(İnşikâk - 3.Ayet)

<< Geniş Meal

Mülk

"Tebareke", bereket kelimesinden türeme, mübalağa sigasıdır. Bereket kelimesi, yücelik, azamet, bolluk, sebat, hayır ve hasenat anlamlarını tazammun eder. Bu kelime mübalağa sigasında kullanıldığında (Tebareke); çok azametli, sıfat ve fillerinde herkesten üstün, iyiliğin kaynağı ve ebedi kemalâta sahip zat anlamına gelir. (İzah için bkz. A'raf an: 43, Müminun an: 14, Furkan an: 1 ve 19.)
"El-Mülk" kelimesi marife (mutlak-belirli) olarak kullanılmıştır. Ama burada sınırlı bir anlam kastedilmiş olmayıp, Allah'ın "geniş, sınırsız bir mevcudatın" Maliki olduğu kastedilmiştir.
"Elinde tutan"; Bu ifade, mecazi anlamda kullanılmıştır. Tıpkı Urduca ve Arapça'da, "Bu yetki filan şahsın elindedir ve hiç kimse onun üzerinde söz hakkına sahip değildir" dendiği gibi.
Yani, O, dilediğini yapmaya muktedirdir ve yapabilmekten aciz olduğu hiçbir şey yoktur. Mevdudi

Yani, O, hanginizin daha hayırlı ameller yapacağını denemek maksadıyla ölümü ve hayatı yarattı. "Bu kısa cümle pekçok gerçeğe işaret etmektedir. Birincisi, ölüm ve hayat Allah'tandır. Ve hiç kimse bir başkasına hayat veremez, ölüm de getiremez. İkincisi, kendisine iyilik ve kötülük yapabilme kudreti verilen insanın yaradılışı maksatsız değildir, bilakis Allah onu imtihan etmek maksadıyla yaratmıştır. Bu hayat insana bir imtihan süresidir ve ölüm bu sürenin sona ermesi demektir. Üçüncüsü, Yaratıcı'nın bu süreyi (fırsatı) insana vermesinin nedeni, onun iyi mi, kötü mü olduğu dünyada fiilen ispatlansın diyedir. Dördüncüsü, hangi davranışın iyi, hangi davranışın kötü olduğunu belirtmek yetkisi ancak Yaratıcı'ya, yani imtihanı yapan Zat'ın indinde hangi amellerin makbul olduğunu bilmesi gerekir. Beşincisi, bu imtihanın kendiliğinden çıkan sonuca göre, herkes yaptığı davranışın karşılığını (ceza ve mükafat) mutlaka görecektir. Çünkü bu karşılık olmasaydı, bu imtihanın bir anlamı olmazdı.
"Aziz ve Gafur" sıfatlarının burada kullanılmaları iki anlama gelebilir ve her ikisi de geçerlidir. Birincisi, "O herşey üzerinde galip olandır ve buna rağmen mahlukatına zulüm ve şiddetle davranmaz. Onlara karşı merhametli ve affedicidir." İkincisi, "O kötü davranışları cezalandırmaya muktedirdir ve O'nun cezasından hiç kimse kaçıp kurtulamaz. Ancak, kötülükten vazgeçip tevbe dileyen kimseyi de affeder. Mevdudi 

Burada ölüm olarak nitelenen şeyin Allah taraından yaratılmış olduğu vurgulandığı için ölümü var olmama ile aynı görmek yanlış olur. Aksine ölüm, açık bir şekilde kendine kesin/belli bir gerçekliği olan bir olgu olarak görülmelidir. Buna göre bu, önce, bitkilerde ve canlı varlıklarda hayatın belirmesinden önceki cansız var oluş durumunu; ikinci olarak da, bu dünyada bildiğimiz hayattan Kur’anda öte yahut öteki dünya (ahret) olarak zikredilen-bizim henüz tahayyül edemediğimiz- varoluş durumuna geçiş olgusunu kasdetmektedir. M.Esed

Rabbimiz kendi yüce Zatını tanıttığı bu ayetlerde önce sınırsız cömertliğini ve her şeye gücünün yettiğini vurguladıktan sonra tüm insanlığa ölümü ve hayatı yaratmaktaki amacını açıklamaktadır.
2. ayetten anlaşıldığına göre, kimin daha ahlakî eylemler yapacağının denenme aracı olarak yaratılan “ölüm” ve “hayat” olguları Allah’ın sınırsız cömertliğinden kaynaklanmaktadır. Zira var edilmek ve varlığının bilincinde olmak insana sunulan en büyük nimettir. İnsanın kendi varlığının bilincinde olarak yaşaması, iman etmenin ve salihatı işlemenin zeminini oluşturan bir durumdur. Bu zeminde bulunmuş olmanın gerektirdiği sorumluluk bilinciyle hareket edildiği takdirde, insana cennet ve sonsuz nimetlere mazhar kılınacağı vaat edilmektedir. Bu iki uçlu zeminde [dünyada] bulunmayan bir varlığın sonsuz nimetlere ulaşması da elbette söz konusu olmayacaktır.
Rabbimiz “ölümü ve hayatı yarattı” ifadesinde önce “ölüm”ü zikretmektedir. Burada konu edilen “ölüm”, yaşanılan hayattan sonraki ölüm olmayıp ondan önceki “yokluk, hiçlik ve cansız maddelik” dönemidir. Bu konuya dair daha evvel Mü’min suresinde şu pasaj nakledilmişti:

Şüphesiz o küfretmiş olan kimseler ünlenilirler: “Elbette Allah'ın buğzu, kendinize buğzunuzdan daha büyüktür. Zira siz imana davet olunurdunuz da küfreder dururdunuz.”
Onlar [Kâfirler] dediler ki: “Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?”
İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. (Mü’min/10-12)

Görüldüğü gibi, Mü’min/11’de de kâfirlerin “Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin” dedikleri nakledilmektedir. Bu ifade geçmişte farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kimisi “Bunlar önce babalarının sulplerinde ölü idiler. Sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölüm ile onları bir daha öldürdü. Sonra ahiret hayatı için onları tekrar diriltti. İşte, iki hayat ve iki ölüm bunlardır”; kimisi de “onlar öldükten sonra kabirlerinde diriltildiler, sonra öldürülüp mahşerde tekrar diriltildiler” demiştir. Bu görüşlerin ikisi de isabetli değildir. İki kere öldürülüp iki kere diriltilmenin ne olduğunun iyi anlaşılabilmesi için hem konumuz olan Mülk/2’ye hem de aşağıdaki şu ayete dikkat edilmelidir:

Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da kendisine döndürüleceksiniz. (Bakara/28)

Dikkat edilirse, Mülk/2’de Allah’ın önce ölümü, sonra hayatı yarattığı bildirildiği gibi, Bakara/28’de de insanların önce ölü oldukları, sonra insanlara hayat verildiği bildirilmektedir. İlk ölüm, insanın “toprak [cansız madde]” hali olup ikinci ölüm ise bu dünyadaki ölümüdür. İlk dirilme insanın dünyaya gelmesi, ikinci dirilme de ahiretteki “ba’s” [yeniden dirilme] halidir. Bunlar, iki ölüm ve iki hayattır. 
1. ayette geçen “الملك  el-mülk” kelimesinin başındaki “ الel”  edatı “istiğrak” anlamına alınarak “ بيده الملكbiyedihi’l-mülk” ifadesinin “bütün âlemlerin; göklerin yerin ve arasındakilerin mülkü [hükümranlığı]” olarak anlaşılması gerekir. Bu anlamı aşağıdaki ayetler de teyit etmektedir: Al-i Imran/26, Al-i Imran/189, Bakara/107, Maide/17, 18, 40, 120, Tevbe/116, En’am/73, A’raf/158, İsra/111, Hacc/56, Furkan/2, 26, Mü’min/16, Fatır/13, Zümer/44, Şura/49, Hadid/2, 5, Casiye/27, Zuhruf/85, Fetih/14, Büruç/9.

ALLAH'IN  BELÂLANDIRMASI

2. ayette geçen “yeblüve” sözcüğü “belâ” sözcüğü ile aynı kökten gelmektedir. Bu kelimenin sözlük anlamı “yıpratmak, bitkin düşürmek”tir. Sınanmak veya denenmek, insanı yıpratan bir süreç olduğu için sözcük zamanla “belâ” sözcüğü yerine kullanılır olmuştur.
Yüce Allah kişileri ve toplumları bazen sıkıntı içinde bırakabilir, zorluklara ve darlıklara düşürebilir. Bunlar bir bakıma insana verilen belâ hükmündedir. Bu sınamanın/denemenin maksadı, insanları akıllarını başlarına almaya, yanlış yolda olanları istikametlerini düzeltmeye, isyan içerisinde olanları Allah'a itaate dönmeye, böylece dünya hayatının bir sınav olduğu bilincini edinmeye yöneltmektir. Dinin emir ve yasakları da bir anlamda belâdır. Çünkü bazı emirler insan bedenine zorluk verir, bazı yasaklar ise nefisleri disiplin altına alır. Böyle durumlarda insanların iyileri ve kötüleri açığa çıkar, şükredenlerle nankörler belli olur.

Allah’ın belâlandırmasının bir amacı da, daha evvel birkaç kez açıkladığımız gibi, kulun durumunun teşhir edilmesidir.  İnanan ve inanmayan kullar herkes tarafından bilinir, görülür. Bu tıpkı bir öğretmenin sınıftaki öğrencilerini sınav yapmasına benzer. Öğretmenin gayesi öğrenciden bir şey öğrenmek değildir; öğrencinin durumunu ortaya koymaktır. Böylece iyi not ya da kötü not alanlar belli olur ve öğretmenin haksızlık yapmadığı ortaya çıkar. Allah da ihsan ettiği nimetler ve verdiği cezalarda haksızlık yapmadığını göstermek için belalandırır, sınama yapar. Böylece kullar da birbirinin durumuna vakıf olurlar ve Allah’ın kimseye haksızlık yaptığını ileri süremezler.

Eğer size bir yara değmişse,  o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları,  Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şahitler edinmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zalimleri sevmez. (Al-i Imran/140) 
İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir. Ve müminleri bilsin ve münafıklık yapanları bilsin içindir. Ve onlara: "Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız." denilmişti. Onlar: "Biz savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık." dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. (Al-i Imran/167)

Ey iman etmiş kimseler! Kesinlikle Allah, gaybde [tenhada] kimin kendisinden korktuğunu bildirmek için sizi bir şeyle; ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla sınar. Öyleyse kim bundan sonra haddi aşarsa artık acıklı azap onun içindir. (Maide/94)

Ve onlar [kâfirler], “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaad olarak, onların, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkar eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir. (Nahl/39)

Ant olsun ki Biz,  elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah'ın dinine ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir [çok kuvvetlidir],  Azîz’dir [mutlak üstündür]. (Hadid/25)

İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle, bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve ant olsun ki Biz, onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da mutlaka bildirecektir. (Ankebut/3)

Belâ sözcüğü ile ilgili olarak aşağıdaki ayetler de incelenebilir: Bakara/49, 155-156, 249; Saffat/106; Duhan/33; Maide/48, 94; En'âm/165; Âl-i Imran/152, 154, 186; A'râf/141, 163, 168; Enfal/17; Yunus/30; Hud/7; Muhammed/4, 31; Enbiya/35; Kehf/7; Neml/40; Fecr/15, 16; Nahl/92; İnsan/2; Ahzab/11; İbrahim/6.
“Belalandırma” konusu daha evvel Kalem suresi’nin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1 s: 72, 73) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

1 ve 2. ayetlerden oluşan pasajın sonu “O, Azîz’dir, Gafûr’dur” diye bitmektedir. Böyle bir bitişle Allah’ın cezalandırmasına kimsenin engel olamayacağı ve yaşamlarında O’nu tanıyan ve ahirete inananların kusurlarının bağışlanacağı mesajı verilmektedir. H.Yılmaz

İzah için bkz. Bakara an: 34, Rad an: 2, Hicr an: 8, Hac an: 113, Müminun an: 15, Saffat an: 5, Mümin an: 90.
"Tefavut"; mütenasip olmama, uygunsuzluk, aykırılık, denksizlik vs. demektir. Binaenaleyh, tüm kainatta bir uyumsuzluk, bir ahenksizlik ve bir kopukluk bulunamaz. Allah'ın yarattığı bu kainatta herşey ahenk ve uyum içinde, gayet düzenli ve birbirine irtibatlıdır.
"Fütur"; kopukluk, aralık, çatlak anlamına gelir. Yani kainatta hiçbir kopukluk, çatlak bulunamaz. Yeryüzünden, gökyüzüne ve hatta uzaya değin herşey uyumlu, ahenk içinde, birbiri ile irtibatlı ve bir düzene bağlıdır. Ne kadar bakılırsa bakılsın, yine de bir eksiklik ve kusur bulunamaz. (İzah için bkz. Kaf an: 8) Mevdudi

Zımnen, “evrenin sırlarını tam olarak kavrama çabasında şaşkınlığa ve bezginliğe düşerek”. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz Zatını tanıtmakta ve bunu yaparken de insanların dikkatini uzaya çevirip orada gözlemler yapmalarını ve evrendeki gök cisimlerinin hareketlerindeki nizam ve intizamı görmelerini istemektedir. Bu gözlemler sonucunda ne kadar ararlarsa arasınlar Allah’ın kurduğu nizamda bir kusur, çatlak, uyumsuzluk, ahenksizlik göremeyeceklerdir. Yeryüzünden göklere, evrenin her yanı gayet uyumlu, ahenk içinde, birbiri ile irtibatlı ve bir düzene bağlıdır. Dolayısıyla bu araştırma ve gözlemler sonucunda insan Allah’ı tanıyıp inanmak durumunda kalacaktır.
Ayette geçen “yedi gök” ifadesi çokluktan kinaye olup atmosferin tabakalarıyla ilgili değildir. Henüz uzayın tamamı keşfedilmemiş de olsa, bu tamlama tüm evreni ifade etmektedir.H.Yılmaz

Haber çalmak için göğe çıkan cinler, meteor taşlarıyle, ışınlarla karşılaştılar. Artık bu göğü delip ötesine geçmeyi, gayb haberlerini çalmayı başaramadılar. Bir başka tefsîre göre yıldızları şeytânların, zan ve hayallerine göre saçma şeyler söylemelerine vesîle yaptık. Müneccimler (astrologlar) bunlara bakıp birtakım şeyler saçmalarlar. S.Ateş

Lafzen, “lambalarla” -yani yıldızlarla: karş. 37:6, “Biz yeryüzüne en yakın olan gökleri yıldızların güzellikleriyle süsledik”.

Şeyâtîn'in -ki bu bağlamda özel olarak “insanlar arasındaki şeytanlara, yani astrologlara/medyumlara” işaret etmektedir (Beydâvî)- daha geniş bir anlamı için bkz. sure 15, not 16. Lafzen “[bir şeyi] taş gibi -yani rastgele- fırlatma”yı ifade eden recm (çoğulu rucûm) terimi, çoğu zaman mecazî olarak “zanna dayanarak konuşma” yahut “[bir şeyi] zan/tahmin konusu yapma” anlamlarında kullanılır (Cevherî, Râğıb -ikincisi bu mecazın yukarıdaki ayetle anlam ilişkisini kurar- Lisânu'l-‘Arab, Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs, vb.). Karş. aynı zamanda 37:6-10. M.Esed

"Semae'd-dünya" ifadesiyle, üzerindeki yıldız ve gezegenleri vasıtasız olarak görebildiğimiz gökyüzü kastolunmaktadır. Onun ötesi ancak araçlar yardımı ile görülebilirken daha ötesi araçların yardımıyla dahi görülemez.
"Mesabih" kelimesi, "nekre" bir kullanıma sahiptir. Bunun nedeni (kelimenin belirsiz kullanılması) lambaların ihtişamının vurgulanmasıdır. Yani bu kainat karanlık ve ıssız yaratılmamış, geceleri parlayarak insanı hayretler içinde bırakan yıldız ve gezegenlerle süslenmiştir.
Bu ifade, salt şeytanlara meteorlar atıldığı veya yıldızlardan kopan meteorların şeytanları vurmak için atılıp, sonra dünyaya düştüğü anlamına gelmez. Ancak, yıldızlardan kopmuş olan sayısız meteor parçası, uzayda dolaşmakta ve zaman zaman dünyaya düşmektedir. Bu bilinen bir husustur, dolayısıyla bunların, şeytanların Alem-i Bâlâ'ya çıkmalarını engellemeleri ve çıkanları kovalama görevi yapmaları da mümkündür. Bu hususun burada açıklanmasına şu nedenden dolayı ihtiyaç duyulmuştur: Araplar, şeytanların kahinlere hizmet ettiklerine, onlara gayb haberlerini getirdiklerine ve kahinlerin de bu bilgiler sayesinde insanların geleceğini bildiklerine inanırlardı. Bunun böyle olduğunu bizzat kahinler de iddia ediyorlardı. Bu yüzden Kur'an'da birçok yerde şeytanın Alem'i Bâlâ'ya çıkmasının ve orada gaybî bilgiler edinmesinin kesinlikle mümkün olmadığını bildirmektedir. (İzah için bkz. Hicr an: 9-12, Saffat an: 6-7)
Burada meteor olayının gerçeği sorulabilir. İnsanoğlu onun hakkında kesin bir bilgiye sahip değildir. Fakat şimdiye değin meteorların incelenmesi sonucunda insanların elde ettiği bilgi şu kadardır: En muteber bilim adamlarının öne sürdüğü faraziyeye göre, meteorlar yıldızların infilak etmeleri sonucunda onlardan kopan parçalardır. Uzayda dolaşırlar ve zaman zaman yeryüzünün çekim dairesi içine girdiklerinde, süratle dünyaya düşerler. (İzah için bkz. Britanica Ansiklopedisi, 1967, cilt. 15) Mevdudi

Bir önceki ayette geçen “yedi gök” ifadesi bu ayette daraltılarak yıldızların, gezegenlerin, meteorların bulunduğu yerler “yakın gök” olarak nitelenmiştir. İnsanoğlu daima yüzünü gökyüzüne çevirir ve oranın sırrına ermeyi arzular. Bunun nasıl olacağı, daha evvel Cinn, Hıcr ve Saffat surelerinde “Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar” başlığı altında açıklanmıştı.
Ayette, gökteki kandiller olan yıldızların, gezegenlerin ve meteorların şeytanlar için “rücum” yapıldığı ifade edilmektedir. Daha evvel birçok yerde açıkladığımız gibi, “recm, rücum” sözcükleri “öldürmek, taşlamak, kovmak, lanetlemek, zanna dayalı söz söylemek” anlamlarında kullanılır. (Tebyinü’l Kur’an; c: 1, s: 165) Sözcüğün bu anlamları dikkate alındığında, bu ayette belli bir şeylere dokundurma yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu telmihten:
a-
Şeytanların [kâhinlerin, falcıların] yıldızlara bakarak bir takım zanna dayalı sözler söylediklerinin, palavra attıklarının bildirildiğini anlayabileceğimiz gibi,
b- Meteorların yeryüzüne düşmesiyle veya insanların uzaydaki varlıkları tanımalarıyla şeytanların [kahinlerin, falcıların] sahtekarlıklarının ortaya çıktığını da anlayabiliriz. Zira kâhinler güya sahip oldukları, hükmettikleri şeytanları/cinleri aracılığı ile bu yıldızlardan geleceğe ve gaybe ait bir takım bilgilerin kendilerine ulaştığını iddia etmekteydiler. Hâlbuki gökteki bu kandiller keşfedilince artık böyle bir şeyin söz konusu olmadığı ve olamayacağı ortaya çıkmaktadır.
Hatırlanacağı üzere Cinn suresinde kâhinlerin gökten bilgi almak istemeleri konusunda şöyle bir paragraf geçmişti:

Ve gerçekten biz göğe dokunduk da onu kuvvetli bekçiler ve parlak alevlerle doldurulmuş bulduk. Ve hiç şüphesiz ki biz gökten duyum almak için oturulan yerlere oturur idik. Peki, şimdi her kim duyum almak için uğraşsa, kendine, gözetleyen parlak bir alev buluyor. Biz de, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir doğruluk mu diledi bilmiyoruz. (Cinn/8-10) H.Yılmaz

Yani, gelecekte ne olacağını bildiğini iddia ederek -oysa gelecek bilgisi, yalnızca Allah'a ait bir bilgidir. Bu ifade, 4. ayetteki, insanın kozmik uzayın (gökler) gizlerini hiçbir zaman gerçekten keşfedemeyeceği ve dolayısıyla, yıldızların görüntüsünden ve konumlarından hareketle yeryüzü ile ilgili olayları önceden haber veremeyeceği ifadesiyle bağlantılıdır. Çünkü, “yaratılmış varlıkların kavrayışının ötesindeki”ni (ğayb) bilmek yalnız Allah'a mahsus olduğundan, böyle bir iddiaya kalkışmak isyânkârlık ve küfür'dür. M.Esed

 "Şehîk" kelimesi aslında, merkep sesi (anırmak) anlamında kullanılır. Ancak bu kelime, burada, Cehennemin veya Cehennem ehlinin sesi karşılığında kullanılmıştır. Cehennem ehlinin sesi şeklinde anlaşılmasının nedeni, Hud: 106'dan dolayıdır. "Bahtsızlar ateşlidirler. Onların orada soluk alış verişleri (Zefîrun ve şehîkun) vardır ki..." Cehennemin sesi şeklinde anlaşılmasının nedeni ise, Furkan: 12'den dolayıdır: "(Cehennem) onları uzak bir yerden görünce onlar bunun öfke ve uğultusunu (zefiran) işitirler." Bu bakımdan "şehik" kelimesinin, hem Cehennemin hem de Cehennem ehlinin sesi olarak anlaşılması daha doğrudur. Mevdudi

Cehennem memurlarının, Cehenneme gelen mücrimlere "size bir uyarıcı gelmedi mi?" diye sormalarının nedeni, cehenneme haksız yere atılmadıklarını, bilakis bunu hakettiklerini onlara açıkça itiraf ettirmek içindir. Yani onlar, Allah'ın bu cezayı kendilerine vereceğini daha önceden biliyorlardı. Allah doğru yolun hangisi olduğunu onlara bildirmek için peygamberler göndermiş ve bu peygamberler onları, "Bu yolu takip ederseniz Cehennemin yakıtı olursunuz" diye uyarmıştır. Fakat onlar peygamberlerin söylediklerine kulak asmayarak, şimdi çekmekte oldukları cezaya hak kazanmışlardır.
Bu inancı zihinlere yerleştirmek amacıyla Kur'an, birçok yerde insanoğlunun dünyaya imtihan için gönderildiğini tekrar tekrar beyan etmiştir. Bu imtihan sırasında, onlara kimin doğru yola, kimin sapık yola gireceğini denemek için imtihan olundukları açıklanmıştır. Ayrıca, Allah Teâlâ, doğru yolu bulabilmeleri için insanlara en makul yollarla yardım etmiş, yol gösterici olarak onlara peygamberler gönderip kitaplar indirmiştir. Artık bundan sonra insana düşen, sadece gönderilen peygamberlere ve onların getirdikleri kitaplara inanıp, doğru yola tabi olmak yahut gönderilen peygamberlerden yüz çevirip, nefsin arzularını ve kendi hayal ürünlerini takip ederek başarısız olmaktır. Binaenaleyh, "nübüvvet", insanlara Allah tarafından bir hüccettir. İnsanların istikbali, gönderilen peygambere inanıp inanmamasına bağlıdır. Peygamber geldikten sonra hiç kimse gerçekleri bilmediği, imtihandan habersiz olduğu, dolayısıyla haksız yere cezalandırıldığı şeklinde mazeret öne süremez. Bu husus Kur'an'da o kadar çok tekrarlanmıştır ki, saymak bile zordur. Örneğin bkz. Bakara: 213, Nisa: 41-42, an: 64, 165, 208, En'am: 130, 131, an: 98-100, İsra: 15, an: 17, Taha: 134, Kasas: 47, an: 66, ayet: 59, 65, an: 83, Fatır: 37, Mümin: 50, an: 66, Bakara an: 230 Mevdudi

 

Akıl, doğru kullanıldığında, insanı Allah'ın varlığını tanımaya ve böylece, O'nun bütün yaratma eyleminin altında belirli bir planın yattığını anlamaya sevk edecektir. Bu tanımanın mantıkî sonucu, insan hayatını etkileyen ilahî planın bazı yönlerinin -özellikle, doğru ile yanlış arasındaki ayrımın- Allah'ın seçilmiş elçilerine, yani peygamberlere indirdiği vahiy aracılığıyla insana sürekli olarak bildirildiği gerçeğinin kavranmasıdır. Bu, yaratılıştan gelen “Allah ile ahit” (2:27'de işaret edilen ve ilgili 19. notta açıklanan) ancak, öteki dünyadaki azabı kaçınılmaz bir akibet haline getiren, insanın ruhî geleceği pahasına bozulabilir. M.Esed

Yani, "Keşke peygamberlerin davetine kulak verip, aklımızı kullansaydık da, bugün karşılaştığımız bu duruma düşmeseydik." Burada dinlemek (kulak vermek), düşünmekten (aklı kullanmak) önce zikredilmiştir. (Yazılı bir şey olduğunda okumak, burada dinlemenin anlamdaşıdır.) Yani bir mesajdan istifade edebilmek için, birinci şart dinlemek, iyi niyetle yaklaşmaktır. Gerçek olup olmadığını anlamak için üzerinde düşünmek ise ikinci safhadır. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in (s.a.) getirdiği öğreti olmaksızın, salt akılla bir insanın doğru ve hak yolu bulması imkansızdır. Mevdudi

"Zenbihim" (onların günahı); Burada "zenb=günah" tekil kullanılmıştır. Çünkü onların asıl hatası, peygamberi yalanlayıp, O'nu inkar etmeleridir. Cehenneme gitmelerine neden olan tüm günahlar, aslında bu temel hatanın sonucudur. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz, çevrelerindeki bunca ayeti görmezden gelen nankörleri tehdit ederek onları bekleyen sonucu açıklamaktadır. Bu nankörler çok kötü bir dönüş yeri olan cehennemdedirler. Oranın sanki öfkeden çatlayacakmış gibi korkunç gürültüsüyle azap edilmektedirler. Cehenneme gelenlere sorulmaktadır: “Size bir uyarıcı gelmedi mi? Onlar da “Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik. Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashabı içinde olmazdık” diyerek suçlarını itiraf etmektedirler.
İnsanların akıllarını kullanmadıkları ve ayaklarına gönderilmiş elçilere kulak vermedikleri için başlarını nasıl belaya sokmuş oldukları Kur’an’da birçok kez dile getirilmiştir:

Ve and olsun ki, cinnden ve insten [tanıdığınız-tanımadığınız] birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerin [duyarsızların] ta kendileridir. (A’raf/79)

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten [vahye] kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar / şaşkındırlar [aşağıdırlar]. (Furkan/44)

İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. -Ancak Rabbinin dilediği müstesna.- Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır. (Hud/106)

İnsanlar tek bir ümmet idi.  Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)

Bir de bunlar, Allah'a ve ahiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerini rızıklandırdığı şeylerden infak etselerdi ne kendilerinin aleyhlerine olurdu ki? Allah onları çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir ecir verir.
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?
İnkâr edip peygambere isyan edenler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler de. (Nisa/39- 42)
Elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdik.  Ve Allah Aziz’dir Ve Hakîm’dir. (Nisa/165)

Ey cinn ve ins topluluğu [tüm insanlar]! Size ayetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şahidiz” dediler. Basit yaşam onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin ta kendisi olduklarına şahitlik ettiler.
İşte bu; Rabbinin, halkı gafil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır. (En'am/130, 131)

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)

Ve [inkâr edenler]: “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık!” diyeceklerdi. (Ta Ha/134)

Ve Biz,  seslendiğimiz zaman, Tur’un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… [orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik]. (Kasas/47)

Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz. (Kasas/59)

Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.- (Fatır/37)

Ve Ateş içindeki kimseler, cehennem bekçilerine: “Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azaptan hafifletsin” dediler.
Onlar [Bekçiler]: “Size elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar. Onlar: "Evet [getirmişlerdi]" derler. Onlar [Bekçiler]: “Öyle ise kendiniz dua edin” derler. Kâfirlerin duası sadece şaşkınlıktadır [boşa çıkmıştır]. (Mü’min/49, 50) H.Yılmaz

Bu prensip, İslâm ahlâkının esasıdır. Çünkü bir kimsenin dünyada hoş görülmediği veya kendisine zarar gelme ihtimali bulunduğu ya da polisin kendisini yakalama korkusu taşıdığı için kötülükten kaçınması sağlam ahlâkî bir yaklaşım değildir. Herkesin şahsî görüşü farklıdır ve yanlış olabilir. Yine bir kimse kendi düşüncesine göre bir davranışı aynı olmadığı gibi, ayrıca değişmektedir de. Hiç bir felsefede, cihanşümul, ezelî ve ebedî zarar ve korku ahlâkın müstakil temeli olamaz. Şerefli ve salih bir insan çirkin bir şöhrete sahip olmaktan ya da polise yakalanmaktan korktuğu için kötülükten kaçınmayı düşünmez. Dünyada herşeyi bilen bir (beşerî) gücün olmadığı bilinmektedir. Ayrıca birçok suç insanların meçhulü kalmış ve beşerî cezalardan kurtulabilmek için sayısız çözümler bulunmuştur. Üstelik dünyadaki hiçbir kanun, düzen, yasa tüm kötülüğü gözönüne alamaz. Hatta birçok kötülük beşeri yasalarda suç bile sayılmamaktadır. Oysa bu tür kötülükler, suç sayılan kötülüklerden daha tehlikelidir. Buna karşı dindeki ahlâk yasası, insanın görmediği halde Allah'dan korkması ve Allah korkusu nedeniyle kötülüklerden sakınması temeli üzerine kuruludur. Kişi, Allah tarafından sürekli gözetlendiğinin ve O'nun cezalandırmasından hiçbir surette kaçamayacağının bilincinde olarak kötülükten sakınmalıdır.
Böylece Allah, insana hayır ve şerrin evrensel boyutlarını (ölçütünü) vermiş olmaktadır. İnsan bu bilinçle kötülükten sakınır ve iyilik yapmaya yönelir; zira bu davranış dinen makbuldür. Bunun dışında bir kimse kötülükten sakınsa ve zahiren hayırlı bir iş yapsa dahi, bunun ahlâki bakımdan hiçbir kıymeti olmadığı gibi, o kimse hiçbir mükafata hak da kazanamaz. Bu amel, tıpkı kum üzerine yapılmış bir binanın örneğine benzer!
Kişinin görmediği halde Allah'tan korkması, iki sonuca yol açar: Birincisi; Allah, kalbinde kendisine karşı bir isyan taşımaksızın, beşeri zaafı dolayısıyla günah işleyen kimseyi affeder. İkincisi: Bu inancı dolayısıyla salih amel işleyen bir kimse, ahirette büyük bir mükafata hak kazanır. Mevdudi

Çevrelerindeki onca ayeti görmezden gelenlerin akıbetleri beyan edildikten sonra bu ayette de onların tam karşıtı olan ve “Rablerinin ayetleri karşısında gaybde [kimsenin olmadığı tenha yerlerde] haşyet [saygı ve hayranlık] duyan müminlerin akıbeti bildirilmektedir. Bu nitelikteki müminlere hem bağışlanacakları hem de ödül alacakları müjde edilmektedir.
“Gaybde iman” ve “gaybde haşyet” gerçek imanın esasıdır.  Açık meydanlarda inanmış gözüküp de tenhalarda inançsız olmak ikiyüzlülüktür. Bu tür insanlar açık kâfirlerden daha kötü ve tehlikelidirler.

İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahman’dan gaybde [tenhada, kimsenin kendini görmediği yerlerde] iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen [gönülden bağlı olan] herkes için söz verilendir. (Kaf/33)

İşte bu kitap; kendisinde kuşku yoktur, gaybde iman eden, salâtı ikame eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden muttakiler -ki bunlar, ahirete de kesinlikle inanırlar- için bir kılavuzdur. (Bakara/3)

Ey iman etmiş kimseler! Kesinlikle Allah, gaybde [tenhada] kimin kendisinden korktuğunu bildirmek için sizi bir şeyle; ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği bir avla sınar. Öyleyse kim bundan sonra haddi aşarsa artık acıklı azap onun içindir. (Maide/94)

Ve ant olsun ki, Musa ve Harun’a Furkan’ı ve gaybde Rabblerine haşyet duyan, Saat’ten [kıyametin kopmasından] içleri titreyen takva sahipleri için bir ışığı ve öğüdü verdik. (Enbiya/49)

Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek. -Bir akrabası olsa bile- Şüphesiz sen ancak Rabblerine karşı gaybde haşyet duyan ve salatı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. (Fatır/18)

Şüphesiz sen o zikre [Kur’an’a] uyan ve gaybde Rahman’a haşyet duyan kimseyi uyarırsın. Sen hemen onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir ödül ile müjdele. (Ya Sin/11) H.Yılmaz

Kavl isminin ilk anlamı “söz” yahut “konuşma” olduğu halde, çoğu zaman “ifade/beyan”, yani inanç, fikir, öğreti, doktrin vb. anlamında kullanılmaktadır. Kavl ismi, bu bağlamda insanın, ister olumlu isterse olumsuz, genel anlamdaki inanç sistemine işaret etmektedir: bu sebeple terime çoğul bir karşılık verdim.

Yani, Allah neden bir şahsın Kendisine inandığını ve bir başkasının ise neden bu inancı reddettiğini bilir; bu nedenle insanın bütün iç motivasyonlarını, yeteneklerini ve zaaflarını dikkate alır. M.Esed

Bu hitap, tüm insanlaradır. Müminlere, bu dünyada yaşadıkları sürece, Allah'ın kendi gizli-açık tüm davranış, niyet ve düşüncelerinden haberdar olduğunu bir an bile akıllarından çıkarmamaları gerektiği hatırlatılıyor. Kafirlere ise, bu dünyada Allah'tan korkmadan yaşadıkları hatırlatılarak en küçük bir hareketlerinin bile Allah'tan saklı olmadığı bildirilmiştir. Mevdudi

 Yahut: Allah, yarattığını bilmez mi? S.Ateş

"Yaratan bilmez mi?"; Bu cümle "Allah yarattığını bilmez mi?" şeklinde de anlaşılabilir. Yani "" ifadesi "yaratan" anlamında da, "yarattığını" anlamında da anlaşılabilir. Fakat her iki şekilde de sonuç birdir. Halık olan Allah nasıl olur da yarattığı mahluku bilemez? Belki mahluk yaratıcısından habersiz olabilir, ama kesinlikle Yaratan ondan habersiz olamaz. Öyle ki onun her zerresini dahi bilir. "O Allah ki, sizlerin damarlarında dolaşan hücreciklerden bile haberdardır. Çünkü sizler her nefesinizi O'nun izniyle alıyorsunuz. Bedeninizdeki her uzuv yine O'nun koyduğu kurallara göre işlemektedir. Dolayısıyla sizlerin hiçbir şeyi O'ndan gizli kalamaz.""Latif"; hissedilemeyen ve gizli olan hakikatleri dahi bilen. Mevdudi

 

Lafzen, “yeryüzünü size boyun eğdiren (zelûlen) O'dur”: yani, insana bahşettiği zekanın yönetimine teslim eden. M.Esed

Yani, bu yeryüzü size kendiliğinden tabi olmamış, bilakis onu size Allah tâbi kılmıştır. Yediğiniz rızık da kendiliğinden meydana gelmemiştir. Allah arzı ve rızkınızı, hikmet ve kudretiyle sizlerin yaşayabilmenize müsait bir şekilde yaratmıştır. Yeryüzünü öyle bir şekilde yarattı ki, sizler üzerinde rahatça yaşıyorsunuz. Ayrıca bu yeryüzü, sizlerin istifadesine sunulmuş mükellef bir sofradır. Şayet gaflete dalmadan biraz düşünecek olursanız, yeryüzünün bu hale getirilmesinde ve rızkınız için onun sayısız nimetlerle donatılmasında ne kadar büyük hikmetler olduğunu açıkça anlarsınız. (İzah için bkz. Neml an: 73-74-81, Yasin an: 29-32, Mümin an: 98-91, Zuhruf an: 7, Casiye an: 7, Kaf an: 18) Yani, "Bu yeryüzünde, Allah'ın nimet ve rızıklarından yararlanıyorsunuz ama unutmayın ki bir gün Allah'ın huzuruna çıkacaksınız. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz hem kendi Zatını tanıtmaya devam etmekte, hem de insanlara verdiği nimetleri hatırlatmaktadır.
Pasajın mesajı açıktır: “Yaptıklarınız nasıl olursa olsun, Allah için bir şey fark etmez. Allah mutlaka ondan haberdardır. O nedenle günahları açıkça yapmaktan sakındığınız gibi, gizlice yapmaktan da sakınınız. O, açık ve gizli olan şeyleri bildiği gibi, kalplerde bulunanı, düşüncelerinizi de bilir.”  
15. ayetteki “onun [yeryüzünün] omuzları” ifadesiyle yeryüzündeki dağlar ve tepeler kastedilmektedir. Buna göre insanlığa “Allah, size en zor mahallerde bile gezme imkânı sunmuştur” tarzında ince bir mesaj verilmektedir. Zira gerek insanın, gerek at veya deve gibi hayvanların omuzları, üzerlerinde durulması, oturulması imkânsız ya da zor olan mahallerdir. Evrenin omuzlarından istifade etmeyi ise Allah insanlara lütfetmiştir.
Bu nimetler başka ayetlerde şöyle aktarılmıştır:

Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır.” (Nuh/19, 20)

Görmedin mi gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler / ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde [renklerin değişik tonlarında]. Ve kapkara topraklar / yollar da var. (Fatır/27)

Görülüyor ki, yeryüzündeki her şey insanın hizmetine sunulmuştur. Her tarafında gezip dolaşsınlar, çalışıp çabalasınlar ve Allah'ın verdiği rızıklardan yesinler diye yeryüzü insanlara boyun eğdirilmiş, içindeki nimetlerden istifade etmeleri kolaylaştırmıştır. Bu ayetlerde Rabbimiz bu nimetlerini hatırlatarak insanlardan sorumluluklarının bilincine varmalarını istemektedir.
Pasajın son ayetindeki “O’nun [Allah'ın] rızkından yiyin. Ve diriliş, ancak O'nadır” ifadesinde, insanların yeryüzünden elde ettikleri rızkın gerçekte Allah’ın verdiği rızık olduğuna dikkat çekilerek onlardan bu nimetlerin hesabının sorulacağı ima edilmektedir. Ayrıca bu ifade ile insanlar yeryüzünün her tarafında çalışıp çabalamaya, başkasının değil kendi ürettiklerinin kazancını yemeye teşvik edilmektedir.

Sen, Allah’ın yeryüzündekileri size boyun eğdirdiğini ve kendisinin emriyle denizlerde akıp giden gemileri görmedin mi? Göğü de kendi izni olmaksızın yere düşmekten O tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hacc/65)

Allah’ın, göklerde ve yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için boyun eğdirdiğini görmediniz mi?  Ve O [Allah], gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]. (Lokman/20)

Ve O, göklerde ve yeryüzünde bulunan her şeyi Kendinden sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Casiye/13)

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! (A’raf/54)

Ve O [Allah], geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır. (Nahl/12) H.Yılmaz

Bu ifade tamamen mecazîdir, çünkü Allah hem zamanda hem de mekanda sonsuzdur, sınırsızdır. Buradaki kullanım, “gök” terimiyle sembolize edilen, Allah'ın kozmik yaratıcılığının her cephesinde kendini gösteren ve her cephesine nüfûz eden Allah'ın varlığının ve gücünün erişilmez derinliğini vurgulamayı amaçlamaktadır. M.Esed

Bu ifade, Allah'ın gökyüzünde oturduğu anlamına gelemez. Bu ifade, insan Allah'ı düşünürken gökyüzüne baktığı için kullanılmıştır. Nitekim dua edilirken eller havaya doğru kaldırılır. Veyahut kişi, bir musibete uğradığında, tüm ümit ve dayanaklarını yitirdiğinde Allah'a yalvarır ve "bu musibet yukarıdan geldi" diye söylenir. İstisnaî olaylar için, "gökten indi" denir. Yine Allah'ın indirdiği kitaplara "Semavi kitaplar" diyoruz.
Ebu Davud'un Ebu Hüreyre'den naklettiğine göre, bir şahıs zenci bir cariye ile Hz. Peygamber'in (s.a.) huzuruna gelir ve mümin bir köle azad etmesi gerektiğini söyleyerek, yanındaki cariyeyi azad edip edemeyeceğini sorar. Hz. Peygamber (s.a) cariyeye, "Allah nerededir?" diye sorar ve o da parmağı ile gök yüzünü işaret eder. Sonra Hz. Peygamber "Ben kimim" diye sorunca, kadın parmağı ile önce Rasulüllah'a, sonra semaya işaret eder. Yani böyle yapmakla o "sen Allah'ın Rasulüsün" demek ister. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Evet, azad edebilirsin, bu müminedir" buyurmuştur. (Benzeri bir hadis, Muvatta, Müslim, Nesei'de de kayıtlıdır.) Hz. Havle binti Salebe hakkında, bir defasında Hz. Ömer, "Bu kadının şikayeti 7 semada işitilmiştir" der. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Mücadele an: 2) Tüm bu anlatılandan İnsanın ne zaman Allah'ı düşünürse fıtraten yere değil, göğe baktığı anlaşılmaktadır. İnsanın yapısındaki bu hakikat dolayısıyla, ayette Allah hakkında "men fis'semai" denilmiştir. Elbette Kur'an'ın burada Allah'ın gökyüzünde mukim olduğu gibi bir düşünceyi ifade etmediği ortadadır. Zira Mülk Suresi'nin başında "O yedi göğü birbiri üzere tabaka tabaka yarattı" ve Bakara Suresi'nde de "Nereye dönerseniz dönün, Allah oradadır" buyurulmuşken, böyle bir istifham nasıl sözkonusu olabilir? Mevdudi

 

Lafzen, “taşları kaldıran bir fırtınayı”. M.Esed

Ortak koşucular, Allahın gökyüzünde olduğuna inanırlar M.Sağ

. Bu ayetle zihinlere yerleştirilemk istenen husus, şudur: "Yeryüzünde beka ve selametiniz Allah'ın lütfuna bağlıdır. Çünkü sizler dünyada kendi gücünüzle yaşamıyorsunuz. Hayatınızın her saniyesi Allah'ın elindedir ve O sizi yaşatmaktadır. Şayet O dilerse, bir işaretiyle zelzele getirir ve yeryüzü sizin için bir anne kucağı iken, kabriniz oluverir. Yine eğer tufan koparacak olursa, oturduğunuz yerler mahvolur."
Yani Hz. Peygamber (s.a) Kur'an-ı Kerim vasıtasıyla müşriklere, içinde bulundukları küfür ve şirkten vazgeçmedikleri ve tevhid davetine karşı koymaya devam ettikleri takdirde Allah'ın kendilerine azab göndereceği bildirilmiştir. Mevdudi

Lafzen, “onlardan önce” (min kablihim). Bu şahıs zamiri, -13. ayetle başlayan pasajın tümünde olduğu gibi- daha önceki zamanlarda hakikat inkarcılarının başına gelenler konusunda uyarılan her dönemdeki insanlara yöneliktir: bu nedenle, min kablihim'i “daha önce” şeklinde çevirdim. M.Esed

Bu, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanladıkları için Allah'ın azabına maruz kalan topluluklara işarettir Mevdudi

Yani uçan her kuşu, havada tutan Allah'tır. Kuşları uçacak şekilde yaratan ve onlara uçma yeteneği veren de O'dur. Tabiat kanunlarını onların havada durabilecekleri biçimde düzenlemiştir. Allah bu düzeni bozacak olsa, onlar hemen yere düşerler.
Yani sadece kuşlar değil, kainattaki herşey Allah'ın kontrolü altındadır ve herşeyin sebebini O yaratmıştır. Mahlukatın ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli şeyleri de yaratan Allah'tır. Mevdudi

Bu ayet iki şekilde de tercüme edilebilir. Birincisi, "Rahman'a karşı, size hangi ordu yardım edebilir?", Birinci tercüme sonraki cümle ile münasip düşerken, ikinci tercüme de önceki cümle ile münasip düşmektedir. Mevdudi

Lafzen, “yüzüstü sürünen” -yani, yalnızca ayaklarının hemen önündekini gören ve yolun kendisini götürdüğü yönden tamamen habersiz olan: kişiyi gündelik dünyevî endişelerinin ötesindeki hiçbir şeyi umursamaz hale getiren ve böylece onu “yüzüstü hareket eden” bir sürüngene benzeten ruhî duyarsızlığa işaret eden bir teşbîh. M.Esed

Yani, "Sizler hayvanlar gibi, bir yola sevkedilmiş gitmektesiniz. M.Esed

Bu ayet grubunda Rabbimiz insanların dikkatini yaşadıkları ortamdaki bazı ayetlerine çekip onlara akıllarını başlarına almaya yöneltecek bir takım eğitici sorular sormaktadır. Bu sorularla insanların her zaman Allah’ın kontrolü altında oldukları, azarlarsa Allah’ın onları cezalandıracağı, rızıklarını kesivereceği, kimsenin azgınlara yardım edemeyeceği ve rızık veremeyeceği ihtar edilmektedir. Bu tarz ihtarlar daha evvel de yapılmıştı:

Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takvâ sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik.
Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah'ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah'ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez. (A’raf/96-99)

Sonra nice kentler de vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları helak ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. [Geride] Nice terkedilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar [bırakılmıştır.] (Hac/45)

De ki: “O, üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye yahut sizi fırkalara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yetendir.” Bak, onlar iyice anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl evirip çeviriyoruz [inceden inceye açıklıyoruz]. (En'am/65)

Biz, onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lût'un ailesi müstesnâ. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız. (Kamer/34)

16, 17. ayetlerde geçen “gökte olan Kişi” ifadesi ile ilgili olarak geçmişte “melekler”, “Cebrail” gibi yorumlar yapılmıştır. Kimileri de sözü edilen “zat”ı “Kudreti, saltanatı, Arşı ve hâkimiyeti göklerde bulunan”, “gökyüzünü yaratan” zat olarak yorumlamıştır. Ayetten anlaşılan, bu “zat”ın bizzat Allah olduğudur. Allah’ın mekândan münezzeh olduğuna dair aklen ve naklen sayısız kanıt mevcut olduğuna göre, bu ifadenin tevili gerekmektedir.
Bu ayetin benzerlerini Zuhruf ve En’am surelerinde de görmüştük:

Ve O, gökteki ilâh olandır ve yeryüzünde ilâh olandır. Ve O, Hakîm’dir, Alîm’dir. (Zuhruf/84)
Ve O, göklerdeki ve yerdeki Allah’tır. O, gizlinizi ve açığınızı bilir. Kazandığınız şeyleri de bilir. (En’am/3)

Benzer ifadeler içeren bu ayetleri de kapsayacak şekilde 16 ve 17. ayetlerde geçen “gökte olan Kişi” ifadesinin iki şekilde tevili söz konusudur:
1- Bu ifade Arap örfüne göredir. Zira Araplar Allah’ın gökte olduğuna inanırlardı. Bu nedenle onlara nankörlük etmemeleri, eğer ederlerse inandıkları Allah’ın kendilerini cezalandıracağı uyarısı yapılmıştır.
2- Bu ifadedeki “sema” sözcüğü Dipnot: (“Sema” sözcüğünün detaylı anlamı için Tebyinü’l Kur’an; c. 1,  s. 526, 527’ye bakılabilir.) ile evrenin yani yaratıkların ötesi, “en üst nokta”  kastedilmiştir. Zira insan, fıtraten,  Allah'ı düşünürken gökyüzüne bakar. Nitekim dua edilirken eller havaya doğru kaldırılır. Kişi, sıkıntıya düştüğünde yüzünü semaya çevirerek Allah'a yalvarır. Örfte de olağan dışı olaylar için “gökten düştü” tabiri kullanılır. Allah’tan gelen kitaplara da “Semavi kitaplar” denilir. Demek oluyor ki, insan ne zaman Allah'ı düşünecek olsa, doğasından gelen bir güdüyle yere değil, göğe bakmaktadır. Nitekim Resulullah’ın dua edişi ile ilgili olarak Bakara suresinde de şu ayet yer almaktadır:

Doğrusu, biz, yüzünün semaya yöneldiğini, orada şekilden şekle geçerek aranıp durduğunu görüyorduk. Artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Haydi bakalım, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Siz de ey müminler, nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa doğru çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olanlar da kesinlikle bilirler ki, Rabblerinden gelen o emir haktır. Ve Allah, onların yaptıklarından ve yapmakta olduklarından gafil değildir. (Bakara/144)
19. ayette geçen “üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeyler” ifadesini birinci planda “kuşlar” olarak ele alıp Allah’ın onları uçacak şekilde yaratması ve doğa yasalarını kuşların havada durabilecekleri biçimde düzenlemesi” olarak anlayabileceğimiz gibi, bulutlar, yıldızlar, galaksiler ve diğer gök cisimleri olarak da anlayabiliriz. H.Yılmaz

Yani, hissetme ve rasyonel düşünme melekesi veren. M.Esed 

Allah, sizleri hayvan olarak değil, insan olarak yaratmıştır, dolayısıyla sizler yanlış yol doğru yol nedir, hiç düşünmeden her sapık yolu takip etmekle görevlendirilmediniz. Allah size duyma yeteneğini (sem'), doğru yolu anlatan kimseleri duyabilmeniz ve doğru yolda yürümeye karar verebilmeniz için vermiştir. Yine size görme yeteneğini (ebsâr) kainattaki, Allah'ın birliğine işaret eden her türlü tezahüratı görerek, ardında bir yaratıcının olduğunu anlayın diye vermiştir. Size anlama yeteneğini (ef'ide), bu yeteneği kullanıp doğru ve yanlışı ayırabilesiniz diye ihsan etmiştir. Ancak, Allah sizlere bu ilm, akıl, görme, duyma nimetlerini Hakkı bilmeniz için lütfetmiş olmasına rağmen, sizler onları her işte kullanıyor ama hakkı öğrenmede kullanmayarak, nankörlük yapıyorsunuz. (İzah için bkz. Nahl an: 72-73, Müminun an: 75-76, Secde an: 17-18, Ahkaf an: 31) Mevdudi

 

Rabbimiz insanları eğitip düşünmelerini sağlayacak bir takım açıklamalarından sonra bu ayetlerde de doğrudan elçisine hitap ederek ona toplumlara iletmesini istediği mesajını bildirmektedir. Bir kınama ve azarlama eşliğinde verilen bu mesaj onları hem düşünmeye, ibret almaya, inanmaya sevk edecek araç ve yeteneklerle donatıldıkları gerçeğini, hem de bu araç ve yeteneklerin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirip getirmediklerinin hesabını vermek üzere Allah’ın huzuruna çıkarılacakları uyarısını içermektedir.
Ayetteki “sizi inşa eden [yaratan], size kulak, gözler ve gönüller kılandır” ifadesiyle, insanların hayvanlardan farklı, üstün niteliklerle donanmış olarak yaratıldıkları, dolayısıyla bu lütufların hakkını vermeleri, hayvanlar gibi hareket etmemeleri gerektiği mesajı verilmektedir.

Ve and olsun ki, cinnden ve insten [tanıdığınız-tanımadığınız] birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin [duyarsızların] ta kendileridir. (A’raf/179)

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten [vahye] kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar / şaşkındırlar [aşağıdırlar]. (Furkan/44) H.Yılmaz

Yani, "ölümden sonra tekrar dirildiğinizde, bulunduğunuz yerlerden alınarak, Allah'ın huzuruna getirileceksiniz." Mevdudi

Müşrikler, "Kıyamet ne zaman gelecek?" sorusunu, gerçekten onun vaktini öğrenmek için sormuyorlardı. Yani yıl, ay, gün ve saatini öğrenmek suretiyle hazırlık yapmayı düşünmüyorlardı. Gerçekte onlar Kıyametin gelişini imkansız sanıyorlardı. Dolayısıyla bu tür soruları, "Kıyamet ve diriliş (ba's) diye bir hikaye anlatıyorsun. Güya bu hikaye gerçekleşecekmiş. Ancak bunu bize gösterirsen, sana inanırız" diyorlardı. Şurası iyice anlaşılmalıdır ki, şayet bir kimse kıyamet hakkında ikna olabilecek bir kapasitede ise, Kur'an'da verilen birçok akli delille, rahatlıkla ikna olması gerekir. Buna rağmen bir kimsenin kıyametin vaktini sorması, o kimsenin cehaletini ortaya kor; zira farzedelim ki tarih ve saat bildirilmiş olsun, o zaman da bu kimse "Ben ancak gördükten sonra inanırım" diyecektir. (İzah için bkz. Lokman an: 63, Ahzab an: 116, Sebe an: 5, 48, Yasin an: 45) Mevdudi

Yani, "Kıyametin muhakkak geleceğini biliyorum ve sizlere sadece ondan haber veriyorum. Onun ne zaman geleceğini bildiren bilgi Allah katındadır. Ben sadece sizi haberdar ediyorum, onun ne zaman vuku bulacağı beni ilgilendirmez." Bu meseleyi şu örnekle açıklayabiliriz. Kimin, ne zaman öleceğini Allah'tan başka hiç kimse bilemez. Fakat herkesin birgün mutlaka öleceği kesindir. Şimdi biz bu bilgiye dayanarak, bir dostumuza ölmeden önce işlerini yoluna koymasını pekala tavsiye edebiliriz. Bizim bu uyarıyı yapabilmemiz için, dostumuzun ne zaman öleceğini bilmemiz gerekmez. Mevdudi

Yani onların hali, asılmak üzere sehpaya giden bir suçlu gibi olacak. Mevdudi

Bu ayetlerde, inkârcıların müminlere yönelttikleri “Eğer doğru kimselerden iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” sorusu nakledilerek Resulullah’a onların bu alaycı sorularına nasıl cevap vermesi gerektiği bildirilmektedir.
İnkârcıların samimiyetsizce sordukları bu soru daha evvel Yunus/48, Ya Sin/48, Neml/71, Enbiya/38 ve Sebe/29’da da nakledilmiş ve kendilerine verilen cevaplar aynı surelerde yer almıştır.
Burada da Rabbimiz kıyametin vaktinin belirli bir amaç için kimseye bildirilmediğini açıklamıştır:

Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.” (Ta Ha/11, 15)

İnsanlar sana saatten [kıyametin kopuş vaktinden] soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi, Allahın, münafık erkekleri, münafık kadınları, müşrik erkekleri, müşrik kadınları azap etmesi;  Ve Allah’ın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların tövbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin belki saat [kıyametin kopuş vakti] yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Ahzab/63,73)

Sana, Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)

O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, kâfirliğinizden dolayı tadın cezayı! Ve yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada temelli kalacaklardır.” (Âl-i İmran/106)

Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma, üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. (Enfâl/32) H.Yılmaz

“Allah'ın mesajını yaymakta başarılı olalım ya da olmayalım, ey inkarcılar, size ne bundan?” M.Esed

.Hz. Peygamber'in (s.a) daveti sonucunda, Mekke'de Kureyş'ten hemen hemen her aileden bir kişi Müslüman olmuştu. Bu yüzden onlar da Hz. Peygamber'e (s.a.) beddua etmeye başlamışlar ve hatta sihre, kahinliğe müracat etmişlerdir. Bunun üzerine onlara, "Ben ölsem de ölmesem de sizler için değişen hiçbir şey olmayacak ki? Sizler Allah'ın azabından nasıl kurtulacaksanız, onu bir düşünün!" denilmesi emredilmiştir. Mevdudi 

Kâfirler mutlaka Allah'ın cezâsına çarpılacaklardır, bizim ölmemizle onlar, azâbdan kurtulamazlar. S.Ateş

Yani, biz Allah'a inanıyor, sizler inkar ediyorsunuz, biz O'na dayanıyor, sizler ise, kendi grup, imkan ve ilahlarınıza güveniyorsunuz. Bu yüzden Allah'ın rahmetine sadece biz layık olacağız, siz değil!.. Mevdudi

 

Yani, "Şayet su yerin dibine çekilse, onu size tekrar geri getirebilecek Allah'tan başka bir güç var mıdır? Eğer hiç kimsenin buna gücü yetmiyorsa, onlar nasıl olur da mabud kabul edilebilirler? Dalâlette olanın, tek olan Allah'a iman edenler mi, yoksa O'na ortak koşanlar mı olduğunu bir düşünün!..." Mevdudi

Allah'ın rızık verici kudretini yeniden hatırlatması ve böylece 19-21. ayetlerde değinilen delillere değinmeyi sürdürmesi dışında yukarıdaki ayet aynı zamanda temsîlî bir anlama sahiptir. Suyun bütün organik hayatın vazgeçilmez bir unsuru olması gibi ahlakî bilincin devamlılığı da ruhî hayatın ve istikrarın vazgeçilmez ön şartıdır: ve bütün önceki ahlakî teşvik edici ve uyarıcılar büsbütün kuruyup “toprak altında kaybolup gittikten” sonra, Allah'tan başka kim, insanı o bilinci yeniden ele geçirmeye muktedir kılabilir? M.Esed

Rabbimiz bu ayetlerde elçisi aracılığı ile seslenerek inkârcıları düşünmeye davet etmektedir. Bu davet biraz da tehdit içermektedir.
Hatırlanacağı üzere, bundan evvelki surede [Tur/30’da] müşriklerin Resulullah’ın ölümünü dört gözle bekledikleri nakledilmişti. (İleride, Fetih/12, Tevbe/50 ve Al-i Imran/120’de de Medine’deki inkârcıların aynı şeyi bekledikleri ifade edilecektir.) Pasajın 28. ayetinde inkârcıların bu beklentisine gönderme yapılıp onlara kendilerinin de ölecekleri, inanmadan ölmeleri halinde acıklı bir azaptan kurtulamayacakları ihtar edilmektedir. Dünyada iken kuraklık ve susuz bırakılarak sıkıntıya boğulmaları da ihtimal dâhilindedir.  Böyle bir durumda kimsenin kendilerine yardım edemeyeceğini bilmeli ve akıllarını başlarına toplamalıdırlar.
O dönemde Mekke’deki su kaynakları kıttı. Mekkeliler Zemzem ve Meymun kuyuları olmak üzere sadece iki kaynaktan yararlanabilmekteydiler. Rabbimiz onlara bu kaynaklardaki suların çekilivermesi durumunda hallerinin nice olacağını hatırlatmaktadır. Bu tehditler uyarı amaçlıdır; yani sahip oldukları nimetlerin Allah’tan olduğuna inanmalarını sağlamaktır. Rabbimiz suyun büyük bir nimet olduğunu insanlara birçok kez hatırlatmıştır:

Peki, içip durduğunuz suyu gördünüz mü?
Siz mi buluttan indirdiniz onu, yoksa Biz mi indirenleriz?
Dileseydik onu tuzlu yapardık. O hâlde şükretmeniz [karşılığını ödemeniz] gerekmez mi? (Vakıa/68, 69)
Surenin son ayetteki “Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?” sorusunun cevabı hiç şüphesiz “Allah!”  şeklinde olmalıdır. H.Yılmaz