(Mücâdele - 7.Ayet)

<< Geniş Meal

Mümtehine

Tarihî olarak bu ifade, Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Mekke'den Medine'ye sürülmelerine bir işarettir. Ama daha genel anlamda, inananların her zaman “hakikati inkar edenler,” yani dinî inançlara düşman olanlar tarafından zulme uğratılmaları ihtimalini ifade eder.Lafzen, “ve sizin düşmanlarınızı” -kasıtlı olarak Allah'ın mesajlarını inkar edenlerin sırf bu sebepten (ipso facto) ona inananlara düşman olduklarına işaret eder.Bu surenin 7-9. ayetlerinde de gösterildiği gibi, inanmayanları dost edinmenin yasaklanması, sadece inananlara karşı aktif şekilde düşmanlık yapanları kapsamaktadır (karş. 58:22 ve ilgili not). M.Esed

Konunun anlaşılması bakımından, öncelikle bu ayetin nüzulune neden olan hadise hakkında ayrıntılı bilgi vermek uygun olacaktır. İbn Abbas, Mücahid, Katade, Urve bin Zübeyr de dahil olmak üzere, tüm müfessirler bu ayetlerin, Hatib bin Ebi Belta'nın gönderdiği mektubun yakalanması üzerine nazil olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Bu hadise şu şekilde cereyan etmiştir: Kureyşliler Hudeybiye Antlaşması'nı çiğnedikleri zaman, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'ye saldırı için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Mekke'ye saldırı yapılacağı hususu birkaç sahabe dışında hiçkimseye bildirilmemişti. Bu sıralarda Beni Abdu-l-Muttalib'in azad ettiği bir cariye Mekke'den, Medine'ye gelir. Daha önceleri şarkıcılık yapan bu cariye, Medine'ye geldiğinde mali yönden sıkıntıya düşmüş ve bu nedenle Hz. Peygamber'e (s.a) kendisine yardım etmesi için başvurmuştu. Bunun üzerine Hz. Peygamber de (s.a) Abdulmuttalib oğullarına onun ihtiyaçlarını karşılamalarını söylemiştir. Bu kadın Mekke'ye geri döneceği zaman, Hatib bin Ebi Belta kendisi ile görüşür ve Mekke'nin ileri gelenlerine iletmesi için, ona gizli bir mektup verir. Kadın Medine'den ayrıldıktan sonra, Cenab-ı Allah bu olayı Rasûl'üne bildirir. Hz. Peygamber de (s.a) hemen Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdat bin Esved'i kadını takip etmeleri için görevlendirerek, onlara şöyle emreder: "Hemen yola çıkın. Medine'den 22 mil uzaklıkta Mekke yolunda bir kadın göreceksiniz. O'nda Hatib'in müşriklere yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektubu kadından alın. Mektubu verirse kadını serbest bırakın, vermezse öldürün!" Hz. Peygamber'in (s.a.) emri üzerine yola çıkıp kadını söylenilen mevkide bulur ve ondan mektubu isterler. Kadının kendisinde mektup olmadığını söylemesi üzerine onu ararlar, ama mektubu yine de bulamazlar. Ancak kadını mektubu vermediği takdirde soyup öyle aramak zorunda kalacaklarını söyleyerek tehdit edince, kadın kurtuluşun olmadığını anlar ve mektubu saçlarının arasından çıkararak onlara verir. Onlar da mektubu alarak, Hz. Peygamber'e (s.a.) götürürler. Hz. Peygamber (s.a) mektubu açıp okuduğunda, Mekke'ye yapılacak olan saldırı hazırlıklarının, Kureyşlilere bildirildiğini görür. (Çeşitli rivayetlerde değişik lafızlar kullanılmış olmasına rağmen muhteva aynıdır.) Hz. Peygamber, Hatib'e bu davranışının nedenini sorduğunda o şöyle cevap vermiştir: "Ya Rasulallah! hakkımda hemen karar verme. Ben kafir ya da mürted olduğumdan veya İslâm'dan sonra küfre sempati beslediğim için böyle davranmış değilim. Asıl sebep, ailemin hâlâ Mekke'de ikamet ediyor almasıdır. Bildiğiniz gibi ben, Kureyş kabilelerinden birine de mensup değilim. Bazı Kureyşlilerin dostluğu nedeniyle Mekke'de yaşıyordum. Diğer Muhacir kardeşlerimin aileleri de Mekke'dedir ama ailelerine sahip çıkacak akrabaları da vardır.

Oysa benim ailemi sahiplenecek bir kabilem yok orada. Dolayısıyla ben bu mektubu, onlara bir iyilik yaparsam, onlar da kendilerini bana borçlu hissederek aileme dokunmazlar düşüncesiyle yazdım." (Hz. Hatib'in oğlu Abdurrahman'ın rivayet ettiğine göre, Mekke'de Hz. Hatib'in kardeşi ve çocukları, Hz. Hatib'in kendi rivayetine göre bir de annesi vardı.) Hz. Peygamber (s.a) Hz. Hatib'in sözlerini dinledikten sonra, "Hatip sizlere doğru söylüyor" demiştir. Yani O, İslâm'dan inhiraf ettiği için veya küfre yardımcı olmak gayesiyle böyle davranmamıştır. Hz. Ömer ise hemen ayağa kalkarak, "Ya Rasulallah! İzin ver de, Allah'a, Rasul'e ve Müslümanlara ihanet eden şu münafığın kellesini uçurayım" der. Fakat Hz. Peygamber (s.a) "Bu şahıs, Bedir Savaşı'na katılanlardandır. Allah'ın Bedir Savaşı'na katılanlara, o vaziyeti görüp, "Ben sizi affettim" demediğini kim biliyor?" diye cevap verir. Son cümlenin kelimeleri bazı rivayetlerde, farklı lafızlarla ifade edilmiştir. Bazılarında, "Ben sizleri bağışladım", başka bir rivayette "Ben sizleri affedenim", başka bir rivayette ise "Ben sizleri affedeceğim" şeklindedir. Bu sözleri duyan Hz. Ömer ağlayarak, "Allah ve Rasulü daha iyi bilir" demiştir. Bu özeti, muteber senetlerle yapılan birçok rivayetten almış bulunuyoruz. (Buharî, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, Neseî, Taberî, İbn Hişam, İbn Hibban ve İbn Ebi Hakim) Bu rivayetler arasında en güveniliri, Hz. Ali'den, onun katibi Ubeydullah bin Muhammed bin Ebi Rafi'nin ve ondan da Hz. Ali'nin torunu Hasan bin Muhammed bin Hanefiyye'nin işiterek rivayet ettiği ve başka ravilerin de bize ulaştırdığı hadistir. Tüm bu rivayetlerde açıkça, Hz. Hatib'in mazeretinin kabul edilerek affedildiği bildirilmektedir. Nitekim hiçbir kaynak O'na ceza verildiğini nakletmemektedir. Bu bakımdan Ümmetin alimleri, Hz. Hatib'e mazereti kabul görülerek, bir ceza verilmediği hususunda görüş birliği içindedirler.   Mevdudi    

 Bu ayetler her ne kadar Hz. Hatib'in hadisesi üzerine nazil olmuşsa da burada sadece bu olayı yorumlamakla yetinilmemiş, ayrıca müminlere ebedi bir ders de verilmiştir.
Küfür ile İslâm'ın birbirlerine karşı savaş ettikleri bir dönemde, bir mümin, sırf iman ettikleri için müminlere karşı savaşan bir kafir ile -sebep ne olursa olsun- İslâm'a zarar verecek bir işe girişemez. Böyle bir davranış imanla çelişir; dolayısıyla, kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için, niyeti kötü olmasa bile, bir müminin böyle davranması doğru değildir. Kim böyle bir girişimde bulunursa yoldan çıkmıştır. Mevdudi   

  Bu âyetlerde mü’minlerin, ana-baba, kardeş, akraba olsa bile kâfirlerle olan ilişkilerinde dikkat etmeleri gereken noktalar bildirilmektedir.Âyetlerde verilen direktifleri belirlemeden önce, bu âyetlerin inişine neden olan olaylara bir göz atalım:Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları... velîler edinmeyin buyruğu ile ilgili olarak hadis imamları –lafız Müslim'in olmak üzere– Ali'den (r.a) şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Rasûlullah (s.a) beni, ez-Zübeyr'i ve el-Mikdad'ı göndererek, “Ravdatu Hâh denilen yere gidin. Orada beraberinde bir mektup bulunan hevdecte bir kadın bulacaksınız, o mektubu ondan alın” dedi.

Bunun üzerine yola koyulup atlarımızı koşturduk. Kadını bulduk ve ona, “Mektubu çıkar” dedik. “Beraberimde mektup falan yok” dedi. Biz, “Ya mektubu çıkartırsın veya elbiselerini çıkartırsın” dedik. Bunun üzerine o, saçının örükleri arasından mektubu çıkardı, biz de mektubu Rasûlullah'a (s.a) getirdik. Mektup, “Hâtıb b. Ebî Belta'dan...” diye başlıyor ve Mekkelilerden birtakım müşriklere Rasûlullah'ın (s.a) bazı durumlarını haber veriyordu. Rasûlullah (s.a), “Ey Hâtıb! Bu da ne?” diye sordu. Hâtıb, “Acele etme ey Allah'ın Rasûlü!” dedi, “Ben Kureyş'e sonradan yamanmış bir kişiyim. –Süfyân dedi ki: “Hâtıb, Kureyşlilerle antlaşmalı birisi idi, Kureyşlilerden değildi.”– Seninle birlikte bulunan Muhacirlerin kendileri vasıtasıyla ailelerini koruyacakları akrabalık bağları vardır. Benim onlar ile böyle bir neseb bağım olmadığından ötürü, kendisi sebebiyle yakınlarımı himâye edecekleri bir iyilikte bulunmak istedim onlara. Ben bu işi ne kâfir olduğum, ne dinimden döndüğüm, ne de Müslüman olduktan sonra küfre rıza gösterdiğim için yaptım.” Peygamber (s.a), “Doğru söyledi” buyurdu. Ömer, “Ey Allah'ın Rasûlü! Beni bırak da şu münâfığın boynunu vurayım” dedi. Peygamber, “O Bedir'e katılmış bir kimsedir, Allah'ın Bedir'e katılanlara muttali olarak, ‘İstediğinizi yapın, Ben size mağfiret buyurdum’ demediğini nereden bilebilirsin ki?” dedi. Bunun üzerine yüce Allah, Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları... velîler edinmeyin buyruğunu indirdi. el-Kuşeyrî ve es-Sa‘lebî'nin belirttiklerine göre Hâtıb b. Ebî Belta Yemenli idi. Onun Mekke'de ez-Zübeyr b. el-Avvâm'ın mensubu olduğu Esed b. Abdu'l-Uzzaoğulları ile bir kardeşlik antlaşması vardı. ez-Zübeyr b. el-Avvâm ile antlaşmalı olduğu da söylenmiştir. Ebû Amr b. Sayfî b. Hişâm b. Abdi Menaf'ın azatlısı olan Sara, Mekke'den geldiğinde Rasûlullah (s.a) da Mekke'ye fetih hazırlıkları içerisinde idi. Bu gelişinin Hûdeybiye antlaşması'nın barış döneminde olduğu da söylenmiştir. Rasûlullah (s.a) ona, “Ey Sara! Sen hicret edici olarak mı geldin” diye sordu. Sara, “Hayır” dedi. Bu sefer, “Peki Müslüman olarak mı geldin?” diye sordu. Sara yine, “Hayır” dedi. Bu sefer, “Peki geliş sebebin nedir?” diye sorunca, şu cevabı verdi: “Akraba, efendiler, asıl yakınlar ve aşiret sizlerdiniz. Efendiler [mevlâlar] gitti (yani, Bedirde öldürüldüler). Şimdi de çok ileri derecede ihtiyaç içindeyim. Bana bir şeyler veresiniz ve beni giydiresiniz diye yanınıza geldim.” Peygamber, “Mekkelilerin gençleri ile aran nasıl?” diye sordu. Sara, şarkıcı bir kadın idi, şu cevabı verdi: “Bedir vakasından sonra benden hiç bir şey istenmedi.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) Abdu'l-Muttaliboğulları ile Muttaliboğulları'nı ona bir şeyler vermeye teşvik etti. Ona elbiseler verdiler, bağışlarda bulundular ve binek verdiler. O da Mekke'ye gitmek üzere çıktı.

Hâtıb ona gelerek, “Ben sana 10 dinar ve birtakım giyecekleri, şu mektubu Mekkelilere ulaştırman şartı ile veriyorum” deyip, mektupta şunları yazdı: “Rasûlullah (s.a) üzerinize gelmek istiyor, tedbirinizi alın.” Sara Medîne'den çıktı. Cebrâîl inerek Peygamber'e (s.a) durumu bildirdi. O da Ali, ez-Zübeyr ve Ebû Mersed el-Ganevî'yi gönderdi. Bir rivâyete göre ise Ali, ez-Zübeyr ve el-Mikdad'ı; bir diğerinde Ali ve Ammar b. Yâsir'i, bir başkasında Ali, Ammar, Amr, ez-Zübeyr, Talha, el-Mikdad ve Ebû Mersed'i gönderdi. –Hepsi de atlı idiler.– Onlara şu talimatı verdi: “Ravdatu Hâh denilen yere varıncaya kadar gidin. Orada hevdecinde bir kadın bulacaksınız, O kadınla birlikte Hâtıb'dan müşriklere yazılmış bir mektup vardır. O mektubu ondan alın ve kadını serbest bırakın. Şâyet mektubu size vermeyecek olursa, boynunu vurun.”

Kadına, denilen yerde yetiştiler ve, “Mektup nerede?” diye sordular. Beraberinde mektup olmadığına dair yemin etti. Eşyalarını tetkik ettiler, mektup bulamadılar. Geri dönmeye karar verdiklerinde Ali, “Allah'a yemin ederim ki, Rasûlullah bize asla yalan söylemedi ve biz de hiç bir zaman o'nu yalanlamadık” dedi. Kılıcını çekti ve, “Mektubu çıkart, aksi takdirde Allah'a yemin ederim ki üzerinden elbiselerini soyarım ve boynunu vururum” dedi. Kadın işin ciddi olduğunu görünce, mektubu saç örüklerinin arasından çıkardı. –Bir rivâyete göre ise beline bağladığı kuşak arasından çıkardı.– Mektubu verdikten sonra kadını serbest bıraktılar ve mektubu alıp Rasûlullah'a (s.a) götürdüler. Rasûlullah, Hâtıb'a haber göndererek, “Mektuptan haberin var mı?” diye sordu, o da, “Evet” dedi. Sonra da hadisin geri kalan bölümünü az önce geçene yakın bir şekilde kaydetti.

NÜZÛL SEBEBİ

Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında rivâyet olunduğuna göre, bu âyet, Hâtıb b. Ebî Belta (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü o, Mekkeli müşriklere, Hz. Peygamber'in (s.a) savaş için hazırlandığını ve onlarla savaşmayı planladığını haber vermek istemiş ve, “Tedbirinizi alın” diye mektup göndermeye teşebbüs etmiştir. Sonra yazdığı bu mektubu, Hâşimoğulları'nın bir câriyesi olan Sâriye adındaki bir kadınla göndermiştir. Bu kadın Mekke'den Medîne'ye Hz. Peygamber'in (s.a) yanına gelmişti. O zaman Hz. Peygamber (s.a) ona, “Müslüman olarak mı geldin?” dediğinde, “Hayır” demişti. “Muhacir olarak mı geldin?” dediğinde de, “Hayır” demişti. Bunun üzerine, “Seni buraya getiren sebep nedir?” diye sorduğunda, o, “Şüphesiz ki efendilerim, Bedir günü gittiler [öldürüldüler]. Böylece ben şiddetli bir ihtiyaç içinde kaldım” dedi. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine, onunla ilgilenmeleri için Muttaliboğulları'nı görevlendirdi, onlar da onu giydirip kuşandırdılar, binitini ve azığını temin ettiler.Hâtıb, o kadının yanına gelip ona 10 dinar vermiş, bir de elbise giydirerek, ondan, yazdığı mektubu Mekkelilere götürmesini istemişti. Böylece o kadın yola koyuldu. Allah Teâlâ, Peygamberi'ni (vahiy ile) bu olaydan haberdar etti. Hz. Peygamber (s.a), bunun üzerine, Ali, Ömer, Ammar b. Yâsir, Talha ve Zübeyr'i (r.a), atlı olarak o kadının peşinden gönderdi. Kadına yetiştiklerinde, mektubu sorarlar. O, yemin ederek inkâr eder. Bunun üzerine Ali (r.a), “Vallahi ne biz yalan söylüyoruz, ne de Allah'ın Rasûlü” der ve kılıcını çeker. Bunun üzerine kadın, saçlarının örgüsü arasından mektubu çıkarır. Sonra onlar, mektubu Hz. Peygamber'e (s.a) getirirler. O da durumu Hâtıb'a sorar. Hâtıb bunu itiraf eder ve der ki:

— Benim Mekke'de ailem ve malım-mülküm var. İstedim ki o müşriklere yakın görüneyim. Ama şunu da kesin olarak biliyorum ki Allah belasını onların başına indirecektir.

Hz. Peygamber (s.a) onu doğruladı ve özrünü kabul etti. Fakat Ömer (r.a) şöyle dedi:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Müsâde et de, bu münâfığın boynunu vurayım.

Hz. Peygamber (s.a) ise şöyle karşılık verdi:

— Nerden biliyorsun ki ey Ömer, belki de Allah Teâlâ, Bedir'e iştirak edenlerin hâline muttali oldu da onlara, “Dilediğiniz gibi yapın. Şüphesiz Ben sizin günahlarınızı bağışladım” dedi.

Bunun üzerine Ömer'in (r.a) iki gözünden yaşlar boşandı ve şöyle dedi:

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.

İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.

Konunun anlaşılması bakımından, öncelikle bu âyetin nüzûlüne neden olan hâdise hakkında ayrıntılı bilgi vermek uygun olacaktır. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Urve b. Zübeyr de dahil olmak üzere tüm müfessirler bu âyetlerin, Hâtıb b. Ebî Belta'nın gönderdiği mektubun yakalanması üzerine nâzil olduğu hususunda görüş birliği içindedirler. Bu hâdise şu şekilde cereyan etmiştir: Kureyşliler Hûdeybiye Antlaşması'nı çiğnedikleri zaman, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'ye saldırı için hazırlıklar yapmaya başladı. Ancak Mekke'ye saldırı yapılacağı hususu birkaç sahabe dışında hiç kimseye bildirilmemişti. Bu sıralarda Benî Abdu'l-Muttalib'in azat ettiği bir câriye Mekke'den Medîne'ye gelir. Daha önceleri şarkıcılık yapan bu câriye, mâlî yönden sıkıntıya düşmüş ve bu nedenle Hz. Peygamber'e (s.a) kendisine yardım etmesi için başvurmuştu. Hz. Peygamber de (s.a) Abdulmuttalib oğulları'na onun ihtiyaçlarını karşılamalarını söylemiştir. Bu kadın Mekke'ye geri döneceği zaman, Hâtıb b. Ebî Belta kendisi ile görüşür ve Mekke'nin ileri gelenlerine iletmesi için ona gizli bir mektup verir. Kadın Medîne'den ayrıldıktan sonra, Cenâb-ı Allah bu olayı Rasûlü'ne bildirir. Hz. Peygamber de (s.a) hemen Ali, Zübeyr ve Mikdat b. Esved'i kadını takip etmeleri için görevlendirerek, onlara şöyle emreder:

— Hemen yola çıkın. Medîne'den 22 mil uzaklıkta Mekke yolunda bir kadın göreceksiniz. Onda Hâtıb'ın müşriklere yazdığı bir mektup bulunuyor. Mektubu verirse kadını serbest bırakın, vermezse öldürün!

Hz. Peygamber'in (s.a.) emri üzerine yola çıkıp kadını söylenilen mevkide bulur ve ondan mektubu isterler. Kendisinde mektup olmadığını söylemesi üzerine kadını ararlar, ama mektubu bulamazlar. Ancak kadını, mektubu vermediği takdirde soyup öyle aramak zorunda kalacaklarını söyleyerek tehdit edince, kadın kurtuluş olmadığını anlar ve mektubu saçlarının arasından çıkararak onlara verir. Onlar da mektubu alarak Hz. Peygamber'e (s.a.) götürürler. Hz. Peygamber (s.a) mektubu açıp okuduğunda, Mekke'ye yapılacak olan saldırı hazırlıklarının, Kureyşlilere bildirildiğini görür. (Çeşitli rivâyetlerde değişik lafızlar kullanılmış olmasına rağmen muhteva aynıdır.) Hz. Peygamber, Hâtıb'a bu davranışının nedenini sorduğunda o şöyle cevap vermiştir:

— Yâ Rasûlallah! hakkımda hemen karar verme. Ben kâfir ya da mürted olduğumdan veya İslâm'dan sonra küfre sempati beslediğim için böyle davranmış değilim. Asıl sebep, ailemin hâlâ Mekke'de ikâmet ediyor olmasıdır. Bildiğiniz gibi ben, Kureyş kabilelerinden birine de mensup değilim. Bazı Kureyşlilerin dostluğu nedeniyle Mekke'de yaşıyordum. Diğer Muhacir kardeşlerimin aileleri de Mekke'dedir ama ailelerine sahip çıkacak akrabaları da vardır. Oysa benim ailemi sahiplenecek bir kabilem yok orada. Dolayısıyla ben bu mektubu, onlara bir iyilik yaparsam, onlar da kendilerini bana borçlu hissederek aileme dokunmazlar düşüncesiyle yazdım.

(Hâtıb'ın oğlu Abdurrahmân'ın rivâyet ettiğine göre, Mekke'de Hâtıb'ın kardeşi ve çocukları, Hâtıb'ın kendi rivâyetine göre annesi de vardı.) Hz. Peygamber (s.a) Hâtıb'ın sözlerini dinledikten sonra şöyle demiştir:

— Hâtıb sizlere doğru söylüyor.

Yani o, İslâm'dan inhiraf ettiği için veya küfre yardımcı olmak gayesiyle böyle davranmamıştır. Hz. Ömer ise hemen ayağa kalkarak şöyle der:

— Yâ Rasûlallah! İzin ver de, Allah'a, Rasûl'e ve Müslümanlara ihânet eden şu münâfığın kellesini uçurayım.

Fakat Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verir:

— Bu şahıs, Bedir savaşı'na katılanlardandır. Allah'ın Bedir savaşı'na katılanlara, o vaziyeti görüp, “Ben sizi affettim” demediğini kim biliyor?

Son cümlenin kelimeleri bazı rivâyetlerde, farklı lafızlarla ifade edilmiştir. Bazılarında, “Ben sizleri bağışladım”, başka bir rivâyette “Ben sizleri affedenim”, başka bir rivâyette ise “Ben sizleri affedeceğim” şeklindedir. Bu sözleri duyan Hz. Ömer ağlayarak demiştir ki:

— Allah ve Rasûlü daha iyi bilir.

Bu özeti, muteber senetlerle yapılan birçok rivâyetten (Buhârî, Müslim, İmam Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî, Taberî, İbn Hişâm, İbn Hibban ve İbn Ebî Hâkim) almış bulunuyoruz. Bu rivâyetler arasında en güvenilir olanı, Hz. Ali'den, onun kâtibi Ubeydullah b. Muhammed b. Ebî Râfî'nin, ondan da Hz. Ali'nin torunu Hasan b. Muhammed b. Hanefiyye'nin işiterek rivâyet ettiği ve başka ravilerin de bize ulaştırdığı hadistir. Tüm bu rivâyetlerde açıkça, Hâtıb'ın mazeretinin kabul edilerek affedildiği bildirilmektedir. Nitekim hiç bir kaynak ona ceza verildiğini nakletmemektedir. Bu bakımdan ümmetin âlimleri, mazereti kabul edilerek Hâtıb'a bir ceza verilmediği hususunda görüş birliği içindedirler.

Mü’minlerin sırlarını başkalarına aktarma teşebbüsünde bulunan kimseleri uyarmak için inen bu âyetlerde şu ilkeler yer almıştır:

• Mü’minler, Allah düşmanlarına ve kendi düşmanlarına sevgi besleyip, onlar adına casusluk yapamazlar. Çünkü onlar, Elçi ve mü’minleri Allah'a inandıkları için yurtlarından çıkarmışlardır.

• Kâfirler/müşrikler fırsat buldukları takdirde mü’minlere, ellerinden gelen her türlü kötülüğü yaparlar.

• Kâfirler/müşrikler, mü’minlerin de küfretmelerini temenni etmektedirler.

• Ne kadar yakın akraba olsalar da kâfirlerden/müşriklerden mü’minlere hayır gelmez.

• Allah inananlar ile inanmayanları mutlaka ayıracaktır.

• Buna karşı çıkan; bu ilkeye uymayan yoldan sapmıştır.

Âyette, Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir ifadesiyle, kıyâmet gününde Allah, sizinle akrabalarınız ve evlâtlarınız arasını ayıracak, iman ehlinin cennete, küfür ehlinin ise cehenneme gireceği, akrabanın akrabaya hayrının dokunmayacağı beyân edilmiştir.

Bu âyet yukarıda detaylıca sunduğumuz olay nedeniyle inmiş olsa da, burada mü’minlere ebedî bir ders de verilmiş, kıyâmete kadar uymaları gereken ilkeler vaz‘ edilmiştir. Kâfirlerin hiç birinin velî edinilmemesine dair birçok âyet bulunmaktadır, ki bunları sûrenin son âyetinin tahlilinde sunacağız.Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız… Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Teğâbün/14)  H.Yılmaz

Ebeden zarfından hemen sonra hattâ (“...e kadar”) edatı geldiğinden, ona, Kur’an'ın bugüne kadar Batı dillerine yapılan bütün çevirilerinde yapıldığı gibi, “ebediyyen” anlamı vermek hatalı olur. Ebed isminin “zaman” veya “uzun zaman”, yani belirsiz bir süreye sahip zaman (Cevherî, Zemahşerî'nin Esâs'ı, Muğnî, vb.) orijinal anlamı gözönüne alındığında, ebeden kelimesi, en doğrusu, bu bağlamda “... zamana kadar” şeklinde çevrilebilir.Lafzen, “Ancak ...”; yani, Hz. İbrahim'in “sizinle bizim aramızda ... sürecek bir düşmanlık ve nefret vardır” sözünün bir istisnası olarak. Başka bir deyişle, ebeveyn sevgisi, Hz. İbrahim'i, babasını daha sonra -bir putperest olarak öldükten sonra- reddetmiş olsa da, “düşmanlık ve nefret” sözünün dışında tutmaya sevk etmiştir (karş. 9:114).Karş. 19:47-48.  M.Esed

Allah, bu surede, Peygamber ve inananları yurtlarından/Mekkeden çıkaranlara sempati duyulamyacağını, onların kendisinin düşmanları olduğunu açık bir şekilde bildiriyor. Örnek olarak da Hz. İbrahim ve yanındaki inananları veriyor. Çünkü Hz. İbrahim ortak koşuculara, hatta babasına bile taviz vermedi. Ne yazık ki, Peygamberin vefatından seneler sonra,  üstelik peygamber adına ürettikleri rivayetlerle, peygamberi ve inananları yurtlarından çıkaranları, sempatik duruma getirdiler, hatta onları inanmış sahabelerle bir tutarak İslamın hata yapmaz uygulayıcıları olarak kutsallaştırıldılar. Müslümanlar da onlara sempati ile bakmaktalar. (Bak. Ahzap suresi 21 ayet) M.Sağ

Yani, "Bizi sizin dininizi tanımıyor ve sizlerin de hak üzerinde olmadığınıza inanıyoruz" Bir kimsenin Allah'a iman etmesi, onun Tağut'u inkar etmesini gerektirir.
"Kim Tağut'u inkar edip, Allah'a sığınırsa, muhakkak ki, o, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256)
 Diğer bir ifadeyle, Hz. İbrahim'in müşrik bir toplumla ilişkisini kestiğini ilan etmesi sizin için güzel bir örnektir. Yoksa O'nun müşrik babası için dua etmeye söz vermesi ve bizzat dua etmesi size örnek değildir. Çünkü kafirleri sevmek, müminlere yakışmaz.
"Akraba bile olsalar, cehennemin halkı oldukları anlaşıldıktan sonra müşrikler için mağfiret dilemek, ne Peygamber'in, ne de müminlerin yapacağı iş değildir" (Tevbe: 113)
Bu bakımdan bir Müslümanın, Hz. İbrahim de dua etmiş diyerek kafir yakınlarına Allah'tan mağfiret dilemesi caiz değildir. Bu noktada, "O halde Hz. İbrahim niçin bu işi yapmış? Veyahut O, bu iş üzerinde devam etmiş midir?" şeklinde sorular sorulabilir. Bu soruların cevabını Kur'an ayrıntılarıyla bildirmektedir. Babası, Hz. İbrahim'i evden kovaladıktan sonra, O babasına, "Selam sana! Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim" der. (Meryem: 47) Bu sözü üzerine Hz. İbrahim, babası hakkında iki kez mağfiret dilemiştir. Birincisi, "Rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anamı-babamı ve müminleri bağışla." (İbrahim: 41). İkincisi, "Babamı da bağışla. Çünkü o sapıklardandır. Kulların diriltilecekleri gün beni utandırma" (Şuara: 86-87) Ancak, kendisi için mağfiret dilediği babasının Allah düşmanı olduğunu idrak edince, babası ile ilişkilerini kopardığını şöyle ilan etmiştir. "İbrahim'in babasına dua etmesi, sadece ona yaptığı bir vaadden ötürü idi. Fakat onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzak durdu. Gerçekten İbrahim, çok içli ve yumuşak huylu idi." (Tevbe: 114) Bu ayetlerden açıkça, Peygamberlerin ancak sonuna kadar devam eden davranışlarının örnek alınabileceği anlaşılmaktadır. Kendilerinin sonradan terkettiği veya Allah'ın yapmaktan menettiği ya da sonraki şeriatın neshettiği davranışlar örnek alınamaz. Ayrıca hiç kimsenin, "Bu bir peygamberin amelidir" diyerek, yukarda özellikleri belirtilen davranışları örnek alması doğru değildir.
Yine bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Yukarıda zikredilen ayette Hz. İbrahim'in sözleri iki bölümde incelenebilir. Birincisi, "Senin için Rabbimden, mağfiret dileyeceğim", İkincisi, "Fakat senin için Allah'tan gelecek hiçbir şeyi önlemeye gücüm yetmez." Birinci bölümün niçin örnek alınmayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Ancak ikinci bölümde sarf edilen söz haktır, doğrudur. O halde niçin örnek alınmasın? Bu soru şu şekilde cevaplanabilir: "Bir kimse başka birine söz verirken "Elimden ancak bu kadarı gelebilirdi" dediğinde, bu sözden o şahsın karşısındaki kimseyi çok sevdiği anlaşılıyor. Yani o kimse şöyle demektedir: "Elimden daha fazlası gelse yapacağım." Bu sebeple Hz. İbrahim'in yukarıdaki sözü de, Allah'tan başka hiç kimsenin mağfiret edemeyeceği ve bir peygamberin sadece mağfiret dilemekle yetinebileceği gerçeğine rağmen, aynı kapsam dahilinde alınmıştır. Nitekim Allâme Alusî'de bu hususu böyle izah etmiştir. Mevdudi

Bu âyet, tıpkı:"İbrâhîm'in babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Fakat onun, bir Allâh düşmanı olduğu, kendisine belli olunca ondan uzak durdu. Gerçekten İbrâhîm, çok içli ve yumuşuk huylu idi." (Tevbe: 114) âyeti gibi İbrâhîm'in babasına istiğfarının, onun yola gelmesini umarak mağfiret dilediğini, yoksa küfrü kesin olan kimseler için istiğfar edilmeyeceğini anlatmaktadır. S.Ateş

Müminlerin, kafirler için fitne (imtihan) kılınması, birkaç şekilde olabilir ve her müminin bundan sakınması gerekir. Bu, kafirlerin müminleri yendikten sonra, hak üzerinde oldukları için müminleri mağlup ettiklerini sanmaları ve "Eğer bunlar (müminler) Allah yolunda olsalardı, biz onları yenemezdik" demeleri şeklinde olabilir. Müminlerin kafirler için imtihan konusu olmalarının bir şekli böyledir. Başka bir şekli ise, kafirlerin aşırı bir baskı ve zulüm uygulamaları sonucunda, Müslümanların din ve ahlakları konusunda onlarla anlaşma yapıp taviz vermek zorunda kalmalarıdır. Böyle bir durum, diğer insanlar için alay olurken, kafirlere de dini ve müminleri zelil etmeye vesile çıkar. Üçüncü bir şekilde şöyle olabilir: "Hak dinin temsilcileri, yüce bir dâvânın elemanları olmalarına rağmen, içinde bulundukları makama yakışmayacak bir şekilde, ahlakî vasıf ve faziletlerden mahrum olurlarsa ve cahiliyye toplumunda yaygın olduğu gibi, diğer insanların düştükleri ahlakî zaaflara düşerlerse, kafirlere fırsat verilmiş olacak ve onlar, "Bu kimselerin ne özellikleri var ki bizden daha şerefli kabul edilsinler" diyebileceklerdir. (İzah için bkz. Yunus an: 83) Mevdudi

Yani, Allah'ın huzurunda bulunacağımız gün, O'nun bize lutfedeceğini ve bizi bağışlayacağını ümit ediyoruz.
Yani, Allah'ın, bir yandan din davasını öne sürüp, diğer yandan din düşmanlarıyla dostluk edenlerin imanına ihtiyacı yoktur. Allah onlardan müstağnidir. Onların, kendi uluhiyyetini kabul edip-etmemesine muhtaç değildir. O her zaman kendisine hamd edilendir. O'nun hamid sıfatı, bir başkasının kendisine hamdetmesine bağlı değildir. Bir kimsenin Allah'a iman etmesinin, Allah'a bir yararı yoktur, onun imanı sadece kendi menfaati icabıdır. Onlara, Hz. İbrahim ve beraberindekiler gibi, Allah düşmanlarıyla ilişkilerini koparmadıkça, imanları bir yarar sağlamayacaktır.  Mevdudi

Kâfir olan akrabalarla velâyet ilişkisinin yasaklanmasının ardından bu âyetlerde mü’minlere, bunun somut bir örneği verilerek, İbrâhîm ve o'na inananların, yakın çevrelerindeki inkârcılara karşı davranışlarının; müşrik akrabalarına (başta babasına) karşı koyuşunun çok güzel bir örnek olduğu beyân ediliyor. Bu arada bir parantez açılarak, İbrâhîm'in babası hakkındaki istiğfârının mü’minler için örnek teşkil etmeyeceğine dikkat çekiliyor. Böylece kâfir ana-baba ve akrabalar için istiğfâr edilmesi yasaklanıyor. Bu husus Tevbe sûresi'nde şöyle dile getirilmişti:

Kendilerine, cehennem ashâbı oldukları iyice belli olduktan sonra Peygamber'e ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfâr etmek yoktur. İbrâhîm'in babası için istiğfâr etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfârdan] vazgeçti. Şüphesiz İbrâhîm, çok içli, çok halîm birisi idi. (Tevbe/113-114)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. De ki: “Eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz [akrabalarınız, kabileniz], elde ettiğiniz mallar, kesâda uğramasından ürperdiğiniz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Ve Allah fâsıklar kavmine doğru yolu göstermez. (Tevbe/23-24) H.Yılmaz

Yukarıdaki ayetlerde, Müslümanlara kendi kafir akrabalarıyla ilişkilerini kesmeleri için telkinde bulunulmuştur. Bu telkine, samimi Müslümanlar hiç tereddütsüz tabi olmuştur. Ancak Allah Teâlâ, anne, baba, kardeş ve akrabalarla ilgiyi kesmenin ne kadar güç olduğunu ve bu tavrın müminlere ne kadar ağır geldiğini biliyordu. Bu yüzden Allah onlara, akrabalarının da Müslüman olacağını ve bugünkü düşmanlığın yarın sevgiye dönüşeceğini müjdeliyerek teselli verdi.
Bu ayet nazil olduğunda hiçkimse, bu işin nasıl olacağını düşünemiyordu bile. Ancak bu ayetin nüzulünden daha birkaç hafta bile geçmeden Mekke fetholunmuş, Kureyşliler bölük bölük İslâm'a girmişlerdi. Böylece Müslümanlar da kendilerine verilen ümidin nasıl gerçekleştiğine bizzat şahit olmuşlardı. Mevdudi

Bu âyetiyle Kur'ân, düşmanlıkta aşırı gidilmemesini, düşman olan bir toplumun, bir gün dost olabileceğini öğütlemiş oluyor. Nitekim peygamber'in ve müslümanların can düşmanı olan Mekke ve yöresi müşriklerinin çoğu sonradan İslâma girmişler, hele onların çocukları Allah yolunda cihâdeden mü'minler olmuşlardır. Müslümanlara, düşmanlıkta aşırı gitmemelerini, dîn ve inançları ne olursa olsun, iyi niyyetli insanlarla iyi geçinmelerini öğütleyen 8. âyet, dünyâ barışının prensiplerindendir. S.Ateş

“Allah... yasaklamaz” ifadesi, bu bağlamda, olumlu bir tavsiyeye işaret eder (Zemahşerî). Bkz. ayrıca 58:22, not 29. M.Esed

Bu noktada, "Düşmanca bir tavır takınmayan kafirlere adaletli davranmak elbette makuldür ama sadece onlara mı adaletli davranılacaktır? Diğer kafirlere adaletsizce davranılabilir mi?" gibi sorular bazılarımızın zihnini karıştırabilir. Ancak ayetin siyak ve sibakından da anlaşılacağı üzere, "adalet" kavramı burada özel bir anlam içinde kullanılmıştır. Yani, "Şayet bir kimse size düşmanlık yapmıyorsa, sizin de ona karşı düşmanlık yapmamanız adaletin gereğidir. Düşmanlık yapan ile yapmayanın aynı kefeye konması adaletsizliktir. Size sırf Müslüman olduğunuz için zulmeden, ülkenizi terketmenize neden olan ve daha sonra bile peşinizi bırakmıyan kimselere gelince, onlara karşı şiddetli (sert) bir tavır takınmak sizin hakkınızdır. Ancak size zulmetmemiş olan kafirlerin -ki sizlerin yakın akrabalarıdır- üzerinizde hakları varsa, onlara hakkını eksiksiz ödeyin ve iyilikte bulunun. Mevdudi

Önceki ayetlerde kafirlerle ilişkinin kesilmesi emrediliyordu. Ancak bundan kafirler ile her türlü münasebetin koparılması gerektiği gibi yanlış bir anlam çıkabileceğinden, bu ayetlerde onlarla ilişkiyi kesmenin sebebinin kafir olmaları değil, müminlere zulüm ve şiddet uygulamaları olduğu tasrih edilmektedir. Bu bakımdan Müslümanlar, kendilerine karşı düşmanca bir tutum izleyen kafirlerle, izlemeyenlerin arasını ayırmalıdırlar. Müslümanlara bir kötülük yapmamış olan kafirlere iyi davranmak gerekir. Nitekim bunun en güzel açıklaması, Hz. Esma binti Ebu Bekir ile kafir annesi arasındaki olaydır. Hz. Ebu Bekir'in hanımlarından Kuteyle binti Abdüluzza kafirdi ve kocasının hicret etmesinden sonra bile Mekke'de kalmayı tercih etmişti. Hz. Esma ise onun kızıdır. Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra Mekke ile Medine arasında gidiş gelişin başlaması üzerine, o da kızını görmek için Medine'ye gelerek, ona birtakım hediyeler getirir. Hz. Esma'nın rivayet ettiğine göre, kendisi Hz. Peygamber'e (s.a) "Annem ile görüşeyim mi" diye sorar ve Hz. Peygamber'de (s.a) kendisine "Evet, ona iyi davran" diye cevap verir. (Müsned-i Ahmed, Müslim, Buharî) Hz. Esma'nın oğlu Abdullah bin Zübeyr bu olayı daha ayrıntılı bir şekilde şöyle anlatır: "Annem (Hz. Esma) annesiyle önce görüşmek istememişti ama daha sonra Hz. Peygamber'in (s.a) izin vermesi üzerine onunla görüştü." (Müsned-i Ahmed, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim) Bu olaydan, bir Müslümanın kafir olan anne ve babasına hizmette bulunmasının, kardeşlerine ve akrabalarına yardım etmesinin İslâm düşmanı olmamaları şartıyla caiz olduğu anlaşılmaktadır. Hatta bir Müslüman, Zimmî fakirlere de sadaka verebilir. (Ahkam-ul Kur'an, El-Cassas) Mevdudi

Bu âyet grubunda, mü’minlerin olağanüstü ortamlarda yapmaları gereken davranışlar ortaya konmaktadır. Ayrıca bu âyetler, birinci âyetin açılımıdır, ki burada mü’minlere, velâyet ile akrabalık hukukunu karıştırmamaları, akrabalık hukukunun devam etmesi gerektiği, kendileriyle savaşmayan akrabalara düşman gözüyle bakmamaları, onlarla ilişkilerini kesmemeleri bildirilmiştir.

7. âyetteki, Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi kılar ifadesi, Allah'tan gelecek sürpriz yardımlara işaret etmekte ve böylece mü’minlere ümit aşılamaktadır. Bu sürpriz yardımın ilk örneklerinden biri Rasûlullah'ın, müşriklerin lideri ve İslâm'ın baş düşmanı Ebû Süfyân'ın kızı Umm Habîbe ile evliliğinden sonra Ebû Süfyân'ın yumuşamasıdır. Bu durum kaynaklara şöyle yansımıştır:

Bu âyet-i kerîme nâzil olunca Müslümanlar müşrik akrabalarına düşmanlık ettiler. Yüce Allah bu hususta Müslümanların sahip oldukları duyguların ne kadar ileri derecede olduğunu bildiğinden ötürü de, Olur ki Allah, onlardan düşmanlık ettiklerinizle sizin aranızda yakın bir dostluk meydana getirir buyruğunu indirdi. Bu ise kâfirin Müslüman olması ile gerçekleşir. Mekke'nin fethinden bir süre sonra önemli bir topluluk İslâm'a girdi ve Müslümanlar onlarla içiçe oldu. Ebû Süfyân b. Harb, Hâris b. Hişâm, Süheyl b. Amr ve Hâkim b. Hizam gibi...

Sözü edilen sevginin, Peygamber'in (s.a) Ebû Süfyân'ın kızı Umm Habîbe ile evliliği olduğu da söylenmiştir. İşte o vakit Ebû Süfyân'ın sertliği yumuşadı, düşmanlık duyguları gevşedi.

İbn Abbâs dedi ki: Bu sevgi, Mekke'nin fethinden sonra Peygamber'in (s.a) Ebû Süfyân'ın kızı Umm Habîbe ile evliliğidir. Daha önce Abdullah b. Cahş'ın nikâhı altında idi. O ve kocası Habeşistan'a hicret edenlerdendir. Kocası Hristiyan oldu ve onun da Hristiyan olmasını istedi. Umm Habîbe kabul etmeyip dini üzere sebat gösterdi. Kocası Hristiyan olarak öldü. Peygamber (s.a) Necâşi'ye haber göndererek ona tâlib olduğunu belirtti. Necâşi, Peygamber'in arkadaşlarına; “Aranızda bu hanıma en yakın olan kimdir?” diye sordu. Onlar, “Hâlid b. Sa‘îd b. el-Âs'tır” dediler. Ona, “Bu hanımı Peygamberiniz ile evlendir” dedi, o da bunu yaptı. Necâşi, kendi kesesinden ona 400 dinar mehir verdi.

Bir görüşe göre de Peygamber (s.a) onu Osman b. Affan vasıtası ile istemişti. Osman (r.a), Umm Habîbe'yi Hz. Peygamber'e nikâhlayınca bu hususta Necâşi'ye haber gönderdi, o da onun adına mehirini ödeyip, Umm Habîbe'yi o'na gönderdi. Müşrik olan Ebû Süfyân, Peygamber'in (s.a) kendi kızıyla evlendiği haberini alınca, “Bu burnuna vurulamayacak kadar üstün ve şerefli bir erkek (deve)dir” dedi.

8. âyetteki, Sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez ifadesiyle, kâfir ana-baba, inanmış olmasına rağmen hicret etmemiş mü’minler, savaşa katılmayan, kadınlar ve çocuklar kastedilmiştir. Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu nakiller bulunmaktadır:

Âmir b. Abdullah b. ez-Zübeyr'in babasından rivâyet ettiğine göre Ebû Bekr es-Sıddîk câhiliye döneminde Kuleyle adındaki hanımını boşamıştı. Bu, Ebû Bekr'in kızı Esma'nın annesidir. Rasûlullah (s.a) ile Kureyş kâfirleri arasındaki barış antlaşması döneminde Kuleyle yanlarına geldi. Ebû Bekr es-Sıddîk'ın kızı Esma'ya bir küpe ve bazı şeyler hediye etti. Esma bu hediyeleri kabul etmek istemediğinden Rasûlullah'a (s.a) giderek durumu o'na anlattı. Yüce Allah da, Sizinle din hususunda savaşmamış... olanlara iyilik yapmanızı Allah size yasaklamaz buyruğunu indirdi. Bu haberi el-Maverdî ve başkaları zikretmiş olup, Ebû Dâvûd et-Tayalisî de bunu Müsnedi'nde rivâyet etmiştir.

Abdullah b. Zübeyr'den bu âyetin, Hz. Ebû Bekr'in (r.a) kızı Esma hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Buna göre, Esma'nın müşrik olan annesi Kuteyle, birtakım hediyeler getirdi, ama o annesini kabul etmedi ve girmesine müsaade etmedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), Esma'ya (r.a), annesini içeri almasını ve onu kabul edip iyi davranmasını, ihsanda bulunmasını emretti.

İbn Abbâs'dan (r.a), âyette bahsedilenlerin, babası Abbâs'ın da aralarında bulunduğu Haşimoğulları'ndan Bedir günü müşriklerce zorla savaşa çıkarılmış kimseler olduğu rivâyet edilmiştir. H.Yılmaz

Lafzen, “göç edenler olarak” (muhâcirât). Bu terimi yukarıdaki şekilde çevirmemin bir açıklaması için bkz. sure 2, not 203.H. 6. yılda Hz. Peygamber ile Mekke'nin müşrik Kureyşlileri arasında yapılan Hudeybiye Antlaşması'na göre, Mekkeli bir genç veya velayet altındaki başka bir kişi, velisinin izni olmadan Müslümanlara kaçarsa Kureyş'e iade edilecekti (bkz. sure 48'in giriş notu). Kureyşliler, bu hükmün evli kadınları da kapsadığını düşünüyorlardı; çünkü onlara göre evli kadınlar kocalarının “velayeti” altındaydılar. Buna göre, birçok Mekkeli kadın kocalarının arzusu hilafına İslam'a girdikleri ve Medine'ye göç ettikleri zaman, Kureyş, onların zorla Mekke'ye iade edilmelerini talep etti. Ancak Hz. Peygamber, evli kadınların “velayet altındaki kişiler” kategorisine girmediği gerekçesiyle bu talebi reddetti. Ama, kadınların bir kısmının inançlarından dolayı değil, tamamen dünyevî endişelerle Müslümanlar tarafına geçmesi ihtimalinin her zaman mevcut olması sebebiyle samimiyetlerini Müslümanlara isbat etmeleri emredildi. Bundan sonra Hz. Peygamber, her kadına şöyle sesleniyordu: “Kocalarınıza olan nefretiniz, yahut başka bir ülkeye gitme arzunuz sebebiyle veya dünyevî bazı menfaatler sağlama ümidiyle ayrılmadığınıza Allah'ın huzurunda yemin edin; Allah'a ve Elçisine duyduğunuz sevgiden başka bir sebeple gelmediğinize yemin edin.” (Taberî). Allah insanların kalplerindekini kesinlikle bildiğinden, bu kadınların verecekleri olumlu cevaplar, samimiyetlerinin tek mümkün -ve bu nedenle hukuken yeterli- delili olarak görülüyordu. Yalnızca Allah insanların kalplerindekini bildiği için, yetişkin bir kimse iman ettiğini açıkça beyan ettiği zaman, tersine bir kanıtın olmaması halinde, toplum o kişiyi -ister erkek isterse kadın olsun- yalnızca bu beyanına dayanarak Müslüman olarak kabul etmek zorundadır.Lafzen, “onlara”. Böylece, bir kadının İslam'ı kabul etmesi, ama kocasının bunun dışında kalması halinde bu evlilik, İslamî açıdan otomatik olarak bozulmuş sayılır.Böyle bir bozulma, hul‘ ile (kadının Müslüman kocasından boşanması üzerine evliliğin bozulması, bkz. 2:229'un ikinci paragrafı ile ilgili not 218) aynı şartlara tâbi olmalıdır. Bu, şu demektir: Müslüman olmayan eski koca bu tür evlilik yükümlülüklerinden muaf sayıldığından, kadın, sözleşmeyi bozan taraf olarak görülmeli ve bu nedenle, evliliğin başında kocasından aldığı mehri iade etmelidir. Bunu yapmaya imkanı olmaması halinde, Müslüman toplum eski kocaya tazminat ödemekle yükümlüdür: “iade edin” (lafzen, “verin”) emrindeki çoğul halin sebebi budur. Yani, Müslümanlığı kabul eden erkeklerin, inançlarını ve gayrimüslim çevrelerini terk etmeyi reddeden müşrik eşleriyle: ki bu durumda Müslüman koca, evliliği bâtıl ve geçersiz saymak durumundadır. Kocalarını terk ederek inkarcılara katılan ve inançlarını reddeden Müslüman kadınlar için bkz. ayet 11.Lafzen, “... talep etsinler.”  M.Esed

Bu kararın arka planı şu şekildedir: "Hudeybiye Antlaşması'nın sonrasında, Mekke'den kaçıp Medine'ye gelen Müslüman erkekler, antlaşma gereğince geri iade ediliyorlardı. Daha sonra Müslüman kadınlar da gelmeye başladılar ve ilk olarak Ukbe bin Ebi Muayt'ın kızı Ümmü Gülsüm hicret edip Medine'ye geldi. Mekkeli müşrikler antlaşma gereğince onun da iadesini talep etmiş ve bu yüzden Ümmü Gülsüm'ün iki kardeşi Velid bin Ukbe ile Umare bin Ukbe kardeşlerini geri almak amacıyla Medine'ye gelmişlerdi.

O zaman antlaşma gereğince, erkekler gibi kadınların da iade edilip edilmeyeceği meselesi ortaya çıkmış ve Allah bu meseleyi çözmek üzere, "Ey iman edenler, mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer onların mümin olduklarına kanaat getirirseniz, onları kafirlere iade etmeyin" ayetini indirmiştir.

Bu konuyla ilgili hadisler mânâca rivayet edildiği için birçok karışıklıklar meydana gelmiştir. Bu bakımdan bu karışıklığın çözülmesi gerekmektedir. Hudeybiye Antlaşması'yla ilgili hadisler, umumiyetle mânâca rivayet edildiklerinden dolayı, antlaşmanın şartları ayrı rivayetlerde farklı lafızlarla nakledilmişlerdir. Örneğin, bir rivayette, "Sizden (bize) kim gelirse, onu size iade etmeyeceğiz, ama bizden size kim gelirse, siz onu bize iade edeceksiniz." (Müslim) denirken, başka bir rivayette, "Velisinin izni olmadan, Rasulullah'ın ashabından biri (Medine'ye) gelecek olursa, onu (Mekke'ye) iade edecek" denmektedir. Yine daha farklı bir rivayet, "Velisinin izni olmadan Kureyş'ten kim Muhammed'le gelirse, o Kureyş'e geri verilecektir. (İbn Hişam, İbni Cerir, Vakıdî) lafızlarıyla naklolunmaktadır. Tüm bu rivayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, antlaşmanın şartları aynı kelimelerle değil, mânâca rivayet edilmişlerdir. Genellikle bu konuda, çoğu rivayetlerin mânâca rivayet edilmiş olması, birçok müfessir ve muhaddisin, bu antlaşmanın kadın ve erkeğin ikisini birden kapsadığını sanmalarına yol açmıştır. Dolayısıyla onlar da, "Eğer onların inanmış olduklarını anlarsanız, onları kafirlere iade etmeyin" ayeti karşılarına çıkınca, hemen bu ayeti tevil cihetine giderek, "Mümin kadınların iade olunmaması için, Allah Teâlâ bu ayeti indirerek antlaşmanın sözkonusu maddesini feshetmiştir" demişlerdir. Oysa mesele, hemen bu yorumu kabullenebileceğimiz kadar basit değildir. Çünkü bu antlaşma erkek ve kadınları kapsıyorsa eğer, taraflardan biri antlaşmayı iptal edemez. İptal ettiğini düşünsek bile, o takdirde Kureyşliler kıyameti koparırdı. Zira zaten onlar bu tür nedenler arıyorlardı. Ancak görüyoruz ki, Allah'ın bu kararına onların hiçbir itirazı olmamıştır. Şaşılacak olan, pekçok kimsenin nedense bu noktayı düşünmemiş olmasıdır. Üstelik bazıları (örneğin Kadı Ebu Bekir, İbn'ul-Arabî) bu noktayı düşünmüş olmasına rağmen, Kureyşlilerin ses çıkarmayışlarını Allah'ın bir mucizesi olarak nitelemişlerdir. Bu kimselerin yaptıkları bu tevilden, kalplerinin nasıl olup da itmi'nan bulduğuna hayret ediyorum doğrusu.

Gerçekte bu antlaşmayı Müslümanlar değil, Kureyşliler, dikte ettirmişlerdir. Onların temsilcisi olan Süheyl bin Amr'ın yazdırdığı antlaşmanın sözkonusu maddesinin metni şöyledir:

"Sana bizden bir erkek (racul) gelirse, o gelen kimse senin dininde olsa bile, onu bize iade edeceksin." (Bu antlaşmanın lafızları Buharî'de Kitab-ul-Şurut, Bab'ul-Şurut fi'l Cihad ve Mesalih'de güçlü senetlerle nakledilmiştir.) Süheyl bin Amr'ın, antlaşmayı yazdırırken, "Racul" kelimesini zihninde bir an kadın ve erkek olarak düşünmesi mümkündür. Ancak antlaşmanın ilgili maddesinde kelime "Racul" olarak yazılmıştır ve Arapça'da bu kelime sadece erkekler için kullanılır. Bu yüzden Ümmü Gülsüm'ün kardeşleri onun iadesi için Hz. Peygamber'e (s.a.) başvurduklarında (İmam Zührî'nin rivayetine göre), Hz. Peygamber (s.a) onları geri çevirerek, "Bu antlaşma kadınlar için değil, sadece erkekler için geçerlidir" demiştir. (Ahkamu'l Kur'an, İbnu'l Arabî, Tefsir-i Kebir, İmam Razî) Bu ana kadar Kureyşliler antlaşmanın erkek ve kadını kapsadığı düşüncesinde olduklarından, Hz. Peygamber'in (s.a.) antlaşmanın bu kelimesine dikkat çekmesi üzerine şaşırıp kaldılar ve mecburen boyun eğdiler.

Antlaşmanın bu şartı gereğince, Müslümanların, hangi maksatla gelirse gelsin hiçbir kadını Kureyş'e iade etme zorunluluğu yoktu. Ancak İslâm'ı ilgilendiren husus Medine'ye sığınmak için Mekke'den kaçıp gelen diğer kadınlar değil Müslüman kadınlardı. Bu bakımdan Allah Teâlâ, hicret ederek gelen kadınların imanlarını açığa vurmalarını ve sorguya çekildikten sonra da mümin olduklarına kanaat getirilirse şayet, kafirlere geri gönderilmemelerini bildiren ayeti inzal etmiştir. Allah'ın bu emirleri, şöyle uygulanıyordu: Eğer bir kadın Mekke'den hicret edip Medine'ye gelirse, ona Allah'ın birliğine ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna inanıp inanmadığı ve sadece Allah ve Rasulü için mi hicret ettiği soruluyordu. Yani kocasıyla kavga ettiği veya Medine'deki bir Müslümana aşık olduğu ya da dünyevi birtakım çıkarlar için mi hicret ettiği öğrenilmeye çalışılıyordu. Bu sorulara tatminkâr cevaplar alındıktan sonra, o kadın Medine'ye kabul edilir, aksi takdirde iade edilirdi. (İbn Cerir, bu hadisi İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Ayrıca Katade, Mücahid, İkrime, İbn Zeyd.)

Bu ayetten, şahitlik yasasının bir prensibi elde edilmektedir. Bu kural, Hz. Peygamber'in (s.a.) fiilî uygulamasıyla daha da net anlaşılmaktadır. Ayet-i Kerime'de üç husus vurgulanmıştır. Birincisi, hicret eden kadınlar kendilerini mümine olarak tanıttıklarında, onların iman iddialarının doğruluğu araştırılacaktır. İkincisi, onların gerçekten iman edip etmediklerini ancak Allah bilir. İçlerinde taşıdıkları imanın bilinmesi mümkün değildir. Üçüncüsü, sorgu bitiminde mümin olduklarına kanaat getirilirse eğer, onlar kafirlere iade edilmeyeceklerdir. Kadınların iman iddialarının tahkiki emri gereğince Hz. Peygamber, onlara yemin ettirir, yemin ederlerse kabul ederdi.

Bu uygulamadan çıkan sonuca göre, mahkemede hakimin gerçek bilgi sahibi olması şart değildir. Şahitlerden alınan bilgi yeterlidir. Bir diğer kural, yemin eden bir kimseye, yalancı olduğuna dair bir başka delil bulunmadıkça güvenilmelidir. Üçüncü bir kural ise, bir kimsenin inancı hakkında kendi söylediklerinin esas olmasıdır. İnancının söylediği gibi olup olmadığını kurcalamak ise, açık bir belirti onun imanını yalanlamadıkça doğru değildir. Dördüncü kural, başka bir kimsenin bilmesine imkan olmayan bir durumda şahitlik yapan kimselerin açıklamaları kabul edilmelidir. Örneğin talak ve iddet hususunda, kadının hayız ve taharet ile ilgili açıklaması yeterlidir. Kadının yalan veya doğru söylemesi bizi ilgilendirmez. Ayrı kural, hadis rivayetleri için de geçerlidir. Sözgelimi bir ravî, zahiren mümin ve sika ise, onun rivayeti kabul edilir. Ancak aleyhte başka bir karine varsa o takdirde o ravinin rivayeti reddedilebilir.

 Yani, hicret eden mümine kadınların, kafir kocalarından aldıkları mehri İslâm Devleti iade edecektir. Serbest kalan bu kadınlar herhangi bir Müslüman ile, mehir alarak yeniden evlenebilirler.

Bu ayette, aile ve uluslararası ilişkilerle ilgili dört önemli ilke açıklanmıştır.

a) Müslüman bir kadın, kafir bir kocaya, kafir bir koca da Müslüman bir kadına helâl değildir.

b) Evli olan Müslüman bir kadının nikahı, Dar-ul Küfür'den Dar-ul İslâm'a hicret ettikten sonra kendiliğinden fesholur. Artık o dilediği bir Müslümanla mehir karşılığı evlenebilir.

c) Müslüman bir erkeğe, kafir bir kadını nikahı altında bulundurmak caiz değildir.

d) Dar'ul-Küfür ile Dar'ul-İslâm arasında barış antlaşması olduğunda, İslâm yönetimi kafir devlet ile, "Evli Müslüman bir kadın Dar'ul-Küfür'den, Dar'ul-İslâm'a hicret ettiğinde onun mehrini İslâm yönetimi ödeyecek, Dar'ul-Küfür'de kalan Müslümanla evli bir kadının mehrini de, küfür hükümeti ödeyecektir" şeklinde bir antlaşma yapmalıdır. Bu hükümlerin arka planı şu şekildedir: İslâm'ın ilk dönemlerinde birçok kimse Müslüman olduğunda, onların hanımları, yine birçok kadın Müslüman olduğunda onların kocaları İslâm'ı kabul etmemişti. Örneğin, Hz. Peygamber'in (s.a.) kızı Zeyneb'in kocası Ebu'l-As, İslâm'ı kabul etmeyerek, uzun bir süre İslâm'ın dışında kalmıştır. İlk başta, Müslüman bir kadına kafir kocası ve Müslüman bir erkeğe de kafir karısı haramdır, şeklinde bir hüküm bulunmadığından onların arasında evlilik ilişkisi devam etmiştir. Hicretten sonra da bu durum böyle devam etmiştir ve bu süre zarfında birçok kadın İslâm'ı seçerek Medine'ye hicret ederken, kafir kocaları Mekke'de kalmıştır.

Aynı zamanda birçok Müslüman da kafir karılarını Mekke'de bırakarak Medine'ye hicret etmiştir. Ancak bunlar arasında evlilik ilişkileri yine de devam ediyordu. Bu husus, özellikle kadınlar açısından önemli bir sorun ortaya çıkarmıştı; zira erkekler başka bir kadını nikahları altına alabilirken, önceki nikahları fesholmadan kadınların bir başkasıyla evlenebilmeleri mümkün değildi. Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra, bu ayetler nazil olunca, Müslümanlarla müşrikler arasındaki evlilik ilişkileri son buldu. Daha sonra da, bu mesele kesin bir karara bağlanarak, açık bir yasa haline gelmiştir. İslâm hukukçuları bu yasayı aşağıdaki gibi dört bölümde düzenlemişlerdir.

a) Kadın ve kocanın, (biri Müslüman diğeri kafir olmak üzere) Dar'ul-İslâm'da bulunmaları durumu,
b) Kadın ve kocanın, bir, Müslüman diğeri kafir olmak üzere, Dar'ul-Küfür'de bulunmaları durumu,
c) Kadın ve kocadan birinin Müslüman olarak Dar'ul-İslâm'a hicret edip, diğerinin Dar'ul-Küfür'de küfrü tercih edip kalması durumu,
d) Kadın ve kocadan birinin irtidat etmesi durumu,

Aşağıda bu dört durum hakkında İslâm hukukçularının mütealâları beyan edilmiştir.
1) Erkek İslâm'ı kabul etmiş, kadın da Hıristiyan ve Yahudi olarak kendi dininde kalmış ise, nikahları devam eder. Çünkü Müslüman bir erkeğin Ehl-i Kitap'tan bir kadınla evlenmesi caizdir. Ve bu konuda tüm İslâm hukukçuları görüş birliği içindedir.

İslâm'ı kabul eden bir erkeğin, karısı Ehl-i Kitap'tan değilse ve kendi dininde olmakta devam ediyorsa Hanefilere göre, o kadın İslâm'a davet edilir, kabul ederse nikah devam eder, aksi takdirde son bulur. Bu süre içinde mübaşeret olmuşsa kadına mehri verilir. Eğer olmamışsa kadına mehir vermek gerekmez. Çünkü bu boşama onun kafir olması nedeniyledir. (El-Mebsut, Hidaye, Feth-ul-Kadir). İmam Şafii ve İmam Ahmed'e göre, erkek İsl'am'ı kabul etitğinde eğer kadın ile koca arasında mübaşeret vuku bulmamışsa, nikah kendiliğinden fesholur. Mübaşeret olmuşsa eğer, kadın iddet bekler. Üçüncü aydan sonra hâlâ İsl'am'ı kabul etmemişse nikah fesholur. İmam Şafii ayrıca, zımmilere din konusunda baskı yapılamayacağından dolayı, kadını İslâm'a çağırmanın doğru olamayacağını söylüyor. Ancak bu, gerçekte çok zayıf bir görüştür. Çünkü zımmî bir kadına din konusunda baskı, siz onu Müslüman olmaya mecbur ettiğinizde olur. Sadece "İslâm'ı kabul edersen karı-koca olmaya devam edeceğiz, aksi takdirde ayrılmak zorundayız" demekle, din konusunda baskı yapılmış olmaz.

Nitekim Hz. Ali (r.a) döneminde böyle bir örnek vardır. Irak'ta mecusi bir toprak sahibi, Müslüman olmasına rağmen, karısı dininde devam etmeyi tercih eder. Hz. Ali, kadını İslâm'a davet eder, kadın kabul etmeyince Hz. Ali de onları birbirinden boşar. (El-Mebsut) İmam Malik'e göre erkek Müslüman olur da, kadınla aralarında mübaşeret olmazsa nikah fesholur. Mübaşeretin olması halinde ise, kadın İslâm'a davet edilir, kabul etmezse boşanırlar. (El-Muğni, İbn Kudame).

Hanefilere göre, kadın İslâm'ı kabul etmiş, fakat kocası kafirse, o Ehl-i Kitap olsa da olmasa da, mübaşeret vuku bulsa da bulmasa da koca İslâm'a davet edilir, kabul etmezse kadı onları boşar, kabul ederse nikahları devam eder. Bu sırada koca İslâm'ı kabul etmemiş ise İslâm'ı inkar da etmiyorsa, kadın ona eşlik yapmaya devam eder, fakat yaklaşamaz. Kocası açıkça İslâm'ı reddettiğinde ise boşanma kesinleşir. Şayet mübaşeret olmamışsa kadın, mehrinin yarısını, olmuşsa tümünü alır. Ayrıca iddet süresi içinde nafaka da alır. (El-Mebsut, Hidaye, Feth-ul Kadir). İmam Şafii'ye göre, mübaşeret olmadığı takdirde kadın İslâm'ı ne zaman kabul ederse, o zaman nikahı da fesholur. Mübaşeret olmuşsa, iddet bitene kadar nikah devam eder. Koca, iddet bitene kadar İslâm'ı kabul etmezse nikah fesholur. Ayrıca İmam Şafii, yukarıda zikredildiği gibi kafir kocaya İslam'ın tebliğ edilmesini caiz görmemektedir. Ancak "Bu takdirde zımmîye din konusunda baskı yapılmış olur" şeklindeki bu görüş zayıf ve yanlıştır. Hz. Ömer (r.a) döneminde bu türde birçok olay vuku bulmuş ve İslâm'ı kabul eden kadınların kocaları da İslâm'a davet edilmiş, kabul etmezse boşanmışlardır. Örneğin Beni Tağleb'den bir Hıristiyanın hanımı İslâm'ı seçtiğinde, kocaya "İslâm'ı tebliğ edin. Kabul ederse mesele yok, etmezse ayrılsınlar" demiştir. Bu tür hadiselere sahabe arasında da rastlanılmış ama bir ihtilaf rivayet edilmemiştir. (Ahkam'ul-Kur'an, Cassas, El-Mebsut, Feth'ul-Kadir)İmam Malik'e göre mübaşeret olmadan önce kadın Müslüman olmuşsa, kocasına İslâm tebliğ edilir, İslâm'ı kabul ederse nikahları devam eder, kabul etmezse ayrılırlar. Fakat mübaşeret olmuşsa, kadın iddetini bekler ve bu sırada kocası İslâm'ı kabul ederse nikahları sürer, kabul etmez ve kadının iddeti de biterse nikah fesholur. İmam Ahmed'ten nakledilen bir görüş, İmam Şafii'yi teyid ederken diğer bir görüş, "Karı ve koca arasında din ayrılığı varsa mübaşeret olsun olmasın boşanırlar." şeklindedir. (El-Muğni).

2) Daru'l Küfür'de bir kadın İslâm'a girmiş ama kocası kafirse veyahut erkek İslâm'a girmiş hanımı (Ehli Kitap harici) kendi dininde devam ediyorsa, Hanefilere göre, aralarında mübaşeret olsa da olmasa da, kadın üç ay başı görene kadar ayrılamazlar. Kadın hayız görmüyorsa üç ay geçmesi gerekir. Bu esnada kafir olanı İslâm'a girerse nikah sürer. Aksi takdirde iddet bittiğinde ayrılırlar. İmam Şafii'ye göre, mübaşeretin olup-olmaması bu meselede önemlidir.

Mübaşeret olmamışsa, dinlerin ayrı olması nedeniyle boşanırlar. Mübaşeret olmuşsa iddet süresi bitene kadar nikahları devam eder. Kafir olan eş, (kadın veya erkek) bu müddet içinde İslâm'ı kabul etmezse ayrılırlar. (El-Mebsut, Fethu'l-Kadir, Ahkamu'l Kur'an, El-Cassas)

3) Eşler arasında din ayrılığının dışında, mekan ayrılığı da bulunuyorsa, yani eşlerden biri Daru'l Küfür'de kafir olarak kalır ve diğeri Darü'lİslâm'a hicret ederse, Hanefi'lere göre, nikah kendiliğinden fesholur. Şayet hicret eden kadın ise, o hemen evlilik hakkına sahip olur. İddet şartı aranmaz. Ancak yeni kocası kendisiyle bir ay boyunca (çocuk olup olmadığı anlaşılsın diye) ilişkide bulunamaz. Fakat kadın hamile olsa bile evlenebilir, fakat doğuma kadar bekler. İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed bu meselede İmam Ebu Hanife'den oldukça farklı bir görüş ileri sürmüşlerdir. Onlara göre, kadın iddet bekler ve eğer hamile ise, doğurmadan nikah yapamaz. (El-Mebsut, Hidaye, Ahkamu'l Kur'an, El-Cassas) İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Ahmed'e göre, mekan ayrılığının bu meseleyle bir alakası yoktur. Problem olan din ayrılığıdır. Şayet eşler arasında din ayrılığı varsa, ayrı yerlerde olmaları hükmü değiştirmez. Yani Daru'l-İslâm'da, veya Daru'l Küfür'de bulunmaları farketmez. (El-Muğni) İmam Şafii, yukardaki görüşün yanısıra, hicret edip Daru'l İslâm'a gelen kadın hakkında "O, kafir kocasıyla kavga edip, sırf ondan kurtulmak için hicret etmişse, mekan ayrılığından değil, niyet dolayısıyla ayrılır" demektedir (El-Mebsut, Hidaye).

Kur'an'ın sözkonusu ayeti üzerinde dikkatlice düşünüldüğünde, en isabetli görüşün Ebu Hanife'ye ait olduğu anlaşılır. Çünkü Allahu Teâlâ, bu ayeti hicret eden mümine kadınlar hakkında indirmiş ve Daru'l Küfür'de bırakarak geldikleri kocalarının kendilerine haram olduğunu bildirmiştir. Daru'l İslâm'daki müminlere ise, onları (hicret eden mümine kadınları) mehirlerini verme suretiyle nikahlayabilecekleri söylenirken, Muhacirlere Daru'l Küfür'de bulunan kafir eşlerini nikahları altında tutmamaları ve onlara verdikleri mehirleri geri istemeleri emredilmiştir. Bu özel emirlerin sadece din ayrılığı nedeniyle olmayıp, mekan ayrılığı nedeniyle de verildiği açıkça ortadadır. Şayet Müslüman kadınların hicret etmeleri dolayısıyla kafir kocalarıyla aralarındaki nikah sona ermemiş olsaydı, o takdirde Müslüman erkeklerin bu kadınları nikahlamalarına nasıl izin verilebilirdi? Üstelik bu izin verilirken iddet şartı dahi aranmamıştır. "Kafir kadınların ismetlerini (nikahlarını) tutmayın" ayetinin inmesinden sonra, Muhacirlerin kafir olan hanımlarıyla nikahları devam etmiş olsaydı (veya nikahları kendiliğinden fesh olmasaydı), onlara ayrıca "hanımlarınızı boşayın" emri de verilirdi. Fakat ayette böyle bir ima bile yoktur. Her ne kadar bu ayet nazil olduktan sonra Hz. Ömer, Hz. Talha ve diğer bazı Muhacirlerin Mekke'deki kafir eşlerini boşadıkları sabit ise de, bu talakın gerekli olduğuna delil değildir. Çünkü onlar eşlerine talak göndermemiş olsalar bile, yine de nikahları sona ermiştir.

Bu konuda delil olarak Hz. Peygamber (s.a) dönemindeki üç hadise gösterilebilir. Bu örneklerden; sözkonusu ayetlerin nazil olmasından sonra, Hz. Peygamber'in (s.a) mekan farkına rağmen mümin ve kafir eşler arasında nikahlarını devam ettirdiği anlaşılmaktadır:

a) Mekke fethinden az bir zaman önce, Ebu Süfyan İslâm'ı kabul etmiş ve eşi Hind de İslâm'ı kabul etmiş ve nikahlarını yenilememelerine rağmen, Hz. Peygamber (s.a) onlara nikahlarına devam etme izni vermiştir.

b) Mekke'nin fethinden sonra Ebu Cehil'in oğlu İkrime ile Hakim bin Hizam, Mekke'den kaçmışlar ama onların ardından eşleri İslâm'a girmiştir. Daha sonra kocaları adına "eman" almak için Hz. Peygamber'e (s.a) başvuran bu kadınlar, kocalarını geri çağırmışlar, onlar da Hz. Peygamber'in (s.a) huzuruna gelerek İslâm'ı kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a) ise, onların nikahlarını devam ettirmiştir.

c) Hz. Peygamber'in (s.a.) kızı Zeynep hicret ederek Medine'ye gelmiş ve kocası Ebu'l-As kafir olarak Mekke'de yaşamaya devam etmiştir. Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî ve İbn Mâce'nin İbn Abbas'tan naklettikleri bir hadise göre, Ebu'l-As hicretin 8. yılında Medine'ye gelerek İslâm'ı kabul etmiştir. Hz. Peygamber (s.a) onun eşiyle nikahını yenilemesine gerek görmeyerek onların eski nikahlarına devam etmelerine izin vermiştir. Aslında ilk iki hadise, mekan ayrılığı tarifine dahil değildir; zira mekan ayrılığı, bir kimsenin geçici olarak bir yere kaçmasından meydana gelmez. Bilakis mekan ayrılığı, bir kimsenin eşini bir beldede bırakıp kendisinin başka bir beldeye müstakilen yerleşmesidir. Günümüzdeki literatüre göre ifade edecek olursak, o kimseyle hanımı ayrı ülkenin vatandaşları olmuşlardır. Hz. Zeynep hakkında ise iki rivayet bulunmaktadır. İbn Abbas'tan rivayet edileni yukarda zikredildi, diğerini ise İmam Ahmed, Tirmizî, İbni Mace, Abdullah bin Amr bin el-As'tan nakletmişlerdir. Bu rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'i yeniden mehir karşılığında Ebu'l-As ile nikahlamıştır. Bu iki rivayetten, önce İbni Abbas'ınkini ele alırsak, birincisi bu rivayetin "Mekan ayrılığının yasal bir etkisi yoktur" diyenlere delil teşkil etmediğini; ikincisi, İbni Abbas'ın rivayeti üzerinde ısrar edildiği takdirde bunun kendi görüşlerine ters düştüğünü görürüz. Çünkü onlara göre, aralarında din ayrılığı ihtilafı bulunan ve mübaşeretin vuku bulduğu bir çiftin boşanabilmeleri için iddet beklemeleri gerekmektedir. Ancak kafir olan eş İslâm'ı kabul ederse nikah devam eder, kabul etmezse iddet sonunda nikah kendiliğinden fesh olur. Fakat onlar Hz. Zeyneb'in hadisesi ile istidlal ederlerken, aralarında din ihtilafı bulunduğunu ve çok sene geçtiğini ileri sürmektedirler. Oysa Ebu'l-As, Hz. Zeyneb hicret ettikten 6 sene sonra Müslüman olmuş ve Müslüman kadınların müşrik erkeklere haram olduğunu bildiren sözkonusu ayetler, o Müslüman olmadan en az iki sene önce inmiştir.

4) İrtidat meselesinde, birincisi eşlerin her ikisinin de dinden dönmeleri; ikincisi, birinin Müslüman kalırken diğerinin dönmesi şeklinde iki durum vardır.
Şayet eşlerin her ikisi de irtidat etmişlerse, Şafiilere ve Hanbelilere göre, mübaşeretten önceyse hemen ayrılırlar, mübaşeretten sonraysa iddetin bitimi ile İslâmî nikahları son bulur. Bu görüşün aksine, Hanefiler kıyas yoluyla bu nikahın fesholduğuna kaildirler. Ancak Hz. Ebu Bekir (r.a) döneminde vuku bulan irtidat olaylarında binlerce kişi İslâm'dan dönmüş ve sonra tekrar İslâm'a girmişlerdi. Sahabeden hiç kimse onlara nikah yenileme (tecdid-i nikah) şartı koşmadığı için, biz sahabenin bu ittifakını esas alıp kıyasın aksine eşlerin birlikte irtidat etmeleri durumunda onların nikahlarının son bulmayacağını kabul ediyoruz. (El-Mebsut, Hidaye, Fethu'l-Kadir, Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı)

Erkek irtidat edip, hanımı Müslüman kalırsa, Hanefilere göre, daha önce mübaşeret olsun-olmasın hemen nikah fesholur. Fakat Şafiilere ve Hanbelilere göre, mübaşeretten öncesi ile sonrası arasında fark vardır. Şayet mübaşeretten önce irtidat etmişse nikah fesholur, mübaşeretten sonra ise, iddet süresince nikah devam eder, bu esnada koca yeniden Müslüman olursa mesele kalmaz. Aksi takdirde iddetin bitimiyle birlikte, kocanın irtidat gününden itibaren nikah fesholmuş sayılır. Yani kadının yeni bir iddet beklemeye ihtiyacı yoktur. Mübaşeretten önce kocası irtidat eden kadının mehrinin yarısını, mübaşeretten sonraysa mehrinin tümünü alacağı hususunda dört mezhebin alimleri ittifak etmişlerdir.

Kadının irtidat edip, kocasının Müslüman kalması halinde, Hanefilerin kadim fetvasına göre, nikah hemen fesholur. Ancak daha sonra Belh ve Semerkand uleması nikahın hemen fesh olmayacağı şeklinde önceki görüşün aksine bir görüş öne sürmüşlerdir. Bu görüş, önceki fetvanın kadınların kocalarından kurtulabilmek için irtidat etmelerine neden olacağı korkusuyla ileri sürülmüştür. Nitekim Malikilerin fetvası da bu şekildedir. Onlara göre, kadının kocasından ayrılabilmek için irtidat hilesine başvurduğu anlaşılırsa boşanma gerçekleşmez. Şafiilere göre, kadının irtidadı ile erkeğin irtidadı arasında fark yoktur. Yani irtidad mübaşeretten önce gerçekleşmişse, nikah hemen fesholur, mübaşeretten sonra olmuşsa (iddet bitene kadar koca İslâm'a girmezse eğer) irtidat ettiği günden itibaren nikah fesholmuş sayılır. Kadının mübaşeretten önce irtidat etmesi halinde mehir hakkı olmayacağı ama mübaşeretten sonra irtidat ederse, mehrinin tamamını alabileceği konusunda ittifak vardır. (El-Mebsut, Hidaye, Fethu'l-Kadir, El-Muğni, Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı) Mevdudi

Lafzen, “ve böylece siz de bundan payınızı alırsanız”, yani hanımları önceki inançlarını reddederek Müslümanlara katılan inkarcılar gibi.Kural olarak, inkarcıların, bu şekilde terk edilmiş olan bir kocaya tazminat ödemeleri beklenemeyeceğinden Müslüman toplumun bir bütün olarak bu yükümlülüğü yerine getirmesi gerekir. Gerçekte, Hz. Peygamber'in yaşadığı süre içinde bu şekilde yalnız altı irtidat olayı vuku bulmuştu (ki tümü Mekke'nin H. 8. yılda fethinden önce olmuştu); ve her olayda Müslüman kocaya, Hz. Peygamber'in emri üzerine, devlet hazinesinden başta kendisinin ödediği mehire eşit miktarda bir ödeme yapılmıştı (Beğavî ve Zemahşerî). M.Esed

Yani sizin kadınlarınız kâfir olup kâfirlerin arasına katılır ve onlar size yaptığınız masrafı vermezlerse; onlardan size kaçan kadınlar olduğu takdirde bu kez siz, kâfir kocalarının bu kadınlara yaptıkları masrafı onlara değil, eşleri kâfirlere kaçmış olan müslümanlara veriniz. Böylece hem kâfirlerle ödeşmiş, hem de yaptığı masraflar boşa gidip mağdur duruma düşen müslümanlara yardım etmiş olursunuz. S.Ateş

Allah'ın Müslümanlara, müşrikleri velî edinmeyi yasaklaması, Müslümanların müşriklerin yurdunu bırakıp Müslümanların yurduna hicret etmelerini gerektirdi; bu da birtakım problemlere yol açtı. Bu âyetlerde, mülteci kadınlarla ilgili hükümler ve yurtlarından çıkarılanlara yapılması gereken kamu yardımları yer almaktadır.
Bu âyetlerin iyi anlaşılması için, iniş sebeplerinin göz önünde bulundurulması gerekir:
İbn Abbâs dedi ki: Hûdeybiye'de Kureyş müşrikleri ile (Peygamber), kendisine gelen Mekkelileri onlara geri çevirmek üzere antlaşmış idi. Antlaşmanın yazılışından sonra ve Peygamber (s.a) henüz Hûdeybiye'de bulunuyor iken el-Hâris kızı Eslemli Saîde geldi. Kâfir olan kocası Sayfî b. er-Râhib –adının Musâfir el-Mahzûmî olduğu da söylenmiştir– gelip, “Ey Muhammed!” dedi, “Bana hanımımı geri ver, çünkü sen bu şartla antlaşma yapmış bulunuyorsun. İşte henüz kitabımızın [yazışmamızın] çamuru [mührü] kurumadı.” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-î kerîmeyi indirdi.
Bir diğer görüşe göre, Ukbe b. Ebî Muayt'ın kızı Umm Gülsüm geldi. Yakınları gelip, Rasûlullah'tan (s.a) onu kendilerine geri vermesini istedi.
Bir başka açıklamaya göre, (Umm Gülsüm) kocası Amr b. el-Âs'tan, beraberinde iki kardeşi İmâre ve el-Velîd ile birlikte kaçmıştı. Rasûlullah (s.a) kardeşlerini geri vermekle birlikte Umm Gülsüm'ü alıkoydu. Peygamber'e (s.a), “Antlaşma şartı gereği onu da bize geri ver” dediler. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: “Antlaşmada koşulan şart, erkekler hakkında idi. Kadınlar hakkında değildi.” Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.
Urve'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Süheyl b. Amr'ın Hûdeybiye günü Peygamber'e (s.a) koştuğu şartlar arasında şu da vardı: “Bizden herhangi bir kimse yanına gelecek olursa, senin dinin üzere olsa dahi onu mutlaka bize geri vereceksin.” Nihâyet yüce Allah mü’minler hakkında bilinen buyruğunu indirdi.
Yine denildiğine göre gelen kadın Bişr'in kızı Umeyme'dir. O Sâbit b. eş-Şimrâh'ın hanımı idi. O sırada henüz kâfir iken ondan kaçmıştı. Onunla Sehr b. Huneyf evlendi, ondan Abdullah adındaki oğlu dünyaya geldi. Bu açıklamayı da Zeyd b. Habib yapmıştır. el-Maverdî de aynı şekilde Sâbit b. eş-Şimrâh'ın hanımı olan Bişr kızı Umeyme... demiştir.
Mehdevî dedi ki: “İbn Vehb'in Hâlid'den rivâyetine göre bu âyet-i kerîme Amr b. Avfoğulları'ndan Bişr kızı Umeyme hakkında inmiştir. Bu, Hassan b. ed-Dahdah'ın hanımı idi. Hicret ettikten sonra onunla Sehl b. Huneyf evlenmişti.”
Mukâtil dedi ki: “Bu kadın, Mekkeli müşriklerden Sayfî b. er-Râhib'in hanımı olup adı Saîde idi.”
Ancak ilim ehlinin çoğunluğunun kabul ettiğine göre bu kadın, Ukbe kızı Umm Gülsüm idi.
Kehf sûresi tahlilinde Hûdeybiye antlaşması'na da değinmiş ve bu anlaşmanın 2. maddesinin, “Mekke'ye iltica eden hiç bir Medîneli Müslüman iade edilmeyecek, fakat Muhammed, kendisine sığınan her Mekkeliyi, bu Mekkelinin velîsinin (köleler için sahibi ya da aile reisi) isteği üzerine geri göndermek zorundadır” şeklinde olduğunu ifade etmiştik. Buna göre, Müslümanlara sığınmakla birlikte, şirkini sürdüren kadının (antlaşma gereği) onlara iade edilmesi gerekmekteydi.
İMTİHANIN KONUSU
Âyetten açıkça anlaşıldığına göre, öğrenilmek istenen, kadının gerçek mü’min olup olmadığıdır. Bazıları amacın, çıkarcı olup olmadığının, yani menfaat sağlamak için kaçıp kaçmadığının tesbit edilmesi olduğunu kabul etseler de, âyetin lafzı, amacın, imanlı olup olmadığının tesbiti olduğuna açıkça delâlet etmektedir:
İbn Abbâs dedi ki: İmtihan, o kadına, kocasından nefret ettiği, herhangi bir yeri diğerine daha çok tercih ettiği, dünyalık istediği yahut da bizden bir adama aşık olduğu için hicret etmediğine; aksine sadece Allah ve Rasûlü'nü sevdiği için hicret ettiğine Allah adına yemin ettirilmesinden ibaret idi. Eğer böle olduğuna dair, Kendisinden başka ilâh bulunmayan Allah'a yemin edecek olursa, Peygamber (s.a) onun eski kocasına mehrini ve (evlilik dolayısıyla) yapmış olduğu harcamaları geri verir, kadını ona iade etmezdi. İşte yüce Allah'ın, Şâyet onların mü’min kadınlar olduğunu görürseniz, onları kâfirlere geri döndürmeyin. Hem bu kadınlar o erkeklere helâl değildir, hem de o erkekler bu kadınlara helâl olmaz buyruğa bunu anlatmaktadır.

NÜZÛL SEBEBİ

Bu böyledir, zira, Hudeybiye yılındaki anlaşma şu şekilde yapılmıştı: “Müslümanlardan Mekkelilere gelen [iticâ eden], Mekkelilere iade edilir; fakat Mekkelilerden Müslümanlara gelen Mekkelilere geri verilmeyecek.” Anlaşmayı aynen böyle yazıp mühürlemişlerdi. Derken Subeya binti'l-Hâris el-Eslemiyye Müslüman olarak geliverdi. Hz. Peygamber (s.a), o sırada Hudeybiye'de idi. Kocası Musâfir el-Mahzûmî de peşinden çıkageldi. Gelenin Sayf b. er-Râhib olduğu da söylenmiştir. Derken, “Ey Muhammed! Hanımımı geri ver. Çünkü sen, bize bizden size gelenleri geri vereceğin şartını kabul ettin. Bu anlaşmanın mürekkebi henüz kurumadı” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet, bir izah olarak indi. Çünkü geri verme şartı, kadınlar için değil, erkekler için söz konusuydu.
Bu âyetlerde şu hükümler yer almaktadır:
• İltica eden kadınlar imtihan edilecektir.
• Mü’min olduklarına kanat getirilirse, kâfirlere iade edilmeyeceklerdir.
• Hicret/iltica eden mü’min kadınlar, kâfir olan eski kocalarına helâl olmazlar.
• Kâfir kocalarına, onların eski eşlerine verdikleri mehir ve yaptıkları masraf mü’min toplum tarafından ödenecektir.
• İltica eden mü’min kadınlar ile mehirleri verilerek evlenilebilir, eski kâfir kocasının varlığı dikkate alınmaz. Aralarındaki nikâh akdi bitmiştir.
• Müslümanlar, kâfir kadınları nikâhlarında tutmamalıdır, onlara verilen mehiri ve yapılan masrafı istemelidirler.Onlara da sarfettikleri verilmelidir.
• Eşi kâfirlere kaçan mü’mine, toplum destek olmalı, kaçan eşine ödediği mehir ve masrafı ödemelidir. H.Yılmaz

 

Bu meselede iki görüş vardır. Ve her iki görüş de ayete uygundur.

Birincisi, Müslümanlar, kendileriyle anlaşmalı olmadıkları kafirlere, "Hicret edip bize gelen Müslüman erkeklerin mehirlerini iade edin" diye bir teklifte bulunmuşlar ama onlar bu teklifi kabul etmemişlerdir. İmam Zührî, Allah'ın hükmü mucibince Müslümanların hicret edip gelen mümine kadınların mehirlerini, onların müşrik kocalarına iadeye hazır olduklarını söylemektedir. Fakat kafirler, kocaları Medine'ye hicret etmiş olan ve kendileri Mekke'de kalan müşrik kadınların mehirlerini Müslümanlara iade etmeyi reddetmişlerdir. Bu nedenle de Allah, Mekkeli müşriklere iade edilecek olan Muhacir kadınların mehirlerinin toplanarak, Mekke'de bıraktıkları müşrik eşlerinin mehirleri karşılığında erkek Muhacirlere dağıtılmasını emretmiştir.
İkincisi, Müslümanlar ile müşrikler arasında antlaşma vardı ve onların yanındaki bazı kimseler İslâm'ı kabul ederek Daru'l-İslâm'a hicret edip kafir hanımlarını orada bırakmışlardı. Yine bazı kadınlar da Müslüman olup, Daru'l-İslâm'a gelmiş ve kafir kocaları orada kalmıştı. Dolayısıyla bu meselenin, diğer meseleler gibi Daru'l-İslâm'da çözüme kavuşturulması kararlaştırılmıştır. Burada da aynı yöntem uygulanarak kafir eşleri Mekke'de kaldığı için verdikleri mehirleri alamayan Muhacir erkeklere, Muhacir kadınların kafirlere iade edilmeyen mehirlerinden verilmesi istenmiştir. Şayet bu hesapta bir denge sağlanamazsa, kafirlerden savaş sırasında ele geçen ganimetten bu açığın kapatılması emri verilir. İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, mehri kendine iade edilmeyen bir kimse hakkında, Hz. Peygamber (s.a) "Onun hakkını ganimet malından telafi edin" diye emir vermiştir. (İbn Cerir) Aynı görüşü Ata, Mücahid, Zühri, Mesruk, İbrahim En-Nehaî, Katade, Mukatil ve Dahhak da paylaşıyor. Bu kimselere göre, kafirlerde mehir hakkı kalan kimselere, kafirlerden ele geçen ganimet malından, taksimat öncesi hakları verilmeli ve sonra ganimet paylaştırılmalıdır. Bazı fakihler, sadece ganimet malından değil, Fey'den de bu hakkın telafi edilmesi gerektiği görüşündelerse de, alimlerin çoğu bu görüşü kabul etmemişlerdir.  Mevdudi

Bu ifade, yukarıdaki 10. ayet ile ve özellikle, “... onları sınayın ... ve onların mümin olduklarına tam emin olursanız ...” sözleriyle bağlantılıdır (bkz. not 11). Böylece, onların imanı konusunda mümkün olduğu ölçüde “emin olduktan” sonra Hz. Peygamber -veya daha sonraki dönemlerde, İslam devletinin veya toplumunun lideri-, “sınama”nın sonucunda bağlılık taahhütlerini (bey‘at) kabul etmeye yetkilidir. Ayrıca bu taahhüdün, esas olarak erkek mühtedîlerin taahhüdünden bir farkı olmadığına dikkat edilmelidir.Râzî'ye göre “hırsızlar” terimi, bu bağlamda, dolandırıcılık ve öteki gayrimeşru yollarla her türlü kazanç sağlanmasını kapsar.Zımnen, “Müşrik Araplar'ın sıkça yaptığı gibi, istemedikleri kız çocuklarını, diri diri gömerek” (bkz. ayrıca 6:151, not 147). Lafzen, “elleri ve ayakları arasında”: yani, kendi kendilerine. “Eller” ve “ayaklar”, her türlü insan faaliyetini sembolize eder. M.Esed

Daha önce de beyan ettiğimiz gibi, bu ayet Mekke'nin fethinden az bir zaman önce nazil olmuştur. Mekke'nin fethinden sonra ise, Kureyşliler biat etmek için kitleler halinde Hz. Peygamber'e (s.a) gelmişlerdir.
Hz. Peygamber (s.a) Safa dağında erkeklerden biat almış ve kadınlardan biat alması için de Hz. Ömer'i vekil tayin ederek, O'na "Bu ayette beyan edilen hususlar üzerine o kadınlardan biat al" demiştir. (İbn Cerir, İbn Abbas'tan; İbn Hatim, Katade'den nakletmiştir.) Daha sonra Medine'ye gelen Hz. Peygamber, Ensar'ın kadınlarının bir eve toplanmalarını emretmiş ve yine biat alması için Hz. Ömer'i görevlendirmiştir. (İbn Cerir, İbn Merduye, Bezzar, İbn Hibban; Ümmü Atiyye'den nakletmişlerdir.) Bir bayram gününde erkeklere hutbe verdikten sonra, Hz. Peygamber (s.a) kadınların yanına gitmiş, onlara da bir hutbe verdikten sonra bu ayeti okuyarak, ayetteki hususlar üzerine ahid almıştır. (Buharî, İbn Abbas'tan rivayet etmiştir). Bu vak'alar dışında, -birçok hadislerde belirtildiği gibi- kadınlar tek tek yahut toplu olarak Hz. Peygamber'in (s.a.) huzuruna gelerek biat etmişlerdir.
 Mekke'de Hz. Peygamber (s.a) kadınlardan biat alırken, Hind binti Utbe bir konuda açıklama isteyerek, Hz. Peygamber'e (s.a), "Ya Rasûlallah! Ebu Süfyan biraz cimridir. Benim ve çocuklarımın ihtiyacı için onun izni olmadan malından alabilir miyim?" diye sordu. Hz. Peygamber de (s.a) "Yetecek kadar alabilirsin" diye cevap verdi. Yani "Ancak gerçekten ihtiyacın olduğu kadar alabilirsin" demek istedi. (Ahkamu'l-Kur'an, İbnu'l-Arabî)
Yani, "Meşru ve gayri meşru çocuk düşürmemeleri..."
Burada iki tür bühtana (iftira) işaret edilmektedir.
Birincisi, bir kadının başka bir kadın hakkında iftira atıp bunu yayması. (çünkü kadınlarda bu tür dedikoduları yaymak bir hastalıktır.) İkincisi, başkasından olan bir çocuğu ailesi içine sokmak. Yani bir kadının gayrimeşru çocuğunu kocasına nispet etmesi. Ebu Davud'un Ebu Hureyre'den naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) "Başka birinden olan gayrimeşru çocuğunu kocasına nispet edip, onu ailesine dahil eden bir kadına, Allah Teâlâ teveccüh etmediği gibi, ona hiçbir surette Cennet'i de nasip etmez" buyurmuştur.
Bu kısa cümlede iki önemli ilke beyan edilmiştir.
a) Hz. Peygamber'e (s.a.) itaat konusunda ilk prensip, O'na maruf üzere biat edilmesidir. Oysa Hz. Peygamber'in (s.a.) münkeri emretmesi gibi ufak bir şüphe bile sözkonusu değildir. Demek ki hiçbir mahluka, Allah'a itaatin dışında itaat caiz değildir. Çünkü Allah Peygamberine itaati dahi, maruf şartına bağlı kılmıştır. O halde Hz. Peygamber'e (s.a.) itaat bile, maruf şartına bağlı kılınmışken, başkasına, Allah'ın kanunları dışındaki örflere, geleneğe kayıtsız-şartsız itaat beklemeye kimin hakkı vardır?
Hz. Peygamber bu ilkeyi şu şekilde izah etmiştir: "Allah'a karşı gelmede itaat yoktur. İtaat ancak maruf üzeredir." (Müslim, Ebu Davud, Neseî) Aynı konuyla ilgili olarak ileri gelen bazı alimler, bu ayetten birtakım prensipler çıkarmışlardır.
Abdurrahman bin Zeyd bin Eslem, "Allah Teâlâ, bu ayette, "Sana itaatsizlik yapmamak üzere" değil, "Sana maruf işlerde itaatsizlik yapmamak üzere..." buyurmuştur. Yani Allah Peygamberine itaati bile şarta bağlı kılmışken, başka birinin insanlardan kendisine marufun dışında itaat beklemeye nasıl hakkı olabilir?" demiştir. (İbn Cerir)
İmam Ebu Bekir El-Cassas şöyle yazmaktadır: "Allah, Peygamberleri'nin maruftan başka bir emir vermeyeceğini biliyordu. Buna rağmen, Nebi'sine itaat hususunda dahi marufu şart koşmuştur. Böylelikle hiç kimseye, Allah'ın emirlerine karşı olmasına rağmen sultanların emirlerine itaat etme imkanı bırakmamıştır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a) "Halık'a isyan edip, mahluka itaat eden bir kimseye, Allah itaat ettiği mahluku musallat eder" buyurmuştur. (Ahkamu'l-Kur'an)
Allame Alusi; bu emrin, cahillerin, "Ulu'l-emre mutlak itaat gerekir" şeklindeki düşüncelerini reddettiğini söylemektedir. Allah, Peygamberi'ne itaat edilirken bile, bunun maruf üzere olmasını şart koşmuştur. Oysa Hz. Rasul (s.a) maruftan başkasını emretmez. Bunun amacı, mahluka masiyet üzere itaatin caiz olmadığını vurgulamaktır. Yani Allah'a isyan olan yerde, kula itaat yoktur. (Ruhu'l-Meanî)
Gerçekte bu emir, İslâm anayasasının temel ilkelerinden biridir. İslâm'a ters bir davranış ilke itibariyle bir suçtur. Dolayısıyla hiçkimse gayri meşru bir işin yapılması hakkında emir verme hak ve yetkisine sahip değildir. İslâm hükümlerinin aksine emir veren de, bu emri yerine getiren de suçludur. Hiçbir memur, gayrimeşru bir işi yapmasını kendisine amirinin emrettiğini bahane ederek, ceza almaktan kurtulamaz.
b) Bu ayette, mümine kadınlar beş hususta nehyedildikten sonra, bir hususta kadınlar arasında yaygınlaşmış bulunan ahlâkî olmayan birtakım davranışlar belirtilerek, bu davranışlardan uzak durmaları konusunda kendilerinden söz alınmıştır. Ancak müsbet bakımdan, "Şu şu iyilikleri yapın" şeklinde bir liste verilmemiştir. Sadece, Rasul'e maruf işlerde uymaları istenmiştir. Burada maruf işlerin Allah'ın, sadece Kur'an'da bildirdikleri olmadığı açıkça ortadadır. Çünkü o takdirde bu cümle "Allah'a itaatsizlik yapmayacaksınız" şeklinde olmalıydı, ama ayette Rasul'e maruf işlerde itaat edilmesi emredilmektedir. Bu ifadeden, toplumun ıslahı ile ilgili olarak Hz. Peygamber'e (s.a.) geniş bir yetki tanındığı ve O'nun tüm emirlerine Kur'an'da bildirilsin, bildirilmesin uyulmasının vacip olduğu anlaşılmaktadır.
Bu yasal yetkisine dayanarak, Hz. Peygamber (s.a) sadece Kur'an'da zikredilen o dönem Arap toplumunda kadınlar arasında yaygın kötü davranışlardan vazgeçmeleri hususunda biat almakla yetinmeyip, Kur'an'da belirtilmeyen hususlarda da biat almıştır. Buna örnek olarak aşağıdaki hadisleri gösterebiliriz.
İbn Abbas, Ümmü Seleme, Ümmü Atiyye'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) kadınlardan biat alırken, ölülerinin ardından bağırarak ağlamamaları hususunda söz almıştır. (Buharî, Müslim, Neseî, İbn Cerir)
İbn Abbas'ın rivayetindeki bazı ayrıntılar şu şekildedir: Hz. Peygamber'e (s.a) Hz. Ömer'i kadınlardan biat alması için görevlendirdiğinde O'na, biat alırken, kadınları ölülerinin ardından bağırarak ağlamaktan men etmesini söylemiştir. Çünkü cahiliye döneminde kadınlar ölülerinin ardından bağıra bağıra ağlarlar, elbiselerini yırtarlardı. Hz. Ömer, kadınları yüzlerini tırmalayıp, elbiselerini parçalamaktan men etmiştir. (İbn Cerir)
Aynı anlamda başka bir hadisi, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, biata katılan kadınların birinden rivayet etmişlerdir. Katade ve Hasan Basri'nin rivayet ettiklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) kadınlardan biat alırken, ayrıca onlardan kendileriyle evlenmeleri haram olmayan erkeklerle konuşmamaları hususunda da biat almıştır.
İbn Abbas'ın rivayetinde, bir kadının mahrem olmayan bir erkekle yalnız başına konuşamayacağı belirtilirken, Katade'nin rivayetinde bu konu daha da nettir. Hz. Peygamber'in (s.a) bu sözü üzerine, Abdurrahman bin Avf' "Ya Rasulallah! Bazı zamanlar ben evde değilken, beni görmeye misafir gelir" dedi. Hz. Peygamber, "Ben bunu kasdetmiyorum. Bir kadının eve gelen bir misafire "Evin erkeği yok" demesinde bir sakınca görülmez." (İbn Cerir, İbn Ebi Hatim)
Abdullah bin Amr bin El-As'n, Hz. Fatıma'nın halası Umeyme Binti Rukeyka'dan rivayet ettiğine göre, kendisinden ölünün ardından bağırarak ağlamamak, cahiliyye kadınlarının yaptığı gibi kendini göstermek için makyaj yapmamak üzere söz almıştır. (Müsned-i Ahmed, İbn Cerir)
Hz. Peygamber'in (s.a.) halası Selma Binti Kays şöyle anlatıyor: "Ben Ensardan birkaç kadınla birlikte Hz. Peygamber'e (s.a.) biat etmek için gittim. Hz. Peygamber (s.a) Kur'an'ın bu ayetine göre bizden biat aldı ve "Kocalarınızı aldatmayın" dedi. Tam geri dönecekken, bir kadın "kocaları aldatmamak" ile ne demek istediğini Hz. Peygamber'e (s.a.) sordu. Rasulüllah ise, Kocanızın malını bir başkasına sarfetmeniz" diye açıkladı. (Müsned-i Ahmed)
Ümmü Atiyye şöyle anlatıyor: Rasulullah (s.a)bizden biat aldıktan sonra, 'iki bayram namazında cemaata katılın, ama Cuma namazı farz değildir' dedi ve ayrıca bizi cenaze namazına gitmekten menetti." (İbn Cerir)
Bazı kimseler Hz. Peygamber'e (s.a.) bu yetkiyi, "Rasul" sıfatıyla değil, "Devlet Başkanı" sıfatıyla atfedebilir ve "Rasulüllah, döneminin Devlet Başkanı olması hasebiyle bu emri vermiştir ve bu emir o dönem için geçerlidir" derler. Bu gibi kimseler aslında çok cahilce düşünmektedirler. Oysa yukardaki tüm emirlere dikkat edecek olursak, bu emirlerin, sadece o dönem kadınlarını ıslah etmek amacıyla değil, tüm nesillerin kadınlarını ıslah amacıyla verildiğini görürüz. Yani O, sadece Devlet Başkanı olarak değil de "Rasul" olarak bu talimatları vermiştir. Oysa hangi Müslüman Devlet Başkanının verdiği şifahi bir talimat, dünyanın her yerindeki Müslümanlar tarafından kabul görerek uygulanmıştır? (Bkz. Haşr an: 15)
Muteber birçok hadisten anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber'in (s.a.) kadınlardan aldığı biat şekli ile erkeklerden aldığı biat şekli farklıdır. Erkekler biat ederken Hz. Peygamber'in (s.a.) eline ellerini vererek söz veriyorlardı. Bu konuda birçok rivayetler yapılmıştır. Bunlardan birkaçını aşağıya aldık.
Hz. Aişe, "Allah'a yemin ederim ki, Rasulüllah kadınlardan biat alırken, onların ellerine dokunmazdı. Onlardan sadece sözle biat alır ve "Biatınızı kabul ettim" derdi," diye rivayet etmektedir. (Buhari, İbn Cerir)
Umeyme binti Rukeyka şöyle anlatıyor: "Biat için başka kadınlarla Rasulullah'a gittiğimizde, O, bizden Kur'an'ın bu ayeti üzerine ahid aldı. Biz "Maruf işlerde sana itaatsizlik yapmayacağız" dediğimizde, Rasulüllah, "Mümkün olduğu kadar" dedi. Bu sefer biz, "Allah'ın Rasulü, bize, bizden daha merhametlidir. Ya Rasulallah! Uzat elini biat edelim" dediğimizde, O "Ben kadınlarla el sıkışmam. Sizlerden sadece söz alacağım" diyerek bizden biat aldı. (Diğer bir rivayette) Rasulüllah bizden hiç kimseyle el sıkışmadı." (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Nesei, İbn Mace, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim)
Ebu Davud'un Şa'bi'den mürsel olarak rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a) kadınlardan biat alırken bir beze dokunarak, "Onlar da beze dokunsunlar, çünkü ben kadınlarla el sıkışmam" demiştir. (Aynı hadisi İbn Ebi Hatim, Şa'bî'den; Abdurrezzak, ibrahim En-Nehai'den ve Said bin Mansur, Kays bin Ebi Nazm'dan nakletmiştir.)
İbn İshak Meğazi'sinde Aban bin Salih'den şöyle nakletmiştir. "Hz. Peygamber (s.a) elini, su dolu bir leğene sokar, daha sonra da aynı leğene kadınlar el sokarlardı."
İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) bayram hutbesini verdikten sonra, erkeklerin aralarından geçerek kadınların bulunduğu mahalle gidip, orada Kur'an'ın bu ayetini okudu ve bunun üzerine onlardan ahid aldı. Cemaat adına bir kadın ayağa kalkarak, "Evet Ya Rasulallah..." diye karşılık verdi. (Buhari).
Ümmü Atiyye'den rivayet edildiğine göre, O, 'Rasulullah evin içine elini uzattı, biz de evin içinden ellerimizi uzattık" demiştir. (İbn Hibban, İbn Cerir ve Bezzar) Bu rivayetten, Hz. Peygamber'in (s.a.) ellerini, kadınların ellerine dokundurduğu anlamı çıkmaz, zira Ümmü Atiyye, Hz. Peygamber'in (s.a.) kendi ellerine dokunduğunu söylememiştir. Muhtemelen Hz. Peygamber (s.a) biat alırken dışarıda ellerini uzatmış onlar da içeriden ellerini -dokundurmadan- O'na doğru uzatmışlardır. Mevdudi

Başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayri meşru kazandıkları bir çocuğu, kocalarına nisbet etmemeleri. Erkeklerin yanında kadınlardan da bî'at alınmasını emreden bu âyetiyle Kur'ân, 15 asır önce kadınlara oy ve seçim hakkı tanımıştır. S.Ateş

 

Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce inen bu âyette, fetihten sonra Rasûlullah'a biat eden kadınlarla ilgili hükümler ile din ve devletin temel hükümleri yer almaktadır. Şöyle ki:
• Allah'a hiç bir şeyi ortak koşulmayacaktır [din korunacaktır].
• Hırsızlık yapılmayacaktır [mal korunacaktır].
• Zina edilmeyecektir [ırz ve aile yapısı korunacaktır].
• Çocuklar öldürmeyecek, neseb konusunda yalan uydurulmayacaktır [can ve nesil korunacaktır].
• Ma‘rûfta Peygamber'e isyan edilmeyecektir [kendisinde doğruluk, iyilik bulunan her şeyde; din'e, insan hakklarına aykırı olmayan uygulamalarda devlete karşı gelinmeyecektir].
Bu âyetin ilk uygulamasına dair şu olay nakledilmiştir:
Rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a), Mekke'nin fethedildiği gün erkekler biatleşmeyi bitirince, kadınlarla biate başladı. Kendisi Safa tepesinde, Hz. Ömer (r.a) de oranın altında, Hz. Peygamber'in (s.a) emriyle kadınlarla biatleşip Peygamber'in (s.a) tebligatını onlara aktarıyordu. Ebû Süfyân'ın karısı, Utbe'nin kızı Hind ise, Peygamber'in (s.a) kendisini tanıyacağı endişesiyle yüzünü örtmüş, kıyafetini değiştirmiş olarak, biat eden kadınlar arasında bulunuyordu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Sizin, Allah'a herhangi bir şeyi şirk koşmamanız şartıyla, sizinle biatleşiyorum” buyurunca, Hind başını kaldırdı ve, “Allah'a yemin olsun ki, biz putlara taptık. Şüphesiz sen, erkeklerden olmadığın, onlarla biate konu yapmadığın bir şeyle bizi sorumlu tutuyorsun. Çünkü sen, erkeklerle sadece, Müslüman olmaları ve cihâd etmeleri konusunda biatleştin...” dedi.
Hz. Peygamber (s.a), “Hırsızlık yapmamanız ... şartı üzere biatleşiyorum...” deyince, yine Hind, “Ebû Süfyân, cimri bir adamdır. Ben onun malında bir kötülük işledim [onun malından çaldım]. Bu sebeple, bilemiyorum, o aldığım mal bana helâl midir, değil midir?” dedi. Bunun üzerine Ebû Süfyân da, “Geçmişte aldığın, gelecekte alacağın her şey, sana helâl olsun...” deyince, Hz. Peygamber (s.a) gülümsedi, onu tanıdı ve ona, “Muhakkak ki, Utbe'nin kızı Hind'sin” deyince Hind, “Evet” dedi, “binâenaleyh, ey Allah'ın Nebîsi, Allah sana afiyet versin... Geçmişte olanı bağışla...”
Hz. Peygamber (sözüne devamla), “Zina etmemeniz şartı üzere...” deyince, Hind, “Hür kadın hiç zina eder mi?” (başka bir rivâyette ise, “Hiç bir hür kadın zina etmemiştir”) dedi. Hz. Peygamber (s.a), “Çocuklarınızı öldürmemeniz şartı üzere...” deyince de, Hind, biz onları büyüttük, sen ise onları öldürdün. Bunu sen de onlar da pek iyi bilirsiniz!” dedi. Zira, Ebû Süfyân'ın oğlu Hanzale, Bedir savaşı'nda öldürülmüştü...
Bunun üzerine Hz. Ömer(r.a) o kadar güldü ki sırtüstü yere düştü. Hz. Peygamber (s.a) de tebessüm etti. Yine Hz. Peygamber (s.a), “İftirada da –ki bu iftira, kadının, kocasından olmayan çocuğunu kocasına nisbet etmesidir–bulunmamanız şartı üzere...” deyince de, Hind, “Allah'a yemin ederim ki bühtan kötü bir iştir. Hâlbuki sen bize, doğruluğu ve güzel huyları emrediyorsun” dedi. Hz. Peygamber (s.a), “Ma‘rûfta, iyi şeylerde bana isyan etmemeniz şartı üzere...” deyince de, Hind, “Allah'a yemin ederim ki, içimizde herhangi bir şey hususunda sana isyan etmek düşüncesi var olduğu hâlde şurada bulunuyor değiliz.” dedi.  H.Yılmaz

Karş. 58:14 ve ilgili not 25, ki “Allah'ın gazabına uğrayan toplumu dost edinenler”e atfı açıklamaktadır.Yani, yalnızca öteki dünyaya inancı olmayan toplum doğru ile eğri arasında “tarafsız” kalabilir. Çünkü, yeniden dirilme düşüncesini/inancını kesinlikle reddetmişlerdir M.Esed

Bu ayet iki şekilde de anlaşılabilir. Birincisi, "Kafirler kabirlerde yatan akrabalarının yeniden dirileceklerinden ümidi kestikleri gibi, ahiretteki iyilikten ve sevaptan da öyle ümidi kesmişlerdir; zira onlar ölümden sonraki hayatı inkar etmektedirler." Bu yorum İbn Abbas'tan, Hasan Basri, Katade ve Dahhak'a aittir.
İkincisi, "Onlar kabirde yatan kafirlerin ümitsiz oldukları gibi, ahiretteki rahmet ve mağfiretten öylece ümitsizdirler; zira onlar azaba yakalanma konusunda bilgi sahibi olmuşlardır." İbn Mesud, Mücahid, İkrime, İbn Zeyd, Kelbî, Mukatil ve Mansur ise bu yorumu tercih etmişlerdir. Mevdudi

Bu âyet, Medîne döneminde sıkça üzerinde durulan ve sûrenin başında da bahsi geçen velâyet konusuna son noktayı koymaktadır. Enfâl/72-73. âyetler, kâfirlerle mü’minler arasındaki velâyet konusunu ilkeleştirmektedir. Mü’minler mü’minlerin, kâfirler de kâfirlerin velîsi olup birbirlerini korur, gözetir ve yardımda bulunurlar. Mü’minler kesinlikle velâyetlerini [korunmalarını, gözetilmelerini, yönetimlerini], müşriklere/kâfirlere teslim edemezler:
Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve râhibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/80-82)
Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. (Mâide/57)
Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. (Mâide/51)
Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa, Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)
Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)
Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)
Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)
Bu konu ile ilgili Nisâ/119, Kehf/102, Ra‘d/16, Nahl/63, En‘âm/121 ve Mücâdele/14'e de bakılabilir.
NOT: Bu âyetlerde yer alan velî, evliyâ sözcüğü, genellikle “dost, dostlar” olarak çevirilir, ki bu, âyetleri, ahlâkî bir davranışı önerdiği anlamına indirgemektir. Hâlbuki burada konu edilen velâyet; idarî, siyasî ve hukukî velâyettir [korunma, gözetilme ve yönetilmedir].
Enfâl/73. âyetteki, Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar ifadesi, “şâyet siz, size Allah'ın, A'dan Z'ye ortaya koyduğu ilkeleri, size emrettiği şeyleri yapmazsanız, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir”, yani “kimliğinizi, dininizi ve vatanınızı kaybedersiniz” demektir. Zaten dinin amacı da, insanlara kimlik kazandırmak ve dünya üzerindeki zulüm ve kargaşayı kaldırıp adaleti tesis etmek değil midir? Gayr-i müslimlerin velî edinilmesi durumunda neler olacağına dair Kur’ân'ın bildirdiği bu mucize günümüzde gâyet açık olarak yaşanmakta ve her tarafta görülmektedir. Özellikle de, eğitim çağında velâyeti gayr-i müslimlere verilen çocuklar İslâm dininden uzaklaşmış; Hristiyan, hatta papaz olmuşlardır. Bunu yüzlerce somut örneği görülmektedir. Ayrıca, velâyetlerini gayr-i müslimlere veren Müslüman ülkelerin de ahlâkî, siyasî, iktisadî ve askerî açıdan yürekler acısı bir durumda oluşu, işte bu âyetlerin işaret ettiği sonuçtan başka bir şey değildir.
Âyetteki, Kâfirlerin, mezarlık halkından ümit kestiği gibi, kesinlikle onlar, âhiretten ümit kesmişlerdir ifadesiyle, kâfirlerin-münâfıkların âhirete, ölümlerinden sonra diriltileceklerine, hesaba çekilip iyilik ve kötülüklerinin karşılıklarını göreceklerine inanmadıkları, dolayısıyla yaptıkları kötülüklerin yanlarına kâr kalacağı inancıyla her türlü fenalığı yapabilecekleri bildirilmiştir.
İnen ilk sûrelerde de, toplumdaki her kötülüğün kaynağının âhirete inanmamaktan kaynaklandığı bildirilmişti:
Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. (Mâûn/1-3)
Âhiret inancı, rahatını seven ve dünya nimetlerini arzu eden bir yapıda yaratılmış olan insan için, işleyeceği suçlar konusunda caydırıcı bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışta bulunabilecek yapıdaki insan, ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünyadaki kötülüklerin artış hızı frenlenmektedir. H.Yılmaz