(Ankebût - 64.Ayet)

<< Geniş Meal

Teğâbun

İzah için bkz. Hadid an: 1. Sonraki konu düşünüldüğünde niçin bu cümleyle giriş yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira daha sonraki ayetlerde kainatı Allah'ın yarattığı, sahibi ve hükümdarının sadece O olduğu hakikati beyan edilmiştir. O, bu kainatı boş yere yaratmamıştır. Bilakis kainatın yaratılışı bir hikmete dayanır. İnsanoğlu bu kainatta başıboş bırakılmadığı gibi, yaptıklarından hesaba da çekilecektir. Çünkü bu kainatın sahibi, herşeyden haberdardır ve kainatta olan herşey O'nun bilgisi dahilindedir.
Görüldüğü gibi bu konuya en uygun giriş ancak bu cümleyle (Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ı anmaktadır.) yapılabilirdi. Mevki ve mahal itibariyle girişteki bu cümlenin anlamı şöyledir: "Yerden, göğe ve hatta fezanın derinliklerine kadar dikkatli baktığınızda, herşeyin Allah'ın zaaf, ayıp ve noksanlardan münezzeh olduğuna şehadet ettiğini görürsünüz. Şayet O'nun zat, sıfat, fiil ve işlerinde küçük bir noksanlık ya da kusur olsaydı, böylesine mükemmel bir nizama sahip olan kainatın ayakta kalması mümkün olmazdı. Aksine biz bu kainatın eksiksiz, muazzam bir işleyişi olduğunu müşahede ediyoruz.
Yani, kainatın yegane Meliki O'dur. O, kainatı yaratıp harekete geçirmekle kalmayıp, her an bu kainatı idare etmektedir. O'nun bu yönetiminde hiçbir kimsenin ortaklığı sözkonusu değildir. Şayet mahlukatın bir kısmında geçici ve sınırlı bir tasarruf yetkisi bulunuyorsa, bu yetkiyi onlar, kendiliklerinden (zorla) elde etmiş değildirler. Bu yetkiyi onlara Allah Teâlâ vermiştir. Allah'ın dilediği bir zamana kadar, bu yetkilerini ellerinde tutabilirler. Dilediğinde ise, Allah, bu yetkiyi onlardan alır.
Diğer bir ifadeyle, hamde layık olan sadece O'dur. Başkalarının hamde layık yanları varsa bile, bu, Allah'ın onlara bir lütfudur. Şayet hamd, şükür anlamında ele alınırsa, bundan şükre asıl müstehak olanın Allah olduğu sonucu çıkar. Çünkü tüm nimetleri O yaratmıştır ve mahlukata O'nun dışında ihsan eden kimse yoktur. Bir kimse, bir iyilik yaptığında, bizim kendisine ettiğimiz teşekkür, Allah'ın yarattığı nimetlerin onun vasıtasıyla bize ulaşması nedeniyledir. Yoksa bu nimetleri yaratan o kimse değildir ve hiç kimse Allah'ın yardımı olmaksızın o nimetleri bize ulaştıramaz.
Yani, Kadir-i Mutlak'tır ve hiçbir kuvvet O'nun kudretini sınırlayamaz. Mevdudi

İnsanın Allah'ın yaratıcılığı hakikatini kabul veya inkar etmesine işaret eden yukarıdaki ifade tarzı, hem Taberî'nin hem de Zeccâc'ın bu pasaj ile ilgili (Râzî tarafından nakledilen) yorumlarına uygundur. Zemahşerî'ye göre bu hakikati inkar edenler ilk sırada sayılmıştır, çünkü onlar, bilinçli olarak Allah'a inananlardan sayıca daha fazladırlar ve daha büyük bir etkiye sahiptirler. Bu ifadenin başka bir anlamı ise şudur: Bütün insanlar, Yaratıcı'nın varlığını kavrama içgüdüsel yeteneği ile donatılmış (karş. 7:172 ve ilgili not 139) olduklarından, birinin bu hakikati inkar etmesi ile başka birinin ona inanması, son tahlilde, özgür seçimin bir ürünüdür. M.Esed

Bu ifadeye dört şekilde anlam vermek mümkündür ve hepsi de geçerlidir.
a) "Sizi O yarattı. Sonra bazılarınız O'nun yaratıcı olduğunu kabul ederken, bazılarınız inkar etti." Bu anlam, birinci ve ikinci cümlenin birlikte okunmasından çıkmaktadır...
b) "Sizi O yarattı ve mümin veya kafir olmakta sizleri serbest bıraktı. O bu konuda sizleri zorlamadı. İman veya inkârınızdan sorumlu olan sizlersiniz." Bu anlamı sonra gelen, "Allah yaptıklarınızı görmektedir." şeklindeki cümle de teyid etmektedir.Yani, size bu serbestiyi vermekle, sizin bu serbestiyi nasıl kullanacağınızı denemektedir.
c) "O, iman edersiniz diye, sizi selim fıtrat üzere yarattı. Ancak bu fıtrat üzere yaratıldıktan sonra, kimileriniz fıtratının aksine inkar etmiş, kimileriniz ise fıtratı doğrultusunda iman etmek suretiyle, yaratıcısına tabi olmuştur." Bu ayet Rum Suresi'nin 30. ayeti ile birlikte mütaala edildiğinde, yukarıdaki anlam daha sarih anlaşılır. "O halde yüzünü hanif olarak dine, Allah'ın insanları kendisi üzerine yarattığı fıtrata döndür." "Allah'ın yaratılışında bir değişim yoktur. İşte dosdoğru din. Ama insanların çoğu bilmiyorlar."
Hz. Peygamber'in (s.a.) birçok hadisi de bu konuya ışık tutmaktadır. Rasulullah (s.a) birçok hadisinde, insanın fıtrat üzere doğduğunu, ama sonra harici etkilerle küfr, şirk ve dalâlete düştüğünü söylemiştir. (İzah için bkz. Rum an: 42-47) Burada ayrıca, hiçbir semavî kitapta insanın doğuştan günahkar olduğu inancının bulunmadığına dikkat çekmek gerekir. Ancak 1500 yıl önce ilk kez Hıristiyanlar, bu düşünceyi asıl inançları arasına sokmuşlardır. Bu gün bile bazı Katolik kilisesinin alimleri, Kitab-ı Mukaddes'te böyle bir inancın dayanaklarının olmadığını itiraf etmektedirler. Kitab-ı Mukaddes üzerindeki uzmanlığıyla tanınan Alman papaz Herbert Haag, "Kitab-ı Mukaddes'te İlk Günah İnancının Temelleri Var mıdır?" adlı eserinde şöyle demektedir: "Başlangıcından 3. asra kadar Hıristiyanlık'ta ilk günah inancı mevcut değildi. Daha sonraları ilk günah inancı yayılmaya başlayınca, birçok hıristiyan alimi bu bid'ate karşı 200 sene mücadele etmiştir. Fakat en sonunda 5. asırda St. Agustin, mantığını kullanarak, insanoğlunun Adem Baba'sının günahını miras olarak devraldığını, ama İsa Mesih'in kefareti ile birlikte insanların felaha erdiğini ileri süren bu düşünceyi diğer hıristiyanlara da kabul ettirmiştir."
d) Allah'ın sizi nasıl yarattığını düşünecek olursanız O'nun size verdiği nimetlerden, yine O'nun verdiği vücut sayesinde istifade edebildiğinizi görürsünüz. Şayet O sizi bu şekilde yaratmış olmasaydı, sizler Yaratıcınıza karşı gelme imkanı bile bulamazdınız. Fakat bazılarınız hiç düşünmeden, yahut yanlış düşünerek inkar yoluna geçerken, bazılarınız da iman ederek, fıtrat üzere olan doğru yola tabi olurlar.
Bu cümlenin anlamı, maddi bir görmeyi ifade etmekten öte, amellerin değerlendirilip, ona göre karşılığın verilmesini tazammun eder. Tıpkı bir amirin, memuruna "Nasıl çalıştığını bir görelim hele!" demesi gibi. Yani, "Bir bakalım, iyi çalışırsan terfi edersin, kötü çalışırsan karşılığını ona göre alırsın." Mevdudi

Bu ayette üç husus arka arkaya açıklanmıştır ve aralarında sıkı bir irtibat vardır.
"Gökleri ve yeri (kainatı) hak ile yarattı." Buradaki "hak ile" şeklindeki ibareyle, bir haber verilmek isteniyorsa, kuşkusuz bu haber gerçektir. Şayet kainatın Allah'ın emri ile yaratıldığı anlatılmak isteniyorsa, elbette kainat adaletle yaratılmıştır. Yok eğer bu bir görüş (söz) ise, doğrudur. Ya da fiili bir anlam kastediliyorsa, bu "kainat hikmete dayalı yaratılmıştır" demiştir. Yani bu kainatı yaratan onu başıboş, anlamsız yaratmamıştır. Ardında bir hikmet vardır. Ve bir maksad için yaratılmıştır. Bu kainatın içinde ne yaratılmışsa mutlak surette bir fonksiyonu (görevi) vardır.
Buna dayanarak, insanoğlunun kullanmakta olduğu birçok icadlar yapılmıştır. (İzah için bkz. En'am an: 46, Yunus an: 11, İbrahim an: 26, Nahl an: 6, Enbiya an: 15-16, Müminun an: 102, Ankebut an: 75, Rum an: 6, Duhan an: 34, Casiye an: 28.)
"Sizi şekillendirdi, şekillerinizi güzel yaptı" Bu ifade ile insanın sadece yüzü değil, Allah'ın insana bağışladığı ve onların yardımıyla insanın hayatını idame ettirdiği bedeni yapısı ile kuvvet ve yetenekleri kastolunmaktadır. İnsan bu iki özelliğiyle diğer tüm mahluktan üstündür ve dolayısıyla onlar üzerinde hüküm sürmektedir.
İnsana kullanabilmesi için münasip oranlarda boy, el, ayak ve diğer organlar verilirken bilgi elde edebilmesi için hissiyat, elde ettiği bilgiden yararlanabilmesi için düşünme ve muhakeme yeteneği beyin (feraset) ve istediği yolu seçmesi ve Allah'ın verdiği yetenekleri hangi yolda kullanacağının bilinmesi için irade kuvveti bağışlanmıştır. Yine insana, yaratıcısına inanıp, inanmama, O'ndan yüz çevirme, başka ilahlar edinme, hatta Allah'a karşı savaş açma özgürlüğü dahi verilmiştir. Tüm bu yetenekleri ona vermekle Allah Teâlâ, diğer mahlukat üzerinde, insana fiilen sahip olduğu bir iktidar bağışlamıştır. (İzah için bkz. Mümin an: 91)
Bu iki hususun açıklanmasından sonra doğal olarak ortaya şu sonuç çıkar: "Dönüş O'nadır!" Böylesine mükemmel ve hikmete dayanan bu kainat içinde, kendisine sınırlı bir özgürlük, yetenek ve tasarruf hakkı verilen insana, bu nimetleri nasıl kullandığının sorulacağı aşikardır. İşte "Dönüş O'nadır!" ifadesinin anlamı budur. Daha sonraki ayette, bu dönüş tüm insanlığın ahirette yeniden dirilip, sorguya çekileceği vakittir. İnsana ancak o zaman, bu dünyada kendisine verilen özgürlüğü hak yolda mı, batıl yolda mı kullanmış olduğu dikkate alınarak, yaptıklarına, "karşılık" verilecektir. Bu noktada şu tür sorular akla gelebilir: "Ceza ve mükafatın bu dünyada iken verilmesi mümkün değil mi?" veya "Ceza ve mükafatı ahirete ertelemek gerekir mi?" ya da "Niçin tüm insanlığın diriltildiği gün, yani aynı zamanda ceza ve mükafaat veriliyor?" İnsan biraz düşündüğünde niçin böyle yapıldığını anlar ve sebebini makul karşılar. Zira insanın dünyada iken yaptıklarının etkisi, onun ölümüyle sona ermez. Aksine yaptıklarının etkisi insan öldükten sonra da, gelecek nesillere sirayet eder. Dolayısıyla insanın yaptıklarının tam karşılığı, tüm insanlık bir araya geldikten sonra verilebilir. (İzah için bkz. A'raf an: 30, Yunus an: 10-11, Hud an: 105, Nahl an: 35, Hac an: 9, Neml an: 27, Rum an: 5-6, Sad an: 29-30, Mümin an: 80, Casiye an: 27-29) Mevdudi

Diğer anlamı, "Gizlice veya açıktan her ne yaparsanız onu bilir" şeklinde de olabilir.
Yani, O sadece insanın başkalarının da görebileceği fiillerine değil, başkalarının göremeyeceği fiillerine de vakıftır. Ayrıca Allah insanın yaptıklarının sadece zahirini değil, gizli niyet ve gerçek maksatlarını da bilir. Bu öyle bir gerçektir ki insan biraz düşünürse, asıl adaletin kıyamet gününde Allah'ın huzurunda tecelli edebileceğini kabul etmeye mecbur kalır. Akıl, insanın yaptığı her suçun cezasının verilmesini gerektirir. Oysa insanın işlediği pek çok suçun gizli kaldığı veya şahit olmadığı için ceza verilmediği ya da açıkça suç işlemesine rağmen gücünden dolayı kendisinin cezalandırılmadığı gibi hususlar, işlenen bir suçun zahirine bakılarak karar vermekle kalınmaması, suçlunun sözkonusu suçu işlerken niyetin ne olduğu, nasıl bir ortamda o suçu işlediği, niyetinin gerçekten suç işlemek mi olduğu, bilerek mi yaptığı vs. gibi hususların da araştırılarak bilinmesi gerekmektedir. Zaten sırf bu gereklilik nedeniyle dünyadaki yargı organları bile, karar vermeden önce bu şartları araştırırlar. Ancak bu dünyada bir olayı tüm yönleriyle öğrenebilmek ne derece mümkün olabilir? Bu bakımdan, sözkonusu ayet ile göklerin ve yerin hak ile yaratılmasını beyan eden ayet arasında kuvvetli bir bağ mevcuttur. Çünkü adaletin yerini bulması için, yapılan fiilin her yönüyle ortaya çıkması gerekir ki böylece o fiili işleyenin niyeti, iradesi içinde bulunduğu ortam vs. bilinebilsin. Kainatın yaratıcısından başka hiç kimsenin böyle bir bilgiye sahip olamayacağı aşikardır. Binaenaleyh hüküm verebilir. Allah'ı ve ahireti inkar eden kimseye gelince, aslında o böyle düşünmekle kainatın haksızlık ve adaletsizlik üzerine kurulduğunu idda etmiş olmaktadır. Böylesine akılsızca öne sürülen bir faraziyeyi de sadece hayasız olan kimseler kabul edebilir. Ne tuhaftır ki, bu tür kimseler kendilerini ilerici ve akıllı, Kur'an'ın kainat telakkisine inananları da utanmadan gerici ve karanlık kafalı zannederler. Mevdudi

Gökler ve yerdeki şeyler Allah'ı tesbih eder.
• Mülk, yalnızca O'nundur.
• Hamd sadece O'nadır.
• O, her şeye güç yetirendir.
• O, insanları yaratan, sonra kâfir ya da mü’min olmaları için özgür bırakandır.
• Allah, insanların yaptıklarını görendir.
• Allah, gökleri ve yeri hakk ile yaratmış ve insanı biçimlendirmiştir.
• Bu biçimlendirme de eşsiz güzelliktedir.
• Dönüş, yalnızca O'nadır.
• O, gökler ve yerdeki şeyleri bilir, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri de bilir.
• Allah, göğüslerin özünü bilendir.
Bu âyetlerdeki insana yönelik ifadeler şu âyetlerde de geçmişti:
Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan, sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir sûrette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir? (İnfitâr/6-8)
Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren –ki şekillerinizi ne de güzel kılmıştır– ve sizi temiz şeylerden rızıklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah'tır. –İşte, âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!– (Mü’min/64)
Gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra iman edenler ve sâlihâtı işleyenler hariç –çünkü onlar için kesintisiz bir ödül var– onu alçakların en alçağına döndürdük. (Tin/4-6)
2. âyette, Artık kiminiz mü’mindir…
ifadesiyle konu edilen inanç özgürlüğü, birçok âyette vurgulanmıştı:
Ve eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse, haydi gücün yetiyorsa yerin içinde bir delik, ya da gökte bir merdiven ara da onlara bir âyet getir! Allah dileseydi, kesinlikle onları hidâyet üzerinde toplardı. O hâlde sakın câhillerden olma! (En‘âm/35)
Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yûnus/99)
De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah'ındır. O nedenle eğer O [Allah] dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.” (En‘âm/149)
Ve de ki: “O hakk [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zâlimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Şüphesiz Biz, insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Bu nedenle onu çok iyi işitici, çok iyi görücü yaptık [iyiyi-kötüyü ayıracak bilgileri yollayarak bilgilendirdik]. Şüphesiz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/2-3)
Dinde zorlama/tiksindirme yoktur; rüşd ğaydan [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/256)
3. âyetteki, varlıkların “hakk ile yaratılma”sı; onların, oyun-eğlence için boşuna yaratılmayıp bir amacı olduğuna işaret etmektedir:
Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyun oynayanlar olarak yaratmadık. Biz o ikisini sadece hakk/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhân/38-39)
Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sâd/27)
Ve Biz göğü, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık. Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu Kendi katımızdan edinirdik; eğer Biz yapanlar olsaydık. (Enbiyâ/16-17)
Ve O, gökleri ve yeri hakk ile yaratandır. Ve O, “Ol!” dediği gün hemen olur. O'nun sözü hakktır. Sûr'a üflendiği gün de mülk ancak O'nundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, hakîm'dir, habîr'dir. (En‘âm/73)
Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş'ın Rabbidir. (Mü’minûn/115-116)
Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimleri için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, ‘Rabbinize inanın!’ diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır. (Âl-i İmrân/190-194)
4. âyette, Allah'ın ilminin sınırsızlığına vurgu yapılmıştır:
Ğaybın anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En‘âm/59)
Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah'tan gizlemek istemezler. Hâlbuki O [Allah], onlar, O'nun sözden razı olmadığı şeyleri gece plânlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Nisâ/108)
Şüphesiz takvâ sahipleri Rabb'lerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak cennetlerde [bahçelerde] ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce muhsinler [iyilik-güzellik üretenler] idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hakk vardı. (Zâriyât/15-19)
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istivâ eden, yerküreye gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Hadîd/4)
Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O, mutlaka dördüncüleridir. Beşte de O, mutlaka altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Mücâdele/7) H.Yılmaz

Bu, tarihin gösterdiği gibi, temel ahlakî hakikatleri ve dolayısıyla bütün maneviyat ve ahlak ölçülerini reddetmiş olan her toplumun veya milletin kaçınılmaz bir şekilde uğrayacağı felaketlere ve belalara bir işarettir. M.Esed

Yani onların dünyada çektikleri ceza, suçlarının tam karşılığı değildir. Asıl ceza onlara ahirette verilecektir. Ancak onların çarptırıldıkları cezadan, başka insanlar; Allah'a isyan eden toplumların sonlarının nasıl olduğunu görmeleri bakımından bir ders alabilirler. (İzah için bkz. A'raf an: 5-6, Hud an:105) Mevdudi

Yani, özellikle kendileriyle ilgili ilahî mesajların emanet edildiği kendi içlerinden çıkmış elçiler. “Defalarca” deyimi, tekrarı ve sürekliliği anlatan kânet te’tîhim ifadesinden çıkarılmıştır.Lafzen, “bize rehberlik edecek”. Bu olumsuz cevap, kendileri bütün manevî/ahlakî ölçülerden uzaklaşmış olmalarından dolayı, içgüdüsel olarak bütün beşerî olgulara karşı derin bir güvensizlik duyan ve bu nedenle, ilahî mesajın kendileri için “tabiatüstü” hiçbir anlam taşımayan sade bir beşer aracılığıyla tezahür edeceği düşüncesini kabul edemeyen insanların ayırıcı özelliğidir. M.Esed

"Beyyinat" kelimesinin anlam sahası çok geniştir. Lugatta açıklık ve sarahat anlamında kullanılır. a) Peygamberlerin "Beyyinat" ile gönderilmeleri, onların Allah tarafından açık işaretler ile gönderildiklerine ve bu açık işaretlerin kendilerinin Allah tarafından görevli kılındıklarına şehadet ettiği anlamına gelir. b) Peygamberlerin söyledikleri tamamıyla makuldür ve delillere dayanmaktadır. c) Peygamberlerin getirdiği öğreti, üstü kapalı, anlaşılmaz değildir. Bilakis Hak ve Batıl'ın, Haram ve Helâlin Dalâletin ve Hidayetin ne olduğunu açıkça beyan ederler.
Bu onların helâk olmalarının ilk ve temel nedeniydi. İnsanoğlunun, bu dünyada Allah'ın yol göstermesi olmaksızın doğru yolu bulması mümkün değildir. Allah insanların doğru yolu bulabilmeleri amacıyla içlerinden birisi vasıtasıyla talimatlar göndermiş ve peygamberlerine "beyyinat" vererek, insanların, onların hak üzere olduklarını anlamalarını istemiştir.
Ancak onlar, bir beşerin peygamber olabileceğini dahi kabul etmekten kaçınmışlardır. Böylece onların, hidayeti bulmalarına yardımcı olabilecek bir vasıtaları kalmamıştır. (İzah için bkz. Yasin an: 11) İnsanın bu konudaki sapkınlığın ve bilgisizliği çok şaşırtıcıdır. Öyle ki bir peygambere inanmaktan kaçınırken, başka insanların önderliğini, ağaç ve taşların ilahlığını kabullenmede tereddüt dahi etmez. Hatta bir beşerin Allah'ın oğlu olduğuna bile inanır. İnsanoğlu böyledir. Dalâlette olan önderlerini taklid ederek acaip hallere düşerken, Allah tarafından hak üzere gelen, çıkarlarını gözetmeksizin, karşılıksız kendisine hakkı tebliğ eden bir peygamber için, "Bir beşer mi bizi doğru yola iletecek" diyebilmektedir. Bu, şu demektir: Şayet bir beşer kendilerini dalâlete götürürse kabul edilmelidir, ama hak yola götürmeye çalışırsa reddedilmelidir!
 Yani, onlar Allah'ın hidayetinden yüz çevirirlerse, hangi dalâlete düşerlerse düşsünler, Allah da onlarla ilgilenmez. Allah'ın onlardan bir menfaati yoktur. Eğer onlar Allah'a inanmazlar ise, O'nun hükümranlığı yıkılmaz. Allah'ın onların ibadetine ihtiyacı olmadığı gibi, hamdü senalarına da ihtiyacı yoktur. Allah onlara kendi menfaatleri için doğru yolu göstermektedir. Şayet onlar Allah'tan yüz çevirirlerse, Allah da onları kendi haline bırakır, onları muhafaza etmez ve dalâlete düşmekten onları korumaz. Çünkü onlar Allah'ın hidayet ve velayetine talip değillerdir. Mevdudi

Onların yeniden dirilmeyi ve öteki dünyaya inanmayı reddetmeleri, hiç kimsenin, ölümünden sonra hayatta yaptıklarının hesabını vermeye çağrılmayacağı kanaatine işaret eder. M.Esed

Bu (ahireti inkâr), onların helak olmalarının ve dalâlete düşmelerinin ikinci temel nedeniydi. Oysa ahireti inkâr edenlerin ellerinde kesin hiçbir delil yoktur. Nitekim günümüzde de böyledir. Ve hiçbir zaman da ölümden sonra başka bir hayatın olmayacağına delil bulunamayacaktır. Fakat buna rağmen bu akılsızlar çok iddialı bir şekilde ahiretin olmadığını söylerler. Ancak bu iddialarının akli ve bilimsel bir dayanağı yoktur.
Bununla üçüncü kez Allah, peygamberine, "De ki: Hayır, Rabbim hakkı için muhakkak diriltileceksiniz" diye buyurmuştur. İlki, Yunus: 53'te, "Sahiden bu gerçek midir? diye senden haber soruyorlar, de ki: Evet, Rabbim hakkı için o gerçektir. Siz onu önleyemezsiniz." İkincisi, Sebe: 3'te, "İnkar edenler, Kıyamet saati bize gelmez" dediler. De ki: Hayır gaybı bilen Rabbim hakkı için o mutlaka size gelecektir" buyurulmuştur.
Burada, "Ahireti inkâr edenler için Allah adına yemin edilip edilmemesi ne anlam taşıyabilir?" şeklinde bir soru akla gelebilir. Buna şöyle cevap verilebilir. Hz. Peygamber'in (s.a) muhatapları kendi tecrübe ve bilgileri dolayısıyla çok iyi biliyorlardı ki O, hayatı boyunca yalan söylememiştir. Yine onlar Hz. Peygamber'e (s.a) ne kadar iftira atsalar da, günlük hayatında dahi hiçbir surette yalan söylememiş böyle bir insanın, yakîn hasıl etmeden Allah adını anarak asla yalan söylemeyeceğini hiç değilse vicdanlarında biliyorlardı.
Ayrıca O sadece ahiret akidesini tebliğ etmekle kalmıyor, aynı zamanda bu inancı destekleyen makul deliller de öne sürüyordu. İşte bu noktada bir peygamber ile bir filozof arasındaki fark ortaya çıkar: Filozof ahiret ile ilgili çok sağlam deliller öne sürebilir, ama onun yaptığı ahiretin vukubulacağını daha makul delillerle ispat etmekten öte bir şey değildir. Oysa bir peygamber, bir filozoftan daha üstündür. Çünkü bir peygamber akli delillerle ahireti ispatlamak konumunda değildir.
Bilakis O, bu konuda ilim sahibidir ve elde ettiği yakîn ile "Ahiret mutlaka vuku bulacaktır" diyebilme konumundadır. Fakat bir filozof yemin edemez; zira onun ahiret hakkındaki imanı (bilgisi) yine bir peygamberin verdiği haberle meydana gelmiştir. Ayrıca bir filozofun sözleri, değil başkalarını, kendisini bile ikna edecek derecede ve imanına temel olacak kuvvette değildir. En akıllı filozof dahi, "böyle olmalıdır" demekten ötesini söyleyemez ve ancak bir peygamber "mutlaka vuku bulacaktır" diyebilir.
İnsanoğlunun yeniden diriltilmesinin amacı, yaptıklarından hesaba çekileceği içindir. Bu surenin ilk dört ayeti gözönünde tutulduğunda, hak ve adalet üzere yaratılan kainatta, insanın küfür ve iman seçiminde serbest bırakılmış olduğu anlaşılır. Ayrıca kainattaki pek çok şey insanoğlunun tasarrufu altına verilmiştir. O bunları hayatı boyunca, küfür ve isyan için kullanır ve böylece dünyaya fesat yayılır yahut bunları imanı doğrultusunda kullanır ve dünyayı güzellik kaplar. Ölümden sonra hesap sorulmayacağını sanmak ve iyiliğe mükafat, kötülüğe ceza verilmeyeceğini düşünmek akılsızlıktır. Çünkü böyle düşünen bir kimse, ya kainatın yaratılmasının bir hikmete dayandığını ama, insanın başıboş ve sorumsuz bırakıldığını sanıyordur, ya da bu kainatın bir tesadüf eseri oluştuğunu ve ardında bir hikmetin bulunmadığını düşünüyordur. Birinci şekilde, kullanılan mantıkta çelişki vardır; zira bu kainatın yaratılışı bir hikmete dayanıyorsa, insan gibi varlığın başıboş ve sorumsuz bırakılması, hikmet ve adaletle uyuşmaz. İkinci şekilde, kainatın tesadüfen oluştuğu gibi bir iddianın kabul edilmesi mümkün değildir; zira tesadüfen oluşmuş bu kainatta, akıl sahibi bir varlığın yaratılmış olması izah edilemez. Yine bu varlığın aklına, adalet düşüncesini (adaleti talep etmeyi) kim koymuştur? Akılsız bir varlık, akıllı bir varlık yaratamaz. Bu kadar saçma bir düşünce üzerinde hala ısrar eden bir kimse ya çok inatçı biridir ya da felsefenin içinde boğularak, aklını kaybetmiştir.
Bu, ahiretin varlığını ispatlayan ikinci bir delildir. Birincisi, "Ahiret hayatı vuku bulmalıdır" şeklindeydi. İkincisi de, "Ahiret hayatının vuku bulması mümkündür" şeklindedir. Kainat gibi koca bir nizamı ve içinde insanı yaratan Allah'a, insanları yeniden diriltip sorguya çekmek niçin güç olsun? Mevdudi

Yani, "Toplumların helâk olmalarının nedeni, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamaları ve ahireti inkâr etmeleriydi. Bu bir gerçektir ve insanlık tarihi de bu gerçeğe şahitlik etmektedir. Şimdi sizler aynı yolu izlemede ısrar ederek, kendinizi helâke davet etmiş olursunuz. Bu konuda boşuna ısrar etmeyin ve Allah'ın Rasulü ile Kur'an'ın davetine icabet edin. Burada siyak ve sibaktan "Nur" ile Kur'an'ın kastedildiği açıkça anlaşılmaktadır. Nur nasıl kendiliğinden görünür ve civarında daha önceden karanlıkta olan her şey meydana çıkarsa, Kur'an'ın ışığı da bir gerçektir ve nur gibi parlamaktadır. Böylece onun ışığından insan, ilmin ve aklın yetmediği meseleleri anlamaktadır. Kur'an'ın ışığı ile düşünce ve davranışların sayısız yolları arasında doğru yol açıkça görülür. Bu ışık hayatın her safhasında insanı sırat-ı müstakim'e iletir ve onu sapık yollardan, helâk olmaktan koruyarak, selâmet yollarına ulaştırır. Mevdudi

Dünyâda büyük, üstün olduklarını sananlar, orada yanıldıklarını, gerçekte alçak kimseler olduklarını anlayacaklar; dünyâda hakaret içinde tutulan bazı kişilerin de orada çok şerefli, değerli ve büyük ikrama mazhar kimseler olduklarını göreceklerdir. O gün dünyâ değerleri ters döner. S.Ateş

"Toplanma Günü" kıyamet günüdür. "Toplanma" ile ezelden kıyamete kadar tüm insanların diriltilmesi kastedilmektedir. Bu husus Kur'an'da pek çok yerde işlenmiştir. Örneğin Hud: 103'te "O öyle bir gündür ki, tüm insanlar onun için toplanmıştır ve o gün, herkesin göreceği bir gündür." ve Vakıa: 50'de, "Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır." buyurulmuştur.
 "Yevm'ut-Teğabün" ifadesinin anlam sahası çok geniştir ve sadece Urduca'da değil, hiçbir dilde tam tercümesi yapılamaz. Kur'an'da da kıyamet hakkındaki ifadelerin en kapsamlı olanıdır. Bu nedenle bu ifadenin yeterince açıklanması gerekmektedir.
Teğabün G-B-N'den türemedir ve Gaben veya Gabn şeklinde telaffuz edilir. Gabn, daha çok ticari sahada kullanılırken, Gaben, fikri içerikli yerlerde kullanılır. Lugavî bakımdan, birçok anlamı vardır. Gaflet, unutmak, aldatmak, kendi hakkında mahrum kalmak, müşteriyi alışverişte belli etmeden zarara sokmak vs. Nitekim Hasan Basrî alışverişte bir başkası tarafından kandırılan kimseye, "O senin aklını çeliyor (ğ-b-n)" demiştir. Teğabün bu kelimeden türemiştir. Ve iki veya daha çok insan arasında cereyan eden bir aldatmacayı ifade eder. "Örneğin "Teğabene'l-kavm" (kavim birbirini aldattı) denir. Yine bu fiil, başkasını zarara sokmak, birinin hakkını başkasına vermek, birini zarara sokmak başkasına kazandırmak, başkalarına karşı gafil ve zayıf olmak vs. anlamlarına gelir.
Kıyamet ile ilgili bu ayetin üzerinde düşünüldüğünde kıyametin, "Teğabün günü" şeklinde nitelendiği görülür. Dolayısıyla bu terkipten, dünyada gece gündüz "teğabün" ün vukubulduğu anlaşılmaktadır. Ama bu zahiri ve aldatıcıdır. Hakiki teğabün bu değildir. Asıl ve gerçek teğabün, kıyamet günü vuku bulacaktır. Ancak o gün, kimin kazanıp kimin kaybettiği, kimin hakkının kime geçtiği, kimin hakkından mahrum olduğu, gerçekten kandırılanın kim, akıllının kim olduğu anlaşılacaktır. Yine, kimin hayatındaki sermayeyi yanlış bir işe yatırarak iflas ettiği, kimin yeteneklerini, vaktini, malını kârlı bir işe yatırarak kâr ettiği, kimin ise dünya hayatının gerçeğini anlayıp hüsrana uğramadığı orada belli olacaktır.
Müfessirler, "Yevmu't-Teğabün" ile ilgili birçok yorumlarda bulunmuşlardır ve bu yorumların hepsi de geçerlidir. Onlar bu ifadeyi farklı biçimlerde ele almışlardır. Örneğin bazıları bu günü, "Cehennem ehline, şayet Cehennemi hak etmemiş olsalardı, kendilerine Cennet ehlinin nimetlerinin verileceği, Cennet ehline de eğer cennete girmeseydiler, kendilerine cehennem ehline yapılan azabın verileceği gün" şeklinde anlamışlardır. Nitekim Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadis, bu hususu teyid etmektedir. "Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: Cennete gidenlere Allah'a şükretmeleri için, şayet kötü ameller işleselerdi içine sokulacakları Cehennemdeki yerler gösterilecektir. Cehenneme gidenler de, daha çok hasretini çekmeleri için, eğer salih ameller işleselerdi oraya gidecekleri cennetteki yerler gösterilecektir." (Buhari, Kitabu'r-Rikak)
Bazı müfessirler de, o günü, "Zalimlerin -eğer varsa- yaptıkları iyiliklerin sevabının, kendilerine zulmettikleri mazlumlara verileceği ve mazlumların günahlarının da -zulümlerine denk olmak üzere- zalimlere yükleneceği gün" olarak yorumlamışlardır. Çünkü kıyamet günü insan mal, mülk sahibi olmayacaktır. Bu bakımdan zalim, zulmettiği kimseye borcunu ancak amelleriyle ödeyebilecektir. Ve mazlum da, zalimden tazminat olarak onun iyi amellerini alır, günahlarını ise ona yükler. Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.) birçok hadis nakledilmiştir. Ebu Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kim kardeşine zulmetmiş olmanın yükünü taşıyorsa, onu burada ödesin. Çünkü öbür dünyada hiçbir dinar ve dirheme sahip olunmayacaktır. Orada kişiye borcu, ancak yaptığı iyi amellerle ödettirilir. Ya da -iyi amelleri yoksa- mazlumların günahları kendisine yüklenir." (Buhari, Kitab'ur-Rikak) Cabir bin Abdullah'ın rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:"Hiçbir cennet ehli Cennete, hiçbir cehennem ehli de Cehenneme, yaptığı zulmün karşılığı ödettirilmeden giremeyecektir. Hatta bir kimse, bir başkasına vurmuşsa, onun karşılığını dahi ödeyecektir. Bunun üzerine biz, "Ya Rasulellah, o gün bizim hiçbir şeyimiz olmayacağına göre, biz borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?" diye sorduk. O da şöyle cevap verdi: "Herkes iyi veya kötü amelleri ile borcunu ödeyecektir." (Müsned-i Ahmed) Ebu Hüreyre'den rivayet olunduğuna göre bir defasında bir mecliste Hz. Peygamber (s.a): Sizler kimin müflis olduğunu biliyor musunuz? diye sordu. Ya Rasulellah! Malı mülkü kalmamış kimse müflistir dediler. Rasulüllah (s.a) ümmetimin müflisleri, hergün namaz kıldığı, oruç tutup, zekat verdiği halde, diğer yandan başkalarına sövmüş, iftira atmış, başkalarının malını yemiş, kanlarını döküp bazılarını dövmüş olduğu için, kıyamet gününde yaptıklarına karşılık mazlumların kendisinin iyiliklerini alıp, daha fazlasını ödeyebilecek iyiliği kalmayan kimsedir. Daha sonra mazlumların günahları da bu kimseye yüklenir ve o da cehenneme sevkedilir." dedi (Müsned-i Ahmed, Müslim) Hz. Büreyde'den nakledilen bir başka hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Cephedeki bir mücahidin arkasında bıraktığı eşine ihanet eden kimse, kıyamet günü o mücahidin karşısına getirilecek ve Allah o mücahide, "Bunun yaptığı iyiliklerinden dilediğini al" diyecektir. Daha sonra Rasulullah bize dönerek şöyle dedi:"O mücahidin ne yapacağını tasavvur edebiliyor musunuz?" (Müslim, Ebu Davud) Yani onun yanında bir iyilik bırakabileceğini tahmin edebiliyor musunuz?
Bazı müfessirler ise, Teğabün kelimesini ticaretle alakalı bularak, mümin ve kafirlerin bu dünyada yaptıklarını bir ticarete benzetmişlerdir. Yani bir mümin, Allah'a isyan etmek yerine O'na tabi olup canını, malını ve tüm gayretlerini Allah yolunda sarfetmekle, zararlı bir ticareti bırakarak, sermayesini kârlı bir ticarete yatırmış olmaktadır. Yine bir kafir, Allah'a itaat etmek yerine, O'na isyan edip azgınlık yapmakla hidayeti yerine dalâleti satın alarak, kötü bir ticaret yapmış olmaktadır. Sonunda ise çok büyük zarar görecektir. Ancak her iki grubun da, gerçek kâr ve zararı kıyamet günü belli olacaktır. Dünyada bir mümin baştan başa zarar içinde görünürken bir kafirin her türlü faydayı yapıp, kimin zarar ettiği öbür dünyada ortaya çıkacaktır. Bu hususa Kur'an'ın birçok yerinde değinilmiştir. Örneğin aşağıdaki ayetlere bkz. Bakara: 16, 75, 207, Ali İmran: 77, 177, Nisa: 74, Tevbe: 111, Nahl: 95, Fatır: 29, Saf: 10.
Yevmu't - Teğabün'ün bir diğer anlamı da şu şekilde olabilir. Dünyada küfr, fısk ve isyan edenler birbirleriyle çok rahat işbirliği yapar, yardımcı olurlar ve sıcak dostluklar kurarlar. Ahlâksız ailelerin bireyleri, fesad yayan liderler ve onların takipçileri, hırsızlar, haydut çeteleri, rüşvetçiler, zalim memurlar, imansız tüccar, fabrikatör, sanayici, toprak ağaları, dalâlet, şer ve habais yayan siyasi partiler, tüm dünyada büyük bir çapta fesada ve zulme yol açanlar ve bunların önderleri, yöntemleri ve toplumları arasında çok derin ve sıkı bir işbirliği vardır. Bunlar birbirleriyle çok iyi dost olduklarını ve başarılı bir işbirliği yaptıklarını sanıyorlar ama ahiret günü bütün bunların birer aldatmaca olduğunu anlayacaklardır. Çünkü orada, babasını, liderini, şeyhini, müridini vs.'yi en iyi yardımcısı sananlar, onların kendilerinin en büyük düşmanı olduklarını göreceklerdir. Onlarla aralarındaki dostluk, akrabalık ve sevgi, düşmanlıkla yer değiştirecek, hepsi birbirine lanet ederken, herkes yaptığı suçun sorumluluğunun en büyük cezayı görmesi için bir diğerine yükleme gayretinde olacaktır. Nitekim Kur'an'ın birçok yerinde bu hususa değinilmiştir. Örnek için bkz. Bakara: 167, Araf: 37-39, İbrahim: 21-33, Fatır: 18, Saffat: 27, 33, Sad: 59, 61, Fussilet: 29, Zuhruf: 67, Duhan: 41, Mearic: 10, 14, Abese: 34, 37.
Allah'a iman etmek sadece Allah'ın varlığını kabul etmek değildir. Allah'a iman, O'nun emrettiği yani, Kitap ve Rasûl vasıtasıyla bildirildiği şekilde inanmakla olur. Dolayısıyla bu, aynı zamanda Kitab'a ve Rasule de imandır.
"Salih Amel" ile, insanların kendi uydurdukları ahlaki değerlere göre yapılan iyi işler değil, Allah'ın bildirdiklerine göre yapılan ameller kastolunmaktadır. Bu bakımdan hiç kimse, Kitap ve Rasûlü bir kenara bırakıp sadece Allah'a inanarak iyi ameller işlemekle, biraz ileride zikredilecek olan mükafatlara hak kazanacağını sanmamalıdır. Kur'an'ı dikkatle müteala eden bir kimse, Kur'an'a göre bu imanın Allah'a iman, yine bu amelin salih amel olmadığını kolayca anlar. Mevdudi

Çeviride hemen kendisinden önce yer alan ve bu bağlamda “zaman” olarak çevirmiş bulunduğum yevme (lafzen, “gün”) isminin Kur’an'da mansûb halde kullanılmış olması, yukarıdaki ya da benzeri bir parantez-içi ifadenin kullanılmasını zorunlu kılmıştır. M.Esed

Bu cümle kendi başına küfr kelimesinin anlamını ortaya koymaktadır. Allah'ın Kitabı'nın ayetlerini reddetmek ve o ayetlerin açıkladığı hakikatlere teslim olmamak küfürdür. Küfrün sonucu ise, hemen ileride beyan edilmektedir. Mevdudi

Bu âyetlerde, geçmiş ümmetlerdeki inkârcıların itirazları ve âkıbetleri hatırlatılarak muhatap inkârcılar uyarılmaktadır.
Geçmişte küfredenlerin başlarına neler geldiği ilâhî mesajlarla size bildirildi, onların kalıntıları; ören yerleri de gözünüzün önündedir. Onlara azap edilmesinin nedeni, elçileri açık deliller ile geldiğinde, Bir beşer mi bize yol gösterecek? deyip küfretmeleri ve sırt çevirmeleridir. İyi incelerseniz Allah'ın muhtaç olmadığını, sınırsız zenginliğe sahip olduğunu ve övülmeye layık olduğunu, elçi göndermesinin ve kitap indirmesinin sizin yararınıza olduğunu anlayabilirsiniz.
Bu uyarıdan sonra, Şu inkâr eden kimseler, kesinlikle diriltilmeyeceklerine yanlışça inandılar buyurularak, sakat inançları bildirilip kâfirlere, Aksine, Rabbime kasem olsun ki kesinlikle diriltileceksiniz, sonra kesinlikle yapmış olduğunuz şeyler size haber verilecektir. Ve bu, Allah'a göre çok kolaydır denilerek ikinci bir uyarı daha yapılıyor.
Bunların ardından da evrensel çağrı geliyor: Öyleyse, Allah'a, Elçisi'ne ve Bizim indirdiğimiz nûra [ışığa] inanın. Ve Allah yaptıklarınıza haberdardır. Toplanma günü için sizi toplayacağı gün [zaman], –işte o gün, karşılıklı aldatma günüdür.– Kim Allah'a inanır ve sâlihi işlerse O [Allah], onun kötülüklerini örter ve onu, içinde ebedî kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte bu, büyük kurtuluştur. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler; işte onlar, içinde sürekli kalanlar olarak ateş'in ashâbıdırlar. O, ne kötü dönüş yeridir!
Âyette, toplanma günü, “teğâbün günü” olarak nitelenmiştir. Teğâbün sözcüğü aslında ticarette yapılan aldatmalar/aldanmalar hakkında kullanılır. Âhiret için bu ifadenin kullanılmasının nedeni, “aldananın kim olduğunun o gün açığa çıkacak olmasıdır, ki kâfirler mü’minlerin, Allah'a ve âhirete inanmaları nedeniyle aldandıklarını, enayilik ettiklerini, hesap verme korkusuyla bir sürü nimetten, zevk ve sefadan mahrum yaşadıklarını ileri sürmektedirler.
Küfrü tercih etme, iman ve sâlihâtı işleme, Kur’ân'da bir tür ticaret olarak nitelendiğinden, anlatımda bu ifade ile yer almıştır:
İşte onlar, hidâyet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir de onların ticaretleri kâr etmedi ve onlar doğru yolu bulamadılar. (Bakara/16)
Şüphesiz Allah, tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, o rükû eden, secde eden, ma‘rûfu emreden, kötülükten vazgeçiren, Allah'ın hududunu koruyan inananlardan canlarını ve mallarını, şüphesiz cenneti onlara verme karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, O'nun [Allah'ın] Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir vaadidir. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Ve mü’minlere müjde ver! (Tevbe/111-112)
İşte onlar, âhiret karşılığında basit yaşamı satın almış kimselerdir. Artık bunlardan azap hafifletilmez, onlar yardım da olunmazlar. (Bakara/86)
Elif [1], Lâm [30], Râ [200]. Bu, Bizim, insanları Rabb'lerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa; Azîz'in, Hamîd'in; göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Ve dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah'ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen şu kâfirlerin, şiddetli bir azaptan dolayı vay hâline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler. (İbrâhîm/1-3)
Bu, onların dünya hayatını âhirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da inkâr eden bir topluluğu hidâyete erdirmemesi nedeniyledir. (Nahl/107)
Onlara, “Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin” denildiği zaman da o kâfirleşmiş kişiler, şu iman etmiş kişiler için, “Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz” dediler. (Yâ-Sîn/47)
“Bizden bir tek insana mı, o'na mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler. (Kamer/24)
Onlar derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” (Mülk/9)
İşte onlar, hidâyet karşılığı sapıklığı, bağışlanma karşılığı azap satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar! (Bakara/175)
Ve Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Ve velî olarak Allah yeter, yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisâ/45)
Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah'ın elçi olarak gönderdiği? Şâyet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler! (Furkân/41-42)
Gerçekten aldananın kim olduğunun ortaya çıkması nedeniyle mahşer gününe bu ad verilmiştir.
7. âyette, Aksine, Rabbime kasem olsun ki kesinlikle diriltileceksiniz, sonra kesinlikle yapmış olduğunuz şeyler size haber verilecektir. Ve bu, Allah'a göre çok kolaydır buyurularak bir ihtar yapılmıştır, ki bu ihtar daha evvel de yapılmıştı:
Ve “O [azap] gerçek mi?” diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime andolsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz âciz bırakanlar değilsiniz.” (Yûnus/53)
Ve o inkâr eden kimseler, “Bize o Sâ‘at [kıyâmetin kopuş ânı] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Evet (gelecektir). Ğaybı bilen Rabbime andolsun ki, o, iman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere –ki işte onlar kendileri için bir mağfiret ve kerîm bir rızık olanlardır– karşılıklarını vermek için size mutlaka gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (Sebe/3-4)
Şüphesiz âhiret azabından korkan kimseler için bunda muhakkak ki bir âyet [ibret] vardır. O, insanların kendisi için toplandığı bir gündür ve mutlaka görülecek bir gündür. (Hûd/103)
Âhiretin gerekliliği ile ilgili Nahl sûresi'nde yaptığımız açıklamayı aktarıyoruz:
Ve onlar [kâfirler], “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkâr eden kimselerin yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir. (Nahl/38-39)
Bu âyetlerde de yine akıllarını kullanmayan müşriklerin temelsiz inançları sorgulanmakta ve bu inancın geçersizliği ortaya konmaktadır. Müşriklerin Allah'a yemin ederek ısrarla âhireti reddetmelerine karşılık, Rabbimiz de onların bu inanışını reddederek, Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkâr eden kimselerin yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir ifadeleriyle gerçeği açıklamaktadır.
Müşriklerin kıyâmet ve öldükten sonra dirilmeyi kabul etmeyişleri daha evvel birçok yerde konu edilmişti: Bunlardan Yâ-Sîn sûresi'nde yaptığımız açıklamayı burada da naklediyoruz:
Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır]. Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir.” Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O'nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Yâ-Sîn/77-82)
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? (Saffat/16)
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)
Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2-3)
Ve onlar, “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabb'lerine kavuşmayı [O'nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsrâ/49)
Bu, âyetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve, “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsrâ/98)
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak sûrette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Mü’minûn/35)
Peygamberimizin tebliğine karşı yapılan bütün bu itirazlara ikna edici deliller gösterilerek her defasında cevap verilmiştir. Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir ifadesi de bu cevaplardan biridir.
Aşağıdaki âyetler de diğer cevaplardan bazılarıdır:
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mü’min/57)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sâbitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere. (Nâzi‘ât/27-33)
Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Biz önüne geçilebilenler değiliz. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getiririz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa ederiz. (Vâkıa/60-61)
Rabbimiz Âdem'i anasız-babasız, Îsâ peygamberi de babasız yaratmıştır. Ayrıca Rabbimiz, Rûm/19-24'de bildirildiği gibi, ölüden diri, diriden de ölü yaratmaktadır. Bu konu daha evvel Yâ-Sîn sûresi'nin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Âhiretin gerekliliği Yûnus sûresi'nde şöyle açıklanmıştır:
Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve sâlihâtı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakkları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır. (Yûnus/4)
Yeniden diriltilmenin mümkün olduğu Kur’ân'da günlük hayattan birçok aklî örnekler gösterilerek açıklanmış, her şeyi ilk defa yaratan ve bu yaratmayı sürekli devam ettiren Allah'ın, istediği her şeyi kıyâmetin ardından istediği biçimde yeniden yaratabileceği, bunun O'na çok kolay olduğu mukayeseler yapılarak defalarca tekrarlanmıştır:
Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fâtır/9)
Ve şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussilet/39)
Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi? Şüphesiz bunda kavrama yeteneği olanlar için bir öğüt/hatırlatma vardır. (Zümer/21)
Sonra öldürdü onu, kabre koydurdu. Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu. Hayır… Hayır… O, O'nun kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine getirmedi. Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine! (Abese/21-24)
Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır ama, onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. (Kaf/15)
Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? Sonra bir alak [embriyon] idi de, sonra onu yaratmış, sonra da düzene koymuştur; ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir. Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kâdir [güç yetiren] değil midir? (Kıyâmet/36-40)
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, –(bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için– şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alakdan sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra hiçbir şey bilmemek üzere ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bu (gösteriyor ki), şüphesiz ki Allah hakktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. Kıyâmet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve şüphesiz ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. (Hacc/5-7)
De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar, “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O'nu överek O'nun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, pek az kaldınız.” (İsrâ/50-52)
Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah'ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O her şeye gücü yetendir. (Ahkâf/33)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı. (Nâzi‘ât/27)
Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vâdenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O'nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir. (En‘âm/60)
Sonra kendi gerçek mevlâları Allah'a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir. (En‘âm/62)
Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında alır. Sonra hakklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar, diğerlerini de adı konmuş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır. (Zümer/42)
Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinize değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine önüne geçilenler değiliz. Ve andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (Vâkıa/60-62)

Bu âyetlerin ışığı altında, “âhiret”in gerekliliğini şu şekilde özetleyebiliriz:

• Âhiret korkusu, rahatını seven ve dünya nimetlerini arzu edecek bir yapıda yaratılmış olan insanı bu uğurda işleyeceği suçlardan caydırabilecek bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışı işleyebilecek nitelikteki insanoğlu ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünya yaşamındaki kötülükler bir parça da olsa frenlenebilmektedir. Âhiret korkusunun hiç olmadığı bir dünyada nasıl bir kargaşa, düzensizlik ve çürümenin hüküm süreceğini hayal etmek bile dehşet vericidir.
• Kendisine doğru yol gösterilmesine karşılık, insan, bu dünyada tam olarak özgür bırakılmıştır. Dolayısıyla insanlardan bazısı imanı, bazısı küfrü, bazısı da şükrü veya nankörlüğü tercih etmektedir. Mantıkî olarak düşünüldüğünde, tam bir serbesti içinde yapılan bu tercihlerin mutlaka mükâfat ya da ceza şeklinde karşılık bulması gerekmektedir. Bu karşılıkların verileceği yer âhirettir.
• İnsanın yaptıklarının tam karşılığını bu dünyada aldığını söylemek mümkün değildir. Zira birçok iyi davranış görülmediği veya görmezden gelindiği için karşılıksız kalır, birçok iyi kimse de hiç suçu yokken zulme uğrar, su-i istimale maruz kalır. Oysa adalet, karşılıkların tam olarak alınmasını gerektirir. O hâlde, yapılan zerre kadar bir hayır ve şerrin bile ihmal edilmediği, kesin adaletin sağlandığı bir başka dünya daha olmalıdır. İşte bu dünya, âhiret yurdudur ve orada bütün ameller, “hâkimler hâkimi”, “âdiller âdili” Allah tarafından karşılıklandırılacak, böylece hakk yerini bulmuş olacaktır:
O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. –İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin, ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!– (Tûr/13-16) H.Yılmaz

Hastalık, insanı üzüntüye sokan olay. S.Ateş

 Şimdi hitap müminlere çevrilmiştir. Bu ayetleri okurken, ayetlerin müminlerin güç ve sıkıntılı günler geçirdiği bir dönemde nazil olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Yıllarca Mekke'de zulme uğradıktan sonra, herşeylerini orada bırakarak Medine'ye hicret etmişler ve Medine'deki Müslümanlarla birleşmişlerdir. Diğer taraftan Medineli Müslümanların, kabilelerinde gördükleri zulüm nedeniyle başka bölgelerden gelen muhacirlere üstelik tüm Arapların tehdidi altındayken yardım etmek zorunda kalmaları da ayrı bir sorundu.
Bu konuda Hadid: 22, 23'te geçmiş ve 39, 42 açıklama notlarında izah edilmiştir. Bu ayet aynı şartlarda ve aynı maksatla nazil olmuştur. Müslümanların zihnine yerleştirilmek istenen husus; hiçbir musibetin kendiliğinden gelemeyeceği ve hiçbir gücün bir başkasını musibete düçar edemeyeceği gerçeğidir. Dilediğini musibete sokup dilediğini musibetten korumak ancak Allah'ın iznine bağlıdır. Dolayısıyla aslında her musibetin ardında bir hikmet vardır ama insan bunu bilemez.
Yani, bir kimsenin en zor şartlar altında bile sebat göstermesinin nedeni Allah'a imandır. İman sahibi olmayan bir kimse, afet ve musibetleri ancak dünyevi bir gücün yenebileceğine veya önleyebileceğine inandığından ya da birtakım hayalî güçlerin zarar veya yararının dokunacağını vehmettiğinden, hatta Allah'ın Kadir olduğuna inansa bile, sahih bir akideye sahip olmadığından, cesaretsiz ve korkak olur. Böyle bir kimse musibetler karşısında bir noktaya kadar dayanır ve bir noktadan sonra pes ederek, önüne gelen kimseye boyun eğecek duruma düşer, her türlü zilleti kabullenir,en adice davranşıları yapmaya ve yanlış bir yola girmeye mecbur kalır. Hatta Allah'a sövmekten dahi kendini alıkoyamaz ve belki de sonunda intihara yeltenebilir. Bunun aksine, Allah Teâlâ, iman sahibi olan, herşeyin kainatın sahibi ve hükümdarı Allah'ın elinde olduğunu ve her musebitin O'nun izniyle gelip gittiğini bilen kimselerin kalbine, sabır akıtır, en kötü durumlarda bile onlara dayanma gücü verir, büyük musibetler karşısında, azimle karşı koyma kuvveti bağışlar. Böyle kimseler, en karanlık dönemlerde dahi Allah'ın nurunu görür ve hiçbir afet, musibet onları Sırat-ı Mustakim'den saptıramaz, hiçbir batıl onları teslim alamaz. Onlar Allah'ın dışında hiç kimseye başlarına gelen musibetten kendilerini kurtarması için başvurmaz. Her musibet, onlara başka hayır ve bereket kapılarını açar. Aslına bakılacak olursa, hiçbir musibet bir mümin için felaket değil, netice itibariyle bir rahmettir. Çünkü o musibetten kurtulsa da, kurtulmasa da, Allah'ın yaptığı imtihandan başarıyla çıkmıştır. Nitekim aynı hususla ilgili olarak, muttefekun aleyh bir hadiste, Hz. Peygamber (a.s) şöyle buyurmuştur: "Mümin için ne şaşılacak bir durumdur ki, Allah kendisi hakkında ne takdir etse, o onun için hayırlı olmaktadır. Mümine bir musibet gelirse, sabreder ve hayır kazanır. Allah onu ferahlatırsa şükreder ve yine hayır kazanır. Bu, mümin dışında hiçkimseye nasip olmaz."
Bu iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Allah, kimin gerçekten iman ettiğini, kimin imanında ne kadar samimi olduğunu bilir ve bu ilmine dayanarak herkese kalbindeki imana göre hidayet bağışlar." İkincisi, "Allah; mümin kullarından habersiz değildir. O, müminlerin imanları dolayısıyla bu dünyada ne tür imtihanlardan geçtiklerini, ne tür musibetlere düçar olduklarını bilmektedir. Ayrıca O, her müminin bu dünyada ayrı ayrı neler çektiklerinden, ne güç şartlar altında imanlarını koruduklarından da haberdardır. Bu bakımdan iyi bilin ki, Allah'ın izni olmaksızın hiçbir musibet gelemez. Allah indinde bu musibetlerle ilgili büyük yararlar saklıdır. Mevdudi

 Yani, Râzî'nin sözleriyle, “Allah'ın iradesine teslimiyete ... [ve böylece] rahatlık zamanlarında şükretmeye, felaket zamanlarında ise sabır göstermeye”. Bu ifadeyi -bazı müfessirlerin anladığı gibi- başka bir şekilde, yani “kim Allah'a inanırsa, O [yani Allah] onun kalbini hidayete ulaştırır” şeklinde anlamak da mümkündür. Ancak benim tercih ettiğim çeviri şekli daha uygun görünmektedir, çünkü bu şekildeki çeviri Allah'a bilinçle inanmanın, insan aklını, duyguları ve temayülleri, bu inancın işaret ettiği doğrultuda kontrol etmeye ve yönlendirmeye zorladığı düşüncesini vurgular. M.Esed

 

Bu âyette, insana isabet eden her musibetin Allah'ın izni/bilgisi çerçevesinde olduğu bildirilmektedir. İnsana isabet eden musibetin iki yönü vardır:
A) Kendi yaptıklarının karşılığı olması, ettiğini bulması:
Sana iyilikten-güzellikten isabet eden şeyler, işte Allah'tandır. Sana kötülükten isabet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. İyi bir tanık olarak da Allah yeter. (Nisâ/79)
İnsanlar dönerler diye, kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rûm/41)
Ve size musibetten isabet eden şeyler, işte kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. O da çoğunu affediyor. (Şûrâ/30)
Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri, kendilerine isabet etti. Şunlardan o zulmetmiş olan kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet edecektir. Ve onlar aciz bırakanlar değildir. (Zümer/51)
Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman da, onunla şımarırlar. Ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet ederse, hemen onlar umutsuzluğa düşerler. (Rûm/36)
Ve kazandıklarının kötülükleri onlar için meydana çıkmış ve kendisiyle alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre sarmıştır. (Zümer/48)
Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tûr'un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu, bize bir peygamber gönderseydin de âyetlerine uysak ve mü’minlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik). (Kasas/46-47)
B) Allah'ın denemeye yönelik olarak musibet vermesi:
Ve de kesinlikle Biz, sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz]. Kendilerine bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O'na döneceğiz” diyen şu sabredenleri de müjdele! İşte onlar, Rabb'lerinden birtakım destekler ve rahmet kendilerinedir. İşte onlar, hidâyete erenlerin de ta kendisidir. (Bakara/155-157)
İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle, bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Artık elbette Allah doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da mutlaka bildirecektir. (Ankebût/2-3) H.Yılmaz

 Tesadüfi Musibet Olmaz

"Allah'ın izni olmadıkça, hiçbir musibet gelip çatmaz. Kim, Allah'a iman ederse, O, onun kalbini doğruya iletir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, peygamberinizin üzerine düşen ancak apaçık bir tebliğdir. Allah, Kendisinden başka hiçbir tanrı olmayan gerçek mabuddur. Öyleyse, iman edenler ancak

Allah'a güvenip dayansınlar" (Teğabun, 11-13).

Ayetteki, "Allah'ın izni olmadıkça" ifadesi, "Allah'ın emri olmayınca..." manasındadır. Bunu, Hasan el-Basrî söylemiştir. Bu ifadenin, "Allah'ın takdiri ve kazası olmaksızın..."; "Allah'ın irâdesi ve meşîeti olmaksızın..." manalarına geldiği de ileri sürülmüştür. İbn Abbas (r.a) ise bu ifadeye, "Allah'ın ilmi ve kazası olmaksızın..." manasını vermiştir.

Ayetteki, "O, onun kalbini doğruya iletir" cümlesine gelince, bu, "Musibetler esnasında...", "ölürken...", "Hasta iken...", "Fakir iken...", "Kıtlık zamanında..." ve "benzer durumlarda..." demektir. Böylece kişi, başına gelen bu musibetin Allah'tan olduğunu bilir de, O'nun hükmüne teslim olur ve O'na yönelir, iltica eder. Ki, işte  ifâdesinin anlamı budur. Yani, "Allah, onun kalbini, Kendisinin emrine teslim olma ve inkiyâd etmeye götürür, iletir" demek olup, bunun bir benzeri ifade de, "ki onlar kendilerine bir belâ geldiği zaman, "Biz Allah 'm (teslim olmuş kullan)yız ve biz ancak O'na dönücüleriz" diyenlerdir ...ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir" (Bakara, 156-157) ayetidir.

Meanî alimleri (ehl-i meanî) ise, bu ifadeye, "Allah kişinin kalbini, bolluk esnasında Kendisine şükretmeye; belâ ve sıkıntılar geldiğinde ise, Allah'a karşı sabırlı olmaya iletir" anlamını vermişlerdir ki bu, İbn Abbas (r.a)'ın, bu ayete verdiği "kişinin kalbini, Kendisinin verip ve hoşnut olduğu şeye iletir.." şeklindeki manadır.

Başka Kıraatler

Bu ifâde, nûn ile  şeklinde de okunmuştur. İkrime'nin de dâl'ın fethası, yâ'nın dammesi, ile şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Yine bu kelime,  (yende) şeklinde de okunmuştur. Zeccâc "kişinin kalbi yatıştığında, denilir..." demiştir, kelimesi, hem ref hem de nasb ile okunabilir. Bunun mansub okunuşunun izahı ise, bu ifadenin tıpkı, (kendini bilmedi)  fiilinin  ifâdesini mef'ul alması) gibidir.

"Allah her şeyi hakkıyla bilendir..." Bu cümlenin, belâlar esnasında, ilgili kişinin kalbinin yatışmasına bir işaret olması muhtemeldir. Tefsir-il Kebir

Bu ayette, müminlerden her şart altında dahi Allah'a ve Rasulü'ne itaat etmeleri ve bunda sebat göstermeleri istenmektedir. Yani, "Bir musibet dolayısıyla itaatten yüz çevirirseniz eğer, sadece kendinizi ziyana sokmuş olursunuz. Bizim elçimizin görevi, sizlere doğru yolu göstermektir ve o görevini yerine getirmiştir." Mevdudi

Yani, bu kainatın idaresi, sadece Allah'ın elindedir. Hakkınızdaki takdirin düzenlenip, değiştirilmesinde O'nun hiçbir ortaklığı ve yardımcısı yoktur. İyi şartlar da kötü şartlar da O'nun izniyle oluşmaktadır. Dolayısıyla kalbinin derinliklerinde Allah'a inanan bir kimse için, Allah'a itaat etmek ve tevekkülle vecibelerini yerine getirmekten başka takip edilecek bir yol yoktur. Kişinin bu yolu takip edip, başarı elde etmesi, ancak Allah'ın yardım ve inayeti ile mümkün olur. Allah'tan başka hiç kimse bu konuda birşey yapamaz. Mümin kimse, bu yolda müşkülat, musibet, tehlike ve felaketle karşılaşsa bile, o tüm bunlardan kendisini ancak Allah'ın kurtaracağına ve başkalarının birşey yapamayacağına inanır. Mevdudi

Bu pasajın yukarıdaki şekilde ifade edilmesi şu iki hususu açıklığa kavuşturmaktadır: Birincisi, Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini kavramak, Allah'ın insana verdiği mesajın temel amacı ve dolayısıyla başı ve sonudur. İkincisi, peygamberler, bu mesajı insana iletmek ve açıklamaktan başka bir şey yapmazlar, onu kabul veya reddetmeyi ise insanın aklına ve özgür seçimine bırakırlar. M.Esed

Bu âyetlerde, insanlara isabet eden musibetlerin Allah'ın izni ile olduğu bildirilmekte ve buna rağmen Allah; bu musibetlerden savaş, savaşta öldürülme, yaralanma, sakat kalma, mal kaybı, çocukların mağduriyeti vs. gibi şeylerin olabileceğini bilerek savaşı emretmekte ve bu durumda da Allah'a ve Elçi'ye itaat edilmesini, sebat gösterilmesini, tevekkül edilmesini istemektedir.
13. âyetteki, Artık mü’minler, sadece Allah'a tevekkül etsinler ifadesiyle mü’minler, gönül rahatlığı ve samimiyetle Allah'a güvenmeye davet edilmektedir. Bu âyetin bir benzeri daha evvel geçmişti:
Doğunun ve batının Rabbidir O. O'ndan başka, tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O'nu vekil et! (Müzzemmil/9) H.Yılmaz

Yani, “bazan, eşleriniz...” vd. Kur’an öğretisinde ahlakî sorumluluklar kadına olduğu kadar erkeğe de yüklenmiş olduğundan, ezvâcukum terimi “hanımlarınız” şeklinde çevrilmemeli, tersine -klasik Arapça kullanımına göre- evliliğin hem erkek hem de kadın tarafını eşit şekilde kapsadığı dikkate alınarak ona göre çevrilmelidir.Ailesini sevmesi, bazan erkek veya kadın mümini, inancının ve bilincinin gereklerine aykırı davranmaya itebilir: ve bazan da sevilen taraflardan biri veya diğeri -karı, koca veya çocuk- kişiyi, bazı gerçek veya sunî “ailevî çıkarlar”ı korumak amacıyla ahlakî taahhütlerini terk etmeye ve böylece ötekinin ruhsal “düşman”ı olmaya bilinçli olarak teşvîk edebilir. Bir sonraki cümlenin işaret ettiği, işte bu son durumdur. M.Esed

Bu ayet iki anlama da gelebilir. Birincisi, Allah yolunda yürüyen inanmış bir erkek veya kadına, eşi, anne ve baba ise çocukları büyük sorunlar çıkartır. Dünyada bir mümine, mücahide bir eşin nasip olması ve çocuklarının da inanç, amel, ahlak bakımından onların gönüllerini ferahlatacak vasıflarda bulunması oldukça nadir rastlanır bir durumdur.
Genellikle mümin bir erkeğin hanımı ve eşi, onun bu imanını ve dürüstlüğünü kendileri açısından bir talihsizlik olarak değerlendirirler. Öyle ki onlar koca ve babalarının akibeti cehenneme gitmek bile olsa, haram-helal gözetmeksizin kendilerine refah ve zenginlik sunmasını isterler. Yine mümin bir kadın, kendisinin İslâm'ın hükümlerine sıkı bir şekilde bağlanmasını istemeyen bir kocaya sahip olur ve çocuğu da babasının izinden giderek, annesine hayatı cehennem eder. Özellikle İslâm ile küfr arasında savaş olduğunda, imanının gereği olarak her türlü zararı ve tehlikeyi göze alarak, gerekirse ülkesinden hicret edeceği, hatta cihad edip canını tehlikeye atacağı zaman, bir mümine en büyük engel yine ailesi olur.
İkincisi, bu ayetlerin nazil olmasına, o dönem Müslümanlarının şartlarını ilgilendiren özel bir durum neden olmuştur. Günümüzde de kafir bir toplumda, İslâm'ı kabul eden kimseler için de aynı şey geçerlidir. O dönemde Mekke'de ve Arabistan'ın diğer bölgelerinde, öyle durumlar meydana geliyordu ki, bir kimse Müslüman oluyor, hanımı ve çocukları İslâm'ı kabul etmedikleri gibi, onu İslâm'dan döndürmeye çalışıyorlardı. Elbette aynı şeyler mümin bir kadın için de sözkonusuydu.
Bu tür sorunlar içinde olan Müslümanlara seslenerek, şu üç nokta vurgulanmıştır
a) "Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır." Öncelikle, her ne kadar beşeri nedenlerle, akrabalık bağları önemliyse de, bu kimselerin dinî açıdan müminlerin düşmanları olduğu vurgulanmaktadır. Bu düşmanlık, onların (eş ve çocukların) müminleri iyilikten alıkoyup kötülüğe sevketmek istedikleri veya imandan alıkoyup, küfre sürükleme arzusunda oldukları, ya da kafirlere sempati beslediklerinden dolayı müminlerin sırlarını öğrenip, onlara aktarmak durumunda olmaları nedeniyledir. Bu bakımdan düşmanlıkları keyfiyet itibariyle farklı bile olsa, yine de onlar müminlerin düşmanlarıdır:
"Ey iman edenler! Şayet iman sizin için daha önemliyse, bunları (kafir olan eş ve çocuklarınızı) düşman olarak görün ve onlara duyduğunuz yakınlık, onlarla aranızda bir iman ve küfr, itaat ve isyan duvarının olduğunu sizlere unutturmasın!"
b) "Onlardan sakının"; Daha sonra müminler, dünyadaki çıkarları yüzünden ahiretlerini mahvetmemeleri için, uyanık olmaları konusunda uyarılmışlardır. Onlara, Allah ve Rasulü'ne sevginiz ve İslâm'a sadakatınız ile aranıza girecek kadar düşkünlük göstermeyin. Yine onlara çok güvenmeyin. Çünkü boş bulunduğunuz bir anda, ağzınızdan aldıkları Müslüman topluma ait bir sırrı, düşmanlarınıza ulaştırabilirler. Böyle bir zaafı Hz. Peygamber, bir hadisinde şu şekilde vurgulamıştır: "Bir şahıs kıyamet günü getirilir ve ona tüm iyiliğini ailesinin alıp götürdüğü söylenir."
c) "Ama affeder, kusurlarından geçer ve bağışlarsanız, muhakkak ki Allah da çok bağışlayan, çok esirgeyendir." Bu, şu anlama gelmektedir. Sizlere onların düşmanlıkları hakkında, dininizi onlardan korumanız için bilgi verilmiştir. Ama şunu iyi bilin ki, size bu ikazın yapılmasının nedeni, eşinizi ve çocuklarınızı dövmeye başlayın, onlara şiddetle muamele edin ve onlarla ilişkinizi bozarak ev hayatınızı bir azap haline getirin diye değildir.
Bu ikaz, sözkonusu tutumun şu iki açık zarara yol açabileceği nedeniyle yapılmıştır. Birincisi, böyle bir tutum çocukların ıslahı konusunda tüm kapıların kapanması ve hiçbir imkanın kalmaması tehlikesine yol açar. İkincisi, böyle bir tutum, toplum içinde İslâm ile ilgili yanlış kanaatlerin doğmasına neden olabileceği gibi, ayrıca Müslümanlar kötü ahlaklı, geçimsiz, şiddete başvuran, zorba, ailesi ile bile geçinemeyen bir kimse olarak tanınırlar.
Burada, hep İslâm'ı yeni kabul edenlerin bu tür sorunlar ile karşılaşmaları dikkate değerdir. Sözgelimi, Müslüman olan bir gencin anne ve babası müşrik ise, onlar çocuklarının yeni dininden dönmesi için baskı yapıyordu. Yahut erkek Müslüman olur da onun karısı ve çocukları (kadın Müslüman olduğunda kocası ve çocukları) müşrik iseler, onu bulunduğu hak yoldan vazgeçirmek için gayret gösteriyorlardı. Birinci durumla ilgili olarak Ankebut: 8 ve Lokman 14-15'te, "Din konusunda anne ve babaya itaat etmeyin ama dünyevi meselelerde onlarla iyi geçinin" buyurulmuştur. İkinci durumla ilgili olarak, "Eşiniz ve çocuklarınız karşısında dininizi koruyun ama onlara karşı şiddete başvurmayın, bilakis yumuşak davranın ve onları bağışlayın" denilmiştir. (İzah için bkz. Tevbe: 23-24, Mücadile an: 37, Mümtahine an: 1-3, Münafikun an: 18.) Mevdudi

Bu paragraf, bir beyânname niteliğinde olup mü’minleri eş, evlat ve mal nedeniyle aldanarak haktan ayrılmamaları konusunda uyarmaktadır: Ey iman etmiş kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki şüphesiz Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir. Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir Kendi katında olandır. O nedenle gücünüz yettiğince Allah'a takvâlı davranın, dinleyin ve itaat edin. Ve mallarınızdan, kendinizin iyiliğine olarak bağışlayın. Kim de nefsinin açgözlülüğünden korunursa işte onlar, başarıya ulaşanların ta kendileridir. Eğer Allah'a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar. Ve Allah, en iyi karşılık ödeyen, çok yumuşak davranan, görülebileni ve görülmeyeni bilendir, azîz'dir, hakîm'dir.
14. âyetteki, Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir ifadesiyle, mü’minlerin en yakınlarının düşman olabileceği, bu nedenle ihtiyatlı olmaları gerektiği bildirilmektedir.
Bu âyetlerin iniş sebebine dair şu nakledilmiştir:
Yüce Allah'ın, Ey iman edenler! Muhakkak ki eşleriniz ve evlâtlarınızdan size düşman olanlar vardır. O hâlde onlardan sakının buyruğu ile ilgili olarak İbnAbbâs şöyle demektedir: “Bu âyet-i kerîme Medîne'de Eşcalı Avf b. Mâlik hakkında inmiştir. Peygamber'e (s.a) hanımının ve çocuklarının kendisine karşı katı davrandıklarından şikâyet edince, bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.”  H.Yılmaz

Kim Allah sevgisini mal ve evlâd sevgisinden üstün tutarsa o, Allah'ın yanındaki mükâfâta erişir. S.Ateş

İzah için bkz. Enfal an: 23. Burada Ebu Malik Eşari'nin rivayet ettiği şu hadis gözönüne alınmalıdır: "Senin asıl düşmanın, kendisini katlederek, zafer kazandığın ve onun seni öldürmesiyle, Cenneti kazandığın kimse değil, sulbünden olan çocuklar ve sahibi olduğun maldır." (Taberani) Aynı konuda Allah Teâlâ, Enfal: 28'de şöyle buyurmuştur: "Bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitnedir. (Şayet Allah'ın sevgisini, onların sevgisinden üstte tutarsanız) büyük mükafat O'nun yanındadır." Mevdudi

Kuran güncel ve yaşadığımız hayatın tam kendisidir. O bakımdan, Kuranın uyarılarına dikkat edenler, her türlü olumlu ve olumsuzlukları önceden haber alır ve durumu düzeltir. M.Sağ

Kur'an'da bir yerde "Allah'tan hak bir sakınışla sakının" (Al-i İmran: 102), başka bir yerde, "Allah hiç kimseye gücünün üstünde birşey yüklemez." (Bakara: 286) buyurulmuştur. Burada da, "Gücünüzün yettiğince Allah'tan sakının" denmiştir. Bu üç ayeti birlikte müteala ettiğimizde, ilk ayetin, bir mümin için ulaşmaya çalışması gereken bir ölçü olduğunu, ikincisinin, prensip itibariyle kimseden gücünün üstünde iş beklenemeyeceğini ve bir kimsenin gücü kadar sorumlu olacağı esaslarını va'z ettiğini görürüz. Üçüncü ayette ise, her mümine gücü yettiğince sakınması, mümkün olduğu kadar Allah'ın emirlerine uyup, isyandan korunması salık verilmektedir. Fakat kudreti dışında birşey olursa (ki bir kimsenin gücünün nereye kadar yettiğini ancak Allah bilir) o konuda kendisinden bir hesap sorulmayacaktır. İzah için bkz. Haşr an: 19 Mevdudi

17. âyete, Eğer Allah'a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar buyurularak infak görevi, Allah'a güzel bir ödünç verme olarak nitelenmiş ve böylece Allah yolunda infak edenler onurlandırılmıştır, ki bu başka âyetlerde de zikredilmiştir:
Kimdir o kişi ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını katlayıversin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Ve yalnız O'na döndürüleceksiniz. (Bakara/245)
Kimdir o, Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kişi ki, Allah da onun için kat kat artırsın! Onun için şerefli bir mükâfât da vardır. (Hadîd/11)
Şüphesiz sadaka veren erkekler, sadaka veren kadınlar ve Allah'a güzel bir ödünç verenler; kendilerine kat kat artırılacaktır. Onlar için çok şerefli bir ödül de vardır. (Hadîd/18)
Hiç kuşkun olmasın, Rabbin senin gecenin üçte-ikisinden daha azını, yarısını, üçte-birini ayakta geçirmekte olduğunu biliyor. Seninle beraber olanlardan bir grup da öyle. Allah, geceyi de gündüzü de ölçüye bağlar. Sizin onu kuşatamayacağınızı bildi de size tevbe nasip etti. O hâlde Kur’ân'dan kolay geleni okuyun! Sizden hastalar olacağını bildi. Bir kısmının yeryüzünde dolaşıp Allah'ın fazlından bir şeyler isteyeceklerini, diğer bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bildi. O hâlde ondan kolay geleni okuyun! Salâtı ikâme edin, zekâtı verin! Güzel bir ödünçle Allah'a ödünç verin! Öz benlikleriniz için önden gönderdiğiniz iyiliğin, Allah katında hayrını daha çok, ödülünü daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan af dileyin! Hiç kuşkusuz Allah çok affedici, çok esirgeyicidir. (Müzzemmil/20)
İsrâîloğulları, yapılacak infakın, “Allah'a güzel bir ödünç” olduğunu umursamamış ve felakete sürüklenmişlerdir:
Ve andolsun ki Allah, İsrâîloğulları'nın misakını almıştı. Ve Biz, kendilerinden on iki nakip [müfettiş/başkan] göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, muhakkak sizinle beraberim. Salâtı ikâme eder, zekâtı verir, elçilerime iman eder, onları destekler ve Allah'a güzelce ödünç verirseniz, andolsun ki sizden kötülüklerinizi örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de, bundan sonra küfrederse, artık kesinlikle yolun doğrusunu kaybetmiş olur.” (Mâide/12) H.Yılmaz