(Ankebût - 65.Ayet)

<< Geniş Meal

A’râf

1- Allah ne kastettiğini daha iyi bilir. (Bakara ve Âl-i İmran surelerinin başına bkz.) Bununla beraber burada Sâd

Münasebetiyle tefsirciler tarafından nakledilen bazı sözler vardır: Özellikle İbnü Abbas'tan bir rivayete göre "Ben Allah'ım, bilir ve açıklarım." demek olduğu nakledilmiştir. Süddî "şekil ve suret veren" isminin muhaffefi (kısaltılmış hâli) olduğunu, bazıları "senin göğsüne genişlik vermedik mi?" mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Fakat sözcüklerin dilde özel bir konuma dayanmayan bu gibi ihtimallerin binlercesi hatıra geleceğinden tefsirciler bunlara güvenmenin caiz olmayacağını açıklamışlardır. Bununla beraber İbnü Abbas'tan nakledilen mânâ, iki sure arasındaki sözün gelişi ve ilgi bakımında dikkat çekicidir. Her hâlükârda bu surenin de böyle huruf-ı mukattaa (kesik kesik harfler) ile başlaması, muhtevasının "O'nun tevilini Allah'tan başkası bilmez." (Âl-i İmran, 3/7) mânâsı üzere, insan anlayışının duracağı bazı müteşabih hakikatleri ve remzi mânâları ihtiva ettiğine dair bir uyarıyı ifade eder.

H.Yazır

Daha önceki Kalem, Kaf ve Sad surelerinde olduğu gibi bu sure de “huruf-u mukattaa” adı verilen harfler ile başlamıştır. Bu bağımsız harflerin ne anlama gelebileceği hakkındaki görüşlerimizi, adı geçen bu surelerde daha önce belirtmiştik.

Kısaca hatırlatacak olursak, bize göre bu harfler ya uyarı ifadeleridir, ya Kur’an’ın yapısı itibariyle özel birer yapı taşı niteliğindedir ya da mesajı henüz tespit edilememiş bir sayıyı ifade etmektedir.

  ابجد [Ebced] hesabı denilen uygulamaya göre bu harfler:

   ا [elif] :    1

   ل [lam] :   30

   م [mim] :  40

 ص [Sâd] :   90 sayılarını temsil etmektedir.

Belki de bu sureden önce inmiş olan Sâd sûresi ile bu surenin 1. ayetinin sonundaki ص [Sâd] harfi arasında henüz anlamı saptanamamış bir ilişki mevcuttur.

Allah’ın izni ve yardımıyla bu konu üzerinde ciddî çalışmalar yapacak olan Kur’an erlerinin, bir gün bu harflerle neyin amaçlanmış olduğunu tespit edeceklerine inanıyoruz. 

H.Yılmaz

Yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm, Sâd" şeklindeki Mukatta Harfler diye bilinen buyrukları ile ilgili açıklamalar, daha önceden el-Bakara Suresi’nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Mübtedâ olarak mahallen merfudur. "(Bu) ... Bir kitaptır" buyruğu da onun haberidir. Sanki: "Elif, Lâm, Mîm, Sâd. Sana indirilen bir kitabın" harfleridir buyrulmuş gibidir. Kuduri

“(Yücelerden) bir ilahi kelam indirildi sana artık gönlünde bu konuda herhangi bir şüpheye yer verme ki, onunla, (yoldan sapanları) uyarabilesin ve (böylece) inananlara da öğütte bulunabilesin:”

Sözlüklerdeki karşılığı ‘sıkıntı’, ‘darlık’ olarak verilen harac terimi, “şüphe” anlamını ifade etmek üzere, daha çok deyimsel anlam yüküyle kullanılır: İbni ‘Abbâs, Mücahit ve Katâde'ye göre burada da bu anlamda kullanılmıştır. (Bkz: Taberî, Zemahşerî, Beğavî, Razi, İbni Kesîr.) Bütün itibariyle cümlenin kuruluşu açıkça göstermektedir ki, burada işaret edilmek istenen “şüphe” ilahî kitabın ya da belgenin kaynağıyla değil, amacıyla ilgilidir: bunun içindir ki, hitap görünüşte Hz. Peygamber'e ise de, yukarıdaki pasaj Kur’ânî mesajın ulaşabildiği herkesin dikkatini iki yönlü bir hedefe, yani, hem nihaî gerçeğe karşı çıkanların uyarılmasına, hem de ona zaten inanmış bulunanların yönlendirilmesine, öğütlenmesine çekmek amacını yansıtmaktadır. Uyarı da, öğüt verme de, bir peşpeşelik içinde kaynaştırılmış, hulasa edilmiştir. 

M.Esed

(O,) kendisiyle uyarman ve inananlara öğüt/hatırlatma için sana indirilen/içine işletilen Kitaptır. Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın.

Giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu sure Sâd sûresi’ nin devamı niteliğindedir. Hatırlanacak olursa, Sâd sûresinin son üç ayeti şöyleydi:

De ki: “Ben ona [Kur’an’a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] değilim. O [Kur’ân] , bütün âlemler için bir zikirdir/bir öğüttür ancak. Ve onun müthiş haberini bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz.” (Sâd/81–83)

Sad suresinin son üç ayetinde vurgulanan “Kur’an’ın insanlık için zikir [öğüt/hatırlatma] olduğu” konusu, tahlilini yapacağımız A’raf suresinin 2. ayetinde de tekrarlanmakta, insanlara öğüt vermeye ve uyarıda bulunmaya devam edilmektedir. Konunun bu surede de devam etmesi, Mekkelilerin vurdumduymazlıklarının ve peygamberimize karşı giriştikleri psikolojik saldırılarının devam ettiğini, dolayısıyla peygamberimizin de tebliğ ve uyarı görevinde zorluk çektiğini, hatta normal yaşamında bile sıkıntılarla karşılaştığını göstermektedir. Öyle ki, Rabbimiz Sad sûresi’nde peygamberimize Davud, Süleyman, Eyyûb, İbrahim, İsmail ve İshak peygamberleri örnek göstermiş, ondan bu peygamberler gibi sabırlı ve metin olmasını istemişti. Peygamberimizin karşı karşıya kaldığı bu sıkıntıların boyutları hakkında bundan önceki surelerde ve özellikle de Beled suresinde verdiğimiz bilgilerin hatırlanmasında yarar görüyoruz.

Âyette geçen Onun için, ondan, göğsünde hiçbir sıkıntı olmasın ifadesinden, Peygamberimizin yalanlayıcıların duyarsızlıkları yüzünden başlarına gelecek felâketleri düşündüğü ve merhametinden dolayı üzülüp kahrolduğu anlaşılmaktadır. Peygamberimizin bu anlamda çektiği sıkıntılar başka ayetlerde de belirtilmiştir:

Sonra da sen, onlar bu söze [Kur’an’a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı] , üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin! (Kehf/6)

Onlar iman edenler olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin! (Şu ‘ara/3)

Ve gerçekten Biz biliyoruz ki, kesinlikle onların söylediklerine senin göğsün daralıyor. (Hicr/97)

Şimdi belki sen, “Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir. (Hûd/12)

Yukarıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır ki, Peygamberimizin Mekke müşriklerine tebliğde bulunurken çektiği sıkıntıların benzerlerini, Kur’an’ı tebyin etmek isteyen ve “hâlis din” ile “hanif Müslüman” ı tanıtmaya gayret eden herkes mutlaka çekecektir. Onun için Kur’ân erleri bunu peşinen kabul etmeli ve başlarına geleceklere hazırlıklı olmalıdırlar:

Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız [imtihan olunacaksınız] . Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan siz birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a takvalı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir. (Âl-i İmrân/186)

Surenin 2. âyetinde dikkati çeken bir diğer nokta da, Kur’ân’ın indiriliş amacının hem “uyarı” hem “öğüt” olarak gösterilmesidir. Bu sözcüklerin geçtiği daha önceki ayetlerde “uyarı ”nın kâfirlere, “öğüt ”ün ise müminlere yönelik olduğunu açıklamıştık. Bu açıklamaları da göz önüne alarak 2. ayetten Kur’ân’ın mümin-kâfir ayırımı yapmadan herkese hitap ettiği sonucunu çıkarmak mümkündür.

H.Yılmaz

Bu, kendisiyle insanları uyarman ve insanlara öğüt olsun diye sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın.

Ayetin analizini üç konu üzerinde yapacağız.

1. Kitabın indirilmesi. Şûra sûresinin 52. ayetine göre, Hz. Peygamber kitap nedir bilmiyordu, Kasas sûresinin 86. ayetine göre de böyle bir kitabın kendisine vahyolunacağını ummuyordu.

inzal (indirme) kavramı ne anlama gelmektedir? Allah yukarıda bir yerde midir de ayetleri oradan indirmektedir? Bu durumda Allah'a mekân tayin edilmiş olmaz mı? Hem Kaf sûresinin 16. ayetine göre, Allah'ın insana şah damarından daha yakın olduğu, hem de ayetleri yukarıdan indirdiği ifade edilecek; bu hal bir çelişki oluşturmaz mı?

a) İnzal kelimesi, "öğretmek" anlamına gelmektedir. "Bu kitap sana indirildi" denirken, "Bu kitap sana öğretildi" mânâsı ifade edilmektedir. "Korunmuş levha" denen levh-i mahfuzdan Hz. Peygamber'e verilmesi, öğretilmesi, intikal ettirilmesi demektir. O zaman inzal denen indirme eylemini mekân itibariyle almamak, manevî, yani psikolojik bir oluşum olarak almak gerekir.

b) Konunun merkezî teması, Kur'ân'ın Hz. Peygamber tarafından yazılıp yazılmadığı meselesidir. Allah her yerdedir. Her yerde olduğundan dolayı mekândan münezzehtir. Burada inanılması gereken konu, Hz. Peygamber'in bu kitabı yazmadığıdır. Onun için "indirildi", yani "öğretildi" kelimesine yer verilmektedir. Kur'ân'ın etrafındaki şüphelerin en önde geleni, onun Hz. Peygamber tarafından yazıldığı şüphesi idi. Kurgu ve mânâ itibariyle böyle bir kitabı bir insanın hiçbir çağda yazamayacağı ortada olduğu halde, yine de şüphe etmekten kendilerini alamıyorlardı. Onun içindir ki pek çok âyette Kur'ân'ın Hz. Peygamber'e nasıl öğretildiği ele alınmakta, şüpheleri giderici izahlar yapılmaktadır.

Hz. Muhammed'in kırk tane vahiy kâtibi olduğu, kendisi eline kalemi alıp hiç yazmadığı halde müşrikler şüphe etmişlerdi. Fakat ondan önceki peygamberler kitaplarını nasıl almışlardı? A'râf sûresinin 150. ayetine göre Hz. Mûsâ dönünce, yapılanları gördü ve kızıp elindeki Tevrat levhalarını yere attı. O, Tevrat levhalarını nereden aldı? Onları kendisi mi yazdı? Hz. İbrahim'in suhuf (sayfalar) şeklindeki kitabını nasıl aldı, kim yazdı? Geriye doğru gidince bu ve benzeri sorular daha da karmaşık hale gelecektir.

Burada önemli olan, peygamberlerin gönüllerinin ilâhî öğretiye açık olduğunu, Cebrail kanalına bağlı bulunduklarını, bilgileri kendilerine şah damarlarından daha yakın olan Allah'tan aldıklarını bilmek ve inanmaktır.

c) İndirme, yukarı bir mekândan aşağı bir mekâna doğru olduğunu düşünme yerine, yüce bir makamdan insanın gönlüne intikali olarak anlamakta yarar vardır. O zaman mekân anlayışından kurtulup, konuyu manevî yapısıyla düşünme fırsatı bulunacaktır.

2. Şüpheler göğsü daraltıyor. Âyetin ikinci bölümünde iki önemli kavram yer almaktadır: Sadr ve harec. Sadr kelimesi "göğüs" anlamına, yani kalp mânâsına gelmektedir. Göğüs, kalp, gönül mânâları verilebilecek bu kelime ile ancak "daralma" denen psikolojik oluşum ifade edilebilir.

Bir bakıma gönlün içinde bulunduğu manevî göğsün adına sadr denmektedir "Ama gerçek şu ki gözler kör olmaz, lâkin göğüslerin içindeki kalpler kör olur". Bu âyete bakarsak sadr kavramıyla kalp kavramının hem ilişkilerini hem de büyüklüklerini ortaya çıkartabiliriz. Biyolojik anlamda kalple göğüs arasındaki ilişkiyi ve farkı düşünelim. Kalp göğüste yer almaktadır. Hac sûresinin 46. âyetinde psikolojik anlamda aynı şey söyleniyor. Manevî kalp, manevî göğsün içindedir. Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, sadr denince genelde gönül anlaşılır.

İkinci kelime harecdir. Bu kelimeyi İbn Abbâs, Zemahşerî, Kâdî Bey-zâvî, Nesefî gibi müfessirler "şüphe" mânâsına, Kâdî ve Razi hem "şüphe" hem "daralma", Hâzin de sadece "daralma" anlamına almaktadır. Zemahşerî bu kelimenin "şüphe" anlamına geldiğini Yunus sûresinin 94. âyetiyle ispatlamaktadır "Eğer sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce kitabı (Tevrat) okuyanlara sor!"

Nisa sûresinin 65. âyetinde harec kelimesinin anlamı açıklanmıştı. Burada, "darlık ve şüphe" mânâsına alınabileceğini söylemekte yarar vardır. Kitabın ne olduğunu bilmeyen ve böyle bir kitap alacağını hiç ümit etmeyen insanın aldığı vahyin gerçek olup olmadığı konusunda şüphe göstermesi normaldir. Yunus sûresinin 94. âyetinde bu şüphenin giderilmesi için, vahiy kültürü olanlara sorulabileceği öğütlenmektedir.

3. Kitabın gönderilme amacı nedir? Şüphe edilmemesi emrolunan kitabın hangi amaçla indirildiği, âyetin sonunda tespit edilmektedir.

a) Kur'ân ile uyarmak. Hz. Peygamber'in başta gelen görevlerinden biri de uyanda bulunmaktır. Ahzâb sûresinin 45. âyetinde şahit ve müjdeleyici görevinin ardından uyarıcı özelliği gelmektedir. Ama âyette ne ile uyarılacağı konusuna açıklık getirilmemiştir. Bu soruya A'râf sûresinin 2. âyeti cevap vermektedir. Bu âyet, uyarının kitapla olacağını vurgulamaktadır, "Onunla insanları uyarasın diye!" "Onunla" diyerek kastedilen, Hz. Peygamber'e indirilen Kur’an’dır.

b) Diğer taraftan kitabın gönderilmesinin diğer bir amacı da "İnananlara öğüt vermektir". Genel anlamda insanlara uyarıda bulunmak, özel anlamda inananlara öğüt vermek olduğunu anlıyoruz. Âyetteki uyarı ile öğüdün inananlara verilmesi anlamını çıkartamaz mıyız? Bize göre bu imkâna sahibiz. Çünkü bihî zamiri, uyan ve öğüt için kullanılabilir. Hem uyarı hem de öğüt kitapla yapılacak anlamına gelmektedir.

Daha önce En'âm sûresinin 70. ayetindeki "Kur'ân ile öğüt ver!" ifadesinde yer aldığı gibi, öğüt yoldan çıkmış insana yapılmaktadır. Ama Kaf sûresinin 45. âyetinde, "Tehdidimden korkanlara Kur'ân ile öğüt ver!" Demek ki Öğüt hem yoldan çıkanlara hem de inananlara ortaklaşa verilebiliyor.

Bu ayetten çıkarılacak en önemli ilke şudur: Hz. Peygamber uyarısını ve öğüdünü Kur'ân ile yapmak zorunda olduğuna göre, din âlimi ve görevlileri de öğütlerini, vaaz ve uyarılarını Kur’an’la yapmaları gerekir. Kur’an’ı bilmeyenlerin din adına öğüt vermeye, uyanda bulunmaya hakları yoktur. Çünkü A'râf sûresinin 2. âyetinde inananlara öğüt olarak gönderilen Allah'ın kitabıdır. "Müminlere öğüttür" ifadesi, Bakara sûresinin 2. âyetinde geçen "Muttakiler için bir kılavuzdur" ayetini andırmaktadır.

Diğer taraftan Kur'ân insanın düşüncesine, inancına ve yaşadığı kültüre göre hitap etmektedir. Yoldan çıkanlara uyan, ama inananlara öğüt görevini yerine getirmektedir. Herkes ihtiyacı olanı Kur’an’dan alabilir. Uyarı gerektiriyorsa uyan, öğüt gerektiriyorsa öğüt, müjde gerektiriyorsa müjde, tehdit gerektiriyorsa tehdit, bilgilendirilme gerekiyorsa bilgi alabilir. Peygamberlerin en önemli görevleri kimin neye ihtiyacı olduğunu belirlemektir. Çünkü müjde verilmesi gereken şahsa uyan, öğüt verilmesi gerekene tehdit verilirse, eğitim başarısız olur.

Ayrıca bu ayetten çıkarılacak diğer bir netice de şudur: Âyet kitapla başlamaktadır. Bakara sûresinin 2. âyetinde anlatıldığı gibi, ilâhî eğitimin merkezinde kitap vardır. İlâhî eğitim, "Kitap okulu" diyebileceğimiz bir eğitim modelini benimsemiş durumdadır. Ama burada şu soruyu sormak gerekir: Neden eğitimin merkezine kitap konup, kitap merkezli bir eğitim benimsenmiştir? Bu sorunun cevabım kitap kavramında aramak gerekir.

Kitap kelimesi,  ketebe fiilinden türetilmiş bir isimdir. Manası "biriktirmek, toplamak’ ‘tır. Bu mânâdan hareket edersek kitabın toplayıcı olması, birlik beraberliği kurması ve tevhit inancını tesis etmesi bakımından eğitimin merkezine alınmıştır. ektebe "yaklaşmak, yakın olmak" anlamını ifade etmektedir. Demek ki kitap insanı Allah'a, insanı insana, insanı gerçeğe, insanı bilgiye, insanı medenî olmaya yaklaştırdığı için eğitimin merkezine konmuştur. kettebe "bir şeyi azaltmak, azalmak" manasına gelmektedir. Kitap insanın cehaletini, hamlığını, kabalığını azalttığı için eğitimin merkezine konmuştur.

Demek ki Allah toplayıcı, birlik beraberliği temin edici, yaklaştıncı bir kitabı Hz. Peygamber'e indirip onu eğitiminin merkezine koymuştur. Böyle bir kitapla uyan yapılabilir ve öğüt verilebilir. Kur'ân insanlara kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için, kitabı sûrelerin başında gündeme getirmekte ve yüce Allah onun üzerine yemin etmektedir. B.Bayraklı

“Rabbinizin katından size indirilene uyun; Ondan başka önderlerin ardından gitmeyin. Ne kadar az tutuyorsunuz aklınızda bunu.”

Başta İbni Hazm ve İbni Teymiyye olmak üzere, büyük Müslüman düşünürlerden bazıları, bizim önderler (masters) sözcüğüyle karşıladığımız evliya’ teriminin, bu anlam örgüsü içinde, sözcüğün dinî anlamıyla “otoriteler” (din alanında sözü dinlenenler) anlamında kullanıldığını söylemişler ve bu yüklemiyle ayetin, Hz. Peygamber dışında ve aşağısında herhangi bir şahsın sübjektif görüşlerine, onları Kur’ânî buyruk ve öğretilerle yanyana ve eşdeğer tutarcasına, hukukî bir geçerlik atfetmek konusunda bir yasaklama getirdiğini belirtmişlerdir. Bu konuyla ilgili olarak bkz. 5:101 ve ilgili notlar

M.Esed            

Bu surenin ana konusu budur. Ayet, insanları, Allah'ın elçisi aracılığıyla göndermiş olduğu hidayeti kabule davet ediyor. Çünkü insanın, kendisi hakkındaki ve âlem hakkındaki gerçek bilgiyi yalnızca bu verebilir, hayatının gerçek amacı ve konusunu ona yalnız bu anlatır ve ahlakını, toplumsal hayatını, kültür ve medeniyetini üzerine bina edeceği prensipleri ona, ancak bu kılavuz öğretebilir. İnsan, kendisine rehber olarak yalnız Allah'ı tanımalı ve kılavuz olarak da peygamberleri aracılığıyla göndermiş olduğu irşadı takip etmelidir. Ayet, irşad için Allah'tan başkasına yönelmenin temelde yanlış olduğu, çünkü bunun her zaman hezimetle sonuçlandığı ve kaçınılmaz olarak hüsrana götüreceği konusunda ikazda bulunur.
Burada "evliya" (veliler) kelimesi, insanoğlunun ister övsün, isterse yersin veya ister "veli" olarak kabul ettiğini, isterse etmediğini söylesin, Allah'ın yerine kendisine tabi olduğu herkes için kullanılmıştır. “Allah'ın dışında birtakım veliler edinenler ise; Allah, onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.” (Şura 42/6)

Mevdudi

Bir kıraate göre: O'ndan başka veliler (koruyucu dostlar) aramayın, şeklindedir.

S.Ateş

Rabbinizden, size indirilene uyun ve O’nun astlarından, velilere [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlara] uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz/ hatırlıyorsunuz!

Kur’ân’ın niteliklerini bildiren ve Peygamber’i zorluklara göğüs germeye davet eden 2. ayetten sonra, Rabbimiz bu âyette hitabını tüm insanlara yöneltmiştir. Bu suredeki temel konunun da özetlendiği 3. âyetin takdiri bize göre şöyle yapılabilir: “Siz, sadece size indirilene uyun, sakın başka kılavuz edinmeyin, dininize Kur’an’dan başka kaynak aramayın. Ve kesinlikle de Allah’ın astlarından [rahip, haham, hacı, hoca, şeyh gibi kimseleri] veliler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] edinmeyin. Ne de az öğüt alıyorsunuz, aklınızı hiç kullanmıyorsunuz.”

EVLİYÂ: الاولياء [evliya] sözcüğü,  الولىّ [veli] sözcüğünün çoğuludur. Velî ise,  ولاء [velâ] kökünden türemiş sıfat-ı müşebbehe kipinde bir sözcük olup anlamı “yakın olan, yakın duran” demektir. Ancak bu yakınlık nicel değil, nitel bir yakınlıktır.

Hem veli sözcüğü, hem de bu sözcüğün çoğulu olan evliya sözcüğü Kur’ân’da hep bu anlamda kullanılmıştır. Bu sözcükler İslâm’ın ortaya çıkışından yüzyıllar sonra, yabancı kültürlerin etkisiyle sözcük anlamları dışında birer kavram hâline gelmiş ve Müslümanların dinî hayatlarını istila etmiştir. Açıklıkla belirtmek gerekir ki, “veli” ve “evliya” sözcükleri Kur’ân’da tamamen kendi doğal anlamlarıyla kullanılan iki sözcüktür. Tasavvuf literatürünün bu doğal anlamları bozarak halk kültürüne özel mistik anlamlar ve hiyerarşik bir derecelendirmeyi ifade etmek üzere soktuğu “veli” ve “evliya” kavramlarının Kur’an’daki “veli” ve “evliya” sözcükleriyle bir ilgisi yoktur.

Esma-i Hüsna’dan biri olan ve Kur’ân’da hem Allah hem de kullar için kullanılmış olan veli sözcüğü ayetlerde hep  نصير [nasir=yardımcı] ,  مرشد [mürşit=aydınlatan, yol gösteren] , شفيع [şefi‘=şefaat eden] ,  واق [vâk=koruyucu] ,  حميد [hamîd=öven, yücelten] sıfatları ve “karanlıklardan aydınlığa çıkarır”, “bağışlayıp merhamet eder”, “zarardan alıkoyup yarara yaklaştırır” nitelemeleri ile birlikte yer almıştır. Bu da demektir ki, veliliğin [yakınlığın] bu nitelikler ve bu sıfatlar ile yakın ilişkisi vardır. Yani, bu nitelik ve sıfatlar, velinin [yakın olanın] belirgin özellikleridir. Buna göre her nerede bir kimse için veli [yakın] sıfatı kullanılmışsa, o kimsenin “yardım eden, yol gösteren, şefaat eden, aydınlatan ve koruyan” bir kimse olduğu anlaşılmalıdır. Bunu aşağıdaki ayetlerden kolayca anlamak mümkündür:

Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kişi vardır ne de bir yardımcı. (Bakara/107)

Öz milletlerine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “Allah’ın kılavuzluğu, erdirici kılavuzluğun ta kendisidir.” İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir Yakın Kimsen olur ne de bir yardımcın. (Bakara/120)

Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Yakın kişi olarak, Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisâ/45)

O [bu iş] , sizin kuruntularınızla ve Ehl-i Kitap’ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yapar, onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamaz. (Nisâ/123)

Sonra inanan ve sâlihâtı işleyenlere gelince; [Allah] onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayanlara gelince, onlara korkunç bir azapla azap edecektir. Böyleleri, kendileri Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamazlar. (Nisâ/173)

Rabb’lerinin huzurunda haşr edileceklerinden korkanları o vahiy ile uyar ki, korunabilsinler. Onların O’nun astlarından ne bir Yakın Kimseleri vardır ne de şefaatçileri.  (En‘âm/51)

Dinlerini oyun ve eğlence hâline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kimsesi kalır ne de şefaatçisi. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır. (En‘âm/70)

İşte biz o Kur’an’ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Eğer sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, Allah’tan sana bir Yakın Kimse ve bir koruyucu yoktur. (Ra‘d/37)

Güneşi görüyorsun: Doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa kayar, battığı vakit ise onları sol tarafa doğru makaslayıp geçer. Böylece onlar mağaranın geniş boşluğu içindedirler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah’ın kılavuzluk ettiği doğruyu bulmuştur. Şaşırttığına gelince, sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın. (Kehf/17)

Bu konu için ayrıca Kehf/26, Şûra/28 ve 46, En‘âm/14, A‘râf/196, Yusuf 101 ayetlerine de bakılabilir.

ولاء [Velâ] sözcüğünün mastarı olan  ولاية [velâyet] sözcüğü de, “arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yakın olma, yan yana olma ve yaklaşma” demek olup yer, niyet, zaman, din gibi faktörlere bağlı kalmaksızın arkadaşlıkta ve yardımda tam bir yakınlığı ifade eder. Velâyet sözcüğü Kur’ân’da 2 yerde ve bu anlamda geçmektedir:

Kuşkusuz inanan ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar ve barındırıp yardım edenler, evet işte bunlar birbirlerine yakın olanlardır. İnanan ve hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah yaptıklarınızı çok iyi görür. (Enfâl/72)

Orada yakınlık ancak hakk olan Allah’a aittir. Ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olan O’dur. (Kehf/44)

Velâyet sözcüğü zaman içinde, kişilerin ve toplumların birbiriyle olan ilişkilerinde hukukî bir kavram hâline gelmiş ve bu kavram uluslararası ilişkiler düzeyinde de genel kabul görmüştür. “Reşit bir şahsın, şahsî ve mâlî işlerini gözetip yürütme hususunda kasır [becerisi ve yeteneği olmayan, eksikli] olan bir şahsın yerini tutması” demek olan bu kavram, hukuk alanında geniş bir yer işgal etmesine rağmen, mana olarak sözcüğün kök anlamı ekseninden uzaklaşmamıştır.

Velâyet sözcüğü “ve” harfinin kesresiyle vilâyet olarak da okunur. Bu okuma şeklinin normalde anlam değişikliğine yol açmaması gerekirken vilâyet sözcüğü, “toplumsal yakınlık” manasında “emirlik, sultanlık” [devlet yakınlığı] anlamında kullanılır olmuştur.

Velâ kökünden türemiş ve mastarı velâyet olan bir sözcük de  والى [vali] sözcüğüdür. Bu sözcük veli sözcüğü ile aynı anlamda olup Kur’ân’da Allah için de kullanılmıştır:

Her kişi için, önünden ve arkasından, Allah’ın emriyle onu koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendindekileri değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah, bir halka kötülük dileyince, o zaman, onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için, O’nun astlarından bir yakın olan da yoktur. (Ra‘d/11)

Yine aynı kökten türemiş ve aynı anlamda olan bir diğer sözcük ise مولى [mevlâ] sözcüğüdür. Hem fail hem de mef‘ul anlamında kullanılan mevlâ sözcüğü, fail anlamında kullanıldığında, veli sıfatı gibi “yakın olan, yardım eden, koruyan, yol gösteren”; mef‘ul anlamında kullanıldığında ise “yakın olunan, yardım olunan, korunan, yol gösterilen” demek olur. Nitekim İslâm Hukuku’nda köle azat eden köle sahibine fail anlamıyla mevlâ denildiği gibi, azat edilen köleye de mef‘ul anlamıyla yine mevlâ denilir. Ancak İslâm âleminin birçok yerinde saygı için bazı kimselere مولانا [mevlâ na=mevlâmız] denmektedir ki, bize göre, Kur’ân’daki açıklamalar dikkate alındığında, bu sıfatın dinî anlamda Allah’tan başkası için kullanılması kesinlikle uygun değildir.

ALLAH’IN ASTLARI: Kur’an’ın pek çok âyetinde   من دونه [min dûnihi] ve من دون اللّه [min dînillâhi] şeklinde geçen ifadeler, piyasadaki birçok meal ve tefsirde Türkçeye   من غيره [min ğayrihi] ve  من غيراللّه [min ğayrillâhi] anlamlarında, yani “O’ndan başka” ve Allah’tan başka” şeklinde çevrilmiştir. Oysa  دون [dûn] sözcüğünün esas anlamı, “seviyesi düşük, ast” demektir. Dolayısıyla bu âyetlerin Türkçeye “Allah’ın astları” şeklinde çevrilmeleri gerekir. “Allah’ın astları” ndan kasıt, O’nun yarattıklarıdır; yani melek, insan, cinn, şeytan, hayvan cinsi yaratıklardır. Dûn sözcüğünün yine bu anlam ekseninde olarak  سوى [sivâ] , وراء [vera = öte, başka] manasında da kullanılması söz konusu olabilir. Nitekim Sebe/41‘de bu manada kullanılmıştır. Ancak özellikle konumuz olan âyette ve bu doğrultudaki diğer ayetlerde dûn sözcüğünden seviye olarak Allah’ın altındaki bir seviyenin kastedildiği anlaşılmalıdır. Bu da Allah tarafından yaratılanların seviyesi anlamına gelir ki, bize göre tüm yaratıklar “Allah’ın astları” kapsamındadır.

Bu anlam gözetilerek âyete bakıldığında, Allah’ın astlarından velilere uymamamız ifadesinden, Allah’ın astlarından olan herhangi birilerine yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar olarak uymamamızın öğütlendiği anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle; yakınlık kurulacak, güvenilecek, izinden gidilecek kişi veya kurum Allah gibi mükemmel olmalıdır. Bu da böyle bir kişi veya kurumun Allah’ın sıfatlarını aynen taşıması gerektiği anlamına gelir. Yüce Allah’ın taşıdığı sıfatlara O’ndan başka hiçbir varlığın sahip olması söz konusu olmadığına göre, O’nun astlarından velilere uymayın ifadesi ile bizlere zımnen şu mesaj verilmiş olmaktadır: “Sadece Allah’la yakınlık kurun, sadece Allah’ın yardım edeceğini, sizi karanlıklardan aydınlığa sadece O’nun çıkaracağını, yol gösterici olanın sadece O olduğunu, sadece O’nun şefaat edeceğini ve sadece O’nun koruyucu olduğunu kabullenin; O’nun astlarında böyle nitelikler kabullenmeyin ve onlarla yakınlık kurmayın!”

Âyette geçen  من دونه [min dûnihi] ifadesindeki hu [o] zamiri Rabb sözcüğüne gönderilerek ayetten “Rabbinizin astlarından bir takım velilere uymayın” anlamı çıkarılabileceği gibi, aynı zamir  ما انزل [mâ ünzile] ifadesindeki  ما [] ‘ya gönderilerek âyet “Size indirilenin astlarından bir veli edinmeyin” şeklinde de anlaşılabilir. Bu durum Kur’ân’daki ifade zenginliğini göstermektedir. İkinci seçeneğe göre, söz konusu ifadenin anlamı “Kur’ân’ın yerini tutamayan kitaplara uymayın, onları kılavuz edinmeyin” şeklinde takdir edilmiş olur. 

H.Yılmaz

3-4- Bu hatırlatma ve uyarı şöyle ki: Ey Muhammed ümmeti! Rabbinizden size indirilen bu Kitaba uyunuz. Ve bunsuz birtakım dostun, bir yardımcının, bir âmirin bizzat kendilerine ve kendilerinden olan söz veya davranışlarına uyuvermeyiniz. Onlara uyup uymamak için öncelikle Rabbinizden indirilmiş olan bu Kitaba uymayı ölçü edininiz. Kitaba aykırı olan, Rabbinizin emir ve yasaklarına aykırı bulunan hususlarda gizli açık kimseye uymayın. Rabbinizi bırakıp başkalarının arkasından, izinden gitmeyin. Siz pek az öğüt alır ve hatırlarsınız. Hâlbuki nice karyeler (kentler); insan toplanan memleketler vardı ki, biz onları yok etmişizdir. Öyle ki ona, o kente azabımız, azap darbemiz ansızın geliverdi. O sırada halkı yataklarına yatmış, gece uykusuna dalmış veya kaylûle hâlinde, kuşluk uykusunda bulunuyorlardı. Kısaca, ya Lut kavmi gibi gece yarısında veya Şu’ayb kavmi gibi güpe gündüz dinlenme ve gaflet halinde azap kendilerini bastırıverdi de  

H.Yazır

3. Kâtibinizden size indirilene uyun. O'ndan başka velilere uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz!

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Rabbimizden İndirilenlerin Mahiyeti:

Yüce Allah'ın: "Rabbinizden size indirilene uyun" buyruğu ile kastedilenler Kitap ve sünnettir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Peygamber size neyi verdiyse onu alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının." (el-Haşr, 59/7)

Bir kesim de şöyle demektedir: Bu, hem Peygamber'i, hem de ümmetini kapsamına alan genel bir emirdir. Zahirinden anlaşıldığına göre bu, Hz. Peygamber dışında bütün insanlara yönelik bir emirdir. Yani sizler, İslâm'ın ve Kur'an'ın dinine tabi olun. Onun helal kıldığını helal, haram kıldığını haram belleyin, emrine uyun, yasaklarından kaçının. Âyet-i kerime nassın varlığı ile birlikte delilsiz görüşlere tabi olmayı terk etmeye delildir.

2. Ondan Başkalarına Uymayın:

Yüce Allah'ın: "O'ndan başka velilere uymayın" buyruğundaki zamir, şanı yüce Rabbimize aittir. Yani, onunla birlikte başkasına ibadet etmeyin. Allah'ın dininden uzaklaşanları veli (dost, yardımcı, idareci) edinmeyin. Her kim izlenen bir yolu beğenir ve seçerse, o yolun izleyicileri onun velileridir.

Malik b. Dinar'dan gelen rivayete göre o; "Ondan başka velilere uymayın" buyruğunu okuyup O'ndan başka veli aramaya dahi kalkışmayın, diye açıklamıştır.

Veliler" kelimesinin gayr-ı munsarıf oluş sebebi, onda te'nis (dişil) elifi bulunuşudur.

Buradaki zamirin, yüce Allah'ın: Rabbinizden size indirilene uyun" buyruğundaki; 'a ait olduğu da söylenmiştir. (Size indirilenin dışında kalan velilere uymayın, anlamına gelir).

"Ne kadar az öğüt alıyorsunuz" buyruğundaki zaiddir. Fiil ile birlikte bunun mastar anlamına geldiği de söylenmiştir.

Kuduri

3. Rabbinizden size indirilene uyunuz! O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyiniz! Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!

Bu âyet 2. âyetin devamı olarak, uyarı ve öğüdün hangi konuda verileceğine ışık tutmakta, Hz. Peygamber'e uyarıyı ve öğüdü nasıl vereceğini öğretmektedir.

1 "Rabbinizden size indirilene uyunuz!". Buradaki "Uyunuz!" emri çoğul olduğuna göre, Kur'ân tebliğ edildiği herkesi muhatap almaktadır. "Rabbinizden size indirilene" ifadesi, aynen 2. âyetteki "sana indirilene" ifadesine benzemektedir.

Kur'ân, Hz. Muhammed'e indirilmesine rağmen 3. âyette insanlara indirildiğinin söylenmesi ne anlama gelmektedir? Hz. Peygamber'e insanları uyarmak ve öğüt vermek için indirilmiştir. Sorunun birinci cevabı budur. Diğer taraftan 3. âyet, Kur'ân'ın bütün insanlığa indiğini söyleyerek kendilerine kitap indirilmediğini söylemelerini engellemeyi hedef almaktadır. Kur'ân'ın sadece Hz. Muhammed'in kitabı olmadığı, bütün insanlara indirildiği vurgulanmaktadır.

2. "O'nu bırakıp da başka dostların peşinden gitmeyiniz!" Âyetin bu kısmında yer alan min dûnihi deki zamir nereye veya kime gidiyor? Buradaki zamir Allah'a gitmektedir.  "O'ndan başkası" denirken "Allah'tan başkası" kastedilmektedir. O zaman şöyle bir soru ile karşılaşırız: Arapça'da zamir en yakın olana gittiğine göre, buradaki zamir Allah'ın indir­diği Kur’an’a gitmez mi? Bu sorunun cevabını aynı âyette geçen evliya kelimesi ile verebiliriz. Daha doğrusu tanrılık sıfatı verilebilecek veya dost edinilecek biri için bu kavram kullanılmaktadır. İbn Abbâs ve Zemahşerî, zamiri Allah'a göndererek "Allah'tan başkası" şeklinde tercüme etmişlerdir. Kâdî Beyzâ-vî ise "Allah'ın dininden başkası" tarzında manalandırmıştır. Kâdî ‘yi haklı bulamıyoruz, çünkü orada din kavramı yer almamaktadır.

Zemahşerî, Kâdî Beyzâvî, Hâzin, Nesefî gibi müfessirler "Allah'ın indirdiği" ifadesini açıklarlarken, Kur'ân'ın yanına sünneti de ilâve etmektedirler. Allah'ın indirdiği Kur’an’dır, sünnet değildir; çünkü sünnetin beşerî olan bir boyutu vardır. Allah onu indirmez, onu peygamberin davranışları, sözleri ve tasvip ettiği şeyler oluşturur.

Burada Kâdî Beyzâvî'nin getirdiği delildeki yanlış anlaşılma da ortadan kaldırılmalıdır. Kâdî, iddiasına Necm sûresinin 3-4. âyetlerini delil getirmektedir: "Arkadaşınız, hevasından konuşmuyor. O (bildirdikleri) vahy' edilenden başkası değildir". Bu âyetler ona göre Hz. Peygamberin sünnetinin vahiy olduğunu ispat etmektedir. Kâdî, ona vahyedilen kavramını sünnet olarak yorumlamaktadır. Onun yorumunu kabul edip açıklama yapabiliriz.

Bir peygambere vahyetmek ayrı şeydir, kitap vermek için vahyetmek ayrı şeydir. Meselâ Nisa sûresinin 163. âyetinde Hâ nın peygambere vahyedildiğinden bahsedilmektedir, ama ona kitap verilmemiştir. A'râf sûresinin 2. Âyetinde Hz. Peygamber'e ne indirildi ise, insanlara da o indirilmiştir. Hz. Peygambere Kur'ân indirildiğine göre, 3. âyette insanlara indirilen de odur. Hz. Peygamber'e tâbi olunmasını şart koşan başka âyetler de vardır. Burada "Rabbinizden indirilen" ifadesinin içine sünneti koymak doğru değildir. İbn Abbâs, âyete böyle bir yorum getirmeyip Kur'ân mânâsını vermektedir.

Yaptığı açıklamadan anlıyoruz ki Razi, "Allah'ın indirdiği" ifadesine sünneti dâhil edenleri ve özellikle Hasan-ı Basri’yi tenkit etmektedir ve kıyas yaparak bu ifadeye sünnetin sokulamayacağını vurgulamaktadır.

Bu açıklamalardan şu neticeye varıyoruz: Bütün insanlar, kendilerine indirilen Kur’an’a uymakla yükümlüdürler. Allah'tan başkasını dostlar edinerek onlara uyulmaması istenirken, din adına onların fikirlerine uyulmayacağı anlamı ifade edilmektedir. Başkalarının, yani şeytanî insanların felsefelerinin din olarak kabul edilip arkasından gidilmesini doğru bulmamaktadır. Din Allah'ın indirdiği kitaptan kaynaklanmaktadır. Maide sûresinin 3. âyetinde Kur'ân tamamlandığında, "Dininizi de tamamladım" denmektedir. Kur’an’dan başkasına tâbi olmak, Allah'tan başkasına dost olmak anlamına gelmektedir.

3.  "Ne kadar az öğüt alıyorsunuz". Hz Peygamber'e gelen Kur'ân'ın, 2. âyette inananlara bir öğüt olma özelliğine sahip olduğu görül­müştü. Bunun anlamı, Allah'ın Kur’an’ını, yani dinini bırakıp başka şeyleri din edinmektesiniz. Yüce Allah'ın size verdiği öğüdü dinlememekte ve ona uymamaktasınız. Neye tutku derecesinde tâbi oluyorsanız, onu din edinmiş gibi oluyorsunuz. Allah'ın öğüdünü dinleyen, onun mesajına kulak veren insanlar neye din olarak uyacağını, neyi din edinmeyeceğini takdir eder ve davranışlarını, düşüncesini ona göre ayarlar.

Zemahşeri’nin naklettiğine göre Mâlik b. Dinar, "Tâbi olmayınız!" emrinin, "Aramayınız!" anlamına geldiğini söylemektedir. Çünkü Âl-i İmrân sûresinin 85. âyetinde "Kim İslâm'dan başka bir din ararsa" denmektedir. Aramanın içinde doğal olarak tâbi olma amacı vardır. Tâbi olma eylemi gerçekleşmeden önce de arama eylemi gelmektedir. Tâbi olma, aramanın sonucu durumundadır. Mâlik b. Dinar'ın bu yorumunu uygun buluyoruz.

Din Allah'ın indirdiğindedir. Dini Kur 'an’da ararız, ama peygambere tâbi oluruz. Çünkü Hz. Peygamber de dini Kur'ân'da aramıştır; onun sünneti budur. Peygambere tâbi olan, onun aradığı şekilde dinini arar. B.Bayraklı

Yani, insanlar tam kendilerini güvenlik ve dinginlik içinde hissettikleri bir vakit, ansızın... Bu pasaj, önceki iki ayette ifade edilen, Allah'ın vahyedilmiş buyruk ve öğretilerine uyup onları izlemek konusundaki yükümlülükle bağlantılıdır.

M.Esed

4. Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut kaylûle yaparlarken [gündüz dinlenirlerken] onlara gelivermişti.

“Kıssadan hisse çıkarma” nın eğitim ve öğretimde en etkili yöntemlerden biri olduğu bugün tüm eğitimciler tarafından kabul edilmektedir. Gerçekten de tarihî olaylardan ve başkalarının deneyimlerinden istifade etmek, ufkun genişletilmesi yanında, atılacak yanlış adımların önlenmesinde de insanlara avantajlar sağlamaktadır. Dünya antik uygarlık kalıntılarıyla, tarih de ibret verici olaylarla doludur. İncelendiğinde, nice milletlerin ve nice medeniyetlerin Allah’a karşı tuğyan etmeleri, Allah’ın gönderdiği vahiylere kulak asmamaları ve elçileri yalanlamaları sonucu yerle bir olup yeryüzünden silindikleri görülmektedir. İşte âyetteki nice kentler ifadesi, bu örneklerin çokluğunu anlatmaktadır. Tarihte böyle kötü örneklerin çokluğu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Hiç kuşkusuz senden önce de peygamberler alaya alındı. Onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. (En‘âm/10)

Sonra nice kentler de vardı ki, zulüm yaparlarken Biz onları helâk ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır.) (Hacc/45)

Sinsice kötü tuzaklar kuranlar, Allah’ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular? Yahut onlar dolaşıp dururlarken (Allah’ın azabının) kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, aciz bırakanlar da değillerdir. (Nahl/45–47)

Biz zâlim olan nice karyeleri [memleketleri] kırıp geçirdik. Onlardan sonra da başka milletleri var ettik. Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. “Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!” (Onlar da,) “Yazıklar olsun bizlere! Biz gerçekten zalimler imişiz” dediler. İşte onların bu çağrıları, onları biçilmiş bir ekin ve sönmüş ocak [kül] hâline getirinceye kadar son bulmadı. (Enbiya/11-15)

4. âyette, cezayı hakk eden kavimlerin helâk edildikleri “iki vakt” e dikkat çekilmiştir. Bu vakitler, coğrafî özellikler sebebiyle Arapların istirahat ettikleri; gece uyudukları ve öğleyin kaylûle yaptıkları [öğle uykusuna yattıkları] vakitlerdir. Yani bu vakitler, Arapların kendilerini en çok güvende hissettikleri vakitlerdir. Nitekim aynı coğrafyada yaşamış olan Lut (as)’ın kavmi seher vaktinde, Şu‘ayb (as)’ın kavmi de öğle vaktinde helâk edilmişlerdir. Helâkin, suçluların en beklemedikleri ve kendilerini en çok güvende hissettikleri vakitlerde gerçekleşeceği, bu surenin ilerideki ayetlerinde de bildirilmiştir:

Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez. (A‘râf/97-99)

H.Yılmaz

4. Nice memleketler var ki biz onları helak ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi.

Âyetlerin analizine geçmeden önce, bu anlamdaki âyetlerin buraya neden geldiğine bir bakmak gerekir. Yüce Allah Kur’an’ı, uyarmak ve öğüt olarak indirdiğini, insanlara ona tâbi olmalarını emrettiğini buyurduktan sonra, birden geçmiş milletlerin helakine geçmesi ne anlama gelmektedir?

Allah'tan başkasını dost edinip, fetvalarını, görüş ve felsefelerini din olarak kabul edip onlara tâbi olmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu, öğüt almamanın tehlikesi vurgulanıp, bundan caydırmak için geçmişten örmek getirildiğini söyleyebiliriz.

Geçmişte öğüt almayan toplumların çöküşünü örnek göstererek, öğüt almamanın toplumları yıkan sebeplerden biri olduğunu vurgulamak için bu âyetler burada yer almıştır. Sebep-sonuç ilişkisini canlı olgularla anlatmayı hedef almaktadır. Sebep, öğüt alıp Allah'ın indirdiğine uymamak, sonuç da toplumların çökmesidir.

1. "Nice memleketler var ki, biz onları helak ettik!" Dikkat edilirse ülke, yani karye kavramına yer verilmiş, topluma verilmemiştir. Ülkeden kasıt orada yaşayan halktır. Ülke, yani karye kelimesi, fizikî yapı ile sosyal yapıyı kapsayan bir anlamdadır. Dolayısıyla burada halka, yani topluma yaşadığı çevrenin kanunları vasıtasıyla ceza verildiği ifade edilmektedir.

2. "Azabımız onlara geceleyin yahut gündüz istirahat ederlerken geldi". Dikkat edilirse, "geldi" fiilinin sonundaki zamir dişi olduğundan karyeye, âyetin sonundaki fiil ve zamirler de ülkede yaşayan insanlara gitmektedir. Böylece hem vatan hem de orada yaşayan halk ilişkisi ele alınmaktadır. Toplumsal hayatta yaşananlar, insanların dine karşı tutumları, öğüt almamaları, fizikî çevreyi bile rahatsız etmekte, Allah tarafından tabiatın kanunlarının değiştirilip düzenin bozulmasına sebep olmaktadır.

Âyette cezanın iki ayrı zaman diliminde geldiğine işaret edilmektedir. Gece ve gündüz uyurken azabın gelip helak oldukları söylenirken, Lut kavminin gece, Eyke toplumunun da gündüz helak edildiğine işaret edilmiş olabilir. Anlatımın ana hedefi, azabın ansızın geldiğidir. Fizikî anlamda, yani tabiat kanunları vasıtasıyla cezalandırmanın aniden olduğu vurgulanmaktadır.  B.Bayraklı

Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, "Biz gerçekten zâlim kişilermişiz" demelerinden başka bir şey olmadı.

"Azabımız onlara geldiğinde çağırışları: 'Biz gerçekten zâlim kişilermişiz' demelerinden başka bir şey olmamıştır". Bunun anlamı şudur: Hatalı olduklarını ceza geldikten sonra anladılar. Bu anlamanın faydası olmamaktadır. Önemli olan, öğüdü önceden alıp davranışlarında gereken değişimi, ıslahatı yapmaktır. Ceza anında, pişmanlık ve hatasını görmenin faydası yoktur. Bu âyet insanlığa, son pişmanlığın fayda vermeyeceğini, önceden tedbir alınmasını öğütlemektedir.

Âyetin sonundaki "zâlim" kelimesi ile ülkelerin çöküşünün zulümden, hakların çiğnenmesinden kaynaklandığına, yıkılışın ana sebebinin zulüm olduğuna işaret edilmektedir. Zulüm olduğu yerde durmuyor, ilâhî âlemi de rahatsız ediyor. Zulüm yapan toplum hem halkı rahatsız ediyor hem üzerinde yaşadıkları toprak ve tabiat çevresi onlara tahammül edemiyor.

Geçmişte helak olan ülkelerin halkları, zalimliklerini helak olduklarında anladılar. Yüce Allah, Kur'ân'ın gelişinden sonra, insanların, helak olmadan ve ülkeleri yok olmadan önce anlamalarının öğüdünü vermektedir. Böy­lece tarihî olguların öğüt verici yönü gündeme getirilmekte ve eğitimdeki etkinliği anlatılmaktadır.

Bir toplumun ilâhî öğüdü dinlememesi, tarihî olgulardan ibret almaması, verilen eğitimin etkin olmaması demektir. Eğitimin mücadele vermesi gereken en önemli konulardan biri, zulmü önlemektir. Zulüm, toplumun değerlerini, ahlâkını ve siyasetini çökertmektedir. A'râf sûresinin ilk ayetleri, kitapla uyarı, öğüt ve toplumların çöküşünün sebepleri arasında bir bağlantı kurmaktadır.

B.Bayraklı

“Hışmımız onlara geldiğinde de, “Biz gerçekten zalimlermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı.”

5. âyetteki, Hışmımız onlara geldiğinde, “Biz gerçekten zalimlermişiz!” demelerinden başka yalvarışları olmamıştı ifadesinden, azabın gelmesiyle müşrikler için suçlarını itiraf ve ikrar etmekten başka yapacak bir şey kalmadığı anlaşılmaktadır. Suçlular hışmı görünce gerçeği kabullenmektedirler, ancak o saatte artık iş işten geçmiş olmaktadır. O andaki iman ve itiraflar, يأس [ye’s] ve بأس [be’s] sebebiyle olduğu için işe yaramamaktadır.

ZULM: Âyette geçen Biz gerçekten zalimlermişiz! İfadesindeki zulm, insanın kendi kendisine ettiği zulümdür. Kur’ân’ın birçok âyetinde daha yer alan bu zulm ile kastedilen, “şirk” tir:

Hani bir zaman Lokman da, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak] , büyük bir zulümdür” demişti. (Lokman/13)

Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar] … İşte onlar, güven onlarındır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En‘âm/82)

Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendilerine meşru kılmış olan ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı sözü olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi [işleri bitirilirdi] . Ve gerçekten zalimler, onlar için acı bir azap vardır. (Şûra/21)

Bu ayetlerde insanlara akıllı olmaları, felâket kapıyı çalmadan akıllarını başlarına almaları gerektiği, aksi hâlde pişmanlık duyacakları, ama o andaki pişmanlığın yarar sağlamayacağı ihtar edilmektedir.

H.Yılmaz

Bu hatırlatma ve uyarı şöyle ki: Ey Muhammed ümmeti! Rabbinizden size indirilen bu Kitaba uyunuz. Ve bunsuz birtakım dostun, bir yardımcının, bir âmirin bizzat kendilerine ve kendilerinden olan söz veya davranışlarına uyuvermeyiniz. Onlara uyup uymamak için öncelikle Rabbinizden indirilmiş olan bu Kitap’a uymayı ölçü edininiz. Kitap’a aykırı olan, Rabbinizin emir ve yasaklarına aykırı bulunan hususlarda gizli açık kimseye uymayın. Rabbinizi bırakıp başkalarının arkasından, izinden gitmeyin. Siz pek az öğüt alır ve hatırlarsınız. Hâlbuki nice karyeler (kentler); insan toplanan memleketler vardı ki, biz onları yok etmişizdir. Öyle ki ona, o kente azabımız, azap darbemiz ansızın geliverdi. O sırada halkı yataklarına yatmış, gece uykusuna dalmış veya kaylûle hâlinde, kuşluk uykusun da bulunuyorlardı. Kısaca, ya Lut kavmi gibi gece yarısında veya Şu’ayb kavmi gibi güpe gündüz dinlenme ve gaflet halinde azap kendilerini bastırıverdi de H.Yazır

6. Elbette kendilerine peygamber gönderilenleri de, gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz.

Bu âyetlerle anlatılmak istenen şey nedir? Öncelikle diğer âyetlerle olan bağlantısının tespit edilmesi gerekir. A'râf sûresinin 2. âyetinde ilk olarak olumsuz bir emir, ikinci olarak da iki görevin Hz. Peygamber'e verildiği belirtilmektedir. Olumsuz emrin şüphe etmemesi, iki görevin de insanları uyarması ve inananlara öğüt vermesi olduğu ifade edilmektedir.

Peygamber olarak gönderilenlere, Rablerinden kendilerine indirilene aymaları ve Allah'tan başkasını dost edinip onlara uymamaları emredilmektedir. Bunların yapılıp yapılmadığı sorgulanacaktır. Demek ki dünyada herkesin bir görevi vardır. Bunları elde etmede Allah'ın katkısı olduğuna göre, emanetin yerine getirilip getirilmediği de elbette sorgulanacaktır. Ayetten çıkarılabilecek önemli neticeler şunlardır:

1. Mahşerde herkes istisnasız sorgulanacaktır: "Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya

çekeceğiz" (Hicr 15/92-93). Bu âyetteki "Onların hepsini" dediği kişiler, bir önceki âyette geçen Kur’an’ı bölenlerdir. Maide sûresinin 109. âyetinde bütün peygamberler mahşerde toplanıp, kendilerine halkın ne cevap verdiği so­rulacaktır. Demek ki peygamberleri sorgulama, onlarda bir suç veya günah arama maksadıyla değil de, insanların kendilerine ne cevap verdiği, yani nasıl tepki gösterdikleri şeklinde gerçekleşecektir.

2. Sorgulamanın bir tehdit olduğunu düşünürsek, yanlış davranıştan insanı caydırmayı amaç edindiğini söyleyebiliriz.

3.  Sorgulama, adaletin gerçekleşmesi için herkese yapılmalıdır.

Günümüz hukukunda insanları dokunulmazlık zırhına büründürerek hukukta istisna edinmek, sosyal statüyü hukuka karıştırmak doğru değildir. Hukuk karşısında herkes eşittir. Hukukta ayrıcalık yapmak, istisna koymak, bazıları için işletilen hukuk kurallarının diğerleri için işletilmemesi, hem hukuku hem toplumu hem de gelişmeyi engellemektir. Hâlbuki hukuk ne kadar tarafsız olursa, insanlar o kadar medenî olacaklardır.

4.  Peygamberlik müessesesinin en önemli özelliği sorgulamayı getirmiş olmasıdır. İsra sûresinin 15. ayetinden peygamber gönderilmeyenlerin cezalandırılmayacağı ilkesini öğreniyoruz. Peygamberlik, öğretim kurumu anlamına gelmektedir. Bilgilendirme yoksa sorgulama da yoktur.

B.Bayraklı

6.And olsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, and olsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz.

Kur’ân ayetlerinde bulunan birçok vurgunun çeviriye bire bir yansıtılması teknik olarak mümkün olmadığından, bazı durumlarda bu âyetteki gibi ek bilgi aktarılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu âyetin  ف [fe] takip edatı ile başlamasından anlaşılmaktadır ki, tuğyanları sonucu Allah’ın indirdiklerine uymayanların bu dünyada helâk edilmeleriyle işleri bitmemektedir. Çünkü âyette, helâkin arkasından bir de sorgulamanın varlığı ihtar edilmektedir.

Gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus, kendilerine elçi gönderilmiş olanların sorgulanacağı yargı gününde, gönderilen elçilerin de sorgulanmaktan vareste tutulmayacaklarıdır. Bu durum, hem işin ciddiyetini hem de sorgunun genişliğini ifade etmektedir. Peygamberleri bile kapsayacak olan bu sorgulamadan ne cemaat önderlerinin, ne üstatların, ne de kerametleri müritlerinden menkul tarikat şeyhlerinin kaçması mümkün olacaktır.

Bilindiği gibi, sorgulama ya öğrenmek ve anlamak, ya da ikrar ettirmek ve ortaya çıkarmak için yapılır. Rabbimizin yapacağı sorgulamanın öğrenmek ve anlamak maksadıyla olmayacağı açıktır. Çünkü her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmekte olan ve hiçbir şeyin kendisinden gizli kalamayacağı Rabbimizin öğrenme amaçlı soru sormasına gerek yoktur. Nitekim bu durum başka ayetlerde şöyle ifade edilmiştir:

Artık işte o gün, ne insana ne de cinne [hiç kimseye] günahından sorulmaz. (Rahman/39)

(Karun:) “O [servet] bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu [taraftarı, birikimi] olan kimseleri kesinlikle helâk etmişti. Günahkârlar günahlarından sorulmaz [Allah onların hepsini bilir] . (Kasas/78)

Zaten sorgulama sırasında işlenen suçlar yüzlerden okunacak ve bizzat insanın organları tarafından ortaya dökülecektir. Rabbimizin sorgulamasının ikrar ettirmeye ve ortaya çıkarmaya yönelik olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, bu sorgulama kınama, azarlama ve mahşer halkına ifşayı da kapsayan bir hesap sorma niteliğindedir.

Âyette, kendilerine elçi gönderilen halk ile elçinin bir arada zikredilmesi, toplumdaki önderler ile bunlara uyanlar arasındaki tâbiiyetin de karşılıklı sorumluluk gerektirdiğini ve sorgulama kapsamında olduğunu göstermektedir. Toplumlar ve o toplumların bireyleri, tâbi oldukları kişi veya kurum ile aralarındaki karşılıklı ilişki sebebiyle birbirlerinden sorumlu tutulacaklardır. Ne var ki, sorgulananların dünyada iken kendi aralarında kurmuş oldukları tüm bağlar ve yakınlıklar sorgulama esnasında ortadan kalkacaktır:

Birbirlerine yönelip soruyorlar. (Tûr/25)

Sonunda sura üflendiği zaman da onların o gün aralarında soy yakınlığı yoktur. Onlar istekleşemezler de. (Müminun/101)

Aslında önderler ve halk arasındaki bu durum geneldir ve birbiriyle ilişki içinde olan herkes bu ilişkilerinden sorumlu tutulacak ve sorgulanacaktır:

Peki, and olsun Rabbine ki, Biz, mutlaka onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz. (Hicr/92-93)

Ancak bu sorgulamanın temel muhataplarından biri de peygamberlerdir. Peygamberlere halkın kendilerini nasıl karşıladığı sorulacağı gibi, halka da peygamberlere nasıl davrandıkları sorulacaktır:

Ve o gün (Allah) onlara seslenir de, “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der. (Kasas/65)

Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir?” Onlar da, “Bizim hiçbir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki gaybları bilen Sensin, Sen.” (Maide/109)

(Bunu Allah) Sadıklara sadâkatlerinden sormak için söz aldı. Kâfirler için ise acı verecek bir azap hazırladı. (Ahzâb/8)

Kendilerine elçi gönderilen halk ile elçinin bir arada zikredilmesinin bize gösterdiği bir diğer husus da, kendilerine peygamber gelmemiş [mesaj tebliğ edilmemiş] toplumların sorgulanmayacağıdır. Bu husus, başka bir âyette farklı bir ifadeyle yer almıştır:

Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15) 

H.Yılmaz

Bu felaket bunların dünyadaki azapları, bunun arkasından bir gün gelecek genellikle kendilerine peygamber gönderilmiş olanlara elbette ve elbette soracağız. Gönderilen peygamberleri nasıl, ne cevap ile karşıladınız. "Elçilere ne cevap verdiniz?" (Kasas, 28/65) diye sorguya çekeceğiz. Ve gönderilmiş olan bütün peygamberlere de elbette ve elbette soracağız "Allah, elçileri toplayacağı gün: Size ne cevap verildi? Der." (Maide, 5/109) buyruğumca ne şekilde, ne cevap ile karşılandınız? Diye sual edeceğiz. İki türlü sual vardır. Birisi azarlama ve çıkışma sualidir. Nitekim bu mânâ ile dilimiz d e "İyi belle bunu ben sana sorarım." denilir. Diğeri de anlayıp öğrenmek için bilgi isteme sualidir ki, bu mânâca da "Bilmiyorum sorayım." denilir. İşte "O gün ne insana, ne de cinne günahından sorulmaz." (Rahman, 55/39) "Suçlulara günahlarından sorulmaz." (Kasas, 28/78) ayetlerinde insan ve cinden suçluların hiçbiri o gün günahlarından sorulmaz buyrulması bu anlamdadır ki, suçlu oluşları yüzlerinden belli. Suçları bütün belgeleriyle bilinmiş ve zapt edilmiştir. Kendilerinden veya şundan bundan sormağa gerek yoktur, demektir. Buna karşılık burada kendilerine peygamber gönderilenlere ve peygamberlere elbette ve elbette soracağız, buyrulması da bütün inkârcıları bütün peygamberler önünde azarlama ve çıkışma ile sorumlu tutacağız demektir. Bunun için buyruluyor ki: Elbette ve elbette soracağız da Kendilerine karşı bir ilim ile mutlaka ve mutlaka haber verip anlatacağız. Peygamberler soruldukları zaman "Bizim bilgimiz yok, gizlileri bilen yalnız sensin, sen." (Maide, 5/109) diyecekler. Bunun üzerine en gizli durumlarına varıncaya kadar hepsinin yaptıklarını, içlerini dışlarını ilmimizle yüzlerine vuracağız. Biz gâib değildik ki bilgimiz olmayan bir durumları bulunabilsin, açık ve gizli her ne yaptılarsa Allah hepsini görüp bilmekte ve tanık olmaktadır. H.Yazır

Ve Biz, onlara bilerek anlatacağız, Biz gaipler değiliz.

Yüce Allah'ın: "Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilenlere de soracağız" buyruğu, kâfirlerin hesaba çekileceklerine bir delildir. Yine Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır: "Sonra da onların hesabı muhakkak Bize ait olacaktır." (el-Ğaşiye, 88/26) Kasas Sûresi'nde de şöyle buyrulmaktadır: "Günahkârlara günahlarından sorulmaz." (el-Kasas, 28/78) Azapta yerlerini aldıktan sonra onlara günahları sorulmayacaktır, demektir. Çünkü ahiretin değişik konumları vardır. Kimi yerlerde hesap için sorgulanacaklar, kimi yerlerde de kendilerine soru sorulmayacaktır. Onlara soru sormak ise, yaptıklarını itiraf ettirmek, azarlama ve rüsvay etmek için olacaktır. Peygamberlere soru sormak ise, onların söylediklerini tanık göstermek ve açıkça ifade etmek içindir. Yani, kavimlerinin kendilerine ne şekilde cevap verdiklerini ortaya çıkarmak için olacaktır. Bu da -ileride görüleceği gibi- yüce Allah'ın: "Tâ ki, o doğru sözlü kimselere (peygamberlere), doğrulukları hakkında soru sorsun" (el-Ahzab, 33/8) buyruğunun anlamını ifade etmek­tedir.

Şöyle de açıklanmıştır: "Andolsun ki, kendilerine gönderilenlere de soracağız." Yani, Biz (kendilerine risalet gönderilen) peygamberlere soracağız demektir. "Elçi olarak gönderilenlere de soracağız" da peygamberlere gönderilen meleklere soracağız, demektir.

Andolsun ki, soracağız" buyruğundaki "lâm" harfi kasem içindir. Gerçek anlamı ise, te’kid dir. Yine: Ve Biz onlara bilerek anlatacağız" buyruğundaki "lâm" da böyledir. İbn Abbas der ki: (Amel defterlerinde yazılanlar) onların aleyhlerine konuşacaktır.

"Biz gaipler değiliz." Yani, onların amellerine tanık kimseleriz. Âyet-i kerime, yüce Allah'ın, kendine has bir ilim ile âlim olduğuna delildir.

Kuduri

Ve onlara bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan habersiz değiliz.

Kendilerinin günahkâr olduklarını itiraf ettikleri halde kâfirlerin niçin soruşturulduğunun cevabı, A'râf sûresinin 7. âyetinde şu şekilde verilmektedir: "Ve onlara tam bir bilgi ile anlatacağız. Biz, onlardan habersiz değiliz". "Tam bir bilgi" ifadesi, kesin, hatası ve ihmâli olmayan bilgi anlamına gelmektedir. İnsan unutkan olduğundan, kendisi hakkında değerlendirme yapsa bile hata yapma ihtimali vardır. En azından amellerinin neticesinin nereye varacağını bilemez.

"Biz, onlardan habersiz değiliz" ifadesiyle, insanın dünyadaki amellerinin kaydedildiği, kullarına şah damarlarından daha yakın olduğu, nerede olurlarsa olsunlar onlarla beraberliği vurgulanmaktadır.

"Tam bir bilgi" ve "kullarından uzak olmama" ifadelerinin vurguladığı diğer bir mana da Allah'ın onların amellerini değerlendirirken tarafsız olacağıdır. Çünkü kesin ve tam bir bilgi ile bilmeyen ve meselenin yakınında olmayan tarafsız olamaz.

A'râf sûresinin 7. âyeti, insanlığa bilimsel araştırmalar konusunda çok önemli iki kural getirmektedir. İlmî araştırma yapan insanın öncelikle bilimsel bir zihniyete sahip olması gerekir. Kendi emeği olmayan bir bilgiyi belirtmeden kullanmak doğru değildir.

İnsanlar hakkında değerlendirme yaparken, davranışları hakkında da bilgiye sahip olmak gerekir. Ayrıca onlara yakın olup gerçek hayatlarını bilmek gerekir. Her insanın kendini gözlemleyip doğru değerlendirme yapması imkânsızdır. İnsan hakkında doğru ve kesin bilgiye sahip olduğu için en iyi değerlendirmeyi Allah yapacaktır. A'râf sûresinin 6. ayetindeki sorgulama, bilmemekten dolayı öğrenmek maksadıyla yapılacak olan bir sorgulama değil, tam tersine doğru bilgilendirme ve değerlendirme içindir.

B.Bayraklı

Ve and olsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz gaipler [uzakta olanlar] değildik.

Rabbimiz bir önceki âyette hem elçileri, hem de elçi gönderdiği toplumları sorgulayacağını bildirmişti. Bu âyette de onlara bir bilgi ile anlatacağız ifadesiyle sorguda neler yaşanacağını özetlemektedir. Sorgunun ayrıntıları ise aşağıda mealleri verilen ayetlerde bildirilmiştir. Bu ayetlere göre, inkârcıların feci şekilde yok edilişleriyle kapanmış olmayan hesapları sorgulama ile devam edecek, helâk edilmelerine sebep olan her şey, küçük-büyük hiçbir suçu dışarıda bırakmayan kitaplar [amel defterleri] hâlinde önlerine getirilerek bizzat kendilerine okutturulacaktır. Dolayısıyla, hesaplaşma gününde hiç kimse yaptıklarının [işlediklerinin] unutulacağını zannetmemelidir:

Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kitaplardadır, kayıtlardadır] . Ve küçüğün, büyüğün hepsi de satır satır yazılmıştır. (Kamer/52-53)

Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Ve her insanın kuşunu [uğurunu-uğursuzluğunu] boynuna doladık. Kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız da “Kendi kitabını oku! Bugün nefsin, hesap sorucu olarak sana o yeter!” (İsra/13-14)

Ve inkâr edenler, “Bize o saat [kıyamet] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama gaybı bilen Rabbime and olsun, o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.(Sebe/3)

Yapılan her şeyin hesaplaşma gününde ortaya getirilecek bir kitapta bulunacağı, Rabbimizin çünkü Biz gaipler [uzakta olanlar] değildik ifadesinden de anlaşılmaktadır. Rabbimiz, kimseden uzakta olmadığını, herkese çok yakın olduğunu başka ayetlerde de beyan etmiştir:

And olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Onun sağından ve solundan oturmuş iki tespitçi tespit edip dururlarken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında bir hazır gözetleyen bulunmasın [o her ne söylerse onun yanında mutlaka hazır bir gözetleyen vardır] . (Kaf/16-18)

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı görendir. (Hadîd/4)  H.Yılmaz

8- Vezin (terazi) de o gün haktır: Her şeyin, her amelin en doğru ve tamamen adalet ve hakkaniyetle tartısı da o gündür. Ne olursa olsun o güne kadar az çok bir cari hesap veya zaman tanıma ve müsaade vardır. O gün ise amel defterindeki her muamele en ince, en küçük noktalarına varıncaya kadar hakkıyla tartılıp, leh ve aleyhteki alacak ve borç dengeleri tamamen gerçekleşecek, herkesin kâr ve zarar pusulaları, bilançoları, belgeleri çıkarılıp hesapları kapanacaktır.

H.Yazır

8. O tartı haktır. Kimin de tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.

Yüce Allah bu ayetlerde, ahirette gerçekleşecek önemli olgulardan birini ele almakta ve amellerin nasıl değerlendirileceğine açıklık getirmektedir.

1. "O gün tartı haktır". Âyette "tartı" anlamına gelen vezin kelimesini ve Kur'ân'da ne anlama geldiğim açıklamak gerekir. Vezene "tartmak, dengelemek, birbirine denkleştirmek, birbirine eşit kılmak, düzeltmek" mânâlarına gelmektedir. Vizâne, "muadil, uygun, münasip, mutabık olmak, benzerlik, mukayese, bir modeli takip etmek"; mizan da "denge, terazi, ölçü, ağırlık, ölçme aleti, kural, metot, adalet, hakkaniyet" manalarına gelmektedir.

Vezene Kelimesinin Kur'ân'daki Manaları:

1) Tartmak. İsra sûresinin 35. âyetinde emir kalıbında vezinû "Tartınız!" anlamında yer almaktadır: "Doğru terazi ile tartınız!" denirken bu kelimeye yer verilmektedir.

2) Ölçü, denge. Rahman sûresinde üç kere mizan, bir kere de vezin şeklinde kullanılmaktadır.  Mizan, "denge" anlamında kullanılmaktadır: "Göğü Allah yükseltti ve dengeyi o koydu" (Rahman 55/7). Buradaki denge veya ölçü, fizikî âlemdeki denge anlamına gelmektedir. İkinci mizan kavramı da denge anlamına gelmektedir: "Sakın dengeyi bozmayınız!" (Rahman 55/8). Burada insanın denge ile olan ilişkisi ele alınmaktadır. Üçüncüsü vezin kalıbında ölçü mânâsını ifade etmektedir. "Ölçüyü adaletle tutunuz!" (Rahman 55/9). Dördüncü de mizan kalıbında aynı âyette yer almaktadır. Bu ayetlerde hem soyut hem de somut anlamda kullanılmaktadır. Soyut anlamıyla insanın düşünsel yeteneğinin ayırt edici tarzdaki ölçülmesiyle, hukuktaki ölçüyü gündeme taşırken, aynı zamanda ekonomik anlamdaki ölçüyü de ifade etmektedir. Tabiatı kirletip dengeyi bozmak anlamında kullanıldığı gibi, ahirette amellerin ölçülüp de­ğerlendirilmesi manasına da gelmektedir.

3) Tartı. En'âm sûresinin 152. âyetinde tartı manasını ifade etmektedir. "Tartıyı tam olarak adaletle tutunuz!"

4) Terazi. Şûra sûresinin 17 ve Hadîd sûresinin 25. âyetinde insana doğru ile eğriyi ayırt edeceği, tartacağı bir terazi anlamına gelmektedir: "Allah odur ki, hak olarak kitabı ve ölçüyü indirdi".

A'râf sûresinin 8. ayetine dönersek, "O gün tartı haktır" ifadesindeki vezin kelimesi, "tartmak" anlamına gelmektedir. Hak kelimesi ise "tartının dosdoğru olacağı “nı ifade etmektedir. Amellerin tartılması fizikî anlamda değildir. Bu dünyada insanların iyi veya kötü davranışları bir kitapta, yani halk arasındaki ifadesiyle amel defterinde kaydedilmektedir. Kaydedilen bu amellerin, ahirette değerlendirilirken hesaplanmaları anlamında tartılacaklardır. Enbiya sûresinin 47. âyeti ile buradaki vezin kelimesine, terazi manasını vermek mümkündür: "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri koyarız".

Burada şu soruyu sormak mümkündür: Yüce Allah ahirette neden adalet terazileri koyup amelleri ölçmektedir? Enbiya sûresinin 47. ayetinin devamı bunu cevaplandırmaktadır. "Artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Bir hardal tanesi kadar dahi olsa onu getiririz".

Yüce Allah durup dururken kullarını değerlendirmeyecektir. Onların amellerini değerlendirmeden önce tartacak, kullarına objektif davrandığını göstererek zulme uğramadıklarından emin olmalarını temin edecektir. Bu uygulama, Allah'ın değerlendirmesini adalet üzere yaptığının bir göstergesidir.

2. "Kimin tartılan ağır gelirse, iste onlar kurtuluşa erenlerdir". Âyetin birinci bölümünde vezin, ikinci bölümünde mevazin kalıbı yer almaktadır. Âyetin bu kısmındaki "tartılar" ifadesinden kasıt iyiliklerdir. Bu mânâda müfessirler ittifak halindedirler. Demek ki âyetin bu bölümünü "Kimin sevapları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir" şeklinde manalandırmak mümkündür. İyilikleri, yani sevapları ağır basanların ne olacağı konusuna Kur'ân'da üç âyet ışık tutmaktadır. Mü'minûn sûresinin 102. âyetinde onların kurtuluşa erecekleri, Kâri'a sûresinin 6. âyetinde "Hoşnut edici bir yaşayış içinde" olacakları beyan edilmektedir.

Demek ki En'âm sûresinin 8. âyetinde ve Mü'minûn sûresinin 102. âyetinde "kurtuluşa erecekler"; Kâri'a sûresinin 6. âyetinde "hoşnut bir hayatta olacaklar" denmektedir. Bu insanlar, gelirleri giderlerinden fazla olanlardır. Bunların manevî kârları ağır basmaktadır.

3. "Kimin de tartıları hafif gelirse ayetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır". A'râf sûresinin 9. âyetinde de sevapları hafif gelenler ele alınmaktadır. Yüce Allah "kötü amelleri ağır basanlar" dememekte, "iyi amelleri hafif gelenler" ifadesine yer vermektedir.

B.Bayraklı
8–9.    Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri/tartıları ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.

Bu âyetler, hesaplaşma günündeki sorguda mutlaka adaletle davranılacağını, kesinlikle kimseye haksızlık yapılmayacağını vurgulamaktadır. Terazinin ağır basması ve hafif gelmesi şeklinde ifade edilen bu vurgulama, daha önce 30. sırada inmiş olan Kâriah sûresi’nde geçmiş ve orada yeterli açıklama yapılmıştı. Ancak İşte Kur’ân‘ın 1. cildi elinde olmayanlar için bu açıklamayı tekrar sunuyoruz:

Âyette geçen موازين  [mevazin] sözcüğü, kalıbı itibariyle hemميزان   [mizan] sözcüğünün, hem de موزون  [mevzun=ölçülen] sözcüğünün çoğulu olabilir.

Mizan, “ölçü ve tartı işleminde kullanılan ölçü aleti” demektir. “Terazi” olarak özelleştirilmiş olsa da sadece ağırlık ölçmeye mahsus bir alet değildir. Isı ve hız gibi fiziksel özellikleri ölçmeye yarayan ölçü aletleri de “mizan” kapsamındadır. Mizan [terazi] sözcüğü mecazen hukukta ve iyilik ile kötülüğün ölçülmesinde de kullanılır. Hukuk düzeninde “adalet ”in sembolü hâline gelen terazi; “hak terazisi”, “iyilik terazisi”, “akıl terazisi” gibi deyimlerle bütün dillerde aynı anlama gelen kavramları temsil etmektedir.

Âyetteki mevazin sözcüğü mizan sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin terazileri ağır basarsa” şeklinde; mîzân’ın değil de mevzun sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin tartıları ağır gelirse” şeklinde çevrilebilir.

Yararlı olacağını düşünerek tartı ve terazi sözcüklerinin yer aldığı Kur’ân âyetlerini tekrar hatırlatıyoruz:

İşte onlar, Rabb’lerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz] . (Kehf/105)

Biz kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz, (o şey) bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz. (Enbiya/47)

Sur’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy-sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez] . Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Orada onlar dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar. Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz. Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.” (Allah) dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da… (Müminun/101–108)

And olsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve teraziyi/ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki, onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Bu, Allah’ın, kendine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür. (Hadîd/25)

Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakkla indirendir. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır! (Şûra/17)

Ve semayı… Onu yükseltti ve teraziyi/ölçüyü koydu. Sakın terazide/ölçüde taşkınlık etmeyin. (Rahman/7-8)

Tartı ve terazi konusu, geçmişte Ehl-i Sünnet ve Mutezile ekollerinin farklı anlayışlar geliştirmelerine neden olmuş bir konudur. Kimileri bu teraziyi iki kefeli pazar terazisi gibi anlamışlar ve birçok rivayeti kendilerine destek yapıp ahirette Cebrail’in bu terazi ile insanların iyiliklerini ve kötülüklerini tartacağını ileri sürmüşlerdir. Kimileri de ayetlerde geçen tartı ve terazi ile mecazen “adalet “in kastedildiğini; Allah’ın olan-biten her şeyi bilmesi nedeniyle ahirette gerçek terazi ile tartı yapmanın bir mantığı bulunmadığını söylemişlerdir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerin ayrıntıları Kelâm kitaplarında mevcuttur.

Bizim görüşümüz de tartı ve terazi ile “adalet “in kastedildiği yolundadır. Yukarıda mealleri verilen Rahman/7–8, Şûra/17 ve Hadîd/25‘e dikkat edildiğinde, Rabbimizin bu dünya için de “mizan” [tartı ve terazi] koyduğu anlaşılmaktadır. Görünürde fizikî olarak Allah tarafından indirilmiş bir terazi mevcut olmadığına göre, ayetlerde tartı ve terazi ile kastedilen husus kefeli, gramlı, okkalı terazi değil, “adalet” tir. Öyleyse ahiretteki tartı ve terazi ile de “adalet” kastedilmiştir: Kur’ân, kimsenin kesinlikle haksızlığa uğramayacağını; terazisi ağır basanların -ki bunlar inananlardır- mutlu bir yaşamda olacaklarını, terazisi hafif çekenlerin de -ki bunlar da inançsızlardır- kızgın ateş çukurunda olacaklarını bildirmektedir. Hatırlanacak olursa, bu durum farklı üslûpla Tin sûresi’nde de ifade edilmişti.  H.Yılmaz

9. Kimin tartıları hafif gelirse, işte onlar, ayetlerimize karşı haksızlık ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana sokanlardır.

Peki, iyi amelleri hafif gelenler ne olacaktır? Bu sorunun cevabım A'râf sûresinin 9. âyetinde arayacağız. Ancak bu insanların iyi amellerinin neden hafif geldiğini cevaplandırmalıyız. "Allah'ın âyetlerine karşı haksızlık etmeleri" , onların kötü amellerinin iyi amellerinden ağır gelmesine sebep olmuştur veya olacaktır. Allah'ın hükümlerine, yani âyetlerine tâbi olmayıp Allah'tan başkalarını dost edinmeleri ve öğüdü dinlememeleri de bu sebepler arasındadır.

A'râf sûresinin 3. âyeti buna işaret etmektedir. Allah'ın ayetlerinin gereğini yapmayanlar, o ayetlere zulmetmiş, yani haksızlık etmişlerdir. Bu durum onların iyi amellerinin hafif gelmesine sebep olacaktır. Mü'minûn sûresinin 90 ile 102. ayetleri arasına bakıldığında, şirk denen zulmün ve iyi amel işlememenin tartıda iyiliklerin hafif gelmesine sebep olacağına dikkat çekildiği görülecektir.

Şimdi "Amelleri hafif gelenler ne olacaktır?" sorusunu cevaplandırabiliriz. A'râf sûresinin 9. ayetine göre, ziyana uğrayacaklardır. Mü'minûn sûresinin 103. ayetine göre de cehennemde ebedî olarak kalacaklardır. Kâri'a sûresinin 9-11. âyetlerine göre ise kızgın ateşten oluşan "haviye cehennemi" onların anası olacaktır. Sorguya çekildikten sonra elde edilecek olan değerlendirme onlara haber verilecek ve böylece hüküm kesinleşecektir. Bu âyetlerin bir önceki iki âyetle birleştirilmesi neticesinde şöyle bir neticeye varılabilir: Yüce Allah ahiretteki bu oluşumları anlatmakla, insanları haksızlık etmekten caydırmayı amaçlamaktadır.

Diğer taraftan dünyada işlenen amellerin hardal tanesi kadar olanının bile kaybolmadığı vurgulanarak âhirete iman davranış alanına sokulmaktadır. Dünyada hukukun yakalayamadığı, yakaladığı takdirde cezalandıramadığı davranışların bir gün değerlendirmeye tâbi tutulacağı inancı verilerek, haksızlığa uğrayanların psikolojik bunalıma girmesi önlenmektedir. Eğitimde en etkili metotlardan biri de budur.

B.Bayraklı

Ve kimin terazileri/tartıları hafif kalırsa, işte onlar ayetlerimize karşı zalimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir.

Tartının ağır basması ve hafif çekmesi, genellikle iyiliklerin ve kötülüklerin birlikte tartılması sonucu iyiliklerin veya kötülüklerin birbirine göre ağır basması veya hafif çekmesi olarak anlaşılmaktadır. Oysa bu anlayış Kur’ân’a uymamaktadır. Kur’ân’ın ifadelerine göre, inananlar günahları [kötü davranışları] bulunsa da -Allah o kötülükleri örteceği için- cehenneme girmeyeceklerdir. İnançsızlara gelince, onların iyi davranışları olsa bile cehenneme gireceklerdir. Yapılan iyilik ve kötülükler ise cennet ve cehennem hayatında etkili olacaktır. Yani inançsız birisi iyi işler yaptıysa, cehennemdeki azabında hafiflik söz konusu olacaktır; inançlı birisi de kötülük yaptıysa cennette eriştiği nimetler ve alabileceği zevkler ona göre az olacaktır. Böylece herkes zerre kadar iyiliğinin de, kötülüğünün de karşılığını almış olacaktır. Sonuç olarak; tartıları ağır bastıranın iman, tartıları hafif çektirenin ise küfür/şirk olduğu anlaşılmaktadır.

H.Yılmaz

Lafzen, “ayetlerimizi yakışık almaz bir biçimde karşılaya gelmeleri yüzünden”.

M.Esed

9- Şu halde Her kimin tartıları ağır gelir, iyilikleri kötülüklerinden, alacakları borçlarından, kârları zararlarından fazla çıkarsa işte bunlar ve ancak bunlar o felâh bulmuş (kurtulmuş), muratlarına ermiş olanlardır. Çoğul sigasıyla "tartıları" tabirinden anlaşılır ki, her kişi için bile birçok tartılar vardır. Kâr ve zarar hesabı hepsinin toplamından çıkacaktır. Her kimin de tartıları hafif gelir; iyilikleri kötülüklerinden, alacakları borçlarından eksik çıkarsa işte bunlar da nefislerini ziyan etmiş, kendilerini hüsranda bırakmış olanlardır ki bunun sebebi, Bizim ayetlerimize zulmeder olmaları, devamlı olarak yalanlama ve inkâr ile hakkını vermekten geri durmalarıdır. Şu ilâhî âyetlerin kapsadığı gerçeklere ve hukuka dikkat ediniz: H.Yazır

“Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık [sağladık] ; ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Buraya kadar olan ayetlerde Allah’ın indirdiğine uyulması ve Allah’tan veya Kur’an’dan başka veli edinilmemesi öğütlenmiş, herkesin hesaba çekileceği ve sorgulanan herkese adaletle muamele yapılacağı bildirilmişti. Allah’ın dinine uymayanlar ise hem dünyada hem de ahirette azap ile tehdit edilmişti.

Bu âyette ise insana onu bu dünyaya yerleştirenin, orada kentler, yurtlar kurduranın, yaşayabilmesi için meyve, sebze, hava ve su gibi nimetleri ve her türlü aracı sağlayanın Rabbimiz olduğu hatırlatılmakta, arkasından da nankörlüğü dile getirilerek tehditkâr bir ifade ile uyarılmaktadır.

İnsanın nankörlüğünün vurgulandığı ayetlerden biri de aşağıdaki ayettir:

Ve O, kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! İnsan kesinlikle çok zalim, çok nankördür. (İbrahim/34)

İnsanın hem kendini hem de İblisi biraz daha yakından tanımasını sağlayan 11–18. ayetlere geçmeden önce, aynı konunun işlendiği Sâd/71-85‘den oluşan pasaj ile bu surenin 11–18. ayetlerinden oluşan pasajın birlikte değerlendirilmesinin yararlı olacağı kanısındayız. Bu önerinin dikkate alınması, konunun daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. 

H.Yılmaz

And olsun ki sizi yeryüzünde yerleştirdik, yerleşik kıldık, onu size vatan, hayat ve ölümünüzde karargâh yaptık veya üzerinde tasarrufa güç ve kuvvet verdik. Ve onda sizin için birçok geçimlikler, yaşayacak, geçinecek, faydalanacak sebepler, vasıtalar yaratıp tahsis ettik ki yer, güç ve geçim sebepleri, diğer bir deyimle vatan, iktidar, geçim, bu esas nimetler ne büyük ilâhî bağışlardandır. Ve bunlardan dolayı insanlar, Allah'a karşı ne kadar hukuk ve görevler ile şükür ve şükran borçludur. Böyle iken siz pek az şükr ediyorsunuz. Vatan olan yeryüzünün ıslah ve imarında ve geçim sebeplerinin elde edilmesinde Yaratıcısını ve Yaratıcının emirlerini tanıyarak güç ve kuvvetini yerli yerinde kullanan, bozgunculuk ve zulümden, küfür ve taşkınlıktan sakınanlar az olduğu gibi şükr edenlerin bile şükür ve ibadetlere ayırdıkları zaman ne kadar azdır. Oysa insanlar bunlardan başka daha ne büyük İlâhî nimetlere şükran borçludurlar bakınız:

H.Yazır

Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz.

Âyetin ana konusu nimetin kadrini bilmek anlamına gelen "şükretmek" tir. Âyetin analizini üç bölümde yapmayı uygun buluyoruz.

1. "Doğrusu biz sizi yeryüzünde yerleştirdik".

Âyetin bu kısmındaki "yerleştirme" eylemini iki mânâya alabiliriz.

a) En'âm sûresinin 165. âyetinde geçen "Sizi yeryüzünde iktidar sahipleri yapan O'dur" ifadesinin devamı mahiyetindedir. Yeryüzünde yerleştirmek "hükümranlık vermek" anlamına gelmektedir. Bir toplumun sürü olmaktan kurtulup devlet kurması Allah'ın takdir ettiği en önemli nimetlerden biridir.

b) Göçebelikten kurtulup bir mekânda yerleşip orasını vatan edinmektir. Bir toplumun yerleşik hayata geçmesi, o toplum için en büyük nimetlerdendir. Göçebe toplumda endişe, korku, çaresizlik vardır. Yerleşik hayata geçmekle olumsuzluklar en aza indirilmektedir. Yerleşik hayat demek devlet kurmak, aşiretlikten kurtulmak, sosyal müesseseler kurmak, sanatları geliştirmek, fizikî ve sosyal çevreyi işlemek, gelecek endişesinden kurtulmak, kültür ve medeniyetin oluşturulmasına başlamak demektir.

Bütün bunların oluşmasında ilâhî kudreti görmek, o nimetlerin kıymetini bilmektir. Onun içindir ki Allah, "Biz sizi yeryüzünde yerleştirdik" buyururken, yerleştirme işini kendisinin yaptığına dikkat çekmekte, yerleşik hayata geçmelerinde ilâhî kudreti, iradeyi görmeyi tavsiye etmektedir. Bunu görmek şükürdür.

2.  "Orada size geçim vasıtaları verdik".

Âyetin bu kısmında ekonomik nimetler gündeme getirilmektedir. Her toplumun ihtiyaç duyduğu ve çağın gerekli kıldığı geçim vasıtaları vardır. Bilginin teknolojiye, teknolojinin ziraata ve üretime uygulanmasıyla dev geçim vasıtaları meydana gelmiştir. Temel ihtiyaçları gidermek için gerekli olan geçim vasıtalarının yanı sıra, bir de kültür ve medeniyeti ayakta tutmak, ona gıda vermek için gerekli olan ihtiyaçlar vardır. Kültür de medeniyet de acıkır, onlar da beslenmek, onlar da ekonomik nimetler sayesinde hayatlarını sürdürmek isterler. Ekonomik gücü olmayan toplumun siyaseti, eğitimi, sanatı ve bilimsel araştırmaları zayıflar. Onun için Allah yerleşik hayatı, ekonomik nimet vasıtalarının üzerine temellendirmekte, yerleşik hayat ya da siyasî iktidarla, ekonomiyi yan yana getirmektedir.

3. "Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

Bunun anlamı, Allah'ın size bahşettiği bu nimetleri çok az takdir ediyorsunuz, kıymetini az biliyorsunuz, demektir. Fakat buradaki şükür kelimesini farklı bir açıdan değerlendirip buna destek olarak Sebe' sûresinin 13.  ayetini alabiliriz:

"Ey Dâvûd ailesi! Şükretmek için çalışınız. Kullarımdan şükreden azdır". Yüce Allah bu âyette çalışmayı şükür olarak tanımlamaktadır. Çalışan adam şükrediyor demektir. "Kullarımdan şükreden azdır" buyurulurken, çalışanın az olduğuna işaret edilmektedir.

Çalışan insan nimetin kıymetini biliyor, daha fazlasını elde etmeye çalışıyor, onunla hayatını zenginleştiriyor ve kolaylaştırıyor. Allah'ın verdiği nimetleri elde etmek için çalışmak gerekir. Nimetin peşinden koşan, onu elde etmek için gayret sarf eden, şükrediyor demektir. Nimetlerin Allah'tan geldiğini bilmek de imanı bir konudur. O zaman şükrün iman etmek anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Böylece âyet, yerleşik hayat, siyasî iktidar, ekono­mik nimet, çalışmak ve şükür arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. B.Bayraklı

Âyet, "Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra meleklere, 'Âdem'e secde edin' dedik" ifadesiyle Âdem'in birden bire değil, bir tekâmül sonucunda yaratıldığını belirtmektedir. Çünkü önce insanın esas maddesi yaratılmış, sonra ona insan biçimi verilmiş, sonra duyularını kazanıp halifelik makamına yükseltilen Âdem durumuna gelince meleklere, ona secde, yani hizmet etmeleri emredilmiştir.

(S.Ateş)

Birbiri ardınca bu iki ifade -“sizi yarattık [yani, “yaşayan organizmalar olarak size can verdik”] ve sizi biçimlendirdik” [ya da “size insan olarak biçim verdik”]- bireysel anlamda, rüşeym safhasından başlayarak gelişimini tamamlayıncaya kadar insanın bedensel gelişme sürecini olduğu kadar insan soyunun evrimini de îmâ etmektedir.

 Allah'ın meleklerine Hz. Âdem'in önünde “secde edin” biçimindeki temsilî buyruğu hakkında 2:30-34'e ve ilgili dipnotlara bakınız. Bu surede Hz. Âdem kıssasına geçmeden önce bütün insanlığa yöneltildiği görülen hitap açıkça göstermektedir ki bu ifade örgüsü içinde Âdem ismi bütün bir insan soyunu simgelemektedir. Batılı bilginler, çok kere iblis sözcüğünün, İngilizcedeki “devil” sözcüğünün de kendisinden türediği Yunanca diábolos sözcüğünün bozulmuş bir şekli olduğuna kesin gözüyle bakarlar. Oysa ortada İslam öncesi Arapların bu ya da başka herhangi bir mitolojik terimi Yunanlılardan iktibas ettiklerini gösteren en küçük bir delil olmamasına karşılık, Yunanlıların mitolojik terimlerinin pek çoğunu (bazı tanrı isimleri ve onların işlevleri de dâhil) çok erken dönem güney Arabistan uygarlıklarından ödünç aldıkları bilinen, ispatı yapılan bir husustur (karş. Encyclopaedia of İslam I, 379 vd.). Bunun içindir ki, Yunanca diábolos sözcüğünün, “ümitsizliğe kapılmak”, “ümidini kesmek”, “ruhen çökmek, yıkılmak” gibi anlamlara gelen eblese fiil kökünden türemiş olan ve Arapça'da şu cennetten kovulan “düşmüş, aşağılanmış” meleğe isim olarak kullanılan iblis sözcüğünün Helenleşmiş bir versiyonu olduğunu düşünmek daha akla yakındır (bkz. Lane I, 248). “İftiracı, kara çalan” anlamına gelen ve Yunanca ‘da “karşıya [bir şey] atmak” anlamındaki diaballein fiillinden türemiş olan diábolos isminin öz-be-öz Yunanca bir kökenden gelmesi tek başına bu hipotezi çürütmeye yetmez; çünkü yabancı isimleri Helenleştirmeleriyle tanınan Greklerin “iblis” ismini, anlam alanıyla birlikte, kendileri için çok daha bildik bir lafız olan diábolos terimiyle özdeşleştirmiş olmaları son derece anlaşılabilir bir şeydir. Hemen sonraki ayette “ateşten” yaratılmış olduğu belirtilen İblis'in beyanatı konusunda bkz. 38. sure, 60. not.

M.Esed

Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı.

Sözü edilen olayları yaşamış olanlar insanoğlunun ilk ataları olmasına rağmen, âyette onlar için ikinci çoğul zamiri olan “siz” ifadesi kullanılmıştır. Rabbimiz Kur’ân’ın muhataplarına sanki insanlığın ilk döneminde yaşamış insanlar onlarmış gibi hitap etmektedir. Bu tarz anlatımlar, olayı canlı tutmak ve anlatılan olayı muhataba yaşatmak maksadıyla kullanılmaktadır. Zaten konu da bir haber şeklinde değil, temsili bir anlatımla işlenmektedir. Böylelikle muhataplara kendilerini Âdem yerine koyarak olayları canlı bir tiyatro sahnesindeymiş gibi hissetmeleri sağlanmaktadır.

Bir şeyi yaşayarak veya yaşarmış gibi hissettirerek öğretmek, etkili bir eğitim metodudur. Bu metodun uygulandığı anlatımlara Kur’ân’da sıkça rastlanır:

Ve hani bir zaman sizi Firavun ailesinden de kurtardık; (onlar) sizi azabın en kötüsüne çarptırıyorlar, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir belâ [sınav] vardı. (Bakara/49)

Ve hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, Hâlbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı. (Bakara/72)

Ve hani bir zamanlar sizden misakınızı [sağlam bir sözünüzü] almıştık, Tur’u üstünüze kaldırmıştık: Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın, umulur ki takvalı olursunuz. (Bakara/63)

11. âyette dikkat edilmesi gereken bir başka husus da; Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik ifadesindeki tekâmül aşamalarıdır. İnsanoğlunun “yaratılış”, sonra “mükemmelleştirme”, sonra da “sorumluluk yükleme” aşamalarından geçtiğini bildiren bu ibarede iki tane  ثمّ [sümme=sonra] edatı kullanılmış ve böylece bu aşamaların bir anda olmadığı, birbiri ardına meydana geldiği ifade edilmiştir. Tekâmül aşamaları arasına konan iki adet sümme [sonra] sözcüğünün temsil ettiği zaman dilimi, Sâd/70-72‘nin tahlilinde söylediğimiz gibi belki de milyonlarca yılı kapsamaktadır. 

H.Yılmaz

11- Andolsun ki biz sizi yarattık. Siz hiç bir şey değilken, siz insan cinsinden hiçbir kişi âlemde mevcut değilken, siz henüz şu bulunduğunuz şekil ve biçimi almadan önce ilk mayanızı takdir ve icat ettik. Sonra size biçim verdik. Siz yaratılışın başlangıcında şekilsiz, organsız bir yaratık; yeryüzünde bir çamur ve babanızın belinde birer zerre, birer nutfe (sperma) olduğunuz halde sizi ahsen-i takvim (en güzel biçim) olan insan şekline koyduk. Sonra da meleklere "Âdem'e secde edin, ona boyun eğip itaat ederek hizmet edin." dedik.

Bu hitapların bir kişiye veya sınıfa değil, genel olarak insan cinsine, daha doğrusu insan toplumu türüne yönelik olduğu ve bu münasebetle meleklerin Âdem'e secdesi meselesinin de insan cinsine bir minnet siyakında hatırlatıldığı açıktır. Demek ki bu secde emri Hz. Âdem'in şahsına mahsus değil, soyu da dâhil olmak üzere cinsine ait bir şeref ve ayrıcalıktır. Âdem soyunda bizzat Hz. Âdem'den daha faziletli olan ulu’l-azm büyük peygamberler gibi şahıslar bulunduğu şüphesiz olduğuna göre de bu mânâ açıktır. Şu halde Âdem'i yalnız ilk insan olmak üzere değil, genellikle insan cinsinin mahiyetini temsil eden genel bir misal, başka bir deyimle cins ismi olarak düşünmek, âyetin söz g elimine daha uygundur. Hz. Âdem kendi kişiliğinde fiilen sahip olduğu faziletler ve insanî melekelerden başka bütün soyunda görülecek olan fazilet ve melekelere de tasavvurî olarak sahip olmak bakımından, Ebu'l-Beşer (insanın babası) olarak düşünüldüğü za m andır ki, Âdem'in yaratılışının, Âdem soyunu; Âdem'in biçimlendirilmesinin, Âdem soyunun biçimlendirilmesini; Âdem'e secdenin, bütün insan cinsine secdeyi kapsadığını ortaya koyar.

"Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur." (Fâtır,35/39) mânâsını da açıklayan bu âyetin anlamı, birçok derin konuları kapsamaktadır. Fakat biz burada bu kadar işaretle yetineceğiz. Cenab-ı Allah insanlığa öyle bir şeref bağışlamıştır ki, Âdem'in meleklere değil, meleklerin Âdem'e secde etmesini emretmiştir. Düşünelim ki bu yaratma, bu biçimlendirme ve bu şereflendirme nimetlerinden sonra, insanların Allah'tan başkasına tapmaları ne büyük aşağılık ve ne büyük nankörlük olacak ve ne büyük bir sorumluluk doğuracaktır.

Evet, Allah, Âdem ile insanlığı yaratıp biçim verdikten sonra, meleklere Âdem'e secde ediniz dedi de onlar da secde ettiler. Ancak İblis secde edicilerden olmadı. Olmadı da ne oldu?  

H.Yazır

Andolsun sizi yarattık, sonra size biçim verdik ve sonra da meleklere: "Âdem’e secde edin" dedik. İblis’in dışındakiler secde ettiler, o secde edenlerden olmadı.

Âyette yer alan çoğuldan tekile geçişin ne olduğunu açıklayarak yorumu sürdüreceğiz. Çünkü "Sizi yarattık"; "Size şekil verdik" ifadelerindeki "siz" zamiri çoğuldur. Ama daha sonra Âdem'e geçerek üçüncü tekil şahıs kullanıldı. Buradaki çoğuldan tekile intikal edişi şöyle açıklarız:

1. Âdem ismi bütün insanlık soyunu simgelemektedir. "Sizi yarattık", "Size şekil verdik" buyurulurken kastedilen Hz. Âdem'in kendisidir. Başka bir ifade ile bu âyet “Âdem’i yarattık"; "Ona şekil verdik" anlamına gelmektedir. Böyle bir açıklamanın delili ne olabilir? Razi, Bakara sûresinin 63. ayetini buna delil olarak getirmektedir: "Sizden sağlam bir söz almış, Tur’u da üstünüze kaldırmıştık". Buradaki "siz" ifadesi çoğuldur. Söz alınan Hz. Peygamber dönemindeki İsrâîloğulları, yani yahudiler değildi. Söz alınan onların Hz. Mûsâ dönemindeki dedeleriydi.

Aynı şekilde Bakara sûresinin 49. âyetinde, "Firavun hanedanından sizi kurtarmıştık" buyurulurken, kastedilen Hz. Muhammed dönemindeki yahudiler değil, Hz. Mûsâ dönemindeki dedeleri idi. Bakara sûresinin 72. ayetindeki, "Hani siz bir adam öldürmüştünüz de" ifadesi de aynı şekilde Hz. Mûsâ dönemindeki İsrâiloğulları'na işaret etmektedir. Bu misallerden hareket edersek, "Sizi yarattık", "Size şekil verdik" ifadelerini, Hz. Âdem'in yaratılması ve ona şekil verilmesi anlamına alabiliriz.

2. Yaratma ve şekil vermekten kasıt Hz. Âdem olunca, onun yaratılışının bir anda olup bitmediğim, uzun bir süreçten geçtiğini söyleme fırsatını elde ederiz. Yasin sûresinin 82. âyetinde, "Allah bir şeyi yaratmak istediği zaman, O'nun yaptığı, 'ol' demekten ibarettir. Hemen oluverir" buyurulduğuna göre, buradaki safha safha yaratma şeklindeki açıklama yanlış olmaz mı? Bu sorunun cevabını Âl-i İmrân sûresinin 59. âyeti ile vermek mümkündür. "Allah Âdem’i topraktan yarattı. Sonra ona 'ol' dedi ve oluverdi". Görüldüğü gibi yaratılmadan sonra "ol" emri verilmektedir. Demek ki yaratma olgusu, "ol" emrinin verilmesinden önceki maddî ön hazırlığı ifade etmektedir.

Hz. Âdem'in yaratıldığı çamurun şekillendirilmesinde geçirdiği safhalar Kur'ân'da açıklanmaktadır. Toprak safhası (Âl-i İmrân 3/59), çamur safhası (Secde 32/7), yapışkan çamur safhası (Sâffât 37/11), havada kurumuş çamur safhası (Hicr 15/28), şekillenmiş balçık safhası (Hicr 15/26, 28), ateşte pişmiş çamur safhası (Rahman 55/14), ilâhî ruhun üfürülmesi (Sâd 38/72).

A'râf sûresinin 11. âyetinde geçen yaratma ile şekillenme buna işaret etmektedir. Çünkü Hz. Âdem'in yaratılmasıyla şekillenmesi, aynı anda iç içe olmuştur. Hz. Âdem'in yaratıldığı toprağın geçirmiş olduğu bu safhaların bir benzerini, insanlar annelerinin rahimlerinde geçirmektedirler. Embriyoloji biliminin tespit ettiği bu safhalar, aynen Hac sûresinin 5. ayetindeki gibidir.

Şimdi, "A'râf sûresinin 11. ayetinin neden burada getirildiği" sorusunu yorabiliriz. A'râf sûresinin 10. âyetinde, yeryüzünde yerleştirme ve geçim vasıtalarım verme nimetinden bahsedilince, bu âyette de insanı yaratma, ya­ni var etme nimeti gündeme getirilmiştir. Bir bakıma 10. âyetin devamı durumundadır ve şükür ibadetinin yapılmasını teşvik etmektedir.

Başka bir ifade ile bu âyet Bakara sûresinin 28. ayetine bağlı ve onun bir açılımıdır. "Sizi yokken var eden Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?" âyetiyle, "Sizi yaratıp sonra şekillendiren Allah'a ne kadar az şükrediyorsunuz?" âyeti arasında bağlantı kurulmaktadır. A'raf sûresinin 10 ve 11. ayetleri de bunu ifade etmektedir. Hz. Âdem'in yaratılıp şekillendirilmesi, şükredilmesi gereken bir olgudur. Bunu yapan Allah'a şükretmemek, iyi amellerin hafif gelmesine sebep olacaktır.

2. "Sonra da meleklere, 'Âdem'e secde ediniz' dedik. İblis’in dışındakiler secde ettiler, o secde edenlerden olmadı". Âyetin bu kısmı, Bakara sûresinin 34. âyetinde geçmişti. Orada 31-34. âyetler arasında, secde etme emrinin neden verildiği anlatıldı. Yüce Allah Hz. Âdem'e isimleri öğretti. Sonra meleklerden ona öğretilenleri anlatmalarını istedi. Onlar anlatamayınca Hz. Âdem'den anlatmasını istedi. Hz. Âdem anlatınca, meleklere ona secde etmelerini emretti.

Bu konu Bakara sûresinin ilgili ayetlerinde anlatıldı. Burada sadece Allah'ın bu olguyu neden bize anlattığını açıklamak istiyoruz. Yüce Allah "Bilene boyun eğilir, secdeye kapanılır, yani saygı gösterilir" demek istiyor. "Bilgiye sahip olan, onu hayata geçiren insanlara veya toplumlara diğerleri boyun eğecektir" denmek isteniyor. Bu anlatımıyla Allah, müslümanların bilgiyi elde etmelerine, ona değer vermelerine ve onu hayata geçirmelerine önem verdiğini vurgulamaktadır.

Câhil bir topluluğa saygı duyulmaz, onlara dünyayı idare etme yetkisi verilmez. Onlar başkalarına boyun eğerler, başkaları tarafından idare edilirler, kullanılırlar, secde ettirilirler. İblis’in neden secde edenlerden olmadığı başka ayetlerde açıklanmaktadır. İnat ettiğinden ve kibirlendiğinden (Bakara 2/31); cinlerden olduğundan (Kehf 18/50). Fakat neden kibirlendiği, A'râf sûresinin devam eden ayetlerinde de açıklanacaktır. B.Bayraklı

(Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu/seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de,) “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın” dedi.

Allah ile İblis arasında geçen bu konuşmadan ilk anlaşılan, İblis’in ateşten [enerjiden] yaratıldığını gerekçe göstererek Âdem’den/beşerden üstün olduğunu iddia etmesi ve Allah’ın emrine karşı gelmesidir. Ancak dolaylı olarak anlaşılan bir başka nokta da, ateşin [enerjinin] Âdem’in yaratıldığı “çamur” dan [maddeden] daha üstün olduğunun zımnen ifade edilmiş olmasıdır. Rabbimizin İblis’e cevap vermeyerek doğruluğunu teyit ettiği bu üstünlüğün sebebi bugün için bilinmemektedir. Ancak zaman içinde enerjinin maddeden üstün olduğunu ortaya çıkarmak için araştırma yapacak bilim adamlarının elde edecekleri başarılı sonuçlarla bu sebebin anlaşılabilmesi ihtimal dâhilindedir.

Âyetteki  اذ امرتك [iz emertüke= sana emrettiğim zaman] ifadesi, 11. âyetteki istisnanın “istisna-i muttasıl” olduğunu, yani İblis’in kesinlikle meleklerden birisi olduğunu göstermektedir. Zira Allah’ın 11. âyetteki secde edin talimatı tüm meleklere yöneliktir. İblis’e yönelik olarak “Sen de secde et!” gibi ayrıca bir talimat söz konusu değildir. Eğer İblis meleklerden olmasa idi, ona da ayrıca emir verilmiş olması gerekirdi. 

H.Yılmaz

12- Allah ona "sana ne engel oldu da ben emrettiğimde secde etmemeye cüret ettin!" buyurdu. Böyle azarlayıp sorguya çekti. Buna karşı İblis ne dedi bilir misiniz? Dedi ki Ben ondan hayırlıyım. Yani daha faziletli, daha yükseğim. Böyle olanın, aşağı derecedekine secde etmesi ise uygun değildir. Şu halde bu emir, akla uygun ve hoş değildir. İşte beni secdeden engelleyen, ondan yüksek olmam ve bu emri uygun görmememdir. Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın onu ise çamurdan yarattın. O davayı gerektirmek için bu mukayeseli çifte suğra (küçük önerme) şunu içerir: Ateş ise çamurdan hayırlıdır, hayırlıdan yaratılan da hayırlıdır. Şu halde ateşten yaratılan ben, çamurdan yaratılan Âdem'den hayırlıyım, bunun için secde etmedim. Demek oluyor ki bu zamana, yani Âdem'e secde emrinin gelmesine kadar yüce Allah, İblis'in duygularına dokunacak hiçbir emir ve teklif yapmamış, bir imtihan etmemişti ve onun o zamana kadar isyan etmemesi ve melekler içinde bulunması, olayların kendi istek ve eğilimlerine uygun gerçekleşmesiyle de ilgili bulunuyordu. Böyle bir durumda olan tâat în ise sadece emir ve ilâhî rızaya boyun eğmekten kaynaklandığı ortaya çıkamazdı. Çünkü Allah'ın emrine, hem de nefsin rızasına uygun gelen hususlarda asıl göz önüne alınıp itaat edilen mabut, Allah mı, yoksa nefis mi, bu belirlenemez ve açıklığa kavuşamaz. Ne zaman ki Âdem yaratılıp, meleklerin ve o ara da İblis'in ona secde etmeleri emredilince, bu hepsi için bir imtihan olmuş ve bu imtihan, İblis'in duygularına dokunmuş ve iç yüzünü ortaya çıkarmıştır. Ve o zaman Allah'ın bildiği gibi melekler ve Âdem tarafından da anlaşılmıştır ki, İblis'in geçmişte meleklere arkadaşlık ve benzerliği "Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır." (Tahrim, 66/6) özelliğine gerçekten sahip olduğu için değil, ilâhî emir ile nefsin emri çatışmadığından ve isyana

sebep bulunmamasından dolayı imiş. Yoksa İblis gerçekte Allah'a değil, kendi zevkine taparmış. Nitekim "Âdem'e secde edin" diye onun zevk ve rızasına aykırı ilk ilâhî emir yönelince, İblis'in ilk işi secdeden kaçınma ile isyan, "secde etmekten seni alıkoyan nedir?" sualine karşı ilk sözü de kibir ilanı ile inkârını açığa vurma ve azgınlık olmuştur. Bu şekilde İblis "ben ondan hayırlıyım" derken, öncelikle sadece kişisel duygularına uymuş fakat bunu bir de ilim şeklinde süsleyerek hakka dayandırmak için biri yalan "ben ondan hayırlıyım", biri de doğru "beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın" iki mukaddimeyi birbirine bağlayıp doğru mukaddemenin içinde yanlış bir takım kübra (büyük önerme)ları gizleyerek iki suğra (küçük önerme) ile iki mantıkî kıyas şeklinde bir bozuk görüş yürütmüş ve doğru olan yaradılış önermesinden yalan olan kişisel davasını sonuçlandırmaya kalkışmıştır ki, âlemde şeytanlık ve İblisliğin ilk örneği olan bu sözde, şeytanlığın bütün özü ve aslı yer almış gibidir. Bu iki cümle tahlil edilip incelenecek olursa, bunda araştırma adabı ilmi, psikoloji, ahlâk, istikrâî (tümevarımla ilgili), istintacı (sonuç çıkarmak ile ilgili) mantık, hikmet-i tekvin (yaratma hikmeti) ve teşri (kanun koyma) gibi nice ilimlere değinen açık ve gizli birçok suçlar, hile ve oyunlar, yanıltıcı sözler görülecektir ki, bununla şeytan ve şeytanlığın bütün iç yüzünü anlamak mümkün olacaktır. Bu cümleden olarak hayırdan geri durmayı uygun görmek için bilgisizlikle bilgiyi, yalan ile doğruyu, kötülük il e hayrı, kibir ile yüze gülmeyi, aldanmakla aldatmayı katıp karıştırarak, hayırlı olmayı hayra engel yapmak çelişkisini, ilmi bir gerçek ve mantıki bir sonuç şeklinde tasvir etmek, şeytanın birinci sıfatı olduğu anlaşılıyor ki, kişisel gururu ile fikir ve zekâ şeklinde görünmek isteyen bu ahmaklık ve cehaletin Hak hususunda ne kadar aşağılık bir durum olduğunu bir düşünmeli.

Şimdi İblis'in bu dava ve istidlâlindeki başlıca hata ve yanlış noktalarını da kaydedelim:

1- Her şeyden önce İblis soruya karşı durum ve görevini takdir edememiş, cevabı tariz ve çekişme tavrına dökerek bahis ve sözde makam gaspı sevdasına düşmüştür. İtiraf ve bağışlanma dileme yerine itiraza ve yanlış çıkarmaya kalkışmıştır.

2- Nass (kesin ilâhî buyruk) karşısında kıyas ve içtihada kalkışmış, açık emre karşı yaratılışın delaletine başvurmuştur.

3- "Beni ateşten, onu çamurdan yarattın." demesi, aslında doğrudur. Fakat İblis bu iki yaratılış olayını mukayese ile bundan "ben ondan üstünüm" sonucunu çıkarmak için görüşünde hata etmiştir. Çünkü bir taraftan yaratıcının yaratmasını itiraf ile ona dikkat çekiyor gibi görünürken, diğer taraftan hayır ve üstünlükte bakışını sadece madde ve unsurla sınırlamış, fâilin ihtisasının nispetine, şekle, gayeye bakmamıştır. Âdem'in yaratılışında "İki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?" (Sâd, 38/75) ilâhî buyruğuyla hatırlatılan hususi üstünlüğü "Onu düzenle (yip insan şeklini ver)diğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman (hemen ona secdeye kapanın)" (Hicr, 15/29) ilâhî buyruğuyla hatırlatılan ruh ve sureti "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." (Bakara, 2/30) ilâhî buyruğuyla hatırlatılan gayeyi göz önüne almayıp yalnız madde ve unsura itibar etmek isteyen İblis, Âdem'de topraktan, kendisinde ateşte n başka bir özellik görmemiş ve diriden ölü, ölüden diri yaratan ve eşyanın özellikleri ve üstünlüklerini kereminden bahşeden Yüce Yaratıcı ‘yı maddeye mahkûm gibi varsaymıştır. Hiç düşünmemiştir ki, çamur ile ateşin özündeki fark da sadece Yaratacı'nın tahsisine borçlu olan bir yaradılış farkından başka bir şey değildir. Bundan anlaşılır ki, âlim geçinenlerin bir çoğunda görüle gelen sadece maddeye yöneliş (maddecilik) İblis'in mesleklerinden bir meslektir. İşte yukarda işaret edildiği üzere bu yanlış görüşüyledir ki İblis "Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." küçük önermesi altında; "Ateş çamurdan üstündür, üstün olandan yaratılan da üstündür." diye iki gizli büyük önermeye işaret ederek, bunları birer açık gerçek ve müselleme (yardımcı teorem) gibi varsaymış ve bundan "Ben ondan daha hayırlıyım." sonucunu çıkarmak istemiştir. Oysa ikinci önerme toptan doğru olmadığı gibi, birinci önerme de mutlak olarak doğru değildir. Gerçekte genellikle yaratılış bakımından ikisi de mahlûk olmak ve yaratıcının hükmüne mahkûm bulunmak bakımından eşit olduktan başka, özellik bakımından da toprağa mahsus özellikler, ateşe mahsus özelliklerden daha kapsamlı ve üstündür. Hele ahlâkî bir temsil ile düşünüldüğü zaman, ateşin hafifliğine, hiddet ve şiddetine, telaş ve ıstırabına, kibire eğilimli ve yayılmacı olmasına karşılık toprağın vakar ve sakinliği, sabır ve dayanıklılığı, sebatı, yumuşaklığı, hayâ ve cömertliği, seçkinlik ve olgunlaşma yeteneği ne kadar yüksektir. İblis gerek bilgi edinme noksanlığından, gerek anlayışındaki bozukluktan, yani bilgiyi haktan değil nefsinden almak davasında bulunduğundan dolayı bunda da yanlışa düşmüştür. Ve yine bu yanlış iledir ki, Âdem'i sırf çamur, kendisini sırf bir ateş seviyesinde mukayese etmiş, çamurdan yaratılan Âdem'in Allah'ın seçkin kılması ile çamurdan büsbütün başka şerefli bir duruma yükseleceğini, kendisinin de ateşten büsbütün başka bir lanete uğrayacağını anlayamamıştır. Ve yalnız Âdem'e karşı değil ilâhî sual ve emre karşı da gurur ve bencillikle deyivermiştir. Bunun üzerine:

H.Yazır

12. Allah buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis:) "Ben ondan üstünüm, çünkü beni ateşten, onu çamurdan yarattın" dedi.

Bu âyetin analizinden çıkarılacak önemli ilkeler vardır.

1.  Yargısız infaz yoktur. Bir önceki âyette Allah meleklere Âdem'e secde etmesini emrettiğinde, İblis’in secde etmediği söylendi. Onun secde etmemesi, Allah'ın emrine karşı gelmesi demektir.

Kehf sûresinin 50. âyetinde İblis’in bu hareketi, "Rabbinin emrinden dışarı çıktı" şeklinde bildirilmektedir. Allah'ın emrinden dışarı çıkmasına rağmen Allah onu sorgulamadan cezalandırmamaktadır. A'râf sûresinin 12. âyetinde sorgulama başlatılıyor. Âyet bu haliyle A'râf sûresinin 6. ayetinin bir devamı mahiyetinde, ya da onun bir örneği durumundadır. Sorgulama hem dünyevî hem de uhrevî hukukta olacaktır.

Âyetin bu kısmı, modern hukuka, davranışın sebebini ortaya çıkartmadan cezalandırmanın olamayacağı ilkesini kazandırmaktadır. Yüce Allah, soruyu davranışın sebebini ortaya çıkartacak şekilde sormaktadır. Böylece davranışın psikolojik sebebini ortaya çıkartmaktadır. Bu psikolojik sebep onun secde etmesini engellemişti. Demek ki burada bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.

2. Davranışın sebebi ortaya çıkıyor. "Ben ondan üstünüm". Bu ifade başka ayetlerde "kibir" olarak geçmektedir. "Ben ondan üstünüm" diyerek "büyüklük taslaması" onu secdeden alıkoymuştur. Yüce Allah sorgulamasıyla, secde etmemesinin sebebini bizzat kendisine itiraf ettirmektedir.

3. Sebebin sebebi de ortaya çıkıyor. "Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi". İblis, kibirlenmesinin sebebini, yaratıldığı kaynağa bağlamaktadır. Ateşin topraktan üstün olduğu fikrinden hareketle Hz. Âdem' den üstün olduğunu itiraf etmiş ve böylece kibirlenmiştir. Böylece cinlerin kökeninin ateş, insanların kökeninin toprak olduğu ortaya çıkmaktadır. Demek ki köken farklılığı kibirlenmesine, kibirlenmesi de secde etmemesine sebep olmuştur. İlk sebep köken farklılığıdır. Maddî sebep kibirlenmek gibi psikolojik bir sonuca, psikolojik sonuç da davranışın sebebine dönüşmektedir.

Bu ayetten çıkartılacak önemli bir ilke de şudur: Köken farklılığı gözetenler şeytanın, yani İblis’in yaptığını yapmaktadırlar. Köken farklılığı gözetenler ırkçıdırlar. İnsanlar doğuştan getirdikleriyle övünmemeli, sonradan kazandıklarıyla iftihar etmelidirler. Doğuştan getirilenlerde kendi irademiz, emeğimiz ve gayretimiz yoktur. Doğuştan getirdiklerimizle övünürsek kadın-erkek ayırımı, üstün ırk-üstün olmayan ırk ayırımı meydana gelir, buradan da kibir, yani üstünlük anlayışı ortaya çıkar.

Âl-i İmrân sûresinin 188. âyetinde anlatıldığı gibi, insanlar yapıp ettikleriyle övülmeyi hak ederler, doğuştan getirdikleriyle değil. Yüce Allah yaratıldığı maddenin farklılığından hareketle, kendini üstün görmenin yanlışlığını vurgulamak için bu âyeti bize anlatmaktadır.

Diğer taraftan Allah kıyas yapmanın doğru olmadığını da vurgulamaktadır. İlimde kıyas yapılır, ama diğer konularda mukayese yapmak şeytan işidir; meselâ karının kocasını başka erkeklerle, kocanın karısını başka kadınlarla mukayese etmesi, hocanın talebesini başka talebelerle, ana-babaların da çocuklarını başka çocuklarla mukayese etmesi doğru değildir. B.Bayraklı

(Allah,) “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi.

Hatırlanacak olursa, Sâd sûresi’nde ki temsilî anlatımda İblis’e  الرّجيم [racîm] ve الّعين [lâ‘în] denilmişti. Aynı sahne bu âyette de gözler önüne serilmiş ve bu sefer İblis’e aşağılıklardansın denilmiştir. İblis için kullanılan bu niteleyici sözcükler hemen hemen aynı anlamlara gelen sözcüklerdir. İblis artık hep bu yaftaları taşıyacak ve her zaman aşağılık, lanetli ve racîm olarak tanınacaktır. Çünkü böyle programlanmıştır; kaderi böyledir.

Birçok meal ve tefsirde “ininiz” olarak çevrilen  اهبطوا [ihbitû=alçalın] ve اخرج [uhruc=çık] ifadeleri Kur’ân okuyanların daima merakını uyandırmış, bu merakı gidermek üzere İblis’in nereden ineceği, nereden çıkacağı hakkında klâsik eserler tarafından da nakledilen bir sürü senaryolar üretilmiştir. İblis’in “cennetten kovulduğu”, “semadan kovulduğu”, “denizin ortasındaki bir adaya kovulduğu” gibi iddiaları içeren bu senaryoların tümü dayanaksız, dolayısıyla da asılsızdır. Buradaki ifadenin temsili bir anlatım olduğu unutulmamalı ve İblis’in kovulmasını dile getiren bu ifadeler, “İblis’in bulunduğu konumdan aşağı inmesi, rütbesinin düşürülmesi” şeklinde değerlendirilmelidir. Olay sanki bir tiyatro sahnesinde canlandırılmakta olduğundan, İblis de bu sahnenin içindedir ve başka herhangi bir mekân veya mahalde olması söz konusu değildir. Dolayısıyla bir “yer” veya “mekân” dan değil, Türkçe’ deki “defol, hadi oradan” sözlerine denk gelen bir ifade ile sahnede canlandırdığı “konum” dan kovulmaktadır.

H.Yılmaz

13- Allah buyurdu ki öyleyse in oradan, o bulunduğun cennetten yahut melekler toplumu içinden. Çünkü senin orada büyüklenip gururlanman olmaz. O yüce makam, haddini bilen tâat ve tevazu sahibi kimselere mahsustur. O halde çık, sen artık küçülenlerdensin. Kibirlenmek küçüklüktür; büyüyecek olan büyüklenmez, büyüklenen mutlaka küçülür, alçalır, küçük düşürülür. Yücelik sıfatları kendisine ait olan Yüce Allah, bu emirle onu bulunduğu makamdan derhal azledip indirdi. Kibir i ne karşılık küçüklüğe ve hakarete mahkum etti. Aslının ateş olmasına güvenerek, hayırlılık ve fazileti kendisinde aslından intikal eden bir miras, elinden alınmaz bir kişisel özellik gibi varsayarak bu imtihan zamanına kadar bulunduğu o mutluluk makamında n düşmeyeceğini zanneden ve bu zannıyla: Yaratacı’nın emrini eleştirmeğe kalkışan İblis'e bu ilâhî emir, eşyanın bütün özelliklerinin sadece bir Allah vergisi olduğunu, bu şekilde bir defada fiilen anlatıverdi.

H.Yazır

Allah: "Öyle ise, oradan in! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın" dedi.

Ayetin analizinden bazı neticeler elde etmek mümkündür.

1. Yüce Allah, İblisle konuşmuştur. İblis’i sorgulamak için onunla konuşması, ona bir şeref kazandırmaz. Çünkü konuşmanın sonucu cezalandırma, olmuştur. Nitekim Tahrim sûresinin 7. âyetinde de kâfirler muhatap alışını: onlara hitap edilmektedir.

2. Cezanın sebebi kibirdir. "Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir". "Orada" ifadesiyle bulunulan konum kastedilmektedir. İblis melekler arasında bulunuyordu ve Allah katında bir konuma sahipti. Konumu itibariyle kibir yapmaması gerekiyordu. Böylece yaratıklar arasında ilk günahın sebebi kibir olarak ortaya çıkmaktadır. Kibrin sebep olduğu günah nedeniyle İblis., kovulmak şeklinde cezalandırılmaktadır. Âyetin birinci bölümünde: “Oradan in!” denirken bulunduğu konumdan inmesi, yani o konumu kaybetmesi kastedilmektedir.

Cezanın verilme şekli şöyledir:

a) Konumunu kaybettirmek,

b) Oradan çıkartmak,

c) Aşağılanmışlardan olmak.

Demek ki âyet bize şunu öğretmektedir: Kibirlenen fertler veya toplumlar Allah katındaki konumlarını kaybediyorlar. Kibirli toplumların medeniyet ailesinde de yerleri yoktur. Zamanla bu tip fert ve toplumlar aşağılanacaklardır. Biz âyeti kendi hayatımıza bu şekilde uygulayacağız. Kibirli fertler ve toplumlar şeytan ahlâkı ile ahlaklanmaktadırlar.

Kısaca ilk suç veya günah Allah'ın emrinden çıkmak, yani secde etmemek, onun da sebebi kibir, onun da sebebi köken farkı gözetmek olmuş, cezası da kovulma ve aşağılanma ile gelmiştir. Konumunu kaybetme, bulunduğu yerden başka bir yere tehcir edilerek mekân değişimine uğramak, ilk cezalardan olmaktadır. Böylece Allah, hangi suça hangi ceza verileceği konusunda da önemli bir örnek vermektedir. B.Bayraklı

(İblis,) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi.

İblis’in bu talebi, Sâd/79‘da Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt [beni karşında tut/mühlet ver] sözleri ile verilmişti. Dikkat edilirse, İblis’in konumuz olan âyetteki ifadesinde “Rabbim” sözcüğü yer almamaktadır. Ancak buradan hareketle İblis’in Allah’a karşı saygısızlık yaptığı düşünülmemelidir. Çünkü İblis hiçbir zaman Allah’a karşı saygısızlık yapmamıştır. Bu âyette “Rabbim” sözcüğünün olmaması, bir ifadenin aynı sözcüklerle birebir tekrar edilmesi şeklindeki edebî kusura Kur’ân’da yer verilmemesinden dolayıdır. Kur’ân’da özel mesajlar dışındaki tekrarlarda hep farklı üslûp ve sözcükler kullanılmıştır. Dolayısıyla İblis’in bu âyetteki sözlerinin de sanki içinde saygı ifade eden “Rabbim” sözcüğü varmış gibi anlaşılması gerekmektedir. Yoksa İblis’in Allah’a karşı saygısızlık yapması ve Allah’ın da bu saygısızlığa mükâfat verirmiş gibi ona kıyamete kadar müsaade etmesi düşünülemez. İblis’in Âdem’e secde etmeyişi [boyun eğmeyişi] onun asiliğinden değil, Allah’ın onu bu şekilde yaratmış olmasındandır. Yani, İblis’e kendi iradesi ile suç işleme veya işlememe serbestliği verilmemiştir. O, kendisine ne görev verildiyse onu yapmaktadır.

H.Yılmaz

İblis, "Bana, (insanların) diriltilecekleri güne kadar mühlet ver" dedi.

Bu âyetin tahlilinden çıkarılacak iki önemli husus vardır.

a) İblis cezalandırıldıktan sonra Allah'tan kıyamete kadar kendisine mühlet vermesini istemiş, dolayısıyla emrine muhalefet ettiği yüce Allah'tan istekte bulunmayı ihmal etmemiştir.

b) "Diriltilecekleri güne kadar" ifadesiyle, öldükten sonra dirilmeye inandığını bildirmektedir. Zaten 12. âyette "Beni ateşten yarattın" dediğinde, Allah'ın yaratıcılık sıfatına inandığını da belirtmektedir. Bunun anlamı şudur: İblis hem Allah'a hem de âhirete inanıyor.

Onun bu imanı İblis olmasına, kovulmasına mani olamadı. Yüce Allah insanlara bu olguyu şunu vurgulamak için anlatmaktadır: "Allah'a inandım, âhirete inandım" dedikten sonra, küfrü sergilemenin yanlışlığı vurgulanmaktadır. En'âm sûresinin 158. âyetinde beyan edildiği, "imanında bir hayır kazanmamak" durumuna düşmemek gerekiyor.

Secde sûresinin 29. âyetinde kâfirlerin imanının fayda vermeyeceği gündeme getirilmektedir. Bir kimse imanının gereğini yerine getirmeyip, tam tersi işler yapıyorsa, imanının faydasını görmüyor demektir. Bu durum İblis’in durumunu andırmaktadır. Böylece İblis hem dua edilecek makamı biliyor hem yaratıcısını tanıyor hem de öldükten sonra dirilme gününe inanıyor. B.Bayraklı

(Allah,) “Haydi sen süre verilmişlerdensin” dedi.

Rabbimiz bu âyette İblis’e haşre kadar süre verdiğini bildirmiştir. Yani İblis, –Sâd sûresi‘nde açıklandığı gibi– kıyamete kadar insanın ayrılmaz bir parçası olacak, haşirde de karin”i [yaşıtı] olmak sıfatıyla insanın aleyhinde tanıklık yapacaktır. 

H.Yılmaz

Allah, "Haydi, sen mühlet verilenlerdensin" buyurdu.

İblis’in mühlet istemesi kabul edildi. 14. âyette İblis zamanı belirtmesine rağmen, Allah sadece mühlet verilenlerden olduğunu söylemiştir. Sâd sûresinin 8. âyetinde öldükten sonra dirilme gününe kadar, Hicr sûresinin 38. âyetinde de öldükten sonra dirilme gününe kadar mühlet verildiği belirtilmektedir. Bu mühleti niçin istediği daha sonraki ayetlerde açıklanan İblis, aslında bitmek tükenmek bilmeyen bir düşmanlık içine girmiş oluyordu. B.Bayraklı

Yahut: “… Hataya düşmeme, sapmama izin verdin”, Eğvâhu ifadesi “yoldan çıkmasına, sapmasına sebep oldu [ya da izin verdi]” anlamına geldiği gibi, “umutsuzluğa sürükledi”, ya da “istediği, arzuladığı şeye ulaşmasını önledi” anlamına da geliyor. (Karş. Lane VI, 2304 vd.) İblis'in sözleri, onun melekler arasındaki eski konumunu kaybetmesini de îmâ ettiğine göre, bu durumda bizim benimsediğimiz karşılık en uygunu gibi görünüyor.

M.Esed

16 (İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, “Dosdoğru yol” olarak çevirdiğimiz  الصّراط المستقيم [sırât- ı müstakim] ifadesi, “cennete götüren yol” anlamına gelir. İblis, bu yol üzerine oturacak ve insanları bu yoldan saptırarak kendi yoluna sevk etmeye çalışacaktır. İblis’in yolunun ise cehenneme götüren yol olduğu aşağıda 18. âyette açıklanmıştır.

Tekrar hatırlatmakta yarar görüyoruz ki; İblis’in insanları Allah’ın dosdoğru yolundan saptırmak için ısrarlı bir çaba göstereceğini bildiren sözleri, Allah’a karşı bir meydan okuma anlamına gelmez. Bu ifadeler İblis’in özelliklerinin bize temsilî yöntemle anlatılması sebebiyle ona söylettirilmiştir.

Yani, bana bu iğva gücünü vermene karşılık ben de vazifemi yapacağım; Senin dosdoğru yolun [insanları cennete götüren yolun] üzerine oturacağım; orada pusu kuracağım ve onlara dört yönden geleceğim, onları etkileyeceğim.

H.Yılmaz

16. İblis dedi ki: "Öyle ise beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, ben de onları saptırmak için senin doğ­ru yolunun üstüne oturacağım".

Bu âyetlerin tahlilinden çıkarılacak önemli neticeler şunlardır:

1. Azgınlığını Allah'a yüklemektedir. "Öyle ise, beni azdırman sebebiyle" ifadesiyle İblis, kendisini hataya düşürdüğü, saptırdığı ve bu sebeple sapmasına izin verdiği ithamında bulunup, suçu Allah'a yüklemektedir. Zira ağvâ kelimesi, "umutsuzluğa sürükledi, arzuladığı şeye ulaşmasını engelledi" mânâsına da gelmektedir. İblis’in bu ifadesi, meleklerin arasında bulunduğu konumu kaybettiğine işaret etmektedir. Hicr sûresinin 39. âyetinde de şeytanın ağveytenî kelimesini kullanarak, yoldan çıkmasını, azmasını Allah'a yüklediğine dikkat çekilmektedir.

2. İblis intikam almak peşinde. Kehf sûresinin 50. âyetinde fi "Rabbinin emrinden dışarı çıktı" ifadesiyle yüce Allah, yoldan çıkma eylemini kendisinin gerçekleştirdiğini buyurmaktadır. Aslında İblis "Beni yoldan çıkardın" derken Allah'a iftira etmiştir. Kendi yaptığı eylemi Allah'a mal etmektedir. Bu iftirasına dayanarak Allah'ın kullarından nasıl intikam alacağını şöyle açıklamaktadır:

"İnsanları saptırmak için senin yolunda oturarak...". 16. âyetin devamında bu işi yapacağını ilân etmektedir. "Allah'ın doğru yolu" ifadesiyle, maddî anlamda bir yol kastedilmemektedir. Allah'ın doğru yolunun ne olduğu, Fatiha sûresinin 6-7. ayetlerinde açıklandı. Allah ile kul, kul ile kul arasındaki dengeli ilişkilerin tamamına doğru yol denmektedir. Adalet, ölçü ve denge bu yolun temellerini oluşturmaktadır. Allah'a kulluk etmek doğru yoldur (Âl-i İmrân 3/51), doğru söz Allah'ın yoludur (Hac 22/24), haklar Allah'ın yolunu oluşturuyor, yani akıl, düşünce ve takvanın yolunu (En'âm 6/151-153).

Şeytanın kastettiği Allah'ın yolu, aklın, düşüncenin, takvanın, hakların, adaletin, imanın ve ilâhî vahyin getirdiği bütün değerlerin yoludur. İblis’in o yola oturması, yolu kesmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifade ile nefisle beynin ve gönlün yolunu kesmek; ilâhî vahyin akılla ilişkisini, bağlarını koparmaktır. B.Bayraklı

“ve hem açıktan açığa, hem de akılların ermediği yol ve yöntemlerle, sağlarından sollarından sokulacağım onlara: Ve sen onlardan çoğunu nankör kimseler olarak bulacaksın."

Lafzen, “ellerinin arasından ve arkalarından” şeklindedir. Bu deyimsel ifade ve bizim verdiğimiz karşılık için bkz. 2.255’deki benzer cümle. “O, insanların apaçık önlerinde olanı da bilir, onlardan gizli tutulanı da.” -Hemen sonra gelen “Onların sağlarından ve sollarından …” ifadesi “her yönden ve mümkün olan her vesileyle, her vasıtayla” anlamına gelir. 

M.Esed

Sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara geleceğim ve Sen, onların çoğunu şükredenler bulmayacaksın” dedi. 

Bu ifadeler Sâd sûresi‘nde; (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi şeklinde verilmişti. Hicr sûresi‘nde ise; (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” şeklinde verilecektir.

İblis’in bu beyanının Allah’a bir meydan okuyuş olmadığına dikkat edilmelidir. Burada İblis, kendisini kimin görevlendirdiğini ve görevine göstereceği sadakati açıklamaktadır.

Âyette geçen  الاغواء [iğva] sözcüğü, “aşırı derecede sapıklık isteğinin kalbe yerleştirilmesi” demektir. İblis, “İçime yerleştirdiğin bu saptırma yetisi sebebiyle” diye açıklamada bulunmak suretiyle, bu özelliğin benliğine Allah tarafından yerleştirildiğini ifade etmiştir. Allah İblis’in içine saptırma yetisini yerleştirmekle birlikte, ona bu konuda bir zorlama gücü vermemiştir.

Ayrıntılarını İsra ve İbrahim surelerinde öğreneceğimiz gibi, İblis’in insanlar üzerinde herhangi bir şekilde yaptırım gücü yoktur:

Şüphesiz ki, Benim kullarım üzerinde senin için hiçbir güç yoktur. Vekil [dayanılacak kimse] olarak da Rabbin yeter. (İsra/65)

Ve iş bitince şeytan onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, kendi kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. Kesinlikle zalimler için acı bir azap vardır! (İbrahim/22)

Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde kesinlikle hiçbir gücün yoktur. (Hicr/42)

Şüphesiz ki iman edip de Rabb’lerine tevekkül edenler üzerinde o şeytanın hiçbir gücü yoktur. Onun gücü, ancak onu veli [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakın] edinenler ve Allah’a ortak koşanlar üzerinedir. (Nahl/99–100)

İblis’in, insanların üzerine geleceğini söylediği dört yön [ön, arka, sağ ve sol] ile ilgili olarak klâsik eserlerde birçok yorumlar yapılmış ve yönler “Dünya tarafından, âhiret tarafından, iyilik tarafından ve kötülük tarafından” veya “Gördükleri yerden, görmedikleri yerden, şehvetlerinden, öfkelerinden ve akıllarının erdiğinden-ermediğinden” şeklinde tanımlanmaya çalışılmıştır.

Bize göre bu yönler, İblis’in etkilendiği yönlerdir. Tekvîr sûresi’ nin tahlilinde “insandaki düşünce yetisi” olarak tanımladığımız İblis, çevredeki olayların etkilerine karşılık insanın zihninde oluşan dolaylı bir tepki şeklinde faaliyet göstermekte, duyu organlarıyla algılanan her şeye karşı anında bir ham düşünce üretmektedir. Bu da, “insanın aklına geliveren ilk şey ”dir. Dolayısıyla, İblis’i harekete geçiren şey, çevreden [dört yönden] gelen etkilerdir. Eğer insanın çevresinde etki yapan bir hareket yoksa ya da insan duyu organları ile bu hareketleri algılayamadığı için bunlardan etkilenmiyorsa, zihninde de bir tepki oluşmayacak, yani İblis harekete geçmeyecektir. Âyette, İblis’in hareket edeceği yönlere “alt” ve “üst ”ün dâhil edilmemesi, insanın etki algılamasında bu iki yönün pasif olması sebebiyledir.

H.Yılmaz

"Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın" (dedi).

Şükretmelerini engellemek. A'râf sûresinin 17. âyetinde iblis tarafından insanın Allah'a şükretmesinin engelleneceği ifade edilmektedir. Burada şükretmenin iki anlama geldiğini söylemekte yarar vardır: Birisi nimetin kıymetini bilmek ve Allah'tan geldiğine inanmaktır. Şükretmemek de bunun tersidir. İkinci mânâsı inanmaktır. "Sen onların çoğunu şükredenlerden bulamayacaksın" denirken, "Onların çoğunu iman eder vaziyette bulamayacaksın" demek istenmektedir. Her yönden insana gelmesinin anlamı, insanın her an ve her şart altında şeytanın etkisine açık olduğunun ifadesidir. İblis'in manyetik alanının dışında kalmak çok zordur.

c) Amellerini süslemek ve azdırmak. Hicr sûresinin 39. âyetinde, şeytanın insanı nasıl etkileyeceğinin başka bir boyutu gündeme getirilmektedir.

Sâd sûresinin 82. âyetinde de Allah'ın kudretine (şerefi) yemin ederek, ihlâs sahipleri hariç hepsini azdıracağını söylemektedir. Bu azdırma kelimesini öyle kullanıyor ki, A'râf sûresinin 16. âyetinde Allah'a "Beni azdırdın" de­mektedir. Azdırma işini kendisinin kullar üzerinde gerçekleştireceğini söylerken de aynı kelimeyi kullanmaktadır.

Tahrik ederek (A'râf 7/200)

Vesvese vererek (Nâs 114/4-5),

Çağırarak (Lokman 31/21; İsra 17/64),

Emrederek (Bakara/268),

Unutturarak (Mücadele 58/19).

Şeytanın hangi yollarla insana yaklaşacağı ve onun etkileme silâhlarının neler olduğu yukarıdaki ayetlerde açıklandı. İlâhî eğitimin en önemli metotlarından biri, tehlikenin nereden geleceğini önceden haber vererek insanları bilgilendirmektir. Bilgilendirmenin olmadığı yerde tedbir alınamaz. Buran bu anlatımların amacı, insanın şeytana karşı tedbirini alması için onu bilgi ile donatmaktır. Eğitimin sakındırma amacına ancak bu yolla ulaşılabilir. B.Bayraklı

(Allah,) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, cehennemi sizin hepinizden dolduracağım” dedi.

İblis’e uymak demek, “her aklına geleni ölçüp biçmeden, vahiyle sağlamasını yapmadan uygulamak” demektir. Bu tür davranışlar şımarık ve kibirli bir insanın yapacağı davranışlar olup inkâra ve sonuçta o kimsenin zarar görmesine sebep olacak davranışlardır. Dürtü, tutku ve arzularını gereği gibi dizginleyemeyenler, İblis’in dört yönden yaptığı iğva ve ifsat saldırılarına mağlup olmak durumunda kalacaklardır. Bunun doğal sonucu, cehennemin vahye kulak vermeyenlerden ve akıl etmeyenlerden doldurulacak olmasıdır: Ve derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akıl etmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık. (Mülk/10) 

H.Yılmaz

Allah buyurdu: "Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki onlardan sana kim uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım".

Âyeti iki kısma ayırarak analizini yapacağız.

1. Şeytanın kovulması. Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık!" Âyetin bu kısmında ze'ame kelimesinden türemiş mez'ûm kelimesi yer almaktadır, "ayıplamak, hakaret etmek" demektir; ez'ame kalıbından alınınca, "korkutmak", isim kalıbından "ayıp, eksiklik" mânâlarına gelmektedir. "Hor, hakir ve zelil kılmak" mânâlarıyla bu kelime sadece İblis’le ilgili olarak bu âyette kullanılmaktadır.

Âyette geçen ikinci kelime olan, dâhr kelimesi, "tard etmek, uzaklaştırmak" anlamına gelmektedir. Kur'ân'da dört âyette yer alan bu kelime "defetmek" manasına da gelmektedir. Allah'ın emrinden çıkan şeytanın başına gelen halleri Allah bize niçin anlatmaktadır? Sorunun cevabı, âyetin kendi içindedir. İnsanlara, Allah'ın emrinden çıkmanın nelere mal olacağı uyarısında bulunulmaktadır. İnsan için yerilmek ve kovulmak gibi, Allah katındaki konumunu kaybetmekten daha büyük bir yıkım var mıdır? Böyle bir duruma sadece İblis değil, Allah'ın emrinden çıkan herkes düşebilir.

2. Şeytana uyan onunla cehennemde buluşur. Âyetin ikinci kısmında, "Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım" buyurulmaktadır. Yukarıdaki ayetlerde İblis, insana her yönden yaklaşarak yoldan çıkaracağını itiraf etmişti. Bu etkilemenin amacı, insanı kendine tâbi kılmaktır. Yüce Allah şeytana tâbi olanları, şeytanla beraber cehenneme dolduracağını beyan ederek, insanları yanlıştan caydırmak istemektedir.

Buradan varılacak netice şudur: Yüce Allah insanların kötü anlamda İblis’in etki alanında olduklarını, bu etkilerle kime tâbi olacaklarında hata edebileceklerini ve İblis’e uymanın neticesinin nereye varacağını hatırlatarak uyanda bulunmaktadır. Mademki ilâhî eğitim bu bilgilendirmeyi ve uyarıyı önemsiyor, din eğitimi de bunu amaç edinmelidir. Kötü tanıtılmadan, iyiyi hayata geçirmek zordur.

B.Bayraklı

"Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan! Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım" buyurdu.

"Kınanmış ve küçültülmüş olarak çık oradan." Yani, cennetten. Kınanmış ve küçültülmüş olarak" buyruğundaki; kınanmış olarak demektir. Bunun mastarı olan; Ayıp ve kusur" demektir. İbn Zeyd der ki ile aynı şeydir. (Kınanmış anlamında). Aynı anlamda olmak üzere: "Onu kınadım, denilir. El-A'meş ise, bu kelimeyi; şeklinde okumuştur ki, anlamı birdir. Şu kadar var ki o, "hemze" yi (telaffuz etmeyerek) hafif okumuştur.

Mücahit der ki: Mezmûn, sürgün edilmiş demektir. Her iki anlam da birbirine yakındır. Medhûr ise, uzaklaştırılmış, kovulmuş demektir. Bu açıklamalar da Mücahit ve başkalarından nakledilmiştir, asıl anlamı da itmektir.

"Yemin ederim ki, onlardan sana kim uyarsa cehennemi hep sizden dolduracağım." buyruğundaki: Yemin ederim ki... Kim" ifadesinin başındaki "lâm" kasem içindir. Cevabı ise; Cehennemi... Dolduracağım" ifadesidir. Birincisinin "te'kid lâm"ı, ikincisinin "kasem lâm”ı olduğu da söylenmiştir. Buna delil ise şudur: Kıraatin dışında bu türden olan birinci "lam" ın hazf edilmesi mümkün olmakla birlikte, ikinci "lâm"ın hazfedilmesi mümkün değildir. İfadede şart ve ceza anlamı da vardır. Yani, sana kim tabi olursa Ben de onu azaplandıracağım, demektir.

Âsim, Ebu Bekr b. Ayyâş'ın rivayetine göre; şeklinde "lâm" harfini esreli olarak okumuştur. Ancak, bazı nahivciler bunu kabul etmezler. En-Nehhâs şöyle demektedir: Bu okuyuşun takdiri -doğrusunu en iyi bilen Allah’tır- Sana tabi olduğundan dolayı... Şeklindedir, "Senin için filana ikramda bulundum," demek gibi.

Mana şöyle de olabilir: "Küçültülmek, sana tabi olacaklar içindir."

"Hep sizden" buyruğunun anlamı ise, yani sizden ve Âdemoğullarından demektir. Çünkü Âdemoğullarından daha önceden: "Andolsun ki, sizi yarattık..." (el-A'raf, 7/11) buyruğu ile söz edilmiş ve onlara hitap edilmiştir. Kuduri

Ve (Allah,) “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca/mala yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” (dedi).

Âdem-İblis kıssasının anlatıldığı pasajın bu âyete kadarki bölümünde, insanın ve İblis’in kim olduğu, İblis’in görevi, İblis’in insanı nasıl yanıltacağı temsili bir sahne ile bize âdeta seyrettirilmişti. Bu âyetle başlayan bölümde ise sıra İblis hakkında verilen teorik bilgilerin insan üzerindeki pratik yansımasını göstermeye gelmiştir.

Bu perdenin birinci sahnesi, bölüm hakkında kısa bir ön bilginin verildiği 19. ayettir. Bu âyette Allah, Âdem’e -daha doğrusu insanoğluna- şöyle seslenmektedir: Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca/mala yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.

Ayetten anlaşıldığına göre; Âdem ve eşi [insanoğlu] cennete [yeşillik bir yere] yerleştirilmiş ve burada kendilerine bir konu hariç her türlü özgürlük verilmiştir. Âdem ve eşinin Şu ağaca yaklaşmayın ifadesi ile konulan yasağa İblis’in kışkırtmasıyla nasıl bir tepki verdiği ilerideki ayetlerde ortaya çıkacaktır.

Âdem, eşi ve yasaklanan ağaç konusu Müslümanlar arasında maalesef yanlış bilinmektedir. Kur’ân üzerinde çalışanların bu konuda şimdiye kadar yeterli çalışma yaptıkları da söylenemez. Bu yüzden Allah’ın izniyle çok titiz bir çalışma yürütülmüş ve konu hakkında yaptığımız açıklayıcı yorumların okuyucuya sunulması aşamasına gelinmiştir.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için aynı konunun temsili olarak anlatıldığı ayetleri iniş sırasına göre değerlendiriyoruz:

Ve and olsun Biz bundan önce Âdem’e ahit verdik de [ondan söz aldık da] , o, aklından çıkardı [yapmadı] ve Biz onda bir azim [kararlılık] bulmadık. Ve Biz bir zaman meleklere, “Âdem için boyun eğin” dedik de, İblis hariç hepsi secde ettiler, o dayattı. Sonra da Biz, “Ey Âdem! Şüphesiz bu [İblis] sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır [cennettedir] . Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın” dedik. Sonunda şeytan ona vesvese verdi. Dedi ki: “Ey Âdem! Sana sonsuzluğun ağacı ve eskimez/çökmez mülk/saltanat için rehberlik edeyim mi? Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Hemen çirkinlikleri kendilerine açılıp görünüverdi. Ve üzerlerine cennet yaprağından örtüp yamamaya başladılar. Adem Rabbine asi oldu da şaşırdı/azdı. Sonra Rabbi, onu seçti de tövbesini kabul buyurdu ve ona doğru yolu gösterdi. O [Allah] , (o ikisine,) “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim Benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi. (Tâ-Hâ/115–123)

Ve Biz, “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette oturun, ikiniz de ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyin ve fakat şu ağaca yaklaşmayın [mal/altın, gümüş vs. tutkunu olmayın] , yoksa zalimlerden olursunuz” dedik. Bunun üzerine şeytân onları oradan kaydırdı, içinde bulunduklarından çıkardı. Ve Biz, “Birbirinize düşman olarak alçalın, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir yararlanma vardır” dedik. Derken Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı [kendine vahyedildi] . Sonra da O [Allah] , onun tövbesini kabul etti. Muhakkak O, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir. Biz dedik ki: “Hepiniz oradan alçalın. Size Benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. (Bakara/35-38)

ÂDEM’İN CENNETİ: Bakara/30, Tâ-Hâ/55, Müminun/79, Sâd/71, Hicr/26, İsra/61–65, Secde/7 gibi Kur’ân’ın birçok âyetinde belirtildiğine göre, Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak başka bir âlemde veya cennette değil, yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki cennet sözcüğünden ahiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten cennet ‘in esas sözcük anlamı “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup  Bakara/265, Sebe/15-16, Kehf/32-40, Necm/15, Kalem/17 ve daha birçok âyette de bu anlamda kullanılmıştır.

Diğer taraftan, ahiretteki cennetin birçok niteliği Kur’ân’da açıklanmıştır. Ayetlerdeki açıklamalara göre, ahiretteki cennet ebedîlik yurdu olup nimetleri bitmez ve tükenmez. Ayrıca orada günaha girme, boş lâkırdı olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem’e bir yasak konmuştur. (Bakara/25, Fâtır/33-35, Sâffat/40-49, Duhan/51-57, Tûr/17-24, Rahman/46-78, Vâkıa/10-40, Mümtehine/21-24, İnsan/5-22, Nebe/31-37, Tûr/17-28, Zuhruf/68-73, Tâ-Hâ/120)

Sonuç olarak, Âdem mükâfat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir bölgesinde yaratılmış, sonra da oradan cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye [çöle] düşürülmüştür.

Bizi bağlamamakla birlikte, Kitap-ı Mukaddes’in Âdem’in bu dünyada topraktan yaratıldığını anlatan Tekvin 2–3. Babları da Kur’ân ile uyumludur.

YASAKLANAN AĞAÇ: Kur’ân kendisini tanıtırken ayetlerinin bir bölümünün müteşabih [mecâz, kinaye gibi sanatsal anlatımlı ve çok anlamlı] olduğunu açıklamış olsa da, kimileri sözcükleri mutlaka hakikat manalarında kabul edip Kur’an’ı buna göre anlama çabası göstermişlerdir. Bu âyette geçen  الشّجر [şecer=ağaç] sözcüğü de hakikat manasında anlaşılmakta ısrar edilen sözcüklerden birisidir. Kur’ân ayetlerinin bir bölümünün müteşabih olduğu gerçeği göz ardı edilerek yasaklanan ağaç hakkında da çok değişik açıklamalarda bulunulmuştur:

Meselâ İbn-i Mes‘ûd, İbn-i Abbâs, Sa‘îd b. Cübeyr ve Ca‘fer b. Hureyre bu ağacın “üzüm ağacı” olduğunu ve şarabın da bu yüzden yasaklandığını söylemişlerdir.

İbn-i Abbâs, Ebû Mâlik, Katade ve Vehb b. Münebbih ise “Bu ağaç sümbüldür [buğday başağıdır] . Eskiden buğdayın her bir tanesi sığır böbreği büyüklüğünde, baldan tatlı ve yağdan yumuşak idi. Allah Âdem’in tövbesini kabul edince, onu Âdem soyuna gıda yaptı” demişlerdir.

İbn-i Cüreyc de bu konuda “Bu ağaç incir ağacıdır. Bu bakımdan, bir kimsenin rüyasında incir yediğini görmesi, pişmanlık duyacağı şeklinde yorumlanır. Çünkü Âdem onu yediği için pişmanlık duymuştur” açıklamasını yapmıştır.

Yasaklanan ağaç hakkındaki görüşlerinden örnekler verdiğimiz isimlerin bu ağacı hakikat anlamıyla fizikî bir ağaç olarak kabul etmeleri, Kitap-ı Mukaddes’in bu konudaki anlatımıyla örtüşmektedir. Ne var ki, bu örtüşme klâsik anlayışı temsil eden bu kişilerin Kitabı Mukaddes’in etkisinde kaldıklarını düşündürmektedir:

Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı. Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Yedinci günü kutsadı. Onu kutsal bir gün olarak belirledi. Çünkü Tanrı o gün yaptığı, yarattığı bütün işi bitirip dinlendi. RABB Tanrı göğü ve yeri yarattığında, yeryüzünde yabanıl bir fidan, bir ot bile bitmemişti. Çünkü RABB Tanrı henüz yeryüzüne yağmur göndermemişti. Toprağı işleyecek insan da yoktu. Yerden yükselen buhar bütün toprakları suluyordu. RABB Tanrı Âdem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğunu üfledi. Böylece Âdem yaşayan varlık oldu. RABB Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti. Yarattığı Âdem’i oraya koydu. Bahçede iyi meyve veren türlü türlü güzel ağaç yetiştirdi. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyiyle kötüyü bilme ağacı vardı. Aden’den bir ırmak doğuyor, bahçeyi sulayıp orada dört kola ayrılıyordu. İlk ırmağın adı Pişon’dur. Altın kaynakları olan Havila sınırları boyunca akar. Orada iyi altın, reçine ve oniks bulunur. İkinci ırmağın adı Gihon’dur, Kuş sınırları boyunca akar. Üçüncü ırmağın adı Dicle’dir, Asur’un doğusundan akar. Dördüncü ırmak ise Fırat’tır. RABB Tanrı Aden bahçesine bakması, onu işlemesi için Âdem’i oraya koydu. Ona, “Bahçede istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin” diye buyurdu, “ama iyiyle kötüyü bilme ağacından yeme. Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.” Sonra, “Âdem’in yalnız kalması iyi değil” dedi, “ona uygun bir Yardımcı yaratacağım.” RABB Tanrı yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümünü topraktan yaratmıştı. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem’e getirdi. Âdem her birine ne ad verdiyse, o canlı o adla anıldı. Âdem bütün evcil ve yabanıl hayvanlara, gökte uçan kuşlara ad koydu. Ama kendisi için uygun bir yardımcı bulunmadı. RABB Tanrı Âdem’e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, RABB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem’e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” dedi, “ona ‘Kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak, ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.

RABB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, Tanrı gerçekten, ‘Bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin’ dedi mi?” diye sordu. Kadın, Bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz” diye yanıtladı, “ama Tanrı, ‘Bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi.” Yılan, “Kesinlikle ölmezsiniz” dedi, “çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.” Kadın ağacın güzel, meyvesinin yemek için uygun ve bilgelik kazanmak için çekici olduğunu gördü. Meyveyi koparıp yedi. Yanındaki kocasına verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen RABB Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. RABB Tanrı Âdem’e, “Neredesin?” diye seslendi. Âdem, “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. RABB Tanrı, “Çıplak olduğunu sana kim söyledi?” diye sordu, “sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Yanıma koyduğun kadın ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” diye yanıtladı. RABB Tanrı kadına, “Nedir bu yaptığın?” diye sordu. Kadın, “Yılan beni aldattı, o yüzden yedim” diye karşılık verdi. Bunun üzerine RABB Tanrı yılana, “Bu yaptığından ötürü bütün evcil ve yabanıl hayvanların en lanetlisi sen olacaksın” dedi, “karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla senin soyunu birbirinize düşman edeceğim. Onun soyu senin başını ezecek, sen onun topuğuna saldıracaksın.” RABB Tanrı, kadına “Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim” dedi, “ağrı çekerek doğum yapacaksın. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” RABB Tanrı, Âdem’e “Karının sözünü dinlediğin ve sana, meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi, “yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek, yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye dek ekmeğini alın teri dökerek kazanacaksın. Çünkü topraksın, topraktan yaratıldın ve yine toprağa döneceksin.” Âdem karısına Havva adını verdi. Çünkü o bütün insanların annesiydi. RABB Tanrı Âdem’le karısı için deriden giysiler yaptı, onları giydirdi. Sonra, “Âdem iyiyle kötüyü bilmekle bizlerden biri gibi oldu” dedi, “artık yaşam ağacına uzanıp meyve almasına, yiyip ölümsüz olmasına izin verilmemeli.” Böylece RABB Tanrı, yaratılmış olduğu toprağı işlemek üzere Âdem’i Aden bahçesinden çıkardı. Onu kovdu. Yaşam ağacının yolunu denetlemek için de Aden bahçesinin doğusuna Keruvlar ve her yana dönen alevli bir kılıç yerleştirdi.

Biz, “yasaklanan ağaç” konusunu tam olarak açıklığa kavuşturabilmek için, âyette geçen الشّجر [şecer] ve  مال [mâl] sözcüklerinin kökenine inme ihtiyacı duyuyoruz:

ŞECER:  الشّجر [şecer] , “bitki cinsindendir. Gövdesi üzerinde desteksiz duran bitkidir; kış mevsiminde varlığını koruyan bitki ”dir. Hicazlılar, buğday, arpa ve hurmaya şecer derler. Şecer sözcüğü, “ihtilâf” (Nisâ/65) ve “sarf etme” anlamlarında da kullanılır. Çünkü ihtilâfların ekserisi “mal” yüzündendir, en çok harcaması yapılan da “mal” dır.

Dikkat edilirse, ayetlerdeki şecer sözcüğü ile 22. âyetteki  ورق الجنّة [varaku’l-cennet] ifadesi aynı anlama gelmektedir ve her ikisi de kısaca “mal, altın, gümüş, deve, arpa buğday ve hurma” demektir. Dolayısıyla biz de şecer‘i Hicazlılar gibi “mal” olarak anlayabiliriz.

MAL:  المال [mal] sözcüğü Türkçeye Arapçadan gelmiş bir sözcüktür. Konunun iyi anlaşılabilmesi için bu sözcüğün de Arapçadaki gerçek manasını tespit etmek gerekmektedir.

Mal, “tüm eşyadan sahip olunan şeyler” demektir. Mal aslında “altın ve gümüşten sahip olunan” demektir. Sonradan kazanılan, elde tutulan ve ayniyattan sahip olunan şeylere ıtlak olunur oldu. Arab’ın mal dediği şey, ekseriyetle “deve” dir.

Kıssayı anlatan ayetlerdeki ifadeler ve sözcüklerin gerçek manaları göstermektedir ki, Allah insanın mal tutkusundan uzak olmasını istediği için Âdem ve eşini mal düşkünü olmaktan menetmekte, İblis de Âdem ve eşini mal ile aldatmaktadır.

Nitekim Tâ-Hâ/120‘de İblis, Âdem’i ebedîleştirmek için onu  شجرة الخلد [şeceretü’l-huld] ‘a; mala [altına, gümüşe, deveye, arpaya, buğdaya, hurmaya …] yönlendirmiştir. Aslında “şeceretü’l-huld” a yönlendirme, İblis’in üçüncü iğvasıdır. Aşağıda, 20. âyette görüleceği gibi İblis’in ilk iğvaları, melek [iradesiz varlık; robot] yapılma ve  خالد [hâlid] olma [hiç değişmeden aynı kalma] üzerine olmuştur.

İblis’in Âdem’i yoldan çıkartmak için başvurduğu bu son iğva, akla hemen Hümeze/2-3 âyetlerini getirmektedir:

O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır. (Hümeze/2-3)

Netice olarak; bize göre gerçekte ne böyle bir olay cereyan etmiştir, ne de ortada herhangi bir ağaç vardır. Çünkü ayetlerde temsil tekniği kullanılmış olup her şey temsili olarak anlatılmıştır. Yüce Allah mesajını Âdem, Âdem’in eşi ve İblis arasında geçen temsili bir olay üzerinden iletmiştir. Bu temsilin sahnesi cennet [yeşil bir bölge] ;  sahne dekoru ise şecer [mal; altın, gümüş, arpa, buğday, hurma, deve] ’dir.

H.Yılmaz

(Allah:) "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zalimlerden olursunuz" (buyurdu).

Bu ayetlerden birtakım neticeler çıkarılabilir. Âyetlerin açıklamasına başlarken şunun bilinmesi gerekir: İblis secde etmediği Âdem'den dolayı huzurdan kovulmasını bir türlü hazmedemedi, Âdem'i bulunduğu konumdan çıkartması için bütün entrikalarını kullanmak üzere saldırıya geçti.

Bakara sûresinin 31. âyetinde Hz. Âdem'e ilk defa öğretim faaliyetine başlanmıştı. Oradaki "Âdem’e isimlerin tamamını öğretti" ifadesindeki "öğretme" ifadesiyle bu gerçekleştiriliyordu.

Daha sonra Bakara sûresinin 35. âyetinde eğitim faaliyetine başlandığını görüyoruz. Bir yerde "Şunu yapma!" diye olumsuz bir emir varsa, orada eğitim faaliyeti başladı demektir. Bakara sûresinin 35 ile A'râf sûresinin 19. ayetleri, eğitim faaliyetinin hangi konu ile başladığına ışık tutmaktadır. "Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşip dilediğiniz yerden yiyiniz. Ancak şu ağaca yaklaşmayınız! Sonra zalimlerden olursunuz". Bu âyet Bakara sûresinin 35. âyetinde açıklanmıştı. Biz burada sadece, ilk yasağın tabiatla ilgili olduğunu ve insanın beslenmesini ilgilendirdiğini söylemekle yetineceğiz.

Âyette geçen "Zalimlerden olursunuz" ifadesindeki zulüm kelimesi, "günah işlemek, karanlık iş yapmak, kendine yakışan hareketi yapmamak veya yakışmayan hareketi yapmak, Allah'ın emrini yerine getirmemek" manalarına gelmektedir. Dikkat edilirse Allah'ın emrinin tersini yapmanın ilk değerlendirilmesi yapılmaktadır. Böylece Âdemoğulları tarihinde zâlim kavramı, ilk defa literatürdeki yerini almış oluyordu. B.Bayraklı

Lafzen, “[o güne kadar] çıplaklıkları hakkında kendilerinin henüz farkında olmadıkları şeyi onlara ifşa etmek için...” Burada, insanoğlunun cennetten çıkarılmadan önceki saf ve masum durumuna; yani, kötülüğe çağırmak için hazır bekleyen bütün o ayartılar ve yanlış bir seçim sonucu içine düşülen bedbahtlık yanında, insanın henüz kendi yapısının da bilincinde olmadığı, yapıp etmeleri için alternatif yön ve gidişler arasında seçim yapabilme imkân ve iktidarından henüz haberdar olmadığı bilinç-öncesi dönemini yansıtan bir temsil (allegory) karşısında olduğumuz anlaşılmaktadır. Lafzen, “ya da ebedî olan kimselerden olmayasınız diye…”: bu sözlerle Şeytan, onların içine sonsuza kadar yaşamak ve bu anlamda Tanrı gibi olmak tutkusunu sokmak istiyor. (Bkz. 20:120 ile ilgili 106. not.) 

M.Esed

Derken o [İblis] , onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi.

Bu âyette İblis’in derhâl harekete geçtiği görülmektedir. Onu harekete geçiren husus, Âdem’e “şu ağaca yaklaşma” emrinin verilmesidir. Âdem’e konulan yasak anında tepki getirmiş, İblis vesvese üretimine geçerek bu yasak hakkında bahaneler, gerekçeler aramaya ve ileri geri fikir yürütmeye başlamıştır: Rabbiniz başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.

Âyetteki  ملكين [melekeyni=iki melek] sözcüğünün, melikeyni [iki kral] olarak okunması da mümkündür. Nitekim İbn-i Abbâs, Dahhâk ve Yahyâ b. Ebi Kesîr sözcüğü melikeyni [iki kral] olarak okumuşlardır. Bu kıratı, yukarıda verdiğimiz Tâ-â/120‘deki, eskimez/çökmez mülk/saltanat ifadesi de desteklemektedir. Bu kıraate ve bu anlama göre Âdem ve eşi, İblis’in etkisiyle özgürlüğü krallığa tercih etmiş olmaktadırlar.

VESVESE: Ayrıntılarını Nâs sûresi ‘nin tahlilinde verdiğimiz ve bu ayetten başka Nâs/5, Kaf/16 ve Tâ-Hâ/120‘de de geçen  وسوسة [vesvese] sözcüğü, “alçak bir sesle, fısıltıyla gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir.

SEV’ETE:  سوأة [sev ‘ete] sözcüğü, “çirkinlikler” demektir ve  سؤ [sue] sözcüğünden türemiştir. “Her türlü kötü, çirkin şeyi yapmak” anlamındaki sue sözcüğünün, bu anlam ekseninde daha birçok türevi vardır. Meselâ,  سيّئة [seyyie=kötülük, çirkinlik] sözcüğü, حسنة [hasene=iyilik, güzellik] sözcüğünün karşıt anlamı olarak kullanılır. Dolayısıyla bu kökten türemiş olan sev ‘ete sözcüğü de her türlü çirkin iş, söz ve durumu ifade eder. Arapların bu sözcüğü cinsel organlar için kullanmaları, yaşadıkları toplumda çoklukla bu organların kötülüğe sebep olması sebebiyledir. Sev ‘ete sözcüğü ayrıca “ceset” için de kullanılır. Zira ruh bedenden çıkınca, beden çürüyüp kokmakta, yani çirkinleşmektedir.

Nitekim Maide sûresi’nde geçen sev ‘ete sözcüğü, “ceset” için kullanılmıştır:

Derken Allah hemen ona kardeşinin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahîhi] nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeleyen bir karga gönderdi. O, “Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin kötülüklerini/cesedini [sev’ete ahî] gömmekten âciz miyim ben?” dedi. Sonra da pişman olanlardan oldu. (Maide/31)

Konumuz olan âyette sev’ete sözcüğü “çirkinlikler” anlamında olup “cinsel organlar” olarak çevrilmesi yanlıştır. Çünkü Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmış olduğundan, cinsel organlar için “çirkin” nitelemesi yapılamaz. Buradaki sev’ete sözcüğüyle, insana ilham edilmiş olup çeşitli etkilerle dışa vuran kötü huylar [fücûr] kastedilmiştir:

–ki O, ona fücurunu ve takvasını ilham etti– (and olsun ki,) (Şems/8)

ÇİRKİNLİKLERİN KENDİLERİNDEN GİZLİ KALIŞI: Çirkinlikler sözcüğü “insana ilham edilmiş fücûr” u; çirkinliklerin kendilerinden gizli kalması ifadesi ise bu fücurun durağan bir özellikte olduğunu ve bir etkiye tepki olarak dışa vuruluncaya kadar insanın kendisinden bile gizli kaldığını ifade etmektedir. Nitekim 22. âyette görüleceği gibi, Âdem de, yasağı dinlemeyerek verdiği tepkiden sonra, içinde saklı olan fücurun dışa vurması sonucu bencil, haris birisi olup çıkacaktır. 

H.Yılmaz

Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı" dedi.

2. Yüce Allah'ın bu yasağının ardından İblis hemen harekete geçti, Âdem ile eşini etkilemeye başladı.

a) "Derken şeytan, birbirlerine kapalı ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi". Âyetin bu kısmından şeytanın etkileme metodunun "vesvese vermek" olduğunu anlıyoruz. Hz. Âdem ve eşine de bunu uygulamıştır. Diğer taraftan vesvese vermenin amacını da yüce Allah açıklamakta ve onun Âdem'le eşinin avret yerleri­ni açmak olduğuna dikkat çekmektedir. Bu durumu biz bugün "vücut teşhiri" diye adlandırılan exhibition corporal hastalığı olarak görüyoruz.

Vahşî hayvanlar avlarına saldırırken onların can alıcı noktalarını bilirler ve ona göre saldırırlar. Şeytanın amacı da insanın avret yerlerini açmak ve ona vücudunu teşhir etme hastalığını bulaştırmaktır. Bunu yapabilmek için ilk saldırılacak yer, mideye haram lokma göndermektir. Böylece Allah burada şeytanın hem metodunu hem de amacını açık bir biçimde anlatmaktadır.

b) "Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz, diye yasakladı dedi". Şeytanın, Hz. Âdem'le eşini ağaçtan yedirmek için istismar ettiği ilk duygu, "ebedîlik duygusu “dur. İnsan bulunduğu yerden ayrılmak istemez. Onun içindir ki ölümü istemeyip ebedî olarak dünyada kalmak ister. "Ebedîlik duygusu" bir silâha benzer, vurursunuz katil olursunuz; vurulursunuz gazi olursunuz. İnsan "ebedîlik duygusu “yla eğitildiği zaman faydalı olur. Yurt edinme, vatan edinme bu duygunun eseridir. Bu duygu olmasaydı, insanlar ne çocuk yetiştirirler ne ilim yapar ne de sanat eserleri bırakırlardı. Bunları yapanları, kendileri dünyada olmasalar bile eserleri ebedîleştirmektedir. Ama "ebedîlik duygusu", "ebedîlik tutkusu" haline gelince, fayda yerine zarar getirmeye başlar.

Şeytan Hz. Âdem ve eşinde bulunan bu ebedîlik duygusunu, ebedîlik tutkusuna çevirme uğraşısı içinde oldu ve bunu başardı. A'râf sûresinin 20. âyetinde "Ebedî kalanlardan olursunuz" denirken, Tahâ sûresinin 120. âyetinde "ebedîlik ağacı" kavramına yer verildiğine işaret edilmektedir.

A'râf sûresinin 20. âyetinde "melek olursunuz" dendiği halde Tahâ sûresinin 120. âyetinde, "sonu gelmeyen bir iktidar" ifadesine yer verilmektedir. Her iki âyet bir araya getirildiğinde şöyle bir formül ortaya çıkmaktadır: Melek olmak, ebedî kalmak, ebedîlik ağacı, tükenmeyen iktidar. Şeytan bu kavramları istismar ederek Âdem'le eşini etkilemiştir.

Burada sorulması gereken soru şudur: Şeytan bunları nereden biliyordu? Tükenmeyen iktidar, ebedî kalmak ve ebedîlik ağacı gibi kavramların bilgisini nereden elde etmişti veya öğrenmişti? Yukarıda şeytanın, öldükten sonra dirilmeyi bildiğine ve ona inandığına işaret edilmişti. Allah'ın kendisini hangi cevherden yarattığını da biliyordu. İblis bunları meleklerin arasında iken öğrenmişti. Tabii ki bu bilgileri Allah öğretmişti.  B.Bayraklı

Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü.

Burada İblis’in Âdem ve eşine karşı hangi kanıtları kullanıldığı açıklanmamıştır. Ancak kıssanın başlangıcında İblis’in Âdem’den üstün olduğu yönündeki iddiasından hareketle, İblis’in kendisinin enerjiden Âdem’in ise maddeden yaratıldığı hususunu kullandığı ve “Olanı biteni ben sizden daha iyi bilirim, çünkü ben sizden üstünüm!” demiş olabileceği düşünülebilir.

H.Yılmaz

Ve: "Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" diye her ikisine de yemin etti.

Yüce Allah'ın: Her ikisine de kasem etti", yemin etti anlamındadır. Şair der ki:

"Allah adına olanca yemin etti ona; şüphesiz ki siz Kovanından topladığımız vakit baldan da lezzetlisiniz."

Burada görüldüğü gibi bu fiil, tek bir kişi olduğu halde vezninde kullanılmıştır. Bu ‘da vezin ancak karşılıklı iki kişinin bir işi yapması halinde kullanılır, diyenlerin görüşünü reddetmekledir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Maide Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır.

"Şüphesiz ben size öğüt verenlerdenim" ifadesinin takdiri: Şüphesiz ben size öğüt verenlerden bir öğütçüyüm, şeklindedir. Bu açıklamayı Hişam en-Nahvi yapmıştır. Buna benzer bir açıklama da önceden el-Bakara Sûresi'nde geçmiş bulunmakladır. İfade: Siz bana uyun, ben size doğruyu göstereceğim, anlamındadır. Bunu da Katade nakletmektedir.

Kuduri

Ve onlara: "Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim" diye yemin etti.

"Ve onlara: 'Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim' diye yemin etti". A'râf sûresinin 21. ayetinin bu ifadesinden anlıyoruz ki şeytan, yemin ve nasihatin ne olduğunu da biliyordu. Öğüt verenler denirken, çoğul olarak kullanılınca, başka öğüt verenlerin olduğu ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan, Hz. Âdem’le eşini kandırmak için yemini de kullandığını bu ayetten öğreniyoruz. İnsanın hassas noktalarından olan ebedîlik tutkusunun ardından yemini devreye sokunca durum ne oldu? Bu sorunun cevabı 22. âyette verilecektir.

B.Bayraklı

22.Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Onlar ağacın tadına varınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb’leri onlara [o ikisine] seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?”

Âyetin bildirdiğine göre Âdem ve eşi, İblis’in vesvesesini, iğvasını, ölçüp biçmeden [tefekkür etmeden] uygulamış ve içlerinde gizli olan çirkinlikleri, yani istenmeyen, sevilmeyen huyları ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan ilk çirkinlik ise “istifçilik” tir.

CENNET YAPRAKLARI (AĞAÇ YAPRAKLARI DEĞİL): “Ağaç yaprağı” ve/veya “kitap yaprağı” olarak meşhurlaşmış olan  الورق [varak] sözcüğü; Arap dilbilimcilerinden Cevheri ’ye göre, “gümüşlerden yapılma ve develerden meydana gelme mal varlığı”; İbn-i Side’ye göre, “koyun ve develerden meydana gelen mal varlığı”; Ragıp’a göre, “kitap ve ağaç yaprağından başka, ağaçtaki yaprağın çokluğuna benzetilerek ‘çok mal’ için de varak tabiri kullanılır. Ebû Ubeyde ’ye göre, “gümüş ve her türlü canlı hayvan”; Ebû Sa’ide göre, “basılmış gümüş” [gümüş para] anlamlarına gelmektedir.

Bu açıklamalara göre, âyetteki  ورق الجنّة [varaku’l-cennet=cennet yaprağı] ifadesi, “insana haz veren para, mal, mülk ve çeşitli nimetler” anlamına gelmektedir ki Rabbimiz bunların neler olduğunu başka bir âyette bildirmiştir:

İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır. (Âl-i İmrân/14)

Âdem ve eşi, Kur’ân’da varaku’l-cennet olarak adlandırılmış olan “iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeyler” e dadanmışlar ve bu tarz süsleri üst üste koyarak [bütün süsleri bir araya toplayarak] üzerlerine almışlardır [yaşamlarının ayrılmaz parçası hâline getirmişlerdir] .

ZEVK: الذّوق [zevk] , “lezzet alma, hoşa gitme; bir şeyin tadını almak, tadına varmak, bir şeyin müptelâsı olmak” demektir. Bu şey, iyi bir şey olabileceği gibi, çirkin bir şey de olabilir. Bir şeyin tadını almak ağız yoluyla olabileceği gibi başka yollarla da olabilir. Nitekim Kur’ân’ın birçok âyetinde azabın-belanın tam içerisine düşme de zevk sözcüğüyle ifade edilir.

Esas anlamı bu olmasına rağmen sözcük genellikle “dil ucuyla tatma” anlamında anlaşılmaktadır. Hâlbuki esas anlamı “iliklere işleyecek ölçüde hissetmek” demektir. Bu sözcük, türevleriyle birlikte Kur’ân’da 60 kez yer almış ve “nimetlerin veya cezanın azıcık dokunup geçivermesi” olarak değil de “gerçekten, iyice yaşanması” anlamında kullanılmıştır.

Burada da Âdem ve eşinin konu edilen ağaçtan [altından, gümüşten, deveden, arpadan, buğdaydan ve hurmadan] basitçe tatmayıp onun iyice tadına vardıkları, müptelâsı [tutkunu] oldukları anlaşılmaktadır. Zaten Tâ-Hâ/121‘de bu durum, zâka [tadına vardılar] sözcüğü yerine, ekele [yediler] sözcüğü ile dile getirilmiştir.

Görüldüğü gibi, âyetteki ifadeler tam anlamıyla hayatın gerçeklerini yansıtmaktadır. Âdem ve eşinin, nimetlerin tadına varınca onların esiri olmaları ve tutkuyla bağlandıkları bu nimetlerden ayrılmamak için onlara sımsıkı sarılmaları, bugün de karşılaşılabilecek manzaralardır. İğreti dünya hayatının süslerinden bir tanesini bile dışarıda bırakmadan hepsine sahip olan veya olmak isteyen, faydalandığı süsleri âdeta üzerine yapıştırıp tam anlamıyla bir süs istifçisi hâline gelen insanlar hiç de az değildir. O hâlde, Rabbimizin sözleri kesinlikle bir masal gibi algılanmamalı ve bilinmelidir ki, “kendisine ilham edilmiş fücurun İblis’in etkisiyle dışa vurması” şeklinde ortaya çıkan çirkin insan davranışları, Âdem ve eşine kadar dayanmaktadır.

Tekasür sûresi’nde bu hastalığın dünyayı cehenneme çevirdiğini bildiren Rabbimiz, Âdem ve eşinin davranışlarıyla dünyanın cehenneme dönüşmeye başlaması karşısında, âyetin son cümlesi ile duruma müdahale etmiştir: Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size ‘bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?

Klâsik eserlerde ileri sürülen “yasak ağaçtan yedi de avret yerleri açığa çıktı, avret yerleri açığa çıkınca da incir yapraklarıyla onları örtmeye çalıştı” anlayışı, Kur’ân’ın ifadelerine aykırıdır. Çünkü âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Âyete göre, Âdem ve eşi ağaçtan/maldan tadınca iki olay meydana gelmiştir: Önce çirkinlikleri [kötülükleri] ortaya çıkmış, sonra da tekasür hastalığına yakalanarak biriktirmeye başlamışlar, tadını aldıkları bütün süslerin kendilerinin olmasını istemişlerdir.

İşinin ehli uzmanların burada dikkat etmeleri gereken önemli bir nokta daha vardır: Âyetteki  وطفقا [ve tafikâ] diye başlayan cümlenin önündeki bağlaç, ف [fe] değil, و [vav] dır ve vav bağlacı بدت [bedet=belli oldu] fillinin üzerine atfedilmiştir. Dolayısıyla Arap dilini bilen kişilerin âyetin bu yapısına itibar ederek safsata anlamlara kulak asmamaları gerekir. 

H.Yılmaz

Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: "Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?" diye nida etti.

"Böylece onları hile ile aldattı". Âyetin bu kısmında gurur ile dellâ kelimeleri yer almaktadır. En'âm sûresinin 70. âyetinde garra kelimesi açıklandı. Gurur, "aldatma" mânâsına gelmektedir (Âl-i İmrân 3/185). Delle kelimesinin iki asıl mânâsı olduğunu Ezherî söylemektedir. Birisi "ayak", diğeri de "cesaretlendirmek" tir. "Kendisinde hiçbir fayda olmayan şeye heveslendirmek, teşvik etmek" mânâsına gelmektedir.

İki kelime bir araya gelince âyete "Hile ile aldattı"; "Onları yanıltıcı düşüncelerle yönlendirdi" mânâsı da verilebilir. Ayetin bu kısmından, insanın psikolojik bir boyutu ortaya çıkmaktadır. Ne kadar bilgili olursa olsun insan aldatılabilir. Hz. Âdem daha önce Allah tarafından öğretime ve eğitime tâbi tutulmasına rağmen, şeytanın hile ile aldatmasından kurtulamadı. Demek ki kimse şeytanın aldatıcı özelliğinin kalması konusunda kendisini tezkiye edemez. Şeytanın aldatmasının dışında kalacak olanların "ihlâs sahipleri" olduğunu şeytanın kendisi Sâd sûresinin 83. âyetinde itiraf etmektedir. Bunların dışında kalanların tamamını etkileyeceği de Sâd sûresinin 82. âyetinde ifade edilmektedir.

5. "Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar". Can alıcı açıklamalardan biri de budur. Haram lokma ile hayâ duygusu arasında bir ilişki kurulmaktadır. Maddî anlamda cinsel organları açılıp göründü mü? Yoksa birden bire çıplaklıklarının farkına mı vardılar? Bu durum maddî anlamda olduysa, haram lokmanın hayâ perdesini yırttığı neticesine ulaşıyoruz.

Eğer Hz. Âdem'le eşi elbiselerle örtülmüş idiyseler, sonradan neden cennet ağaçlarının yapraklarından örtündüler, elbiselerini giyseydiler daha iyi olmaz mıydı? Cennet yapraklarından örtünmeleri, elbisenin ne olduğunu bilmediklerine ve maddî anlamda örtündüklerine delil teşkil etmektedir. Bu noktada Muhammed Esed'in açıklamasını öne çıkartmanın doğru olacağına inanıyoruz. O zamana kadar farkında olmadıkları çıplaklıklarının farkına vardılar. İnsanoğlunun cennetten çıkarılmadan önceki saf ve masum durumuna işaret edilerek, kendisinden etkilenip kötüye gidecek bir boyutun olduğunun farkında değillerdi. Haram lokma yemeleri, onların bu boyutunu ortaya çıkardı anlamına gelmektedir.

Bu âyeti Allah bize bir hikâye olsun diye mi anlatıyor? Bizim için bunlar neyi ifade etmektedir? Haram lokmanın hayâ duygusunu, hayâ perdesini ve böylece cinsel ahlâkı tahrip ettiği anlatılmaktadır. Cinsel ahlâksızlığın alenî yapılmasının yaygınlaşmanın sebeplerinden biri de haram lokma olduğu gerçeğini öğretmektir.

'Rableri onlara: 'Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?' diye nida etti". Bu âyete göre eğitimle öğretim iç içedir. Yasaklanan ağacın yasaklığına ne oldu da ondan yediler? Şeytan onları hangi sebeple etkiledi? Bu sorunun cevabını Tahâ sûresinin 115. âyetinde bulmak mümkündür: "Andolsun buz daha önce de Âdem’e ahid (emir) vermiştik. Ne varki o, (emri) unuttu. Onda azim de bulmadık". Unutkanlık ve gayretsizlik, Hz. Âdem'in etkilenmesine zemin hazırladı.

Âyetin bu kısmında bir sorgulama ortaya çıkmaktadır. Daha önce neyin yasak ve kimin düşman olduğu bilgisi veriliyordu. Bu bilgilendirme, sorumluluğu doğurmaktadır. Hangi konuda bilgilendirme yapılmış ve hangi konu ihmal edilmişse, o doğrultuda sorgulama cereyan etmektedir.

B.Bayraklı

İkisini de aldatarak sarkıttı. Âdem ve Havva, hiçbir kimse yalan yere Allah'a yemin etmez sandılar, aldandılar.

Şu halde ne zaman ki o ağacı tattılar, kendilerine kötü yerleri beliriverdi. İsyanın uğursuzluğu yüz gösterdi, kapalı ve gizli olan cinsel yerleri açılıverdi, bunun üzerine utançlarından derhal üzerlerine cennet yaprağından yamalar yamamaya başladılar. Denilmiş ki bu yaprak incir yaprağı idi. Rabb'leri yüce Allah da kendilerine şöyle seslendi: Ben sizi o ağaçtan men etmedim miydi? Ve mutlaka şeytan size açık bir düşmandır, demedim miydi? Ki birincisi yasağa karşı gelmekten dolayı, ikincisi de düşman sözüne aldanmalarından dolayı darılma ve azarlamadır. Şeytanın düşman olduğunun hatırlatılması, bu surede açıkça geçmemiş ise de bu sorunun gereğine ve Tahâ Sûresi'nde "Bu s enin ve eşinin düşmanıdır." (Tahâ, 20/117) ayetinin belirttiğine göre, demek bu hatırlatma da yapılmıştı.  H.Yazır

(Onlar/her ikisi,) “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler.

Bu âyette, Rabbimizin müdahalesi üzerine Âdem ve eşinin, yapmış oldukları yanlış hareketi kabullenip hemen dönüş yaptıkları görülmektedir. Kur’ân’ın anlatımlarına göre, İblis’in dürtüsü Âdem’le eşini birlikte etkilemiştir. İblis’in önce Âdem’in eşini etkilediği ve onun da Âdem’i etkilediği şeklindeki görüşler Kur’an’a uymamaktadır. Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın “ilk günah” anlayışına temel teşkil eden İsrâiliyyât anlatımı kısmen Müslümanlar arasında da etkili olmuş ve Âdem’in eşi tarafından kandırıldığı ve onun etkisiyle cennetten çıkarıldığı şeklindeki kadını aşağılayan bir mantığın halk kültüründe yerleşmesine neden olmuştur.

Âyetteki eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz ifadesinden, takip edilecek yolun mutlaka Allah’ın gösterdiği yol olması lâzım geldiği anlaşılmaktadır. Yani, insanların içinde İblis kanalıyla oluşan düşüncelerin de, insanlara başkaları tarafından önerilen davranışların da önce vahiyle uyumluluğu test edilmeli, ancak ondan sonra uygulamaya geçilmelidir.

H.Yılmaz

Bu azarlamağa karşı Âdem ve Havva bakınız ne dediler: Ey Rabbiniz, biz nefsimize zulm ettik, kendimize yazık ettik. Ve eğer sen bize mağfiret ve rahmet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olacağımız şüphesizdir, dediler. Derhal durumu anlayıp hatalarını itiraf ve tevbe ve istiğfara teşebbüs ederek ilâhî rahmete sığındılar ki, bu yalvarış kelimeleri Bakara Sûresi'nde "Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı (tevbe etti) bunun üzerine (Allah) Onun tevbesini kabul etti." (Bakara, 2/37) âyetinde işaret olunan kelimelerdir. İlâhî suale karşı İblis'in sözü geçen cevabıyla, Âdem ve Havva'nın bu cevaplarını mukayese etmeli (karşılaştırmalı) de bu kelimelerin derhal Âdem'in kalbine gelmesi ne büyük ilâhî bir lütuf olduğunu ve Âdem'in mizacı ile İblis'in içyüzü arasında ne büyük bir fark bulunduğunu anlamalı ki, İblis'in ateş ve çamur kıyaslamasındaki cehaletinin sırrı bu noktada açıkça görülmektedir. Denilmiştir ki, Âdem beş şey ile bahtiyar (mutlu) oldu. Emre karşı gelmeyi itiraf etmek, pişmanlık duymak, nefsini kötülemek, tevbeye teşebbüs etmek ve rahmetten ümidi kesmemek, İblis de beş şeyle bedbaht (mutsuz) oldu. Günahını kabul etmedi, pişmanlık duymadı, kendini kınamayıp azgınlığını Allah'a bağladı ve rahmetten ümidini kesti. Bununla beraber ilâhî emir ve yasaklara karşı gelmekle işlenen herhangi bir günah affedilmiş bile olsa, günahı işleyeni nezahet-i mutlaka (mutlak temizlik) mertebesinden indirmeğe sebep olacak demektir.

H.Yazır

Âdem ile eşi dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merha­met etmezsen, elbette ziyan edenlerden oluruz".

22. âyetin devamı durumunda olan bu âyette Hz. Âdem'le eşi iki soru ile sorgulanmıştı: "Ben size o ağacı yasaklamadım mı?"; "Ve 'Şeytan size apaçık bir düşmandır' demedim mi?" Bu bilgilendirmeye rağmen Hz. Âdem ve eşinin şeytanın etkisinde kalıp ağaçtan meyve yemeleri günah işlemelerine sebep olmuştur. Bu sorgulamanın ardından Hz. Âdem ve eşi dua ettiler:

1. "Ey Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik". Bu hâdise insanlık tarihinde suçun itiraf edilerek tövbe edilmesi anlayışının ilk adımını teşkil etmektedir. Bu şekilde insan şeytandan ayrılmaktadır. A'râf sûresinin 12. âyetinde şeytana da sorgulama yapıldı, fakat suçunu itiraf edip yanlışını kabul etmedi. İnsan günah işlerken şeytanla beraber oluyor (Haşr 59/16), ama tövbe ve istiğfar ederek ondan ayrılmaktadır.

Hz. Âdem'le eşi kendilerine yakışmayan harekette bulunduklarını itiraf ederek suçu ne Allah'a ne de şeytana attılar. Çünkü sapık bir anlayışa göre, "Sen dikseydin ben günah işlemezdim" (Zümer 39/57); "Bizi şeytan etkiledi, suç ondadır" diyebilirlerdi. Böyle bir yola sapmayıp suçlarını itiraf etmeleri, Hz. Âdem ve eşinin dünya insanlığına bıraktıkları bir erdem olmuştur.

Bu noktada şöyle bir soru sorabiliriz: Hz. Âdem ve eşi af dilemesini kimden öğrendi? Bu sorunun cevabı Bakara sûresinin 37. âyetinde verildi. O âyetle bu sorunun cevabını verebiliriz: "Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı ve derhal tövbe etti". Hz. Âdem'in nasıl tövbe edeceğini Allah ona vahyetti. O da aldığı bu vahyin ardından tövbesini yaptı. Görüldüğü gibi Hz. Âdem ve eşi, günah işleyenlerin aslında kendi kendilerine haksızlık ettiklerini, kendilerine yazık ettiklerini "bütün insanlığa öğretmişlerdir.

2. "Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, elbette ziyan edenlerden oluruz". Suçlarını itiraf ettikten sonra bağışlanmalarını ve merhamet edilmelerini istediler. Suçun itiraf edilmesinden sonra, Allah'ın gafur ve rahîm sıfatlarına sığınmanın önemi öne çıkmaktadır.

Hz. Âdem ve eşi bu sığınma işini olumsuz ifadelerle yapmaktadırlar. "Bağışlamaz, merhamet etmezsen" diyerek beklentilerini ortaya koymaktadırlar.

Diğer taraftan bu yalvarma şekli, istiğfar etmenin formülü olmaktadır. Ayrıca Hz. Âdem ve eşinin, af ve merhametin yokluğunda ne olacağının bilincinde olduklarını da görüyoruz. "Elbette ziyan edenlerden oluruz". Affedilmemenin neticesinde çok vahim şeylerin olacağını söylemeleri de, bu dualarını ne kadar gönülden yaptıklarını göstermekte ve bütün zararın kendi başlarına geleceği vurgulanmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, ilk insanın tövbe ve istiğfar etmek için yaptıkları bu duada insanlığa çok şey öğreten bir mânâ vardır. Âyetteki bu sesleniş, insana erdemli olmanın yolunun, suçunu itiraf edip özür dilemekten geçtiğini öğretilmekte, erdemli oluşun kuralı sunulmaktadır. B.Bayraklı

Zımnen, “bu katıksız mutluluk ve safiyet konumundan”. Bu temsilî Düşüş (yahut cennetten çıkarılış) kıssasının 2:35-36'daki versiyonunda da görüldüğü gibi, olayın bu safhasında ikil muhatap, anlamlı bir biçimde çoğul muhataba dönüşüyor; böylece hem bu surenin 10. ayeti ve 11. ayetinin başlangıcıyla yeniden bağlantı sağlanmış oluyor, hem de Âdem ile Havva kıssasının, gerçekte, insanoğlunun kozmik kaderi ya da durumunun temsilî bir anlatımı olduğu açıklık kazanmış oluyor. O ilk safiyet, masumiyet döneminde insan, kötülüğün varlığından ve dolayısıyla eylem ve davranışları için var olan sayısız imkân arasında her an bir seçim yapma gerekliliğinden haberdar değildi: diğer bir ifade ile başka bütün hayvanlar gibi sadece içgüdülerinin gösterdiği yolda yaşayıp gidiyordu. Yine de bu safiyet, mademki bir erdem değil de yalnızca bir varoluş şartı durumundaydı, o halde, insan hayatına statik bir nitelik veren ve böylece insanı ahlakî ve zihnî gelişimden alıkoyan bir nitelikti. İnsanda Allah'ın buyruğuna karşı direngen bir itaatsizlik eylemi olarak simgelenen bilinç gelişimi ya da bilinç/duyarlık sıçraması, bu statik durumu bir anda değiştirdi; bu uyandırılmış bilinçtir ki, onu, sadece içgüdüleriyle yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp bizim şu bildiğimiz, tüylenmiş, gelişimini tamamlamış insan özüne -eğriyi doğruyu ayırt edebilme ve dolayısıyla hayatta tutacağı yolu seçebilme yeteneğine sahip sahici insana- dönüştürdü. Bu itibarla, en derin anlamıyla Düşüş temsili hiçbir zaman bir gerileme, yozlaşma olgusunu değil, tersine, insanın gelişip olgunlaşma sürecinde yepyeni bir evreyi, ahlakî bilince uyanma evresini tasvir etmektedir. “Ağaca yaklaşma” yı yasaklamakla Allah, insanoğlunu eğri davranma imkânından haberdar etmekle kalmadı, dolayısıyla, kendi irade ve ihtiyarıyla doğru davranma imkânını da bahşetmiş oldu ona. Ve böylece insan, kendisini doğal güdü ve sezgileriyle yaşayan diğer bütün yaratıklardan ayıran özgür ve ahlakî bir iradeyle donanmış oldu. Şeytan'ın ya da İblis'in insanın ezelî ayartıcısı olması hakkında bkz. 2:34'de 26. not ve 15:41'de 31. not.

M.Esed

(Allah,) “Birbirinize düşman olarak alçalın ve sizin için yeryüzünde bir süreye kadar kalmak ve faydalanmak vardır” dedi.

Bu âyette Yüce Allah, Âdem ve eşi için nihaî kararını açıklamıştır. Rabbimizin bu kararını bildiren diğer ayetleri de göz önünde bulundurmak tahlilimize yardımcı olacaktır:

Sonra da şeytan o ikisini oradan kaydırdı, sonra da o ikisini içinde bulunduklarından çıkardı. Biz de, “Birbirinize düşman olarak alçalın ve orada belirli bir vakte kadar sizin için bir yerleşme ve bir yararlanma vardır” dedik. Derken Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı. O da tövbesini kabul etti. Hiç şüphesiz ki O, tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir. Onlara dedik ki: “Hepiniz oradan inin. Size benim tarafımdan bir kılavuz geldiğinde, kim o kılavuzuma uyarsa, onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de. (Bakara/36–38)

O [Allah] , (o ikisine) “Birbirinize düşman olmak üzere hepiniz oradan alçalın. Artık Benden size bir kılavuz geldiği zaman, kim benim kılavuzuma uyarsa işte o, sapıklığa düşmez ve mutsuz olmaz” dedi. (Tâ-Hâ/123)

Gerek konumuz olan âyetteki ve gerekse Bakara sûresi’nde ki  اهبطوا [ihbitû=alçalın] sözcüğü, Tâ-Hâ Suresi’ndekinden farklı olarak çoğuldur. Dolayısıyla A’raf ve Bakara surelerindeki bu çoğul ifade, Âdem’i, eşini ve başkasını/başkalarını da kapsamaktadır. Bu konudaki genel kabul, bu hitabın Âdem, eşi ve İblis’e yönelik olduğu yolundadır. Ancak biz bu hitabın daha da geniş kapsamda “Âdemoğulları” [tüm insanlar] olarak anlaşılmasından yanayız. Çünkü hem bu âyetin mesajı birkaç kişiye özgü olmayıp tüm insanlara yönelik bir mesajdır, hem de Rabbimiz 26. âyette Ey Âdemoğulları! Diyerek tüm insanlara seslenmiştir.

“İHBİTÛ”NÜN ANLAMI: Âyette geçen ihbitû sözcüğü meal ve tefsirlerde “ininiz” diye çevrildiği için, doğal olarak akla hemen “nereden” ve “nereye” inileceği soruları gelmektedir. Her ne kadar Yüce Allah, Sizi yeryüzünde yarattık, Sizi topraktan yarattık dese de, Rabbimizin verdiği bu bilgileri değerlendirmede yeterli dikkati göstermeyen müfessirler, Âdem’in cennette yaratıldığı ve yeryüzüne de oradan indirildiği yorumunu benimsemişlerdir.

Rabbimizin bildirdiklerine ters olan bu yorumları aşabilmek için ihbitû sözcüğünün gerçek anlamının ortaya çıkarılması gerekmektedir:

İhbitû sözcüğü,  هبط [hbt] kökünden türemiş çoğul emir kipidir. Hbt sözcüğü “alçalış, eksiliş, züll, zillete düşüş, sefillik” [gözden düşme, çaptan düşme, değer kaybetme, rütbede eksiliş] demektir. Bu anlam ekseninde  صعود [su‘ûd] ve  ارتفاء [irtifa] sözcüklerinin karşıtı olarak kullanılan sözcük, şerr içinde olan kişinin durumunu ifade etmek için kullanıldığı gibi, sağlığını yitirmiş hasta için de kullanılır.

Bize göre burada sözcüğün asıl manasına bağlı kalınmalı ve ihbitû sözcüğü “alçalın/alçalınız” olarak çevrilmelidir.

Sözcüğün bu asıl anlamına göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Bu dünya süslerinin esiri olur ve istifçilik yapan bir tekasür hastası gibi [Âdem gibi] yaşarsanız, şu geçici dünyada birbirinize düşmanlar hâlinde ve alçalmışlar olarak yaşarsınız!”

BİRBİRİNİZE DÜŞMAN OLARAK: Birbirinize düşman olarak ifadesi, kıssanın anlatıldığı diğer âyetlerin hepsinde de yer almıştır. Bize göre bu ifade, Âdem soyunun çoğaltma yarışına kapılma, istifçilik sevdasına düşme gibi çirkinlikleri işlemesi hâlinde birbirine düşmanca davranışlar içine gireceğini bildiren bir uyarıdır. Yoksa bazı kişiler tarafından ileri sürüldüğü gibi, hataları sebebiyle Âdem ve eşine verilmiş bir ceza değildir.

H.Yılmaz

(Allah:) "Kiminiz kiminize düşman olarak ininiz! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır".

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız" dedi.

Af dilerken sadece Hz. Âdem'le eşi varken, bu ayetlerde çoğul ifadesinin yer almasının sebebi, onlara şeytanın da ilâve edilmesi dolayısıyladır. A'râf sûresinin 24. âyeti, Bakara sûresinin 36. ayetinin ikinci bölümünün aynısıdır. Orada "Şeytan onların ayaklarını kaydırdı" ifadesinin bir uzantısı olduğu halde, burada bağımsız bir âyet kimliği kazanmıştır.

1. Kim birbirine düşman olarak inecekti? Hz. Âdem'le eşi mi? Hz. Âdem ve eşine şeytanın düşmanlığı, ilk planda sorunun cevabı olarak gözükmektedir. Ama aslında yeryüzünde insanların birbirlerine düşmanlık göstermelerine bir işaret de vardır.

Âyette yer alan "İniniz!" emri dolayısıyla, "Hz. Âdem, eşi ve şeytan nereden ineceklerdi" sorusunu sorabiliriz. Onlar gökte bir yerde mi yaratıldı da bu dünyaya ineceklerdi? Eski anlayışa göre ise onlar öldükten sonra gideceğimiz cennette yaratıldı, oradan bu dünyaya indirildiler. Bu anlayışın geçersizliğini ispat eden âyetler Kur'ân'da vardır.

a) Hz. Âdem dünyanın toprağı ile yaratıldı: "Âdem'i topraktan yarattı" (Âl- i İmrân 3/59).

b) Tahâ sûresinin 55. âyeti şöyledir: "Sizi yerden yarattık. Tekrar oraya göndereceğiz. Ve sizi oradan bir defa daha çıkaracağız".

c) "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" (Bakara 2/30). Öyle anlaşılıyor ki ilk insanın yaratıldığı yer bu dünyadır. Ama onun yaratıldığı bölge olan Mekke civarı, cenneti andıran fizikî bir özelliğe sahipti: Tıpkı Sebe' sûresinin 15. âyetinde bahsedilen "bostan" anlamındaki cennetler gibi. Peki, o zaman "inme" ne anlama gelmektedir? Bu soruya iki türlü cevap verilebilir: Birincisi Allah nazarındaki değerini kaybetmeleri, ikincisi de cenneti andıran o fizikî çevrenin çöle dönüşmesidir. Ayrıca bu bahçenin yüksek bir yerde olması sebebiyle, oradan aşağıya inmeleri yorumunu da yapabiliriz. "Yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme “‘nin anlamı, onlara ölümlü olduklarını öğretmektedir. "Ve belli bir süreye kadar faydalanma vardır" ifadesi de bu ölümlü hayata işaret etmektedir. B. Bayraklı

"Haydi inin" sözü, başkaldırışlarına bir ceza olarak "Cennet'ten kovulmaları" gibi yanlış bir anlayışı akla getirmemelidir. Çünkü Kur'an, çeşitli yerlerde Allah'ın, onların (Adem ile Havva'nın) tövbelerini kabul ettiğini bildirmiş ve günahlarını bağışladığını açıkça ilan etmiştir. Ve bu buyruğun, ceza olarak anlaşılacak bir yanı da yok. Ve üstelik onlar, yeryüzünde Allah'ın halifeleri olarak gönderilmişlerdir, zaten insanoğlunun yaratılışının birinci gayesi de bu değil mi? (Bkz. Bakara an: 48 ve 53

Mevdudi

(Allah,) “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız” dedi.

Yani, hem geçicisiniz, hem de başka gideceğiniz yeriniz yok, orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz. Çirkinleşmenize, mal-mülk hırsıyla birbirinize düşman olmanıza gerek yok.

Bu âyetteki uyarının farklı bir ifadesi Tâ-Hâ sûresi‘nde de yer almaktadır:

Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız. (Tâ-Hâ/55)

H.Yılmaz

25-Yani Allah dedi ki: Onda, o yeryüzünde yaşayacaksınız, ve orda öleceksiniz, ve yine ordan çıkarılacaksınız, öldükten sonra diriltilip toplanacaksınız. İşte Allah, siz insan cinsini yeryüzünde böyle yerleştirdi. Şimdi:

H.Yazır

"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız"

Denirken, 24. âyetin açıklaması yapılmaktadır. "Oradan çıkarılacaksınız" neyi ifade etmektedir? Demek ki İbrahim sûresinin 48. ayetine göre, kıyamet koptuğu gün "Yer başka bir yer, gökler başka gökler haline gelecektir" . Bu kâinatın eskiyen ve ölümlü olan kanunları, ebedî kanunlara dönüşüp aynı şekilde devam edecek, cennet ve cehennem orada kurulacaktır.

Böylece A'râf sûresinin 25. âyeti hayat, ölüm ve ölümden sonra dirilme olgularını Hz. Âdem’e, eşine ve şeytana öğretmektedir. Ama İblis 14. âyete göre, öldükten sonra dirilme konusunu biliyordu. Kur'ân'da en önemli inanç konularından biri olan öldükten sonra dirilme meselesi, ilk insana öğretilmişti. Böylece o dönemden bu döneme uzanan ve asla değişmeyen inanç prensibi hâlâ devam etmektedir. B.Bayraklı

Lafzen, “kuş-tüyü olarak” -kuş-tüyünün güzelliğinden türetilmiş mecazî bir ifade. Lafzen, “Bu (da) Allah'ın ayetlerinden [biri], belki düşünür öğüt alırlar...”, vb. 

M.Esed

26.Ey Âdemoğulları! Size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takvâ elbisesi, o, daha hayırlıdır. İşte bu, düşünüp öğüt alsınlar diye Allah’ın âyetlerindendir.

Hatırlanacak olursa, 23. âyette Âdem ve eşi, Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer Sen bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen biz, kesinlikle zarara uğrayacaklardan oluruz diyerek Allah’tan bağışlanma ve rahmet dilemişlerdi. Bu âyet, Rabbimizin insanoğluna rahmetini tecelli ettirdiğini bildirmektedir. Herkesin bildiği gibi, O’nun rahmeti, elçiler göndermek ve bu elçilere vahyetmek [kitap indirmek] suretiyle insanlığa kılavuzluk etmesidir.

ÇİRKİNLİKLERİ ÖRTECEK, SÜSLEYECEK ELBİSE ve BUNLARIN İNDİRİLMESİ: Rabbimizin bu âyetteki çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik sözleri, klâsik anlayış tarafından “Biz size çirkin yerlerinizi [cinsel organlarınızı] örtecek pamuk, yün, keten ve deri elbise indirdik” diye algılanmış ve avret yerlerinin örtülmesinin gereği ve önemine dair açıklamalar yapılmıştır. Bu anlayış sahipleri ayrıca âyette geçen indirdik sözcüğünü “yarattık” anlamına hamletmiş, Zümer/6 ile Hadîd/25‘deki انزلنا [indirdik] sözcüğünün خلقنا [yarattık] anlamında kullanıldığını bu anlama örnek olarak göstermişlerdir.

Biz, eski çağlarda yapılmış bu tür anlam zorlamalarını gayet olağan karşılıyor, onları Kur’an’ı anlama yolunda sarf edilmiş iyi niyetli çabalar olarak görüyoruz. Ne var ki, aynı anlayışın günümüzde de devam ettirilmesini doğru bulmuyoruz. Çünkü bilimde meydana gelen gelişmeler, Hadîd sûresi’nde ki demiri indirdik ifadesinin artık “demiri yarattık” olarak anlaşılmasına engeldir. Bugün bilim çevrelerinde demir elementinin başka bir yerde yaratıldığı ve oradan dünyaya geldiği [indirildiği] kanaati oluşmuş, bundan da Kur’ân’ın eşsiz mucizelerinden birisinin daha açığa çıktığı kabul edilmiştir:

Kur’ân’da demirin kimyasal özelliklerinden birçoğuna işaretler vardır. İlk önce demirin öneminden ve özelliğinden söz eden biricik âyeti inceleyelim:

Andolsun ki elçilerimizi açık kanıtlarla gönderdik ve onlarla birlikte kitabı ve ölçüyü indirdik ki insanlar adaleti ayakta tutsunlar. Ve demiri de indirdik. Onda zorlu bir kuvvet ve insanlar için yararlar vardır. (Hadîd/25)

Kur’ân’da geçen inzal fiili genellikle dünya dışından yapılan indirme ve gelişleri ifade eder. İnzal fiili dünyadaki bir yaratılışın dünya dışındaki oluşumlar sayesinde meydana geldiğini bize anlatır. Dünyamızın ilk sıcaklığı demirin oluşumuna uygun değildir. Hatta güneşimiz tipi orta büyüklükte yıldızlar bile demirin üretimi için yeterli ısıya sahip değildir. Bu yüzden demir, sırf dünyamıza değil, güneş sistemimize bile indirilmiştir [inzal edilmiştir] . Şu anda dünyamızda var olan demir, güneş sistemimize yüksek ısılı yıldızlardan gelmiştir Kur’an’ın demirin oluşumunu anlatırken inzal fiiliyle indirilme olayına dikkat çekmesi mucizevî niteliktedir.

Konumuz olan âyette de indirme sözcüğü “yaratma” anlamına çekilmemeli ve ayetten elbisenin indirildiği anlaşılmalıdır. Ancak indirilen bu elbise ‘nin, bildiğimiz elbise olmadığı da dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Zira yukarıda açıkladığımız gibi, bu elbisenin örteceği sev’ete “avret yerleri” demek olmayıp “çirkinler ”dir. Bu çirkinlikler ise bildiğimiz elbiselerle örtülemez. Bunları örtecek ve beğenilecek duruma getirecek tek şey vahiy ’dir. İnsanın şirki, günahı, kini, düşmanlığı, bildiğimiz elbise ile değil, ancak vahiyle ortadan kalkar. Nitekim Rabbimiz, açıklamanın devamında takvâ elbisesi ‘ni ön plâna çıkarıp herkesin tavlanmasını ve takvâ elbisesini giymesini istemiştir. Bu demektir ki, insanın çirkinliklerini örtecek elbise ancak “takvâ elbisesi ”dir ve o da ancak Allah’ın indirdiği vahiylerle hazırlanabilir. Kısaca söylemek gerekirse, çirkinlikleri örtmek üzere indirilen elbise vahiy ’den başka bir şey değildir. Gerçekten de, birçok yerde vurguladığımız gibi, Rabbimizin bizlere vermiş olduğu görevlerin hepsi de bize takvâ elbisesi giydirmeye ve bu sayede bizi çirkinliklerden uzak tutmaya yöneliktir.

H.Yılmaz

Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bu(nlar), Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.

26- Ey Âdemoğulları, muhakkak ki biz üzerinize çirkin yerlerinizi örter, avret yerlerini örter bir elbise, bir de rîş (yani güzellik ve öğünmek giysisi yahut servet ve refah) indirdik. Yerle, gökle, içle, dışla, fertle, toplumla, tabiatla, sanatla ilgili sebepleri yaratıp ihsan ettik. Âdem ve Havva cennette saklı ve gizli otururlarken ayıpları açılarak yeryüzüne gelmiş oldukları gibi, Âdemoğullarından her biri de ana karnında "döl yatağı" içinde saklı ve gizli olarak rızıklanıp dururken çırılçıplak yeryüzüne indiler. Sonra da ayıplarını örtecek veya giyinip kuşanıp süslenecek şekilde fakirce veya zengince iki çeşit elbise ile korunmaya ve örtünmeye ve hatta güzelleşme ve süslenmeye imkân buldular. Bu arada, takva elbisesi takva hissi veya takva duygusu ile giyim yani hayâ, utanma duygusu ve Allah korkusu ile giyilen ve Allah'ın izniyle maddî manevî ayıptan, çirkinlikten, zarar ve tehlikeden koruyacak olan korunma elbisesi yok mu, bu, mutlak hayırdır. Sırf faydadır. Elbise nimetinden faydalanma ve istifade asıl bununladır. Zira takva duygusu, korkusu ve imanı, hayâ ve irfanı olanlar zorunlu olarak çıplak bile kalsalar en az Âdem ve Havva'nın yapraklarla örtündükleri gibi ayıp ve örtülmesi gereken yerlerini örter ve muhafaza ederler. Fakat takva d uygusu olmayan günahkârlar ne kadar giyinseler yine kıçları, açılmaktan kurtulamazlar. Çünkü bunlar, elbise nimetinin ayıp ve örtülmesi gerekeni örtmek; sıcak, soğuk ve rahatsız edici çirkinliklerden, hastalık sebeplerinden korunmak, düşmandan sakınmak ve nihayet güzel bakışı cezbedecek ve kötü bakışı defedecek, hiç kimsenin ne şehvetinin heyecanına ve ne nefretinin gelişmesine sebep olmayacak faydalı bir sima, edep ve vakar rahatlığı ile güzelleşme gibi gerçek fayda ve güzel maksatlarını düşünemezler. Şehvet, kibir ve gururla süslü püslü giysiler içinde kibrini ilan etmek isterken, bir taraftan en kötü yerini açar, hatır ve hayale gelmez zarar ve edepsizliğe düşerler. Bunun için süslü elbise, giysi, şeref ve ihtişam dahi hadd-i zatında ilâhî bir nimet olmakla beraber, birçoklarının gözlerini kamaştıran görünür çekiciliğine rağmen hayır ve mutlak fayda değil, bir gurur metaıdır. Asıl hayır, takva giysisidir ki, örtülmesi gerekli yerlerin örtülmesi (setr-i avret), namusu korumanın ilk şartını teşkil eder. Bu, yani elbise indirilmesi, Allah'ın âyetlerindendir. İnsanlığa olan lütuf ve yardımını, bağış ve rahmetini gösteren delillerinden ve alametlerindendir. Umulur ki bunu düşünürler. Bundaki delalet vecihlerini, rabbânî hikmeti düşünür Allah'ın nimetle r ini hatırlar, tanır veya uslanıp çirkinliklerden sakınırlar. Rivayet ediliyor ki, cahiliyye Araplarından bir takımları, bu cümleden olarak Humus ‘tan olmayan Arab yani bedevîler Kâbe'yi çıplak oldukları halde tavaf ederler ve içinde Allah'a isyan ettiğimiz giysilerimizle tavaf etmeyiz, derlerdi. Çoğunlukla erkekler gündüz, kadınlar gece tavaf ederler, kadınların gündüz tavaf ettikleri de olurdu. Kadın bütün göğüslerini ve göğüslerindekileri açar ve hatta büsbütün çırılçıplak olur, ancak cinsel organına şarap üstüne sinek konmuş gibi hafif, seyrek bir paçavra kor, "tavaf ederken beni kim ayıplar", der ve şu: “Bugün bunun bir kısmı veya hepsi açılır, açılanını da helâl etmem." beytini söylerdi. İşte bu âyetler bu sebeple nazil olmuştur. H.Yazır

Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi... İşte o daha hayırlıdır.

Bunlar Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünürler.

A'râf sûresinin 22. ayetindeki "Ağacın meyvesinden tattıklarında, ayıp yerleri kendilerine göründü" cümlesinden, bu konunun neden ele alındığını anlıyoruz. Allah, elbise ve insanın avret yerlerinin örtünmesi ile ilgili olguyu anlatarak, elbise yapımı konusuna açıklık getirmektedir.

1. "Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik". Âyetin birinci bölümünde açıklanması gereken kavramlar vardır:

a) "İndirdi". Bu kelime "öğrettik" anlamına alınmalıdır. Çünkü ilgili kelime bu âyette "Elbise yapma tekniğini size öğrettik" anlamına gelmekte­dir. Bilgi, Allah katından beşerî âleme inmiş olmasından dolayı, "öğrettik" yerine "indirdik" ifadesi konmuştur. Nahl sûresinin 68. âyetinde, arıya bal yapma tekniği nasıl ilham edildi ise, ilk insana da elbise yapma şekli ilham edildi, yani öğretildi.

b)  "Avret yerleri". Bunun anlamı "ayıp olan yerleriniz “dir. Demek ki insanın elbise edinmesi, ya da Allah'ın Âdemoğulları ‘na elbise yapmayı öğretmesi, ayıp yerlerin örtülmesi amacına yöneliktir. Başka bir ifade ile biyolojik yapının görünmesiyle meydana gelecek olan psikolojik oluşumun ortadan kaldırılmasıdır. Ayıp yerlerinin görülmesi, hem göreni hem de görüneni psikolojik oluşumlara sevk etmektedir.

Ayıp yerlerini kasıtlı olarak açmak bir tür "teşhircilik" hastalığıdır. Çıplak insanlara kasıtlı olarak bakan da vayorist (röntgenci) hastalığına yakalanmış demektir. Bunlar, insanda oluşan psikolojik hastalıklardır. Avret yerlerinin kapatılmasının ana sebebi, bu tip hastalıkların ortaya çıkmasını önlemektir.

"Avret yeri" kavramı aslında iki kökenlidir: İnsanın içindeki hayâ duygusu ve toplu halde yaşamak. Toplu halde yaşamasaydık, haya duygusu kendini ortaya çıkarmayacaktı. Toplu halde yaşamak haya duygusunu ortaya çıkarıyor, ama insanın içinde böyle bir duygu yaratılıştan olmasaydı, ortaya çıkacak bir şey de olmazdı. Böylece avret yerinin ve hayâ duygusunun sebep olduğu bir giyim teknolojisi ve kültürü doğmuştur.

c) "Süs". Âyette rîş kelimesi yer almaktadır. Aslında bu kelime "kuş tüyü", yani "kuşun elbisesi" anlamından hareketle mecazî bir anlatımla âyette "süs" anlamına gelmektedir. Bundan anlıyoruz ki, elbisenin ikinci amacı süslenmektir. Bir taraftan avret yerlerini örten elbise, diğer taraftan insana süs olmaktadır.

İyi giyinmek ve göze hoş gelecek elbiseler yapmak için moda sektörünü doğurmuştur. Herkesin ferdî ve toplumsal anlamda bir giyim zevkine sahip olduğunu biliyoruz. Bu beğeni ve zevk alma, ferdî farklar psikolojisinde tetikten, aym. «giyinip biçiminden zevk almayabilir. Bu farklılık insanın doğasından kaynaklanmaktadır. Allah giysi bakımından insanın süslenme duygusunu dikkate alarak, elbiseyi insanoğluna öğretmiştir.

2. "Takva elbisesi... İşte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah'ın âyetler indendir, belki düşünürler". Ayetin birinci kısmı ile bu kısım birlikte düşünülürse, iki çeşit elbise olduğu görülür. Avret yerlerini örten maddî elbise, insanın hayâ ve namus duygusunun meydana getirdiği takva elbisesi.

Manevî elbise ne demektir, böyle bir elbise olur mu? Bunun cevabını Nahl sûresinin 112. âyetinde buluyoruz:  "Allah bir ülke örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızık her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da on yaptıklarından ötürü açlık ve korku elbisesini tattırdı". Demek ki açlık ve korku elbisesi olduğu gibi takva elbisesi de olur. Bu açıklama neden yapıldı ve soru niye soruldu denirse, bunun cevabı, takva elbisesinin giyilen elbise olmadığını ispat etmek için yapıldığı şeklinde olacaktır.

"Takva elbisesi “ni şu şekilde açıklamak mümkündür: İnsanlar avret yerlerini örtebilecek şekilde maddî elbiseyi mükemmel bir şekilde giyinebilirler, ama takva elbiseleri yoksa yani hayâ ve iffet elbiseleri yoksa çirkin işler yapabilirler. Maddî elbise, onların bu yanlış davranışlarını önlemeyecektir. Ama onların haya ve iffet denen takva elbiseleri varsa, zina gibi çirkin fiili işlemeyeceklerdir. Avret yerlerini örttüğü için maddî elbise önemlidir, ama daha önemlisi, insanın manevî, içindeki iman elbisesinin, yani hayâ, utanma ve iffet duygularının müştereken meydana getirdikleri takva elbisesidir.

Yüce Allah, takva dediği sakınma duygusu ile iffetin doğuştan gelen psikolojik özellikler olduğunu, ancak ilâhî eğitimle bunların eğitilebileceğini, canlandırılabileceğini ve geliştirilebileceğini bu âyette ele almaktadır. Böylece duygu eğitimi ile insanın bir takva elbisesi olduğunu ve onun değerinin dış giysiden daha fazla olduğunu açıklayarak duygu âleminin öne çıkmasını temin etmek istemiştir. Duygu dünyası çok kaypaktır, orada yere sağlam basabilmek için bu âlemin eğitimden geçmesi gerekmektedir.

Yüce Allah hem maddî hem de takva elbisesinin kendi ayetlerinden olduğunu bildirmektedir. Bunları açıklamasının temel sebebi, insanı düşünmeye sevk etmek ve öğüt almasını temin etmektir. Hz. Âdem'le eşinin başından geçenlerin anlatılmasının sebeplerinden biri de hayâ duygusu, elbise ve takva elbiselerinin öğretilmek istenmesidir. Fussilet sûresinin 53. ayetindeki insanın iç âlemindeki âyetler kavramı, burada daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “O ve oymağı, sizin onları görmediğiniz yerden görüyorlar sizi”.

Burada “içtenlikle ve doğru bir biçimde” ifadesiyle yapılan ilavede, söz konusu insanların çarpık inançlarına dair sonraki cümlede yer alan açıklamalar gözetilmiştir: çünkü inançları bozuk ve yanlış olmasına rağmen, bu insanlardan bazılarının, sonraki cümlede sözü geçen “utanç verici eylemler ”in Allah tarafından emredilmiş olduğu saplantısı içinde oldukları görülüyor.-“Şeytanî güçler” (şeyâtîn) tabirine gelince; bu tabirin Kur’an'da, Allah'a doğru bir biçimde inanmayanların “yanlarında-yakınlarında” (diğer bir deyişle, kalplerinde) bulunan her türden kötü dürtü ve eğilimleri ifade için kullanıldığı hatırlanmalıdır (bkz 14:22'de 31. not): bunun içindir ki, aşağıda 30. ayette geçen şeyâtîn terimi “kötü dürtüler” olarak aktarıldı. M.Esed

Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara veliler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] yaptık.

Birinci nokta, İblis’in insan üzerindeki etkisidir. Sâd sûresi ‘nden beri işlenmekte olan İnsan-İblis ilişkisine bu surede daha ayrıntılı açıklamalarla yer verilmiş ve surenin başlangıcından bu yana insanlar İblis’in nereden ve nasıl etki edeceği hakkında bilgilendirilmiştir. Yapılan bu bilgilendirmeden sonra bu âyette Rabbimiz, İblis’in etkisi konusunda insana şu uyarıda bulunmuştur:

Ey Âdemoğulları! Şeytân, ana babanızı, çirkinliklerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.
İkinci nokta ise İblis’in ve avenesinin kimlerle haşir neşir olduğudur. Rabbimiz bu âyette İblis’in ve avenesinin inanmayanlarla yakın ilişkide olacağını bildirerek onlara karşı uyanık olunmasını öğütlemektedir.

Bu konudaki tanıtıcı bilgiler başka ayetlerde de verilmiştir:
Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar şeytanları Allah’ın astlarından yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle doğru yolda olduklarını sanıyorlar. (A‘râf/30)
İnsanların akıllarında, sinsice kötülük fısıldayan, (Nâs/5)
Hani Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu veliler mi [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınlar mı] ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken… Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu! (Kehf/50)
Görmedin mi? Biz şeytanları o kâfirler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar. (Meryem/83)
Şeytân onları istilâ etmişti de onlara Allah’ı anmayı unutturmuştu. Onlar, şeytanın hizbidir [gurubudur] . İyi bilin ki şeytanın hizbi kesinlikle kaybedenlerdir. (Mücadele/19)
Şeytânlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler/gizlice telkinde bulunurlar. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden/Allah’a ortak koşanlardan oldunuz demektir. (En‘âm/121)
Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytân ise Rabbine karşı çok nankördür. (İsra/27)
ŞEYTÂNLARIN/İBLİS’İN SOYDUĞU ELBİSE:
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, İblis’in soyduğu elbise, bildiğimiz elbise değil, iyilik, güzellik, dostluk, kardeşlik elbisesidir. Çünkü İblis, dünya nimetlerini süslü göstermek suretiyle insanları zevkusefa düşkünü, mal yığıcı, kargaşa çıkartıcı birer yaratık hâline dönüştürüp birbirlerine düşman etmekte ve böylece insana ilham edilmiş çirkinliklerin dışa vurmasını sağlayarak onu elbisesiz, çirkinlikleriyle baş başa bırakmaktadır. Bunları yaparken İblis’in tarzı mertçe değil, sinsicedir.
Rabbimiz, “şeytanlar” olarak nitelediği İblis ve onun etkisine girmiş kişilerin insana yoldan çıkartıcı telkinlerde bulunurken fark edilmesi zor yöntemler kullanacağını o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler ifadesi ile dile getirmiştir. Bu uyarı gayet açıktır. Yani Rabbimiz, “Onlar, insanın içinden ya da insana fark ettirmeden sinsice telkinde bulunurlar. Öyle ki, onlar sizi tanırlar ve yaptıklarınızın hepsini görürler, ama siz, yanınızda olmalarına rağmen takındıkları tavırlar sebebiyle onların düşmanlarınız olduğunu fark edemezsiniz” demektedir.
FİTNEYE DÜŞÜRMEK:  الفتنة [fitne] , “ateşe atmak” demektir. Rabbimizin bu sözcüğü kullanarak yaptığı uyarı, “şeytan sizi vahye uymayan hareketler yaptırmak, doğru olmayan bir hayat tarzı benimsetmek suretiyle ateşe atmasın, başınızı belâya sokmasın, sizi perişan etmesin!” anlamındadır. (Fitne ile ilgili geniş açıklama Sâd sûresi’ nin sonunda ayrı bir yazı hâlinde verilmiştir.

H.Yılmaz

27- Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık.

27- Ey Âdemoğulları, sakının şeytan sizi de belaya düşürmesin. Ebeveyninizin (babanızın ananızın) kötü yerlerini, (Mücahit’in tefsirine göre kendilerine fenalık veren günahlarını) kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak, üzerlerindeki takva elbisesini sıyırtarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi sizi de aldatıp fitne ve belaya düşürmesin, sakının. Çünkü o ve o kabilden olanlar sizi, sizin onları görmeyeceğiniz yönden görürler. İblis de cinden olduğun dan, o şeytan ve onun hemcinsleri nesil ve insan askerleri gözünden gizlenebilen cin güruhundandırlar. Ve hafiye ve casus gibi insanı görmediği tarafından vurur avlarlar. Tefsirciler demişlerdir ki, bundan insanın şeytanı hiç görmeyeceği sanılmamalıdır. Görülmeyecek yönden görebilmek hiç bir şekilde görülememeyi gerektirmez. Gerçekte bir insan bile diğer insanı göremeyeceği yönden görebilir, şeytan da insanı böyle görmediği tarafından aldatır ve hatta bazan görünür de şeytan olduğunu sezdirmez, şeytan olduğunu gizlemeyerek göründüğü de olur. "Şeytan sizi belaya uğratmasın." yasaklaması da gösterir ki, bir insan için şeytanın fitnesinden geri durmak ve çekinmek mümkündür. Demek ki şeytan, gözle görünmediği halde bile onun şeytanlık ve aldatma noktaları bi l inebilir. Ve bilinemediği halde bile takva giysisi, iman ve korku hissi onun fitnesine en kuvvetli bir engel teşkil eder. İnsan dışıyla ve içiyle maddî ve manevî bakımdan silahlanmış olur. Takva elbisesi ile içinden dışından giyinmiş bulunursa, şeytan on a görmediği tarafından, gördüğü halde bile etki edip aldatamaz. Şu halde şeytandan takva elbisesi ile sakının. Muhakkak ki biz şeytanları iman etmeyen imansızların dostları (velileri, âmirleri, iş başları, başlarına bela olmuş yakınları, arkadaşları) kılmışızdır. İmansızlıkla şeytanlık arasında bir çekicilik vardır. Korusuz bahçeye haşerelerin üşüştüğü gibi "Muhakkak biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları günaha sevk ediyorlar." (Meryem, 19/83) âyeti delaletince imansız kalplere de şeytanlar musallat olur. İmansızlar şeytanlığı sever, şeytana mahsus hasletlere, hareketlere meftun olurlar. Hayırsız, hayırsızla düşer kalkar, eşkıyanın reisi, en büyük haydut olur. Bunun gibi imansızların bütün eğilimleri şeytanlıkta olduğundan önlerine şeytanlar düşer, başlarına şeytanlar geçer ve artık onları diledikleri yere sevk eder, soydurur, soyarlar.

H.Yazır

Ey Âdemoğulları Şeytan, ana ve babalarınızı avret yerlerini kendilerine göstermek için üzerlerinden elbiselerini sıyırarak cennetten çıkmalarına sebep olduğu gibi, sakın sizi de fitneye düşürmesin. Çünkü o da kabilesi de sizi, sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden görürler. Muhakkak Biz, şeytanları iman etme­yenlerin velileri kıldık.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

1. Avreti Örtmenin Gereği:

Yüce Allah'ın: "Ey Âdemoğulları... Sakın sizi de fitneye düşürmesin" buyruğu, şeytan anne ve babanızı cennetten çıkartmak suretiyle fitneye düşürdüğü gibi, sizi de fitneye düşürerek dinden, uzaklaştırmasın, demektir.

Baba," müzekker için, Anne" de müennes için kullanılır. Buna binaen anne-babayı anlatmak üzere; Ebeveyn" denilmiştir.

Elbiselerini sıyırarak..." ifadesi, hal olarak nasb mahallindedir. Bu Cennetten" üzerine vakıf yaptıktan sonra istinaf (yeni cümle başlangıcı) da olabilir.

Kendilerine göstermek İçin" fiil de "key lâm'ı" dolayısıyla nasb edilmiştir.

Çünkü o da kabilesi de sizi... görürler" buyruğunda asıl şekli; Sizi görür," şeklinde iken, hemze tahfif edilmiş (yani med harfi içerisinde kaynaştırılmış) tir.

Kabilesi" de mahzuf bir isme atfedilmiştir ki, ondan önce geçen O zamiri de yapılan bu atfın güzel olması için gelmiş bir tek'iddir. Yüce Allah'ın: Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleşin" (el-A'raf, 7/19) buyruğunda (sen zamirinin atıftan önce) zikredildiği gibi. İşte bu da atıf yapmaksızın, " Ben ve Amr seni gördüm" şeklindeki kullanışın güzel olmadığını ve zamirin de açıktan söylenen gibi olduğunu göstermektedir.

Yine bu buyrukta avretin örtülmesinin vacip oluşuna da delil vardır. Çünkü yüce Allah: "Üzerlerinden elbiselerini sıyırarak..." diye buyurmaktadır.

Başkaları da der ki: Bu buyrukta Hz. Âdem'in başına geldiği gibi, nimetin zeval bulmasından bir sakındırma vardır. Ancak bu görüş, Âdem’in şer ağacının bizim için de bağlayıcı olduğunun sabit olması halinde uygun bir açıklamadır. Oysa durum böyle değildir.

2. Cinlerin Ve İnsanların Birbirlerini Görmeleri:

"Yüce Allah'ın: Çünkü o da kabilesi de sizi… Görürler" buyruğundaki "kabilesi" onun askerleri demektir. Mücahit der ki: Bunlarla cinleri ve şeytanları kastetmektedir. İbn Zeyd ise, nesli anlamına gelir, demiştir. Onun kuşağı anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden" buyruğu İle ilgili olarak kimi ilim adamı şöyle demiştir: Burada cinlerin görülmeyeceğine dair bir delil vardır. Çünkü yüce Allah: "Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden" diye buyurmuştur.

Görülmelerinin mümkün olduğu da söylenmiştir. Çünkü yüce Allah onları göstermek isteyecek olursa, görülünceye kadar onların cisimlerini açığa çıkartır. En-Nehhâs der ki: "Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden" ifadesi cinlerin, bir peygamber zamanı olması müstesna, görülmeyeceklerine delildir. Peygamber zamanında görülmeleri ise, onun peygamberliğine delalet etmesi içindir. Çünkü yüce Allah onları içinde bulundukları hilkatleriyle görülmeyecek şekilde yaratmıştır. Ancak, aslî suretlerinden başka bir surete nakledildikleri vakit görülebilirler. Bu ise, ancak ve ancak peygamberler -Allah'ın salat ve selamı üzerlerine olsun- döneminde olabilen mucizelerdendir.

El-Kuşeyrî der ki: Şanı yüce Allah, bugün için âdetini Ademoğlularının şeytanları göremeyecekleri şekilde icra etmektedir.

Hz. Peygamberden de: "Şüphesiz şeytan Âdemoğlunun içinden kanın aktığı gibi akar"  diye buyurduğu nakledilmektedir. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır: "O (şeytan) ki, insanların göğüslerine vesvese verir." (en-Nâs, 114/5) Hz. Peygamber de şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz meleğin de -kalbe- bir telkini, şeytanın da bir telkini vardır. Meleğin telkini hayır vadetmek ve hakkı tasdik etmek hakkındadır. Şeytanın telkini ise, kötülük vadetmeye ve hakkı yalanlamaya dairdir."  Bu hadis, daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/208. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Görülmeleri ile ilgili sahih bir takım haberlerde gelmiş bulunmaktadır. Buhârî, Ebu Hureyre (r. a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav), beni ramazan zekâtını korumakla görevlendirdi, diyerek uzunca bir olay nakletti ve orada hurmalardan alıp yiyen cinniyi yakaladığını, Peygamber (sav)'ın da: "Dün senin esirin ne yaptı" diye kendisine sorduğunu nakletmektedir... Bu hadis de el-Bakara Sûresi'nde (2/255. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim'in Sahihinde de Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah'a yemin olsun, eğer kardeşim Süleyman'ın duası olmasaydı, Medinelilerin çocuklarının kendisiyle oynayacağı şekilde zincire vurulmuş haliyle sabahı edecekti" diye kendisine karşı çıkan ifrit hakkında açıklamalarda bulunduğu nakledilmektedir. İleride yüce Allah'ın izniyle Sâd Suresi’nin tefsirinde (37/35. âyette) gelecektir,

"Muhakkak Biz, şeytanları iman etmeyenlerin velileri kıldık." Yani, cezalarını artırmak için böyle yaptık ve haktan uzaklaşmak hususunda onları birbirine eşit kıldık.

Kuduri

Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın! Çünkü o ve yandaşları, sizin onları görmeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.

Bu âyet, şeytanla insanların arasındaki ilişkiye, şeytanın önemli bir özelliğine ve şeytana kimlerin dost olacağına ışık tutmaktadır. Ayetin analizi şu konulan ortaya koyacaktır.

1. "Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın!" Ayetin bu kısmında açıklanması gereken kavramlar vardır:

a) "Sizi aldatmasın!" Buradaki fitne kelimesinin esas manası, "altını ateşte eritip has olanını posasından ayırmak “tır. Kur'ân'da bu kelime "mihnet, meşakkat, sıkıntı, imtihan" mânâlarında geçmektedir. "Aldatmasının” “ın manası, "Fitneye düşürmesin!" demektir.

b) "Elbiselerini soyarak". Bu ifadede neze'a fiili almaktadır. "Bir şeyi yerinden koparıp sökmek, elbisesini çıkarmak, soyunmak, ölümle karşı karşıya gelmek, birini azletmek, ok atmak, elini cebinden çıkartmak, kuyudan kovayı çıkarıp almak" mânâlarına gelmektedir. Âyetin bu kısmında şeytanın iki eyleminden bahsedilmektedir: "Aldatmak ve elbiselerini soyup çıkartmak". Her iki eylemin birincisi sebep, ikincisi de sonuçtur. Böylece Allah sebep-sonuç ilişkisi içerisinde şeytanın faaliyetini biz insanlara anlatmaktadır. Aldatma önce, soymak da sonra olmaktadır.

Şeytanın bu eylemleri bir süreçtir, dolayısıyla bunları herkese bulaştırmaması için Allah tedbir alınmasını istemektedir. Allah şeytanın insana fitne çıkarttırması, onu aldatması meselesini, Hz. Âdem'den örnek vererek anlatıyor ve emrini bu örnek üzerinde temellendiriyor.

Bu noktada şu soru sorulabilir: "Hz. Âdem'le eşi elbise giyiyorlar mıydı"" da şeytan onlara elbiselerini çıkarttırdı? Eğer elbise giyiyorlarsa, o zaman neden 22. âyette olduğu gibi cennet yapraklarından örtündüler, başka bir elbise giyemezler miydi? Bu sorulara verilecek cevap şudur: Şeytan onların takva elbisesinden, hayâ duygusundan soyunmalarına sebep olmuştur.

İnsanda hayâ duygusu kalmayınca elbisesini çıkartır. O zamana kadar Hz. Âdem'le eşi biyolojik organlarıyla birbirlerine bakmıyorlardı, haram lokma yiyince, bu takva, hayâ elbisesi ortadan kalktı, kendilerine başka bir gözle bakmaya başladılar. "Kötü yerlerini kendilerine göstermek için" denirken, kötü taraflarını görme olarak alabiliriz. Çünkü eşler birbirlerinin avret yerlerini görebilirler, bunda bir sakınca yoktur.

Âyetin birinci bölümüne dikkat edilirse, iki fiilin failinin de şeytan olduğu görülür. Aldatmayı da, elbiseyi çıkartmayı da şeytan gerçekleştirmektedir. Bunun anlamı insana bu eylemleri yaptıran şeytandır. Kendisi gidip onların elbiselerini çıkartmıyor, onlara çıkarttırıyor. Şeytan sebep, onların eylemi de sonuçtur.

2. "Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler". A'râf sûresinin 12. âyetinde İblis kendisinin ateşten yaratıldığını, enerji olduğunu ifade etmiştir. Aslı enerji olan bu varlık, maddî bir kimliğe bürünebilmektedir. Hz. Süleyman cinleri çalıştırıyordu (Sebe' 34/13-14), onlarla konuşuyordu (Nemi 27/39). Bu âyet, onların bizi görüp bizim onları göremeyeceğimiz bir boyutun bulunduğunu bildirmektedir. Bedene bürünmeleri halinde onlar görülebilir.

Anne karnında görünmediği için çocuğa "cenin" denmektedir. Anne karnındaki çocuğu gösterebilecek aletler geliştirildiği gibi, cinleri gösterebilecek aletler de geliştirilebilir.

Âyetin ikinci bölümünde geçen başka bir kavram da "şeytanın kabilesi “dir. Demek ki cinler de topluluk halinde yaşamak, toplu halde hareket etmektedirler. Kabile kelimesinin içinde çocukları ve avenesi manası da vardır. Demek ki şeytan ve onun topluluğu, insanın fark edemeyeceği bir boyuttan ona yaklaşmakta ve onu etkilemektedir.

3. "Biz o şeytanları inanmayanlara dostlar yaptık". İnanmamak, ya da inkâr etmek psikolojisine sahip olan insanların en önemli özelliklerinden biri, şeytana dost olmalarıdır. Ama Allah, şeytanları onlara dost yapacağını buyurmaktadır. Demek ki şeytanla insan dost olabilmektedir. Bu dostluk, inanmama ya da inkâr psikolojisinin temelleri üzerine kurulmaktadır.

Şeytan aslında insana düşmandır ve Allah onun bu düşmanlığını Fâtır sûresinin 6. âyetinde olduğu gibi pek çok âyette gündeme getirmektedir. İnkâr psikolojisine bürününce, insanla şeytan arasındaki bu düşmanlık erimekte ve yerini dostluk almaktadır. Âyetin bu bölümünde hem şeytanlar hem de inanmayanlar çoğul haldedir. Dost kelimesi de çoğul kalıbıyla getirilmiştir. Bunun anlamı, inkâr psikolojisine sahip olanların bir grup teşkil ettiği, ama Allah'ın, onların her birine şeytanı dost ettiğidir.

Bu âyete bütün olarak bakar ve bir senteze gidecek olursak şunları görebiliriz:

a) Hz. Âdem ve eşine şeytanın yaptıkları anlatılarak, insanoğlunun şey karşı aldanmamaları uyarısında bulunulmaktadır. Demek ki insanın bir âyette belirtilen takva elbisesini kuvvetlendiren güç, şeytana aldanmayan beyin ve gönülün gücüdür. Aldanma bu gücü kıracak, takva elbisesinin yanılmasına sebep olacaktır.

b) Şeytan, anne babamızı aldatırken haram lokma yedirmişti; o haram yedirebilmek için de ebedîlik tutkusunu ve sonsuz iktidar fikrini kullanmıştı. Bizlere de haram lokma yedirerek aldatmaması için Allah bu emri vermektedir. Çünkü haram lokma toplumun cinsel ahlâkında hayâ duyurusunu ortadan kaldırmaktadır.

c)  Şeytanın aldatıcılığının etkinliği, insanın onu görememesinden, onun sanı görmesinden kaynaklanmaktadır. Aldatma işini insanla yüz yüze gelerek değil de insanın göğsüne vesvese vererek yaptığından dolayı etkili olmaktadır.

d) Allah şeytanı inanmayanların dostu kılmakla, dostluk kavramına farklı bir boyut kazandırmıştır. İnkâr, şeytanı insanın sürekli dostu haline getirmektedir. Yüce Allah bu mesajlarıyla, din eğitiminin nasıl çalışması gerektiğini, hangi konular üzerinde duracağını, şeytan-insan ilişkisini nasıl anlatacağını gündeme getirmekte, insan-Allah, insan-insan, insan-melek ve nihayet insan-şeytan ilişkisine dikkat çekmektedir. B.Bayraklı

28.Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Bu ifade Arapların Kâbe'yi çırılçıplak tavaf etme geleneklerine sanki Allah'ın bildirdiği bir dinî ibadetmiş gibi devam edegelmelerine işaret etmektedir.
 "Allah çirkin bir şeyi (fahşayı) asla emretmez" anlamındaki bu kısa cümle, Arapların inanç ve geleneklerine karşı güçlü bir delili içerir. Bu delilin gücünü takdir etmek için şu iki ana konunun bilinmesi gerekir:
a) Araplar, belli dinî ayinleri çıplak olarak icra etmelerine rağmen yine de onlar, çıplaklığın bizatihi ayıp bir şey olduğunu kabul ediyorlardı. Bundan dolayıdır ki, bu geleneklerine rağmen, hiçbir saygın Arap çarşı-pazarda, herhangi bir dostunun yanında veya umumî toplantılarda çıplak olarak bulunmazdı.
b) Hatta onlar, çıplaklığı ayıp bir durum olarak kabul eder ama bunu, Allah'ın emri olduğu için yaptıklarını söylerlerdi. Bu kanaat tabi oldukları dinlerinin, Allah tarafından gönderilmiş bir din olduğu gibi yanlış bir bilgi temeline oturmakta idi. Fakat Kur'an, bu kanaati delil getirerek şöyle çürütür: "Çıplaklığın çirkin bir şey (fahşa) olduğunu, siz kendiniz de kabul ediyorsunuz. Bundan dolayı, çıplaklık adetinizi "Allah'ın emridir" gibi öne sürmeniz tümüyle asılsızdır. Bu sonuca göre, eğer dininiz bu hayâsız lığı tasvip ediyorsa, bu onun Allah'tan gelen bir din olmadığı gerçeğinin en açık bir delilidir."

Mevdudi

Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Bizim kanaatimize göre 28-30 ve 33. âyetler ayrı bir necm olup bu necmin devam etmekte olan konu ile bir ilgisi yoktur. Bu âyetler Mushaf’ın tertibi sırasında sahabe tarafından parantez içi bir ifade olarak buraya konulmuş olmalıdır. Biz bu ayetleri Kur’an’ı iyi anlamak isteyenlerin bu özelliği dikkate alarak okumalarını öneriyoruz.
Konusu itibariyle bu âyetler Sâd/1-11‘in devamı niteliğindedir. Böyle olunca, 28. âyetin başındaki Ve onlar ifadesinin Sâd/2′de sözü edilen inkâr edenlere ait olduğu ortaya çıkmakta ve böylece âyetler de doğru olarak anlaşılmaktadır.
Aslında bize göre bu ayetleri aşağıdaki âyetlerin devamı olarak okumak, onların daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:
Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar. Ben de bir tuzak kurarım [onları cezalandırırım] . Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık zaman tanı. (Tarık/15-17)
Ve onlar bir âyet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar. Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor. (Kamer/2-5)
Sâd. Zikir [öğüt/şeref] sahibi Kur’an’a kasem olsun ki, –fakat o inkâr edenler bir gurur ve bölünme [muhalefet, ayrılıkçılık] içindedirler– onlardan önce nicelerini helâk ettik Biz. Onlar da çağrıştılar. Ama artık kurtuluş vakti değildi. Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da, o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen biridir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o’nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.– Yoksa çok güçlü ve çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler! (Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! (Sâd/1-11)
Biz, Mushaf’ta bu âyetler arasında yer almış olan diğer ayetleri de birer parantez olarak düşünüyor ve tahlilimize bu anlayışla devam ediyoruz:

Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”
“ONLAR”IN KİMLİĞİ: Yukarıda da açıkladığımız gibi, buradaki onlar zamiri ile kastedilenler, Peygamberimiz ile mücadele eden ve şirkte direnen “Mekkeli müşrikler” dir.
FAHŞÂ, FEVÂHİŞ: Bu sözcüklerle ilgili Necm sûresi’nde [İşte Kur’ân, c. 1] yapmış olduğumuz açıklamayı burada tekrar veriyoruz:
فواحش [fevahiş] , “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamına gelenفحشاء    [fahşa] sözcüğünün çoğuludur.
Fuhş, fahşâ ve fâhişe kelimeleri, Râğıb el-İsfehanî tarafından, “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlanmıştır.
“Gerçeğe ve normal ölçülere uymayan her şey” demek olan fâhişe sözcüğü, İbnu’l Cinni’ye göre cehaletin bir çeşidi olup “ilm” sözcüğünün zıddıdır. Âl-i İmrân/135‘de “fena iş” olarak nitelenen fâhişe sözcüğü, Kur’ân’da 13 yerde, çoğulu fevahiş sözcüğü ise 4 yerde geçmektedir.
Fahşa sözcüğü Kur’ân’da birden çok aşırılık için kullanılmıştır:

Nisâ/19’da “Zina” dan kinaye olarak kullanılmıştır. İmam Fahruddîn er-Razi’ye göre ise bu âyette geçen fâhişe kelimesi, “kadının kocasına ve onun yakınlarına eziyette bulunması” anlamına gelir.

Nisâ/22 ve Bakara/169’da “Şeytanın emrettiği kötü davranış ve hayâsızlık” anlamında kullanılmıştır.

Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin; ancak (cahiliye devrinde) geçen geçmiştir. Şüphesiz o bir hayasızlıktır [fâhişedir] , iğrenç bir iştir, yol olarak da ne kadar kötüdür? (Nisâ/22)

Nisâ/25’de “Evlilikten sonra zina yapmak” anlamında kullanılmıştır:

O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen namuslu kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde fâhişe işlerlerse [zina ederlerse] onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. (Nisâ/25)

A‘râf/80-81 ve Ankebût/28’de “Lut kavminin yaptığı çirkin fiil [homoseksüellik] ” anlamında kullanılmıştır:

(And olsun) Lût’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından, erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.” (A‘râf/80-81)

İsra/32’de “Zina fiili” fâhişe olarak nitelenmiştir:

Zinaya yaklaşmayın; çünkü o fâhişedir ve ne kötü bir yoldur. (İsra/32)

Nur/19’da “İnsanlar arasında yayılan kötülük ve fuhşiyat” anlamında kullanılmıştır:

Şüphesiz müminler arasında fuhşiyatın yayılmasını sevenler için dünyada rezillik ve ahirette çok acıklı bir azap vardır. (Nur/19)
Fâhişe sözcüğünün çoğulu olan fevahiş sözcüğü ise Kur’ân’da had cezasını [ağır cezayı] gerektiren hâller için kullanılmıştır. (En‘âm/151, A‘râf/33, Şûra/37, Necm/32). Müminler bu suçlardan uzak durmalı ve kendi aralarında bu ahlâksızlığın yayılmasına fırsat vermemelidirler. Zira düşmanları bu konuda sinsice çalışmaktadırlar.
Klâsik kaynaklarda, konumuz olan âyetteki fâhişe sözcüğüyle, Kâbe’yi çıplak tavaf eden ve kendilerine engel olmak isteyenlere karşı bu davranışın atalarından kalma ve onlara da Allah tarafından emredilmiş bir amel olduğunu söyleyen cahillerin kastedildiği ileri sürülmüştür. Bizim görüşümüz, bu sözcüğün ifade ettiği iğrençliklerin bununla sınırlı olmadığıdır. Öyle ki, Peygamberimize direnen o günkü Mekkeli idarecilerin başta şirk olmak üzere daha birçok sapıklıkları da bu sözcüğün kapsamı içerisindedir.

TAKLİT, ATALAR DİNİ: Hatırlanacak olursa, Sâd sûresi’nde, Peygamberimize direnen idareciler, kulun kula kulluğunu yasaklayan “tevhit” [Allah’ı birleme] konusunda iğrenç bir tavır göstermişler ve atalarından böyle bir şey görmediklerini dile getirmişlerdi:
Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen biridir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. (Sâd/4-7)
Rabbimiz Kur’ân’da atalar dininin benimsenmesi üzerinde çokça durmuş ve insanları sürekli uyarmıştır:
Ve onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)
Ve onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Maide/104)
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Yunus/78, Enbiya/53, Şu ‘ara/74, Lokman/21, Zuhruf/23 H.Yılmaz

28- Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: "Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti." derler. De ki: "Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

28-Bu şekilde şeytanlara düşkün olduklarından, o imansızlar bir edepsizlik yaptıkları zaman da: biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bize böyle emretti, dediler. Mesela kötü yerleri açmak eski bir âdet ve bununla beraber Allah'ın bir emri olduğunu iddiaya kalkıştılar. Ey büyük Peygamber! Sen de ki: Muhakkak Allah edepsizliği emretmez. Edepsizlik, fenalık, günah eskiden beri bir âdet olabilir, fa k at şurası muhakkaktır ki, Allah onu emretmez. Bir de tutup bilmediğiniz şeyi Allah'a karşı söylüyor musunuz? Bilmediğiniz şeyi biliyormuş gibi tutturup Allah'a karşı yalan ve iftiraya kalkışmak ne büyük cüret ve cahillik! Hiçbir dinde, hiç bir pey g ambere hiç bir vahiyde, hiç bir akılda Allah'ın edepsizliği emrettiğine veya edeceğine delalet edecek hiç bir şey yoktur. Ve iyi bilmek gerekir ki, insanları edepsizliğe, terbiyesizliğe, günaha davet eden ruhi ve fikrî dürtülerin, ilim ile ilham ile vah y ile ilgisi yoktur. O, bir şeytan vesvesesinden başka bir şey değildir. 

H.Yazır

 

28. Onlar bir hayâsızlık yapsalar: "Biz atalarımızı da bunun üzerinde bulduk, Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Allah hiç bir zaman hayâsızlığı emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?"

Burada geçen "hayâsızlık (el-Fâhişe.)", müfessirlerin çoğunluğunun görüşüne göre, (cahiliye dönemi Araplarının) Beytin etrafında çıplak olarak tavaf etmeleridir. el-Hasen ise bu şirk ve küfürdür, diye açıklamıştır. Onlar, bu yaptıklarına geçmişlerini taklit etmelerini ve Allah'ın da kendilerine bunu emretmiş olduğunu delil diye ileri sürüyorlardı.

El-Hasen der ki: "Allah da bize bunu emretti." buyruğu, onlar, eğer Allah bizim bu yaptığımızı hoş görmeseydi, bizim bu durumumuzu başka bir durumla değiştirmemizi sağlardı demişlerdi diye, açıklamıştır.

"De ki: Allah hiç bir zaman hayasızlığı emretmez." Böylelikle onların kendiliklerinden yalan hüküm verdiklerini ve Allah'ın bu iddia ettikleri şeyleri kendilerine emretmiş olduğuna dair bir delillerinin bulunmadığını açıklamaktadır.

Taklidin kötülüğü ve onların cahilce birçok uygulamalarının kötülenmesi ile ilgili bir takım açıklamalar daha önceden de geçmiş idi. İşte bu da onlardan birisidir.

Kuduri

Onlar bir kötülük işlediklerinde: "Babalarımızı bu kötülük üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti" derler. De ki: "Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?"

Bu âyetin analizinden birtakım mesaj ve genellemeler çıkartmak mümkündür.

1. "Onlar bir kötülük işledikleri, yani yaptıkları zaman..."

Asırlardır "Kul eyleminin yaratıcısı mıdır, değil midir?" meselesi tartışılmış, bu konuda kırıcı noktalara varan ifadeler kullanılmıştır. Aslında tartışmalar yersizdi. Çünkü Allah kötülüğü işleyenin insanın kendisi olduğunu bu âyette ifade etmektedir. "Onlar bir kötülük yaptıklarında" denirken, fiilin failinin kim olduğu söylenmektedir. Kötülüğü insan işler, Allah işlemez.

2. "Babalarımızı bu kötülük üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti derler".

Âyetin bu bölümünde kâfirlerin iş­ledikleri kötü fiillere mazeret aradıkları, ya da o fiillerini aklîleştirdikleri anlatılmaktadır.

a)  "Babalarımızı bu yolda bulduk". Bu ifade insanlığın yüz karası olan, insanlığı gerileten, çürüten ve yok eden en önemli hastalıklardan biridir. Geçmişin yanlışlarını tenkit edemeyen, ölülerle kendi hayatlarına yön veren, ölülerin hâkimiyeti, etkisi altına giren, geçmişin anlayışını tanrılaştıran insanların durumunun ne kadar kötü olduğu gözler önüne serilmektedir. Bir kimse davranışlarını, atalarının davranışları üzerine bilinçsizce bina etmemelidir.

b) "Allah da bize bunu emretti". Yanlış eylemlerini "Allah emretti" diyerek ikinci mazeretlerini gündeme getirmektedirler. Bunun anlamı şudur: Kötüyü iyi göstermek için Allah devreye sokulmakta, kötü fiillerin temelinde ilâhî emrin olduğu vurgulanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki, bu fiilleri işleyenler Allah'ı biliyorlar ve var olduğuna inanıyorlardı. Onların yanlışı, kötülüğün temelinde Allah'ın iradesinin olmasını söylemiş olmalarıdır.

"Babalarımızı bu yolda bulduk" demelerinden anlıyoruz ki, babalarını öne alarak Allah'ın önüne geçirmektedirler. Bunlar bir çeşit taklitçiliğin pençesinde kıvrananların kullandığı ifadelerdir. Onlar da bunun yeterli olmadığını biliyorlar, işi Allah'a bağlamakla davranışlarını meşrulaştırmak istiyorlardı. Böylece kendi dinini öğretmeye çalışanların karşısına, Allah'ı kendi kötü fiilleri için kullananların çıkacağına dikkat çekilmektedir.

3. "De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah'a karşı bilmediğinizi mi söylüyorsunuz?"

Allah daima iyiliği emreder, kötülüğü değil. Kur'ân'ın, Allah-insan ilişkisinde koyduğu en önemli kanunlardan biri de budur. İlâhî emirler, kötünün kaynağında olamaz ve olmamıştır. Kötülük ırmağının kaynağında şeytan ve insan vardır. Maide sûresinin 91. ayetine göre, kötülüğü isteyen şeytandır. Bakara sûresinin 169. ayetine göre ise, "Şeytan size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder" buyurulmaktadır. Nur sûresinin 21. âyeti de bu konuya şöyle ışık tutmaktadır: "Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, yüz kızartıcı suçları ve kötülüğü emreder". Yusuf sûresinin 53. âyetinde nefsin kötüyü emrettiğine dikkat çekilmektedir: "Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder".

Bu âyetlerle A'râf sûresinin 28. âyeti yan yana getirilince, karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Kötüyü emreden şeytan ve insanın nefsidir. Kötüyü Allah emretmez. Bu tablo, kötülük konusunda Allah-insan ilişkisini; bunun yanında ayrıca şeytan, kötülük-insan ilişkisini aydınlatmaktadır. Allah'ın kötüyü emrettiğini söyleyenlerin bilmediklerini, Allah'a iftira attıklarını da vurgulamaktadır. Aynı konu Bakara sûresinin 169. âyetinde gündeme taşınmaktadır. Allah hakkında bilmediklerini konuşmak, söylemek, Allah'a iftiradan başka bir şey değildir.

Âyetin bu kısmı, Allah hakkında bilerek konuşulmasını emretmektedir. Allah hakkında bilmeden konuşmak, müşriklik alâmetidir. Allah hakkında bilmeden konuşan müslüman, müşrikle aynı fiili paylaşmaktadır. Böylece Allah, din âlimlerine çok önemli ve hayatî bir kanun sunmaktadır. Din eğitimi, eğittiği insanlara pek çok şeyi öğretme yerine, Allah hakkında bilmediğini söylememe ahlâkını kazandırmalıdır. Halka da bilmediğini Kur’an’ı bilene sorma alışkanlığını kazandırmalıdır. Nahl sûresinin 43 ve Enbiya sûresinin 7. ayetleri, bu ahlâkın kazandırılmasını öngörmektedir. Dini tahrip eden, insanları dinden uzaklaştıran en önemli husus, bilmediği halde Allah hakkında konuşmaktır. Dinde Allah'ın haram, helâl demediği bir şeyi, Allah demiş gibi göstermek kadar dine yapılan bir zulüm yoktur. En'âm sûresinin 93. âyetinde bu durum, zulüm olarak nitelendirilmektedir. B.Bayraklı

Allah bizzat kendisinin tanımladığı dinin ve onun aşağıda anlatılan temel prensiplerinin, müşriklerin saçma geleneklerle beslenen din anlayışlarına tamamen ters düştüğünü, 29. ayette beyan etmiştir.
1) Bir insan, hayatını, adalet ve hakkaniyete uygun bir şekilde düzenlemeli,
2) İbadetinde sadece hakka yönelmelidir. Yani, "yalnız Allah'a yönelinmeli, bu konuda şirkin her türünden kaçınmalı, Allah'tan başkasına en ufak bir itaat, saygı veya yönelim göstermemelidir."
3) İnsan, hidayeti, yardımı ve her türlü kötülükten koruma ve kollanmayı sadece Allah'tan dilemelidir. Bunun için de Allah'tan yardımını istemeden önce bütünüyle tüm hayatını O'na adamalı, O'na teslim olmalıdır. Çünkü inançsız, asi ve başkasına kul olarak, hayatını şirk içinde sürdürmek ve sonra da "Ey Allah'ım, bizzat sana karşı başkaldırışımızda başarılı olmamız için bize yardım et" der gibi duada bulunmak elbette abestir.
4) Bütün bunlarının yanında şüphe duymadan, bu dünyada nasıl doğduysa ahirette de öyle diriltileceğine ve daha sonra dünyada yaptığı bütün işlerin hesabını vermek üzere çağrılacağına samimi bir şekilde inanması gerekir.

Mevdudi

Burada geçen vech [lafzen, “yüz”] terimi, çok defa, “bütün varlığımı ya da bütün varlığımla kendimi Allah'a teslim ettim” (3:20) anlamına gelen eslemtu vechiye lillâhi cümlesinde olduğu gibi, soyut anlamıyla, kişinin bütün varlığını, bütün dikkat ve duyarlığını dile getirmek için kullanılır (sucûd). Çoğunlukla secde edilen yer ya da zaman anlamına, (ism-i mekân/ism-i zaman kuruluşundaki) mescit sözcüğü, aşikârdır ki, aşağıda 31. ayette olduğu gibi, bu anlam örgüsü içinde burada da, herhangi bir ibadet eylemini ifade etmektedir. 

M.Esed

De ki: “Rabbim adaleti emretti. Her mescitte yüzünüzü [tüm benliğinizi] O’na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O’na döneceksiniz.”
Yaptıkları iğrençlikleri Allah’ın emriymiş gibi göstererek kendilerini savunmaya kalkışan Mekkeli müşriklere, Rabbimiz de peygamberinin şöyle cevap vermesini emretmektedir: Allah iğrençliği emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
 Rabbimizin Mekkeli müşriklere denilmesini istediği sözler bu âyette şöyle devam etmektedir: Rabbim adaleti emretti.
Gerçekten de dinin amacını “insanı kula kulluktan kurtarmak ve yeryüzünde adaleti sağlamak” diye özetlemek mümkündür. İnsanlara verilen tüm görevler bu ilkenin gerçekleşmesini sağlamaya yöneliktir.
YÜZÜ ALLAH’A DOĞRULTMAK: Yüzü Allah’a doğrultmak ifadesi, kişinin yüzünü yön olarak Allah’a çevirmesi anlamına değil, “tüm benliğiyle Allah’a yönelmesi” anlamına gelen bir deyimdir. “Tüm benliğiyle Allah’a yönelmek”, inananlardan sürekli istenen ve beklenen bir tavırdır:
Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da…” Kitap verilenlere ve ümmilere/ana-kentlilere, “Siz de teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olurlarsa doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir/mesajı iletmektir. Allah, kullarını en iyi şekilde görendir. (Âl-i İmrân/20)
Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim.” (En‘âm/79)“
Hayır, aksine kim iyi davranan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Bakara/112)
DİNİN ALLAH’A HAS KILINMASI: Kendini Müslüman ve dindar olarak niteleyen herkes, Rabbimizin bu âyetteki açık ve net talimatı doğrultusunda, sahiplendiği dinin “Allah’ın saf dini” olmasına dikkat etmek durumundadır. Ne var ki, yüzyıllardır insanlar Allah’ın saf ve tertemiz dininden farklı, katkılı ve yozlaşmış bir dini hayat sürdürmektedirler. Çünkü Allah’ın saf ve tertemiz dininin içerisine şeyhler, imamlar, üstatlar marifetiyle hevâ-hevese, paraya, siyasete, ideolojiye dayalı birçok katkı maddesi karıştırılmıştır. Yaşanan dinî hayatın bu durumda olup olmadığını anlamak aslında çok kolaydır. Yapılacak iş, sürdürülen inançların ve ortaya konan amellerin Allah tarafından mı yoksa başkaları tarafından mı belirlendiğine bakmaktan ibarettir. Allah’ın saf dini, Fatiha’nın “besmelesi” ile Nâs sûresi’ nin “ve’n-nâs” ifadesi arasındadır. Din adına ne varsa, iman ve ameliyle hepsi Kur’an’dadır. Kur’ân’da yer almayan inanç ve ameller, Allah’ın saf dini dışında kalan din dışı inanç ve amellerdir. Bizim dayatılmış olduğunu çeşitli vesilelerle açıkladığımız inanç ve ameller de işte bu inanç ve amellerdir.
Âyette de görüldüğü gibi, Rabbimiz bizden dinin Allah’a hâlis kılınmasını istemektedir. Bu da yaşanan dinde Allah’ın koymadığı hiçbir inanç ve amelin bulunmaması anlamına gelmektedir:
Bu kitabın indirilmesi, Üstün ve yasa koyan Allah’tandır. Şüphesiz ki Biz bu kitapı sana gerçekle indirdik. Öyleyse dini sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et. Dikkatli olun, hâlis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler, “Onlar bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz” (diyorlar). Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında Allah hüküm verecektir. Allah kuşkusuz, yalancı ve çok nankör kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/1-3)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine arındırarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi. De ki: “Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” De ki: “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Siz de O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerine ve ailelerine kaybettirenlerdir.” Dikkatli olun işte bu, apaçık bir kayıptır. (Zümer/11-15)
Öyleyse, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece O’na ait kılarak Allah’a kulluk edin. (Mümin/14)
O, diridir, O’ndan başka ilâh yoktur. Dini sadece O’nun için arındıranlardan olarak O’na dua edin. Hamd/övgü yalnız âlemlerin Rabbi Allah’adır. (Mümin/65)
Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, namazı ikâme etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir. (Beyyine/5)
Âyetteki Allah’a hâlis kılınmış din ifadesinden, bir de hâlis olmayan, Allah’a özgü kılınmamış bir dinin varlığı anlaşılmaktadır. Bize göre bu din, azizlerin, şeyhlerin, papazların, hocaların, hahamların, efendilerin, Firavun’la türdeş olan ceberut liderlerin ekledikleri katkı maddeleriyle bozulmuş, yozlaştırılmış kalp dindir. Oysa Rabbimizin bu konu üzerindeki hassasiyeti bize göstermektedir ki, yaşanan din Allaha özgü, saf, katkısız, katışıksız, bir bakıma “hâlis süt” gibi olmalıdır. Hâlis süt nasıl hiçbir katkı maddesi içermezse, hâlis din de Allah’tan başkasının hükümlerini içermemelidir.
Bu konuda bize düşen görev, Allah’ın gerçek dinini bu katkı malzemelerinden arındırmak ve onu Allah’tan geldiği gibi saf ve hâlis bir halde insanlara ulaştırmaktır.

H.Yılmaz

De ki: "Rabbim bana adaleti emretti. Her mescitte yüzünüzü O'na doğrultun ve dini yalnız kendisine has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi yine O'na döneceksiniz."

29- De ki: Rabbim, adaleti ve itidali emretti, yani ifrat ve tefritten sakınıp orta halli ve ölçülü olarak hareket ediniz ve her mescitte yüzünüzü ona doğrultun. Yani her secde zaman veya mekânında, her namaz veya namaz kılınan yerde yüzlerinizi dosdoğru ona, onun kıblesine dikerek ibadetine yöneliniz. Namaz vakti nerede erişirse, orada kılınız. Ve hepinizin yüzü bir düzende Allah'a dönmüş olarak sırf Allah için kılınız, kalplerinizde şirk eseri, yüzlerinizde ayrılık ve eğrilik eseri bulunmayarak muntazam bir şekilde kılınız. Ve Allah için dininizde samimi olarak Allah'a dua ediniz. Çünkü o size nasıl başladı ise yine öyle döneceksiniz. Yani Allah Teâlâ siz insanları başlangıçta yaratıp, var edip dünyaya getirdiği gibi yine öyle iade edecek, ahirete gideceksiniz. Şüphe yok ki iade etmek, başlamadan daha kolaydır. Bir defa olanın, yine olabileceğinde şüpheye yer yoktur. Bunun için tabiat davasına tutulup da ahireti inkar edenler, ilk önce tabiat kanunlarının başı bulunan "olan yine olur" kanununu düşünmeli ve yaratmaya gücü yeten Allah'ın iadeye öncelikle kâdir olduğunu anlayarak ahirete inanmalıdırlar.

Şu halde ikinci olarak bilmelidir ki, bu dünyaya çırılçıplak gelip az çok türlü türlü giysiler bulan insanların hepsi sonunda bu dünya elbisesinden soyunup yine geldikleri gibi çırılçıplak olarak dönüp gidecekler ve amellerinin cezasını bulacaklardır. Üçüncü olarak şunu hiç unutmamalıdır ki, bu geliş gidişte, bu başlama ve dönüşte tecelli eden bütün hüküm ve kudret yalnız Allah'ın olduğunda hiç şek ve şüphe yoktur. Analar, babalar, hısımlar, akrabalar, eşler, dostlar, efendiler, beyler, hâkimler, krallar, devletler, milletler, insanlar, cinler, kısaca bütün yaratıklar bir yere gelseler, kendi kendilerine bir ferdi ne başlangıç itibariyle canlandırmaya güçleri yeter, ne de sona erme itibariyle iadesine. "İnsanı, insan yapar" diyen nice iddiacılar, "Ben de diriltilir ve öldürürüm." (Bakara, 2/258) diyen nice Nemrut’lar gelmiş geçmiştir ki, bütün arzu ve iddialarına rağmen ne bir çocuk yapabilmiş, ne de kendisini öldürmeye gelen düşmanının canını alabilmiştir. Şu halde başlangıç ve sona hâkim yalnız Allah olduğu için her gün, her an ister istemez o sana doğru yürümekte olan ortadaki insan da dininde Allah için ihlas sahibi olmalı ve ancak Allah'a dua edip yalvarmalı ve bütün ihlas ve samimiyetle ona yalvarıp, ona çağırmalıdır.

H.Yazır

29. De ki: "Rabbim adaleti emretti. Her secde yerinde yüzlerinizi doğrultun. Ve dininizi yalnız O'na halis kılarak ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz."

30.0, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu. Muhakkak onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler. Üstelik doğru yolu bulduklarını da sanırlardı.

Yüce Allah'ın: "De ki; Rabbim adaleti emretti" buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas bunu, "la ilahe illallah" ı emretti diye açıklamıştır. Buradaki el-Kıst ‘ın adalet demek olduğu da söylenmiştir. Yani Rabbim adaleti emretmiştir, o halde O'na itaat ediniz. Buna göre ifadede bir hazf söz konusudur,

"Her secde yerinde" yani, bulunduğunuz, her mescitte "yüzlerinizi doğrultun." Kıldığınız her namazda kıbleye dönerek O'na yönelin demektir. "Ve dininizi yalnız O'na halis kılarak" O'nu tevhit ederek ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmaksızın "ibadet edin. Sizi ilkin yarattığı gibi yine O'na) döneceksiniz." Bunun bir benzen de yüce Allah'ın: "Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz." (el-En'âm, 6/94) buyruğudur ki, daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Gibi" deki "kâr nasb mahallindedir. Yani: Sizi ilkin yarattığı gibi döneceksiniz. Bu da, sizi ilk defa nasıl yaratmış ise, sizi tekrar yaratacaktır, anlamındadır. Ez-Zeccâc der ki: Bu, makabline taalluk etmektedir. Yani, siz oradan çıkartılacaksınız. Nitekim sizi ilkin yarattığı gibi yine (O'na) döneceksiniz, demektir.

"O, bir kısmına hidayet verdi" buyruğundaki Bir kısmına" lafzı, Döneceksiniz “deki "siz" zamirinden hal olarak naspedilmiştir.

Yani, kimisi mutlu kimseler, diğerleri de bedbaht kimseler olmak üzere iki fırka halinde geri döneceksiniz.

Bunu, Übey’in; Siz, İki fırka halinde döneceksiniz. Fırkanın birisine hidayet vermiş, diğerine ise sapıktık hak olmuş olarak" şeklindeki el-Kisaîden nakledilen kıraati de pekiştirmektedir.

Muhammed b. Kâ'b el-Kurazî de yüce Allah'ın: "O, bir kısmına hidayet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu" buyruğu hakkında şöyle demektedir: Allah, baştan beri sapıklık için yarattığı kimseyi de sonunda sapıklığa vardırır. İsterse o, hidayet bulmuşların amelleriyle amel etsin. Kimi de hidayet üzere yarattı ise, sonunda da onu hidayete ulaştırır. İsterse sapık kimselerin amelleriyle amel etsin. Allah, İblis'in hilkatini sapıklık üzere başlattı. O da meleklerle birlikte mutlu edici ameller isledi. Daha sonra yüce Allah, kendisini ilkin yarattığı şeye geri döndürdü. Ve: "Ve o, 'kâfirlerdendi" (el-Bakara, 2/33.) diye buyurdu.

İşte bu da Kaderiye ‘ye ve ona tabi olanlara açık bir red mahiyetindedir.

Bir kısmı" kelimesinin; Hidayet verdi" buyruğu ile nasb edildiği de söylenmiştir. İkinci olarak gelen Bir kısmına da" şek­lindeki ikinci kelimenin de hazfedilmiş bir fiil ile naspedildiği söylenmiştir. Yani; Bir kısmını da saptırdı," takdirindedir. Sibeveyh de şu iki beyiti nakletmektedir:

"Silah taşıyamaz oldum ve devenin

Ürküp kaçtığı vakit başını yakalayamaz (dizginlerini tutamaz) oldum Yanından geçtiğim vakit yalnız başıma, kurttan korkar oldum Hatta rüzgârlardan da yağmurlardan da korkuyorum."

El-Ferrâ der ki: Eğer bu, (Allah'ın kelâmı dışında benzer terkiplerde insan sözlerinde) merfu' da olsa, caiz olurdu.

"Muhakkak onlar, Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine veliler edindiler" buyruğunda geçen "Muhakkak onlar" ibaresini İsa b. Ömer, hemzeyi üstün olarak; şeklinde; Çünkü onlar" anlamı şeklinde okumuştur.

Kuduri

29. De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çeviriniz ve dini yalnız Allah'a has kı­larak O'na yalvarınız. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz.

Âyetin analizinden birtakım neticeler çıkartmak mümkündür. Ancak, âyeti bir önceki âyetle bağlantılı olarak açıklamak gerekir. Bir önceki âyette, Allah'ın kötüyü emrettiğini söyleyenlerin yanlış konuştuğuna dikkat çekilmişti. Bu âyette ise, Allah'ın neyi emrettiği sorusu cevaplandırılmaktadır.

1. "De ki: 'Allah adaleti emretti".

Yüce Allah burada doğrudan "adalet" kelimesini, "oran adaleti" anlamına gelen kist kelimesini kullandı. Bu kelimeyi kullanmasının bir amacı, adalet kelimesine farklı bir anlam kazandırmaktır. Bu farklı mânâyı Âl-i İmrân sûresinin 18. âyetinde buluyoruz. Bu âyette kist kavramı, kelime-i tevhit anlamında kullanılmıştır: "Allah kendinden başka tanrı olmadığını tam adaletle hükmederek açıkladı...".

Bu ayetten hareket edersek, A'râf sûresinin 29. ayetindeki "Allah adaleti emretti" ifadesini, "Allah tek Allah inancını emretti" şeklinde ifade etmek mümkündür. Bu manayı İbn Abbâs'ın verdiğini bize Razi nakletmektedir. Hâzin de İbn Abbâs'ın bu görüşünü açarak nakletmektedir. Buradaki adalet zatı, sıfatı ve fiilleriyle Allah'ın bir olduğunu ve eşi olmadığını bilmektir.

Zemahşerî de tevhit inancı olduğunu, ikinci mânâ olarak vermektedir.

Lokman sûresinin 13. ayetine göre şirk zulüm olunca, tevhit inancı da adalet olmaktadır. Kavramın açıklamasına bu açıdan yaklaşmak da mümkündür. Şirk zulüm, tevhit adalettir. Tersinden hareket edersek, zulüm, şirk; adâlet, tevhittir. İbn Abbâs bu formülü bize sunmaktadır.

A'râf sûresinin 29. ayetindeki "Benim Rabbim adaleti emreder" ifadesini bir önceki âyete bağlı olarak manalandırırsak, o zaman "adalet" fahşa denen yüz kızartıcı davranışın zıddı olur. Mana olarak adalet, doğru olanı yapmak manasına gelir. O takdirde Muhammed Esed'in "Benim Rabbim doğru olanın yapılmasını emretmiştir" şeklindeki meali haklılık kazanır. Allah kötülüğü değil, iyiliği emreder demek gerekir. Ama bize düşen bu iki mananın ayrı ve birbirine zıt olmadığını, aynı yere vardıklarını göstermektir. Bir insanın izleyeceği en doğru şey, Allah'a inanması, O'nu birlemesidir. Bundan daha doğru yapılacak bir şey var mıdır? O zaman İbn Abbâs ile Muhammed Esed'in görüşlerini bir araya getirmiş oluyoruz.

2. "Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O'na çeviriniz".

Âyetin bu kısmını "kıbleye yönelme" olarak mânalandıranlar vardır, yani "Namaz kılarken yüzlerinizi kıbleye çeviriniz" denmektedir. Bize göre buradaki vech kavramı, "yüz" anlamına gelmekle beraber, esas anlamı "bütün benlik" tir. "Secde anında ya da namaz kılarken bütün benliğinizi Allah'a çeviriniz" denmektir. Burada mescit kavramı, "secde edilen yer, secde edilen an" demektir. Bu mânâdan hareketle diyebiliriz ki, buradaki secde kavramı, insanın bütün eylemlerini ifade etmektedir. "Her eyleminizde bütün benliğinizi Allah'a çeviriniz" manasındadır. O zaman kist denen adalet tamamlanmış olacaktır. Sadece diliyle Allah'ın varlığını ve birliğini ifade etmek değil, bütün benliğini Allah'a çevirmek de gerekiyor. Her işinde bütün benliğini Allah'a çevirmenin hem peygamberin hem de muhsinlerin işi olduğu diğer ayetlerde de vurgulanmaktadır. "Bilâkis, kim

muhsin olarak bütün benliğini Allah'a döndürürse..." (Bakara 2/112), "Eğer seninle tartışmaya girerlerse, de ki: 'Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a teslim ettim" (Âl-i İmrân 3/20). Son âyetteki "kendimi" kavramı, "benliğimi" demektir. Tevhit inancı, inşanın bütün benliğini sarmalı, yoğurmak ve onu alıp Allah'a yöneltmelidir.

3. "Ve dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarınız".

Âyetin bu kısmı, Allah'ın neleri emrettiğinin üçüncü merhalesini teşkil etmektedir. Dini yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarmak, O'na dua ve kulluk etmek, tevhit inancının bir boyutunu teşkil etmektedir. Din Allah'a aittir. Dua ve kulluk sadece Allah'a yapılır. Buradaki bir aksaklık, tevhit inancını temelinden altüst ederek yıkar. Bütün benliğini, her eyleminde Allah'a çevirmek, her işinde Allah'ı yanında hissetmek, yanında olduğunu bilmek, her işinde onun irâde ve yaratmasının müdahalesi olduğunu bilmek ve inanmak, dine beşerî düşünce karıştırmadan Allah'a ait olduğunu bilmek ve öyle yapmak, bunu duasında da gerçekleştirmek, tevhit inancını canlı tutmak anlamına gelmektedir.

Yüce Allah, dini Allah'a tahsis ederek O'na dua etmenin ne anlama geldiğini daha önce En'âm sûresinin 56. âyetinde şu şekilde ifade etmişti: "Deki: 'Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi'. De ki: 'Ben sizin arzularınıza uymam, aksi halde sapıtırım da hidâyete erenlerden olmam!"

Bunun anlamı, şirke bulaşmamak ve din konusunda arzulara yer vermemektir. Dine insanın arzusu karışmamalıdır. Din alanı sadece Allah'a aittir. Hidâyet denen doğru yol da budur. "Dikkat et! Halis din yalnız Allah'ındır" (Zümer 39/3) denirken, bütün yabancı maddelerden arınmış altına saf altın dendiği gibi, bütün beşerî düşüncelerden, arzulardan arınmış saf dine de Allah'ın dini denir. Zümer sûresinin 11 ve 14. ayetlerinde aynı inanca ve uygulamaya peygamberin de sahip olması emredilmektedir. Din Allah'a has kılınarak O'na ibadet edilmelidir.

4. "İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz". Bu ifade âhirete, yani öldükten sonra dirilmeye imanı anlatmakta, Allah'tan geldiğimizi ve yine ona döneceğimizi hatırlatmakta, buna inanılmasını istemektedir. Böylece insanın nereden geldiğini, nereye gideceğini bilmesini Allah emretmektedir.

Kısaca diyebiliriz ki Allah kötüyü değil, tevhit denen adaleti, eylemlerinde bütün benliğini Allah'a çevirmeyi, dini Allah'a ait kılarak O'na yalvarmayı ve yaratıldığımız gibi O'na döneceğimizi emretmektedir. Bu dört şey, dini dört boyutuyla özetlemektedir. Tevhit inancı, ibadet ve eylemlerinde sadece Allah'a yönelmeyi ve âhirete inanmayı öngören bu âyet, Allah'ın neleri emrettiğini, din bilginlerinin insanlara neleri öğretmelerinin gerekli olduğunu gündeme taşımakta ve programına koymaktadır.

Bu âyette, din eğitiminin programı ve üzerinde durulması gereken konuların tespiti yapılmaktadır. Günümüzün yararlı fakat karmaşık olan dinî konularından biri, "dini Allah'a has kılmamak ve O'na bu şekilde dua etmek"tir. İnsanlar dini beşerîleştirip Allah'tan başka varlıklara dua edip yardım dilemektedirler. Dini Allah'a has kılıp dua etmedikçe, insanlık şirkten kurtulamayacaktır.

Sağlam din nedir? Bu sorunun cevabı verilmedikçe, bu husus din eğitimcileri tarafından halka öğretilmedikçe, görevlerini yerine getirmiş olmazlar. Sağlam dinin ne olduğu sorusu Beyyine sûresinin 5. âyetiyle cevaplandırılabilir: "Hâlbuki onlara ancak, dini yalnız Allah'a has kılarak ve hâlis müminler olarak Allah'a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emrolunmuştur. Sağlam din de budur". Allah'a kulluğun nasıl yapılacağını açıklayan bu âyet, birinci merhaleye, dini Allah'a has kılmayı koymaktadır. Samimi mümin olmak, gönlünde şirkten bir iz bulunmamaktır. Böyle bir gönülle Allah'a kulluk edip namazı kılmak ve zekâtı vermek gerekir. Sağlam dinin tanımını Allah bu şekilde yapmaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “onlar için kaçınılmaz olacak” (hakka ‘aleyhim); bununla, yoldan sapmanın onların kendi yapıp-etmelerinin, kendi tutumlarının kaçınılmaz bir sonucu olduğu dile getirilmek isteniyor.

M.Esed

30.  O, bir gruba yol gösterdi, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar şeytanları Allah’ın astlarından veliler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] edindiler ve de kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

ALLAH KİME YOL GÖSTERİR, KİMİ SAPIKLIKTA BIRAKIR: Bu konu Tekvîr sûresi’ nin tahlilinde “Meşîet” başlığı altında tahlil edilmiştir. Aynen aktarıyoruz:
مشيئة [meşîet] sözcüğü, Tükçe’ye de aynen Arabça’daki anlamıyla geçmiş olan ve sözlük anlamı “bir şey üzerinde karar vererek onu yapmaya azmetmek” olan إرادة   [irâde] sözcüğü ile eş anlamlı bir sözcüktür. Bu durumda nasıl irâde Allah’ın sıfatlarından biri ise, meşîet de Allah’ın ilim ve kudret sıfatlarından birisidir. Ancak dinî gelenekte Allah’ın bu sıfatı belirtilirken “meşîet” ten ziyade “irâde” kullanılmış ve kullanılmaktadır.
Genel olarak irâde sahibi olanın, elindeki seçeneklerden bir tanesi üzerinde karar vermesi, yani bir seçenek üzerindeki tercihi şeklinde ortaya konan irâde/meşîet sıfatı, Allah için açıklanmak istenirse, “Allah’ın olabilecek veya olmayabilecek her şeyi, dilediği zamanda ve dilediği niteliklerde yapması veya yapmaması” şeklinde ifade edilebilir. Bu tanım, evrendeki olmuş veya olacak her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve olacağını, O’nun her dilediğinin mutlaka olacağını, dilemediğinin ise asla olmayacağını bildiren şu âyetlerle de Kur’an’dan destek almaktadır:
Dedi ki: “Bu böyledir! Allah dilediğini yaratır. O bir şeye karar verince, yalnızca ‘Ol!’ der, o da oluverir.” (Âl-i İmrân/47)
O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu yalnızca o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. (Yâ-Sin/82)
ALLAH İNSANLARA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ TANIMIŞTIR: Nitelikleri yukarıda açıklanmaya çalışılan ölçülerde bir Meşîet/İrade sahibi olan Allah, bu sıfatından kapasiteleri nispetinde insanlara da bahşetmiş ve onlara özgür iradeleri ile seçme hakkı tanımıştır. İnsanın inanç özgürlüğünün temeli Allah’ın bu konudaki meşietidir.
Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, insanların baskıyla bir şeye inandırılmaları veya inanmaktan vazgeçirilmeleri mümkün değildir. İnanç bir gönül işidir. Bundan dolayıdır ki, insanların ne kalplerine nüfuz etmek, ne de beyinlerini kontrol etmek mümkündür. İnanç konusunda insanları zorlamanın ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı da insanlık tecrübeleriyle sabittir. Ayrıca جبر cebr/zorlama ve baskı imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Rabbimiz insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Şimdi bu sözlerimize Kur’an desteği aramak üzere Rabbimizin ayetlerine bir göz atalım:
Dinde zorlama yoktur; rüşd ğaydan [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)
Hoşlanmadığınız hâlde, zorla sizi buna mecbur mu ediyoruz? (Hûd/28)
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir. (Kâfirûn/6)
Oysa Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus/99)
O sizi yaratandır. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. (Teğabün/2)
Ve de ki: “O hakk Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, duvarları, çepeçevre onları içine alan. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecektir ve dayanma yeri olarak ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah, sizden zengindir [size muhtaç değildir] . Bununla birlikte, kulları için, küfürden/inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. (Zümer/7)
Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk edin! (Zümer/15)
Dilediğinizi yapın, gerçekten O, yaptıklarınızı görendir. (Fussilet/40)
Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz; bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/2-3)
Doğru yolu göstermek Allah’a borçtur. Çünkü yolun eğrisi de vardır. Oysa Allah dileseydi, elbette, hepinizi doğru yola iletirdi. (Nahl/9)
Biz dileseydik, hiç kuşkusuz, herkese doğru yolu getirirdik. Ama tarafımdan şu söz kesinlik kazanmıştır: “Hiç kuşkusuz, cehennemi, cinn ve insten [her tür insandan] tamamen dolduracağım.” (Secde/13)
Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Ama bu, verdikleri konusunda sizi denemek içindir. (Maide/48)
Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğruya ulaştırır] . Şüphesiz ki, bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. (Nahl/93)
De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size gerçek gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiş ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizden sorumlu] değilim.” (Yunus/108)
Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap edici değiliz. (İsra/15)
And olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibâdet edin ve putlara tapmaktan sakının” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)
Her kim âhiret kazancını isterse, Biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama ona ahirette hiçbir nasip yoktur. (Şûra/20)
Her kim şimdiki hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, hiç eksiltmeden, orada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. (Hûd/15)
Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. (İsra/18)
Benzer âyetler: En‘âm/35, Ra’d/31, Şu ‘ara/3-4.

SAPTIRAN DA, HİDÂYETE ERDİREN DE ALLAH’TIR:

Allah’ın insanı özgür bıraktığı Kur’an ile tespit edildikten sonra, bir başka konunun da iyi anlaşılması gerekir. Bu, saptıranın da hidayete erdirenin de sadece Allah olduğu konusudur. Zira “Meşîet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidayet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidayete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Zaten konu detaylı araştırıldığında işin öyle olmadığı anlaşılacaktır. Önce iki örnek verelim:
Şüphe yok ki Allah dilediğini/dileyeni şaşırtır, dilediğine/dileyene de kılavuzluk eder. (Fâtır/8)
Benzer âyetler: En‘âm/39, İbrahim/4, Nahl/93, Müddessir/31)
Hiç kuşkusuz Biz açık açık âyetler indirdik. Allah, gerçekten de dilediğini doğru yola iletir. (Nur/46)
Benzer âyetler: Bakara/142, 213, 272; En‘âm/88; Yunus/25; Hacc/16; Nur/35; Kasas/56; Fâtır/22; Zümer/23; Şûra/13.
Görüldüğü gibi bu ayetlerde Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak her şeye güç yetiren Allah’ın, dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği ifade edilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu âyetler bir “rastgelelik” değil bir seçim, yani “meşîet/irâde” ifade ederler.
Bakmasını bilirsek, Kur’ân bize, Yüce Allah’ın saptırma ve hidâyete erdirmeyi rastgele dilemediğini açıkça gösterir:

ALLAH’IN HİDÂYET EDECEĞİ KİMSELER:

Kendilerini değiştirmek isteyenler (Ra‘d/11, Enfâl/3)

Müminler (Muhammed/46, Meryem/76, Hacc/54, Tövbe/124, İbrahim/27, Müddessir/31, Hucurât/7-8, Bakara/26, Enfâl/2, Nahl/102, Nur/55, Zümer/23, Fetih/4, Zariyat/55)

Tağuttan kaçınanlar (Zümer/17-18)

Allah’a yönelip O’na sarılanlar (Şûra/13, Zümer/17, Ra‘d/27, Âl-i İmrân/101)

Sâlih amelde bulunanlar (Şûra/23)

Fakirlere yardım edenler (Leyl/5-7)

Cihat edenler (Ankebût/69)

Sözü dinleyip en güzeline uyanlar (Zümer/18)

ALLAH’IN SAPTIRACAĞI KİMSELER:

Kâfirler (Mümin/74, Nisâ/155, Tövbe/37, Nahl/107, Meryem/83, Müddessir/31)

Âhirete inanmayanlar (İsra/45)

Âyetlere inanmayanlar (Nahl/104)

Zalimler (İbrahim/27, Tövbe/109, En‘âm/129)

Münafıklar (Nisâ/82)

Fâsıklar (Saff/5, Bakara/26, Maide/108, Tövbe/80, Münafıkun/6)

Kalplerinde hastalık olanlar (Bakara/10, Tövbe/124-125, Müddessir/31, Hacc/53)

Mücrimler (Hicr/11-13)

Düşünmeyenler, öğrenmeyenler (Tövbe/127, Rum/59, Yunus/100, A‘râf/179)

Dünya hayatını tercih edenler (Nahl/107)

Haddi aşanlar (Mümin/10, 12, 28, 34; Yunus/74, 20, 125-127)

Kur’an’dan yüz çevirenler (Zuhruf/36-37)

Allah’ı unutanlar (Haşr/19)

Cimriler (Tövbe/76-77)

Kibirliler (Mümin/35)

Müstağniler (Leyl/8-10, Abese/5-7, Alak/6-7)

Zorbalar (Mümin/35, İbrahim/13-16)

Yalancılar (Zümer/3, Bakara/10, Tövbe/77, Nahl/36, Mümin/28, Leyl/8-10)

Nankörler (Bakara/276, Hacc/38, Lokman/32, Sebe/17, Fâtır/36, Kaf/24, İsra/27, Zümer/3)

Şüpheciler (Mümin/34)

ALLAH EVRENDEKİ HER ŞEYİN ve HER İŞİN YARATICISIDIR:

Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır. (Sâffat/96)
İşte budur Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şeyin yönetenidir. (En‘âm/102)
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: “Allah’ın astlarından o kendi kendilerine fayda ve zarar vermeye gücü olmayanları Yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.” (Ra‘d/16)
Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir [her şeyin yöneticisidir] . (Zümer/62)
İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O hâlde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz! (Mümin/62)
Ayetlerde görüyoruz ki, Allah her şeyin ve her işin asıl yaratıcısıdır. Bu durum O’nun ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti de, hidayeti de yaratan Allah’tır. Ancak dalâleti ve hidayeti isteyen ve o yönde meyil gösteren bizzat kulun kendisidir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hidayet ve dalâletin Allah’a izafesi “yaratma” açısından, insana izafesi ise “seçme” açısındandır.

H.Yılmaz

30- (O) bir topluluğu doğru yola iletti, bir topluluğa da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar, şeytanları Allah'tan başka dostlar tuttular ve kendilerinin de doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

30-Başladığınız gibi döneceksiniz, öyle ki bir kısmınızı hidayet etmiş, imana muvaffak kılmakla doğru yolu tutturmuş, bir kısmınızı da, üzerlerine sapıklık hak olarak bırakıvermiş bir halde döneceksiniz. Çünkü onlar, o ikinci kısım Allah'ı bırakıp şeytanları dost edinmişlerdir. Bununla beraber kendilerini doğru yolu tutmuş hidayettedir, sanırlar. Üzerlerine sapıklığın hak olmasında ve ebedî dalalette bırakılmalarında bu zannın büyük önemi vardır. Bu zanları olmasaydı sapıklık üzerlerine hak olmaz, hidayete gelmeleri mümkün olurdu.

H.Yazır

30. Allah bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar.

Âyetin analizinden hem eğitim hem de kader konusunda bazı genellemelere varmak mümkündür.

1. "Allah, bir grubu doğru yola iletti".

Bu ifadede eğitici bir eylem yer almaktadır. Allah'ın beşerî âlemle ilişki kurmasının bir yolu da hidâyet, yani doğru yola iletmesidir. Bu noktadan hareket ederek diyebiliriz ki, insanın doğru yolda olmasını kendi gücünün eseri olarak görmesi doğru değildir, ilahi müdahaleyi görmeli ve ona inanmalıdır. Kendi gücü ile bunu yaptığına inanması, tehlikeli bir inanış şeklidir. Hidâyeti Allah'tan başkasına bağlamak doğru değildir ve bu inanış biçimi şirke kadar gidebilir. Tahâ sûresinin 50. ayetine göre hidâyet, yani doğru yola iletme Rab sıfatının tecelli etmesidir.

2. "Bir gruba da sapıklık hak oldu. Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost edindiler".

Yüce Allah hidayetin, yani doğru yola iletmenin, sapıklıkla olan ilişkisinin farkını ortaya koyarken, sebep-sonuç ilişkisini kullanmaktadır. İnsanın sapıklığı hak etmesinin sebebi, kendi eylemidir. Ayetteki sebep, şeytanı dost edinmektir. Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinmek, sapıtmayı hak etmektir. Bu demektir ki insan yanlış bir iş yapmazsa, Allah ona yanlış gitmeyi nasip etmeyecektir.

Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinmek, sapıklığı kaçınılmaz hale getirmektedir. Allah'ı bırakmayanları ve şeytanı dost edinmeyenleri Allah doğru yola iletmektedir. Demek ki hidayetle sapıklığı getiren, insanın gönlüdür. Gönüldeki oluşumlara göre Allah müdahalesini yapmaktadır.

3. "Böyle iken kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar".

Tedavi edilmesi mümkün olmayan boyut da burasıdır. En büyük hata, yanlışta olduğu halde doğru yolda olduğunu zannetmektir. Yanlışı doğru zannetmeyi düzeltmek çok zordur. Çünkü bu konudaki "zan", gönle doğrunun ışıklarının girmesine mani olmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki, sapmanın iki sebebi vardır: Allah'ı bırakıp şeytanı dost edinmek, yanlışta olduğu halde kendisinin doğru yolda olduğunu zannetmek. B.Bayraklı

Lafzen, “süslerinizi (zîneh) takının”. Râğıb'a göre (Lane III, 1279 vd. ‘da da kaydedildiği gibi), zîneh sözcüğünün asıl anlamı: “... İster bu dünyada, ister öteki dünyada olsun, insanın itibar ve onuruna gölge düşürmeyen, ona yakışıksız, pejmürde bir görünüş vermeyen [tersine onu güzelleştiren, yalınlaştıran] şey”. Demek ki terim, sözcüğün hem cismanî hem de ahlakî çağrışımları içinde, güzel olan şeyi ifade ediyor. 

M.Esed

Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişin izde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için, fakat israf etmeyin, Çünkü Allah israf edenleri sevmez.

Her mescit yanında ziynetinizi tutunuz. Yani gerek tavaf ve gerek namaz halinde elbisenizi üzerinize alınız, en güzel hâl ve durumda bulununuz, çirkin yerlerini açmak insanın en büyük ayıbı ve rüsvaylığı olduğundan, esasen elbise, insanın bir ziyneti, süsüdür. Bu da yukarda açıklandığı üzere en az avret yerlerini örtmekten "rîş" (güzellik ve öğünme elbisesi) derecesine kadar farklıdır ve en hayırlısı takva giysisidir. Bunun için setr-i avret (avret yerlerini örtmek) insana her zaman farz olduğu gibi, özellikle namazda ve tavafta da farzdır. Ve bir müslümanın namazda mümkün olan en güzel durum ve şekilde bulunması sünnettir ki, cemaat ile namazda safların intizamı ve câmiye giriş çıkış ve oturuş duruşta edep ve hayâ, vakar ve ağırbaşlılık da bu ziynet ve güzel suret anlayışının işaretin de dahil olur. Nitekim önceki ayetlerdeki yüzleri doğrultma anlayışında da bu intizam işareti vardır. Aynı şekilde âyetin işaret ve eğiliminden şu da anlaşılır ki, bir islâm şehrinin güzellik bakımından tanzim ve teşkilâtında câmi ve câmi civarları en güzel yerleri ve zinet merkezi noktaları edinilmelidir. Bununla beraber bütün bunların içinde mescitlerin asıl süsü, ibadet ile mamurluğu ve ibadetle ilgilenen kimselerin hâl ve tavırlarıdır. Fenalar, en güzel yerleri kirletir ve çirkinleştirir. İyiler, en kötü yerleri bile temizler, güzelleştirir. Bunun için asıl istenen insanların iyiliği ve güzelliği olduğundan buyurulmuştur ki: "Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyiniz." Ve yiyiniz, içiniz, bununla beraber israf da etmeyiniz. Haramı helâl kılmak veya helâlı haram yapmak veya yemek ve içmekte, süs eşyasında hırs ve ifrat etmek gibi bir şekilde orta hal sınırını geçmeyiniz. Çünkü O, yani Allah israf edenleri sevmez, işlerine razı olmaz, bu muhakkak. Bunun nüzul sebebinde çıplak tavaf âdetinden başka bir de şu rivayet ediliyor ki: Âmiroğulları, hac günlerinde yemek ve yağlı yemezler, ancak bayılıp düşmeyecek kadar kût miktarı (ölmeyecek kadar yiyecek bir şey) yerlerdi ve bu şekilde haclarını ulularlardı… Müslümanlar da böyle yapmak istemişler bu âyet nazil olmuştur. Demişler ki bu âyette tıbbın yarısı özetlenmiştir. Biz bunu bir kaç bakımdan anlıyoruz: Birincisi: Tıp gerçi başlıca hastalıkların ilim ile tedavi sanatında özetlenir. Fakat her ikisinden gaye sıhhattir. Şu halde sıhhati koruma başta n sona tıbbın en büyük şartını ve gayesini teşkil ettiğinden, tıbbın bir yarısı sıhhati koruma, diğer bir yarısı da hastalıkları tedavi demektir. Bu âyet ise sıhhati koruma (hıfzı's- sıhha)nın esasla ilgili şartlarını özetlemiştir.

H.Yazır

Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz; yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz, çünkü Allah israf edenleri sevmez.

Bu âyetin, kendisinden sonra gelen âyetin bir başlangıcı durumunda olduğu anlaşılmaktadır. Bir sonraki ayetten anlıyoruz ki, birileri süsü ve bazı yemekleri haram kılmıştı. Bunun üzerine Allah bu âyeti indirmiştir. İbn Abbâs bunu müşriklerin hac tatbikatına bağlayarak özetle şöyle demektedir: Cahiliye döneminde Arap kabileleri Kabe'yi çıplak olarak tavaf ederlerdi. Erkekler gündüz, kadınlar da gece tavaf yaparlar, Mina'ya elbiselerini tamamen çıkartarak girerlerdi. Bunun sebebi, günah işledikleri elbiselerle oralara girilmezdi. Bazıları da o ibadetlerini çıplak yapmayı uğur sayarlardı. Kureyş kabilesi tamamen çıplak değildi, yaşayacak kadar yiyor, fakat et ve iç yağı emiyorlardı. Müslümanlar da bunlar gibi yapmak isteyince bu âyet indirilmiştir.

İbn Abbâs'ın naklettiği bu uygulama, aşağıda ilişki kurulacak âyetlerin ruhuna uygun düştüğü için kabul edilebilir görünmektedir. Ama tartışılacak yönü olduğu da bir gerçektir.

1. Ayetin bağlantıları. Daha önce En'âm sûresinin 138. âyetinde şu ifade yer almıştı: "Onlar, saçma düşüncelerine göre dediler ki: 'Bu (tanrılar için ayrılan) hayvanlarla ekinler haramdır. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez'. De ki: 'Allah, bunların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan yavruları mı haram etti?" (En'âm 6/143).

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, müşrik Araplar, kendi görüşlerine göre ba­zı gıdaları kendilerine yasaklamışlardı. Aslında bu yasakların, hakikatle bir alâkası yoktu. Beslenme konusunda insana hiç zararı olmayan, tam tersine gıda olan şeylerin yasaklanmasının yanlış olduğuna En'âm sûresinin 145. âyetinde dikkat çekilmişti. Hayvanî gıdalardan nelerin yasak olduğu, Maide sûresinin 3 ve 145. ayetlerinde açıklanmıştı.

En'âm sûresinin 145. âyetinde hayvanî gıdalardan hangilerinin haram olduğunun vahiyde aranması gerektiği emredilmektedir. Diğer taraftan bu âyetin A'râf surenin 26. âyetiyle de alâkası vardır. Çünkü orada insanın avret yerlerini örten ve bir süs olan elbiseyi öğrettiğine dikkat çekilmektedir. Süs olan bir giysiyi kimsenin haram edemeyeceği, A'râf sûresinin 31. âyetinde açıklanmaktadır.

Demek ki Hz. Peygamber döneminde insanlar geçmişten gelen geleneklere göre, giyinme ve bazı yemekler konusunda aşın giden uygulamalarda bulunuyorlardı. Maide sûresinde başlanıp En'âm sûresinde devam edilerek, A'râf sûresinde değerlendirmeleri yapılmak suretiyle, bu uygulamaların yanlışlığı gösterilmektedir. Bu da bize Kur'ân'ın girdiği bir kültürdeki geleneklere karşı nasıl tavır takınacağını anlatmaktadır. Kur'ân'ın en önemli sorunlarından birinin, gıda ve giysi konusundaki uygulamalar olduğu gösterilmektedir.

2. 'Ey Âdemoğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz!" Âyetin bu kısmı, hem A'râf sûresinin 26, hem de 29. ayetleriyle bağlantısı vardır. "Süsle" ilgilenmesi bakımından 26; "secde" ile alâkalandırılması bakımından da 29. âyetle bağlantısı vardır. "Her secde ettiğinizde" 29. âyetle 31. âyetin ortak yönlerini teşkil etmektedir. "Secde ettiğinizde" demek, namaz kıldığınızda demektir. 29. âyette "her eyleminizde" mânâsını verdiğimiz bu bölümden önce, "Bütün benliğinizi Allah'a çeviriniz!" emri yer almıştı. 31. âyette ise "Güzel elbiselerinizi giyiniz!" emri yer almaktadır.

Buradaki ziynet kavramını, "elbise" anlamına alabiliriz. Âdemoğulları, camiye namaz kılmak için gittiklerinde en güzel elbiselerini giyeceklerdir. Özellikle toplu ibadetlerde güzel görünümü öne çıkaran bu âyet, Kur'ân'ın temizliğe verdiği önemi göstermektedir.

Âyetteki ziynet kavramını, "takva elbisesi" mânâsına da alabiliriz. 29. âyette geçen "Bütün benliğinizi Allah'a yöneltiniz!" emrinde takva elbisesinin ne anlama geldiği anlatılmıştı. "Namaz anında ziynetinizi takınınız!" ifadesi, "Bütün eylemlerinizde takva elbisesini giyiniz!" anlamına gelebilir. Buradaki ziynet kavramı, manevî anlamda takva elbisesini, yani iç süsü ifade etmiş olabilir. Âyetteki ziynet, yani süs kavramı, maddî anlamda iyi giyinişi, manevî anlamda da takva elbisesini ifade etmektedir. "Her secde edişinizde" her namaz vaktinde, yani her eyleminizde demektir. İnsanlar, özellikle müslümanlar bütün eylemlerinde iç süsü olan takva elbisesini giymelidirler. Müslüman ne dış görünüşü ne de içyapısı itibariyle pejmürde bir görünüm arz etmelidir. Dış pejmürdelik, kısa zamanda giderilebilir, ama iç pejmürdeliği, yani beyin ve gönül pejmürdeliğini ortadan kaldırmak kolay olmadığı için, onun giderilmesi uzun bir zaman isteyebilir.

3. "Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz; çünkü Allah israf edenleri sevmez". Daha önce nüzul sebebini açıklarken, müşriklerin hac görevi sırasında, bazı yemekleri yemedikleri ve yeterince gıda almadıkları söylenmişti. Âyet, sadece tarihî bir olgunun sınırlan içinde kalamaz ve orada hapsedilemez, dolayısıyla âyette evrensel mânâda yeme ve içmede savurganlığın ele alındığını görüyoruz.

Yeme içmede israf, yani savurganlık birilerinin geçiminde eksiklik anlamına gelmektedir. Onların geçimindeki eksiklik sosyal dengelerin bozulması demektir. Böyle bir durum da adaleti ortadan kaldırır. A'râf sûresinin 29. ayetindeki kıstı, adalet anlamına alınca, sosyal dengeleri bozanların Allah'ın emrini yerine getirmedikleri ortaya çıkacaktır.

Âyetin birinci bölümünde geçtiği gibi, her eyleminizde takva elbisesini giyinince, savurganlık önlenmiş olacaktır. Yüce Allah burada farklı bir metot kullanmaktadır. Önce emir vererek, yani takva elbisesini giydirerek, sonra da savurganlık yasağım koyarak konuyu bütünleştirmektedir. Demek ki insanlara bir şeyi yasaklamadan önce, onlara bazı davranışları kazandırmak gerekir. Yapması gerekenleri bilmeden, hayata geçirmeden, yapmaması gerekenleri emretmenin anlamı yoktur. Dinî anlamda önce farzlar, sonra haramlar gelmelidir. Önce iyinin bilgisi ve eğitimi yapılacak, sonra kötü olan yasaklanacaktır. Bu aynı zamanda din eğitimcilerinin metodu olmalıdır.

Âyetin sonunda ceza olarak "sevgisinin esirgenmesi" söz konusu edilmektedir. Sevginin esirgenmesi, en önemli eğitim metotlarından biridir. Böylece Allah yanlışı, hukukî alanda değil de eğitim alanında tartışmaktadır. Çünkü hukukî alanda sevgiye yer yoktur. Sevginin eğitim alanında yeri olduğu için, bu alanda da en etkili yol, insanı sevgiden mahrum bırakmaktır. Çocuk terbiyesinde ve genel eğitimde sevgiden mahrum bırakmak, bu hissin uyandırılmasında etkili olacaktır. Savurganları Allah sevmediği gibi insanlık da sevmez.

B.Bayraklı

31. Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için, fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez.

Bu pasajla ilgili olarak klâsik kaynaklarda Kâbe’yi çıplak tavaf eden Arap kadınlarının veya tüm Arapların bu ayetlerden sonra artık Kâbe’yi çıplak değil de elbiseli olarak tavaf etmeleri gerektiğine dair birçok rivayet mevcuttur. Tefsirlerin hepsinde de bu doğrultuda açıklamalar yer almıştır.
Ancak biz, Âdem-İblis kıssasından bu yana anlatılanlarda geçen elbisenin “beden giysisi” olmadığına kani olduğumuz için söz konusu rivayetlere itibar etmiyor, burada hiçbirine yer vermiyoruz.
MESCİD: “Namaz kılınan yer” olarak meşhurlaşmış olan  المسجد [mescit] sözcüğü, “secde edilen [Allah’a boyun eğilen] mekân, yer” demektir ki, bu tanımlamaya göre evrenin her yanı, yani her yer bir mescittir.
ZİYNET:  الزّينة [ziynet] sözcüğü, “dünya ve ahirette insanın onurunu yükselten şey” demektir. Bu şey mal-mülk, para-pul, süs eşyası, güzellik, yakışıklılık, sağlık, makam-mevki gibi basit dünya süsü cinsinden bir şey olabileceği gibi, iman, güzel amel, güzel huy, ahlâk, edep, vakar gibi gerçek başarı anahtarı cinsinden bir şeyler de olabilir. Kur’ân’da bu anlamlarda kullanılmış pek çok örnek mevcuttur.
İSRÂF:  الاسراف [israf] sözcüğü de gerçek anlamı dışında, “harcamadaki aşırılık, savurganlık” olarak meşhurlaşmıştır. Sözcüğün esas anlamı “sınırı aşmak, hakka tecavüz etmek” demektir ve insan davranışlarındaki her türlü sınırı aşma bu sözcüğün kapsamına girmektedir.

“Mescid”, “ziynet” ve “israf” sözcüklerinin yer aldığı 31. âyet, Rabbimizin “kıst”ı [hakk ve adaleti, dengeyi, orta yolu] emredip aşırılığı men ettiği 28-29. âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Burada insanoğluna verilen mesaj şudur: Kişi, her yerde ve her zaman maddî ve manevî ziynetlerini takınmalı [temiz ve bayramlıklarını giymiş olmalı, pis, kirli olmamalı] , kişisel veya toplumsal tüm davranışlarında Allah’ın koyduğu sınırları aşmamalı, halim-selim, olgun ve onurlu olmalıdır. H.Yılmaz

De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz.
Bu mesaja uygun kişisel davranış örneği olarak insanın yiyip içerken haddi aşmaması ve dengeli beslenmesi; toplumsal davranış örneği olarak da helâli haramlaştırmaması, haramı da helâlleştirmemesi verilebilir.
Rabbimiz bir şeyin helâl veya haram kılınmasını salt Kendine ait bir yetki olarak ortaya koyduğundan, insanların kendi kafalarına göre haramlaştırma veya helâlleştirme yapmaları tam anlamıyla hadlerini aşmaları anlamına gelmektedir. Bu davranış hiç kuşkusuz “israf” sözcüğü kapsamına giren bir davranıştır. 32. âyetteki Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş ifadesi, insanların kendi çıkarları doğrultusunda oluşturdukları yasaklara ve serbestliklere karşı Rabbimizin tavrını yansıtmaktadır. Bir istifham-ı inkâri [cevabı beklenmeyen soru] olan bu ifade, aynı zamanda bu konuda yanlış davrananlara da bir azar mahiyetindedir.
Bu noktada akla hemen altının ve ipeğin erkeklere haram kılınması gelmektedir. Oysa bu iki nesnenin erkeklere haram olduğuna dair Kur’ân’da herhangi bir hüküm yoktur. Dolayısıyla kendi kendilerine bir takım haramlar koyanlar, Rabbimizin Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş sözlerinin birebir muhatapları olmaktadırlar. Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken asıl şey, sadece altın ve ipek ile sınırlı olmamak kaydıyla, Allah’ın kulları için çıkardığı bütün nimetlerin gurur ve kibre âlet edilmemesi veya başkalarının kıskanmalarına yol açacak şekilde kullanılmamasıdır. Çünkü nitelikleri ne olursa olsun, nimetlerin bu amaçlarla kullanılması, ilâhî ilkeler bakımından çirkin bir davranıştır. Meselâ, yaşadığı ortamdaki insanların standartlarının çok üstünde ve pek çoğunun mevcut imkânlarıyla asla sahip olamayacakları özellikte bir araba almak veya bir ev yaptırmak bize göre böyle davranışlardandır.
طيّبات [TAYYİBÂT] : Rızktan tayyibat, “hoş, sevilen, yararlı gıdalar” demektir. Bir gıdanın bu tanım kapsamına girip girmediği, bize göre kişisel görüşlerle tespit edilmemelidir. Geçmişte çeşitli kişilerin zevk ve görüşlerindeki farklılıklar, ortaya önemli ihtilâflar çıkarmıştır. Meselâ midye, istiridye, ıstakoz türü deniz ürünlerinin tayyibattan olduğunu kabul edenlere karşılık, bunları habis [iğrenç] bulan ve haram kabul edenler de olmuştur. Aslında bir gıdanın yararlı olup olmadığının kararı ancak bu konunun uzmanları tarafından verilebilir. Dolayısıyla, bir şeyin tayyibattan kabul edilmesinde kişilerin zevk anlayışları değil, bilimsel veriler etkili olmalıdır. Bu konuda Rabbimizin koyduğu genel ilkeler şunlardır:
Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: “Size tayyibat [iyi ve temiz şeyler] helâl kılındı.” Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın, Allah’a takvalı davranın. Hiç şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Maide/4)
Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. Allah’ın size verdiği rızklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve inandığınız Allah’a takvalı davranın. (Maide /87-88)
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçiye uyarlar. O hâlde, o’na iman eden, o’na kuvvetle saygı gösteren, o’na yardımcı olan ve o’nunla birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)
Görüldüğü gibi Rabbimiz, özel hükümlerle belirlediği leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası için kesilen hayvan eti dışındaki bütün yiyecek ve içeceğin “tayyib” olanlarını helâl kılmıştır. Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Bakara/57, 172; Maide/5; Tâ-Hâ/81; Müminun/51.
Âyetteki Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir, –kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere– ifadesinden, esas olarak ziynetlerin ve tayyibâtın dünyada da müminlerin olmasının istendiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu nimetleri veren Allah’a iman eden ve bağlılık gösteren onlardır, dolayısıyla da bu nimetler onların olmalıdır. Bu, özünde doğru olmakla birlikte, bu dünyanın bir imtihan yeri olması sebebiyle dünyadaki süslerin ve temiz rızkların kâfirlere de verilmesi söz konusudur. İğreti dünya hayatında bu nimetlerle yaşayan, hatta belki müminlere nazaran bu nimetlerden daha fazla pay alan kâfirlerin, ödüllerin iman ve amel esasına göre dağıtılacağı ahirette bu nimetlerden mahrum bırakılacakları ise kesindir. Çünkü orada bu ödüller sadece müminlerin olacaktır:
Ve inkâr edenler ateşe arz edilecekleri gün onlara, “Siz iğreti hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz” (denir). (Ahkaf/20)
32. âyetin İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz ifadesiyle bitmesi, bilgisizlerin muhatap alınmadığını, bu söylenenleri anlayıp kavramalarının ve uygulamalarının onlardan beklenmediğini göstermektedir. Bu ifadeyi, bilgisizliğin bir toplumu ne denli aşağı bir duruma düşürdüğüne dair bir ima olarak değerlendirmek de mümkündür.

H.Yılmaz

Özellikle yasaklananlar dışında dünya hayatında iyi ve güzel olan şeylerin inananlara helal olduğunu bildirerek Kur’an, zımnen, hayatı reddeden çileciliğin, terk-i dünyacı (dünyayı terk edici), kendine-eziyetçi eğilimlerin her çeşidini böylece yeriyor, mahkûm ediyor. İyi ve güzel şeylerin dünya hayatında hem inananlar hem de inanmayanlara eşit şartlarda arz edildiği, ama ahirette inanmayanlar için bu kapının kapanacağı îmâ ediliyor (karş. Bu surenin 50-51. ayetleri).

M.Esed

De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı zinetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?" De ki: "Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur". İşte böylece biz ayetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz.

32- De ki: Allah' ın kulları için çıkardığı zineti (mesela pamuk, keten gibi bitkilerden, yün ve ipek gibi hayvanlardan, zırh vb. gibi madenlerden çıkan ve insanları süsleyen giysiler gibi Allah zinetlerini). Ve rızık türünden temiz ve lezzetli şeyleri: (kısmet olup lezzet ve iştahla faydalanılacak, hoş hoş, temiz temiz çeşitli yiyecek ve içecekleri) kim haram kılmış? Bu bir inkâri istifham (soru)dır. Yani Allah'ın çıkardığı bu zinetleri ve tertemiz şeyleri haram kılmak kimsenin haddi değildir. Şu halde bu âyet yenecek ve giyilecek ve çeşitli süs eşyalarında asl olanın mubahlık olduğuna delildir. İbnü Abbas ve birçok tefsir bilgini zineti, giyilecek şeyler ile tefsir etmişlerdir. Fakat diğer bir görüşe göre israf olmamak üzere çeşitli zinetlerini

hepsini içine almaktadır ki, zahiri de budur. Şu halde her yönden bedeni temizleme, hayvanlar ve diğerlerinden üzerine binilen binitler ve zinet eşyalarının her çeşidi, zinet deyimi altında dâhildir. Çünkü hepsi zinettir. Eğer nebevî hadiste erkek için altın, gümüş ve ipeğin haram olması hakkında özellikle nass (dîni delil) gelmemiş olsaydı bunlar da bu genele dâhil olurdu. De ki o zinet ve temiz şeyler bu dünya hayatında iman edenler için kıyamet gününde halis olarak vardır. Yani o zinetler, o temiz şeyler, esas itibariyle, müminler içindir. Çıkarılmasının hikmeti müminlerin faydalanmasıdır. Fakat bu, dünya hayatında kâfirler de ona, tâbi olmak suretiyle de olsa, iştirak ederler. Fakat kıyamet gününde onlar yalnız bu dünyadaki müminlere mahsus olacak, kâfirler asla ortak olamayacaklardır. İkinci olarak o zinet ve temiz şeyler, bu dünyada, her ne olursa olsun eksiklikten, tatsızlıktan, karışıklıktan, kederden uzak kalmaz. Kıyamet gününde ise her türlü kederlerden uzak olarak vardır. O zaman o özel zinet, ancak bu dünya hay a tında iman etmiş olanların olacak, kâfirlere de sadece mahrumiyet ve acı kalacaktır. İşte bilecek olan bir topluma ayetleri biz böyle açıklarız.

H.Yazır

32. De ki: "Allah'ın kullan için yarattığı süsü ve temiz azıkları kim haram kıldı?" De ki: "Onlar, dünya haya­tında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir". İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.

31. âyetin bu âyetle de bir ilgisi vardır. Birileri Allah'ın temiz rızıklarını haram kıldı ki 31. âyette ziynetlerin takılması ve meşru olan her şeyin yiyilip içilmesi helâl kılınmıştı. Kimlerin, elbiseyi ve bazı hayvanî helâl gıdaları haram kıldığı 31. âyetin tefsirinde açıklanmıştı.

1. "Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz azıkları kim haram kıldı?"

Bunun anlamı, bu alana kimsenin karışamayacağı, fetva veremeyeceğidir. Çünkü Allah'ın helâl dediği bir şeyi başkasının haram kılma yetkisi olamaz. Rızkın temizi, insana zarar vermeyen sıhhatini bozmayan gıdalardır. Maide sûresinin 3. âyetinde belirlenen gıdaların ve yine Maide sûresinin 90. âyetinde belirlenen alkollü içkilerin haram kılındığı, ama bunların dışında kalanların helâl olduğu ifade edilmektedir. Ferde ve topluma zarar veren gıdalar, temiz olmadıklarından haram, ferde ve topluma faydalı olan rızıklar da temiz olduklarından helâldir.

Bir gıdanın helâl ve haram oluşu, insanla bağlantılı olarak tespit edilmektedir. Allah gıdaların haramlığını ve helâlliğini insanın doğasına göre belirlemekte, insanı merkezî değer olarak almaktadır. Aksi takdirde insanın helâl yemesiyle Allah'a bir fayda, haram yemesiyle de Allah'a bir zarar vermesi mümkün değildir. Allah kendi menfaatine değil, kulunun menfaatine hüküm koyduğu için, âyetin bu kısmında ıbâd (kul) kelimesinin başına lâm harfini koymuştur.

Bu açıklamadan şu noktaya varıyoruz: Allah insana yarayacak şeyleri yaratmıştır. Önce insanın fizikî çevresini yaratmış, çevreyi onun için bir beşik ve döşek haline getirmiş, o beşik ve döşekte ona uygun gıdaları da yaratmıştır. En son insanı yarattığına göre, insanın vücut yapısıyla, tabiattan alacağı gıdalar arasında bir uyum kanunu koydu. Hava, su ve diğer gıdalarla canlılığını devam ettirecek bir uyum kanunu belirledi. Biz bu biyolojik uyuma, tabiata intibak kanunu diyebiliriz. İnsanın biyolojik yapısına ve dolaylı olarak psikolojik yapısına zarar vermeyen her gıda, Allah tarafından helâl kılınmıştır. Haram kılması da bu gıdaların dışında olanlara aittir. Âyetin bu kısmındaki süs kelimesini elbise anlamına alabiliriz. Elbisenin giyilmesini haram kılmak mümkün değildir. Öyle devir ve öyle mekânlar olabilir ki, elbise giymek hoş görülmez ve o ortam elbiseyi yasak edebilir. Müşrikler bunu tavaf ve diğer seremonilerinde uyguluyorlardı. Hâlbuki böyle bir yasak Kur’âna uygun değildir.

2. "De ki: 'Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir". Bu nimetlerin dünyada inanan ve inanmayanlara müşterek olduğu şeklindeki yorumu Razi yapmaktadır. Ama Razi bu haklı yorumunu delillendirmemektedir. Bize göre bunun delili, Bakara sûresinin 126. âyeti olabilir. Hz. İbrahim şöyle bir dua yapmıştı.

"Ey Rabbim! Burayı güvenli bir şehir yap, halkından Allah'a ve âhiret gününe inananları çeşitli meyvelerle besle! (Allah) buyurdu ki: 'Kim inkâr ederse onu az bir süre faydalandırırım". Bu şunu ifade etmektedir: Hz. İbrahim iman edenler için rızık istedi, ama Allah kâfirlere de rızık vereceğini söyledi. Böylece dünya nimetlerinin herkese açık olduğuna işaret etti. Bu âyet Razi’nin yorumunu haklı çıkartmaktadır. Bu nimetlerin ahirette sadece iman edenlere ait olacağı da vurgulanmaktadır. İnanmayanlar ahirette cehenneme gideceklerinden, bu temiz nimetlerden istifade edemeyeceklerdir. Bu duruma Bakara sûresinin 126. âyetinde işaret edilmektedir.

3."İşte bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz" .

Buradaki bilen kelimesi, "anlayıp kavrayan" mânâsına gelmektedir. Anlama kapasitesi olan insanlara bu açıklamayı yaptığını vurgulayan Allah, öğretim faaliyetinin amacının insanın anlama kapasitesini harekete geçirmek olduğuna da dikkat çekmektedir. Anlama yeteneği olmayanları muhatap almadığına da işaret etmektedir. Ama bilen kelimesini, kendi öz anlamıyla alırsak, Allah'ın öğrettiği bilgiyi, yine bilginin üzerine temellendirdiğine şahit oluyoruz. "Para parayı kazanır" sözü gibi, "Bilgi bilgiyi çağırır" diyebiliriz. Bir yerde alt yapıyı bilgi oluşturmuyorsa, oraya bilgi oturtmak, bilgi tohumunu ekmek ve gerekli değişimi gerçekleştirmek mümkün değildir. Bunun anlamı şudur: Allah doğrudan bilgiyi muhatap aldığı, bilgiyi bilgiye emanet ettiği için bilen toplumu öne çıkarmaktadır. B.Bayraklı

De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.”

Pasajın başında da söylediğimiz gibi, biz bu âyeti 30. âyetin devamı niteliğinde görüyor ve tahlilini 31-32. ayetlerden önce yapıyoruz.
Bu âyette Rabbimiz her isteyenin haramlaştırma yapamayacağını, bu konuda yetkinin sadece Kendisinde olduğunu bildirircesine, peygamberimizden haram kıldığı temel hususları insanlara açıklamasını istemektedir. Haram kılınanlar, gizli ve aşikâr fuhşiyat, günahlar, haksız yere başkaldırı, şirk ve Allah’a karşı yalan gibi çirkin iş ve davranışlardır.

GİZLİ ve ÂŞİKÂR FUHŞİYAT: 28. âyetin tahlilinde verdiğimiz fuhşiyâtı anlatan ayetlerden anladığımıza göre, fahşa ve fuhşiyât‘ın gizli olanı “zina” gibi gizli yapılanıdır; aşikâr olanı ise baba eşlerini nikâhlamak gibi kitabına uydurularak alenen yapılanıdır.
GÜNAHLAR: Bizim “günah” diye çevirdiğimiz sözcüğün orijinali  الاثم [el-ism] dir. Bu sözcüğün esas anlamı “ihmal, bilinçli olarak yapmamak” demektir. Sözcük, Arapların geç kalan, ağırdan alan deve için kullandıkları esimetü’n-nâkatü tabirlerinden doğmuştur. Sözcüğün bu anlam kökeni dikkate alındığında, âyetteki anlamının da “insanın yapabilmeye gücü olmasına rağmen Rabbinin emirlerini ihmal etmesi, yapmaması” demek olmaktadır. Sözcüğün gerçek anlamının bu açılımı sayesinde hangi davranışın bu sözcük kapsamında olduğu kolayca bilinebilmektedir.
El-İsm sözcüğü Kur’ân’da açık olarak aşağıdaki davranışlar için kullanılmıştır:

Allah’a karşı yalan uydurmak. (Nisâ/50)

Şirk koşmak. (Nisâ/48)

Başkalarının malını haksız olarak yemek ve hâkimlere rüşvet vermek. (Bakara/188)

İçki ve kumar. (Bakara/219)

Su-i zann. (Hucurât/12)

Şâhitliği saklamak. (Bakara/283)

Zina. (Furkan/68)

HAKSIZ YERE BAŞKALDIRMA: Bu günah, insanın hakkı olmayan sahaya girmesi, özellikle de meşru yönetimlere karşı makam ve para gibi kişisel çıkarları için başkaldırması, kargaşa doğurması, anarşi yaratmasıdır.
Emredenin fâcir ve fâsık olması durumunda suskun kalmayarak, itaat etmeyerek yapılan başkaldırma “haksız başkaldırma” değildir. “Zulüm” ve “fesat” karşısında suskun kalınamayacağı gibi, haklı olarak Allah adına başkaldırmak da gerekir.
ŞİRK: Fatiha sûresi’ nin tahlilinde tanımını yaptığımız bu konuya, çeşitli vesilelerle değindiğimiz ve İhlâs sûresi’nde de “Tevhid İlkesi” başlığı altında ayrıntılı olarak yer verdiğimiz için burada tekrar girmiyoruz.

ALLAH’A KARŞI YALAN: Çok eskilerden başlayıp tarihte her zaman ve her yerde çok görülen bu davranış, insanları maddi ve manevi yönden sömürebilmek için onları Allah’ın adını kullanarak aldatmaktır. Allah’ın haram etmediğini “Allah haram etti”; ya da Allah’ın haram ettiğini “Allah bunu helâl kıldı” diyerek insanlara yalan söylemek şeklinde ortaya çıkan bu davranışın bir adı da “Allah ile aldatma ”dır:
Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için “Bu Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun, o kazandıkları şeyler yüzünden yazıklar olsun onlara! (Bakara/79)
Âyetteki haram listesine bakıldığında Rabbimizin yasaklarının nesebin, ırzın-namusun, aklın, canın-malın ve dinin korunmasına yönelik olduğu görülmektedir.
Bu âyetle artık Mekkeli müşriklere verilen özel mesaj bitmiş, bundan sonra tüm insanları muhatap alan genel mesajın verilmesine başlanmıştır: 

H.Yılmaz

De ki: "Rabbim, sadece fuhşiyatı, onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere isyanı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi yasaklamıştır".

De ki: Rabb’ım, ancak şunları haram kılmıştır:

Bütün fevahışi, yani çirkinliği açık, aşırı olan fenalıkları, özellikle kadın tenasül uzvu ile ilgili olan namussuzlukları, fuhuş ve ahlâka aykırı olayları ki, gerek açık olanları olsun, gerek gizli; mesela nikâhı caiz olmayanı nikâh etmek, bayin talâktan sonra nikâhı yenilemeden karı koca muamelesini devam ettirmek gizli fuhşiyat (ahlâka aykırı olay) cümlesindendir. Ve günahı; bütün günahları, akıl ve şeriate uymayan her kötü fiili, bilhassa bilinen günahı yani sarhoş edici içki kullanmayı, sarhoş olmayı, haksız yere isyanı; haddini aşarak cana, mala, ırza, yani haysiyet ve hukuka tecavüzü ve zulmü. "Haksız yere" kaydı, isyanın mânâsını açıklama ve te'kittir. Çünkü "hak yere" olan isyan olmaz. Allah'a hiç bir delil indirmediği herhangi bir şeyi ortak koşmanızı. Yani bütün âlem bir Allah' a delil olduğu halde Allah'a ortak koşmak için ilmî bir kudreti olacak hiçbir burhan, hiç bir delil yoktur. Müşriklik, delilsiz hüccetsiz şeytana uymaktan kaynaklanan bir cehalet ve aptallıktan ibaret bir nefsî arzudur. Bütün kötülüklerden, günahtan, isyan d an daha büyük bir haramdır. Ve Allah'a karşı bilginiz olmayan şeyi söylemenizi, "Allah onu bize emretti" dediğiniz gibi cahillik ve inkâr ile yalan söyleyerek din ve hükümler uydurmaya kalkmanızı. İşte Rabb’ım o zinet ve temiz şeyleri değil, bunları haram kılmıştır. Ve ilim şanından olanlara böyle açıklamıştır. Artık ilim ehli, bunların içindeki mânâları istinbat eder, anlar, ona göre tatbik ve istifade ederler.

H.Yazır

De ki: "Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır".

Bu âyet En'âm sûresinin 151 ve 152. ayetinin devamı durumundadır. O ayetlerde Hz. Peygamber'e Allah'ın haram kıldıklarını insanlara okuması ya­ni öğretmesi emredilmişti. Burada da aynı haramların devamı gündeme geti­rilmektedir.

1. Açık ve gizli kötülükleri yasakladı. Bu âyette birinci sırayı alan bu yasak, En'âm sûresinin 151. âyetinde dördüncü sırada yer almaktadır. Âyette geçen fevahiş kavramı, fahişenin çoğuludur. İsra sûresinin 32. âyetinde zina fiiline bu ismin verildiğini okuyoruz. Yüz kızartıcı bütün fiiller bu kavramın içine girdiği için, sadece zina anlamında tekil olarak getirilmemektedir. Âyetin gizli ve aşikâr olan yüz kızartıcı davranışları yasaklaması, toplumun ahlâkî dengelerinin bozulmasının kötü olduğunu vurgulamak içindir. Bu haramı çiğnemek, toplumun hakkına tecavüz etmektir.

2. "Günah" ı yasakladı. Buradaki ism kavramı, özel anlamda alkolün içilmesine tahsis edilmiştir. Bakara sûresinin 219. âyetinde hem kumara hem de alkole özgü kılınmıştır. " Kumarla alkolün günahı, faydasından daha büyüktür". Bu kelimenin geçtiği bazı âyetler şunlardır: İnsanların malını haksız yere yemek günahtır (Bakara 2/188); günah, benlik ve gururun insanı götüreceği davranıştır (Bakara 2/206); darda kalan insanın yasak etlerden yemesinde aşırı gitmesi de günahtır (Maide 5/3); yanlış söz günahtır (Maide 5/63); zannın bir kısmı günahtır (Hucurât 49/12); Allah'a ortak koşmak Allah'a büyük bir günahla iftira etmektir (Nisa 4/48); işlediği suçu başkasına yüklemek günahtır (Nisa 4/112); vasiyeti değiştirmek günahtır (Bakara 2/181). Allah bunların hepsini yasaklamıştır.

3. "Haksız yere sınırı aşma" yi yasakladı. Bu ifadede yer alan bağy kelimesi, "başkasının elindekine göz dikmek, isyan" manalarını ifade etmektedir. Kâdî Beyzâvî, Hâzin ve Zemahşerî ise bu kelimeyi, "zulüm ve kibirlenme" olarak tanımlamaktadırlar. Razi’nin dediği gibi, bağy "bir kimsenin malına, canına ve ırzına saldırmak “tır.

4. "Hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah'a ortak koşma" yi yasaklamıştır. Buradaki "delil indirmekten" maksat, Allah'a şirk koşmanın ve O'nun eşi olmasının imkânsızlığıdır. Allah'a eş koşmak için veya O'nun eşi olacağının bir delili olamaz. Onun içindir ki delil indirmekten bahsedilmiştir.

5. "Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi" haram kıldı. Bu âyette yasaklanan dördüncü eylem, Allah hakkında bilmeden konuşmaktır. Bu bir çeşit Allah'a iftiradır, bu da zulümdür. Allah hakkında ileri geri konuşma, insana ne gibi zarar getirir? Bu sorunun cevabını Hac sûresinin 3. âyeti vermektedir: "İnsanlardan, bilgisi olmadığı halde Allah hakkında tartışmaya giren ve her inatçı şeytana uyan birtakım kimseler vardır". Demek ki Allah hakkında bilgisizce ko­nuşmak, insanı şeytana uymaya götürmektedir.

Hac sûresinin 8 ve 9. ayetleri, bunun başka bir neticeye varacağını söylemektedir: "insanlardan bazısı, bir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde, sırf Allah yolundan saptırmak için yanını eğip bükerek Allah hakkında tartışmaya kalkar. Onun için dünyada bir rezillik vardır, kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız".

Demek ki Allah hakkında bilmedikleri şeyleri konuşanlar, şeytana tâbi oluyor, dünyada alçaltıcı, ahirette de yakıcı azaba çarptırılıyorlar. Bu haramları kısaca şöyle sıralayabiliriz: Fuhuş, günah, zulüm, şirk ve Allah hakkında yalan söylemek. Bu dört yasak, İslâm dinini teşkil eden Kur'ân'ın temel konulan arasında yer almakta ve en başta gelmektedir. B.Bayraklı

Her ümmete belli bir süre verilmiştir" ifadesi; yıl, ay ve gün şeklinde sınırlanmış bir zaman biriminin sonunda, derhal sırası gelmiş bir topluluğun ortadan kaldırılması, helâk edilmesi demek değildir. Fakat bu, muteber bir toplum olarak gücünü göstermesi için, her bir topluluğa verilmiş olan imkânların bir ahlakî sınırının bulunduğunu belirtir. Bu sınır, iyi ameller ile kötü amellerin nispetine göre belirlenir. Allah Teâlâ bir topluluğa, iyi işleri kötü işlerine nispetle daha aşağı seviyeye düşünceye kadar müsamaha eder. Ve bu sınır da aşılınca, o günahkâr ve rezil topluluğa artık hiç bir mühlet verilmez. (Daha iyi kavrayabilmek için bkz. Nuh Suresi, 4, 10 ve 12. ayetler).

Mevdudi

Lafzen, “Her topluluk (ümmet) için bir vade vardır”: yani, her toplumun Allah tarafından belirlenen bir yaşama süresi vardır; öyle ki, bu süre içinde toplumlar vahiy yoluyla kendilerine teklif edilen hidayet yolunu kabul ya da reddetmek konusunda serbesttirler. Ümmet sözcüğü, çoğu zaman, yaşayan varlıklar, bu ayetin anlam örgüsü içinde de toplum, halk, topluluk anlamına işaret etmektedir.

26 Arapça kullanımında sâ‘ah (lafzen, “saat”) terimi, sadece astronomik saati yani, ortalama güneş gününün yirmi dörtte birini değil, aynı zamanda soyut “zaman” fikrini ve yine, büyük ya da küçük onun herhangi bir kesitini, hatta (yukarıda olduğu gibi) kritik bir ânını da ifadeye yarar. Yukarıda açıkça görülmektedir ki, “zamanın en küçük bir bölümü” ya da “kritik bir tek ânı” anlamında kullanılmıştır. 

M.Esed

Ve her ümmet [toplum] için bir ecel [süre] vardır. O nedenle ecelleri geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.

Rabbimiz bu âyette hiç kimsenin kendileri için belirlenen süre dışında bu dünyada kalamayacağını beyan etmektedir.
ÜMMET: Çoğulu  الامم [ümem] olan  الامّة [ümmet] sözcüğü, ümm, ümmî, emam, imâm, âmmîn, teyemmüm sözcükleri gibi emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğü “kastetmek, amaçlamak” demek olduğu için gerek ümmet sözcüğünde ve gerekse sözcüğün diğer türevlerinde –Türkçe ’deki kullanımına uymasa da– “kastetmek” anlamı mevcuttur.
Türediği kök sözcüğün anlamına uygun olarak ümmet sözcüğünün kastetmek, amaçlamak anlamında kullanılışını Maide sûresi’nde görmek mümkündür:
Ey iman edenler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rabb’lerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytü’l-Haram’ı [Kâbe’yi] kastedenlere sakın saygısızlık etmeyin! İhramdan çıktığınız zaman da avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’a takvalı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı çok çetin olandır. (Maide/2)
Ümmet (ya da immet) sözcüğünün ilk anlamı “yol” demektir. Ancak bu “yol” karada, denizde, havada gidilen hakikî manada yol değil, amaçlanmış, hedef olarak belirlenmiş mecâzî anlamda yoldur. Zaman içerisinde “ana, yol, din, cemaat, familya, nesil, boy, zaman” kavramları da bu sözcükle ifade edilir olmuştur. Araplar, askerlerin arkasından yürüdükleri bir çeşit bayrak olan flâmaya da el-emm derler.
Ümmet sözcüğü terim olarak “kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. Çoğulu olan ümem sözcüğü ile birlikte Kur’ân’da 64 yerde geçmektedir. Ayrıca Kur’ân’da değişik kalıplarda olan ama aynı kökten (emm kökünden) gelen yüzlerce sözcük mevcuttur. Bu sözcüklerin hepsi de “kastetmek, amaçlamak” anlamı eksenindedir.
Rabbimiz Kur’ân’da ümmet hakkında açıklamalarda bulunmuştur:
Ve içinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Âl-i İmrân/104)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mümindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. (Âl-i İmrân/110)
(Hepsi) bir değildirler. Kitap Ehli içinde gecenin saatlerinde secde ederek kapanarak Allah’ın âyetlerini okuyan dosdoğru bir ümmet [topluluk] vardır. (Âl-i İmrân/113)
Yine Bizim yarattıklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır. (A‘râf/181)
Rabbimiz insanların önceleri tek bir ümmet olduğunu bildirmiştir:
İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberle beraber, gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir. (Bakara/213)
Bu âyette Yüce Allah, kendilerine uyarıcı gelmeden önce, küfür yolunda iken tüm insanların tek bir ümmet olduklarını bildirmektedir. Bu hükümden küfür yolundaki insanların da bir ümmet oldukları sonucu çıkmaktadır.
İMÂM:  الامام [imâm] sözcüğü de “kastetmek, amaçlamak” anlamındaki emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğünün ifti‘al ve tefe’ül bablarındaki kalıpları, “yol oluşturma” anlamını ifade ederler. Nitekim temmene ve ı’temene sözcüklerinin anlamı “yol oluşturdu” demektir.
امّ القوم [emme’l-kavme=toplumu amaçlandırdı] ve  امّ بهم [emme bihim=onları amaçlandırdı] ifadeleri, “kavmin, toplumun önüne geçti, onlara önderlik etti” anlamında olup yapılan bu işe “imamet/imamlık, önderlik” denir. İmâm sözcüğü ise “me’mûm” [uyulan] anlamında isimdir.
Buna göre, çoğulu eimme olan imâm sözcüğü, “toplumu iyi ya da kötü bir amaç uğruna, söz ve eylemleriyle yönlendirip arkasında birçok gönüldaş [ümmet] oluşturan kişi” demektir.
İmâm sözcüğü Kur’ân’da tekil olarak 8 yerde (Bakara/124, Hûd/17, Hicr/79, İsrâ/71, Furkan/74, Yâ-Sin/12, Ahkaf/12) ayetlerinde ve çoğul olarak da 5 yerde (Tövbe/12; Enbiya/73; Kasas/5, 41; Secde/24) ayetlerinde geçmektedir. Bu ayetlerde imam, hem iyiliğe veya kötülüğe önder olanlar için, hem de insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için kullanılmıştır:
Ve bir zamanlar İbrahim’i Rabbi, bir takım kelimeler ile belâlandırdı [imtihan etti] . O da onları tam olarak yerine getirince, Rabbi o’na, “Ben seni bütün insanlara imâm yapacağım” demişti. (İbrahim,) “Zürriyetimden de (yap)!” dedi. (Rabbi o’na,) “Zalimler benim ahdime nail olmaz!” dedi. (Bakara/124)
(Onlar,) “Bilakis biz atalarımızı böyle yapar bulduk” derler. (Furkan/74)
Ve eğer verdikleri sözden sonra yeminlerini bozar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür öncüleriyle hemen savaşın. Şüphesiz onlar için yeminler yoktur. Belki vazgeçerler. (Tövbe/12)
Görüldüğü gibi, yukarıdaki âyette, küfre öncülük yapanlara da imâm denmektedir.
O dünyayı isteyenler hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şâhidin takip ettiği ve de kendinden önce bir imâm [önder] ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitapı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar [böyle olanlar] , ona [Kur’an’a] inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan [Kur’an’dan] şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir haktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar. (Hûd/17)
Bu âyette ise, insanların uyduğu kitap ve benzeri şeyler için imâm ifadesi kullanılmıştır. Kur’ân’daki bu kullanıma uygun olarak Halîfe Osman döneminde oluşturulan ilk Mushaf’a da “İmâm Mushaf” adı verilmiştir.
Bilindiği gibi, İslâm dünyasında “imâm” unvanı, fikirleriyle insanları etrafında toplamış olan İmâm Azam, İmâm Şafii, İmâm Mâlik gibi büyük İslâm bilginlerine, müçtehitlere verilmiştir. Fakat sözcüklerin Kur’ân’daki kullanımlarından yola çıkılarak denebilir ki, küçük bir birlik komutanı da dâhil olmak üzere, toplumun öncüsü durumunda olan Lenin gibi bir devlet başkanı da, Buda, Konfüçyüs, Karl Marks gibi ekol olmuş şahsiyetler de birer “imâm ”dır. Doğal olarak, onların yolundan giden, onlara tâbi olmuş yandaşları da bu imamların “ümmet ”leridir.
ECEL: Ecel sözcüğü; “müddet, mühlet” demektir. Bu ayetten öğrendiğimize göre, kişilerin ve toplumların belirlenmiş bir eceli vardır.
İnsanoğlunun zihnini ilk zamanlardan beri meşgul eden “ecel” konusu ile ilgili ayrıntılı açıklamamız bu surenin sonundadır. H.Yılmaz

Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.

34-Şimdi sakın biz bu haramları yapageldik, bir felaketini görmedik, nice topluluklar da yapıyor bir şey olmuyor, demeyiniz. Çünkü her ümmet, az veya çok her topluluk, küçük veya büyük her toplum ve devlet için bir ecel; Allah katında tayin edilmiş ve kararlaştırılmış olan bir vakit ve mühlet vardır ki, azab veya helakleri ona bakar. Allah'a karşı peygamberlerini yalanlayanların, yalancıların, dinsizlerin, müşriklerin, isyancıların, günahkârların, edepsizlerin hepsi dünyanın her tarafında ve her zamanında birden bire cezalandırılıvermezler. Çeşitli ümmetlerden her birine ve hatta her ümmetten her ferde mahsus bir ecel, bir müddet sonu vardır. Birini şu kadar müddet içinde mahveden bir kötülük, diğerini mahvetmek için daha az veya daha çok bir müddete dayanmış olur. Şu halde ecelleri geldi, mühletleri bitti mi, bir saat geri kalamazlar, ileri de gidemezler. Yani o eceli ne bir an ileri çekebilirler, ne de geri. Ne uzatabilirler, ne kısaltabilirler. Biçilen vakti gelince ânı ânında derhal yakalanır, belalarını bulurlar. Bu müddeti ise ancak Allah bilir. Şu halde bir müddet devam eden bu müsaadeye aldanıp da sonsuza değin böyle gidecek sanmamalı, fırsat elde iken hemen tövbekâr olup bir an önce isyandan korunmaya ve Allah'ın emirlerine yapışmak suretiyle geleceği temine çalışmalıdır. İbnü Abbas ve tefsircilerin çoğunluğunun tercihine göre bu âyetteki ecel, söz gelişine göre mutlak ömür mânâsına olmayıp, "azab ve helak eceli" demek olduğundan "her ümmetin bir eceli vardır" kanunu, fertleri dinlerine bağlı olan bir ümmetin, dünyanın sonuna kadar yaşayabilmesine engel değildir. Bundan günah ve ahlâksızlık içinde koşan kâfir ve âsi ümmetlerin bir müddet nâil oldukları görünüşteki refah ve safaya bakıp da arkalarına düşmemek ve onları bâkî kalacak sanıp da ahlâk ve hareketlerini ve medeniyet tavırlarını benimsenecek bir örnek saymamak gerektiğini anlamalıdır.

H.Yazır

Her ümmetin bir eceli vardır. O ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı bir başlık halinde sunacağız:

Ecelin Kesinliği:

Yüce Allah'ın: "Her ümmetin bir eceli vardır." Yani, belirlenmiş bir süresi vardır. "O ecelleri gelince" yani, yüce Allah nezdinde bilinen vakitten gelince. İbn Şirin, "ecel" kelimesini çoğul olarak; şeklinde ("onların ecelleri" anlamında) diye okumuştur.

"Ne bir an geri bırakabilirler." O vakitten sonraya bir an dahi geri kalmazlar, bir an dahi öne geçmezler. Şu kadar var ki, burada (an anlamında) "saatin özel olarak anılması, zaman dilimlerinin en azına isim oluşundan do­layıdır. Bu kelime bir zaman zarfıdır.

"Ne de ileri alabilirler." İşte bu buyruk, maktulün ancak eceliyle öldürüldüğüne delildir. Ölüm eceli demek, ölüm vakti demektir. Borcun ecelinin, vadesinin geliş vakti anlamına geldiği gibi. Bir şey için kendisiyle vakit tayin olunan her şey, onun için bir eceldir. İnsanın eceli ise, şanı yüce Allah'ın, hayatta olan kişinin kaçınılmaz olarak öleceğini bildiği vakittir. Bu vakitten sonraya ölümünün ertelenmesi mümkün değildir. Ancak bu, Allah'ın buna güç yetiremediği bakımından anlaşılmamalıdır.

Aralarından istisna teşkil edenler müstesna, Mutezilenin büyük çoğunluğu şöyle demektedir: Maktul, kendisi için tespit edilmiş eceliyle ölmez. Eğer öldürülmez ise hayatta kalmaya devam eder. Ancak bu görüş yanlıştır. Çünkü maktul, başkası kendisini öldürdü diye ölmez. Aksine, şanı yüce Allah maktule vurulması esnasında onun canını çıkarmasından ötürü Allah'ın fiilinden dolayı ölmektedir.

Denilse ki Eğer eceliyle ölüyor ise, ne diye onu vurup öldüreni de öldürüyor ve ona kısas uyguluyorsunuz? Böyle diyene şu şekilde cevap verilir: Tasarrufta bulunma hakkı olmayan bir işte tasarrufta bulunduğu ve haddini aştığı için onu öldürüyoruz. Yoksa maktul Öldüğü ve canı çıktığı için değil, zira bu onun fiilinden dolayı olmaz. Eğer insanlar kısas olmaksızın başkalarına haksızlıkta bulunmakla baş başa bırakılacak olursa, bu elbette fesada ve kulların helak olmasına götürür, Bu da gayet açık bir husustur.

Kuduri

Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince, ne bir an geri kalırlar ne de bir an öne gelebilirler.

Kur’ân’da bu âyetin içeriğini taşıyan başka âyetler vardır (Yunus 10/49; Hıcr 15/5; Mü'minûn 23/43). Burada açıklanması gereken kavramlar vardır. Ümmet kavramının geniş şekilde anlatımı, Bakara sûresinin 144. âyetinde yapıldı. Burada başka bir açıdan bakmayı istiyoruz. Buradaki ümmet kavramı, dinî bir grubu, yani bir dine mensup, bir peygambere inanan insan grubunu ifade etmemektedir. Buradaki anlamına birkaç açıdan bakabiliriz.

1. Bütün canlı çeşitleri bir ümmet teşkil ederler. Meselâ her hayvan çeşidi kendi arasında bir ümmettir. Gökte uçan kuşlar, yerdeki hayvanlar birer ümmet durumundadır. Bunlar da kendi içlerinde alt gruplara ayrılırlar. Onlar da birer ümmet teşkil ederler. İnsanlar ve cinler de birer ümmettirler. İnsanlar da kendi içlerinde kabile, millet, aşiret denen ümmetlere ayrılırlar.

"Her ümmetin bir eceli vardır" denirken, her canlı grubunun bir eceli olduğu ifade edilmektedir. Söz konusu âyet, hayvanların, cinlerin ve insanların teşkil ettiği grupların bir eceli vardır, anlamına gelmektedir. Hayvanların da bir ümmet teşkil ettiğinin delili ne olabilir? En'âm sûresinin 38. âyeti buna delildir: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar, iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi bir ümmettirler" .

2. Âyette kastedilen ümmet kavramı, sosyolojik mânâda bir toplumu ifade etmektedir. O zaman, "Her toplumun bir eceli vardır" şeklinde manalandırmak mümkündür. Bize bu ve buna benzer âyetler, fert anlamındaki ecel için delil olarak getirilmektedir. Âyetin devamındaki zamir ve fiillerin çoğul olduğu görüleceğinden, buradaki ecelin toplumsal ecel olduğu ortaya çıkmaktadır. Toplumların eceli, fertlerin ecelinden daha uzundur.

Âyetin ecelle ilgili olması sebebiyle En'âm sûresinin 2. ayetine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. O âyette, ecel-i kaza ve ecel-i müsemmâ yer almaktadır. Geciktirilmeyen ve öne alınamayan toplumsal ecelin olduğuna dikkat çeken bu âyet, böyle bir muhteva içinde niçin gelmiştir? Bunu cevaplandırabilmek için, bir önceki âyette yer alan yasaklara bakmak gerekir. Fuhuş, günah, zulüm, şirk ve Allah'a yalan iftirada bulunmak gibi olumsuzluklar, bir toplumun ömrünü kısaltmaktadır. Ahlâk, adalet, tevhit inancı ve doğru bilgiye sahip olması, bir toplumun canı demektir. Ahlâk, adalet, tevhit inancı ve doğru bilginin bulunmadığı toplumlar, geri dönüşü olmayan bir yıkım denen ecelle karşı karşıya kalmışlar demektir.

Ferdî ecelle toplumsal ecelin farkı burada ortaya çıkmaktadır. Ölüm döşeğine düşen ferdin geri dönüşü yoktur (Münafıkun 63/11). Ecel döşeğine düşen toplumun da kurtuluşu olmadığını, yorumunu yapmakta olduğumuz âyet ifade etmektedir. Ferdin bedeninden sadece ruh ayrılır, buna karşı da bir toplumdan insanlık, medeniyet ve erdemler ayrılır. Ferdin hastalığı, mikroplardan meydana gelirken, toplumun hastalığı ahlâksızlığın, zulmün, şirkin ve cehaletin teşkil ettiği mikroplar sebebiyle ortaya çıkmaktadır. Bu âyet bir önceki âyetle bağlantılandırılınca, bunun eğitim maksadıyla yapıldığını anlıyoruz. Burada önemli olan, toplumu medeniyet hastahanesinin yatağına düşürmemektir. Oraya düşünce, geri dönüşünün olmayacağı vurgulanmaktadır. B.Bayraklı

35.  £y Âdemoğulları! Size kendi içinizden ayetlerimi anlatacak peygamberler gelir de kim sakınır ve kendini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyecektir.

34. âyetin sonunda, âyetin eğitim amaçlı gönderildiği söylenmişti. Ayetten bu amaç anlaşılmaktadır. Dolayısıyla âyetlerin analizi bu amacı ortaya koyacaktır.

"Ey Âdemoğulları! Size kendi içinizden ayetlerimi anlatacak peygamberler geldiğinde...".

"Âdemoğulları" diye hitap edilmesinin sebebi, bütün insanlığın hedef alınmasından dolayıdır. Diğer taraftan insanlara orijinleri bakımından kardeş oldukları, aynı anne babanın çocukları oldukları hatırlatılmaktadır. Bu ifade ile ırkçılık yaparak toplumlar arasına nifak sokanların yanlış yaptıkları hatırlatılarak, bu anlayışa son vermelerinin eğitimi yapılmaktadır.

"Size kendi içinizden ayetlerimi anlatacak peygamberler geldiğinde...".

Yüce Allah, insanlara gönderdiği elçilerini on­ların içinden seçmiştir. Bu uygulamasıyla insanlara kendi içlerinden yetişen insanlara itibar etmelerini, itaat etmelerini, onlara uymalarını öğretmektedir. Çünkü köle ruhlu insanlar, kendi içlerinden yetişen insanlara tâbi olmazlar. Elmalılı Muhammed Hamdi, Kamer sûresinin 24. ayetinin tefsirinde bu gerçeğe işaret etmiştir.

İnsanların sorunlarını çözmek için gönderilen vahiy, onlar arasından seçilen elçiler vasıtasıyla öğretilmiştir. Onun içindir ki bu âyette elçilerin görevleri, "anlatmak, öğretmek" olarak belirlenmektedir. İnsanların, rahatsız edici davranışlarının disipline edilmesi, haram ve helâlin belirlenmesi için, insanların mutluluğunu amaç edinen mesajların iyi anlatılması ve insanlara ulaştırılması gerekir.

"Kim sakınır ve kendini düzeltirse!"

Ayetin can alıcı noktası burasıdır. Peygamberin ilâhî mesajlarla donatılıp gönderilmesi, onu insanlara anlatmasının amacı olarak belirlenmektedir.

a) Sakınmak. Takva kelimesiyle ifade edilen bu sakınma eylemi, insanın kötüye, şeytana ve nefsine karşı savunma mekanizmasını ifade etmektedir. Yerde sürünen bir solucana düşmanı dokunmaya görsün, hemen sakınma mekanizmasını devreye sokarak kıvranmaya başlar. İnsana düşmanı olan şeytan dokunduğu zaman, bunu hissedip hemen sakınma mekanizmasını, yani takvasını devreye sokmalıdır. Başka bir örnekle şöyle anlatabiliriz: Vücuda giren bir mikroba karşı vücudun bağışıklık sisteminin harekete geçmesi gibi, kötülüklere karşı insanın manevî bağışıklık sistemi olan takvanın devreye girmesi gerekir. Takvanın ne olduğu Bakara sûresinin 21. âyetinde anlatıldı.

Peygamberlerin ilâhî mesajları insanlara anlatmalarının amacı sakınma, yani takva denen bağışıklık sistemini harekete geçirmektir. Şems sûresinin 8. âyetinde ifade edildiği gibi takva, doğuştan insanın içine yerleştirilmiştir. Allah'ın ayetleri takvayı harekete geçirip geliştirmektedir. Aslında insanda doğuştan var olan sakınma duygusu onun davranışlarına yansımaktadır.

b) Islah etmek. Sakınma duygusu harekete geçince, insanda olumlu yönde bir değişim meydana gelir. Buna ahlâkta düzeltme denir. Yanlış davranışlardan, düşüncelerden ve inançlardan vazgeçip iyiye, doğruya, hakikate sarılan insan, kendinde gerekli olan düzeltmeyi gerçekleştirmiş demektir.

Peygamberlerin Allah'ın âyetlerini anlatmaktaki amaçları nedir? Bu soruya cevap olarak, sakınma duygusunu harekete geçirmek ve gerekli olan ıslahatı yapmaktır, diyebiliriz. Bu da, takva boyutuyla psikolojik değişimi, ıslahat boyutuyla da davranışlardaki değişimi ifade etmektedir.

"Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir."

Gerekli olan değişim gerçekleşince, korku korkusuzluğa, keder de neşeye dönüşecektir. Kötülüklerden sakınmayan insanlar kendilerini korku ve üzüntünün içinde bulacaklardır. Bu korku ve üzüntü ferdî boyutta olacağı gibi, toplumsal boyutta da olabilir.

Görüldüğü gibi burada bir formül kurulmaktadır: Öğretim, değişim ve korkusuzluk. Önce Allah peygamberler vasıtasıyla mesajlarını öğretiyor, bu öğretim amacına ulaştığında, sakınma ve düzeltme denen değişimi meydana getiriyor. Bu değişim de başka bir değişimin sebebi oluyor. O da korku ve üzüntüyü fertten ve toplumdan kaldırıyor. Âyete âhiret boyutuyla yaklaşırsak, korkusuzluğun ahirette olacağını da çıkarabiliriz. Çünkü bu dünyada takva denen iyiden yana değişimin ürünleri sadece bu dünyada değil, ahirette de olacaktır. Herkesin tedirgin olduğu, korktuğu, endişe ettiği ve üzüldüğü mahşer ortamında bunlardan sıyrılmak çok önemli bir ödüldür. B.Bayraklı

Ayetlerimizi yalanlayanlar ve büyüklenip onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada sürekli kalacaklardır.

Burada Allah, kendi âyetlerine karşı takınılan iki tavrı gündeme getirmektedir:

a) Yalanlamak. Allah'ın âyetlerini yalanlamak, onları inkâr etmek anlamına gelmektedir. Çünkü peygamberlerin anlattıkları ayetleri inkâr etmek, o âyetlerin hedeflediği değişime mani olmaktır. İnkâr şeklindeki bu tepkinin neticesi çok ağırdır.

b) Kibirlenmek. Allah'ın âyetlerine karşı kibirlenmek, onları küçümsemektir. Kendi inançlarını üstün görüp fikirlerini önde tutmanın ve Allah'ın âyetlerini küçümsemenin karşılığı cehennemdir. Âyetin sonunda ebedî kalacakları cehenneme işaret edilerek, Allah'ın âyetlerini göstermenin ahirette neye dönüşeceğine dikkat çekilmektedir. Yalanlamak, yani Allah'ın âyetlerini inkâr etmek, onları küçümsemek, cehennem ateşini tutuşturmaktır. Bu ateş insanın gönlünden başlamaktadır, inkâr ve kibir, ahiretteki cehennem ateşinin bu dünyada yanmasına sebep olmaktadır.

Şimdi 36. âyetle 35. âyetteki kavramlara mânâ verebiliriz. 36. âyette sakınmanın karşılığı bu âyette yalanlama, ıslahın karşılığı da kibirlenmektir. Demek ki "kim sakınırsa" denirken, kim inanırsa anlamı; "kim ıslah ederse" denirken, kim kibrinden vazgeçerse anlamı ifade edilmektedir. "Sakınmak" inkârdan kaçınmak, düzeltmek de kibrinden vazgeçmektir.

Âyette eylemlerin ulaşacağı nihaî noktalar tespit edilip, neticeleri anılmakta ve caydırıcı olması amaçlanmaktadır. Böylece insanlara, attıkları adımın nereye varacağı bilinci kazandırılmaktadır. Düşünceler, inanış ve davranışlar oldukları yerde kalmıyorlar, âhirete uzanan bir süreci teşkil ediyorlar. Var olan bir inanç ve eylem hiçbir zaman kaybolmaz, bir gün insanın karşısına çıkar. B.Bayraklı

Lafzen, “[İlahî] kitaptaki (el-kitab) payları onlara ulaşacaktır.”: Yani, diğer bütün insanlar gibi onlar da ömürleri içinde, Allah'ın ezelî takdirinde kendileri için tayin edilmiş olan iyi ya da kötü, nasipleri neyse, onunla karşılaşacaklar. Sonraki cümlede geçen “elçiler” (rusul) tabiriyle ölüm meleklerinin kastedildiği aşikârdır.

M.Esed

Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir; sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Onlar [yakardıklarımız] bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına bizzat kendileri tanıklık ederler.

İstifham-ı inkâri ile başlayan âyetin üslûbu korkutucu, sakındırıcıdır. Rabbimiz bu âyetiyle, uyarılar yapıp doğru yola çağıran elçiler ve kitaplar göndermesine rağmen akıllarını başlarına almayanlara seslenmektedir: Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir?
Âyetteki İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir ifadesinden iki anlam çıkarmak mümkündür. Birincisi, bu dünyadaki süslerin ve temiz rızkların kâfirler için de söz konusu olduğudur ki, ayetten bu anlamın çıkarılmasını Kur’ân’da destekleyen başka âyetler de vardır:
De ki: “Şu, Allah’a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar. (Onlar,) dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr ettikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız. (Yunus/69-70)
Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Bizedir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü bilir. Biz onları yararlandırırız. Sonra kendilerini ağır bir azaba zorlarız. (Lokman/23-24)
Ayetten çıkarılabilecek ikinci anlam ise bu dünyada ve ahirette müşriklerin, kâfirlerin, yalancı ve yalanlayıcıların sıkıntılarla karşılaşacak olmalarıdır. Söz konusu âyeti böyle anlamayı da mümkün kılacak yüzlerce Kur’an âyeti vardır. Konumuz olan âyetin sonundaki ifadeler bu ikinci anlayışın tercih edilmesi gerektiğini vurgular mahiyettedir.
Âyette bir de ölüm ânına işaret edilmiştir: Sonunda elçilerimiz, canlarını almak üzere onlara gelince, onlara, “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar, “Onlar [yakardıklarımız] bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına bizzat kendileri tanıklık ederler. Hatırlanacak olursa, ölüm ânı Kıyamet sûresi’nde farklı bir anlatımla yer almıştı:
O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. Tüm mazeretlerini koysa bile de/Tüm perdelerini koysa bile de. Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme! Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir. O hâlde Biz onu [yaptıklarını-yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle! Sonra, onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir. Hayır… Hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz. Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rabb’lerine nazar edicidirler. Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. Zannederler ki kendilerine bel kıran yapılır. Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman ve “Kim tedavi edicidir!” denildiği (zaman), ve can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı (zaman), ve bacak bacağa dolaştığı (zaman), işte o gün sevk [sürülüp götürülmek] , sadece Rabbinedir. (Kıyamet/13-30) 

H.Yılmaz

Allah'a karşı yalan uyduran yahut âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitap'tan nasipleri erişir. Canlarını alacak elçilerimiz gelince onlara: "Allah'tan başka taptıklarınız nerede?" derler. Onlar: "O taptıklarımız bizden sapıp ayrıldılar." derler. Böylece kendilerinin kâfir olduklarına bizzat şahitlik ederler.

37 - Yani insanlar içinde Allah tarafından gönderilip Allah'ın âyetlerini tebliğ ve beyan eden hak peygamberlere karşı yalan uyduran, yalan yere peygamberlik taslayıp din vazetmeye kalkışan sahtekâr ve yalancı iftiracılardan ve yahut Allah'tan gereğince korkan ve doğru müminlerin zıddına "Allah'ın âyetlerini yalanlayan kâfirlerden daha zalim, daha haksız kim olabilir?" Bunlara kitaptan nasipleri erer, ecellerine göre yazılmış, takdir edilmiş olan rızıklarından, ömürlerinden, İnkâr edeni az bir süre geçindiririm." (Bakara, 2/126) âyeti delaletince aslında "az bir şey olan" dünya nimetlerinden kısmetlerini alırlar ve asıl nasipleri olan yüzkarası ile giderler... Yani nihayet böyle olurlar. Allah'tan gelen ölüm elçileri, ölüm veya azab melekleri karşısında Allah'tan başka taptıklarını kaybederler ve kendi kâfirliklerine kendileri şahitlik ederek can verirler.

H.Yazır

Allah'a yalan iftirada bulunan, ya da O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kimdir? Onlara kitaptan nasipleri erişir, nihayet elçilerimiz gelip canlarını alırken: "Hani Allah'tan başka yalvardıklarınız nerede?" dediklerinde: "Bizden kayboldular" dediler ve kendi aleyhlerine, kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik etti­ler.

Âyetin birinci bölümü daha önce Bakara sûresinin 79; Âl-i İmrân sûresinin 78; En'âm sûresinin 21,93,144. ayetlerinde açıklandı. Ancak burada bazı açıklamalarda bulunulacaktır.

1. "Allah'a yalan iftirada bulunan ya da

O'nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kimdir?" Yüce Allah iki eylemi burada eşitlemektedir: Allah'a yalan uydurmak, Allah'ın âyetlerini yalanlamak. İnkârla zulüm, günah bakımından aynı anlamı ifade etmektedir. Allah'a yalan uydurmak ya da O'nun âyetlerini yalanlayıp inkâr etmek, zulüm tanımının kapsamına sokulmakla, zulme yeni bir tanım kazandırılmaktadır. Aynı zamanda da adalet kavramına yeni bir tanım getirilmektedir. Allah'ın âyetlerine inanmak adalettir, onları yalanlamak da zulümdür.

2. "Onların kitaptaki nasipleri kendilerine ulaşacaktır" .

Âyetin bu kısmında geçen nasîb kelimesinin neyi ifade ettiği tartışılmıştır. Bu tartışmaların özetini Razi nakletmektedir. Burada tartışmaları gündeme getirmeyi uygun bulmuyoruz. Ancak âyetin bundan sonra gelen bölümüne bakarak "nasîb" in dünyada olduğunu anlıyoruz. Bundan hareketle Razi’nin naklettiği son açıklamayı uygun buluyoruz. Bu durumda âyetin söz konusu kısmındaki nasip kavramının, "belirlenen ömür ve rızık" anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar için önceden belir­lenen ömür ve rızıktan nasiplerine düşeni elde edecek ve onu yaşayacaklardır, anlamına gelmektedir. Onlar ömürlerini tamamlayacaklar, rızıklarından da istifade edeceklerdir.

3. "Sonra da elçilerimiz gelip canlarını alırken, Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz tanrılar nerede? Derler". Âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, "kitaptan nasip" kavramı bu dünyada olacaktır. Allah'a yalan uyduran veya O'nun âyetlerini yalanlayanların canını ölüm melekleri alırken, sahte tanrılarının nerede olduğu sorulacaktır. Bu soru, can alma anında onlara yöneltilecektir. Âyette ölüm melekleri, "elçiler" olarak yer almaktadır. Allah'tan başka tanrılara tapanlar, taptıkları tanrılar konusunda sorgulanacaklardır. Bu sorgulama can çekişme anında olacaktır.

4. "Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler".

Kendilerinin kâfir olmalarını itiraf etmelerini bu dünyada yaşam anında yapsalardı, bunu anlasalardı, doğruya, tevhit inancına dönmüş olacaklardı. Ölüm anında olması, onları bu imkândan mahrum etmektedir.

Yunus sûresinin 90 ve 91. ayetlerinde ölüm anında Firavun'un iman etmesinin fayda vermediği gündeme getirilmiştir. Bunlara da fayda vermeyecektir. B.Bayraklı

Ayrı ayrı her kuşak için işledikleri günahlardan dolayı iki kat ceza vardır, çünkü önce geçmiş olanlar için, işledikleri günahı bizzat işlemiş olduklarından dolayı bir, daha sonra gelenlerin bu günahları örnek alıp işlemelerine vesile oldukları için de bir olmak üzere, iki kat ceza verilecektir. Bundan dolayı, önce gelenler (selefler) yaptıkları günahlardan sorumlu olacakları gibi sonrakilere (halefler) günah işlemede kötü bir miras bıraktıklarından dolayı da ikinci bir defa sorumlu tutulacaklardır. Mevdudi

“Öncekiler” ile “sonrakiler” terimleri, burada, ya zaman içinde ardarda gelmeyi (“önce gelenler” ve “sonra gelenler” gibi), ya da konum ve statü bakımından bir sıralanmayı (“önderler” ve “onların izinden gidenler”) işaret etmektedir. Her iki durumda da bu terimler, sonraki cümleden de anlaşılacağı gibi, -ister toplumların önde gelenleri ve düşünce önderleri anlamında doğrudan olsun, ister ortaya koydukları örnekler aracılığıyla sonraki kuşaklar tarafından izlenen selefler anlamında dolaylı olsun-, öncekilerin sonrakiler üzerinde bıraktıkları kötü ve olumsuz etkiyi dile getirmektedirler.

 Lafzen, “herkese iki katlı [azap]”: Yani, bir defa yoldan saptığı için, bir defa da, ortaya koyduğu kötü örnekle başkalarını saptırdığı için. Karş. 16:25 - “Kıyamet Günü'nde, onlar hem kendi yüklerini bütün ağırlığıyla taşıyacaklar, hem de yanlış yola saptırdıkları bilgisiz, eğitimsiz insanlara ait yükün bir kısmını taşıyacaklar”  

M.Esed

(Allah onlara,) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınızdan, tanımadığınızdan] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der] . Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder] . Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler] . (Allah,) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz”

Ayetlerdeki fiiller orijinal ifadede geçmiş zaman kipindedir. Daha önce de söylediğimiz gibi, Kur’ân’daki bu tür ifadeler, anlatılan olayın kesinlikle gerçekleşeceğini vurgulamaktadır. Ancak Türkçede gelecek zamanda vuku bulacak olayların geçmiş zaman kipiyle anlatılması yanlıştır. Fiillerin geniş zamanlı hâllerini parantez içinde belirtmemiz, anlatımın Türk dili kurallarına uyumunu sağlamak içindir.
ÖNCEKİLER SONRAKİLER: Bu ifade birçok eserde, “cehenneme önce girenler, sonra girenler” olarak açıklanmıştır. Biz bu görüşte değiliz. Âyetteki ifadenin imâm-ümmet ilişkisi üzerinden devam ettiği kanaatindeyiz. Ümmet, “bir imamın arkasına düşmüş kitle” olduğuna göre, âyetteki ifade de bu ikisini, yani gerçek kılavuzdan ayrılmış imamları ve akıllarına güvenmeyerek onun bunun peşinden gidenleri kastediyor olmalıdır.
O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitapı sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsra/71)
Ve onları ateşe çağıran önderler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyecekler de. (Kasas/41)
SÜREKLİ SORUMLULUK: Cehennemdeki cezanın kat kat olması, işlenen suçlarla ilgili sorumlulukların hesap gününe kadar devam ettiğini göstermektedir. Bu demektir ki, yanlış bir fikir akımı ortaya atan veya yanlış bir hareketi başlatan kişi veya toplum, sadece kendi hatasından sorumlu olmayacak, bu yanlışlıktan etkilenmeye devam edenlerin eylemleri sonucu ortaya çıkan kötülüklerden de sorumlu tutulacak ve onlardan da bir pay alacaktır. Buna göre, önce geçmiş olanlar, cehenneme girmelerine sebep olan suçları bizzat işlemiş olduklarından dolayı alacakları cezaya ek olarak bir de “sonrakiler” in bu suçları örnek alıp işlemelerine vesile oldukları için ceza alacaklardır. Böylece cezaları kat kat verilmiş olacaktır. Yani, önce gelenler [selefler] , işledikleri suçların sorumluluğu yanında, ayrıca “sonrakiler” in [haleflerin] suç işlemelerine yol açacak kötü bir miras bıraktıkları için, ikinci bir defa daha sorumlu tutulacaklardır.
Kötülüklerin kat kat cezalandırılmasına karşılık, iyiliklerin de aynı şekilde kat kat mükâfatlandırılması tabiîdir. Buna göre, bugüne intikal eden bir iyiliğin mükâfatında, o iyiliği ilk yapandan başlayarak, süreklilik kazanmasında rolü olan herkesin hakkı olacaktır. Meselâ, bugüne intikal etmiş bir iyiliği korumamız ve başkalarının istifadesini sağlamak suretiyle genişletmeye çaba göstermemiz hâlinde, yaptığımız iyiliğin mükâfatını almaya lâyık olmamız normaldir. Ama bu iyilik bizim hayatımızla bitmiyor, sürüyorsa, kat kat mükâfatlandırma esasları doğrultusunda, yaptığımız iyiliğin mükâfatına ilâveten, miras olarak bıraktığımız bu iyiliğin iyi etkilerinin devam ettiği ve ondan faydalananlar olduğu sürece, meydana gelecek bütün güzel neticelerin mükâfatlarından da pay almaya hakk kazanmamız söz konusu olacaktır.
Gerçekten de, bir kimsenin “hayır” ya da “şer” fiillerinin etkileri, her zaman o kimsenin ölümüyle bitmemekte, bazan kendisinden sonra asırlar boyu devam etmekte ve sayısız insanın hayatını etkileyebilmektedir. Bu durumda da adalet, etkileri devam ettiği sürece bu davranışların bunları yapanların hesaplarına da kaydedilmesini gerektirmektedir. Böylesine hassas bir adaletin dünya hayatında sağlanmasının mümkün olmadığı açıktır. Çünkü dünyadaki hayatın sınırlı ve imkânların kısıtlı oluşu, ortaya konan amellerin âdil bir şekilde ödüllendirilmesine veya cezalandırılmasına engel teşkil etmektedir. Meselâ, bir dünya savaşı başlatıp memleketleri yakıp yıkan, milyonlarca insanın hayatını mahveden ve arkasında milyarlarca insanın hayatını asırlar boyu etkilemeye devam edecek kötü bir miras bırakan bir kişinin cezası bu dünyada verilebilir mi? Veya yüzlerce yıl, milyonlarca insana yararlı olacak şekilde hayatını insanlığın hizmetine adamış bir insanın bu dünyada hakkıyla ödüllendirilebilmesi mümkün müdür? Elbette ki bu soruların cevapları olumsuzdur. Şu hâlde, hassas adaletin sağlanması için öncelikle başlangıçtan kıyamete kadar yaşamış olan bütün kuşakların amelleriyle birlikte toplanacağı başka bir dünyaya ve her şeyi bilen, her şeyden haberi olan bir “Yargıç” a ihtiyaç vardır. Sonra da bu başka dünyanın, ebedî cezaları ve mükâfatları mümkün kılacak imkânlarla donatılmış olması gerekir.

H.Yılmaz

Allah onlara: "Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber cehennem ateşine girin!" der. Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lanet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: "Rabbimiz! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azab ver". Allah der ki: "Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz".

38-O zaman Allah der ve hatta birçoklarına demiştir ki Cin ve insanlardan sizden önce geçen ümmetler içinde ateşe girin. Geçmiş ve gelenden her ümmet girdikçe hemşiresine (arkasından gidip sapıklığa düştüğü din kardeşine) lanet eder. Böyle bölük bölük girerler. Nihayet hepsi orada, o ateşte birbirlerine ulandıklarında sonrakileri (arkadan gidenleri veya sonra girenleri), öncekiler hakkında, dünyada öne düşen öncüleri veya ateşe önce girenleri hakkında Allah'a hitap ederek derler ki: Ey Rabb’ımız, şunlar yok mu, işte bizi bunlar şaşırttılar. Onun için sen bunlara ateşten katmerli bir azab ver. Buna karşı Allah, der ki: hepinize katmerli: her an artan katlama usulüyle artan katmerli bir azab var. Çünkü bir kerre, iki taraf sapıklıkta ortaktır. İkincisi öndekilerin sapıtması, sonrakilerin de bu sapıtmayı kabullenmeleri vardır. Uyan ile uyulan birbirinden karşılıklı kuvvet almıştır. Bu şekilde bir tarafın sapması ve sapıtması, diğer tarafın onları taklit ve küfürleri biri diğerinin günahlarını ve azaplarını katlama artırır. Ve fakat siz bilmiyorsunuz. Herkes kendi acısını tattığı için bir bölüm diğerinin çektiğini bilmiyor. Yahut siz o katlamanın ulaşacağı sonsuzu birden bilmezsiniz. Şu halde o azabın miktar ve şeklini, durumunu ve derecesini bilmezsiniz. Onu, her ânını göre göre sonsuz zamanda takip edeceksiniz. Ancak şunu biliniz ki, hepinizinki katlamadır.

H.Yazır

38. Allah buyuracak ki: "Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe giriniz!" Her ümmet girdikçe yoldaşına lanet etti. Hepsi birbiri ardından orada toplanınca, sonrakiler öncelikler için, "Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler. Al­lah da: "Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz" diyecektir.

Her iki âyeti birbiriyle ilişkili olarak ele almak gerekir. Çünkü ikincisi birincisinin devamı durumundadır. Âyetlerin analizinden çıkarılacak önemli ilkeler vardır.

"Allah buyuracak ki: 'Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları arasında siz de ateşe giriniz".

Ayetin bu kısırında sorulacak iki soru vardır. Bunlardan birincisi "Giriniz!" emrini kimin verdiği, ikincisi de kime verdiğidir. "Giriniz!" emrini Allah'ın verdiği konusunda âlimlerin çoğu ittifak etmektedir. Çünkü bu emri veren tekil olmaktadır. Bunu melekler söyleseydi, çoğul olması gerekirdi. Ancak böyle bir yorum şu soruyla karşılaşır: Hani ahirette Allah kâfirlerle konuşmayacaktı? Çünkü Âl-i İmrân sûresinin 77. âyetinde "Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak" diye buyurulmuştu. Bu açıdan bakınca "Giriniz!" emrini, cehennem bekçisi olan meleklerin vereceğini söyleyen Mukâtil haklı görünmektedir. Mukâtil haklı olabilir mi? Mukâtil'i şu âyetler haklı çıkarmaktadır:

"O inkâr edenler bölük halinde cehenneme sürülür. Nihayet oraya geldiklerinde kapıları açılır, bekçileri onlara: 'Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?' derler" (Zümer 39/7).  

"Rablerine karşı gelmekten sakınanlar ise, bölük bölük cennete sevk edilir, oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: 'Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya derler" (Zümer 39/73). Görüldüğü gibi bu âyette "Giriniz!" emrini veren meleklerdir. Ama âyetin devamına bakıldığında, orada buluşan nesillerin bir öncekiler için Allah'a yalvaracaklarını görüyoruz. Bundan da bu emri verenin Allah olduğu ortaya çıkmaktadır. Biz de bu emrin Allah tarafından verildiğini kabul ediyoruz.

Bu emrin, cin ve insanlardan sonraki nesillere verildiği, ayetten anlaşılmaktadır. "Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları" ifadesi buna dikkat çekmektedir. A'râf sûresinin 36. ayetine dönersek, bunların Allah'ın âyetlerini yalanlayanlar, büyüklenip onlardan yüz çevirenler, 38. âyette geçen Allah'a yalan uyduran ve âyetlerini yalanlayanlar olduğu görülecektir.

Öyle anlaşılıyor ki bu tarz yanlış inanç, iftira ve kibirlenme, nesilden nesle intikal etmektedir. Bir sonraki nesil bir önceki nesle ahirette dahil olacaktır. Önceki neslin hatasını göremeyen ve aynı yanlışları takip edip hayata geçirenlerin ortak özelliği, aynı ateşin içine girmiş olmalarıdır. Sonra gelen nesillerin daha aydın, daha derinden sorgulayan, aldığı manevî mirasın kötü etkisinde kalmayan bir şahsiyette olmaları gerekmez mi?

"Her ümmet girdikçe yoldaşlarına lanet edecekler".

Âyette geçen uht kelimesi, "kardeşine, dindaşına, yandaşlarına, aynı fikri paylaştıklarına" demektir. Demek ki dünyada aynı düşünceyi, aynı inancı paylaşıp grup haline gelenleri Allah orada bir grup yapacaktır, ama onlar birbirlerine lanet edip ayrılacaklardır. Bu dünyada birbirine arka çıkıp yoldaş olduklarını ileri sürenlerin orada birbirine lanet etmesi, kabahati bir önceki nesle atması anlamına gelmektedir.

Ahiretin temel özelliklerinden biri, Zuhruf sûresinin 67. âyetinde belirlenmektedir: "O gün, Allah'a karşı gelmekten sakınanlar hariç, dost olanlar (bile) birbirlerine düşman kesilirler". Bu âyete göre takva sahipleri hariç, diğerleri birbirine düşman kesilecektir. A'râf sûresinde geçen uht kavramı ile Zuhruf sûresinin 67. âyetinde geçen ( el-ehillâu kelimesi, birbirlerine çok yakın anlam taşımaktadırlar. Biri "yandaş, kardeş", diğeri "dostlar" anlamına gelmektedir. Yüce Allah kardeşin kardeşe, dostun dosta düşman olup lanet okumasını gündeme getirerek, bu dünyada hangi grubun içine girildiğine dikkat edilmesini istemektedir.

3. "Hepsi birbiri ardından toplanınca, sonrakiler öncekiler için: 'Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar. Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver' diyecekler". Sonraki nesiller önceki nesilleri kendilerini yoldan çıkarmakla suçlayacaklar ve bu suçlamayı Allah'a sunacaklardır. Bundan anlıyoruz ki, "Giriniz!" emrini veren Allah'tır. Böyle bir sahnenin anlatılmasındaki hedef, bu saptırma olayını cehennemde değil, bu dünyada anlamamız gerektiğidir.

Aynı yalvarma şekli Ahzâb sûresinin 67-68. ayetlerinde de görülmektedir: "Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lanetle rahmetinden kov!" Ahzâb sûresinin bu ayetlerinde, lanet ve iki kat azap isteği ile suçu büyüklerine atma vardır. Aynı olgu A'râf sûresinin 38. âyetinde de yer almaktadır. Bu dünyada kötülerin etkisi altında kalmanın, yanlış eğitimin, sosyal ilişkilerin ağırlığı vurgulanmakta; grup psikolojisinin ferdin psikolojisini nasıl devre dışı bıraktırdığı, insanların iradelerinin ellerinden alındığı anlatılmaktadır.

Ayetin bu kısmında yer alan kelimesi, "kat kat" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin İmâm Şafii tarafından miras hukukunda kullanıldığını Razi bize nakletmiştir. Bu kelime bir taraftan ceza diğer taraftan da bizim huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız, iman edip iyi amelde bulunanlar müstesna; onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır" (Sebe' 34/37).

Ahzâb sûresinin 30. âyetinde azabın "iki kat" verilmesinden bahsedilirken dı’feyn kelimesi kullanılmaktadır. Bakara sûresinin 265. âyetinde sevabın iki kat verilmesini ifade ederken de Allah bu kelimeye yer vermektedir. Demek ki cehenneme giden sonraki nesiller önceki nesillere kat kat azap vermesi için Allah'a dua edeceklerdir. Onların bu duasına Allah'ın cevabı şu olacaktır.

"Allah da: 'Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz' diyecektir".

Bunun anlamı şudur: Bir sonraki neslin bir önceki nesilden şikâyet edip fazla azap dilemesi, zincirleme olarak devam edecektir. Bir öncekinden şikâyet eden nesilden bir sonraki de şikâyet edecektir. Her nesil bir sonrakini yanlışa sevk etmesi, yoldan çıkarması, yanlış eğitim verip kötü etkide bulunması sebebiyle azap görecektir. Bu durum Nahl sûresinin 25. âyetinde şu şekilde açıklığa kavuşturulmaktadır: "Kıyamet gü-nünde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için. Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür!"

Yüce Allah, onların nasıl azap göreceklerini onların bilmediklerini söylemektedir. Gerçi Allah kitabında bunu açıklamaktadır, ama onlar dini inkâr ettiklerinden böyle bir değerlendirmenin olacağından haberdar olamayacaklardır. Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, onlara karşı kibirlenip yüz çevirmeleri, Allah'a iftira etmeleri, bu bilgisizlikleri sebebiyle olacaktır. B.Bayraklı

"Öncekilerde sonrakilere derler ki: 'Sizin bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşı azabı tadınız!"

A'râf sûresinin 39. ayetindeki bu ifadeden anlıyoruz ki, cehennemde bile üstünlük meselesi gündeme gelecektir. Üstünlük söz konusu edildiğine göre, bu sözü konuşanların dünyada nesillere yön veren yöneticiler, eğiticiler, anne babalar olması büyük ihtimaldir. Bu durumun bir benzeri, Kur’an’ı inkâr eden ileri gelenlerle, onların yoldan çıkardığı za­yıf şahsiyetli kimselerin ele alındığı Sebe' sûresinin 31-33. ayetlerindedir.

"Sizin bize bir üstünlüğünüz yoktur" ifadesine başka bir açıdan bakabiliriz: "Aramızda hiçbir fark yoktur" mânâsına aldığımızda, "Siz de günahkârsınız, işlediğinizin azabını tadınız!" diyeceklerdir. Âyete göre onlar, yoldan çıkarılanla yoldan çıkaranın orada bir farkı olmayacağım ifade etmektedir. Âyetteki üstün mânâsı verilen fadl kelimesine, "fark" mânâsı verebiliriz. Bunun başka bir anlamı da, sonraki nesil olduğunuza göre, bizden farklı olmanız gerekirdi. Sonraki nesillerin daha hür iradeli, kendi iradesine, düşüncesine ve kimliğine sahip çıkanlar olması gerekirdi. Hür iradenizi kullanmamanız da size bir yükümlülük getirmektedir. Hür iradenizi kullanmamanız bakımından aranızda hiçbir fark yoktur, anlamında bu ifadeyi kullanacaklardır.

Demek ki bu dünyada nesillerin birbirini kötü mânâda etkilemeleri, onların iradesine, düşüncesine ve hayat tarzına tecavüz etmelerinin sonuçları, ahiretteki tartışmaya kadar uzanacaktır. Olumsuz eğitimin kötü sonuçları, cehennemde bile konu edilecektir. Kötü etki, yanlış eğitim, öteki hayatı da sarsacak, cehennemi tartışma alanına çevirecektir. Kötü etkiler ve yanlış eğitim nesillerin sadece bu dünyasını karartmıyor, ateşe çevirmiyor, öteki dünyalarını da ateşe çeviriyor.

A'râf sûresinin 38-39. ayetleri gönderilmekle, iki boyutlu bir eğitim görevi yapılmaktadır. Önceki nesillere, sonraki nesillerinin kendilerinden şikâyetçi olmayacakları bir etki ve eğitim alanı oluşturmaları; yeni nesillere de hür irâde, düşünce ve kararlarını kullanarak yetişkin neslin kötü etki ve yanlış eğitiminin etkisi altında kalmamaları öğütlenmektedir. Çünkü hür iradesini ve düşüncesini kullanıp yetişkin neslin etkilerini sorgulamayan nesiller, öteki dünyada bunun cezasını çekecektir. Hür iradenin ve düşüncenin kullanılmamasının vebali çok ağır olacaktır.

B.Bayraklı

Dedi [der] . Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler] .
LÂNET EDİLEN KARDEŞ: Buradaki kardeşlik, karın kardeşliği değil, din ve inanç kardeşliğidir. Yani, o gün müşrik müşrikle, kâfir kâfirle, Yahudi Yahudi’yle, Hıristiyan Hıristiyan’la kardeş durumundadır. Birbirlerine “ahi”, “ıhvan”, “kardeş”, “birader” diyen tarikat mensupları, o günün kardeşliği konusunda özellikle dikkatli olmalıdırlar. Çünkü Rabbimiz, o günün kardeşlerinin birbirlerine düşman olacaklarını bildirmektedir:
O gün muttakiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden gidenler] birbirlerine düşmandırlar. (Zuhruf/67)
Ayrıca, o günkü düşmanlık sessiz bir düşmanlık şeklinde değil, karşılıklı suçlamalar, lânetlemeler, ceza artırım talepleri içeren ve kardeşinin daha fazla azap görmesine yönelik çırpınmalar şeklinde tezahür edecektir:
Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/25)
(İbrahim onlara) dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından bir takım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebût/25)
O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlardır. Ve onlarla bağlar kesilmiştir. Ve onlara uyanlar, “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” derler. İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler [pişmanlık ve üzüntüler] hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir. (Bakara/166-167)
O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler. Yine derler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzâb/66-68)
Büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere, “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler. O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara, “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eş koşmamızı emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe/32-33)

H.Yılmaz

Yani, “Sizler de, bizim yaptığımız gibi, kendi özgür iradenizle yanlış yolda yürüdünüz; dolayısıyla, siz de bizimle aynı sorumluluğu taşıyorsunuz.” Mümkün olan diğer bir yorum: “Bizim hatalarımızdan ders almadığınız için bize karşı bir üstünlüğünüz yok”. 

M.Esed

Öncekiler de sonrakilere derler ki: "Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. O halde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın".

39-Bu cevap üzerine öncekiler de sonrakilere der ki: Anlaşıldı ya, sizin bize karşı bir üstünlüğünüz, bir meziyet ve tercihe değer yönünüz yoktur. Azabı hak etmede hep eşitiz. Şu halde siz de o azabı, o katlama azabı tadın, o acıyı çekin, çünkü kazancınızdır. H.Yazır

İbni ‘Abbâs'a göre (Razi’nin kaydettiği kadarıyla), bu mecaz, Allah'ın böyle günahkârların iyi eylemlerinden hiç birini kabul etmeyeceği gibi, onların sonradan yalvarıp yakarmalarını da kabul etmeyeceğini ifade etmektedir.

Lafzen, “halat iğnenin deliğinden geçinceye kadar (hatta)”; Bu söz bir imkânsızlığı dile getirdiğine göre, burada hatta sözcüğünün işlevini, sözün gelişine bağlı olarak, “...den daha kolay” şeklinde karşılamak daha uygun gözüküyor. Cümlede geçen cemel sözcüğüne gelince, bunun, bu anlam örgüsü içinde “deve” olarak tercüme edilmesi, hiç şüphe yok ki yanlış olur. Zemahşeri’nin belirttiği (ve Razi dâhil diğer klasik müfessirlerin de teyit ettiği) gibi, İbni ‘Abbâs, sözcüğü, “kalın urgan” ya da “halat” anlamına gelen cummel şeklinde telaffuz ederdi; aynı kıraat Ali b. Ebi Talip’e de atfedilmektedir (Tâcu'l ‘Arûs). Belirtmek gerekir ki, sözcüğün, cumel, cuml, cumul ve nihayet Kur’an'ın genel kabul gören kıraatinde de yer alan cemel şeklinde değişik lehçesel (dialectial) telaffuzları dahi vardır. Bunların hepsi de “kalın, bükümlü urgan” anlamına gelmektedir (Cevheri) ve bu anlamda hepsi Hz. Peygamber'in Sahabileri ve onların erken-ardılları (tâbi‘ûn) tarafından kullanılmıştır. Keza Zemahşerî, İbni ‘Abbâs'dan nakille, Allah'ın “iğnenin deliğinden geçen deve” biçiminde münasebetsiz bir mecaz irat etmiş olamayacağını kaydetmektedir ki bununla, deve ile iğnenin deliği arasında hiçbir anlamlı ilginin bulunmadığı ama beri yandan iğne ile halat arasında (bu halat, mecazın amacına uygun olarak, sadece son derece kalın yani, iğne deliğinden geçmesi muhal bir ipi ifadeye yaradığına göre) belirli ve anlamlı bir ilginin pekâlâ bulunduğu anlatılmak istenmiştir. Bunun içindir ki, bu bağlam içinde cemel sözcüğünün karşılığını “deve” olarak değil de “halat” olarak düşünmek her bakımdan daha uygundur. Her ne kadar, Sinoptik İnciller'in Yunanca nüshalarında yer alan benzer bir ifadede sözcük “deve” olarak geçiyor ise de (Matta xix, 24; Markos x, 25 ve Luka xviii, 25) bu durum bizim tartışmamızı pek etkilemez. Çünkü hatırlanmalıdır ki, İncil, ilk olarak Aramice (Hz. İsa zamanında Filistin'de konuşulan dil) tedvin edilmiştir ve bu Aramice metinler de şimdi kaybedilmiş bulunmaktadır. İhtimalden de öteye geçerek denebilir ki, Aramice yazısında sesli harflere karşılık gelen işaretlerin mutat olarak bulunmaması yüzünden, Grek mütercim sözcüğün yazılışındaki g-m-l sessizlerinin (ki Arapça'da bu, c-m-l'ye denk geliyor) telaffuzunu yanlış değerlendirmiş ve sözcüğü böylece “deve” anlamına gelen okunuşuyla aktarmıştır: O günden bu yana pek çok Müslümanın yaptığı gibi, bütün gayrimüslim şarkiyatçıların Kur’an'ın bu ayeti üzerinde de tekrarlaya geldikleri bir yanlışlıktır bu.

M.Esed

40–41.   Şu, ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.

Bu ayetlerde, yalanlayanlar ve iman edenlere karşı büyüklenenlere dair genel bilgiler verilmekte, Kur’ân’ın bilinen üslûbu ile uyarılara ve yol göstermeye devam edilmektedir.
GÖK KAPILARININ AÇILMASI: İnsanlar çok eskiden beri hayırların ve bereketlerin gökten yağdığına, iyi işlerinin göğe yükseldiğine, cennetin gökte olduğuna, insan iyi ise öldüğünde ruhunu göğe çıktığına, kötü ise göğe çıkamadığına, dualarının göğün açılmaması sebebiyle kabul edilmediğine inanmışlardır. Âyetteki gök kapılarının açılması ifadesi de bu örfe göredir. Bu ifade ile o kimselerin cennete giremeyecekleri, mutluluk yüzü görmeyecekleri, hiçbir dileklerinin kabul edilmeyeceği ve onlara rahmet de edilmeyeceği bildirilmektedir. Rabbimizin buna benzer başka beyanları da vardır:
Semadaki kişinin sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de bakarsın ki çalkalanıvermiştir. Ya da siz, gökte olan kişinin üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? Uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz. (Mülk/16-17)
Her kim izzet istiyorsa, izzet tamamıyla yalnızca Allah’ındır. O’na hoş kelimeler yükselir. Onu da sâlih amel yükseltir. Şu, kötülükleri kuran kişilere (gelince), onlara şiddetli bir azap vardır. Ve onların tuzakları; o, darmadağın olur. (Fâtır/10)
Hayır… Hayır… Ebrarın/iyilerin/yardımseverlerin kitapı/yazgısı kesinlikle iliyyindedir /Yüksektedir-Cennettedir. (Muttaffifin/18)
DEVENİN İĞNE DELİĞİNDEN GEÇMESİ
: Bu tabir de yine Arap örfüne göredir. Türkçe ’deki “balığın kavağa çıkması” deyimiyle aynı anlama gelen bu tabir, işin imkânsızlığını, olmazlığını ifade eder. Deyim burada da müşriklerin, yalanlayıcıların cennete giremeyeceklerini vurgulamaktadır.
Âyetteki  الجمل [cemel=deve] sözcüğünün “cümel” ve “cümmel” gibi kıraatleri de vardır ve bu kıraatlere göre sözcük “kalın ip, halat” anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’ân üzerine çalışma yapanların bazıları, iğne-iplik ilişkisi dolayısıyla, sözcüğün “urgan” anlamını tercih etmişlerdir. Fakat “devenin iğne deliğinden geçmesi” deyimi, eski zamanlardan beri hem Arap hem de İbrani kültüründe var olan bir deyimdir. Bu nedenle sözcüğün “deve” anlamı bizim de tercihimizdir.
Bu deyim, mevcut İncillerde de yer almaktadır:
Adamın biri Îsâ ’ya gelip “Öğretmenim, sonsuz yaşama kavuşmak için nasıl bir iyilik yapmalıyım?” diye sordu. Îsâ, “Bana neden iyilik hakkında soru soruyorsun?” dedi, “İyi olan yalnız biri var. Yaşama kavuşmak istiyorsan, O’nun buyruklarını yerine getir.” “Hangi buyrukları?” diye sordu adam. Îsâ şu karşılığı verdi: “Adam öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, çalmayacaksın, yalan yere tanıklık etmeyeceksin, annene babana saygı göstereceksin ve komşunu kendin gibi seveceksin.” Genç adam, “Bunların hepsini yerine getirdim” dedi, “daha ne eksiğim var?” Îsâ ona, “Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle” dedi. Genç adam bu sözleri işitince üzüntü içinde oradan uzaklaştı. Çünkü çok malı vardı. Îsâ öğrencilerine, “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “zengin kişi Göklerin Egemenliği ’ne zor girecek. Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı Egemenliği ‘ne girmesinden daha kolaydır. Bunu işiten öğrenciler büsbütün şaşırdılar, “Öyleyse kim kurtulabilir?” diye sordular. Îsâ onlara bakarak, “İnsanlar için bu imkânsız, ama Tanrı için her şey mümkündür” dedi. Bunun üzerine Petrus o’na, “Bak” dedi, “biz her şeyi bırakıp senin ardından geldik, kazancımız ne olacak?” Îsâ onlara, “Size doğrusunu söyleyeyim” dedi, “her şey yenilendiğinde, İnsanoğlu görkemli tahtına oturduğunda, siz, evet ardımdan gelen sizler, on iki tahta oturup İsrail’in on iki oymağını yargılayacaksınız. Benim adım uğruna evlerini, kardeşlerini, anne ya da babasını, çocuklarını ya da topraklarını bırakan herkes, bunların yüz katını elde edecek ve sonsuz yaşamı miras alacak. Ne var ki, birincilerin birçoğu sonuncu, sonuncuların birçoğu da birinci olacak.”
“Devenin iğne deliğinden geçmesi” deyimi için ayrıca Markos; 10.25 ve Luka; 18.25’e de bakılabilir. 

H.Yılmaz

Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte onlara gök kapıları açıl­mayacak ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar, cennete giremeyeceklerdir! Suçluları işte böyle cezalandırırız.

Bu âyet daha önce açıklandığı gibi, 36. âyetin açılımı durumundadır. Orada Yüce Allah, kendi âyetlerini yalanlayanların ve onlara karşı kibirlenenlerin cehennemde ebedî kalacaklarını buyurmuştu. Şimdi bu âyette de onların cennete asla giremeyeceklerini başka bir anlatımla gündeme getirmektedir.

1. Mücrim kimdir? Bu âyette "suçlu" anlamına gelen mücrime bir tanım getirilmektedir. Buna göre "Allah'ın âyetlerini yalanlayan, yani inkâr edip onlara karşı kibirlenmek isteyenler" e mücrim denmektedir. Yunus sûresinin 17 ayetinde ise mücrim başka bir açıdan şu şekilde tanımlanmaktadır: “Öyleyse kim,  Allah'a karşı yalan uydurandan veya onun âyetlerini yalanlayanlardan daha zalimdir? Bilesiniz ki suçlular asla kurtuluşa eremezler". Demek ki mücrim denen suçlu, Allah'a yalan iftirada bulunan, âyetlerini inkâr eden kimsedir.

Yunus sûresinin 50. ayetine göre, Allah'ın azabını acele isteyen kimseler, mücrimlerdir. Kasas sûresinin 78. ayetine göre, günahlarından sorgulanmadan cezalandırılacak olanlar mücrimlerdir. Dünyada kendi hür iradesini ve düşüncesini kullanamayıp kolayca etki altında kalıp haktan dönen kimseler mücrimlerdir (Rum 30/55). Günahkâr olduğunu anladıktan sonra mahşerde Allah'ın huzurunda başlarını eğip bir daha bu dünyaya gelmek isteyecek olanlar mücrimlerdir (Secde 32/12). Mahşerde diğer insanlardan ayrılıp farklı muamele görecek olanlardır (Yasin 36/59). Allah'a karşı ululuk taslayan, peygamberleri taşlayan, peygamberlere inanmayan kimselere mücrim denmektedir (Duhan 44/19-22). Mahşerde simalarından tanınan, perçem ve ayaklarından yakalananlardır (Rahman 55/41). Suçlular, cehennemi yalanlayanlar ve o yalanladıkları cehennemde kaynar suda dolaşanlardır (Rahman 55/43-44). Homoseksüelliği hayat tarzı edinip Allah'ın taş yağdırarak cezalandırdığı kimselerdir (A'râf 7/82-84). Günah işleyip Allah'tan yüz çevirenlere denmektedir (Hûd 11/52). Yüce Allah'ın azabını asla geri çevirmeyeceği kimselerdir (Yusuf 12/110). Peygamberle alay edip inkârcılığını gönüllerinin duvarlarına işleyenlerdir (Hicr 15/11-12). Mahşerde amel defterleri önüne konduğunda, o defterin her şeyi sayıp döktüğünü görünce, çok ağır pişmanlık duyacak olanlardır (Kehf 18/49). Mücrimler, peygamberlere düşmandır (Furkan 25/31). Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden ve Allah'ın helak ettiği suçlulardır (Duhan 44/34-37). Sapıklık ve çılgınlık içinde olanlardır (Kamer 54/47). Toplumda bozgunculuk yapan, kendilerini aldatan ve bunun farkında olmayan önderlerdir (En'âm 6/123).

Bütün bu âyetler, mücrim denen suçluları anlatmakta, inanç yapılarını ve davranış biçimlerini açıklamaktadırlar. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet mücrim kavramına, Allah'ın âyetlerini yalanlayan, onlara kibirlenmek isteyen, kendilerine gök kapılan açılmayan, asla cennete giremeyen tanımını getirmektedir. Yüce Allah 41. âyette mücrimi, "cehennem döşeği ve örtüsü olan zâlim kimse" olarak tanımlamaktadır. Böylece gök kapılarının kapandığı, cennetin ebediyen yasaklandığı, döşeğinin ve örtüsünün cehennem olduğu, Allah'ın âyetlerini yalanlayan ve onlara karşı kibirlenmek isteyen zâlim insanlara mücrim denmektedir.

2. Gök kapılarının açılmaması ne demektir? Mücrimlerin tanımında yer alan en önemli özelliklerinden biri, gök kapılarının onlara açılmamasıdır. Göğün kapıları mı vardır da onlara açılmayacaktır? Bu sorunun cevabını verirken başka ayetlere gitmek gerekiyor.

a) Yüce Allah'ın canlılar ve özellikle insanlarla bazı ilişkiler kurduğu kanallara, "kapılar" denmektedir. Bu kanallar fizikî mânâda kapı veya kanalı ifade etmemektedir. İnsan gücünün üstünde olan her şey onun için "semâ" sayılmaktadır. İnsan elini kaldırınca parmağının ucundan yukarısı onun için maddî anlamda semâ olmaktadır.

Manevî anlamda insan aklının, yeteneklerinin ulaşamadığı noktadan ötesi, onun için psikolojik semadır. İnsan gücünün yetmediği alandan gelen her şeye Allah "gök kapısı" adını vermektedir: "Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, üzerlerine her şeyin kapılarını açtık..." (En'âm 6/44). Burada "her şeyin kapısı" denirken, mutluluğa götüren her şeyi kastetmektedir. Rızkın, güzelliklerin, iyiliklerin ve mutluluğun kapılan anlamına gelmektedir. İşte En'âm sûresinin 40. âyetinde kastedilen kapılar bu kapılardır.

b) Nuh tufanında Allah yağmuru şiddetli bir şekilde yağdırdığını ifade ederken, Kamer sûresinin 11. âyetinde şöyle demektedir: "Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık". Yağmurun buluttan yağdığını biliyoruz, ama çok yağmur yağınca, bir tekerleme olarak "Göğün dibi delindi"; "Gökyüzünün olukları aktı" deriz. Bu tür ifadeler benzetme yoluyla kullanılan ifadelerden ibarettir.

Onlara gök kapılarının açılmamasının A'râf sûresinin 40. ayetindeki anlamı, çözüm getiren ilâhî müdahaleler, rahmet ve rızık kapıları demektir. Dertlerini, sıkıntılarını, belâlarını Allah'a sunup çare arama kapılarının onların üzerine kapandığı ifade edilmektedir. Bir bakıma Allah onlarla alâkasını kesmiş, lütuf ve ihsanını onlardan uzaklaştırmış demektir. Güzellikleri, iyilikleri, lütuf ve ihsanı ilâhî âlemden bu âleme getiren kapılarla, insanın iyi düşünce ve amellerini Allah'a götüren (Fâtır 35/10) kapılar, çıkış yolu demektir.

3. Onlar cennete giremezler. "Ve onlar, deve iğne deliğine girinceye kadar cennete giremeyeceklerdir".

Âyetin bu kısmındaki "deve-iğne" ilişkisi, onların cennete girişlerinin imkânsızlığını ifade içindir. Âlimler buradaki deve anlamına gelen cemel kelimesini "iğne" ile bağdaştırmadıklarından onu "halat" anlamına gelen cümmel şeklinde okumuşlardır. Kalın urgan, halat iğnenin deliğinden geçerse, onlar da cennete girerler benzetmesini yapmışlardır.

Âlimlerin bu konudaki açıklamasını Muhammed Esed şöyle özetlemektedir: Cümlede geçen cemel sözcüğüne gelince, bunun, bu anlam örgüsü içinde deve olarak tercüme edilmesi, hiç şüphe yok ki yanlış olur. Zemahşeri’nin belirttiği (ve Razi dâhil diğer klasik müfessirlerin de desteklediği gibi) İbn Abbâs, sözcüğü "kalın urgan" ya da halat anlamına gelen cümmel şeklinde telaffuz ederdi. Aynı okuyuş şekli, Ali b. Ebû Talip’e de atfedilmektedir. Belirtmek gerekir ki, sözcüğün cümmel, cüml, cümul ve nihayet Kur'ân'ın genel kabul gören okuyuşuyla cemel şeklinde değişik lehçe telaffuzları vardır. Bunların hepsi de "kalın bükümlü urgan" anlamına gelmektedir. İbn Abbâs'tan gelen bir rivayeti nakleden Zemahşerî, Allah'ın deve ile iğne arasındaki münasebetsiz bir mecazı kurmayacağını ifade etmektedir.

Bu âlimlerin ilgili kelimeyi cemel okunduğu halde cümmel okuyarak kendi istedikleri mânâya çekmelerini doğru bulmadığımızı söylemekte yarar vardır. Halat iğnenin deliğinden geçmez, ama inceltirseniz geçer. Fakat deveyi asla inceltemez ve oradan geçiremezsiniz. Bize göre Allah iğne ile deve arasında bir ilişki kurarak onların cennete girmelerinin imkânsızlığını ifade etmektedir.

Âyetin bu kısmında geçen yelice kelimesi velece fiilinden türemiştir: "Girmek, eve girmek"; evlece kalıbı "bir şeyi diğer şeye sokmak"; vellece kalıbı, "hayatında malını çocuklarına bağışlayıp başkalarının kendisinden bağış istemesini önlemek"; velice kalıbından alınınca, "kişinin ailesinden olmayan, ama güvendiği, sırdaşı" anlamına gelmektedir.

Kur'ân'da iğnenin deliğinden geçmek (A'râf 7/40) ayetindeki ilgili kelime: yerin içine giren, sızan (Sebe' 34/2); gecenin gündüze, gündüzün geceye girmesi, birbirini takip etmeleri (Âl-i İmrân 3/27); sırdaş (Tevbe 9/16) mânâlarına gelmektedir. Genelde maddî anlamda kullanılmasına rağmen, A'râf sûresinin 40 ve Tevbe sûresinin 16. ayetlerinde manevî anlamda geçmektedir. Âyetin bu bölümünde hem "girmek" anlamına gelen dahale kelimesi, hem de "geçmek" anlamında velece kelimeleri bir araya gelmektedir.

4. "Biz günahkârları böyle cezalandırırız".

"Böyle cezalandırırız" buyurduğu ceza şekilleri nelerdir? Bu soruyu aynı âyetlerle şöyle cevaplandırırız: a) Onlara gök kapıları açılmaz, b) Onlar cennete giremez, c) Onlara cehennemden döşekler ve örtüler yapılır. B.Bayraklı

Lafzen, “Cehennem[in ateşinden] bir dinlenme-yeri (döşek) ve üzerlerinden bir örtü”.

M.Esed~ ~ ~

41. Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.
41. âyette, cennete giremeyecek olan müşriklerin akıbetleri bildirilmektedir. Âyetteki zalimler ifadesi, –yukarıda 5. âyetin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– toplumda eziyet edenleri değil, “şirk koşanları” işaret etmektedir. Gidecekleri yerde zalimler için “cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler” bulunduğunu bildiren bu âyetin uyarısında, aslında ince bir istihza vardır. Zira insanın rahatça dinlenip uyuyabilmesi için bir yatağa ve üstünü örteceği bir yorgana ihtiyacı vardır. Müşrikler ise cehennemde çok farklı bir yatak ve yorganla karşılaşacaklardır. Onları cehennemde nasıl bir yatağın beklediği, başka bir âyette daha farklı bir ifade ile açıklanmıştır:
Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarında da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: “Ey kullarım! Bana takvalı davranın.” (Zümer/16)

H.Yılmaz

41.  Onlar için cehennem ateşinden döşekler, üzerlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

A'râf sûresinin 40. âyetinde mihad kavramı ile ğavâş kavramı yer almaktadır. Mihad kelimesi, mühüd kelimesinin çoğuludur. Mühüd, "yatak" anlamına gelmektedir. Ezherî, mehd kelimesinin "sermek" anlamına geldiğini, yere yayıldığı için de döşeğe "mihâd" dendiğini söylemektedir. Ğavâş, Ğaşiye kelimesinin çoğuludur. "İnsanı bürüyüp kaplayan her şey"e ğâşiye denmektedir. Bu kelime "asık surat" mânâsına da gelmektedir. Mihâd ile ğavâş bir araya gelince, cehennem onları her tarafından saran, kaplayan, içine alan yatak, yorgan örtüleri olmaktadır.

"Biz, zalimleri böyle cezalandırırız" ifadesinden anlıyoruz ki, Allah suçlu anlamına gelen mücrim ile zâlim kelimesini aynı anlamda kullanmaktadır. Mücrim denen zâlim, zâlim denen mücrim, Allah'ın âyetlerini yalanlayan, inkâr eden ve onlara karşı kibirlenmek isteyenlerdir. Zâlim kavramı, kâfir ve müşrik manasına da gelmektedir. B.Bayraklı

Onlara cehennemde ateşten bir yatak, üstlerine de (ateşten) örtüler vardır. Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.

41- Şu muhakkak ki, ayetlerimizi yalanlayanlar, hayır ve şerri, hak ve bâtılı, geçmişin sonuçlarını, şimdiki zamanın ve geleceğin gereksinimlerini açıktan açığa gösteren delillerimizi ve işaretlerimizi yalan çıkarmaya çalışanlar ve onlara karşı kibirlenenler, kendilerini daha yüksek sayıp, bunları nazar-ı itibara almaya tenezzül etmek istemeyenler yok mu, bunlara göğün kapıları açılmaz, ruhları yükselemez, biraz fırlasalar bile yükseklere nüfuz edemezler, meleklerin sırlarına eremezler, düşerler, dua ve niyazları red olunur. H.Yazır

42. İman edenler ve sâlihâtı işleyenler –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yaranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır.

Bu ayetlerde iman eden ve sâlihâtı işleyenlerin akıbetleri ile ilgili bilgiler veren Rabbimiz onların cennette sürekli kalacaklarını; içlerinde kin, hınç, kıskançlık, düşmanlık türü hiçbir kötü huyun bulunmayacağını, altlarından ırmakların akacağını [tüm nimetlerin kendilerinin olacağını] , kısacası mutlu olmaları için ne gerekiyorsa onlara orada sunulacağını beyan etmektedir. Bu beyandan sonra bir başka noktaya daha dikkat çekilmiştir ki, bu da Allah’ın elçiler ve hakk kitaplar göndermek suretiyle insanlara kılavuzluk etmemesi halinde kimsenin bu konuma gelemeyeceği gerçeğidir.
İman eden ve sâlihâtı işleyenlerin cennet yâranı olduğunu bildiren 42. âyetin -ki Biz hiç kimseye gücünün, kapasitesinin üstünde bir şey yüklemeyiz- şeklindeki parantez içi ifadesi, cennete ulaşmanın pek zor olmadığına dair bir mesaj mahiyetindedir. Buna göre, hiç kimsenin cennete ulaşmak için gücünün üstünde çalışmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Çünkü insanların güçlerinin yettiğinden başkasıyla yükümlü olması “sünnetullah” a uymaz. Bu ilke ile hem insanların cennete girebilmek için sıkıntıya düşmelerine engel olunmuş, hem de çeşitli zorluklarla karşılaştıklarında insanlara bu sıkıntıların üstesinden gelme azmi aşılanmış olmaktadır.
O, size ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanları haram kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (Bakara/173)
Ve anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri ma‘rûf ile [geleneklere uygun olarak] bir borçtur. Herkes ancak gücüne göre mükellef olur. –Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın.– Vârise düşen de bunun aynıdır. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi ma‘rûf ile [geleneklere, günün şartlarına uygun olarak] verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah’a takvalı davranın ve bilin ki, Allah yaptığınız şeyleri görendir. (Bakara/233)
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve yine yaptığı da kendi zararınadır. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bize, rahmet et bize! Sen bizim mevlâmızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara/286)
Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ve ölçüyü, tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye (Allah) bunları size vasiyet etmiştir. (En‘âm/152)
Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Müminun/62)
Geniş imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık kılacaktır. (Talâk/7)

H.Yılmaz
42. İman edip de salih ameller işleyenlere gelince ki Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz- onlar cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar."

Yüce Allah'ın: "Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz" buyruğu bir mu’tarıza (ara) cümlesidir. Yani, iman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar cennetliklerdir, onlar orada ebedî kalıcıdırlar.

"Ki, Biz kimseye gücünden fazlasını yüklemeyiz" buyruğunun anlamına gelince: Yani O, hiç bir kimseyi, hanımlarına bulduğundan ve imkânından fazlasını harcamakla yükümlü kılmamış; eline geçiremediği şeyleri harcamakla yükümlü tutmamıştır.

Burada fiilden önce istitrattın varlığının söz konusu olduğu anlatılmak istenmemektedir. Bu açıklamayı da İbnu'l-Tayyib yapmıştır. Bu buyruğun bir benzeri de yüce Allah'ın: "Allah hiç bir nefse ona verdiğinden başkasını yüklemez" (et-Talak, 65/7) buyruğudur.

Kuduri

42.  İnanıp iyi işler yapanlar -hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını önermeyiz- işte onlar, cennet halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır.

Her iki âyet cennetin miras olarak verileceği insanların özelliklerini an­latmaktadır. Önceki iki âyette cehennemlik olan kâfir, mücrim ve zalimler anlatıldıktan hemen sonra cennetliklerin ele alınması, yani Kur'ân'ın bir şeyi zıddıyla anlatması, genel bir anlatım metodudur.

Bu anlatım tarzı, insanda bir ritim psikolojisi oluşturmaktadır. Mücrim, zâlim ve cehennem, insan psikolojisini germekte; iman, iyi amel ve cennet kavramları da insan psikolojisini rahatlatmakta, geriliminden kurtarmakta, karamsarlığını ortadan kaldırmakta ve iyiye teşvik etmektedir. Bu kötümserlikten iyimserliğe, ümitsizlikten ümide, gerilimden gevşemeye, mutsuzluktan mutluluğa olan geçiş, karşılaştırmalı metodun etkinliğini ifade etmektedir. Şimdi âyetlerin içeriğini ele alıp açıklayabiliriz:

İnanıp iyi işler yapanlar -hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını önermeyiz- işte onlar, cennet halkıdır, onlar orada sürekli kalacaklardır".

Genelde âlimler, "Hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını önermeyiz" cümlesini "ara cümle", yani cümle-i mu'tarıza olarak nitelendirmektedirler. Çünkü onlara göre, âyetin önü ve arkasıyla doğrudan bir alâka­sı yoktur. Oysa bu cümlenin âyetin başı ve sonuyla yakından alâkası vardır. Yüce Allah'ın teklif ettiği iman ve insanlardan istediği iyi işler, insanın gücüne ağır gelmeyeceğini gündeme getirmektedir. Allah'ın emrettiği yükümlü­lüklerle insanın gücü arasında bir denge vardır. Daha önce Bakara sûresinin 286. âyetinde bu konu derinlemesine açıklandı. Buradaki anlamı, insanı cennete götürecek amelleri yapmaya insanın gücünün yeteceğidir. İlâhî emirlerin ve insana yüklediği sorumlulukların merkezinde insanın gücü yer almaktadır. Her şey ona göre ayarlanmaktadır. Önemli olan insanın bu gücünü ortaya koymasıdır. Bu güç harekete geçince, gerekli olan şeyleri yapacak ve onu cennete götürecektir.

Mücrim ve zâlimlerin yeri cehennem, iman edip iyi amel işleyenlerin yeri de ebedî kalacaktan cennettir. Demek ki mücrimler, kendi potansiyel güçlerini harekete geçirip ilâhî emirleri yerine getirmediklerinden bu sıfatı almış ve cehennemlik olmuşlardır. İmanlı olarak yapılan iyi işler insanı cennete götürmektedir, yani insan dünyadaki davranışlarıyla cennetini hazırlamaktadır. Cennet, insanın iyi amellerinde başlamakta ve bir süreç olarak ahirette de devam etmektedir.

B.Bayraklı

43.Ve göğüslerinde gıll’den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. (Ve onlar,) “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah’a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.”
Cennet yâranının kalplerinin kötü huylardan arındırılmış olması, cennetin ne kadar huzurlu bir ortam olduğu hakkında güzel bir mesaj içermektedir. Cennetteki ebedî yaşam hakkında şu ayetlere bakılabilir: Tûr/17-28, Vâkıa/10-38, Nebe/31-36.
43. âyetin sonundaki İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz ifadesi de yine çok önemli bir noktaya dikkat çekmekte ve cennetin ekstra bir nimet, bir miras olduğunu vurgulamaktadır. Yani, iman edip sâlihâtı işleyenler cennette dünyada iken işledikleri güzel amellerin karşılığından kat kat fazlasını bulacaklar, tabir yerinde ise mirasa konacaklardır.
Bu lütuf Allah’tandır. Bilen olarak Allah yeter. (Nisâ/70)
Allah’a inanıp O’na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmete ve fadla [bol nimete] sokacak ve onu dosdoğru yola kılavuzlayacaktır. (Nisâ/175)
A‘RÂF ve ASHAB-I A‘RÂF:  الاعراف [a‘râf] ve  اصحاب الاعراف [ashab-ı a‘râf] ifadelerinin tahlili için, aslında bu ifadelerin yer aldığı pasajın tümünü [35-53. âyetler] göz önüne almak gerekir. Cennet ve cehennem ashabından bahseden bu pasajın 35-36. ayetlerinde kurtuluş ve helâk yolları açıklanmış, 37-41. ayetlerinde insanlar yanlışa karşı uyarılmış, 42-43. ayetlerinde de doğrunun peşinden giderek kendini kurtaranlar, müjdeler verilmek suretiyle özendirilmiştir.
Konuyu bir bütünlük içinde sunabilmek amacıyla, pasajın bundan sonraki bölümünü [44-53. âyetler] tahlilde ele alacağımız âyet gruplarını da belirterek topluca aktarıyoruz:

H.Yılmaz

43. Onların göğüslerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akmaktadır. Lütfe­dip bizi buraya getiren Allah'a hamdolsun, Allah bizi getirmeseydi, biz bunu bulamazdık. Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler, dediler. Onlara: "İşte size cennet, yaptıklarınıza karşılık size miras verildi" diye seslenildi.

"Göğüslerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır".

Cennetin miras olarak verildiği insanların üçüncü özelliği, Allah'ın onların gönlünde bir operasyon yaparak kini söküp atmasıdır. Bir önceki âyette geçen güç meselesinde, insanın gücünün yetmeyeceği bir alan olduğu bu âyetle ortaya çıkmaktadır. İnsanın gücünün yetmediği alanlardan biri de, gönlündeki kini söküp atmasıdır. O zaman devreye Allah girmekte, kulunun gönlündeki kini söküp atmaktadır.

Haşr sûresinin 10. ayetine bakınca, gönüldeki kini söküp atıp orada kin bırakmama kudretinin Allah'a ait olduğunu görürüz: "Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma!" Böyle dua etmenin altında yatan esas, insanın kendi gönlünde operasyon yaparak kinini söküp atmamasındaki acziyetidir. Demek ki gönülden kini söküp atmak çok zordur; bunu gerçekleştirmekte insan Allah'a muhtaçtır. Bu konudaki müdahale insanın iman ve iyi işler üretmesine bağlıdır. Yüce Allah insanın gönlünde imanla kinin bir arada kalmasını istememektedir.

"Onların altlarından ırmaklar akar...".

Bu durum, cenneti mi anlatıyor, yoksa iman etmiş, iyi işler işlemiş ve gönlünden kin sökülüp atılmış insanın bu dünyadaki durumunu mu anlatıyor? Bize göre bu soruya öncelikle, insanın içindeki iyilik, güzellik ırmaklarının akması anlamına gelmekte, ama aynı zamanda ahiretteki cennetin ırmaklarını da ifade etmektedir, şeklinde cevap verebiliriz. Demek ki inkâr, zulüm, günah ve kin, insanın içindeki iyilik, güzellik, iman, düşünce, sevgi ve aklını kullanma ırmaklarını kurutmakta, onların pınarını tıkamaktadır. İman edip iyi ameller işledikten ve gönlünden kinin sökülüp atılmasından sonra bu pınarları açılmakta, kuruyan nehirler akmaya başlamaktadır.

Bu dünyada insanın beyin ve gönlünde akan nehirler, ahirette de cennetin nehirlerine dönüşmektedir. Kin, insanın içindeki pınarları, nehirleri kuruttuğu gibi, cennetteki ırmakları da kurutmaktadır. Gönülden kin çıkınca cennetteki ırmaklar akmaya başlıyor.

"Ve onlar derler ki: 'Hidayetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah'a hamdolsun. Allah bizi doğru yola iletmeseydi, kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler". Kur'ân'ın ko­nuşma üslûbunda bazan gelecek zamanlar, geçmiş zaman olarak ifade edilmektedir. Bunun ana sebeplerinden biri, gelecekte olacak olan o şeyin mutlaka gerçekleşeceğidir. Âyetteki "dediler" fiili, aslında "kesinlikle diyecekler" anlamına gelmektedir.

İman edip gönülden kinin sökülüp atılmasıyla insanın duası bile değişmekte, nimetin kaynağı konusundaki fikrinde bir değişim meydana gelmekte, kendi kudretiyle ilâhî kudretin neler yapabileceği konusunda isabetli görüş beyan etmektedir. Bu kişilerin mahşerde yapacağı duanın adını bu âyet "hamd" olarak koymaktadır. Orada kavuştuğu ve elde ettiği ödülü sebebiyle yapacağı hamdin içeriği şöyledir:

a)  "Hidayetiyle bizi (bu nimetlere) kavuşturan Allah'a hamdolsun".

Yüce Allah'ın iman edip iyi ameller işleyen ve gönlünden kini söküp attığı kişilere vereceği ödülü takdir ederek, o ödüle kavuşması için bu dünyada kendisine kılavuzluk yaptığını hatırlaması, onlara sadece kendi gücüyle kavuşmadığının şuuruna varmasıyla hamd ibadetini yapmaktadır. Duanın, ya da hamdin bu bölümü, hidayetin Allah'tan geldiğini itiraf etmektir.

b) "Allah bizi doğru yola iletmeseydi, kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik".

Yüce Allah'ın dünyada onlara yaptığı kılavuzluğun önemini takdir ettikten sonra, kendi gücüyle bunu yapamayağını da itiraf ederek, hamdini doruk noktasına çıkarmaktadırlar. Âyet, Allah'ın kudreti karşısında kendi acziyetini anlamak ve bunu itiraf etmenin ne kadar erdemli olduğuna dikkat çekilmektedir.

c) "Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler-" ,

Bu dünyada peygamberlerin Allah'tan alıp getirdiklerinin hak, yani gerçek olduğunu da itiraf edeceklerdir. Allah'ın elçilerinden kasıt, Allah'ın peygamberleridir. Onların hakkı getirdiklerini mahşerdeki hayatlarıyla bir daha adayacaklar ve bunu söyleyeceklerdir.

"Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız' diye seslenilir".

Demek ki bir önceki bölümde yaptıkları hamd, cennete girmeden önce gerçekleşmiştir. Belki de bu dünyada yapılan bir hamd idi. Ama o zaman "onların altlarından ırmaklar akar" diye ifade edilen oluşum nerede gerçekleşmiş olacaktır? Buradaki ırmakların akması, dünyadaki bütün mutluluk veren nimetlerin hizmetlerinde olması manasına alınmalıdır.

Mahşerde, bu dünyada yaptıkları iyi ameller, eylemler, işler sebebiyle vâris oldukları onlara söylenecektir. Herkesin korku ve endişe içinde beklediği bir anda insana bu şekilde seslenilmesi, ödülün başka bir boyutudur. Âyetin bu kısmında geçen bimâdaki "bâ" harfi, "sebebiyle" anlamına gelmektedir. Hangi sebeple cennete vâris oldukları anlatılmaktadır.

Dünyada yapılan ameller sebep, cennete vâris olmak da sonuçtur. Başka bir açıdan bakarsak ameller kaybolmamakta, mutlaka bir neticeye ulaşmaktadır.

İyi insanların dünyada yaptıkları, ahirette onları cenneti kazandırdığı için, miras kelimesi bu âyette kullanılmıştır. Çünkü bu kelime "kazandırdı, utanç getirdi" mânâlarına gelmektedir. Yapılan bir eylem ya şeref kazandırır ya da utanç getirir. Bu anlamda miras kelimesinin irs, yani vâris olma kalıbı kullanılmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki A'râf sûresinin 42 ve 43. ayetleri, insanları imana ve iyi iş işlemeye teşvik eden açıklamalar getirmektedir. İman edip iyi iş işleyenlerin gönlünde Allah bir operasyon yaparak kini söküp atmakta, mutluluğu getiren bütün nimetlerini sunmakta ve onları cennetine vâris olarak tayin etmektedir. Önceki iki âyet ele alınınca, ortaya çıkacak olan fark, bu âyetlerin ne kadar iyiye, doğruya teşvik edici olduğunu gösterecektir.

Bu âyetler grubunda kâfirlerin ahiretteki durumu anlatılırken, orada durmayıp hemen iyilerin durumunun anlatılmasına geçilmesinin metodunu da yakalıyoruz. Dini tebliğ ederken durulacak yer cehennem değil, cennet olmalıdır. İnsanlara cehenneme ve cennete kendi amelleri sebebiyle gideceklerini öğretmeli, bu dünyada yapılmayan bir şeye ne ceza ne de ödül olmayacağının bilinci kazandırılmalıdır. Ameller asla kaybolmadığı, ahiretteki bütün oluşumların ve elde edilecek olan hayat tarzının tamamen bu dünyada, beynin, gönlün çalışması ve davranışlarla elde edileceği insanlara mutlaka aşılanmalıdır. İnsanlar başkalarının amelleriyle değil, kendi amelleriyle ahirette bir hayat tarzı kazanacaktır. Bu bilinç, bu dünyada iken bir şeyler yapıp geriye bırakma arzusunu körükleyecektir. B.Bayraklı

44. Cennet ehli cehennem ehline: "Biz Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?" diye seslenir. "Evet!" derler. Ve aralarından bir çağrıcı, "Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun!" diye bağırır.

Âyet cennetliklerle cehennemliklerin arasında bazı konuşmaların geçeceğini ve bu konuşmaların içeriğini verirken, ahiretten bazı sahnelerin olacağına işaret etmektedir. Âyetin içerdiği konulardan şu genellemelere varabiliriz:

1. Cennetle cehennem birbirine çok yakın bir mesafede olacaktır. Cennet ehli cehennem ehline seslendiğine göre, mesafenin uzak olmaması gerekiyor. Ama bu sesleniş, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme yerleşmesinden önce olması mümkün değil midir? Mahşerde cennetliklerin ve cehennemliklerin kimler olduğu tespit edilip ayrıldıkları zaman bu sesleniş gerçekleşmiş olamaz mı? Ayetten anlıyoruz ki, bu sorulara olumlu cevap vermek mümkün değildir. Çünkü cehenneme girince, azabı tadınca Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu anlamış olacaklardır. Âyetteki "bulmak" kelimesi bunu ifade etmektedir.

2.  Önemli olan Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu bu dünyada anlamaktır.

"Biz Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk; siz de Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?"

Yüce Allah gönderdiği vahiyle insanları kötü fiillerden caydırmak için cehennemi, iyi eylemlere teşvik etmek için de cenneti motif olarak kullanmakta ve vaat etmektedir.

Bu durum âhiret inancının kapsamı içine girmektedir. Bu bizi şu esasa götürmektedir: Ahireti, ceza ve mükâfatı olmayan bir felsefe, din olamaz. Dinle felsefeyi birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri budur. Dinlerin âhiret inancı olduğu halde, felsefelerin böyle bir inancı yoktur ve bu sebeple felsefe, din değildir. İnsanlara cennet ve cehennem vaat edemez, ebedî hayattaki ceza ve ödülü getirecek, cezaya sebep olacak davranışların düzenlemesini de bu dünyada yapamazlar. İnsanlık iyi ve kötü adına ne değer üretmişse, bunu dinlerin mirasına borçludur. Onun için âhirete uzanmayan bir eylem biçimi dinden değildir ve olamaz. Cennetliklerin, cehennemliklere sorduğu sorudan, inananla inanmayan arasındaki farkı çıkarıyoruz.

İnanıp cennete giden insan, A'râf sûresinin 43. ayetine göre cennete vâris olan ve Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu bu dünyada anlayıp inanan in­sandır. Ama kâfir o vaadin gerçek olduğunu bu dünyada anlayıp iman etmeyen, fakat ahirette anlayacak olandır. Müslümanın beyni ve gönlü dünyanın sınırları içinde hapsolmayan, âhirete uzanan bir eylemle iman etmekte, ebedî hayatın olacağına yakinen inanmaktadır. İnkâr psikolojisi insanın ufkunu daraltıp dünya ile sınırlandırmaktadır. İnananla inanmayanın farkı, beyin ve gönülde başlamaktadır.

Demek ki iman, iş başa gelmeden önce onu görebilme yeteneği dediğimiz gönül gözünü oluşturmaktadır. İnkâr eden insan, böyle bir yeteneği elde edememektedir. Onun oluşmadan bir şeyi kestirmesi, düşünmesi ve inanması imkânsızdır. Sonuçta ahirette cehennem azabını tadınca, ilâhî vaadin hak olduğunu anlayacaktır.

3. Kâfirlerin "Evet" demesi işe yaramayacaktır. "Cehennemlikler 'Evet' derler". Ahirette kâfirler azap tecrübesini tadınca, cennetliklerin sorduğu soruya "Evet" diyeceklerdir. Bu cevabın iyilik adına hiçbir işe yaramayacağı, A'râf sûresinin 50. ayetinden anlaşılmaktadır. Ahiretteki kabulün azabı giderici bir özelliği yoktur. Önemli olan bu dünyada kabul edip inan­mak ve Allah'a karşı "Evet" demektir.

Ahirette cennetliklerle cehennemliklerin arasında geçecek olan bu konuşmanın bize dünyada anlatılmasının eğitim açısından önemi, âhiret inancının insanı caydırıcı ve teşvik edici bir özellik taşıdığının öğretilmesidir. İnsan hayatının dünya ile sınırlı olmadığı, onun gelecekte ebedî bir hayatı olacağı anlatılmaktadır. Kötülükleri işleyenlerin de yaptıkları kötülüklerin yanlarına kâr kalmayacağı bildirilmektir.

4. Zalimlere lanet okunacaktır. Cehennemlikler, cennetliklere Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu "Evet" cevabı ile bildirince "Aralarından bir çağrıcı, 'Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun' diye bağırır" buyurulmaktadır.

Müfessirlerin bazısı bu çağrıda bulunanın başkası olduğunu ve onların arasında bu çağrıyı yapacağını söyledikleri halde, bazıları da çağrıyı onlardan birinin yapacağını söylemişlerdir. Bize göre bu müezzinin, yani duyurucunun melek olması muhtemeldir. Bunu nasıl ispat ederiz? Hûd sûresinin 18. ayetine bakıldığında,  bunu net bir şekilde anlamak mümkün olur.  B.Bayraklı
44–45.   Ve cennet ashabı ateş ashabına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri büğrüsünü isteyen ve ahireti inkâr eden zalimlerin üstüne olacağını duyurdu.
Asılsız ve tutarsız rivayetler sayesinde bu konunun da “kabir azabı” ve “berzah âlemi” konuları gibi yanlış kabullerle zihinlere yerleşmemesi için pasajın bu bölümünün biraz daha fazla dikkat gösterilerek iyi ve doğru anlaşılması gerekmektedir. Çünkü a‘râf ve ashab-ı a‘râf ifadeleri de rivayet bombardımanı altında kalmış ve tefsirciler tarafından değişik şekillerde yorumlanmıştır.
Kaynak kitaplar maalesef mesnetsiz ve gerçek dışı kabullerden oluşan bu yüzlerce farklı yorumu bugüne taşımışlar, böylece Müslümanlar arasında tutarsız bir inanç, anlaşılmaz bir kavram oluşmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla bu konuyu kaynak kitaplardan okuyanların, (Hâşâ!) “Bu Kur’ân ne anlaşılmaz bir kitap!” demeleri yadırganamaz hâle gelmiştir. Hâlbuki Kur’ân, anlaşılmaz, kapalı değil, tam aksine, akıl sağlığı yerinde olan her insanın kolayca anlayabileceği mübin [açık-seçik] bir kitaptır. Kur’ân ancak onu yeterli görmeyip ondan başka kılavuz arayanlar için “anlaşılmaz” olabilir. Çünkü bu sahte kılavuzlar insanların önüne, Kur’ân’ın bildirdiği “tek gerçek” yerine, “yüzlerce gerçek dışı masal” koymaktadırlar. Nitekim İbn-i Kesîr yüzlerce rivayeti sayıp dökmüş, sonra da “Bu rivayetler hep gariptir” diyerek konuya son noktayı koymuştur.
Biz, bu garip rivayet örneklerini değil, bu garip rivayetler sebebiyle a‘râf ve ashab-ı a‘râf ifadelerinin Müslümanlar arasında kabul görmüş anlamlarını özetledikten sonra işin aslını Kur’an’dan araştıracağız.
“A‘RÂF” İLE İLGİLİ İNANIŞLAR:

A’râf, sırat köprüsünün üstündeki yüksekçe bir yerdir, burçtur.

A‘râf, cennetle cehennem arasında Uhud dağına benzer bir mevkidir.

A‘râf, cennetle cehennemi birbirinden ayıran bölgedeki surun yüksek bir yeridir.

ASHÂB-I A‘RÂF” İLE İLGİLİ İNANIŞLAR:

Ashâb-ı a‘râf, iyi ve kötü amelleri eşit olan müminlerdir. Bunlar cennete hemen konulmayıp ikisi arasında [ârafta /ara bölgede] bir müddet bekletilip sonra cennete konulacaklar.

Ashâb-ı a‘râf, meleklerdir. Müminleri ve kâfirleri yüzlerinden tanırlar.

Ashâb-ı a‘râf, peygamberler, şehitler, yüksek şahsiyetli âlimlerdir.

Ashâb-ı a‘râf, cennet ve cehenneme girmeyi gerektirecek durumda olmayan kimselerdir ki, bunlar, peygamberlerden haberi olmayanlar, kâfir ana-babanın küçükken ölmüş çocukları, veled-i zinalar [zinadan doğan çocuklar] ve delilerdir.

Aslında a‘râf ve ashab-ı a‘râf konusunda daha birçok madde sıralamak mümkündür. Fakat biz, pek çoğu Kur’ân ile çelişen bu inanışları, her biri zayıf rivayetlere dayandırılarak ortaya atılmış olan dört ana grupta toplayarak özetledik. Ne yazık ki, Kur’ân bir tarafa bırakılıp Kur’ân dışı söylentilerin ardına düşüldüğünde, bu konuda olduğu gibi, çok sayıda yanlış inanışın ortaya çıkması tabii bir durumdur.
Bu genel açıklamadan sonra yeniden tahlilimize dönüyoruz: 

Bu ayetlerde yine daha önce yapılmış olan uyarı ve müjdelemeye uygun olarak ahirette yaşanacak olanlardan bir bölümü temsilî olarak anlatılmaktadır. Bu temsile göre, cennettekiler ile cehennemdekiler karşılıklı olarak konuşturulmakta ve insanlara kendilerini bekleyen akıbet hakkında müjde ve uyarılarda bulunulmaktadır. Bu temsilî anlatım sayesinde uyarı ve müjdelemelerin etkileri iyice artmakta, Rabbimizin verdiği mesaj en mükemmel şekle bürünüp insanları âdeta uyandırmaktadır.

Âyetteki Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri büğrüsünü isteyen ve ahireti inkâr eden zâlimlerin üstüne olacağını duyurdu ifadesinden, cehennemde bir görevlinin suçlular arasında dolaşarak onlara devamlı cehenneme geliş nedenlerini anons edeceği anlaşılmaktadır. Bu anonsçu Neml sûresi’nde dâbbeh olarak adlandırılmıştı:
Söz üzerlerine vaki olduğu [gerçekleştiği] zaman onlar için, insanların ayetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan arzdan bir dâbbeh de çıkardık. (Neml/82)

H.Yılmaz 

45. Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve o yolu eğip bükmek isteyen zalimlerdir. Onlar ahireti de inkâr edenlerdir.

Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim olabilir? Onlar Rablerine arz edilecekler, şahitler de: 'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir' diyecekler. Biliniz ki Allah'ın laneti zâlimlerin üzerinedir". A'râf sûresinin 44. âyetinde lanet ve zâlim kavramları yer aldığı gibi, Hûd sûresinin 18. âyetinde de lanet ve zâlim kavramları yer almaktadır.

A'râf sûresinin 44. âyetinde müezzinin, Hûd sûresinin 18. âyetinde şahitlerin sesleneceği söylenmektedir. Demek ki müezzinle şahit aynı şeyin ifadesidir. Şahidin melek olduğu kesin olduğuna göre, müezzin de melektir.

Lanet edilen zalimler kimlerdir? Hûd sûresinin 18. âyetinde ve bir sonraki âyette lanet edilen zalimler açıklanırken, A'râf sûresinin 44. ayetindeki zâlimlerin açıklaması, 45. âyette yapılmaktadır. Hûd sûresinin 18 ve 19. ayetlerinde lanet okunan zâlimlerin özellikleri şöyle açıklanmaktadır; Allah'a karşı yalan uyduran, Allah'ın yolundan alıkoyan, o yolu eğri büğrü gösteren ve ahireti inkâr edenlerdir. A'râf sûresinin 45. âyetinde ise, Allah'ın yolundan alıkoyan, onu eğri büğrü gösteren ve ahireti inkâr edenler olarak takdim edilmektedirler. Görülüyor ki A'râf sûresinin 44 ve 45. ayetlerindeki zâlim kavramının açıklaması yapılmaktadır. Cehennemlikler, meleğin lanet okuduğu zalimlerdir. Bu açıklama 44. âyette yer almaktadır. Ama zâlim kavramının açıklaması 45. âyette yapılmaktadır. Şimdi 45. âyette geçen bu özellikleri açıklayabiliriz.

a) "Onlar, Allah'ın yolundan alıkoyanlardır".

Âyetin bu bölümü ve zâlimlerin bu özelliği, onların inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olduklarını ifade etmektedir. Başka bir ifade ile din ve vicdan hürriyetini ortadan kaldırmaya çalıştıklarını göstermektedir. Allah'ın yolu iman, ibadet, yani din yoludur.

Her çağda toplumlarda, inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olanlar çıkacaktır. Bu da Allah'ın yolunu engellemek anlamına gelmektedir. Bu insanlar zalimdirler ve bunların ahiretteki yeri cehennemdir. Yüce Allah bunu ilân ederken amacı, inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olmaktan caydırmaktır. Yüce Allah bunu ilân etmekle hem siyasete hem hukuka ve hem de insan haklarına ve özgürlüklerine bir ilke kazandırmaktadır.

İnanç ve ibadet özgürlüğüne mani olmak zulüm olduğuna göre, bu zulme uğrayanlar da kendilerini korumalı ve savunmalıdırlar. Bunun nasıl olacağı, Hac sûresinin 39 ve 40. ayetlerinde anlatılmaktadır. Allah'ın yolunu en­gelleyen, yani inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olanların bu davranış şeklinin Hac sûresinin 40. âyetinde ülkelerinden çıkarmak şeklinde olacağı beyan edilmektedir. "Onlar, başka değil, sadece 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir". Allah'a inandığı için yurtlarından çıkarılan insanlar zulme uğramış, onları çıkaranlar da inanç ve ibadet özgürlüğüne engel olanlar ve o özgürlüğü yok edenler olarak tanımlanmışlardır.

b) "Onu eğri bir hale getirmek isteyenlerdir".

Bu zalimler, Allah'ın yolunu engellemekle kalmıyor, bu yolun eğri, dolambaçlı ve yanlış olduğunu gösterme çabasına da giriyorlar. Allah'ın yolunu engellemek, inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olmak iken, o yolu eğri, dolambaçlı göstermek de hakikati saptırmaktır. Bütün bu işler, insanlar arasında bir mücadelenin olduğunu ifade etmektedir. Din, inancın bu mücadelenin dinamiklerinden, yanı belirleyici özelliklerinden, sebeplerinden biri olduğunu göstermektedir.

Onun içindir ki Allah, kendi yolunun doğru (müstakim) olduğunu söylemektedir. Doğru yolu eğri göstermek, öğrenim hakkına tecavüz demektir. İnsanlara doğru olanı öğretmek onların hakkı, öğretenin de görevi olmaktadır. Allah'ın yolunun eğri olarak gösterilmesi, bu fiilin zalimlik şeklinde nitelendirilmesi için yeterli sebeptir. Hakikati saptırmak, doğru olanın öğrenilmesini engellemek, zulümdür.

c) "Onlar ahireti de inkâr edenlerdir".

Bu özellik, onların kendilerini ilgilendirmektedir. Ahireti inkâr etmek de zulüm kavramının kapsamına girmektedir. Allah'ın yolunu engellemek, onu eğri gösterme çabasında olmak ve ahireti inkâr etmek gibi üç menfi özellik, ahirette lanet okunmak için yeterli sebepler olmaktadır. Bunlar lanet edilecek olan zalimlerdir.

İlk iki özellik başkalarıyla ilgili olduğu halde, sonuncusu kendileriyle alâkalıdır. Lanet edilecek olan bu zalimler, başkalarının inanç ve ibadet özgürlüğüne mani olurken, âhirete inanmamakla da kendilerine zulmetmektedirler. Kendi inanç özgürlüklerini de yok etmektedirler. Âyetteki zulüm hem başkasına ve hem de kendilerine yaptıkları haksızlığı ifade etmektedir.

B.Bayraklı

45. Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar, onu eğriltmek isteyenlerdi. Onlar, ahireti de inkâr ederlerdi.

Yüce Allah'ın: "Onlar ki, Allah yolundan alıkoyanlar..." buyruğu sıfat olmak Üzere; Zulmedenlere" ait bir sıfat olarak cer mahallindedir. Bununla birlikte; "Onlar" yahut "Şunları kastediyorum ki" lafızlarının takdiri ile ref veya nasb mahallinde olması da mümkündür. Yani: Dünya hayatında insanları İslâm'dan alıkoymaya devam edenler... Anlam, engel olmak, alıkoymak anlamını veren yasudduna dan gelmesi halinde böyle, yahut da kendilerini Allah'ın yolundan alıkoyanlar, yani yüz çevirenler anlamında da olabilir. Bu ise, "Yüz çevirme “den gelir.

"Onu eğriltmek isteyenlerdi." Onun eğri olmasına çalışan, onu yeren ve böylelikle ona iman etmeyen kimselerdi. Benzer anlamdaki açıklamalar daha önceden (Âl-i İmran, 3/99- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onlar, ahireti de inkâr ederlerdi," Burada; "...lerdi" anlamındaki nakıs fiil hazfedilmiştir ki, bu çokça görülen bir şeydir. H.Yazır

Hicap sözcüğü bir engel, bir mani olarak iki nesne arasına giren, iki nesne arasında bulunan şey demektir; hem somut hem de soyut anlamda kullanılabilir.

Sureye ismini veren a‘râf terimi, bir bu ayette, bir de bu surenin 48. ayetinde olmak üzere bütün Kur’an'da yalnızca iki kere geçmektedir. Terim ‘urf sözcüğünün çoğuludur. İlk sırada “tanıma, bilme, tasdik” ve “basîret, feraset: eğriyi doğruyu ayırt etme; muhakeme, idrak, seziş” gibi anlamlara ya da anlam gruplarına karşılık gelen ‘urf sözcüğü, aynı zamanda, bir şeyin, bir nesnenin en üstte, en yukarıdaki (ve dolayısıyla en göze çarpan) bölümü anlamında da kullanılır: sözgelimi horozun ‘urf'u ibiği, atınki ise yelesidir. Kelimenin bu deyimsel kullanımına dayanarak pek çok müfessir, ayette geçen a‘râf terimini, bir duvar veya surun üst kısmı, ya da burçları olarak yorumlamışlar ve ayette bununla dile getirilmek istenen şeyi ayetin baş kısmında geçen hicap (engel, bariyer, perde) kavramıyla özdeşleştirmişlerdir. Buna rağmen, sözcüğün ilk anlam gruplarından yola çıkılarak varılan yorum, yani, ‘urf'u kısaca “eğriyi doğruyu ayırt etme” ve onun çoğulu olan a‘râf'ı da “eğriyi doğruyu ayırt etme gücü, yetisi” olarak değerlendiren yorum her bakımdan çok daha makul gözükmektedir. Nitekim Razi’nin de açık bir olumlamayla kaydettiği üzere Hasan Basri, Zeccâc gibi ilk dönem bazı büyük Kur’an müfessirleri de bu yorumu benimsemişlerdir. Bu müfessirler ısrarla, ‘ale'l-a‘râf ifadesinin, “bilgi ve irfan sahibi olan” yahut “kendisine (eğriyi-doğruyu) ayırt etme yetisi verilmiş olan” anlamındaki ‘âlâ ma‘rife ifadesiyle eş anlamlı olduğunu belirtmişler ve bu vasıfla nitelendirilen kimselerin, dünya hayatlarında eğriyi doğruyu (taşıdıkları işaretlerden, belirtilerden çıkararak) ayırt edebilen ama eğri ile doğru arasında kesin tavır ve tercihlerini koymayan, kayıtsız, ilgisiz ya da çekimser kimseler olduklarını ifade etmişlerdir. Bunların bu ilgisiz, çekimser tutumları kendilerini çok iyilik yapmaktan olduğu kadar çok kötülük yapmaktan da alıkoymuş ve sonuç olarak, ayetin devamında görüleceği üzere, böyle kimseler ne cennete ne de cehenneme müstahak olabilmişlerdir. (Hem Taberî hem de İbni Kesîr bu ayetle ilgili yorumlarında, bu görüşü destekleyen muhtelif Hadis rivayetleri kaydetmişlerdir.) -Hem bu ayetin devamında hem de 48. ayette geçen ricâl isminin (lafzi karşılığı: erkekler, adamlar) bu anlam örgüsü içinde kadın-erkek her iki cinsi işaret ettiği aşikârdır. 

M.Esed

İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi sımalarından tanıyan adamlar vardır ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: "Selâm size!" diye seslenirler.

Bu âyetler, cennet ve cehennem ehlinin dışında, bir de A'râf ehlinin olduğuna işaret etmekte ve onların durumunu açıklamaktadır.

1. "Onlar arasında bir perde vardır". Burada anlatılan gruplar, cennet ve cehennemliklerdir. Cennet ve cehennemliklerin arasında bir perde olduğundan birbirleriyle konuşma, birbirlerine seslenme imkânına sahip olacaklardır. Âyetin bu kısmında geçen hicap kavramı, Hadîd sûresinin 13. âyetinde sur olarak geçmektedir. Hadîd sûresinin 13. âyetinde münafık erkeklerle münafık kadınlar, inananların nurundan bir parça ışık alma isteğinde bulunduklarında, içinde rahmet, dışında azap bulunan bir sûrun aralarına çekilecek olduğu belirtilmektedir. A'râf sûresinin 46. âyetinde de cennet ehli ile cehennem ehli arasında bir perde olduğuna dikkat çekilmektedir. Yapı itibariyle perde ile sur aynı şeyi ifade etmektedir.

2. "Ve A'râf üzerinde de herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır". Bu sure, âyetin söz konusu kısmında geçen a'râf kelimesinden ismini almaktadır. A'râf kavramı, "yüksek ve yüce olan mekân" ı ifade eden urf kelimesinin çoğuludur. Atın yelesine, horozun ibiğine de bu ad verilmektedir. Yüksek olması sebebiyle alçak yerlere nazaran daha iyi tanındığı için yüksek yerlere de bu ad verilmektedir.

Arafe "bilmek, idrak etmek, itiraf etmek, ikrar etmek, idare etmek" mânâlarına gelmektedir. Arrafe kalıbından alınınca, "hacıların Arafat'ta durması, öğretmek, bildirmek, bir şeyi süsleyip güzelleştirmek, yitik olanı aramak"; itiraf kalıbından alınınca, "günahını itiraf etmek, bir şeye sabır ve sebat etmek, kabul etmek"; ta'arrafe kalıbından alınınca, "bir şeyi öğreninceye kadar araştırmak"; te'ârafe kalıbı da "birbirini tanımak" mânâlarına gelmektedir. Urf kalıbı da "örf, ihsan, kerem, tanıma, bilme, yüksek yer" mânâsını ifade etmektedir.

Arafe Kelimesinin Kur'ân'daki Mânâları:

1) Tanımak. "Tanımak ve teşhis etmek" manasıyla Kur’ân’ın pek çok âyetinde yer almaktadır. "Yusuf un kardeşleri gelip onun yanına girdiler. Yusuf onları tanıdı, onlar onu tanımıyorlardı" (Yusuf 12/58). Bu âyette insanın insanı tanıması anlamına geldiği halde, başka ayetlerde hakikati tanımak (Bakara 2/89); alametleri tanımak (Nemi 27/93) elçiyi tanımak (Müminun 23/69), kitabı tanımak (Bakara 2/146) manalarını da ifade etmektedir.

2) Anlamak. "Peygambere indirilen Kur’an’ı işittikleri zaman, gerçeği anladıklarından gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün. ..." (Maide 5/83). Bu âyette ilgili kelime, "insanın hakikati anlaması" mânâsına gelmektedir.

3) Farkına varmak. "Ayetlerimiz açık açık kendilerine okunduğunda, kâfirlerin suratlarında inkârcı tavrı hemen fark edersin!" (Hac 22/72) İnsanın hoşnutsuzluk psikolojisinin yüzüne yansımasından kaynaklanan bir fark edişi ifade için söz konusu kelime bu âyette yer almaktadır.

4) Görmek. "Ve yüzlerinde nimetlerin sevincini görürsün!" (Muttaffifin 83/24). Aslında fark etmekle görmek aynı mânâya gelmekle beraber, nüansı ortaya koymak için birbirinden ayırmayı uygun buluyoruz. Çünkü hoşnutsuzluğu görmek istemeyiz, ama sevinci görmek isteriz. Bu yüzden hoşnutsuzluk için fark etme, sevinç için de görme kullanıldı.

5)  Bildirmek. "Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti" (Tahrim 66/3). 'Arrafe kalıbında âyette yer alan bu kelime, "bir haberi birine bildirmek" anlamına gelmektedir.

6) Tanıtmak. Aslında Muhammed sûresinin 6. âyetinde de 'arrafe kalıbında geçmektedir. "Bildirmek" anlamına gelmekle beraber bu âyette "tanıtmak" anlamı daha uygun düşmektedir. Tahrim sûresinin 3. âyetinde haberle beraber geldiği halde, Muhammed sûresinin 6. âyetinde cennetle beraber gelmiştir. Haber bildirilir, ama cennet tanıtılır, tarif edilir "Ve onları kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır".

7) Tanışmak, kaynaşmak.  "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışıp kaynaşasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık" (Hucurât 49/13).

8) İtiraf etmek. Ğafir sûresinin 11. âyetinde, itiraf kalıbında gelmekte ve "günahını itiraf etmek" anlamını ifade etmektedir: "Biz de günahımızı itiraf ettik". Günahkâr olduğunu fark etmek, anlamak ve onu bildirmek manalarını bir araya toplayan bir anlamı ifade etmektedir.

9) İyiliklerle peş peşe. Mürselât sûresinin 1. âyetinde mutlak mef’ul makamında, peş peşe gelen bir eylemi ifade etmektedir. "Yemin olsun (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere!"

10) Meşru. Kur'ân'da boşanma hukuku ile ilgili ayetlerde ma'rûf kalıbında yer almakta olan bu kavram, "meşru" anlamını ifade etmektedir. "Erkeklerin kadınlar üzerinde haklan olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde meşru hakları vardır" (Bakara 2/228); "... Bekleme müddetlerini bitirdikleri vakit, kendileri hakkında yaptıkları meşru işlerde size bir günah yoktur" (Bakara 2/234).

11) Münasip. Bakara sûresinin 236. âyetinde "Zengin olan, durumuna göre, darlık içinde olan da gücünün yettiği nispette münasip bir şey vermelidir" ifadesi yer almaktadır.

12) Güzel. Kur'ân'ın bazı ayetlerinde sözle ilgili olarak yer alan bu kelime, "güzel" anlamını ifade etmektedir:

"Güzel söz ve bağışlama, arkasını hakaret ve gönül incitme takip eden sadakadan daha hayırlıdır" (Bakara 2/263).

13) Uygun. Kur'ân'da yetimlerin hukuku gündeme getirildiğinde bu kelimeye yer verilmiştir. Nisa sûresinin 6. âyetinde, yetimin geçimini üzerine alan fakir bir kişinin, o yetimin malından nasıl istifade edeceğini açıklarken Allah bu kelimeyi kullanmaktadır. Yine ma'rûf kalıbı ile âyette yer almaktadır: "Fakir olan ise, aşırılığa kaçmadan uygun bir şekilde yesin!"

14) Normal. "Mehirlerini de normal miktarda veriniz" (Nisa 4/25). Buradaki ma'rûf kelimesi, "güzel, makul, normal" anlamına gelmektedir. Daha önce belirtildiği gibi, urf kelimesinden türeyen ve onun çoğulu olan A'râf kelimesi, "yüksek yer" anlamına gelmektedir. Çoğul kalıbında geldiğinde "burçlar" anlamını ifade etmektedir. Cennet ve cehennemliklerin arasında bir perde, yani bir sur vardır. A'râf da bu surun burçları anlamına gelmektedir. Tefsirini yaptığımız ayete, “İki taraf arasında bir sur” bulunacaktır; o surun burçlarında da herkesi simalarından tanıyan kimseler bulunacaktır" mânâsını vermek en doğrusudur. Demek ki A'râf tek bir yer veya burç değildir, birden çok yer, birden çok burç demektir.

Âlimler a'râf takiler konusunda ihtilâf etmişlerdir. Halk arasında yayılan açıklama, cennet ve cehenneme gidemeyen, yani sevaba nail olanlardan daha aşağıda olanlardır. Ama bu açıklama bize göre yanlıştır. Bir diğer açıklama da, "İtaat eden ve sevaba nail olanların en ileri gelenleridir" şeklindedir. Zemahşerî birinci görüşü benimsemektedir. İbn Mes'ûd, Ferrâ, Cübbâî, Huzeyfe ve Kâdî Beyzâvî de bu görüşü savunmaktadırlar. Bunlar delil olarak âyetin devamında yer alan "Bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: 'Selâm size!' diye seslenirler" ifadesini vermektedirler. Bu ifadeden anlıyorlar ki, a'râf denen sûrun burçlarında, ödül bakımından en üste olanlar olamaz. Çünkü peygamberlerin ve iyi kimselerin cennete girmemesi ve umut içinde olmamaları düşünülemez.

Bu görüşü savunanlar Şu ‘ara sûresinin 82. ayetine bakmalıydılar. Orada Hz. İbrahim'in şöyle umut ettiğini göreceklerdi: "Ve hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum O'dur". Hz. İbrahim, kendisini garanti görseydi "Umut ediyorum" demezdi. A'râftakilerin henüz cennete girmemiş olmaları, onların cennetliklerden aşağı olduğu anla­mına alınmamalıdır.

Razi bu konudaki görüşünü şöyle açıklamaktadır: A’râf takiler, kıyamettekilerin şereflileridir. Kıyamet gününde, kıyamet meydanında durduklarında, Allah A'râf ehlini A'rafa oturtur. Cennet ehli cennete, cehennemlikler de cehenneme sevk edildiğinde, Allah A'râftakileri, cennetteki yüce makamlarına götürür.

Razi’nin bu açıklamasından anlıyoruz ki, mahşerdeki hesaplaşma anında bu iyi insanlar A'râf denen burçlara oturtulup, hesaplaşmanın korkusunu duymayacaklardır. Böylece onların cennetliklerden aşağı değil, tam tersine daha yukarıda oldukları ortaya çıkmaktadır. Netice olarak âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, genel anlamda ahirette insanlar üç gruba ayrılacaklardır. Cennetlikler, cehennemlikler ve a’râf takiler. Şimdi a'râftakilerin bazı özelliklerini ya da eylemlerini ele alabiliriz.

a) "Herkesi sımalarından tanırlar".

Âyetin bu kısmında, 'utî kelimesi fiil ya'rifûne "tanırlar" eylemi, A'râf ta olmanın bir gereği olmaktadır. Herkesi simalarından tanıyamayan insanların A'rafta yeri olmamalıdır. Cennetliklerden aşağıda olan insanlar, herkesi simalarından nasıl tanıyacaktır?

Âyetin bu kısmında kullanılan urf kelimesi ile a'râf kelimesi bir araya getirilince, yani aynı kökten gelen isimle fiil bir araya getirilince, şu genellemeye varmak mümkündür: Herkes bulunduğu makamın, yerin, statünün gereği olan davranışı sergilemelidir. Herkesin tanıdığı burçlarda olan insanlar, herkesi tanımalıdır. Yükseklerde olmak aşağıdakileri tanımamak anlamına alınmamalıdır.

b) "Cennet ehline: 'Selâm' diye seslenirler".

Herkesi simalarından tanıdıklarından, cennetlik olanların hemen farkına varıp, onlara Allah'ın rahmetini dileyerek dua ederler. Buradan şu genellemeye varıyoruz: Yukarıda olanlar, toplumdaki iyi insanlara en azından sözle hoşnutluk vermeli, onlara iyi olduklarını hatırlatmalı, onlara iyi dilekte bulunmalı ve onları bu şekilde ödüllendirip teşvik etmelidirler. Yukarıdakiler kibirlenerek halktan kopmamalı, onlar için dua etmelidirler. Aslında yüce Allah'ın âhiret hayatı için anlattığı bu oluşum dünyada yaşanmalıdır.

c)  "Bunlar henüz cennete girmedikleri halde, girmeyi ummaktadırlar".

Buradaki umut, kesinliği ifade etmektedir. Âyetin bu kısmı, onların psikolojik durumunu da yansıtmaktadır. Bu ifadeden şu ilkeye varabiliriz: Kendi durumlarından ziyade başkalarıyla ilgilenmektedirler. Yukarıdaki insanlar böyle olmalıdır. Kendisinden ziyade başkasının rahmetini diler, onun mutlu olmasını ve iyilik içinde olmasını ister. Onlar A'râf ta, yani burçlarda otururlar, ama daima başkalarının iyiliğini düşünürler ve bunu da hayata geçirirler. Yüce ruhlu insanlar, ödülü kendileri almayıp başkalarının almasını tercih ederler.

B.Bayraklı

46–49.   Aralarında da bir perde vardır. Ve a‘râf üzerindeki kimseler, onların hepsini simalarından [alâmetlerinden] tanırlar. Ve bunlar [a‘râf üzerinde bulunan kimseler] , cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashabına seslenirler: “Selâm olsun size!” Gözleri ateş ashabına çevrilince, “Rabbimiz! Bizi bu hainlerle birlikte bulundurma” derler. A‘râf ashabı simalarından [alâmetlerinden] tanıdıkları kimselere seslenip, “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah’ın, rahmetine – (ki bu rahmet,)“Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de! (vaadidir)– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler.
Bu âyet grubu, 44-45. âyetlerle başlayan ve 51-52. ayetlerde devam edecek olan “cennet ashabı” ile “ateş ashabı” nın konuşmalarının arasına açılan bir parantez mahiyetindedir. Ancak, 46. âyetin başındaki Aralarında da bir perde vardır ifadesi, anlam olarak 44-45. ayetlere bağlıdır. Bize göre bu ifade, cennet ve cehennem halkları arasındaki konuşmaların yüz yüze olmadığını, aralarında var olan bir perde sebebiyle tarafların birbirlerini görmeden konuştuklarını anlatmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, bu âyette geçen hicap [perde] ile Hadîd/13‘de geçen sur arasında bir alâka yoktur. Hadîd sûresi’nde geçen kapısı olan sur/duvar, bildiğimiz sur/duvar olup, oradaki bu ifade, “üzerinde cennet kapılarının bulunduğu sur/duvar” imajını insanların hayalinde canlandırmak için mecazen kullanılmıştır. Konumuz olan âyetteki hicap [perde] ise, temsilî anlatıma göre sahnede bulunan iki ayrı grup oyuncu arasına çekilmiş olan bir perdedir, yani bir sahne dekorudur.
A‘RÂF:  اعراف [a‘râf] sözcüğü, ef‘al kalıbında cem-i kıllet olup  عرف [‘urf] sözcüğünün çoğuludur. Bu kalıptaki çoğul sözcükler, o şeyin 3 ilâ 10 adet arasında olduğunu gösterir. Oysa yukarıda, “A‘râf İle İlgili İnanışlar” başlığı ile yanlış inanışlar arasından grupladığımız inanışların hiç birinde bu husus dikkate alınmamış; “tepe”, “burç”, “ara bölge” denilip geçilmiştir. Hâlbuki en azından bu ifadelerin o eserlerde “tepeler”, “burçlar”, “bölgeler” şeklinde çoğul olarak yer alması gerekirdi. Nitekim Lisânu’l-Arab‘da a‘râf için yakıştırılan bu gibi anlamların dilbilimciler tarafından değil, tefsirciler tarafından ortaya atıldığı belirtilmiştir.
‘URF: عرف [‘urf] sözcüğü, “bilgi” [ilim, irfan/iyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırabilme özelliği] demektir ve genel olarak bu anlamda kullanılır. Nitekim “örf, ma‘rûf” gibi sözcükler de bu anlam ekseninde olan sözcüklerdir. Ancak‘ urf sözcüğünün esas anlamı “kum yığını, yerden yüksek olan yer, yığın, yığıntı” demektir. Arapların horozun ibiği ile atın yelesine ‘urf demeleri, sözcüğün bu anlamına göredir.
Mürselât sûresi ’nin tahlilinde yaptığımız ‘urf sözcüğünün vaz [ilk] anlamı ile isti ’mal [kullanılan] anlamının birleştirilmesi şeklindeki önerimizi burada da tekrarlıyor, sözcüğün “bilgi yığını [bilgi kümeleri, bilgi öbekleri] hâlinde gönderilmiş Kur’ân ayetleri” olarak anlaşılması durumunda konunun doğru anlaşılacağını düşünüyoruz.
ASHÂB-I A‘RÂF: A‘râf ve ‘urf sözcükleri ile ilgili olarak yaptığımız açıklamalara göre ashab-ı a‘râf, “bu dünyada az seviyede de olsa, Kur’ân hakkında bilgi sahibi olan, Kur’ân necmlerini bilen kimseler ”dir.
Bu kimseler, sahip oldukları Kur’ân bilgisiyle kimin cennetlik, kimin cehennemlik olduğunu bilebilirler. Bize göre, Kur’an’dan en az on necm öğrenmiş olan insanlar, başkaca bir sosyal bilgiye, tahsile gerek kalmadan, kişilerin yaşam tarzlarına bakarak cennetlikler ile cehennemlikleri ayırt edebilirler. İşte, cennet ashabı ile ateş ashabının konuşmaları arasına açılan parantezde verilen mesaj budur.
SİMALARINDAN TANIMAK: Simalarından demek, “alâmetlerinden” demektir. Bu alâmetler “müminlik-muttakîlik”, “kâfirlik-fâcirlik” gibi yaşam tarzlarıyla alakalıdır. Her iki yaşam tarzının temel parametrelerini bilenler, çevrelerindeki insanların hangilerinin cennetlik, hangilerinin cehennemlik olduğunu ayırt edebilirler.
Sima sözcüğü, çoğu meal ve tefsirlerde “yüzlerinden”, “yüz çizgilerinden” veya “yüzlerindeki alâmetlerden” diye çevrilmiştir. Bu durum sözcüğün geçtiği Bakara/273, Muhammed/30 ve Rahman/41. ayetlerdeki sima için de geçerlidir. Oysa bu sözcük sadece “alâmet, gösterge, eser, belirti” demektir. Buna karşılık, “yüz, çehre” anlamına gelen sözcük ise vech sözcüğüdür. Dolayısıyla, çevirilerde görülen “yüzdeki alâmet/belirti” ifadesinin karşılığı simaü’l-vech‘tir. Kanaatimize göre sima sözcüğünün anlamı, Fetih/29‘daki simahüm fî vücûhihim [alâmetleri, secde eserinden dolayı yüzlerindedir] ifadesiyle karıştırılmaktadır. Hâlbuki sima ve vech sözcükleri Fetih/29‘da öz anlamlarıyla ayrı ayrı zikredilmiştir.
Diğer taraftan, ahirette bazılarının yüzlerinin beyaz, bazılarının ise siyah olacağının bildirildiği Âl-i İmrân/106-107 ve Zümer/60 ayetlerindeki yüz ile ilgili açıklamanın bu âyetin tefsirinde kullanılması da yanlış ve isabetsiz bir yaklaşımdır. Bu da yine sima sözcüğünün yanlış anlamlandırılmasından kaynaklanmaktadır.
HENÜZ CENNETE GİRMEYİP CENNET UMANLAR: 46. âyette sözü edilen “cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashabı”, ashab-ı a‘râf değildir. Çünkü bu nitelik, “ashab-ı a‘râf ”ın çevresinde bulunan ve yaşam tarzlarındaki alâmetler sayesinde “ashab-ı a‘râf” tarafından cennetlik oldukları anlaşılarak kendilerine selâm verilen kimselerin niteliğidir. Zaten âyetin ifadesi de, gerek “ashab-ı a’râf “ın gerekse “cenneti umup da henüz girmemiş olanlar ”ın henüz ölmemiş, dünyada yaşayan insanlar olduklarının açık seçik bir beyanıdır.
Bu açıklamalardan sonra 46-47. âyetlerin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Kur’an’dan azıcık bilgili insanlar, çevrelerindeki insanlara bakıp onların yaşam tarzlarından [mümin, muttaki oluşlarından] cennetlik olduklarını kavrayınca kendilerine imrenirler ve ‘Selâm size/ne mutlu size’ diye hayranlıklarını dile getirirler. Yine bu az bilgili insanlar, çevrelerine bakıp bazı insanların da yaşam tarzlarından [kâfirlik ve fâcirliklerinden] dolayı cehennemlik olduklarını öğrenince onlar gibi olmamak için dua ederler.”
48-49. âyetler de “ashab-ı a’râf “ın, cehennemlik olarak gördükleri insanları uyarma gayretlerini dile getirmektedir.
49. âyet, meal ve tefsircilerin ekserisinin çözemedikleri bir ayettir. Çoğunluk, bu âyet üzerinde dirayet gösteremeyerek kendilerinden öncekilerin yazdıklarını aynen kabul etmiş ve âyeti anlatabilmek için de, Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de… ibaresinin önüne arkasına parantezlerle birçok ifade yamamak durumunda kalmışlardır. Parantezli ifadelerin çokluğu ve anlam olarak birbirlerinden farklılığı hem kimseyi tatmin etmemiş, hem de konuyla ilgili birçok yanlış anlayışın ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
Bize göre 49. âyetteki, Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de… Cümlesi, âyetteki rahmetine ifadesinden “bedel” yapıldığı takdirde -ki teknik olarak buna herhangi bir engel yoktur- ortada anlaşılmayacak bir şey kalmaz ve anlam da bizim verdiğimiz gibi olur.
Bu ifade ile belirtilen Rabbimizin cennete koyduğu kullarına orada korkusuz ve üzüntüsüz bir yaşam sunacağı vaadi, yani “Allah’ın rahmeti”, konumuz olan pasajdaki 35. ayetten başka şu ayetlerde de zikredilmiştir: Bakara/112, 262, 274, 277; Âl-i İmrân/195, 170; Nisâ/13, 57, 122, 124; Maide/12, 69; En‘âm/48; Yunus/62; Zuhruf/68, 70; Ahkaf/13; Meryem/60; Mümin/40; Yâ-Sin/26-27; Nahl/32; Hicr/46; Kaf/34; Fecr/29; Enbiya/86; Ankebût/9; Hacc/14; Muhammed/12; Fetih/5, 17, 25; Saff/12; Tahrim/8; Teğabün/9; Talâk/11; Mücadele/22. H.Yılmaz

Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman da: "Rabbimiz, bizi bu zalimler topluluğu ile beraber bulundurma" diye dua ederler.

Yüce Allah'ın: "Gözleri cehennemlikler tarafına çevrildiği zaman" buyruğundaki;" Taraf kelimesi, karşı karşıya gelme ciheti demektir. Bu kelime gibi "tifal" vezninde mastar olarak yalnızca iki kelime gelmiştir ki bunlar: kelimeleridir. Bu vezindeki diğer mastarlar İse üstün iledir gibi. Esreli olarak bu vezindeki isimler ise pek çoktur, kelimeleri gibi.

"Diye dua ederler" buyruğunda kastedilenler, A'raftakilerdir. Duaları da şöyle olacaktır: "Rabbimiz, bizi bu zalimler topluluğu ile beraber bulundurma." Yüce Allah'tan kendilerini zalimlerle birlikte bulundurmamasını isteyeceklerdir. Hâlbuki Allah'ın onları zalimlerle birlikte bulundurmayacağını da bilmektedirler. Böyle bir dua, Allah'ın huzurunda zilletlerini arz etmek için yapılacaktır. Nitekim cennetliklerin yapacakları şu dua da buna benzemektedir: "Rabbimiz, nurumuzu bize tamamla..." (et-Tahrim, 66/8) Yine cennetlikler "Allah'a hamd olsun" diye dua edeceklerdir ki, bu da yüce Allah'a şükür olmak üzere yapılacak bir duadır. Ayrıca bu duayı yapmaktan dolayı da onlar bir zevk alacaklardır.

Kuduri

47.  Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de: "Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!" derler.

d) "Gözleri cehennem ehli tarafına çevrilince de: 'Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile beraber bulundurma!' derler".

Burçlarda olan insanlar, kötülerle beraber olmak istemezler. Kötülerle beraber olmama konusunda Allah'tan yardım dilemek için dua ederler. Bu âyette geçen zalimler kimlerdir? A'râf sûresinin 45. âyetinde anlatılan, Allah'ın yolundan onu uzaklaştırmak için çalışan ve âhirete inanmayanlardır. Bunun anlamı şudur: Ahirette A'râf denen burçlarda olanların kötülerle beraber olmayı istememeleri gibi, dünyada da yukarıda olanların kötülerle beraber olmamaları gerekir. Kötülerle beraber olmamak ve onların etkisinde kalmamak için insanın iradesi yeterli olmayabilir. İşte o zaman ilâhî yardımı alabilmek için dua etmek gerekiyor. B.Bayraklı

“(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları birtakım adamlara seslenerek derler ki: "Ne çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz büyüklük size bir yarar sağladı".

Bu âyet, A'râf diye isimlendirilen burçlarda oturanların, kötülere hangi konuda seslendiklerini anlatırken, aslında dünyadaki durumun açıklanmasını hedef almaktadır. Dünyada kibretmenin âhiret için fayda getirmeyeceği vurgulanmaktadır. Malının çok olması insanı kibirlendirmemelidir. Eğer bunlar insanı kibirlendirirse, ahiretteki faydasını yitirmiş olur. Âyette geçen cem'uküm kelimesi, "sizin topluluklarınız, biriktirdikleriniz" anlamına gelmektedir. O zaman biriktirip cimrilik yapmakla kibir aynı şekilde ele alınmış olmaktadır.

Bu anlatımla Allah âhiret için neyin "fayda" vermeyeceğinin öğretimini yapmaktadır. Kişi dünyada ahirette fayda verecek olan eylemlere yönelmelidir. Fayda getirmeyecek olan düşünce, psikoloji ve eylemlerin ardına düşmemelidir. Diğer taraftan çoğu zaman dünyada yukarıda olanlar, aşağıdakilere karşı kibirlendiklerinden, onların doğru inançlarını ve dinlerini paylaşmamaktadırlar. İnsanı gerçek dinden uzaklaştıran bu gururun kırılmasını amaçlayan bir eğitimi bu âyette buluyoruz.

B.Bayraklı

“Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz kimseler bunlar mı? (Ve cennet ehline dönerek): "Giriniz cennete! Artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" (derler).”

A’râf takiler, mallarıyla ve topluluklarıyla kibirlenip insanları küçümseyen, hafife alan ve onların Allah'ın rahmetine nail olamayacakları konusunda yemin edecek kadar böbürlenenlere, dünyadaki bu yanlış hareketlerini hatırlatacaklardır. Bunun anlamı şudur: Toplumların ileri gelenleri, halkın Allah'ın rahmetinin paylaşılmasına varan bir ayırıma girmeleri için gerekli eğitimi vermeleri lâzımdır. Bulunduğu statü ile Allah'ın rahmetine nail olmanın ilgisinin olmadığını insanlara anlatılmalıdır. Allah, kimleri rahmetine erdireceğini bilir ve bunun değer ölçüsünü kendisi koyar. İnsanların sosyal seviyesiyle rahmete erdirmesinin bir ilgisi yoktur.

"Giriniz cennete, artık size korku yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz" ifadesini kimin söyleyeceği konusunda ihtilâf vardır. Bunun Allah tarafından söyleneceği düşüncesi ağır basmaktadır. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah onlara bu sözü melekler vasıtasıyla söyletmektedir. Zümer sûresinin 73. âyeti buna delil olarak gösterilebilir: "Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere giriniz buraya derler" . Bu âyete göre cennetin bekçileri olan melekler bu sözü söyleyecektir.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Mahşerde korkusuzluk ve kedersizlik, en büyük rahmet olmaktadır. Böylece A'râf sûresinin 46 ile 49. Âyetleri arasında yer alan önemli mesajların, dünya ile ilişkili olarak ele alınmasının önemi ortaya çıkmıştır. Üstte olanların iyilerle kötülere baktıklarında neleri demeleri gerektiğine varıncaya kadar açıklayan bu âyetler, dünya hayatı için çok ciddi mesajlar taşımaktadırlar. 

B.Bayraklı

İnanmayanların ağzından verilen bu ifade, onların, ya inananların Allah'ın rahmetine hak kazanmadıkları yolundaki görüşlerini; ya da bunun başka bir ifadesi olarak, Allah'ın var olmadığı yolundaki görüşlerini dile getiriyor. “Kestirip attığınız” ifadesi (lafzen, “yeminle söylediğiniz”), inanmayanların bu konudaki saplantılarını, fikr-i sâbite varan katı görüşlülüklerini, değişmez kanaatlerini dile getiren mecazî bir ifadedir. M.Esed

50.  Cehennem ehli cennet ehline: "Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize veriniz!"

Diye seslenirler. Onlar da: "Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır" derler.

1. Bu iki âyet birbirini tamamlar niteliktedir. Özellikle 2. âyet 1. âyetin tefsiri durumundadır. Daha önce A'râf sûresinin 44. âyetinde, cennetlikler cehennemliklere bir soru yönelterek seslenmişlerdi. 50. âyette cehennemlikler cennetliklerden bir istekte bulunmak için seslenmektedirler. Şimdi onların bu isteğinin neler olduğu konusunu ele alabiliriz.

a) "Üzerimize biraz su dökünüz".

Âyetin bu kısmında yer alan "su" kelimesinden anlıyoruz ki, ahirette de bu dünyadaki gibi su olacaktır. Muhammed sûresinin 15. ayetine göre bu su, bozulmayan bir su niteliğindedir. Bu sudan cennette ırmaklar olacaktır. Cennetliklerin sahip oldukları bu sudan, ateşler içinde kıvranan cehennemlikler isteyeceklerdir. Diğer taraftan cennetliklerden su isteyecek kadar yakında oldukları da ortaya çıkmaktadır.

b) "Yahut Allah'ın size bahsettiği azıklardan (bize de atınız)".

Daha önce Bakara sûresinin 25. Âyetinde açıklandığı gibi, Allah bu dünyanın nimetlerine benzeyen nimetleri cennet ehline orada ihsan edecektir. Cehennemlikler bu nimetlerden istifade edebilmek için cennetliklere sesleneceklerdir. Ama dikkat edilirse, cehennem ehli o nimetleri Allah'ın verdiğinin idrakine orada varacaktır.

2. "Cennetlikler de: 'Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır' derler".

Bunun anlamı şudur: Ahirette de insanlar haram-helâl kavramlarını bileceklerdir. Bu bilmedir ki onları, cennet nimetlerinin cehennemliklere haram olduğu değerlendirmesine götürecektir. Bu dünyada Allah'ın helâl kıldığı nimetler, öteki dünyada cehennemliklere haram kılınacaktır. Demek ki haram-helâl kavramı sonsuza kadar devam edecektir. Bu dünyada inanmayan, yani gerçek imana sahip olmayan inkârcılar, ahiretin nimetlerinden mahrum kalacaklardır. Ahiretin nimetlerinin haram edildiği bu kâfirlerin özellikleri nelerdir? Sorunun cevabını 51. âyet vermektedir.

"O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar bugüne kavuşacaklarını unutmuşlardır. Ayetlerimize karşı direniyorlardı. Bugün de biz onları unutuyoruz". Bu âyette yüce Allah kâfir­lerin beş özelliğini açıklamaktadır: 

B.Bayraklı

50–51.   Ve Ateşin ashabı, Cennetin ashabına, “Biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti hayata aldanan inkârcılara ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız.–
46. âyetin ilk cümlesinden sonra açılan parantez, 49. âyetle kapanmış ve bu âyetlerle tekrar cennet ashabı ile ateş ashabının karşılıklı konuşma sahnesine dönülmüştür.
Kâfirlerin, cehennemdeki azapları görünce yalvarıp yakarmaları ve hem cehennem görevlilerinden hem de cennetteki müminlerden yardım istemeleri Kur’ân’da birçok kez tasvir edilmiştir. Bu tasvirlere göre, cehennemdekiler cennetin içini gördükleri için daha fazla pişmanlık duyacaklar ve cehennemdeki azapların üstüne bir de acı pişmanlığın verdiği böyle bir psikolojik azapla karşılaşacaklardır.

Bütün bu anlatımlar hep “başınıza gelmeden tedbirinizi alın” cinsinden uyarılardır:
(Cehennem bekçisine,) “Ey Mâlik! Artık Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. (Mâlik de,) “Siz böyle kalacaksınız” der. (Zuhruf/77)
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz. (Allah)dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da.” (Müminun/107-108)
O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları görürsün ki, nurları önlerinde ve sağlarında koşuyor. “Bugün müjdeniz altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.” İşte bu, kurtuluşun ta kendisidir! O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar o iman edenlere, “Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım?” derler. (Onlara,) “Arkanıza dönün de nur arayın!” denilir. Aralarına kapılı bir sur çekilir ki, onun içinde rahmet, dışında da azap vardır. (Münafıklar) onlara, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. (Müminler) de, “Evet ama siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı. O çok aldatan sizi, Allah ile aldattı. Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” (Hadîd/12-15)
NİSYÂN: Âyetin orijinalindeki  النّسيان [nisyan] sözcüğü, “unutmak” olarak meşhurlaşmıştır. Sözcüğün esas anlamı, ضدّ الذّكر والحفظ zıddu’z-zikri ve’lhıfz [söylememek, anmamak ve akılda tutmamak] ”tır. Buna göre nisyan, “bile bile terk etmeyi, değer vermemeyi, umursamamayı” ifade eder. “Hatırlamamak, unutmak” kavramları da bu sözcükle ifade edilmekle beraber, Kur’ân’daki bütün nisyan sözcükleri için daima “umursamamak, ağza almamak” anlamı da itibara alınmalıdır. Çünkü nisyan sözcüğü burada Allah’a da izafe edilmiştir, Allah ise unutmaz.
Hatırlamamak, unutmak bir mazerettir ama umursamamak bir suçtur. Kehf/60‘da, genç arkadaşının Mûsâ peygambere “Hut’u unuttum” demesi veya hapishane arkadaşının Yusuf peygamberi unutması normal bir unutma, hatırlamama değil, umursamamak, önemsememek, bile bile terk etmektir.
51. âyette nisyan sözcüğünün Allah’a izafesi suretiyle müşâkele sanatı yapılmıştır. Tarık sûresi’nde açıkladığımız bu sanata göre, Allah’a izafe edilen nisyan, yaşamlarında Allah’ı umursamamış olanlara Allah’ın ceza vereceği anlamına gelmektedir. Kur’ân’da müşâkele sanatının nisyan sözcüğü ile yapılışına birçok örnek gösterilebilir:
Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar [cimrilik ederler] . Allah’ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münafıklar fâsık kimselerin ta kendileridir. (Tövbe/67)
(Allah) der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun” [cezalandırılıyorsun] . (Tâ-Hâ/126)
Ve denilmiştir ki: “Bugün Biz sizi, sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi unuttuk. Yatağınız da ateştir. Sizin için yardımcılardan herhangi biri de yoktur.” (Casiye/34)
51. âyette ayrıca, kâfirlerin bazı niteliklerine değinilmek suretiyle, onların hangi sebeplerle cehenneme gittikleri, cennet yâranının ağzından bildirilmiştir: Allah, ikisini de şu dinlerini bir eğlence ve oyun edinen ve iğreti hayatın aldattığı kâfirlere haram kılmıştır. H.Yılmaz

Dinlerini bir eğlence ve bir oyun edinip de dünya hayatının kendilerini aldattığı kimseler, kendileri nasıl bir güne kavuşacaklarını unuttular. Onlar, ayetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse, Biz de bugün onları öylece unuturuz.

Bu âyet-i kerimedeki; "Kendileri" lafzı, "kâfirler'in sıfatı olarak cer mahallindedir. Uygun bir takdir ile ref veya nasb olması da mümkündür. Bu sözlerin, cennet ehlinin söyleyecekleri sözlerden olduğu da söylenmiştir.

"Bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttularsa... Biz de bugün onları öylece unuturuz." Yani onlar, bugün amel etmeyi terk edip nasıl yalanladılarsa, Biz de onları böylece cehennemde bırakırız.

"Ayetlerimizi nasıl bilerek İnkâr ettilerse" buyruğu da atfedilmiştir, Yani, bilerek nasıl inkâr ettilerse, Biz de onları böylece azapta bırakırız.

Kuduri

O kâfirler ki, kendi dinlerini eğlence ve oyun edindiler de dünya hayatı onları aldattı. Onlar bugüne kavuşacaklarını unutmuşlardır. Ayetlerimizi inkâr ettikleri ve bugüne kavuşacaklarını unuttukları gibi, bugün biz de onları unutuyoruz.

a) "Onlar kendi dinlerini eğlence ve oyun haline getirdiler".

Bu âyetin benzeri En'âm sûresinin 70. âyetidir. Orada "Dinlerini bir oyuncak ve eğlence edineni bırak!" buyurulurken, dünyada onlara yapılacak muamele açıklanmış, A'râf sûresinin 51. âyetinde de ahirette ne olacağı gündeme getirilmiştir.

Muhammed Esed her iki âyetin bu kısmına farklı bir mana vermektedir: "Eğlenceyi ve geçici zevkleri dinleri haline getirmişlerdi" diyerek konuya çok farklı açıdan bakmaktadır. Şimdi burada hangi mananın daha doğru olduğunun delilini bulmak gerekir. Maide suresinin 77. Ayetine bakarsak,  dini tahrip etmenin, başka bir ifade ile eğlence edinmenin ne olduğunu görmüş oluruz. O zaman da Muhammed Esed’i değil de klasik meali almayı uygun bulacağız. Ama oyun ve eğlenceyi din haline getirenlerin olduğu gerçeğinden hareketle ona da hak vermemiz gerekiyor.

Oyunu, eğlenceyi, geçici zevkleri hayatlarının biricik hedefi haline getirenler, onları din haline getirmektedirler. Ayrıntılı olarak bakarsak Muhammed Esed’e hak vermemek mümkün değildir. Kâfirin dini olmadığına göre, onu nasıl eğlence ve oyun edinecektir? Oysaki kâfirler oyun, eğlence ve geçici zevklerini dinleri haline getirebilirler. Dinlerini eğlence ve oyun edinenler, yani eğlence ve oyunu dinleri haline getiren kâfirlere cennetin suyu ve rızıkları haramdır. Dünyada bunu yapanlar ahiretteki mahrumiyetlerini hazırlamaktadırlar.

b) "Dünya hayatı onları aldattı".

Âyetin bu bölümünde "dünya hayatı" özne durumundadır. Sanki dünya hayatı canlı bir varlıkmış gibi, aldatma eylemini gerçekleştirmektedir. Bu aldanma ne anlama gelmektedir? İnsanın bütün ruhi, ahlaki ve dini değerleri göz ardı ederek, bir tarafa atarak, kendini geçici dünyaya vermesidir.

Dünyevi olguların insanın beynine, gönlüne ve nefsine hitap eden ve oraları etki altına alan boyutları vardır. Bu etkilerin beyin ve gönül boyutları çalışmaz hale geldikten sonra, nefse hitap edenleri etkilerini çoğaltır ve neticede aldatıcı nitelik kazanırlar. Çünkü beyin, gönül ve nefis arasındaki bu etkileşimin dengesi bozulmuştur. İnsan, dinini eğlence ve oyun edinince, dünya hayatının geçici zevkleri karşısında beyin ve gönül etkileşimini kaybedip, iç dengesini nefisten yana bozmuş olacak ve bunun bir aldanma olduğunun farkına varmayacaktır.

Bu ayet, dünya hayatına akılla yaklaşılmasını ve dinin tanrılık fikrini benimseyerek ona karşı tavır takınılmasını isteyerek aldanmamasını temin etmeye çalışmaktadır. Demek ki dini eğlenceye ve alaya alan insan, dünya karşısında gönlün ezilip yok olmasını gerçekleştirmektedir. İnkâr psikolojisinin tahrip ettiği gönle dünya tanrı olarak girecek ve insan hayatının âhiret boyutunu karanlıkta bırakacaktır. Bu durum aldanmadan başka bir şey değildir.

c) "Onlar, bugünleri ile karşılaşacaklarını unuttukları gibi bugün biz de onları unuttuk".

Âyetin bu kısmını açıklarken iki önemli genellemeye dikkat çekmek istiyoruz. Birisi, 50. âyetin sonundaki kâfir kelimesinin anlamında, âhiret hayatını unutmak gibi bir psikolojik eylemin olduğunu anlıyoruz. Diğeri de Kur'ân'ın getirdiği: "Kötülüğün karşılığı, ona denk bir cezadır" (Şûra 42/40) ilkesinin burada işletildiğini görüyoruz. Unutmaya karşılık unutma cezası verilmektedir. "Unutan unutulur" ifadesi burada gerçek hale gelmektedir.

Hasan-ı Basri, Mücahit ve Süddî, âyetteki "unutmak" kavramının "terk etmek" anlamına geldiğini söylemektedirler. Razi, onların bu görüşünü bize naklederken, bu âlimlerin ahireti unutmanın, onun gerekli kıldığı amelleri terk etmek manasına aldıklarını da söylemektedir. Zemahşerî de amelleri terk etme konusunda benzer bir görüş ileri sürmektedir.

d) "Ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlar".

Cennetin suyundan ve nimetlerinden istifade edemeyecek olan kâfirlerin dördüncü özellikleri, bilerek Allah'ın âyetlerini inkâr etmektir. Böylece yüce Allah 50. âyetin sonunda yer alan "kâfirler" kelimesini bu dört özellikle açıklamış olmaktadır. Dini eğlence ve oyun edinmek ya da eğlence ve oyun gibi geçici dünya zevklerini din edinmek, dünya hayatına aldanmak, ahireti unutmak, bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr etmek eylemleri, ahiretteki mahrumiyeti ge­tirmekte, yüce Allah da bunu anlatarak bizi eğitmektedir. Ahirette gerçekleşecek bu olumsuzluklara karşı tedbirli olmayı amaç edinen bu âyetler, inkâr psikolojisinin âhiret hayatını nasıl karartacağını, nasıl pişman edeceğini, nasıl mahrum bırakacağını gündeme getirerek, inkârdan cayırdırma yolunu tutmaktadır. A'râf sûresinin 44. âyeti ile 51. âyeti arasında yer alan âhiret sahneleri, insanı derinden yakalayan bir psikolojik alan oluşturmaktadır. B.Bayraklı

Andolsun ki Biz onlara, iman edecek bir kavme hidayet ve rahmet olmak üzere, ilme dayanarak uzun uzadıya açıkladığımız bir Kitap getirmişizdir.

"Andolsun ki Biz onlara... Bir Kitap" yani Kur'ân-ı Kerim "getirmişizdir" demektir. "İman edecek bit kavme hidayet ve rahmet olmak üzere ilme dayanarak." Nezdimizden bilgiye istinaden; her hangi bir yanılma ve yanlışlık söz konusu olmaksızın; uzun uzadıya açıkladığımız... Özerinde dikkatle düşünen kimsenin bilip öğreneceği şekilde açıkladığımız "bir Kitap getirmişizdir."

Buradaki; "Uzun uzun açıkladığımız" buyruğunun, kısım kısım anlamına geldiği de söylenmiştir.

"Hidayet ve rahmet olmak üzere" buyruğunu ez-Zeccâc; Hidayete ileten ve rahmet özelliğini taşıyan diye açıklayarak, Kitabın bu özelliğini "Uzun uzadıya açıkladığımız" buyruğundaki zamirden hal olarak kabul etmiştir. Ez-Zeccâc der ki: Bunun, şeklinde, o bir hidayet ve bir rahmettir, anlamında olması da mümkündür. Denildiğine göre, "Bir kitap" dan bedel olmak üzere "Bir hidayet ve rahmet (olan bu kitap)" şeklinde olması da mümkündür.

El-Kisaî ve el-Ferrâ da derler ki: "Bir kitap “ın sıfatı olmak üzere "Hidayet ve rahmet" şeklinde esreli okuyuş da mümkündür. El-Ferrâ ayrıca şöyle demektedir: Bu da yüce Allah'ın: Ve bu, indirdiğimiz bir Kitaptır, mübarektir" (el-En'âm, 6/92) buyruğu gibidir. “İman edecek bir kavme" buyruğunda özellikle iman edeceklerin zikre­dilmesi, ondan yararlanacak kimselerin onlar oluşundan dolayıdır.

Kuduri

Yeminle teyit ederiz ki, biz inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak bilgiye dayalı ayrıntılı açık­lamalarda bulunduğumuz bir kitabı onlara ulaştırmıştık.

Bu âyetin önceki âyetlerle bağlantılı olarak açıklanmasında fayda vardır. Çünkü "onlara ulaştırmıştık" denirken, A'râf sûresinin 44 ile 51. ayetleri arasında açıklananların cennetlikler, A'râf takiler ve cehennemlikler olduğunda hiç şüphe yoktur. Şimdi âyetin analizine geçebiliriz.

1. "Onlara bir kitap ulaştırmıştık".

Âyette geçen "bir kitap" ifadesi, "Kur'ân" olarak manalandırılmaktadır. Bize göre bunun sadece Kur'ân olduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü A'râf sûresinin 44 ile 51. ayetleri arasında anlatılan cennetlikler, sadece Kur’an’a inanıp ona göre amel edenler değildir. Buradaki cennetlikler, peygamberlere gelen kitaplara inanıp amel edenleri kapsamına almaktadır.

A'râf takiler ve cehennemlikler de aynı şekilde, Hz. Peygamber'e gelen Kur’an’la ilişkisi olanlar değil, ondan önceki peygambere gelen kitaplarla ilişkisi olanları da kapsamına almaktadır. O zaman "bir kitap" kavramı, her peygambere gönderilen kitaba işaret etmiş olmaktadır.

Âyetin bu kısmındaki "onlara" ifadesi, çoğunlukla 52. âyette geçen dinlerini eğlence ve oyun edinen, dünya hayatına aldanan, âhiret hayatını unutan ve Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr edip mahşerde cehenneme gireceğinden dolayı su ve nimetlerden mahrum olan kâfirlerdir. Onların bu duruma düşmelerine, Allah tarafından uyarılmadıklarını, öğretilip eğitilmediklerini mazeret olarak getiremeyeceklerini vurgulamak için bu âyete yer veril­miştir. Onların bu cezaya çarptırılmaları, kendilerine bir kitap ulaştırıldıktan sonra olmaktadır: "Biz bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz" (İsra 17/15) âyeti de buna işaret etmektedir.

2. "Onu bir bilgiye dayalı olarak derinlemesine açıkladık".

Âyetin bu kısmında yer alan fessalna kelimesi, fesale kalıbından alınınca, "yerinden çıkıp ayrılmak, asmanın küçük tanelerinin belirmesi"; fessale kalıbı, "açıklamak, elbiseyi biçmek, fasıllara ayırmak, hayvanı kesip parçalara ayırmak"; iftesale kalıbı da "kadının çocuğunu sütten kesmesi, ağaç fidanını ayrı bir yere nakletmek"; fasıl kalıbı da "kesin hüküm" mânâlarına gelmektedir.

Fasıl Kelimesinin Kur'ân'daki Mânâları:

1) Ayrılmak. "Tâlût askerleri ile beraber ayrılınca..." (Bakara 2/249); "kafile ayrılınca" (Yusuf 12/94). Bu ayetlerde fesale kalıbında yer almakta ve fizikî mânâda bir yerden ayrılmayı ifade etmektedir.

2) Karar vermek. "Allah bunlar arasında, kıyamet günü hükmünü verir" (Hac 22/17). Bunun anlamı, onlar hakkında ayırım yapacağıdır. Bir şey hakkında hüküm vermek, farkı ortaya çıkarmak, ona göre de ayırımı gerçekleştirmektir.

3) Açıklamak. "Zorda kalışınız dışında üzerinize haram kıldığını bizzat kendisi size ayrıntılı bir şekilde açıklamıştır" (En'âm 6/119). Kelimenin "ayırmak" manasıyla yakinen ilişkili ve yakın bir mânâsı vardır. Bir bilgiyi kendinden ayırıp başka birine vermek, bilinmeyen bir şeyden bilinmezliğini ayırmak, onu açıklamak anlamına gelmektedir. Bu manada nelerin haram olduğunu bildiren deliller, kitabı açıklamak anlamında pek çok âyette yer almaktadır.

4)  Çözüm getirmek. Yüce Allah'ın sıfatı olarak En'âm sûresinin 57. âyetinde yer almaktadır, fasıl kalıbı ile bu âyette geçmektedir: "O, hakkı anlatır ve O, çözüm getirenlerin en hayırlısıdır". Burada doğru hüküm vermek mânâsına da geldiği gibi, aynı zamanda "ayırmak" anlamına da gelmektedir. Bir konuya çözüm getirmek, çözümsüzlüğü ondan ayırmak demektir.

5) Sütten kesmek. "Çocuğu taşıması ile sütten kesilmesi otuz ay sürer" (Ahkaf 46/15). Burada "memeden ayırmak" anlamında ve fisâl kalıbında yer almaktadır.

6) Aile. Meâric sûresinin 13. âyetinde fasile kalıbında "aile" anlamını ifade etmektedir. "Kendisini barındıran bütün ailesini...".

7) Çeşitli kelimelerle bir tamlama meydana getirerek farklı mânâlar ifade etmektedir. "Ayırım günü, kıyamet"  (Sâffât 37/21);   "Hakla bâtılı ayıran hüküm ilmi" (Sâd 38/20); "kesin hüküm"

(Şûra 42/21); "ayıran söz" (Tarık 86/13) mânâlarına gelmektedir.

Bütün bu mânâların özünde "ayırmak, ayrılmak" mânâsı vardır. Aile de toplumun ayn bir hücresini teşkil etmektedir, yani diğer ailelerden ayrılmakta ve ayn bir yapıya sahip olmaktadır. Bir şeyi açıklamak, onu bilinmezliğinden ayırmaktır. Birinci bölümle bu bölümü birlikte düşündüğümüzde, yüce Allah kitabı göndermekle kalmamış, onu bir bilgiye dayalı olarak da açıklamıştır.

Âyetin ikinci bölümünde geçen 'âlâ 'ilmin ifadesi, "bir bilgiye dayanarak" şeklinde mânalandırılacağı gibi, "bilime uygun" anlamına da alınabilir. O zaman bunun anlamı, Allah kendisine ait bir bilgi ile o kitabı açıklamıştır, demek olur. Bu şekilde açıklanan bir kitabı onlara göndermesine rağmen, onların inkâra sapmaları, onları cennetin suyundan ve nimetlerinden mahrum bırakacaktır.

3. "O kitap, inanan bir toplum için bir kılavuz ve bir rahmettir".

Âyetin bu kısmı, gönderilen kitabın inanan insanlara nasıl bir etkide bulunduğunu açıklarken, bir taraftan Bakara sûresinin 2. âyeti, diğer taraftan da İsra sûresinin 82. ayetine bağlanmaktadır. Bakara sûresinin 2. âyetinde "muttakiler için kılavuz"; İsra sûresinin 82. âyetinde "müminler için rahmet" özelliği gündeme getirilmektedir. Mümin ya da muttaki insanların, imanı seviyelerini koruyabilmeleri için kitabın kılavuzluğuna ihtiyaçları vardır.

Kur'ân veya daha önceki peygamberlere gönderilen kitapların kılavuz ve rahmet olma etkinliklerini gerçekleştirmek için bir iman ortamının alt yapı olarak oluşması gerekiyor. Demek ki ilâhî kitabın etkisi insanın psikolojisine göre gerçekleşmektedir. İnanmak eğitilmeye, öğretilmeye hazır hale gelmek demektir. Böylece yüce Allah, bilginin kılavuz olacağına işaret etmektedir. Demek ki bilgi, en hakiki kılavuzdur. İlâhî bilgiye ulaştıran kitap, aynı zamanda yağmur damlaları gibi inanan insanın gönlünde rahmete dönüşecek ve orada bitkilerin yeşermesine sebep olacaktır. Kitabın her harfi, her kelimesi ve her âyeti birleşerek insanın gönlüne su gibi akacaktır.

B.Bayraklı

Hiç kuşkusuz onlara, inananlar için, bir kılavuz ve rahmet olarak, tam bir bilgiyle detaylandırdığımız bir Kitap getirmiştik.

52. âyette dikkatler Kur’an’a çekilmiş ve Kur’ân’ın özellikleri ile insanlar üzerindeki etkisi açıklanmıştır. Ayrıca, her konuya dair yeterince bilginin yer aldığı Kur’ân’ın tafsilâtlı olduğu ve bu tafsilâtı meydana getiren bölümlerin de gelişi güzel değil, bir bilgiye dayalı olarak oluşturulduğu bildirilmiştir. Bu ifadelerden, Kur’ân’ın her ayetinin, her faslının, insanların bir derdine derman olsun, bir problemini çözsün diye indirildiği anlaşılmaktadır.
Rabbimizin rahmeti gereği peygamber göndermesi ve kitap indirmesi, Kur’ân’da hep O’nun “ilim” sıfatıyla birlikte zikredilmiştir:
Kulunu, bir gece, ayetlerimizden gösterelim diye, Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya yürüten Kişi, her türlü noksan sıfatlardan arınıktır. Şüphesiz O, en iyi işiten ve en iyi görenin ta kendisidir. (İsra/1)
Fakat Allah, sana indirmiş ki onu Kendi ilmiyle indirmiştir– olduğuna şâhitlik eder. Melekler de şâhitlik ederler. Şâhit olarak da Allah yeter. (Nisâ/166) H.Yılmaz

Peygamberlerin getirdiği vahye karşı gelmenin neticelerini bizzat gözleriyle görünce; "Peygamberlerin, hakkında bize bilgi verdiği ve o anda inkâr ettiğimiz gerçeği işte şimdi anladık. Eğer biz tekrar dünyaya gönderilecek olursak, bu sefer farklı bir yol tutacağız" derler. Onların bu çeşit isteklerine verilen cevaplar için Bkz. En'am: 27-28, İbrahim: 44-45, Secde: 12-13, Fatır: 37, Zümer: 56-59, Mümin: 11-12.

Mevdudi

Lafzi anlamını “[bir sözcüğün ya da olayın] nihaî anlamına varma çabası” olarak aktarabileceğimiz te’vil terimi (karş. 3:7), bu bağlamda, gelip çatacağı vahiyle önceden haber verilen çetin bir günün, çetin bir azabın uygulamaya konması anlamına geliyor ve bu anlamda, gün ya da azap konusunda yapılan “uyarının nihaî anlamının açılıp ortaya dökülmesi” gibi bir anlam taşıyor bünyesinde. - 42 Karş. 6:27-28. 

M.Esed

Onlar onun te’vîli nden başka bir şey mi bekliyorlar. Te'vîli geldiği gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsinler, yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?" Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti.

Bu âyet de, A'râf sûresinin 50-51. ayetlerinde geçen, cennetin suyundan ve nimetlerinden mahrum edilen kâfirlerin durumuna açıklık getirmektedir. Yüce Allah, 52. âyetle onların mahşerde mazeret gösteremeyeceklerine dikkat çekmektedir. 53. âyetle de ahiretteki pişmanlıklarını anlatarak gelecek nesilleri eğitmektedir.

1. "Onlar, onun te’vîli nden başka bir şey beklemiyorlar" .

Âyetin bu kısmındaki "hel" edatını soru edatı olarak alanlar vardır. O zaman mânâ şöyle oluyor: "İlle onun te’vilini mi bekliyorlar?" Bu mânâ doğru olabilir. Ama hel edatını olumsuzluk edatı olarak da alabiliriz. Çünkü âyetteki illâ edatı bu olumsuzluğu bozmaktadır: "Onlar onun te’vîli nden başka bir şey beklemiyorlar" şeklinde de manalandırılabilir. Her iki mananın ortak yönü âyetteki vurguyu ortaya koymaktır.

Âyetin bu kısmında yer alan te’vil kelimesi "döndürmek, çevirmek, tefsir etmek, yorumlamak, gizli mânâları ortaya çıkarmak, bir yere varmak" mânâsına gelmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette "bir yere varmak" anlamım ifade etmektedir. Yüce Allah'ın bir bilgiye dayanarak derinlemesine açıklayıp gönderdiği kitabın içindeki ahiretle ilgili mesajların doğru olduğunun gerçekleşmesi mânâsına gelmektedir. Kâfirler bu mesajların varıp dayanacağı nihaî noktayı bekliyorlardı. Böylece onların doğruluğu ortaya çıkmış olacaktı.

2. "Onun te'vîli geldiği gün",

Bu ifade "kıyamet günü geldiğinde" demektir. Çünkü kıyametle ilgili mesajların gerçekleştiği an kıyamet günü olmaktadır. Böylece açıklama ve onun doğruluğu ortaya çıkmıştır.

3. Daha önce onu unutanlar şöyle derler: Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Acaba bizim için şefaatçiler var mı ki, bize şefaat etsinler yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?

Daha önce kıyameti unutanlardan kasıt, 50 ve 51. ayetlerde geçen kâfirlerdir. Çünkü onlar ahirette karşılaşacaklarını unutmuşlardır. Unuttukları âhiret gü­nünden kasıt, âhiret için gerekli olan iman ve ibadetleri terk etmeleridir. Unutulan şeyi ya insan terk ediyor ya da o şey insanı terk ediyor.

Ahireti unutanlar ahirette onun gerçek olduğunu görünce, pişmanlıklarından şu sözleri söyleyeceklerdir:

a) "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler". Âyetin bu kısmından şu genellemeye varıyoruz: İnsanlar ahirette dünyadaki oluşumları hatırlayacaklardır. Peygamberleri ve hakikatin ne olduğunu orada itiraf edeceklerdir. Âyette ifade edilen gerçek, kitabın içindeki mesajlardır.

b) "Şimdi bizim için şefaatçiler var mıdır ki, bize şefaat etsinler?"

Bunun anlamı, dünyada taptıkları canlı, cansız tanrıları arayacaklardır. Allah'ın yolunu engelleyip ve o yolun eğri olduğunu kabullendirmeye çalışan ve ahireti inkâr edip insanları etki altına alan zalimler, sonradan gelenler, yani onların felsefelerini tanrılaştıran kâfirler, ahirette onların şefaatini arayacaklardır. Aslında şefaatçi arama konusundaki bu ifadelerinden bir ümitsizlik tavrı çıkmaktadır. "Artık bize kimse şefaat edemeyecektir" anlamında bu ifadeyi kullanacaklardır.

c) "Yahut daha önce yaptıklarımızdan başkasını yapalım diye geri gönderilebilir miyiz?"

Unuttukları, iman etmeyi bıraktıkları âhiret hayatı gelip gerçek ortaya çıkınca, geri dönmeyi ve bir fırsat verilmesini derinden isteyeceklerdir. Şimdi âyetin bu kısmından şu genellemeye varabiliriz: Bazıları bu dünyada olgunlaşamayan ruhların, olgunlaşıncaya kadar bu dünyaya öldükten sonra tekrar tekrar gelecekler görüşündedirler. Bu âyet onların bu görüşünü çürütmektedir.

Benzer bir isteği de Secde sûresinin 12. âyetinde buluyoruz: "O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, 'Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi geri gönder de, iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık' diyecekleri zamanı bir görsen!" Demek ki ahirette gerçeği gördükten sonra yapılacak imanın faydası olmayacak ve bu dünyaya geri gelip iyi amel işlemek için öne sürülen istek de kabul görmeyecektir.

Onların pişmanlığı daha bu dünyada ölüm anında başlayacak ve geri dönmek isteyeceklerdir: "Nihayet müşriklerden birine ölüm gelip çattığında: 'Rabbim! Beni döndür' der" (Mü'minûn 23/99). Bütün bunları yüce Allah insanlara anlatırken amacı, ahirette bu duruma düşmeden, pişmanlık gelmeden gerçeği görüp Allah'ın mesajlarına inanmayı temin etmektir.

4. "Onlar cidden kendilerine yazık ettiler".

Kendi öz benliklerini hüsrana iten bu insanlar, bu büyük yanlışı yapmaya bu dünyada başladılar. Âhirete kavuşacaklarını unutmakla, Allah da onları unuttu (A'râf 7/51). Allah'ın unutması, onlar için en büyük azap olmuştur ve olacaktır. Bu da insanın kendine yazık etmesidir. İnanmayanlar kendilerine yazık etmişlerdir (En'âm 6/12). Allah'ın verdiği kitabı kendi oğulları gibi tanıdıkları halde, ona inanmamak kendine yazık etmektir (En'âm 6/20). Sevabı az gelenler kendilerine yazık etmişlerdir (A'râf 7/9). Müşrikler kendilerine yazık etmişlerdir (Zümer 39/15).

Yüce Allah, onların dünyada yaptıklarını "Kendilerine yazık ettiler" şeklinde değerlendirmektedir. Bundan şu sonucu çıkartabiliriz: İnsan ne yaparsa kendine yapar. İyiliği de, kötülüğü de kendinedir. Ahirette çekeceği ceza, dünyadaki amellerinin neticesi olacaktır. Allah kuluna ceza vermez, kulun kendi amelleri, ona ceza olarak döner ve onun cehennemini oluşturur.

5. "Uydurdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitti".

Uydurdukları şeyler neler olabilir? Razi buna putlar, yardım ettikleri bâtıl dinler cevabını vermektedir. Muhammed Esed ise "boş hayalleri" demektedir. Güvendikleri adamlar, felsefeleri, ideolojileri, uydurdukları tanrılar kaybolup gitmiş olacaktır. Boş hayallerin peşinden koşmanın en büyük pişmanlığı ahirette duyulacaktır. 

B.Bayraklı

Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de onlardan ayrılmıştır.
TE’VÎL: 53. âyette, “Kur’ân’ın ilk plâna çıkması”, te’vil sözcüğü ile ifade edilmiştir. Te’vil sözcüğü, türediği kökün anlamından [“geriye dönüş”] değişimle “tedbir” [arkalaştırmak] , yani “birinci, ikinci, üçüncü… Gibi ardı ardına dizmek, sıralamak ve takdir” [ayarlamak] , yani “öncelik sırasına koymak” anlamlarında kullanılır.
Âyetteki ifadeden, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı günün “Din Günü” olduğu anlaşılmaktadır. Kur’an’ı iniş sırasına göre öğrenmiş olanlar da bilirler ki, Kur’ân ilk plânda “Din Günü” ve “âhiret inancı” üzerinde durmuştur. Ayrıca bu konu Kur’ân’da en çok uyarı yapılmış olan konulardan biridir. Başka bir ifade ile, Kur’ân’ın ilk plâna çıkacağı gün olan “Din Günü”, Kur’ân’da yer alan konuların başında gelmektedir.
53. âyet ayrıca, birçok âyette yer alan pişmanlık sahnelerinden birisidir.

H.Yılmaz

53- İlle onun te'vilini mi gözetiyorlar? Onun te'vili geldiği (verdiği haberler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: "Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmiş. Şimdi bizim şefaatçilerimiz var mı ki bize şefaat etsinler yahut tekrar geri döndürülmemiz mümkün mü ki eski yaptıklarımızdan başkasını yapalım?" Onlar, kendilerini zarara soktular v e uydurdukları şeyler kendilerinden saptı, kaybolup gitti.

53- O kâfirler, ancak onun te'vilini gözetirler. TE'VİL, esasen bir şeyi sonucuna irca etmek, varacağına vardırmaktır. Yani dünya hayatına mağrur olan o kâfirler bu kitaba iman etmezler de bakalım sonucu neye varacak, diye sonunu gözetirler. İman edeceklere bir hidayet ve rahmet olarak ilim üzere açıklanan ve gelecek için haber verilen vaat ve tehditlerin ilerde bilfiil tatbikatıyla vuku buluşta doğruluğunun ortaya çıkmasını beklerler. Kısacası işi ilerisine atarlar, ahirete inanmak için kıyametin kopmasını, ahiretin bilfiil gelmesini, geleceğin şimdiki hâl olmasını beklerler. Hâlbuki te'vili geleceği, o haberlerin tatbik olunacağı gün, o kıyamet günü, bundan önce onu unutanlar hatırlarına getirmek ve ona göre amel etmek istemeyenler şöyle diyeceklerdir: Hakikaten Rabbimizin resulleri hak emirle geldi, peygamberlerin dedikleri doğruymuş, olmaz sandığımız oldu. şimdi acaba bizim şefaatçilerimiz var mıdır ki, bize şefaat etseler de azaptan kurtarsalar, yahut geri çevrilsek, dünyaya döndürülsek de yapageldiğimiz işlerden başkasını yapsak. Böyle diyecekler. Fakat o gün kendilerini ziyan etmiş ve iftira edegeldikleri şeyler; şefaatçi olur diye uydurup bel bağladıkları putlar, o bâtıl tanrılar yanlarından kaybolmuş gitmiş bulunacaklardır. Ve bunun böyle olacağında hiç şüphe yoktur. Çünkü: H.Yazır

Burada, cümlenin başında gelen ve bir bağlaç olan sümme her zaman “sonra” ya da “bundan sonra” anlamına olaylar arası öncelik- sonralık belirten, zamanda sıralamaya delalet etmez; eş-zamanlı ya da paralel ifadeleri bağlamak için kullanıldığı hallerde çoğu zaman basit “ve” bağlacının işlevini görür: 2:29'da “ve göğe yöneldi...” ifadesinde olduğu gibi. ‘Arş terimine gelince (lafzen, “taht” veya “hüküm/iktidar makamı”) klasik ve modern, bütün Müslüman müfessirler ittifakla, sözcüğün Kur’an'da geçen bu mecazî kullanımının, Allah'ın, bütün yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifade ettiği görüşündedirler. Dikkate değer bir husus da şudur ki, Kur’an'da Allah'ın “kudret ve iktidar makamına” oturduğundan söz edilen yedi yerin hepsinde (7:54, 10:3, 13:2, 20:5 25:59, 32:4 ve 57:4) bu ifade Allah'ın âlemleri yaratmasına ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçmektedir. -Genellikle “gün”, ama yukarıda “çağ” (aeon) olarak tercüme edilen yevm sözcüğü, Arapça'da, ister “çağ” (aeon) gibi son derece uzun, ister “an” gibi son derece kısa olsun, her türlü süreyi ya da zaman aralığını ifade etmekte kullanılır; yirmi dört saatlik bir güne karşılık olarak kullanılması, onun pek çok çağrışımı içinden sadece biri durumundadır. (Bu konuda, bir karşılaştırma için bkz. sâ‘ah -lafzen, “saat”) kavramının açıklandığı 26. not.) 

M.Esed

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!

GÖKLERİN ve YERYÜZÜNÜN YARATILMASI:

Âyette geçen  الخلق [halk] sözcüğü, “yoktan var etme” anlamında olmayıp; “takdir etmek, şekil vermek, düzene sokmak” anlamındadır. Dolayısıyla, Rabbimizin gökleri ve yeryüzünü yaratmasından onlara şekil verdiği, onları düzene soktuğu anlaşılmalıdır. Elbette ki her şeyi yoktan var eden de Yüce Allah’tır. Ancak Rabbimizin bu ifadede halk sözcüğünü kullanması, bize göre, göklerin ve yeryüzünün araştırılarak incelenmesini, elde edilecek bulgulardan yola çıkılarak “eserden müessire ulaşma” yöntemiyle, evrene düzen veren programlayıcının da Kendisi olduğunun bilinmesini istemesinden dolayıdır. Bizim, Kur’ân çalışmalarımızda gökler ve yeryüzüyle ilgili tespit edilebilmiş mucizelere yer verip bu bilgileri aktarma çabamız da kullara yüklenen bu görevin bir gereğidir.
Rabbimiz birçok âyette insanların yeminle dikkatlerini çekerek Kendisine delâlet edecek kanıtları sadece göklerde ve yeryüzünde değil, enfüste [kendi içyapımızda] de aramamızı istemiştir. Kur’ân’da Rabbimizi tanımamıza vesile olacak deliller arasından özellikle “gökler” üzerinde fazlaca durulmuş ve göklerin halk edilişinin [düzene sokuluşunun] insanın halk edilişine göre daha büyük bir iş olduğu bildirilmiştir:
Ki O, yedi göğü, birbiri üzerine yarattı. Rahman’ın yaratmasında bir çatlaklık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür (de bak), bir bozukluk görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha döndür (bak). Gözün, (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz bir hâlde sana dönecektir. Ve o çok bitkindir. (Mülk/3-4)
O [aklını kullanan] kişilerdir ki, ayakta, otururken, yan yatarken Allah’ı anarlar ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler: “Ey Rabbimiz! Sen bunu boşu boşuna yaratmadın! Senin şanın yücedir. Bizi ateşin azabından koruyuver!” (Âl-i İmrân/191)
Elbetteki göklerin ve yeryüzünün yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Velâkin insanların çoğu bilmiyorlar. (Mümin/57)
Demek ki, gökler araştırılıp incelendiğinde, insanın yaratılışındakine göre daha büyük bir ihtişamla karşılaşılacak, o ihtişama bakılarak da yaratıcının muhteşemliği daha iyi anlaşılacaktır. Eserlerindeki ihtişama bakarak yaratıcının muhteşemliğini tanıyan herkes, idrak edebildiği o muhteşemlik hissine uygun olarak yaratıcı güce bir isim koyacaktır. Konulacak bu isim ne olursa olsun, tüm güzel isimler Allah içindir. Göklerdeki ve duyularımızla algılayabildiğimiz her şeydeki ihtişamı yaratan, düzene koyan, bizim de Rabbimiz olan Allah’tır. O, bizi de yaratan ve bir programa göre yönetendir.
ALTI GÜN: Kaf/38‘in tahlilinde ayrıntılı olarak açıkladığımız gibi, altı gün “altı evre” demektir. Bu ifade ile evrenin ve ona bağlı olarak dünyanın oluşması ve mevcut düzene girmesindeki evreler kastedilmiştir. Kur’ân’da birçok yerde geçen “altı gün” ifadesi, bize göre Kur’ân’ın mucizelerindendir ve bilim hâlen bu evreleri araştırmakla meşguldür.
ARŞA İSTİVA: Müteşabih bir anlatım olan arşa istiva etme ifadesi, lâfzen “arşın üstüne kurulmak”, mecazen de “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir. Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok âyetle bildirildiğine ve aklen de böyle olduğu sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi, Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.
YARATMA ve EMRİN ALAH’A ÖZGÜ OLMASI: Konumuz olan âyetin tahliline başlanırken “yaratma” sözcüğü ile ilgili bilgi verildiği için, burada kısaca emr sözcüğü üzerinde durulacaktır.
Hem “buyruk”, hem de “iş” anlamına gelen emr sözcüğü, burada “buyruk” anlamıyla ele alınırsa, emrin sadece Allah’a özgü olması ifadesi de “Allah’ın yarattıklarına emirler vermesi, onları yönetmesi” anlamına gelir. Bu durumda âyetteki ifadeden de, “Allah’ın yaratıklarını Kendisinin yöneteceği, kimseyi kimseye yönettirmeyeceği” anlamı çıkar.
Eğer emr sözcüğü “buyruk” değil de “iş” anlamıyla ele alınırsa, âyetteki ifadeyle Allah’ın yaratmaya başlamadan önceki iradeleri, vahiy, melek indirme gibi işlerinin kastedildiği anlaşılır. Biz bu iki anlamdan herhangi birine öncelik vermeden her ikisini de birlikte değerlendirmenin daha uygun olacağı kanısındayız:
Ve sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh Rabbimin emrindendir/işindendir. Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.” (İsra/85)
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu/işi o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. (Yâ-Sin/82)
Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz, ona sadece “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. (Nahl/40)
(Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emr Allah’ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir. (Rum/4)
MUSAHHAR: Bu ifade, “Allah’ın programına karşı duramayan” anlamına gelir ki buradan, güneş, ay ve yıldızların O’nun programı dışına çıkamadıkları anlaşılır.
Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussilet/11) 

H.Yılmaz

Şüphesiz Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı zaman devresi içinde yarattı, sonra kâinat üzerinde

hü­kümranlığını kurmuştur. O, gecenin karanlığı ile hemen arkasından kendisini kovalayan gündüzü örter. Güneş, ay ve yıldızları da daima iradesine boyun eğmiş durumda var etmiştir. Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!

Yüce Allah bu âyette, kendisi ile yarattığı kâinat arasındaki ilişkiyi ele alıp açıklamaktadır. Âyetin sistemine göre sırasıyla bu ilişkileri açıklayacağız.

1. "Şüphesiz Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı zaman devresi içinde yarattı".

Ayetin bu kısmı, kâinatın yaratılışını ele almaktadır. Burada açıklanması gereken "Altı gün içinde" ifadesidir. Âyette gün, eyyam (günler) şeklinde yer almaktadır, yani çoğul halinde gelmiştir. Bu kelimenin tekili yevm dir. Bu anlamda, âyetteki "gün" kavramı, bizim bildiğimiz hafta günlerini, yani yirmi dört saati mi ifade etmektedir? Kitab-ı Mukaddes'in Tekvin kitabının bir ve ikinci baplarında ifade edildiği gibi, "Yüce Allah gökleri altı günde yarattı ve yedinci günde istirahat etti" mi?

Bu sorulara olumsuz cevap vermek zorundayız. Âyette geçen ve Kur'ân'da bundan başka altı âyette yer alan (Yunus 10/3; Hûd 11/7; Furkan 25/59; Secde 32/4; Kaf 50/38; Hadîd 57/4) bu kavrama iki mânâ vermek gerekir: Yevm kelimesi, zamanın bir anını, ya da uzun bir zaman dilimini ifade etmektedir. Biz buna devir, evre, uzun bir zaman dilimi, çağ diyebiliriz. Buradaki "gün" kavramı, kâinatın yaratılışıyla ilgili olduğu için biz buna jeolojik devir de diyebiliriz.

Şu husus iyi bilinmelidir ki, Allah katındaki zaman mefhumu ile insan katındaki zaman mefhumu farklıdır. Meselâ Secde sûresinin 5. âyetinde, "Sonra sizin saya geldiğinize göre bin yıl tutan bir günde O'nun nezdine çıkar" . Burada Allah katında bir günün, insanların takvimindeki bin yıla eşit olduğuna işaret edilmektedir. Bu hesaplamaya göre, yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki altı gün, altı bin yıl etmektedir. Her bin sene, kâinatın yaratılışındaki jeolojik değişim devresini teşkil etmektedir.

Bu altı jeolojik devrenin gök ve yere dağılımı Fussilet sûresinde yapılmaktadır: "O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti" (Fussilet 71/10). Demek ki yeryüzünün oluşumu ve oradaki canlılar için gıdaların yaratılışı, dört jeolojik devir süresinde olmuştur. Günümüzün bilimi bunu tespit etmiş ve Kur'ân'ın belirledikleri, jeolojik devirlere uygun düşmüştür. "Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı" (Fussilet 71/12).

Demek ki göklerin yaratılışı da iki devirde olmuştur. Böylece dört+iki =altı zaman devri ortaya çıkmaktadır. Netice olarak diyebiliriz ki, Tekvîn kitabının birinci babında bahsedilen haftanın altı günü, altı jeolojik devir (evre, çağ ve uzun zaman dilimi) olarak anlamak gerekir. Âyetin bu kısmından çıkarılacak başka bir ilke daha vardır. Kâinatın yaratılışını yüce Allah zaman kavramıyla anlattığına göre, önce zamanı yaratmıştır. Gece ile gündüz kavramı güneş sisteminin yaratılmasından sonra ortaya çıkmaktadır. Ama şu gerçek unutulmamalıdır ki, yüce Allah insanlara bildirmek istediklerini, algılayacakları kavramlarla anlatmaktadır.

Diğer taraftan Yasin sûresinin 82. ayetine bakıldığında, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette geçen "gün" ün çok kısa bir anı ifade ettiği anlaşılır. Âyet şöyledir: "Bir şey yaratmak istediği zaman O'nun yaptığı 'ol' demekten ibarettir. Hemen oluverir". Ayrıca Rahman sûresinin 29. âyetinde de yüce Allah'ın her an yarattığına dikkat çekilmektedir. "O, her an yaratma halindedir" . Demek ki yüce Allah kâinatı yaratıp saat gibi kurmuş ve o da bu şekilde çalışmaktadır diyemeyiz. Çünkü bu âyete göre, yüce Allah her an yaratmakta, yani her an ona müdahale etmektedir. Rahman sûresinin 29. âyetinde yer alan "gün" kavramı da "an"ı ifade etmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, yüce Allah Önce zamanı yaratmış, sonra da kâinatı yaratma eylemini o zaman dilimleriyle ya da ölçüsüyle ifade etmiştir. Burada altı gün kavramı, altı an ya da altı jeolojik devir anlamında kullanılmıştır. Âyetin bu kısmında geçen "yaratma", "takdir etme" mânâsına da gelmektedir. Takdir edip yaratmıştır, demektir.

"Rabbiniz Allah" ifadesinden, yüce Allah kendisinin Rab sıfatının açıklamasını da yapmaktadır. Firavun Hz. Musa'ya Rabb ‘inin kim olduğunu sorunca, Hz. Mûsâ "Her şeyi yaratandır" cevabını verdi (Tahâ 20/49-50). A'râf sûresinin 54. âyetinde de bu yaratma eyleminin nasıl gerçekleştiği açıklanmaktadır.

2. "Sonra arşa istiva eden..."

Arşı kaplamanın ne anlama geldiği Bakara sûresinin 255. âyetinde açıklandı. "O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kaplar" ayetindeki "kürsü" kavramı, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette "arş" olarak geçmektedir. "Rahman arşa istiva etti" (Tahâ 20/5), arşa kurulup oturmak anlamına alınmamalıdır. "Sonra arşa istiva etti" ifadesinin iki mânâya geldiğini söyleyebiliriz.

Birincisi "arşa istiva etmek", Allah'ın yarattığı kâinatın içine kendisini koyması demektir. Allah mekândan münezzeh olduğuna göre, hem kâinatın içinde hem de dışındadır. Yarattığı kâinatın içine kendisini koyması, meselâ insana şah damarından daha yakın olmasını (Kaf 50/16), arşa istiva etmesi anlamında değerlendirebiliriz.

İkinci anlamıyla "arşa istiva etmek", hâkim olup yönetmek demektir. Yüce Allah kâinatı ve onun içindeki varlıkları yaratıp kendi başlarına terk etmemiştir. Onlara sahip çıkmakta, onları idare etmekte, onları beslemekte ve onları daima yenilemektedir. Rahman sûresinin 29. ayetindeki "Her an yaratmadadır" ifadesi buna açıklık getirmektedir.

Bu iki yorum birbirini tamamlar mahiyettedir. Yüce Allah kâinatı yarattı, kendisini onun içine koydu ve onun her şeyi ile ilgilendi ve ilgileniyor diyebiliriz. Peki, yukarıda ikinci olarak açıklanan yoruma delil olarak Rahman sûresinin 29. ayetinden başka bir âyet getirebilir miyiz? Diğer bir delilimiz de yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin devamıdır: "Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de Allah'a aittir". Bu ifade "arşa istiva etmenin" ne olduğuna açıklık getirmektedir.

3. "Geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allah'tır".

Allah'ın kudretini anlamak için kâinatın içinde cereyan eden gece ile gündüzün ilişkisine, güneş, ay ve yıldızların Allah'ın emrine boyun eğerek kendilerine verilen görevleri hiç ihmal etmeden yerine getirmelerine bakmak yeterlidir. Bunun anlamı, kâinat kitabının araştırılıp deşifre edilmesi, Allah'ın varlığına ve birliğine götüren bilinçli bir imanın oluşmasını temin edecektir. Diğer taraftan "Allah'ın arşa istiva etmesi" ni de açıklamaktadır. Kâinatı nasıl idare edip hükmü altına aldığına di açıklık getirmektedir. Bu konuların daha geniş bir açıklaması, Bakara sûresinin 164. âyetinde yapıldı.

4. "Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na aittir".

Âyetin bu kısmında yer alan "yaratma" ve "hüküm verme" ifadeleri arasındaki yakın ilişkiyi görmek gerekir. Yaratan emretmeye, hüküm vermeye hak kazanmış demektir. Onun içindir ki, doğuranın doğurduğu ile olan ilişkisi, doğurmadığı ile olan ilişkisinden farklıdır.

Bilgide yeni şeyler üretenler, yeni şeyler icat edenler insanlığa hükmetme, siyasî erki de ellerinde bulundurma hakkını elde ederler. Bir toplum siyasî, ilmî ve ekonomik alanlarda yeni şeyler üretecek şekilde aklım kullanıyorsa, dünyanın siyasî erkini de eline geçirir. Yüce Allah kâinatı yarattığından dolayı, emretmenin de kendisine ait olduğunu beyan etmektedir. Mutlak yaratış ve mutlak emir Allah'a ait olduğuna göre, bizimkiler izafî olmaktan öteye geçmeyecektir.

5. "Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir".

"Âlemlerin Rab-bi" ifadesi, Fatiha sûresinin 2. âyetinde açıklandı. Bütün kâinatı yaratan, besleyip büyüten, terbiye eden, her an ilgilenen ve sahip çıkan varlık, "yüce olma" sıfatına lâyık demektir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin başında "sizin Rabbiniz Allah" dendiği halde, âyetin sonunda "âlemlerin Rabbi Al­lah" ifadesi kullanılmaktadır. Her iki ifadenin ortak yönü, "Allah'ın Rab olması" dır. Birinci ifadeden sonra Allah kendi yaptıklarını anlatmakta, ikincisinde de yüceliğini gündeme getirmektedir. Bu bize şu genellemeyi vermektedir: Nasıl ki Allah yüceliğini yaptığı işe bağlamaktadır; insanlar da yaptıkları işe göre yücelikten pay alacaklardır.

Müslüman, üstünlüğün hem beyin hem gönül hem de iş üreten eylemlerde olduğunu bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Gönül eylemi olan iman, yücelik için çok önemlidir: "Eğer gerçekten inanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz" (Âl-i İmrân 3/139). Aklını kullanmayanların necis olacağını bildiren Allah (Yunus 10/100), pislik içinde olanların yücelere ermesinin mümkün olamayacağına işaret etmektedir. Düşünmek aklın, iman da gönlün eylemi olmaktadır.

Âyetin tamamına bakacak olursak, şu neticeye varabiliriz: Allah göklerin ve yerin yaratılışından, gece ile gündüzün ilişkisinden, güneş, ay ve yıldızların boyun eğişinden bahsetmekle, astronomi ve yerel bilimlerin programını yapmakta ve bunların kanunlarının araştırılmasını öngörmektedir. Dolayısıyla hüküm ve yüceliği elde tutmanın bilimden geçtiğine işaret etmektedir. Bir bakıma yüce Allah, insanların özellikle inananların araştırmaları gereken bilimlerin üniversitesini kurmakta ve programlarını yapmaktadır. B.Bayraklı

55- Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.

55- Rabbinize dua edin, yalvararak ve gizli olarak. Asım’dan Ebu Bekir Şu'be kırâetinde okunur ki, bir çeşit korku ile demektir. Yani önce haddinizi bilip Rab’ınızı tanıyınız, istiva, yaratma ve emir, yücelik ve ululuk, bütün hayır ve bereket O'nun ve O'na mahsus olduğunu ve kendinizin gece ve gündüz içinde O'na her dem, her lahza muhtaç ve O'nun hükmü altında ve rubûbiyeti nde yaratık ve memur bulunduğunuzu ve hiç bir zaman O'ndan müstağni olamayacağınızı itiraf ediniz.

İkinci olarak o yücelik ve ululuk karşısında O'na müracaattan ve ihtiyacınızı sunarak arzularınızı talep ve niyaz etmekten yasaklanmış olmadığınızı ve tersine doğrudan doğruya istek ve duaya izinli ve hatta emredilmiş bulunduğunuzu, Allah'ın lütuf ve ihsanında cimrilik olmadığını ve fakat yaratma ve emir, hüküm ve hâkimiyetin ona mahsus olduğundan isteklerinizi yerine getirmeye mecbur olmaktan uzak bulunduğunu biliniz de, ona göre O'ndan dilekler dileyiniz, arzu ve ihtiyaçlarınızı isteyiniz. İsteyiniz ama pervasızca veya bağırıp çağırmakla değil, tam tazim ile yalvararak ve bütün bir ihlas ile gizli yalvarma halinde. Zira muhakkak ki O, haddi aşanları sevmez. Herhangi bir şeyde ilâhî emrin tayin ettiği sınırı aşmak isteyenleri sevmez, haklarında hayır murad etmez. Şu halde kendilerini talep ve duadan ihtiyaçsız sayanları sevmediği gibi, duanın sınırını aşanları da sevmez, dualarını kabul etmez.

DUA: Küçüğün büyükten, acizin güçlüden ihtiyaç ve arzusunu ciddi olarak istemesi ve rica etmesi demek olduğundan fiil, söz ve hâl olarak yalvarmak, ihlâs ve ciddilik, bir de istenilen şeyin isteyen ve kendisinden istenilenin hâl ve şanlarına layık ve uygun olması, aralarındaki nispeti bozucu olmaması duanın tarifinde dahil şartlarındandır. Bunun için duada yalvarma halinde bulunmamak varlığa, pervasızlığa, bir çeşit çalıma delalet eder. Ufak bir saygısızlık etmek, dua sınırından emir veya iltimas sınırına geçen bir haddini aşma olayı olduğu gibi, duayı gizli bir şekilde yapmamak, bağırıp çağırmak da ihlas sınırından gösterişe, dua sınırından şikâyet ve davaya geçen bir hadsizliği kapsar. Nitekim sahih bir hadiste de şöyle vârid olmuştur: "Siz, ne bir sağıra, ne de bir gâib (ortada olmayan)e dua ediyor değilsiniz, şüphesiz bir işitene ve yakına dua ediyorsunuz." Şu halde dua gizlemek vacip değilse, en azından mendubdur. Ne kadar ibrete şayandır ki, Cenab-ı Allah gece ve gündüzde mağlubun örtü ve örtünme içindeki isteğine yardım eder, zafer bahşeder de galibin pervasızca olan değersiz talebini tersine çevirir ve başına geçirir. Sonra duada layık olmayan bir şey istemek, mesela harika (mucize) istemek, peygamberlik mertebesi istemek ve yahut günah olan şeyler istemek de duada haddi aşma cümlesindendir. Bu son cümle, özellikle buna bir uyarıyı içermektedir. Aynı şekilde duada fazla söz söyleme ve uzatma da haddi aşma cümlesindendir. Nitekim İbnü Mace’nin "Sünen" inde rivayet edilmiştir ki, Abdullah b. Muzaffer hazretleri oğlunun "Allah'ım, cennete girdiğimde sağ tarafındaki beyaz köşkü senden dilerim." diye dua ettiğini işitmiş, oğlum, demiş, Allah' ı an cenneti iste ve ateşten ona sığın, ben Resûlullah’dan dinledim ki "Bir kavim olacak duada haddi aşacaklar." buyurdu. İbnü Atıyye'nin ve Zemahşeri’nin nakl ettiklerine göre bu hadiste Resulullah: "Allah'ım, senden cenneti ve ona yaklaştıran sözü ve işi dilerim, ateşten ve ona yaklaştıran söz ve işten de sana sığınırım." demesi kişiye yeterlidir, buyurmuş ve "Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez." ayetini okumuş.

H.Yazır

55. Rabbinize alçak gönülle ve yüreğinizin ta derinliklerinden gelerek dua ediniz. Doğrusu O, çizgiyi aşanları sevmez.

54. âyette Allah'ın Rabbliği, kâinatı yaratması anlatılıp, hüküm ve yüceliğin kendisine ait olduğu vurgulanmıştı. 55 ve 56. ayetlerde de insanların Allah'a karşı ne yapmaları gerektiği gündeme getirilmektedir.

1.  "Rabbinize alçak gönüllüce ve yüreğinizin ta derinliklerinden gelerek dua ediniz".

Dua kavramının ne anlama geldiği, Bakara sûresinin 186. âyetinde geniş bir şekilde açıklandı. Burada şunu söylemekte yarar vardır: Dua kelimesi emir kalıbında alınınca, "tapınmak" anlamına da gelmekte ve özellikle sahte tanrılara tapınmayı yasaklamak için kullanılmaktadır (Yunus 10/106; Cin 72/18). Açıklamaya çalıştığımız âyette duanın nasıl yapılacağına açıklık getirilmektedir. Dua eyleminin formülünde iki şey bulunmalıdır: Huşu ve gizlilik. Bu iki psikolojik oluşumun bulunmadığı duanın geçerliliğinde zorluk vardır. Âyetteki ifadesiyle tazarru' kelimesi, "zillet, huşu, gönül alçaklığı, boyun bükmek" mânâlarına gelmektedir. Bunun bir anlamı da aczini ve muhtaç oluşunu ifade ederek dua etmektir.

Hufye kavramına "gizli" anlamı yanında, "gönlün derinliklerinden gelerek dua etmektir" mânâsı da verebiliriz. Hufye kelimesini sözlük mânâsına aldığımızda, duanın "gizli" yapılmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

2. "Allah, sınırı aşanları sevmez".

Boyun bükerek, yani huşu içinde ve gizlice dua yapmayanın haddi aşacağı anlamına gelmektedir. Âyetin bu kısmında geçen mu’ted în kelimesinin mânâsı, "sınırı aşanlar" dır. Peki, ama hangi amellerle insan Allah'a karşı sının aşmış olur? Bu soruyu ce­vaplandırmak için bir önceki âyetle bu âyetin ilk kısmını bir araya getirmek gerekir. Gökleri ve yeri yaratan, geceyi gündüze bürüyüp örten, güneş, ay ve yıldızları boyun eğdiren ve kâinattaki bütün oluşumlara hükümran olan Allah'a huşu ile ve gizlice dua etmek lâzımdır. Bunu yapmayanlar sınırı aşmış olacaklardır. Bu durumda olanlar, Allah'ın sevgisini kaybedeceklerdir. B.Bayraklı

55. Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. -Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

1. Dua Ve Adabı:

Yüce Allah'ın: "Rabbinize... Dua edin" şeklindeki bu buyruğu, dua etmemizi ve onunla Rabbimize ibadeti emretmektedir. Daha sonra yüce Rabbimiz bu emir ile güzel olan bir takım sıfatlara riayeti de zikretmektedir ki, huşu (tevazu ile kalpten gelen bir boyun eğme ve boyun eğiş), ile tazarru (yalvarıp yakarmak) dır. "Gizlice" ifadesinin anlamı ise riyadan uzak kalabilmesi için insanın kendi içinden dua etmesi demektir.

Yüce Allah bununla peygamberi Hz. Zekeriya'yı da Övmüş bulunmaktadır. Onun duasını haber verirken şöyle buyurmaktadır: "Hani o, Rabbine gizlice (dua ile) seslenmişti." (Meryem, 19/3) Peygamber (sav)'ın: "Zikrin hayırlısı gizli olan, rızkın hayırlısı da yeterli olandır" Buyruğu da buna benzemektedir.

Şeriat şunu tespit etmiştir ki: Farz olmayan hayırlı amellerde gizlilik, açıkça yapmaktan daha büyük ecir almaya sebeptir. Bu manadaki açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/271. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

El-Hasen b. Ebu’l-Hasen der ki: Biz öyle kimselere yetiştik ki, yeryüzünde gizlice yapabilecekleri her hangi bir amel varsa, onu ebediyen açıkça işlemezlerdi. Müslümanlar, alabildiğine dua ederler, fakat sesleri işitilmezdi. Sadece kendileriyle Rableri arasında bir fısıltıları duyulurdu. Buna sebep ise, yüce Allah'ın: "Hatibinize yalvara yakara ve gizlice dua edin" buyruğudur. Yine fiilinden razı olduğu salih bir kulundan söz ederek: "Hani o, Rabbine gizlice seslenmiş (dua etmişti)" (Meryem, 19/3) diye buyurmaktadır. Ebu Hanife'nin arkadaşları (mezhebine mensup ilim adamları) bunu "âmin" sözünü gizli söylemenin onu açıkça söylemekten evla olduğuna delil göstermişlerdir. Çünkü âmin de bir duadır. Bu husustaki açıklamalar ise, daha önce el-Fatiha Sûresi'nde (Âmin bahsi 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.

Müslim Ebu Musa'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bir yolculukta -bir rivayette de bir gazada- Peygamber (sav) ile birlikte idik. İnsanlar, yüksek sesle tekbir getirmeye başladılar. Bir rivayette de şöyle denmektedir: Bir adam her bir tepeye çıktıkça la ilahe illallah demeye başladı. Rasûlullah (sav) da şöyle buyurdu: "Ey insanlar, kendinize acıyınız, aşırıya kaçmayınız. Çünkü sizler, ne sağır birisine, ne de gaip olan birisine dua ediyorsunuz. Siz, her şeyi çok iyi işiten ve size pek yakın olan ve sizinle birlikte olan birisine dua ediyorsunuz..."

2. Dua Esnasında Elleri Kaldırmak:

İlim adamları, dua esnasında elleri kaldırmak hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Aralarında Cübeyr b. Mut ‘im, Said b. el-Müseyyeb ile Said b. Cübeyr ‘in de bulunduğu topluluk bunu mekruh görmüşlerdir, Şureyh de ellerini kaldırmış birisini görmüş ve Bu ellerinle sen kimi yakalamak istiyorsun anasız kalasıca! Demiştir. Mesruk da dua esnasında ellerini kaldıran bir topluluğa: Allah o elleri kessin! Diye beddua etmiştir. Bunlar, bir ihtiyaç dolayısıyla Allah'a dua etmek halinde işaret parmağıyla işarette bulunmayı tercih etmişlerdir. Bu İhlasın kendisidir, derlerdi, Katade de parmağıyla işa­ret eder, ellerini kaldırmazdı. Ata, Tavus, Mücahit ve başkaları da elleri kaldırmayı mekruh görmüşlerdir.

Elleri kaldırmanın caiz olduğu da ashab ve tabiinden bir gruptan rivayet edilmiştir. Peygamber (sav)'den de böyle bir rivayet vardır ki, bunu da Buharı' Zikretmektedir. Ebu Musa el-Eşarî der ki: Peygamber (sav) dua etti, sonra ellerini kaldırdı. Ve ben, koltuk altlarının beyazlığını dahi gördüm. Bunun bir benzeri Enes'ten de rivayet edilmiştir.

ibn Ömer de der ki: Peygamber (sav) ellerini (dua esnasında) kaldırmış ve şöyle buyurmuştur: "Allah'ım, Halit’in yaptıklarından uzak olduğumu sana bildiririm."

Müslim'in Sahihinde de Ömer b. el-Hattab ‘tan şöyle dediği nakledilmektedir: Bedir gününde Rasûlullah (sav) müşriklere baktı. Sayılan bin kişi idi. Ashabı ise üç yüz on yedi kişi idiler. Bunun üzerine Allah'ın Peygamber'i ellerini uzatarak kıbleye yöneldi ve Rabbine dua etmeye başladı... Diyerek, hadisin geri kalan bölümünü zikretti.

Tirmizî’de yine Hz. Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir:

Rasûlullah (sav) ellerini kaldırdı mı, onları yüzüne sürmeden aşağı indirmezdi. Tirmizi der ki: Bu, sahih, garip bir hadistir.

ibn Mace'nin de Selman'dan, O'nun Peygamber (sav)'den rivayetine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Rabbiniz çokça hayâ eden ve kerem sahibi olandır. O, kulundan ellerini kendisine kaldırıp da onları bomboş geri çevirmekten -veya onları zarar etmiş halde- geri çevirmekten hayâ eder."

Birinci görüşün sahipleri, Müslim'in Umare b. Ruveybe yoluyla naklettiği şu hadisi delil gösterirler, Umare, Bişr b. Mervan'ı minber üzerinde ellerini kaldırmış halde görünce şöyle demiş: Allah bu iki eli çirkin etsin. Andolsun ben, Rasûlullah (sav)'ı gördüm de o, elleriyle şöyle yapmaktan fazla bir şey yapmıyordu, demiş ve işaret parmağı ile işaret etmişti.

Said b. Ebi Aruba’nın Katade yoluyla rivayet ettiği şu hadisi de delil gösterirler:

Enes b. Malik, Katâde’ye anlattığına göre Peygamber (sav) istiskâ (yağmur için dua) müstesna hiç bir duada ellerini kaldırmazdı. İstiskâ esnasın­da da ellerini koltuk altlarının beyazlığı görülünceye kadar kaldırırdı.

Ancak birincisi, rivayet yollan itibariyle Said b. Ebi Aruba’nın hadisinden daha sağlam ve daha sahihtir. Çünkü Said b. Ebi Aruba’nın, Ömrünün sonlarına doğru hafızasında değişiklik meydana gelmişti. Diğer taraftan Şu'be, Katâde’den yaptığı rivayetinde de ona muhalefet etmiştir. Katade, Enes b. Malik'ten rivayetle şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) kottuk altlarının beyazı görülünceye kadar ellerini kaldırırdı.

Şöyle de denilmiştir: Müslümanların başına herhangi bir musibet gelmiş ise, ellerin kaldırılması o takdirde iyi ve güzeldir. Nitekim Peygamber (sav) istiskâ (yağmur duasın)da ve Bedir gününde böyle yapmıştır.

Derim ki: Dua ne şekilde kolayına gelirse güzeldir ve insanın Allah'a olan ihtiyacını, fakrını, O'nun önündeki zillet ve alçak gönüllülüğünü açığa vurması İçin istenmiş bir şeydir. Dilerse kıbleye yönelir ve ellerini kaldırırsa bu güzeldir. Dilerse bunu yapmayabilir. Çünkü Peygamber (sav) hadislerde vârid olduğu üzere bunları yapmıştır. Yüce Allah da: "Kâtibinize yalvara yakara ve gizlice dua edin" diye buyurmuştur. Burada ellerini kaldırmak ve benzeri herhangi bir nitelik de varit olmamıştır. Bir başka yerde de "Onlar, ayakta iken, otururken... Allah'ı anarlar" (Âl-i İmran, 3/191) diye buyurarak onları övmüş ve sözü geçen dışında herhangi bir hali şart koşmamıştır. Peygamber (sav) da Cuma günü irat ettiği hutbesinde kıbleye yönelmeksizin Allah'a dua etmiştir.

3. Duada Haddi Aşmamak:

Yüce Allah: "Gerçek şu ki O, haddi aşanları sevmez" buyruğu ile duada haddi aşanları sevmeyeceğini anlatmak istemektedir. Lafız her ne kadar umumî ise de buna işaret edilmektedir.

Haddi aşan (el-Mu’te di); haddi çiğneyen ve yasağı işleyen kimse demektir. Haddi aşma oranına göre bu hususta farklılık olabilir. Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "İleride duada haddi aşacak kavimler olacaktır." Bu hadisi, İbn Mace, Ebu Bekr b. Ebi Şeybe ‘den şöylece rivayet etmektedir: Bize, Affan anlattı, bize Hammad b. Seleme anlattı. Bize, Said el-Cübeyr’i haber verdi. O, Ebu Nuame'den naklettiğine göre Abdullah b. Muğaffel, oğlunun: Allah'ım, ben Senden cennete girdiğim vakit, sağ tarafındaki beyaz köşkü istiyorum, diye dua ettiğini duymuş, ona şöyle demiş: Yavrucuğum, sen Allah'tan cenneti iste ve cehennemden O'na sığın. Çünkü ben, Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "İleride duada haddi aşacak bir topluluk olacaktır."

Duada haddi aşmak birkaç türlü olabilir. Bunlardan bazıları:

1- Önceden de geçtiği gibi, çokça sesi yükseltmek ve bağırıp çağırarak dua etmek,

2- İnsanın kendisine bir peygamber mevkiinin verilmesini istemesi yahut imkânsız bir iş için dua etmesi ve buna benzer aşırı isteklerde bulunması,

3- Bir masiyet isteyerek, buna benzer bir talepte bulunarak dua etmesi,

4- Kitap ve Sünnette olmayan lafızlarla dua edip asılsız ve hiçbir şekilde mesnet kabul edilemeyecek bir takım nüshalarda bulduğu kuru lafızlar ve kafiyeli sözleri seçerek bunları şiar edinip Resulünün kendileriyle dua ettiği lafızları terk etmesi gibi.

Bütün bunlar daha önce el-Bakara Sûresi'nde açıklanmış olduğu gibi, duanın kabul edilmesine engel teşkil eder.

Kuduri

55.  Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez.

Tüm inananlara yönelik olan bu ayetlerde hem Yüce Allah’ın “rabb” sıfatı [programcılığı] ön plâna çıkarılmak suretiyle dualarda bu özelliğin göz önünde bulundurulmasına işaret edilmiş, hem de inananlara dua adabı ve usulü öğretilmiştir.
Duanın kabul edileninin gizli yapılanı olduğuna dair Kur’ân’da birçok örnek vardır:
Bir zamanlar o, Rabbine gizli bir seslenişle seslenmişti. (Meryem/3)
DUADA HADDİ AŞMAK: Duada haddi aşmak, dua adabı çerçevesinde yapılmaması gereken bir davranıştır. Meselâ gayr-i meşru, gereksiz, anlamsız şeyler için dua etmek veya çalışıp çabalamadan yan gelip yatarak Allah’tan dilekte bulunmak, duada haddi aşmanın örneklerindendir. Bunlardan başka bir de bilmeden, bilinçsizce haddi aşma durumuna düşülen hâller vardır ki, bunlar, başkalarına ait kalıplarla, içeriğini anlamadığı dil ve sözcüklerle yapılan dualarda ortaya çıkmaktadır. Bizce insan duayı, dilinden ziyade, içinden, gönlünden etmelidir.
Rabbimizin ürpererek ve rahmet umarak dua edilmesini bildiren ifadesi, insanın işlediği suçların cezasından korkarak ve Allah’ın rahmetinden, mağfiretinden ve nimetlerinden istifadeyi ümit ederek dua etmesi anlamına gelmektedir.
Biz de o’nun için icabet ettik de kendisine Yahyâ ’yı ihsan ettik. Ve o’nun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik] . Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiya/90) H.Yılmaz

Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhlislere [iyilikçilere ve güzellikçilere] çok yakındır.
DÜZELTİLDİKTEN SONRA YERYÜZÜNDE FESAT ÇIKARMAK: Rabbimizin ifade ettiği gibi, gökler, yeryüzü ve en güzel bir biçimde yaratılmış olan insan da dâhil tüm varlıklar kusursuz bir düzende var edilmiştir:
Ve hiç kuşkusuz Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik ve orada size geçimlikler kıldık [sağladık] ; ne kadar da az şükrediyorsunuz! (A‘râf/10)
Fakat insan, Allah’ı umursamayıp, başkalarına ve kendi tutkularına esir olmuştur:
Bunun üzerine şeytan onları (n ayağını) oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdu)ndan çıkardı. Biz de, “Birbirinize düşman olarak alçalın, orada belirli bir vakte kadar sizin için bir karar yeri ve bir nasip vardır” dedik. (Bakara/36)
Rabbimizin, insanı bu durumdan kurtarmak için elçi gönderip kitap indirmesine rağmen, insanoğlu yeryüzünde doğayı kirletmiş, kan dökmüş, fesat ve kargaşa çıkarmıştır. Rabbimiz yine elçi gönderip kitap indirmiş ve bu sayede fesadın önüne geçilerek yeryüzü düzeltilmiştir. Bu âyette yeryüzü düzeltildikten sonra bozgunculuk yapmayın ifadesi ile verilen mesaj şudur: “Bundan sonra da Rabbinizin elçisine uyun, vahye kulak verin, yeryüzünde fesat çıkarmayın, kargaşa oluşturmayın, kendi aranızda düşmanlığa meydan vermeyin!”

H.Yılmaz

Yeryüzü ıslaha kavuştuktan sonra, orada bozgunculuk yapmayınız. O'na ürpererek ve ümit ederek dua ediniz. Kuşkusuz Allah'ın rahmeti, iyilik edenlere yakındır.

"Yeryüzü barışa kavuştuktan sonra, orada bozgunculuk yapmayınız!".

"Mu’ted în" in kim olduğu bir önceki âyete göre mânalandırılmıştı, şimdi de bir sonraki âyete göre mânalandıralım. Buna göre barışın tesis edildiği yerde bozgunculuk çıkarmak, sınırı aşmak, barışı ve düzeni bozmaktır.

İnsanlar, düzene kavuşan insanlığı fesada nasıl verirler? Cana, mala, nesebe, dine ve akla saldırarak bunu yaparlar. Cana, hayat hakkını kaldırarak, mala, mülkiyet hakkına saldırarak; nesebe, haram lokma yiyerek, zina ve homoseksüellik fiili işleyerek; dine, şirk koşarak ve Allah'ın emirlerini yerine getirmeyerek, akıllı düşünmeyerek, onu yerli yerinde kullanmayarak fesat çıkarmış olurlar. Biz bunu kısaca şöyle formüle edebiliriz: Allah'ın hakkını yerine getirmemek, hayat hakkını tanımamak, nesebi bozmak ve beynin hakkını vermemek, yeryüzünde fesat çıkarmak ve Allah'ın sevgisini kaybettiren sınırı aşmaktır.

Yüce Allah peygamberler göndererek, yeryüzünde barışı gerçekleştirmek ve oraya bir düzen getirmek istemiştir. Bu düzenin ve barışın kurulmasından sonra onu bozmak, fesat çıkarmaktır. Allah insanlıkta düzeni sağlamak için dini, aklı, canı, malı ve nesebi korumayı temin etmek konusunda esaslar göndermiştir. Dinin, aklın, canın, malın ve nesebin korunmadığı toplumlar düzeni bozmakta, barışı dinamitlemektedirler. Bunu yapanlar Allah'ın sevgi ve rahmetinden uzakta kalacaklardır. Allah'ın sevgi ve merhametinden uzakta kalan insanların durumunu açıklamaya kelimeler yetmeyecektir.

4. "Ürpererek ve ümit ederek O'na dua ediniz. Hiç kuşkusuz, Allah'ın rahmeti muhsinlere çok yakındır".

Ayetin bu kısmını bir soru ile açıklayabiliriz: Kimdir muhsinler? Kısaca cevap verebilirsek, "iyi iş üretenler", "insanlığa güzellikler getirenler" dir. Yüce Allah muhsin kelimesine çeşitli ayetlerde farklı tanımlar getirmektedir. Meselâ Âl-i İmrân sûresinin 134. âyetinde, bollukta ve darlıkta infak etmek, kinini yutmak ve insanları affetmek, muhsin în eylemleri olarak takdim edilmektedir.

Burada ise muhsin kavramına farklı bir mana yüklenmektedir. Kâinatın kanunlarını inceleyip oradaki oluşumları gözleyerek Allah'ın kudretinin farkına varıp, O'na huşu, ürperti ve ümit içinde dua edip boyun eğmek ve ibadette bulunmak, yeryüzünün ıslahından sonra orada bozgunculuk yapmamak, barışa sahip çıkmak muhsin olmanın basamaklarını çıkmaktır. Bunda beynin ve gönlün güzellikler üretmesi vardır. Huşu ve gizlilik ile ürperti ve ümit dengeleri içinde Allah'a dua etmek, yakarmak, istekte bulunmak gönlün güzellikleri, yani gizemliliği bilinçle tetkik edip yaratışın ve emrin Allah'a ait olduğunu kavramak ve barışı korumak beynin güzellikleridir. Bu iki güzellik insanı muhsin yapmaktadır. A'râf sûresinin 54-56.âyetleri, böyle bir beyin ve gönülün oluşması, yetişmesi için gerekli olan eğitimi vermektedir.

B.Bayraklı

Kur'an'ın bu mesele hakkındaki görüşünün, insanın karanlıklardan aydınlanmaya doğru çıktığı ve hayatın kademe kademe reformlar ile daha da düzenlileştiği görüşünde olan evrimcilerinkinden çok farklı olduğunu söylemek gerekir. Onların aksine, Kur'an, Allah'ın insanı yeryüzünde aydınlatmış olarak yerleştirdiğini ve hayata huzur ve nizama dayalı bir yapı içerisinde başladığını vurgular. Bilahare insan, mütemadiyen şeytanın rehberliğini izlemiş ve karanlıklara, zulmete gark olmuşlardır. Orijinal, doğru ve düzenli sistemi bozdular. Sonra Allah, tekrar tekrar elçilerini göndererek insanları karanlıktan zulmetten aydınlığa, ışığa, nura çıkmaya, fesattan kaçınmaya davet etmektedir. (Bkz. Bakara an: 230) Yukarıda geçen "fesat" hali burada açıklığa kavuşturuluyor ve bu halin insanın, veli, koruyucu ve yardımcı olarak Allah'tan başkasını kabul etmesiyle başladığını söylüyor. O halde düzen, ancak tek veli, koruyucu ve yardımcının, yalnız Allah olduğunu bilmekle tekrar sağlanabilir. “Korkarak" ve "umarak" dua etmek ile insanın sadece Allah'tan korkması ve yine umduğunu sadece O'ndan beklemesi gerektiği kast olunuyor. İnsan refah ve saadetinin tamamen Allah'a bağlı olduğu inancıyla dua etmelidir. Aksi takdirde sonuç hüsran ve felaketten başka bir şey olmaz. Mevdudi

Bu, 57-58. ayetlerde irad edilen teşbih ya da mesel ‘in anahtar cümlesidir. Allah ekinleri yeşertirken tecellisini gördüğümüz aynı hayat verici, diriltici kudret ve iktidarını göstererek kıyamet günü ölüleri de diriltecektir. Müteakip cümle, gönlünü hakikate açık tutanları verimli toprağa, onu inkâra kalkışanları da çorak toprağa benzetirken aynı meselin uzantısı durumundadır. 

M.Esed

Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız.

Bu âyette de yine Rabbimizin insanoğlunun rahat bir yaşam sürmesi için “rabb” sıfatıyla yaptığı plân ve programlarından söz edilmektedir. Bu âyetteki ifadeler birçok âyette başka ayrıntılarla yer almıştır:
Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızk isteyip kazanmanız da O’nun âyetlerindendir. Umulur ki şükredesiniz. (Rum/46)
Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Ve O, övülmeye lâyık olan gerçek velidir. (Şûra/28)
Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rum/50)
Ve ölü toprak onlara bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Yâ-Sin/33) 

H.Yılmaz

Rüzgârları, rahmetinin önünden müjdeci gönderen O'dur. Nihayet rüzgârlar, ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir beldeye göndeririz, orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Düşünüp ibret almanız umuluyor.

Yüce Allah 54. âyette kâinatın yaratılışını açıklamıştı. 57. âyette de öldükten sonra dirilmenin ispatını tabiat kanunlarıyla yapmaktadır.

1. "Rüzgârları rahmetinin önünden müjdeci olarak gönderen O'dur. Nihayet rüzgârlar ağır bulutlan yüklenince, onu ölü bir beldeye göndeririz. Orada suyu indirir ve onunla türlü türlü meyveler çıkarırız".

Ayetin bu kısmından çıkarılabilecek bazı ilkeler vardır.

a) Yüce Allah, rüzgârla bulut ve yağmur arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Yüksek basınçla alçak hava basıncı arasındaki hava akımına rüzgâr diyoruz. Rüzgârların bir görevi de rahmet denen yağmuru müjdelemeleridir.

b) Yağmurun önünden rüzgârın gelmesi, ilâhî takdire göre olmaktadır. Onun için âyette "Rüzgârları gönderen O'dur" ifadesi yer almaktadır. Bu ifade, tabiat kanunları ile yüce Allah'ın ilişkisini açıklamaktadır. Demek ki Allah kâinatı saat gibi kurup kendisi de bir kenara çekilmemiştir. Her an ona müdahale etmekte, her an onu yenilemekte ve yaratmaktadır.

c) Zamanla rüzgârlar bulutlan yüklenir. Yüce Allah yağmuru suya ihtiyacı olan ölü beldelere gönderir. Böylece ölü beldelerin yağmura ihtiyacı olduğu ve bu ihtiyacı gidermek için bulutların oraya sevk edildiği anlaşılmaktadır.

d) "Onunla su indiririz de o suyla her türlü meyveyi çıkarırız".

Yüce Allah burada canlanma ile su arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. Demek ki su hayatın kaynağıdır. Enbiya sûresinin 30. âyetinde "her şeyi sudan yarattığını" buyuran Allah, canlılığın kaynağında iki hidrojenle bir oksijen atomunun olduğunu, biyoloji biliminin temeline koymuştur. Bunun anlamı, canlılığın ana unsuru sudur: H20 = hayat. Tabii ki ölü topraktaki diğer elementler olmazsa, su onları canlandıramaz.

Meyve ağaçlarının ürün vermesi için suya ihtiyaç vardır. Ölü topraklar suyla karşılaşınca, canlanma başlamaktadır. Hac sûresinin 5. ayetinin sonunda da bu ilişkiye dikkat çekilmektedir: "Sen, yeryüzünü kupkuru ve ölü halinde görürsün, fakat biz suyu üzerine indirdiğimizde o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler verir". "Yüce Allah tabiat kanunlarını niçin anlatıyor?" sorusunun cevabı âyetin sonunda gelmektedir.

2. "işte ölüleri de böyle çıkaracağız. Düşünüp ibret almanız umuluyor".

Öldükten sonra dirilmeyi ispat etmek için Allah yarattığı kanunları kullanmaktadır. Öldükten sonra dirilme gibi fizik ötesi bir olguyu, tabiat kanunları ile ispat etmekte ve delillendirmektedir. Ölü toprağa su inince nasıl canlanıyorsa, öldükten sonra dirilme de böyle gerçekleşecek­tir denirken, iki olgu arasında bir benzerlik kurulmaktadır.

Allah bu benzerliği kurarken bir amaç gütmektedir: İnsanın düşüncesini harekete geçirmek, tabiattaki oluşumlardan sıçrama yaparak öldükten sonra dirilme olgusuna şüphe etmeden inanmayı temin etmek, insanı bilimsel bilgiden, âhiret inancına sıçrayacak kadar güçlü bir düşünceye sevk etmek.

Âyetin son kısmında yer alan le'alle kelimesi hem amacı hem de ihtimali belirlemektedir. Anlatılan tabiat kanunlarının insanı düşünceye sevk etmeye yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Fakat düşünüp ibret alacak olan insan olduğundan, Allah kesin bir ifade kullanmıyor, ihtimalli bir ibare kullanıyor, çünkü insan düşünüp ibret almayabilir.

Hac sûresinin 5. ayetinin ilk bölümünde, öldükten sonra dirilme konusundaki şüpheyi gidermek için insanın anne karnında yaratılışı, orada geçirdiği safhalar ve doğduktan sonra ölümüne kadar geçirdiği evreler açıklanmaktadır. Demek ki biyoloji kanunlarıyla öldükten sonra dirilmenin ispatlanması, din eğitimcileri için zorunludur. Âhirete iman bu kanunların temelleri üzerine oturtulursa, daha bilinçli ve kesin bir iman olacaktır. İçinde şüpheden bir toz bulunmayan bu iman, sarsılmaz bir iman halini alacaktır.

Kur'ân'ın geneline baktığımız zaman rüzgâr denen tabiat kanununun çeşitli isimler altında, çeşitli görevler icra ettiklerini görmek mümkündür. Rüzgâr anlamına gelen rîh kavramı, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette riyâh kalıbından çoğul olarak gelmektedir. Aslında kelimenin kökü râhedir (r-v-h). Ortadaki harfi "vav" dır. Rîh kelimesindeki orta harf "yâ" dır, ama aynı kökten gelmektedir.

Râhe kelimesi, "geceleyin gitmek veya gelmek" anlamını ifade etmektedir. Günün şiddetli rüzgârlı olması anlamına da gelmektedir. "Bir şeyin kokusunu almak, ikram ettiği için sevinmek, lütfa nail olmak, ikram ettiği için sevinmek, elini çabuk tutarak bir işi yapmak, ağacın yaprak açması"; rüzgârla beraber kullanılınca, "rüzgâr dokunmakla helak olmak, nefes almak, hak sahibine hakkım vermek" anlamına gelmektedir. Aynı kelimeden türeyen ruh, "nefis, ilâhî vahiy, Kur'ân, Cebrail, Hz. îsâ, üfleme, Allah'ın hükmü" mânâsını ifade etmektedir. Aynı kelimeden gelen rîh da rüzgâr demektir. Erâvîh kalıbı "koku, merhamet, kuvvet, zafer, efendilik, hâkimiyet" anlamını ifade etmektedir. Rîh kelimesinin çeşitli kalıplan Kur'ân'da farklı mânâlara gelmektedir.

Rîh Kelimesinin Kur’an’daki Manaları:

1. Koku. "Kafile ayrılınca, babaları: 'Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf un kokusunu alıyorum' dedi" (Yusuf 12/94). Bu âyette koku anlamında rîh kalıbında gelmiştir.

2. Kuvvet. "Allah ve Resulüne itaat ediniz, birbirinizle çekişmeyiniz, sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider" (Enfâl 8/46).

3. Mutluluk. "Rahatlık" mânâsı verebileceğimiz bu anlamı, Vâki’a sûresinin 89. âyetinde ravh kalıbında gelmektedir: "Ona mutluluk vardır".

4. Gönül rahatlığı. "Ona gönül rahatlığı vardır" (Vâki’a 56/89). Bu anlamda reyhan kalıbından gelmektedir.

5. Rüzgâr. Yorumunu yapmakta olduğumuz A'râf sûresinin 57. âyetinde rüzgâr mânâsını ifade etmektedir.

RÜZGÂRLAR KURAN DA NASIL GEÇER

5. Rüzgâr. Yorumunu yapmakta olduğumuz Araf suresinin 57. ayetinde rüzgâr mânâsını ifade etmektedir.

Kur'ân'da rüzgâr kavramı azap için kullanıldığı gibi, iyi anlamda da kullanılmaktadır. Kur'ân'da on bir çeşit rüzgârdan bahsedilmektedir. Bunlardan beşi azap rüzgârları, altısı da rahmet rüzgârlarıdır.

1. Azap rüzgârları

a) Bu rüzgârın anlamı, "kavurucu rüzgâr “dır. Soğuktan kavurduğu g'ıbi, sıcaktan da kavurmuş olabilir. Bu rüzgârın Sır rüzgârı. içinde sır vardır, yani sıcak veya soğuktan kavuran bir nitelik taşıdığı için bu ismi almıştır: "Onların,   bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir" (Âl-i İmran 3/117).

b) Asıf rüzgârı. "Şiddetli fırtına" anlamına gelmektedir. Yunuş suresinde geçen bu rüzgâr çeşidi, azap ifade eden bir nitelik taşır. "O gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar" (Yunus 10/22).

c)   Kâşif rüzgârı.  "Kasırga" anlamına gelmektedir: "Yahut O'nun, sizi bir defa daha oraya gönderip üzerinize bir kasırga yollayarak inkâr etmiş olmanız sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz?" (İsra 17/69).

d) 'Akim rüzgârı.    "Kasıp kavuran"   manasına gelmektedir:  "Ad kavminde de (ibretler vardır). Onlara kasıp kavuran rüzgârı göndermiştik" (Zariyat 51/41).

e) Sarsar rüzgârı. "Uğultulu rüzgâr" demektir. "Âd kavmi ise uğultulu, kasıp kavuran bir fırtına ile mahvedildiler"  (Hakka 69/6).

2. Rahmet getiren rüzgârlar

a) Müjdeleyici rüzgârlar. Rum Suresinin 46. ayetinde mübeşşirât kelimesi ile ifade edilmektedir. "Müjdeleyici olarak rüzgârları göndermesi, Allah'ın ayetlerindendir" (Rum 30/46).

b)  Dölleyen rüzgârlar. Hicr suresinin 22. ayetinde "ilkah eden", yani "dölleyen" olarak yer almaktadır: "Biz, rüzgârları dölleyici olarak gönderdik" (Hicr 15/22).

c) Tatlı rüzgârı. Yunus suresinin 22. ayetinde tayyibe kelimesi ile ifade edilmektedir. "O gemiler de, içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp götürdüler".

d)  Mürselat rüzgârları.  "Yemin olsun, (iyiliklerle) birbiri peşinden gönderilenlere..." (Mürselat 77/1). İbn Ömer, Mürselâti rüzgâr olarak manalandırmıştır.

e)  Zariyat rüzgârları. Yine İbn Ömer, Zariyat suresinin 1. ayetinde geçen Zariyat kavramını, rüzgâr olarak anlamlandırmaktadır: "Tozdurup savuranlara!"

f) Nâşirât rüzgârları. "Yaymak" anlamına gelen nâşirât, Mürselat suresinin 3. ayetindedir. "Yaydıkça yayanlara yemin olsun!" B.Bayraklı

Birinci grup, peygamberlerin kılavuzluğundan yararlanarak kabiliyetlerini tam geliştirilen ve iyiliğin meyvelerini devşiren yetenekli ve saf insanlardan, ikinci grup ise, peygamberlerle yüzyüze kalınca bütün çirkefliklerini kusan ve değersiz bir madenin som altından ayrılması gibi diğerlerinden ayrılan, kirli, rezil insanlardan oluşur.

Mevdudi

Ve güzel beldenin bitkisi, Rabbinin izniyle çıkar; kötü olandan ise yararsız bitkiden başka bir şey çıkmaz. İşte Biz, şükreden bir toplum için ayetleri böyle türlü türlü, tekrar tekrar açıklarız.

Bu âyetteki benzetme, iyi insan ile kötü insan arasındaki farkı anlatmak içindir. Yağmur alan ve Allah’ın izniyle en iyi bitkileri veren bir toprak ile kurak bölgenin yararsız bitki ve dikenden başka bir şey vermeyen toprağı arasındaki fark, özellikle Arabistan coğrafyasında yaşayanların çok iyi anlayabilecekleri bir mukayesedir.
İstiare sanatı ile yapılan bu mukayeseden anlaşılacak olan şudur: İyi [imanlı, bilgili] insan kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine yarar sağlayan insandır ve onun işleri de güzeldir. Kötü [imansız, bilgisiz] insan ise, kendisine, ailesine, çevresine ve ülkesine zarar veren insandır ve bu insan ancak kötü işler yapar. Ondan kimseye yarar gelmez. İyi ve kötü insanlar arasındaki kıyaslama başka ayetlerde de yapılmıştır:
Ve Nuh dedi ki: “Yeryüzünde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki Sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar.” (Nuh/26-27)
Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi. Güzel bir söz, aslı [kökü] sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (O ağaç) Rabbinin izniyle her an ürün verir. Ve belki onlar öğüt alırlar diye Allah insanlara böyle misaller verir. Kötü bir sözün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer. (İbrahim/24-26)
Toplumsal ilişkilerde, özellikle komşuluk ilişkilerinde ve evlilik öncesinde ilişkilerde bu ölçüler dikkate alınmalı ve daima topluma yarar sağlayacak kişiler yetiştirilmelidir. Bu âyette Rabbimizin bizden istediği işte budur.
Eğitim ve öğretimde önemli role sahip olan kıssalar, uyarı konusunda da çok etkili olduğu için, Kur’ân’da birçok kıssaya yer verilmiş ve bu kıssalar birçok kez tekrar edilmiştir.
KUR’ÂN’DAKİ KISSALARIN YARARLARI: Kur’ân’da yer alan kıssaların üslûbundan açıkça anlaşılmaktadır ki, bu kıssalar tarih bilgisi vermek amacıyla değil, öğüt verme amacıyla anlatılmıştır. Kur’ân’daki kıssalar, bizim tespitlerimize göre, öğüdün kendisine fayda vereceği insanlara şu yararları sağlamaktadır:

Kur’ân’daki kıssalar, eskiden de peygamberlerin gelip geçtiği bilgisini vermek suretiyle peygamberlerin türedi olmadığını gösterir.

Kur’ân’daki kıssalar, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin görevlerinin “tebliğ etmek” ve “öğütte bulunmak ”tan ibaret olduğunu öğretir.

Kur’ân’daki kıssalar, Allah’ın elçilerine daima gönderildikleri toplumun ileri gelenleri [mele’] tarafından karşı çıkıldığı bilgisini verir.

Kur’ân’daki kıssalar, Peygamberimizin tebliğine karşı çıkıp o’nu engellemek isteyenlere, bu tavırlarının bedelini nasıl ödeyecekleri konusunda geçmişten (bazılarını kendilerinin de bildikleri) örnekler vermek suretiyle hatırlatma yapar, uyarıda bulunur.

Kur’ân’daki kıssalar, Peygamberimize ve o’nun yandaşlarına, karşı karşıya bulundukları durumun daha önceki peygamberler ve toplumları arasında meydana gelenlere benzediğini, hatta büyük ölçüde aynı olduğunu bildirmek suretiyle onlara güven telkin eder, ayrıca Allah’ın elçilerinin daima galip geldiklerini bildirmek suretiyle onlara azîm kazandırır ve onların maneviyatını kuvvetlendirir.

Kur’an’dan öğrendiğimize göre, bütün peygamberler bir tek Allah’a kul olmaya, Allah’tan başka ilah edinmemeye, din gününe inanmaya davet etmişlerdir. Ne var ki, özellikle mal-mülk ve mevki sahibi olanlar onlara karşı çıkmışlar ve tebliğ ettikleri mesajları kabul etmemişlerdir.

Elçilerin uyarıları fayda sağlamayınca, Yüce Allah bu inatçı yalanlayıcıları şiddetle cezalandırmıştır:
Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı? (Kaf/36)
Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mümin/82)
Hatırlanacak olursa, yalanlayıcıların helâk edilişleri, bu surenin 4-5. ayetlerinde de Ve Biz nice kentleri helâk ettik. Hışmımız onlar gece uyurlarken yahut kaylûle yaparlarken [gündüz dinlenirlerken] onlara gelivermişti. Hışmımız onlara geldiğinde de, ‘Biz gerçekten zalimlermişiz!’ demelerinden başka yalvarışları olmamıştı ifadeleriyle dile getirilmişti.
Aynı “akıbete [son] ”a uğramış kavimlerden bazılarının kıssaları bu ayetten itibaren bu surede de aktarılmakta ve ilk örnek olarak Nuh kavmi anlatılmaktadır. 

H.Yılmaz

Temiz beldenin bitkisi Rabbinin izni ile çıkar. Pis olan beldeden ise zararlı bitkiden başkası çıkmaz. İşte biz, şükreden bir kavim için ayetleri böyle açıklıyoruz.

Bu âyetin analizinden, eğitim için önemli ilkeler çıkarmak mümkündür.

1. "Temiz beldenin bitkisi Rabbinin izni ile çıkar".

"Temiz belde" den kasıt, verimli topraktır. Tayyib kavramı, "güzel, hoş, bereketli, verimli, iyi" anlamına gelmektedir. Âyetin bu kısmı maddî anlamda verimli bir toprağı anlatarak başka bir şeye işaret etmiş olabilir. İşaret edilebilecek olan konuların birini Razi’den, diğerini de Ragıb el-İsfahani’den alacağız.

a) Razi, "temiz, verimli arazi" den kasıt, "Allah'a inanan mümin kimseler" dir fikrini ileri sürmektedir. Ruh olgunluğuna sahip, şahsiyeti gelişmiş ve tevhit inancına mensup insanlar, verimli toprağa benzerler. Onların ortaya koydukları fikir ve davranışlar, Allah'ın müdahalesiyle gerçekleşir.

b) "Temiz belde" kavramını İsfehânî, Tafsîlü'n-neş'eteyn ve Tahsîlü's-sa'âdeteyn adlı eserinde, helâl lokma ile büyümüş kadın olarak manalandırmaktadır. Helâl lokma ile büyümüş, beslenmiş kadının doğurduğu çocuğun Rabbinin izni, yani müdahalesi ile büyüyeceği yorumunu yapmaktadır.

İsfehânî’nin yorumundan, eğitimde "veraset" konusuna intikal etmek daha kolaydır. Eğitimde veraset mi daha önemlidir, yoksa çevre mi; başka bir ifade ile veraset mi eğitim mi daha etkilidir konusu, eğitimcileri meşgul etmiştir. Kimileri verasetin, kimileri de çevrenin ağır bastığını savunmuştur. Ama her iki görüşe önem verenler de çıkmıştır. Meselâ Immanuel Kant, eğitimin ağır bastığını savunurken, Sa'dî Şîrâzî de verasetin ağır bastığını iddia etmektedir. İmam Gazali ise veraset ve eğitime birlikte önem vermektedir.

A'râf sûresinin 58. âyetinde de verasetle eğitimin beraber işlendiğine şahit oluyoruz. Temiz belde, helâl süt ile büyümüş anneyi temsil ettiğine göre, bu temiz karakterin çocuğun eğitimden etkilenmesini kolaylaştıracaktır. Herkes eğitimden belli ölçüde etkilenir, ama helâl karakter, helâl süt ve helâl lokmanın ürünü olan çocuk daha kolay etkilenecektir.

Toprak verimli ise, yapılacak ziraat daha kolay yapılacak, ürün daha bereketli olacaktır. Helâl lokma ile büyüyen kadının doğuracağı çocuğun eğitiminden de iyi bir netice alınacaktır. İsfehânî’nin görüşü bize bu yorumları inkârını verdiği için onu tercihe şayan buluyoruz.

2. Pis beldeden ise zararlı bitkiden başkası çıkmaz".

Temiz olmayan beldeden kasıt, "verimsiz, bereketsiz, çorak, çölümsü belde" dir. Böyle beldeden ancak zararlı bitkiler çıkar.

a) Razi’ye göre pis araziden kasıt iman etmeyen kâfir ve müşriktir. Tevbe sûresinin 28. ayetine göre müşrikler necistir, yani pistir.

b) İsfahânî'ye göre pis beldeden kasıt, haram lokma ile yetişen kadındır. Onun doğuracağı çocuk toplumu rahatsız edecektir. Haram lokma, neslin asaletini bozmaktadır. Bu durum onların eğitimini zorlaştırmaktadır.

3. "İşte şükreden bir toplum için ayetleri böyle açıklıyoruz".

Ayetin tamamını, Razi ve İsfehânî’nin yorumundan hareket ederek yaptığımız açıklamayı bir tarafa bırakıp verimli arazi ve verimsiz arazi anlamında alırsak, 57. âyette rüzgârları yağmurun önünde müjdeci olarak göndermesi, onların bulutlan ölü memleketlere sevk etmesi, o memleketlere yağmur yağdırıp her çeşit meyveyi yeşertmesi, bu ilişkinin ölüleri diriltmeye örnek olarak gösterilmesi ve bunların amacının insanların düşünüp ibret almaları olduğunun söylenmesi, ilâhî kanunların belirtilmesidir. Bunların hepsi birer ayettir. Daha sonra 58. âyette verimli arazi bitkisinin Allah'ın izni ile çıkacağının, verimsiz arazinin zararlı ot çıkaracağının söylenmesi de birer âyet olmaktadır.

Demek ki burada anlatılan tabiat olaylarının tamamı, kanun anlamında birer ayettir. Öldükten sonra dirilme olgusu, tabiat kanunlarıyla açıklanmaktadır. 57. âyetin sonundaki açıklama düşünüp ibret almayı, 58. âyetin sonundaki açıklama da şükretmek olarak belirmektedir. Bu âyetler inanan bir toplum için açıklanmaktadır. 58. âyetin sonundaki inanmak eylemi hem ilim, hikmet ve kudret sahibi Allah'a inanmayı, hem de öldükten sonra dirilmeyi iman kapsamına almaktadır.

İsfehânî’nin düşünce tarzına getirdiğimiz yorumu ele alırsak, haram lokma ile helâl lokmanın, eğitimin etkinliği ile ilişkisinin kurulması da ayettir. Haram lokmanın eğitimin etkinliğini zorlaştırdığı, helâl lokmanın ise arttırdığı konusu, üzerinde düşünülmeye değer.

A'râf sûresinin 58. ayetinin tamamına bakınca, nesillerin problem haline gelmesinin sebeplerinden biri olarak, haram lokmanın hem hayâ duygusunu hem de asaleti bozduğunu tespit etmek mümkündür. A'râf sûresinin 22. âyetinde anlatıldığı gibi, haram lokma hayâ duygusunu yaralamakta ve giderek asaleti bozmaktadır. Bunları gündeme getirmekle yüce Allah, haram lokma yemekten insanları caydırma eğitimim de yaptırmaktadır. A'râf sûresinin 58. ayetini şu âyetle de yorumlayabiliriz. "Kur'ân, müminlere şifa ve rahmettir. Kâfirlerin ise ziyanlarını (sapıklıklarını) arttırmaktan başka bir katkıda bulunmaz" (İsra 17/82).

A'râf sûresinin 58. ayetinin son kelimesindeki şükür kavramı, "inanmak" mânâsına alınırsa, Kur'ân'ın rahmeti, inanan insanların gönüllerine ilâhî müdahalenin gerçekleşmesiyle faydalı oluşumlar meydana getirecek, ama kâfirlerin gönüllerinde ise dikenler bitirecektir.

Bu âyetin bir açıklaması mahiyetinde olan şu hadisi de eğitim açısından ele alabiliriz:

"Allah'ın benimle gönderdiği ilim ve hidâyet, bir toprağa erişen bol yağmura benzer; o toprağın bir kısmı verimlidir, suyu kabul eder, yeşilliktir ve çok ot bitirir. Toprağın bir kısmı suyu tutar, Allah onunla insanları yararlandırır. Su içerler, hayvanlarını ve ekinlerini sularlar. O toprağın bir kısmı ise taşlıktır, ne su tutar ne ot bitirir".

Bu benzetme Allah'ın, dininde başarıya ulaştırdığı, benimle gönderdiği hidayetten yararlandırdığı, onu öğrenen ve öğreten insanın durumu ile, benim davetime kulak asmayan, benimle gönderilen hidâyeti kabul etmeyen insanın durumunu gösterir.

İsra sûresinin 82. âyeti ile bu hadisi A'râf sûresinin 58. âyetiyle ilişkilendirirsek, oradaki verimli arazi ile verimsiz arazinin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılır. Verimli arazi, inanan insanın gönlü, çorak arazi de inkâr edenin gönlü olmaktadır. İnanan insanın gönlünde, Kur'ân'ın rahmeti ile sevgi, iman bulunurken, inanmayan insanın gönlünde haset, kin ve düşmanlık duyguları oluşur. Demek ki Kur’an’dan, insanlar, kendi psikolojilerine göre etkileneceklerdir. B.Bayraklı

Bu 59-93 arası ayetler, Allah'ın sınırsız kudret ve iktidarı, aşkın (mute‘âl/transcendental) birliği konusunda önceki satırlarda ortaya konan vurguyu devam ettirerek aynı gerçeği tebliğ eden ve isimleri Kur’an'ın vahyinden önce de Araplarca bilinen muhtelif geçmiş peygamberlerden söz eder. İnsanlığa gönderilmiş ilk rasül (elçi) olarak bilinen Hz. Nuh’unkiyle başlayan peygamber kıssaları, bu ayetlerde, onların, toplumlarını yalnız Allah'a kulluk yapmaları ve dürüst yaşamaları yolunda ikna için gösterdikleri sonuçsuz çabaları sırasında dile getirdikleri uyarılarla noktalanmaktadır. Bu, ya Hesap Günü'nü ya da tufanın yaklaşmasını îmâ ediyor.

M.Esed

59. Andolsun, Nuh'u kavmine gönderdik: "Ey kavmim!" dedi. "Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum".

Bu âyetler, Hz. Nuh'un Allah tarafından peygamber olarak gönderildikten sonra, topluma verdiği mesaj ve ona karşı gösterilen tepkiyi ele almaktadır. Ayetlerin analizini yapıp genellemelere geçebiliriz.

1. "Andolsun, Nuh'u kavmine gönderdik".

Âyetin bu kısmı, Hz. Nuh'un kendi kavmine peygamber olarak gönderildiğini ifade ettikten sonra şu kuralı gündeme getirmektedir: Bir toplum kendi içinden yetişmiş insanlarla eğitilmelidir. İbrahim sûresinin 4. ayetine göre, her peygamber kendi kavminin diliyle kavmine seslenmiştir. Buna "ana dili ile eğitim" diyoruz. A'râf sûresinin 59. ayetinden de "kendi insanı ile eğitim" yapmanın ilâhî bir ilke olduğu kuralını çıkartıyoruz. Çünkü Allah peygamberleri kendi toplumlarından çıkarıp görevlendirmiştir.

"Ey kavmim! Dedi: 'Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum".

Hz. Nuh halkına iman konusunda üç mesaj vermektedir.

a) "Allah'a kulluk ediniz". Bu mesaj, tevhit inancının temelini oluşturmaktadır. "Allah'a iman ediniz" demiyor da "Allah'a kulluk ediniz" diyor. Bu ifadede Allah'ın varlığına ve birliğine iman vardır. Allah'ın var ve bir olduğuna inanmak, insanlar için zor değildir. İnsanlar için zor olan tek tanrıya kulluk etmektir. Çünkü tevhit inancında kalarak kulluk etmek çok kere ihlâl edilmektedir. Bundan anlıyoruz ki, Hz. Nuh'un kavmi Allah dışındaki varlıklara tapmaktaydı.

Nuh sûresinin 3. âyetinde bu mesaja "Allah'tan sakınmak" ve "O'na itaat etmek" de ilâve edilmiştir. A'râf sûresinin 59. âyetinde "Allah'a kulluk ediniz" emri, Fatiha sûresinin 5. ayetindeki "Yalnız sana kulluk ederiz" ifadesi, bu hususun bütün peygamberlerin mesajında yer aldığına işaret etmektedir.

2. "O'ndan başka tanrınız yoktur".

Bu ifade tarzı, yalnız Allah'a kulluk etmenin sebebi durumundadır. Allah'tan başka tanrı olmadığını kabul ettikten sonra O'na kulluk edilir. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: "Allah'a kulluk ediniz", çünkü O'ndan başka tanrınız yoktur. Allah'tan başkasını dışlamak, inkâr etmek, tevhit inancının temelini teşkil etmektedir. Bu Bakara sûresinin 256. âyetinde görülmüştü: "O halde kim tâğûtu inkâr edip Allah'a inanırsa" ifadesinde, mümin insanın önce inkâr ettiği, sonra iman ettiği belirtilmektedir. Mü'minin tâğûtu, yani Allah'tan başka varlıkların tanrılığını inkâr ederek iman etmesi gerekmektedir. Çünkü şirk olan gönle tevhit inancı girmez. Zaten "lâ ilahe illallah" derken, cümlenin başındaki "lâ" inkâr etmeyi, reddetmeyi gündeme getirmektedir.

3. "Doğrusu ben, size büyük bir günün azabının inmesinden korkuyorum".

Burada âhirete iman gündeme taşınmaktadır. Âyette Allah'tan başkasına tapınmanın insanlara azap getireceği ve bunun ahirette gerçekleşeceği hatırlatılmaktadır. Hz. Nuh'un "korkuyorum" demesi, onun halkını düşündüğünü ifade etmektedir.

Bir peygamberin başkalarını düşünmesi, onların kötü amelleri yapmaları konusunda endişe etmesi gerekir. Başka bir ifade ile bu, peygamber ahlâkının bir gereğidir. Demek ki kâmil insan olabilmek için, başkaları adına korkmak gibi önemli bir erdeme sahip olmak gerekiyor.

Bir insan ahirette, günahlarından dolayı azaba uğratılmasından korka­caktır, ama başkaları adına korkması, onun ileri derecede ruh olgunluğuna sahip olduğunu ve peygamber ahlâkı ile ahlaklandığını ispat edecektir. Bir müslüman, müşrikler için azaptan korkmalıdır, fakat düşmanlık duymamalıdır. Görüldüğü gibi tek tanrı fikri, yalnız Allah'a kulluk etmek ve âhiret azabından korkmak, peygamberlerin öğretilerinde yer alan temel mesajlardandır.

B.Bayraklı

59–64.   And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [Din Günü’nün] azabından korkuyorum” dedi. Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler. (Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvaya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?” Bunun üzerine o’nu yalanladılar, Biz de o’nu ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler.
Nuh peygamberin yaşadığı çağ, yer ve kimliği hakkında elde sağlam bilgi yoktur. Dolayısıyla, Kur’ân’ın verdiği bilgiler dışında kalanlar söylentiden öte bir değer ifade etmemektedir. İşte söylentilerden birkaç örnek:

Nuh 40 yaşında peygamber olmuştur. Tufandan sonra 60 yıl yaşamıştır.

Nuh, Âdem’den 800 sene sonra peygamber olarak gönderilmiştir.

Nuh 50 yaşında iken peygamber oldu.

Nuh, 350 yaşında iken peygamberlikle görevlendirildi.

Birçok rivayette de, mevcut insanların Nuh’un soyundan geldiği söylenmiştir. Buna göre; Araplar, Farslar, Rumlar, Suriye halkı ve Yemenliler Nuh’un Sam adındaki oğlunun soyundan gelmektedir. Sind, Hint halkı, zenciler, Habeşliler Nuh’un Ham adındaki oğlunun soyundandırlar. Türkler, Berberîler, Çinliler, Japonlar, Slavlar ise Nuh’un Yâfes adındaki oğlunun çocuklarıdır.
ELÇİLERİN DEĞİŞMEZ GÖREVİ: Peygamberlerin değişmez görevleri, 62. âyette Nuh peygamberin ağzından da açıklanmıştır: Risaletin tebliği ve nasihat [gelmiş vahiylerin tebyini ile öğüt vermek] …
64. âyetteki Biz de o’nu ve o’nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk ifadesinden, Nuh kavmini helâk eden tufanın Kitap-ı Mukaddes’te belirtildiği gibi “genel” değil, “yöresel” bir afet olduğu anlaşılmaktadır. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi, bu yörenin neresi olduğu hakkında sağlam bir bilgi ve kanıt bulunmamaktadır. Bazıları tarafından bu olayın buzul çağında meydana geldiği ve Atlas Okyanusu’nun Cebel-i Tarık Boğazı’nı yararak Akdeniz’in oluşmasına yol açtığı gibi faraziyeler ileri sürülmüşse de, bunlar Kur’an’a uymaz. Çünkü Kur’ân’daki açıklamalardan bu tufanın sadece su baskınından ibaret olmadığı, yağmurun da afette rol oynadığı anlaşılmaktadır.
64. âyette Nuh kavmi için ‘âmin sözcüğü kullanılmış olup bu sözcük, gözlerin görmemesi anlamındaki a’mâ sözcüğünden farklıdır. ‘Âmin sözcüğü, manevî bakışın, basiretin kör oluşunu ve bu körlüğün devamlılığını ifade etmektedir. Manevî körlüğün ne demek olduğu, aşağıdaki âyetler yardımı ile daha iyi anlaşılabilir:
İşte o gün onlara bütün önemli haberler kapkaranlık olmuştur; onlar birbirlerine de soramazlar. (Kasas/66)
Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim! (En‘âm/104)  H.Yılmaz

Kavminden ileri gelenler dediler ki: "Biz seni açık bir sapıklık içinde görüyoruz".

Kur'ân'ın geneline bakıldığında peygamberlere, toplumların ileri gelenlerinin karşı çıktığı görülür. Yüce Allah mele' kavramı ile toplumun ileri gelenlerini ifade etmektedir. Bu da bize gösteriyor ki, o dönemdeki toplumlarda bile sosyal tabakalaşma oluşmuştur. Sosyal tabakalaşma nın en üstünde olanlarına "ileri gelenler" (mele') denmektedir.

Burada şu soruyu sormak gerekir; acaba neden bütün peygamberlere toplumun ileri gelenleri karşı çıkmıştır? Bu soruya birkaç açıdan cevap vermek mümkündür. Birincisi statüsünü kaybetme korkusunu duyuyorlardı. Toplumda bulunduktan seviye, onlara bir sosyal güç temin ediyordu. Bu gücü kaybetme korkusu, tevhit inancına gelip peygambere tâbi olmalarını engelliyordu.

İkincisi de kibirlenmeleriydi. Peygamberleri küçümsemeleri, onları kabullenip kendilerine tâbi olmalarını engellemiştir. Hemen hemen her peygamber, bu kibrin tepkisi ve kirliliği ile mücadele vermiş, yoğun ve ağır uğraşılarda bulunmuşlardır. İleri gelenlerin kibri, gönüllerinin ilâhî tebliğe karşı kapanmasına sebep olmuştur.

Hûd sûresinin 27. âyeti, sosyal seviye ve kibrin engelini şöyle açıklamaktadır: "Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: 'Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz" Yukarıda sorulan soruya hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan cevap vermek mümkündür. Demek ki toplumdaki seviye ve kibirleri onların kaderi halini almış, yanlışta devam etmelerine sebep olmuştur.

Toplumun ileri gelenlerinin gösterdiği tepki, ağızlarından şu ifadenin dökülmesiyle ortaya çıkmıştır: "Gerçekten biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz". Sapık insanlar, peygambere sapık olduğunu söylemektedir. Bunun psikolojik açıdan açıklaması şudur: Sapık insan, kendi durumunu karşısındaki iyi insanın aynasında görür ve gördüğünün o adam olduğunu zanneder.

Hz. Nuh'un toplumundaki ileri gelenler, kendi sapıklıklarını Hz. Nuh'un vücut aynasında görmüş, ama yanlış okumuşlardır. Kendilerine sapık demek yerine, Hz. Nuh'a sapık dediler. Onlar Hz. Nuh'a sadece sapık demediler, Kamer sûresinin 9. ayetine göre de "deli" dediler. Sapık, deli, yalancı gibi ifadeler, sapık insanların peygamberlere attıkları çamurdur. Bu çamur kendi gönüllerinden çıkıyordu, ama farkında değillerdi. İlginçtir ki, o toplumun ileri gelenleri "sapık" kavramını biliyorlardı. Üstelik "apaçık" olanının da farkındaydılar. Kendilerini uyaran, tevhit inancına çağıran birine bu sıfatı yakıştırıyorlardı.

B.Bayraklı

61. Dedi ki: "Ey kavmim! Bende bir sapıklık yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim".

5. "Hz. Nuh dedi ki: 'Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur; fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim!" Hz. Nuh'un bu cevabında çeşitli hikmetler vardır.

a) Hz. Nuh onlara, "Ben sapık değilim, siz sapıksınız" demedi. Onların hakaretini onlara çevirmedi. Sadece kendisinin sapık olmadığını söyledi. "Siz sapıksınız" sözünü ağzına almadı. Bu tartışma yöntemi, günümüz ve geleceğin din bilginlerinin metodu olmalıdır. Bir din görevlisi, "sapık, deli ve yalancı" dendiğinde, aynı kelimeleri diyenlere çevirmemelidir. Hz. Nuh ve diğer peygamberlerin sünnetinden bunu öğreniyoruz.

b) Hz. Nuh, ne olmadığını dedikten sonra ne olduğunu açıklamaktadır: "Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim". Bu ifade ile Hz. Nuh'un kendini görevlendirmediği, âlemlerin Rabbi tarafından görevlendirildiğini açıklamaktadır. Peygamber, Allah Teâlâ'nın tayin ettiği elçidir. İlâhî âlemin beşerî âlemdeki elçisidir. Böylece Hz. Nuh, resul kavramı ile kendisini elçi olarak tanımlamaktadır. Şu ‘ara sûresinin 107. âyetinde emin sıfatı kullanılarak, "güvenilir elçi" olduğu vurgulanmaktadır. Hûd sûresinin 25. âyetinde "apaçık bir uyarıcı" olduğu açıklanmaktadır. Allah'ın görevlendirdiği peygamber, toplumun inanç ve ahlâk yapısında kökten bir değişim başlatmakta, bu değişimin kendisi tarafından değil de Allah tarafından başlatıldığının güvencesini vermektedir. B.Bayraklı

"Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyuruyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından sizin bil­mediğiniz şeyleri biliyorum".

Bu ayetten şu neticelere ulaşıyoruz:

a) Peygamberlerin öncelikli görevleri, Allah'ın gönderdiği mesajı insanlara tebliğ etmektir. Bunun anlamı, insanlara kendi düşüncelerini din olarak aktaramayacağıdır. Hz. Nuh bunu gündeme getirerek insanlara tebliğ ettiği esasları Allah'ın gönderdiğini söylüyor ve bu konuda Şu ‘ara sûresinin 107. âyetinde olduğu gibi güvence veriyor. O zaman şu neticeye varıyoruz: Din bilginleri kendi fikirlerini katmadan, ilâhî mesajı olduğu gibi insanlara ulaştırmalıdırlar. Bu, Allah'ın koyduğu kural ve peygamberlerin uyduğu yoldur.

b)  "Size nasihat ediyorum" derken, ikinci görevini gündeme getirmektedir. Tebliğ ve öğütte, Allah'ın indirdiği vahiyden başkası yer almamalıdır. Bu durum Hz. Muhammed için de zorunlu bir gerekliliktir. "Kur'ân ile öğüt ver" (En'âm 6/70; Kaf 50/45).

c) Peygamber elçi olarak tayin edildiği halktan daha fazlasını bilmelidir: "Ve ben sizin bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiyle) biliyorum". Peygamberin bilgisi Allah'tan geldiği için, insanların o bilgiye sahip olması mümkün değildir. O, Allah'ın bildirmesiyle, halkın bilmediğini bilebilir. Böylece peygamberin farkının bilme alanında olduğunu gündeme getirerek, farklı bilgiye sahip olana uyulmasını istemektedir.

Buradan şu ilkeyi çıkarıyoruz: Din âlimleri halka bilmediklerini öğreteceklerdir. Bu kural aynı zamanda öğretmen ve akademisyenlerin de uyduğu bir ilke olmalıdır. Halka veya öğrenciye bildiklerini anlatmamak, ilerlemeye manidir ve toplumu geriye götürür. Halka ve öğrencilere bilmediklerini öğretmek, onları yaşadıkları çağa intibak ettirmektir.  B.Bayraklı

63. Korunup da merhamete uğramanız için, içinizden sizi uyaracak bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir gelmesine şaştınız mı?

Şimdi Hz. Nuh'un onlara verdiği bu cevabın analizinden çıkarılacak derslere geçelim.

a)  Allah onlara bir zikir, yani bir öğüt gönderdi. Daha doğrusu Hz. Nuh'a gönderdiği sahife şeklindeki kitabın adı "zikir" olabilir. Kur'ân'ın bir adı da zikirdir. Hz. Nuh'a gelen sahifelerin adı da zikir olabilir. Zikir bir isim olarak alınabileceği gibi, ona öğüt mânâsı da verilebilir. 62. âyette geçen gerçeklerin toplamına bu âyette zikir denebilir.

b) Hz. Nuh'un toplumu, kendi içlerinden birine böyle bir kitabın verilmesine şaşmıştı. Aslında bu durum, psikolojik bir kompleksin ortaya çıkışıdır. Çünkü köle ruhlu insanlar kendi içlerinden çıkan peygamberlere (büyük insanlara, liderlere) tâbi olmazlar. Onlar hep yabancıları büyük görürler ve onların kendilerini yönetmesini isterler. Semûd kavmi, Hz. Salih peygamber için de aynı şeyi söylemişti. "Aramızda bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler" (Kamer 54/24).

c) "Korunmanız, merhamete kavuşmanız ihtimali için sizi uyarmak üzere...".

Yüce Allah, Hz. Nuh'a gönderdiği zikirle insanları uyarmasını istemişti. Uyan insanları sakındırmak için yapılacaktı. Bunun anlamı şudur: Din bilginleri Kur'ân vasıtasıyla takvayı esas alarak uyanda bulunacaklardır. Çünkü Kur'ân mesajından başka insanı kendi iradesiyle sakındıracak manevî bir güç yoktur. İnsanları manevî mikroplardan koruyacak olan bu manevî koruyucu hekimliğin adına takva denmektedir. Uyan ve takva, ilâhî merhameti yeryüzüne indirmektedir. Uyan takvayı getiriyorsa, takva da merhameti getirecektir.

Böylece merhamete giden yolun temel taşlan verilmektedir. Bu yolu Hz. Muhammed'i takip edenler için şu şekilde formüllendirebiliriz: Kur'ân ile uyarı, takva denen ruh olgunluğunu elde etmek ve merhameti kazanmak. Merhameti elde etmek, eğitimin nihaî amacı olmaktadır. Takva ilâhî âlemi etkilemekte, oradan merhametin gelmesini sağlamaktadır.  B.Bayraklı

"O'nu yalanladılar, biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık; ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk. Çünkü onlar kör bir toplum idiler" .

a) "Onu yalanladılar".

60. âyette kendisine sapık dediler, bu sefer de yalanladılar. Yalanlanmak bütün peygamberlere gösterilen bir tepki şekli olmuştur. Şu ‘ara sûresinin 117. âyetinde Hz. Nuh bunu şöyle ifade etmektedir: "Nuh. 'Rabbim! Dedi, kavmim beni yalancılıkla suçladı". Bir önceki âyette belirtildiği gibi, takva merhameti, yalanlama da azabı getirmiştir.

b)  Onu ve beraberindekileri kurtardık. Hz. Nuh'un uyarısını ve ilâhî mesajı çok az kişi kabul etti. Diğerleri ona sapık, yalancı dedi, hatta onun ölümüne karar verdiler: "Dediler ki: 'Ey Nuh! Vazgeçmezsen, iyi bil ki taş­lanmışlardan olacaksın" (Şu ‘ara 26/116). Mesajı getiren elçiyi yüce Allah, ona inananlarla beraber kurtardı. Bunu anlamı şudur: İyiyi savunan, insanların mutluluğu için çalışan, insanların dertleriyle dertlenen insanlara Allah yardım etmektedir.

c) "Ayetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk; çünkü onlar kör bir kavim idiler".

Allah'ın âyetlerini yalanlamanın cezası idam olmuştur. Ama bu inkâr ediş, ferdî boyut değil de toplumsal bir boyut kazanmalıdır. Onlar Allah'ın âyetlerini niçin yalanladılar? Çünkü onlar kör idiler. Buradaki körlük, maddî körlük değil, gönül gözü körlüğüdür. Göz hayvanlarda da vardır. İnsanın hayvandan farkı, gönül gözüne sahip olabilmesidir. Onların gönül gözü kör olduğu için yalanladılar, demektir.

Dikkat edilirse yüce Allah sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bu cezalandırmayı açıklamaktadır: Kibir, gönül gözünü kör etti; körlük, yalanlamaya sebep oldu, yalanlama da cezanın gelmesine sebep oldu. Burada bir sebepler zincirinin olduğuna şahit oluyoruz. Kibir, nefsin işi; körlük ve yalanlama gönül işidir. Bütün bunlar ilâhî âlemi rahatsız ettiği kadar, tabiatı da rahatsız etmiştir. Öyle anlıyoruz ki, yüce Allah cezayı son çare olarak tatbikata koymaktadır. Çünkü Hûd sûresinin 36. âyetinde onların asla inanmayacağına dikkat çekilmektedir.

Cezanın şekli Hûd sûresinin 40, Kamer sûresinin 11 ve 12. ayetlerinde anlatılmaktadır. Söz konusu âyetler, bulundukları surede açıklanacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, gönlü tedavi etmek için bütün çareler denenmelidir, ceza en son çare olmalıdır. B.Bayraklı

Muhammed Ali, Kur’an tercümesinde bu ayeti açıklarken, haklı olarak, ayetin son cümlesinin “tufanın cihanşümul olduğu yolundaki teoriyi doğrulamadığını” işaret ediyor; çünkü bu cümle açıkça ortaya koymaktadır ki, sadece Hz. Nuh’un tebligatına muhatap olup da onu yalancılıkla itham eden insanlar boğulmuştur. Dolayısıyla burada bahsi geçen tufan, Kitab-ı Mukaddes'in sözünü ettiği gibi, bütün bir dünyanın değil, sadece Hz. Nuh kavminin başına gelmiştir. Buna bir de şu eklenebilir: Kitab-ı Mukaddes’te, Sümer ve Bâbil efsanelerinde ve nihayet Kur’an'da sözü edilen tufan; çok muhtemeldir ki, buzul çağında, şimdiki Cebelitarık'ın bulunduğu yerde Atlas Okyanusu'nu engelleyen ve -yine şimdiki- Çanakkale Boğazı'nın bulunduğu yerde Karadeniz’i engelleyen, o çağda mevcut kara engellerin çöküntüsüyle açıklanan ve bugün Akdeniz'in örtmekte olduğu büyük havzayı istila eden su baskınını simgelemektedir. M.Esed

Hz. Hûd'un ilk Arap peygamber olduğu söylenir; Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen ve çoğu Sâmî kavimler gibi muhtemelen güney Arabistan kökenli İbranilerin (‘İbrîm) atası olarak bilinen Eber’le aynı kişi olması mümkündür. (Eber’den, Eski Ahit’in Tekvîn bölümünde x, 24-25'de ve xi, 14 vd. ‘da söz edilmektedir). Hz. Hûd, bu eski Arap ismi, Yahudilere sonraki isimlerini sağlayan Yakup’un oğlu Yuda'da (İbranicesi Yahûdah) hâlâ yankılanmaktadır. Eber ismi -hem İbranice'de, hem de ‘Âbir şeklindeki Arapçasında- “karşıya geçen”, “bir yakadan bir beldeden ötekine geçen” anlamına gelmekte olup, mümkündür ki bu kavmin Hz. İbrahim'den önceki zamanlarda Arabistan'dan çıkarak Mezopotamya'ya geçişinin Kitab-ı Mukaddes’teki bir yankısıdır. Hz. Hûd'un mensup olduğu (“Kardeşleri Hûd”) ‘Âd kavmi, Ahkaf adıyla bilinen ve ‘Uman ile Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış ve büyük nüfuz ve iktidarıyla tanınmış bir kavimdir (bkz. 89:8 -“ki bütün o topraklarda bir benzeri inşa edilmemişti”). Bu kavim İslam'ın zuhurundan asırlarca önce tarih sahnesinden çekilmişti, ama hatırası Arap geleneğinde her zaman canlı kalmıştı.

M.Esed

"Ad", en eski Arabistan kabilelerinden birisi idi. Bu kavmin kıssaları çok iyi bilinmekte ve ülkenin her yerinde anlatılmaktaydı. Onların güç, kuvvet ve zenginlikleri hakkındaki hikâyeler çok meşhur hale gelmiş ve sonuçta kökünden helâk edilişleri de ibret alınacak bir örnek olarak anlatılmıştır. Onların bu kötü şöhretleri, isimlerine benzeyen, yeni kelimeler üretilmesine yardımcı oldu. Meselâ, her eski şeye"", ve arkeolojik kalıntılara da"" diye isim verilir oldu. Hiçbir izleyeni ve sahibi kalmamış ve bu yüzden çoraklaşmış araziye de"" denilmektedir.
Eski Arap şiirinde bu kavim sık sık geçer. Arap kabileleri nesep uzmanları, yok olmuş, nesilleri kesilmiş ilk Arap kabilesi olarak Ad kavmini zikrederler. Günün birinde Ad kavminin yaşamış olduğu topraklarda oturan Beni Zahl b. Şeyba adında birinin Yüce Peygamber'e (s.a) geldiği ve çok eski çağlardan beri Ad kavmi hakkında anlatılagelmiş olan hikâyeler naklettiği rivayet edilmiştir.
Kur'an'a göre Ad kavmi, etrafı Hicaz, Yemen ve Yemâme ile çevrilmiş olan Ahkaf adındaki bölgede otururdu. Burasını merkez tutarak Yemen, Umman ve Hadramût'tan Irak'a kadar uzanan çok geniş bir alana hâkimiyetlerini kurmuşlardı. Tarih yönünden kalıntıları oldukça eski olmasına rağmen Güney Arabistan'da Ad kavmine atfedilen bazı kalıntılar halen vardır. Hadramut'un bir bölgesinde, Hz Hud'un (a.s.) olduğu söylenen bir mezar mevcuttur. 1837'de İngiliz donanmasında görevli James R. Wellested, Hısn-ı Gurab yakınında, Hud peygamberden bahseden bir levha buldu. Dahası, levhadaki yazı, burada yaşamış olanların Hz. Hud'un (a.s.) şeriatını takip edenler olduğunu de gösteriyordu. (Daha fazla açıklama için bkz. Ahkaf an. 25).  Mevdudi

Onu “aklı kıt, aklı az ya da beyinsiz” olarak görüyorlardı; çünkü o, onların kendi geleneksel inançlarını ve tanrılarını bırakıp yalnız Allah'a yönelmelerini umuyor, bekliyordu. Onu “yalancı” olarak da görüyorlardı, çünkü Allah'ın peygamberi olduğunu iddia ediyordu. 

M.Esed

“Milletinin inkârcı ileri gelenleri, "Biz senin beyinsiz olduğunu görüyor ve seni yalancılardan sanıyoruz" dediler.”

Evet, Hûd (a.s)’ın kavminin mele grubu da bakın şöyle diyordu: Ey Hûd biz seni sapık, dengesiz, akılsız ve şuursuz görüyoruz. Seni beyinsizlerden biri görüyoruz. Ve de seni yalancılardan görüyoruz. Buradaki zan kesinlik anlamınadır. Öyleyse diyorlar ki ye Hûd biz seni kesinlikle yalancılardan görüyoruz.

Nuh (a.s)’ın toplumu ne demişti? Ey Nuh biz seni kesin bir yanılgı içinde görüyoruz. Onlar Allah’ın elçisine böyle derlerken, bunlar da Allah elçisine beyinsiz demeye çalışıyorlardı. Tabii toplumda beyinsizler çoğalınca kim beyinsiz kim beyinli? Kim akılsız kim akıllı? Birbirine karışıyordu. Ve yine görüyoruz ki her iki peygambere de ilk karşı gelenler toplumun Mele gurubu oluyordu. Devletin kaymağını yiyen makam sahipleri, devletin ekonomisini elinde tutan kimseler ilk karşı gelenler oluyordu.

Ey Hûd biz seni kesin beyinsizlerden görüyoruz diyorlardı. Bu adamlar kesin biliyorlardı ki Hûd (a.s) ın mesajı toplumda maya tuttuğu zaman kendilerine hayat hakkı kalmayacaktı. Toplumun kanını ememeyecekler, gayri meşru kazançlarına imkân kalmayacaktı. İnsanların sırtlarına binerek, mazlumların mallarını yiyemeyeceklerdi. Bunun için peygambere ve onun getirdiği mesaja geçit vermemeye çalışıyorlardı. Onların bu ithamlarına karşılık bakın Allah’ın elçisi onlara ve kavme şöyle diyordu: A.Küçük

na","sans-serif";mso-bidi-font-family:"Times New Roman";mso-bidi-theme-font: minor-bidi'>1837'de İngiliz donanmasında görevli James R. Wellested, Hısn-ı Gurab yakınında, Hud peygamberden bahseden bir levha buldu. Dahası, levhadaki yazı, burada yaşamış olanların Hz. Hud'un (a.s.) şeriatını takip edenler olduğunu de gösteriyordu. (Daha fazla açıklama için bkz. Ahkaf an. 25).  Mevdudi

. “ Ey milletim! Ben beyinsiz değil, âlemlerin Rabbinin peygamberiyim.”

Ey kavmim! Ey milletim! Ey akrabalarım! Ey anam, babam! Bende her hangi bir sefihlik yoktur. Ben beyinsiz değilim. Bende delilik yoktur. Lâkin ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim. Ben bu işi kendi kafamdan da çıkarmış değilim. Benim vazifem sadece elçiliktir. Ben Rabbimden aldığım görevle size geldim. Bu söylediklerim benden değil Allah’tandır. A.Küçük

"Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm".

Aynı ifadeyi Hz. Nuh da kul­lanmıştı. Bir peygamber Allah'ın gönderdiği gerçekleri, mesajları insanlara tebliğ etmekle mükelleftir. Bunun anlamı, kendi düşüncelerini dine katamayacağıdır. Din adına insanların ihtiyacı, Allah'ın vahyinedir; insanların düşüncelerine değil. Eminlik, bütün peygamberlerin temel özelliklerindendir.  B.Bayraklı

"Sizi uyarmak için içinizde bir adam vasıtasıyla Rabbinizden bize bir zikir (kitap) gelmesine şaştınız mı?" Düşününüz ki O sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıl­dı. O halde Allah'ın nimetlerini hatırlayınız ki, kurtuluşa eresiniz".

Bu âyetin analizinden şu genellemelere varabiliriz:

a)  Âd kavmi de, Hz. Nuh kavmi gibi kibirlendi, toplumda ileri gelenler, Hûd gibi bir adamın peygamberlikle gönderilmesine şaştılar. Böyle bir adama kitap verilip görevlendirilmesi onları şaşkına çevirdi.

b) Hûd peygamber, onlara Allah'ın verdiği nimeti hatırlatarak etkilemeye çalıştı. Nuh kavminden sonra onları getirmiş olması, onları onlardan daha güçlü kılması, nimetlerin başında gelmektedir. Nuh kavminden sonra getirmenin anlamı, var olmaktır. Var olmak en önde gelen nimettir. Nuh kavminden sonra gelmeleri ve daha güçlü olmalarını düşünmeleri ve bunun gereğini yerine getirmelerini emretmektedir. Bunun gereği de, nimetlerinin Allah'tan geldiğini anlamaları ve şükrünü yapmalarıdır. Bunun şükrü de, O'ndan başka tanrıya tapmamak ve yalnız O'na kulluk etmektir.

Âyetin bu kısmında geçen halîfe kavramı, siyasî erki ifade etmektedir. Ama bir toplumun yerine diğer toplumun geçmesi manası da vardır. Bakara sûresinin 30. âyetinde bu kavram açıklandı. Burada şu soruyu sormak gerekir: Nuh tufanından sonra dünyada, Nuh'un gemisindeki insanlardan başka toplum kalmış mıydı da, onlar Nuh kavminin yerine geçmişlerdi? Yoksa onlar, gemide kalanlardan mı türedi? Eğer Nuh tufanı, belli bir mekânda olmuş ve sadece Nuh kavminin batmasına sebep olmuşsa, aynı anda başka yerde bir kavim olabilir ve onlar Nuh kavminin topraklarını ele geçirmiş olabilirler. Bu böyle değilse, Âd kavminin Hz. Nuh'un gemisindeki insanlardan çoğaldığını söyleyebiliriz. Şu ana kadar kesin bir neticeye ulaşamamış olmalarına rağmen kutsal kitapların metinlerini takip ederek bu olguyu en iyi şekilde açıklayacak olanlar tarihçilerdir.

Razi, Hûd peygamberin nesebini şu şekilde sıralamaktadır: Hz. Nuh'un oğlu Sam, onun oğlu Erfahşed, onun oğlu Salih, onun oğlu Hûd olmaktadır. Âd kavmi, Ahkaf adıyla bilinen, Umman ile Hadramevt arasında yer alan geniş çöl bölgesinde yaşamış, büyük nüfuz sahibi, büyük iktidarıyla tanınmış bir kavimdir.  Onların bu durumunu yüce Allah şöyle anlatmaktadır:

"Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine, direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehrine!" (Fecr 89/6-8). Demek ki Âd kavmi siyasî iktidar ve medeniyet bakımından o zamana kadar eşi ve benzeri olmayan bir seviyede idi. Bu toplum İslâm'dan asırlarca önce tarih sahnesinden çekilmesine rağmen namı hâlâ devam eden bir toplum görünümünde idi.

c) Allah'ın nimetini hatırlamak, kurtuluşu sağlamaktadır. Yüce Allah, bir toplumun sahip olduğu siyasî, ekonomik ve sosyal nimetlerin kaynağında Allah'ın olduğunu bilmesi ve bunu daima hatırlayıp şükretmesinin, onu düştüğü yanlıştan ve çıkmazdan kurtaracağını söylemektedir. Bu hatırlayıp şükretmesi onun için bir çıkış kapısı olacaktır.

Bunun aksi bir mânâdan hareket edersek, Allah'ın verdiği nimetleri hatırlamamak, O'na şükretmemek, o nimetlerin kaynağında kendini görmek ise, toplumların felahını alıp götürmektedir. Nimetin kadrini bilip şükretmemek, onu kaybetmektir. Peygamberden sonra gelen din âlimleri, toplumlara, sıkıntıya neden dolayı düştüklerini ve nasıl bir çıkış kapısı bulabileceklerini öğretmelidirler. Sıkıntının sebeplerinden biri ve en önemlisi, toplumun sahip olduğu nimetlerin kıymetini bilmemesi ve o nimetlerin kaynağını inkâr etmesidir. Sıkıntıya neler düşürdü ise, aynı eylemlerin tersini oluşturmakla da çıkış kapısı bulunacaktır. Bu âyet bize bir taraftan dinî, diğer taraftan siyasî ve sosyal hayatta mutluluğu getirecek olan çözüm yollarını öğretmekte, çöküşün sebepleri ile kurtuluşun dinamiklerini bir arada vermektedir. 

B.Bayraklı

Arapçada “zikir" kelimesi

1) Nimetler,

2) Tabiatın burhanları,

3) Öğülmeye değer nitelikler gibi anlamlara gelir. Bunların ışığında ayet, "Allah'ın nimetlerini, ikramlarını hatırla ve O'nun bunları senden geriye alacak güce sahip olduğunu da unutma" gibi bir anlama gelebilir.

Mevdudi

Lafzen, “Nuh kavminden sonraki halifeler/ardıllar yaptı” -yani, Hz. Nuh'un soyundan gelen ya da Hz. Nuh’tan sonraki kavimlerin en kalabalığı ve en güçlüsü- “ve tabii donanımlarınız (halk) bakımından kat kat üstün kıldı”. Halk sözcüğü (Razi’ye göre) “gücü ve iktidarı” ifade etmektedir. M.Esed

"Dediler ki: 'Sen bize tek Allah'a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğini bize getir!"

Bu âyetin analizinden şu neticelere varmak mümkündür:

a) Âd toplumu tevhit inancını kabul etmeyerek çözümsüzlük yolunu tuttu. Onların verdiği cevaptan taklidin ne kadar kötü bir yol olduğunu anlıyoruz. Babalarının taptığı tanrıları terk etmeleri konusundaki teklif, vücutlarındaki acı veren çıbana dokunmak anlamına gelmektedir. Ama onlar bu çıbanla yaşamaya razı oldukları halde ameliyatla tedaviye razı olmadılar.

Âd kavmi, taklit saplantısının mazeretini farklı yerlerde aradı: "Dediler ki: 'Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin, biz de senin sözünle tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana iman edecek de değiliz" (Hûd 11/53); "Sen tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin?" (Ahkaf 46/22).

Çok tanrılı inanç sistemi, insanlar üzerinde öylesine etkili oluyor ki, terkedilmesi imkânsız hale geliyor. Şirk, akıl denen gücün inanç alanına girmesine engel oluyor. Çünkü akıl sorgulamak ister. Aslında onların tepkisi Hz. Hûd'a değil tevhit inananadır.

b) "Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir"

(Ahkaf 46/22). Bunun anlamı şudur: Babalarının çok tanrılı dinini taklit etmeleri, onları göz göre göre cehenneme götürüyordu. Zaten Lokman sûresinin 21. ayetine göre taklit, cehenneme gitme nedenidir.

Bundan şu çıkarımı yapıyoruz: Yaşayanlar, geçmiş nesilleri sorgulamalıdırlar. Bu sorgulama, saygısızlık anlamına alınmamalıdır. Hastanın yakalandığı ölümcül hastalığı, ona saygı gösterelim diye hastalığın sebebini araştırıp teşhis etmeyelim mi? Şirk de manen ölümcül bir hastalıktır. Sorgulayarak bu hastalığın mikrobunu yok edecek ilâcı bulmak gerekir.

B.Bayraklı

"Birisine, "Yağmur Tanrısı", bir diğerine "Hava Tanrısı", "Refah Tanrısı", "Afet Tanrısı" vs. gib adlar veriyorsunuz. Halbuki, bunlar hiçbir şeyin tanrısı değildir. Sadece sizin uydurduğunuz adlardır bunlar." Günümüzde bile, birtakım insanlar diğerleri için "zorlukları gideren", "ihsanlar bağışlayan" vs. gibi isimlerle anarlar. Halbuki onun kimseye bağışlayacak bir ihsanı, hazinesi yoktur. Verecek birşeyi olmayan birisine "veren" demektedirler. Hakikatte bu lakaplar, bu sıfatlarla mavsuf olabilme yetkisi olmayanlara takılan boş laflardır. Bunun için, eğer bir kimse bu lakapların doğruluğunu ispat etmeye çalışırsa, aslında, gerçek ile bir alâkası olmayan bu isimler üzerinde münakaşaların büyümesine neden olur, o kadar.
Yani, "Kendi bilginize göre, "Rablerin Rabbi" diye tanımladığınız Allah gerçekte, bu ilâhlardan hiçbirini, bir ilâhın veya rabbin yetkilerini verip temsilci seçmemiştir. O, ne ilâhlık gücünün bir kısmını, filan veya falana vermiş, ne de herhangi bir kişiyi "bağışlayıcı" veya "güçlükleri bertaraf edici" olarak, kuvvet vermek suretiyle yetkili kılmıştır. Siz, bizatihi kendi arzunuzla bu unvanları hoşlandıklarınıza verdiniz." 

Mevdudi

Putperestliğe ve inatçılığa ilişkin bir îmâ. Lafzen, “sizin taktığınız isimler...” -yani, gerçekte var olmayan düzmece tanrılar. Lafzen, “Ben de sizinle beraber bekleyenlerden olacağım”. 

M.Esed

"(Hûd) dedi ki: 'Üzerinize Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz? Bekleyiniz öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim".

Bundan önceki âyette, Âd kavmi Hûd peygamberden delil olarak azabı getirmesini istedi. Aslında bu bir nevi azabı çağırmaktı.

A'râf sûresinin 71. ayetindeki rics ve gadab kavramlarının azap olup olmadığını açıklamak gerekir. Bazı müfessirler, ricsin azap ol­duğunu söylemektedirler. Bunun böyle olmadığını hem bu kavramların manalarından hareket ederek cevaplandıracağız, hem de Ahkaf sûresinin 24-25. ayetleriyle ispat edeceğiz.

Önce Ahkaf sûresinde Âd kavmine verilen cezayı ele almak gerekir. "Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: 'Bu bize yağmur yağdıracak yaygın bir buluttur' dediler. Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir, içinde acı azap bulunan bir rüzgârdır"; "O (rüzgâr) Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o kasırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız" (Ahkaf 46/24-25).

Bu ayetlere bakıldığında, A'râf sûresinin 71. âyetinde geçen rics ve gadabın, bu rüzgâr, yani kasırga olmadığı anlaşılır. Rics ve gadab, bu kasırga denen azaptan önce olan ve azabın gelmesini hazırlayan toplumun durumunu açıklamaktadır. Âd toplumundaki insanların psikolojik yapılarını ve sosyal ilişkilerini ifade eden iki kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Rics kavramı, "pislik" anlamına gelmektedir. Bu kavram, maddî anlamdaki pisliği değil, manevî anlamdaki kirliliği ifade etmektedir. "Günah, çirkin ve murdar iş, azabı gerektiren iş, işkence, gasp, lanet, küfür, şeytanın vesvesesi, pislik" mânâlarına gelen bu kelime, Kur'ân'ın muhtelif ayetlerinde geçmektedir.

a) Aklım kullanıp düşünmemek, pisliktir. Aklın kullanılmaması, insanın hem zekâsını hem de sosyal çevresini kirletiyor. Yunus sûresinin 100. âyetinde bu durum şöyle ifade edilmektedir: "Allah akıllarını kullanmayanları murdar kılar". Bu âyetteki rics, aklın kullanılmamasından kaynaklanan beyin kirliliğidir.

b) İmansızlık da bir gönül kirliliğidir. "Allah inanmayanlara böyle murdarlık verir" (En'âm 6/125). Tevbe sûresinin 125. âyetinde yer alan rics kavramı ise,  "inkâr"  anlamına gelmektedir:

"Kalplerinde hastalık olanlara gelince, (bu surenin indirilmesi) onların da pisliğini (inkâr) büsbütün arttırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler". Bu iki âyette geçen beyin ve gönül kirliliği, Âd kavmine azabın gelmesine sebep olmuştur.

c)  Şeytanın insana verdiği vesvese ve böylece onda oluşturduğu kötü alışkanlık da bir pisliktir. Maide sûresinin 90. âyetinde alkol, kumar, puta tapma, fal ve şans okları, şeytanın davranışlarının pisliği olarak takdim edil­mektedir. Şeytan onlarla insan ahlâkını ve alışkanlıklarını kirletmektedir.

d) Münafıklık psikolojisi de bir ricstir: "Ama onlardan yüz çeviriniz, çünkü onlar murdardır". Murdar, rics anlamındadır. Sahte davranan, özü ile sözü birbirini tutmayan, ikili oynayan insanlar kendi erdemlerini, insanlıklarını kirletmektedirler. Gadb kavramı, "hışım" anlamına gelmektedir. Rics ile gadab, gelecek olan kasırga cezasının alt yapısını oluşturmuştur. Bunların bir sebepler zinciri oluşturduğunu söylemekte yarar vardır. Ad kavminin şirk koşması ve bu konuda geçmişlerini taklit etmeleri ve Allah'ın nimetlerine karşı nankörlükte bulunmaları, rics ve gadabı başlarına getirmiş ve bunu onlara Allah takdir etmiştir. Bu kirlenme ve gadab da kasırga azabını getirmiştir. Şirk, taklit ve nankörlük, kirliliğe ve gadaba, o da kasırga cezasına sebep olmuştur.

Bilindiği gibi şirk, sadece insanın gönlünü kirletmemektedir, tabiatın dengelerini de altüst etmektedir. Meselâ hıristiyanlar "Allah çocuk edindi" deyince, Allah onların bu anlayışını çirkin bir yaklaşım olarak değerlendirmiştir. Bu sözlerinden dolayı gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılacaktı (Meryem 19/88-90). Bu ne anlama gelmektedir? Şirk tabiatın dengelerini bozacak kadar çok etkili ve çirkin bir inanış biçimidir. Onun için Âd kavminin şirki, Ahkaf sûresinin 24-25. ayetlerinde belirtildiği gibi, kasırga azabının gelmesine sebep olmuştur.

Hûd peygamber, onların cezayı hak ettiklerini açıklarken şu cümleye yer vermiştir: "Rabbinizden üzerinize bir rics ve gazab hak oldu" demiştir. Hûd peygamberle tartışmaya başlayınca, onlara şu soruyu yöneltti: "Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz?" Hûd peygamberin kullandığı isim kavramı, onların tanrılarıdır. Hûd peygamber tanrı kavramını ağzına almıyor. Çünkü onların taktığı isimler, gerçekte var olmayan tanrıları idi. Razi’ye göre, Necm sûresinde geçen Lât, Menat ve Uzza isimlerini sahte tanrılara veren Âd kavmi olmuştur.

Yusuf sûresinin 40. âyetinde, Hz. Yusuf, hapishanedeki arkadaşlarına böyle sahte tanrılara takılan isimleri, onun döneminden öncekilerin ve o dönemdekilerin taktığına işaret etmektedir. Necm sûresinin 19-20. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır: "Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı ve üçüncüleri olan ötekini, Menat’ı". Bu soru Araplar'a mı yöneltil­miştir? Öyle anlaşılıyor ki sahte tanrılara isim vermek geleneği, Âd kavminden başlamış, Hz. Yusuf dönemine intikal etmiş, oradan Araplar'a kadar uzanmıştır.

A'râf sûresinin 71. âyetinde geçen sultan kelimesi, "delil" anlamına gelmektedir. Böylece Âd kavminin sahte tanrılara inanmış olmalarının bir delile dayanmadığını ifade etmektedir. Delil bakımından alt yapıyı ifade etmektedir. Delil bakımından alt yapısı olmayan bir şirk inancı olmaktadır. Hûd peygamberin soru şeklinde yöneltmesi, aslında onların sahte tanrılarını inkâr ettiğini ifade ediyor. Tevhit inancını tebliğ etmekle görevli olan bir insana, sahte tanrıları savunmak için mücadele etmesinin aklî bir alt yapısı olmadığına işaret etmektedir.

Dikkat edilirse Hûd peygamber, tartışmada Allah'ın delil gönderip göndermediğini ölçüt olarak ileri sürmekte, kendi mantığına dayandırma yerine, Allah'ın âyetlerine gitmektedir. Hûd sûresinin 53. ayetine göre Âd halkı, Hûd peygamberden mucize, o da onlardan delil istemişti. Ayetin son kısmında, "Bekleyiniz öyleyse, şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim" ifadesi yer almaktadır.

Babalarının başlattığı şirk geleneğini bırakmamakta direnen ve bir türlü tevhit inancına intibak edemeyen Âd kavmine Hz. Hûd'un bundan başka diyecek bir şeyi kalmamıştı. Sahte tanrıları savunan insanların, tevhit inancına hakaret etmelerine müsaade etmenin anlamı kalmamıştı. Artık onların 70. âyette istemiş oldukları azabı beklemekten başka yapacakları bir şey kalmamıştı. Gerçi bu arada başka konuşmalar da olmuştu. Hûd sûresinde bu konuşmalar gündeme getirilmektedir: Bu ayetlerden anlıyoruz ki, iyi ile kötünün, tevhit ile şirkin mücadele ırmağına Hûd ve kavmi Âd da karışmıştı. Hûd peygamberin görevinin inkıtaya uğramaması için, ona inanmayan Âd toplumu helak edilmiştir. B.Bayraklı

Bu 69: 6-8'de de gösterildiği gibi, yedi gün yedi gece kesintisiz devam eden bir kum fırtınası şeklinde vuku bulan bir afetti.  M.Esed

"Onu re onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik".

Bu âyette bir kurtarma ve bir de kökünü kesme gibi iki eylem gündeme getirilmektedir. Âyetin açıklaması yapılırken bu eylemler ele alınacaktır.

a) "Onu ve onunla beraber olanları kurtardık",

Âyetin bu kısmı, çok az ilâvelerle Hûd sûresinin 58. âyetinde de gündeme getirilmektedir: "Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; onları ağır bir azaptan kurtuluşa erdirdik". Dikkat edilirse, A'râf sûresinin 72. âyetinde kurtarma eylemi ile helak etme eylemi aynı âyette geçmesine rağmen; Hûd sûresinin 58. âyetinde kurtuluş, 59. âyetinde de helak etme eylemi ve sebepleri gündeme getirilmektedir. Ayrıca Hûd sûresinin 58. âyetinde Âd kavmine gönderilen helak edici kasırga, "ağır azap" olarak nitelenmektedir. Hûd peygamber ve beraberindekilerin bundan korunduğuna dikkat çekilmektedir. Ayrıca Hûd sûresinin 58. âyetinde, "emrimiz gelince" ifadesine yer verildiği halde, A'râf sûresinin 72. âyetinde bu ifade yer almamaktadır.

Şimdi burada şu soruyu sorabiliriz: Hûd peygamber ve onunla beraber olanların kurtarılmasının sebepleri neydi? Bunların başında Allah'a ve peygamberine uyup itaat etmeleri gelmektedir. Bunun anlamı, Allah'ın âyetlerine karşı kibirlenmediler, yalanlamadılar ve peygamberini hafife alıp küçümsemediler, demektir. Âyetin bu kısmı ile yüce Allah'ın amacı, Hûd ve beraberindekilere ne yaptığını anlatmak değildir, bu bilgiler verilerek yaşayan ve yaşayacak olanlara ilâhî rahmetin, yardımın ve lütfun nasıl ulaştığının mesajı verilmektedir. Bu ilâhî rahmet, yardım ve lütuf her çağda işlemektedir.

"Ve ayetlerimizi yalanlayıp da iman etmeyenlerin kökünü kestik".

Âyetin bu kısmında, "köklerini kesmek" şeklindeki helak ele alınmaktadır. Birinci bölümde iyinin durumu ele alınırken, bu bölümde kötülüğün gördüğü ilâhî muamele gündeme getirilmektedir. Bir toplumun "kökünü kesmek", neticedir; bunun sebeplerinin olması gerekir. "Bu sonucun sebepleri nedir?" sorusunun cevabı lâzımdır. Çünkü ayetlerde yüce Allah bu olguları sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatmaktadır.

a) Allah'ın âyetlerini yalanlayıp iman etmemek (A'râf 7/73; Fussilet 41/15). Yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyette, aslında iki sebep gösterilmektedir: Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve inanmamak. Demek ki yalanlamak ve inkâr etmek, Allah'ın azabını alıp toplumun üzerine getirmiştir. Başka ayetlerde sebepler çoğaltılmaktadır.

b) Allah'ın peygamberlerine asi oldular (Hûd 11/59). Peygambere asi olmak, onu tanımamak, peygamber olduğuna inanmamak, davetinden vazgeçirmek için tehdide başvurmak ve öldürmek için teşebbüste bulunmak anlamına gelmektedir. Bu durum helakin ikinci sebebi haline gelmiştir.

c) İnatçı her zorbanın emrine uydular (Hûd 11/59). Bu ifadeden anlıyoruz ki, Allah'ın köklerini kazıma emrini verdiğinde, Âd kavminin idarecileri inatçı zorba durumundaydılar. Ama sadece idareciler değil, toplumda halka zulmeden mafyavari gruplar türemiş ve halk da onlara tâbi olmuştu. Sosyal ve siyasî dengeler zulümden yana bozulmuştu. Bu dengeleri bozan zorbalara tâbi olmak da, helaki hazırlayan sebepler arasında yer aldı. Halk, sosyal ve siyasî dengeleri bozup zulüm yapanlara tâbi olmamak için gerekeni yapmalıdır. Bu zulme karşı durmanın o zamanki metodu, peygambere tâbi olmaktır. Çünkü peygamberler zulme karşı adaletin bayrağını açan görevliler ya da elçilerdir.

Yüce Allah Âd kavmine peygamber göndermekle, adaletin bayrağı altında toplanma ve böylece zulme ve zalimlere karşı durma fırsatını tanımıştı. Bu fırsat onların helakini önleyecek bir çıkış kapısıydı. Onların peygamberleri bırakıp zalimlere uymaları, bu çıkış kapısının kapılarını bir daha açmamak üzere kapatmış ve köklerinin kazınmasına sebep olmuştur.

d)  Ekonomik dengeleri bozdular (Ahkaf 46/26). Yüce Allah hiçbir topluma vermediği ekonomik zenginliği Âd kavmine vermişti. "Ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem şehri yüksek binalara sahipti" (Fecr 89/7-8). Ekonomik açıdan böylesine müreffeh olan, hiçbir ülkede eşine rastlanmayan başşehre sahip olan bu toplumda zalimler, ekonomik dengeleri bozdular. Ekonomik dengeleri bozmak da, zulmün başka bir çeşidini gündeme getirmişti.

e) Kabiliyetlerini iyiden yana kullanmadılar. Ahkaf sûresinin 26. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "Kendilerine kulaklar, gözler ve kalpler yermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi" (Ahkaf 46/26).

Bunun anlamı kulak, göz ve akıl gibi eğitimin önemli merkezleri olan yeteneklerini faydalı bir şekilde kullanmadılar. Eğitim onlara hiç fayda vermedi. Onların kabiliyetleri eğitimden nasibini almayacak şekilde kurudu. Dolayısıyla bu toplum "aklı" nı kullanmadı. Bu yüzden helak oldular. Akıllı olduğu halde aklı kullanmamak, zulümdür. Bu zulmün bedeli de helaktir. Aklın olmadığı yerde helak vardır. Yüce Allah bu mesajı din eğitiminin en üst noktasına koymaktadır.

Burada sorulacak diğer bir soru da şudur: "Köklerini kesmek" nasıl gerçekleşti, ya da bu ne anlama gelmektedir? Bu sorunun cevabı, En'âm sûresinin 45. âyetinde verildi, ama Hûd sûresinin 60. âyeti de bu soruyu şöyle cevaplandırmaktadır: "Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde lanete tâbi tutuldular. Biliniz ki, Ad kavmi, Rablerini inkâr ettiler; biliniz ki Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın rahmetinden uzak kılındı".

Bu âyet, "köklerini kesme" nin lanete uğramak, ilâhî rahmetten uzak kalmak şeklinde gerçekleşmiş olduğunu söylemektedir. Lanet ve rahmetten uzak kalmak, hemen hemen aynı anlama gelmektedirler. Bu lanetlenme ve rahmetten uzak kalma işi hem bu dünyada olmuş hem de ahirette olacaktır. Allah'ın âyetlerini bile bile yalanlamak, Allah'ın peygamberine asi olmak, inatçı her zorbanın emrine uymak, toplumun ekonomik dengelerini bozmak, aklını kullanmamak, lanet ve Allah'ın rahmetinden dünya ve ahirette uzak kalma gibi "köklerin kesilmesi" şeklindeki azabı getirmiş oldu. Bunlar kötüden yana değişimin dinamikleri olmuştur.

Yüce Allah'ın gönderdiği bu kasırga, onların evlerinden başka her şeyi helak etmişti (Ahkaf 46/25). Bu durum Ahkaf sûresinin 26. âyetinde şöyle tanımlanmaktadır: "Alay edip durdukları §ey kendilerini kuşatıverdi". Bunun anlamı şudur: Âd kavminin başına gelenler, kendi amellerinin sonucudur. Amelleri kendilerini kuşattı. Kimi ameller vardır cennete, kimi ameller de cehenneme dönüşür.

"Âd kavmi, öfkeli bir kasırga ile yok olup gitti. Allah onların üzerlerinde o kasırgayı yedi gece sekiz gün estirdi, öyle ki insanları hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün!" (Hakka 69/6-7). "O rüzgâr, insanları sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu" (Kamer 54/20). Bütün bu anlatılanlar, onların köklerinin nasıl kesildiğini ifade etmektedir. B.Bayraklı

Semûd, Arabistan'ın Ad'dan sonra en yaygın olarak bilenen ikinci eski kabilesidir. Kur'an-ı Kerim gelmeden önce onlar hakkındaki hikâyeler, Araplar arasında çok yaygındı. Adları, şiirde, İslam öncesi Arap hutbelerinde ve Asur'da bulunan levhalarda da sık sık geçmektedir. Eski Yunan, İskenderiye ve Roma tarihçi ve coğrafyacıları da bu kavmin adından bahsederler. Onların bazı kalıntıları Hz. İsa'nın (a.s.) doğumu öncesi yıllara kadar mevcut idi. Roma tarihçilerine göre bu kabileye mensup kişiler Roma ordusuna katılmış ve düşmanları Nebatîlere karşı savaşmışlardı.
Semûd kabilesi, günümüzde el-Hicr diye bilenen Arabistan'ın kuzey-batı kısmında yer alan topraklara varis olmuş idiler. Başkenti, halen Medine-Tebûk Demiryolu üzerinde bir istasyon olan Medain-i Salih idi. Eski ismi Hicr ‘dir. Bu kavmin, tepe ve yamaçlarda oydukları taş evler bugün bile büyük bir alana yayılmış haldedir. Bu ölü şehre, şöyle bir üstünkörü bakıldığında, nüfusunun o zamanlar yaklaşık beşyüzbin civarında olduğu tahmin edilebilir. 

Mevdudi

Semûd ‘lu Nebatî (Nabataean) kabilesi, önceki satırlarda sözü geçen ‘Âd kavmi soyundan gelmektedir ve bu yüzden olacak, İslam öncesi Arap şiirinde çoğu zaman kendilerinden “ikinci ‘Âd” olarak söz edilmektedir. Arap kaynakları dışında, “Arap menşeli olmayan bir seri eski kaynak da Semûd isminin ve Semûd toplumunun tarihsel varlığını doğrulamaktadır. M.Ö. 715 yılına ait Sargon kitabesi, Semûd halkından Asurluların egemenliği altındaki doğu ve orta Arabistan toplumlarından biri olarak söz eder. Keza, Aristo, Ptolemy ve Pliny'nin Thamudaei (Semûdiye) ve Thamudenes (Semûdlular)dan bahsettiğini görüyoruz” (Encyclopaedia of İslam IV, 736). Kur’an'ın anlattığı dönemde, Semûd kavmi Hicaz'ın kuzey ucunda, Suriye sınırına yakın bir yerde meskûndular. Onlara atfedilen kaya yazıtlarına Hicr bölgesine dağılmış olarak hâlâ rastlanmaktadır. ‘Âd kavmine mensup Hûd ve 85-93. ayetlerde sözü edilen Şu’ayb peygamber için olduğu gibi, burada Salih peygamber için de bir mensubiyet belirtmek üzere “kardeşleri” tabiri kullanılıyor. Müfessirler, bu dişi devenin mucizevî bir yapıda olduğunu belirten çeşitli menkıbeler anlatmaktadırlar. Bu tür menkıbeleri ne Kur’an, ne de sahih hiçbir Hadis doğrulamadığı için, bunların birtakım duyarlı Müslümanları hayal ürünü düşünce ve anlayışlara sevk eden, ayetteki nâkatullâh (Allah'ın dişi devesi) tabirinden türetildiğine hükmetmemiz gerekir. Oysa Reşit Rıza'nın (Menâr VIII, 502) belirttiği gibi bu tür fantastik düşüncelere yol açan eğer devenin Allah'a izafe edilmesi ise, aslında bu, sadece sözü geçen hayvanın herhangi bir kişiye ait olmadığına ve dolayısıyla bütün bir toplumun onu korumakla yükümlü olduğuna işaret içindir; nitekim, aynı ayette “Allah'ın arzı” şeklinde benzer bir deyim daha vardır ki bu da her şeyin Allah'a ait olduğunu ifade içindir. Hz. Salih'in Kur’an'da muhtelif yerlerde sözü geçen bu sahipsiz hayvana iyi davranılması yönündeki özel ısrarı, müteakip ayetlerin de gösterdiği gibi, zayıf gördüğü herkese, her varlığa karşı kaba ve küstah davranmakta kendilerine gurur payı çıkaran ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak kötülüğü yayan bu kavmin kaba kuvvete dayanan tahakkümüne yönelmiştir. Başka bir ifadeyle, bu savunmasız hayvana karşı seçecekleri davranış tarzı, onların kalplerinin değişmesine bir “işaret” yahut (54:27'de açıklandığı gibi) “onlar için bir imtihan” olacaktı. 

M.Esed

73. "Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik. De ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz. O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakınız, Allah'ın arzında yesin, ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar".

Semûd kelimesi, suyu az anlamına gelen semed kelimesinden tü­remiştir. Semûd kavmi, Hicaz ve Şam arasındaki Hicr bölgesinde yaşayan ve sulan az olduğundan bu ismi alan bir kavimdi. Semûd kavminin bu ismi bü­yük ataları olan Semûd'dan aldıkları da söylenmektedir. Nuh'un oğlu Sam; Sam’ın oğlu İrem, İrem'in oğlu Âd; Âd'ın oğlu Semûd olarak

şecerelendirilmektedir. Milâttan önce 715 yılına ait Sargon kitabesi, Semûd toplumundan söz etmektedir. Semûd kavmi konusunda bu kısa bilgiyi verdikten sonra, A'râf sûresinin 73. âyetine dönebiliriz.

1. "Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i (gönderdik)" .

A'râf sûresinin 59. âyetinde "Nuh'u kendi kavmine gönderdik" dendi­ği halde, diğer ayetlerde "Âd kavmine kardeşleri Hûd'u, Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i gönderdik" denmektedir. Bunun ne anlama geldiği daha önce anlatılmıştı. Burada aynı toplumdan yetişen, çıkarılan insanları, eğitici olarak atamanın toplum için çok önemli olduğu kanunu konulmaktadır. Bir toplumu yabancılarla eğitmek doğru değildir. Ana dili ile eğitmek (İbrahim 14/4) ve kendi insanı ile eğitmek (A'râf 7/59), eğitimin altın kuralıdır.

2. "Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk ediniz; sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakınız topraklarında otlasın, ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar".

Âyetin bu kısmı Salih peygamberin Semûd kavmine getirdiği mesajları gündeme getirmektedir.

a)  "Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur" şeklinde ifade edilen, tevhit inancıdır. Tanrı olarak yalnız Allah'a inanmak ve yalnız O'na kulluk etmek, daha önce Hz. Nuh ve Hûd peygamberin tebliğ ettiği mesajın ilk sırasında yer almıştı. Bunun anlamı, bütün peygamberlerin getirdiği evrensel kanun, tevhit inancıdır. Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar gelen bütün peygamberler, bu inancı tebliğ etmişlerdir. Bu kanundan hareket ettiğimiz zaman, din eğitimcileri ve din âlimlerinin insanlara ulaştırması gereken kanunun bu olduğu esasına varmış oluruz. Dinin diğer konulan bu kanundan, yani tevhit inancından sonra gelmektedir.

b)  "Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir. O da, size bir mucize olarak Allah'ın şu devesidir. Onu bırakınız, Allah'ın topraklarında otlasın. Ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar". Tefsirlerde bu devenin taştan çıktığı hikâyesi anlatılmaktadır. Bunun sebebi, Kur'ân'da o deveye "Allah'ın devesi" ve "âyet" denmiş olmasıdır. Mucize (âyet) denmesine karşılık, onun normal yollardan doğması değil de taştan çıkması anlatılmıştır. Bu hikâyeleri burada anlatmanın hiçbir anlamı yoktur.

"Allah'ın devesi" ve "sizin için bir âyet" denmesinin bize göre anlamı, herkesin ona sahip çıkması, herkesi ilgilendirmesi ve herkes için aynı değeri taşımasıdır. Tıpkı Kâbe’ye "Allah'ın evi", mescitlere "Allah'ın mescitleri" denmesini andırmaktadır. Çünkü mabetler herkes için aynı derecede önem ve değer taşımakta olduğundan onlara sahip çıkmalıdır. "Allah'ın devesi" denmesinin anlamı da budur. Âyetteki deve dişidir. Çünkü deve kelimesi burada dişi olarak ifade edilmektedir. Biz bunu şu şekilde yorumluyoruz. Yüce Allah, dişiliğin önemli bir özellik olduğunu vurgulamaktadır.

Bu deve, Semûd kavmi için bir ayettir. Âyet, "kanun, delil ve mucize" demektir. Semûd kavmi Hz. Salih'ten mucize işiyordu. Yüce Allah da dişi deveyi onlara bir mucize olarak göndermiştir. İsra sûresinin 59. âyetinde mübsira kavramı ile devenin mucize olduğu beyan edilmektedir. Ama bu kelimenin başka bir anlamı daha vardır. Semûd kavmine takdim edilen bu deve, İsra sûresinin 59. âyetine göre mübsira, yani "uyarıcı, aydınlatıcı bir belirti" olarak verilmiştir. Besara kelimesinden türeyen mübsira aslında "gösterici, uyarıcı, aydınlatıcı" anlamını ifade etmektedir. Böylece A'râf sûresinin 73. âyetinde geçen âyetin mânâsını da vermiş olmaktadır.

Kamer sûresinin 27. âyetinde, bu dişi devenin, Semûd kavmi için bir "imtihan" olduğu söylenmektedir. "Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret!" Bu âyette geçen fitne kelimesi, "imtihan" anlamına gelmektedir. Hz. Âdem'e ağacın yasaklanması ne idiyse, Semûd kavmine de devenin yasaklanması o olmuştur. Bu durum bir sınama, deneme, yani imtihandan ibarettir. Demek ki Semûd kavminden dokunulmaması istenen deve, "âyet, mübsira", yani "uyarıcı, aydınlatıcı" ve bir "imtihan" olmaktadır.

c) "Onu bırakınız, Allah'ın topraklarında yesin, ona kötülük etmeyiniz, sonra sizi elem verici bir azap yakalar".

Bu âyetin bir benzeri, Hûd sûresinin 64. âyetinde yer almaktadır. Bir farkla ki A'râf sûresinin 73. âyetinde, âyetin sonu "elem verici bir azap" ifadesiyle biterken, Hûd sûresinin 64. âyetinde âyetin sonu, "yakın bir azap" ifadesiyle bitmektedir.

"Allah'ın arzında yesin" denirken, "Allah'ın topraklarında yesin" mânâsı kastedilmektedir. "Allah'ın arzı" ifadesi, yeryüzünün herkese ait olduğunu, yeryüzünün bütün canlılar için bir beslenme sofrası olduğunu ve her canlının o sofra ile beslendiği vurgulanmaktadır. Şu ‘ara sûresinin 155. âyetinde aynı zamanda devenin "içme hakkı" ele alınmaktadır. "Salih: 'İşte (mucize) bu dişi devedir, onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir' dedi". Yüce Allah, Salih peygamber vasıtasıyla Semûd toplumuyla hayvanın münavebeli olarak içme haklarının olduğunu ve bunun belli günlerde yapılacağını gündeme getirmektedir. Şems sûresinin 13. âyetinde, "Devenin su hakkına dokunmayınız!" ifadesi yer almaktadır. Böylece hayvanların da "haklan" olduğu ortaya çıkmaktadır.

"Ona kötülük etmeyiniz!" Bu ifadeden şunu anlıyoruz: İnsanlar sadece birbirlerine kötülük etmezler, hayvanlara da kötülük ederler. Hayvana nasıl kötülük yapabilirlerdi? Otlamasını ve su içmesini engelleyebilirlerdi. Onu serbest bırakmayabilirlerdi. En kötüsü onu boğazlayabilirlerdi. Onlar da bu sonuncuyu tatbikata koydular.

"Sızı elem verici azap yakalar". Böylece hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkilerin hukukî bir boyutunun olacağına işaret edilmektedir. Cezanın bulunduğu yerde hukuk, hukukun bulunduğu yerde cezanın bulunacağı bir gerçektir. Üstelik yüce Allah, hayvanlara yapılan haksızlığın cezasını bu dünyada hemen vermektedir.

B.Bayraklı

73–79.    (And olsun ki) Semûd’a da kardeşleri Salih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir ayettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün ki Âd’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarını evler hâlinde yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.” Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Salih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” (Onlar da,) “Kesinlikle biz o’nunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz] !” dediler.  O büyüklük taslayan kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz] !” dediler. Hemencecik de o dişi deveyi inciklerinden kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabb’lerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Sâlih! Eğer gerçekten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler. Bunun üzerine onları, şiddetli sarsıntı hemen yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.
Semûd kavminden Fecr, Necm, Şems, Buruc, Kaf, Kamer ve Sâd surelerinde de bahsedilmiş ve bu sûrelerin tahlillerinde bu kavim hakkında bazı bilgiler verilmişti. Yararlı olacağını düşünerek bu bilgilerden Semûd sözcüğü ile ilgili olan kısmı burada tekrar veriyoruz.
“SEMÛD” SÖZCÜĞÜ: Arap dili uzmanlarının çoğu  ثمود [Semûd] sözcüğünün Arapça olmadığı ve dolayısıyla da çekimli olmadığı görüşündedir.
Bazı dilbilimciler ise sözcüğün Arapça olduğu ve smd kökünden türediği görüşündedirler.  ثمد [smd] sözcüğü, “maddesi [kütlesi] bulunmayan su” demektir ve sözcük “az su” anlamı kastı ile “kırağı veya çiy suyu” için kullanılır. Bundan başka, su sarnıçları, içinde az su bulunan çukurlar, çukur kazılıp da suyun bulunamaması da semd sözcüğüyle ifade edilir.
Semûd sözcüğü semd kökünden türemiş bir sözcük olarak kabul edilirse, “suyu kıt olan” anlamına gelir. Ancak Sâlih peygamber kıssasındaki “deve” ve “su taksimi” ifadelerinin zahirî anlamlarından yola çıkarak Semûd kavminin kırağı, çiy, sarnıç veya suyu az olan kuyulara mahkûm olduğunu düşünmek ve onları az sayıdaki bedevîden oluşmuş bir kabile olarak görmek yanlış olur. Çünkü Kur’ân’ın diğer ayetlerinde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre, Semûd kavmi büyük bir medeniyettir ve kalabalık bir halktır. Ayrıca kıssada geçen deve de -bize göre- hakikat manada değil, mecaz manada düşünülmelidir. Zira eski çağlarda tarım ve hayvancılıkla geçinen toplumlarda, beş yaşında en verimli çağındaki bir devenin [en-nâkah] , neredeyse çocuklardan bile değerli tutulduğu için kesilmesi mantıksızdır. Zaten âyette de bu deve, “Allah’ın devesi” olarak nitelenmiştir. Şems Suresi’nin tahlilinde açıkladığımız gibi, devenin Allah’a izafe edilişi, onu kimsenin sahiplenemeyeceğini ifade eder ki, bu da tıpkı “Allah’ın evi” [Beytullah] gibi devenin kimseye ait olmadığını, tüm insanlara, kamuya ait olduğunu gösterir.
74. âyetin sonundaki Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın ifadesinden, Âd kavminden sonra o bölgede bir düzen kurulduğu anlaşılmaktadır. Yapılan ihtar da o düzenin bozulmaması ve kargaşa çıkarılmaması içindir. Bize göre, dolaylı olarak düzenin [adaletin] olmadığı yerde kargaşanın kaçınılmaz olduğu ve mülkün [yönetimin, devletin] temelinin adalet olduğu vurgulanmaktadır.
78. âyetteki “diz üstü çöke kaldılar” diye çevirdiğimiz  جاثمين [câsimîn] sözcüğü, “hiç hareket etmeden, hiç bir şey hissetmeden diz üstü oturanlar” anlamında olup Semûd halkının düştüğü perişanlığı yansıtmaktadır.
79. âyetteki, (Sâlih de) o zaman onlara sırt çevirdi ifadesinden, Sâlih peygamberin bu olaydan sonra onların yanlarına uğramadığı ve onlara yardımcı olmadığı veya onlarla hiç muhatap olmadığı ve oradan ayrılıp uzaklaştığı anlaşılmaktadır.
Yine 79. âyetteki Sâlih peygamberin, Ey kavmim! And olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz ifadesi, Nuh peygamberin kıssasında olduğu gibi, peygamberlerin değişmez görevlerinin “tebliğ” ve “nasihat” olduğunu bildirmektedir. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, değişmez görevleri dışında peygamberlere Yüce Allah tarafından ayrıca bir “teşri” [yasama] görevi ve yetkisi verilmemiştir.
Sâlih peygamber ile Semûd kavminin kıssası, İsrâîloğulları veya Uzakdoğu kıssalarından olmayıp Arap kıssasıdır. Bize göre, Arapların iyi bilmeleri ve aralarında sıkça anlatmaları sebebiyle bu kıssaya Kur’ân’da birçok kez yer verilmiştir.
Semûd kavminin uğradığı felâketi anlatmak için kullanılmış olan recfe [şiddetli sarsıntı] ve yol açtığı korkunç olaylar, başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç kuşkusuz bunda, bilen bir halk için bir âyet/gösterge vardır. (Neml/52)
Şüphesiz Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı-çırpı gibi oluverdiler. (Kamer/31)  H.Yılmaz

Semûd halkı an: 57'de de zikredildiği gibi tepe yamaçlarında büyük evler oyarlardı. Onların bir kısmı hâlâ olduğu gibi Medain-i Salih’te bulunmakta olup, o insanların mühendislikte ulaştıkları üstün dereceleri göstermektedir.
 Yani "Siz Ad kavminin akıbetinden bir ibret almalısınız. O sapıtmış kavmi yok edip sizi onlara halef kılan aynı Allah, Ad kavmi gibi sapkınlığa düşerseniz aynı şekilde sizi de yok edip yerinize başkalarını geçirecek güce sahiptir."

Mevdudi

Karş. 69. ayetteki paralel ifade -“Nuh kavminin yerine”- ve ilgili not. Semûd soyuna ilişkin bütün tarihî veriler, bu soyun, döneminde, Arap kabilelerinin en güçlülerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır.

 Burada, Semûd'luların Kuzey Hicaz'da Hicr dağının batı yamaçlarında kayalara oydukları oldukça yüksek bir uygarlık ve dünyevî kudrete işaret eden ince bir emek ve zevk ürünü mesken ve mezarlara -bir ibret nesnesi olarak- dikkat çekiliyor. Kalıntıları bugün de görülebilir durumda olan birtakım hayvan figürleri ve kitabelerle süslü bu mesken ve mezarlar popüler Arap dilinde bugün Medain Sâlih (“Salih'in Şehirleri”) olarak isimlendirilmektedir. 

Karş. 69. ayetteki paralel ifade -“Nuh kavminin yerine”- ve ilgili not. Semûd soyuna ilişkin bütün tarihî veriler, bu soyun, döneminde, Arap kabilelerinin en güçlülerinden biri olduğunu ortaya koymaktadır.

M.Esed)

"Hatırlayın ki O, Âd kavminden sonra sizi halifeler kılıp yeryüzüne yerleştirdi. Ovalarında köşkler yapıyor, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın. Yeryüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın."

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız:

Salih'in Kavmi Semûd’a Verilen İmkânlar:

Yüce Allah'ın: Sizi... Yeryüzüne yerleştirdi" buyruğunda hazfedilmiş bir ifade vardır. O, yeryüzünde sizi bir takım konaklara yerleştirdi demektir. "Ovalarında köşkler yapıyor" her yerde köşkler inşa ediyorsunuz, "dağlarında evler yontuyorsunuz." Ömürlerinin uzunluğu dolayısıyla dağlarda evler edinmişlerdi. Ömürleri tükenmeden önce yaptıkları bi­nalar ve bunların çatıları çürüyüp gidiyordu, el-Hasen, "Yontuyorsunuz" kelimesini "ha" nın fethası ile okumuştur ki, bu da bir söyleyiştir. Bu kelimenin kökünde boğaz harflerinden bir harf bulunduğundan dolayı, mazi ve muzari vezinleri; şeklinde getir.

2. Bina Yapmanın Hükmüne Dair:

Köşk ve buna benzer yüksek yapılı bina yapmayı caiz kabul edenler bu âyet-i kerime ile yüce Allah'ın: "De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları kim haranı kılmıştır" (el-A'raf, 7/32) ayetini delil gösterirler. Nakledildiğine göre, Muhammed b. Şirin’in bir oğlu bir ev yapmış ve bu uğurda oldukça fazla mal harcamıştı. Bu husus, Muhammed b. Şirin’e nakledilince, şöyle dedi: Ben, kişinin kendisine fayda sağlayacak bir bina yapmasında bir mahzur olduğu görüşünde değilim. Diğer taraftan Hz. Peygamber'in de şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Allah, bir kula nimet ihsan edecek olursa, o nimetinin eserinin üzerinde görülmesini sever. " İşte, güzel bina yapmak, güzel elbise giyinmek de bu nimetin arasındadır. Nitekim bir kimse oldukça fazla bir mal vererek güzel bir cariye satın alacak olursa, bundan daha aşağısı da kendisi için yeterli olduğu halde böyle bir cariyeyi satın almasının caiz olduğu görülmektedir. Bina da böyledir.

Başkaları ise bunu mekruh kabul ederler. Bunlar arasında Hasanu-Basri ve başkaları da vardır. Delil olarak da Hz. Peygamber'in: "Allah bir kul hakkında kötülük murad ederse, onun malını çamura ve kerpice harcatır. Bir başka rivayette de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Her kim kendisi için yeterli olandan fazlasını bina edecek olursa, kıyamet gününde o binayı boynunda taşıyarak gelecektir. "

Derim ki: Ben de bu görüşteyim. Çünkü Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Mü'min, herhangi bir intakta (harcamada) bulunacak olursa, onun bedelini vermek aziz ve celil olan Allah'a aittir. Ancak bina yahut masiyete harcanan müstesna." Bu hadisi Cabir b. Abdullah rivayet etmiş olup, Dârakutnî de kitabında kaydetmiştir. Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Âdemoğlu nun şu hususlar dışında her hangi bir hakkı yoktur: Kendisinde barınacağı bir ev, avretini örtecek bir elbise, katıksız kuru ekmek ve su." Bu hadisi de Tirmizi rivayet etmiştir.

3. Allah'ın Nimetlerine Şükretmenin Gereği:

"Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayın." Bu, kâfirlere de nimet ihsan olunduğunun bir delilidir. Buna dair açıklamalar, daha önce Âl-i İmran Sûresi'nde (3/190-200. âyetlerin tefsiri, 18. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

"Yeryüzünde fesatçılar olup taşkınlık yapmayın." Bu buyruğa dair açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/60. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Bu anlamda iki ayn söyleyiştir. el-A'meş ise, kelimesini "te" harfini esreli olarak okumuş olup, bunu; den gelen bir kelime olarak kabul etmiş ve gelen bir kelime olarak almamıştır.

Kuduri

Düşününüz ki, Allah, Ad kavminden sonra yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini hatırlayınız da yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayınız.

Salih peygamber, Semûd kavmini disipline etmek için, Allah'ın onlara temin ettiği nimetler üzerinde düşünmelerini ve nankörlük etmemelerini önermektedir. Bu önerilerinde, yapmaları gerekenle, yapmamaları gerekenleri gündeme getirmektedir. Üzerinde düşünülecek nimetler şunlardır:

a) Âd kavminin yerine geçip devlet kurmak ve böylece siyasî erki ellerine geçirmek. Allah Âd kavminden sonra onların yerine geçip devlet kurmalarını Allah'ın gerçekleştirdiğini bilmeleri ve bunun üzerinde düşünmelerini emretmektedir. Bir toplumun sülükten kurtulup devlet kurması, dünyevî nimetlerin ilk sırasında yer almaktadır. Çünkü âyetteki "Sizi yeryüzünde yerleştirdi" ifadesi, göçebelikten yerleşik düzene geçmek anlamına gelmektedir.

Göçebelikten kurtulup yerleşik düzene geçmek, bir toplum için medeniyet adına çok büyük bir nimet olmaktadır. Hem Âd kavminden sonra devlet kurmak hem de yerleşik düzene geçmek gibi konular üzerinde düşünülmesi ve bu oluşumların Allah'tan geldiğinin bilinmesi, Salih peygamber tarafından onlara bir ödev olarak verilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, siyasî erki elde etmek ve yerleşik düzene geçmenin kaynağında ilâhî iradenin olduğunu bilmek, konuları dinî alana çekmekte ve şükre sebep olmaktadır. Salih peygamber onları doğruya çekebilmek için, sahip oldukları sosyal ve siyasî ni­metler üzerinde düşünmelerini öngörmektedir.

b)  Ovalarda saraylar, dağlarında da evler yapmaları, kışlık ve yazlık oturdukları yerleri olduğuna işaret etmektedir. Saray yapmaları hem sanata, hem de ekonomik imkâna sahip olduklarını göstermektedir. Geldikleri medeniyet seviyesi gereği durumlarını tahlil edip, medenî insan gibi davranmaları istenmektedir.

c)  "Allah'ın nimetlerini hatırlayınız",

Yani "Allah'ın nimetlerini anınız, O'na şükrediniz" anlamına gelmektedir. Şu ‘ara sûresinin 147-148. ayetlerinde başka nimetler de sayılmaktadır: "Bahçelerin, pınarların içinde ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında". Âyetin birinci bölümünde sahip oldukları nimetler üzerinde düşünmelerini, bu bölümünde de şükretmeleri emredilmekte; düşünceden şükre geçiş gündeme getirilmektedir.

d)  "Ve yeryüzünde fesatçılar olarak karışıklık çıkarmayınız".

İki olumlu emirden sonra, bir olumsuz emir yer almaktadır. Düşünmek, hatırlayıp şükretmek, olumlu emirlerle ifade edilirken, karışıklık çıkarmamak olumsuz emirle ifade edilmektedir.

Bu üç emir arasındaki bağlantılardan şu genellemeye varıyoruz: Düşünmek ve şükretmek, bozgunculuğu önleyecek beyin ve gönül eylemleridir. Düşünmek ve şükretmek, toplumsal düzeni bozmaktan insanları alıkoyacaktır. Demek ki sahip olduğu nimetler üzerinde düşünmek ve onlara sahip olmaktan dolayı şükretmek, hem psikolojik hem de toplumsal yapıda düzeltmeler yapacak olan manevî ilâçlardır.

Düşüncesizlik, sahip olduğu nimetin geldiği kaynağı inkâr etmenin ve şükretmemenin neticesinde insanlar, sosyal hayatta bozgunculuk yapmaya başlamaktadırlar. Salih peygamberin Semûd halkına karşı yaptığı bu tebliğe onların gösterdikleri tepki veya verdikleri cevap, A'râf sûresinde ele alınmaktadır. Ona şöyle dediler: "Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin. Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir mucize getir" (Şu ‘ara 26/153-154); "Dediler ki: 'Ey Salih! Sen bundan önce içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi) babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz" (Hûd 11/62); "Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler" (Kamer 54/24).

Bu âyetlerin içeriğinde, babalarını şirk konusunda taklit etmek, peygambere hakaret etmek, peygambere uymayı sapıklık görmek, dinden şüphede olmak, mucizeye inanmamak gibi tepkiler yer almaktadır. Genel anlamda bu durum, Âd kavminin Hûd peygambere gösterdiği tepkilere benzemektedir. Biraz daha derinlemesine bakınca, toplumlar, geliştikleri dönemlerde şımardıkları ve bu sebeple yoldan çıktıkları, uğradıkları sosyal ve manevî hastalıkları düzeltmek için gelen peygambere de uymadıkları görülecektir. B.Bayraklı

Hz. Salih'in getirdiği haberin kendi muhtevası, Hz. Salih'in görevi konusunda, ayrıca batını ya da mucizevî bir “delile” ihtiyaç bırakmaksızın bu mesajın sıhhat ve değerini kabul etmeleri yönünde yeterli göründü onlara. Bu iman ikrarı, ince bir tarzda, Semûd kıssasının sadece tarihî bir olay olarak taşıdığı yüklemi aşan derin bir anlam ifade etmektedir. Bu, dinî bir mesajın ilahî kaynak ve niteliğine inanmakta güçlük çeken şüpheci kimseler için, onların asıl mesajın içsel anlamı ve değerini anlamaya, değerlendirmeye çalışmaları, fakat inanç ve tasdiklerini, gerçekleşmesi nesnel olarak imkânsız bir takım zahirî ve mucizevî ispatlara dayandırmamaları yolunda yapılmış bir davet niteliğindedir. Çünkü bir mesaj, sıhhat ve doğruluğunu ancak muhtevasıyla, ifade ettiği anlamla ortaya koyabilir. M.Esed

Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük taslayanlar, içlerinden zayıf görülen inananlara dediler ki: "Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? Onlar da şüphesiz biz onunla ne gönderilmişse, ona inananlarız" dediler.

Bu ayetten anlıyoruz ki, Semûd halkı sadece Salih peygambere tepkilerini göstermemişler, ona inananlarla da alay ederek tepkilerini genişletmişlerdir.

a) Semûd kavminde, derin çizgilerle ayrılan sınıflaşma başlamıştı. Toplumun ileri gelenleri denen üst sınıf ve aşağı sınıf diye bir ayırım başlamıştı. Sınıflara ayrılmanın zararlı hale geldiğine bu âyette işaret edilmektedir. Yukarıdaki sınıf, büyüklük taslamaya başlamış, alt sınıftakileri toz kadar görmeme gibi yanlış bir tavra bürünmüşlerdi. Peygamberler tarihinin genel kanunu, onlara uyanlar toplumun alt tabakasında bulunan mazlumlar, çaresizler, ezilmişler, fakirler ve kadınların inanmaları şeklinde olmuştur. Çünkü kibir, üst sınıftakilerin peygambere tabi olmalarını engellemiştir.

b) Üst sınıftakiler, alt sınıfta olanların imanı ile alay etmiştir: "Siz Salih'in, Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?" Bu soru tamamen alay doludur. "Biliyor musunuz?" şeklindeki soru, aslında iman ile bilmeyi karıştırmaktadır. Onların zayıf gördükleri insanların cevabında "İnanıyoruz" ifadesi yer almaktadır. İleri gelenlerin "Biliyor musunuz?" sorusuna "İnanıyoruz" kelimesiyle cevap verilmesi manidardır. Böylece Allah'ın bir insanı peygamberlikle görevlendirilmesinin "bilme" ile değil, "inanma" ile karşılanacağı gerçeği de vurgulanmaktadır. Burada "bilme" ile "inanmanın" farkı ve kullanılma alanlarına ışık tutulmaktadır.  B.Bayraklı

Büyüklük taslayanlar dediler ki: "Biz de sizin inandığınızı inkâr edenleriz".

Toplumun ileri gelen kibirli insanları, aşağı gördükleri insanlardan, "Salih'e gönderilene inanıyoruz" cevabını alınca, onlara şu cevabı verdiler: "Sizin inandığınızı biz inkâr ediyoruz". Böylece sınıf farkı, inanç alanında da kendisini göstermişti. Buradan şu noktaya varıyoruz: İnsanların toplumdaki sosyal seviyeleri, onların inançlarını da etkilemektedir. Bu durum sanki değişmez bir kanun halini almıştır. Toplumun üst kesimi, alt kesimin inançlarına daima olumsuz bakmışlardır.

Semûd kavminde birbiri ile çatışan grupların olduğunu Neml sûresi anlatmaktadır: "Andolsun ki, Allah'a kulluk ediniz! (demesi için) Semûd kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler" (Neml 27/45). Bu iki grubun, birbirine bakışı ve birbirlerini değerlendirmeleri, düşmanlık derecesine varmıştı. Toplumları, Salih ve yanındakileri uğursuz olarak görüyorlardı. (Nemi 27/47). Bu anlayış, Hz. Salih'in ölümünü planlamaya kadar varmıştı. Semûd ülkesinde barışa, iyiliğe ve ıslaha yanaşmayan, bozgunculuk yapan dokuz kişi türemişti (Nemi 27/48-49). Bu dokuz kişi, dokuz grubu ifade etmektedir. Gruplaşma, sınıflaşma, tefrika, Semûd toplumunun yıkılmasını başlatan, tedavisi mümkün olmayan sosyal yaralardı.  B.Bayraklı

"Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar da: 'Ey Salih! Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir' dediler".

a) Semûd kavminin Hz. Salih'e gösterdikleri tepkinin en şiddetlisi, devenin bu şekilde kesilmesi olmuştur. Aynı kesim şekli, Hûd sûresinin 65 ve Şu ‘ara sûresinin 157. ayetlerinde geçmektedir. Kamer sûresinin 29. âyetinde şu ifade yer almaktadır: "Arkadaşlarını çağırdılar; o da kılıcını kaptı ve deveyi kesti". Kur'ân'da aynı olgu başka bir yerde şu şekilde ifade edilmektedir: "Onların en eşkıyası atıldığında, Allah'ın Resulü onlara: 'Allah'ın devesine ve onun su içme hakkına dokunmayınız' dedi. Ama onlar onu yalanladılar ve deveyi kestiler" (Şems 91/12-14).

b) Onların şirk koşmaları, peygamberi yalanlamaları, kibirlenmeleri gibi kötü davranış ve inançları, deveyi kesmekle zirvesine ulaşmış oldu. "İnanmamak, şirk koşmak, taklit yapmak ve kibirlenmekle kendilerine karşı hata işliyorlardı. Ama deveyi kesmekle de hem Allah'ın emrine karşı geliyor hem de zararlarını başka birine zarar veriyorlardı. Hayvanların haklarını çiğniyorlar; devenin hayatına son veriyor; diğer taraftan da Allah'ın emrine karşı geliyorlardı. Âyetin bu kısmında geçen atev kelimesi, "kibirlenip haddi aşmak, isyan etmek, itaat etmemek" mânâlarına gelmektedir. Ama burada neden bu kelime kullanıldı da "isyan" kelimesi kullanılmadı? Atâ kelimesinin anlamı içinde "sona ermek" mânâsı da vardır. Meryem sûresinin 8. âyetinde bu anlamda kullanılmıştır. Bu isyan şekli, sona erdiren, toplumu çökerten, helak eden bir isyan olduğu için bu kelime ile ifade edilmiştir. Bu kelimeden türeyen 'utuvv kalıbı da, "bâtıla iyice dalmak, içine girmek" anlamına gelmektedir.

c) Deveyi kesmeleri ve Allah'ın emrine karşı gelmeleri yetmiyormuş gibi, bir de: "Ey Salih! 'Eğer sen gerçekten peygamberlerden isen, bizi tehdit ettiğin azabı bize getir' dediler". Bir taraftan azabı getirmesi için Salih peygambere meydan okudular, ama diğer taraftan da "pişman oldular" (Şu ‘ara 26/157).

Kibirlenmeleri ve inkâr etmeleri (A'râf 7/75-76); uyarıcıları yalanlamaları (Kamer 54/23); peygambere tâbi olmayı sapıklık görmeleri (Kamer 54/24); peygambere büyülenmiş demeleri (Şu ‘ara 26/153); şirk konusunda babalarını taklit etmeleri (Hûd 11/62); peygamberin çağırdığı şeyden şüphe etmeleri (Hûd 11/62); deveyi kesip Allah'ın emrine tecavüz etmeleri (A'râf 7/77) yetmiyormuş gibi, bir de azabı getirmesi konusunda Salih peygambere meydan okudular. Azabın gelişini, Salih'in, peygamberlerden olduğuna delil olarak kabul edeceklerini söylediler. Ama bilemediler ki, o azap geldiğinde kendileri hayatta kalmayacaklardı.

B.Bayraklı

Hz. Salih'in (a.s.) dişi devesini yalnızca bir kişi öldürdüğü halde (Bkz. Nisa: 27-29, Şems: 12-14) bütün kabile bu suçun ortağı sayılmıştır. Çünkü bütün kabile o kişiye arka çıkmış, desteklemişti. Bir birey tarafından işlenmiş olsa bile, bir toplum tarafından tasvip görülen veya bir toplumun iradesini yansıtan her suç, toplumun suçudur. Onu yapan kişi ise burada sadece bir maşadır. Kur'an'a göre, bir birey tarafından işlenen ve ilgili toplum tarafından da kabul gören bu suç bir millî suç sayılmaktadır.

Mevdudi

Akara fiili, boğazlamadan önce kaçmasın diye hayvanın “bacaklarını kırmak, diz eklemlerini kesmek, koparmak” anlamına geliyor. Bu hunhar âdet İslam öncesi Arapları arasında oldukça yaygındı; işte bu yüzden olacak ki ‘akara (bacaklarını kırmak) fiili, zaman içinde, “hunharca boğazlama ”nın eş anlamlısı haline gelmiştir. (Razi, keza bkz. Lane V, 2107 vd.)  M.Esed

Lafzen, “kendi evlerinde yere serilip kaldılar”. Bu cümlenin baş tarafında geçen racfeh terimi, dehşet verici, şiddetli herhangi bir gürültü ya da sallantıyı ifade etmekte olup, her zaman olmasa da, çoğu zaman deprem için (racfetu'l-ard) kullanılır. Burada sözü geçen depremin, Semûd kavminin tarihsel yerleşim yerlerini bir vakit etkisi altına almış olduğu anlaşılan bir volkanik patlamayla birlikte vuku bulmuş olması da mümkündür. Nitekim böyle bir volkanik patlamaya, kuzey Hicaz'da, özellikle Medain Sâlih (bkz. 59. not) yöresinde görülen geniş, esmer renkli volkanik araziler (harrah) bugün bile şahitlik etmektedir. 

M.Esed

"Bunun üzerine onları o (gürültülü) sarsıntı yakaladı da yurtlarında diz üstü kaldılar".

Bu âyette azabın ifade edilişinde,  racfe kelimesi kullanılmıştır. Racfe, "dehşet verici, şiddetli herhangi bir gürültü ya da sarsıntı" yı ifade etmektedir. Bu kavram, deprem için de kullanılmaktadır. Semûd kavminin yaşadığı toprakların, volkanik bir patlamaya maruz kalma ihtimali de vardır. Günümüzde Kuzey Hicaz'da, özellikle Medain-i Salih (Salih'in şehirleri) yöresinde geniş esmer renkli volkanik araziler görülmektedir. Bu sebeple recfe, "volkanik patlama" anlamına da gelebilir. Racfe, kelimesinin volkanik patlama anlamına geldiğini Müzzemmil sûresinin 14. ayetinden anlıyoruz: "O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar çöküntü (lavlar) halinde akıp giden kum yığınına döner". Bu âyette, yeryüzü ve dağların sarsılması, recfe kelimesiyle ifade edilmektedir. A'râf sûresinin 155. âyetinde Hz. Musa'nın bu kavramı deprem anlamında kullandığı ifade edilmektedir. Nazi ‘at sûresinin 6. âyetinde kıyamet günü kâinatın nasıl sarsılacağı anlatılırken, bu kelime hem fiil ve hem de özne olarak geçmektedir.

Âyette geçen dâr kelimesi, Semûd kavminin yaşadığı ülkeyi ifade etmektedir. Bu kıyamet, yarı volkanik sarsıntının genel değil, lokal olduğuna işaret etmektedir. Fakat Hûd sûresinin 67. âyetinde dâr kelimesi çoğuldur. "Yurtlarında" deyince, Semûd kavminin yerleşik olduğu bütün şehirler anlamına gelmektedir. Bütün şehirlerin bu volkanik patlamanın altında kaldığını ifade etmektedir.

Verilen dünyevî ceza ile onların amelleri arasındaki bağlantı nedir? Yukarıda beşinci maddede sıralanan amellere tabiatın bile tahammül edemediği anlatılmaktadır. İnsanların yaptıklarına tabiat bile dayanamamakta ve tabiatın düzeni bozulmaktadır.

Kamer sûresinin 31. âyetinde bu ceza şu şekilde ifade edilmektedir:

"Biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik.

Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler". Hûd sûresinin 68. âyetinde hem A'râf sûresinin 78, hem de Kamer sûresinin 31. âyetine bir ilâve yaparak: "Sanki orada hiç oturmamışlardı" ifadesine yer verilmektedir. Ayrıca bütün bu cezanın sonuç değerlendirmesi yapılarak, "Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak kılındı" (Hûd 11/68) denmektedir.

"Allah'ın rahmetinden uzak kılındı" ne demektir? Bütün kâinat ve içindeki canlılar Allah'ın rahmet ve merhametiyle yaşar ve hayatlarını devam ettirirler. Semûd kavmi, Allah'ın rahmet ve merhametinden mahrum kalma cezasıyla cezalandırılınca, tabiat olaylarıyla azap edilmiş oldular. Demek ki evren ve evrendeki canlılar, Allah'ın rahmet ve merhameti sayesinde hayatlarını devam ettirmektedirler. Bu düzeni bozup insana, hayvana ve tabiata saldıranlar, rahmet ve merhamet alanının dışına çıkmaktadırlar.

Semûd kavminin rahmet ve merhametten uzak kalmasının sebepleri A'râf sûresinin 75-78. ayetleri arasında anlatıldıktan sonra, Şems sûresinin 11. âyetinde ilk sebebe inilmektedir: "Semûd azgınlığı yüzünden yalanladı". Bütün davranışları tuğyan denen "azgınlık" psikolojisine bağlanmaktadır. Tağiye "haddi aşan, sının öteye geçen" davranış psi­kolojisinin kaynağım göstermektedir. Tâğut da bu kelimeden türemiştir.

İnsanın tabiatında "saldırganlık içgüdüsü" vardır. Kur'ân'da bu durum tağa kelimesi ile ifade edilmektedir. "Gerçek şu ki insan azar" ('Alak 96/6). Demek ki, Semûd halkının nefsindeki azgınlık denen saldırganlık içgüdüsü taştı; Allah'a ve peygambere imanın sınırlarını geçerek taşkınlık gösterip inkâr ettiler, bu durum onların Allah'ın boğazlanmasını ya­sakladığı deveyi kesmelerine sebep oldu. Bu saldırganlıkları, onları Allah'ın rahmet ve merhametinin sınırlarının dışına çıkardı. Yüce Allah da, tabiat olaylarının dengesini değiştirerek onların üzerlerine azap olarak gönderdi. Böylece işlenen suça denk bir ceza verip, azgınlığa tabiatın azgınlığı ile karşılık verdi.  B.Bayraklı

Salih onlardan yüz çevirdi de: 'Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçeği duyurdum ve size öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz' dedi".

Âyeti surede bulunduğu yer itibariyle değerlendirirsek, sanki Semûd kavmi helak olduktan sonra Salih peygamber bu konuşmayı onlara yapmak­tadır. Elbette ki bu konuşma, onların helak olmasından önce olmuştu. Öyle anlaşılıyor ki, Semûd halkı deveyi kesince Salih peygamber onlara bu konuşmayı ve Hûd sûresinin 65. ayetindeki konuşmayı yapmıştır: "Fakat Semûd kavmi o deveyi ayaklarını keserek öldürdüler. Salih dedi ki: 'Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız'. Bu söz yalanlanamayan bir tehdit idi" (Hûd 11/65). Bize göre A'râf sûresinin 79. âyeti, bu konuşmanın devamı durumundadır. Şimdi bu âyetin açıklamasını yapabiliriz.

1. "Onlardan yüz çevirdi".

Semûd halkının işlediği zulme karşılık Salih peygamberin tepkisi, onlardan yüz çevirmek şeklinde olmuştur. Azgınlaşan ve Ankebût sûresinin 38. âyetine göre amellerini şeytanın süslediği ve bakıp görebileceği şeyi göremeyen insanların saldırısına karşı bundan başka gösterilecek bir tepki yoktu.

2. "Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin gönderdiği gerçeği duyurdum".

Bu ifadeden çıkaracağımız önemli ilkeler vardır. Peygamber Allah'ın gönderdiği mesajları tebliğ ettiğine göre, din bilginleri de aynı sünneti, metodu uygulamalıdırlar. Allah'ın gönderdiği mesajlar, hiçbir şey katılmaksızın insanlara duyurulacaktır. Din âlimi ve görevlileri din alanına kendi düşüncelerini, felsefelerini kalmamalıdırlar.

3. "Ve size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz".

Peygamberin yaptığı tebliğin bir adı da nasihat vermektir. Semûd halkı Salih peygamberin öğütlerine kulak vermedi. Bunun sebebini Salih peygamber, sevgisizliğe bağlamaktadır. Böylece âyetin bu kıs­mından eğitimin şu ilkesi çıkmaktadır: Sevgi, alâkayı doğurur, alâka da öğrenmeyi gerçekleştirir. Sevgi olmayınca alâka da olmaz. Öğüt verenin sevilmemesi, öğüdüne ilgi duyulmamasına sebep olmuş, dolayısıyla da tebliğ faaliyetinin başarısızlığı ortaya çıkmıştır.

Semûd kavmi korkunç bir volkanik sarsıntı ile mesaja karşı sevgisizlikleri, ilgisizlikleri, inkârları ile manevî dünyalarında volkanik bir sarsıntı geçirmişlerdi. Azgınlığın, inkârın, yalanlamanın, sevgisizliğin oluşturduğu deprem zaten onlarda manevî bir düzen bırakmamıştı. Onlar bu manevî âlemin enkazı altında kalmışlardı. Salih peygamber onları bu manevî enkazın altından kurtarmak için gönderildi, ama yıkıntı o kadar çoktu ki, onların beynine ve gönlüne ulaşması mümkün olmadı. Aslında o beyin ve gönüllerde bir inilti vardı, ama bu inilti çok derinden geliyor ve Salih peygamberin nasihati oralara ulaşamıyordu. Bu manevî deprem, fizikî depremi çağırdı ve helak gerçekleşti.  B.Bayraklı

Bu insanlar, şimdi Ürdün'ün doğu yakası denilen ve Irak ile Filistin arasında yer alan topraklarda yaşamışlardı. Kitab-ı Mukaddes'e göre merkezleri Ölü Deniz'e yakın yerlerde, ya da tamamıyla suyun altında kalmış Sodom şehridir. Talmud, bunların Sodom ‘un dışında dört büyük şehirlerinin daha olduğunu ve bu şehirlerarasındaki arazilerin, kilometrelerce devam eden büyük bir bahçeyi andırdığını ve seyredenleri büyülediğini anlatır. Fakat zamanımızda şehirlerin yerleri tam olarak belli değildir. Çünkü bu alanların tümü, Lut Gölü ya da diğer bir adıyla Ölü Deniz'in altında kalmıştır.

Mevdudi

Hz. İbrahim'in yeğeni Hz. Lut’un kıssası ayrıntılı olarak 11:69-83'de veriliyor.

M.Esed

80–81.    (And olsun) Lût’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce, âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.”

Lut peygamber, İsrâîloğulları tarafından iftiraya uğramış peygamberlerdendir. Kitap-ı Mukaddes’te kızlarıyla çirkin ilişkileri anlatılan Lut peygamber, Kur’ân’da ise övülmüş ve takvalı bir kimse olarak açıklanmıştır:

Hani kardeşleri Lut onlara şöyle demişti: “Siz takvalı olmaz mısınız?” (Şu ‘ara/161)
Lut peygambere yönelik birçok karalamanın yer aldığı Kitap-ı Mukaddes’te o’nun takvalı, iyi bir insan olduğu İbrahim peygamberin ağzından ifade edilmekle beraber, bu durum ona çalınan karaları temizlemekten uzaktır. Bu aynı zamanda Kitap-ı Mukaddes’in kendi içinde çeliştiğini de göstermektedir.

Kur’an’ın Lut peygamber konusundaki beyanları aslında Kitap-ı Mukaddes’i tashih eder mahiyettedir. Bunun böyle olduğunun anlaşılabilmesi için Kitap-ı Mukaddes’teki bazı anlatımların bilinmesi gerekir:

ÜÇ KONUK:
İbrahim günün sıcak saatlerinde Mamre meşeliğindeki çadırının önünde otururken, RABB kendisine göründü. İbrahim karşısında üç adamın durduğunu gördü. Onları görür görmez karşılamaya koştu. Yere kapanarak birine, “Ey efendim! Eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma” dedi, “biraz su getirteyim, ayaklarınızı yıkayın. Şu ağacın altında dinlenin. Madem kulunuza konuk geldiniz, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim. Biraz dinlendikten sonra yolunuza devam edersiniz.” Adamlar, “Peki, dediğin gibi olsun” dediler. İbrahim hemen çadıra, Sara’nın yanına gitti. Ona, “Hemen üç sea [üç ölçek: Yaklaşık 13 kg.] ince un al, yoğurup pide yap” dedi. Ardından sığırlara koştu. Körpe ve besili bir buzağı seçip uşağına verdi. Uşak buzağıyı hemen hazırladı. İbrahim hazırlanan buzağıyı yoğurt ve sütle birlikte götürüp konuklarının önüne koydu. Onlar yerken o da yanlarında, ağacın altında durdu. Konuklar, “Karın Sara nerede?” diye sordular. İbrahim, “Çadırda” diye yanıtladı. RABB, “Gelecek yıl bu zamanda kesinlikle yanına döneceğim” dedi, “o zaman karın Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara RABB ’in arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu. İbrahim’le Sara kocamışlardı, yaşları hayli ileriydi. Sara âdetten kesilmişti. İçin için gülerek, “Bu yaştan sonra bu sevinci tadabilir miyim?” diye düşündü, “üstelik efendim de yaşlı.” RABB İbrahim’e sordu: “Sara niçin, ‘Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım?’ diyerek güldü? RABB için olanaksız bir şey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara korktu, “Gülmedim” diyerek yalan söyledi. RABB, “Hayır, güldün” dedi.
İBRÂHÎM SODOM İÇİN YALVARIYOR:
Adamlar oradan ayrılırken Sodom’a doğru baktılar. İbrahim onları yolcu etmek için yanlarında yürüyordu. RABB, “Yapacağım şeyi İbrahim’den mi gizleyeceğim?” dedi, “Kuşkusuz İbrahim’den büyük ve güçlü bir ulus türeyecek, yeryüzündeki bütün uluslar o’nun aracılığıyla kutsanacak. Doğru ve adil olanı yaparak yolumda yürümeyi oğullarına ve soyuna buyursun diye İbrahim’i seçtim. Öyle ki, o’na verdiğim sözü yerine getireyim.” Sonra İbrahim’e, “Sodom ve Gomora büyük suçlama altında” dedi, “günahları çok ağır. Onun için inip bakacağım. Duyduğum suçlamalar doğru mu, değil mi göreceğim. Bunları yapıp yapmadıklarını anlayacağım.” Adamlar oradan ayrılıp Sodom’a doğru gittiler. Ama İbrahim RABB ‘in huzurunda kaldı. (“İbrahim RABB ‘in huzurunda kaldı”: Bazı eski İbrani din bilginlerine göre “RABB İbrahim’in önünde kaldı”) Rabb’e yaklaşarak, “Haksızla birlikte haklıyı da mı yok edeceksin?” diye sordu, “Kentte elli doğru kişi var diyelim. Orayı gerçekten yok edecek misin? İçindeki elli doğru kişinin hatırı için kenti bağışlamayacak mısın? Senden uzak olsun bu. Haklıyı, haksızı aynı kefeye koyarak haksızın yanında haklıyı da öldürmek Senden uzak olsun. Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı.” RABB, “Eğer Sodom ’da elli doğru kişi bulursam, onların hatırına bütün kenti bağışlayacağım” diye karşılık verdi. İbrahim, “Ben toz ve külüm, bir hiçim” dedi, “ama Seninle konuşma yürekliliğini göstereceğim. Kırk beş doğru kişi var diyelim, beş kişi için bütün kenti yok mu edeceksin?” RABB, “Eğer kentte kırk beş doğru kişi bulursam, orayı yok etmeyeceğim” dedi. İbrahim yine sordu: “Ya kırk kişi bulursan?” RABB, “O kırk kişinin hatırı için hiçbir şey yapmayacağım” diye yanıtladı. İbrahim, “Ya Rabb! Öfkelenme ama, otuz kişi var diyelim?” dedi. RABB, “Otuz kişi bulursam, kente dokunmayacağım” diye yanıtladı. İbrahim, “Ya Rabb! Lütfen konuşma yürekliliğimi bağışla” dedi, “eğer yirmi kişi bulursan?” RABB, “Yirmi kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim” diye yanıtladı. İbrahim, “Ya Rabb! Öfkelenme ama bir kez daha konuşacağım” dedi, “eğer on kişi bulursan?” RABB, “On kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim” diye yanıtladı. RABB İbrahim’le konuşmasını bitirince oradan ayrıldı, İbrahim de çadırına döndü.
SODOM ve GOMORA’NIN YIKILIŞI:
İki melek akşamleyin Sodom’a vardılar. Lut kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak, “Efendilerim” dedi, “kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın, geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz.” Melekler, “Olmaz” dediler, “geceyi kent meydanında geçireceğiz.” Ama Lut çok diretti. Sonunda o’nunla birlikte evine gittiler. Lut onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler. Onlar yatmadan kentin erkekleri –Sodom ’un her mahallesinden genç-yaşlı bütün erkekler– evi sardı. Lût’a seslenerek, “Bu gece sana gelen adamlar nerede?” diye sordular, “getir onları da yatalım.” Lut dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı. “Kardeşler! Lütfen bu kötülüğü yapmayın” dedi, “erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler.” Adamlar, “Çekil önümüzden!” diye karşılık verdiler, “adam buraya dışardan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız.” Lût’u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar. Ama içerdeki adamlar uzanıp Lût’u evin içine, yanlarına aldılar ve kapıyı kapadılar. Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler. Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu. İçerdeki iki adam Lût’a, “Senin burada başka kimin var?” diye sordular, “oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar. Çünkü burayı yok edeceğiz. RABB bu halk hakkında birçok kötü suçlama duydu, kenti yok etmek için bizi gönderdi.” Lut dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara, “Hemen buradan uzaklaşın!” dedi, “Çünkü RABB bu kenti yok etmek üzere.” Ne var ki damat adayları o’nun şaka yaptığını sandılar. Tan ağarırken melekler Lût’a, “Karınla iki kızını al, hemen buradan uzaklaş” diye üstelediler, “yoksa kent cezasını bulurken sen de canından olursun.” Lut ağır davrandı, ama RABB o’na acıdı. Adamlar Lût’la karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar. Kent dışına çıkınca, adamlardan biri Lût’a, “Kaç, canını kurtar, arkana bakma” dedi, “bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin.” Lut, “Aman, efendim!” diye karşılık verdi, “ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felaket bana yetişir, ölürüm. İşte, şurada kaçabileceğim yakın bir kent var, küçücük bir kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent.” Adamlardan biri, “Peki, dileğini kabul ediyorum” dedi, “o kenti yıkmayacağım. Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan bir şey yapamam.” Bu yüzden o kente Soar adı verildi. Lut Soar’a vardığında güneş doğmuştu. RABB Sodom ve Gomora ’nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı. Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti. Ancak Lut’un peşi sıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi. İbrahim sabah erkenden kalkıp önceki gün RABB ‘in huzurunda durduğu yere gitti. Sodom ve Gomora ’ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu. Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrahim’i anımsamış ve Lut’un yaşadığı kentleri yok ederken Lût’u bu felaketin dışına çıkarmıştı.
LÛT İLE KIZLARI:
Lut Soar ’da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti, onlarla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı. Büyük kızı küçüğüne, “Babamız yaşlı” dedi, “dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok. Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için o’nunla yatalım.” O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi. Ertesi gün büyük kız küçüğüne, “Dün gece babamla yattım” dedi, “bu gece de o’na şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de o’nunla yat.” O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi. Böylece Lut’un iki kızı da öz babalarından hamile kaldılar. Büyük kız bir erkek çocuk doğurdu, ona Moav adını verdi. (Moav bugünkü Moavlıların atasıdır.) Küçük kızın da bir oğlu oldu, adını Ben-Ammi koydu. (O da bugünkü Ammonlular’ın atasıdır.)
İBRÂHÎM İLE AVİMELEK:
İbrahim Mamre’den Negev’e göçerek Kadeş ve Sur kentlerinin arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar’da kaldı. Karısı Sara için, “Bu kadın kız kardeşimdir” dedi. Bunun üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara’yı getirtti. Ama Tanrı gece düşünde Avimelek’e görünerek, “Bu kadını aldığın için öleceksin” dedi, “çünkü o evli bir kadın.” Avimelek henüz Sara’ya dokunmamıştı. “Ya RABB!” dedi, “Suçsuz bir ulusu mu yok edeceksin? İbrahim’in kendisi bana, ‘Bu kadın kız kardeşimdir’ demedi mi? Kadın da İbrahim için, ‘O kardeşimdir’ dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu.” Tanrı, düşünde ona, “Bunu temiz vicdanla yaptığını biliyorum” diye yanıtladı, “Ben de seni bu yüzden Bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim. Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü o bir peygamberdir. Senin için dua eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de sana ait olan herkes de ölecek, bilesin.” Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü. Avimelek İbrahim’i çağırtarak, “Ne yaptın bize?” dedi, “Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve krallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil.” Sonra, “Amacın neydi, niçin yaptın bunu?” diye sordu. İbrahim, “Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok” diye yanıtladı, karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm. Üstelik Sara gerçekten kız kardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim. Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma, ‘Bana sevgini şöyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde kardeşin olduğumu söyle’ dedim.” Avimelek İbrahim’e karısı Sara’yı geri verdi. Bunun yanı sıra o’na davar, sığır, köleler, cariyeler de verdi. İbrahim’e, “İşte ülkem önünde, nereye istersen oraya yerleş” dedi. Sara’ya da, “Kardeşine bin parça gümüş veriyorum” dedi, “yanındakilere karşı senin suçsuz olduğunu gösteren bir kanıttır bu. Herkes suçsuz olduğunu bilsin.” İbrahim Tanrı’ya dua etti ve Tanrı Avimelek’le karısına, cariyelerine şifa verdi. Çocuk sahibi oldular. Çünkü İbrahim’in karısı Sara yüzünden RABB Avimelek ’in evindeki kadınların hamile kalmasını engellemişti.
İSHÂK’IN DOĞUMU:
RABB verdiği söz uyarınca Sara’ya iyilik etti ve sözünü yerine getirdi. Sara hamile kaldı; İbrahim’in yaşlılık döneminde, tam Tanrı’nın belirttiği zamanda o’na bir erkek çocuk doğurdu. İbrahim Sara’nın doğurduğu çocuğa İshak adını verdi. (“İshak”, “güler” anlamına gelir.) Tanrı’nın kendisine buyurduğu gibi oğlu İshak’ı sekiz günlükken sünnet etti. İshak doğduğunda İbrahim yüz yaşındaydı. Sara, “Tanrı yüzümü güldürdü” dedi, “bunu duyan herkes benimle birlikte gülecek. Kim İbrahim’e, Sara çocuk emzirecek derdi? Bu yaşında o’na bir oğul doğurdum.”
HACER İLE İSMÂÎL UZAKLAŞTIRILIYOR:
Çocuk büyüdü. Sütten kesildiği gün İbrahim büyük bir şölen verdi. Ne var ki Sara, Mısırlı Hacer’in İbrahim’den olma oğlu İsmail’in alay ettiğini görünce, İbrahim’e, “Bu cariyeyle oğlunu kov” dedi, “bu cariyenin oğlu, oğlum İshak’ın mirasına ortak olmasın.” Bu, İbrahim’i çok üzdü, çünkü İsmail de öz oğluydu. Ancak Tanrı İbrahim’e, “Oğlunla cariyen için üzülme” dedi, “Sara ne derse onu yap. Çünkü senin soyun İshak’la sürecektir. Cariyenin oğlundan da bir ulus yaratacağım, çünkü o da senin soyun.” İbrahim sabah erkenden kalktı, biraz yiyecek, bir tulum da su hazırlayıp Hacer’in omuzuna attı, çocuğunu da verip onu gönderdi. Hacer Beer-Şeva Çölü’ne gitti, orada bir süre dolaştı. Tulumdaki su tükenince, oğlunu bir çalının altına bıraktı. Yaklaşık bir ok atımı uzaklaşıp, “Oğlumun ölümünü görmeyeyim” diyerek o’nun karşısına oturup hıçkıra hıçkıra ağladı. Tanrı çocuğun sesini duydu. Tanrı’nın meleği göklerden Hacer’e, “Nen var, Hacer?” diye seslendi, “Korkma! Çünkü Tanrı çocuğun sesini duydu. Kalk, oğlunu kaldır, elini tut. Onu büyük bir ulus yapacağım.” Sonra Tanrı Hacer’in gözlerini açtı, Hacer bir kuyu gördü. Gidip tulumunu doldurdu, oğluna içirdi. Çocuk büyürken Tanrı o’nunlaydı. Çocuk çölde yaşadı ve okçu oldu. Paran Çölü’nde yaşarken annesi o’na Mısırlı bir kadın aldı.
İBRÂHÎM İLE AVİMELEK ARASINDAKİ ANTLAŞMA:
O sırada Avimelek’le ordusunun komutanı Fikol İbrahim’e, “Yaptığın her şeyde Tanrı seninle” dediler, “onun için, Tanrı’nın önünde bana, oğluma ve soyuma haksız davranmayacağına ant iç. Bana ve konuk olarak yaşadığın bu ülkeye, benim sana yaptığım gibi iyi davran.” İbrahim, “Ant içerim” dedi. İbrahim Avimelek’e bir kuyuyu zorla ele geçiren adamlarından yakındı. Avimelek, “Bunu kimin yaptığını bilmiyorum” diye yanıtladı, “sen de bana söylemedin, ilk kez duyuyorum.” Daha sonra İbrahim Avimelek’e davar ve sığır verdi. Böylece ikisi bir antlaşma yaptılar. İbrahim sürüsünden yedi dişi kuzu ayırdı. Avimelek, “Bunun anlamı ne, niçin bu yedi dişi kuzuyu ayırdın?” diye sordu. İbrahim, “Bu yedi dişi kuzuyu benim elimden almalısın” diye yanıtladı, “kuyuyu benim açtığımın kanıtı olsun.” Bu yüzden oraya Beer-Şeva adı verildi. Çünkü ikisi orada ant içmişlerdi. (“Beer-Şeva”, “Ant Kuyusu” anlamına gelir.) Beer-Şeva ’da yapılan bu antlaşmadan sonra Avimelek, ordusunun komutanı Fikol ’la birlikte Filist yöresine geri döndü. İbrahim Beer-Şeva ‘da bir ılgın ağacı dikti; orada Rabb’e, ölümsüz Tanrı’ya yakardı. Filist yöresinde konuk olarak uzun süre yaşadı.
İBRÂHÎM’İN DENENMESİ:
Daha sonra Tanrı İbrahim’i denedi. “İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “Buradayım!” dedi. Tanrı, “İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git” dedi, “orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun.” İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı’nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı. Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü. Uşaklarına, “Siz burada, eşeğin yanında kalın” dedi, “tapınmak için oğlumla birlikte oraya gidip döneceğiz.” Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak’a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshak İbrahim’e, “Baba!” dedi. İbrahim, “Evet, oğlum!” diye yanıtladı. İshak, “Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?” diye sordu. İbrahim, “Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı Kendisi sağlayacak” dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler. Tanrı’nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak’ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı. Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı. Ama RABB ‘in meleği göklerden, “İbrahim, İbrahim!” diye seslendi. İbrahim, “İşte buradayım!” diye karşılık verdi. Melek, “Çocuğa dokunma” dedi, “o’na hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı’dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin.” İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu. Oraya “RABB sağlar” adını verdi. (“RABB ‘in dağında sağlanacaktır” sözü bu yüzden bugün de söyleniyor.) RABB ‘in meleği göklerden İbrahim’e ikinci kez seslendi: “RABB diyor ki, kendi üzerime ant içiyorum. Bunu yaptığın için, biricik oğlunu esirgemediğin için seni fazlasıyla kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların kumu kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinecek. Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin.” Sonra İbrahim uşaklarının yanına döndü. Birlikte yola çıkıp Beer-Şeva ’ya gittiler. İbrahim Beer-Şeva ‘da kaldı.
NAHOR’UN OĞULLARI:
Bir süre sonra İbrahim’e, “Milka, kardeşin Nahor’a çocuklar doğurdu” diye haber verdiler, “İlk oğlu Ûs, kardeşi Buz, Kemuel –Aram’ın babası– Keset, Hazo, Pildaş, Yidlaf, Betuel.” Betuel Rebeka’nın babası oldu. Bu sekiz çocuğu İbrahim’in kardeşi Nahor’a Milka doğurdu. Reuma adındaki cariyesi de Nahor’a Tevah, Gaham, Tahaş ve Maaka’yı doğurdu.
SARA’NIN ÖLÜMÜ:
Sara yüz yirmi yedi yıl yaşadı. Ömrü bu kadardı. Kenan ülkesinde, bugün Hevron denilen Kiryat-Arba’da öldü. İbrahim yas tutmak, ağlamak için Sara’nın ölüsünün başına gitti. Sonra karısının ölüsünün başından kalkıp Hititler’e, “Ben aranızda konuk ve yabancıyım” dedi, “bana mezar yapabileceğim bir toprak satın. Ölümü kaldırıp gömeyim.” Hititler, “Efendim! Bizi dinle” diye yanıtladılar, “sen aramızda güçlü bir beysin. Ölünü mezarlarımızın en iyisine göm. Ölünü gömmen için kimse senden mezarını esirgemez.” İbrahim, ülke halkı olan Hititler ’in önünde eğilerek, “Eğer ölümü gömmemi istiyorsanız, benim için Sohar oğlu Efron’a ricada bulunun” dedi, “tarlasının dibindeki Makpela Mağarası’nı bana satsın. Fiyatı neyse huzurunuzda eksiksiz ödeyip orayı mezarlık yapacağım.” Hititli Efron halkının arasında oturuyordu. Kent kapısında toplanan herkesin duyacağı biçimde, “Hayır, efendim!” diye karşılık verdi, “Beni dinle, mağarayla birlikte tarlayı da sana veriyorum. Halkımın huzurunda onu sana veriyorum. Ölünü göm.” İbrahim ülke halkının önünde eğildi. Herkesin duyacağı biçimde Efron’a, “Lütfen beni dinle” dedi, “tarlanın parasını ödeyeyim. Parayı kabul et ki, ölümü oraya gömeyim.” Efron, “Efendim! Beni dinle” diye karşılık verdi, “aramızda dört yüz şekel gümüşün sözü mü olur? Ölünü göm.” (“Dört yüz şekel”, yaklaşık 4.6 kg.) İbrahim Efron ’un önerisini kabul etti. Efron ‘un Hititler ‘in önünde sözünü ettiği dört yüz şekel gümüşü tüccarların ağırlık ölçülerine göre tarttı. Böylece Efron ‘un Mamre yakınında Makpela ’daki tarlası, çevresindeki bütün ağaçlarla ve içindeki mağarayla birlikte, kent kapısında toplanan Hititler ‘in huzurunda İbrahim’in mülkü kabul edildi. İbrahim karısı Sara’yı Kenan ülkesinde Mamre’ye –Hevron’a– yakın Makpela Tarlası’ndaki mağaraya gömdü. Hititler tarlayı içindeki mağarayla birlikte İbrahim’in mezarlık yeri olarak onayladılar.
Kitap-ı Mukaddes’te çamur atılan Allah’ın bir başka elçisi de Nuh peygamberdir. Sözde, Nuh peygamber tufandan sonra oğlunun tasallutuna maruz kalmıştır:
Nuh çiftçiydi, ilk bağı o dikti. Şarap içip sarhoş oldu, çadırının içinde çırılçıplak uzandı. Kenan’ın babası olan Ham babasının çıplak olduğunu görünce dışarı çıkıp iki kardeşine anlattı. Sam’la Afet bir giysi alıp omuzlarına attılar, geri geri yürüyerek çıplak babalarını örttüler. Babalarını çıplak görmemek için yüzlerini öbür yana çevirdiler. Nuh ayılınca küçük oğlunun ne yaptığını anlayarak şöyle dedi: “Kenan’a lânet olsun, köleler kölesi olsun kardeşlerine. Övgüler olsun Sam’ın Tanrısı Rabb’e, Kenan Sam’a kul olsun. Tanrı Yafet’e bolluk versin, Sam’ın çadırlarında yaşasın, Kenan Yafet’e kul olsun.”
Hâlbuki Kur’ân, Lut peygamberin ağzından, Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Sözleriyle, bu iğrençliğin daha önce hiçbir kavimde görülmediğini bildirerek, Kitap-ı Mukaddes’te Nuh peygambere sürülmeye çalışılan karayı temizlemiştir.
81. âyetteki, Aslında siz müsrif; sınırı aşan bir kavimsiniz ifadesi genellikle, Lut kavminde yaygın olan homoseksüel ilişki sebebiyle cinsel alana çekilmiş ve “bir işin gereksiz yapılması, cinsel ilişkinin asıl amacı olan üremeye yönelik olarak yapılmaması, Allah’ın nimetinin, meninin boşa atılması” olarak yorumlanmıştır. Yeri gelmişken Lut Peygamberin kavmi tarafından işlenen bu cinsel sapkınlığın Lut (as)’ın adı ile ilişkilendirilerek “Lûtîlik” veya “Livata” olarak isimlendirilmesinin yanlış bir tutum olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Her ne kadar bu isimlendirme, söz konusu sapkınlığın Lût (as)’ın kavmine nispetinden dolayı ise de, yine de uygun bir isimlendirme değildir.
Razi bu cinsel sapkınlık konusunda şunları söylemiştir:
EŞCİNSELLİK [HOMOSEKSÜELLİK] ’TEKİ ÇİRKİNLİĞİN SEBEPLERİ:
Üçüncü mesele, bu işin çirkinliğini gerektiren sebeplerin izahı hakkındadır:
Bil ki bu işin çirkinliği, insanların tabiatına âdeta yerleşmiş bir şeydir. Binâenaleyh bunun sebeplerini genişçe saymamıza gerek yok. Fakat biz yine de diyoruz ki: Bunun çirkinliğini gerektiren sebepler pek çoktur:
BİRİNCİ SEBEP: Pek çok insan çocuğunun olmasını istemez. Çünkü çocuğun doğması, insanı mal kazanmaya ve kazanç için kendisini yormaya sevk eder. Ancak Cenab-ı Hakk, cinsî münasebeti o büyük lezzetin gerçekleşmesinin sebebi kılmıştır. Öyle ki, insan bu (şehevî) lezzeti elde etmek için cinsî münasebette bulunur. Bu durumda da o kimse istese de, istemese de çocuk olur. İşte bu yolla da insan nesli devam eder ve insan türü sona ermez. Bundan dolayı Cenab-ı Allah, cinsî münasebete bir lezzet vermiştir. Bu tıpkı, bazı hayvanları avlamak için tuzak kuran insana benzer. Çünkü o insan mutlaka bu tuzağa, o hayvanın arzuladığı bir şeyi kor. Böylece bu, o hayvanın tuzağa düşmesine sebep olur. Bu sebeple Cenab-ı Hakk da o hayvanın arzuladığı bir şeyin tuzağa konulmasına benzer bir şekilde, cinsî münasebete bir lezzet koymuştur. Allah Teâlâ’nın bundan maksadı, en şerefli tür olan insan türünün devamını sağlamaktır. Bu sabit olunca, biz diyoruz ki: İnsan o lezzeti, neticede çocuk yapmaya götürmeyecek bir yoldan elde etme gayretine girerse, istenen hikmet gerçekleşmez ve bu, insan neslinin sona ermesi neticesine götürür. Bu ise Allah’ın hikmetinin hilafına bir davranış olmuş olur. Binâenaleyh bunun kesin olarak haram kılınması gerekir. Tâ ki bu lezzet, neticede çocuk doğurmaya götüren bir yol ile gerçekleşsin.
İKİNCİ SEBEP: Cinsî münasebette erkeklikten beklenen vasıf fail olma, kadınlıktan beklenen ise mef‘ul olma [bu faaliyeti kabul etme] durumudur. Hâlbuki erkek mef‘ul, kadın da fail durumuna geçecek olursa, bu hem insan tabiatının, hem de ilâhî hikmetin aksine ve hilafına bir şey olmuş olur.
ÜÇÜNCÜ SEBEP: Sırf şehevî duyguyu tatmin için uğraşmak, hayvanların yaptığına benzer. Şehvetle meşgul olunduğu zaman, bu, şehveti tatminin ötesinde başka bir manayı da ifade eder. O halde şehveti kadın ile gidermek de, sırf şehevî duyguyu tatmin etmenin ötesinde bir başka manaya gelir ki, bu mana da, bir çocuğun olması ve en şerefli tür olan insan neslinin devam etmesidir. Ama erkeğin şehvetini yine bir erkekle gidermesi, sadece şehveti gidermekten başka bir şey ifade etmez. Binâenaleyh bu, hayvanlara benzeme ve insanın fıtratına uygun olanın dışına çıkma olur ki, son derece çirkin bir iştir.
DÖRDÜNCÜ SEBEP: Diyelim ki münasebette fail durumunda olan erkek lezzet alır. Fakat özellikle mef‘ul durumundaki erkek, ebediyen zail olmayacak bir utandırıcı leke ile kirlenmiş olur. Hâlbuki aklı olan bir kimse bir anda sona erecek değersiz bir lezzetten ötürü, başkası sebebi ile, üzerinden hiç silinmeyecek bir ayıba düşmeye razı olmaz.
BEŞİNCİ SEBEP: Bu, fail ile mef‘ul arasında köklü bir düşmanlığın doğmasına sebep olan bir iştir. Çoğu kez bu iş, mef‘ul durumunda olan erkeğin failden nefretine sebep olduğundan, fail olanı öldürmeye yahut da onu, elinden gelen her yol ile imha etmeye sevk eder. Ama bu işin kadın ile kocası arasında yapılması ise, onlar arasındaki ülfet ve sevginin kökleşmesini, büyük faydaların meydana gelmesini sağlar. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Size, nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ue merhamet yaratması da Allah’ın varlığına işaret eden âyetlerindendir (Rûm/21) buyurmuştur.
ALTINCI SEBEP: Allah Teâlâ, kadının rahmine, meniyi alabildiğine kendisine çekme kuvveti vermiştir. Dolayısıyla erkek, hanımı ile cinsî münasebette bulunduğunda bu çekme kuvveti güç kazanır, böylece erkeğin meni yolunda ne var, ne yoksa hepsi çıkar. Ama erkek yine bir erkekle münasebette bulunduğunda, mef‘ul olan erkeğin dübüründe meniyi çeken bir kuvvet yoktur. Bu durumda da meninin çekilmesi tam olmaz ve meni yollarında, meni parçacıkları kalır, iyice temizlenmez, bundan dolayı da oralarda kokar, kokuşur ve bu sebeple şiddetli iltihaplar ve önemli hastalıklar meydana gelir. Bu, ancak tıbbî incelemelerle anlaşılan birtakım fayda ve hikmetlerdir. İşte, homoseksüellik işinin çirkinliğini gösteren sebepler bunlardır.
Hâlbuki 81. âyette geçen  الاسراف [israf] , “şirk, Allah’ı tanımama, elçileri yalanlama, aklı yerinde kullanmama, nasihati ciddiye almama” anlamındadır. Eğer israf sözcüğünün bu âyetteki anlamı, yorumcuların çoğunun yukarıdakine benzer görüşleri doğrultusunda olsaydı, kısır, hamile ve menopozdaki eşlerle yapılan cinsel ilişkilerin de, bir çocuk doğmasına yol açmayan ilişkiler kapsamında olması sebebiyle, israf olarak nitelenmesi gerekirdi.

H.Yılmaz

80.  Ve Lut, toplumuna şöyle demişti: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?"

A'râf sûresinde, Hz. Âdem'i de katarsak Hz. Lut beşinci olmaktadır. Ama Hz. Âdem'i istisna edersek, Hz. Lut’un, peygamberlerin dördüncü halkası olarak ele alındığı görülür. Hz. Lut, Hz. İbrahim'in kardeşi Harun'un oğlu, yani Hz. İbrahim'in yeğenidir. Hz. Lut, Hz. İbrahim'e inanmış, onunla beraber Irak'tan hicret etmiş, yüce Allah onu Sodom ve çevresi halkına peygamber olarak göndermiştir. Tarihte Sodom, Kur'ân'da Lut kavmi olarak geçen bu topluluk, insanlık için iğrenç bir toplum olarak isim yapmıştır. Yukarıda geçen ayetleri Kur’ân’ın bu konuyla ilgili diğer ayetleriyle birleştirerek açıklayacağız:

1. "Sizden önce âlemlerden hiç-birinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz?"

Bu soru şekli, Kur'ân'ın diğer ayetlerinde de; "Göz göre göre hâlâ o hayâsızlığı yapacak mısınız?" (Nemi 27/54); "Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz" (Ankebût 29/28) şekillerinde yer almaktadır.

Dikkat edilirse, bu âyetlerin birincisinde ve ikincisinde soru cümlesi varken, üçüncüsünde doğrudan doğruya kesin bir değerlendirme ve hüküm vardır. "Yapıyor musunuz, yapacak mısınız?" dendikten sonra, "yapıyorsunuz" karan yer almaktadır. İlk iki âyette, konunun daha duyum halinde olduğu, böyle kötü bir fiili işleyeceklerine ihtimal verilmediği gündeme getirilirken, üçüncüde duyum ve ihtimal ortadan kalkmış, kötü fiil netlik kazanmış ve haberin kesin olduğu anlaşılmıştır.

Lut kavmi, yani Sodomlular ‘ın işlediği ve Kur'ân'ın fuhuş dediği fiil, erkeğin erkekle cinsel ilişkide bulunması, yani homoseksüelliktir. Dikkat edilirse, Semûd kavmi saldırganlık içgüdüsünün ürettiği fiilleri ile öne çıkarken, Lut kavmi de cinsel içgüdünün işlettiği fiillerle insanlığa ilk cahiliye dönemini yaşatmıştır. Yüce Allah, meşru olmayan erkek kadın ilişkisine zina demiş ve bunun fuhuş olduğu değerlendirmesini (İsra 17/32) yapmış, ama homoseksüelliği doğrudan doğruya fuhuş olarak nitelemiştir.

Bu âyette geçen "âlemler" kelimesi ne anlama gelmektedir. Fatiha sûresinin tefsiri yapılırken, 2. âyetinde geçen "âlemler" kavramı orada açıklanmıştı. Bu kelimenin bir anlamının da "insanlar" olduğuna dikkat çekilmişti. "Sizden önceki milletler" ifadesi yerine, "sizden önceki insanlar" anlamına işaret edilmişti. Bu noktadan hareket edersek, Lut kavmine kadar insanlığın böyle kötü bir alışkanlıkla karşılaşmadığını söyleyebiliriz. Ama âlemler kelimesini "toplumlar" anlamında alırsak, hiçbir toplum böylesi kötü bir davranışa düşmemişti, mânâsını verebiliriz. Önceki toplumlarda ferdî anlamda bunu yapanlar bulunabilirdi, ama bütün toplumun bu kötü alışkanlığı yaşaması olmamış olabilirdi. B.Bayraklı

"Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları bırakıp da şehvetle erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz".

a) Âyetin ilk bölümünde cinsel içgüdünün tatmininde tabiatın dışına çıkıldığı ifade edilmektedir. Kadınları görmezlikten gelerek, cinsel içgüdüsünü erkeklerle tatmin etmeye çalışmak, fıtrata aykırı bir davranıştır. Tabiata aykırı olan bir şeye tabiat dayanamamaktadır. Onların bu davranışı, Kur'ân'ın başka bir yerinde şöyle anlatılmaktadır: "Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi bırakıp da, insanlardan erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış (sapık) bir toplumsunuz" (Şu ‘ara 26/165-166). Bu konudaki diğer bir âyet ise şöyledir: "Siz ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlikler yapacak mısınız?" (Ankebût 29/29).

Demek ki Lut kavmi, homoseksüelliği yabancılara karşı da yapıyorlardı. 2. âyette geçen "yol kesme" ifadesinden bu anlaşılmaktadır. "Toplantılarınızda bu edepsizliği yapacak mısınız?" ifadesinden de "grup seks" yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Demek ki onların bu alışkanlığı, ta o dönemde başlamıştı. Diğer âyette de şu ifade yer almaktadır: "Lut, kavmine şöyle demişti: 'Göz göre göre hâlâ o hayâsız lığı yapacak mısınız? Siz ille de kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşacak mısınız?" (Nemi 27/54-55). "Göz göre göre" ifadesinden anlaşılıyor ki, onlar bu ahlâksızlığı bilerek yapıyorlardı. Demek ki Lut kavmi, yüce Allah'ın fuhuş dediği, erkeğin erkeğe yaklaşması, yani homoseksüelliği bilerek, hatta yol keserek yapmaktaydılar.

b) Lut peygamber onların işlediği bu çirkin fiili şu şekilde değerlendirmiştir: "Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz" .Bu âyette müsrif un kelimesi geçmektedir. Bunun anlamı, "sınır tanımayan, israfa giden" demektir. Aynı değerlendirme Şu ‘ara sûresinin 166. âyetinde şöyledir: "Doğrusu siz haddi aşmış bir kavimsiniz". Bu âyette geçen 'âdûn kelimesi, "haddi aşmak" anlamına gelmektedir. Aynı konudaki diğer bir değerlendirme de Neml sûresinin 55. ayetindedir. "Doğrusu siz, cehalet üretmeye devam edegelen bir topluluksunuz".

Bu âyette geçen câhil kavramı, "yanlışlığını bildiği halde, göz göre göre bir davranışı yapmak “tır. Diğer taraftan Lut peygamber, Ankebût sûresinin 30. âyetinde bu kavmi fesatçılar olarak nitelendirmektedir. Ahlâkı bozduklarından onlara bu sıfatı yakıştırmaktadır. Sınır tanımamak, haddi aşmak, cehalet üretmek, bozgunculuk yapmak gibi sıfatlar, ahlâkî kavramlardır. Aslında bu kavramlar birbirini tamamlamaktadırlar. Sınır tanımayan insan veya topluluk, aynı zamanda haddi aşmakta, cahilce davranmakta, bozgunculuk yapmaktadır. Bu sıfatlar birbirinin mânâsı durumundadırlar.

Müsrif kavramı, "adi bir davranışı yapan toplumun, Allah katındaki erdemini, insanlıktaki değerini ve kendilerine karşı kıymetlerini israf etmesi, tüketmesi" anlamım ifade etmektedir. "Haddi aşmak" da, erkeğin kadınla cinsel ilişkide bulunması gibi doğa kanununu çiğneyip, erkekle erkeğin çiftleşmesi anlamına gelmektedir. Cehalet kavramı da "bilerek aklı devre dışı bırakmak" anlamına gelmektedir. Bozgunculuk da cinsel ahlâkın dengelerini bozup altüst etmektir. Ama özde hepsinin manası aynıdır.  B.Bayraklı

Kur'an-ı Kerim daha başka yerlerde, bu kavmin diğer bazı günah ve suçlarını da zikreder, fakat burada, Allah'ın cezasına uğramalarına Binaenaleyh, bu cinsi arzuyu gayri meşru yollardan tatmin eden kişi, bir defada ve aynı zamanda birçok suçun faili haline gelir:
1) Böyle biri bu hareketiyle, şehvetinin kurbanı olarak, kendi vücut organlarının fıtrî ve fizikî işlevlerine karşı, tabir caizse, savaş açmış olur. Bu, kaçınılmaz olarak bu fiili işleyenlerin, fizik, zihin ve ahlâkları üstünde son derece zararlı etkiler meydana getirir.
2) Kendi türüne ve tüm âleme karşı gereken haklarını ve vazifelerini yerine getirmeden, salt cinsî zevkler peşinde koşması, taibata karşı ihanet ve vefasızlık suçu işlemiş sayılmasına neden olur.
3) Genelde, medeni toplumun bütün imkânlarından faydalanmasına karşılık bir aile hayatının getirdiği sorumlulukları yüklenmekten kaçınması ve bütün enerjisini, cinsel arzularını gayri meşru yollarla tatminde harcaması nedeniyle topluma karşı vefa sözünü tutmamış olur. Bu bencil ve uygun olmayan davranış sadece faydasız bir hareket olmakla kalmaz, aynı zamanda toplum ahlâkına da büyük zarar verir. Böylece, o kimsenin kendisini, ailesine ve insanlığa faydalı kılamaz hale getirir ve en aşağı bir başka erkekte de doğal olmayan kadınsal özelliklerin yerleşmesine neden olur. Bu da aslında, kendilerine rağbet edilmemesi dolayısı ile en azından iki kadının ahlâksızlığına ve zinaya düşmelerine yol açar.  Mevdudi

"Kavminin cevabı: 'Onları (Lût'u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın, çünkü onlar temizlik tutkunu insanlardır".

Âyetin analizinden çıkarılacak bazı genellemeler şunlardır:

a) Kötüler daima iyilerden rahatsızlık hissetmiştir. Ahlâksız insanların bulunduğu grubun içine ahlâklı biri girerse, ahlâksızlar rahatsız olurlar. Bunu şu şekilde ifade edebiliriz: Kötüler grubuna giren iyi, onları rahatsız eder. İyinin aralarından çıkarılmasıyla kendi dünyalarında rahat edeceklerini sanırlar. Bu durum bütün peygamberlerin başına gelmiştir. Onun için peygamberler ya öldürülmüşler ya da hicret etmek zorunda kalmışlardır. Peygamberlerin öldürülüşü konusu, Nisa sûresinin 155. âyetinde açıklandı. Hz. Salih'in ölümünün planlandığı da Nemi sûresinin 49. âyetinde anlatılmıştı.

Hz. Lut ve etrafındakilerin ülkeden çıkarılması teklif edilmiştir. A'râf sûresinin 82. âyetinde "Lut ve etrafındakiler" hedef alınırken, Nemi sûresinin 56. âyetinde, Lut ve ailesi ülkeden çıkarılmak istenmektedir. Hz. Lut’un, onlara yaptıkları ahlâksızlıkla ilgili verdiği öğüdün karşılığı, onun ve etrafındakilerin ülkeden çıkarılışı şeklinde olmuştur. Bu bize kötülerin, ahlâksızların baskın olduğu bir toplumda iyilerin barınmasının ne kadar zor olduğunu anlatmaktadır. Yüce Allah'ın amacı Hz. Lût'u anlatmak değil, Hz. Lut örneği ile gelecek nesillere bu mesajı vermektir.

b) Lut kavminin onları neden ülkelerinden çıkardığı sorusunun cevabı da verilmektedir: "Onlar temizlik tutkunu insanlardır". Âyetin son kelimesi olan yetetahherûn, "temizliği çok seven, temizlik düşkünü, temizlik tutkunu" anlamına gelmektedir. Lut kavminin bu kelimeyi kullanmasından anlıyoruz ki, onlar da cinsel temizlik ve kirliliğin ne demek olduğunu biliyorlardı. Bu durumda, onların homoseksüelliği bile bile işledikleri ortaya çıkmaktadır. Kendilerinin pis fiilleri ile Hz. Lut’un temizlik tutkusunu bilen ve bu değerlendirmeyi yapan insanlar, kötü alışkanlıklarına karşı koyamadıklarını anlatmış olmaktadırlar. Pislik tutkunu insanlar, temizlik tutkunu insanlarla barınamaz; neticede saldırganlıkları artarak iyileri ülkelerinden çıkarmak isterler.

Âyetin anlatımına dikkat edilirse, sebep-sonuç ilişkisi kurularak davranış psikolojisi yapıldığı anlaşılmaktadır. Toplumda ahlâkî davranışlar zamanla gruplaşma haline gelirse, ahlâklılarla ahlâksızların çatışması haline dönüşecektir. Sebep, ahlâksızlıktan ziyade ahlâk olacaktır. Lut kavmi, Lut ailesini temizlik tutkunu olmaları sebebiyle ülkelerinden çıkartmak istemiştir.

Burada sorulması gereken bir soru vardır: Lut kavmi neden bu kadar saldırgan hale gelmiş de temizliği seven insanları ülkelerinden çıkartmak istemişlerdir? Bu sorunun cevabını Hûd sûresinin 78. âyetinde buluyoruz:

"Lut’un kavmi, koşarak onun yanına geldiler. Daha önce de, o kötü işleri yapmaktaydılar. Lut: 'Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır; sizin için onlar daha temizdir. Allah'tan korkunuz ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyiniz! İçinizde aklı başında bir adam yok mu?' dedi".

Demek ki Lut kavminin bu kötü alışkanlığı, "aklı" devre dışı bırakmıştır. Ayrıca Allah'tan sakınma duygusunu da tahrip etmiştir. Ahlâkı korumayı temin eden takva denen bağışıklık sistemi yok olunca, her çeşit pislik ortaya çıkacaktır. Hz. Lût "İçinizde aklı başında bir adam yok mu?" derken, aklı ve ona sahip olanı aramaktadır. Böylece kötü davranışın temel sebebi olarak, aklın devre dışı bırakılmasını göstermektedir.

B.Bayraklı

Lafzen, “Onların cevabı ancak... Demeleri oldu”. Lafzen, “kendilerini temizleyen” ya da “kendilerini temiz olmayan şeylerden uzak tutan kimseler”. Bu ifade, burada, açıktır ki alaycı bir vurguyla kullanılıyor. Çoğul kullanım Hz. Lût'la beraber o'nun aile ve bağlılarını ifade etmektedir (karş.27:56). 

M.Esed

82.     Ve kavminin cevabı yalnızca, “Onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demek oldu.
Bu ayetten anlaşıldığına göre iyice ahlaksızlaşmış olan o yalanlayıcı kavim, aralarında birkaç temiz ve dürüst kişinin bulunmasına tahammül edememekte, onları aralarından çıkarıp sürmeyi istemektedirler. H.Yılmaz

Tekvîn xix, 26'da, Lut’un karısı için, onun sadece istemeyerek “arkasına baktığı ”nı ifade eden Kitab-ı Mukaddes'in tersine, Kur’an 11:81 ve 66:10'da, bu kadının, Sodom ‘un günahkar halkıyla birlik olup kocasının davetine sırt çevirdiğini ve böylece bilerek, isteyerek geride kaldığını açıklamaktadır.

M.Esed

Aralarında bulunan birkaç erdemli kişi de Lut peygamber ile birlikte gidince geride sadece toprak altına atılması lâzım gelen pisliklerin bulunduğu bir kavim kalmış, onlar da topluca helâk edilmişlerdir. Lut peygamberin karısının da helâk edilenler arasında olması, peygamber eşi dahi olsa her suçlunun cezasını çekeceğini, Allah’a karşı gelen birini Allah’ın azabından hiç kimsenin koruyamayacağını göstermektedir. İman, iyilik insanın kendisinde olmadıktan sonra, iyilere akraba olmak, iyilerin soyundan gelmek, –Nuh peygamberin tufanda boğulan oğlu örneğinde olduğu gibi– insana bir yarar sağlamaz.
Lut peygamberin karısının kurtarılmamasının sebebi, onun diğerleriyle işbirliği yapan bir hain olması idi:
(Onlar/misafir elçiler,) “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. İçinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara gelen ona da gelecektir. Şüphesiz vaat edilen (helâk zamanları) sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler. (Hûd/81)
Allah, inkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kulun (nikâhı) altında idiler, onlara hıyanet ettiler. O ikisi [kocaları] , Allah’tan hiçbir şeyi onlardan savamadı. Ve (onlara), “Girenlerle birlikte siz de ateşe girin!” denildi. (Tahrim/10) 

H.Yılmaz

“Bunun üzerine Lût'u ve taraftarlarını kurtardık; yalnız karısı geride kalıp helâke uğrayanlardan oldu.”

Evet, bunun üzerine peygamberi ve onun safında yer alanları, tercihini peygamberden yana kullananları kurtardık ancak hanımı müstesna çünkü geride kalanlardan oldu. Veya onun karısı helâke uğrayanlardan oldu. Veya o Lut (a.s)’ın karısı rahmetten ve kurtuluştan mahrum olanlardandı. Temizlikten, temizlenmeden yana olan, Allah’ın istediğinden yana olan peygamberi ve onunla birlik olanları kurtardık ve:

H.Yazır

83-84. "Biz de onu ve hanımından başka aile efradını kurtardık; çünkü hanımı geride kalanlardan idi. Ve üzerlerine yağmur yağdırdık. Bak, nasıl oldu günahkârların sonu".

Hz. Lut, kendisini ziyaret eden meleklere saldırıda bulunan ahlâksız halktan dolayı şu duada bulundu: "Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye sığınabilseydim, dedi" (Hûd 11/80). Onun bu sözüne karşılık melekler ona şöyle dedi: "Ey Lut! 'Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar. Sen gecenin bir kısmında ailenle yürü! Eşinden başka sizden hiçbiri geride kalmasın, çünkü onlara gelecek olan ona da isabet edecektir. Onlara vaat olunan (helak) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?" (Hûd 11/81).

Ankebût sûresinin 30. âyetine göre Hz. Lut şöyle dua etti: "Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle Rabbim! dedi". Hz. Lut, Allah'ın yardımı olmaksızın onlarla başa çıkamayacağını anladı ve bu duayı yaptı.

a) Bu yalvarmalardan sonra yüce Allah'ın kurtarma harekâtını başlatan yardımı geldi. Hanımı hariç, Lût'u ve ailesini kurtardı. O ahlâksızların baskısı ile değil de Allah'ın emri ile Hz. Lut, ülkesini terk etti. Arkalarına dönüp bakmadan çıkıp gitmelerini emretti (Hicr 15/65; Hûd 11/81). Hz. İbrahim yüce Allah'a, "Ama orada Lut var" diyerek nidada bulunmuştu. Yüce Allah da onu onların arasından çıkarıp diğerlerini cezalandıracağını söyledi (Ankebût 29/32).

b) Lut kavminin işlediği o iğrenç ve yüz kızartıcı fiil, ilâhî âleme çıkarak onlar için azap, Hz.Lut’a için yardım olan cezayı alıp geldi. Kur'ân'da bu ceza şekli aynı anlama gelmekte, ama farklı şekilde anlatılmaktadır. "Üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık" (A'râf 7/84); "Onların altını üstüne getirdik ve üzerlerine pişirilip istif edilmiş taşlar yağdırdık" (Hûd 11/82); "Sonra diğerlerini helak ettik. Üzerlerine bir yağmur yağdırdık" (Şu ‘ara 26/172-173); "Şüphesiz biz, bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık, gökten korkunç bir azap indireceğiz" (Ankebût 29/34); "Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik" (Kamer 54/37).

Bütün bu ceza şekillerinin buluştuğu kavram, demmera fiilidir. (Şu ‘ara 26/172; Sâffât 37/136). "Helak etmek, yok etmek, yere geçirmek" manalarına gelen bu kelime, yukarıdaki ceza şekillerinin sonucunu açıklamaktadır.

A'râf sûresinde olduğu gibi, diğer surelerde de bu tarihî olgunun niçin anlatıldığına cevap verilmektedir. Yüce Allah bu anlatışın amaçlarını şu şekilde belirlemektedir: "İşte bunda ibret alanlar için işaretler (âyetler) vardır. Onlar hâlâ gözler önünde duran bir yol üzerindedirler. Hakikaten bunda iman edenler için bir ibret vardır" (Hicr 15/75-77).

Bu ayetlerde, Lut kavminin başına gelenlerin gelecek nesiller için bir ders olduğu vurgulanmaktadır. Geçmişten geleceğe ışık tutmak isteyenler, bu olgudan ders alacak ve cinsel ahlâksızlığın ne anlama geldiğini anlatacaklardır. Yüce Allah Hz. Lut’un hâdisesini anlatmakla, insanların akıllarını kullanıp düşünmelerini amaç edindiğini beyan etmektedir: "Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir kavim için orada apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır" (Ankebût 29/35); "Elbette siz de sabah ve akşam onlara uğruyorsunuz. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?" (Sâffât 37/137-138).

Demek bu tarihî hâdiseye akılla yaklaşılması istenmektedir. Birinci amaç ele alınınca, şöyle bir formül ortaya çıkmaktadır. İbret alan, inanan ve aklını kullanan insanlar için bu hâdisede önemli işaretler ve neticeler vardır. Yüce Allah bu ve bundan önce anlattığı tarihî hâdiselerle bir tarih dersi vermektedir. Bu derste ahlâk, iman, isyan, aklı devre dışı bırakmak, cehaletin ne olduğu, ahlâkî değerlerin nasıl çiğnendiği anlatılmaktadır. Diğer taraftan, tarihî hâdiselerin nelere dikkat edilerek yazılıp anlatılacağına da işaret edilmektedir.

A'râf sûresinin 84. âyetinde: "Bak ki günahkârların sonu nasıl oldu?" buyurmaktadır. Bunun anlamı, "Gözlem yapıp düşününüz!" demektir. Günahkârların başına gelenlerin gözlenmesi ve onlar üzerinde düşünülmesi, geleceğe ışık tutması anlamına gelmektedir.

Gözlemden çıkarılacak diğer önemli bir netice de, homoseksüelliğin hukuken nasıl cezalandırılacağıdır. Bu yüz kızartıcı fiilin topluma yayılmasının çok ağır ceza ile cezalandırıldığı yukarıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır. Ama az sayıda kalmasının, ölümle cezalandırılmayacağına da delil teşkil etmektedir. Öncelikle uyarılmalı, işledikleri fiilin kötülüğü anlatılmalıdır. Bu uyarıları dikkate almayanlar, toplumda tecrit edilmelidirler. Hz. Lût'a uygulamak istedikleri ülkeyi terk etme baskısı onlara uygulanabilir. Bu iğrenç fiille mücadelenin ilk basamağı eğitimdir, eğitimin fayda sağlamadığı görüldüğünde, tecrit cezası uygulanması gerekir.

B.Bayraklı~ ~ ~

Kitap-ı Mukaddes’te Lut ve İbrahim-Lut ile ilgili anlatılanlar şöyledir:
BÂBİL KULESİ:
Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” RABB insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece RABB onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Bâbil adı verildi. Çünkü RABB bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı. (“Bâbil”, İbranice “kargaşa” sözcüğünü çağrıştırır.)
SAM’DAN AVRAM’A:
Sam’ın soyunun öyküsü: Tufandan iki yıl sonra Sam 100 yaşındayken oğlu Arpakşat doğdu. Arpakşat’ın doğumundan sonra Sam 500 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Arpakşat 35 yaşındayken oğlu Şelah doğdu. Şelah ’ın doğumundan sonra Arpakşat 403 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. (Septuaginta) “Arpakşat 35 yaşındayken oğlu Kenan doğdu. Kenan’ın doğumundan sonra Arpakşat 430 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Kenan 130 yaşındayken oğlu Şelah doğdu. Şelah ‘ın doğumundan sonra Kenan 330 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu” (bkz. Luk. 3:35-36). Şelah 30 yaşındayken oğlu Ever doğdu. Ever ’in doğumundan sonra Şelah 403 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Ever 34 yaşındayken oğlu Pelek doğdu. Pelek ’in doğumundan sonra Ever 430 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Pelek 30 yaşındayken oğlu Reu doğdu. Reu ’nun doğumundan sonra Pelek 209 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Reu 32 yaşındayken oğlu Seruk doğdu. Seruk ’un doğumundan sonra Reu 207 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Seruk 30 yaşındayken oğlu Nahor doğdu. Nahor’un doğumundan sonra Seruk 200 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. Nahor 29 yaşındayken oğlu Terah doğdu. Terah ’ın doğumundan sonra Nahor 119 yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu. 70 yaşından sonra Terah ‘ın Avram, Nahor ve Haran adlı oğulları oldu. Terah soyunun öyküsü: Terah Avram, Nahor ve Haran’ın babasıydı. Haran’ın Lut adlı bir oğlu oldu. Haran, babası Terah henüz sağken, doğduğu ülkede, Kildaniler’in Ur Kenti’nde öldü. Avram ’la Nahor evlendiler. Avram ’ın karısının adı Sara, Nahor’unkinin adı Milka’ydı. Milka Yiska’nın babası Haran’ın kızıydı. Sara kısırdı, çocuğu olmuyordu. Terah, oğlu Avram’ı, Haran’ın oğlu olan torunu Lût’u ve Avram ‘ın karısı olan gelini Sara’yı yanına aldı. Kenan ülkesine gitmek üzere Kildaniler’in Ur Kenti’nden ayrıldılar. Harran’a gidip oraya yerleştiler. Terah 205 yıl yaşadıktan sonra Harran’da öldü.
AVRAM’A ÇAĞRI:
RABB Avram’a, “Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git” dedi, “seni büyük bir ulus yapacağım, Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım, bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki bütün halklar senin aracılığınla kutsanacak.” Avram RABB ‘in buyurduğu gibi yola çıktı. Lut da o’nunla birlikte gitti. Avram Harran’dan ayrıldığı zaman 75 yaşındaydı. Karısı Sara’yı, yeğeni Lut’un, Harran’da kazandıkları malları, edindikleri uşakları yanına alıp Kenan ülkesine doğru yola çıktı. Oraya vardılar. Avram ülke boyunca Şekem’deki More meşesine kadar ilerledi. O günlerde orada Kenanlılar yaşıyordu. RABB Avram’a görünerek, “Bu toprakları senin soyuna vereceğim” dedi. Avram kendisine görünen Rabb’e orada bir sunak yaptı. Oradan Beytel’in doğusundaki dağlık bölgeye doğru gitti. Çadırını batıdaki Beytel’le doğudaki Ay Kenti’nin arasına kurdu. Orada Rabb’e bir sunak yapıp Rabb’e yakardı. Sonra kona göçe Negev’e doğru ilerledi.
AVRAM MISIR’DA:
Ülkedeki şiddetli kıtlık yüzünden Avram geçici bir süre için Mısır’a gitti. Mısır’a yaklaştıklarında karısı Sara’ya, “Güzel bir kadın olduğunu biliyorum” dedi, “olur ki Mısırlılar seni görüp, ‘Bu o’nun karısı’ diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar. Lütfen, ‘Onun kız kardeşiyim’ de ki, senin hatırın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar.” Avram Mısır’a girince, Mısırlılar karısının çok güzel olduğunu fark ettiler. Kadını gören firavunun adamları, güzelliğini firavuna övdüler. Kadın saraya alındı. Onun hatırı için firavun Avram’a iyi davrandı. Avram davar, sığır, erkek ve dişi eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldu. RABB Avram ‘ın karısı Sara yüzünden firavunla ev halkının başına korkunç felaketler getirdi. Firavun Avram’ı çağırtarak, “Nedir bana bu yaptığın?” dedi, “Neden Sara’nın karın olduğunu söylemedin? Niçin ‘Sara kız kardeşimdir’ diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını, git!” Firavun Avram için adamlarına buyruk verdi. Böylece Avram ‘la karısını sahip olduğu her şeyle birlikte gönderdiler.
AVRAM’LA LÛT’UN AYRILMASI: Avram, karısı ve sahip olduğu her şeyle birlikte Mısır’dan ayrılıp Negev’e doğru gitti. Lut da o’nunla birlikteydi. Avram çok zengindi. Sürüleri, altınları, gümüşleri vardı. Negev’den başlayıp bir yerden öbürüne göçerek Beytel’e kadar gitti. Beytel’le Ay Kenti arasında daha önce çadırını kurmuş olduğu yere vardı. Önceden yapmış olduğu sunağın bulunduğu yere gidip orada Rabb’e yakardı. Avram ‘la birlikte göçen Lut’un da davarları, sığırları, çadırları vardı. Malları öyle çoktu ki, toprak birlikte yaşamalarına elvermedi; yan yana yaşayamadılar. Avram ‘ın çobanlarıyla Lut’un çobanları arasında kavga çıktı. –O günlerde Kenanlılarla Perizliler de orada yaşıyorlardı.– Avram Lût’a, “Biz akrabayız” dedi, “bu yüzden aramızda da çobanlarımız arasında da kavga çıkmasın. Bütün topraklar senin önünde. Gel, ayrılalım. Sen sola gidersen, ben sağa gideceğim. Sen sağa gidersen, ben sola gideceğim.” Lut çevresine baktı. Şeria Ovası’nın tümü RABB ‘in bahçesi gibi, Soar’a doğru giderken Mısır toprakları gibiydi. Her yerde bol su vardı. RABB Sodom ve Gomora kentlerini yok etmeden önce ova böyleydi. Lut kendine Şeria Ovası’nın tümünü seçerek doğuya doğru göçtü. Birbirlerinden ayrıldılar. Avram Kenan topraklarında kaldı. Lut ovadaki kentlerin arasına yerleşti, Sodom’a yakın bir yere çadır kurdu. Sodom halkı çok kötüydü. Rabb’e karşı büyük günah işliyordu. Lut Avram’dan ayrıldıktan sonra, RABB Avram’a, “Bulunduğun yerden kuzeye, güneye, doğuya, batıya dikkatle bak” dedi, “soyunu toprağın tozu kadar çoğaltacağım. Öyle ki, biri çıkıp da toprağın tozunu sayabilirse, senin soyunu da sayabilecek. Kalk, sana vereceğim toprakları boydan boya dolaş.” Avram çadırını söktü, gidip Hevron ’daki Mamre meşeliğine yerleşti. Orada Rabb’e bir sunak yaptı.
AVRAM LÛT’U KURTARIYOR:
Bu arada Şinar Kralı Amrafel, Ellasar Kralı Aryok, Elam Kralı Kedorlaomer ve Goyim Kralı Tidal (“Şinar”, yani “Babil”), Sodom Kralı Bera’ya, Gomora Kralı Birşa’ya, Adma Kralı Şinav’a, Sevoyim Kralı Şemever’e ve Bala-Soar Kralı’na karşı savaş açtı. Bu son beş kral bugün Lut Gölü olan Siddim Vadisi’nde güçlerini birleştirmişti. Bu krallar on iki yıl Kedorlaomer’in egemenliği altında yaşamış, on üçüncü yıl ona başkaldırmışlardı. On dördüncü yıl Kedorlaomer’le onu destekleyen öbür krallar gelip Aşterot-Karnayim’de Refalılar’ı, Ham’ da Zuzlular’ı, Şave-Kiryatayim’de Emliler’i, çöl kenarındaki El-Paran’a kadar uzanan dağlık Seir bölgesinde Horlular’ı bozguna uğrattılar. Oradan geri dönüp Eyn-Mişpat’a –Kadeş’e– gittiler. Amalekliler’in bütün topraklarını alarak Haseson-Tamar’da yaşayan Amorlular’ı bozguna uğrattılar. Bunun üzerine Sodom, Gomora, Adma, Sevoyim, Bala –Soar– kralları yola çıktı. Bu beş kral dört krala –Elam Kralı Kedorlaomer, Goyim Kralı Tidal, Şinar Kralı Amrafel, Ellasar Kralı Aryok’a– karşı Siddim Vadisi’nde savaş düzenine girdiler. Siddim Vadisi zift çukurlarıyla doluydu. Sodom ve Gomora kralları kaçarken adamlarından bazıları bu çukurlara düştü. Sağ kalanlarsa dağlara kaçtı. Dört kral Sodom ve Gomora’nın bütün malını ve yiyeceğini alıp gitti. Avram ‘ın yeğeni Lût’la mallarını da götürdüler. Çünkü o da Sodom ‘da yaşıyordu. Oradan kaçıp kurtulan biri gelip İbrani Avram’a durumu bildirdi. Avram Eşkol’la Aner’in kardeşi Amorlu Mamre’nin meşeliğinde yaşıyordu. Bunların hepsi Avram’dan yanaydılar. Avram yeğeni Lut’un tutsak alındığını duyunca, evinde doğup yetişmiş üç yüz on sekiz adamını yanına alarak dört kralı Dan’a kadar kovaladı. Adamlarını gruplara ayırdı, gece saldırıp onları bozguna uğratarak Şam’ın kuzeyindeki Hova’ya kadar kovaladı. Yağmalanan bütün malı, yeğeni Lût’la mallarını, kadınları ve halkı geri getirdi.
MELKİSEDEK AVRAM’I KUTSUYOR:
Avram Kedorlaomer’le onu destekleyen kralları bozguna uğratıp dönünce, Sodom Kralı o’nu karşılamak için Kral Vadisi olan Şave Vadisi’ne gitti. Yüce Tanrı’nın kâhini olan Şalem Kralı Melkisedek ekmek ve şarap getirdi. Avram’ı kutsayarak şöyle dedi: “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı Avram’ı kutsasın, Düşmanlarını o’nun eline teslim eden yüce Tanrı’ya övgüler olsun.” Bunun üzerine Avram her şeyin ondalığını Melkisedek verdi. Sodom Kralı Avram’a, “Adamlarımı bana ver, mallar sana kalsın” dedi. Avram Sodom Kralı’na, “Yeri göğü yaratan yüce Tanrı RABB ‘in önünde sana ait hiçbir şey, bir iplik, bir çarık bağı bile almayacağıma ant içerim” diye karşılık verdi, “öyle ki, ‘Avram’ı zengin ettim’ demeyesin. Yalnız, adamlarımın yedikleri bunun dışında. Bir de beni destekleyen Aner, Eşkol ve Mamre paylarına düşeni alsınlar.”
RABB’İN AVRAM’LA YAPTIĞI ANTLAŞMA:
Bundan sonra RABB bir görümde Avram’a, “Korkma, Avram” diye seslendi, “senin kalkanın Benim. Ödülün çok büyük olacak.” Avram, “Ey Egemen RABB! Bana ne vereceksin?” dedi, “Çocuk sahibi olamadım. Evim Şamlı Eliezer’e kalacak. Bana çocuk vermediğin için evimdeki bir uşak mirasçım olacak.” RABB yine seslendi: “O mirasçın olmayacak, öz çocuğun mirasçın olacak.” Sonra Avram’ı dışarı çıkararak, “Göklere bak” dedi, “yıldızları sayabilir misin? İşte, soyun o kadar çok olacak.” Avram Rabb’e iman etti, RABB bunu o’na doğruluk saydı. Tanrı Avram’a, “Bu toprakları sana miras olarak vermek için Kildaniler’in Ur Kenti’nden seni çıkaran RABB Benim” dedi. Avram, “Ey Egemen RABB! Bu toprakları miras alacağımı nasıl bileceğim?” diye sordu. RABB, “Bana bir düve, bir keçi, bir de koç getir” dedi, “hepsi üçer yaşında olsun. Bir de kumruyla güvercin yavrusu getir.” Avram hepsini getirdi, ortadan kesip parçaları birbirine karşı dizdi. Yalnız kuşları kesmedi. Leşlerin üzerine konan yırtıcı kuşları kovdu. Güneş batarken Avram derin bir uykuya daldı. Üzerine dehşet verici zifiri bir karanlık çöktü. RABB Avram’a şöyle dedi: “Şunu iyi bil ki, senin soyun yabancı bir ülkede, gurbette yaşayacak. Dört yüz yıl kölelik edip baskı görecek. Ama soyuna kölelik yaptıran ulusu cezalandıracağım. Sonra soyun oradan büyük mal varlığıyla çıkacak. Sen de esenlik içinde atalarına kavuşacaksın. İleri yaşta ölüp gömüleceksin. Soyunun dördüncü kuşağı buraya geri dönecek. Çünkü Amorlular’ın yaptığı kötülükler henüz doruğa varmadı.” Güneş batıp karanlık çökünce, dumanlı bir mangalla alevli bir meşale göründü ve kesilen hayvan parçalarının arasından geçti. O gün RABB Avram ‘la antlaşma yaparak o’na şöyle dedi: “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları –Ken, Keniz, Kadmon, Hitit, Periz, Refa, Amor, Kenan, Girgaş ve Yevus topraklarını– senin soyuna vereceğim.”
HACER İLE İSMÂÎL:
Karısı Sara Avram’a çocuk verememişti. Sara’nın Hacer adında Mısırlı bir cariyesi vardı. Sara Avram’a, “RABB çocuk sahibi olmamı engelledi” dedi, “lütfen, cariyemle yat. Belki bu yoldan bir çocuk sahibi olabilirim.” Avram Sara’nın sözünü dinledi. Sara Mısırlı cariyesi Hacer’i kocası Avram’a karı olarak verdi. Bu olay Avram Kenan’da on yıl yaşadıktan sonra oldu. Avram Hacer’le yattı, Hacer hamile kaldı. Hacer hamile olduğunu anlayınca, hanımını küçük görmeye başladı. Sara Avram’a, “Bu haksızlık senin yüzünden başıma geldi!” dedi, “cariyemi koynuna soktum. Hamile olduğunu anlayınca beni küçük görmeye başladı. İkimiz arasında RABB karar versin.” Avram, “Cariyen senin elinde” dedi, “neyi uygun görürsen yap.” Böylece Sara cariyesine sert davranmaya başladı. Hacer onun yanından kaçtı. RABB ‘in meleği Hacer’i çölde bir pınarın, Şur yolundaki pınarın başında buldu. Ona, “Sara’nın cariyesi Hacer, nereden gelip nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hacer, “Hanımım Sara’dan kaçıyorum” diye yanıtladı. RABB ‘in meleği, “Hanımına dön ve ona boyun eğ” dedi, “senin soyunu öyle çoğaltacağım ki, kimse sayamayacak. İşte hamilesin, bir oğlun olacak, Adını İsmail koyacaksın. Çünkü RABB sıkıntı içindeki yakarışını işitti. (“İsmail”, “Tanrı işitir” anlamına gelir.) Oğlun yaban eşeğine benzer bir adam olacak, o herkese, herkes de o’na karşı çıkacak. Kardeşlerinin hepsiyle çekişme içinde yaşayacak” (ya da “Bütün kardeşlerinin yaşadığı yerin doğusuna yerleşecek”). Hacer, “Beni gören Tanrı’yı gerçekten gördüm mü?” diyerek kendisiyle konuşan Rabb’e “El-Roi adını verdi. (“El-Roi”, “beni gören Tanrı” anlamına gelir.) Bu yüzden Kadeş’le Beret arasındaki o kuyuya Beer-Lahey-Roi adı verildi. (“Beer-Lahey-Roi”, “Tanrı’yı görüp sağ kalanın kuyusu” anlamına gelir.) Hacer Avram’a bir erkek çocuk doğurdu. Avram çocuğun adını İsmail koydu. Hacer İsmail’i doğurduğunda, Avram 86 yaşındaydı.
SÜNNET: ANTLAŞMA SİMGESİ:
Avram 99 yaşındayken RABB o’na görünerek, “Ben Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’yım” dedi, “Benim yolumda yürü, kusursuz ol. Seninle yaptığım antlaşmayı sürdürecek, soyunu alabildiğine çoğaltacağım.” Avram yüzüstü yere kapandı. Tanrı, “Seninle yaptığım antlaşma şudur” dedi, “birçok ulusun babası olacaksın. Artık adın Avram değil, İbrahim olacak. Çünkü seni birçok ulusun babası yapacağım. (“Avram”, “Yüce Baba” anlamına gelir, “İbrahim”, İbranice Avraham, “Çokların babası” anlamına gelir.) Seni çok verimli kılacağım. Soyundan uluslar doğacak, krallar çıkacak. Antlaşmamı seninle ve soyunla kuşaklar boyunca, sonsuza dek sürdüreceğim. Senin, senden sonra da soyunun Tanrısı olacağım. Bir yabancı olarak yaşadığın toprakları, bütün Kenan ülkesini sonsuza dek mülkünüz olmak üzere sana ve soyuna vereceğim. Onların Tanrısı olacağım.” Tanrı İbrahim’e, “Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız” dedi, “seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek. Sünnet olmalısınız. Sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak. Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan bir yabancıdan satın alınmış köleler dâhil sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu. Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak. Sünnet edilmemiş her erkek halkının arasından atılacak, çünkü antlaşmamı bozmuş demektir.” Tanrı, “Karın Saray’a gelince, ona artık Saray demeyeceksin” dedi, “bundan böyle onun adı Sara olacak. (“Sara”, “prenses” anlamına gelir.) Onu kutsayacak, ondan sana bir oğul vereceğim. Onu kutsayacağım, ulusların anası olacak. Halkların kralları onun soyundan çıkacak.” İbrahim yüzüstü yere kapandı ve güldü. İçinden, “100 yaşında bir adam çocuk sahibi olabilir mi?” dedi, “90 yaşındaki Sara doğurabilir mi?” Sonra Tanrı’ya, “Keşke İsmail’i mirasçım kabul etseydin!” dedi. Tanrı, “Hayır. Ama karın Sara sana bir oğul doğuracak, adını İshak koyacaksın” dedi, “o’nunla ve soyuyla antlaşmamı sonsuza dek sürdüreceğim. (“İshak”, “güler” anlamına gelir.) İsmail’e gelince, seni işittim. Onu kutsayacak, verimli kılacak, soyunu alabildiğine çoğaltacağım. On iki beyin babası olacak. Soyunu büyük bir ulus yapacağım. Ancak antlaşmamı gelecek yıl bu zaman Sara’nın doğuracağı oğlun İshak’la sürdüreceğim.” Tanrı İbrahim’le konuşmasını bitirince o’ndan ayrılıp yukarıya çekildi. İbrahim evindeki bütün erkekleri –oğlu İsmail’i, evinde doğanların, satın aldığı uşakların hepsini– Tanrı’nın kendisine buyurduğu gibi o gün sünnet ettirdi. İbrahim sünnet olduğunda 99 yaşındaydı. Oğlu İsmail 13 yaşında sünnet oldu. İbrahim, oğlu İsmail’le aynı gün sünnet edildi. İbrahim’in evindeki bütün erkekler –evinde doğanlar ve yabancılardan satın alınanlar– onunla birlikte sünnet oldu. 

Buradaki "yağmur", bildiğimiz su damlaları şeklindeki yağmur değil, Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerinde açıkça ifade edildiği gibi, taş yağmurudur. Onların evlerinin altı üstüne gelmiş ve toprağa gömülüp gitmişlerdir.
 Burada ve daha başka yerlerde Kur'an, tek başına sadece Sodomî (eşcinsellik) hastalığının Allah'ın gazabını insanların üzerine çekmeye yetecek iğrenç bir günah olduğunu belirtmektedir. Bu yüzden, bu tür suçların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmanın, Peygamberin önderliğinde İslâm devletinin bir görevi olduğunun ve bu suçu işleyen kimselerin cezalandırılması gerektiğini öğreniyoruz.

Buna işaret eden bazı hadisler de vardır:

a) "Eşcinselin failini de, mefulünü de öldürün"

b) "Her ikisi ister evli olsun ister bekâr olsun",

c) "Livata suçunun failini ve mefulünü recm ediniz."

Fakat hayatı boyunca Hz. Peygambere hiçbir livata suçlusu getirilmemesi nedeniyle, bu tip suçlular için açık ve kati bir ceza şekli tarif edilmemiştir.
Bununla beraber, O'nun haleflerinden gelen bazı görüşler vardır: Hz. Ali, bu tip suçluların kılıçla öldürülerek, cesetlerinin gömülmeyip, yakılarak kül haline getirilmesi görüşündedir. Hz. Ebu Bekir'de Hz. Ali ile aynı fikirdedir. Hz. Ömer ve Osman ise, bu gibilerin harabe bir binanın içine atılıp, köhne yapının onların üzerine yıkılması gerektiği fikrindedirler. Hz. İbn Abbas ise, bunların en yüksek evin damından baş aşağı atılması ve recmedilmesi gerektiği kanaatindedir.
İmam Şafii, livataya iştirak eden iki tarafın fail ve mefulün, ister evli ister bekâr olsun, öldürülmesi gerektiğini söyler. İmam Şa’bî, Zühri, Malik ve Ahmed b. Hanbel'e göre, bu kimseler recmedilmelidir. Said b. Müseyyeb, Atâ, Hasan Basri, İbrahim Nehai, Süfyan-ı Sevrî ve Evzaî, bu tip suçlar hakkında verilecek cezanın, zina cezası ile aynı olduğu görüşündedirler; yani, bu ceza, suçu işleyenler bekârsa, yüz kırbaç ve sürgün, evliyseler, recmederek öldürmektir. Ebu Hanife ise, suçlunun ibret olarak, yaptığı suçun durumuyla mütenasip bir şekilde cezalandırılması gerektiği görüşündedir. İmam Şafii'nin de bu görüşe uygun bir sözü vardır.
Erkeğin, (Lut kavminin yaptığı gibi) sapık ilişkilerde bulunmasının kesin haram olduğu hususuna da dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Böyle bir fiili işleyen erkek lanetlenmiş bir kimsedir" Ebu Davut ve "Allah hanımıyla böyle bir suçu işleyen insanın yüzüne nazar etmeyecektir" (İbn Mace Müsnedi Ahmed). Başka bir hadisinde "Adet günlerinde hanımıyla cinsel ilişkide bulunan onunla livata yapan veya fal bakmaya devam eden kimse, Muhammed'e gönderilene inanmamış bir kâfirdir" (Tirmizi) diyerek şiddetle ikazda bulunmuştur.

Mevdudi

84.Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu!

Lut kavminin helakının konumuz olan A‘râf/84’te, Şu ‘ara/173 ve Neml/58‘de “yağmur” ile Hûd ve Hicr surelerinde ise bir “taş yağmuru” ile gerçekleştirildiği bildirilmiştir:
Sonra ne zaman ki, emrimiz geldi, onun [o ülkenin] üstünü altına getirdik ve üzerlerine istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık. (Hûd/82)
Böylece Biz, onların şehirlerinin üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık. (Hicr/74)
Bunlardan ve diğer ayetlerden anlaşıldığına göre, Lut kavminin helaki, bir volkan patlaması sonucunda püsküren lâvların, cürufun bir boran marifetiyle bu kavmin yaşadığı kentin üzerine yağması ile gerçekleşmiştir.
Lut kavminin helâk sebebinin sadece eşcinsellik olduğu sanılmamalıdır. Çünkü onların esas suçu, şirk ve peygamberi tanımamaktır. Bu, hem 81. âyetteki Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz ifadesinden, hem homoseksüelliğin cezasının “helâk edilmek” olmamasından, hem de Şu ‘ara/160‘dan anlaşılmaktadır:
Lut’un kavmi peygamberleri yalanladı. (Şu ‘ara/160)
EŞCİNSELLİĞİN CEZASI: Bu cinsel sapkınlığın cezası üzerinde bilginler ihtilâf etmişler; kimi uçurumdan atalım, kimi diri diri gömelim, kimi taşlayarak öldürelim, kimi de zinadaki gibi yüz sopa vuralım cinsinden ceza öngörmüşlerdir.
Hâlbuki Rabbimiz, bu suçun cezasını Kur’ân’da bildirmiştir:
Sizlerden fuhuş yapan iki er kişinin [eşcinsel ilişkide bulunan erkeklerin] her ikisine eziyet edin. Eğer tövbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir. (Nisâ/16)
Görüldüğü gibi bu suça öngörülen ceza, faillere el ve dil ile yapılacak eziyettir. Eziyetin niteliği belirtilmediği için, ceza şeklinin günün koşullarına göre kamuca ayarlanması söz konusudur. Ayetten anlaşılan, bu çirkin davranışın toplumlardan silinmesi görevinin kamuya ait olduğudur. Dolayısıyla bu aşırılığın ortadan kaldırılması için gerekli çabayı devletler göstermeli; fizikî yapılarında anormallik olanlar tedavi edilmeli, değişik zevkler peşinde olup tutkularının esiri olarak bu işi yapanlar ise cezalandırılmalıdır.
84. âyetteki bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! İfadesi sadece Peygamberimize yönelik bir hitap gibi görünse de, kıssa anlatımlarındaki bu tarz ifadeler tüm muhataplara yapılan tek tek hitaplar anlamındadır. H.Yılmaz

Medyen toprakları, Hicaz'ın kuzeybatısında, oradan Kızıldeniz'in doğu sahiline, güney Filistin'e, Akabe Körfezi'ne ve Sina Yarımadası'nın bir bölümüne kadar uzanan bölgelerde yer alır. Medayinde yaşayanlar büyük tüccar idiler. Onların yerleşim merkezleri, Kızıldeniz sahilini takip eden Yemen-Mekke ve oradan Suriye ticaret yolu güzergâhı ile Irak'tan Mısır'a giden yolun kesiştikleri mevkilerde yer alır. Bundan dolayı da onlar Araplar arasında iyi bilinirler ve helâk olmalarından sonra bile, Suriye ve Mısır'a giden ticaret kervanlarının yolları onların arkeolojik kalıntıları arasından geçmesi nedeniyle hatırlanırdı.
Kur'an'da geçen Medyen halkı hakkında anlatılanların önemini kavramak için, bu insanların, Hz. İbrahim'in üçüncü hanımı Katurah'tan olma oğlu Midiyan'ın soyundan geldiklerini iddia etmelerine dikkat edilmelidir. Doğrudan doğruya onun neslinden gelmemiş olduğu halde, onların tümü Onun soyundan olduklarını iddia etmişlerdi. Çünkü eski bir geleneğe göre, büyük bir zata bağlı olan herkes, daha sonra yavaş yavaş Onun torunları arasında sayılmaya başlanırdı. Nitekim Hz. İsmail'in (a.s.) soyundan gelmemesine rağmen tüm Araplara "İsmailoğluları" denmiştir. Hz. Yakup'un soyu (İsrâîloğulları) için de durum aynıdır. Aynı şekilde, Hz. İbrahim'in (a.s.) çocuklarından biri olan Midyan ‘ın etkisi altına giren tüm bölge sakinleri Benî Medyen (Medyenoğulları), bunların oturduğu yerler de Medyen bölgesi diye anılır oldu.
Yukarıdaki tarihi gerçeğin ışığı altında, onların Hakk'ın sesini ilk defa, Hz. Şuayb’den (a.s.) duydukları bir hakikattir. Gerçekte Medyenoğulları, İsrail kavmi gibi aslında Müslümandılar. Fakat Şu’ayb (a.s.)kendilerine peygamber olarak gönderildiği zaman onların inançları bozulmuş idi, tıpkı, Hz. Musa'nın (a.s.) geldiğinde İsrailoğulları'nın saf inançlarının bozulmuş olduğu gibi. Benî İsrail, Hz. İbrahim'den (a.s.) sonraki yaklaşık altı asır süresince müşriklerle ihtilaf ederek şirke ve ahlâksızlığa düçar olmalarına rağmen, hâlâ "mümin" olduklarını ve bundan gurur duyduklarını iddia ediyorlardı.
 Bu, Hz. Şuayb’ın kavmine, şirk ve ticarî ahlaksızlık gibi iki önemli günah bakımından onları ıslah etmek için gönderildiğini göstermektedir.
 Bu konuda daha ayrıntılı bir yorum için, lütfen bu surenin 44. ve 45. açıklama notlarına bakınız.
Hz. Şu’ayb (a.s.) burada onların dikkatini özellikle şu hususa çekmek istemiştir: "Sizden önceki peygamberlerin (selam üzerlerine olsun) yerleştirdiği Hak Yolu (Sırat-ı Müstakimi), kendi yanlış inanç ve ahlâksızlıklarınızla bozmayın."
 Peygamberin onların inançlarına telmihte bulunması göstermektedir ki, onlar kendi kendilerinin "inananlar" olduklarını itiraf ediyorlardı.  Her ne kadar yanlış inançlara ve sapmalara kaymışlarsa da her hâlükârda "inananlar" olduklarını ve bununla da övündüklerini söyleyen, güya baştan çıkarılmış müslümanlar idiler. İşte bunun için peygamber onlara: "Eğer gerçekten inananlar iseniz, iyilik ve kötülüğü, Allah'a Ahiret gününe inanmayan şu dünyaperest insanların ölçüleriyle değil, doğru ve dürüst insanların ölçüleriyle değerlendirmelisiniz diye hitapta bulunmaktadır. 

Mevdudi

Hz. Şuayb'ın, Kitab-ı Mukaddes’te (Çıkış ii, 18) “Allah'a inanan” anlamına Reu-el olarak da sözü geçen, Hz. Musa'nın kayınbabası Jethro olduğu söylenmektedir: Medyen -Kitab-ı Mukaddes'e göre Midian- bölgesi bu günkü Akabe Körfezi'nin kuzeyinden Sina Yarımadası'nın içlerine ve Ölü Deniz'in doğusunda Moab dağına kadar uzanıyordu, sakinleri ise Arapların Emur (Amorite) koluna mensup kabilelerdi.

 Lafzen, “İnsanlara mal ve eşyalarını eksik vermeyin”: hem maddî haklara, hem de ahlakî ve toplumsal haklara riayeti belirten bir ifade. “Bütün işlerinizde” şeklindeki bizim ilavemiz için bkz. 6. sure, 150. not. 

Hz. Şuayb'ın, Kitab-ı Mukaddes’te (Çıkış ii, 18) “Allah'a inanan” anlamına Reu-el olarak da sözü geçen, Hz. Musa'nın kayınbabası Jethro olduğu söylenmektedir: Medyen -Kitab-ı Mukaddes'e göre Midian- bölgesi bu günkü Akabe Körfezi'nin kuzeyinden Sina Yarımadası'nın içlerine ve Ölü Deniz'in doğusunda Moab dağına kadar uzanıyordu, sakinleri ise Arapların Emur (Amorite) koluna mensup kabilelerdi.

M.Esed

85–87.    (And olsun ki) Medyen’e de kardeşleri Şu‘ayb’ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Şu‘ayb peygamber ve Medyen halkı, Kur’ân’da ilk kez burada konu edilmiştir. İleride, Hûd, Şu ‘ara ve Ankebût surelerinde tekrar gündeme getirilecektir.
Kitap-ı Mukaddes, Çıkış 18,1–27:
YİTRO MÛSÂ’YI ZİYARET EDİYOR:
Mûsâ’nın kayınbabası Midyatlı Kâhin Yitro, Tanrı’nın Mûsâ ve halkı İsrail için yaptığı her şeyi, RABB ‘in İsrâîlliler’i Mısır’dan nasıl çıkardığını duydu. Mûsâ’nın kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora’yı ve iki oğlunu yanına aldı. Mûsâ, “Garibim bu yabancı diyarda” diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti. Sonra, “Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni firavunun kılıcından esirgedi” diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu. Yitro Mûsâ’nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı’na, Mûsâ’nın konakladığı çöle geldi. Mûsâ’ya şu haberi gönderdi: “Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz.” Mûsâ kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler. Mûsâ İsrailliler uğruna RABB ‘in firavunla Mısırlılar’a bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB ‘in kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı. Yitro RABB ‘in İsrâîlliler’e yaptığı iyiliklere, onları Mısırlıların elinden kurtardığına sevindi. “Sizi Mısırlılar ’ın ve firavunun elinden kurtaran Rabb’e övgüler olsun” dedi, “halkı Mısır’ın boyunduruğundan O kurtardı. Artık biliyorum ki, RABB bütün ilâhlardan büyüktür. Çünkü onların gurur duyduğu şeylerin üstesinden geldi.” Sonra Tanrı’ya yakmalık sunu ve kurbanlar getirdi. Harun’la bütün İsrail ileri gelenleri, Mûsâ’nın kayınbabasıyla Tanrı’nın huzurunda yemek yemeye geldiler.
YİTRO’NUN ÖĞÜDÜ:
Ertesi gün Mûsâ halkın davalarına bakmak için yargı kürsüsüne çıktı. Halk sabahtan akşama kadar çevresinde ayakta durdu. Kayınbabası Mûsâ’nın halk için yaptıklarını görünce, “Nedir bu, halka yaptığın?” dedi, “Neden sen tek başına yargıç olarak oturuyorsun da herkes sabahtan akşama kadar çevrende bekliyor?” Mûsâ, “Çünkü halk Tanrı’nın istemini bilmek için bana geliyor” diye yanıtladı, “ne zaman bir sorunları olsa, bana gelirler. Ben de taraflar arasında karar veririm; Tanrı’nın kurallarını, yasalarını onlara bildiririm.” Kayınbabası, “Yaptığın iş iyi değil” dedi, “hem sen, hem de yanındaki halk tükeneceksiniz. Bu işi tek başına kaldıramazsın. Sana ağır gelir. Beni dinle, sana öğüt vereyim. Tanrı seninle olsun. Tanrı’nın önünde halkı sen temsil etmeli, sorunlarını Tanrı’ya sen iletmelisin. Kuralları, yasaları halka öğret, izlemeleri gereken yolu, yapacakları işi göster. Bunun yanı sıra halkın arasından Tanrı’dan korkan, yetenekli, haksız kazançtan nefret eden dürüst adamlar seç; onları biner, yüzer, ellişer, onar kişilik toplulukların başına önder ata. Halka sürekli onlar yargıçlık etsin. Büyük davaları sana getirsinler, küçük davaları kendileri çözsünler. Böylece işini paylaşmış olurlar. Yükün hafifler. Eğer böyle yaparsan, Tanrı da buyurursa, dayanabilirsin. Herkes esenlik içinde evine döner.” Mûsâ kayınbabasının sözünü dinledi. Söylediği her şeyi yerine getirdi. İsrailliler arasından yetenekli adamlar seçti. Onları biner, yüzer, ellişer, onar kişilik toplulukların başına önder atadı. Halka sürekli yargıçlık eden bu kişiler zor davaları Mûsâ’ya getirdiler, küçük davaları ise kendileri çözdüler. Sonra Mûsâ kayınbabasını uğurladı. Yitro da ülkesine döndü.
MEDYEN: Batlamyos bu şehirden “Modiana” diye söz etmiş ve Şu‘ayb sözcüğünün de “Jethro” sözcüğü ile aynı olduğunun söylendiğini kaydetmiştir.
86. âyetteki Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın ifadesinden, Medyen halkının ileri gelenlerinin sadece peygamberlerini yalanlamakla kalmadıkları, aynı zamanda karşı saldırıya da geçtikleri anlaşılmaktadır. O yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmak ifadesi bize bu karşı saldırının Şu‘ayb ’ın peygamberliğini kabul edenlere mal-mülk, menfaat teklifi ve tehdit şeklinde veya onların aralarına ve kalplerine bir takım şüpheler sokmak şeklinde olduğunu düşündürmektedir. Böylece vahyin tebliği, peygamberin öğüt vermesi, yani halkın Müslüman olması, tüm yollar kesilmek suretiyle engellenmiş olmaktadır. Bu davranış ise tam olarak Allah’a ve elçisine savaş açmaktır. Medyen halkının kahredilmesinin sebebi bu suçtur. Yoksa ölçüde-tartıda hile yapmaları değildir.
Kur’ân’da, Şu‘ayb peygambere gelen belge ve bilgiler hakkında bir bildirim yoktur. Kıssadaki ifadelerden anlaşıldığına göre, Şu‘ayb peygambere, tevhidin tebliğ edilmesi görevi yanında halkın birbirini sömürmemeye, haksız kazanç sağlamamaya çağırıldığı bir şeriat kitabı da verilmiş olmalıdır.
87. âyetteki Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır ifadesi, Şu‘ayb peygamberin Allah’a olan güveninin tam olduğunu vurgulamaktadır. Tabiî ki sünnetullah da Şu‘ayb peygamberin inandığı gibidir ve inananlar ile inanmayanlar bir tutulmayacaktır:
Yoksa kötülük işleyenler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini iman edip sâlihâtı işleyen kimselerle bir tutacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar! (Casiye/21) 

H.Yılmaz

 

85. Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik: "Ey kavmim!" dedi, "Allah'a kulluk ediniz, sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. Ölçüyü ve tartıyı tam yapınız, insanların eşyalarını ek­sik vermeyiniz, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayınız; eğer inanan insanlar iseniz, böylesi sizin için daha iyidir".

86.  "Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek ona inananları Allah yolundan çevirmeye ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayınız; düşünün siz az idiniz, O sizi çoğalttı ve bakınız bozguncuların sonu nasıl oldu?"

87.  "Eğer içinizde bir kısmı benimle gönderilene inanmış, bir kısmı da inanmamış ise, Allah, aramızda

hükmedinceye kadar sabrediniz; O, hükmedenlerin en iyisidir".

Yukarıda geçen âyetlerin hepsini bir başlık altında incelemek mümkündür. Çünkü hepsi de Hz. Şuayb'ın getirdiği mesajı ve ona gösterilen tepkiyi anlatmaktadır.

1. Hz. Şu’ayb, Razi’nin naklettiğine göre Hz. İbrahim'in soyundan gelmektedir. Şu’ayb Nüveyb'in oğlu, Nüveyb Medyen ‘in oğlu, Medyen de İbrahim'in oğludur. Şu’ayb aynı zamanda Hz. Musa'nın kayınpederidir.

Hz. Şuayb'ın peygamber olarak gönderildiği Medyen ülkesi, Kitab-ı Mukaddes’te Midian bölgesi, bugünkü Akabe körfezinin kuzeyinden Sînâ yarımadasının içlerine ve Ölüdeniz ‘in doğusundan Moab dağına kadar uzanıyordu. Sakinleri ise, Araplar ‘ın Emur (Amorite) koluna mensup kabilelerdi. "Medyen'e kardeşlen Şuayb'ı gönderdik" ifadesi ile iman kardeşliği kastedilmekte, Şuayb'ın onların içinden geldiği ifade edilmektedir.

2. Hz. Şuayb'ın getirdiği mesajın içeriğini A'râf sûresinde bulduğumuz gibi, diğer surelerde de buluyoruz. Hz. Şuayb'ın öğretisinde yer alan mesajların neler olduğuna gelince;

a) "Ey kavmim!" dedi, Allah’a kulluk ediniz! Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur".

Tevhit inancı, bütün peygamberlerin getirdiği mesajların ilk sırasında yer almaktadır. A'râf sûresinde ele alınan Hz. Nuh, Hûd, Salih ve Şu’ayb peygamberlerin ilk öğretisi, bu şekilde ifade edilen tevhit inancıdır. Tevhit inancını ifade eden bu cümlenin ne anlama geldiği, A'râf sûresinin 59. âyetinde açıklandı.

"Size Rabbinizden açık bir delil gelmiştir". Buradaki "beyyine" kelimesine "duyuru" anlamı verilebilir. Duyurulardan biri yukarıda anlatılan tevhit inancıdır, diğerleri âyetin devamında yer almaktadır.

b) "Artık ölçüyü, tartıyı tam yapınız, insanların eşyalarını eksik vermeyiniz".

Öyle anlaşılıyor ki Medyen halkının öne çıkan özelliği, şirk ve ticarete hile karıştırmaları idi. Yüce Allah, bir insanın bir in­sanı hile ile kandırmasına razı olmamaktadır. Burada Medyen halkına Şu’ayb peygamberle ulaştırılan mesaj, insanların faydası içindir. İnsanlar arasındaki hileli ticarî ilişkiler, ilâhî âlemden bu emrin nazil olmasına sebep olmuştur. Ticarî hukuk öylesine düzenlenmelidir ki, insanların aldanmasını veya haksız kazanç elde etmesini ortadan kaldırsın.

Allah bu düzenlemenin temeline tevhit inancını yerleştirmekte, caydırıcı güç olarak da âhiret azabını gündeme getirmektedir. "Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayınız. Zira ben sizi bolluk (hayr) içinde görüyorum. Ve ben gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum" (Hûd 11/84). Demek ki Medyen halkı, ekonomik imkânları geniş olan ve bu konuda ilâhî ihsana ulaşmış bir toplumdu. Ekonomik imkânların sağladığı doyum bilmeyen ihtiras, ticarî hayatı hileli yollara götürmüştü.

A'râf sûresinin 85. âyetinde, "Ölçüyü, tartıyı tam yapınız!" dendiği halde, Hûd sûresinin 85. âyetinde, "Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapınız!" buyurulmaktadır. Burada kist, yani "oran adaleti" kavramına yer verilmektedir. "Ölçüyü tastamam yapınız, eksik verenlerden olmayınız, doğru terazi ile tartınız" (Şu ‘ara 26/181-182) buyurulurken, aynı mesaj çok az bir farkla sunulmaktadır.

c) Ticarî hayata, ölçüye hile katarak getirilen dengesizlik, sosyal hayatın dengelerini bozacaktır. Onun içindir ki âyetin devamındaki bölümünde: "Düzeltilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayınız. Eğer inananlar iseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır" buyurulmaktadır. Hûd sûresinin 85-86. ayetlerinde ise bu durum şöyle ifade edilmektedir: "Yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayınız. Eğer müminler iseniz, Allah'ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır". Şu ‘ara sûresinin 183. âyetinde de, yeryüzünde bozgunculuk yapmamaları emredilmektedir.

Bu ayetlerden şu neticeye varıyoruz: Ekonomik dengeleri hileli kazançla bozmak, yeryüzünde fesat çıkarmak, yani bozgunculuk yapmaktır. Hileli kazanç, haksız kazanç, haram kazanç, aynı zamanda insanların asaletini bozmaktadır, yani manevî dengeleri de altüst etmektedir. Manevî dengelerin bozulması, giderek sosyal dengeleri de bozmaktadır.

Yüce Allah normal kârın insanlar için daha hayırlı olduğunu anlatmak için sağlam imanı devreye sokmaktadır. Allah akla hitap ederken, neyin daha değerli olduğunun bilgisini vermekte ve bu bilginin iman vasıtasıyla hayata geçirileceğine işaret etmektedir. Demek ki ticarî dengeleri bozmadan, yeryüzünde bozgunculuk yapmadan sürdürülecek sosyal hayatta, bilgi ve imana ihtiyaç vardır. Yüce Allah bilgiyi vermekte, imanı da kulundan beklemektedir. "Eğer inanıyorsanız" bunun daha iyi ve değerli olduğunu anlarsınız denirken, bu ifade edilmektedir. Demek ki eğitimde bir şey yasaklanırken, o yasağın temelinde yer alan değerler belirlenmeli ve onları harekete geçirerek yasağın yerine gelmesi temin edilmelidir.

d) Hz. Şu’ayb insanların yapmamaları gereken diğer davranışları da sıralamaktadır. "Tehdit ederek, ona inanan insanları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başına oturmayınız".

Zemahşerî bu âyetteki "Her yolun basına oturmayınız" cümlesini, A'râf sûresinin 16. âyetiyle tefsir etmektedir. O âyette İblis şöyle demişti: "Öyle ise beni azdırmana karşılık and içerim ki, ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım". Demek ki Medyen halkının ileri gelenleri, Allah'a giden her yolun başına oturup halkın o yola gitmesini engelliyorlardı. Halkın uyduğu manevî uygulamaların yollarını, din yollarını engelliyorlardı. Bu davranışlarıyla şeytanlaşıyor ya da şeytana yardım ediyorlardı.

Bu yolların başına otururken insanları tehditle ve Allah'ın yolunu eğri büğrü göstererek engelleme işini sürdürüyorlardı. Âyette yer alan tû'idûn kelimesi, "tehdit ederek" anlamına gelmektedir. Demek ki insanları çeşitli şekillerde tehdit etmek suretiyle Allah'ın yolundan alıkoyuyorlardı.

Toplumun ileri gelenlerinin, siyasî erki kullanarak halkın manevî doğrultudaki uygulamalarını tehditle engellemeleri, insanlık tarihinde devam eden bir süreç olmuştur. Yüce Allah bize Medyen halkı örneği ile bu süreci anlatmaktadır. Yoksa O'nun amacı, Medyen halkının bu durumunu hikâye etmek değil, bununla geleceğe ışık tutmak ve insanların ilâhî yolda mesafe almak için manevî uygulamalarına mani olmalarını engellemektir, yani insanların manevî bakımdan haklarına ve özgürlüklerine engel olmanın fesatçılık olduğu bilgisini vermektir.

Medyen halkının ileri gelenleri zor kullanarak hak ve özgürlüklere mani oluyorlardı. Beşerî güçle ilâhî yolu engellemeye çalışıyorlardı. Diğer taraftan Allah'ın yolunu eğri büğrü göstermeyi de ihmal etmiyorlardı. Bunun anlamı, öğretim vasıtasıyla insanların beynini yıkamalarıdır.

Bu tip uygulamalar gruplar arasında olduğu gibi, toplumlar arasında da olmaktadır. Siyasî erki eline geçirenler, kendi ideolojilerini insanlara kabullendirebilmek için zora başvurmaktadırlar. Bu durum, siyasî erkin kötüye kullanılması demektir. Haklar ve özgürlükler engellenerek devlet idaresi oligarşiye dönüştürülmektedir.

İman edenleri korkutup tehdit ederek, zor kullanarak Allah yolundan alıkoymanın toplumun erdemini yaraladığının ve siyasî erkin geleceğini karartmakta olduğunun mesajını Şu’ayb peygamber vermektedir.

e) A'râf sûresinin 69. âyetinde Salih peygamberin Semûd kavmine öğrettiklerini, Allah'ın onlara verdiği nimetleri hatırlatarak öğrettiği gibi, Şu’ayb peygamber de aynı metodu izleyip Medyen halkına Allah'ın verdiği en önemli nimeti hatırlatmaktadır: "Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı".

Âyetin bu kısmındaki "azlık", "çokluk" ne anlama gelmektedir? Azlık, çokluk, insana nüfusu hatırlatmaktadır. O zaman az olan bir toplumun, çoğalarak millet haline gelmesi, dünyayı ihya etmesi, medeniyete katılıp bir şeyler vermesi, devlet olması, nimetlerin başında gelmektedir.

Diğer taraftan buradaki azlık ve çokluk, ekonomik nimeti ifade etmiş olabilir. Âyette "Sizi fakirken sizi zenginleştirdi" manası verilebilir. Azlık fakirliği, çokluk da zenginliği hatırlatabilir. Fakirken zengin olmak, toplu­mun çalışmasına bağlı olmaktan çok, ilâhî ihsana da bağlıdır.

Ayrıca azlık güçsüzlüğü, çokluk da güçlülüğü ifade etmiş olabilir. Buradaki güç kavramı sosyal güce, teknolojik güce işaret etmiş olabilir. Hem aynı toplumun içinde hem de toplumlar arası ilişkilerde, güçsüz iken güçlü hale gelmelerinin Lütfü Allah'tan gelmiştir.

Şu’ayb peygamber onların, azlık ve çokluk kavramları üzerinde düşünmelerini istemiştir. Nüfusu, ekonomik imkânları ve sosyal seviyesi az iken çoğalmalarının, üzerinde düşünmeleri ve şükretmeleri gereken bir konu olduğunu hatırlatmaktadır. Az iken çok, fakirken zengin, güçsüzken güçlü olmanın üzerinde düşünüp şükretmenin getireceği en önemli davranış şekli, Allah'a inanıp O'nun yolunda giden inanan insanların önüne çıkmamak, onları zorlamamak, böylece inanç farklılığını düşmanlığa döndürmemektir.

Âyetteki "Düşününüz!" emri "Hatırlayınız!" mânâsına da alınabilir. Geçmişte ne olduğunu hatırlamayanlar, sahip oldukları imkânlarla kibirlenip, kendi inancını paylaşmayanlara düşman kesilir ve bunu eyleme dönüştürür.

f) Şu’ayb peygamber bu âyetin son bölümünde, halkın geçmişten ibret almalarını, Allah'a giden yolun başına oturarak, inananlara engel olmanın ve Allah'ın yolunu eğri büğrü olarak göstermelerinin neticesinin çok kötü olacağını bilmelerini istemektedir. “Bakınız ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur?"

Âyetin son kelimesindeki, "bozgunculuk yapanlar"ın kimler olduğuna da açıklık getirilmektedir. Fesat çıkaranlar, siyasî erki elinde bulundurup farklı inanca sahip olanlara baskı yapan ve böylece inanç özgürlüğünü orta­dan kaldıranlardır. Kendisi gibi inanmayan insanların yolunu kesen, o yolun eğri olduğunu söyleyen ve bu insanlara hayatı dar eden toplumun ileri gelenleri, fesat çıkaranlardır.

"Bakınız ki, fesat çıkaranların sonu nice oldu" ifadesindeki "Bakınız!" emri, "Gözlem yapınız!" mânâsına alınacağı gibi, "Dikkat ediniz!" mânâsına da alınabilir. Tarihî olgulardan neticeler çıkartıp hayata ışık tutmak ve o hayatın problemlerini çözmek için bu emir verilmektedir.

g) Toplumların inananlar ve inanmayanlar diye gruplara ayrılması ve bunların birbirlerine düşman olması, çözümü imkânsız olan sosyal yaralar açmaktadır. Bu yarayı kendi döneminde Hz. Şu’ayb gibi bir peygamber de tedavi edememiştir. Şuayb peygamberin halka şöyle seslendiğini görüyoruz:

"Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin. O hâkimlerin en iyisidir" Öyle anlaşılıyor ki Hz. Şu’ayb döneminde, inananlarla inanmayanlar grubu arasındaki çatışmayı önleyecek bir devlet nizamı da yoktu. Çünkü bu ayırıma devletin ileri gelenleri de katılıp inananlara karşı baskıcı uygulamaların yanında yer almışlardı.

Şu’ayb peygamber bu iki grubun birbirine savaş ilân etmesini istemiyordu. Onun içindir ki âyetin sonunda Allah'ın hükmünü beklemelerini emretmiştir. Devleti yönetenlerin de taraf olduğu ilişkiler sistemindeki düşmanca tavırların çözümü Allah'a kalmış demektir. Bu çözümün Allah'tan gelmesini Şu’ayb peygamber beklemekte ve bunun olacağı garantisini vermektedir.

Bu ayetten günümüzle bağlantılandırılacak yorum şudur: Toplumlarda inanan ve inanmayan gruplar oluşabilir, bu gruplar birbirlerine karşı düşmanca tavır takınabilir. Bu durumda devleti idare edenler, taraf tutmadan bu düşmanca tavrın eyleme dönüşmesini önlemelidirler. Gruplar arasında yumuşama ve toleransın meydana gelebilmesi için emek harcamalıdırlar.

Devleti idare edenler taraf tutunca, iş çözümsüzlüğe doğru yol alır ve ilâhî müdahalenin gelmesine sebep olur. Demek ki gruplar kendi aralarındaki problemleri yine kendileri çözmeli, en azından şemsiye görevini gören devlet bu çözümü temin etmelidir.  B.Bayraklı

Ayetin bu yönde mecazî bir anlam taşıdığı konusunda Zemahşerî ve Razi ısrar ediyorlar. Karş. Bu surenin 16. ayetinde Şeytan'a atfedilen benzer ifade.  M.Esed

88–89.   Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” (Şu‘ayb da) dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi hariç ona [sizin milletinize] geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–

Dikkat edilirse burada da Şu‘ayb peygambere karşı çıkan ve Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz diyenler, Medyen halkının ileri gelenleridir. Bilindiği gibi Peygamberimiz de Mekke’nin ileri gelenleri yüzünden Yesrib’e göç etmek zorunda kalmıştır. “Kıssaların yararları” bahsinde söylediğimiz gibi, Allah’ın elçilerine karşı direniş, o toplumların “ileri gelenleri tarafından yapılmaktadır.
Şu‘ayb peygambere karşı yapılan bu tehdit, sadece Medyen ileri gelenlerinin politikası değildir. Kıssaları nakledilen diğer kavimlerin hepsinde de “ileri gelenler ”in politikaları aynıdır:
Ve Biz herhangi bir memlekete uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın kodamanları, “Biz sizin gönderildiğiniz şeyleri inkâr edicileriz” dediler. (Sebe/34)
Ve inkâr edenler, peygamberlerine, “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!” dediler. Rabb’leri de onlara, “Biz zalimleri mutlaka helâk edeceğiz” (diye) vahyetti. (İbrahim/13)

H.Yılmaz

 

88. Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: "Ey Şu’ayb, ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları şehrimizden çıkartırız ya da dinimize dönersiniz!" Dedi ki: "İstemesek de mi?"

Şu’ayb peygamberin bu konuşmasına karşılık kavminin tepkisi şu şekilde olmuştur:

a) "Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: 'Ey Şu’ayb! Ya sen ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkaracağız ya da dinimize döneceksiniz. (Şu’ayb), 'İstemesek de mi?' dedi"

A'râf sûresinin 85-87. ayetlerinde Şu’ayb peygamberin Medyen halkına verdiği mesajlara karşı, toplumun ileri gelen kibirli insanları ağır tepki gösterdiler. Yukarıda meali verilen A'râf sûresinin 88. âyeti, bu tepkinin boyutunu vermektedir. Toplumun ileri gelen kibirli insanları, Hz. Şuayb’ı iki teklifte bulunuyorlar. "Seni ve seninle beraber inananları memleketimizden kesinlikle çıkartacağız", "Veya milletimize döneceksiniz".

Bunun anlamı ya memleketi terk edersin veya bizim milletimize dönersin. Sana ve sana inananlara inanç özgürlüğü tanımıyoruz. Hoşgörü gibi de­ğerleri size karşı kullanmayacağız. Pek çok peygamber zorlanarak, tehdit edilerek yurdundan çıkarılmıştır. Benzer tepki ile Hz. Şu’ayb da karşılaşmıştır.

Âyetteki "Milletimize döneceksiniz" ifadesindeki millet kavramını İbn Abbâs, Hâzin "din"; Kâdî Beyzâvî ve Nesefî "inkâr" olarak manalandırmaktadır. Bu kavramın geniş izahı için Bakara sûresinin 120. âyetine bakılabilir. Ama bu kavram, "yol, hukuk, hayat tarzı, düşünce biçimi ve insan davranışlarına yön veren arzular" anlamlarını da ifade etmektedir.

Medyen halkının ileri gelen kibirli insanları Hz. Şuayb'a "Milletimize döneceksin" derken, "Dinimize döneceksin" demeyi kastetmekteydiler. Onların yoluna, onların hayat tarzına, düşünce biçimine dönmesini kastetmişlerdi.

"Senin gibi olamazsam, seni benim gibi yaparım" sözü bu zorlamada iş görmektedir. Medyen halkının ileri gelen kibirli insanları, Hz. Şuayb'ın mesajını kabullenemediler, ama kendi yollarından gitmesini zorla ona kabul ettirme yolunu seçtiler. Mesajlara uymalarını yeterli görmediler, zorla onun kendi taraflarına geçmesini temine çalıştılar.

"Ya memleketi terk edersin ya da bize uymak zorundasın" gibi zulme varan davranış şekli günümüzde ve gelecekte de devam edecektir. Farklı inançları, kavga etmeden bir arada yaşatamayan toplumlar, medenî olduklarını iddia edemezler. Gruplar birbirlerine farklı inançlarıyla değil, ortak akıllarıyla muamelede bulunacaklardır. Gruplar ve fertler arası ilişkiler akıl ba­zında yürürse, düşmanlık değil hoşgörü oluşur.

Aynı inanca mensup olanlar bile, birbirleriyle ilişkilerini akıl düzeyinde yürütürlerse, birbirlerini daha inançlı, daha zayıf inançlı suçlamalarının önüne geçmiş olurlar. Onun için Kur'ân insan ilişkilerini akıl alanına çekmektedir.

b) "(Şu’ayb), 'İstemesek de mi?' dedi".

Şu’ayb peygamberin bu ifadesi, Hz. Mûsâ'nın Firavun'a karşı kullandığı ifadeye benzemektedir: "Mûsâ: 'Sana apaçık bir mucize getirmiş olsam da mı?' dedi" (Şu ‘ara 26/30). Her iki peygamber de zorda kalmanın şartları altında bu ifadeye yer vermişlerdir. Hz. Mûsâ Firavun tarafından hapse atılmakla tehdit edildi, Şu’ayb peygamber de ülkeden çıkarılmak ya da onların yoluna dönmekle tehdit edilmişti.

Âyetin bu bölümünde yer alan kârihîn kelimesi, "istemeyenler, uygun görmeyenler, benimsemeyenler, yani reddedenler" anlamına gelmektedir. Şu’ayb peygamber, "isteksiz" olan bir insana zorla bir şeyi kabul ettirmenin yanlışlığını bu cevabıyla ortaya koymaktadır. Bir insana isteğinin dışında bir inancı kabul ettirmek veya bir davranışa zorlamak hem özgürlüklere aykırı hem de ahlâka ters düşmektedir. Bir şeyi bir insana kabul ettirmeden önce, o insanın içinde bir istek, bir ilgi uyandırmak gerekir.

c) Tepkilerini başka şekilde de dile getirdiler: "Dediler ki: 'Ey Şu’ayb! Babalarımızın taptıklarını yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın" (Hûd 11/87).

Medyen halkının ileri gelen kibirli insanları, şirki bırakmayacaklarını alaylı tepkileriyle ortaya koymaktadırlar. Buradaki salât kelimesi, Şu’ayb peygamberin "Allah'a yalvarması" anlamına gelmektedir. "Senin tevhit inancına dayalı olarak yaptığın dualar mı sana bu konuşmayı emrediyor?" diyerek alay ediyorlar. Yumuşak huylu ve akıllı olduğunu söylemenin altında da ince bir alay yatmaktadır.

d) Onların tepkisi biraz daha ileri gitmektedir:

"Dediler ki: 'Ey Şu’ayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlayarak öldürürdük. Sen bizden üstün değilsin" (Hûd 11/91). Anlamamak, peygamberi güçsüz görmek, verdiği mesajları kabul etmemenin ötesinde, onu öldürmeye gidecek kadar ileri gitmelerine sebep ol­maktadır. B.Bayraklı

Hz. Şuayb'ın (a.s) konuşmasının hemen akabinde bu kelimeleri de ilave etmesinin nedeni, onların yeniden inançsızların yolu üzerine dönmeyecekleri hususunda kesin bir iddiada bulunmaya yetkili olmadığını göstermek içindir. Allah'ın kudretini tam olarak anlamış mümin, O'nun iradesinin her şeyi kuşattığını bilir. Bundan dolayı da bir mümin "Bunun ya da şunun yapılması tamamen Allah'ın dileğine bağlı iken, ben şunu yapacağım, şunu yapmayacağım" diye kesin iddialarda bulunmaz. "Eğer O dilerse, başarılı olurum, yoksa hayır" der. Allah Teâlâ, aynı şeyi Kehf suresi, 23 ve 24. ayetlerinde de bildiriyor.
"Hiçbir şey hakkında: "ben bunu yarın mutlaka yapacağım deme, ancak, Allah dilerse, yapacağım" de.  Mevdudi

Lafzen, “Allah hakkında bir yalan uydurmuş oluruz”.

 Bu, bir tevazu ve boyun eğme tavrını ifade ediyor; yoksa Allah'ın onlardan küfre dönmeyi “isteyebileceği” ihtimalini değil.

 Yahut: “Karar verenlerin en hayırlısı sensin”. -Çünkü feteha fiili “karar verdi” anlamına da gelebilir. Bununla birlikte, burada Hz. Şuayb'ın duası Allah'ın “kararı ”na ilişkin bir dileği dile getiriyor olamaz (çünkü kimin haklı olduğuna dair Hz. Şuayb'ın zihninde herhangi bir şüphe olmasa gerektir); dolayısıyla iftah (“açığa çıkar”) ve fâtih (“açığa çıkaran”) sözcüklerinin, çeviride de benimsenen ilk karşılıkları daha tercihe şayandır. 

M.Esed

89.  "Allah, bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra eğer tekrar ona dönersek, Allah'ın üzerine yalan atmış oluruz. Rabbimiz Allah, dilemedikten sonra (sizin dininize) dönmemiz, bizim için olur şey değildir. Rabbimiz, bilgice her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a dayanmışız. Rabbimiz, bizimle kavmimizin arasındaki işi gerçekle açığa çıkar. Muhakkak ki sen gerçekleri açığa çıkaranların en iyisisin!"

Medyen halkının ileri gelen kâfirleri, Şu’ayb peygambere inanan müminlere şöyle seslenerek onları korku ve baskı altına almak istediler: "Eğer Şuayb'a uyarsanız, o takdirde siz elbette ziyana uğrarsınız" (A'râf 7/90). İnanan ve inanmayan gruplara eşit mesafede olması gereken toplumun ileri gelen devlet adamları, inanmayanların başını çekince, inanç özgürlükleri ayaklar altına alınmaktadır. Sadece "inanıyoruz" dedikleri için insanları ülkelerinden çıkartmak, ilkelliğin en çirkin yüzünü göstermekten başka bir şey değildir.

"Onlar başka değil, sırf 'Rabbimiz Allah'tır' dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları (kötüleri) diğer bir kısmıyla defedip önlemeseydi, mutlak suretle, içlerinde Allah'ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine yardım edenlere elbette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir" (Hac 22/40).

Bunun anlamı şudur: Yüce Allah iyilerin, kötülerin tahribatını önlemelerini istiyor. İnanan insanları, sırf inandıkları için yurtlarından çıkartmak, çirkin ve önlenmesi gereken bir eylemdir. Bunu önlemek isteyenlere Allah yardım edecektir. Öncelikle bu sorunun gruplar arasında çözülmesini istemektedir. Sorunu yaratanların çözümü de bulması gerekiyor. Çözümü iyi niyetle bulmak isteyene yardım edeceğine dair söz de verilmektedir.

İnanç veya din özgürlüğü konusunda insanlık mücadele vermeli ve bunu ilk planda eğitim öğretim alanında vererek, insanların özgürlüğü kabullenmesini temin etmelidir. Bu mücadele Bakara sûresinin 193. âyetinde olduğu gibi, hiçbir cezalandırılma korkusu duymadan Allah'a ibadet edilinceye ve hiç kimse başka bir insana korkuyla boyun eğmek zorunda kalmayıncaya kadar devam etmelidir.

Devleti idare eden inançsızların desteğini alan grup Hz. Şuayb'a bu şekilde tehdit, korku ve zorlama ile tepki gösterince, onun cevabı şöyle olmuştur: "Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah istemediği sürece, sizin milletinize dönmemiz söz konusu edilemez. Rabbimiz bilgice her şeyi kuşatmıştır. Biz Rabbimiz Allah'a dayanıp güvendik. Rabbimiz! Toplumumuzla bizim aramızda adaletle hükmet! Sen çözüm getirenlerin en hayırlısısın".

a) Şu’ayb peygamber, müşriklerin yolundan kendilerini Allah'ın kurtardığını ifade etmektedir. Yüce Allah'ın onları kurtardığı bu yola (millete) dönmelerinin, Allah'a iftira olacağına dikkat çekmektedir. Mademki o yanlış yoldan onları Allah kurtardı, öyleyse dönüşü de O'na bırakmak gerekiyordu. Şu’ayb peygamber de "Ancak rabbimiz Allah dilerse" ifadesiyle bunu yapmaktadır.

Bunun anlamı şudur: Medyen halkının ileri gelen kâfir ve kibirli insanlarının isteklerine göre dinlerini, yollarını değiştiremeyeceklerine, hatta bu değişimin kendi isteklerine göre de olamayacağına, bunun sadece Allah'a ait olduğuna dikkat çekilmektedir. Allah'ın takdiri, lütfu ve iradesiyle girilen inanç sisteminden yine ancak O'nun isteği ile çıkılabilir. Kendi isteği ile çıkmak Allah'a iftira olacaktır. Bütün değişimin ilâhî takdire, lütfa ve ihsana bağlı olduğu, bu takdirin tersini yapmanın Allah'ı yalanlamak olacağına işaret etmektedir.

b)  Böyle bir değişimin Allah'ın bilgisi dışında kalamayacağı vurgulanırken, "Rabbimiz bilgice her şeyi kuşatmıştır" buyurulmaktadır. Bu ifadeden şu neticeleri çıkartıyoruz: Bizi sizin yolunuzdan kurtarmakla en iyi olanı yapmış ve bu yaptığını her şeyi kuşatan ilmi ile yapmıştır. Tevhit inancını ve onun gerekli kıldığı yolu bırakıp, inkâr ve şirk yoluna sapmamız için sizin isteğinizi yerine getirirsek, bu oluşumun Allah'ın ilminin dışında kalması mümkün değildir.

Diğer neticeyi de âyetin devamından çıkartıyoruz: sadece Allah'a güvenip dayandık!" Bilgisi her şeyi kuşatan Allah'a dayanmak gerekir. Bizim, sizin saldırınıza, tehdidinize ve zarar vermenize karşılık dayanağımız yüce Allah'tır. Böylece Şu’ayb peygamber hem Allah'ı tanıtmakta hem de kendisinin O'nunla olan ilişkisini anlatmaktadır. Bir bakıma onlara ilahiyat dersi vermektedir. Allah'ın ilmi her şeyi kuşatır ve herkes O'na dayanır. Öyle bir Allah'a inandığının öğretimini yapmaktadır.

c)  Çözümü kendi aralarında gerçekleştiremeyince, Şu’ayb peygamber çözümü Allah'tan istemektedir: "Ey Rabbimiz! Toplumumuzla bizim aramızda hak ile hükmet! Sen çözüm getirenlerin en hayırlısısın!" Aslında iftah kelimesi, "açmak" anlamına gelmektedir. Toplumla aramızı hak ile aç denirken, hak ile hükmet manası kastedilmektedir. Aralarındaki çözümsüzlüğü gidermek için hakkı ortaya çıkarmak adına yapılan bir açılımı ifade etmektedir. Çözümsüzlükle mücadele verilirken çözüm getirmek, onu fethetmek anlamına gelmektedir. Onun için hüküm vermek, doğru ile yanlışı ayırmak, hakkı ortaya çıkartmak, fetih gibi bir zaferdir.

Bu duadan anlıyoruz ki, inananla inanmayan grup arasında inanç özgürlüğünün aleyhinde cereyan eden ilişkilerde imansızların saldın, tehdit ve zorlamalarına karşı durulamazsa, çözümü Allah'tan istemek, O'nun yardımı için dua etmek gerekmektedir. Bu yalvarış, mazlumlar için bir çıkış kapısıdır. Yüce Allah bu çıkış kapısına Şu’ayb peygamber örneği ile işaret etmektedir.

d)  Şu’ayb peygamber konuşmasına devam ederek şöyle demektedir: "Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse, buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na döneceğim" ; "Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nuh kavminin veya Hûd kavminin yahut Salih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir mu­sibet getirmesin! Lut kavmi de sizden uzak değildir" (Hûd 11/88-90); "Ey kavmim! Size göre benim ailem Allah'tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu Allah'ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır"; "Ey kavmim! Elinizden geleni yapınız! Ben de yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyiniz! Ben de sizinle beraber beklemekteyim" (Hûd 11/92-93); "Sizi ve önceki nesilleri yaratan Allah'tan sakınınız" (Şu ‘ara 26/184).

Bütün bu konuşmalara rağmen, başka bir ifade ile Şu’ayb peygamberin gizli tehdidine rağmen, onlar meydan okumayı şu şekilde sürdürdüler.  B.Bayraklı

Ve o’nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şuayb’a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”

Bu âyette Medyen halkının ileri gelenleri akıl hocalığı yaparak halka Şu‘ayb peygambere uyulduğu takdirde ziyana uğranılacağını telkin etmektedirler.
Bu âyet üzerinde iyi düşünülmeli ve Allah’ın kurulmasını istediği düzenin ne sebeple ve kimin ziyanına yol açacağı hakkında somut örneklemeler yapılmalıdır. Çünkü ancak bu şekilde Medyen ileri gelenlerinin halkı kandırmaya uğraşırken “ziyana uğrama” ile ne kastettikleri anlaşılabilir.
Bize göre Medyen ileri gelenlerinin asıl söylemek istedikleri şunlardır: “Dürüstlük, doğruluk, ahlâk ve iyilik gibi hususları temel ilkeler kabul eder ve uygularsak tamamen biter, mahvoluruz. Çünkü ticaret ve alışverişimizde doğruluk ve dürüstlüğe uyar ve işlerimizi bunlara göre yürütürsek, ticaretimiz kesinlikle büyüyemez, serpilemez. Ayrıca, en önemli kervan güzergâhlarının kesiştiği bölgede yer alan şu coğrafî konumumuzdan yararlanmaz, bu yörenin iyi vatandaşları olur ve kervanların geçip gitmelerine bir şeyler yapmadan seyirci kalırsak, işte o zaman bu stratejik durumun sağlamakta olduğu bütün siyasî ve ticarî avantajlarımızı da kaybetmiş oluruz. Bu, komşu ülkelere karşı olan hâkimiyetimiz ve etkinliğimizin de sonu demektir.”
Yalan, hile ve ahlâksızlığa başvurmaksızın ticaret, siyaset ve diğer dünyevî işlerin yürütülmesinin imkânsız olduğu düşüncesi, tarih boyunca bütün iflâs etmiş toplumların görüşü olagelmiştir. Dolayısıyla inançsızların hakk, doğruluk ve dürüstlük hakkında her zaman aynı tedirginliği duymaları ve aynı tepkiyi vermeleri bu sebepledir. Nitekim bu örneklerin verilmesi suretiyle doğru yola çağırılan o günün Mekke ileri gelenleri de aynı görüşte idiler.

H.Yılmaz

90.  Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki: "Eğer Şuayb'a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.

"Onlar şöyle dediler: 'Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin"; "Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz"; "Şayet doğru söyleyenlerden isen, üstümüze gökten taş yağdır" (Şu ‘ara 26/185-187). B.Bayraklı

Bkz. yukarıda 62. not. Semûd kabilesinin bir vakitler yaşadığı harrah gibi, komşu Medyen (ya da Kitab-ı Mukaddes'e göre Midian) ülkesi de bu civarda bir volkanik patlama ve deprem olduğunu gösterir çok sayıda izler taşımaktadır.

M.Esed

Derken o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar.

Tartışma, meydan okuma ve çözümsüzlük, ilâhî müdahaleyi gündeme getirmiştir "Derken o şiddetli deprem onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü dona kaldılar" (A'râf 7/91). Semûd kavminin başına da aynı ceza gelmişti. Recfe ile ceseme kelimeleri A'râf sûresinin 78. âyetinde anlatıldı. Burada dikkat çekilecek husus, depremin cüm­lenin öznesi olması, sanki depremin harekete geçip onları yakalayıvermesidir. Yüce Allah kendisinin, o depremi onların başına getirdiğini söylemedi de, depremin kendisi harekete geçip onları yakaladığını söyledi.

Nuh, Semûd, Âd ve Lut kavimlerinde olduğu gibi Medyen halkının başına da tabiat olayları bir ceza olarak çöktü. Cezalandırmada tabiat olaylarını kullanma usulü burada da kendini gösterdi. "Zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çöke kaldılar" (Hûd 11/94) "Kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azabı idi" (Şu ‘ara 26/189). Her üç âyette hemen hemen aynı azap, farklı açılardan açıklanmaktadır. Deprem, ses ve gölge gününün azabı, aynı oluşumu farklı cephelerden ele almaktadır. "Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar, Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir" (A'râf 7/92).

"Sanki orada hiç yaşamamış gibi oldular" ifadesinin anlamı, onların medeniyet adına yaptıklarından hiçbir eser kalmadı demektir. Bütün servetleri ellerinden gitti. Akşama büyük bir zengin olarak girenler, sabahleyin iflâs etmiş olarak hayata başlamış gibi oldu. Ülkeleri de, üzerinde hiç insan yaşamamış bir hale geldi. Medyen halkının ileri gelen kâfirleri, Şuayb peygambere inananlara "Mutlaka ziyana uğrarsınız" demişlerdi, bu âyetle de yüce Allah onların ziyana uğradığını bildirmektedir.

B.Bayraklı

91–92.   Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış /zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.

İman edenleri ziyana uğramak ve perişanlık ile tehdit edenler, Allah’ın şaşmaz adaletinin tecellisi sonucunda kendileri perişan olmuşlar, asıl ziyana kendileri uğramışlardır. Bu âyette anlatılanlar, Allah’ın elçileri ile gönderdiği mesaja sırt çeviren, Allah’ın kendilerine tanıdığı bu fırsattan yararlanmayan ve sapkınlıklarında ısrar edenlerin bu kaçınılmaz sonuçtan kurtulamayacaklarına dair o günün Mekkelilerine ve bugünün insanlarına çok ciddî bir mesajdır. H.Yılmaz

Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç şenlik tutmamış gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya işte ziyana uğrayanlar, onlar oldular.

92- Şuayb'ı yalanlayanlar sanki bu beldede safa sürmemişlerdi. Şuayb'ı yalanlayanlar, onu ve beraberindeki müminleri kentimizden çıkarırız diye tehdide kalkışanlar, ona uyarsanız mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz diyenler kendileri ziyana uğradılar, Şu’ayb ve ona tabi olanlar değil.

H.Yazır

92.  Şuayb'ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Şuayb'ı yalanlayanlar, işte ziyana uğrayanlar onlar oldular!

Onlara bu şekilde bir azap gelince Şu’ayb ve ona inananlara ne oldu? Bu sorunun cevabını Hûd sûresinin 94. âyetinde buluyoruz. "Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık".

Farklı inançlara sahip olan sosyal grupların birbirine tahammül edememeleri, inkârcıların inananların inanç özgürlüğünü ortadan kaldırmaya kalkışmalarının getirdiği çözümsüzlük, ilâhî müdahale ile çözüme ulaştı ve inkârcılar kaybetti. Burada sorulacak bir soru vardır: Bu cezanın Kur'ân'da yer almasının amacı nedir? Sorunun cevabını A'râf sûresinin devam eden ayetlerinde genel, ama Şu ‘ara sûresinin 190-191. ayetlerinde özel anlamda bulmaktayız:

"Doğrusu bunda büyük bir ders vardır, ama çokları iman etmezler"; "Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir". Demek Allah gelecek nesillere, Kur’an’ı okuyan, inanan; okumayan ve inanmayanlara bir ders vermektedir. Gelecek nesiller bu tarihî olgulardan ders alacak, kendilerini ona göre disipline edeceklerdir.

Allah'ın varlığını, tekliğini, eşsiz ve ortaksız olduğunu, inanç özgürlüğüne karşı çıkanları, bu konuda zulüm yapanları cezalandıracağını, tevhit inancına sahip olanlara rahmet ve merhametiyle muamele edeceğini buradan çıkaracaklardır. Mal mülk, nüfuz, şöhret gibi sahte güven veren dünyevî bağlılıkların boş ve değersiz olduklarını anlayacak, insanlık tarihinin karanlık günlerine dönmenin insanlığı geri götüreceğinin farkına varacak, insanlığı besleyen en önemli değerin özgürlükler olduğunu kavrayacak, manevî, ahlâkî değerlerin geçmişte nasıl çiğnendiğini anlayacak, yaşadığı devirde aynı olguların, aynı çatışmaların, özgürlükleri engellemenin, insanların beyin ve gönül bakımından köleleştirme isteklerinin tekrar edildiğini görünce, onları engellemek için harekete geçecektir. Yüce Allah bunun için Kur'ân'da bu olguyu bize anlatmaktadır.

Hakkı tebliğ eden insanların her çağda, insanların hırs, tamah, kibir, şöhret ve nüfuzlarının tepkisi ile karşılaşacağı, ruh hastası bu insanlarla mücadele vermek zorunda kalacakları ve bunun insanlığın değişmez kanunu olduğu, insanın bulunduğu her yerde bunlarla karşılaşılacağı öğretilmekte; böyle bir ortamın yaşanmasına sebep olanların ruh ve sosyal yapılarının analizi yapılmakta ve gelecek nesillere ışık tutan dersler verilmektedir. B.Bayraklı

Burada anlatılan bütün bu olayların derin mânâları vardır. Her kıssa, Hz. Muhammed'in (s.a) ve onun kavminin durumuna tam ve yerinde uymaktadır. Her kıssada iki taraf vardır: Peygamber ve kavmi, her bir kıssada geçen peygamber ve onun talimleri, uyarıları vs. tamimiyle Hz. Muhammed'in (s.a) davetinde olduğu şekildedir. Diğer taraftan, kötülük, ahlâksızlık ve inatçılıklara dalmış olan halk ve onların kendini beğenmiş şefleri, her zaman, küçümser bir tavırla davete karşı çıkmışlardı. Hz. Muhammed (s.a) ve davetine karşı Kureyş halkı da aynı tarz bir tavır takındığı için, dolaylı olarak, eğer çağrıya kulak vermezler ve Allah'ın onlara bahşettiği fırsatı değerlendirmezlerse akıbetlerinin de onlar gibi olacağı ikazı yapılmakta. Eğer körü körüne aynı yolda gitmeye ısrar ederlerse, sapkınlıklarında ısrar edenlere geçmişte müstahak olan aynı belâ kendilerinin de başına er geç gelecektir.

Mevdudi

Bunun üzerine (Şu‘ayb) onlara sırt çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, hâl böyleyken kâfir bir kavme/topluma nasıl tasalanayım [üzüleyim] ?”

Şu‘ayb peygamberin kıssasının anlatıldığı bu pasajın daha iyi anlaşılması için, Kur’an’dan aynı konudaki farklı iki pasajı daha aktarmakta yarar görüyoruz:
Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçeği de, teraziyi de eksik tutmayın. Ben sizi hayır ile görüyorum. Ve ben kuşatacak bir günün azabından sizin için korkuyorum. Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyin. Eğer mümin iseniz, Allah’ın bıraktığı [helâlinden size ihsan ettiği kâr] sizin için daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim.” Dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana senin namazın mı emrediyor? Kuşkusuz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.” (Şu‘ayb) dedi ki: “Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şâyet bana O, Kendi katından güzel bir rızk ihsan etmişse? Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeyi istiyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah iledir. Ben yalnızca O’na dayandım ve ancak O’na döneceğim. Ve ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hûd kavminin veya Sâlih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lut kavmi de sizden uzak değildir. Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.” Dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Biz senin söylediklerinin çoğundan bir şey anlamıyoruz. Ayrıca seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer akrabaların olmasaydı mutlaka seni recmederdik [taşa tutar öldürürdük] . Senin bize hiçbir üstünlüğün yoktur.” (Şu‘ayb) dedi ki: “Ey kavmim! Benim akrabalarım size Allah’tan daha mı değerli ki, Allah’a sırt çevirip, O’nu unuttunuz? Şüphesiz ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. Ve ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Ben yapıcıyım. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyiniz, ben de sizinle beraber gözetleyiciyim.” Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şuayb’ı ve beraberindeki müminleri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakaladı da oldukları yerde çöküp kaldılar. Sanki orada hiç yaşamadılar. Dikkat edin, Semûd kavmi nasıl uzaklaştı ise Medyen’e de öyle uzaklık vardır. (Hûd/84–95)
Eyke ashabı da gönderilmiş elçileri yalanladı. Hani Şu‘ayb onlara, “Siz takvalı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hakk yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah’a] takvalı davranın” demişti. (Onlar da,) “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver” dediler. (Şu‘ayb,) “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi. Bunun üzerine o’nu yalanladılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi! Şüphesiz bunda bir âyet [alınacak bir ders] vardır. Ama çokları iman ediciler değillerdi. Ve şüphesiz Rabbin, işte O, üstün olan ve engin merhametli olandır. (Şu ‘ara/176-191)

H.Yılmaz

(Şu'ayb) onlardan öteye döndü de: "Ey kavmim! Dedi, ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim, artık kâfir bir kavme nasıl acırım?"

93- Bunun üzerine Şu’ayb, onlardan yüz çevirdi. Ve dedi ki:

Allah bilir ya ben size Rabb’i min elçilik görevini tebliğ ettim, bu felaketten kurtulmak için Allah'ın bildirdiklerini anlattım ve emirlerini ulaştırdım. Ve size gereken nasihati yaptım, iyilikseverliğimi gösterdim, vazifemi tamamen yaptım, ancak siz dinlemediniz inkâr ettiniz. O halde ben şimdi kâfirler topluluğuna nasıl üzülürüm? Yani ilk önce Şu’ayb (a.s.) kavminin helak olmasından dolayı bir üzüntü duydu, fakat onların üzüntüye layık olmadıklarını ve küfürleriyle azabı hak etmiş olduklarını düşünerek onlarla olan bütün manevî ilgisini kesti. Kısacası "oh olsun" demedi, ancak "vah" etmenin de caiz olmayacağını düşünerek ve böyle söyleyerek onlardan tamamen yüz çevirdi.

Böyle şiddetli azab ile kökleri kazınıp yerle bir olan bu kavimlerin söz konusu tarzda bir sonucu hak ettiklerini açıklamak ve altıncı kıssaya geçmeden önce bu beş kıssadaki ibret tablolarını öz olarak gözler önüne sermek, yani olayların duyurulmasından çıkarılıp düzeltilecek olan sebeplerin gayesini anlatmak suretiyle buyuruluyor ki:

H.Yazır

Şu’ayb, onlardan öteye döndü de: "Ey kavmim!" dedi, "Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyur­dum ve size öğüt verdim, artık kâfir bir kavme nasıl acırım?"

7. "Şu’ayb onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki: 'Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım" (A'râf 7/93). Duyuru ve öğüt çare vermeyince, Şu’ayb peygamber onlardan ayrıldı ve onlara duyurduğu gerçeklerin Allah'tan geldiğini de söyledi. Bunun anlamı, duyurduğu gerçeklerin kendisi tarafından olmadığını açıklamaktır. Demek ki din bilginleri, Allah'ın gönderdiği gerçekleri insanlara tebliğ etmelidirler.

Diğer taraftan Şu’ayb peygamber inanmayanlara acıyordu, ama ilâhî ceza gelince, inkarcılıkları sebebiyle acıyamayacağım söylemektedir. Bunun anlamı, inkârın acıma duygusunu ortadan kaldıracak seviyeye gelmemesinin gereğidir. İnkârın, inanç özgürlüğünü ortadan kaldıracak nitelik kazanması, gruplar arasında bunun çözümlenemez hale gelmesi anında, gelecek olan cezadan dolayı acımanın da bir anlamı kalmamaktadır.

Bu ayetten şu gerçeği de yakalayabiliriz. Tevhit inancını kabullenemeyen insanlar, aslında inanç alanında katliama gitmektedirler. Peygambere uymayıp inanç özgürlüğünü ortadan kaldıranlar, manevî alanda çok büyük haksızlıklar yapmaktadırlar. Zaten onlar bu anlamda estirdikleri tehditle, kendi başlarına gelen azaptan dolayı acımayı da katletmektedir.

İnkâr psikolojisi Medyen halkının manevî yapısında bir deprem meydana getirmiş ve onların gönlünden çıkıp tabiattaki depremi oluşturmuştur.

Demek ki A'râf sûresinin 91. âyetinde yer alan deprem, onların iç âleminden çıkmış, tabiatın düzenini bozup kendilerine yansımıştır. Fertlerin ve toplumların başına gelen olumsuzluklar, kendi iç âlemindeki oluşumların bir getiri­şidir. Böylece Allah, gelecek nesillere aynı hataları yapmaktan caydırma eğitimini vermektedir. Dünyevî cezalar sebep-sonuç ilişkisi içinde anlatılırken, insanlara olguları analiz etme yeteneği kazandırılmaktadır. B.Bayraklı

Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, onun halkını -yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.

94- Hiç bir ülkeye hiç bir peygamber göndermedik ancak şöyle: Yani anlatıldığı gibi mahvedilen köylerin, memleketlerin her hangi birine her hangi bir peygamber gönderdiysek mutlaka şunları yaptık: Önce halkını fakirlik, şiddet, hastalık ve ihtiyaçlarla sıktık ki yakarsınlar, kibirlerini atıp hakka boyun eğsinler, yumuşayıp yalvarsınlar (Bu konuda bilgi için En'âm, 6/43 âyetine bakınız).

H.Yazır

Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek halkını, yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışındır.

Yüce Allah'ın: "Biz hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek" buyruğunda hazfedilmiş bazı ifadeler vardır. Bunlar da şöyledir: Oranın ahalisi de eğer peygamberleri yalanladı ise, mutlaka onları azap ile yakalayıverdik.

"Halkını, yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka fakirlik, sıkıntı ve hastalığa uğratmışladır." Bu buyruğun benzerlerine dair açıklamalar, (el-Bakara, 21X11. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Kuduri

94–95.   Biz hangi kente bir nebi [peygamber] gönderdiysek, onun ehlini [halkını] mutlaka yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihâyet çoğaldılar ve, “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik.

Bu ayetlerde Rabbimiz; mesajlarını dinletmek ve elçilerine uyulmasını sağlamak için hangi yolları kullandığını; insanların tâğûtlaşmasını önlemek ve tâğûtlaşanlara hadlerini bildirmek için insanları nasıl denediğini açıklamaktadır. Âyetlere göre Yüce Allah, yalvarıp yakarmalarını bekleyerek belâ, sıkıntı, hastalık vs. musallat ettiği toplumların sıkıntılarını bir süre sonra kaldırmakta, onlara rahatlık, sağlık, mutluluk vermekte, hatta o toplumları mal, mülk ve evlâtça da çoğaltmaktadır. Ama insanlar başlarından geçenlerin sebeplerini ve bu olup bitenin arkasında Allah’ın olduğunu düşünmemekte, yaşadıklarının öteden beri olağan şeyler olduğunu, atalarının da bunları yaşadıklarını ileri sürmektedirler. İnsanların bu tutumu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
And olsun, senden önceki ümmetlere/toplumlara elçiler gönderdik de onları dayanılmaz zorluk [yoksulluk] ve sıkıntılarla çeviriverdik. Umulur ki yalvarırlar diye. Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi [süsledi] . Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular. (En‘âm/42-44)
Ayetlerde verilen mesaja göre, Rabbimizin denemeye tâbi tuttuğu insanlardan beklediği, azap ile karşılaşmadan önce akıllarını başlarına alıp iman etmeleridir. Çünkü azapla, belâ ve musibetle yüz yüze geldiğinde insanın iman etmesi bir işe yaramamaktadır:
Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesinden başka bir şey beklemiyorlar. Rabbinin işaretleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; biz de bekleyicileriz.” (En‘âm/158)
Hatırlanacak olursa bu tür iman Kamer sûresi’nde karşımıza çıkmış ve “iman-ı ye’s” olarak adlandırılmıştı.
Tarihî kaynaklara göre, bu sure, Mekke ve çevresinde gerçekleşen ve “ileri gelen” kesimin de etkilendiği bir kıtlık döneminde inmiştir. İnsanların o dönemde hayvan leşleri ve derileri yemeye başladıklarını kaydeden kaynaklar, çaresiz kalan Mekkelilerin Ebû Süfyan önderliğinde Peygamberimize gelerek başlarındaki kıtlık belâsının uzaklaştırılması için Allah’a dua etmesi ricasında bulunduklarını yazmaktadır. Fakat Allah’ın kıtlığı kaldırıp uzaklaştırmasından sonra işlerin yavaş yavaş yoluna girmesiyle birlikte Mekkeli kodamanlar eskisinden daha küstahlaşmışlar ve kalpleri birazcık imana meyletmiş olanları şu sözlerle engellemeye çalışmışlardır: “Kıtlık ve yokluk hayatın cilveleridir, bu durum Muhammed gelmeden önce de insanlara musallat olan bir hâldir. Bundan dolayı, kıtlığın tekrar gelmiş olması nedeniyle o’nun tuzağına düşmeyin. Babalarımız, ecdadımız da kıtlık ve bolluk dönemlerini yaşamışlardı.”
Rabbimizin bolluk ve darlık vererek insanlara uyarıda bulunduğu, ibret alınması için Kur’ân’da birçok kez dile getirilmiştir:
Allah bir şehri misal olarak verdi: (Bu şehir) güvenli, huzurlu idi, oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi. (Nahl/112)
Ve eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi. Ve and olsun, Biz onları azap ile yakaladık, buna rağmen Rabb’lerine boyun eğmediler ve yakarmadılar. Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır! (Müminun/75-77)
Tekrar tekrar yapılan bu uyarılara rağmen insanların bunları dikkate almadığı, 95. âyetteki atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu ifadesinden anlaşılmaktadır. Böylece, uyarıcıyı dikkate almayan ve şımaran toplumların helâk edilme gerekçesi ve kaçınılmazlığı açıklanmış olmaktadır.
NEBİY: 94. âyetteki  النّبىّ [nebiy] sözcüğü, Kur’ân’da ilk kez bu âyette geçmektedir. Gerek bu sözcük, gerekse bu sözcüğün anlamdaşı olan resul sözcüğü, Türkçe’de genellikle Farsça kökenli olan “peygamber” sözcüğü ile ifade edilmektedir
 النّبىّ [nebiy] sözcüğü,  نبأ [nebe’=haber] sözcüğünden türemiş olup “haberci” demektir. Ancak nebiy sözcüğünün türediği nebe’ sözcüğü, –Kamer sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– Kur’ân’da hep çok ciddî konulardaki haberler için kullanılmıştır. Bu durumda nebiy, “önemli, ciddî haberleri veren kişi” demek olmaktadır. Nitekim nebiy sözcüğü Kur’ân’da sadece peygamberleri ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü peygamberler sıradan haberleri değil, Allah’ın kendilerine vahyettiği; geçmişteki büyük olaylara, geleceğe, ölüme, ölüm ötesine [mahşere, dirilmeye, cennet ve cehenneme] dair haberleri vermişlerdir.
Bazı araştırmacılar nebiy sözcüğü ile, aynı kişiyi işaret etmesi bakımından eş anlamlı olan resul sözcüğü arasında bir takım farklar olduğunu açıklamaya çalışmışlarsa da, bunların pek ciddî farklar olmadıkları görülmektedir.
Bazı Batılı araştırmacılar ise nebiy sözcüğünün İbranice “nabbi” sözcüğünden geldiğini kabul etmişlerdir. Oysa nebiy sözcüğü, hem şekil hem de kök anlamı itibarıyla tamamen Arapça bir sözcüktür. 

H.Yılmaz

Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler. Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan onları ansızın yakalayıverdik.

"Sonra bu sıkıntının yerini iyilikle değiştirdik" yani kuraklıklarını bolluk, verimlilik ile değiştirdik. "Nihayet çoğaldılar" buyruğundaki; kelime "çoğaldılar" anlamına geldiğine dair açıklama ibn Abbas'tan nakledilmiştir. İbn Zeyd ise; malları ve evlatları çoğaldı demektir, der.

Şanı yüce Allah, bu buyruğuyla bizlere, onları sıkıntı ile yakaladığını, bolluk da verdiğini fakat bu işlerinden vazgeçmeyip şükretmediklerini bildirmektedir. Ve "Atalarımıza da darlık ve genişlik dokunmuştur dediler" biz de onlar gibiyiz. "Bunun üzerine Biz de kendileri farkında olmadan" daha çok hasret çeksinler diye "onları ansızın yakalayıverdik."

Kuduri

94.  Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını (peygambere başkaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.

Yüce Allah, bu ayetleriyle toplumların psikolojik ve ekonomik hayatındaki değişimlerin dinamiklerini vermektedir.

1. Yüce Allah, bir topluma yoksulluk (be'sâ); darlık (darrâ') tattırmasının sebebini bu âyette açıklıyor. Bir taraftan yoksulluğun ve darlığın sebebini, diğer taraftan da amacını belirtiyor. Böylece sebep-sonuç ilişkisi içinde konuyu açıklıyor. Be'sâ ile darrânın herhangi bir toplumun başına gelmesinin sebebi, peygambere isyan etmeleri, ona inanmamaları, onun getirdiği mesajla alay etmeleri olarak tespit edilmektedir. Bunun sonucu da yoksulluk, darlık, çeşitli hastalıklar fakirlik ve değişik sıkıntılar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu sonuç başka bir şeyin sebebini belirlemektedir. Demek ki bir şeyin sonucu olan şey, diğer bir sonucun sebebi olmaktadır. Zincirleme sebep-sonuç ilişkisi olduğunu anlıyoruz.

Peki, bu yoksulluk ve sıkıntı neyin sebebi olacak, ya da sonucu ne olacaktır? Âyetin son ifadesi bunu vermektedir: "Yalvarıp yakarsınlar diye". Allah'a yalvarıp kibirlerinden sıyrılırlar. Allah'a yalvarıp, yakarmak, O'na karşı tevazu göstermek, kibrinden sıyrılmak anlamına gelen  yeddarra'ûn kavramı ve onun başındaki  le'alle edatı, amacı be­lirlemektedir.

Toplumların başına gelen maddî ve manevî sıkıntılar ve yoksulluklar kendi yapıp etmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu sıkıntı ve yoksulluk Allah tarafından terbiyevî bir amaçla verilmekte, bu da onun kibirden sıyrılıp tevazu kazanmasına sebep olmaktadır. Yanlıştan belâya, belâdan hayırlı neticelere giden bir çizgi sunulmakta ve bunun analizi yapılmaktadır.

Kibirden sıyrılmak, iyiye atılan ilk adımdır. Çünkü kibir insana kötülük yaptırmaktadır. Özellikle de tevhit inancının kabullenilmesini engellemektedir. Kibri aradan çıkartmadan, insanı iyinin kapısından içeri almak mümkün olmayacaktır. Daha önce En'âm sûresinin 42. âyetinde de aynı amacı güden uygulamanın yapıldığı görülmüştü. En'âm sûresinin 43. âyetinde şu ifade yer almaktadır: "Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gösterdi". Demek ki bozguncu kişilere eğitici olsun diye verilen cezalar, aksi tesir yaparak daha da katılaşmalarına sebep olmaktadır. B.Bayraklı

Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu." dediler ve hemen onları, hiç farkında olmadıkları bir sırada ansızın yakaladık.

95- Sonra da kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik; hoşlanmadıkları darlık ve hastalık yerine, hoşlarına giden bolluk ve sağlık verdik. Yalnız peygamberin sözlü ve ilmî irşatlarıyla yetinilmeyip "... Belki dönerler diye onları iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik." (A'raf, 7/168) âyeti gereğince hem acı hem tatlı şeylerle fiilen imtihan da edildiler. İlk önce söz dinlemedikleri, dik başlılık ettikleri için, yumuşasınlar diye hem mal hem de beden yönüyle darlığa itildiler, ancak yine de yola gelmediler. Sonra da bu darlık, azab verme ve cezalandırmaya yönelik olmayıp terbiye maksadıyla olduğu için, terbiyevî olan herhangi bir darlığın devamı ise terbiye dışı olacağı ve darlığı takip eden genişlik ve nimetin zevki ve sevincinin son derece hissedilir ve fevkalade dikkat çekici olması yönüyle darlık, genişliğe dönüştürüldü.

Ta ki arttılar, "Afiv" bazen çoğalmak, artmak mânâlarına gelir. "...ve sana Allah yolunda ne vereceklerini soruyorlar, de ki: Afv (yani ihtiyaçtan fazlasını) verin..." (Bakara, 2/219) âyetinde yer alan afvın fazla mânâsına olduğunu daha önce belirtmiştik. Bu mânâya göre tefsircilerin çoğu, âyeti şöyle tefsir etmişlerdir. Yani onlar, mal ve nüfusça çoğaldılar, sayı ve kuvvet yönünden fazlalaştılar.

Kâmus ‘da beyan edildiği üzere denildiğinde bununla "hayvan merayı yakından otladı, uzağa gitmeğe lüzum görmeden yakından bol bol yedi" mânâsı kastedilmektedir. Buna göre, gerek bu mânâ, gerek afv ‘ın meşhur mânâsı nazar-ı itibara alınarak şöyle bir anlam da verilebilir: Kötülüğü iyiliğe çevirmekle kendilerine o derece refah içinde bir hayat temin ettik ki, hatta hayvan gibi bol bol yakından yediler, otladılar ve nefislerini her türlü sorumluluk ve zorluktan muaf tuttular, nimet kendilerini şımarttı, darlığı unuttular hiç bir şeye aldırış etmediler. Ve muhakkak atalarımıza sıkıntılı ve ferahlı anlar dokunmuş dediler. Yani gördükleri sıkıntı ve refah hallerinin Allah tarafından terbiyeye yönelik bir sebep ve hikmetle alakalı olduğunu düşünmediler. Bunları, hiç bir şekilde uzaklaştırmak ve elde etmek mümkün olmayan tabii veya zorunlu işlerden saydılar. Adam sen de darlık, bolluk, fakirlik, zenginlik, hastalık, sağlık, gamlı veya sevinçli haller öteden beri olağan şeylerdir, dediler. Peygamberlerin öğrettikleri gibi din ve ahlâk ile insanların iradelerini kullanmalarıyla bunlardan uzaklaşma ve onları elde etmenin mümkün olmadığı fikrini benimsediler. Kısacası Taberî Tefsirinde de zikredildiği şekilde "kötülüklerden tevbe etmek suretiyle sıkıntıdan kurtulmanın; nimete şükretmekle refah ve güzellikleri devam ettirme ve artırmanın mümkün olduğuna" inanmadılar. Sözlü, fiilî acı ve tatlı ihtarlara önem vermediler. Yahut öylesine rahata erdiler ki sıkıntıları, vaktiyle atalarının bazan başlarına gelmiş tarihi bir şey gibi gösterdiler. İşte tam o vakit biz de kendilerini o şuursuz hallerinde, hayallerine gelmeyecek şekilde birden bire tutup bastırıverdik. Birden bire tutmaktan maksat, Âd ve Lut kavminde olduğu gibi yalnız helakin bir anda ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen süre içerisinde olması değil, Semûd kavminde olduğu gibi yakalamanın ansızın başlayıp, helakin bir müddet devam etmesi demektir. Bazı kavimler, birden yakalanıp birden mahvedilmiş, bazıları da birdenbire yakalanıp sürüne sürüne mahvedilmişlerdir. Bütün mesele, b u yakalama başlamadan evvelki uyanmadadır. Zira yakalama başlayınca ".... Rabb ‘inin bazı işaretleri geldiği gün, daha önce inanmamış, ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz..." (En'âm, 6/158) âyetinde ifade edilen gün gelmiş çatmış olur. İşte o kentlerin halkı böyle azabı hak etmiş olarak mahvedildiler, hem de en kuvvetli en keyifli anlarında birdenbire yakalanarak tarih sahnesinden silindiler.  

H.Yazır

95.   Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı" dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık.

Bazan değişim de işe yaramamakta, iyilik de etkisini gösterememektedir: "Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar ve: 'Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı' dediler. Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık".

a) A'râf sûresinin 94. âyetinde, yokluk ve sıkıntı ile kibrin ortadan kaldırılması ve tevazünün insana kazandırılması amaçlanmıştı. Yokluk ve sıkıntıyı yüce Allah o toplumların kaderi haline getirmeyip değişiklik meydana getirmiş, sıkıntıları mutluluğa, genişliğe, yoksulluğu da bolluğa dönüştürmüştü.

b) Bu değişimin amacı, "çoğalmalaradır. Âyette geçen 'afâvv kavramı, "çoğalmak" anlamına geldiği gibi, "refahı tatsınlar" mânâsına da alınabilir. Onlar bolluk ve refah için şükretmeleri gerekirken, tam tersine bu sıkıntıların ve refahın daha önce babaları tarafından yaşandığını söyleyerek aldırış etmediler. Kendi hallerini kötüden iyiye çevirmediler. Bunun anlamı, ilâhî iradeyi görmeyip sosyal değişimin kendiliğinden oluştuğunu sanmalarıdır. En'âm sûresinin 43. âyetinde onların bu halleri, "kalplerin katılaşması" şeklinde karşılık bulmaktadır. Böylece kötülüğün iyiliğe dönüşüp değişmesi şeklinde değil, kalplerinin katılaşmasıyla sona eren bir değişimle neticelenmiştir.

c)  İlâhî değişime paralel olarak meydana gelmesi gerektiği belirtilen beşerî değişimin gerçekleşmemesi, cezayı gerektiren bir yanlış olmaktadır.

"Biz de onları, kendileri farkına varmadan ansızın yakaladık" . Yukarıdaki oluşumlar kıyamete kadar devam edeceğinden ve bu durum her zaman yürürlükte olacağından, bu ceza şekli de devam edecektir. Ayet sadece geçmişe yönelik olmayıp geleceğe de ışık tutmakta, insanlara iyiden yana değişimin önemini anlatmakta ve bu değişimin olmamasının çok kötü neticeler doğuracağına işaret etmektedir. Allah bütün nesillerin ansızın yakalanmalarını istemediği için geçmişten örnekler vermektedir.

B.Bayraklı

O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakımalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları

yakalayıverdik.

Toplumların ansızın yakalanmamaları için değişimi nasıl gerçekleştirmeleri gerekir? Bu sorunun cevabını A'râf sûresinin 96. âyeti vermektedir: "O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik".

a) "O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı!" Yüce Allah burada iki önemli sebebi gündeme getirmektedir. İman ve takva denen bu değerler, toplumda çok önemli değişimler meydana getirmektedir.

b) "Elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık". Demek ki iman ve takva denen dinamikler, ilâhî lütfa, ihsana ve takdire sebep olmaktadır. İnsanların gönlü, ilâhî âleme çıkıp oradan bereketi alıp gelmektedir. Bu bilgiye inanan insanların inkâr etmeleri ve günahla bereketleri ortadan kaldırmaları mümkün değildir.

Buradan şunu anlıyoruz, Allah "kendisine karşı sorumluluğunun bilincinde olmak" anlamına gelen takvayı, bereketiyle maddî imkânlara dönüştürmektedir. Mananın maddeye dönüşümüne şahit oluyoruz. Bu bereketin hem gökten hem de yerden olacağına dikkat çekilmektedir.

c) "Fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik". Yalanlamak da bir gönül oluşumudur, ama neticesi maddî cezadır. İman ve takva bereket getirirken, yalanlamak bereketi kaldırmaktadır. Bereketin kalktığı toplum, ilâhî rahmetin, lütfun, ihsanın dışında kalmış ve hayat damarları kesilmiş toplum demektir. Demek ki ilâhî lütufla, ilâhî azap insanın gönlüne göre yeryüzüne inmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, yüce Allah toplumların hayatında meydana gelen dinamiklerin neler olduğunu açıklamakta, bu değişimlerin amaçlarını tespit etmektedir. Meselâ gök ve yerden bereket kapılarını açan Allah olmasına rağmen, bunu insanların iman ve takvasını esas alarak yaptığını buyurmaktadır. Sebep-sonuç ilişkisi içerisinde yapılan bu açıklamalar, manevî oluşumların zamanla maddî neticelere dönüşebileceğini gündeme getirmektedir. Toplumsal değişimlerde ilâhî iradenin, insanın inanç, takva ve yapıp etmelerinin ve amaçlarının yeri tespit edilmektedir.

B.Bayraklı

Burada söylem, yeniden surenin başındaki (4-5. ayetler) kalkış noktasına, yani birtakım değişmeyen ahlakî gerçeklere sırt çevirerek yaşayan toplumun (burada karye terimi için en uygun karşılık budur) başına gelmesi mukadder azabın ya da felaketin son tahlilde onun kendi kendini helake sürüklemesinden ibaret olduğu gerçeğine dönüyor. Burada, Allah'ın “onların kendi yapıp-ettiklerinden ötürü (bi-mâ) kıskıvrak yakalaması ”nın gerçek anlamı budur.

M.Esed

Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takvâ sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık; velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik.

İnsanlığa yapılan uyarının devam ettiği bu âyet, surenin başında (4–5. ayetlerde) yer alan uyarı ifadelerinin tefsiri mahiyetindedir.
İnanan ve takvâ sahibi olanlara yönelik olarak söylenen “gökten ve yerden bolluk açma” ifadesi, bol yağmurun yağdırılması ve yeryüzünden her türlü ürünün bol bol elde edilmesi anlamına gelmektedir. Bu ifade ile takvalı kimselerin dünyada da her türlü nimete nail olacakları müjdesi verilmektedir. Bu, tarım toplumlarının iyi anlayabilecekleri bir müjdedir.
Âyetteki Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik ifadesi, helâk olanların kendi sonlarını kendilerinin hazırladığını, onlara herhangi bir şekilde haksızlık yapılmadığını anlatmaktadır.

H.Yılmaz

(O) ülkelerin halkı inanıp (Allah'ın azabından) korunsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık; fakat yalanladılar, biz de onları kazandıklarıyla yakaladık.

96- Eğer o mahvedilen memleketlerin halkı iman ve ittika etmiş, yani peygamberlerin tebliğ etmiş oldukları şeylere inanmış ve onların gereğini yerine getirmek suretiyle korunulması lazım gelen şeylerden korunup sakınmış olsalardı elbette üzerlerine yerin göğün hayır ve bereketlerini açardık. Her taraflarından azabın yerine bolluk ve bereket yağar, her işleri yolunda gider, mutluluk ve refahları artardı. Ve fakat yalanladılar, inanıp korunmadılar. Bundan dolayı biz de kendilerini kazanıp durdukları küfür ve isyanlarıyla kısacası "... Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu... " (A'raf, 7/95) diyerek laubalilikleriyle yakalayıverdik. H.Yazır

Acaba o ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi idiler?

97- Önceki kent ehlinden maksat, helak edilmiş olan kent halkı idi. Burada zikredilen "netice fâsı" ile yaşayan bütün kent halkından söz edilmiştir. Gerçi bazı tefsirciler bunu da, öncekilerle ilgili görmüşlerse de bu münasip değildir. Burada uygun olan mânâ şudur: Şimdi bütün kent halkı -başta Mekke halkı olmak üzere medeniyet hayatı yaşayan bütün halk kendilerine be'simizin (şiddetli azabımızın) uyurlarken gece baskını halinde gelivermesinden emin mi oldular?  

H.Yazır

97.  Yoksa o ülkelerin halkı geceleyin uyurlarken kendi­lerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?

98.  Ya da o ülkelerin halkı kuşluk vakti eğlenirlerken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldu­lar?

Bu âyetlerin analizinden çıkarılacak önemli genellemeler şunlardır.

Yüce Allah bu âyetlerle geçmişten geleceğe ışık tutmaktadır. Geçmiş toplumlarda yaşanan yanlışların, işlenen günahların ve zulme varan bölünmelerin arkasındaki sebep tespit edilmekte ve bunun Allah'ın azabının geleceğinden emin olma gibi bir inanç olduğuna dikkat çekilmektedir.

"Yoksa o ülkelerin halkı emin mi oldular" sorusunu soran yüce Allah, toplumların yanlış ve sahte bir güven içinde olduklarını gündeme getirmektedir. "Geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden...". Öyle anlaşılıyor ki insanlar, işledikleri yanlışlardan dolayı başlarına azap geleceğine inansalardı, o yanlışları işlemezlerdi. Kur’ân’ın bu âyeti, söz konusu mevzuda uyanda bulunmaktadır. Azabın gece vakti geleceğini akıldan çıkartmamanın eğitimi verilmektedir.

Aynı sorunun bir benzeri sabah vakti oynayanlar için de sorulmaktadır. "Kuşluk vakti eğlenirken kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin mi oldular?" "Kuşluk vakti oynamak" ifadesi, gece sabaha kadar eğlenmek demektir. Oyun, eğlence, kuşluk vakti değil gece vakti olur. Gece eğlencesi, kuşluk vaktine kadar sürebilir. Yüce Allah bu şekilde eğlenenleri aniden cezalandırabileceğini, onların cezalandırılmayacaklarından emin olmamaları gerektiğini öğütlemektedir.

"Gece vakti uyumak", geceyi çalışarak ve ibadet ederek geçirmeyip zamanını gaflet içinde harcamak; "sabah vakti oynamak" da gündüzü, gecenin eğlencelerinden dolayı uykuyla geçirmek anlamına gelmektedir. Acısı sonra hissedilen en büyük katliam, zamanı öldürmektir. Bu katliamın cezasının ansızın geleceğinden kimse emin olamaz.

B.Bayraklı

97–99.   Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez.

99. âyette geçen مكراللّه [mekrellâhi=Allah’ın ince plânı, cezalandırması] ifadesi genellikle “Allah’ın tuzağı” olarak çevrildiğinden, ister istemez insanların aklına “Allah tuzak kurar mı?” sorusu gelmektedir. Hatırlanacak olursa, bu konuyu Tarık/16‘da geçen كيد [keyd] sözcüğü münasebeti ile tahlil etmiş ve bu ifadenin Allah’ın tuzak kuracağı anlamına değil, yapılan müşâkele sanatı çerçevesinde “Allah’ın tuzak kuranlara ceza vereceği” anlamına geldiğini belirtmiştik.
Buradaki مكر [mekr] sözcüğü ise, “Allah’ın insanlar için belirlediği fırsat verme, mühlet tanıma plânı” anlamına gelir ki, bu, Allah’ın sünnetidir, değişmez yasasıdır:
Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, ayetlerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yunus/21)
Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiçbir dabbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin ancak onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fâtır/42–45) 
Allah’ın öteden beri gelen kanunu olarak Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın. (Fetih/23)
99. âyet, bizim “öyleyse” diye çevirdiğimiz, “fa-i netice” tabir edilen  ف [fe] edatıyla başlamıştır. Yani, önceki ayetlerde şımarık toplumların helâk edilişleri anlatıldıktan sonra, söz, karşıdaki muhataba yöneltilmektedir: “Peki, geçmişte o kentleri Biz böyle helâk etmiştik. Öyleyse (Başta bu Mekke kenti ve çevresindeki kentler olmak üzere dünyadaki tüm kentler) Allah’ın mekrinden [ince plânından] güvende midirler?”
Âyetteki soru, cevabı beklenmeyen “istifhâm-ı inkarî’dir. Anlamı da olumsuz olup şöyle takdir edilebilir: “Hiçbir kent Allah’ın mekrinden güvende değildir. Her zaman onun imtihanı ve cezasıyla karşı karşıyadır.”
99. âyetin son cümlesi olan Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah’ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez ifadesi, bu yapılanın akıllı bir insanın yapacağı şey olmadığını, bunu ancak ziyana uğramış, yani aklını, düşünce gücünü kaybetmiş kimselerin yapabileceğini anlatmaktadır. Nitekim böyle davrananlar, akıllarının hilâfına hareket eden kâfirlerdir:
Ey oğullarım! Gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin; kesinlikle kâfirlerin kavminden başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez. (Yusuf/87) H.Yılmaz

Yani onlar, rahatlık gevşeklik içinde, kendilerinden emin ve başlarına gelebilecek felaketten habersiz yaşayıp giderken (karş. Bu surenin 4. ayeti).  M.Esed

Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın (böyle) mühlet vermesinden emin olmaz.

2. A'râf sûresinin 99. âyetinde azaptan kimlerin emin olacağı cevaplandırılmakta, bunlara  "ziyana uğrayanlar" denmektedir. Âyette geçen hâsirûn, "zamanını boşa harcayan, kötüden iyiye doğru olan değişimin arkasındaki ilâhî iradeyi görmeyip Allah katındaki değerlerini heba edenlerdir. A'râf sûresinin 99. âyetinde yer alan mekr kavramının Kur'ân'daki anlamı, Âl-i İmrân sûresinin 54. âyetinde belirtilmişti. Mekr, "Düzen, hile, tuzak, oyun, plan, tasan, entrika, dedikodu" mânâlarına gelmektedir. "Ziyana uğrayanlardan başkası Allah'ın mekrinden emin olmaz" demek, "ziyana uğrayanlar kendilerini güvende zannederler, ancak durum onların zannettiği gibi değildir. Allah'ın tuzağından hiç kimse emin olamaz" demektir.

Bu kelimenin Allah için kullanıldığında, "tertip, tuzak" mânâsına geldiği söylenebilir. Hâsirûn kelimesine de "tükenmiş" insanlar mânâsını verirsek, ahlaken çökmüş, yok olup gitmeye mahkûm toplumların halkı denebilir. Uyuyarak veya eğlenerek zamanını geçirenler, ahlaken çürümüş, zamanı katletmiş insanlar demektir. Halkı böyle olan toplumlar, Allah'ın tertip ve tuzağından emin olamazlar, çünkü bu tuzaklar ansızın onları uyku ve eğlence anlarında yakalayabilir. Aşın bir şekilde uyumak ve eğlenmek, aslında hayatın güzellikleriyle, bereketiyle savaşmaktır. Bu değerlerle savaşan insanlarla da yüce Allah savaşmakta ve buna tertip, düzen, azap adını vermektedir.

Manen iflâs eden, ahlaken çöken ve kendini tüketen, hayatın güzellikleriyle, bereketiyle savaşan insanların Allah'ın tertibiyle karşı karşıya kalmaları, değişmeyen ilâhî bir kanundur. Bu kanunun sosyal hayatın değişmeyen kuralı haline geldiği, çeşitli ayetlerde anlatılmaktadır. Meselâ bu değişmeyen kanunu şu ayetlerde buluyoruz:

a) Yüce Allah ikiyüzlülerin, kalplerinde hastalık olanların, halkın arasında kötü haber yayanların üzerine Hz. Peygamber'i göndereceğini, onları lanetleyeceğini değişmeyen bir kanun olarak koymuştur (Ahzâb 33/60-62).

b) Uyarıcı gönderildiğinde ona uyacaklarına dair söz veren ve Allah'a yemin eden, fakat uyarıcı geldiğinde haktan uzaklaşanlar, yeryüzünde kibirlenenler, kötü tuzak kuranlar da geçmiş toplumlar gibi batacaklardır. Bu Al­lah'ın asla değişmeyen kanunudur (Fâtır 35/42-43).

Bu ayetlerde sünnetullah kavramı yer almaktadır. Sünnetullah, "Allah'ın yolu, üslûbu" demektir. A'râf sûresinin 99. âyetiyle bunları birlikte düşünürsek, ahlâkı çökerten ve iyinin arkasındaki ilâhî iradeyi görmeyen insanlara tertip ve düzenin uygulanmasının asla değişmeyecek sünnetullah olduğu söylenebilir.

B.Bayraklı

Arapça bir kelime olarak "" ansızın uygulamaya konuluncaya kadar her şeyin iyi ve yolunda gittiği şeklinde aldatılıp duran bir kimse aleyhinde hazırlanmış gizli bir plânı ifade eder.

Mevdudi

Yani, ahlaken çöküp gitmiş ve dolayısıyla yok olmaya, kaybolup gitmeye mahkûm toplumlar. Mekrullâh deyimi (“Allah'ın ince düzeni”), burada Allah'ın önceden bilinmeyen, anlaşılmayan tertibi, tasarımı anlamına gelmektedir ki bunun için Kur’an'ın başka yerlerinde sünnetullah (“Allah'ın [değişmeyen] yolu/üslubu”) deyimi kullanılmaktadır (karş. Özellikle 33:62, 35:43 ve 48:23).

M.Esed

Allah'ın tuzağından (kurtulacaklarına) emin mi oldular? Ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın tuzağından emin olmaz.

99- Kısacası Allah'ın tuzağından emin mi oldular? Allahın mekri (tuzağı) ifadesi, O'nun, kullarını yavaş yavaş ve umulmadık bir yönden cezalandırması mânâsına bir istiaredir. Eğer öyle ise Allah'ın tuzağına, hüsrana uğrayan topluluktan başkası, yani tabiatlarında Allah'ın kendilerine bahşetmiş olduğu ibret kabiliyetini, gerçek delilleri düşünme ve delillere dayanarak sonuç çıkarma yeteneğini kaybederek nefislerini zayi etmiş olan hüsran ehlinden başkası emin olmaz. H.Yazır

Lafzen, “kendi soylarının ardından”. “Yeryüzüne varis olan kimseler” ise halen yaşayan toplumlardır. Bkz. 2. sure, 7. not. Burada bir kere daha anlıyoruz ki Kur’an'ın “Allah'ın azabı” (aynı zamanda “Allah'ın mükâfatı”) olarak ifade ettiği şey, aslında, Allah'ın keyfî bir eylemi değil, fakat insanın kendi yapıp-ettiklerinin bir sonucudur: “onların kendi günahları yüzünden ”dir ki (bi-zunûbihim) “Allah insanların kalplerine mühür vurmaktadır”. Bu husus, 101. ayetin sonunda daha açık bir biçimde ortaya konmaktadır. 

M.Esed

Ve önceki ehlinden [sahiplerinden] s