(Gâşiye - 14.Ayet)

<< Geniş Meal

Cum’a

İzah için bkz. Hadid an: 1-2, Haşr an: 36-37, 41. Daha sonraki konu ile bu ayetler arasında çok yakın bir ilgi vardır. Yahudiler, Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsiyetini, davranışlarını ve Hz. Musa'nın (a.s) Tevrat'ta müjdeliyerek bildirdiği özellikleri -ki bu özellikler Hz. Peygamber'e (s.a.) tıpa tıp uyuyordu- bilmelerine rağmen Hz. Peygamber'e (s.a.) iman etmeyi reddediyorlardı. Ayrıca açıkça "Yahudi olmayan bir kimseye Allah'tan vahiy gelse dahi inanmayız" diyorlardı. İleride gelecek ayetlerde Yahudilerin bu tutumu açık bir şekilde kınanmış ve bu yüzden girişte şu cümle kullanılmıştır: "Yerde ve gökte (kainatta) olanların hepsi Allah'ı tesbih etmektedir." Yani kainattaki her zerre, Yahudilerin kendisine atfettiği her türlü noksanlıktan Allah'ın münezzeh olduğuna şahitlik etmektedir.
Yahudiler, kendilerinin Allah katında herkesten daha makbul kullar olduklarını ve Allah'ın kendilerine özel bir sevgi beslediğini sanmaktadırlar. Oysa Allah tüm mahlukatına aynı seviyede muamele eder. O'nun adalet, Rububiyet ve rahmeti herkes için müsavidir. O hiçbir kavim ve ırk, ne yaparlarsa yapsınlar kendilerine nimetlerini lutfetmeye devam edecek şekilde öyle bir sevgi beslemez. Ayrıca hiçbir soy ve kavme, iyi özelliklere sahip oldukları halde dahi, onları lütfundan mahrum bırakacak derecede düşmanlık da beslemez. Daha sonra Allah'ın "Melik" olduğu buyurulmuştur. Yani dünyadaki hiçbir güç O'nun yetkilerini kısıtlayamaz. Sizler O'nun köle ve tebaasısınız. İstediğiniz bir kimseye peygamberlik verileceğine dair bir yetki size ne zaman verildi? O "Kuddûs"tür. Yani O, herşeyden münezzehtir ve O'nun kararlarında herhangi bir hata ve yanılgı ihtimali imkan haricidir. Bu vehimler, sizlerin kendi idrak eksikliğinizin bir sonucudur. Sonra Allah'ın, biri "Aziz" (Hiç kimse O'nu mağlup edemez), diğeri "Hakim" (Tüm takdiri hikmete dayanır ve hiç kimse O'nun takdirine karşı koyamaz) olmak üzere iki sıfatı zikredilmiştir. Mevdudi

Yedi gökte ve yerde buluna bütün yaratıklar, isteyerek veya istemeyerek Allanın tesbih ederler ve onu yüceltirler. 0 Allah ki dünya ve âhiretin mülk ve saltanatı ona attir. Oralarda sadece onun hükmü geçerlidir. O, müşriklerin, ken­disine isnad ettikleri noksan sıfatlarda beridir. Düşmanlarından intikam almakta sertir. Yarattıklarını sevk ve idare etmekte hikmet sahibidir. Taberi

“Kitap ile ilgisiz toplum” (ümmiyyûn) terimi, daha önce kendilerine ait vahyedilmiş kitapları olmayan bir toplumu veya milleti gösterir (Râzî). Hz. Peygamber'in “kendi içlerinden” bir insan olarak adlandırılması, bu bağlamda, onun da kelimenin ilk anlamıyla “kitap ile ilgisiz” (ümmî) olduğu (karş. 7:157 ve 158) ve bu nedenle, Kur’an mesajını “uydurmuş” yahut o düşünceleri eski metinlerden “çıkarmış” olamayacağı gerçeğini vurgulamak içindir. M.Esed

"Ümmî" ifadesi burada, Yahudi literatürüne göre kullanılmıştır ve bu kullanımda gizli bir alay sözkonusudur. Yani Yahudilere şöyle denilmektedir: "Sizler Araplara hakaret amacıyla "Ümmî" diyor ve güya kendinizle mukayese ederek onları hakir görüyorsunuz. Ancak Aziz ve Hakim olan Allah, onlar arasından bir peygamber çıkarmıştır. O peygamber kendiliğinden gelmemiş, bilakis kainatın sahibi Allah tarafından gönderilmiştir. O Allah ki Aziz'dir, Hakim'dir. O'na karşı koymaya çalışırsanız, kendinize zarar vermiş olur, O'na hiçbir şey yapamazsınız."
Kur'an'da "Ümmî" kelimesi pekçok yerde geçer. Ancak her yerde aynı anlamda olmayıp muhtelif anlamlarda kullanılmıştır. Bazı yerlerde Ehl-i Kitab'ın zıddı mukabilinde, "Kitab sahibi olmayanlar"a atfen kullanılır. Örneğin, "Kendilerine Kitap verilenlere ve Ümmîlere de ki: Siz de İslâm oldunuz mu?" (Al-i İmran: 20) Burada bahsi geçen Ümmiler, Yahudi ve Hıristiyanlardan ayrı bir topluluktur. Bazı yerde ise kendilerine nazil olan Kitab'ı bilmeyen ve Kitap'tan cahil olanlar için kullanılır. "Onların (Yahudilerin) içinde bir de Ümmiler vardır ki, Kitab'ı bilmezler, bütün bildikleri birtakım kuruntulardır" (Bakara: 78). Bazı yerlerde ise Yahudilerin bizzat kullandıkları anlamda, yani Yahudi olmayanlar için kullanılmıştır: "Kitap ehlinden öylesi vardır ki, ona yüklerle emanet bıraksan onu sana öder. Onlardan öylesi de vardır ki, ona bir dinar versen, devamlı olarak başına dikilmeden onu sana ödemez.
"Ümmilere karşı bize bir sorumluluk yoktur" dedikleri için böyle yapıyorlar ve Allah'a karşı bile bile yalan söylüyorlar (Ali İmran: 75). İşte bu anlam, sözkonusu ayetteki kullanımla, aynıdır. Bu anlam, İbranice'de "Goyim" kelimesinin müteradifidir. Kitab-ı Mukaddes'in İngilizce çevirilerinde bu kelime "centile" ile (İsrail'li olmayan) karşılanmaktadır.
Yahudilerin kullandıkları bu kavram ile ilgili yaptığımız açıklamalar yeterli değildir. Çünkü "Goyim" kelimesi İbranice'de "kavimler" anlamında da kullanılmıştır. Ancak Yahudiler bir süre sonra bu kelimeyi sadece kendileri dışındaki kavimler için kullanırlarken, zamanla bunu diğer kavimlere atfen gayri medenî, dinsiz, soysuz ve zelil anlamında sarfetmeye başlamışlardır. Öyle ki Yunanlıların kendileri dışındaki kavimler için kullandıkları, "Barbar" kelimesine yükledikleri nefret ve aşağılama manasından daha ağırını, Yahudiler "Goyim" kelimesine yüklemişlerdir. Yahudi literatüründe "Goyim" kelimesinin vasfettiği kitle, o derece nefret edilecek bir şeydir ki, Yahudiler onların insan yerine bile konmayacağı, onlarla yolculuk yapılmayacağı hatta Goyim'e mensup birinin boğulması durumunda, onun kurtarılmaya dahi değmeyeceği düşüncesindedirler. Ayrıca Yahudiler, gelmesi beklenen Mesih'in Goyim'e mensup herkesi helak edeceğine inanırlar (İzah için bkz. Al-i İmran an: 64)
Kur'an'da Hz. Peygamber'in (s.a) bu özelliği 4 yerde geçmektedir. Ve bu özelliğin vurgulandığı her mevkide maksat farklıdır.
a)
Bakara: 129'da Araplara musibet ve felaket olarak değerlendirdikleri Hz. Peygamber'in (s.a) aslında kendileri için büyük bir nimet olduğu, nitekim Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in onun, zürriyetlerine gönderilmesi dileğinde bulundukları, bildirilmektedir.
b) Bakara: 131'de ise, Müslümanların, Allah'ın Hz. Peygamber'i göndermekle kendilerine ne kadar büyük bir lütufta bulunduğunu anlamaları ve böylece onun kıymetini bilip bu nimetten tam anlamıyla istifade etmeleri istenmiştir.
c) Al-i İmran: 164'de münafıklara ve zayıf imanlı kimselere, Allah'ın kendilerine ihsan ettiği böylesine bir nimetin kadrini bilemedikleri için ne kadar akılsız oldukları hatırlatılmaktadır.
d) Aynı özellik 4. kez ve bu surede vurgulanarak Yahudilere şöyle seslenilmiştir: "Hz. Muhammed'in (s.a) davranışları bizzat ortaya koyduğu kadar, sizler de onun bir peygamber olduğunu açıkça görmektesiniz. O'nun size okuduğu ayetlerin uslûbu, keyfiyet ve lisanı apaçık olarak, okuduklarının Allah'ın ayetleri olduğuna delalet etmektedir. O başkalarının hayatını ıslah etmekte, ahlak, adet ve münasebetlerini temizlemekte ve onları yüksek bir ahlak ile donatmaktadır. Bu ameliyeyi daha önceki peygamberler de, kendi ümmetlerine yapmışlardır. Ayrıca Hz. Peygamber (s.a) sizlere sadece o ayetleri okumakla kalmamakta yanısıra, Allah'ın Kitabı'nın bildirdiği ölçülere göre, hayatını düzenleyip bunu sizlerin önüne bir örnek olarak koymaktadır.
Sizlere öyle bir hikmete dayalı mesaj sunmaktadır ki, peygamberlerin dışında hiç kimse bu mesajı sunamaz. O'nun hayat tarzı, peygamberlere has bir özellik taşır ve insanlar peygamberleri bu özellikleri ile tanırlar. O halde bu ne inattır ki, hayatı apaçık gözler önünde olan bu peygamberi, Allah sizin kavminizden değil de, "Ümmi" dediğiniz bir kavimden seçtiği için reddediyorsunuz.
Bu, Yahudilerin gözleri önünde açıkça sergilenen, Hz. Peygamber'in (s.a.) risaletinin bir başka ispatıdır. Çünkü Yahudiler, asırlardır Arabistan topraklarında yaşıyorlar ve Araplar'ın dinî, ahlakî, sosyal ve kültürel hayatlarını yakından biliyorlardı. Yahudiler onların İslam'dan önceki hayatlarını çok iyi bildikleri gibi ayrıca Hz. Muhammed'in (s.a) önderliğinde değişen bu toplumun çizdiği grafiği de açıkça müşahade ediyorlardı. Bu nedenden ötürü, onlara şöyle denilmektedir: "Araplar'ın İslâm öncesi hayatları size gizli değildir. Onların İslâm geldikten sonra nasıl bir hayat tarzı sürdüklerini gördüğünüz gibi, ayrıca aynı toplumda Müslüman olmayan kimseleri de görüyorsunuz. Böylesine büyük bir devrimi bir âmâ dahi fark edebilirken, bu devrimi ancak bir peygamberin yapabileceği gerçeği, sizleri inandırabilmek için yeterli değil midir? Üstelik bu devrim önceki peygamberlerin yaptıkları değişimlerden daha bariz iken... Mevdudi

Yani, Kur’an mesajının Araplar ve onların dilleri aracılığıyla öteki iklimlerdeki yahut gelecek zamanlardaki insanlara ulaşmasını sağlamıştır: bu ifadeyle, Muhammed (s)'e indirilmiş olan hakikatin evrenselliği ve zamanlar üstü geçerliliği vurgulanmaktadır. M.Esed

Yani, Hz. Peygamber'in (s.a.) risalet görevi sadece Araplar ile sınırlanmış değildir. Bu, henüz İslâm'ı kabul etmemiş tüm toplum ve nesiller için geçerlidir. Ayette geçen "minhum" (onlardan) ifadesi iki şekilde de anlaşılabilir. Birincisi, Ümmilerden, yani Yahudi olmayanlardan. İkincisi, Hz. Peygamber'e (s.a.) inandıkları halde, henüz ona katılmamış, ama bir süre sonra katılacak olanlardan. Bu takdirde, ayetin anlamı, "Rasulullah'ın risaleti kıyamete değin sürecektir" şeklinde olur. Kur'an'ın diğer yerlerinde de, bu hususa açıklık getirilmiştir. Bkz. En'am: 19, A'raf: 158, Enbiya: 107, Furkan: 1, Sebe: 28 ve ayrıca Sebe an: 47.
Yani, böylesine yüce bir peygamberi, ümmi bir toplumdan göndermiş olması, kudret ve hikmet sahibi olan Allah'ın bir lütfudur. Bu peygamberin büyük bir inkılabı hazırlayan öğretisi tüm insanlığı kapsamakta ve insanları birleştirip tek ümmet haline getirebilecek, ayrıca kıyamete değin geçerliliğini yitirmeyecek ebedî ilkelere dayanmaktadır. Yeryüzündeki hiçbir sahtekârın, böylesine bir inkılabı gerçekleştirebilecek seviyeye gelmesi mümkün değildir. Üstelik, değil ilkel Arap toplumu, gelişmiş ve medenî toplumlardaki dahiler bile, bir toplumu tümüyle değiştirip, umumî bir esas üzerinde onları toplayabilecek, tüm insanlığı tek ümmet haline getirebilecek bir ilkeyi ve kıyamete kadar geçerli evrensel bir medeniyetin üzerinde yükseleceği bir dini insanlara sunabilecek bir varlık gösteremezler. Bu ancak Allah'ın bir mucizesidir. O hikmeti mucibince dilediği kimseyi, dilediği ülke ve kavimden risalet vazifesi için seçer. Akılsızlar bu gerçeği kabul etseler de etmeseler de!... Mevdudi

Âyet-i kerimede, Resulullahin, henüz ortada olmayan insanlara da Pey­gamber gönderildiği zikredilmektedir. Henüz mevcut olmayan bu insanlardan-.maksat, Abdullah b. Ömer, Ebu Hureyre ve Mücahid'e göre Resulullahin vefa­tından sonra müslüman olan Farslardır.

Bu hususta Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Bir gün biz, Resulullahın yanında oturuyorduk. Ona Cuma suresi ve do­layısıyla bu âyet nazil oldu. Dedim ki: "Ey Allahin Resulü, henüz ortada olma­yan bu insanlar kimlerdir?" Resulullah cevap vermedi. Ben bu soruyu üç kere tekrar ettim. İçimizde Selman-i Fârisi de vardı. Resululah elini Selman'ın üzerine koydu ve söyle buyurdu: "Şayet iman Süreyyayıldızında olsa bunlardan bir takım erler veya bir er ona ulaşacaktır."

İbn-i Zeyd'e ve Mücahid'den nakledilen diğer bir görüşe göre Resululah hayattayken henüz ortada olmayan ve onun vefatından sonra-ona-iman edecek­leri belirtilen bu insanlardan maksat, Resulullahın vefatından sonra kıyamet gü­nüne kadar İslama girecek olan bütün insanlardır.

Taberi âyet-i kerimenin genel ifadesinin bu son görüşü tercih etmeyi ge­rektirdiğini söylemiş ve bu görüşü tercih etmiştir. Taberi

Yahut: “onu dilediğine bağışlar”. Bu her iki karşılık da, dilin gramatik kuruluşu açısından doğrudur: ama bu pasajda zikredilen Allah'ın lütfu, Elçisine indirilmiş olan vahiy aracılığıyla insana bağışlanan ilahî rehberlik ile bağlantılı olduğundan benim seçtiğim ifade tarzı daha uygun görünmekte ve Allah'ın rehberliği lütfunun onu samimiyetle isteyen kişiye her zaman açık olduğu fikrini dile getirmektedir. M.Esed

Sûrenin girişini oluşturan, Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler, melik, kuddûs, azîz ve hakîm Allah'ı tesbih ederler. O, Ümmiler [Anakentliler] içinde, kendilerinden olan ve onlara [Anakentlilere] ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. –Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.– Ve O, azîz'dir, hakîm’dir. Bu [elçi gönderimi], Allah'ın, dilediği kişiye verdiği lütfudur. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir paragrafıyla, Allah Kendisini ve Elçisi'ni tanıtmaktadır.
Buradaki Ümmiler, ifadesi “Anakentliler” demek olup bununla “Mekkeliler” kastedilmektedir. Mekke'ye, “el-Ümm” (aslı, ümmü'l-kura'dır) denilmesiyle ilgili detaylı açıklama yapmıştık.
Âyetteki, Ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına ifadesiyle de, Rasûlullah'tan sonraki insanlar kastedilmektedir. Çünkü Rasûlullah'ın elçiliği, muayyen bir zaman, mekan/coğrafya ve insanlarla sınırlı olmayıp evrenseldir:
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A‘râf/157-158)
De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur’ân vahyolundu. Allah'la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En‘âm/19)
Biz seni de ancak, âlemler için bir rahmet olarak/rahmet için gönderdik. (Enbiyâ/107)
Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna Furkân'ı [ayırıcı'yı] indiren ne cömerttir [ne bol nimet verendir]! (Furkân/1)
Ve Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; velâkin insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe/28)
4. âyette ise, elçiliğin Allah'ın bir lütfu olduğu, kimsenin kendini veya bir başkasını elçi tayin etmesinin mümkün olmadığı vurgulanmaktadır. Bunun bir benzeri daha evvel de geçmişti:
Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/31-32) H.Yılmaz

Bu cümle biri umumi, diğeri hususi iki anlamı birden tazammun eder. Umumi anlamı şu şekildedir: "Kendilerine Tevrat verilmesine ve ona göre amel etmekle sorumlu tutulmalarına rağmen, bu sorumluluklarının bilincinde olmamış ve bunu yerine getirmemişlerdir." Hususi anlamı ise şöyledir: "Tevrat" yüklenmiş kimseler olmaları nedeniyle, Hz. Peygamber'e (s.a.) herkesten önce uymalıydılar. Çünkü Tevrat'ta açıkça Hz. Peygamber'in (s.a.) geleceği müjdesi verilmiştir. Ancak buna rağmen Yahudiler, Tevrat'ın mesajına aldırmaksızın, Hz. Peygamber'e (s.a.) herkesten daha fazla karşı çıkmışlardır.
Yani, tıpkı ne taşıdığını bilmeyen üzerine kitaplar yüklü merkep gibidirler. Yahudiler de, adeta bir merkep gibi Tevrat'ı yüklenmişlerdir ve o kitabın kendilerine ne tür sorumluluklar tevdi ettiğini bilmemektedirler.
Yani onların durumu merkepten daha beterdir; zira merkep kendisine şuur verilmediği için mazurdur. Ancak onlara şuur verildiği gibi ayrıca Tevrat'ı okuyor ve anlıyorlar. Fakat buna rağmen, yine de bu öğretiyi uygulamaktan kaçınmakta ve Hz. Peygamber'i (s.a) bile bile reddetmektedirler. Oysa bu peygamberler, Tevrat'a göre hak bir peygamberdir, ayrıca Tevrat'ı anlamadıkları şeklindeki iddiaları da mazeret değildir, aksine onu anlıyor ama Allah'ın ayetlerini bile bile yalanlıyorlar Mevdudi

Daha önceki pasajda işaret edilen, Allah'ın vahyinin hem kutsal bir emanet hem de bir lütuf olduğu düşüncesiyle bağlantılı olarak söylem, şimdi de, Yahudilerin Tevrat sonrası dönemde gösterdikleri, bu emanete ihanet problemine geçmektedir. Onlara, Allah tarafından, O'nun birliği ve benzersizliği mesajını bütün dünyaya ulaştırma görevi emanet edilmişti. Ama onlar, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini “Allah'ın seçilmiş toplumu” olarak gördüklerinden ve dolayısıyla, ilahî mesajın başka bir toplum için değil yalnız kendileri için geldiğine inandıklarından bu görevi yerine getiremediler. Bundan dolayı, peygamberliğin İsrailoğullarına mensup olmayan herhangi bir kimseye verilmiş olması ihtimalini inkar ettiler (karş. 2:90 ve 94 ve dipnotlar 75 ve 79) ve böylece Muhammed (s)'in peygamberliğini, bizzat Tevrat'ta bile o'nun gelişi ile ilgili açık bir haber bulunmasına rağmen, reddettiler (bkz. 2:42, not 33). Onlar, Hz. Musa'ya indirilen ilahî kelâmın temel anlamını böylece çarpıtmak suretiyle, bizzat kendileri ondan gerçek bir manevî fayda elde etmeyi ve onun öğretilerine uygun şekilde yaşamayı sağlayamadılar. M.Esed

Kuran ayetleri Müslümanları da kapsar. Çünkü, artık Müslümanlar da kitap sahibi olmuşlardır. Kuran, sadece geldiği çağın insanlarına değil, dünün, bu günün ve yarının insanlarına da hitap eder. M.Sağ

Çünkü âhiret hayâtı dünyâdan çok daha iyidir. Siz Allah'ın dostları iseniz o güzelim hayâtı niçin istemiyorsnuz? S.Ateş

Burada, "Ey Yahudiler!" şeklinde hitap edilmeyip, "Ey kendisine Yahudi diyenler!" yahut "Ey Yahudilik iddiasında bulunanlar!" denmesi oldukça dikkate değerdir. Bunun sebebi, Hz. Musa'nın (a.s) tebliğ etitği dinin de O'ndan önceki peygamberlerin getirdikleri dinin de adının İslâm olmasıdır. O peygamberlerden hiçbiri Yahudi değildi ve daha o dönemlerde Yahudilik doğmamıştı bile. Bu din, daha sonraları bu isim ile tanınmaya başlanmış ve Hz. Yakub'un (a.s) dördüncü oğlu Yahuda'ya nisbet edilmiştir. Hz. Süleyman'dan (a.s) sonra İsrailoğulları ikiye bölündüğünde, sülaleden birinin saltanatı "Yahuda" ismi ile meşhur olmuştur. İsrailoğulları'nın diğer kabileleri ise, "Semerna Devleti" adını almışlardır. Daha sonraları Asur'luların bu devleti yerle bir etmeleri sonucunda oradaki İsrail kabilelerinden ve devletin kurucularından hiçbir eser kalmamıştır. Onlardan geriye sadece Yahuda ve Bünyamin'in nesli kaldığından ve bunlar arasında Yahuda'nın nesli çoğunluğu teşkil ettiğinden İsrailoğulları'na "Yahuda" denmiştir. Bu neslin içinden Kahinler, Rabiler (alimler), Ahbarlar kendi doktrinlerini, eğilimlerini, adet ve inançlarını, asırlar boyunca dini bir iskelet haline getirip bunu "Yahudilik" diye adlandırmışlardır.
Bu oluşum M.Ö. 4. yüzyıl ile M.S. 5. yüzyıl arasında teşekkül etmiştir. Bu akide içine, peygamberlerin getirdiği bir takım ilahî ilkelerin sokulması ihmal edilmemiş ama bunlar dahi değiştirilmiştir. İşte bu sebeplerden dolayı, Kur'an'ın birçok yerinde onlara "Kendilerine Yahudi diyenler", şeklinde hitap edilmiştir. Yani "Ey kendiliğinden Yahudiliği icad edenler!" Bu kitleye sadece İsrailoğulları değil, İsrailoğulları'ndan olmadığı halde Yahudiliği seçenler de dahil edilmiştir. Kur'an'da nerede İsrailoğulları'na hitap edilmişse, "Ya Beni İsrail" denmiş, nerede de Yahudiliğe intisap edenlere seslenilmişse, "Ey Yahudi olanlar!" denmiştir.
Kur'an'ın birçok yerinde, onların bu iddialarının ayrıntıları verilmiştir. "Yahudilerin dışında kimse cennete giremiyecek dediler." (Bakara: 111) "Sayılı birkaç gün dışında bize ateş dokunmayacaktır." (Bakara: 80, Ali İmran: 24) "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz dediler" (Maide: 18), Bu iddialar, Yahudilerin kendi kitaplarında da bulunmaktadır. Tüm dünyada onların kendilerini Allah'ın seçkin kulları kabul ettikleri, Allah ile aralarında özel bir yakınlık olduğunu ve Allah'ın onları diğer insanlardan üstün tuttuğunu zannettikleri bilinmektedir.
Yahudilere bu teklif, bununla birlikte Kur'an'da ikinci kez yapılmış olmaktadır. Daha önce Bakara: 94-96'da şöyle buyurulmuştur: "De ki; Eğer gerçekten Allah katında ahiret yurdu kimsenin değil, yalnız sizin ise, sözünüzde doğru iseniz haydi ölümü temenni edin. Fakat ellerinin yapıp öne sürdüğü işlerden dolayı ölümü asla istemezler. Allah zalimleri bilir. Onları, insanların hayata en düşkünü, müşriklerden daha tutkunu bulacaksın; herbiri ister ki bin yıl yaşatılsın. Oysa yaşatılması onu azaptan uzaklaştıracak değil. Allah ne yaptıklarını görüyor" Aynı teklif burada da tekrarlanmıştır. Ancak bu, sadece bir tekrardan ibaret değildir. Çünkü Bakara Suresi'ndeki ayet, Yahudilerle Müslümanlar arasında henüz bir savaş patlak vermezden önce, onların karakter yapılarını teşhir etmek amacıyla nazil olmuştur. Bahis konusu ayet ise, (Yahudilerle yapılan savaşların sonucunda, onların yaşamak konusunda ne kadar hırslı oldukları ve ne pahasına olursa olsun her şart altında yaşamayı istedikleri bizzat denenerek müşahade edildikten sonra nazil olmuştur. Örneğin, Medine ve Hayber'deki Yahudi gücü Müslümanlardan hiç de az değildi. Bilakis onların imkanları Müslümanlarınkinden fazlaydı bile. Ayrıca Arap müşrikleri ve Medine'deki münafıklar onları destekliyorlardı ve hepsi de Müslümanları ortadan kaldırmaya kararlıydılar. Fakat şartlar eşit olmamasına rağmen, yine de Müslümanlar galip geldi ve Yahudiler yenildi. Zira Müslümanlar ölüm korkusu taşımaksızın, Allah yolunda şehadeti arzulayarak, seve seve canlarını ortaya koymuşlardı. Onlar kalplerinin derinliğinde, Allah yolunda cihad ettiklerine ve bu yolda şehadetin cennet ile ödüllendirileceğine yakinen inanıyorlardı. Yahudiler ise tam aksine hiçbir şey adına canlarını ortaya koyma yanlısı değillerdi. Öyle ki, Allah yolunda, kavimleri, kendi mal, can, şeref, namus vs. için dahi savaşabilecek cesaretleri yoktu. Onlar, her türlü şart altında yaşama arzusu içindeydiler. Dolayısıyla bu zaafları, kendilerini korkak insanlar haline getirmiştir. Mevdudi

Başka bir ifadeyle, onların ölümden kaçışları sürpriz olmamıştır. Onlar tüm iddialarına rağmen vicdanlarının derinliğinde, Allah'a ve dinine karşı nasıl bir tavır takındıklarını ve ahirette mükafatlarının ne olacağını biliyorlardı. İşte bu yüzden Allah'ın huzurunda bulunmaktan kaçmaktadırlar. Mevdudi

Bu âyetlerde, elçi göndermenin Allah'ın bir lütfu olduğu vurgulanarak, bu hususta hevâları doğrultusunda beklentiye giren Yahûdiler kınanmaktadırlar: Kendilerine Tevrât yükletilip de sonra onu taşımayan kimselerin durumu, kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın âyetlerini yalanlayan toplumun misali ne kötüdür! Ve Allah, zâlimler toplumuna hidâyet etmez.
Âyetlerden anlaşılacağı üzere Allah Yahûdilere Tevrât'ı indirmiş ve onun içindeki ilkeleri uygulamalarını emretmiş; onlar ise Tevrât'ı uygulamamış; böylece de, içinde ne olduğunu bilmeden kitap taşıyan eşek konumuna düşmüşlerdir.
Bundan sonra da kendilerine, Ey Yahûdileşmiş kimseler! Eğer insanlar arasında yalnız kendinizin Allah'ın velîleri olduğuna inanıyorsanız, eğer doğru kimseler iseniz hemen ölümü isteyin diye meydan okunmuş, onların, ellerinin önden gönderdiği şeyler yüzünden ölümü asla istemeyecekleri beyân edilmiştir. Sonra yine onlar, Şüphesiz sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, mutlaka size kavuşacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O, size yapmış olduğunuz şeyleri haber verecektir diye uyarılmıştır.
Yahûdilerin mesnetsiz iddiaları değişik sûrelerde zikredilmiştir:
Bir de onlar [inananları Yahûdileştirmek, Hristiyanlaştırmak isteyenler], “Yahûdi ve Hristiyanlardan başkası asla cennete giremeyecek” dediler. Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, delilinizi getirin.” (Bakara/111)
Ve onlar dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan bir ahit [garanti] mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara/80)
Bu, onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleri nedeniyledir. Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? (Âl-i İmrân/24-25)
Ve Yahûdiler, Hristiyanlar, “Biz Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Madem öyle niçin günahlarınız sebebiyle O [Allah] size azap ediyor?” Bilakis, siz O'nun yaratıklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü de Allah'ındır. Dönüş de yalnızca O'nadır. (Mâide/18)
Onların durumu, eşeklerin durumundan daha kötüdür. Zira, eşeğin akletme ve tefekkür etme gücü yoktur. Bunlara ise Allah akıl, fikir, zeka ve anlayış lütfetmiş, fakat onlar bu nimetleri kullanmamışlardır:
Ve andolsun ki, cinnden ve insten [tanıdığınız-tanımadığınız] bir çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerin [duyarsızların] ta kendileridir. (A‘râf/179)
Bu âyetlerdeki Yahûdi karakteri, Bakara sûresi'nde deşifre edilmiş ve Rasûlullah'ın bu kitlenin gerçek yüzünü tanıması sağlanmıştı:
Ve hani Biz, sizin mîsâkınızı almıştık: Kanlarınızı dökmeyeceksiniz, kendilerinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız. Sonra siz tanıklık ederek ikrar verdiniz. Sonra siz, işte o kimselersiniz; nefislerinizi öldürüyorsunuz ve sizden bir grubu yurtlarından çıkarıyorsunuz. Onların aleyhinde günah ve düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz. Eğer onlar size esir olarak gelirlerse de onlar için fidyeleşirsiniz. Hâlbuki o, onların çıkarılmaları size harâmlaştırılmıştır. Peki, siz Kitab'ın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu hâlde içinizden böyle yapanların alacağı karşılık, dünya hayatında bir rüsvaylıktan başka nedir? Kıyâmet günü de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gâfil [duyarsız] değildir. İşte onlar, âhiret karşılığında basit yaşamı satın almış kimselerdir. Artık bunlardan azap hafifletilmez, onlar yardım da olunmazlar. Ve andolsun ki, Mûsâ'ya Kitab'ı verdik. Ve o'ndan sonra birbiri ardı sıra elçiler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık açık deliller verdik ve kendisini Rûhu'l-Kudüs ile güçlendirdik. Peki siz, bir elçinin size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük tasladınız mı?! Sonra da bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz. Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır [örtülüdür]” dediler. Aksine; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince de –ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir. Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey, Allah'ın kullarından dilediğine Kendi lütfundan indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri inkâr etmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca kâfirler içindir. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman, onlar, “Biz, kendimize indirilene iman ederiz” dediler. Ve onlar, o [Allah'ın indirdiği], kendilerinin beraberindekileri doğrulayan bir hakk olmasına rağmen, ondan [kendilerine indirilenlerden] ötesini inkâr ediyorlar. De ki: “Peki eğer mü’minler idiyseniz, niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyorsunuz?” Ve andolsun ki Mûsâ size açık-seçik kanıtlarla gelmişti. Sonra siz, zâlimler olarak arkasından buzağıyı [altının ilâhlığını] edindiniz. Ve hani sizden mîsâk almış ve Tûr'u üstünüze yükseltmiştik: “Size verdiğimizi [Kitab'ı] kuvvetlice alın ve dinleyin.” Demişlerdi ki: “Dinledik ve isyan ettik/iyice sarıldık.” Ve inkârları yüzünden buzağı [altının ilâhlığı] kalplerine içirilmişti. De ki: “Eğer inananlar iseniz, inancınızın size emrettiği şey ne çirkindir!” De ki: “Allah yanında ‘son yurt’ başkalarının değil de yalnızca sizin için ise, eğer doğrulardan iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz.” Hâlbuki elleriyle işledikleri yüzünden onu ebediyyen temenni etmezler. Allah ise o zâlimleri çok iyi bilendir. Ve sen kesinlikle onları insanların yaşamaya en hırslısı; şirk koşmuş olan kimselerden de daha hırslı bulacaksın. Onların her biri bin sene ömürlendirilmeyi arzular, oysa ömürlenmek kendisini azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri çok iyi görücüdür. De ki: “Kim cibrîl'e düşmansa, bilsin ki şüphesiz Allah onu [cibrîl'i], Kendisinin bilgisi gereği, iki eli arasındakiler doğrulayıcı, inananlar için bir yol gösterme ve müjde olarak, senin kalbine indirmiştir. Kim ki, Allah'a, meleklerine, elçilerine, cibrîl'e, mîkâl'e düşman olursa bilsin ki, şüphesiz Allah da inkârcılara düşmandır.” Ve andolsun ki, Biz sana açık açık âyetler indirdik. Bunları da fâsıklardan başkası inkâr etmez. Onlar [fâsıklar], ne zaman bir ahd üzerine antlaşma yapsalar, onlardan bir grup onu atıvermedi mi? Aslında onların çoğu iman etmiyorlar. Ve ne zaman Allah tarafından onlara, yanlarındaki kitabı tasdik edici bir elçi geldi, daha önce kendilerine kitap verilen kimselerden bir grup, sanki bilmezlermiş gibi Allah'ın kitabını sırtlarının arkasına attılar. (Bakara/84-101)
Ve Allah, o küfreden kişileri herhangi bir hayra ulaşmadan kinleriyle geri çevirdi. Ve Allah, mü’minlere savaşta kâfi geldi. Ve Allah kavî'dir [çok güçlüdür], azîz'dir [mutlak üstün olandır]. (Ahzâb/25)
İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, oysa onlar sizi sevmezler, siz kitabın hepsine inanırsınız, onlarsa sizinle buluştukları zaman “İnandık” derler, başbaşa kaldıkları zaman da size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: “Kininizle ölün [geberin]!” Şüphesiz ki Allah göğüslerin özünü [gönülleri] en iyi bilendir. (Âl-i İmrân/119)
Bu gerçekler karşısında dayatanlara çeşitli âyetlerde meydan okunmuştur:
Sana bilgiden geldikten sonra artık kim bu konuda seninle tartışırsa hemen, “Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lanetleşelim de Allah'ın lanetini yalancılar üzerine kılalım” de. (Âl-i İmrân/61)
De ki: “Kim sapıklık içinde olursa, Rahmân ona uzattıkça uzatır [mühlet verir].” Nihâyet kendilerine vaat edileni; amma azabı, amma Sâ‘at'i [kıyâmetin kopuşunu] gördükleri vakit, artık onlar kimin makamca-mevkice daha şerli ve askerce [destekçe, kuvvetçe] daha zayıf olduğunu bilecektir. (Meryem/75)
Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz ‘bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar’ bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? (Nisâ/77-78) H.Yılmaz

Kuranın erkek-kadın ayırımı yapmadan, inananları toplantı günü salata davet eden bu açık ayetine rağmen, insan sözlerini, uran ayetine tercih edip, Allahın ayetlerini değiştirmişler, yüzyıllarca inananların yarısını, Cumua salatından men etmişleridir. “Allahın ayetlerini değiştiren topluluğun durumu ne kötüdür.” M.Sağ

Yani, öğle vaktinde cemaatle namazın farz olduğu, Cuma günü. Ama, surenin devamının gösterdiği gibi, Cuma, İslam Hukuku'nda zorunlu tatil günü değildir. M.Esed

Ayet-i kerime, Cuma günü ezan okunduğu zaman, alış veriş gibi işlerin bırakılarak Cuma namazına gidilmesini emretmektedir.

Cuma günü "Toplantı günü" demektir. Bu güne bu ismin verilmesinin se­bebi, müslümanlann her haftanın bu gününde en büyük ibadethanelerinde bir araya gelmelerindendir. Allah teala, yedi kat göklerin ve yerin yaratılmasını bu günde tamamlamıştır. Âdem bu günde yaratılmış, bu günde cennete konmuş ve bu günde cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet bu günde kopacaktır. Cuma gününde öyle bir saat vardır ki, mümin bir kul o saatte Allahtan bir hayır dilediği vakitte Allah o dilediğini ona mutlaka verir.

Cuma günü, bizden önceki ümmetler için de haftanın Bayram günü ta­yin edilmiş fakat Yahudiler onu terk ederek Cumartesi gününü tatil yapmışlar, Hristiyanlar da yine o günü terkederek pazar gününü tatil yapmışlardır.

Ayette zikredilen "Namaza çağır İmasınd an maksat, İmam minbere çık­tıktan sonra okunan ikinci ezandır. Bunda önce okunan ezan, müslümanlar ço­ğalınca onları uyarmak için Hz. Osman döneminde okunmaya başlanmış olan ezandır.

Sâibb. Yeziddiyoki;

"Resulullah (s.a.v.)in Ebubekir ve Ömer (r.a.)ın dönemlerinde Cumanın ilk ezanı, İmamın minbere oturduğu zaman okunan ezandı. Osman (r.a.) Halife olunca ve müslümanlann sayısı çoğalınca, "Zevra" denen evden üçüncü ezanın okunmasını ilave etti." (Yani birinci ezam ilave etti. Bu ezan ikinci ezan ve kametle birlikte üçüncü ezan olmaktadır.)

Âyet-i kerimede zikredilen ve "Koşun" diye tercüme edilen ifadesinden maksat, yürürken fiilen koşmak değil, Cuma namazına ihtimam göstermek ve onu eda etmektir.

Nitekim Hz. Ömer ve Abdullah b. Abbas bu kıraat yerine âyeti "Devam edin." anlamına gelen kıraatıyla okumuşlardır. Zira namaza gideken koşmak hadis-î şeriflerle yasaklanmıştır.

Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:

"Ben, Resulullahın şöyle buyurduğunu işittim.: "Namaz için kamet geti­rildiğinde koşarak gelmeyin. Yürüyerek gelin. Sükunet ve vakarınızı muhafaza edin. Ne kadarına kavuşursanız onu birlikte kılın. Neyi de kaçırmış olursanız onu tamamlayın."

Âyette geçen "Allahın zikri." ifadesinden maksat, Mücahid ve Cabir'e gö­re imanın okuduğu hutbedir.

Âyet-i kerimede geçen "Alış verişi bırakın." ifadesinden maksat, Abdul­lah b. Abbas'a göre Cuma günü caminin içindeki ezan okunduktan sonra artık alış verişin haram olmasıdır. Ata'ya göre ise o andan itibaren her işte çalışmak haramdır. Taberi

Bu cümle içinde, özellikle üç husus dikkate değerdir. Birincisi, Namaz için çağrı yapılmaktadır. İkincisi, Cuma gününe mahsusen bir namaz kılınmaktadır. Üçüncüsü, Cuma günü namaz için çağrı yapılmasıyla ilgili olarak, ilk kez emir veriliyormuş gibi bir ifade kullanılmamıştır. Bilakis, siyak ve sibaktan anlaşılmaktadır ki, namaza çağrı ve Cuma gününe mahsusen namaz daha önceden ifa edilegelmektedir.
Ancak yanlış olan, Müslümanlar Cuma günü namaza çağırıldıklarında gevşek davranmaları ve alışverişlerine devam etmeleriydi. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu ayeti, Müslümanların ezan okunurken Cuma namazının önemini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek namaza koşmaları için inzal etmiştir. Bu üç husus üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, Hz. Peygamber'in (s.a) emirlerinin, Kur'an'da belirtilmemiş olsa da Kur'an'da belirtilmiş gibi itaati gerektirdiği gerçeği ortaya çıkar. Ayette kastolunan namaza çağrı (ezan), günümüzde 5 vakit tüm dünyada camilerden yükselen ezandır. Ancak Kur'an'ın hiçbir yerinde, namaz için ezan okunması ya da başka türlü bir çağrı yapılması ile ilgili olarak, herhangi bir emir yer almamıştır. Bu Hz. Peygamber'in (s.a.) koyduğu bir kuraldır ve bu kural Kur'an-ı Kerim'de iki yerde teyid edilmiştir. Birincisi, söz konusu ayet, diğeri ise Maide Suresi'nin 58. ayetidir. Ayrıca tüm Müslümanların halen kılmakta olduğu Cuma gününe mahsusen kılınan namazın vakti ve şekli ile ilgili de, Kur'an'da bir bilgi mevcut değildir. Bu namaz da Hz. Peygamber'in (s.a.) bildirdiği gibi kılınmaktadır. Kur'an'ın bu ayeti ise, sadece onun önemini vurgulamaktadır. Bu gerçek, "Şer'î hükümler sadece Kur'an'da beyan edilmiştir" diyen kimsenin sadece sünnet'i değil aynı zamanda Kur'an'ı inkar etmiş olduğunun açık bir delilidir.
Daha ileri gitmeden önce, burada Cuma ile ilgili birtakım meseleleri açıklamakta yarar var.
Cuma, aslında İslâmî bir kavramdır. Çünkü Cahiliyye döneminde Araplar bu güne "Yevm'ul-Arube" diyorlardı. Müslümanlar aralarında, bir toplantı günü kararlaştırdıklarında bu günü seçmiş ve onu "Cuma günü" diye adlandırmışlardır. Tarihçiler ise, daha önceden Ka'b bin Luvî veya Kusay bin Kilab'ın bu güne mahsusen, "Cuma" ismini kullandıkları görüşündedirler. Çünkü o gün Kureyşliler bir araya geliyorlardı. (Feth'ul-Bari) Ancak buna rağmen Araplar, bu kadim ismi değiştirmeyip ona Arube günü demekte devam etmişlerdir. Fakat gerçek değişiklik, İslâm geldikten sonra vuku bulmuştur.
İslâm'dan önce haftanın bir gününün ibadete ayrılması adeti Kitap Ehli'nde vardı. Yahudiler bu günü "Sebt" (Cumartesi) günü olarak isimlendirmişlerdir. Çünkü Allah, İsrailoğulları'nı Firavun'a kölelikten o gün kurtarmıştır. Hıristiyanlar ise, Yahudilerden farklı olmak için, ibadet günü olarak kendilerine "Pazar"ı seçmişlerdir. Oysa bu günle ilgili olarak Hz. İsa'nın bir talimatı sözkonusu olmadığı gibi, İncil'de de bir kayıt mevcut değildir.
Ancak Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın çarmıhta can verdikten sonra kabirden, pazar günü göğe çıktığına inandıkları için, kendilerine pazar gününü ibadet günü olarak seçmişlerdir. M.S. 321'de Roma İmparatorluğu, bir yasa çıkartarak bu günü, resmi tatil ilan etmiştir. İşte İslâm, bu iki toplumdan da kendini ayırabilmek için Cuma gününü toplu ibadet günü olarak seçmiştir.
İbn Abbas ve Ebu Mes'ud el-Ensari'nin rivayetlerinden anlaşıldığına göre, Cuma'nın farz oluşu ile ilgili emir, hicretten önce Mekke'de gelmiştir. Fakat o dönemde Mekke'de bu emrin gereği üzerine amel etmek mümkün değildir. Çünkü biraraya gelmek suretiyle, topluca ibadet etmek imkan hariciydi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) daha önceden hicret ederek Medine'ye giden Müslümanlara Cuma'yı ikame etmeleri için emir göndermiştir. Böylece ilk Cuma'yı Muhacirlerin başkanı Mus'ab bin Umeyr, 12 Müslüman'a Medine'de kıldırmıştır. (Tabaranî, Darekutnî) Ka'b bin Malik ve İbn Sirîn'in rivayetlerine göre, Medine'de Ensardan Müslümanlar kendi başlarına, haftada birgün topluca ibadet etmeyi kararlaştırmışlardır. Dolayısıyla Yahudilerin Cumartesi, Hıristiyanların Pazar günü topluca ibadet etmelerine mukabil, onlar Cuma gününü seçmişlerdir. Ve ilk Cuma'yı Benî Biyade'nin bölgesinde Esâd bin Zürare 40 Müslümanla birlikte kılmıştır. (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, İbn Mace, İbn Hibban, Abd bin Humeyd, Abdurrezzak, Beyhakî) Bu rivayetten anlaşıldığına göre, Müslümanlarda, haftada bir gün topluca ibadet etme arzusu vardır ve bu arzu, Yahudi ve Hıristiyanlardan farklı olarak, İslâm'a mahsus bir alâmet şeklinde iktiza etmişti. Bu konuda herhangi bir emir olmamasına rağmen, İslâm'ın ruhuna uygun düşünüp davranmaları, Sahabe-i Kiram'ın İslâm'ı kavrayışlarının bir özelliğidir.
Hz. Peygamber'in (s.a) hicret ettikten sonra yaptığı ilk işlerden biri de, Cuma'nın ikame edilmesi olmuştur. Kendisi Mekke'den hicret etmek üzere ayrılıp, pazartesi günü Kuba Mescidi'ne ulaşmış ve 4 gün orada kaldıktan sonra 5. gün (Cuma günü) Medine'ye hareket etmiştir. Yolda, Beni Salim bin Avf'ın bölgesinde Cuma vakti olmuş ve kendileri ilk Cuma'yı orada eda etmişlerdir.
Bu namaz için, Hz. Peygamber (s.a) öğleden sonra bir vakti (yani öğle namazının vaktini) tayin etmiştir. Hicretten önce Musâb bin Umeyr'e gönderdiği yazılı emirde de şöyle demiştir: "Cuma günü, öğleden hemen sonra iki rekat namaz ile Allah'a yaklaşınız" (Darekutnî) Aynı emir, hicretten sonra, Hz. Peygamber (s.a) hem kavlen, hem fiilen bizzat kendisi beyan etmiştir. Hz. Enes, Hz. Seleme bin Ekva, Hz. Cabir bin Abdullah, Hz. Zübeyr bin Avvam, Hz. Sehiyl bin Sad, Hz. Abdullah bin Mes'ud, Hz. Ammar bin Yasir ve Hz. Bilal'den bu konuyla ilgili nakledilen hadis şöyledir:
"Rasulullah Cuma namazını zevalden sonra kıldırırdı." (Müsned-i Ahmed, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Neseî, Tirmizî)
Cuma namazının, öğle namazı yerine geçtiği, bu namazın sadece iki rekat olduğu ve namazdan önce hutbe irad edildiği Hz. Peygamber'in (s.a.) fiiliyle sabittir. Öğle namazı ile arasındaki fark budur. Nitekim Hz. Ömer bu konuda şöyle demiştir: "Rasulüllah'ın mübarek ağzından çıktığına göre, yolcu namazı iki rekattır, fecr (sabah) namazı iki rekattır ve Cuma namazı da iki rekattır. Bu sonuncusu kasır namazı gibi değildir, Cuma hutbesi nedeniyle kısaltılmıştır." (Ahkamu'l-Kur'an, el-Cassas)
Ayette, bahis konusu edilen ezan ile, hutbeden önce okunan ezan kastolunmaktadır, yoksa Cumadan çok önce halka haber vermek için okunan ezan değil. Saib bin Yezid'in rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) döneminde sadece bir ezan okunurdu. Müezzin bu ezanı, imam minberde oturduktan sonra okumaya başlardı. Bu Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in dönemlerinde de aynı şekilde devam etmiş ama Hz. Osman'ın zamanında nüfus arttığından dolayı, çok önceden bir ezan daha okutulmaya başlanmıştır. Bu ezan Medine çarşısında bulunan bir evden okutturuluyordu. (Buharî, Ebu Davud, Neseî, Tirmizî).
"Zikrullah" ile Cuma hutbesi kastedilmektedir. Çünkü ezandan sonra Hz. Peygamber (s.a) hutbe verir ve her zaman namazı hutbeden sonra kıldırırdı. Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Melekler, her Cuma, namaza gelen kimselerin isimlerini kaydederler ve imam minbere çıktığında defterlerini kapatıp, hutbeyi dinlemeye başlarlar." (Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei) Bu hadisten de anlaşıldığı gibi, "zikir" ile hutbe kastedilmektedir. Ayrıca Kur'an'ın ifadeleri de aynı yöne işaret etmektedir. Şöyle ki, önce "Allah'ın zikrine koşunuz" diye buyurulurken, daha sonra "Namaz kılındıktan sonra yeryüzüne dağılın" denilmektedir. Bu ifadelere göre Cumanın tertibi şu şekildedir. Önce zikr (hutbe), sonra namaz. Nitekim müfessirler "zikr"in hutbe yahut hutbe ve namaz olduğu konusunda görüşbirliği içindedirler.
Hutbe karşılığında "Zikrullah" ifadesi kullanılmıştır; zira hutbenin Allah'ı hatırlatan konuları kapsaması gerekir. Örneğin, Allah'a hamdü-sena, Rasûlüne salavat, Allah'ın emirleri, şeriatına uygun ameller, tebliğ yolunda telkinler, muttakilerin vasıfları tarifi ve medhi vs. Bu esaslara dayanarak Zemahşerî zalim hükümdarları övmenin, onların isimlerini anmanın, onlara dua etmenin "Zikrullah" ile bir ilgisi bulunmadığını, aksine bunun "Zikruşşeytan" olduğunu söylemiştir. (Keşşaf)
"Allah'ın zikrine koşunuz" emri ile elbette koşa koşa gelmek kastedilmiş değildir. Bu ifade "çabuk gelin, acele edin" anlamındadır. Nitekim Arapça'da "sa'y", sadece koşmak için değil, gayret göstermek çabalamak anlamında da kullanılır. "Sa'y" bu anlamıyla Kur'an'da da çok kullanılmıştır. Zaten müfessirler ayetteki kullanıma bu anlamı verme hususunda görüş birliği içerisindedirler. Yani ezanı işiten kimse, hemen mescide varabilmek için gayret göstermelidir. Hem ayrıca namaz kılmak için camiye koşarak gelmekten Müslümanlar men olunmuşlardır. Ebu Hureyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Cemaat namaza başladığında, namaza temkinli ve vakar içinde gelin, koşmayın. Namaza yetiştiğinizde hemen cemaate katılın ve sonra (namazı) tamamlayın"
(Kütübüs'Sitte) Ebu Katade el-Ensarî, şöyle anlatıyor: "Bir defasında Hz. Peygamber'in (s.a.) arkasında namaz kılıyorduk ve birden ayak sesleri duyduk. Namaz bitince Hz. Peygamber (s.a) gürültünün nedenini sordu. Onlar namaza yetişmek için koştuklarını söyleyince Hz. Peygamber, "Böyle yapmayın, namaza sukûnet içinde gelin ve cemaate katılın, sonra namazınızı tamamlayın" diye buyurdu. (Buharî, Müslim)
"Alışverişi bırakın"; bu ifade sadece alışverişi değil, tüm meşguliyetleri bırakarak namaz için hazırlanmayı da içine alır. Burada "el-bey'a" (alışveriş) kelimesinin zikredilme nedeni, Cuma günü ticaretin yoğun olması dolayısıyladır. Cuma günleri civardaki yerleşim bölgelerinden Medine'ye gelen insanlar, yanlarında satmak için mal getirirlerdi ve o gün herkes ihtiyaçlarını karşılayabilmek için alışveriş yapardı. Bu nedenle ayetteki yasaklama sadece alışveriş ile sınırlı olmayıp, tüm meşguliyetleri kapsamaktadır. Allah Teâlâ'nın ayette sadece alışverişi zikretmiş olması nedeniyle fakihler Cuma ezanından sonra her türlü alışverişin haram olduğu hususunda görüşbirliğine varmışlardır.
Bu verilen emir, Cuma namazının farz olduğuna kesin bir delildir. Yani "Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınızda, Allah'ın zikrine koşun" ifadesi tek başına Cuma namazının farziyetini ispatlamaya yeterlidir. Ayrıca helâl bir şeyin (alışverişin) Cuma namazı nedeniyle haram kılınması da Cuma namazının farziyetini ortaya koymaktadır. Bunun yanısıra Cuma namazının kılınması nedeniyle öğle namazı da sakıt olur. Yani Cuma namazı, öğle namazının yerini alır. Bu da Cuma namazının farz oluşuyla ilgili başka bir delildir. Çünkü bir farz, ancak yerine başka bir farzın ikame edilmesiyle sakıt olur. Nitekim bu husus, birçok hadis ile teyid edilmiştir.
Örneğin Hz. Peygamber (s.a) Cuma namazını şiddetle tavsiye etmiş ve bunun farz olduğunu söylemiştir. İbn Mes'ud'un rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a); "Gönlüm namazı kıldırması için yerime bir başkasını tayin edip, Cuma namazına gelmeyenlerin evlerini ateşe vermeyi arzu ediyor." demiştir. (Müsned-i Ahmed, Buharî) Ebu Hreyre ve İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre, kendileri Hz. Peygamber'i hutbede, "İnsanlar Cuma namazını terk etme adetini bıraksınlar. Aksi takdirde Allah onların kalplerini mühürleyecek ve onları gafillerden kılacaktır." derken işitmişlerdir. (Müsned-i Ahmed, Müslim, Neseî) Ebu'l-Caad Demirî, Cabir bin Abdullah ve Abdullah bin Ebî Evfa'nın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Şayet bir kimse gerçek ve caiz olmayan bir mazeret nedeniyle üç Cuma namazını terk ederse, Allah o kimsenin kalbini mühürler." Bu hadisin lafzı, bir başka rivayette şöyledir: "Allah onların kalplerini münafıkların kalplerine benzetir" (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud, Neseî, Tirmizî, İbn Mace, Darimî, Hakim, İbn Hibban, Bezzar, Taberani) Cabir bin Abdullah, Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Bugünden itibaren, kıyamete değin Cuma namazı sizlere farzdır. Cuma namazını basit bir amel sanıp ona önem vermeyen kimsenin halini Allah Teâlâ düzeltmez. İyi dinleyin! Tevbe edip, Allah'tan mağfiret dilemedikçe, o kimsenin namazı namaz, zekatı zekat, haccı hac, orucu oruç, iyiliği iyilik değildir. Allah ise affedicidir. (İbn Mace, Bezzar) Aynı anlamda başka bir rivayeti Taberanî, İbn Ömer'den nakletmiştir. Ayrıca Cuma namazının farz oluşu ile ilgili birçok hadis rivayet edilmiştir. Abdullah b. Amr b. el-As'ın rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) "Cuma ezanını duyan kimseye Cuma namazı farzdır" buyurmuştur. (Ebu Davud, Darekutnî) Cabir bin Abdullah ile Said bin Hudrî Hz. Peygamber'in (s.a.) hutbede şunları söylediğini rivayet ederler: "Şunu iyi bilin ki, Allah sizin üzerinize Cuma namazını farz kılmıştır." (Beyhakî) Ancak kadınlar, hastalar, çocuklar, körler ve yolcular bu farziyetin dışındadırlar. Hz. Hafsa'dan rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber "Cuma namazı her baliğ (yetişkin) üzerine vaciptir, buyurmuştur." (Neseî) Tarık bin Sihab'ın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Cuma namazını cemaatle kılmak, her Müslümana vaciptir. Ancak kadınlar, köleler, çocuk ve hastalar müstesna." (Ebu Davud, Hakim) Hz. Peygamber'in (s.a.) bu hadisinin lafızları, Cabir bin Abdullah'ın rivayetinde şu şekildedir: "Kim Allah'a ve Ahiret gününe iman ediyorsa Cuma namazı kendisine farzdır. Ancak kadınlar, yolcular, köle ve hastalar müstesna." (Darekutnî, Beyhakî) Kur'an'ın ve hadislerin bildirdikleri doğrultusunda bütün ümmet, Cuma namazının farziyeti hususunda icma etmiştir. Mevdudi

Bu âyetlerde Müslümanlara, varlıklarını sürdürmenin yolu gösterilmektedir: Mü’minler, kendilerine bir toplantı günü belirlemeli; “toplantı günü” salât için seslenildiği zaman, da hemen Allah'ın anılmasına koşmalı, alış-verişi bırakmalıdırlar. Bu, mü’minler için en yararlı şeydir.
Burada alış-veriş ile, “tüm işler” kastedilmiştir. Alış-verişin zikredilmesi, insanların alış-verişi en önemli iş saymalarındandır.
Salât, ilâhî dinlerin olmazsa olmazıdır. İlk peygamberden son Peygamber'e kadar bütün peygamberler salâtı tebliğ etmiştir. O nedenle salâtın asla ihmal edilmemesi gerekir:
Allah'ın, yükseltilmesine, içersinde Kendi isminin zikredilmesine izin verdiği evlerde, sabah-akşam [sürekli] Kendisini tesbih eden öyle er kişiler vardır ki, ticaret ve alış-veriş Allah'ı anmaktan, salâtı ikâme etmekten ve zekât vermekten onları alıkoymaz. Onlar, Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile karşılık versin ve kendilerine lütfundan artırsın diye kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. Ve Allah, dilediği kişileri hesapsız rızıklandırır. (Nûr/36-38)
Ey iman etmiş kimseler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa, artık işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir. (Münâfıkûn/9)
Buradaki salât, –daha evvel de açıkladığımız gibi– “namaz” değildir. Salât ile ilgili Ankebût sûresi'nin sonunda yaptığımız açıklamanın Cum‘a bölümünü aktarıyoruz:
EN HAYIRLI SALÂT[ES-SALÂTU'L-VUSTÂ]:CUM‘A

Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik koruyun] ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama, eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin [salâtlarınızı yine her zamanki gibi huşû ile ikâme edin]. (Bakara/238-239)
Bu âyette geçen الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ] ifadesi, Müslümanlar arasında çok tartışılmasına rağmen bugüne kadar net bir şekilde açıklığa kavuşturulamamıştır. Bu ifadenin, “orta namaz” olarak anlaşılmasında bir mutabakat olmasına karşılık, “orta namaz” ile hangi namazın kastedildiği hususunda 40 civarında rivâyet ve 19 farklı görüş ortaya çıkmıştır. الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ], kimine göre “sabah namazı”, kimine göre “öğle namazı”, kimine göre de “ikindi namazı”dır. Sonuç olarak, es-salâtu'l-vustâ hususunda, ne salât'ı “namaz” olarak değerlendiren klâsik anlayışla, ne de sorgulayıcı zihniyetin mantıkî yaklaşımlarıyla, herkesin kabul edebileceği bir sonuca ve gerçeğe ulaşılamamıştır.
Biz de, derin bir araştırma yapmadığımız bu konuda, mevcut görüşlerden en sağlamını doğru olarak kabul etmek durumunda kalmıştık. Ancak, Kur’ân ve dil yönünden yaptığımız çalışmalar, meseleyi daha iyi anlamamıza sebep oldu ve ulaştığımız sonucu burada paylaşıyoruz.
Şunu hemen belirtelim ki biz, Peygamberimizin ve ilk Müslümanların salâtu'l-vustâ'nın ne olduğunu gâyet iyi bildikleri kanaatindeyiz. Çünkü salâtu'l-vustâ hakkında Peygamberimiz ve sahabe döneminde ne Peygamberimize bir soru yöneltilmiş, ne de bir tartışma meydana gelmiştir.
Konunun tahliline başlarken, öncelikle âyetlerdeki ifadelerle ilgili olarak iki hususun göz önüne alınması gerekir:
1) Âyetteki الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ], muarref [belirtili] bir sıfat tamlamasıdır. Bir başka ifade ile sıfat ve mevsuf, lam-ı tarifli olup nekre [belgisiz] değildir. Yani, muarref bir ifade olan salâtu'l-vustâ, özel isim konumunda olup herkesin bildiği bir salâttır.
2) Âyetteki, Salâtları ve salâtu'l-vustâ'yı koruyun ifadesinde, iki mef‘ul [tümleç; belirtili nesne] bulunduğundan, salâtu'l-vustâ'nın, bildiğimiz salâtlardan başka bir salât olduğu anlaşılmaktadır. Bu yüzden, salâtu'l-vustâ'yı, günlük salâtlardan biri olarak kabul etmek bir hatadır.
SALÂTU'L-VUSTÂ NEDİR?
Bir konuyu doğru anlamak için gerekli olan ilk şartın, söz konusu konu ve ibarenin orijinal dilini iyi bilmek olduğunda kuşku yoktur. Dolayısıyla meseleyi çözmek için yapılacak ilk iş; الوسطى [el-vustâ] sözcüğünün Arap dilindeki doğru anlamını bulmaktır. Ancak, sözcüğün doğru anlamını bulmak da meseleyi çözmek için yetmemekte, ayrıca sözcüğün Kur’ân'da da bu anlamda kullandığını, yine Kur’ân ile teyit etmek gerekmektedir.
Öyleyse tahlile, الوسطى [el-vustâ] sözcüğünün türediği وسط [v-s-t] sözcüğünden başlamak gerekir. Arap dilinin tartışmasız en muteber iki kaynağı olan Lisânu'l-Arab ve Tâcu'l-Arûs bu konuda aşağıdaki açıklamaları vermiştir:
وسط [v-s-t]kök sözcüğü, vesat ve vest şekillerinde okunur. Vesat şeklinde okununca isim, vest şeklinde okununca zarf olarak kullanılır.
Bu sözcük, “bir şeyin iki ucu arasındaki kendine ait kısmı” anlamına gelir. (Biz bunu, bir şeyin kendi ortası olarak anlayabiliriz.) “İpi ortasından kavradım”, “Oku ortasından kırdım” şeklinde kullanılır.
Arap örfünde bir şeyin ortası, o şeyin en hayırlı, en yararlı bölümü demektir. At veya devesine binecek bedevî için at veya devesinin en hayırlı yeri, at ve devenin boyun ve kıçı olmayıp belinin ortasıdır. Yine, devesi için kuracağı ağıl için en hayırlı yer, otlağın ortasıdır. Gerdanlığın, inci veya elmas takılacak en hayırlı [güzel ve uygun] yeri gerdanlığın ortasıdır. Ayrıca her güzel ve yararlı davranış, kendi cinsinden olan davranışların ortada olanıdır. Meselâ, cömertlik, cimrilik ve savurganlığın ortasında bir davranıştır. Cesaret, korkaklık ve saldırganlık arasında bir davranıştır.
İşte bu nedenleوسط [vest]sözcüğü; “hayırlı, yararlı, üstün” anlamına genelleşmiştir. Araplar, O, kavminin evsatındadır dediklerinde, “O, kavminin hayırlı, yararlı, şerefli olanıdır” demek isterler. Veya, Şu vesît kişiye bir bakın dediklerinde, “Şu hayırlı, şerefli kişiye bir bakın” demek isterler.
Ve Rabbimizin, Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi vasat bir ümmet kıldık (Bakara/143) ifadesi,“ve işte böyle sizi hayırlı, yararlı ve şerefli bir ümmet kıldık” demektir.
Bakara/238'de yer alan, es-salâtu'l-vustâ ile ilgili 40 civarında rivâyet olup bunlar 19 farklı görüşü içermektedir.Bunlardan en kuvvetli görüş,salât-ı vustâ'nın “ikindi salâtı”, “sabah salâtı” ve “Cum‘a salâtı” olduğu görüşleridir.
Ebû'l-Hasen, “es-Salâtu'l-vustâ, ‘Cum‘a salâtı’dır. Salâtların en hayırlısı Cum‘a salâtıdır. Kim buna muhalefet ederse hata eder” demiştir.
Ayrca İbn Side, el-Muhkem kitabında yer aldığına göre, “Kim salât-ı vustâ Cum‘a'dan başka bir şey derse hata eder” demiştir.
Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre “orta” demek olan vesat sözcüğü, Araplar arasında; “hayırlı, yararlı” anlamında kullanılmaktadır. O hâlde, وسط [v-s-t] sözcüğünün ism-i tafdili ve müennes [dişil] kalıbı olan الوسطى [el-vustâ] ile müzekker [eril] kalıbı olan evsat sözcükleri de, “en hayırlı, en yararlı” anlamına gelmektedir; aynı, ekber ve kübrâ; hasen ve hüsnâ sözcüklerinde olduğu gibi.
الوسطى [el-vustâ] sözcüğünün türevleri, ikisi müzekker (Kalem/28 ve Mâide/89) olmak üzere Kur’ân'da 5 yerde geçmektedir:
Evsatları [en hayırlı, en şerefli olanları], “Ben size, ‘Tesbîh etmiyor musunuz!’ dememiş miydim?” dedi. (Kalem/28)
Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden] sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin evsatından [en hayırlısından, en iyisinden] on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah âyetlerini sizin için böyle açığa kor ki, belki şükredesiniz [karşılığını ödersiniz]. (Mâide/89)
Sonra bir topluluğun فوسطن [fevesatne/orta yerine: en değerli, en hayırlı yerine] kadar dalanlara… (Âdiyât/5)
Sözcük Kur’ân'da, Bakara/143 ve Bakara/238'de de geçmektedir.

Vusta sözcüğünün, “en değerli, en yararlı” demek olduğu, Kur’ân âyetleri ile de tesbit ve tescil edildiğine göre, artık Bakara/238'de geçen, الوسطى [el-vustâ] ile الصلوة [es-salât] sözcüğünün birleşmesinden meydana gelen الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l-vustâ] tamlamasını, “en yararlı, en hayırlı salât” olarak anlamak gerekir.
KUR’ÂN, “EN YARARLI,EN HAYIRLI SALÂT”I BİLDİRMİŞTİR
Kur’ân'da belirgin olarak zikredilmiş bir ifade anlaşılamayacak olsaydı, bu, Kur’ân için bir nâkısa –ki mübîn ve mufassal olan Kur’ân bundan münezzehtir– mü’minler için de bir eksiklik teşkil ederdi. Kanaatimize göre Peygamberimiz ve sahabe tarafından anlaşılan bu ifade, zaman içinde rivâyetlerle oluşan kaosta anlaşılamaz hâle gelmiştir. Kur’ân'dan anlaşıldığına göre, salâtu'l-vustâ [en hayırlı salât, toplantı günü salâtı], Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik koruyun] (Bakara/238) emriyle farz kılınmıştır. Daha sonra da Cum‘a sûresi'nde buna gönderme yapılmıştır:
Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz işte bu sizin için en hayırlıdır. (Cum‘a/9)
Bu âyetle, Bakara/238'de الصّلوة الوسطى [es-salâtu'l/vustâ] olarak zikredilen salât'ın, “Cum‘a salâtı/toplantı günü yapılan salât” olduğu belirginleşmiştir.
İşte, es-salâtu'l-vustâ ifadesinin Kur’ân'a göre anlamı budur.
Kur’ân'daki bu delilden sonra, artık salâtu'l-vustâ'nın hangi salât olduğuna dair başka delil ve rivâyet aramak beyhudedir!
CUM‘A [YEREL GÜNDEM TOPLANTISI,KONGRE, KONFERANS, MİTİNG]
Cum‘a sözcüğü, “toplanma” anlamındaki ج م ع [c-m-‘a] kökünden gelir. Dilbilimcilerden A‘meş الجمْعة [cum‘a], Âsım ve Hicazlı dil bilimciler الجُمُعة [cumu‘a] diye okurlar. Cum‘a diye okumak Ukayloğulları lehçesine göredir.
يوم الجمعة [YEVMU'L-CUM‘A]
Yevm [gün] ve cem‘ [toplanma] sözcüklerinden oluşan yevmu'l-cum‘a tamlaması, “toplanma günü, toplantı günü” demektir. Arapların haftanın günlerinden “el-Arube” dedikleri gün, sonradan يوم الجمعة [yevmu'l-cumu‘a/toplantı günü] olarak değiştirilmiştir.
“Arube” adını, “Cumu‘a”ya dönüştüren kişinin kimliği hakkında bir netlik yoktur. Bazıları bunu, Dâru'n-Nedve'de toplantı için Kureyş'in, bazıları da Rasûlullah'ın atalarından Ka‘b b. Lüey'in değiştirdiğini ileri sürmüşlerdir. Doğruya en yakın olanı ise bunun Medîne'de Müslümanlar tarafından değiştirildiğidir.
Klâsik kaynaklarda olay şöyle yer alır:
İbn Sîrîn şöyle dedi:
Medîneliler Peygamber (s.a) Medîne'ye gelmeden ve cum‘a (farzı) inmeden önce cum‘a için toplandılar. Bugüne cum‘a adını verenler de onlardır. Şöyle ki: Onlar dediler ki: “Yahûdilerin yedi günde bir biraraya gelip toplandıkları bir günleri vardır: Cum‘artesi günü; Hristiyanların da böyle bir günleri vardır: Pazar günü. Gelin biz de kendimiz için bir araya gelip toplanacağımız, Allah'ı anıp namaz kılacağımız ve birtakım hatırlatmalarda bulunacağımız bir gün kararlaştıralım”, ya da buna benzer sözler söylediler. Yine dediler ki: “Cum‘artesi Yahûdilerin, Pazar Hristiyanların günüdür; siz de bu günü Arube günü olarak tesbit edin. Bunun üzerine (Ebû Umâme künyeli) Es‘ad b. Zurâre'nin (r.a) etrafında toplandılar. O da o gün onlara 2 rekât namaz kıldırdı, onlara öğüt verdi. Biraraya gelip toplandıkları vakit, bu güne “cum‘a” adını verdiler. Es‘ad onlara bir koyun kesti, sayıca az oldukları için öğlen ve akşam onu yediler. İşte İslâm târihindeki ilk cum‘a budur.
Derim ki: İleride de geleceği üzere rivâyet edildiğine göre, o vakit 12 kişi idiler. Yine bu rivâyette belirtildiğine göre onları bir araya toplayıp onlara namaz kıldıran kişi Es‘ad b. Zurâre'dir. Abdu'r-Rahmân b. Ka‘b b. Mâlik'in babası Ka‘b'dan rivâyet ettiği hadiste de –geleceği üzere– böyledir.
el-Beyhakî de şöyle demektedir:
— Bize Mûsâ b. Ukbe'den, o İbn Şibâb ez-Zührî'den rivâyet ettiğine göre Mus‘ab b. Umeyr Rasûlullah (s.a) Medîne'ye gelmeden önce Medîne'de Müslümanları Cum‘a namazı için toplayan ilk kişidir.
el-Beyhakî dedi ki:
— Mus‘ab'ın Cum‘a namazı için Müslümanları Es‘ad b. Zurâre'nin yardımıyla toplamış olması ve bundan dolayı Ka‘b'ın bu işi ona [Mus‘ab'a] izafe etmiş olması da mümkündür.
Hicretten önce Medîne'deki Müslümanlara İslâm'ı öğretmek için gönderilmiş olan Mus‘ab ibn Umeyr'e mektup yazarak, “Yahûdilerin açıktan Zebur okudukları güne bak, siz de kadınlarınızı ve oğullarınızı toplayın da zeval vaktinden sonra Allah'a 2 rekât (namaz) ile takarrub edin.” Bu emir üzerine Mus‘ab, Medîne'de ilk Cum‘a kıldıran kişi olmuştur. Bu görevi Peygamber Medîne'ye gelinceye kadar sürdürmüştür.” Mus‘ab'ın (r.a) Cum‘a namazı kıldırdığı ilk cemaatin sayısı, 12 idi.
Peygamberimiz henüz hicret etmeden Yesribli (Medîne'nin o zamanki adı) Müslümanlar Es‘ad ibn Zurâre ile birlikte toplanıp, istişârede bulunurlardı. “Yahûdiler ve Hristiyanlar haftada bir gün toplanıyorlar, biz de haftada bir toplanalım” diye karar alıp toplanmaya başladılar. Ve toplantı gününün haftanın altıncı günü (bize göre beşinci gün) olmasına karar verdiler. Çünkü o gün Yesrib'de pazar kuruluyor; çevreden, yakın mesafelerden halk pazara geliyordu. Böylece toplantıya katılım daha çok olacaktı. İşte böylece “yevmu'l-arube”, “yevmu'l-cumu‘a/toplantı günü” oldu. Sonradan eski adı değil, yeni adı söylenir oldu.
Târihî belgelere göre Rasûlullah, ilk Cum‘a'yı, Ranuna denilen yerde Sâlim ibn Avf mescidi'nde icra etmiştir. Rasûlullah, Medîne'ye hicret ettiğinde ilk olarak Kuba'da Amr ibn Avfoğulları'na misafir oldu. Orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri kalıp, Kuba mescidi'nin temelini attı; sonra Cum‘a günü Medîne'ye gitmek için yola çıktı. Benû Sâlim yurduna gelince orada hutbe okuyup ilk defa Cum‘a günü salâtı icra etti. Bu, Rasûlullah'ın ilk Cum‘a salâtı uygulamasıdır.
يوم الجمعة [yevmu'l-Cum‘a] terkibini, “Cum‘a günü” şeklinde çevirmek, Arapça iki kelimenin birini Türkçeleştirip diğerini Arapça olarak bırakmaktır, ki bu, hem yanlıştır, hem de anlamın kapalı kalmasına sebep olur. Bu da, beraberinde birçok yanlış inanç ve ameli getirir. O nedenle yevmu'l-Cum‘a terkibine, “toplantı günü” anlamının verilmesi gerekir.
Toplantı günü'nün hangi gün, hangi saat olacağı ve bu toplantıda salâtın nasıl icra edileceği, katılma koşulları vs. gibi detay Kur’ân'da verilmemiştir. Kur’ân'da öncelikle toplantı günü uygulanacak salât'ın, salâtların en hayırlısı olduğu ve bu salâtın kesinlikle korunması gerektiği bildirilmiştir:
Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik koruyun]. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama, eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin. (Bakara/238-239)
Cum‘ayı farz kılan âyet, işte budur, Cum‘a/9 âyeti değildir.
Sonra da toplantı günü, salât için çağrılınca, “Allah'ın anılmasına hemen koşulması” istenmiştir:
Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. (Cum‘a/9)
Demek oluyor ki, toplantı günü, uygulanacak olan salâtta, “Allah'ın anılması” sağlanacaktır. Mü’minler, bunun en iyi şartlarda gerçekleşmesi, en iyi verimin alınabilmesi için gerekli önlemleri alacaklardır. Toplantı günü yapılan salât için fıkıhçılar, “vücûbunun şartları” ve “edasının şartları” adı altında birtakım koşullar belirlemişlerdir, ki .unların detayı, fıkıh kitaplarında bulunmaktadır.
Bu koşulların ileri sürülmesinin nedeni, Cum‘a'nın [toplantının; kongrenin, konferans veya mitingin] en sağlıklı, en verimli şekilde gerçekleşmesini sağlayabilmektir.
Fıkıh kitaplarında Cum‘a'nın vücûbunun şartları [zorunlu görev olmasının koşulları] şöyle sıralanır:
• Erkek olmak,
• Hür olmak,
• Şehirde oturmak,
• Sıhhatli olmak,
• Güvende olmak.
Ayrıca bu şartlar için de birtakım aklî nedenler, Rasûlullah, sahabe ve ilk dönem İslâm târihinden birtakım uygulamalar delil gösterilir.
Biz bu maddeler üzerinde kısaca açıklamalarda bulunacağız:
HÜRRİYET/ÖZGÜRLÜK
Bu şart, yerindedir. Zira salâtın icra edileceği musallalar ve mescitler [toplantı yerleri], Allah evidir. Orada kral-köle ayırımı yoktur; herkes özgür ve eşit statüde olup özgürce fikrini beyân eder, kimsenin düşüncesi kısıtlanamaz ve fikrinden dolayı kimse takibata uğratılmaz. Özgür olmayan, bağlı bulunduğu efendinin; kişi ya da kurumun görüşüne karşıt bir görüş ileri sürdüğünde bundan dolayı zarar görür. O nedenle, özgür olmayan ya efendisinin fikri paralelinde fikir beyân eder, ya da çekimser kalır. Bu yüzden hukuken, siyaseten ve fikren özgür olmayıp güdümlü olanların böyle ciddi toplantılarda yer almalarına gerek yoktur.
ŞEHİRDE İKÂMET
Toplantı, beldenin yerli nüfusu için, kadın-erkek ayırımı olmadan zorunlu bir görevdir. Misafir ve yolcular için ise zorunlu bir görev değildir. Çünkü dışarıdan geçici olarak gelenler o beldenin sorunlarını bilmezler, toplantıya katılanları tanımazlar. Onun için toplantıya katılmasalar da olur. Katılmaları durumunda ise, dinleyici sıfatıyla bulunup bilgilenirler.
Sağlıklı ve güven içinde olma; kör, topal ve hasta olmama şartlarını açıklamaya gerek yoktur. Bunlar, her işte önemsenen hususlardır. Bizim üzerinde duracağımız husus, “erkek olma” şartıdır.
Klâsik eserlerde bu konu ile ilgili şunlar yazılıdır:
• Allah'a ve âhiret gününe inananlara Cum‘a namazı farzdır. Ancak yolcu, köle, çocuk, kadın ve hastalar bundan müstesnâdır.
• Cum‘a namazı kadınlara farz değildir. Ancak namazı cemaatle kılarlarsa bu yeterli olup, öğle namazını kılmaları gerekmez.
Allah Teâlâ tüm emir ve yasaklarını milliyet, ırk ve cinsiyet ayırımı yapmadan genel ve mutlak olarak bildirmiştir. İslâm, fıtrat dini olup evrenseldir; her ırkı, her toplumu, her cinsi ve her ülkeyi kapsar. Kulluk ve görev yönünden kadını erkekten ayırmamıştır. Kadını asla ikinci sınıf insan, aklı ve dini noksan Müslüman saymamıştır. (Bu tarz kabuller, kendini bilmezler tarafından İslâm'a mal edilmiş, gâfiller tarafından da kabul görmüştür. Bu tip inanç ve kabuller büyük bir gaflettir.) Kur’ân'da kadının, toplantı günü uygulanan salâta katılmasının farz olmadığını bildiren bir âyet yoktur.
Sünen ve İslâm Târihi kitaplarında, Rasûlullah'ın, kadınların mescitlere gitmelerini ve eşlerinin bu duruma engel olmamalarını istediği, Emevîler dönemine kadar da kadınların Cum‘a/Toplantı'lara iştirak ettiği görülür. Ama, siyasî otorite sağlayabilmek için yazdırılmış bazı kitaplarda hadis olarak nakledilen bir rivâyet, bu hususta malzeme olarak kullanılmıştır: Bu hadiste güya Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Cum‘a salâtı, cemaat içinde bulunan her Müslüman üzerine Allah Teâlâ'nın bir hakkı olup farzdır. Ancak köleler, kadınlar, çocuklar ve hastalar bundan müstesnâdır.
Hadis bilginleri, bu hadisin râvîsi olan Târık b. Şihâb'ın Rasûlullah'ı gördüğü, ama o'ndan bir şey işitmediğini ifade ederler.
İşin aslı şu: O günkü siyasî otorite hakksız iktidarlarını sürdürebilmek için, toplumdaki direnci kırmayı düşünür; toplumun yarısını oluşturan kadınları, fitneye sebep olabilecekleri bahaneleriyle Cum‘a'dan/toplantı'dan uzaklaştırıp evlerine kapatırlar. O gün bu gün böyle devam edip gidiyor.
Yine fıkıh kitapları birtakım târihî olayları delil kabul ederek, toplantı günü salâtının edasının şartları olarak şunları belirlemişlerdir:
• Veliyyu'l-emr,
• İzn-i âm,
• Vakit,
• Cemaat,
• Hutbe.
Bunları kısaca açalım:
1) Veliyyu'l-emr: Resmî otoritenin başı, devlet başkanı ya da nâibi.
2) İzn-i âmm: Toplantının yapılacağı yerin herkese açık olması ve mülkî âmirin izin verdiği yerde (miting izni gibi) uygulanması.
Bu ikisi, bugünkü siyasî yapı gereği uygulama imkânı bulunmayan şartlardır. Esasan böyle şartlar İslâm'da zaten yoktur. Müslümanlar nerede olsa toplanır, (ilk Müslümanlar koyun ağılında toplanmışlardı) Cum‘a/toplantı başkanını [kongre divan başkanını] aralarından seçer; “Allah'ın anılması” işini icra eder, ardından da Allah'ın nimetlerini aramak üzere yeryüzüne dağılırlar. İslâm, Allah'ın koyduğu sınırlarda yaşanır; onun-bunun himmeti ve izni oranında değil. Bu iki şartı, resmî otorite ve mülkî idareye bağlayanlar, laik sistemde işin içinden çıkamamışlardır. İnançları gereği, “Bu şartlarda Cum‘a salâtı ikâme edilmez/Cum‘a namazı kılınmaz” diyemedikleri gibi, kıldıkları Cum‘a'nın kabul olmama endişesini de içlerinden atamamışlardır. Onun için iki rekât namaz ve hutbeden ibaret olan Cum‘a/toplantı namazını, 16 rekâta çıkarmışlardır. 16 rekâta nasıl niyet edileceği sorusuna ise bir türlü ikna edici bir cevap bulamamışlardır.
Bu şartlar, Müslümanları kontrol altında tutmaya çalışan sonraki siyasîlerce İslâm'a sokulmuştur. Böylece arı-duru olan İslâm; Arap, Acem, Selçuklu, Osmanlı Müslümanlık'ı olarak dejenere edilmiştir. Her Müslüman bu toplantının doğal üyesidir. Hiçbir Müslüman'a katılımda kısıtlama konamaz. Herhangi bir nedenle katılımı kısıtlanmış kişiye, katılmadığı için sorumluluk yoktur.
3) Vakit: Bugünkü uygulamada haftanın beşinci günü Yevmu'l-Cum‘a'dır [Toplantı Günü'dür].
Cum‘a gününü Allah tesbit etmemiştir. İlk Cum‘a'yı uygulayan Medîneli Müslümanlar, içerisinde bulundukları sosyal ve ekonomik şartları dikkate alarak haftanın 6. gününü (bize göre 5. günüdür; zira Araplar haftayı Pazar'dan başlatırlar) Yevmu'l-Cum‘a/Toplantı Günü olarak kararlaştırmışlar; o günden bu güne aynı uygulama devam edip gelmektedir. Herhangi bir bölgedeki Müslümanlar, içinde bulundukları şartlar gereği Yevmu'l-Cum‘a'yı/Toplantı Günü'nü haftanın başka bir gününde veya günün değişik saatlerinde uygulamayı uygun görürlerse, buna da saygı duymak gerekir.
Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği zaman, Allah'ın anılmasına hemen koşun, alış-verişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. (Cum‘a/9)
Bu âyette günün tümüne işaret edildiğine göre, günün herhangi bir vaktinde Cum‘a/Toplantı yapılabilir. Bunu da yine bölge Müslümanları, sosyal ve ekonomik koşullarına göre ayarlayabilirler. Bugüne kadarki gün ve saat uygulamaları bir teâmüldür. Allah tarafından tesbit edilip zorunlu tutulmamıştır.
Fıkıh kitapları bu vakti, Cum‘a/Toplantı günü'nün öğle vakti olarak belirleseler de, Rasûlullah'ın (s.a) öğleden evvel, öğlen sonrası uyguladığı sahih hadislerde bildirilmektedir. Ayrıca, âyette “yevmu'l-Cum‘a/toplantı günü” ifadesi yer aldığına göre, günün herhangi bir saatinin olabileceğine ilâhî bir ruhsat var demektir.
4) Cemaat: Bu şart; âlimler arasında tartışılmış; ellerindeki rivâyetlere göre kimi 3 kişi, kimi 7 kişi, kimi 40 kişi olması gerektiğini söylemiştir. Bunlardan, Cum‘a'nın 3 kişiyle de, 7 kişiyle de, 40 kişiyle de uygulandığını anlıyoruz. Ama işin özü, Arapça'daki çoğul ifade eden sayıdır, ki o da 3'tür. Âyette, çoğul olarak Allah'ın zikrine koşun buyurulduğuna, çoğulun en azı da 3 olduğuna göre, toplantı için 3 Müslümanın bulunması yeterlidir; bunların kadın ya da erkek olması, veya kadın-erkek karışık olması durumu değiştirmez.
Burada Müslümanların, yukarıda açıkladığımız salâta katılış şartlarını dikkate almaları; cünüp ve sarhoş olmamaları, ayrıca su (su bulamayanların ise temiz toprak) ile temizlenmeleri, kirli, pis kokulu olarak toplantıya gelmemeleri, zînetlerini takınarak gelmeleri gerekir.
Târih ve Sünen kitaplarından öğrendiğimize göre Cum‘a için Rasûlullah boy abdesti alıyor, beyaz ve temiz elbisesini giyiyor, güzel kokular sürünüyor ve bunları herkese de tavsiye ediyordu.
5) Mısr/Yerleşim birimi: Her yerleşim biriminde tek bir yerde Cum‘a/Toplantı icra edilir. Bu günkü gibi her 100 metrede bir Cum‘a/Toplantı yapmak yanlıştır. Bir beldenin her câmisinde ayrı ayrı Cum‘a/Toplantı yapmak, Cum‘a'nın/Toplantı'nın amacına aykırıdır. Böyle uygulamalardan maksat hâsıl olmaz. Onun içindir ki, “Bir beldede birden fazla Cum‘a/Toplantı icra edilecek olursa, ilk Cum‘a'ya başlayan cemaatin Cum‘a'sı olur; diğerlerininki olmaz” denilmiştir. İmam A‘zam Ebû Hanîfe, bir beldede değişik yerlerde birden fazla cemaat olunup Cum‘a icra edilmez dediği hâlde, Hanefî mezhebi'nden olduklarını iddia edenlerin, diğer mezhep mensuplarından daha fazla bu hatayı yapmaları dikkat çekicidir.
6) Hutbe:
Hutbe, Cum‘a/9'da geçen, “zikrullâh/Allah'ın anılması”dır.
Bu şart, mezhepler ve mezhep içi imamlar arasında değişik şekillerde yorumlanmıştır. Bunların en güzeli, İmam A‘zam Ebû Hanîfe'ye aittir. O, “Hutbe zikrullâhtır/Allah'ı anmaktır” demiştir ki, âyetin açık beyânı da bunu doğrulamaktadır. Ama Ebû Hanîfe'nin bu sözünü, “İmam minbere çıkıp ‘Allah’ derse hutbe tamam olur” diye anlamışlar.
Hutbe belirli bir gündemle icra edilir. Hutbeyi okuyan, bir nevi kongredeki divan başkanı görevini yürütür. Herkesin söz hakkı vardır; hem de sansürsüz. Orada görüşülen her konu Zikrullâh'a yönelik ve “Hakksızlık karşısında susan, dilsiz şeytândır” anlayışı çerçevesinde olduğundan, hiçbir Müslüman görüş ve eleştirisinden ötürü takibata alınamaz, ayıplanamaz. Tam bir dokunulmazlık hakkına sahiptir.
“Mescitte dünya kelâmı

 konuşulmaz”, “Hutbe esnasında konuşulmaz” vb. sözler, İlmihallerde yer alsa da, bunlar, eleştiriye tahammülü olmayan güçler tarafından piyasaya sürdürülmüş şeylerdir. Böylece, toplantı mahallinde konuşmak yasaklanmış, katılımcıların diline kilit vurulmuştur. Buhârî'de yer aldığına göre, katılımcılardan birinin arkadaşına “sus” demesi bile suç sayılmıştır.
İslâm'ın aslı ile alâkası olmayan bu gibi şeyler; aktif, cevval ve uyanık olmaları lazım gelen Müslümanları koyun sürüsü hâline getirmek için birileri tarafından icat edilmiş, bunda da muvaffak olmuşlardır: Mescitlerde bugün bilinçli cemaat yoktur; imamın söyledikleri yalan-yanlış da olsa ses çıkarılmaz. Halife Ömer, hutbe okurken, “Susun ve beni dinleyin” dediğinde, “Üzerindeki elbiseyi nerden bulduğunu, nasıl ona sahip olduğunu bize açıklayıp bizi ikna etmeden sana itaat etmeyiz” diyen erkek cemaat da, “Allah'ın sınır koymadığı mehirde sen nasıl kısıtlamaya gidebilirsin ?” diye itiraz eden kadın cemaat da târih oldu.
Yukarıda, toplantının amacının, zikrullâh olduğunu ifade etmiştik. Zikrullâh hakkında A‘râf sûresi'nin sonundaki özel yazımıza bakılabilir. Kısacası zikrullâh/Allah'ın anılması, bir tesbih alıp dil ile “Allah, Allah, Allah…” demek değil, “Allah'ın üzerimizdeki hakklarını, bize sunduğu nimetleri düşünmek, kul olarak O'na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizin muhâsebesini yapmak ve verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek; daima bu bilinç içerisinde olmak”tır.
Böyle bir uygulama ile hiç şüphesiz Müslümanların bir nevi haftalık bakımları yapılıyor; inanç ve amelleri revize ediliyor; ileriki hafta için işleri programlanıyor; aralarındaki ihtilaflar, yaşamlarındaki aksaklıklar, yapılması lazım gelen işler, dertler, tasalar, eleştiriler, orada hiç kimseye alet olmadan her Müslümanın katılımı ile özgürce ve tam bir dokunulmazlıkla istişâre edilip karara bağlanıyor. Ayrıca bu toplantı vesilesi ile Müslümanlar tanışıp konuşuyorlar, dostluk tazeliyor; bilgileri, bilinçleri artıyor; kenetleniyor; güç birliği yapıyor ve bunu da dosta-düşmana gösteriyorlar. Sürü gibi câmiye doluşarak uyuklayıp uyuklayıp dağılmıyorlar. –İşte onun içindir ki Toplantı Günü Salâtı, es-Salâtu'l-Vustâ'dır [en hayırlı salâttır].– Sonra da, bu dinamizmle, Allah'ın nimetlerini aramak için yeryüzüne yayılıyorlar. Ne kadar güzel ve anlamlı.
Sahîh sünnete ve târihî belgelere bakılırsa Peygamberimizin mescidi, her türlü kamu hizmeti ve sosyal aktivite için kullandığı görülür. Bugün de mescitler/câmiler kongre, konferans, sergi solonu, kütüphane, eğitim-öğretim gibi tüm sosyal ve kültürel aktivitelere açık olmalıdır. Mescitler/câmiler uyuma ve uyutma mekânları, mahalleri ve merkezleri olmaktan çıkarılmalı, İslâm'daki özgün kimliğine kavuşturulmalıdır. Yani, mescitler/câmiler salât mahalli; bilgilenme, bilinçlenme ve aydınlanma yerleri olmalıdır.
İşte İslâm'ın Cum‘ası, Müslümanların yerel gündem toplantısı böyle olmalı! H.Yılmaz

Müslümanlar haftanın Cuma gününü “Müslümanların bayramı” olduğuna, tatil olması gerektiğine inanırlar. Bu Kuran ayeti tam tersini söylüyor. “Toplantı bittikten sonra hemen çalışmaya devam edin” diyor. M.Sağ

Bu ifade, Cuma namazından sonra yayılıp, rızık aramanın şart olduğu anlamına gelmez. Bu emir izin anlamındadır; zira Cuma ezanının duyulmasıyla birlikte, tüm meşguliyetlerini bırakıp, namaza gelen kimselere, namaz bittikten sonra dağılıp tekrar işleriyle meşgul olmaları için izin verilmektedir. Tıpkı ihramlıyken avlanmanın haram olup daha sonra "ihramdan çıktıktan sonra avlanın" (Maide: 2) emri mucibince avın serbest bırakılması gibi. Bu ayetteki emirde, avlanmak şart koşulmamıştır. Sadece avlanma yasağı kaldırılmıştır. Yani "isterseniz avlanabilirsiniz" denmek istenmiştir. Yine Nisa Suresi'nde, birden fazla kadınla evlenilebileceği belirtilmektedir. Bu ayette de emir kipi kullanılmış olmasına rağmen hiçbir kimse bu ayetten, birden fazla kadınla evlenilmesinin şart koşulduğu anlamını çıkarmamıştır. Tüm bunlardan emir kipinin her zaman vucubiyet ifade etmediği prensibi ortaya çıkar. Emir kipi bazen izin ve tavsiye anlamında kullanılmıştır. Nerede emir, nerede izin ve tavsiye anlamında kullanıldığı ise ayetin siyak ve sibakından, ayrıca başka karinelerden anlaşılır. Sözgelimi mezkur cümleden sonra, "Allah'ı çok anın" denilirken emir kipi kullanılmıştır. Fakat burada Allah'ın sevdiği bir amelin tavsiye edildiği, vucubiyetin ise kastedilmediği anlaşılmaktadır.
Bu noktada Yahudilerin Cumartesi, Hıristiyanların Pazar gününü tatil ilan etmelerinde olduğu gibi, Kur'an'ın Müslümanlara Cuma gününü tatil olarak ilan etmesi dikkat çekicidir. Fakat buna rağmen kimse, Cumartesi ve Pazar günlerinin, Yahudi ve Hıristiyanların dini sembolleri olduğu gibi, Cuma gününün de Müslümanların dini bir sembolü olduğu gerçeğini reddedemez.
Haftanın bir gününün genel tatil ilan edilmesi durumunda -ki bu, çağın getirdiği bir ihtiyaçtır- nasıl Yahudiler Cumartesini, Hıristiyanlar pazarı seçmişlerse, Müslümanlar da Cuma gününü seçmelidirler. Nitekim Hıristiyanlar başka ülkelerde bile, Pazar gününün tatil olmasını sağlamışlardır. Oysa bu ülkelerde "Hıristiyan nüfus" yok denecek kadar azdır. Yine Yahudilerin de, İsrail devletini kurar-kurmaz ilk olarak yaptıkları iş pazar gününü tatil olmaktan çıkarıp, yerine Cumartesiyi tatil günü ilan etmek olmuştur. Hindistan kıtası bölünmeden önce, İngilizler Müslümanların yönettiği birkaç küçük devlet dışında, tüm Hindistan'da pazar gününü tatil olarak ilan etmişlerdir. Öyleki Müslümanların yönettiği küçük devletlerle diğer bölgeler arasındaki fark buydu. Bu bakımdan, Müslümanlar siyasi bir şuura sahip değilseler eğer, iktidarı ellerine geçirseler bile, tıpkı bugün Pakistan'da olduğu gibi pazar gününü tatil günü olmaktan çıkaramazlar. (Üstad Mevdudi'nin bu satırları yazdığı dönemde Pakistan'da pazar günleri tatildi. Ancak şimdi Pakistan'da sadece Cuma günleri tatildir. -çev-) Bunun daha ötesinde bazı Müslüman ülkelerde Cuma günü tatil olmaktan çıkarılıp yerine pazar günü ikame edilmiştir.
Yani "Dünya meşguliyetleri içinde bile, Allah'ı unutmayın, herhalükârda O'nu anın" (İzah için bkz. Ahzab an: 63)
 Kur'an'ın birçok yerinde, bir konuda emir ya da tavsiye verilmiş ise, hemen ardından "Felah bulasınız diye", "Rahmet bulasınız diye" şeklinde ifadeler kullanılmıştır. Bu tür ifadeler -hâşâ- Allah'ın şüphesi bulunduğu anlamına gelmez. Çünkü bu emir, tıpkı bir sultanın, emri altındaki birine "Bu işi yaptığın takdirde terfi edebilirsin" demesi gibi yüksek bir yerden gelmiştir. Bir amirin, küçük bir memura böyle dediğinde, o memurun ne derece mutlu olacağını bir düşünün!...
Kur'an'ın Cuma Namazı ile ilgili açıklamaları burada son bulmuştur. Biz bu noktada, Kur'an, hadis, sahabe kavilleri ve İslâm kaynaklarına dayanılarak Cuma hakkında dört mezhep tarafından ortaya konmuş kuralları özetlemeyi uygun bulduk.
Hanefilere göre, Cuma ve Öğle Namazlarının vakti aynıdır. Öğle namazının vaktinden önce ya da sonra Cuma namazı kılınmaz. Alışveriş yasağı imamın minbere çıktığı ikinci ezandan değil, birinci ezandan başlar. Çünkü Kur'an'ın ilgili ayetinin lafızları bu konuda sarihtir. Dolayısıyla zevalden sonra Cumanın vakti girer, ezan okunur ve alışveriş yasağı başlar. Bu zaman diliminde bir kimse, alışveriş yapmış olursa şayet, yapmış olduğu alışveriş geçersiz sayılmaz ama günah kabul edilir.
Cuma namazı her yerleşim bölgesinde değil, sadece merkez olan yerleşim bölgesinde kılınır. Bu bölgede idare merkezi bulunması gerektiği gibi, çarşı da olmalıdır. Yerleşim bölgesinin nüfusu şehrin en büyük camisinin kapasitesini aşmalıdır. Yerleşim bölgesinin dışında ikamet edenler, ezanın duyulabileceği bir uzaklıkta yahut merkeze azamî 6 mil mesafede bulunuyorlarsa Cumaya katılmak zorundadırlar. Namazın camide kılınması şart değildir, merkezin dışında açık bir alanda da kılınabilir.
Ancak burası şehrin sınırları dahilinde olmalıdır. Ayrıca Cuma namazı, herkesin serbestçe girip çıkabileceği bir mekanda kılınmalıdır. Kapalı bir yerde kılınıyor ve -cemaat ne kadar fazla olursa olsun-herkes buraya giremiyorsa (yasaksa) eğer, orada Cuma namazı kılınamaz. Cuma namazının kılınabilmesi için, Ebu Hanife'ye göre imamın dışında 2 kişi daha olmalıdır. İmam Muhammed ve Ebu Yusuf'a göreyse, imam dahil 2 kişi yeterlidir. Bu imamlara göre Cuma namazı farzdır. Ancak bazı özel nedenlerle Cuma farziyetinin sakıt olabilmesi için, şu şartlar gereklidir: Seferi olmak, yürüyemiyecek durumda hasta olmak, iki bacağın olmaması, âmâ olmak (Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'e göre âmâ'nın yardımcısı olmaması gerekir), can, mal ve şerefin kaybedilmesi tehlikesi (kaybedilme tehlikesi olan mal miktarı çok olmalıdır), yağmur ve çamurun fazlalığı, esir olmak. Esir ve mağdurlar için Cuma günü öğle namazını cemaat ile kılmak mekruhtur. Yine Cumayı kaçıran bir kimsenin de, öğle namazını cemaatle kılması mekruhtur. Cuma'nın sıhhati için, hutbenin verilmesi gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) hutbe vermeksizin hiçbir zaman Cuma namazı kıldırmamıştır. Hutbe namazdan önce verilmelidir. Hutbe iki kezdir. İmamın minbere çıkmasıyla birlikte cemaatin imam inene kadar konuşması yasaktır. Namaz kılınan yere imamın sesi ulaşsa da ulaşmasa da bu müddet zarfında namaz kılınmamalıdır. Ayrıca imamın sesinin ulaştığı yerde konuşulmaz. (Hidaye, Fethul-Kadir, Ahkamu'l-Kur'an, el-Cassas, Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı, Umdetu'l-Karî)
Şafiîlere göre, Cuma ve öğle namazlarının vakti aynıdır. Alışveriş yasağı ve namaza gelmenin vucubiyeti ikinci ezandan sonra, yani imam minbere çıktıktan sonra başlar. Ancak bu müddet içerisinde alışveriş yapılmışsa geçerlidir. 40 kişinin Cuma namazı ile mükellef bulunduğu her yerleşim bölgesinde Cuma namazı kılınabilir. Bu yerleşim bölgesinin dışında bulunan kimseler, ezanı duyabiliyorlarsa eğer, cemaate katılmalıdırlar. Cuma namazı yerleşim bölgesinin sınırları dahilinde kılınmalıdır, fakat camiinin içinde kılınması gerekli değildir. Çadırlar içinde yaşayan bir topluluğa Cuma namazı vacip değildir.
Cuma namazının sıhhati için, imamla birlikte Cuma namazı ile mükellef en az 40 kişi bulunmalıdır. Şu mazeretler Cuma namazının farziyetini sakıt kılar: Seferi olmak, (bir kimse bir yerde 4 günden az kalacaksa eğer seferi kabul edilir. Ancak sefer caiz bir iş nedeniyle olmalıdır), bineğe binip Cumaya gelemeyecek derecede hasta ve yaşlı olmak, yardımcısı bulunmayan âmâ, can, mal ve şerefin kaybedilme tehlikesi, arandığı hususta suçlu olmamak kaydıyla hapis edilme korkusu. Namazdan önce iki hutbe verilmelidir. Hutbe esnasında sessizce oturmak sünnettir. Birşey konuşmak ise haram değildir. Hutbeyi işitebilecek derecede imama yakın oturan bir kimsenin konuşması mekruhtur. Fakat selam alabilir. Hz. Peygamber'in (s.a) adı işitildiğinde yüksek sesle salavat getirmelidir. (Muğniu'l-Muhtac, Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı)
Malikîlere göre, Cuma namazı zevalden başlar, gruptan önceye kadar kılınabilir. Ancak hutbe ve namazın gruptan önce bitirilmesi şartıyla. Alış-veriş yasağı ve namaza gelmenin vucubiyeti, ikinci ezandan sonra başlar. Bu ezandan sonra alışveriş yapılmışsa eğer, bu alışveriş geçersizdir. Cuma namazı, ancak halkın müstakil evlerde oturduğu ve yaz-kış bir yere gitmediği (yani göçebe olmadığı) bir yerleşim bölgesinde kılınabilir. Halk ihtiyaçlarını bu yerleşim bölgesi içinde karşılamalı ve kendilerini savunabilecek bir nüfusa sahip olmalıdır. Nüfus ne kadar fazla olursa olsun ve bölge de ne kadar uzun bir süre kalınırsa kalınsın, geçici bir karargâhta Cuma namazı kılınamaz. Cuma namazı kılınan yere 3 mil mesafede olan herkes, Cumaya gelmelidir. Namaz yerleşim bölgesine yakın bir camide kılınmalı ve bu cami o merkezde yaşayan insanların oturdukları evlerden daha kötü olmamalıdır. Bazı Malikî fakihleri, caminin çatısının olmasını ve orada muntazaman 5 vakit namazın kılınmasını şart koşmuşlardır. Ancak tercih edilen görüşe göre, caminin çatısı olması şart değildir. Ayrıca sadece Cuma namazının kılınması için yapılmış bir bina da yeterlidir. Muntazam 5 vakit namazın kılınması gerekmez. Cuma namazının sıhhati için, imamın dışında Cuma namazı ile mükellef 12 kişinin olması gerekir. Şu mazeretler Cuma namazının farziyetini sakıt kılar: Seferi olmak (4 günden az kalmaya niyetli olmak şartıyla), camiye gelemeyecek derecede hasta olmak, anne, baba, hanım çocuk vs.'nin hasta olması halinde, onlara bakması için birinin bulunmayıp, bizzat onların bakımıyla mükellef olmak, yakın akrabalarından birinin ölecek derecede hasta olması, büyük bir mali zarar tehlikesi içinde olmak, can ve şerefi kaybetme korkusu taşımak, hapse girme korkusuyla saklanma durumunda olmak (aranan kişinin suçsuz olması kaydıyla), yağmurun, çamurun, sıcak ve soğuğun çok olması.
Namazdan önce iki hutbe verilmelidir. Şayet hutbe namaz kılındıktan sonra verilmiş ise, namazın iadesi gerekir. Hutbeler caminin içinde verilmelidir. Hutbe vermek için imam minbere çıktıktan sonra nafile namaz kılmak, hutbe başladıktan sonra da -imamın sesi duyulsa da duyulmasa da- konuşmak haramdır. Ancak imam hutbe verirken boş şeyler konuşur, sövülmeyi haketmemiş birine sövmeye, övülmeyi haketmemiş birini de övmeye başlar ve yahut hutbenin konusu olmayan şeyler söylerse, cemaatin imamı protesto etme hakkı vardır. Ayrıca -can korkusu müstesna- imamın, zamanın hükümdarına dua etmesi mekruhtur. Hutbeyi veren (hatip) aynı zamanda namazı da kıldırmalıdır. Hatibin dışında bir başkası namazı kıldırırsa (imam olursa), namaz bozulur. (Haşiyetu'd-Dusûki ala Şerhi'l-Kebir, Ahkamu'l-Kur'an, İbnu'l-Arabi, Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı).
Hanbelilere göre, Cuma namazının vakti, sabah güneş bir mızrak yükseldikten sonra başlar, ikindi vakti girmeden önceye kadar sürer. Cuma namazı zevalden önce caiz, zevalden sonra efdaldir. Alışveriş yasağı ve namaza gelmenin vucubiyeti, ikinci ezandan sonra başlar. Bundan sonra alışveriş yapılamaz. Cuma namazı, Cuma ile mükellef 40 kişinin bulunduğu ve bu kimselerin çadırlarda değil, yaz-kış sürekli ikamet ettikleri evlerinin olduğu bir yerde kılınmalıdır. Şayet bölgede merkezi bir yer varsa, evlerin, mahallelerin birbirlerine uzak veya yakın olması önemli değildir. Böyle bir yerleşim bölgesine 3 mil mesafede bulunanlara, Cuma namazına gelmek farzdır. Cemaat imam dahil en az 40 kişi olmalıdır. Namazın bir camide kılınması şart değildir. Namaz açık bir alanda da kılınabilir. Cuma namazının farziyetini şu mazeretler sakıt kılar: Seferi olmak, Cuma namazının kılındığı yerde 4 gün veya daha az kalmaya niyetli olmak, bineğe binemeyecek derecede hasta olmak, kendi başına camiye gelebilme gücünde olmayan âmâ. (Başkasının yardımı ile gelebilen kimseye vacip değildir.) Şiddetli soğuk ve sıcak, namazın kılındığı camiye ulaşmaya mani olacak derecede yağmurun ve çamurun olması, zalimin zulmünden kaçan kimse, can, mal ve şerefi kaybetmek tehlikesi (mal, yüksek değerde olmalıdır). Namazdan önce iki hutbe verilmelidir. Hutbe esnasında, hatibin sesini duyacak kadar minbere yakın kimsenin konuşması haramdır. Ancak hatibin sesini duyamayacak kadar uzakta oturan kimse konuşabilir. Hutbeyi veren imam, adil olsa da, olmasa da, hutbe sessizlikle dinlenmelidir. Cuma günü ile bayram aynı güne rastgeliyorsa, bayram namazı kılındıktan sonra Cuma namazı sakıt olur. Bu mesele hakkında Hanbeliler'in görüşü, diğer üç mezhepten farklıdır. (Gayetu'l-Münteha, Dört Mezhebin Fıkıh Kitabı)
Cuma namazı, üzerine farz olmayan bir kimsenin, Cuma namazına iştiraki halinde namazının sahih olduğu ve öğle namazını kılmasına gerek kalmadığı hususunda tüm fakihler görüş birliği içindedir. Mevdudi

Lafzen, “onlar”.  - Lafzen, “ticaret” veya “alışveriş”.  - Zımnen, “seni ey Peygamber” -burada, Hz. Peygamber'in kıldırdığı Cuma namazının ortasında, uzun zamandır beklenen ticaret kervanının Suriye'den geldiğinin işitilmesi üzerine topluluğun çoğunun camiden dışarı fırlaması olayı îma edilmektedir. Ancak daha geniş anlamıyla yukarıdaki ayet, gerçek müminlerin bile her zaman uzak kalamadıkları beşerî zaafları kasdetmektedir: yani, geçici, dünyevî menfaatler uğruna dinî vecîbelerin ihmal edilmesi eğilimi. M.Esed

Bu Kuran ayetleri üzerine düşünmek : 1- Kuran ayetinde geçen “cumua” kelimesi bildiğimiz haftanın yedi gününden biri olan cumua günü “ değildir. “toplantı günü” demektir.”Yevmil cumuati” “toplantı günü” demektir. Bu Kuran ayetlerinin çevirisi yapılırken çok ince bir anlam saptırması ile karşı karşıyayız  2- Eğer Kuran ayetindeki “yevmil cumua” kelimesi bugün anladığımzı ve algıladığımız “haftanın Cuma” gnü ya da “Cuma namazı” olarak düşünürsek, o zaman, sahabe/peygamberin yanındaki inananlar, ticaret kervanını ya da bir eğlenceyi duyunca, nasıl olur da namazı, hutbeyi, peygamberi bırakıp giderler? Kaldı ki bu Kuran ayetleri Mekkenin fethi hazırlıklarının arefesinde gelmiştir. Yani iniş sırasına göre bu ayetler vahyin, islamın son zamanlarına doğru inmiştir. Aşağı yukarı, islamın başlamasından 20-21 sene sonra gelmiştir. Buna rağmen inananlar namazı, Peygamberi nasıl olur da bırakıp giderler?  3- Bu Kuran ayetlerinin geldiği zaman dikkate alındığında, Peygamberin Mekkeden hicret edip” Medineye gelirken, “Kubada ilk Cuma namazı kıldırdığı” ile ilgili rivayetler bu tarihsel gerçek ve iniş sırası ile çelişiyor. 4- Bu Kuran ayetlerinde geçen “cumua” ve “salat” kelimelerinin, bugün kıldığımız ve uyguladığımz “cumua namazı” ibadeti şeklinde olmayıp, Peygamberimizin, Allahtan aldığı vahyi toplu olarak sahabeye/inananlara anlatma, öğretme toplantıları olduğu anlaşılıyor. Yani eğitim ve öğretim toplantıları. Zaten surenin ikinci ayeti “…elçi, Allahın ayetlerini onlara okur, öğretir…” buyurarak bu gerçeği vurguluyor. Allah, vahyi öğrenmeye, yani derse, yani toplantıya bütün inananların gelmesini mecbur tutuyor. Ama, derse/toplantıya gelen sahabelerden/inananlardan birçoğu bu toplantının önemini gereği gibi idrak edemeyenler, ticaret kervanının geldiğini duyunca hemen toplantıyı, dersi yani Peygamberi bırakıp gidiyorlar. Allah’ da onları “öğrenecekleri bilgiler ticaret kervanından daha iyidir” diye uyarıyor.Kuran ayetleri üzerinde çok derin düşünüp, bilimsel araştırıp Kuranın murad ettiği anlamları ortaya koymak gerekir. Yoksa, “Atalarımız böyle uygulamış, bindötyüzyıldan beri uygulama böyledir” gibi, Kurana aykırı sözler, bizleri Allah indinde sorumluluktan kurtarmaz. En doğrusunu Allah bilir. M.Sağ

Bu, Cuma namazının hükümlerinin beyan olunduğu yukarıdaki ayetlerin inmesine sebep teşkil etmektedir. Bu olay, hadis eserlerinde Cabir bin Abdullah, İbn Abbas, Ebu Hüreyre, Ebu Malik, Hasan Basrî, İbn Zeyd, Katade ve Mutakil bin Hayyan'dan şöyle nakledilmiştir:
"Bir Cuma namazı vaktinde, Şam'dan Medine'ye bir ticaret kafilesi gelir ve kafile mensupları, geldiklerinde şehirlilerin haberi olsun diye def ve davul çalmaya başlarlar. Tam bu esnada Hz. Peygamber (s.a) hutbe irad etmektedir. Davulun sesini duyan cemaat sabırsızlanır ve 12 kişi dışında hepsi, kafilenin bulunduğu yere koşarlar."
Bu hadise ile ilgili en muteber rivayet Cabir bin Abdullah'tan rivayet olunandır. Bu rivayeti, İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Avane, Abd bin Humeyd, Ebu Yala vb. muhaddisler çeşitli senetlerle nakletmişlerdir. Bu rivayetlerin bazılarında hadisenin, namaz kılındığı bir sırada, bazılarında ise Hz. Peygamber (s.a) hutbe irad ederken vuku bulduğu şeklinde bir çelişki sözkonusudur. Ancak Cabir bin Abdullah'ın rivayeti diğer sahabe ve tabiin'in rivayetleri ile bir arada ele alınırsa, bu hadisenin hutbe esnasında vuku bulduğu sonucuna varılır. Hz. Cabir'in rivayetinde kullanılan ifade "Cuma namazında iken." şeklinde bir ibarenin bulunması onun hutbe ile namazı birarada zikretmiş olmasındandır. İbn Abbas'ın rivayetine göre, geride on iki erkek, yedi kadın kalmıştı. (İbn Merduye). Katade'nin beyanına göre, geride 12 erkek 1 kadın kalmıştı.
(İbn Cerir, İbn Ebi Hatim) Darekutni'nin rivayet ettiğine göre 40 kişi, Abd bin Humeyd'e göre 7 kişi, Ferra'ya göre 8 kişi geride kalmıştı. Fakat bunların hepsi de zayıf rivayetlerdir. Katade'nin, bu hadisenin 3 kez vuku bulduğunu bildirdiği rivayette zayıftır. (İbn Cerir). Bu bakımdan güvenilir rivayet, Cabir bin Abdullah'a ait olandır. O'nun verdiği sayı ise 12'dir. Katade'nin bir rivayeti müstesna, tüm sahabe ve tabiun'un rivayetine göre bu hadise bir kez vuku bulmuştur. Bütün rivayetler bir arada ele alındığında, geride kalanlardan isimleri bilinenler şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, İbn Mes'ud, Ammar bin Yasir, Huzeyfe'nin kölesi Salim ve Cabir bin Abdullah. Hafız Ebu Yâlâ'nın, Cabir bin Abdullah'tan naklettiği bir hadise göre, diğerleri mescidi terk ettikten sonra, Hz. Peygamber (s.a) geride kalanlara şöyle hitap etmiştir: "Şayet sizler de onlarla birlikte gitseydiniz ve burada hiç kimse kalmasaydı, bu vadi ateşle dolacaktı." Bunun benzeri bir ifadeyi İbn Merduye, İbn Abbas'tan, İbn Cerir ise, Katade'den nakletmiştir. Şiiler bu hadiseyi sahabelere ta'n etmek yolunda kullanmışlardır. Onlara göre, bu kadar sahabenin namaz ve hutbeyi bırakıp, ticaret ve eğlenceye koşması, onların dünyayı ahirete tercih etmiş olduklarına açık bir delildir. Ancak bu çok yersiz bir itirazdır ve böyle bir itirazı sadece gerçeğe gözlerini yummuş olan kimseler ileri sürebilirler. Aslında bu hadise hicretten kısa bir zaman sonra vuku bulmuştur. Bu dönem sahabenin sosyal eğitiminin henüz yeni başladığı bir dönemdi. Diğer yandan Mekke müşriklerinin ekonomik ambargo uygulaması nedeniyle, Medine'deki halk günlük ihtiyaçlarını karşılamada dahi zorluk çekiyordu. Hasan Basri, Medine'de o günlerde halkın neredeyse açlıktan ölecek bir hale geldiğini ve fiyatların çok yüksek olduğunu nakleder. (İbn Cerir). Hal böyleyken ticari bir kafile gelir ve herkesi "Namaz bitene kadar belki de her şey satılmış olur" şeklinde bir endişe kaplar. Bu endişe sebebiyle cemaat kafileye doğru koşarak gider. Görüldüğü gibi eğitimin eksik, şartların güç olduğu bir zamanda ortaya çıkmış bir zaaf ve hata idi. Fakat bu insanların İslâm için yaptıkları fedakarlıkları, ibadet ve muamelatta hayatlarının nasıl değiştiğini ve takvanın timsali olduklarını gözönüne alan herhangi bir kimse onları, dünyayı ahirete tercih etmekle suçlamaya cesaret edemez. Bu itham sahipleri, esasında sahabeye buğzetmek hastalığına yakalanmışlardır. Ancak şurası kesin bir gerçektir ki; bu hadise sahabeye ta'n edenleri nasıl teyid etmiyorsa, sahabenin hiçbir şekilde hata yapmayacağını söyleyip, onları göklere çıkaranları ve bu kimselerin "Sahabeden sadır olan bir hatanın zikredilmesi onları küçültmek demektir ve bu onların izzet ve kıymetlerinin müminlerin kalbinden silinmesine neden olur" biçiminde iddialarını da aynı şekilde nakzeder. Oysa bu her iki görüş de ayet ve hadislere ters düşmektedir.
Zira bu sahabiler ayet ve hadislerde Allah'tan mağfiret kazanmış ve O'nun indinde makbul kimseler olarak zikredilirler. İkinci görüş de aşırı bir tutumun sonucudur. Ve o da ayet ve hadislere dayanmaz. Çünkü çok sayıda sahabenin taşıdığı bir çok zaaf ve hatayı Kitab'ında bizzat Allah Teâlâ zikretmiştir.
Üstelik bu Kitab'ı (Kur'an) ümmet kıyamete kadar okuyacaktır. Ancak bununla birlikte sahabenin affedilmiş ve Allah katında yakınlık kazanmış kimseler oldukları da bildirilmiştir. Ayrıca bu zaaf ve hatalar sahabeden Ehli sünnet büyüklerine kadar ayrıntılı bir şekilde nakledilerek, tefsir ve hadis kitaplarında yer almıştır. Şimdi tüm bunlardan, Allah'ın bu hadiseleri sahabenin sevgisini kalblerimize sokmak ve aynı zamanda onların sevgisini kalplerimizden çıkarmak için zikrettiğinden bahsedebilir miyiz? Sahabenin, tabiunun, müfessir ve muhaddislerin bu hadiseyi tüm ayrıntılarıyla zikretmelerinin nedeni, acaba onların bu şer'i ilkeden haberleri olmaması mıydı? Ayrıca bu sureyi okuyan ve tefsirini mütealâ eden kimselerin kalbinde sahabe sevgisi azalmış mıdır? Şayet bu sorulara, olumsuz cevap veriliyorsa -ki kesinlikle olumsuzdur- o takdirde sahabeye hürmet adına, bazı kimselerin yaptıkları yersiz müdafa ve gösterdikleri aşırı tutum hiç de akıllıca değildir.
Sahabenin melek olmadığı bir gerçektir. Elbette onlar da, bu dünyada doğmuş insanlardır. Onlara sahip oldukları bu seçkin özellikleri, Hz. Peygamber'in (s.a) eğitimi vermiştir. Bu eğitim yıllarca ve tedricen (aşama-aşama) devam etmiştir. Bu eğitimin üslub ve metodunun, Kur'an ve sünnette şöyle olduğunu görmekteyiz: Toplumda ne zaman bir zaaf ortaya çıkmışsa hemen Allah ve Rasulü o zaafa toplumun dikkatini çekmiş ve tedrici bir eğitim programıyla sözkonusu zaaf ortadan kaldırılmıştır. Aynı metodu Cuma namazı esnasında meydana gelen hadisede görüyoruz. "Öyle ki bir ticaret kafilesinin gelmesi üzerine bu hadise vuku bulur ve Allah Teâlâ Cuma suresinin bir bölümünü (9-11) inzal ederek, sahabeyi ikaz eder. Bu ayetler vasıtasıyla, onlara Cuma namazının kuralları öğretilir. Bunun yanısıra, Hz. Peygamber (s.a) de hutbelerinde peşisıra Cuma namazının farziyetini ve önemini Müslümanların zihinlerine yerleştirir." (Biz 15. açıklama notunda, bu konudan bahsetmiştik). Bu şekilde öğretilen Cuma namazının kuralları ile ilgili ayrıntılar hadisler vasıtasıyla bize kadar ulaşmıştır. Ebu Said el-Hudri'nin rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Her Müslüman Cuma günü boy abdesti almalı, dişlerini temizlemeli, en güzel elbiselerini giyinmeli ve varsa güzel koku sürünmelidir." (Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei) Hz. Selman Farisi, Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder:
"Bir Müslüman Cuma günü yıkanır ve mümkün olduğunca temizlenir, başına yağ ve koku sürünür, böylece camiye giderek iki kişinin arasına girip onları rahatsız etmez, nafile namaz kılar ve imam hutbe irad ederken, sessizce onu dinlerse, bu kimsenin önceki Cuma'dan, bu Cuma'ya kadar işlediği tüm günahlar affolunur." (Buhari, Müslim, İmam Ahmed) Hemen hemen aynı anlamdaki rivayetler, Ebu Eyüb el-Ensarî, Ebu Hüreyre, Nebet'ul-Hazli'den rivayet edilmiştir. (Müsned-i Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud, Taberani) Abdullah İbn Abbas, Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "İmam hutbe verirken konuşan kimse, kitap yüklü merkebe benzer. Ona sus diyen kimsenin de Cuma namazı kabul olmaz." (Müsned-i Ahmed)
Ebu Hüreyre, "Cuma hutbesi sırasında konuşan bir kimseyi susturmak boş bir şeydir" buyurmuştur. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei, Ebu Davud) Bunun benzeri rivayetleri İmam Ahmed, Ebu Davud ve Taberani; Hz. Ali ve Hz. Ebu Derda'dan nakletmişlerdir. Ayrıca Hz. Peygamber, hatiplere uzun uzun hutbe vermek suretiyle cemaati bezdirmemelerini tembih etmiştir. Nitekim kendisi de hutbelerini çok kısa irad eder ve namazı da uzun kıldırmazdı. Cabir bin Semurre, "Rasulullah uzun hutbe vermezdi, onun hutbesi birkaç kelimeden ibaretti" diyor. (Ebu Davud) Abdullah bin Ebi Evfa, Hz. Peygamber'in (s.a.) verdiği hutbenin namazdan kısa, namazın hutbeden uzun olduğunu rivayet eder. (Nesei) Ammar bin Yasir'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Namazı uzun kıldıran, hutbeyi kısa veren bir kimse dini anlamış demektir" (Müsned-i Ahmed, Müslim) Hemen hemen aynı anlamda başka bir rivayeti Bezzar, İbn Mesud'dan nakletmiştir. Tüm bu rivayetlerden Hz. Peygamber'in (s.a.) Cuma namazının kurallarını, Müslümanlara nasıl öğrettiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, İslâm Ümmeti'nin toplumsal bir ibadeti olarak kökleşmiş bulunan Cuma namazının bir benzeri, başka hiçbir toplumda bulunmamaktadır.
Bu cümlenin kendisinden, sahabenin yaptığı hatanın mahiyeti hemen anlaşılmaktadır. Şayet onların imanları -maazallah- eksik olsaydı, yahut bile bile dünyayı ahirete tercih etselerdi, elbette o zaman Allah'ın onlara hiddeti ve tenkid biçimi daha farklı olurdu. Ancak burada sahabiler iman eksikliğinden değil, eğitim eksikliğinden dolayı zaaf gösterdikleri için, kullanılan üslup da bu bakımdan öğreticidir. Nitekim ayetlerde Cuma namazının kuralları öğretilmiş ve ders verir bir üslup ile şöyle buyurulmuştur: "Cuma hutbesini dinlemek ve namazı kılmak, eğlenceden de, kazanacağınız kârdan da hayırlıdır!'
 "Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır" şeklindeki ifade mecazen kullanılmıştır. Nitekim bu tür ifadeler Kur'an'ın değişik yerlerinde çeşitli şekillerde kullanılmıştır. Örneğin, "Allah yaratanların en hayırlısıdır." "Allah bağışlayanların en hayırlısıdır.", "Allah hakimlerin en hayırlısıdır", "Allah merhametlilerin en hayırlısıdır", "Allah yardım edenlerin en hayırlısıdır" vs. Bu kullanımlardaki mahlukata nispet mecazidir. Oysa bu fiilin Allah'a nispeti gerçek ve mutlaktır. Yani bir şahıs rızık veriyor yahut kendi sanatıyla rızkını kazanıyor görünüyorsa da veya başkalarının hatalarını affediyor, başkalarına yardım ediyor, merhametli davranıyorsa da, Allah daha merhametli, daha rezzak, daha yardım edicidir. Mevdudi

Bu âyette, Müslümanların yaptığı hatalı bir davranışa dikkat çekilip, doğru davranış şekli gösterilmektedir. Âyetten anlaşıldığına göre bir grup, konuştuğu sırada Rasûlullah'ı bırakıp ticaret ve eğlence peşine düşmüşler ve bu yüzden de, Allah'ın yanında bulunan şeyler, eğlenceden ve ticaretten hayırlıdır. Ve Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır ifadesiyle uyarılmışlardır:
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan, “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfar eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir.” (Âl-i İmrân/14-17)
Kaynaklar bu âyetin iniş sebebiyle ilgili şu bilgileri aktarırlar:
Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman... ona doğru yöneldiler buyruğu hakkında Müslim'in Sahîh'inde Câbir b. Abdullah'tan gelen rivâyet şöyledir: “Peygamber (s.a) Cum‘a günü ayakta hutbe irad ederdi. Bir gün Şam'dan bir kervan geldi. İnsanlar ona doğru gittiler. Geriye sadece 12 kişi kaldı. (Bir rivâyette, “Onlardan biri de bendim” ibaresi de vardır). İşte Cumu‘a sûresi'ndeki, Onlar bir ticaret veya bir eğlence gördükleri zaman seni ayakta bırakıp ona yöneldiler âyeti bunun üzerine indirildi.”
el-Kelbî ve başkalarının zikrettiklerine göre bu kervanı getiren kişi Dıhye b. Halife el-Kelbî'dir. Bu kervan, insanların açlık çektikleri ve fiyatların oldukça pahalandığı bir sırada Şam'dan gelmişti. Onunla birlikte insanların ihtiyaç duydukları buğday, un ve daha başka şeyler vardı. Kervanı (Medîne çarşılarından) Ahcaru'z-Zeyt denilen yerde konakladı. İnsanların geldiğini haber almaları için davul çalındı. 12 kişi müstesnâ, (mescitte) bulunanlar çıkıp gitti. Kalanların 11 kişi olduğu da söylenmiştir.
el-Kelbî dedi ki: “O sırada Cum‘a namazı hutbesini dinliyorlardı. Hutbeyi bırakıp kervana koştular. Rasûlullah (s.a) ile birlikte 8 kişi kaldı.” Bunu es-Sa‘lebî, İbn Abbâs'tan nakletmiştir.
Aralarında Ebu'l-Âliye, Hasan, Zeyd ibn Eslem ve Katâde'nin de bulunduğu tâbiîn'den birden çok kişi böyle demişlerdir. Mukâtil ibn Hayyân'ın iddiasına göre; bu kervan, Müslüman olmazdan önce Dıhye ibn Halîfe'nin kervanıydı. O, davul çalarak halkı toplardı. Müslümanlardan pek azı müstesnâ cemaat Rasûlullah'ı minberde ayakta dikili olarak bırakıp ticaret kervanına gitmişlerdi. Bu konudaki haber sahihtir. Nitekim İmâm Ahmed ibn Hanbel der ki: Bize İbn İdrîs... Câbir'in şöyle dediğini bildirdi: “Medîne'ye bir kervan gelmişti, Rasûlullah (s.a) da o esnada hutbe okuyordu. Halk çıkıp kervana gitti ve mescitte 12 kişi kaldı. Bunun üzerine, Onlar, bir ticaret veya oyun gördükleri zaman; seni ayakta bırakarak oraya yöneldiler âyeti nâzil oldu.”
Dıhye b. Halife el-Kelbî (r.a), Müslüman olmazdan önce, beraberinde çeşitli ticaret malları bulunduğu hâlde, Şam'dan alış-veriş yapmış olarak çıkageldi. Medîneliler onu davul ve alkışlarla karşıladılar ve bu iş, Cum‘a günü oldu. Tam o sırada, Hz. Peygamber (s.a) minberde ayakta hutbe okuyordu. Müslümanlar, bunun için çıktılar. Hz. Peygamber'in (s.a) yanından ayrıldılar. Câmide farklı rivâyetlere göre sadece 12 veya 8 yahut da 40 kadar kişi kaldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Eğer bu kalanlar da olmasaydı tepelerine taş yağdırılırdı” dedi ve bu âyet nâzil oldu. H.Yılmaz