(A’râf - 18.Ayet)

<< Geniş Meal

Münâfikûn

Yani, her ne kadar doğru söylüyorlarsa da, inançları söyledikleri ile bir değildir. Dolayısıyla onlar senin Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ederlerken, samimi davranmamaktadırlar. Burada dikkate değer nokta, "Şehadet"in iki esasa dayalı olmasıdır. a) Şehadet edilen husus bir hakikat olmalıdır. b) Şehadet eden (şahit), ettiği hususun gerçekliğine inanmalıdır. Yani şahit, şehadet ettiği hususun gerçeğine inanmalıdır. Yani şahit, şehadet ettiği hususa inanıyorsa her yönüyle doğru bir kimsedir. Ancak bir kimse yalan (veya yanlış) bir husus üzerine şehadet ediyor ve fakat ona inanıyorsa, bu kimse hiç değilse inancı bakımından tutarlı addedilir. Tam aksine bir kimse gerçek bir husus üzerine şehadet ediyor ve fakat ona inanmıyorsa, bu kimse yalancının biridir. Sözgelimi İslâm'ı hak olarak tasdik eden bir mü'min, her yönüyle doğru bir kimsedir. Ama kendi dinine bağlı kalmakta devam eden bir Yahudi, İslâm'ı hak olarak tasdik ederse şayet, onun bu şehadeti bir yalandan ibarettir. Ancak İslâm'ı batıl olarak telakki ediyorsa, bu kimsenin bu düşüncesi isabetli olmasa bile, kendi akidesi bakımından tutarlıdır. Mevdudi

Ey Muhammed, münafıklar sana geldikleri zaman, kalblerinde olmadığı halde dilleriyle "Biz şehadet ederiz ki sen muhakkak Allahın Resulüsün." derler. Senin, Allahın Resulü olduğunu elbette ki Allah bilmektedir. Allah şehadet eder ki münafıklar: "Şüphesiz ki sen Allahın peygamberisin." sözlerinde yalancıdırlar. Çünkü onlar bu söylediklerine kendileri de inanmıyorlardı.Taberi

Yani mümin olduklarına yemin ediyorlar ve Müslümanlar öfkelenerek kendilerine düşman muamelesi yapmasınlar diye bu yeminlerini kendilerine kalkan olarak kullanıyorlar.
Burada kullanılan "Yemin" ile, münafıkların mümin olduklarını gösterme amacıyla ettikleri yemin kastolunuyor. Yanısıra bu yemin, onların münafıklık yaparlarken yakalandıklarında, bunu nifak olsun diye yapmadıklarına Müslümanları inandırmak için ettikleri yemin de olabilir. Yine Abdullah İbn Ubey'in, Zeyd bin Erkam'ın sözlerini yalanlamak için yapmış olduğu yemin de olabilir bu. Ayrıca zikrettiğim bu tüm ihtimallerin yanısıra, Allah Teâlâ, "şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın Rasulüdür" sözünü de yemin olarak kabul etmiş olabilir. Bu son ihtimalden ötürü, bir husus üzerine şehadet eden kimsenin, şehadeti yemin olarak kabul edilebilir mi, edilemez mi şeklinde fakihler arasında tartışma çıkmıştır. İmam Ebu Hanife ve onun İmam Zufer dışındaki talebeleri, Süfyan Sevri, İmam Evzai, bu şehadeti şer'i istilahtaki yemin olarak anlamışlardır. Ancak İmam Züfer aksi kanaattedir. İmam Malik'ten birincisi bunun mutlak yemin olduğu şeklinde, diğeri şehadet edilirken yemin niyeti varsa yemin, yoksa şehadettir; yahut Allah'ı şahit tutarak şehadet etmişse yemin, değilse yine şehadettir, şeklinde iki görüş rivayet edilmiştir.
İmam Şafii ise, "bir kimse Allah'ı şahit tutarak şehadet ederse, bu şehadeti yemin olarak addedilir. Ancak o kimsenin niyetinin de yemin etmek olması şartıyla," demektedir. (Ahkamu'l-Kur'an, El-Cassas; Ahkamu'l-Kur'an, İbnu'l-Arabi)
 "Fesaddu an sebilillah" iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Onlar kendi nefislerini Allah yolundan alıkoyarlar"; İkincisi, "Onlar başkalarını Allah yolundan alıkoyarlar." Biz tercümemizde bu iki anlamı da gösterdik. Birinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler yoluyla, Müslüman toplum içinde yerlerini korumak istiyorlar ve böylece iman ettiklerini iddia etmelerine rağmen imanın mükellefiyetlerini yerine getirmek ve Allah'a ve Rasulü'ne itatten kaçınmak için, bu yeminleri kendilerine kolaylık sağlıyordu. İkinci anlamıyla; onlar bu tür yeminler arkasında gizlenmek suretiyle, İslâm toplumu içinde fesad yayabiliyor ve Müslümanların sırlarını düşmanlara aktarabiliyorlardı. Ayrıca, bir yandan henüz İslâm'ı kabul etmemiş olan kimselere yanlış bilgiler vererek bu kimselerin İslâm'a girmelerini engellerken diğer yandan yeminlerini sıradan Müslümanlar arasında şüphe sokmak için bir vasıta olarak kullanıyorlardı. Bu bakımdan, bunu ancak kendilerini Müslüman saflarda bir Müslümanmış gibi göstererek yapabilirler, asıl kimliklerini açığa vurarak yapamazlardı. Mevdudi

"Onlar inandılar" yani iman iddiasında bulunarak Müslümanların içine girdiler. "Sonra inkar ettiler"; Kalpten inanmayıp, eski küfürlerinde devam etmekle birlikte, zahiren inandıklarını söylediler. Yani onlar iyice düşünerek ve planlı bir şekilde davranarak açıkça İslâm'a girmemişler ve aynı zamanda açıkça küfür yolunu da tutmamışlardır. Ve böylece münafıkça bir tavır izlemeleri dolayısıyla da, Allah onların kalplerini mühürlemiş, onlara sadık bir Müslüman, şerefli bir insan olmayı nasip etmemiştir. Onlarda da hakikati kavrama yeteneği kalmayıp, ahlaki duyguları tamamen silinmiştir. Çünkü böyle bir yolda yürüdükleri, yani gece gündüz sözleri ve davranışları arasında çelişkilerle yaşadıkları için, bu değerlerinden mahrum olmuşlar ve bu zilleti kendileri tercih etmişlerdir.
Bu ayet, Allah'ın kalpleri mühürleme hususunda inzal ettiği birçok ayetten birisidir. Onlar mecburen münafık olmuş da değildir. Gerçekte, onlar mümin olduklarını söylemelerine rağmen, küfür yolunda ısrar etmiş ve bu yüzden de Allah'ın kalplerini mühürlemiş olduğu kimselerdendir. Çünkü onlar kendileri için münafıklığı tercih etmiş ve Allah da onlara bu ahlâki rezilliği nasip etmiştir. Mevdudi

Bunun sebebi şudur: Onlar iman ettiler sonra kâfir oldular. Böy­lece kalbleri mühürlendi, anlamaz oldular.

Onlar daha önce iman edip Allahın Resulünü tasdik etmelerine rağmen daha sonra şüpheye düştüler. Ve peygamberleri yalanlamaya kalkıştılar. Böyle­ce kâfir oldular. Allah da onların kalblerini inkar mühürü ile mühürledi. Artık onlar hakkı batıldan seçemez hale geldiler. Dilleriyle "Lailahe İllalllah Muhammedün Resulullah" dedikleri halde kalbleriyle bunu inkar ettiler. Taberi

Lafzen, “onlara kulak verirsin”: yani, ikiyüzlüler insanları baştan çıkarmayı amaçladıklarından genellikle saygın bir dış görünüş arzederler.Parantez içindeki “Ve bedduayı hak ederler” ifadesini koymam konusunda bkz. 9:30'un sonundaki aynı cümle ile ilgili not 45. - Bkz. sure 5, not 90. M.Esed

Sözlerini allayıp pullayarak konuşurlar, dinletirler. S.Ateş

İbn Abbas'ın açıklamasına göre, Abdullah İbn Ubey yakışıklı, sıhhatli, çekici konuşan bir kimseydi. Onun Medine'nin ileri gelenlerinden olan arkadaşları da kendisi gibiydi. Hz. Peygamber (s.a) meclise geldiğinde sırtları yastıklara dayanmış bir şekilde iddialı iddialı laflar ederlerdi. Öyle ki onların bu halini gören bir kimse, bu muteber kişilerin, şehrin en alçak karakterli kimseleri olduklarını tahmin edemezdi.
 Yani, duvar yastıklarına yaslanarak oturan bu kimseler, tıpkı duvara dayatılmış kütük gibidirler. Bu ifade, onların ahlâki duygularını yansıtmak ve insani bir öze sahip olamadıklarını vurgulamak için kullanılmıştır. Onlar hiçbir işe yaramadıkları için kütüğe benzetilmişlerdir. Oysa kütük bile çatı, kapı, masa, koltuk vs. yapımında kullanılır. Ancak duvara dayatılmış kütükler bir işe yaramazlar.
Bu kısa cümleyle, onların suçlu vicdanlarının tasviri yapılmıştır. Çünkü onlar her an kalplerinde, nifaklarının ve iman iddialarının yalan olduğunun anlaşılması korkusunu taşıyorlardı. Dolayısıyla her an bu sırlarının açığa çıkmasından ya da Müslümanların kendilerinin bu davranışlarından ötürü bir gün sabırlarının taşıp hesap sorabileceklerinden korkuyorlardı. Bu yüzden şehirde küçük bir gürültü bile olsa, hesap vaktinin gelişini mi haber veriyor diye ürküp duruyorlardı.
Diğer bir ifadeyle, onlar açıkça düşmanlık yapanlardan daha tehlikelidirler.
Onların görünüşlerine aldanmayın, sizi aldatabilme ya da size zarar verebilme ihtimaline binaen her an dikkatli olun.
Bu bir beddua değildir. Bu, Allah'ın, onların cezayı haketmiş olduklarına dair, haklarındaki kanaatini açıklamasıdır sadece. Yani onlar cezalandırılmaktan kurtulamayacaklardır. Başka bir anlam da şu şekilde verilebilir:
Yani Allah ifadeyi lugavi değil, ıstılahi anlamıyla kullanmış olabilir. Bu takdirde anlam, "Allah onları kahretsin" şeklinde olur. Böylelikle Allah onların ihanetlerinin şiddetini vurgulamış olmaktadır, beddua etmiş değil.
Burada açıkça, onları imandan nifaka çevirenin kimler olduğu beyan edilmiştir. Bunun beyan edilmesinden anlaşılıyor ki, onları yoldan çıkaran pek çok şey vardır. Örneğin, şeytan, kötü dost, heva ve heves, eş, sevgili, çocuklar, kabile, bir başkasına hased, buğz, tekebbür, kibir vs. gibi tüm bunların herbiri (veya hepsi) insanı yoldan çıkarabilir. Mevdudi

Ey Muhammed, sen bu münafıkları gördüğün zaman, yaratılışlarının düzgünlüğünden ve görünüşlerinin güzelliğinden dolayı bedenleri senin hoşuna gider. Konuştukları zaman da mutedil insanlar gibi konuştukları için sözlerini dinlersin. Fakat aslında onlar göründükleri gibi değillerdir. Onlar adeta bir yere dayatılmış odunlar gibidirler. Ne anlayışları vardır ne de bilgileri. Onlar adeta akılsız birer hayalettirler. Bu münafıklar hainliklerinden ve kötü zanlar besle­melerinden dolayı her çıkan gürültünün kendi aleyhlerine olduğunu zannederler. Çünkü-onlar, kendilerini rüsvay edecek âyetlerin ineceğinen ve öldürülmelerini müminlere helal kılacak hükümlerin gelmesinden korkarlar. Ey Muhammed, işte düşmanlar onlardır. Sen onlardan sakın. Zira sizinle beraber olduklarında dilleriyle sizinle beraber iseler de kalbleriyle düşmanların yanındadırlar. Onlar sizin aleyhinizde düşmanlarınızın casuslarıdırlar. Allah onlan rezil ve rüsvay etsin. Onlar haktan nasıl da döndürülüyorlar. Taberi

Yani, onlar bizzat gelip Hz. Peygamber'den (s.a.) (s.a) af dilemedikleri gibi, davet edildiklerinde dahi af dilemek yerine kibirleniyor, Hz. Peygamber'in (s.a.) yanına gelip af dilemeyi zillet olarak telakki ediyorlardı. Bu onların mümin olmadıklarının açık bir delilidir. Mevdudi

O münafıklara: "Gelin de Peygamber sizin için Allahtan af dilesin." denildiği zaman onlar, peygameri ve onun af dilemesini alaya alarak başlarını sallarlar ve görürsün ki onlar, davet edildikleri affa karşı böbürlenerek yüz çevirip giderler.

 *Beşir b. Müslim diyor ki: "Abdullah b. Übey b. Selule bu âyetlerin indirildiği bildirilmiş ve Resulullaha giderek af dilemesi istenmiş, Abdullah başını sallayarak şöyle demiştir. "Bana iman etmemi emrettiğiniz iman ettim. Malımın zekatını vermemi emrettiğiniz verdim. Artık Muhammed'e secde etmemden başka bir şey kalmadı." Taberi

Bu Tevbe Suresi'ndeki ifadeden (ki Münafıkun Suresi Tevbe Suresi'nden 3 yıl sonra nazil olmuştur) daha şiddetli bir ifadedir. Tevbe Suresi'nde Hak Teâlâ, Rasulü'ne hitap ederek, münafıklar hakkında "Onlar için ister af dile ister dileme, onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez. Böyledir; çünkü onlar Allah'ı ve Rasulü'nü tanımadılar; Allah yoldan çıkan kavmi doğru yola iletmez" buyurmuştur. 84. ayette ise şöyle denmiştir: "Ve onlardan ölen birine asla namaz kılma, onun kabri başında durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Rasulü'nü tanımadılar ve fasık olarak öldüler."
Bu ayetin iki anlamı vardır: a) Dua, hidayet üzerinde olanlar, yani Müslümanlar için fayda sağlar. Dini reddeden ve itaat yerine fısk ve tuğyan yolunu benimseyen kimse için, değil sıradan bir kimse, Allah Rasulü dahi dua etse, yine de bir yararı olmaz. b) Hidayete talip olmayan kimseye hidayet vermek Allah'ın sünneti değildir. Allah'ın hidayetine sırt çeviren ve davet edildiğinde kibirle reddeden bir kimseye, Allah hidayeti kabul etmesi için ısrar etmez. Mevdudi

Ey Muhammed, sen o münafıklar için af dilsen de dilemesen de farketmez. Zira Allah onları asla bağışlamayacaktır. Bilakis onları yaptıklarından dolayı cezalandıracaktır. Şüphesiz ki Allah, itaatından ayrılan bir kavmi iman; etmeye muvaffak kılmaz Taberi

Sûre, Benû Mustalik Gazvesinde geçen şu olay üzerine inmiştir: Mustalik Oğullarının, müslümanlara karşı savaşacaklarını duyan Allah Elçisi, ordusuyla hareket etti. Sahil tarafında bulunan Kadîd nâhiyesi yöresinde Muraysi' adlı su başında Mustalik Oğullarını bozguna uğrattı. Hz. Ömer'in atını süren Cahcâh adlı bir ücretlisi vardı. Bu cahcâh ile, Avf ibn Hazrec Oğullarının andlısı Sinân el-Cuhenî, su başında, suyu daha önce alma yüzünden kavga ettiler. Cahcâh Mekkeli, Sinân Medîneli idi. Sinân: "Ey Ensâr!" diye bağırırken, Cahcâh da: "Ey Muhâcirler!" diye bağırıp yardım istedi. Münâfıkların başı olan Abdullah ibn Übeyy, Mekke'den gelen peygamber'i ve arkadaşlarını kasdederek: "Bize geldiler, barındılar. Vallâhi bizim asıl düşmanımız, şu Kureyş artıklarıdır. Onlara yiyecek vermeyin ki dağılıp gitsinler. Bunlarla olan durumumuz, tıpkı 'Köpeğini semizlet, seni yesin!' diyen adamın durumu gibidir. Ama Medîne'ye dönersek, üstün olan, alçak olanı çıkaracaktır!" dedi. Henüz küçük bir çocuk olan Zeyd ibn Erkam orada bulunuyordu. Duydğu bu sözleri gelip Allah'ın Elçisine haber verdi. Abdullah ibn Übeyy, sözlerinin Hz. peygamber tarafından duyulduğunu anlayınca, gelip böyle bir şey söylemediğine; çocuğun yalan söylediğine yemîn etti. Zeyd ibn Erkam, kendisinin yalancı çıkarılmasına çok üzülmüştü. Allah'ın Elçisi, orduya hareket emri verdi. Medîne'ye geldiklerinde münâfıkların durumunu açıklayan bu sûre indi. Abdullah da bu olaydan sonra fazla yaşamadı ve öldü. Allah'ın Elçisi, ona giydirilmek üzere kendi gömleğini verdiği gibi, gidip cenâze namazını da kıldırdı. S.Ateş

Yani, genelde Medine halkına, özel olarak da ensâr'a (bkz. bir sonraki not).Medine'deki ikiyüzlülerin lideri Abdullah b. Ubeyy, Hz. Peygamber'i, daha önce kendisinin Medine halkının gözünde sahip olduğu güçlü liderlik statüsünü gölgede bıraktığı için asla affetmedi. Hz. Peygamber'in politik gücü, büyük ölçüde, kendisini Medine'ye hicretinde izleyen Mekkeli Müslümanlara bağlı olduğundan, İbni Ubeyy, hemşehrilerini ki çoğu, ellerindeki bütün imkanlarla yeni gelenleri destekliyordu bu maddî desteği çekmeleri ve böylece çoğu fakir olan muhâcirleri Medine'yi terk etmeye zorlamaları için ikna etmeye çalıştı: başarılı olması halinde Hz. Peygamber'in konumunu önemli ölçüde zayıflatabilecek olan bir strateji idi bu. Elbette ikiyüzlülerin liderinin bu teklifi ensâr tarafından reddedildi. M.Esed

Hz. Zeyd bin Erkam, bu olayı şöyle anlatıyor: "Ben İbn Ubey'in sözlerini Hz. Peygamber'e (s.a.) aktardığımda İbn Ubey bunu yalanlayarak, yemin etti. Bunun üzerine Ensar'ın yaşlıları ve amcalarım beni azarladı. Hatta Hz. Peygamber'in (s.a.) bile, beni yalancı, İbn Ubey'i doğru kabul ettiğini hissettim. Bu, benim hayatımın en üzücü olayı idi. Ancak bu ayet nazil olunca, Hz. Peygamber (s.a) beni çağırarak kulağımdan tuttu ve "Bu oğlanın kulağı sadıktı. Allah da onu tasdik etti" dedi. (İbn Cerir, ayrıca Tirmizi'de benzeri bir rivayet mevcuttur.)
Yani, şeref ancak Allah'a mahsustur. Hz. Peygamber (s.a) risalet, müminler de iman nedeniyle şereflidirler. Fakat kafirlerin, fasık ve facirlerin, münafıkların şereften bir payları yoktur. Mevdudi

Yani, Medine'ye, “Peygamber'in şehri”ne (Medînetu'n-Nebî ): daha önce Yesrib olarak adlandırılan şehir hicretten sonra bu adla tanınmaya başladı. Sonraki sözler, Abdullah b. Ubeyy tarafından H. 5. yılda Benî Mustalik kabilesine karşı yürütülen bir harekat sırasında söylendiğinden, birçok Hadisde belirtildiği gibi, 7 ve 8. ayetlerin aynı tarihlerde veya kısa bir ara ile vahyedildikleri aşikardır.Yukarıdaki tarihsel atıfların gerçek ve süreklilik taşıyan anlamı bu iki Kur’ânî ifadede -“... hazineleri Allah'a aittir” ve “asıl şeref Allah'a aittir”- yer almaktadır. M.Esed

Münafıklar: "Bu gazveden Medine'ye dönecek olursak yemin olsun ki en şerefli olan bizler, en zelil olan müminleri oradan çıkaracağız." dediler. Halbuki izzet ve şeref ancak Allahın, Peygamberinin ve Allaha iman eden müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.

Surenin girişinde belirtildiği gibi, buraya kadar zikredilen âyet-i kerimeler, Abdullah b. Übey b. Selul isimli münafık ve arkadaşları hakkında nazil olmuştur. Âyetlerde, müminlere dil uzattıkları belirtilen kişiler bunlardır. Müminler aleyhinde söylenen sözler de bunlara aittir.

Cabir b. Abdullah, münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selul'ün bu sözleri söylemesinin sebebini şöyle anlatmaktadır. Cabir diyor ki:

"Biz, bir gazvede Resulullah ile beraberdik. Muhacirlerden bir adam En-sardan birinin arkasına bir tekme vurdu. Ensardan olan kişi "Ey Ensar neredesi­niz?" diye yardım istedi. Muhacirlerden olan bir kişi de: "Ey muhacirler nerede­siniz?" diye yardım istedi. Resulullah bunları duydu ve dedi ki: "Nedir bu cahi-liyet çağırılan?" Dediler ki: "Ey Allanın Resulü, muhacirlerden biri Ensardan birinin arkasına vurdu." Bunun üzerine Resulullah: "Burakın bu çeşitli davaları, bu davalar kokmuş davalardır." buyurdu. Abdullah b. Übey b. Selul bunu işitti ve: "Bunu yaptılar ha?" Allaha yemin olsun ki eğer Medine'ye dönecek olursak en şerefli olanlar en zeli! olanları oradan çıkaracaktır." dedi.Übey'in bu sözleri Resulullaha ulaştı. Bunun üzerine Ömer ayağa kalktı ve: "Ey Allahın Resulü, bırak beni de şu münafikın boynunu vurayım." dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Bırak onun yakasını." İnsanlar: "Muhammed, arkadaşlarını öldürüyor." demesinler." Cabir diyor ki: "Muhacirler Medine'ye geldikleri zaman Ensar, muhacirlerden daha çok idiler. Fakat daha sonra muhacirler Ensardan daha fazla oldular.

Taberi bu olayla ilgili olarak çeşitli rivayetler zikretmiştir. Bu rivayetler­den biri de Özetle şudur: Resulullah, Haris b. Ebi Dırar'ın komutasında (bu kişi, Resulullahın daha sonra evleneceği hanımı Cüveyriye'nin babasıdır) Mustalik oğullanılın, kendisine karşı savaşmak üzere hazırlandıkları haberini aldı. Ve on­lara karşı koymak için yola çıktı. Nihayt sahildeki Kudeyt nahiyesinde bulunan "Müreysi" isimli suyun başında onlarla karşılaştı. İki taraf birbiriyle çarpıştı. Allah, mustalik oğullanın mağlup etti. Onlardan öldürülenler öldürüldü. Allah onlann çocukiannı, kadınlarını ve mallarını Resulullaha ganimet olarak nasietti. Öldürülenler içinde Kelb oğullanndan Hişam b. Dababe de vardı. Bu adamı, Ensardan olan Ubade b. es-Samit'in kavminden biri öürmüştü. Zira onu düşman zannetmişti. İnsanlar suyun başına gelip oradan su alırlarken Hz Ömer'in atının yulannı tutan ve işçisi olan Ğifar oğullanndan Cehcah b. Said ile Avf oğullann­dan antlaşmak dostlan olan Cüheyne kabilesinden Sinan, su için kavga ettiler. Cüheyne oğullanndan olan adam: "Ey Ensar topluluğu yetişin." Cehcah da: "Ey muhacirler topluluğu yetişin." diye bağırdılar. Abdullah b. Übey b. Selul öfke­lendi. Yanında kavminden bir takım insanlar bulunuyordu. Onlann içinde henüz genç yaşta taze biri olan Zeydb. Erkam da bulunuyordu. Abdullah b. Übey şöy­le dedi: "Bunu yaptılar ha?" Bizim memleketimizde bize düşmanlık yaptılar ve artık ileri gittiler. Vallahi bizim düşmanlanmız olan Kureyş başıboştan ile bi­zim halimiz, "Besle köpeği yesin seni." Atasözünün anlattığı duruma benze­mektedir, amma, vallahi eğer Medine'ye dönersek en aziz olan en zelil olanı el­bette ki oradan çıkaracaktır." Abdullah b. Übey kavmine dönerek şöyle devam etti: "Gördünüz mü işle kendinize böyle yaptınız. Onları memleketinize soktu­nuz, mallannızı onlarla bölüştünüz. Vallahi şimdi elinizde bulunan mallarınızı tutup onlara vermeyecek olsanız sizin memiekinizi bırakıp başka yere gitmek zorunda kalacaklardır."

Abdullah b. Übey'in bu konuştuklarınızı Zeyd b.Erkam da işitmişti. Zeyd, çatışmanın bittiği bir sırada gelip durumu Resulullaha anlattı. Resulullahın yanında Ömer b. el-Hattab da bulunuyordu. Ömer: "Ey Allanın Resulü, Abbad b. Bişr'e emret de bu adamı öldürsün." dedi. Resulullah: "Nasıl olur ey Ömer, o vakit insanlar, "Muhammed, sahabilerini öldürüyor." diye söz ederler. Hayır bu olmaz. Fakat şimdi hemen söyle ordu hareket etsin." Halbuki o saatlerde yola çıkmak Resulullahın âdeti değildi. Buemir üzerine ordu hareket etti. Abdullah b. Übey, Zeyd b. Erkam'in Resulullaha bunlan anlattığını duyunca hemen Resulullahın huzuruna vardı. "Vallahi ben ne öyle bir şey söyledim ne de konuştum." diye yemin etti. Abdullah b. Übey, kavmi içinde itibar gören bir kimseydi, kavminin ileri gelenlerindendi. Ensardan, Abdullah b. Übey'in arkadaş!anndan orada bulunanlar ondan çekinerek ve onu müdafaa ederek şöyle dediler: "Ey Allahın Resulü, belki de çocuk, sözlerinde bir vehime kapılmıştır. Adamın söylediğini ezberleyememiş ve uydurmuş olmalıdır."

Resulullah tek başına yürüdüğü bir sırada ona Üseyd b. Hudayr geldi. Ve onu, peygambere yakışır bir şekilde selamladı. Ve sonra ona: "Ey Allahm Resu­lü, alışılmamış bir saatte yola çıktınız. Siz bu saatte yola çıkmazdınız." dedi. Resulullah: "Duymadınız mı arkadaşınız ne söylemiş?" buyurdu. Üseyd: "Hangi arkadaşımız ya Resulullah?" dedi. Resulullah: "Abdullah b. Übey." dedi. Üseyd de: "Ne demiş?" diye sordu. Resulullah: "O, Medine'ye dönerse en aziz olanın en zelil olanı oradan çıkaracağını söylemiş, buyurdu. Bunun üzerine Üseyd: "Ey Allanın Resulü, dilersen sen onu Medine'den çıkarırsın. Vallahi en zelil olan o, en aziz olan da sensin." dedi. Sonra Üseyd sözlerine devamla şöyle dedi: "Ey Allanın Resulü, onun söylediklerine aldırma, ona yumuşak davran. Vallahi Allah seni gönderdiği zaman kavmi ona krallık tacı giydirmek üzere boncuklar dizip taç hazırlıyordu. Abdullah b. Übey, senin, onun iktidarını gaspettiğini zan ' nediyordu." dedi.

Resululah o gün ve o gece ve ertesi gün kuşluk vaktine kadar ordusuyla birlikte dünyadan yürüdü. Nihayet güneşin sıcaklığının insanlara dokunduğu bir ana geldiler. Resulullah, sahabileriyle birlikte orada konakladı. İnsanlar yere düşer düşmez uyuyup kaldılar. Resulullahın böyle yapması, insanların, Abdullah b. Übey b. Selul'ün sözleriyle meşgul olmalarını önlemek içindi. Sonra Resulullah tekrar Hicaz yolunu tutarak hareket etti. "Naki" ismindeki bir suyun ya­nında konakladı. Oradan da hareket edince şiddetli bir rüzgar esmeye başladı. Ondan rahatsız olan insanlar korkmaya başladılar. Resulullah: "Korkmayın, kâfirlerin büyüklerinden biri öldü." buyurdu. Medine'ye geldiklerinde Rifaa b. Zeyd b. Tabut'un o gün öldüğünü öğrendiler. Bu kişi Yahudilerin büyükleri ve münafıklann sığınağı idi. İşte o gün Abdullah b. Übey ve onunla beraber olan münafıklan anlatan bu sure nazil oldu. Bu sure nazil olunca Resulullah, Zeyd b. Erkam'ın kulağını tuttu ve ona: "Allah bunun kulağını doğruladı. (Bunun duyduklarının doğru olduğunu beyan etti) dedi.

Abdullah b. Übey'in oğlu Habbab (Resuluilah bunun adını da Abdullah koymuştu) babasının durumunu öğrendi. Bu genç samimi bir mümindi. Resulul-luha geldi ve "Ey Allahm Resulü, İşittiğimize göre Abdullah b. Übey'in size ulaşan sözünden dolayı siz onu öldürmek istiyormuşsunuz. Şayet bunu yapacak­sanız bana emredin onun başını ben size getireyim. Allaha yemin olsun ki bütün Hazreçliler bilirler ki içlerinde babasına benden daha iyi davranan ve hünnetkâr olan biri yoktur. Korkanm ki başka birine emredersin babımı o öldürür, benim de nefsim kabarır, babamı öldürenin insanlar içeisinde gezip dolaşmasına ta­hammül edemem. Böylece bir mümini, bir kâfire karşılık öldürmüş olurum ve cehennem ateşine girerim." dedi. Resulullah: "Hayır, biz ona yumuşak davrana­cağız. Beraberimizde bulunduğu müddetçe ona iyilikle muamele ederiz." buyur­du. İşte o günden sona Abdullah b. Übey ne yaparsa kavmi ona sitem ederdi, onu azarladı ve onu tehdit ederdi. Resulullah bunları işitikçe Hz. Ömer'e "Ey Ömer, görüyor musun nasıl oldu? Senin dediğin zaman ben onu öldürtecek ol­saydım onun için nice burunlar titrerdi. (Onun öldürülmesine kızarlardı) fakat bugün onun öldürülmesini emretsem derhal onu öldürürler." Bunun üzerine Hz.Ömer şöyle dedi: "Allah'a yemin olsun ki ben çok iyi anladım ki Resululla-hın emri benim sözümden çok hayırlı ve çok faydalıdır.

İkrime diyor ki: "Abdullah b. Übey b. Selul'ün, Habbab isimli bir oğlu vardı. Resulullah onun adını değiştirerek "Abdullah" koymuştu. Abdullah, Re-sululiaha gelerek "Ey Allanın Resulü, babam Allaha ve Resulüne eziyet ediyor, izin ver de onu öldüreyim." dedi. Resuluİlah da ona "Abdullah sen babanı öl­dürme." dedi. Abdullah tekrar geldi ve "Ey Allahm Resulü, babam Allaha ve Resulüne eziyet ediyor. İzin ver de onu öldüreyim." dedi. Resulullah yine: "Ba­banı öldürme." dedi. Bunun üzerine Abdullah "Ey Allanın Resulü, sen abdest al, o sudan ona içireyim. Umulur ki Allah, kalbini yumuşatmış olur." Resulullah abdest aldı. Ondan artan suyu Abdullaha verdi. Abdullah onu götürüp babasına içirdi. Sonra ona: "Biliyor musun ben-sana ne içirdim?" dedi. Babası "Biliyo­rum. Annenin sidiğini içirdin." dedi. Abdullah "Hayı vallahi ben sana Resulul­lah (s.a.v.)in abdest uyundan artanı içirdim." dedi. Taberi

 

Münâfıkların karakterlerinin ve İslâm aleyhine faaliyetlerinin konu edildiği bu âyetlerde şunlar beyân burulmuştur:
• Münâfıklar Rasûlullah'a geldikleri zaman, “Biz gerçekten şehâdet ederiz ki, şüphesiz sen Allah'ın Elçisi'sin” diyorlar. Ama bunda, samimi değiller.
• Onlar, yeminlerini bir kalkan edinip kötü şeyler yapmakta ve Allah'ın yolundan alıkoymaktadırlar.
• Onlar bu hareketleri, önce iman etmeleri, sonra inkâr etmeleri sebebiyle yapmaktadırlar.
• Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar kavrayamazlar.
• Onları görenler, cüsseli yapıları nedeniyle adam yerine koyarlar, beğenirler, söylediklerine kulak verirler. Hâlbuki onlar dayandırılmış/yarı giydirilmiş kütüklere benzerler. Onların, aklı, iz’ânı, vicdanı ve kalbi yoktur. Onlar, kendilerini tam kamufle edememişlerdir, münâfıklıkları sırıtıp durmaktadır.
• Onlar, ürkektir; her feryadı kendileri aleyhinde sanırlar.
• Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan sakınılmalı, onlara karşı tedbirli olunmalıdır.
• Onlara, “Gelin Allah'ın Rasûlü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin” denildiği zaman, onlar başlarını yana çevirirler. Onların büyüklük taslayarak yüz çevirdikleri görülür.
• Onlar için mağfiret dilenilmesi ile mağfiret dilenilmemesi onlarca birdir. Allah, onlara asla mağfiret etmeyecektir. Zira Allah, fâsık bir kavme hidâyet etmez.
• Onlar, “Allah'ın Rasûlü yanında bulunanlara hiç bir infakta bulunmayın da dağılıp gitsinler” derler. Oysa göklerin ve yeryüzünün hazineleri Allah'ındır. Ne var ki münâfıklar kavramıyorlar.
• Onlar, “Andolsun, Medîne'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır” dediler. Oysa izzet [güç, onur ve üstünlük] Allah'ın, O'nun Elçisi'nin ve mü’minlerindir. Ancak münâfıklar bilmiyorlar.
Bu âyet grubunun iniş sebebi şudur: Rasûlullah ve Müslümanlar, Mustalıkoğulları'nın Müslümanlarla savaşmak için toplandıklarını öğrenmiş ve onlarla savaşmak için yola çıkmışlardı. Müslümanlar arasında ganimet peşinde olan münâfıklar da yer alıyordu. İki ordu Mureysi adındaki su başında karşılaştı. Düşman bozguna uğradı ve birçok ganimet elde edildi.
Tirmizî'de Zeyd b. Erkam'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (s.a) ile birlikte gazada idik. Beraberimizde bedevîlerden birtakım kimseler de vardı. O bakımdan, “Bir an önce suya varalım” diye koşuşuyorduk. Bedevîler bizden önce suya ulaşıyorlardı. Arkadaşlarından önce giden bedevî Arap havuzu doldurur, etrafına taşlar koyar, sonra da arkadaşları gelinceye kadar üzerini deri bir örtü ile kapatırdı. Ensâr'dan bir kişi (bu şekilde su biriktirmiş) bedevî bir Arabın yanına gitti. İçmesi için devesinin yularını gevşetti, Bedevî onu bırakmak istemedi. Bunun üzerine Ensâr'dan olan o şahıs bir taş çekip aldı, bunun üzerine su da çekildi. Bedevî bir tahta parçası alıp, onunla Ensâr'dan olan o şahsın başına vurdu ve başını yaraladı. Ensâr'dan olan o şahıs münâfıkların başı Abdullah b. Ubey'in yanına gitti ve durumu ona haber verdi. –Bu kişi onun arkadaşlarındandı.– Abdullah b. Ubey bu işe öfkelendi, sonra da, “Rasûlullah'ın yanında bulunanlara infak etmeyin, ta ki onlar da –bedevîleri kastediyor– etrafından dağılıp gitsinler” dedi. Bedevîler yemek esnasında Rasûlullah'ın (s.a) yanında hazır bulunurlardı. Abdullah ibn Ubey dedi ki:
— Siz Muhammed'e, onlar Muhammed'in yanından ayrılıp gittikleri zaman yemek getirin. Böylece hem o, hem de o'nun yanında bulunanlar yemek yesin.
Sonra da arkadaşlarına şöyle dedi:
— Andolsun Medîne'ye döneceğiniz vakit, hiç şüphesiz en şerefli ve kuvvetli olan, en hakir olanı oradan çıkartacaktır.
Zeyd dedi ki: Bu sırada ben amcamın terkisinde idim. Abdullah b. Ubey'in sözlerini işittim, amcama söyledim. O da gidip Rasûlullah'a (s.a) haber verdi. Rasûlullah (s.a) Ubey'e haber gönderdi, o da yemin ederek bunu inkâr etti. Rasûlullah (s.a) bunun üzerine onu tasdik etti, beni de yalanladı. Amcam bana gelerek şöyle dedi:
— Sen ne yapmak istedin? İşte sonunda Rasûlullah (s.a) da, münâfıklar (Tirmizî'de; Müslümanlar) da sana öfkelendi ve seni yalanladı.
(Zeyd b. Erkam) dedi ki: O bakımdan daha önce hiçbir kimseye karşı göstermedikleri kadar bana karşı cüretkârlık gösterdiler. (Tirmizî'de, “Hiçbir kimsenin kederlenmediği kadar kederlendim” şeklindedir) Nihâyet Rasûlullah (s.a) ile birlikte bir seferde yol alıyorken ve kederden başımı öne eğmişken Rasûlullah (s.a) yanıma gelerek kulağımı büktü ve yüzüme güldü. Onun bu hâlini dünyada ebediyyen yaşamaya değiştirmem. Sonra Ebû Bekr bana yetişerek sordu:
— Rasûlullah (s.a) sana ne dedi?
Ben de şöyle karşılık verdim:
— Bir şey demedi, sadece kulağımı büktü ve bana güldü.
Ebû Bekr şöyle dedi:
— Müjde sana!
Sonra Ömer bana yetişti, ona da Ebû Bekr'e söylediğimin benzerini söyledim. Sabah olunca Rasûlullah (s.a), el-Münâfıkûn sûresi'ni okudu.
Müfessirler şöyle demişlerdir: Hz. Ömer'in (r.a) ücretlisi, savaşların birinde Abdullah b. Ubey'in ücretlisi [adamı] ile dövüştü. Hz. Ömer'in (r.a) adamı, Abdullah b. Ubey için, hoşlanmayacağı sözler sarf etti, onun hakkında sert sözler kullandı. Abdullah b. Ubey de, yanında birtakım kimseler varken öfkelenip, “Allah'a yemin ederim ki, eğer Medîne'ye dönersek, daha şerefli ve güçlü olanlar, hakir ve zayıf olanları mutlaka oradan sürüp çıkaracaktır” dedi. “Daha şerefli ve güçlü” ifadesiyle kendisini, “hakir ve zayıf” ifadesiyle, (hâşâ) Rasûlullah'ı kastetti. Kavmine dönüp, Muhâcirleri kastederek, “Şu heriflere yardımda bulunmazsanız, şüphesiz onlar memleketinizden çekip giderler. Öyleyse onlara infakta bulunmayın ki, onlar Muhammed'in etrafından dağılıp gitsinler” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.
Paragrafın âyetleri açık olmakla birlikte biz birkaç hususa değinmek istiyoruz. Önce münâfık tanımı üzerinde duralım. Kur’ân'da ilk olarak yer aldığı Ankebût sûresi'nde şu izahı yapmıştık:
منافق [münâfıq] sözcüğü, “yer altındaki ev, barınak, in” anlamına gelen نفق [nefeqa] sözcüğünden gelir. Kertenkele ve yaban faresinin yer altındaki yuvalarına نفقة [nüfeqa] ve  نافقة [nâfiqa] denir.
Yaban faresinin yer altında birden çok yuvası olur. Başını birinden çıkarır, kaçtığı zaman yer altındaki yuvalardan hangisine gittiği bilinmez. O nedenle de yakalanmaz.
Münâfığa bu ismin verilmesinin sebebi, birden çok inancının olmasıdır. O, bir bakarsın İslâm dinine girmiş, bir bakarsın ondan çıkmış bir başka inanca girmiştir.
Dinî bir terim olarak nifaq, “inanmadığı hâlde çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini Müslüman göstermek; Allah'a, Rasûlü'ne ve mü’minlere düşmanlığını gizlemek” demektir. Bunu yapan kişiye de “münâfık” denir.
Âyetten anlaşıldığına göre, münâfığın burada ön plâna çıkan özelliği, yükümlülüklerden kolayca sıyrılıp çıkmaya teşebbüs etmesidir. Toplum içinde fesatçı olmaları, akılları sıra Allah'a oyun etmeye kalkmaları, gösterişçi olmaları, salât görevine gönülsüz, üşene üşene katılmaları, bu önemli görevden kaçmaları, döneklikleri, maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvurmaları, kötü sözlerin Müslümanlar arasında yayılmasını istemeleri, kötülük yapınca sevinmeleri, övünmekten hoşlanmaları gibi başka özellikleri de vardır. Bu özelliklerinden inşallah Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ ve Mâide sûrelerinin tahlillerinde bahsedilecektir. Bu özellikleri nedeniyle münâfık tipler tüm toplumların her zaman en büyük problemi olmuştur.
4. âyette, Sanki onlar, dayandırılmış/yarı giydirilmiş ahşap kütükler gibidirler buyurularak, münâfıklar bir köşeye dayandırılıvermiş ya da yarısı giydirilmiş yarısı meydanda duran ahşap kütüklere benzetilmiştir. Bu benzetmenin gerekçesi üzerinde şöyle fikir yürütülebilir: Münâfıklarda iman ve sâlihâtı işleme gibi değerli bir nitelik olmadığından, işe yaramadıklarından bu benzetme yapılmıştır. Çünkü bir yerde dayalı duran, kütük de bir işe yaramamaktadır.
Âyette geçen,  مسندة [müsennede] sözcüğünde, “uzun elbise üzerine kısa elbise giydirilmiş” anlamı da vardır. Bu, Araplarda bir övünme tarzıdır. Burada denilmek istenen şudur: Bir kütüğe atlas kumaştan elbise giydirsen, kütük yine kütüktür; insan elbisesi giydirilmekle kütüklükten çıkmaz. Bu benzetme, Türkçe'deki, “Eşeğe altın semer vursalar da eşek yine eşektir” atasözüne benzemektedir.
Âyette münâfıklarla ilgili, Böylece kalplerinin üzerine damga vurulmuştur, artık onlar iyice kavrayamazlar buyurulmuştur, ki “kalplerinin mühürlenmesi/damgalanması”, –Allah'ın onlara engel olması değil–, çıkarlarına aykırı olması sebebiyle hakka gönüllerini açmamaları” demektir. Bu konuya dair detay Tin sûresi'nde verilmiştir:
Ve onlar, “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, (yapabileceğini) yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler. (Fussilet/5)
Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır [örtülüdür]” dediler. Aksine; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! (Bakara/88)
Ve önceki ehlinden [sahiplerinden] sonra yeryüzüne vâris olanlara kılavuz olmadı mı [açıkça belli olmadı mı]: “Eğer Biz dilersek onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerinin üzerine damga vururuz/mühürleriz de onlar işitmezler. (A‘râf/100)
Yine o iman etmiş olan kimse, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Ahzâb'ın günü benzerinden; Nûh kavmi'nin, Âd'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin maceralarının benzerinden korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma-bağrışma/kaçışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah'tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Ve andolsun ki bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da o'nun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o helâk olduğunda [vefat ettiğinde] da, ‘Bundan sonra Allah asla elçi göndermez’ dediniz. Allah, şu kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücâdele eden, aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle şaşırtır. (Bu durum,) Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar” dedi. (Mü’min/30-35)
2. âyette, Onlar, yeminlerini [sözleşmelerini] bir kalkan edinip Allah'ın yolundan alıkoydular. Şüphesiz onlar, yaptıkları şeyler kötü olanlardır buyurulmaktadır.
Onların yeminleri iki şekilde anlaşılabilir:
A) Onlar, sürekli Allah'a yemin ederek, Müslüman görünüp hâinlik ediyorlar, yeminin arkasına saklanarak küfürlerini gizliyorlardı.
B) Buradaki yemin'in “sözleşme” anlamında olmasıdır. Buna göre yeminleri, “Rasûlullah ile yapılan Medîne sözleşmesi”dir. Bu sözleşmeyle kendilerini güvenceye almışlardı. İşte bu münâfıklar bu sözleşmeleri su-i istimal ederek hâince plânlar yapıyorlardı.
Onlar, söylemediklerine, Allah'a yemin ederler. Hâlbuki onlar, o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâmlaşmalarından sonra da kâfir oldular. Ve nail olamadıkları şeyleri çok istediler. Onlar, sadece, Allah'ın ve Elçisi'nin onları [mü’minleri] O'nun [Allah'ın] lütfundan zenginleştirmiş olmasından kinlendiler. Artık, eğer tevbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Eğer geri dururlarsa da Allah onları dünyada ve âhirette çok acıklı bir azap ile azaplandıracaktır. Yeryüzünde onlar için bir velî ve iyi bir yardımcı da yoktur. (Tevbe/74)
Yeminlerini kalkan edindiler de Allah'ın yolundan çevirdiler. Artık onlar için küçük düşürücü bir azap vardır. (Mücâdele/16)
Onlar, şeytânın işini yapıyorlardı:
O [İblis,] “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A‘râf/16-17)
5-6. âyetlerde, münâfıklarla olan bir ilişkiye; onların hakk yola gelmesi ve affıyla ilgili Allah'a yakarılması hususuna dikkat çekilmiştir: Ve onlara, “Gelin Allah'ın Rasûlü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin” denildiği zaman, başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslayanlar olarak yüz çevirmekte olduklarını da görürsün. Senin onlar için mağfiret dilemen ile mağfiret dilememen onlar için birdir. Allah, onlara kesin olarak mağfiret etmeyecektir. Şüphesiz Allah, fâsık bir kavme hidâyet etmez.
Bu âyetin iniş sebebini dair şu olay nakledilir:
İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Abdullah b. Ubey, pek çok adamıyla, Uhud'dan savaşmadan geri dönüp, Müslümanlardan ayrılınca, Müslümanlar ona buğzetmeye başladılar, onu sert bir dille eleştirdiler ve kulağı duya duya hoşlanmayacağı sözler söylediler. Bunun üzerine kardeşleri Ubey'e, “Keşke Rasûlullah'a gitsen de, o da senin için istiğfar etse ve senden hoşnut olsa” dediler. O da, “Ben o'na gitmem, benim için istiğfar etmesini istemem” dedi ve yüzünü dönüp gitti. İşte o zaman bu âyet nâzil oldu.
Münâfıklar için istiğfar hakkındaki diğer âyetler:
Onlar için ister mağfiret dile, ister mağfiret dileme. Onlar için yetmiş kere mağfiret dilesen de yine Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, onların Allah'ı ve Rasûlü'nü inkâr etmeleri nedeniyledir. Allah, fâsıklar kavmine kılavuzluk etmez. (Tevbe/80)
Kendilerine, cehennem ashâbı oldukları iyice belli olduktan sonra Peygamber'e ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfar etmek yoktur. İbrâhîm'in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrâhîm, çok içli, çok halîm birisi idi. (Tevbe/113-114)
8. âyette, bu güdük akıllı münâfıkların, Andolsun, Medîne'ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır dedikleri nakledilmiştir. Anlaşıldığına göre bu zavallılar kendilerini izzet [güç, şan, şeref] sahibi sanıyorlar ve bu yüzden de Allah ile boy ölçüşmeye kalkışıyorlardı:
O, dönüp gitti mi/yetkilendi mi de yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekini ve nesli helâk etmek için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez. Ona, “Allah'a takvâlı davran!” dendiği zaman da kendisini izzet [büyüklük, güç], günah işlemeye sürükler. İşte öylesine cehennem yeter. O, ne kötü bir döşektir! (Bakara/205-206)
Sâd/90. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’ân'a kasem olsun ki, fakat o inkâr edenler bir gurur ve bölünme [muhalefet, ayrılıkçılık] içindedirler. Onlardan önce nice kuşakları helâk ettik Biz. Onlar da çağırıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. (Sâd/1-3)
Hâlbuki izzetin Rabbi Allah'tır:
İzzetin [güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin] Rabbi olan senin Rabbin, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat/180)
Mü’minlerin astlarından küfre sapanları velî edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında izzet [onur ve yücelik] mi arıyorlar? Oysa izzetin [onur ve yüceliğin] tümü Allah'ındır. (Nisâ/138-139)
Her kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla yalnızca Allah'ındır. Hoş kelimeler yalnızca O'na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur. (Fâtır/10) H.Yılmaz

Bu ayetin muhatabı Müslüman olduğunu söyleyen herkestir. "Ey iman edenler"; ifadesi Kur'an'da bazen müminlere, bazen Müslüman olduklarını iddia edenlere, bazen de genel olarak Müslümanlara hitaben kullanılmıştır. Nerede, kime hitap edildiği, ayetin siyak sibakına bakılarak anlaşılır.
Burada "mal ve çocukların" özellikle zikredilerek vurgulanması, insanların umumiyetle mal ve çocuklarının hatırı için imanın sorumluluklarından yüz çevirmeleri nedeniyledir. Çünkü insan umumiyetle bunlar yüzünden nifak, iman zaafı, fısk ve itaatsizliğin bataklığına saplanır. Aslında kastedilen, insanı Allah'tan gafil eden dünyadaki herşeydir. Allah'tan gaflet, her kötülüğün asıl sebebidir.
Şayet insan her an başıboş olmadığını, Allah'ın bir kulu olduğunu, Allah'ın kendisinin her yaptığından haberdar olduğunu ve yaptıklarından bir gün hesaba çekileceğini hatırında tutarsa, işte o zaman hiçbir sapıklık ve dalâlete düşmez. Beşeri zaafları dolayısıyla bir hata yapsa bile, hata yaptığını anlar anlamaz kendine çeki düzen verir. Mevdudi

Ey, Allaha ve Peygamberine iman eden müminler, ölüm gelip size çatma­dan önce hayattayken bizim size vermiş olduğumuz rızıklardan bizim yolumuzda harcayın. Aksi takdirde, bu harcamayı yapmadan ölüp giderseniz her biriniz şöyle diyecektir: "Rabbim, keşke benim ecelimi belli bir zamana kadar ertelesen de ben de mallarımı hayır yolda harcayıp salih kullardan olsam."

Dehhak diyor ki: "Âyette geçen "Malımı hak yolda harcasam." ifadesin­den maksat, kişinin, zekatını vernıiş olmayı istemesidir. "Salih kullardan olsam" ifadesinden maksat da "Hac farizasını yerine getirsem." demektir.

Abdullah b. Abbas dedi ki:

"Kimin, kendisin rabbinin beytini Hac etmeye götürecek kadar malı olur veya zekat verecek kadar malı bulunur da bunları yapmayacak olursa, ölümü anında tekrar dünyaya dönmeyi ister." Bunun üzerine bir adam "Ey İbn-i Abbas, Allahtan kork, ölüm anında dünyaya dönmeyi ancak kâfirler isterler." dedi. Ab­dullah b. Abbas: "Ben bu hususta sana Kur'andan âyetler okuyacağım." dedi ve "Ey iman edenler, mallarınız ve çocuklarınız sizi, AJIahi anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa, işte onlar, hüsrana uğrayanlardır. "Sizden birine ölüm gelip de "Rabbim, kısa bir müddet bana mühlet versen de malımı hak yolda harcasam ve salih kullardan olsam." diyeceği an gelip çatmadan size verdiğimiz nzıklardan harcayın." "Allah, eceli gelen canı hiçbir zaman mühlet verip geri bırak­maz. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." âyetlerini okudu. Adam, Abdullah b. Abbas'a "Ne kadar mal zekat vermeyi gerektirir?" dedi. Abdullah b. Abbas "Malı iki yüz dirhem veya daha fazla olursa." dedi. Adam: "Haccetmek ne za­man farz olur?" dedi. Abdullah b. Abbas: "Azık ve deve bulunursa." cevabını verdi. Taberi

Münâfıklarla ilgili açıklamalardan sonra mü’minlere kurtuluş yolu gösterilmektedir. Âyetlerin ifadeleri gâyet açık ve nettir:
• Malları ve çocukları mü’minleri Allah'ı anmaktan alıkoymamalıdır. (“Mal ve çocuklar”ın özellikle zikredilmesi, insanların genellikle mal ve çocuklarını korumak, onlara şatafatlı bir hayat yaşatmak ve onlara istikbal hazırlamak meşgalesinin insanları Allah'ı zikretmek ve salâtı ikâme etmek gibi imanın gereklerini yerine getirmekten alıkoyduğu içindir.)
Mü’minler, kendilerine ölüm gelip de, “Rabbim! Beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam” demezden önce, kendilerine rızık olarak verilenlerden infak etmelidirler. Buna göre mü’minler, infak etmelidirler. İnfak etmeyenler âhirette, infak etmedikleri için çok pişman olacaklar; “Rabbim! Beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen, ben de böylece sadaka versem ve sâlihlerden olsam” diyecekler, ama dönüş mümkün değildir.
Bu uyarı birçok âyette yer almıştı:
De ki: “Eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz [akrabalarınız, kabileniz], elde ettiğiniz mallar, kesata uğramasından ürperdiğiniz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Ve Allah fâsıklar kavmine hidâyet etmez.” (Tevbe/24)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. (Âl-i İmrân/14)
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçi'ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de ihânet etmeyin. Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin. (Enfâl/27-28)
Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlâtlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve sâlihâtı işlerse, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe/37)
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz, zulmedilmeyeceksiniz. (Bakara/272)
Nihâyet onlardan birine ölüm geldiğinde, “Rabbim! Terk ettiğim şeylerde sâlihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Hayır, hayır! Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır. (Mü’minûn/99-100)
11. âyette de, Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi asla ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınıza haberdardır buyurularak, âhiretten dönüşün olmadığı bildirildiği gibi, ölümün de ertelenmeyeceği uyarısı yapılmıştır. Ecel konusuyla ilgili A‘râf sûresi'nin sonuna bakılabilir. H.Yılmaz