(Abese - 27.Ayet)

<< Geniş Meal

Tahrîm

Peygamber’in bile, helalı haram, haramı da helal yapamayacağını bu ayetle öğreniyoruz. M.Sağ

Hz. Peygamber'in Medine döneminin ikinci yarısındaki bir tarihte, bir ay süreyle eşlerinden hiçbirisi ile birlikte olmayacağına yemin etmesinin kesin sebebi veya sebepleri hakkında birçok çelişik -ve bu nedenle de toplu olarak değerlendirildiklerinde pek güvenilir görünmeyen- rivayet vardır. Tam sebebi hâlâ kesin olarak tesbit edilememiş olsa da, yukarıda sözü edilen hadîslerden açıkça anlaşılmaktadır ki, evlilik hayatındaki bu geçici duygusal kopukluğun sebebi, Hz. Peygamber'in bazı eşleri arasında ortaya çıkan kıskançlık işaretleriydi. Ama yine de yukarıda Kur’an'ın bu olaya işaretinin hedefi biyografik olmayıp bütün insanî durumlarda uygulanabilecek bir ahlakî ders vermektir: Bu ders, Allah'ın helâl kıldığı herhangi bir şeyi harâm görmenin, bu davranış başka bir kişiyi veya kişileri memnun etmek için de olsa, kabul edilmezliğidir. Ayrıca bu ders, Kur’an'da sıkça vurgulanan bir gerçeği, Hz. Peygamber'in bir insan olduğu ve bu nedenle beşerî duygusallıklara maruz kalabileceği ve hatta zaman zaman hatalar işleyebileceği (ki Hz. Peygamber'in yaptığı hatalar, ilahî vahiy aracılığıyla kendisine gösterilmekte ve böylece düzeltilmektedir) gerçeğini dile getirmektedir. M.Esed

Bu ifade, aslında bir soru olarak değil, yapılan davranışın beğenilmediğini ortaya koymak için kullanılmıştır. Yani maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.) davranışının Allah tarafından hoş karşılanmadığının vurgulanmasıdır. Bu noktada Allah'ın helal kıldığı bir şeyi, Peygamber dahi olsa hiç kimsenin haram kılma yetkisinin olmadığı kuralı ortaya çıkmaktadır. Oysa Hz. Peygamber (s.a) o şeyi akidevi olarak ve şer'an değil, sadece kendi nefsine haram kılmıştı. Ancak O, sıradan bir insan konumunda değildi ve O bir Peygamberdi. O'nun herhangi bir şeyi kendi nefsine haram kıldığında, ümmetin de o şeyi haram ya da en azından mekruh olarak kabul etme tehlikesi sözkonusuydu. Veya ümmet içerisinde bazı kimseler, kendi kendilerine birtakım haramlar ihdas ettiklerinde, hiçkimse bunda bir beis görmeyebilirdi. Bu bakımdan Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'i (s.a) bu davranışı dolayısıyla şiddetle ikaz ederek, bundan vazgeçmesini emretmiştir.
Bu ifadeden, Hz. Peygamber'in (s.a.) helal olan bu şeyi kendi isteği ile değil, hanımlarını memnun etmek için kendine haram kıldığı anlaşılmaktadır.
Burada Hz. Peygamber'e (s.a.) bu uyarı yapılırken, bu haram kılma sebebinin niçin açıklanmadığı sorusu akla gelebilir. Ancak burada helal bir şeyi kendisine haram kıldığı için sadece Hz. Peygamber (s.a) değil, O'nun hanımları da eleştiriye muhatap olmuşlardır. Çünkü O'nlar bir Peygamber hanımı olmanın önemini idrak edememiş ve Hz. Peygamber'i (s.a) helal bir şeyi haram kılma tehlikesi içine sokmuşlardır.
Kur'an'da, Hz. Peygamber'in (s.a) kendisine haram kıldığı nesnenin niteliği açıklanmamıştır. Fakat buna rağmen müfessir ve muhaddisler bu ayetin nüzulüne sebep olan iki vak'a zikretmişlerdir. Birincisi, Hz. Mariye hakkındadır. İkincisi ise, Hz. Peygamber'in (s.a) bal yemeyi kendisine haram etmesi ile ilgilidir.
Hz. Mariye hadisesi şu şekildedir: Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra Hz. Peygamber (s.a) çeşitli hükümdarlara mektuplar göndermiştir. Bu hükümdarlardan biri de İskenderiye'nin Rum Patrik'i Mukavkıs'tır. Sözkonusu mektubu Mukavkıs'a Hz. Hatib bin Ebi Belta götürmüş, ama O, İslâm'ı kabul etmeyerek -elçiye güzel muamele ederek- Hz. Peygamber'e (s.a.) (s.a) şu cevabı göndermiştir. "Ben bir Nebinin geleceğini biliyorum ama O'nun Şam'dan çıkacağına inanıyorum. Ancak yine de Senin elçini hürmet ile karşılayıp, Sana Kıptî'ler nezdinde saygı değer iki kız gönderiyorum." 'İbn Sa'd) Kızlardan birinin adı, Sîrin, diğerininki Mariye'dir. (Hıristiyanlar Hz. Meryem'e Mariya 'Meri' derler.) Mısır dönüşü, Hz. Hatip her ikisini de İslâm'a davet etmiş, onlar da kabul etmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a) kızlar kendisine getirildiğinde, Sîrin adlı kızı Hasan bin Sabit'e cariye olarak vermiş ve Mariye'yi de kendi haremine almıştır. Hicrî 8. yılın Zilhicce ayında, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Mariye'den İbrahim adlı bir oğlu dünyaya gelmiştir. (El-İstiab, El-İsabe) Hz. Mariye çok güzel bir kadındı. Nitekim Hafız İbn Hacer, El-İsabe'de Hz. Aişe'den bu sözü nakleder. "Ben hiçbir kadını Mariye kadar kıskanmadım. Çünkü O çok güzeldi ve Rasulullah'ın hoşuna gitmişti." Bu konuda birçok kanalla rivayet edilen hadisleri şöyle özetleyebiliriz. Birgün Hz. Peygamber, Hz.Hafsa'nın odasına gelir ve O'nu bulamaz. Bunun üzerine Hz. Mariye Rasulüllah'ın (s.a) yanına gelir ve birlikte Hz. Hafsa'nın odasında bir süre kalırlar. Hz. Hafsa bundan çok gücenir ve öfkeyle Hz. Peygamber'e (s.a.) çatar. Bunun üzerine Hz. Peygamber de (s.a) O'nu memnun etmek için, bir daha Hz. Mariye ile mübaşerette bulunmayacağına söz verir. Başka bir rivayette yemin ederek bunu yaptığı söylenmektedir. Bu rivayetlerin çoğu, Tabiinden mürsel olarak nakledilmiştir. Bazı rivayetler ise, Hz. Ömer, İbni Abbas ve Ebu Hureyre'den mervidir.
İbni Hacer bu kadar rivayet karşısında Fethu'l-Bari adlı eserinde, "Bu hadisenin gerçek bir yanı olmalıdır" demektedir. Ancak Kütüb-ü Sitte'nin hiçbirinde bu olayın zikri geçmemektedir. Sadece Nesei'de Hz. Enes'ten nakledilen bir hadiste, Rasulüllah'ın (s.a) bir cariye ile temettu ettiği, Hz. Hafsa ile Hz. Aişe'nin baskı yapmaları sonucunda Hz. Peygamber'in (s.a.) o cariyeyi kendine haram kıldığı ve bunun üzerine, "Ey Peygamber, eşlerinin rızasını arayarak Allah'ın sana helal kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun?" ayetinin nazil olduğu zikredilmektedir.
İkinci hadise, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei ve birçok hadis kitabında Hz. Aişe'den nakledilmiştir ve şu şekildedir. Her ikindi namazı sonrasında eşlerinin odalarına uğramak Hz. Peygamber'in (s.a) adetiydi. Hz. Peygamber (s.a) bir süredir Zeynep binti Cahş'ın odasında daha fazla kalmaya başlamıştı, zira O'na bir yerden bal gelmişti ve Rasulüllah balı çok severdi. Dolayısıyla O'nun odasında bal şerbeti içiyordu. Hz. Aişe (r.a) şöyle anlatıyor. "Bunu çok kıskandım ve Hafsa, Sevde, Safiye ile birleşip, Rasulüllah (s.a) yanımıza geldiğinde, herbirimiz O'na ağzından meğafir kokusu geldiğini söylemeyi kararlaştırdık. Meğafir, özel kokusu olan bir çiçektir. Şayet arı, balını bu çiçekten alırsa, balında meğafir kokusu olur. Hepimiz de Rasulullah'ın (s.a) çok titiz olduğu ve kendisinden kötü bir koku yayıldığında, bundan çok rahatsız olacağını biliyorduk. Bu yüzden Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'in yanında çok kalmaması için bu hileye baş vurduk. Ve gerçekten de hile tesirini gösterdi. Hanımlarının "ağzından meğafir kokusu geliyor" demeleri üzerine, Hz. Peygamber (s.a) bal yememeye söz verdi." Bir rivayette Rasulullah'ın (s.a) sözü şu şekildedir: "Yemin ederim ki ona (bala) bir daha dönmeyeceğim." Başka bir rivayette ise, "Ona bir daha dönmeyeceğim" denilmektedir. "Yemin" kelimesi yoktur. İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre lafız, "Allah'a yemin ederim ki içmeyeceğim" şeklindedir. (İbn Münzir, İbn Ebu Hatim, Tabarani ve İbn Merduye)
İleri gelen birçok alim ikinci hadisenin daha doğru olduğu sonucuna varmış ve birinci hadiseye pek güvenmemişlerdir. İmam Nesei, Hz. Aişe'nin bal hakkındaki rivayetinin sahih olduğunu, Rasulüllah'ın Hz. Mariye'yi kendine haram kılması olayına ise itibar edilemeyeceğini söylemektedir. Kadı İyaz ise, "Bu ayet Hz. Mariye hakkında değil, bal hakkında nazil olmuştur" demektedir. Kadı Ebu Bekir İbn El-Arabî bal rivayetinin daha sahih olduğunu söylerken, İmam Nevevi, Hafız Bedrettin el-Aynî'de aynı görüşü savunmaktadırlar. İbn Hümam, Fethu'l-Kadir adlı eserinde şunları yazmaktadır: "Bal hakkındaki rivayetler Sahîhayn'de, Hz. Aişe'den mervidir. Bu bakımdan bu görüş daha güvenilirdir." İbn Kesir ise, "Bu ayetin Hz. Peygamber'in (s.a.) kendisine balı haram kılması üzerine nazil olduğu görüşü daha doğrudur" demektedir.
Yani, hanımlarını memnun etmek amacıyla helal birşeyi kendisine haram kılmak Rasulüllah'a (s.a) bulunduğu konum dolayısıyla yakışmazdı. Yoksa bu kendisinin hesaba çekilmesini gerektiren bir cürüm değildir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ sadece O'nu ikaz edip, bu davranışını tashih etmekle yetinerek, O'nun bu zaafını bağışlamıştır. Mevdudi

Bkz. bazı durumlarda yeminin bozulması ve keffâretinin verilmesi gerektiğini bildiren 2:224 ve ilgili not 212. Bu sebeple yukarıdaki ifade, “Allah yeminlerinizi bozmayı ve keffâretini vermeyi size emretmiştir” (tehılleh terimi, bu her iki kavramı da ifade etmektedir) şeklinde çevrilmiştir. M.Esed

"Yeminin keffareti verip, (tıpkı Maide: 89'da beyan edildiği gibi) amel ederek bu yeminden vazgeç." Yani kendine haram ettiğin helal şeyi yeniden kullanabilirsin. Burada önemli bir fıkhi sorun ortaya çıkmıştır. Şöyle ki: Bu emir, sadece bir kimse yemin ederek bir şeyi kendisine haram kıldığında mı geçerlidir? Yahut bir kimsenin bir şeyi kendisine haram kılması, yemin etse de etmese de yemin olarak kabul edilebilir mi? Bu hususta İslâm Hukukçuları arasında görüş ayrılığı vardır.
Bir gruba göre, tahrim (bir şeyi haram kılmak) yemin sayılmaz. Sözgelimi bir kimse, "Filan şey (bu hanımı da olabilir) bana haramdır" derse, o sadece boş ve anlamsız bir söz sarfetmiş olur ve keffaret vermesi gerekmez. Keffaret vermeksizin, kendine haram kıldığı o şeyi kullanabilir. Bu görüş, Mesruk Şa'bi, Rubeyye, Ebu Seleme, İbn Cerir ve Zahiriler tarafından paylaşılmaktadır. Onlara göre, "filan şeyi kullanmak bana haramdır" denilerek yemin edilirse tahrim için keffaret gerekli olur. Onların delili, Hz. Peygamber'in (s.a) balı kendisine haram kılarken, ayrıca yemin de etmiş olmasıdır. Bu yüzden Allah, "Allah size, yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır." diye buyurmaktadır.
İkinci bir gruba göre, tahrim (bir şeyi kendine haram kılmak) tek başına yemin sayılmaz. Ancak zevceler müstesna. Başka bir şeyi (yemek, elbise vs.) haram kılmak ise, boş bir sözdür ve keffaret verilmeksizin rücu edilebilir. Fakat zevce veya cariyenin haram kılınması halinde, tahrim vuku bulmaz ama onlara yaklaşabilmek için yemin keffaretinin verilmesi gerekmektedir. Bu görüş Şafiilere aittir. (Muğniu'l-Muhtaç) Malikiler de benzeri bir görüşe sahiptirler. (Ahkamu'l-Kur'an, İbnu'l-Arabi)
Üçüncü gruba göre tahrim, yemin kelimesi kullanılsın veya kullanılmasın yemin sayılır. Bu görüş ise, Hz. Ebu Bekir, Hz. Aişe, Hz. Ömer, İbn Mes'ud, İbn Ömer, Zeyd bin Sabit ve İbn Abbas'a aittir. Buharide nakledilen İbn Abbas'tan başka bir rivayete göre, O, "Bir kimsenin bir şeyi kendisine haram kılması birşey değildir" demiştir. Ama bu rivayet şu şekilde izah edilmiştir. Bu talak olarak kabul edilmez, sadece bir yemindir ve keffaret vermelidir. Çünkü Buhari, Müslim, ve İbni Mace'de İbn Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre, O, "Bu şekilde kendisine bir şeyi haram kılan kimse, onun kendisine helal olabilmesi için keffaret vermelidir" demiştir.
Nesei'nin rivayetine göre bu mesele İbn Abbas'a sorulduğunda, "O kadın sana haram değildir. Fakat keffaret vermen gerekir", diye cevap vermiştir. İbn Cerir'in rivayetinde İbn Abbas'ın kullandığı kelimeler şöyledir: "Allah'ın helal kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan bir kimsenin yemin keffareti vermesi gerekir." Bu görüş, Hasan Basri, Ata, Tavus, Süleyman bin Yesar, İbn Cübeyr, Katade ve Hanefiler tarafından da paylaşılmaktadır. İmam Ebu Bekir el-Cessas, şöyle yazıyor: "Bu ayetin lafzından anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a) bunu kendisine haram kılmasının yanında, ayrıca yemin de etmiştir. Bu yüzden tahrimin aynı zamanda yemin olduğunu da kabul etmek gerekir. Çünkü Allah bu tahrim için yemin keffaretini vacip kılmıştır." Biraz ileride ise El-Cessas şunları söylüyor: "Bizim mezhebimiz (Hanefiler) tahrimi, talak niyetiyle yapılmışsa eğer, yemin olarak kabul eder. Şayet bir şahıs, hanımına, "sen bana haramsın" derse, o, "Allah'a yemin ederim ki sana yaklaşmayacağım", demiş sayılır. Bu yüzden bu îlâ olur. Fakat o kimse, bir şey yememek üzere "bu bana haramdır" diye yemin ederse, o takdirde Allah'ın helal kıldığı bir şeyi kullanmamak üzere yemin etmiş olur. İşte bu yüzden Allah, "Allah'ın sana helal kıldığı bir şeyi, niçin kendine haram ediyorsun?" diye buyurmaktadır. Bunun yanısıra Allah Teâlâ, yeminlerin kendisinin gösterdiği biçimde çözülmesini emretmektedir ve dolayısıyla tahrimi bir yemin olarak kabul etmektedir. Tahrim kelimesi de şer'an yeminle aynı anlamdadır."
Burada, bir erkeğin hanımını veya başka bir şeyi kendisine haram kılması hususunda İslâm Hukukçularının görüşlerini aktarmayı uygun buluyorum.
a) Hanefilere göre, bir kimsenin talak niyeti olmaksızın hanımını kendisine haram kılması veya ona yaklaşmayacağına yemin etmes, "İlâ" dır. Dolayısıyla bu durumdaki bir erkeğin hanımına yaklaşmadan önce keffaret vermesi gerekmektedir. Tam aksine, talak niyetiyle hanımını kendisine haram kılmış olursa, niyetinin açığa çıkması gerekir; 3 talak niyetiyle söylemişse, 3 talak; 1 veya 2 talak niyetiyle söylenmişse, 1 talak saylır. Şayet bir kimse, hanımını kastedmeksizin, "Bana helal olan ne varsa, haram olsun" derse, hanımı kendisine haram olmaz ama diğer helal şeyleri yemin keffareti vermeksizin kullanması caiz değildir. (Bedaiu's-Senai Hidaye, Fethu'l-Kadir, Ahkamu'l-Kur'an, el-Cessas)
b) Şafiilere göre, bir kimse hanımını talak veya zıhar niyetiyle kendisine haram kılmış ise, niyet ettiği vuku bulur. Ric'i Talaka niyet etmişse Ric'i Talak, Bain Talaka niyet etmişse Bain Talak, Zıhara niyet etmişse Zıhar vuku bulur. Şayet talak ve zıhar lafızlarının her ikisini de kullanarak, hanımını haram kılarsa, hangisini kastettiği kendisine sorulur. Çünkü hem talak hem de zıhar aynı zamanda geçerli olmaz. Talak ile nikah sona erebilirken, zıhar ile sona ermez. Hiçbir niyeti olmaksızın hanımı haram kılmışsa, bu tahrim değildir.
Ama yemin keffareti vermek zorundadır. Şayet hanımının dışında başka birşeyi haram kılmışsa, bu sadece boş bir sözdür, keffaret gerekmez. (Muğniu'l-Muhtaç)
c) Malikilere göre, kişinin hanımının dışında birşeyi kendisine haram kılmasıyla o şey kendisine haram olmaz veya ayrıca kullanmak için de keffaret vermesi gerekli değildir. Fakat hanımına, "Ben sana haramım" veya "Sen bana haramsın" derse, aralarında mübaşeret olsun-olmasın, 3 talak vuku bulur. Ancak üç talaktan daha azına niyet etmesi müstesnadır. Esbağ'a göre, bir kimse hanımını istisna etmeksizin, "Herkes bana haramdır" derse, hanımı kendisine haram olur. Fakat El-Müdevvene adlı eserde medhule (zifaf görmüş evli kadın) ile gayri medhule (zifaf görmemiş evli kadın) arasında fark görülmüştür. Niyet ne olursa olsun medhulenin haram kılınması halinde üç talak vukubulur. Ancak gayrı medhulenin haram kılınması halinde kaç talaka niyet edilmişse, o kabul edilir. Talakın adedi düşünülmeksizin haram kılınmışsa üç talak vuku bulur. (Haşiyetu'd-Dusuki) Kadı İbnu'l-Arabi, Ahkamu'l-Kur'an'da İmam Malik'ten üç görüş nakletmiştir.
1) Erkeğin, hanımını kendisine haram kılması, Talak-ı Baindir, 2) Üç talaktır, 3) Kadın medhule ise, her halükârda üç talaktır, gayrimedhule ise, talaka niyet edilmişse 1 talaktır. Daha sonra ise şöyle denilmektedir: "Kadının haram kılınması bir talaktır; zira hanımına "sen bana haramsın" demek yerine "talak" veren bir erkek, sayı belirtmemişse bir talak vuku bulur.
Ahmed bin Hanbel'den bu konuda üç görüş nakledilmektedir. 1) Bir kimsenin hanımını veya helal olan bir kadını kendisine kesinlikle haram kılması halinde, niyeti zihar olsun-olmasın, zıhar vuku bulur. 2) Böyle bir davranış (tahrim) talak vermenin açık bir ifadesidir ve niyeti ne olursa olsun, 3 talak vuku bulur. 3) Talak veya zıhar niyeti yoksa, bu bir yemindir. Aksi takdirde hangisine niyet etmişse, o vukubulur. Hanbeliler içinde bunlardan en meşhuru birinci görüştür.
Yani, Allah sizin Sahibiniz ve Velinizdir. O sizler için neyin hayırlı olmadığını daha iyi bilir. O'nun tüm emirleri, baştan sona hikmete dayalıdır. Burada iki husus zihinlere yerleştirilmektedir. Birincisi, "Sizler başıboş bırakılmış değilsiniz. Siz Allah'ın kulu, O'da sizin Sahibinizdir. Dolayısıyla sizlerin, O'nun tayin ettiği yolu ve emirlerini değiştirmeye hakkınız yoktur. Size düşen, O'nun her buyruğuna itaat etmektir." İkincisi, "Allah'ın emirleri ve gösterdiği yol, ilim ve hikmete dayanmaktadır. O'nun helal kıldığı veya haram olduğunu bildirdiği herşey ilim ve hikmet dahilindedir." Bu bakımdan Allah'a iman eden kimseler, Alim ve Hakim olanın kendilerinin değil, Allah'ın olduğunu ve kendi iyiliklerinin ancak Alim ve Hakim olan Allah'a uymaya bağlı bulunduğunu anlamaları gerekmektedir. Mevdudi

Bkz. sure 2. not 21.  -  4 Lafzen, “onun bir kısmından geri durmuştu” [yahut “mani olmuştu”]. Bu gizli bilgi olayı konusunda güvenilir bir Hadis yoktur. Ancak bazı ilk dönem otoriteler, bunu, Hz. Peygamber'in kendisinden sonra Ebû Bekir ile Ömer b. Hattâb'ın Müslüman toplumun liderliğine geçecekleri şeklindeki üstü kapalı tahmini ile ilişkilendirirler; bu haberi ilk öğrenenin Hz. Ömer'in kızı Hz. Hafsa, haberi bildirdiği hanımının ise Ebû Bekir'in kızı Hz. Ayşe olduğu söylenmektedir (İbni ‘Abbâs ve Kelbî'den naklen Beğavî; aynı zamanda Zemahşerî). Bu yorum doğru ise, Hz. Peygamber'in neden “bir kısmını [ötekilere] bildirdiğini, bir kısmına da hiç değinmediği”ni açıklar: Çünkü, gizli haber bir kere ifşa edildikten sonra Hz. Peygamber'in onu toplumdan gizlemesinin artık bir yararı yoktu; ancak yine de özellikle kapalı terimlerle bu haberi anlattı -muhtemelen Ebû Bekir ile Hz. Ömer'in kendisini liderlikte takip etmelerine “nebevî bir istek” görüntüsü vermemek ve tersine, onu toplumun, emruhum şûrâ beynehum (bkz. 42:38) Kur’ânî prensibi doğrultusundaki serbest/özgür kararına bırakmak için.Yani, bu kadının Hz. Peygamber'in güvenine layık davranmadığını/sırrını tutmadığını. M.Esed

Bu ayetler Peygamber’in eşlerinin şahsında insanın psikolojisini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Peygamber durumu anlattıktan sonra, eşi, doğal olarak özür dilemesi gerekirken, “Bunu sana kim söyledi” diye tepki gösteriyor. Demek’ki suçluluk psikolojisi, peygamber eşi de olsa değişmemektedir. O bakımdan Kuran, en büyük ve en bilimsel öğüt, uyarı ve haber vericidir. M.Sağ

Muhtelif rivayetlerde, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımına haber verip, O'nun bir diğer hanımına açıkladığı sır ile ilgili olarak birçok şeyler söylenmiştir. Oysa bizim görevimiz öncelikle bu sırrın ne olduğunu araştırmak değildir. Çünkü Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımını, zaten bu sırrı ifşa ettiği için tenkid etmiştir. O halde bu sırrın ne olduğunu araştırıp, ifşa etmek bizler için nasıl doğru olabilir? Ayrıca bu ayet, sözkonusu sırrı açıklamak için nazil olmamıştır. Bu bakımdan, bu sırrın bilinmesinin bizim için hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu sırrın bilinmesi bizler için önemli ve gerekli olsaydı Allah Teâlâ onu zaten beyan ederdi.
Asıl maksat, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarını yapılan bir hata dolayısıyla uyarmak ve kendilerine önemli bir şahsiyetin hanımları olduklarını hatırlatmaktır. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a.), hanımlarından birine verdiği sır açıklanarak saklı tutulmamıştır. Bu, sıradan bir karı koca arasında olan, normal bir mesele değildi. Öyle olsaydı eğer, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'e (s.a) doğrudan haber vermezdi elbette. Allah Teâlâ, sadece vahyetmekle kalmamış, yanısıra kıyamete kadar okunacak olan Kur'an'da kayda dahi geçirmiştir. Bu hadisenin önemi, o kadının sıradan bir insanın hanımı olmayıp, kendisinin hassas bir konumda olduğu yüce bir zatın hanımı olması nedeniyledir. O kimse ki, bir yandan kafir, müşrik ve münafıklara karşı sürekli mücadele verirken, diğer yandan küfür düzeninin yerine, İslâm düzenini ikama etmek için çetin bir savaş içindeydi. Böylesine önemli bir şahsiyetin evinde, birçok önemli sırlar tartışılabilir. Şayet bu sırlar, vaktinden önce dışarıya sızarsa, o şahsiyetin mücadelesini verdiği dava pekala zarar görebilirdi. Bu bakımdan o evdeki hanımlardan birisinin, sırrı başkasına söyleme şeklindeki bir zaafı ortaya çıkınca, (gerçi sırrın kendisine açıklandığı kimse de ev halkındandı ama buna rağmen) o şahıs hemen uyarılmıştır. Üstelik bu uyarı gizlice değil, açıkça Kur'an'da yapılmıştır. Bu, sadece Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarına değil, İslâm toplumunda görevli ve sorumlu olan her Müslümanın hanımına bir dersti. Ayette sırrın ne olduğundan hiçbir şekilde bahsedilmediği gibi, ne tür tehlikelerin doğabileceğine de değinilmemiştir. Zaten burada sırrın bir başkasına aktarılması tenkit konusu olmuştur. Çünkü böylesine önemli sorumluluklar taşıyan bir kimsenin evindeki hanımlarının bu tür bir zaafı yüzünden sırlar saklanamıyorsa eğer, belki bugün önemsiz bir sırrın ifşasından bir zarar gelmeyebilir ama, yarın bu daha önemli bir sır olabilir ve ifşa edilmesi halinde sözkonusu kimsenin hakkında mücadele ettiği davanın büyük yaralar alması ihtimal dahiline girer. Bir toplumda önemli bir konumda olan kimsenin evinde, elbette o derece önemli ve nazik meseleler, sırlar bahis konusu olacaktır. Mevdudi

Ayetin devamında Hz. Peygamber'e üçüncü şahıs olarak atıfta bulunulmuşsa da, zevceleri Hz. Hafsa ve Ayşe'ye bu şekilde konuşması vahiy yoluyla emredilenin Hz. Peygamber olduğu açıktır (bkz. not 4). Yukarıda parantez içi ifadeyi koymamın sebebi budur.Hz. Peygamber'in güvenini kötüye kullanan Hafsa ile onu dinleyerek bu kullanmaya yardımcı olan Ayşe'ye işaret (bkz. yukarıdaki not 4).Lafzen, “bundan sonra”, yani Allah'ın Bizzat o'nu koruması gerçeğinin bir sonucu olarak. M.Esed

"Fekad sağat kulûbukuma"; "Sağu" kelimesi, lügatte dönmek, eğrilmek ve yönelmek anlamlarına gelir. Şah Veliyyullah Dihlevî, bu cümleyi, "Kalbinizin tüm aynaları eğrilmişti" şeklinde, Şah Refîuddin ise, "Sizin kalbiniz eğrilmişti" şeklinde tercüme etmişlerdir. İbn Mes'ud, İbn Abbas, Süfyan Sevrî ve Dahhak; bu cümleye "Kalpleriniz doğru yoldan uzaklaşmıştı" diye, İmam Razi ise "Kalpleriniz haktan uzaklaşmıştı" diye anlam verir.
Hak'tan maksat da, Rasulullah'ın getirdiği haktır. Alleme Alusî de bu ayeti şu şekilde anlamlandırır: "Rasulüllah'ın beğendiğini beğenip, beğenmediğini beğenmemek suretiyle, O'na uymanız gerektiğinden, kalpleriniz O'na uymamış ve aksine karşı gelmişti."
"Ve in tezahera aleyhi"; "Tezahür", bir kimseye karşı birlik olmak anlamına gelir. Şah Veliyyullah Dihlevî bu cümleyi, "Ve eğer Peygamberi incitmek için birlik olursanız (...)" Şah Abdülkadir, "Ve eğer ikiniz birden O'na karşı çıkarsanız", Mevlana Şebbir Ahmet Osmanî, "Ve eğer sizler bu tutum ve davranışı sürdürürseniz (...)" şeklinde tercüme etmiştir.
Ayetin lafzından iki kadına hitap edildiği bellidir. Ayrıca siyak ve sibaktan bu iki kadının Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımları olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü surenin ilk beş ayeti onlarla ilgilidir. Nitekim bu, Kur'an'ın uslubundan da anlaşılmaktadır. Ancak buradaki sorun, bu iki hanımın kimler olduğudur ve hangi zaafları dolayısıyla uyarılmışlardır? Bu olayı ayrıntılarıyla birlikte hadislerden öğrenebiliyoruz. Bu hadisler Müsned-i Ahmed, Buhari, Tirmizi ve Neseî'de İbn Abbas'tan mervi olmak üzere nakledilmişlerdir ve bazı kelime farklılıkları ile birlikte şu şekilde özetlemek mümkündür: Ben bir süredir Hz. Ömer'e, haklarında ayet nazil olan Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının kim olduğunu sormayı düşünüyor ama heybetinden ötürü O'na bunu sormaya cesaret edemiyordum. Hacc için yola çıktığında ben de O'nunla birlikteydim. Hac dönüşü bir yerde konakladık ve abdest alırken ben O'na bu soruyu sordum. O da "Aişe ile Hafsa" cevabını verdi. Ve daha sonra şöyle anlatmaya başladı: "Biz Kureyş erkekleri kendi hanımlarımıza hakim kimselerdik. Ama Medine'ye gittiğimizde, orada kadınların kocalarına hakim olduğunu gördük. Bizim hanımlar da onlardan etkilendiler. Bir gün hanımıma kızdım, o bana karşılık verdi. (Buradaki lafız aynen şu şekildedir: "Fe iza hiye turaciunî") O'nun bana bu şekilde karşılık vermesi hiç hoşuma gitmemişti. Bunun üzerine o bana şöyle dedi: "Ben niçin sana bu şekilde karşılık vermiyeyim. Allah'a yemin ederim ki, Rasulüllah'ın (s.a) hanımları da O'na böyle karşılık veriyorlar. (Buradaki lafız aynen şöyledir: "Li yuraciûnehû") ve Rasulüllah'a günlerce dargın kalabiliyorlar." (Buhari'nin rivayetinde, "Rasulüllah (s.a) onlara günlerce dargın kalıyor" şeklindedir.)
Bunun üzerine Hafsa'ya (Rasulüllah'ın hanımı Hz. Ömer'in kızıydı) gittim ve O'na "Sen Rasulallah'a (s.a) karşılık mı veriyorsun?" diye sordum. O da "evet" diye cevap verdi. Ben yine, "Bazılarınız günlerce Rasülullah'a dargın mı kalıyor?" (Buharî'nin rivayetinde "Rasülullah (s.a.) sizlere günlerce dargınmı kalıyor" diye sordum. O yine "evet" diye cevap verdi. Ben de, "Kim böyle yaparsa o helak olmuştur ve hüsrandadır. Sizler Allah'ın Rasulü'nden hiç korkmuyor musunuz? Allah Rasulü kime gazap ederse Allah'da ona gazap verir ve onu helak eder. Sakın sen Rasulüllah'a karşılık verme! (La türâ ci'î) O'ndan birşey isteme, ne ihtiyacın varsa gel, benim malımdan al. Sen o komşuna özenme. Çünkü O (Hz. Aişe) senden güzeldir ve Rasulüllah'ın (s.a) yanında daha makbuldür" dedim, oradan çıkarak aynı zamanda akrabam da olan Ümmü Seleme'ye gittim ve bu mesele hakkındaki düşüncelerini sordum. O da bana, "Ya İbn Hattab! Sen tuhaf bir adamsın. Herşeye karışıyorsun. Şimdi Rasulüllah'ın hanımlarına da mı karışmaya başladın?" diye cevap verdi. Doğrusu onun bu sözleri cesaretimi kırmıştı. Daha sonra Ensar'dan olan komşum bana geldi ve seslendi. Biz onunla sırayla Rasulüllah'ın (s.a) meclisine gidiyor, bir gün o, birgün ben mecliste olanlardan birbirimizi haberdar ediyorduk. O günlerde Gassan Meliki'nin saldırı tehlikesi içinde yaşıyorduk. Bu yüzden O bana seslendiğinde, "Ne oldu, Gassanlılar mı saldırdı?" dedim. O "Hayır, bundan daha önemli bir mesele oldu?" Rasulüllah hanımlarını boşadı" deyince, ben de "Hafsa helak oldu" (Buhari'nin rivayetinde "Hafsa ve Aişe helak oldu") dedim ve zaten bu korku içindeydim."
Hz. Ömer'in Rasulüllah'ı (s.a) yatıştırmaya çalıştığını anlatan olayın bundan sonraki bölümünü zikretmeye gerek duymadım. Bu olayın sıralamasını, Müsned-i Ahmed ile Buhari'nin rivayetlerini bir araya getirmek suretiyle yaptım. Metinde geçen 'müracaat" kelimesi, lüğavî anlamıyla kullanılmamıştır. Ancak ifadenin siyak ve sibakından, bu kelimenin mukabele etmek, karşılık vermek anlamında kullanıldığı belli olmaktadır. Hz. Ömer'in, kızına, "La türâcı'î Rasulullah" derken aslında kızına "Rasulullah'a küstahlık yapma" demek istediği ortadadır. Bazı kimseler bu tercümenin hatalı olduğunu söyleyerek, "Müracaat kelimesinin karşılık vermek, yüzüne karşı söz söylemek şeklinde tercüme edilmesi doğrudur ama küstahlık şeklinde bir anlam vermek hatalıdır" diye itirazda bulunmuşlardır. Oysa bu kimseler bir türlü, memurun amirine karşılık vermesinin küstahlık sayılacağını anlamıyorlar.
Söz gelimi bir baba oğluna öfkeyle bağırdığında, oğlu edebi dolayısıyla susar yahut özür dileme yerine karşılık verirse, onun bu davranışı küstahlıktan başka bir şekilde anlaşılamaz. Sözkonusu olayda ise bir tarafta baba, bir tarafta oğul değil, bir tarafta Allah'ın Rasulü, diğer tarafta ümmetin bir ferdi bulunmaktadır. Bu davranışın bir küstahlık olduğunu hâlâ kavrayamayan kimse, herhalde çok kalın kafalı biri olmalıdır!..
Bazı kimseler, bizim bu tercümemizi, sahabeye karşı saygısızlık olarak nitelemişlerdir. Oysa bu bir saygısızlık değildir. Ben kendiliğimden bu kelimeyi Hz. Hafsa'ya karşı kullansaydım, o zaman gerçekten saygısızlık yapmış olurdum. Ama ben Hz. Ömer'in kullandığı ifadenin anlamını vermekten öte bir şey yapmadım. O da bu ifadeyi kızının yanlış bir davranışı üzerine serzenişte bulunurken kullanmıştır. Bunun şimdi saygısızlık ile ne alâkası var? Bir baba kızına serzenişte bulunurken, edebe riayet etme zorunluluğunda mıdır? Bu serzenişi tercüme edip, kendi diline çevirirken, mütercim elbette kelimeyi tahrif ederek edepli bir şekle sokamaz!
Şayet bu hadise, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına birşeyler söylemesi ve onların da kendisine karşılık vermesi kadar önemsizse, Allah Teâlâ, niçin Kur'an'da Peygamber'in hanımlarını şiddetle ikaz etmiştir? Hz. Ömer bu hadise ile ilgili olarak, neden bu derece şiddetli bir şekilde kızına serzenişte bulunmuştur? Ve yine O niçin Peygamber'in hanımlarına gidip, onları Allah'ın azabı ile korkutmuştur? Ayrıca Hz. Peygamber (s.a) küçük meseleler yüzünden hanımlarına darılacak kadar alıngan mıydı? Yine Hz. Peygamber (s.a) basit bir sebepten darılır darılmaz, hanımları ile ilişkisini kesip, odasına kapanacak kadar aceleci bir mizaca mı sahiptir? Tüm bu sorular üzerinde düşünen bir kimse, sonuçta şu iki yoldan birini seçecektir. Ya Allah'a ve Rasulü'ne söz söylenmesine aldırmayacak kadar Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarına hürmet gösterecek, ya da Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının yaptığı davranışın, O'nun kendilerine öfkelenmesini gerektirecek derecede ağır olduğunu kabul edecektir. İşte bu ikinci şıkkın doğru olması nedeniyle Allah, Rasulü'ne (s.a) hak verip, onların sözkonusu tutumunu şiddetle yermiştir.
Yani, Rasulüllah'a (s.a) karşı birlik olup cephe kurmak sadece kendilerine zarar verir. Çünkü Mevla'sı Allah, Cibril ve melekler de dostu olan kimseye, hiçbir ittifak karşı koyamaz. Mevdudi

Sâihât ifadesinin bu şekildeki çevirisi için bkz. aynı deyimin hem erkek hem de kadına ilişkin olarak eril (müzekker) halde kullanıldığı 9:112 ile ilgili not 147.Yani, Hz. Peygamber'in şimdiki hanımları gibi, ki onlardan biri (Hz. Ayşe) Hz. Peygamber ile evlendiğinde bakire idi, biri (Zeyneb binti Cahş) boşanmış idi, diğerleri ise dul idiler. Bu işaret ve Hz. Peygamber'in eşlerinden hiçbirini boşamadığı gerçeği, ayrıca bu pasajın tamamen farazî ifade tarzı, bu ayetin, zaman zaman gösterdikleri -insan olmaları hasebiyle kaçınılmaz- zaaflara rağmen yukarıda işaret edilen erdemlere de sahip bulunan Hz. Peygamber'in eşlerine dolaylı bir uyarı olduğunu göstermektedir. Daha geniş platformda bu ifade, erkek ve kadın bütün müminlere bir uyarıdır: ve bu, söylemde sonra görülen değişikliği de açıklamaktadır. M.Esed

Bu ifadeden, sorunun sadece Hz. Aişe ile Hz. Hafsa olmadığı ve Rasul'ün (s.a) diğer hanımlarının da az çok hatalar yaptıkları anlaşılmaktadır. Bu nedenle tesniye (ikil) kullanımdan hemen sonra, Hz. Peygamber'in (s.a.) tüm hanımları uyarılmışlardır. Her ne kadar Kur'an'da söz konusu hatanın mahiyeti açıklanmamış ise de, hadislerde bazı ayrıntılar bulunmaktadır. Biz şimdi onları naklediyoruz.
Buhari'de Hz. Enes'ten rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer, "Rasulüllah'ın hanımları sırf aralarındaki rekabet nedeniyle, O'nu rahatsız ediyorlardı. Bunun üzerine ben de onlara, Rasulüllah (s.a) şayet sizleri boşarsa, Allah kendisine sizlerden daha iyi eşler nasip eder" dedim" diye buyurmuştur.
İbn Ebi Hatim, Hz. Ömer'in bu sözlerini, yine Hz. Enes'ten mervi olmak üzere şu şekilde nakletmiştir. "Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımları ile arasının açıldığını haber aldım ve hemen onlardan herbirinin yanına giderek, "Sizler Rasulullah'ı (s.a) rahatsız etmekten vazgeçin. Yoksa Allah O'na, sizin yerinize daha iyi hanımlar bağışlar. En son hanımıyla konuşacağım zaman (Buhari'nin rivayetine göre bu Ümmü Seleme'dir), o bana "Ey Ömer! Rasulüllah'ın (s.a) kendi hanımlarına nasihat etmesi yeterli değilmi ki sen onlara nasihat ediyorsun?" dedi ve ben bunun üzerine sustum, sonra Allah bu ayeti inzal etti.
Müslim'de İbn Abbas'tan rivayet olunduğuna göre, Hz. Ömer bu olayı şöyle anlatmıştır. "Hz. Peygamber'in (s.a) odasına çekildiğini haber alınca, hemen Mescid'i Nebevî'ye gittim. Herkes mescitte mahzun mahzun oturuyor, küçük çakıl taşlarıyla oynayarak içlerindeki sıkıntıyı açığa vuruyorlardı. Bazıları da Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarını boşaması hakkında konuşuyordu." Hz. Ömer daha sonra Hz. Aişe ile Hz. Hafsa'ya gidip, nasihat ettiğini ve Rasulüllah'ın (s.a) huzuruna varıp şöyle dediğini nakleder. "Hanımlarınız hakkında üzülmeyin. Şayet onları boşarsanız Allah sizin yanınızdadır. Cebrail, Mikail, Melekler, Ben, Ebu Bekir ve müminler sizinle beraberiz. Allah'a hamdolsun ki pekçok kez benim söylediklerim ve Allah'tan ümit ettiklerim tasdik olmuştu. Bu sefer de Tahrim Suresi'nin bu ayetleri nazil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber'e (s.a.), hanımlarını boşayıp, boşamadığını sordum. O "Hayır" dedi. Ben Mescid'in kapısında yüksek sesle, "Rasulüllah (s.a) hanımlarını boşamamıştır" diye bağırdım.
Buhari'de Hz. Enes'ten, Müslim'de, İbn Abbas, Hz. Aişe ve Ebu Hüreyre'den şöyle bir rivayet nakledilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a) bir aylığına hanımlarından ayrı kalacağına söz verir. 29 gün geçtikten sonra, Cibril gelerek kendisine, "Yeminin tamamlandı, bir ay doldu" der.
Hafız Bedreddinu'l-Aynî, "Umdetu'l-Karî" adlı eserinde, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarının, bir grup Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Safiye, diğer grup Hz. Zeynep, Hz. Ümmi Seleme ve öteki hanımları olmak üzere iki gruba ayrıldıklarını bildiren bir rivayeti nakleder.
Tüm bu rivayetlerden, Allah Teâlâ'nın Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının davranışlarını düzeltmek amacıyla müdahalesini gerektirecek kadar, Rasulüllah'ın (s.a) günlerinin çok sıkıntılı geçtiği anlaşılmaktadır.
Bu kadınlar her ne kadar toplumun en güzide hanımları olsalar da, nihayet insandılar ve beşeri zaaflardan beri değillerdi. Bazı zamanlar sürekli yokluk çekmeleri nedeniyle fakirlikten şikayet eder, Rasulüllah'tan refah istedikleri olurdu. Bu yüzden Allah, Ahzap: 28-29'u indirerek, onlara "Şayet ahiret hayatını ve onun refahını istiyorlarsa sabır ve şükür ile tüm bu zorluklara, Rasül'ün (s.a) yanında katlanmaları gerektiğini telkin ve tavsiye etmiştir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Ahzab an: 41 ve giriş bölümü) Zaman zaman ise kadınlarda bulunan bazı fıtrî zaaflar nedeniyle, bir Peygamber hanımına yakışmayacak hatalar yapıyorlardı. Hz. Peygamber'in (s.a), hayatındaki bu sıkıntılar nedeniyle, mücadelesini verdiği İslâm davasının zarar görmemesi için, Allah O'nun hanımlarını bu ayetleri inzal ederek uyarmıştır. "İçinde bulunduğunuz konumun hassasiyetini idrak edin. Sizler bir Peygamber hanımısınız. Sizlerin evi, herhangi bir kadının evi gibi değildir". Bu ayetlerin ilk cümlesini bile duyduklarında, Peygamber'in (s.a) hanımları dehşet içinde kalmışlardır. Böylesine bir uyarıdan daha ne etkili olabilir? "Şayet Peygamber sizi boşarsa, Allah O'na sizden daha iyi eşler bağışlar", Bu uyarı bile onlar için yeterince ağırdı. Yani, "Sizler müminlerin anneleri olmak şerefini yitirecek ve sizden daha hayırlı olan başka kadınlar Rasul'ün hanımları olacaklardır." Bu uyarı sonrasında, Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarından, Allah'ın uyarısını gerektirecek türde bir hata sadır olmamıştır. Bu bakımdan Kur'an'da biri Ahzab Suresi, diğeri Tahrim Suresi olmak üzere iki yerde Hz. Peygamber'in (s.a.) hanımlarına uyarıda bulunulmuştur.
"Müslim" ve "Mümin" kelimeleri birarada kullanıldığında, Müslim, Allah'ın emirlerine göre davranan; Mümin, samimi bir kalple iman eden kimse anlamına gelir. Bu bakımdan Müslüman kadınların birinci vasıfları, samimiyetle Allah'a, Rasulü'ne ve O'nun getirdiği dine iman etmek ve ahlâk, adalet ve muamelatta Allah'ın dinine fiilen uymak olmalıdır.
"Kanitat" iki anlama da gelir. Birincisi, "Allah'a ve Rasulü'ne tabi olan ikincisi, 'Kocaya itaat eden"
 "Tâibât" "Tâib" bir kimseye sıfat olarak kullanıldığında "Bir kez tevbe eden" değil, sürekli Allah'tan günahları dolayısıyla af dileyen, vicdanî hassasiyetiyle kendi zaaf ve hatalarını hissedip, Allah'tan utanan demektir. Bu özelliklere sahip olan bir kimse tekebbür göstermez, onda kendini beğenmişlik duygusu bulunmaz, yumuşak ve halim bir kişiliğe sahip olur.
"Abidât" ibadet eden bir kimse, elbette ibadet etmeyen bir kimse gibi Allah'tan gafil olmaz. Bir kadının iyi bir zevce olmasında bu vasfın çok büyük bir etkisi vardır. İbadet eden bir kadın, Allah'ın sınırlarını hiçbir zaman çiğnemez. Hak sahiplerine haklarını verir. İmanı her daim diridir, vicdanı hassas olur. Böyle kadınlardan, Allah'ın emirlerinden yüz çevirmeleri asla beklenmez.
 "Sâihâtin"; bir çok sahabe ve tabiin bu kelimeyi "Saimat" şeklinde iza etmişlerdir. Bu kelime oruç için seyahat etmek münasebetiyle kullanılmıştır. Kadim dönemlerde birçok rahip ve derviş seyahat ederken yanlarında yiyecek taşımazdı. Bu yüzden de yiyecek bulana kadar aç kalırlardı. Dolayısıyla oruç tutmak, iftara kadar bir kimsenin aç kalması demek olduğundan, bir çeşit dervişlik sayılır. ibn Cerir, Tevbe: 12'nin tefsirinde Hz. Aişe'nin şu sözünü nakletmiştir: "Bu ümmetin seyahatı oruçtur." Burada salih kadınlar tanımlanırken, "Oruç tutarlar" denmesiyle, sadece Ramazan orucu tutmaları değil, nafile oruç tutmaları da kastolunmuştur.
Hz. peygamber'in (s.a) hanımlarına, "Şayet Rasul (s.a) sizi boşarsa, Allah O'na bu sıfatlara haiz kadınlar verir" şeklinde hitap edilmiş olması, bu sıfatların onlarda bulunmamasını gerektirmez. Denmek istenen şudur: "Rasul'e eziyet veren davranışlarınızı terkedin ve bunun yerine o güzel sıfatları daha da geliştirmek için çokça çaba sarfedin." Mevdudi

Bu âyet grubu, Rasûlullah'ın özel hayatına ait bazı olayları ifşa etmektedir. 1-2. âyetlerde, helâl olan bir şeyi kendine haram kılan Rasûlullah, Ey Peygamber! Eşlerinin rızalarını arayarak Allah'ın helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haramlaştırıyorsun? Ve Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir. Allah, yeminlerinizi çözmeyi kesinlikle size meşrû kılmıştır. Ve Allah sizin mevlânızdır. Ve O, en iyi bilen, en iyi yasa koyandır diye azarlanmıştır.
Herhangi bir şeyi haram ya da helâl kılma yetkisi sadece Allah'a aittir; peygamber dahi olsa hiç kimse haram ve helâl kılma yetkisine sahip değildir. Hele hele Allah'ın açıkça helâl kıldığı bir şeyi haram kılmak olacak iş değildir:
Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için, fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere.”– İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A‘râf/31-32)
Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah'a yalan uydurmak için, “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah'a yalan uyduran kimseler iflah olmazlar. (Nahl/116)
Ey iman eden kimseler! Allah'ın size helâl kıldığı tayyibatı [temiz-nefis şeyleri] haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez. Ve Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve siz inandığınız Allah'a takvâlı davranın. (Mâide/87-88)
Rasûlullah'ın, eşlerinin hatırı için kendisine haram kıldığı şeyin ne olduğu hususunda anlatılan “bal yeme ve sonra da bal yememeye yemin etme” hikayesi pek makul değildir. Bizce şu rivâyet daha makuldür:
Peygamber efendimizin kendisine haram kıldığı, Mariye el-Kıbtiye'dir. Bu câriyeyi kendisine İskenderiye hükümdarı Mukavkıs hediye etmişti.
İbn İshâk dedi ki: “Mariye, Hafi diye bilinen bir beldenin Ansine diye bilinen yerindendir. Peygamber, Hafsa'nın odasında onunla birlikte olmuştu.”
Dârekutnî'nin, İbn Abbâs'tan, onun da Ömer'den rivâyetine göre Ömer (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) oğlu İbrâhîm'in annesi Mariye ile Hafsa'nın odasına girdi. Hafsa da gelip Peygamber'i o'nunla birlikte buldu. –O sırada Hafsa babasının evine gitmişti.– Peygamber'e, “Onu odama mı sokuyorsun?” dedi. Senin bunu yapmanın sebebi, ancak diğer hanımların arasında benim senin yanında değerimin olmayışıdır. Peygamber ona şöyle dedi: “Bundan Âişe'ye söz etme! Bir daha ona yaklaşmak bana haram olsun.” Hafsa o'na şöyle dedi: “O senin câriyen iken onu kendine nasıl haram ediyorsun?!” Peygamber ona yaklaşmayacağına dair Hafsa'ya yemin etti ve “Bundan kimseye söz etme” dedi. Fakat Hafsa bunu Âişe'ye anlattı. O da hanımlarının yanına bir ay süreyle girmeyeceğine dair yemin etti. 29 gün onlardan uzak kaklı. Bunun üzerine, Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram edersin? âyeti nâzil oldu.
Rasûlullah'ın, kendisine haram kıldığı şeyin ne olduğu Ahzâb sûresi'nden anlaşılabilir:
Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alabilirsin. Ayrıldıklarından, istek duyduklarına dönmende artık senin için bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp hüzne kapılmamalarına ve kendilerine verdiğinle hepsinin hoşnut olmalarına en yakın olan budur. Allah kalplerinizde olanı bilmektedir. Allah her şeyi bilendir, halîm'dir. (Ahzâb/51)
Bu âyete göre Rasûlullah'a, eşlerinden istediğini seçme hakkı verilmiş, buna rağmen Rasûlullah eş hatırına yanlış bir iş yapmış, Allah da Rasûlullah'tan, daha evvel inzâl edilen bir âyet ile amel etmesini istemiştir:
Ve iyilerden olmanıza, takvâlı davranmanıza, insanlar arasını düzeltmenize, Allah'ı, yeminleriniz için engel kılmayın. Ve Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/224)
Bu âyet grubunda konu edilen ikinci mesele, Rasûlullah'ın eşlerinin hatalı davranmalarıdır: Bir de hani Peygamber, eşlerinden bazılarına bir sözü/olayı sırlaştırmıştı. Sonra eşlerinden biri bunu haber yapınca ve Allah, ona, bunu açığa vurunca, o [Peygamber] bir kısmını belirlemiş, bir kısmından mesafelenmişti [vazgeçmişti]. Sonunda ona, bunu, kendisi haberi verince o, “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O [Peygamber], “Bana iyi bilen, iyi haber alan haber verdi” demişti.
3. âyette, Rasûlullah'ın evinde cereyan eden önemli bir olaya değinilmektedir. Mahiyeti Kur’ân'da bildirilmeyen bir olay/söz, Rasûlullah tarafından eşlerinden bazılarına –ki aşağıda iki eş olduğu anlaşılmaktadır– sır olarak veriliyor. Eşlerden biri bu sırrı ifşa ediyor. Rasûlullah da ona sırrı ifşa etmiş olduğunu bildirince, bunu nereden öğrendiğini soruyor. Rasûlullah da, “Onu çok iyi bilen, çok iyi haber veren” haber verdi diye cevap veriyor. Âyetin özü, işte böyledir.
Rasûlullah'ın eşine verdiği sırrın mahiyeti Kur’ân'da bildirilmemiştir. Âyetteki حديث [hadîs] kelimesi, hem “olay” hem de “söz” olarak anlaşılabilir. Bunun mahiyetine dair birtakım şeyler nakledilmiştir:
el-Kelbî dedi ki: Ona gizlice söylediği söz şudur: “Senin baban ile Âişe'nin babası benden sonra ümmetimin üzerinde benim halifelerim olacaktır.” İbn Abbâs da böyle, yani, “Kendisinden sonra halifelik işini Hafsa'ya gizlice söylemiş, ancak Hafsa bunu açıklamıştı” demiştir.
Dârekutnî Sünen'inde el-Kelbî'den, o Ebû Sâlih'ten, o da İbn Abbâs'tan yüce Allah'ın, Hani Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti buyruğu hakkında şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Hafsa Peygamber'i (s.a) İbrâhîm'in annesi ile birlikte görünce, ona, “Âişe'ye haber verme” dedi. Ayrıca ona şunları söyledi: “Senin baban ile onun babası benden sonra hükümdar olacaklar ya da onlar yönetimin başına geçecekler; fakat Âişe'ye haber verme!” (İbn Abbâs) dedi ki: “Ancak Hafsa gitti ve Âişe'ye haber verdi. Allah da bu durumu o'na açıkladı. Peygamber bunun bir bölümünü söyledi, bir bölümünü de sakladı.” (İbn Abbâs) dedi ki: Daha sonra; “Senin baban ile onun babası benden sonra işin başına geçecekler” sözünü açıklamadı. Rasûlullah (s.a) bu hususun insanlar arasında yayılmasından hoşlanmadı.
Mukâtil dedi ki: Yani ona, Âişe'ye söylediğinin bir bölümünü haber verdi. Bu da Umm Veledi –İbrâhîm'in annesi Mariye– ile ilgili olandı. Bir bölümünü ise haber vermemişti. Bu ise Hafsa'nın Âişe'ye, “Ebû Bekr ve Ömer o'ndan sonra yönetimin başına geleceklerdir” sözüdür. “O bunu eşine haber verince, yani Allah'ın kendisine bildirdiği şeyi Hafsa'ya bildirince, bunu sana benim hakkımda kim haber verdi ey Allah'ın Rasûlü dedi. Ve durumu ona Âişe'nin haber verdiğini zannetti. Peygamber (s.a) de, Her şeyi en iyi bilen, her şeyden haberdar olan, yani kendisine hiçbir şey gizli olmayan bana haber verdi” dedi.
Pasajın devamındaki âyetlerin delâletine göre esbâb-ı nüzûle dair rivâyetlerde yer alan bilgiler, paragrafı anlaşılır kılmaktan uzak olduğu gibi, âyetteki nebbe’e fiilinin anlamını yansıtmaktan da uzaktır. Zira “haber verdi” diye çevirdiğimiz نبّأ [nebbe’e] sözcükleri, sıradan haber için kullanılmaz. Bu, çok önemli bir şey olmalıdır.
Ayrıca, Peygamber'in sır verdiği tek eş değildir. O [Peygamber] bir kısmına bildirmiş, bir kısmından yüz çevirmişti ifadesi, “bir kısmına haddini bildirmiş, bazısına da seslenmemişti” demektir.
Ve Allah ona bunu açığa vurunca… ifadesi, Allah'ın vahyi ile açığa vurmasını değil, eşlerin bu önemli sırrı ifşa etmelerini ve dile düşürmelerini” ifade eder.
Bana iyi bilen, iyi haber veren haber verdi ifadesi, iki şekilde anlaşılabilir:
Birincisi: Bunu Peygamber'e bildiren, halktan bir kimsedir. Zira alîm ve habîr sözcüklerinin kullar için kullanıldığı âyetler de vardır (bkz. Furkân/59; A‘râf/109, 112; Yûsuf/55, 76; Hicr/53 ve Şu‘arâ/34, 37).
İkincisi: İyi bilen, iyi haber alan, Allah'tır. Ama bu, Allah'ın bizzat haber vermesi anlamına gelmez. Örfte, bu tarz ifadeler, asıl faili gizlemek için kullanılır; ki burada da bu ifade, haberi vereni gizlemek için kullanılmıştır. Bunun bir örneği de Âl-i İmrân/37'de bulunmaktadır: Meryem kendisine gelen yemeklerin kaynağını bildirmez; O, Allah katındandır diye cevap verir:
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi. Ve ona Zekeriyyâ kefil oldu. Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine; mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O [Zekeriyyâ], “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da, “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız rızıklandırır. (Âl-i İmrân/37)
Bizce burada konu edilen “olay” ya da “söz”, –mahiyeti Allah'a havale edilmesi gereken– askerî ve siyasî bir olay ya da sözün/bilginin sızdırılmasıdır. Burada verilen mesaj, Allah'ın Peygamberi'ne yardımının ve –Teğâbün sûresi'nde de görüleceği üzere– en yakın çevrede bile düşmanlarının olabileceğinin gösterilmesi; Mücâdele sûresi'ndeki Elçi'ye yardım vaadinin, somutlaştırılmasıdır.
4-5. âyetlerde, sırra vakıf olup da işi ciddiye almayan eşler tehdit edilmektedir. Bu hususta nakledilenler ise şöyledir:
Eğer ikiniz de, yani Hafsa ve Âişe Allah'a tevbe ederseniz buyrukları ile, Rasûlullah'ın (s.a) sevdiğine aykırı bir hususa meylettikleri için onları tevbe etmeye teşvik etmektedir.
Müslim'in Sahîh'inde İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ömer b. el-Hattâb'a bir âyete dair soru sormak isteği ile bir sene bekleyip durdum. Ondan çekindiğim için ona soramadım. Nihâyet hacca gitmek üzere yola çıkınca, ben de onunla birlikte yola çıktım. Geri döndüğünde yolun bir bölümünde bir ihtiyacını görmek üzere erak ağaçlarına doğru yolunu çevirdi. İşini bitirinceye kadar ben de durdum. Sonra onunla birlikte yürüdüm ve “Ey mü’minlerin emiri! Dedim, “Rasûlullah'ın (s.a) hanımları arasında o'na karşı birbirine yardım eden iki hanım kimdir?” O, “Bunlar Hafsa ve Âişe'dir” dedi. Ona, “Allah'a yemin ederim ki, bunu sana bir seneden beri sormak istediğim hâlde senden çekindiğim için soramadım” dedim. Bana, “Hayır, öyle yapma, benim bildiğimi zannettiğin bir husus oldu mu ona dair bana sor. Eğer biliyorsam sana söylerim...” deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretti.
Denildiğine göre Âişe ile Hafsa'nın (r.anhuma) birbirleriyle yardımlaşmaları nafaka hususunda Peygamber'e (s.a) bir çeşit baskı uygulamak sûretinde idi. Bundan dolayı Peygamber bir ay süreyle onlara ilâ yaptı [onlara yaklaşmamaya yemin etti] ve onlardan uzak kaldı. Müslim'in Sahîh'inde Câbir b. Abdullah'tan şöyle dediği zikredilmektedir: “Ebû Bekr, Rasûlullah'ın (s.a) huzuruna girmek üzere izin istedi. İnsanların kapısında oturmakta olduklarını ve kimseye içeri girmek için izin verilmediğini gördü.” (Câbir) dedi ki: “Ebû Bekr'e izin verildi, o da içeri girdi. Sonra Ömer geldi, o da izin istedi, ona da izin verildi. Peygamber'in (s.a) üzüntülü, suskun ve etrafında hanımları olduğu hâlde oturmuş olduğunu gördü.” (Câbir) dedi ki: (Ömer) dedi ki: “Andolsun öyle bir şey söyleyeceğim ki bununla Peygamber'i (s.a) güldüreceğim” dedi. Sonra da, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dedi, “Bir görsen Hârice'nin kızı benden harcamak için bir şeyler istedi. Ben de yerimden kalktım, boynuna bir darbe indirdim.” Rasûlullah (s.a) güldü ve şöyle dedi: “İşte bu kadınlar da gördüğün gibi benim etrafımda bulunuyorlar. Bunlar da benden nafaka [harcayacak masraf] istiyorlar.” Ebû Bekr kalktı ve Âişe'nin boynuna vurdu, Ömer de Hafsa'nın boynuna vurdu. Her ikisi de, “Rasûlullah'tan (s.a), yanında olmayan şeyleri mi istiyorsunuz?”dediler. Hepsi de, “Allah'a yemin ederiz ki, asla Rasûlullah'tan (s.a) yanında olmadık şeyi istemeyeceğiz” dediler. Sonra Rasûlullah, bir ay yahut yirmi dokuz gün onlardan uzaklaştı, sonra Allah o'na, Ey Peygamber! Zevcelerine de ki:... Muhakkak Allah içinizden güzel davrananlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır (Ahzâb/28-29) âyetlerini indirdi. Biz bunu daha önce el-Ahzâb sûresi'nde [28-29. âyetler, 1. başlıkta] zikretmiştik.
Bu âyetin iyi anlaşılabilmesi için Hucurât/2'deki, Ey iman etmiş kimseler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize yüksek selse bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz bilincinde olmadan amelleriniz boşa gidiverir uyarısını da dikkate almak gerekir. Çünkü burada Rasûlullah'ın eşlerinin kalplerinin kayması, Nûh ve Lût peygamberin eşleri gibi ihânet etmeleri konu ediliyor. Kalplerin kayması ise, Allah düşmanlarının sinsî plânlarına meyletmektir:
Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytânlarını düşman kıldık: Ki dünya malına aldanmaktan dolayı, âhirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve yapmakta olduklarını yapsınlar diye bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder [gizlice telkinde bulunur/fısıldar]. –Ve şâyet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları ve uydurdukları şeyleri bırak!– (En‘âm/112-113)
Âyetteki, Cibrîl ve iman edenlerin sâlihleri de. Ve bunlardan sonra melekler de o'na arka çıkarlar ifadesiyle, o güne kadar inmiş olan Kur’ân âyetler, sâlih mü’minler ve bundan sonra inecek olan âyetler ile Rasûlullah'a destekler verileceği, dolayısıyla da Rasûlullah'a en yakınındaki düşmanların bile zarar veremeyeceği ihtar edilmiştir. Cibrîl ile ilgili detay, Meryem sûresi'nde verilmiştir.
Burada zikri geçen melekler, “Kur’ân âyetleri”dir. Bu hususa dair detay da Kadir sûresi'nde verilmiştir. H.Yılmaz

Bkz. sure 2, not 16.  -  Yani, “ailenizi” veya “halkınızı”; ancak ehl terimi, aynı zamanda ortak bir din, ırk ve mesleğe/meşgaleye sahip olan insanları; ayrıca kelimenin en kapsayıcı anlamıyla “uyruklar”ı ifade eder (Cevherî, Râğıb; ayrıca Muğnî).Yani, bu semavî güçler madde dünyasını olduğu kadar ruh alemini de yönlendiren ilahî sebep-sonuç yasasına tâbidirler.Bkz. 74:27 vd. ve sözkonusu pasajın temsîlî anlamını açıkladığım dipnotlar, özellikle not 15 ve 16. M.Esed

Bu ayette, kişinin, sadece kendisini Allah'ın azabından kurtarmasının yeterli olamayacağı, gücü yettiğince ailesini Allah'ın sevdiği kullar olacakları şekilde yetiştirmesinin de kendi sorumluluğu içinde olduğu bildirilmiştir. Şayet onlar cehennem yolunu tutmuşlarsa, gücü nisbetinde onlara engel olmaya çalışmalıdır. Sadece onların bu dünyadaki refahlarını değil, ahirette cehennemin yakıtı olmamalarını da düşünmelidir. Buhari'de İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hepiniz yöneticisiniz ve yönettiklerinizden sorumlusunuz. Hükümdar halkından, erkek ailesinden, kadın kocasının evinden ve çocuklarından sorumludur."
Cehennemin yakıtı insanlar ve taşlardır. Taşlar ile muhtemelen "Taş kömürü" kastediliyor olabilir. İbn Mesud, İbn Abbas, Mücahid, İmam Muhammed el-Bakır ve Süddî bu taşın kükürt taşı olduğu görüşündedirler.
17. Yani onlar, sadece suçluya verilen cezayı uygulayacaklar ve bu konuda hiç merhamet etmeyeceklerdir. Mevdudi

Yani, “hakikati bilerek ve isteyerek inkar etmenizi haklı göstermeye çalışmayın” -ellezîne keferû geçmiş zaman ifadesinde kasdedilen bilinçli niyet unsuru (bkz. 2:6, not 6). M.Esed

İki ayetin üslubunda da, Müslümanlara şiddetli bir ikaz saklıdır. Birincisinde, Müslümanlara "Ailenizi bu korkunç azaptan kurtarın" diye seslenilirken, ikincisinde ise Cehennem azabına çarptırılacak olan grup kafir şeklinde nitelenmiştir. Bu üslupla, Müslümanların öbür dünyada sonlarının kafirler gibi olmaması için, bu dünyada onlar gibi tutum ve davranışlar içerisinde olmaktan sakınmaları gerektiği anlaşılmaktadır.Mevdudi

Zımnen, “çünkü hiçbir insan, ne kadar inanç dolu olsa da, hatalardan ve zaaflardan tamamen uzak kalamaz”.Anlamı şudur: Allah, Peygamberi ve izleyicilerini yalnız “utandırmamak”la kalmayacak, üstelik onları yüceltecektir: bu, “zararınıza olmayan şeyleri” size bildireceğim -yani, “yararınıza olan şeyleri”- deyişlerinde olduğu üzere deyimsel bir ifade dönüşümünü göstermektedir.Karş. 57:12 ve ilgili not 12.  -  19 Lafzen, “bizim için ışığımızı/nurumuzu tamamla”, yani onu sürekli hale getirmek suretiyle. M.Esed

"Tevbeten nasûha"; Nasuh, lugatte, ihlas ve iyilik karşılığında kullanılır. Kendisinde mum vs. bulunmayan, saf ve halis bal, "aslı nasih" denilir.
Sökülmüş bir elbise, dikildikten sonra, "nasahat'us-Sevb" ifadesi kullanılır. Bu bakımdan, "nasuh bir tevbe" dendiğinde lugavî olarak kendisinde riya ve nifaktan birşey bulundurmayan bir tevbe anlaşılır. Yahut günahlardan tevbe edip, insanın kendi nefsini kötü bir sondan kurtarması veya kişinin işlediği bir günahtan tövbe edip, ıslah olarak dinindeki bir açığı kapatması ya da başkalarına örnek ve onların selametlerine vesile olacak derecede tevbe ederek, hayatını düzeltmesi de anlaşılabilir. Tüm bunlar ifadenin lügavî karşılıklarıdır. İstılahî anlamı ise hadisler vasıtasıyla elde edilmektedir. Örneğin İbn Ebi Hatim'in Zirr bin Hubeyş'ten naklettiğine göre, o şöyle demiştir: "Ben Ubey bin Kab'e" Tevbeten Nasuha"nın anlamını sorduğumda, O bana şu şekilde cevap verdi. "Bu soruyu ben de Rasulüllah'a (s.a) sordum ve O bana: "Bir günah işlediğinde, günahından pişmanlık duyup, Allah'tan af dilemen ve bir daha o günahı işlememendir." Aynı anlamda bir söz İbn Mes'ud, Hz. Ömer, İbn Abbas'tan nakledilmiştir. Başka bir rivayette Hz. Ömer nasuh tevbesini şöyle tarif etmiştir: "Kişinin bir günahı tekrar işlemekten sakınması ve bir daha böyle bir günahı aklına bile getirmemesidir." (İbn Cerir) Hz. Ali, bir defasında bir bedevinin tevbe ve istiğfar kelimelerini aceleyle tekrarladığını görür ve "Bu sahte bir tevbedir"der. Bedevi "O halde sahih tevbe nasıl olur?" diye sorduğunda, Hz. Ali şöyle cevap verir: "Tevbenin sahih olabilmesi için 6 şart gerekir. 1) Yaptığına pişman olman, 2) Gaflet ettiğin farzları yerine getirmen, 3) Gasbettiğin hakkı geri vermen, 4) Eziyet ettiğin kimseden özür dilemen, 5) İşlediğin günahı tekrarlamamaya azmetmen, 6) Nefsini Allah'a itaatle eğitip, günah işlerken zevk aldığın gibi, Allah'a itaat ederken de sıkıntı çekmen. (Keşşaf) Tevbe ile ilgili diğer bir takım hususlarında anlaşılması gerekmektedir. Birincisi, Tevbe, kişinin Allah'a yaptığı itaatsizlikten pişman olmasıdır. Yoksa bir günahtan uzak durabilmek için, kişinin kendi kendisine söz vermesi yahut sıhhat, kötü şöhret ve mal kaybı gibi nedenler dolayısıyla şarap içmekten vazgeçmek tevbe tanımına girmez. İkincisi, Allah'a itaatsizlik yaptığını hisseden kimse, hemen oyalanmadan tevbe edip, günahını telafi yoluna gitmelidir. Üçüncüsü, Tevbe ettikten sonra günah işleyen kimse, tekrar tekrar tevbe edip günah işlememelidir. Bu şekilde davranan bir kimsenin bu davranışı, onun tevbesinin sahte olduğuna bir delildir. Çünkü tevbenin asıl ruhu, insanın işlediği günah sonrasında pişman olmasıdır. Fakat sürekli aynı günahı işleyen kimse, gerçekte pişman olmamış demektir. Dördüncüsü, samimiyetle tevbe edip, bir daha o günahı işlememeye azmeden kimse, yine de beşerî zaaf dolayısıyla aynı günahı işlediğinde, tevbe ettiği günah tazelenmiş olmaz. Lakin o kimse sonra işlediği ganahından tevbe edip, bu günahı tekrarlamayacağına daha bir kuvvetle azmetmelidir.
Beşincisi, kişinin, işlediği günahı her hatırlayışında tevbe etmesi gerekmez. Ancak o kişinin nefsi, daha önce işlediği günahtan hâlâ haz alıyorsa, o takdirde tekrar tekrar tevbe etmelidir. Ta ki o günahını hatırladığında pişmanlık duyana kadar... Bu bakımdan gerçekten Allah korkusuyla, işlediği günahtan tevbe eden kimse, artık o günahından haz almaz. Çünkü o Allah'a itaatsizlik yapmıştır. Ve buna rağmen işlediği günahtan haz almaya devam ediyorsa, bu onun kalbinde, Allah korkusunun henüz kök salmadığının işaretidir.
Ayetin lafzı iyice düşünüldüğünde, "Tevbe ederseniz, sizi muhakkak affedeceğim ve cennete koyacağım" denilmediği farkedilecektir. Sadece "samimiyetle tevbe ederseniz, ola ki Allah sizi affeder ve cennetine koyar" şeklinde ümit verilmektedir. Bunun anlamı şudur: Günah işleyen bir kimseye ceza verilmeyip, onu affettikten sonra Allah'ın cennete sokması vacip değildir. Ancak onun günahını affedip, onu mükafatlandırmak Allah'ın bir lütfu olur. Dolayısıyla bir kul Allah'tan mağfiret ümit etmeli ama tevbe ettikten sonra affedilirim diye günah işlememelidir.
Yani, bir müminin yaptığı iyi ameller ve onların mükafatı zail olmaz. Yani kafir ve münafıklar, müminler hakkında "inandılar da ne oldu?" diyebilme fırsatını asla elde edemeyeceklerdir. Sonuçta zelil ve rezil olacak olanlar Allah'a isyan edenlerdir, itaat edenler değil.
Bu ayetle Hadid Suresi'nin 12-13. ayetlerini birlikte müteala ettiğimizde, mminlerin önlerindeki nurun, haşr meydanından cennete kadar beraberlerinde geleceği anlaşılmaktadır. Haşr meydanında cehennem ehli karanlıklar içerisinde çırpınıp dururlarken, müminler bu nur ile yollarında yürüyeceklerdir. Herkesin karanlıklar içerisinde ahu figan eylediği böylesine nazik bir atmosferde, müminler de kendi işledikleri günah ve hataları düşünüp, "Sakın biz de bu nurdan mahrum olup, o bedbahtların haline düşmeyelim!" diye bu nurun kendilerine yetip yetmeyeceği endişesi içerisinde olacaklar ve şöyle dua edeceklerdir: "Rabbimiz! nurumuzu tamamla, bize mağfiret et, bu nur bize cennete kadar yetsin." İbn Cerir, İbn Abbas'tan şöyle bir görüş nakletmiştir: "Rabbena etmim lena nurena" onlar "Ey Allah'ım bu nuru sırat köprüsünden geçene kadar bize nasip eyle!" diye dua edeceklerdir. Hasan Basri, Mücahid ve Dahhak'ın yorumları da hemen hemen bu şekildedir. İbn Kesir, onlara ait şöyle bir görüş nakleder: "Müminler, münafıkların nurdan mahrum kaldıklarını (onlara yetmediğini) görünce, Allah'tan bu nurun devamını dileyeceklerdir. (İzah için bkz. Hadid an: 17) Mevdudi

Bu âyetlerde, mü’min ve kâfirlere, âhirete ait bilgiler verilerek uyarılar yapılmaktadır.
Ey iman etmiş kimseler! Kendinizi ve yakınlarınızı, yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun emriyle kişinin, Allah'ın azabından sadece kendisini değil, yakınlarını da koruması istenmektedir. Aksi hâlde hem kişi, hem de yakınları o ateşe düşer ve onun üzerinde Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır; kesinlikle acımazlar ve, Ey küfretmiş kimseler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz! deyip geçerler.
Bu tehditkâr uyarıdan sonra, Ey iman etmiş kimseler! Nasuh [saf, katışıksız; samimi] bir tevbe ile Allah'a tevbe edin. Umulur ki Rabbiniz, Peygamber'i ve o'nunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı, nûrlarının önlerinde ve sağlarında koşacağı, “Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla, bizi bağışla, çünkü Sen her şeye güç yetirensin” diyecekleri günde sizin kötülüklerinizi örter ve sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar ifadesiyle, ümit verilerek, teşvik edilerek mü’minler, ihmal ettikleri görevleri hemen yapmaya ve kendilerini kurtarmaya yöneltilmektedir.
Ateşin yakıtının, “insanlar ve taşlar” olduğu, Bakara sûresi'nde de bildirilmişti ve biz orada şu açıklamayı yapmıştık:
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. (Bakara/24)
Müfessirler, burada zikri geçen taş ile; çabuk alevlenmesi, pis kokması, çok dumanlı olması, aşırı yapışkanlığı ve şiddetli ısısı nedeniyle “kükürt” madeni kastedildiğine kâil olmuşlardır. Oysa bu taş ile neyin kastedildiği şu âyetten anlaşılabilir:
Kesinlikle siz ve Allah'ın astlarından taptıklarınız, cehennemin odunusunuz [yakıtısınız]; siz oraya gireceksiniz. (Enbiyâ/98)
Bu âyete göre kâfirlerin, Allah'ın astlarından taptıkları sözde şefaatçi ortakları; taştan putları, cehennemde yakıt olarak kullanılacak, müşriklerin azabının artmasına sebep olacaklardır.
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre müşrik hem cehennemde yanacak, hem de cehennemi yakacaktır.
Yakınları koruma konusu, başka âyetlerde de zikredilmiştir:
Ve ehline salâtı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Âkıbet takvâ içindir. (Tâ-Hâ/132)
Ve en yakın aşiretini [oymağını] uyar. (Şu‘arâ/214)
Kişinin kendisini ve yakınlarını ateşten koruması, ancak onlara iman ve tevhidi öğretmek ve onları şirk ve küfürden uzak tutmasıyla olur. Buna dair Kur’ân'da birçok âyet vardır:
Ve hani bir zaman Lokmân, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah'a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah'a ortak koşmak], kesinlikle büyük bir zulümdür. Ey oğulcuğum! Şüphesiz o [şirk, işlenen kötülük] bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en latif, hakkıyla haberdar olandır. Yavrucuğum! Salâtı ikâme et, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Sana isabet edene de sabret. Şüphesiz bunlar, işlerin kesin olanlarındandır. Ve insanlara avurdunu şişirme [suratını asma] ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah bütün övünen ve kuruntu edenleri sevmez. Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en anlaşılmazı kesinlikle eşeklerin sesidir” demişti. (Lokmân/13, 16-19)
Kitap'ta İbrâhîm'i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddîk [özü-sözü doğru] biri idi, peygamberdi. Bir zaman o, babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibâdet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytâna kulluk etme. Şüphesiz şeytân Rahmân'a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan bir azap dokunur da şeytân için bir velî [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. O [babası], “Ey İbrâhîm! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol [defol]!” dedi. O [İbrâhîm], “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah'ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi. (Meryem/41-48)
Âyetteki, Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır ifadesiyle, cehennemde görevli melekler kastedilmiştir. Bunlar, güçlü-kuvvetli olup

Allah'ın emrini kayıtsız-şartsız yerine getiren ve suçlulara asla acımayan varlıklar olarak nitelenmişlerdir:
Biz cehennem yârânını hep melekler yaptık. Ve sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da, “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?” desinler. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, beşer için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir. (Müddessir/31)
7. âyetteki, Ey küfretmiş kimseler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz! buyurularak, kâfirlere o gün pişmanlıklarının, mazeretlerinin ve özür dilemelerinin faydası olmayacağı, tedbirlerini şimdiden almaları ihtar edilmiştir:
Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez. Onlar, bağışlanmazlar da. (Rûm/57)
Sonra o zulmedenlere, “Tadın şu ebedîliğin azabını!” denilecek. –Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız?”– (Yûnus/52)
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, “Yapmış olduklarınızı tadın!” der. (Ankebût/55)
8. âyette, Ey iman etmiş kimseler! Nasuh [saf, katışıksız; samimi] bir tevbe ile Allah'a tevbe edin buyurularak, mü’minlerden hem tevbe etmeleri hem de tevbelerinde samimi olmaları istenmiştir. Allah onlarca âyette, rahmân, rahîm, tevvâb, gaffâr, gâfir, gafûr ve afuvv sıfatları gereği kusurlu kullarını tevbeye davet etmiştir. Tevbe, “Tevbe yâ Rabbi” demek gibi sözden ibaret değil, “bilinçlenerek, kararlılıkla kusurları terk edip, Allah'a” itaate yönelmedir.” Kısacası tevbe, kişinin hayatındaki gerçekleştirdiği bir bilinçli devrimdir. Tevbe ile ilgili detay Bakara sûresi'nin sonunda yer almaktadır. H.Yılmaz

Bu âyet, bağımsız bir necm olup Rasûlullah'ı kâfir ve münâfıklara karşı cihad etmeye, onlara katı davranmaya yönlendirmektedir. Ahzâb/60'da, Andolsun ki, eğer o münâfıklar ve kalplerinde bir hastalık olan şu kimseler ve Medîne'de ortalığı karıştıranlar, bu yaptıklarından vaz geçmezlerse, mutlaka seni onlara, onlar dışlanmış olarak musallat ederiz. Sonra, onlar, seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar; Allah'ın önceki geçen kimseler hakkındaki sünneti [tutumu-kanunu] olarak nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve öldürüldükçe öldürülürler. Ve sen Allah'ın sünneti için asla bir değişiklik bulmayacaksın! buyurularak, mü’minlere savaş açanlarla savaşılması emredilmişti. Burada ise, mü’minlerle savaş hâlinde olmayanlarla cihad edilmesi istenmektedir.
Cihad, “Allah tarafından kullarına verilmiş olan bedenî, malî ve zihnî kuvvetleri Allah yolunda kullanmak, yani Kur’ân'ı anlama, anlatma, yaşama ve tanıtıp yayma için kuvvet harcamak” demektir ve bu da bilgi, beden ve mal ile yapılır.” Cihadın en büyüğü ise Kur’ân ile yapılan cihaddır:
Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla [Furkân ile] onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihad yap! (Furkân/52)
İslâm dininin tanıtılması, Kur’ân'ın tebliğ ve tebyîn esasına dayanır. “İlim ile cihad”, işte bu faaliyetin adıdır. Buna “Kur’ân ile cihad” da denilir. Yukarıdaki âyette Kur’ân ile cihadın, “büyük cihad” olarak nitelenmesi, Allah'ın “ilim ile cihad” konusuna ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Cihad ile ilgili detay Furkân sûresi'nde verilmiştir.
Burada konu edilen cihad ise, Kur’ân [güzel öğütler] ve yüce Allah'ın dinine davet ile; münâfıklara karşı sert davranarak ve âhiretteki hâllerini bildirerek onları ikaz etmektir. H.Yılmaz

Lafzen, “ve ikisi de onlara ihanet ettiler”, yani kocalarına. Hz. Lût'un karısının kıssası ve kocasına ruhî ihaneti Kur’an'da değişik yerlerde zikredilmiştir: bkz. özellikle 7:83, not 66 ve 11:81, not 113. Hz. Nûh'un karısına gelince, yukarıdaki ifade, onun kocasına ihanet ettiğine ilişkin tek açık referanstır; ancak 11:40'daki “Haklarında [Allah'ın] hükmünün verildiği” kişiler ile, oğlu kadar (ki onun kıssası 11:42-47'de anlatılmaktadır) karısının da kasdedildiği söylenebilir.Bu iki kadının “örnek-olay”ı (mesel), ilk olarak, gerçek bir fazilet sahibiyle -o, peygamber bile olsa- en yakın ilişkinin bile tevbe etmeyen bir günahkarı günahının sonuçlarından kurtaramayacağını; ikincisi, gerçek bir müminin kendisini “hakikati inkar edenler”den, bunlar kendisinin en yakını ve en sevdiği kişiler bile olsa, uzak tutması gerektiğini anlatır (karş. 11:46). M.Esed    

Yani, "Firavun'un kötü amellerine ve onun kötü sonuna beni de ortak etme" Mevdudi     

Bir kırâate göre: Rabbinin kelimesini ve Kitapını doğruladı.  S.Ateş

 Hz. Meryem'in babasının adının İmran olması veya Hz. Meryem'in İmran soyundan olması, her ikisi de mümkündür.
Bu, Hz. İsa'nın (s.a) doğumunun gayrimeşru bir ilişkinin sonucu olduğu iftirasını atan Yahudilerin ithamına bir reddiyedir. Nitekim Nisa: 15-16'da bu zalimlerin aynı şekildeki ithamı, "bühtan'ı azim" diye nitelenmişti. (İzah için bkz. Nisa an: 190)
Yani, "O hiçbir erkekle ilişki kurmadan, O'nun rahmine "can" koyduk." (Bkz. Nisa an: 212-213, Enbiya an: 89)
Bu üç tip kadının ne gayeyle örnek verildiğini anlamak için, bu surenin Giriş Bölümüne bakınız. Mevdudi

Yani, ‘İmrân Ailesi'nin varisi (karş. 3:33 ile ilgili not 22'nin son bölümü).Yani, henüz doğmamış olan çocuğa (Râzî, fîhi'deki zamiri böyle açıklar). Buradaki en yanlış anlaşılan ifade olan “Biz ona ruhumuzdan üfledik” temsîlî ifadesi ile ilgili bir açıklama için bkz. 21:91, not 87.Allah'ın “sözleri”nin (kelimât) anlamı için bkz. 3:39, not 28. M.Esed

Bu âyet grubunda, İslâm'da haseb ve nesebin önemi olmadığına; âhirette hiçbir kimsenin yakınına ya da akrabasına hiçbir fayda sağlayamayacağına dair bazı örneklemeler yapılmıştır, ki bunlar, Rasûlullah'ın eşlerinden bazılarının –sûrenin girişinde konu edilen– devlet sırrını ifşa etmesine de bir göndermedir.
10-11. âyetlerde örnek gösterilen üç kadından ikisi birer peygamberle evlidir ve kocalarına ihânet etmişlerdir. O nedenle de, –peygamber eşi olmalarına rağmen– cezalandırılmışlardır. Örnek gösterilen üçüncü kadın ise, bir kâfirle evli olan, Allah'ın dinine ve elçisine yardıma koşan mü’min bir kadındır. (Mûsâ'nın cinâyet sonrasında kaçmasını sağlayan ve öldürme plânları karşısında Mûsâ'yı savunan kimse (bkz. Mü’min sûresi) bu kadın olabilir.) 12. âyette örnek verilen kadın ise, bakire, ırz ehli ve mü’min bir kadın olan Meryem'dir.
Din konusunda peygamber oğlu veya peygamber babası olmanın da yararı yoktur, (Kur’ân'ın muhtelif yerlerinde bildirildiği üzere, İbrâhîm peygamberin babası ve Nûh peygamberin oğlu müşrik idi):
Ve Nûh Rabbine seslenip de dedi ki: “Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi. Senin vaadin de elbette hakktır. Ve Sen hâkimlerin en hâkimisin.” O [Allah], “Ey Nûh! Şüphesiz o senin ehlinden değildir. Şüphesiz o, sâlih olmayan bir iştir/o, sâlih olmayan bir iş işlemiştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, câhillerden olmaktan sakındırırım” dedi. (Hûd/45-46)
Bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından. O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/34-37)
Ey insanlar! Rabbinize takvâlı davranın. Ve babanın çocuğuna hiçbir fayda vermediği, çocuğun da babasına hiçbir şeyle fayda sağlamadığı günden ürperin. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. O hâlde basit yaşam sizi aldatmasın. Ve sakın o çok aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın. (Lokmân/33)
Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların [hiçbir kimsenin] yardım olunmadığı güne takvâlı davranın. (Bakara/48)
Artık Sûr'a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. (Mü’minûn/101)
Ey Ehl-i Kitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu Îsâ Mesih, sadece Allah'ın elçisi ve Meryem'e ilka ettiği/ulaştırdığı kelimesi ve Kendisinden bir rûhtur. Artık Allah'a ve elçilerine inanın. Ve “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah, ancak bir tek ilâhtır. O, Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır. (Nisâ/171)
Böyle hâinlerin Rasûlullah'ın yakın çevresinde de bulunması normaldir. Buradaki mesaj, böylelerinin bulunabileceği gerçeğidir. Bu uyarıları dikkate almayan Müslümanlar, asırlardır bu ihmalin cezasını çekmektedirler.H.Yılmaz