonra gelecek olan Müslüman nesil, tüm arazi ve kölelerin, önceden veraset olarak bazı kimselere kaldığını görecektir. Bu ise kesinlikle doğru değildir" (Ebu Yusuf) "Sizden sonra gelecek olan Müslümanların durumu ne olacak? Endişe ediyorum ki, ben bunları paylaştırırsam, siz su için bile birbirinizle savaşırsınız" (Ebu Ubeyd) "Şayet ben gelecek nesilleri düşünmemiş olsaydım fetholunan ülkeleri, Hz. Peygamber'in (s.a.) paylaştırdığı gibi taksim ederdim" (Buhari, Muvatta, Ebu Ubeyd) "Hayır bu, gayrimenkul bir maldır. Ben bunu hem askerler hem de diğer Müslümanların ihtiyaçları için muhafaza edeceğim" (Ebu Ubeyd)
Bu cevaplara rağmen, birçok Müslüman ikna olmamış ve Hz. Ömer'e "sen zulmediyorsun" demeye başlamışlardı. En sonunda Hz. Ömer, Şura'yı toplayarak, meseleyi onlara arzeder. Hz. Ömer, Şura karşısında şöyle konuşmuştur: "Ben sizleri şu husus için çağırdım. Taşıdığım bu emaneti bana teslim eden ve idaresini veren sizlersiniz. Ben de sizlerden biriyim. Sizler Hakkı ikrar etmiş kişilersiniz. Görüşüme katılmanız veya itiraz etmeniz sizin hakkınızdır. Zaten ben, beni körü körüne taklit etmenizi ve görüşüme uymanızı istemiyorum. Siz de Hakkı söyleyen Allah'ın Kitabı'nı okuyorsunuz. Allah'a yemin ederim ki, söylediklerimden haktan başka bir şey kastediyor değilim (...) Sizler, haklarını vermediğimi ve kendilerine zulmettiğimi iddia eden kimseleri de dinlediniz. Oysa ben zulmetmekten Allah'a sığınırım. Bende hakkı olanın hakkını vermediğim takdirde bir gasıp olmuş olurum. Ancak ben, İran Kisrası'nın ülkesinden sonra, bu kadar büyük başka bir ülkenin fethedileceğini sanmıyorum. Allah İranlıların mal, mülk ve topraklarını bize nasip etti. Askerlerimizin elde ettiği ganimetten beşte birini aldıktan sonra, gerisini aralarında paylaştırdım.
Taksim edilmemiş bazı ganimet malları var, onları da paylaştırmayı düşünüyorum. Ancak arazileri ve işleticilerini taksim etmemek görüşündeyim. Çünkü o arazilerden bize devamlı ödeyecekleri haraç ve işleticilerden cizye almak istiyorum. Şimdiki Müslümanlar, askerler, Müslümanların çocukları ve gelecek Müslüman nesiller için bunu Fey olarak elde tutmak istiyorum. Sınırları korumak için, sürekli askerlere ihtiyacımızın olduğunu ve Irak, Şam, Kufe, Basra, Mısır gibi büyük vilayetlere de sürekli askerler gerektiğini ve tüm bunlara maaş vermek durumunda olduğumuzu sizler de görüyorsunuz. Şayet bu toprakları ve işleticileri paylaştırırsam, bütün bunların masraflarını nasıl karşılayacağız?"
Bu münazara iki üç gün devam etti. Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Talha, Hz. Abdullah ibn Ömer, Hz. Ömer'in görüşünü destekliyorlardı ama, kesin bir karara varamamışlardı. En sonunda Hz. Ömer, Allah'ın Kitabı'ndan bir delil bulunduğunu açıklayarak, Haşr Suresi'ni 6. ayetinden 10. ayetine kadar okumuştur. "Allah'ın bağışladığı mülkün, sadece içinde yaşadıkları dönemdeki kimselere değil, gelecek nesilleri de kapsadığından dolayı fethedilen ülkeleri fethedenlere dağıtıp, ondan sonra gelenlere birşey bırakılmamasının bu delile ters düşeceğini öne sürmüştür. Ayrıca Allah Teâlâ "Ta ki o mal sizden sadece zenginler arasında dolaşan bir servet olmasın" diye buyurmuştur. Fakat şimdi biz bu toprakları, fetheden askerlere dağıtırsak, mülk sadece zenginler arasında dolaşır ve diğerlerine birşey kalmaz" Bu delil herkesi ikna etmiş ve tüm fetholunan ülkelerin Müslüman ümmetinin Fey'i olduğu konusunda icma hasıl olmuştur. Toprağın, onu işletenlerin eline bırakılacağına ve kendilerinden haraç ve cizye alınacağına karar verilmiştir. (Kitabu'l Haraç, Ebu Yusuf sa: 23-27-35, Ahkamu'l Kur'an, el-Cassas)
Bu karara göre, fetholunan ülkelerin toprakları tüm ümmetin malı, araziyi işletenler ise ümmetin kiracıları gibi olmuştur. Onlar, İslâm Devleti'nin belirlediği bir miktarda vergi ödeyeceklerdir. Böylece bu toprakları işletenler, bunları miras olarak bırakma veya satma haklarına sahip olmuşlardır. Ancak arazinin asıl sahibi yine de ümmettir. İmam Ebu Ubeyd, Kitabu'l Emval adlı eserinde Hz. Ömer'in Irak topraklarını, işletenler üzerine bıraktığını, onlara cizye ve haraç koyduğunu söylemektedir. (Sayfa. 57). Yine sa: 84'de İmam'ın, (yani İslâm Devlet Başkanının) fetholunmuş ülkelerin topraklarını işleyenlerin eline bırakması halinde, onların bunu miras olarak bırakma veya satma hakkına sahip olduğunu söylemektedir.
Ömer bin Abdülaziz döneminde Şa'bi'ye, "Iraklılarla bir antlaşman var mı?" diye sorulduğunda, O, "Antlaşma yok ama onlar haraç vermeyi kabul ettikten sonra bu bir antlaşma sayılır" demiştir. (Ebu Ubeyd sa: 49, Ebu Yusuf sa: 28) Hz. Ömer döneminde Utbe bin Ferkad Fırat Nehri kenarında bir parça arazi satın aldığını söyleyince Hz. Ömer "Bu arazinin asıl sahibi bunlar (Muhacirler ve Ensar)'dır." demiştir. Hz. Ömer'e göre arazinin gerçek sahibi Müslümanlardı. (Ebu Ubeyd sa: 74)
Bu karar gereğince, fetholunan ülkelerin toprakları tüm Müslümanlarındır.
a) İslâm Devleti'nin bir barış sonucunda eline geçen arazi ve topraklar;
b) Bir ülkeden savaşılmaksızın Eman karşılığında alınan fidye, haraç ve cizye;
c) Sahiblerinin bırakarak kaçtığı terk edilmiş mülk ve araziler;
d) Sahibinin vefat ettiği ve varisinin bulunmadığı mallar;
e) Daha önceden kimsenin sahib olmadığı topraklar;
f) Sahibinden cizye ve haraç alınan topraklar;
g) Önceki hükümdarların sarayları, malları ve mülkleri;
h) Önceki devletlerin malları ve mülkleri.
Ayrıntı için bkz. (Beda'iü's-Senayi cild: 7 sa: 116-118, Kitab'ul-Haraç, Yahya bin Adem sa: 22-64, Mugni'ul-Muhtaç cild. 3, sa: 93, Haşiyet'ud Dusûkî cild. 2, sa: 190, Gayet'ul-Muhtehi cild. 1 sa: 467-471)
Sahabe bu malların Fey olduğuna ittifak ile karar vermiş olduğundan fakihler arasında bazı konularda görüş ayrılıkları varsa da prensip itibariyle bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bu ihtilafları aşağıda kısaca arzettik.
Hanefilere göre, fetholunan ülkelerin toprakları hakkında İslâm Devleti (fıkhî literatürde İmam) yetki sahibidir. O, Beyt'ül-Mal için beşte bir alıp, gerisini askerler arasında paylaştırabilir veya isterse onları sahiblerinin eline bırakır ve kendilerinden cizye ile haraç alır. İmam'ın bu şekilde davranması halinde bu mülk, Müslümanların vakfı sayılır. (Beda'iü's-Senayi, Ahkamu'l Kur'an, Cassas, Hidaye, Fethul Kadir) Aynı görüşü İbni Mübarek, Süfyan-ı Sevri'den nakleder. (Yahya b. Adem ve Ebu Ubeyd)
Malikilere göre, Müslümanların fethettikleri araziler kendiliğinden vakıf haline gelir. Bu toprakların vakıf olması için ne İmam'ın izni, ne de askerlerinin rızası gerekir. Malikiler, bunun yanısıra sadece arazilerin değil, binaların da Müslümanların vakfı olduğu görüşündedirler. Ancak İslâm Devleti binalardan kira almaz. (Haşiyet-ud-Dusukî)
Hanbeliler, savaşanlar arasında mülkü paylaştırmak veya Müslümanlara vakfetme İmam'ın yetki sahibi olduğunda Hanefiler ile ittifak halindedirler. Ele geçen ülkelerdeki binaların vakıf olduğu ve onlardan kira alınmayacağı konusunda da Malikilerle ittifak halindedirler. (Gayetul-Muntehi).
Şafiilere göre, fetholunan ülkelerin menkul olan bütün malları ganimet, gayri menkul mallarıysa Fey'dir.
Bazı fakihlere göre, İmam, fetholunan ülkelerin topraklarını vakfetmesi halinde askerlerden izin alması gerekmektedir. Bu görüş için Hz. Ömer'in Irak'ın fethinden önce Cerir b. Abdullah el-Bahli'ye -ki onun kabilesi Kadisiyye Savaşı'nda ordunun dörtte biriydi- fetihten sonra ele geçen toprakların dörtte birini kendilerine vereceğine söz vermesini delil olarak öne sürmektedirler. Gerçekten de toprakların bir bölümü iki sene onların elinde kalmıştır. Fakat Hz. Ömer, daha sonra onlara, "Başkalarından da sorumlu olmasa idim eğer, bu toprakları sizlere bırakırdım. Ancak başkalarının da hakkı olduğu için sizler bu toprakları iade edin." demiştir. Hz. Cerir'in bu teklifi kabul etmesi üzerine de Hz. Ömer onu seksen dinarla taltif etmiştir. (Ebu Yusuf-Ebu Ubeyd) Hz. Ömer'in askerlerden rıza aldıktan sonra bu araziyi vakfetmiş olması ile istidlâl ediyorlar. Ancak fakihlerin çoğunluğu bu delili ikna edici bulmamıştır; zira fetholunan topraklarla ilgili olarak askerlerin tümünden rıza alınmamıştır. Hz. Ömer'in karar almadan önce kendisine söz verdiği Cerir b. Abdullah bu konuda istisna idi. Hz. Ömer, daha önce ona söz verdiği için kendisinden bu rızayı almıştır. Dolayısıyla bu bir kanun olarak vaz edilemez.
Bazı fakihlere göre vakıf kararı sonrasında bile İslâm Devleti dilerse bu toprakları orduya paylaştırabilir. Bu görüş sahipleri, Hz. Ali'nin şu görüşünü delil olarak öne sürüyorlar. Bir defasında Hz. Ali halka hitap ederken "Birbirinizle savaşmayacağınızdan emin olsaydım eğer, fetholunan bu toprakları aranızda paylaştırırdım demiştir" (Ebu Ubeyd, Ebu Yusuf) Ancak, cumhuru ulema bu görüşü de kabul etmemişlerdir. Onlara göre fetholunan bir ülkenin arazisinden bir kez cizye ve haraç alma kabul edilmişse, artık bu karar değiştirilemez.
Ayrıca, Hz. Ali'ye atfedilen bu sözü inceleyen İmam Cassas, Ahkam'ul-Kur'an adlı eserinde bu rivayeti ayrıntılarıyla ele alarak bu sözün Hz. Ali'ye ait olmadığını söyler.
Bu ayet ile asıl kastedilen, Fey'in sadece bugünkü nesilleri değil, gelecek nesilleri de kapsadığının beyan edilmesidir. Ayrıca bu ayette Müslümanlar için ahlâki bir ibret de vardır. Buna göre Müslümanların kalbinde diğer Müslümanlar için buğz olmamalı ve önceki Müslümanların mağfireti için dua etmelidirler. Onlara lanet ve teberra etmemelidirler. Müslümanları birbirine bağlayan şey imandır; kalbinde taşıdığı imanı herşeyden daha önemli olduğu bir kimse kuşkusuz diğer mü'minler için iyilik ister. Böyle bir kimsenin kalbinde, başka bir Müslüman için kin, nefret, buğz'a yer yoktur. Ancak, imanı zayıflayan ve onun yerine kalbini daha önemsiz şeylerin işgal ettiği kimse, artık başka bir mü'min kardeşi hakkında kin ve nefret besleyebilir. Bu konuda en iyi örnek Hz. Enes'ten rivayet edilen bir hadistir. Bir defasında Hz. Peygamber (s.a) ardı ardına üç gün "Şimdi buraya Cennet ehlinden biri gelecek" der ve her defasında da Ensardan bir şahıs gelir. Bunu gören Abdullah b. Amr, bu şahsın Hz. Peygamber'in (s.a.) sürekli kendisini müjdelemesine sebep olacak hangi amelleri işlediğini merak eder. Bu yüzden cennetle müjdelenmeyi gerektirecek ne yaptığını görebilmek için o kimse ile üç gece birlikte kalır. Ancak onun istisnai hiçbir hareketini göremez. Ve açıkça ona "Ey kardeşim, Hz. Peygamber'in (s.a.) seni devamlı cennet ile müjdelemesine sebep olan ne yapıyorsun" diye sorar. "Benim ne yaptığımı sende gördün, ancak bir şey var ki, belki de sebep odur. Ben hiçbir Müslümana kin beslemiyor ve Allah'ın nimet verdiği kimseye hased etmiyorum" der.
Bunun anlamı bir Müslümanın, diğer bir Müslümanın sözünde veya amelinde hata görmesi halinde onu ikaz etmeyeceği demek değildir. İman, kişiden, mü'min kardeşinin yanlışına doğru demesini, ya da yanlışına yanlış dememesini gerektirmez. Ancak bir şeye delille yanlış demek ve edeple onu açıklamak lazımdır. Ama buğz, nefret, kin, gıybet, sövgü ayrı şeylerdir. Bir mümine kendi çağdaşları hakkında bile böyle davranmak yakışmazken, vefat etmiş kimselerin ardından bunu yapmak çok daha çirkindir. Çünkü en kötü nefs, ölüleri dahi affetmeye hazır olmayandır. Üstelik hakkında laf söylenen kimseler, Hz. Peygamber'in (s.a.) ashabıysa bu çok daha kötüdür.
O insanlar Hz. Peygamber'in (s.a.) ve İslâm'ın en sıkıntılı dönemlerinde İslâm nurunu yaymak için fedakârlıklarda bulunmuşlar ve böylece İslâm nimeti bize kadar ulaşmıştır. Onların arasında ihtilafların olması ve bir kısmının haklı, diğer kısmının da hata etmiş olması doğaldır.
Bir Müslüman sınırı aşmadan ve makul ölçülerde onların ihtilaflarını tartışabilir. Ama bu ihtilafı büyüterek görüşüne katılmadığı gruba buğz ve nefret etmesi ve diliyle onlara sövmesi Allah'tan korkan bir kimsenin yapmayacağı derecede şeni bir harekettir. Bu şekilde davranan kimseler "Kötü sözün mü'minler hakkında söylenmesi yasaklanmıştır. Bizim buğz ettiğimiz kimselere gelince, onlar mümin değil münafıktır" şeklinde bir gerekçe öne sürerler. Fakat bu gerekçe sözkonusu günahtan daha da çirkindir. Başka bir deyişle özürleri kabahatlerini geçmiştir. Kur'an'ın, sonraki müminlerin, önceki müminlere buğz etmemeleri ve onlara mağfiret dilemelerini emreden ayeti, onların yukarıdaki gerekçelerini bertaraf etmek için yeterlidir. Bu ayetlerde arka arkaya üç grup Fey'de hak sahibi olarak bildirilmiştir.
1) Muhacirler,
2) Ensar,
3) Onlardan sonra gelen Müslümanlar.
Onlardan sonra gelen Müslümanlara, önceki müminler hakkında mağfiret istemeleri emredilmiştir. Siyak ve sibaktan anlaşıldığına göre önceki müminler, Muhacirler ve Ensarın dışında kimse değildir. Yine bu surenin 11. ayetinden 17. ayetine kadar münafıkların kim oldukları da bildirilmiştir. Burada münafıkların Benu Nadir ile yapılan savaşta Yahudilere cesaret veren kimseler oldukları ortadadır. Tam aksine bu savaşta Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında onlanlar ise müminlerdir. Buna rağmen kalbinde Allah korkusu taşımayan bir Müslümanın, onların mümin olmadığını söylemeye cesaret edebilmesi mümkün müdür? Mümkün değildir, zira bizzat Allah onların imanına şehadet etmiştir. İmam Malik ve İmam Ahmed bu ayeti delil alarak sahabeyi kötüleyenlerin Fey'de hakkı olmadığını beyan etmişlerdir. (Ahkamu'l Kur'an, İbn Arabi, Gayetul Muntahi). Hanefiler ve Şafiler bu görüşe katılmamaktadırlar. Çünkü Allah Fey'de hak sahibi üç grubun vasıflarını açıklamıştır. Ama bu vasıflar şart olarak beyan edilmemiştir. Yani bu şart olmadığı takdirde onlara Fey'den pay verilmeyeceği söylenemez. Muhacirler hakkında, "Allah'ın lütuf ve rızası ile Allah'a ve Rasulüne yardım için her zaman hazırdırlar." denmesinin anlamı Muhacirlerden bu vasfa sahip olmayanların Fey'den mahrum olacakları demek değildir. Yine Ensar için Muhacirleri sevdikleri, sıkıntı içinde bile olsalar Muhacirlere verilenlerden ötürü hased etmedikleri bildirilmektedir. Bu Ensardan bir Müslümanın Muhacirlerden birine muhabbet beslememesi veya Muhacirlere verilenden talep etmesi, Fey'den mahrum kalacağı anlamına gelmez. Dolayısıyla 3. grubun vasıfları olarak da kendilerinden önce Müslümanların bağışlanmaları için dua ettikleri ve kalblerinde kin olmamasını diledikleri bildirilmiştir. Bu da Fey'den pay almanın şartı değildir, sadece bir sıfattır ve Müslümanlara önceki mü'minler için nasıl davranacakları telkin edilmiştir. Mevdudi

Bu âyetlerde, yurtlarından çıkarılan düşmanların bıraktığı malların ne olacağı konusu açıklığa kavuşturulmaktadır. Âyetlerin söz akışından ve âyetlerin sebeb-i nüzûlüne dair olan nakillerden anlaşıldığına göre bu husus Müslümanlar arasında sorun olmuştur. Zira ilk defa bir düşman yurdu Müslümanların eline geçmişti ve bu şartlarda hangi hükümlerin uygulanacağı henüz bildirilmemişti. O nedenle de bu âyetler inmiş ve şu hüküm verilmiştir: Fey'ler [savaşmadan zahmetsizce elde edilen gelirler], içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi'ye yakınlık sahiplerine; göç eden fakirlere, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir.
Şunu da belirtelim ki: Fey ile enfâl [ganimetler] faklı şeylerdir. Zira enfâl'in bir bölümü gaziler arasında taksim ediliyordu:
Yine, biliniz ki, eğer siz Allah'a iman etmiş, hakk ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği o gün [Bedir günü], kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz, biliniz ki, herhangi bir şeyden ganimetleştirdiklerimiz; artık onun beşte-biri, Allah, Elçi, yakınlığı olanlar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir. Ve Allah, her şeye güç yetirendir. (Enfâl/41)
Bu konuyla ilgili detay için Enfâl sûresi'ne bakılabilir.
Bu âyetlerde dikkat çeken bir nokta da şudur: Feylerin, kamu maliyesine ait olmasına gerekçe olarak, toplumda zenginlerin güç oluşturmaması, kartellerin ve tröstlerin yaratılmaması gösterilmiştir.
İşte bu gerekçe ile kuşatmaya katılan savaşçılara, Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah'a da takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması/azabı çok çetin olandır denilerek, bu uygulamanın insanlık için yararlı olduğu bildirilmiştir.
Bazıları, fey ile ilgili âyeti paragraftan ayrı ele alarak Peygamber'e teşri yetkisi vermişlerdir, ki bu dinin yozlaştırılması demektir. Hâlbuki âyet fey'in taksimatına yönelik olup, “Rasûlullah fey konusunda ne yaparsa ona saygılı olun, verdiğini alın, vermediğini istemeyin” denektir.
Kamu gelirlerinin nasıl ve kimlere harcanacağı da Tevbe sûresi'nde açıklanmıştır:
Kesinlikle, Allah tarafından bir fariza [taksim/zorunlu görev] olarak; sadakalar [kamunun gelirleri] ancak, fakirler, miskinler [yoksullar, işsizler], o iş üzerine çalışan görevliler [kamu görevlileri], müellefe-i kulûb [kalpleri İslâm'a ısındırılacaklar], boyunduruktakiler [özgürlüğü olmayan köleler], ağır borç altındakiler, Allah yolundakiler [askerler, öğrenci ve öğretmenler], yolda kalmışlar içindir. Allah her şeyi en iyi bilendir ve en iyi yasa koyandır. (Tevbe/60)
Bu paragrafta Muhâcirler, göç eden fakirlere –ki onlar, Allah'ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir– diye; Ensâr da, Onlardan önce o yurda ve imana yerleşen kimseler de, kendilerine göç edenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir diye övülmüştür. Ardından da, onlardan sonra geleceklerin, Rabbimiz, bizi ve iman ile bizi öne geçmiş kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde iman etmiş kimseler için kin kılma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen raûf'sun, rahîm'sin! demesi istenmiştir.
O günün yiğitleri Tevbe sûresi'nde de övülmektedir:
Muhâcir ve Ensâr'dan ilk önce öne geçenler ve iyileştirme-güzelleştirme ile onları izleyen kimseler; Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular. Ve O [Allah], onlara, içlerinde temelli kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe/100)H.Yılmaz

 Bu âyette zikredilen ve "Medine'yi kendilerine yurt edinen Ensar'dan sonra geldikleri beyan edilen insanlardan" kimlerin kasdedildiğı hakkında farklı görüşler zikredilmiştir.

Bir kısım âlimlere göre bunlar, Medine'ye hicret eden muhacirlerdir. Bu­na göre âyetin manası şöyledir: "Medine'yi kendilerine yurt edinen ve kalbîerine imanı yerleştiren Ensar'dan sonra Medine'ye gelen muhacirler de şöyle dua ederler: "Ey rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi ba­ğışla. Müminlere karşı kalbimizde bir kın bırakma. Ey rabbimiz şüphesiz sen çok şefkatli ve çok merhametlisin."

Mücahid'e göre bu âyette zikredilen insanlardan maksat, daha sonra müs-İüman olan insanlardır. Bunların kendilerinden önce geçen müslümanlan hayır ile anacakları zikredilmiştir.

Katade'ye göre ise Allah teala, Resulullahın, muhacir ve Ensar'dan olan sahabilerini zikrettikten sonra bu âyette, onlardan sonra gelen müslümanlan zik­retmiş ve bu müslümanlann, sahabileri hayırla anmalarını emretmiş, onlan dil uzatmayı yasaklamıştır.

İbn-i Ebi Leyla diyor ki: "İnsanlar üç zümre olarak değerlendirilmişler­dir. Önce hicret eden muhacirler. Onlardan sonra gelen ve onlara güzellikle uyan tabiler, bir de tabilerden sonra gelen müslümanlardır. İşte âyette bu son gurup zikredilmektedir. Taberi

Yani, Medine'nin ikiyüzlüleri (bkz. Giriş notu ve bir sonraki not).Benî Nadîr'e. Sonraki ayetin ifade tarzından anlaşılmaktadır ki bu pasajın tümü (ayet 11-14) Müslümanların Nadîr hedeflerine karşı fiilî bir harekata girişmelerinden önce nazil olmuştur: 12-14. ayetler henüz vuku bulmamış bir olayı önceden haber veren gaybî nitelikteki ayetler olabilir (Zemahşerî). Alternatif olarak, bu pasaj, hakikati açıkça inkar eden bir toplum ile ne manevî bir öğretiye bağlanma arzusuna ne de inançsızlıklarını açıkça ilan etme ahlakî cesaretine sahip olmayan yarım-gönüllü kaypaklar arasındaki bütün “ittifak”larda mevcut bulunan sakatlığa ve anlamsızlığa işaret eden daha geniş, zamanlar üstü bir muhtevaya da sahiptir.M.Esed

11. ayetten 17. ayete kadar olan bu bölümde yapılan açıklamalardan, bu kısmın ne zaman nazil olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber, Benu Nadir'e yurtlarından çıkmaları için 10 günlük bir süre tanıdıktan sonra bu müddet içinde, hatta sürgünleri sırasında bu ayetler nazil olmuştur.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Benu Nadir'e böylesine sert bir ültimatom göndermesi üzerine Abdullah İbni Ubey ve diğer ileri gelen münafıklar onlara şöyle bir mesaj göndermişlerdir: "Biz iki bin savaşçı ile sizlere yardım edeceğiz, ayrıca Benu Kurayza ve Benu Gatafan da sizlere yardım edeceklerinden, Müslümanlardan korkmanıza gerek yok. Kesinlikle onlara teslim olmayın. Şayet Müslümanlar sizinle savaşacak olursa, biz de sizinle beraber Müslümanlara karşı savaş açarız. Şayet bu yurdu terk etmek zorunda kalırsanız, biz de sizinle birlikte burayı terk edeceğiz." Bunun üzerine bu ayetler nazil olmuştur. Ancak bu ayetler nüzul sırası itibariyle birden onuncu ayete kadar olan bölümden öncedir. Fakat önem itibariyle bu kısım Kur'an'da 11. sıraya yerleştirilmiştir. Mevdudi

Yemin olsun ki eğer kitap ehli olanlar yurtlarından çıkarilsalar, mü­nafıklar onlarla beraber çıkmazlar. Eğer bir savaşa tutuşsalar onlara yar­dım etmezler. Yardım etseler bile mutlaka geri dönüp kaçarlar. Sonra on­lar yardım görmemiş olur.

Ey Muhammet!, münafıkların, kitap ehli olan Yahudi kardeşlerine söyle­dikleri şu sözleri işitip, kalb gözünle onların halini görmedin mi? Münafıklar şöyle demişlerdi: "Şayet sizler evlerinizden, yurdunuzdan çıkarılıp sürgün edile­cek olursanız biz de yerimizi yurdumuzu bırakıp sizinle beraber çıkıp gideriz. Sizi tek başınıza bırakmamazı isteyen hiçbir kimsenin sözüne itaat etmeyiz. Şa­yet Muhammed v& arkadaşları size karşı savaşa girişecek olurlarsa size mutlaka yardım ederiz. Ey Muhammed, Allah şahitlik eder ki Abdullah b. Übey gibi münafıklar, Nadr oğulları Yahudilerine verdikleri bu sözlerinde yalancıdırlar. Şayet Nadr oğulları yerlerinden kovulacak olurlarsa münafıklar onlarla beraber çıkmazlar. Şayet Muhammed onlara karşı savaşacak olursa münafıklar onlara yardım etmezler. Münafıklar yardım etseler bile müslümanlara karşı direnemez gerisin geri dönüp kaçarlar. Böylece Allah, Resulüne karşı Nadr oğullan Yahu­dilerine yardım etmemiş olur.

Âyet-i kerimede zikredilen "Münafıklardan maksat, Abdullah b. Übey b. Selul ve arkadaşlarıdır. "Kitap ehli"nden maksat, ise Medine'den kovulan Nadr oğullan Yahudileridir. Resulullahın bu Yahudileri kuşatması sırasında münafıklar bunlara adam göndererek yerlerinden ayrılmamalarını, müstahkem mevkilerinde kalmalarını, onları kimseye teslim etmeyeceklerini, savaşırlarsa onlarla beraber savaşacaklarını, Medine'den çıkarılırsa onlarla beraber çıkıp gi­deceklerini söylemişlerdir. Bu vaadleri bekleyen Yahudiler, münafıklardan hiç­bir destek görmemişlerdir. Allah bunların kalblerine korku salmış ve develeri­nin götürebileceği kadar mal alıp şehri terketmek istemişler Resuullah da onlara bu şanla müsaade vermiştir. Taberi

Onlar Allah'a inanmadıklarından yahut en azından inanç konusunda yarım-gönüllü olduklarından, bu dünyada karşılaşacakları maddî/somut tehlikeler onları Allah'ın nihaî yargısı düşüncesinden daha fazla korkutur M.Esed

Yani, onların Müslümanlara açıkça karşı gelmemelerinin nedeni Allah korkusu değildi. Ve onlar iman eddialarına rağmen müminlere karşı kafirlere yardım etmeleri sebebiyle Allah huzurunda sorguya çekilecekleri endişesi de taşımıyorlardı. Onların müminlere karşı gelmemelerindeki asıl neden, Hz. Peygamber'e (s.a.) sahabelerin ne kadar çok sevgi beslediklerini ve onu korumak için her türlü fedakarlığı yapmaya hazır olduklarını, küçük bir cemaat olmalarına rağmen saflarında muazzam itaat ve disiplinin hakim bulunduğunu ve toplumdaki her bireyin şehadet arzusu ile adeta çelikleştiğini görmüş olmalarıdır. Bu yüzden Yahudilerle birlikte olup açıkça müminlere karşı savaşırlarsa, ezileceklerinden korkuyorlardı. Burada kalbinde başka birşeyin Allah korkusundan daha fazla olması halinde o korkunun Allah korkusuna baskın çıktığı oldukça dikkate değerdir. İki tehlike ile karşı karşıya kalan bir kimse, büyük tehlikeye nispetle az olan tehlikeyi göze alacağından küçük tehlikeye aldırmayıp, sürekli büyük tehlikenin korkusu içinde yaşar.
Burada küçük bir cümle ile büyük bir hakikat beyan edilmiştir. Asıl güç ve kudretin Allah'ın elinde bulunduğunu ve sadece O'ndan korkulması gerektiğini idrak edecek kadar akıllı bir kimse, diğer insani kuvvetlerden korkmaz ve Allah'ın huzurunda hesaba çekilme tehlikesinin bulunduğu her işten sakınır. Bir başkasının onu görüp görmemesi onun umurunda bile değildir. Tüm dünyanın güçleri karşısında olsa dahi o, yine de Allah'ın emrettiğini yerine getirir. Fakat Allah'ın kudret ve kuvvetini idrak etmeyen ve diğer beşeri güçlerden daha fazla korkan ahmak bir kimse, tüm davranışlarını o korktuğu merkeze göre ayarlar. O, Allah men etti diye birşeyden sakınmaz. Ancak polis ve istihbarat haber alır diye korkar. Ve kötü duruma düşeceğini hesap ederek sakınır. O, Allah'ın emri olduğu veya O'ndan bir mükafaat alacağı için bir şey yapmaz. O, başkaları emrettiği için veya başkaları beğenecek diye, ya da ondan mükafaat umuyorsa bir iş yapar. Akıllı ile ahmak arasındaki fark budur. Aslında inanan ve inanmayan insanları da bu fark ayırır. Mevdudi

Bunun anlamı şudur: “Onlar size karşı gerçekten birleşik bir cephe kurmuş olabilseler bile -ki bunu başaramadılar- yalnızca sağlam gördükleri ‘mevziler’de kalarak seninle savaşmaya devam ederler.”Zımnen, “kendileri için iyi olan şeyi yapabilmek açısından”: doğru bir inanışa ve sağlam ahlakî ölçülere sahip olmayan bir halkın kendi aralarında gerçek bir birliğe asla ulaşamayacaklarına ve birbirlerine karşı her zaman saldırgan davranacaklarına işaret. M.Esed

Burada münafıkların ikinci zaafları beyan edilmiştir. Onların birinci zaafları, Allah yerine başkalarından korkmaları ve müminler gibi hakkında bir fedakarlık yapabilecekleri ulvi bir gayeye sahib olmayışlarıdır. İkinci zaafları, münafıkları bir araya getirecek ve onları disiplinli topluluk yapacak müsbet bir düşünceye sahib olmamalarıdır. Onları bir araya getiren, Hz. Muhammed'e (s.a) karşı besledikleri hasetten başka birşey değildir. Bu hased dolayısıyla Medine civarındaki İslâm düşmanları ile irtibat kurmuş ve tüm İslâm düşmanları bir araya gelerek Hz. Peygamber'in (s.a.) önderliğindeki Muhacirin ve Ensarın iktidarını yok etmek istemişlerdir. Onlar bu yüzden bir araya gelmişlerdir. Yoksa onları birleştirecek başka bir şey bulunmamaktadır. Her biri liderlik sevdasındadır ve birbirlerine karşı samimi değillerdir. Öyle ki içlerinde buğz ve haset ateşi yanmaktadır ve fırsatını bulsalar birbirlerinin kökünü kazırlar.
Böylece Allah Teâlâ, Benu Nadir ile yapılan savaş öncesinde Müslümanlara münafıkların durumunu açıklayarak, onların bir tehlike teşkil etmediğini bildirmiştir. "Bu bakımdan sizler Benu Nadir'i kuşattığınızda münafıkların ileri gelenlerinden iki bin askerin size arkadan saldıracağı ve Benu Kurayza ile Benu Gatafan'ın size karşı savaşacağı haberlerinin birer blöf olduğunu anlarsınız." Mevdudi

Ey müminler, Nadr oğulları Yahudilerinin sinesinde sizin korkunuz Allahın korkusundan daha şiddetlidir. Zira bu kavim, Allahın azametini anlama­yan bir topluluktur. Bu nedenle Allaha karşı gelmeyi hafif görür, onun azabın­dan çok, sizin onları cezalandırmanızdan korkarlar. Bu Yahudiler ve münafıklar sizinle karşı karşıya gelip savaşmaya cesaret edemezler. Bunlar ancak kalelerle tahkim edilmiş kasabalarda veya duvar arkalarından savaşabilirler. Bunların bir­birlerine karşı olan düşmanlıkları da pek beterdir. Ey Muhammed, sen, müna­fıklarla kitap ehlinin birlik ve beraberlik içinde okluklarını sanırsın. Halbuki on­ların kalbleri birbirinden nefret etmektedir. Bunun sebebi ise Yahudi ve müna­fıkların, kentlileri için faydalı olanı zararlı olanlardan ayırmayı akıl edememele­ridir. Zira bunların heva ve hevesleri birbirlerinden farklıdır.Taberi

Bu, küçük bir cemaat olan Müslümanlar karşısında zaafları dolayısıyla bozguna uğrayan Kureyş kafirleriyle, Benu Kaynuka Yahudilerine işaret etmektedir. Mevdudi

Bu parantez içi ifade -ki hem doğrudan inkarcılar hem de ikiyüzlüler ile bağlantılıdır- 17. ayette ikil (tesniye) formun kullanılması ile teyid edilmektedir.İlk bakışta bu ifade, Bedir Savaşı'nda müşrik Kureyş'in uğradığı akibete (Zemahşerî), veya bazı otoritelere göre (Taberî tarafından nakledilmiştir) Yahudi Benî Kaynukâ‘ kabilesinin ihanetine ve ardından H. 2. yılın Şevvâl ayında Medine'den kovulmalarına işaret etmektedir. Ama daha geniş bir açıyla -daha sonraki iki ayetin de açıkça gösterdiği gibi- bakıldığında anlamın daha genel olduğu ve herhangi bir özel döneme veya tarihî olaya özgü olmadığı anlaşılır. M.Esed

Nadr oğullarından olan Yahudi kâfirlerin ve münafıkların, Allahın azabı­na uğramaları bakımından halleri kendilerinden önceki kâfirlerin halleri gibidir.

Âyette zikredilen "Önceki kâfirler"den maksat, İbn-i Abbas'a göre, Kaynuka oğullan Yahudileridir. Zira bunlar, Nadr oğullarından önce sürgün edil­mişlerdir. Mücahid'e göre ise bunlar, Bedir'de mağlup olan Kureyş müşrikleri­dir.

Taberi âyet-i kerimenin genel ifadesinin, zikredilen bu iki gurup kâfiri kapsadığı gibi bunların dışında olan ve Resulullaha, Nadr oğullarından önce karşı gelen bütün kâfirleri kapsadığını söylemiştir.

Evet, Nadr oğullarının ve münafıkların durumu, kendilerinden önce gelen bütün kâfirlerin durumu gibi olacaktır. O kâfirler nasıl ki yaptıklarının cezasını gönnüşlerse bunlar da yaptıklarının cezasını görecekler, âhirette de kendileri için can yakıcı bir azap olacaktır.Taberi

Yani, bu münafıklar, şeytanın insanlara yaptığını Yahudilere yapmaktadırlar. "Bugün siz Müslümanlara karşı savaşın, biz sizinleyiz" diyorlar ama vakit gelince onlara sırt çevirecek ve başlarına ne geldiğini sormayacaklardır. Şeytan da aynı şekilde kafirleri aldatır. Tıpkı Kureyş kafirlerine Bedir Savaşı'nda, "Bugün Müslümanlar size karşı koyamaz" diyerek onları şişirdiği gibi şeytan "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur, ben de sizin yanınızdayım" (Enfal: 48) demişti ama, iki ordu yüzyüze geldiğinde şeytan kaçarak, "Ben sizden uzağım. Ben sizin görmediğinizi görüyorum. Ben Allah'tan korkarım, zira Allah'ın cezası çetindir." (Enfal: 48) demişti.Mevdudi

Nadr oğulları Yahudilerine: "Yemin olsun ki eğer yurdunuzdan çıkarılırsanız elbette ki sizinle beraber biz de çıkarız. Sizin aleyhinizde hiçbir kimseye asla itaat etmeyiz. Savaşa tutulursanız mutlaka size yardım ederiz." diyen sonra da sözlerinden dönen münafıkların durumu ve bu münafıkların yardım vaadlerine aldanarak gururlanan Nadr oğullarının durumu, şeytanın vesveselerine aldanan sonra da ondan hiçbir yardım göremeyen günahkar insanın durumuna ben­zer. Zira şeytan insana "İnkar et" der. İnsan inkar edince de âhirette ona "Ben senden beriyim. Zira ben, âlemlerin rabbi olan Allahtan korkarım." der.

Âyette zikredilen "İnsan" Mücahid'e göre, bütün insanlardır. Bununla, şeyta­nın aldatmalarına kanan ve inkara düşaı herhangi bir insan misal verilmiştir.

Hz. Ali, Abdullah b. Mes'ud, Abdullah b. Abbas, Tavus ve Mukatil'deıı nakledilen diğer bir görüşe göre ise âyette zikredilen insandan maksat, Israiloğullanndan bir rahiptir. Bu rahip şeytana aldanarak fuhuş işlemiş sonra da zina ettiği kadının gebeliği ile bu çirkin işinin ortaya çıkmasından korkarak kadını öldürmüştür. Kadının akrabaları da onu öldürmeye kalkışınca şeytan kendisine görünmüş ve kendisine secde etmesi halinde onu kurtaracağını vaadetmiştır. Rahip ona secde ettikten sonra da kadının akrabaları onu öldürmek için yakala­yınca bu defa da "Ben senden beriyim.Çünkü ben, âlemlerin rabbi olan Allahtan korkanın." demiştir. Taberi

Münafıkları tenkit ederken aynı zamanda onların vicdanlarını uyandırmak için nasihatte bulunmak Kur'an'ın bir üslübudur. Böylelikle, kendilerinin, içinde bulunduğu durumdan utanmaları ve kendilerini nefislerine kölelik yapmaktan kurtarıp, Allah'a itaat etmeleri istenmiştir. Kur'an'ın bu bölümü, bu üslubun güzel bir örneğidir. Mevdudi

Bu âyet grubunda Yahûdi Nadîroğulları'na destek sözü verip de onları yalnız bırakan münâfıkların karakteristik özellikleri nakledilmekte, sonra da Bedir'e ait bir olay hatırlatılmaktadır. Münâfıklar din kardeşlerine, Andolsun, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, kesinlikle biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinizde kimseye ebediyen itaat etmeyiz. Eğer sizinle savaşılırsa, kesinlikle size yardım ederiz diye yalan söylemişlerdir. Eğer onlar, çıkarılırsalar, onlarla beraber çıkmazlar. Eğer onlarla savaşılırsa onlara yardım etmezler; yardım etseler bile kesinlikle arkalarını dönüp kaçarlar. Çünkü onlar, kavrayışlarının zayıflığı sebebiyle Allah'tan çok mü’minleri güçlü görürler. Onlar, toplu olarak Müslümanlarla savaşamazlar, ancak, müstahkem şehirlerde yahut duvarların ardından savaşırlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri, kendilerinden az önce, işlerinin günahını tatmış olan, âhirette de kendileri için acı bir azap bulunan kimselerin durumu gibi pek çetindir. Onlar birlik içinde gözükse de, aklını kullanmayan bir toplum olduklarından, onların kalpleri, tıpkı, insana “küfret” deyip, de o küfredince de, “Kesinlikle ben senden uzağım; şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım” diyen şeytânın örneğinde olduğu gibi darmadağınıktır. Nihâyet ikisinin de âkıbeti, ateş'te sürekli kalmaktır. İşte bu, zâlimlerin cezasıdır.
Paragraftaki, İnsana “küfret” deyip, de o küfredince [inkâra sapınca] de, “Kesinlikle ben senden uzağım; şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım” diyen şeytân örneği hakkında da birtakım gülünç senaryolar üretilmiştir. Gerçeği açıklamadan önce kaynaklarda zikredilen söylentileri dikkatlere sunuyoruz:
Peygamber'den (s.a) rivâyet edildiğine göre şeytânın kendisine, “Küfret!” dediği insan, dua etmek üzere yanına saralı bir kadın bırakılan bir râhip idi. Şeytânın teşvikiyle o kadın ile ilişki kurdu, kadın da hamile kaldı. Daha sonra rezil olmak korkusu ile o kadını öldürdü. Şeytân kadının yakınlarına onun bulunduğu yeri gösterdi. Manastırına gelerek râhipten manastırdan inmesini istediler. Şeytân ona, kendisine secde edecek olursa, onu onların ellerinden kurtaracağı vaadinde bulundu. Râhip ona secde edince de ondan uzak olduğunu belirterek rahibi kadının yakınlarıyla başbaşa bıraktı. Bunu Kadı İsmâîl ile Ali b. el-Medinî, Süfyân b. Uyeyne'den rivâyet etmişlerdir. Süfyân, Amr b. Dinar'dan, o Urve b. Âmir'den, o Ubeyd b. Rifâa ez-Zürakî'den, o da Peygamber'den (s.a) rivâyet etmiştir. Bu râhibe dair haberi İbn Abbâs ve Vehb b. Münebbih uzunca zikretmişlerdir. Her ikisinin lafızları arasında farklılık vardır.
İbn Abbâs yüce Allah'ın, ..şeytânın... durumu gibidir buyruğu hakkında dedi ki:Fetret döneminde Bersîsa diye anılan manastırında 70 yıl boyunca ibâdet etmiş ve bu zaman zarfında bir göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi Allah'a isyan etmemiş bir râhip vardı. Bu râhip İblisi gerçekten bitkin düşürmüştü. İblis şeytânların azgınlarını toplayarak dedi ki: “Aranızda, benim yerime Bersîsa'nın hakkından gelecek bir kimse yok mu?” Peygamberlerle uğraşmakla görevli olan Ebyad adındaki şeytân –ki vahiy veriyormuş gibi vesvese vermek maksadıyla Peygamber (s.a) efendimize Cebrâîl sûretinde görünen budur, bunun üzerine Cebrâîl gelmiş, ikisinin arasına girdikten sonra eliyle Ebyad'ı itmiş ve Hind'in en uzak yerine düşmüştür, İşte yüce Allah'ın, Büyük bir güç sahibidir, Arş'ın sahibinin nezdinde yüksek bir mevkii vardır (Tekvîr/20) buyruğu bunu anlatmaktadır– dedi ki:“Senin adına onun hakkından ben gelirim.” Bunun üzerine Ebyad râhiplerin kılığına büründü. Başının ortasını da traş etti ve Bersîsa'nın manastırına gitti. Ona seslendi, fakat râhip ona cevap vermedi. Çünkü ancak on günde bir namazından başka bir yere dönerdi ve on günde bir orucunu açardı. Kesintisiz olarak on, yirmi hatta daha fazla süre oruç tutardı. Ebyad, Bersîsa'nın kendisine cevap vermediğini görünce, o da manastırın dip taraflarında ibâdete yöneldi. Bersîsa namazını bitirdikten sonra Ebyad'ın râhiplere yakışır çok güzel bir şekilde namaz kılmakta olduğunu gördü. Bundan dolayı ona cevap vermediğine pişman oldu. “Ne istiyorsun?” deyince, Ebyad; “Seninle birlikte olmayı, senin edebinle edeplenip senin amelini örnek almayı ve birlikte ibâdet etmeyi istiyorum” dedi. Râhip, “Seninle uğraşacak vaktim yok” deyip yine namazına döndü. Ebyad da namaza koyuldu. Bersîsa, Ebyad'ın çok gayretle ibâdet ettiğini görünce, ona, “İhtiyacın ne?” diye sordu. Ebyad, “İzin ver de yanına çıkayım” dedi. Ona izin verdi ve Ebyad bir sene onunla birlikte kaldı. Kırk günde sadece bir gün oruç yiyordu. Namazından başka bir yere kırk günde bir dönüyordu, Bazan seksen gün kadar sürdüğü de oluyordu. Bersîsa onun bu gayretini görünce, kendisinin yaptığını küçümsemeye başladı. Sonra Ebyad ona şöyle dedi: “Benim Allah'ın kendileri vasıtasıyla hastayı, müptelayı ve deliyi şifaya kavuşturduğu birtakım dualarım vardır” deyip, bu duaları ona öğretti. Ebyad, İblisin yanına varınca, “Allah'a yemin ederim, o adamı helâk ettim” dedi. Sonra bir adama musallat olup, boğazını sıkmaya koyuldu. Daha sonra onun akrabalarına –insan sûretinde görünerek– dedi ki: “Sizin bu adamınız delirmiş, onu tedavi edeyim mi?” Onlar, “Evet” dediler. Bu sefer, “Onu etkileyen kadın cinne gücüm yetmiyor, fakat siz bunu alın Bersîsa'ya götürün, o Allah'ın ism-i a‘zamını bilir. Allah'tan bu adı anılarak bir şeyler istenirse verir, o adı anılarak O'na dua edilirse duayı kabul eder” dedi. O adamı alıp Bersîsa'ya götürdüler, o da bu duaları okudu, şeytân onu bırakıp gitti.
İBN ABBÂS'IN RİVÂYETİ
Ebyad insanlara bu işleri yapıp duruyor, sonra onlara Bersîsa'ya gitmelerini söylüyor, giden hastalar da iyileşiyorlardı. Üç erkek kardeşi olan kralların kızlarından birisine gitti. Babaları bir kraldı. Bu kral ölmüş, kardeşini yerine tayin etmişti. Bu kızın amcası İsrâîloğulları arasında bir hükümdardı. Ebyad bu kıza işkence etmeye ve boğazını sıkıştırmaya koyuldu. Daha sonra yakınlarına kızı tedavi etmek isteyen bir doktor sûretinde gelip, “Onun bu şeytânı çok azgındır, ona güç yetirilemez. Fakat siz bu kızı alıp Bersîsa'ya götürün, onun yanında bırakın. Şeytânı geleceği vakit onun için dua edecek ve iyileşecek” dedi. Yakınları, “Bersîsa bizim bu isteğimizi kabul etmeyecektir” dediler. Şeytân onlara şöyle dedi: “Onun manastırının yanında siz de bir manastır inşa edin, sonra kızı oraya bırakıp ‘Bu kız senin yanında bir emanettir, mükâfatını Allah'tan bekleyerek onu tedavi et’ deyin.” Bersîsa'dan kızı yanında tutmasını istediler, kabul etmeyince bir manastır inşa ederek kızı oraya bıraktılar. Bersîsa namazını bırakıp da kızı ve kızın güzelliğini görünce çok etkilendi. Şeytân kıza geldi ve boğazını sıkıştırmaya koyuldu. Namazını bırakıp, kıza dua etti, şeytân onu bırakıp gitti. Daha sonra yine namazına yöneldi. Şeytân tekrar kıza geldi ve boğazını sıkıştırmaya başladı. Bu arada Bersîsa görecek şekilde üstünün başının açılmasını da sağlıyordu. Sonra şeytân ona gelerek, “Ne oluyor sana?” dedi, “Sen onunla yat, onun benzerini bulamazsın, sonra da tevbe edersin.” Şeytân bu telkinlerini sürdürüp durdu. Sonunda râhip Bersîsa kız ile birlikte oldu, kız da hamile kaldı ve hamileliği görülmeye başladı. Bu sefer şeytân ona şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana, sen rezil oldun. Onu öldür de öyle tevbe et ve rezil olma! Şâyet sana gelip kızlarının nerede olduğunu soracak olurlarsa, ‘Onun şeytânı geldi, onu alıp götürdü’ dersin.” Bunun üzerine Bersîsa kızı öldürdü ve geceleyin onu gömdü. Şeytân elbisesinin bir ucunu yakalayarak toprağın dışında kalmasını sağladı. Bersîsa namazına geri döndü. Daha sonra şeytân kızın kardeşlerinin rüyasına girip, “Bersîsa kız kardeşinize şunları şunları yaptı ve onu öldürdükten sonra şu şu tepede gömdü” dedi. Kardeşleri böyle bir şeyin olamayacağını kabul etmekle birlikte Bersîsa'ya, “Kız kardeşimize ne yaptın?” dediler. O, “Şeytânı onu alıp gitti” dedi. Onlar da râhibi tasdik ettiler ve çekip gittiler. Daha sonra yine şeytân rüyalarına girerek, “Kız kardeşiniz şöyle şöyle bir yerde gömülüdür. Onun elbisesinin bir ucu da toprağın dışındadır” dedi. Denilen yere gidip kız kardeşlerini buldular. Râhibin manastırını yıktılar, onu oradan indirip boğazına ip dolayarak krala götürdüler. Kralın önünde yaptıklarını itiraf etti, kral da öldürülmesini emretti. Asılacağı vakit şeytân, “Beni tanıyor musun?” dedi. O, “Allah'a yemin ederim ki hayır” deyince, “Sana o duaları öğreten arkadaşın benim” dedi, “İsrâîloğulları arasında en çok ibâdet eden kişi sen iken Allah'tan korkmadın mı, utanmadın mı? Hem kendini rezil edecek şekilde bu yaptığın işler sana yetmedi mi? Bu yaptıklarını da ikrar ettin ve senin gibi insanları da rezil ettin. Şâyet sen bu hâlinle ölecek olursan, senden sonra senin benzerlerinden hiçbir kimse asla iflah olmayacaktır.” Bersîsa, “Peki ne yapayım?” deyince, şeytân, “Bir tek hususta bana itaat et, ben de seni onlardan kurtarayım, onların seni görmemelerini sağlayayım” dedi. “İtaat etmemi istediğin husus nedir?” deyince, şeytân, “Bana sadece bir defa secde edeceksin” dedi. Bersîsa, “Peki” deyip, ona secde etti. Şeytân, “Ey Bersîsa!” dedi, “İşte senden istediğim buydu ve nihâyet sen Rabbine kâfir oldun, O'nu inkâr ettin. Ben senden uzağım, ben âlemlerin Rabbi Allah'tan korkarım” dedi.
VEHB B. MÜNEBBİH'İN BU HUSUSTAKİ RİVÂYETİ
Vehb b. Münebbih de dedi ki: İsrâîloğulları arasında âbid birisi vardı. Çağının en çok ibâdet edenlerindendi. Onun döneminde bir kız kardeşleri bulunan üç kardeş vardı. Bu kız kardeşleri bakire olup ondan başka da kız kardeşleri yoktu. Her üçünün de savaşa gitmeleri gerekti. Kız kardeşlerine kimin göz-kulak olacağını bilemedikleri gibi, güvenip de kimin yanına bırakacaklarını, kime emanet edeceklerini de bilemediler. Nihâyet kız kardeşlerini İsrâîloğulları'ndan o âbid kişinin yanına bırakmak üzere görüş birliğine vardılar. Ona içten içe güven duyuyorlardı. O âbide gidip kız kardeşlerini yanında bırakmak istediklerini söylediler, bunu kabul etmesini istediler. Âbid bunu kabul etmeyerek, onlardan ve kız kardeşlerinden Allah'a sığındı. Onlar isteklerini kabul edinceye kadar ona ısrar edip durdular. Nihâyet şöyle dedi: “Onu benim manastırımın karşısındaki bir eve yerleştirin.” Onlar da öyle yapıp gittiler. Kız bir süre o âbidin komşusu olarak kaldı. Âbid kız için manastırın kapısına yemek bırakıyor, sonra kapısını kilitleyip manastırına çıkıyordu. Arkasından da kıza, evinden çıkıp kendisi için bıraktığı yemeği almasını söylüyordu. Şeytân yumuşak bir şekilde onu hayır işlemeye teşvik edip durdu. Kızın gündüz evinden çıkmasının büyük bir iş olduğunu ona telkin ediyor ve birilerinin onu görüp de ona bağlanma ihtimalini hatırlatarak onu korkutuyordu. Bu şekilde bir süre devam etti. Daha sonra İblis ona gelerek hayır ve mükâfat şevkini arttırmaya çalıştı ve ona şöyle dedi: “Bu kıza verdiğin yemeği kendin götürüp onun evine bırakacak olursan, elbette ki bu senin alacağın ecir ve mükâfatı daha bir arttıracaktır.” Bu telkinlerini sürdürüp durdu. Nihâyet âbid, yemeği kızın evine kadar bırakmaya başladı. Bu şekilde de bir süre devam etti. Sonra yine İblis ona geldi, onu hayra teşvik etti ve hayır işleme arzusunu harekete geçirerek dedi ki: “Sen onunla konuşsan, onunla sohbet etsen de o da senin sohbetinle sıkıntısını giderse. Çünkü o yalnızlıktan çok sıkılmış bulunuyor.” İblis bu husustaki telkinlerini sürdürüp durdu. Nihâyet manastırının üst tarafından ona bakıp bir süre onunla konuşmaya başladı. Bundan sonra iblis yine ona gelerek dedi ki: “Bu kızın yanına insen de manastırının kapısında oturup onunla konuşsan, o da kendi evinin kapısında oturup seninle konuşsa, bu onun yalnızlığını giderme hususunda daha iyi olur.” Bu husustaki telkinlerini sürdürdü, nihâyet âbidin manastırından inmesini, manastırının kapısında oturup o kızla konuşmasını, kızın da evinden çıkmasını sağladı. Bu şekilde bir süre konuşmaya devam ettiler. Daha sonra İblis ona gelerek, yaptığı bu davranışı dolayısıyla hayır ve mükâfât alacağı arzusunu uyandırdı, teşviklerde bulunup dedi ki: “Manastırının kapısından çıkıp da, evinin kapısına yakın bir yerde otursan, bu onun için daha bir teselli edici olur.” Bunu da yaptırıncaya kadar bu telkinlerini sürdürdü. Nihâyet bir süre de böylece devam etti. Arkasından yine İblis gelerek onu hayır işlemeye ve kıza karşı yaptığı bu tutumu dolayısıyla elde ettiği güzel sevapları telkine koyuldu ve ona şöyle dedi: “Evinin kapısına yaklaşıp sen onunla –o da evinden çıkmaksızın– konuşsan dedi. Âbid bunu da yaptı. Manastırından iniyor, kızın evinin kapısında oturup onunla konuşuyordu. Bu şekilde bir süre devam ettikten sonra yine İblis ona gelerek şöyle dedi: “Onunla birlikte eve girsen, onunla konuşsan, Böylece de kimseye yüzünü göstermesine imkân tanımasan senin için daha güzel olur.” Bu telkinlerini de sürdürdü ve nihâyet eve de girdi. Bütün gün boyunca kızla konuşmaya başladı, akşam oldu mu manastırına çıkıp gidiyordu. Bundan sonra yine İblis ona geldi. Kızı ona güzel gösterip durdu, nihâyet âbid eliyle baldırına vurdu, onu öptü. İblis kızı gözünde güzel göstermeye ve davranışını ona hoş göstermeye devam edip durdu. Sonunda kız ile birlikte oldu ve kız hamile kaldı, ondan bir çocuğu doğdu. İblis ona gelerek, “Peki ya bu kızın kardeşleri gelip senden bir çocuğunun olduğunu görürlerse, sen ne yapacaksın? Senin rezil olmayacağından yahut da onların seni rezil etmeyeceklerinden emin değilim. Git, onun oğlunu tut, kes ve göm. Şüphesiz ki kız kardeşlerinin kendisine yaptığını öğrenecekler korkusuyla senin bu yaptığını gizleyecektir” dedi. Âbid bunu da yaptı. Bu sefer ona şöyle dedi: “Sen onun oğlunu öldürmüşken, ona yaptıklarını kardeşlerinden gizleyeceğini mi zannediyorsun? İyisi mi onun da boğazını kes ve oğluyla beraber onu da göm.” İblis bu telkinlerini sürdürüp durdu. Nihâyet o kızın da boğazını kesti ve oğluyla birlikte onu da çukura gömdü. Üzerine çok büyük bir kaya örttü ve dümdüz bir şekilde de toprakla kapattı. Manastırına çıkıp orada yine kendisini ibâdete verdi. Bu hâliyle Allah'ın dilediği kadar bir süre kaldı. Nihâyet kızın kardeşleri savaştan geri döndü. Adamın yanına gelerek, kız kardeşlerini sordular. Vefat haberini onlara bildirdi ve kıza Allah'tan rahmetler diledi, ağlayıp, “O çok iyi bir kızdı. İşte bu da onun kabri, onu görün,” dedi. Kardeşleri kabrine giderek, kabri başında ağladılar. Allah'tan ona rahmetler dilediler. Günlerce kabri başında durduktan sonra, yakınlarına geri döndüler. Geceleyin yataklarına çekilip uyuduklarında şeytân rüyalarında onlara bir yolcu sûretinde göründü. En büyüklerine kız kardeşlerinin durumunu sordu. O da ona; âbidin sözlerini, kız kardeşlerinin ölmüş olduğunu ve âbidin ona rahmetler okuduğunu, kız kardeşlerinin mezarını kendilerine nasıl gösterdiğini bildirdi. Şeytân bunların yalan olduğunu söyleyerek, “Âbid kız kardeşiniz ile ilgili size doğruyu söylemedi. O kız kardeşinizi gebe bıraktı, ondan bir oğlu oldu. Boğazını kesti, daha sonra da sizden korkarak kız kardeşinizin de boğazını kesti. Ondan sonra kız kardeşinizi girişin sağındaki kapının arkasına kazdığı bir çukura gömdü. Haydi gidip eve girin, girişin sağındaki tarafı bakın. Şüphesiz kız kardeşinizi ve oğlunu size söylediğim şekilde orada göreceksiniz.” Sonra da ortancasının rüyasına girdi, ona da aynı şeyleri söyledi. Sonra küçüklerine gitti, ona da aynı şeyleri söyledi.
Kardeşler gördükleri rüya sebebiyle hayret içerisinde uyandılar. Birbirlerine, “Ben şaşılacak bir rüya gördüm” deyip, neler gördüklerini söylediler. En büyükleri, “Bu karmakarışık, doğruyla ilgisi olmayan bir rüyadır. Bunu bırakın da işimize bakalım” dedi. En küçükleri, “Ben o yere gidip oraya bakmadan işime gitmeyeceğim” dedi. Nihâyet hep birlikte gittiler. Kız kardeşlerinin kaldığı eve girdiler, kapıyı açtılar. Rüyalarında kendilerine belirtilen yeri tesbit ettiler. Kız kardeşleri ile oğlunun, kendilerine söylendiği şekilde boğazlarının kesilmiş olduğunu gördüler. Âbide durumu sordular, o da İblisin etkisi ile onlara yaptığı bu işin doğru olduğunu söyledi. Kardeşler bunun üzerine o âbidi hükümdarlarına davet ettiler. Âbid manastırından indirilip asılmak üzere getirildi. Onu asacakları ağaca getirdiklerinde, şeytân ona gelip şöyle dedi: “O kadın hakkında seni fitneye düşürüp sonunda seni o kadını gebe bırakacak noktaya getiren, onun ve oğlunun boğazını kesmeni telkin edenin ben olduğumu biliyorsun. Bugün bana itaat edecek ve seni yaratan Allah'ı inkâr edecek olursan, seni içinde bulunduğun bu hâlden kurtarırım.” Nihâyet âbid Allah'ı inkâr edip, kâfir oldu. Kâfir olunca da şeytân onu ve ona musallat olanları başbaşa bıraktı, onlar da onu astılar. İşte şu, Onların dununu şeytânın insana, “Küfret” dediği zamanki durumu gibidir. Küfredince, “Muhakkak ki ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım... Zulmedenlerin cezası budur âyeti onun hakkında nâzil olmuştur.
Şimdi de işin gerçeğini görelim: Burada zikredilen şeytân, Enfâl/48'de zikredilen şeytândır. O nedenle Enfâl/48'i ve onunla ilgili açıklamalarımızı burada da sunuyoruz:
Hani o, münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kimseler, “Şu adamları dinleri aldattı” dedikleri sırada, şeytân, onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Sonra da, ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu, o, iki topuğu üstünde geri döndü ve, “Şüphesiz ben sizden uzağım. Şüphesiz ben, sizin görmediğinizi görmekteyim, şüphesiz ben, Allah'tan korkmaktayım” dedi. Ve Allah, sonuçlandırması/cezalandırması pek şiddetli olandır. Ve her kim Allah'a tevekkül ederse bilsin ki, şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Enfâl/48-49)
Mekke ve Medîne'de aynı anda gerçekleşen iki sahnenin yer aldığı bu âyetlerde de Allah'ın, Elçisi'ne yaptığı yardıma işaret edilmektedir:
MEKKE'DEKİ SAHNE
Şeytân, müşriklere amellerini çekici gösterip, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” diyerek onları savaşa kışkırtıp moral veriyor.
MEDÎNE'DEKİ SAHNE
Münâfıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, “Şu adamları dinleri aldattı” diyerek mü’minleri savaştan caydırmaya, onların morallerini bozmaya çalışıyorlar.
SONUÇ
Sonra da, iki ordu karşılaşınca şeytân, Müslümanların muzaffer olacağını anlıyor ve, “Şüphesiz ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkuyorum” diyerek Mekke'ye dönüyor.
Bu âyette zikri geçen şeytân hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:
Rivâyete göre şeytân o gün onlara, Bekr b. Kinâneoğulları'ndan Surâka b. Mâlik b. Cu‘şum sûretinde görünmüştü. Kureyşliler, Bekroğulları'nın arka taraflarından gelip kendilerine saldıracağından korkuyorlardı; çünkü, Bekroğulları'ndan birini öldürmüşlerdi. Şeytân onlara görününce, “Bugün insanlardan sizi yenebilecek yoktur” dedi. ed-Dahhâk der ki: “Bedir günü İblis onlara, sancağı ve askerleriyle geldi. Kalplerine asla yenilmeyecekleri ve atalarının dini üzere çarpıştıkları telkinlerini verdi.”
İbn Abbâs'tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah, Peygamberi Muhammed'e (s.a) ve mü’minlere yardımcı olarak 1.000 melek göndermişti. Cebrâîl (a.s) 500 melekle bir kanatta, Mîkâîl de 500 melekle öbür kanatta idi. İblis de Mudlicoğulları'ndan birtakım kimseler sûretinde, beraberinde sancak bulunduğu hâlde şeytânlardan bir ordu ile geldi. Şeytân, Surâka b. Mâlik b. Cu‘şum sûretinde idi. Müşriklere, “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur” demişti.

İBLİS'İN İNSAN KILIĞINA GİRMESİ

Şeytân insan kılığına girer ve vesvese [telkin] verir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Müşrikler Bedir'e gitmeye niyet ettiklerinde, Bekr b. Kinâneoğulları kabilesinden endişe ettiler. Çünkü kendileri, onlardan birini öldürmüşlerdi. Dolayısıyla, bu kabilenin kendilerini arkadan vurmasından korktular. Bundan dolayı İblis, Bekr b. Kinâneoğulları'ndan Surâka b. Mâlik b. Cu‘şum kılığına girdi. Surâka, şeytânlardan oluşan ordunun en ileri gelenlerinden olup, sancak onun elinde idi. O şöyle dedi:
— Bugün insanlardan size galebe edecek yoktur. Ben de muhakkak ki sizin yardımcınızım. Kinâneoğulları'ndan size kötülük gelmeyeceğine dair size eman veriyorum.
İblis, meleklerin indiğini görünce, ökçeleri üzere gerisin geri kaçmaya başladı. Rivâyete göre o anda, Hâris b. Hişâm'ın elini tutuyordu. Gerisin geri dönüp kaçmaya başlayınca Hâris dedi ki:
— Bizi bu hâlde yapayalnız mı bırakıyorsun?
İblis de şöyle karşılık verdi:
— Ben, sizin göremeyeceğinizi görüyorum.
Sonra İblis Hâris'in göğsünden itip ondan ayrıldı; kâfirler de bozguna uğradılar.
Buradaki şeytân, ne halk kültüründeki şeytândır, ne de Surâka'nın kılığına girmiştir. Bilakis burada şeytân ile, “Surâka” kastedilmiştir.
Târih ve siyer kitaplarından Bedir savaşı'nın ayrıntıları incelendiğinde adı geçen kişinin, âyette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek verdiği, sonra da onları yüzüstü bıraktığı görülür.
Bazı müfessirler, ilgili âyette geçen şeytân sözcüğü ile, “Surâka”nınkastedildiğini, ancak Bedir savaşı'ndaki Surâka'nın gerçek Surâka olmayıp Surâka kılığına girmiş şeytân olduğunu, dolayısıyla da Kur’ân'ın aslında Surâka kılığına girmiş olan “şeytân”a işaret ettiğini iddia etmişler; Surâka'nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yaptığı bir açıklamayı da iddialarına delil olarak göstermişlerdir. Ancak, iddiaları ve iddialarına gösterdikleri delil inandırıcı olmaktan uzaktır. Çünkü askerî bir otorite olan Surâka'nın, birkaç bin nüfuslu Mekke'de yaşadığı hâlde çalınan davul-zurnaları ve kadınlarca okunan tahrik edici şiirleri duymaması ve savaştan bihaber olması mantık dışıdır.
Kur’ân'ın, şeytânî özellikleri olan insanları, “şeytân” olarak isimlendirdiğine dair bir diğer örnek de Bakara sûresi'nde bulunmaktadır:
Bunlar iman etmiş olanlarla yüzyüze geldiklerinde, “İman ettik” derler. Şeytânlarıyla başbaşa kaldıklarındaysa, “Hiç kuşkunuz olmasın, biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz” derler. (Bakara/14)
Bakara-14'te zikredilen şeytânlar da, “münâfıkların [ikiyüzlülerin] akıl hocaları olan insanlar”dır.
Yine, Âl-i İmrân/175'te geçen şeytân kelimesiyle de, Nuaym b. Mes‘ûd adlı bir müşriğin kastedildiği klâsik eserlerde belirtilmektedir.
Daha evvel de ifade etmiştik ki Kur’ân'a göre şeytân;
• Harâm yemeyi, hakksız kazanç elde etmeyi öneren/emreden,
• Kötülük, hayâsızlık ve Allah'a karşı bilinmeyen şeyler söylemeyi telkin eden,
• Fakirlikle korkutan,
• Kuruntulara düşüren,
• Allah'ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
• Kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan,
• Vesvese verip kışkırtan, zihin bulandıran,
• Amelleriyle insanları şımartan,
• İnsanları azdıran,
• İçki-uyuşturucu ve kumarla insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
• Allah'ı anmaktan ve O'na kulluk etmekten geri bırakmak isteyen kişiler ve güçlerdir.
Buna göre şeytân, yanı başımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri olabileceği gibi, göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz bir şey de olabilir. Zaten Allah da şeytânın, insanlar ve görünmez güçlerden [enerjiden] olduğunu bildirmektedir.
49. âyette Medîneli münâfıkların ve kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, savaşa çıkan mü’minler için, Şu adamları dinleri aldattı dedikleri bildirilmektedir.Buradaki münâfıklar, Evs ve Hazrec kabilelerine mensup bazı kimseler; kalplerinde hastalık bulunanlar ise Müslüman olmalarına rağmen imanları kökleşmemiş ve hicret etmemiş olan bir grup Kureyşlidir. Bunların bir kısmı, küçücük bir Müslüman birliğinin büyük ve güçlü Kureyş ordusu ile savaşmaya hazırlandıklarını gördüklerinde birbirlerine,“Dinlerine aşırı bağlılık bu insanları aptallaştırdı. Bunlar büyük bir felaketle karşılaşacaklar. Peygamberleri tarafından körleştirildikleri için göz göre göre ölüme gittiklerinin farkında değiller”; diğer bir kısmı da, “Bu Müslümanlar, ölümden sonra diriltilmeyi ve şehit olup cennetle ödüllendirilmeyi umarak ölümlerine koşuyorlar” diyorlardı. Surâka'nın fark ettiği gerçek de işte bu idi. Bu inançla savaşan orduyla baş edilemezdi. En iyisi kaçmaktı.
Âyetteki, Ve her kim Allah'a tevekkül ederse bilsin ki, şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir ifadesiyle, “işini Allah'a havale eden, O'na güvenip dayanan kimsenin koruyucusu ve yardımcısının Allah olduğu ve O'nun mağlup edilemeyeceği, en iyi ilkeleri O'nun koyduğu, O'na tevekkül edenin hüsrana uğramayacağı” mesajı verilmiştir.H.Yılmaz

"Yarın" ile ahiret kastolunmaktadır. Yani dünya hayatı bugündür ve insanlar yarın hesaba çekilecektir. Böylesine bir üslup ile Allah Teâlâ insanoğluna bugün oyun, eğlence ile oyalanıp yarın ne yiyeceğini ne içeceğini, nerede barınacağını düşünmeyen kimsenin bir ahmak olduğunu hikmetle anlatmıştır.
Böyle bir kimse kendi sonunu kendi hazırlamaktadır. Bu tıpkı, ahiretten gafil kalacak derecede dünyaya meyleden bir adamın misaline benzer. Oysa nasıl bu günün bir yarını varsa, dünyadan sonra da ahiret vardır. Oraya ne gönderirsen, orada onu bulursun. Bu ayette diğer hikmetli bir nokta da, herkesin kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmesi gerektiğidir. Çünkü kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt edemeyen bir kimse, ahiret hayatında kendisine neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu da idrak edemez. Kendi kendine bu hayattaki sermayesini, gayretlerini, yeteneklerini hangi yolda sarf ettiği takdirde onu Cennete veya Cehenneme götüreceğini düşünmeye başladığında insan bir karar vermek durumunda kalır. Doğru karar vermesi kendi yararınadır, yanlış karar verirse gelecek hayatı tamamen mahvolur. Mevdudi

Ey, Allahı birleyen ve peygmaberini tasdik eden müminler, Allanın emir­lerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkun. Herkes kıyamet günü için nasıl ameller hazırladığına bir baksın. Allanın emirlerini yerine getirip yasakla­rından kaçınarak ondan sakının. Zira Allah, işlediğiniz amellerden haberdardır. Sizi amellerinize göre cezalandıracak veya mükafaatlandıracaktır.

Bu âyet-i kerimenin izahında,Cerir b. Abdullah diyor ki:

"Bir gün öğlenden önce biz Resulullahın yanında bulunuyorduk. O sırada Resulullahın yanına yalınayak, çıplak, ortası yarık cübbelerini başlarına geçir­miş, kılıçlarını kuşanmış bir gurup geldi. Bunların hepsi Mudar kabilesindendi. Resulullahın yüzündeki ifade onlarda gördüğü fakirlikten dolayı değişti. İçeri girip dışarı çıktı. Sonra Bilal'e emretti. Bilal ezan okudu kamet getirdi. Resulul-lah namazı kıldırdı. Sonra bir hutbe irad ederek şu âyetleri okudu: "Ey insanlar, sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de bir çok er­kek ve kadın türetip yeryüzüne yayan rabbinizden korkun. Kendisinin adını öne sürerek birbirinizden dilekte bulunduğunuz AHahtan ve akrabalık bağlarını ko­parmaktan sakının. Şüphesiz ki Allah, sizin üzerinizde devamlı gözetleyicidir." "Ey iman edenler, Allahtan korkun. Herkes yarına ne hazırlayıp gönderdiği­ne bir baksın. Allahtan korkun şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." Bunun üzerine insanlar, dinarından, dirheminden, elbisesinden, buğdayından, bir hurmalarının yarısı kadar da olsa hurmasından sadaka verdiler. Ensar'dan bir ki­şi de eliyle zorla taşıyabildiği, hatta taşımakta âciz kaldığı bir para kesesi getir­di. İnsanlar onu takibettiler. Öyle ki ben, yiyecek ve elbiselerden iki yığın gördüm. Resulullah (s.a.v.)in yüzünün de altın yaldızlı gümüş gibi parladığını gör­düm. Sonra Resulullah şöyle buyurdu: "Kim İslamda güzel bir çığır açarsa ona hem o işi yapmanın mükafaatı hem de kendisinden sonra o işi yapanların mükafaatı vardır. Bundan dolayı kimsenin mükafaatı da eksilmez.

Kim de İslamda kötü bir çığır açacak olursa ona hem o işi yapmanın gü­nahı hem de kendisinden sonra o işi yapanların günahı vardır. Bu, onların gü­nahlarından hiçbir şeyi eksiltmeyecektir." Taberi

Yani, Allah'ın insana bağışladığı akıl melekesini kasıtlı bir şekilde yanlış kullanmakla ve -O'ndan gafil olmanın sonucunda- kendi ruhî potansiyelini boşa harcamak suretiyle.M.Esed

Yani, Allah'ı unutmak, insanın kendisini unutması demektir. Çünkü O'nun kölesi olduğunu unutan kimse, bu dünyadaki konumunu yanlış değerlendiriyordur. Sırf bu temeldeki yanlışlık dolayısıyla onun tüm hayatı yanlış bir yolda harcanır gider. Allah'tan başka kimsenin kulu olmadığını unutan bir kimse, Allah'a itaat etmez ve hakikatte kulu olmadığı kimselere kulluk yaparsa, sırf bu hatası dolayısıyla tüm hayatı mahvolur. İnsanın bu dünyadaki asıl konumu kulluktur. Ve o mutlak anlamda özgür değildir. Fakat o sadece ve sadece bir tek Allah'ın kuludur ve başka hiç kimsenin kölesi değildir. Bunu idrak etmeyen bir kimse, gerçekte kendini unutmuştur. Fakat bildiği halde bu gerçeği unutan kimse, zaman zaman bir kafir ve müşriğin hareket ettiği gibi davranabilir. Kişinin devamlı sırat-ı mustakim üzerinde yürüyebilmesi için hiçbir zaman Allah'ı unutmaması gerekmektedir. Bundan gafil olduğunda kendini de unutacağından, gafleti fıskına sebep olur. Mevdudi

Burada iman-küfür ve bunların yansımaları hakkında bilgiler verilmekte, ardından da mü’minlere, Ey inanmış olan kişiler! Allah'a takvâlı davranın; her kişi yarına ne hazırladığına bir baksın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, işlediklerinize haberdardır. Ve Allah'ı umursamayan kimseler gibi olmayın: Böylece Allah, onlara kendilerini umursatmaz. İşte onlar, yoldan çıkmış kimselerin ta kendileridir. Ateş'in ashâbı ve cennetin ashâbı eşit olmaz. Cennet ashâbı kurtulanların ta kendileridir buyurularak uyarılar yapılmıştır.
Mü’min ile kâfirin dünya ve âhirette eşit olmayacağı birçok yerde vurgulanmıştır:
Peki, mü’min olan kimse, fâsık olan kimse gibi midir? Bunlar, aynı olmazlar. (Secde/18)
Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi kılarız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi kılarız? (Sâd/28)
Yoksa kötülükleri işleyen o kimseler, kendilerini, hayatlarında ve ölümlerinde, iman eden ve sâlihâtı işleyen kimseler gibi kılacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar! (Câsiye/21)
Ve kör ile gören eşit olmaz. İman etmiş ve sâlihâtı işlemiş olanlar ve kötülük yapanlar da eşit değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz! (Mü’min/58) H.Yılmaz

Yani, Allah'a ve bütün manevî/ahlakî sınırlara/değerlere karşı gaflet içinde bulunmakla, ruhen, hareketsiz bir dağdan daha fazla cansız olanların tersine. M.Esed

Bu benzetme ile Allah'ın yüceliği ve kulun sorumluluğu anlatılmak istenmiştir.Yani, dağ gibi büyük bir valık bu gerçeği idrak edebilseydi eğer, Kadir olan Rabbi'ne yaptıklarının hesabını verirken, korkudan titreyerek paramparça olurdu. Ama ne tuhafdır ki insanoğlu Kur'an'ı anladığı ve sorumluluğunu idrak ettiği halde pervasız ve gamsız davranmaktadır. Allah huzurunda bir gün hesaba çekilecek olduğu halde, böylesine büyük bir sorumluluk taşımaktan korkmamaktadır... İnsanoğlu Kur'an'ı duyduğu ve okuduğu halde, tıpkı cansız ve şuursuz bir taş gibi, duymamazlıktan, görmemezlikten gelmekte ve idrak etmemektedir. (İzah için bkz. Ahzab an: 120) Mevdudi

Bu âyette dikkatler Kur’ân'a ve Kur’ân'ın büyüklüğüne çevrilmiştir: Eğer Biz, bu Kur’ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın haşyetinden onu huşû yapar [saygı duyar, baş eğmiş], parça, parça olmuş görürdün.
Denilmek istenen şudur: Dağın aklı olsa, o büyüklük ve sertliğine rağmen Kur’ân'ın büyüklüğü karşısında teslim olurdu; Allah'ın haşyetinden huşû yapardı [saygı duyar, baş eğerdi], parça parça olurdu.
Burada kâfirlerin kalplerinin katılığına ve karakterlerinin sertlik ve kabalığına işaret edilmiştir. Benzeri bir örnek de İsrâîloğulları hakkında verilmişti:
Sonra da kalpleriniz katılaştı; işte onlar, taş gibidir, hatta daha katıdır. Ve şüphesiz taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır da ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah'ın haşyetinden düşerler. Allah yaptıklarınızdan habersiz [gâfil] değildir. (Bakara/74) H.Yılmaz

Bu ayetlerde Kur'an'ı gönderen, insanı sorumlu tutan ve sonunda insanın, huzurunda hesap vereceği Allah Teâlâ'nın sıfatlarının neler olduğu bildirilmiştir. Bir önceki konunun hemen sonrasında Allah'ın sıfatlarının beyan edilmesinin amacı, insanoğluna karşısındaki zatın, sıradan biri olmadığını hatırlatmaktır. O, Azim ve kudret sahibidir. O'nun tüm sıfatları böyledir. Kur'an'ın pek çok yerinde Allah'ın sıfatlarının beyan edilmesi ile insan zihninde çok geniş bir ilah tasavvuru yer alır. Kur'an'da biri Bakara Suresi'nde 255. ayet (Ayetel-Kürsi), diğeri Haşr Suresi'nin bu ayetleri olmak üzere iki yerde Allah'ın sıfatları geniş bir şekilde beyan edilmiştir.
Yani, Allah'ın dışında hiç kimsenin kendisine ibadet edilme özelliği olmadığı gibi hiç kimse mabud olmaya hak kazanacak sıfat ve yetkilere de sahip değildir.
Yani, Allah mahlukatın gizli, açık herşeyini bilir. Kainatın bilgisi O'ndadır. Geçmişte ne oldu, şimdi ne oluyor, gelecekte ne olacak, onu doğrudan bilir.
Yani, O'nun rahmeti sınırsızdır. Rahmeti, kainattaki her şeyin kendisinden istifade edebileceği derecede geniştir. O'nun kadar geniş rahmet sahibi kimse yoktur. Mahlukatta bulunan merhamet, Allah'ın rahmetinin cüz'i ve mahdut bir kısmıdır. Allah bunu, dünyanın maslahatı icabı, bir mahluk diğerine merhamet edebilsin diye vermiştir. Bu merhamet, Allah'ın geniş ve sınırsız merhamet sahibi olduğunun apaçık bir delilidir. Mevdudi

"El-Melik", gerçek hükümdar demektir. Burada, Allah'ın nerenin meliki olduğu belirtilmediği için O'nun özel bir yerin değil, tüm kainatın meliki olduğu anlaşılır. Herşeyin sahibi O'dur ve tüm kainatı ihata etmektedir. Herşey O'nun tasarruf ve iktidarı altında O'na tabidir. Hakimiyetini sınırlayan hiç birşey yoktur. Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde Allah'ın hakimiyetinin muhtelif yönleri açıklanmıştır. Sözgelimi, Rum: 26, Secde: 5, Hadid: 5, Yasin: 83, Buruc: 16, Enbiya: 23, Ra'd: 41, Mü'minun: 88, Ali İmran: 26.
Bu ayetlerdeki açıklamalardan anlaşıldığına göre, Allah'ın sözkonusu hakimiyeti mecazi anlamda zikredilmiş olmayıp, sınırsız ve mükemmel bir hükümranlıktır. Gerçek hakimiyet de budur aslında. Allah, meliklerden bir melik değil, tek ve yegane meliktir. O'nun dışında hükümranlık iddia eden kimseler (diktatörler, sınıflar, sülale ve kavimler vs.) gerçek hakimiyet sahibi değillerdir; zira başka birinin bağışladığı hükümranlık gerçek bir hükümranlık sayılmaz. Sonuçta bu, başkasının bağışladığı bir iktidardır. Bir süre sürer sonra elden alınabilir. Böyle bir hükümdar, sürekli iktidarını kaybetme korkusu içinde yaşar. Ayrıca, bu iktidarın devam edebilmesi için bir çok gücün karşı karşıya gelmesi gerekeceğinden, bu tür iktidarlar tabiatı icabı sınırlıdırlar. Kur'an'da sadece Allah'ın melik olduğu zikredilmekle yetinilmeyip, diğer sıfatları da açıklanmıştır. Yani Allah, Kuddûs, Selâm, Mü'min, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekebbir, Habir, Malik, Bari ve Musavvir bir meliktir.
 "Kuddûs": Mübalağa sigasıdır. Kuds'tan türemedir ve tüm kötü sıfatlardan münezzeh demektir
. Yani O'nun zatında hiçbir eksiklik ve kötü sıfat bulunmaz. Herşeyden münezzehtir, O'nda hiçbir kötülük olduğu tasavvur edilemez. Burada Kuddusiyetin, gerçek hakimiyetin öncelikli şartlarından biri olduğu iyice anlaşılmalıdır. İnsanın aklı ve fıtratı, hakimiyet sahibi olan bir kimsenin kendisinde şer, kötü huy ve niyetler bulunduracağını ve kötü sıfatlar taşıyacağını, üstelik yetkisi altında bulunanlar hakkında iyilik yerine kötülük düşüneceğini kabul etmez.
Bu bakımdan, insanlar hükümranlık verdikleri kimselerde, kuddûsiyetin var olduğunu zannederler. Zira, kuddûsiyet olmaksızın mutlak bir iktidar tasavvur edilemez. Ancak, Allah'ın dışında, hiçbir iktidar sahibinin kuddûs olmadığı açık bir gerçektir. Padişahlık, cumhuriyet, kırallık veya herhangi bir beşeri sistemin hükümdarında söz konusu kuddûsiyeti tasavvur etmek mümkün bile değildir.
 "Es-Selam"; emniyet, esenlik, selamet veren demektir. Sözgelimi bir kimseye çok güzel demekle, o kimsenin güzelliğin timsali olduğu vurgulanmış olmaktadır. Allah baştan başa selamet veren olduğundan dolayı Es-Selâm'dır.. O'ndan kötülük gelmesi veya kendisinde zaaf ve noksanlık olması, ya da kemalinin zeval bulması mümkün değildir. O tüm bunlardan münezzehtir.
 "El-Mü'min"; emniyet, güvenlik demektir. Yani korkudan korunmuş, başkasına güvenlik veren mümindir. Allah, mahlukatına güvenlik verdiğinden dolayı mümin sıfatını beyan etmiştir. Allah'ın yarattığı mahlukat O'nun kendisine zulmetmeyeceğinden, hakkını gasp etmeyeceğinden, hakkını zayi etmeyeceğinden, vadini yerine getireceğinden emindir. Burada failin mefulü yani müminin kime emniyet vereceği açıklanmamış, sadece el-Mümin denilmiş olduğundan, O'nun tüm kainata ve herşeye emniyet verdiği açıklanmıştır.
"El-Müheymin"; koruyan, şahit olan, ihtiyaçları gideren şeklinde üç anlama birden gelir. Muheymin'in de mef'ulü belirtilmediğinden, tüm mahlukatın koruyucusu, yaptıklarını gözetleyen ve tüm kainatın ihtiyacını karşılayan şeklinde anlaşılır.
"El-Aziz"; kimsenin kendisine karşı çıkamadığı, emirlerine karşı gelemediği, herşeyin kendisine muhtaç olduğu güç sahibi demektir.
"El-Cebbar"; cebir sahibi demektir.
Cebr, bir şeyi kuvvetle doğrultmak ve ıslah etmektir. Lugatta, cebr, bazen ıslah, bazen de zor anlamında kullanılır. Burada ıslah için kuvvet kullanmak kastedilmiş olduğundan dolayı, Allah'ın Cebbar olması, O'nun bu kainatın nizamını kendi kuvvet, irade ve hikmeti ile cebren idare ettiği anlamını tazammun eder. Ayrıca Cebbar, azamet anlamına da gelir. Lugatta, yüksek hurma ağaçlarının meyvesini almak zor olduğundan, bu tür ağaçlara Cebbar dendiği gibi, büyük bir iş içinde Cebbar kelimesi kullanılır.
"El-Mütekebbir"; iki anlama gelir a) Büyük olmadığı halde büyüklük taslayan, b) Gerçekten büyük olduğu gibi büyük olarak da yaşayan. İnsan, şeytan, ya da diğer bir mahluk gerçekte büyük olmadıklarından onların kendilerine büyüklük vehmetmeleri yalan ve çirkin bir iddiadır. Gerçekten büyük olan Allah'tır ve büyüklük ancak O'na mahsustur. Kainatta O'nun karşısında herşey hakîr ve zelildir. O'nun büyüklüğü ve büyüklük iddiası yalan değil, hakikatin ta kendisidir. Bu bir vakıa olduğundan dolayı kötü bir sıfat değildir. Bu, bir başkasında bulunmayan, bulunması mümkün olmayan Allah'ın sıfatıdır.
Yani, O'nun iktidarı, yetkileri sıfatı ve zatı hakkında O'nun ortağının olduğunun iddia edilmesi büyük bir iftiradır. Çünkü Allah, ortak edinmekten münezzehtir. Ve hiç kimse O'na ortak olamaz. Mevdudi

Yani, tüm kainat içindeki herşeyin yaratılışı, başlangıcından sonuna kadar Allah tarafındandır. Hiçbir şey kendiliğinden meydana gelmediği gibi, tesadüf eseri de oluşmamıştır. Kimsenin kainatın yaratılışında zerre kadar payı yoktur. Allah'ın yaratması burada üç safhada beyan edilmiştir. Birincisi "Halk", yani planı çizmek, takdir etmek. Tıpkı bir mühendisin binayı yapmadan önce binanın maksada uygun kullanılacak şekil ve özelliklerde bir modelini çizmesi gibi. İkinci safha, "Ber" yani kısımlara ayırmak, parçalamak, yırtmak demektir. Hâlik olan Allah, hakkında çizdiği modeli bölüm bölüm meydana getirdiğinden dolayı, "Bari" sıfatı kullanılmıştır. Adeta bir mühendisin önce kendi zihninde bir model çizip, bu modele göre araziyi ölçmesi, üzerinde hesaplar yapması, temeller kazıp, duvarlar örmesi ve binanın inşaatını tedricen (kısım kısım) tamamlaması gibi. Üçüncü safha ise "Tasvir", yani şekil vermektir. Burada, Allah'ın herşeye son şeklini vermesinden bahsediliyor. Bu üç sahfhayı gerçekleştiren Allah ile, insanların yaptıkları işler arasında hiçbir benzerlik yoktur. Çünkü insanın çizdiği önceki örneklerden alınmamış hiçbir plan yoktur. Fakat Allah'ın tasvir ve icad ettiği herşey kendisine mahsustur. İnsan ne yaparsa yapsın, kullandığı tüm malzemeyi Allah yaratmıştır. Zira insan yoktan var edemez. Ancak var olan maddelere, muhtelif şekiller verir, terkipler meydana getirir. Allah ise, yoktan var eder, maddeye O şekil verir. Dünyamız da O'nun yarattığı maddeden meydana gelmiştir. İnsan müsavvir olmadığından, yaptıkları şeyler Allah'ın yarattıklarının bir kopyasıdır ve tabiatı icabı mükemmel de değildir. Musavvir olan sadece Allah'tır. O her cinse, her cüz'e ve her ferde benzersiz şekil vermiş ve hiçbir modeli aynen tekrarlamamıştır.
"İsimler" ile kastolunan, sıfatlardır. İsimlerin en güzel olması ise Allah'ın kendisinde, noksanlık olan isimler bulunmadığındandır. O'nu kemal derecesindeki isim ve sıfatları ile anmak gerekir. Kur'an'da yer yer Allah'ın isimleri beyan edilmiş olup hadislerde de 99 isim sayılmıştır. Tirmizi ve İbni Mace bu hadisleri Ebu Hureyre'den ayrıntılı bir şekilde nakletmişlerdir. Bu isimleri, Kur'an ve hadislerde dikkatlice okuyup üzerinde düşünen bir kimse, dünyanın diğer lisanlarında Allah'ı zikretmenin hangi kelimelerle mümkün olabileceğini kolayca anlayabilir.
Yani, kainattaki herşey, kendisini yaratanın her türlü noksanlıktan, zaaftan, hatadan münezzeh olduğunu ortaya koymaktadır.Açıklama için bkz. Hadid an: 2 Mevdudi

Bu, Beydâvî'nin yorumudur. İki ayrı terim olan Bâri’ (“yapıcı/yapan”) ile Musavvir (“şekil verici,” yani bütün formlara ve görüntülere) burada bir bütün oluştururlar. El-esmâu'l-husnâ'nın bu şekildeki çevirisi için bkz. sure 7, not 145 M.Esed

Bu âyetler, Kur’ân'ın kaynağının yüceliğini göstermektedir. Kur’ân işte böyle bir Allah tarafından indirilmiştir. Onun nitelikleri şunlardır:
• O, Kendisinden başka ilâh olmayandır.
• Görülmeyeni ve görüleni bilendir.
• Rahmân'dır [yarattığı bütün canlılara nimet verendir].
• Rahîm'dir [acıyıcıdır].
• Melik'tir [her şeyin hâkimi, bütün kâinatın hükümdarıdır].
•Kuddûs'dur [her türlü kötülük ve eksiklikten uzak, temiz, kutsal, yüce ve saygın olandır].
• Selâm'dır [bütün ayıplardan arınmıştır, selâm sahibidir‚ yani her çeşit ayıptan selâmettedir‚ her türlü âfetten beridir].

• Mü’min'dir [güven verendir].

• Müheymin'dir [gözetici ve koruyucu olandır, doğrulayıcı ve güvenilirdir].
• Azîz'dir [üstündür, kuvvetlidir, güçlüdür, şereflidir, mağlûp edilmesi mümkün olmayandır, gâlip olandır].
• Cebbâr'dır [dilediğini zorla yaptırandır, ulaşılmaz olandır, azametlidir, ihtiyaçları giderendir, işleri düzeltendir, derman verendir].
• Mütekebbir'dir [büyüklük ve ululukta tek olandır, her şeyde ve her hâdisede büyüklüğünü gösterendir].

• Sübhân'dır [her türlü noksanlıklardan uzaktır].

• Hâlık'tır [yaratıcıdır].

• Bârî'dir [yaratandır, kusursuzca var edendir].

• Musavvir'dir [tasvir edendir, her şeye şekil ve sûret verendir].
Bu âyetlerde, başka âyetlerde tek tek zikredilen Allah'ın isimlerinin bir çoğu, toplu olarak yer almıştır.
Allah'ın isimlerinden bazıları da Bakara ile İhlâs sûresi'nde de topluca yer almıştır:
Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, hayy'dır, kayyûm'dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisinin de korunması O'na zor gelmez. Ve O, alî'dir, azîm'dir. (Bakara/255)
De ki: “O, bir tek olan Allah'tır, Samed olan Allah'tır, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O'na; sadece O'na denk olmamıştır.” (İhlâs/1-4)H.Yılmaz