(Vâkı’a - 93.Ayet)

<< Geniş Meal

Kalem

Bu noktada Hucurât 49/16 yı hatırlamak gerekir: “Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz; Allah göklerde ve yerde varsa hepsini bilir.”

Kuran da bir de Yusuf 12/72 geçen ze’im kelimesi “kefil, yüklenen, üstlenen, delil ortaya koyan ve iddiasını ispatlayan kişi” anlamlarına gelmektedir.

Ayette geçen zaim, “kefil ve taahhüt edip gerektiğinde ödeyeceğini kabul eden kimsedir” Bu hükmü hanginiz yüklenecek savunacak ve altından kalkacak? Denmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, kâfirler uzun vadeli düşünemeyen, geçici üstünlüklerine güvenen ve her şeyin olduğu gibi devam edeceği iddiasında olan tiplerdir.

Bu istek, muhataplardan imkânsızı istemek şeklinde bir alay ve kınama ifadesidir. Bakara 2/23, Al-i İmran 3/93, Yunus 10/38, Hud 11/13, Kasas 28/49, Saffat 37/157 ve Tur 52/34 gibi ayetlerde örnekleri bulunduğu gibi, bu cümlede de imkânsızı isteme anlamında meydan okuma devam etmektedir.

Bu durumda ilgili emir ahiret şartlarında müşriklerin dünyada peşlerinden gittikleri putlardan şefaat anlamında yararlanmalarının imkânsızlığını ortaya koymaktadır. Nitekim Yasin 36/75 te ve daha pek çok ayette bu noktada açık deliller mevcuttur. M.Okuyan

“Keşf üs Saak” paçaları sıvamanın Arapçasıdır. Yani işe girişmede ciddiyet ve hazırlık demektir. Hani kolları sıvadı, paçaları sıvadı ve işe başladı denir ya, işte bu anlamdadır. Hem işi ciddiye almak, hem de hazırlık yapmaktır. Yani kolları sıvadı, o işi kendine iş edindi, yapmaya başladı demektir.

Ayette yer alan “baldırın açılacağı” ifadesi de “işlerin zorlaşması” olarak manalandırılmıştır. İfade “paçaların sıvanıp kaçacağı”, “incikten açılır”, “paçaların tutuşması” anlamalarına da gelmektedir. Buradaki baldırın açılması, gerçeğin ortaya çıkması ve böylece işlerin zorlaşması anlamına gelmektedir. Dünyada gerçeği göremeyenler ve onu inkâr edenler, mahşerde onu göreceklerdir. Yoksa bu ifade Yüce Allah’ın şekli olarak görülmesi anlamına alınmamalıdır. Razi, Ebu Müslimîn görüşünü naklederek ayette geçen yevm “gün” ün ahiret olmadığına işaret etmektedir. Ebu Müslime göre ayetteki “gün” ü kıyamet günü olarak almak mümkün değildir. Çünkü Yüce Allah secdeye davet edilmelerinden bahsetmektedir. Halbuki kıyamet gününde secde ve sorumluluk yoktur. Bugün insanın iman etmesinin kendisine fayda vermeyeceği gündür. O gün, ömrün ihtiyarlık ve hastalık anıdır. Bundan önce namaza davet edilmişlerdi, ama bu ibadeti yerine getirmediler. O anda da getirmek isteseler bile güçleri yetmeyecektir. Ebu Müslim bu açıklamasına iki ayeti örnek getirmektedir. Bunlardan biri:

“Melekleri görecekleri gün, günahkârlara o gün hiçbir sevinç haberi yoktur. (Furkan 25/22) Diğeri de: “Hele can boğaza gelince” (Vakıa 56/83) Razi bu görüşün doğru olabileceğini söylemektedir. Hamdi Yazır bu ayetler “Daha önce iman etmemiş kimseye o gün imanı fayda vermez. (Enam 6/158) ayetini ilave etmektedir. Bu durum Firavun’un can boğaza gelince iman edip imanının kabul edilmemesi anını hatırlatmaktadır. (Yunus 10/90-91)

Bunun anlamı nedir? Yüce Allah’a Peygamberine ve vahyine inanmayıp keyfi hüküm veren, keyfi tercihlerde bulunan, hüküm ve değerlendirmelerin sürekli olacağını zannedenlere, Allah’a teslim olup boyun eğin denecek, onlarda bunu gerçekleştirmek için olanca güçlerini kullanacak ve can atacaklar ama yapmaya güç yetirmeyeceklerdir. Demek ki buradaki secde, iman ve tapınmayı ifade etmektedir. B.Bayraklı 

Ğaşiye 88/2 de de ele aldığımız üzere, haaşi’a kelimesi “yere bakmak, düşkün olmak, zillet içinde kalmak ve eğik olmak” gibi anlamlara gelir. Bu kelime mahşerdeki nin aksine, dünya hayatında “derin bir saygıyı” ifade etmekte ve inananlar için olumlu bir hassasiyeti nitelendirmektedir. (Bakara 2/45, Al-i İmran 3/199, İsra 17/107, Enbiya 21/90, Mü’minun 23/2, Ahzab 33/35, Hadid 57/16, Haşr 59/21)

Bu kelime, kıyamet günü yeryüzünün haşmetini kaybetmesi anlamında, cansız varlıklar için de kullanılmaktadır. (Fussılet 41/39) Haşr 59/ 21 de Kuran ın cansız dağlara indirilmesi durumunda, onların adeta canlanıp Allah’a derin saygıları nedeniyle parça parça olabileceği gerçeği de yine bu kelimeyle ifade edilmektedir. Taha 20/108 de olduğu gibi, ahirette “bütün seslerin kısılması” anlamında bir çaresizliği ve boynu bükük olmayı da içermektedir.

Ayetin güne mesajını şu şekilde ifade edebiliriz. Dünya hayatında Yüce Allah’tan başkasının önünde boyun eğerek onları kutsayanlar ahirette Hakkın huzurunda boynu bükük kalacaktır. M.Okuyan

”Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu davranış onların düşünmeyen bir toplum olmalarındandır.” (Maide 5/58)

“onlarla beni baş başa bırak” ifadesi Müddesir 74/11 deki kullanım gereğidir. Ayetlerin birbirini tefsir ettiği gerçeğinden hareketle bu tercihte bulunduk. Müzzemmil 73/11 de de ele aldığımız üzere, bu ayetler Kureyş în ileri gelenleri ve Mekke’nin inkârcı elebaşlarından Hz. Peygamberle alay edenler hakkında indirilmiş olmalıdır.

“Biz onları bilemedikleri bir şekilde yavaş yavaş helaka sürükleyeceğiz.”

Kuran da birde Araf 7/182 de geçen istidrac kelimesi “nimet vere vere, muhatap zenginlik ve nimet içerisindeyken fark edemeden onu yakalamak” demektir. Kuran’ı yalanlayanları yavaş yavaş ve hiç bilemedikleri bir yerden azaba yaklaştırdığını haber vermektedir.

Ayette "Keyd" kelimesi geçmektedir. Bunun anlamı gizli plan yapmak demektir. Kendi başına bu anlamıyla kötü bir manaya gelmez ama bir kimseye haksız olarak ve ona zarar vermek için yapıldığında bu kötü bir hareket olur. Yoksa bu kelimenin kötü bir anlamı yoktur, özellikle bu plan, ona müstahak olan birisine yapılmışsa.  (Mevdudi)

Bu dünyadaki hayatı esnasında insan, görünürdeki mutluluğun ve mutsuzluğun nihaî olarak nereye doğru gideceğini ve Allah'ın “ince (yaratış) planı” içinde nasıl bir rol oynadığını doğru bir şekilde kavrayamaz. M.Esed

“tuzak kurmak” bir acizlik ifadesi olacağı için böyle bir acziyet Allah’a nisbet edilemez. Bu nedenle, ilgili ifadeleri “tuzakları boşa çıkartmak” şeklinde anlamak durumundayız. Nitekim Al-i İmran 3/54, Enfal 8/18,30 ve Fatır 35/10 da ifade edildiği üzere Yüce Allah inkar edenlerin tuzaklarını boşa çıkaracaktır. M.Okuyan

Ayetteki mağram kelimesi Tevbe 9/98 ve Tur 52/40 ta olduğu gibi “borç” müskalün kelimesi ise Tur 52/40 ta geçtiği üzere “ağır yük altında bırakılmak” anlamına gelmektedir. Yüce Allah bu ayette günümüze ve tüm zamanların din tebliğcilerine yönelik çok önemli bir ilke koymaktadır. Davette ücret istenilmez. Enam 6/90, Yunus 10/72, Hud 11/29,51, Yusuf 12/104, Furkan 25/57, Şu ’ara 26/109,127,145,164,180, Sebe 34/47, Yasin 36/21, Sad 38/86, Şura 42/23 Çünkü Allah’tan ecir beklenen işten ücret alınmaz. M.Okuyan

Yoksa gayp (yani gizli olan, bilinmeyen şeyler) onların yanında da, artık onlar mı yazıyorlar. Yani Allah'a ait olan gayp ilmi onların yanında, Levh-i Mahfuz'u yazan yüce kalem onların elinde de artık her şeyin kaderini, olup olacak olayları onlar mı yazıyor, işledikleri suçların, Allah'ı inkâr etmenin ve ona ortak koşmanın günah olmayıp sevap ve doğru olduğunu deftere onlar mı yazıyorlar ki bu şekilde akla ve kitaba uymaz hükümler veriyor, zulümler ediyor, henüz gayp âleminde olan ilahi hükmün, tepelerine ineceği günden çekinmiyorlar.

Bu iki ayet yukarda geçen ve ayetlerine benzer olmakla beraber manayı toplayıp, ta surenin başındaki ayetine kadar götürmüş ve bu suretle "kalem" den maksadın da gayp ilminden olmuş olacak her şeyin kaderini yazan ilâhî kalem olduğunu anlatmıştır. H.Yazır

İbn Abbas'tan nakledildiğine göre burada ğayb Levh-i mahfuz ’dur. Onlar sana karşı söyledikleri bu sözleri oradaki (Levh-i Mahfuz'daki) bilgilerden alıp kendilerinin sizden faziletli olduğunu, herhangi bir şekilde cezalandırılmayacaklarını mı yazıyorlar?

"Yazıyorlar?" buyruğunun kendileri için istedikleri hükmü mü veriyorlar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Kuduri

El-HUT, karnında Yunus (a.s)'un hapsolduğu meşhur olan balıktır ki, ona "en-Nun" da denilir. Nitekim Enbiya suresi

"Zü'n-Nûn'u da hatırla. Hani o öfkelenerek gitmişti de, kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Derken karanlıklar içinde: "Senden başka hiçbir ilâh yoktur, seni bütün noksanlıklardan uzak tutarım. Gerçekten ben haksızlık edenlerden oldum" diye dua etmişti."(Enbiya, 21/87) ayetinde Yunus (a.s)'a Zünnûn denilmişti.

"ZÛ" da bilindiği gibi SÂHİB mânâsınadır. Bazıları "Zû" nun "Sahip “ten daha beliğ ve fasih olduğunu söylemişlerdir. Zün-nun denildiği zaman, Yunus (a.s)'ın ona mahkûm kalmayıp onun sıkıntısından kurtuluşu; "Sahip" denildiği zaman da o balığın içinde bulunması durumlarına işaret edilmiş oluyor. Onun için Enbiya suresinde övülürken "Zün-nun", bu surede ise ona benzemekten nehyedilirken "Sâhib-i Hut" diye isimlendirilmiştir. Burada "Hut" ve "Nun" kelimelerinin ikisinin de balık manasına gelmesi itibariyle, bu âyet ile surenin başındaki "Nun’a dolaylı yoldan bir işaret yapılmış demektir. Bundan bazıları dan maksadın bu "Hut" olduğu görüşüne varmışlardır. Fakat öyle olsaydı burada "Sahibu'n-nûn" denilmek uygun düşerdi. H.Yazır

“Zün-nun’u da hatırla hani o öfkelenerek gitmişti, bizim kendisini asla kendisini sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum; diye niyaz etti.” (Enbiya 21/87)

“Nefsini kınamış halde iken balık onu yuttu” (Saffat 37/142)

“suçlu damgası taşıyarak” -yani, hâlâ günahın yükü altında ve tevbe etmemiş olarak: Allah'ın rahmeti olmasaydı Yunus Peygamber'in bir günahkâr olarak ölmüş olacağına îmâ. M.Esed

Yüce Allah’ın Hz. Yunus’a verdiği nimet Enbiya 21/87 de dile getirilen Hz. Yunusun tövbesi ve Saffat 37/143 te sözü edilen tesbihinin sonucudur. M.Okuyan

 

Ayetteki icteba fiili “seçmek, peygamberlik vermek” (Hac 22/78) ceale fiili “kılmak, yapmak, görevlendirmek” es-salihun kelimesi ise “iyiler, hayırlılar, faziletliler, erdemliler” demektir. İcteba fiili hem ümmetin seçimi hem de peygamberlik görevinin verilmesi anlamındadır. (Al-i İmran 3/179, Enam 6/87, Yusuf 12/6, Nahl 16/121, Meryem 19/58, Taha 20/122, Şura 42/13, Kalem 68/50)

Sürekli değilde nadiren hata yapan muttaki kulların hatalarını fark ettiklerinde hemen Tevbe ve bağışlanma dilemeleri bizim için bir örnek davranış olmalıdır. (Al-i İmran 3/135)

Ayetteki “seçme ve kılma” eylemlerini Yüce Allah gerçekleştirmektedir. Yüce Allah’tan başkası peygamber seçip tayin edemez. Kimse kendini peygamber olarak görüp halka takdim edemez. Bunun ardından Yüce Allah, Hz. Yunusu yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdi. (Saffat 37/147) Kalem 50 de yer alan “seçip sâlihlerden kılma” nın anlamı budur; yani onu peygamber olarak göndermiş olmasıdır.

Yani; onlar sana o kadar kin duyuyorlardı ki, Kur`an`ı işittikleri zaman sana yiyecek gibi bakıyorlardı.

Bu ayetin halk kültüründeki “nazar” denilen şeyle ilgisi yoktur. Bu ayetin nazar duası diye okunması da çok yanlış ve saçma bir davranıştır. Çünkü dua, Allah`tan bir şey istemektir. Bu ayette ise Allah`tan istenen herhangi bir şey olmayıp, aksine Allah`ın peygamberimize yaptığı bir açıklama vardır. H.Yılmaz 

Onlar vahyin etkileyici yapısını çok iyi bildiklerinden onun dinlenmesini istemezlerdi Hakka 69/38-52 ayetlerin iniş sebebinde de zikrettiğimiz üzere müşrikler Kuranın dinlenmesini arzu etmezler. Kuran okunurken gürültü yapılmasını, böylece vahyin sesinin bastırılmasını özellikle isterlerdi. Fussilet 41/26 İşte yorumunu yapmakta olduğumuz ayette de onların Hz. Peygamberi neredeyse devirecekleri öfke dolu bakışları dile getirilmektedir. M.Okuyan

Kuran’ın Kuran da pek çok isim ve sıfatından söz edilmektedir. Tekvir 81/27 de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere “Kuran’ın âlemler için bir öğüt oluşu”, yararlanmak isteyenlere yöneliktir. Bu arada cinlerin de bu vahiy aydınlığından yararlandığına dair Kuran da mesajlar bulunmaktadır. Ahkaf 46/29-32 ce Cin 72/1-2 ayetler bunun delilidir.

Kuran bir öğüttür, hatırlatmadır. Bu kökten gelen kelimeler Kuran da sıklıkla kullanılmaktadır. Zikr, tezkire ve zikra kalıplarında bu kelime “gerçeğin hatırlatılması” anlamına gelmekte ve pek çok ayette Kuran’ın bir ismi olarak yer almaktadır.(Hud 11/114; Hıcr 15/6-9; Nahl 16/44; Kehf 18/28; Taha 20/99; Enbiya 21/24;,50; Furkan 25/18,29; Yasin 36/11; Saffat 37/3,168; Zümer 39/22-23; Fussilet 41/41; Zuhruf 43/5,36; Necm 53/29; Mücadele 58/19; Talak 65/10; Kalem 68/51; Cinn 72/17; Müzzemmil 73/19; Müddesir 74/54; İnsan 76/29; Abese 80/11) M.Okuyan

Mukatta a harflerin Muhtemel anlamları

Hâlid b. Ahmed ve Sibeveyh’e göre, bu harfler surelerin isimleridir. Hangi surenin başında gelişse o surenin ismini belirlemiş olabilirler. Taha, Yasin, Sad, Kaaf ve Nun sureleri bunun örneğidir.

İbn Abbas’a göre, bu harflerin her biri Allah’ın isimlerinden veya sıfatlarından birine delalet ettiği gibi, Allah’tan başka isimlere de delalet edebilir. Mesela elif-lam-mim deki elif “Yüce Allah’a, lam “latif” sıfatına, mim de “Mecîd” ve benzeri sıfatlara delalet etmektedir.

Bu harfler bir araya getirilirse Yüce Allah’ın isim ve sıfatlarından bir kısmı elde edilebilir. Bu bağlamda bir örnek olarak İbn Abbas’tan gelen rivayette göre elif lam ra–ha mim ve nun harfleri bir araya getirilse er- rahman kelimesi elde edilmektedir.

Nun harfinin Muhtemel Anlamları

Nun harfi, “balık” anlamına gelebilir. Enbiya 21/87 de Hz. Yunus için zün-nun yani “nun sahibi” denmesi bu yaklaşımın delili olarak Kabul edilmektedir. Esasında Kalem suresinin 48. Ayetinde geçen sahibül-hut “balık sahibi” ifadesi ile Hz. Yunusun ’tan söz edilmektedir. Saffat 37/139-148 ayetler arasında yer alan 142 ayetteki el-hût kelimesi de maksadın “balık” olabileceğinin delili olarak sunulmaktadır.

وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّٖى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمٖينَ
Balık sahibi (Yunus'u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar içinde: "Senden başka ilah yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye çağrıda bulunmuştu. (Enbiya 21/87)

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تَكُنْ كَصَاحِبِ الْحُوتِ اِذْ نَادٰى وَهُوَ مَكْظُومٌ

Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak çağrıda bulunmuştu. (Kalem 68/48)

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلٖيمٌ

Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı. (Saffat 37/142)
وَاِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ~ ~ ~

Gerçekten Yunus da gönderilmiş resullerdendi. (Saffat 37/139)

El-kalem kelimesi tekil kalıpta bu ayetle birlikte bir de vahyin ilk cümlelerinden olan Alak 96/4 te yer almaktadır. Aklam şeklinde çoğul kalıpta ise “kura çekmek için kalem atmak” anlamında Al-i İmran 3/44 te ve Allah’ın kelimelerini yazmak için ağaçtan kalem olması” anlamında Lokman 31/27 de geçmektedir. Kalem 68/1 deki üçüncü yemin konusu olan “satır satır yazmakta oldukları şeyler” ifadesi de bunu zorunlu kılmaktadır.

KALEME YEMİN

1- Kur’an’a ve onu yazan kalemlere, onun vahiy kâtiplerine yemin ediyor,

2- Veya Levh-i Mahfuza, onu yazan kaleme ve onun yazıcıları olan kutlu meleklerine yemin ediyor,

3- Yahut da şu bizim elimizdeki kalemlere ve onlarla yazdıklarımıza yemin ediyor. Kaleme ve yazdıklarına, kaleme ve yazıcılarına yemin edildiğine göre, kaleme ve yazdıklarımıza dikkat etmek zorundayız.

“Oku! Ki senin Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O kalemle yazmayı öğretmiştir.” (Alak 96/3)

“Sen daha önce bir kitaptan okumuş ve elinle de onu yazmış değildin. Öyle olsaydı, batıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi.”

(Ankebût 29/48)

Kâfirler şöyle demişlerdi: “Ey, kendisine Kur’an indirilen! Sen, kesinlikle bir delisin.” (Hicr: 15/6)

Önceki peygamberlere olduğu gibi Araf 7/109, Taha 20/63, İsra 17/101, Şuara 26/27,34 Mümin 40/24,37, Zuhruf 43/49, Zariyat 51/39,52, kamer 54/9,25. Mekke müşrikleri de Hz. Peygambere deli Saffat 37/36, Duhan 44/14, Tur 52/30 Hakka 69/41 Şair Enbiya 21/5, Yasin 36/69,  Saffat 37/36, Tur 52/30, Hakka 69/41 büyücü, büyülenmiş Yunus 10/2, İsra 17/47, Furkan 25/8, Sad 38/4, Tur 52/29 veya yalancı Sad 38/4 diyorlardı. Tekvir 81/22 ve yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 68/2 ayetler, aslında Hicr 15/6 ayetteki suçlama veya hakaretin cevabıdır.

“Mecnun bir şair için biz ilahlarımızı bırakacak mıyız? Derlerdi” (Saffat 37/36)

Hz Nuh’a kavmi deli dedi (Kamer 54/9) Firavun da Hz. Musa için deli demişti (Şuara 26/27, Zariyat 51/39) Genelde geçmiş peygamberlere böyle denmişti (Zariyat 51/52)

Ecr kelimesinden maksat eğer dünya hayatıyla ilişkili olarak anlaşılırsa, risalet görevinin büyük bir sevap vesilesi olduğu beyan edilmiş olur. Eğer bu kelime ahiretle ilgili olursa bu defa da Hz. Peygambere mahşerde verilecek mükâfatın özelliği bildirilmiş olur.

Ayette geçen ğayra memnun ifadesi Hud 108 de ğayra meczuz olarak yer almaktadır. İkisi de “bitmez, tükenmez, kesintiye uğramaz” anlamlarına gelmektedir. Vakıa 33 te la maktu’atin ve memnu’a “kesilip tükenmeyen, yasak edilmeyen” demektir.

Fussilet 41/8 ve İnşikak 84/25 e de bildirildiği üzere, engellenemeyen, kesintiye uğratılmayan veya başa kakılmayacak ödüller, imanını salih amel ile destekleyen kişilerin olacaktır. Vakıa 56/33 te ifade edildiği üzere, Cennet nimetleri başkası tarafından kesintiye uğratılmayacağı gibi, engellenmeyecektir de. Benzer bir ifade Hud 11/108 de de yer almaktadır. Ayrıca Rad 13/35 te belirtildiği gibi, cennetteki yemişler de gölgeler de devamlıdır. Bu haliyle söz konusu ifade, başka bazı ayetlerde cennet nimetleri devamlıdır.(Fussilet 41/8, İnşikak 84/25, Tin 95/6) cennet nimetleri devamlıdır (Rad 13/35) kesintisizdir ve engellenemezdir. (Vakıa 56/33)

HULUK terimi, en geniş anlamlarıyla kişinin karakterini, doğuştan mizacını veya tabiatı haline gelen davranış alışkanlıklarını gösterir. Benim HULUK terimini "hayat tarzı" ile aynı görmem, Abdullah b. Abbas’ın yukardaki ayet hakkındaki (Taberî tarafından nakledilen) açıklamasına dayanmaktadır. Ona göre bu terim, burada din ile eş anlamlıdır ve bu ikinci terimin (din) başta gelen anlamlarından birinin "davranış" veya "hareket şekli" yahut tarzı olduğunu unutmamalıyız. Ayrıca, Muhammed sa. in zevcesi Hz. Ayşe’nin, vefatından yıllar sonra RESULULLAH hakkında konuşurken, defalarca "onun hayat tarzının" HULUK olduğunu (KURAN) olduğunu vurguladığı hakkındaki sahih bir çok rivayet bulunmaktadır. M.Esed

AHLÂK’ININ KURAN OLDUĞUNA DELİL

وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدٰى

Ve yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı? (Duha 93/7)

“Resulüm, muhakkak ki sen bir huluk-i azîm üzeresin. Allah’ın istediği yaşamın, vahiyle birlikte hareket etmen ve insanların ıslahı adına onlardan gelecek tüm eziyetlere, tüm yalanlamalara, tüm alaylara katlanıp göğüs germen senin çok yüksek bir ahlâk sahibi olduğundandır. Çünkü zayıflar asla buna tahammül edemezler.”

"Andolsun, Resulullah ‘ta sizin için güzel bir örnek vardır." (Ahzab 33/21)

"Emrolunduğun şekilde dosdoğru hareket et." (Hud Suresi, 11/112)

Onu anlamak, Kur’an’ı tamamen anlamaya bağlıdır, demek olur. Birisi de, onun ahlâkı Kur'ân'da buyrulduğu üzere öyle büyük bir ahlâk idi ki, onu başka bir tarif ile anlatmak mümkün değildir, demek olur.

Nebi (sav)'dan şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Rabbim beni en güzel bir şekilde tedip etmiştir. Çünkü:

"Af yolunu tut, maruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir" (el-A'raf, 7/199) diye buyurmuştur.

KURAN DA HZ. MUSA İLE İLGİLİ DE BİR ÖRNEK VARDIR.

{Mûsâ} dedi ki: "O vakit onu işledim ve ben dâllînden {yani, onu işledim ve ben o vakit cahillerden} idim." (Şu ‘ara/20)

İbn. Abbas’a göre bazı âlimler Kamer 54/26 yı da delil göstererek konuyu kıyametle ve dolayısıyla mahşerle ilişkilendirmişlerdir. سَيَعْلَمُونَ غَدًا مَنِ الْكَذَّابُ الْاَشِرُ

Yarın bilecekler, kimmiş yalancı küstah! (Kamer 54/26)

Mesajın dünya hayatı ile ilgili olduğunu düşünmekteyiz; ancak ikinci bir anlam olarak ayetin ahirete dikkat çektiğini söylemekte de bir sakınca yoktur. Her iki durumda da ayetteki “görmek” eylemi hem hakikat anlamında olayı bizzat yaşayarak müşahede etmek, hem de bunun farkına varıp gerçeği kavramak anlamına gelmektedir.  

Mef tûn, ism-i mef'ul olarak, "fitne ve belâya tutulmuş deli" demek olduğu gibi, mastar olarak "fitne ve delilik" mânâsına da gelir. Burada "hanginiz" denilmeyip ile "hanginizde" denilmiş olması açısından tefsirciler ikinci mânâyı daha uygun görmüşlerdir.

Buradaki el-meftun kelimesine “azaba çarptırılmak, cezalandırılmak” anlamı da verilebilir. Çünkü Zariyat 51/13 te bu kelime yüftenun kalıbında fiil olarak “cezalandırılmak” anlamında kullanılmaktadır.

يَوْمَ هُمْ عَلَى النَّارِ يُفْتَنُونَ

(O gün) kendilerinin ateş üzerinde azaba uğratılacakları gündür. (Zariyat 51/13)

Dalâl, sekiz şekilde tefsir edilir:

1. Dalâl ile küfr kastedilmiştir; şu ayetlerde oldu­ğu gibi:

{iblis dedi ki}: "Onları dalâlete düşüreceğim" {yani, hidayetten saptıracağım da küfredecekler}. (Nisâ/119)

Andolsun ki o {yani, iblis} içinizden birçok cibületleri dalâlete düşürdü (yani, içinizden birçok halkı saptı­rıp küfretmelerine sebep oldu}. (Yâ-Sin/62)

Andolsun ki onlardan önce, evvelkilerin ekserisi da­lâlette idi {yani, küfretmişti}. (Sâffât/71)

Benzeri buyruklar çoktur.

2.  Dalâl, bir şeyden -küfr olmaksızın- uzaklaştır­mak, ayırmak manasında kullanılır; şu ayetlerde oldu­ğu gibi:

(Ey Nebi!/ Onlardan bir taife, seni dalâlete düşürme­yi (yani, seni haktan ayırmayı, uzaklaştırmayı! kur­muşlardı. (Nisâ/113)

(Ey Dâvûd!} Hevaya tâbi olma! O takdirde seni Al­lah'ın yolundan dalâlete düşürür (yani, hevâ seni -küfür söz konusu olmaksızın- hükümde Allah'ın taatinden ayırır uzaklaştırır}, (Sâd/26)

3.  Dalâl, hasar ziyan manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Kâfirlerin keydi, başka değil, dalâl {(yani, ziyan)} içindedir. (Mü'min/25)

Şüphesiz ben o vakit apaçık bir dalâl (yani, hüsran-!ziyan} içindeyimdir. (Yâ-Sin/24)

(Yakup’un oğulları dediler ki}: "Doğrusu babamız apaçık bir dalâl {yani, Yusuf a beslediği sevgiden do­layı hüsran ziyan} içindedir." (Yusuf/8)

Tallahi, sen cidden eski dalâlinde [yani, Yusuf a bes­lediğin sevgiden dolayı hüsranda! Ziyanda] berde­vamsın. (Yusuf/95)

(Şehirdeki kadınlar, 'Azizin karısı için dediler ki}: "Şüphesiz biz onu, apaçık bir dalâl {yani, Yusuf’a duyduğu sevgiden dolayı apaçık hüsran ziyan} için­de görüyoruz." (Yusuf/30)

4.  Dalâl, bedbahtlık manasında kullanılmış­tır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Siz başka değil, büyük bir dalâl (yani, sürüp giden bir bedbahtlık/ içindesiniz. (Mülk/9)

Bir dalâl (yani, bedbahtlık} ve çılgınlık içinde... (Ka­mer/24)

Muhakkak ki mücrimler bir dalâl (yani, bedbahtlık ve meşakkat} ve çılgınlık içindedirler. (Kamer/47)

Hayır, âhirete iman etmeyenler azap ve uzak bir dalâl (yani, sürüp giden bir bedbahtlık} içindedirler. (Sebe'/8)

5. Dalâl, iptal manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Küfreden ve Allah'ın yolundan alıkoyanlar var ya, (Allah) onların amellerini dall eder (yani, Allah onla­rın amellerini iptal eder}. (Muhammed/1)

Allah yolunda katledilenler var ya, (Allah) onların amellerini dall etmez {yani, onların amellerini ih­lal etmez}. (Muhammed/4)

Onlar ki, dünya hayatta sa'yları dall olmuştur (yani, bu hayattaki amelleri iptal olmuştur}. (Kehf/104)

6. Dalâl ile hata [yanlışlık, isabetsizlik] kastedilmiştir; şu ayetlerde olduğu gibi:

Onlar başka değil, hayvanlar gibi, hatta sebilce [yol­ca] daha dalâlettedirler {yani, tarik/yol bakımından daha hatalıdırlar}. (Furkan/44)

Benzeri bir buyruk da A'râf suresinde yer almakta­dır.

İlerde, azabı gördükleri vakit, sebilce/yolca kimin da­lâlette {yani, tarik yol bakımından kimin hatalı} ol­duğunu 'bileceklerdir. (Furkan/42)

Kim Allah'a ve O'nun Resul’üne isyan ederse, apaçık bir dalâlet ile dalâlete {yani, tavîl [alabildiğine bü­yük] bir hata ile hataya} düşmüş olur. (Ahzâb/36)

Dalâlete (yani, vârislere mirası paylaştırma husu­sunda hataya} düşmeyesiniz diye Allah size bildiri­yor. (Nisâ/176)

7. Dalâl ile cehalet kastedilmiştir; Musa'nın ağ­zından nakledilen şu sözde olduğu gibi:

{Mûsâ} dedi ki: "O vakit onu işledim ve ben dâllînden {yani, onu işledim ve ben o vakit cahillerden} idim." (Şu ‘ara/20)

8. Dalâl, nisyan unutmak manasında kullanılmış­tır; şu âyette olduğu gibi:

O ikisinden biri dalâlete düşerse {yani, o iki kadın­dan biri şehadet edeceği hususu unutursa}, diğeri ha­tırlatsın. (Bakara/282)

Nebi sa.dan ve  bütünüyle ümmetten istenen şey, zalimlere meyletmemeleri, az da olsa onlara eğilim göstermemeleridir.

وَلَا تَرْكَنُوا اِلَى الَّذٖينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ اَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنْصَرُونَ

Bir de zulmedenlere meyletmeyin. Sonra size ateş çarpar. Zaten sizin Allah’dan başka veliniz yoktur. Sonra (Ondan da) yardım göremezsiniz. (Hud 11/113)

Ayetteki veddû fiili “istemek, arzu etmek” tüdhinu fiilleri ise “yumuşak davranmak, meyletmek, yağcılık yapmak, taviz vermek, ikiyüzlülük” demektir.

Kuran’da “yağ (Müminun 23/20)  ve yağ gibi kırmızılık” (Rahman 55/37)  anlamında iki ayette daha geçen bu kelimenin fiil kalıbında anlamı “yağcılık” olarak ifade edilebilir.

وَشَجَرَةً تَخْرُجُ مِنْ طُورِ سَيْنَاءَ تَنْبُتُ بِالدُّهْنِ وَصِبْغٍ لِلْاٰكِلٖينَ

Ve bir ağaç da yetiştirdik ki, Tûr-i Sina'dan çıkar, yağlı olarak biter; yiyenlere katıktır. (Müminun 23/20)

فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِ
Gök parça parça yarıldığı ve (yanık) yağ gibi kızıllaştığı zaman: (Rahman 55/37)

“Onlar isterler ki sen onlara kolay davranasın, onlar da sana kolay davransınlar. Sen onlara yaptıkları konusunda ruhsat veresin, onlar da sana ruhsat versinler. Sen onların dininde görünesin, onlar da senin dininde görünsünler. Sen onlara münafık ve mürai davranasın, yani bir süre sen onların dininde, bir süre de kendi dininde görünesin. Yani sen onlara yaklaşasın, onlar da sana yaklaşsınlar. Sen onlarınkine dokunmayasın, onlar da seninkine dokunmasınlar.

İsra suresi bunu şöyle anlatıyor:

“Eğer seni azimli ve sebatlı kılmasaydık, nerde ise onlara az da olsa meyledecektin. Eğer onlara biraz olsun meyletseydin, dünya ve ahiretin azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra kendin için bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra: 17/74-75)

Allah Teâlâ Yahudi ve Hristiyanların durumunu şöyle anlatıyor.

وَلَنْ تَرْضٰى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارٰى حَتّٰى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ اِنَّ هُدَى اللّٰهِ هُوَ الْهُدٰى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ اَهْوَاءَهُمْ بَعْدَ الَّذٖى جَاءَكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا نَصٖيرٍ
Sen onların dinlerine (tabi olmadıkça) uymadıkça, yahudi ve hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir veli vardır, ne de bir yardımcı. (Bakara 2/120)

Dine karşı savaşanların nitelikleri sayılmıştır:

حلاّف Hallaf: Olur-olmaz şeye yemin eden. مهين Mehîn: Aşağılık.

Kuran da çeşitli ayetlerde yahlifune şeklinde fiil kalıbında genellikle  “münafıkların yeminleri” için kullanılmaktadır. Ayrıca bu tür ikiyüzlülerin mahşerde de aynı işe tevessül edecekleri, yani orada da yalan yere yemin edecekleri beyan edilirken de aynı kelime onlara nisbet edilmektedir. (Mücadele 58/18) Sadece bir örnekte müminlerden yalan yere yemin edenler için bu kelime tercih edilmektedir. (Maide 5/89) Anlaşılan o ki bu kelimede “yalan yemin” anlamı bulunmakta ve sahipleri yeminlerini yalana odaklamaktadırlar. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz ayette de aynı durum söz konusudur.

Ayetteki ikinci sıfat “mehîn” sözcüğüdür. Bu kelime “alçak, aşağılık, şerefsiz, haysiyetsiz her kalıba giren, değersiz, yalancı, kendisini küçük düşüren” demektir. Kuran da dört ayette geçen bu kelime, insanın yaratıldığı sıvının sıfatı olarak “basit” (Secde 32/8, Mürselat 77/20) ayrıca sözünü ifade edemeyen kişinin sıfatı olarak da “değersiz” (Zuhruf 43/52) anlamlarına gelmektedir. İşte kendisine itaat edilmemesi gereken tipin ikinci özelliği bu şekilde belirlenmektedir. İmam Ferra’ya göre bu kelime burada “günahkâr” anlamındadır.

HALLAF

يَوْمَ يَبْعَثُهُمُ اللّٰهُ جَمٖيعًا فَيَحْلِفُونَ لَهُ كَمَا يَحْلِفُونَ لَكُمْ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ عَلٰى شَیْءٍ اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ الْكَاذِبُونَ

Onların tümünü Allah'ın dirilteceği gün, sizlere yemin ettikleri gibi O'na da yemin edeceklerdir ve kendilerinin bir şey üzerine olduklarını sanacaklardır. Dikkat edin; gerçekten onlar, yalan söyleyenlerin ta kendileridir. (Mücadele 58/18)

لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ فٖى اَيْمَانِكُمْ وَلٰكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ الْاَيْمَانَ فَكَفَّارَتُهُ اِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكٖينَ مِنْ اَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ اَهْلٖيكُمْ اَوْ كِسْوَتُهُمْ اَوْ تَحْرٖيرُ رَقَبَةٍ فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَصِيَامُ ثَلٰثَةِ اَيَّامٍ ذٰلِكَ كَفَّارَةُ اَيْمَانِكُمْ اِذَا حَلَفْتُمْ وَاحْفَظُوا اَيْمَانَكُمْ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِهٖ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden' dolayı sorumlu tutmaz, ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) keffareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkân) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz. (Maide 5/89)
MEHİN

ثُمَّ جَعَلَ نَسْلَهُ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ مَاءٍ مَهٖينٍ
Sonra O, bunun zürriyetini hakıyr bir sudan meydana gelen nutfeden yapmıştır. (Secde 32/8)

اَلَمْ نَخْلُقْكُمْ مِنْ مَاءٍ مَهٖينٍ
Biz, sizi hakıyr bir sudan yaratmadık mı? (Mürselat 77/8)
اَمْ اَنَا خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذٖى هُوَ مَهٖينٌ وَلَا يَكَادُ يُبٖينُ

«Yoksa ben ondan hayırlı değil miyim? O ki hakirdir, (meramını) bile hemen hemen açıklayamıyor». (Zuhruf 43/52)

YEMİNLERİNİN ARKASINA SAKLANMA
اِتَّخَذُوا اَيْمَانَهُمْ جُنَّةً فَصَدُّوا عَنْ سَبٖيلِ اللّٰهِ اِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Onlar, yeminlerini bir siper edinip Allah'ın yolundan alıkoydular. Doğrusu ne kötü şey yapıyorlar. (Münafıkun 63/2)
وَلَا تَجْعَلُوا اللّٰهَ عُرْضَةً لِاَيْمَانِكُمْ اَنْ تَبَرُّوا وَتَتَّقُوا وَتُصْلِحُوا بَيْنَ النَّاسِ وَاللّٰهُ سَمٖيعٌ عَلٖيمٌ
Allah’ı, yeminlerinizden dolayı, iyilik etmenize, (fenalıktan) sakınmanıza, insanların arasını bulmaya engel yapmayın. Allah (her şey'i) hakkıyle işitici, kemâliyle bilicidir.  (Bakara 2/224)

 

همّاز Hemmaz: Alaycı, başkalarını küçük gören.

نميم Nemim: İnsanlar arasında lâf getirip götüren.

Koğucu: Şunu bunu ayıplar, yerer, arkasından çekiştirir, kötüleyip ayıplayarak bizler, iğneler, dürtüştürür, bizleyici, mahmuzlayıcı. Koğuculukla gezer, hafiyelik, boşboğazlıkla yaşar. H.Yazır

Ayetteki Hemmaz kelimesi “çok çok ayıplayan, dedikodu yapan”  “meşşa” sözcüğü “çok yürüyen, söz taşıyan, koğuculuk yapan” nemim kelimesi ise “hafif ses, laf taşımak, koğuculuk” demektir. Hemmaz sıfatı “çok çok ayıplayan, arkadan atan, küçümseyen, ayıp arayan, dedikodu yapan, gammazlayan, gıybet eden, el ile çimdikleyen, dürten, kakan, vuran, sıkıştıran, ısıran, kıran, yere çalan” gibi anlamlara gelmektedir. Bu anlamlar gereği hemmaz, “gammazlığı adet ve sanat haline getiren, gerek el, gerekse dil ile maddeten veya manen, şunu bunu itip kakmayı ve kırıp incitmeyi adet edinmiş dedikoducular için kullanılır.

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

Arkadan çekiştirip duran, kaş göz hareketleriyle alay eden her kişinin vay haline; (Hümeze 104/1)
يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا يَسْخَرْ قَوْمٌ مِنْ قَوْمٍ عَسٰى اَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلَا نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسٰى اَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلَا تَلْمِزُوا اَنْفُسَكُمْ وَلَا تَنَابَزُوا بِالْاَلْقَابِ بِئْسَ الاِسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الْاٖيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَاُولٰئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ
Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbirinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir. (Hucurât 49/11)

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اٰمِنُوا كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُوا اَنُؤْمِنُ كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ
Onlara «insanların (müslümanların) inandığı gibi inanın» denilince «Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?» derler. Dikkat et ki (asıl) beyinsizler hiç şüphesiz kendileridir. Fakat bilmezler. (Bakara 2/13)
Meşşa “geçen dolaşan” demektir. Nemim ile beraber, “insanların arasını bozmak amacı ile söz taşıyan, koğuculuk yapan, hafiyecilik yapar, boşboğazlık onun ahlakı haline gelen kişi” demektir.

El-hayr sözcüğüne de “mal-mülk” olarak yorumlayanlara göre ilk anlam, bu kişilerin hiç kimseye mal vermemesi ve hiçbir şekilde hiç kimseye ekonomik anlamda yardım etmemesidir. Bakara 2/180, Mearic 70/21 ve Âdiyât 100/8 ayetlerden delil getirerek, buradaki el-hayr kelimesinin “mal, eşya, servet” anlamına geldiğini belirtmeliyiz. Bu durumda ifade edilmek istenen anlam, bu insan tipinin aşırı mal ve servet düşkünlüğü nedeniyle özellikle çok cimri olduğudur.

كُتِبَ عَلَيْكُمْ اِذَا حَضَرَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ اِنْ تَرَكَ خَيْرًا اَلْوَصِيَّةُ لِلْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَ بِالْمَعْرُوفِ حَقًّا عَلَى الْمُتَّقٖينَ
İçinizden birine ölüm geldiğinde, eğer bir hayır bırakacaksa, üzerinize yazılan şudur: Ana-babaya, akrabaya, örfe uygun vasiyette bulunmak. Takva sahipleri üstüne bir hak olarak... (Bakara 2/180)
وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًا

Kendisine hayır ve nimet ulaşınca ondan başkalarının yararlanmasına engel olur. (Mearic 70/21)
وَاِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدٖيدٌ

Gerçek o, mal sevgisinden dolayı pek katıdır. (Âdiyât 100/8)
منّاع Mennaın lilhayr: Hayırlara engel olan. معتد Mu’ted: Haddi aşan, azgın.

"Mennaın-lil-hayr" deniliyor. Hayr: Arap dilinde hem mal için ve hem de iyilik için kullanılır. Burada mal için kullanıldığını farz edersek o zaman bunun manası şöyle olur: "O çok cimri bir insandır, zerre kadar kimseye bir hayırda bulunmaz." Eğer iyilik anlamında kullanıldığını düşünürsek o zaman "Her iyi işe karşı çıkar ve diğer insanların İslâm'a girmelerini önlemek için tüm çabasını sarf eder" anlamına gelir. Mevdudi

Ayetteki Mennan’ın li’l-hayr ifadesi “hayra çokça engel olan, hiç hayır yapmayan kişi” demektir.

مَنَّاعٍ لِلْخَيْرِ مُعْتَدٍ مُرٖيبٍ

Durmadan hayrı engelleyeni, azgını, işkilciyi... (güvensizlik ve şüphe yayanları,)  (Kaf 50/25)
Mu’ted kelimesi “zorba, haddi aşan, hakkı çiğneyen, hak-hukuk tanımayan, alabildiğine zalim, kepazeliğin her türlüsünü yapan kişi” anlamlarına gelmektedir.

وَمَا يُكَذِّبُ بِهٖ اِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ اَثٖيمٍ

Hâlbuki onu haddi aşkın ve taşkın, günaha düşkün olan her kişiden başkası yalan saymaz. (Muttaffifin 83/12)

BAŞKA BİR MANASI DA KALBİ MÜHÜRLENENLER ANLAMINA GELİR.
ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْدِهٖ رُسُلًا اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهٖ مِنْ قَبْلُ كَذٰلِكَ نَطْبَعُ عَلٰى قُلُوبِ الْمُعْتَدٖينَ
Nuh’un ardından birçok resulleri daha toplumlarına gönderdik. Onlara açık seçik kanıtlar getirdiler. Ama onlar daha önceden yalanladıkları şeye bir türlü inanmadılar. Azgınlığa sapanların kalplerini biz, işte böyle mühürleriz. (Yunus 10/74)
HADDİ AŞAN SALDIRGANLAR

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تَاْكُلُوا مِمَّا ذُكِرَ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ اِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ اِلَيْهِ وَاِنَّ كَثٖيرًا لَيُضِلُّونَ بِاَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِالْمُعْتَدٖينَ
Size ne oluyor da üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yemiyorsunuz? Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size ayrıntılı olarak açıklamıştır. Birçokları ilimsiz bir biçimde kendi keyiflerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin sınır tanımaz azgınları çok iyi bilmektedir. (Enam 6/119)

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
Ey iman edenler, Allah'ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (Maide 5/87)

اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعًا وَخُفْيَةً اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez. (Araf 7/55)
ALLAH’IN SEVMEDİĞİ KİŞİLER

وَقَاتِلُوا فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ الَّذٖينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ

Size savaş açanlara karşı Allah yolunda savaşın, ama (amacınızı aşıp) saldırganlık yapmayın; doğrusu Allah saldırganları sevmez. (Bakara 2/190)

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ
Siz ey imana ermiş olanlar! Allahın size helal kıldığı hayatın güzelliklerinden kendinizi yoksun bırakmayın, ama hakkın sınırlarını da aşmayın: Allah, sınırları aşanları asla sevmez. (Maide 5/87)
GÜNAHTAN NEMALANAN

 اثيم Esim: Alabildiğine günahkâr.

Olumsuz nitelikler bağlamında ayette zikredilen bir diğer sıfat ise esim sözcüğü ile gündeme getirilmektedir. Bu kelime mübalağa kalıbındadır ve günahla anılan, ondan nemalanan” gibi anlamlara gelmektedir. Bu kelime bu kalıpta Kuran da yedi kez yer almaktadır.

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِى الصَّدَقَاتِ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَثٖيمٍ
Allah faizli kazançları bereketten mahrum eder, ama karşılıksız yardımları kat kat arttırarak bereketlendirir. Allah, inatçı nankörleri ve günahta ısrarlı olanları sevmez. (Bakara 2/276)
وَلَا تُجَادِلْ عَنِ الَّذٖينَ يَخْتَانُونَ اَنْفُسَهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ مَنْ كَانَ خَوَّانًا اَثٖيمًا
Kendi kişiliklerine ihanet edenleri savunma! Şüphe yok ki Allah, kendilerine ihanet edenleri ve günahkârlıkta inat edenleri sevmez. (Nisa 4/107)

تَنَزَّلُ عَلٰى كُلِّ اَفَّاكٍ اَثٖيمٍ

Onlar her günahkâr yalancının tepesine iner (ler). (Şuara 26/222) Şeytanlar
طَعَامُ الْاَثٖيمِ

Günahkâr olanın yemeğidir. (Duhan 44/44) Zakkum ağacı
وَيْلٌ لِكُلِّ اَفَّاكٍ اَثٖيمٍ

Yazıklar ve azaplar olsun günaha batmış her yalancı iftiracıya, (Casiye 45/7)
وَمَا يُكَذِّبُ بِهٖ اِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ اَثٖيمٍ

Hâlbuki onu haddi aşkın ve taşkın, günaha düşkün olan her kişiden başkası yalan saymaz. (Muttaffifin 83/12)

عتلّ Utul: Kaba, obur, ahlâksız زنيم Zenim: Asalak                                                                    

Ayette, "Utullin" geçmektedir. Arapça'da bu kelime çok sıhhatli ve fazla yemek yiyen insan için kullanılır. Aynı zamanda kötü ahlaklı ve kavgacı insanlar için de kullanılır.
Metinde geçen "Zenim" kelimesi, Arap dilinde zina mahsulü çocuk için kullanılmaktadır. Yani bir kimse, bir ailenin ferdi değilken o aileden sayılmakta. Said ibn Cübeyr ve Şa’bî bu kelimenin kötü şöhret sahibi insanlar için de kullanıldığını söylemekteler. Mevdudi
"Utul terimi" atele fiilinden türetilmiştir. "Bir kişiye veya bir şeye kaba ve zalimce bir şekilde davrandı" kendisinden zulüm hem de ihtiras özelliklerini birleştiren kişiyi tanımlar. Bu sebeple ikili bir karşılık bulmayı tercih ettim. Müfessirler, ZENİM terimine birbirinden çok farklı yorumlar getirmişlerdir. ZENEMEB isminden türetilmiş olan ZENİM terimi, keçinin kulaklarının altında sallanan yumruları veya her iki gerdanı gösterir. Bu gerdanlar fizyolojik bir fonksiyona sahip olmadıklarından ZENİM terimi "lüzumsuz kimse" " veya şey anlamında kullanılır. Başka bir deyimle, atıl veya faydasız bir kimseyi tanımladığını kabul etmek, mantıki bir varsayım olur. M.Esed

ZENİM, "zeneme" den türetilmiştir. Zeneme, keçinin, koyunun boynunda, kulağı dibinde derisinden küpeye benzer yumrucuklara yahut kulağı delinip de ucundan asılı bırakılan sarkıntıya denir ki, her tarafa sallanır durur. Dilimizde o koyun veya keçiye küpeli denildiği gibi Arapça'da da zenim denilir. Burada bundan istiare edilmiştir ki, bu Türkçe ‘de en çok dalkavuk veya kulağı yirik yahut kulağı kesik yahut kulağı küpeli sözlerindeki mecaz manayı andırır. İbnü Cerîr ’in tefsirinde açıklandığı gibi tefsirciler İbnü Abbas ve diğerlerinden bu kelimenin tanıtımı hususunda şunları nakletmişlerdir: "Nesebi şüpheli, nesebi başkasının nesebine katılmış, piç, kötülükle tanınmış, kötü damgalı, damgalı kâfir, çok zalim, aşağılık, fena huylu...."  H.Yazır

Burada sözü edilen olumsuz özelliklerden birisi utüll kelimesi ile dile getirilmektedir. Bu kelime “kaba-saba, zalim, ihtiraslı, duygusuz, gaddar, iri-yarı, koca karınlı, hilkat garibesi, çok yiyen” anlamlarıyla tipik tek dünyalığı ifade etmektedir.

Her türlü kabalığı yapan, Türkçemizde “yontulmamış, kalas” kelimeleriyle ifade ettiğimiz bu tip insanlar ölçü tanımayan, nerede ve nasıl davranması gerektiğini bilmeyen, muhataplarını kırıp incitmekten zevk alan ve böylece had-hudut tanımayacak şekilde olumsuzluk sergileyenlerdir. İşte böylesi insanlara da itaat ve aldırış edilmemesi müminlerden istenmektedir.

Bu ayet grubundaki son olumsuz özellik ise ZENİM sözcüğüyle dile getirilmektedir. Bu kelime “faydasız, dalkavuk, soysuz, nesepsiz, topluma yamanan, kötülükle damgalı” demektir. Kelimeye âlimlerimizin verdiği anlamlardan hareketle, bu kişilerin özellikle asalak tipler oldukları, yüzsüzlük yaptıkları ve diğer özellikleri bir tarafa, o kadarla yetinmeyip başka ahlaksızlıklara tevessül ettikleri anlaşılmaktadır.

Sürekli yalan yere yemin edip duran, aşağılık işler yapan, gıybet edip laf taşıyan, cimrilik ve zorbalık yapan, günaha dalan, kaba-saba ve soysuz kişilere hiçbir şekilde itibar edilmemesi istenmektedir. M.Okuyan

 

Ayetteki tütla fiili “okunmak, aktarılmak, hatırlatılmak, tebliğ edilmek, gündeme getirilmek, peşinden gidilmek, takip edilmek” gibi anlamlara gelmektedir.

وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ اِلَيْكَ وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَفٖى اٰذَانِهِمْ وَقْرًا وَاِنْ يَرَوْا كُلَّ اٰيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتّٰى اِذَا جَاؤُكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذٖينَ كَفَرُوا اِنْ هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ
Onlardan seni dinleyenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına (bir engel olarak) kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, hangi 'apaçık-belgeyi' görseler, yine ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr etmekte olanlar, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: "Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir" derler. (Enam 6/25)

وَاِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا قَالُوا قَدْ سَمِعْنَا لَوْ نَشَاءُ لَقُلْنَا مِثْلَ هٰذَا اِنْ هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ
Ayetlerimiz onlara okunduğu zaman; "İşittik" dediler. "İstesek, biz de bunun bir benzerini söyleyebiliriz. Bu, eskilerin masallarından başkası değildir." (Enfal 8/31)
وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ مَاذَا اَنْزَلَ رَبُّكُمْ قَالُوا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ

Onlara "Rabbiniz ne indirdi?" dendiğinde, "Eskilerin masalları" dediler. (Nahl 16/24)
لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَاؤُنَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ

Yemin olsun, biz de bizden önce atalarımız da bununla tehdit edildik. Öncekilerin masallarından başka bir şey değil bu!

(Müminun 23/83)

وَقَالُوا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ اكْتَتَبَهَا فَهِىَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَصٖيلًا
Ayrıca, "Onun, sabah akşam kendisine okunsunlar diye yazdırdığı eskilerin masalları, efsaneleridir bu!" Diyorlar. (Furkan 25/5)

اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِ اٰيَاتُنَا قَالَ اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ

Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: "Geçmişlerin masallarıdır" dedi. (Muttaffifin 83/13)

MAHŞERLE İLGİ HABERLER

لَقَدْ وُعِدْنَا نَحْنُ وَاٰبَاؤُنَا هٰذَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ
«And ederiz ki bize de, atalarımıza da daha önce bu va'd olunmuştur. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir». (Müminun 23/83)

لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ اِنْ هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ

"Gerçek şu ki, bu bize ve atalarımıza daha önce de vaat edilmişti; eskilerin masallarından, efsanelerinden başka bir şey değil bu!" (Neml 27/68)
وَالَّذٖى قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَا اَتَعِدَانِنٖى اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلٖى وَهُمَا يَسْتَغٖيثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هٰذَا اِلَّا اَسَاطٖيرُ الْاَوَّلٖينَ
Birisi de ana babasına: "Yazık size, benden önce bir yığın nesil gelip geçtiği halde, siz bana, benim diriltileceğimi mi söylüyorsunuz?" dedi. Onlarsa; Allah'a sığınarak, "Yazıklar olsun; inansana, Allah'ın vaadi haktır" diye vahlanınca o şöyle dedi: "Bu, öncekilerin masallarından başkası değil!" (Ahkaf 46/17)

BU PSİKOLOJİK YAPI SERVET VE ÇOCUK SAHİB KİMSELER DE GÖRÜLEN BİR DURUMDUR. 14-15 AYETLERİ BİRLİKTE MÜTEALA EDELİM.

“onu burnundan (hortum) damgalayacağız”. Bütün müfessirler, bu deyimsel ifadenin kesinlikle mecazî anlamda kullanıldığını ve “onu kaçamayacağı bir rezillikle damgalayacağız” anlamına geldiğini söylerler (karş. Lane II, 724, hem Râğıb, hem de Tâcu'l-‘Arûs'dan naklen). Burada "burun" yerine "hortum" denilmesi, yukarda takdir edilmiş olduğunu söylediğimiz kibir ve gurur fiiline işarettir. "Burnu büyümek," "burun şişirmek" gibi kibir ve gururdan kinayedir. Sonra hortum fil ve domuz burunlarında kullanıldığı ve yüze, burna damga ve dağ en çirkin şeyler olduğu için, bu sözde onu büyük bir şekilde aşağılama manası vardır.

Kısacası hortumunu dağlamak, damgalamak; bizim kullandığımız "burnunu kırmak" deyiminde olduğu gibi son derece aşağılamaktan kinayedir.

Ayetin başındaki sin harfi, tıpkı Alak 96/18 de olduğu gibi gelecek zamanı ifade eder. Bu nedenle damgalanmanın ahirette gerçekleşeceği kabulü de en az diğer görüş kadar doğrudur.

Bu ayet Mülk suresinin 22 ayetindeki “yüzüstü sürünen insan” a da işaret etmektedir. Bu insan veya insanlar, bu dünyada sürünecek, ahirette de sürünerek mahşere gelecektir.

Ayette geçen “belâ” kelimesi sözlük anlamı olarak; “yıpratmak, bitkin hale getirmek” demektir. İmtihan olmak (sınanmak, denenmek) de insanı yıprattığından, bu sözcükler zamanla “belâ” sözcüğü yerine kullanılır olmuştur.

Dinin emir ve yasakları da bir anlamıyla belâdır. Çünkü bazı emirler insan bedenine zorluk verir, bazı yasaklar ise nefisleri disiplin altına alır. Böyle durumlarda insanların iyileri ve kötüleri açığa  çıkar, şükredenlerle nankörler belli olur. Belâ sözcüğü ile ilgili olarak aşağıdaki ayetler incelenebilir:

Bakara; 49, 155-156, 249, Saffat; 106, Duhan; 33, Maide; 48, 94, Enam; 165, Al-i İmran; 152, 154, 186, Araf 141, 163, 168, Enfal; 17, Yunus; 30, Hud; 7, Mülk; 2, Muhammed; 4, 31, Enbiya; 35, Kehf; 7, Neml; 40, Fecr; 15, 16, Nahl; 92, İnsan; 2, Ahzab; 11, İbrahim; 6.

Aslında bu ayetler Kehf 32-33 ayetleri arasında anlatılan, biri fakir ama imanlı, diğeri zengin ama kafir olan iki arkadaşın olgusuna da işaret etmektedir.

nt-weight:normal'>Alak 96/18 de olduğu gibi gelecek zamanı ifade eder. Bu nedenle damgalanmanın ahirette gerçekleşeceği kabulü de en az diğer görüş kadar doğrudur.

 

Bu ayet Mülk suresinin 22 ayetindeki “yüzüstü sürünen insan” a da işaret etmektedir. Bu insan veya insanlar, bu dünyada sürünecek, ahirette de sürünerek mahşere gelecektir.

“Allah dilerse” demenin önemini Kehf 23-24 te görmüştük: “Allah’ın dilemesine bağlamadıkça hiçbir için bunu yarın yapacağım deme. Bunu unuttuğunda takdirde Allah’ı an ve Umarım Rabbim beni doğruya, bundan daha yakın bir yola iletir. De “

Ayette geçen “ طائف  tâif” sözcüğünün kökü “طوف  tavf”dır. Anlamı ise “bir şeyin çevresinde yürümek” demektir. Yani bir şeyin etrafında dolanmak demektir. Ki Hacc`da Kâbe`nin etrafında dolaşmaya  “طواف  tavaf” denir.

Tayf, Taife, Tayfa, tayfun, tufan sözcükleri de bu kökten türemedir.

Ayetteki “طائف  Tâif/ dolaşan” ifadesinden bunun rüzgâr tipi bir şey olduğunu anlıyoruz. Olayın mahallî oluşundan da bunun “hortum” denilen rüzgâr olduğunu anlıyoruz. Tayfun ve kasırga tipi bir şey olsa, sadece sözü edilen kimselerin bahçelerine değil tüm çevreye zarar vermiş olurdu.

t-weight:normal'>Kehf 32-33 ayetleri arasında anlatılan, biri fakir ama imanlı, diğeri zengin ama kafir olan iki arkadaşın olgusuna da işaret etmektedir.

 

nt-weight:normal'>Alak 96/18 de olduğu gibi gelecek zamanı ifade eder. Bu nedenle damgalanmanın ahirette gerçekleşeceği kabulü de en az diğer görüş kadar doğrudur.

 

Bu ayet Mülk suresinin 22 ayetindeki “yüzüstü sürünen insan” a da işaret etmektedir. Bu insan veya insanlar, bu dünyada sürünecek, ahirette de sürünerek mahşere gelecektir.

Arapça bilenler için; “الصّريم  es Sârim” fail ve mef’ul anlamında kullanılabilen bir sözcüktür. Kök anlamı “ekin biçmek” demektir. Bu sözcük genel olarak tarımda ürün toplamak anlamında kullanılır. Bu ayette de “ürünü toplanmış, hiç ürün kalmamış” anlamındadır.

SARÎM, tamamen kesilmiş veya kesik demektir. Meyvesi kesilmiş bağa, ürünü biçilmiş tarlaya, gecenin bir parçasına, hiçbir şey bitirmeyen kumluk bir yere de denilir.

unun rüzgâr tipi bir şey olduğunu anlıyoruz. Olayın mahallî oluşundan da bunun “hortum” denilen rüzgâr olduğunu anlıyoruz. Tayfun ve kasırga tipi bir şey olsa, sadece sözü edilen kimselerin bahçelerine değil tüm çevreye zarar vermiş olurdu.

 

t-weight:normal'>Kehf 32-33 ayetleri arasında anlatılan, biri fakir ama imanlı, diğeri zengin ama kafir olan iki arkadaşın olgusuna da işaret etmektedir.

 

nt-weight:normal'>Alak 96/18 de olduğu gibi gelecek zamanı ifade eder. Bu nedenle damgalanmanın ahirette gerçekleşeceği kabulü de en az diğer görüş kadar doğrudur.

 

Bu ayet Mülk suresinin 22 ayetindeki “yüzüstü sürünen insan” a da işaret etmektedir. Bu insan veya insanlar, bu dünyada sürünecek, ahirette de sürünerek mahşere gelecektir.

Ayetteki yetehafetun “birbirleriyle gizlice konuşmak, fısıldaşmak” manasına gelmektedir.

Ayetin sonundaki miskin sözcüğü “yoksul” demektir. “Yoksulluğun mesken tuttuğu kişi” anlamına gelen bu kelime, aynı zamanda Beled 90/16 nın işaretiyle “ açlıktan karnı âdete toprağa yapışan, evsiz, barksız, yurtsuz-yuvasız insan demektir. Bu kelimenin nekra, yani belirteç edatı olmadan getirilmesi de hiçbir yoksulu görmek istemediklerini göstermektedir.

Buradaki "Hard" kelimesi Arapça'da, önlemek, durdurmak anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca niyet etmek, karar vermek ve sürat anlamına gelmektedir. Bu yüzden ayeti tercüme ederken bu üç anlamı da göz önünde bulundurdum  Mevdudi

Hard kelimesi “hızlı hareket etmek” anlamına gelebilir. Buna göre ayetin anlamı hızlıca hareket ettiler şeklinde de olur.

Ayetteki mahrumun kelimesi Vakıa 56/67 de geçmektedir.

Tesbih Allah için, O’nun adına hareket etmektir. Tesbihin Allah adına hareket etmek anlamı, özellikle bu surede ele alınan infak konusuyla gayet uyumludur. İnsanlara mal ve servetin veriliş gayesi onu muhtaç olan başkalarıyla paylaşmaktır.

Ayette geçen Subhân kelimesi genel kabul olarak “Seni tenzih ederiz”, “Şanı ne yücedir!” veya “Varlığın kendisi adına hareket ettiği Rabbimizin şanı ne yücedir” ya da “Sen yüceler yücesisin” şeklinde tercüme edilir.

Ayette geçen yetelavemun “kınamak, suçlamak” anlamına gelmektedir.

Nitekim kullanılan ya veylana ifadesi “ah, eyvah, yazık bize, Eyvahlar olsun bize” gibi anlamlarıyla pişmanlığın zirvesinde olduklarını göstermektedir. Ayrıca “azgınlar, küstahlar, haddini aşanlar” anlamlarına gelen taağin kelimesinin kullanılması da, yaptıklarının çok büyük bir kabahat olduğunun bilincine vardıklarının bir delilidir.

Azap kelimesi Kuran da 322 kez geçmektedir. Ayrıca bu kelime “azzebelyü’azzbü/nü azzibu” gibi dört harfli kalıplarda 41 yerde zikredilmektedir. Bu arada aynı kökten gelen –tekil ve çoğul olarak- mü’azzib kelimesi ile mü’azzeb kalıbı da 4 er kez yer almaktadır. (Şuara 26/138,213, Sebe 34/35, Saffat 37/59) Dünyaya ait azapla ilgili bu fiil Yüce Allah’a da, (Al-i İmran 3/56, Enfal 8/33-34, Tevbe 9/14,26,39,55,74,85,101, Kehf 18/97, Taha 20/47, Haşr 59/3) Hz. Süleyman ve Zülkarneyn de nisbet edilmektedir. (Neml 27/21, Kehf 18/86-87)

Ğaşiye 88/24 te de ifade ettiğimiz üzere, orada geçen “En büyük azap” ifadesi, daha küçüklerinin de olduğunu hatıra getirmektedir. Kuran, azabı iki çeşit olarak tanıtır. İlki dünya hayatında çekilenler ki bunlar “küçük azaplar” dır. Diğeri de, ahirette çekilecek olan “cehennem azabı” dır ki bu da en büyüğüdür. (Bakara 2/85,114, Al-i İmran 3/56, Maide 5/33,41, Tevbe 9/74,85, Rad 13/34, Nur 24/19,23, Kasas 28/42, secde 32/21, Ahzab 33/57, Zümer 39/26, Fussilet 41/16)

لَهُمْ عَذَابٌ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَقُّ وَمَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ وَاقٍ 

 Dünya hayatında onlar için bir azap vardır, ahiretin azabı ise daha zorludur. Onları Allah'tan (kurtaracak) hiç bir koruyucu da yoktur. (Rad 13/34)

فَاَمَّا الَّذٖينَ كَفَرُوا فَاُعَذِّبُهُمْ عَذَابًا شَدٖيدًا فِى الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرٖينَ
Küfre sapanlar var ya, işte onlara dünyada ve ahirette şiddetle azap edeceğim. Hiçbir yardımcıları olmayacaktır onların.

(Al-i İmran 3/56) M.Okuyan

KURAN BİZE İKİ AZAP ÇEŞİDİNDEN BAHSEDER. ÜÇÜNCÜSÜ YOKTUR.

Ayette geçen cennetun-naim tamlaması “nimetleri bol cennetler, bahçeler, nimet yurdu, nimet cennetleri, mutluluk bahçeleri, gam ve kederden, bela sıkıntısından uzak, katıksız nimet ve mutluluk bağları, bostanları” gibi anlamlar vermektedir.

MÜCRİM, suç işleyen demektir. Bunun başı da, suç işlemeyi vicdanen helal ve mubah saymaktır ki küfürdür. Böyleleri suç işlemekten ancak fiilî bir engel karşısında çekinirler.

MÜSLİM, bunun tam anlamıyla zıddıdır. Bunun imanı vardır. Suç işlemeyi vicdanında çirkin bilir, cezasına inanır; işlerse insanlık icabı bir hata ile veya zorunlu bir sebeple işler. Doğrusu inanmayanlar da suç işlemenin çirkin olduğunu bilir. Onun için kendisine karşı işlenen bir suça öfke püskürür fakat kendi yaptığını suç saymaz, hoş görür. Çünkü suçu hak gözüyle değil, kendi keyfine göre ölçer, kendi üstünde bir hak tanımaz. Aslında o suçun çirkinliği kendisine sonsuza kadar bir ceza olacağını hesap etmez. Ahirete inanmaz. Bunun bütün nedeni de verdiği hükümde yanılması, her hak ve yetkiyi kendisinde görmesidir. Tefsirlerin açıklamasına göre, Mekke'de kâfirler şöyle demişlerdi: "Öldükten sonra her şey biter. Müslüman ile suçlu eşit olur. Biz dünyada fırsatı kaçırmayız, canımızın istediğini yapar, dilediğimiz gibi hüküm verir, zevkimize bakarız. Bu nedenle öldükten sonra Müslümanlardan daha iyi ölmüş oluruz. Şayet Muhammed'in dediği o öldükten sonra dirilme varsa, biz zevkimizi peşin almış oluruz".  H.Yazır

Ayetteki mâ leküm ifadesine “yazıklar olsun!” anlamı da verebiliriz. Dahası bu ifadenin mesajında “Aklınıza, fikrinize ne oldu? Neyinize, hangi delilinize, hangi kuvvetinize güveniyorsunuz? Şeklinde bir anlam zenginliği de görülebilir.

Yunus 10/35 te, hakikate götüren değer ile gerçeği vaat etmeyen anlayışın karşılaştırıldığı bir bağlamda tevhit ile şirki karıştıran zihniyetin kınanmasında da aynı ifadeler kullanılmaktadır. Ayrıca Saffat 37/154 te, melekleri Yüce Allah’a kız çocuklar isnat edip kendilerine beğendikleri erkekleri layık gören tipik müşrik kafasının eleştirildiği bir ayet grubunda da söz konusu anlayışı kınamak üzere bu ifade tercih edilmiştir.

Hiç kimse dünya hayatında da ahiret şartlarında da kafasına göre Allah adına hüküm verme yetkisine sahip değildir. Hayatın tamamı insanın dini ile ilgilidir. Yaşama şekli dindir.

“Bilgilendiğiniz bir kitabınız var mı?” (Fatır 35/40) ta da geçtiği üzere, Yüce Allah müşrikleri sorgulamakta, kendilerine daha önce vahiy indirilmediğini, kitabı bilgiden yoksun olduklarını, bu nedenle de sözlerinin doğru bir dayanağının bulunmadığını beyan etmektedir. Yine Fatır 35/44 te onlara okuyup öğrenebilecekleri herhangi bir vahiy indirilmediği gibi Hz. Peygamberden önce herhangi bir elçi de gönderilmediği bildirilmektedir.

“Dikkat edin, kesinlikle yalan uydurup söylüyorlar; Allah doğurdu diyorlar. Onlar şüphesiz yalancıdırlar. Allah, kızları erkek çocuklara tercih mi etmiş! Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var? Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin! (Saffat 37/151-157)