(Âl-i İmrân - 121.Ayet)

<< Geniş Meal

Me’âric

Lafzen, “Bir soruşturucu soruşturdu” yahut “soruşturabilirdi”. M.Esed  

Metinde, "" cümlesi vardır. Bazı müfessirler, bundan soru sormak anlamını alarak ayetin manasını şöyle açıklamışlardır: "Sorucu, senin haber verdiğin azab ne zaman olacak diye sordu." O zaman Allah (c.c) bu kafirlerin üzerine azabın geleceği cevabını vermiştir. Fakat müfessirlerin çoğu bunu soru değil de talep etme, isteme manasında düşünmüşlerdir. Nesei ve diğer bazı muhaddisler, İbn Abbas'tan Hakim'in de sahih dediği şu rivayeti naklederler: "Ey Allah! Eğer bu senin tarafından tehdid edilen azab doğru ise bize gökten taş yağdır, ya da bizi çetin bir azaba uğrat (Enfal: 32) diyen Nadr bin Haris bin Katade'dir. Bunun dışında Kur'an'ın diğer bazı yerlerinde kafirlerin "O bizi korkuttuğunuz azab hadi niye gelmiyor?" şeklinde kafa tutuşlarını aktarmaktadır. Mesela Yunus: 46-48; Enbiya: 36-41; Neml: 67-72; Sebe: 26-30; Yasin: 45,52; Mülk: 24-27. Mevdudi

“Hakikati inkar edenler”in -ve dolayısıyla, bu kasıtlı inkarın sonucu olarak kötülük işleyenlerin- birçoğunun bu dünyada refah içinde bulunduğu gerçeği karşısında, şüpheci biri, bu durumun değişip değişmeyeceğini yahut ne zaman değişeceğini ve değerlerin ilahî adalete göre tanzim edilip edilmeyeceğini sorabilir. “Değişip değişmeyeceği”nin cevabı 2. ayetin ikinci yarısında, “ne zaman” değişeceği de, vecîz şekilde 4. ayetin sonunda verilmiştir. M.Esed

Lafzen, “[Birçok] yükselmelerin sahibi”: insanı Allah'ın varlığını kavramaya ve böylece O'nunla ruhsal “yakınlık” kurmaya “yükselten” birçok yolun olduğuna işaret eden mecazî bir ifade -bu sebeple, kendisini Allah'a götüren yollardan uzaklaştırmanın insanın kendi elinde olduğuna işaret (karş. 76:3). M.Esed                                                                                                                     Bu âyette de kâinâtta egemen olan bir Tanrı yasasına işâret edilmektedir: Bütün yaratıklar, yükselme çabası içindedir. Her şeyde bir tekâmül vardır. Bu tekâmül, Allah'a yükselme ile son bulur. Son kemal, O'nun katındadır.S.Ateş

Ayette "zil-mearic" kelimesi geçmektedir. Mearic, ma'rec'in çoğuludur. Manası "merdiven ya da bunun gibi bir şeyle yukarıya doğru yükselmek"'tir. Allah (c.c) için "zil-mearic" denilmesi, O'nun en yüce ve üst olduğunu belirtmek içindir. Bir sonraki ayette beyan edildiği gibi O'nun huzuruna çıkmak için melekler peşpeşe derecelere yükselirler.Mevdudi

Bu ayetlerde, kimliği bildirilmeyen bir kişinin “kâfirler için olan, mutlaka gelecek olan, kimsenin de engelleyemeyeceği azab”ı istediğinden bahsedilmektedir.

“İSTEYEN KİŞİ” KİMDİR?

Rabbimiz, engellenemez azabı isteyenin kim olduğunu bildirmediği halde klasik kaynaklarda söz konusu kişinin kimliği ile ilgili şu bilgilere yer verilmiştir:

Bu isteyen-soran kişi en-Nadr b. cl-Hârs'dir. O şöyle demişti: "Ey Allah! Eğer bu Senin katından gelen hak­kın kendisi ise, durma, bizim üzerimize gökten taş yağdır! Yahut bize acık­lı bir azap gönder!" (Enfal/32) Onun bu istediği kendine gelmiştir. Bedir günü, o ve Ukbe b. Ebi Muayt, esir alındıktan sonra öldürülmüşlerdir. Bunu İbn Ab­bas ve Mücahid söylemiştir.
Burada azabın gelmesini isteyenin el-Hâris b. Kuman el-Fihrî olduğu da söylenmiştir. Şöyle ki: O, Peygamber (sav)]in Ali (r.a) hakkında: "Ben her ki­min mcvlâsı [dostu ve yakını] isem, Ali de onun mevlâsıdır [dostu ve yakınıdır]" dediğini haber alınca, devesine binerek geldi ve el-Ebtah denilen yerde devesini çöktürdükten sonra “Ey Muhammed!” dedi, “Sen bize Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına, senin Allah'ın Rasûlü olduğuna şahitlik etme­mizi emrettin, senin bu emrini kabul ettik. Beş vakit namaz kılmamızı em­rettin, senin bu emrini de kabul ettik. Mallarımızın zekâtını vermemizi em­rettin, bu emrini de kabul etlik. Her sene ramazan ayında oruç tutmamızı em­rettin, bunu da kabul ettik. Hac etmemizi emrettin, bunu da kabul ellik. Son­ra bununla da yetinmeyerek bu sefer amcanın oğlunu bizden üstün kıldın. Bu senin bizzat kendinin yaptığı bir iş mi, yoksa Allah'tan gelen bir şey mi?” Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a ye­min olsun ki; bu ancak Allah'tan gelen bir iştir."
El-Hârîs: “Allah'ım, eğer Muhammed'in dediği gerçek ise Sen üzerimize ya semadan bir taş yağdır yahut bize çok acıklı bir azabı getir!” diyerek ge­ri dönüp gitti. Allah'a yemin ederim, henüz daha devesine varmadan Allah onun üzerine bir taş attı, bu taş beyninin üzerine düştü, makadından çık­tı ve onu öldürdü. Bunun üzerine de "İsteyen biri inecek azabı istedi" ayeti nazil oldu.
İsteyen kişinin Ebu Cehil olduğu ve bu sözleri onun söylediği de söylenmiştir. Bu da er-Rabi'in görüşüdür. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an, Neseî, Hakim)

Nadr b. el-Haris, "Allah’ım, eğer bu senin katından bir hak ise, üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elim bir azap ver" (Enfal/32) deyince, Allah Teâlâ bu ayeti indirdi. Buna göre, ayetteki ifadesi,  "Gelecek azabı, çağıran birisi çağırdı [istedi]" şeklinde olur. ‘Razi; el Mefatihu’l Gayb)

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında Şuara/185-187’de “Onlar: ‘Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!’ dediler.” diye konu edilen şahsın Ebucehil; Enfal/32’de “Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver’ demişlerdi”  diye konu edilen şahsın da النضر بن الحرث Nadr b. Hars olduğu nakledilmiştir.  Bize göre bütün bu iddialar birer yakıştırmadan ibarettir.
Ayrıca ayetin iniş sebebinin Resulullah’ın kuzeni ve damadı Ali ile ilişkilendirilmesi de hiç uygun düşmemektedir. Zira bu ayetler indiği dönemde Ali henüz “mevla”lıkla nitelenecek bir konumda değildi.
Bizim sureden anladığımıza göre, engellenemez azabı isteyen bizzat Resulullah’tır. Kur’an’ın edebî üslubu gereği, Abese suresinin başında olduğu gibi, ikinci şahıs yerine üçüncü şahıs ile kelam edilmiştir. Anlaşıldığına göre, peygamberimiz inkârcıların tavırları yüzünden çok bunalmış ve Allah’tan kendisine ve inananlara zulmedenlerin cezalandırılmasını istemiştir. Peygamberimizin bu isteğine 5-7. ayetlerde şöyle cevap verilmiştir: “O halde sen, güzel bir sabır ile sabret! Şüphesiz Biz onu [olacak azabı] çok yakın görürken, onlar onu çok uzak görüyorlar.

AZABIN ÖZELLİĞİ, ONU DEFEDECEK KİMSENİN OLMAYIŞI

Konumuz olan ayetleri doğru anlamamız, metindeki ذى المعارجzi’l-mearicsözcüklerini iyi anlamamıza bağlıdır.
Önce bu sözcükle ilgili klasik kabulleri naklediyoruz:

1- Kelbi'nin rivayetine göre İbn Abbas, ayetteki ذى المعارجzi’l-mearicifadesine "Göklerin sahibi" manasını vermiştir. Melekler oraya doğru yükselip çıktıkları için göklere "me'âric" denilmiştir.
2- Katade bu ifadeye "FazI, ikram, lütuf ve nimetler sahibi" manasını vermiştir. Bu böyledir. Çünkü Allah'ın nimet ve ihsanlarının birçok derecesi vardır ve bunlar insanlara farklı mertebelerde ulaşırlar.
3- “Me'âric” sözcüğü Cenâb-ı Hakk'ın velî kullarına, cennette verdiği dereceler manasınadır.
Bana göre bu hususta bir dördüncü izah da şu şekilde yapılabilir: Gökler nasıl yükseklik-alçaklık ve büyüklük-küçüklük bakımlarından farklı ise, melekî ruhlar da kuvvet-zaaf ve kemal-noksanlık bakımından ilahi bilgilerin çokluğu, kuvveti ve bu alemi tedbirde kuvvetli veya zayıf olmak bakımlarından farklı farklıdırlar. Belki de, Allah Teâlâ'nın nimetlerinin inamının nuru ve rahmetinin feyzinin eseri, bu âleme ancak bu ruhlar vasıtasıyla ulaşırlar. Bu ulaşma da ya alışılmış şekilde olur veya alışılmışın dışında olur. Nitekim Hak Teâlâ da "(Dünyanın) içini idare edenlere yemin olsun ki..." (Naziat/5) ve "(Dünyanın) işini taksim edenlere yemin olsun ki" (Zariyat/4) buyurmuştur. O halde bu ayetteki "O, meâric sahibi Allah'tandır" ifadesi ile, bu âlemin çeşitli ihtiyaçlarının, oraya doğru yükselmesi açısından, tıpkı bir asansör gibi olan; Allah'ın rahmetinin eserinin o âlemden burada olanlara inmesi açısından da tıpkı bir merdiven gibi olan o çeşitli ruhlara bir işaret kastedilmiştir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Bizim tahlilimiz ise şöyledir:
Ayette Rabbimiz Kendisini “ ذى المعارجzi’l-Mearic” olarak nitelemiştir. Bu sözcük “ ذىzi” ve “ معارجmearic” sözcüklerinden oluşmuş bir tamlamadır. “ ذىZi” edatı, tartışmasız olarak “sahip” anlamındadır. Bu sözcük cümledeki konumuna göre “ ذوzü” diye de yazılıp okunabilmektedir.
معارجMearic” sözcüğü ise çoğuldur. Bu sözcüğün tekilinin “ مِعرَج mi’rac” veya “ مَعرَجMe’rac” olması teknik olarak mümkündür.
مِعرجMi’rac” sözcüğü, “uruc” mastarının “İsm-i Alet” kalıbı olup anlamı “yükselme aleti [merdiven, asansör]” demektir. Nitekim Zuhruf suresinde bu kalıptan olan anlamıyla yer almıştır:

Ve eğer insanlar bir tek ümmet olmayacak olsalardı, Biz, Rahman’ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler, onların evleri için kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar ve altından süs eşyaları yapardık. Bunların hepsi basit hayatın kazanımından başka bir şey değildir. Ahiret ise Rabbinin katında takva sahipleri içindir. (Zuhruf/33- 35)

 “ مَعرجMe’rac” sözcüğü ise “İsm-i Zaman ve İsm-i Mekân” kalıbı olup eylemin yer ve zamanını bildiren bir anlam taşımaktadır. Sözcüğün bu kalıptan olduğunu varsaydığımızda, anlamı da “yükselme yeri, yükselme zamanı” şeklinde olmaktadır. Hangi anlamın verilmesi gerektiği konusunda bir sorunla karşılaşıldığında, sözcüğün zaman anlamına mı yoksa mekân anlamına mı alınacağı cümledeki söz akışına bakılarak tespit edilir.
Suredeki “Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde O’na yükselir [yeryüzünden çekilir]” mesajını veren 4. ayet, bu sözcüğün “İsm-i Zaman” anlamında ele alınmasına dair bize ipucu olmaktadır. Bu nedenle biz, ayetteki “ ذى المعارج zi’l-Mearic” sözcüğünü “İsm-i Zaman” kalıbının çoğulu olarak “Yükselme zamanları” anlamında çevirmiş bulunuyoruz. H.Yılmaz

Bu gün hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Kanâatimize göre, bu gün bize, tekâmül sürecinin uzun zaman aldığını gösteren göreli bir zaman birimidir. Aynı zamanda bu ifâde zamanın i'tibârîliği prensibini de ortaya koymuştur. S.Ateş 

Rûh'u “ilham” olarak çevirmem konusunda bkz. sure 16, not 2. Meleklerin ve ilhamın “yükseliş”i, sık sık tekrarlanan “her şey [kaynağı olan] Allah'a döner” ifadesi ile aynı bağlamda anlaşılmalıdır (Râzî).M.Esed 

"Ruh"tan kasıt Cebrail'dir (a.s). O'nun adını diğer meleklerin yanında ayrı olarak zikretmek onun yüceliğine delalet eder. Şuara Suresi'nde "Kur'an'ı Ruhu'l-Emin senin kalbine indirdi", ve Bakara Suresi'nde "De ki, senin kalbine indiren Cebrail'e kim düşmandır?" buyurulmaktadır. Bu iki ayeti mütaala edince Ruh'tan kastedilenin Cebrail'den (a.s) başkası olmadığını anlamaktayız.
 Bu müteşabihattandır. Manasını tayin etmek mümkün değildir. Melekler hakkında gerçek bilgiye sahip değiliz. Yükseklere nasıl çıkarlar, onun keyfiyetini anlamaktan uzağız. Bu da bizim o merdivenlerin nasıl olduğu ve meleklerin nasıl tırmandığı hakkında bir fikir ileriye sürmemize manidir. Ayrıca Allah Teâlâ'nın hakkında da O'nun belli bir makamda bulunduğunu tasavvur edemeyiz. Çünkü O'nun zatı zaman ve mekan kayıtlarından münezzehtir.
 Hac Suresi 47. ayette ".... başlarına acele azap getirmeni istiyorlar. Allah sözünden asla caymayacaktır. Rabbinin katında bir gün, sizin ölçünüze göre bin yıla eşittir." Ve Secde Suresi 5. ayette "Gökyüzünden yeryüzüne kadar bütün işleri Allah düzenler, sonra o iş sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir gün içinde O'na yükselir." buyurulmaktadır. Bu ayette ise azabın gelmesi istekleri karşısında Allah (c.c) "Bizim bir günümüz elli bin seneye eşittir" buyurmaktadır. Sonra Allah, Rasulü'ne, "Bunlar seninle alay ediyorlar, azab getirmeni istiyorlar, sabırlı ol" telkininde bulunuyor."
Bu azabı çok uzakta görüyorlar ama biz onu yakın görüyoruz." Bütün bu fermanlara topluca bakacak olursak, bu kafirlerin, kendi dar fikir ve ölçülerine göre Allah'ın (c.c) vaktini ölçüp biçmeye çalıştıkları, yüzelli yılın kendilerine çok uzun geldiği anlaşılır. Oysa Allah'ın indinde O'nun planı binlerce, yüz binlerce yıl mesabesindedir. Bu süre sadece bir misal olsun diye verilmektedir. Yoksa onun milyarlarca, trilyonlarca yılı kapsayan işi olabilir. Bu planlardan birisi de insan için yaratılan bu kainattır. Muayyen bir vakte kadar insanoğluna bu dünyada faaliyet göstermesi fırsatı verilmiştir. Kimse bilemez ki bu ilahi plan ne zaman başlamıştır, onun gelişimi için ne kadar süre tayin edilmiştir. Biz bu planın yalnızca gözümüzün önünde cereyan edenini bilebilmekteyiz. Ya da bizden önce geçmiş milletlerin hakkında tarih ilminden kısmî malumatlar alabilmekteyiz. Kainatın başlangıç ve sonunu, değil bilebilmek, onu idrak edebilmek bile bizim için mümkün değildir. Bunun arkasındaki hikmeti de bilemeyiz. Şimdi bu azabın gelmesini isteyenler, bu ilâhi planın hemen biterek kıyametin gelmesini talep etmekteler. Eğer biz bunların dediği gibi yapmazsak o zaman "bir gün herşeyin son bulacağı bir kıyamet" fikri iddası onlara göre asılsız olacaktır. Aslında bu, onların ne kadar beyinsiz ve ahmak olduklarının delilidir. Bkz. Hacc an: 92-93; Secde an: 9. Mevdudi

Melekler ve Ruh [vahiyler] elli bin yıl içinde Allah’a yükselecektir. Yeryüzünde ruhtan ve meleklerden eser kalmayacaktır. “Melekler ve Ruh” kavramları ile ilgili detayı Kadr suresinde sunmuştuk (Tebyinü’l-Kur’an; c. 1, s. 476–492) Ezcümle, burada konu edilen “melekler ile ruh” da vahiylerdir; Kur’an ayetleridir.
Hatırlanacağı üzere, Kur’an [vahiy], Allah tarafından indirilmişti:
Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler [haberciler], içlerindeki ruh ile Rablerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten…
Bir esenliktir o, şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1-5)  

Birçok ayette Kur’an’ın [vahyin] indirilişi bildirildiği gibi, konumuz olan 4. ayette de daha evvel indirilmiş olan vahyin Allah tarafından yeryüzünden çekileceği haber verilmektedir. Vahyin kaldırılışı anlamına gelen “yeryüzünden çekilmek”,  ifadesi, tıpkı Secde ve Hud surelerinde geçen “işlerin Allah’a yükselmesi, işlerin Allah’a döndürülmesi”  ifadeleri gibidir. Şöyle ki: Söz konusu ayetlerde geçen “işlerin Allah’a yükselmesi” ve “işlerin Allah’a döndürülmesi” ifadeleri, evrende, dolayısıyla da yeryüzünde nizam ve intizamın kalmayacağı anlamındadır. Bu da kıyametin kopuşu, dünyanın son buluşu demektir:

O [Allah], gökten yere işleri düzenler, sonra da o [işler], ölçüsü sizin saydıklarınızdan bin yıl olan bir günde O'na  [Allah’a] yükselir. (Secde/5)

Ve göklerin ve yerin gaybı sadece Allah’a aittir. Ve tüm iş/oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na tevekkül et. Ve Rabbin, sizin yapmakta olduklarınızdan gafil [habersiz, duyarsız] değildir. (Hud/123) Ayette geçen “elli bin sene”yi çok uzun bir zamandan kinaye olarak alabiliriz. Aksi halde kıyamet saati belli olmuş olur. Bu ifadeden anlaşıldığına göre, Rabbimiz vahyi ani olarak ortadan kaldırmayacak, insanlığın hayatında çok uzun yıllar bulundurulduktan sonra ortadan kalkacaktır.Peki, Biz, siz haddi aşan bir kavim oldunuz diye o Zikr’i [öğüt dolu Kur’an’ı] size göndermekten vaz mı geçelim? (Zuhruf/5) Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. (Hacc/47) H.Yılmaz

Yani, ancak yüksek meziyetli insana yakışan bir sabır. Mevdudi

Allah'a göre zaman bahis konusu değildir. Bütün zamanlar, O'nun için bir an gibidir.S.Ateş                                                                    Bunun iki manası olabilir. Birincisi, "Onlar bunu imkan dışı görüyorlar ama bizim indimizde ise, biz onu çok yakın, sanki hemen yarın olacakmış gibi görüyoruz." Mevdudi 

Bu ayetlerde Rabbimiz kıyametin hemen kopmayacağını, onlar çok uzak görseler de Allah’a göre zamanın çok yakın olduğunu bildirmektedir. Bu hatırlatmayla Rabbimiz, peygamberimize sabretmesi, görevini metanetle sürdürmesi mesajını vermektedir. Bu açıklama aynı zamanda peygamberimizi rahatlatmaya yönelik bir mesaj da içermektedir.
Kâfirler, kaçınılmaz ve engel olunmaz azabın geleceği günü çok uzak görse de Allah’a göre o gün çok yakındır. O günün gelişi ile ilgili Kur’an’da birçok ayette detay verilmiştir. Bunlardan bir kaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:

Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! O [Rabbleri]: “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar: “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. O [Rabbleri]: “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi [der]. (En’am/30) 

Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular. (En’am/44) 

 Yoksa bunlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin gelmesinden güven içinde midirler? (Yusuf/107)

Aslında o [bu azap], onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet verilmeyecek. (Enbiya/40)

Onlar kendileri farkına varmadan, ansızın, Saat’in kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? (Zuhruf/66) 

5. ayette Resulullah’a “O halde sen, güzel bir sabır ile sabret” diye emredilmiştir. Sabr-ı cemil “ صبر جميل [güzel sabır]”, herhangi bir tahammülsüzlüğün ve şikâyetin bulunmadığı sa­bırdır.  H.Yılmaz

Müfessirlerin bir grubu bu ayetin, "mesafesi elli bin yıldır" ayetiyle ilgili olduğunu ve elli bin sene uzunluğundaki bir günden kastın kıyamet günü olduğunu söylemişlerdir. Müsned-i Ahmed ve İbn Cerir et-Taberi tefsirinde Ebu Said el-Hudri'den şöyle bir rivayet aktarılır. "Bu ayet için "O çok uzun bir gündür" deyince, Rasulüllah, "Canım elinde olan O Zat'ın ismi üzerine yemin ederim ki inananlar için o gün dünyada bir farz namaz kılma süresi kadar kısa olacaktır," buyuruldu. Şimdi eğer bu rivayet sahih senetle naklolmuş olsaydı, herhalde bu ayetin bundan başka bir tevili olamazdı. Fakat bu hadisin senedi içerisindeki ravilerden Derrac ve O'nun şeyhi Ebu'l Hesîm hadis konusunda zayıf kimselerden kabul edilirler.Yani, tekrar tekrar renkleri değişecektir. Mevdudi

Çünkü, dağların renkleri muhteliftir. Bu yüzden kendi ağırlıklarını kaybedip havaya kalktıkları zaman, tıpkı kabartılarak atılan rengarenk yünler gibi havada uçuşacaklardır. Mevdudi

Yani, bu demek değil ki, birbirlerini görmeyecekler de bu yüzden birbirlerini sormayacaklar. Aslında birbirlerini görecekler ama herkes kendi derdinde olduğu için birbirlerini soracak halleri olmayacak. Mevdudi

Bu ayetlerde, kıyametin kopuş sahneleri ve insanların içinde bulundukları psikolojik durum bildirilmektedir.
O gün evren tepeden tırnağa değiştirilmiştir; gökler maden gibi erimiş, akmakta ve yakıp yıkmaktadır. Dağlar atılmış renkli yün gibi kabarıp savrulmaktadır.  Bu hengâmede ne dostlar birbiriyle ilgilenebilmekte, ne de kimse bir başkasının yardımına koşabilmektedir. Herkes kendi derdine düşmüştür. O kadar ki, inançsız insan, ailesi, çoluğu çocuğu, malı–mülkü, nesi varsa, hepsini feda edip kendini kurtarabilme hasretiyle yanmaktadır.
Bu ayetlerde kısaca değinilen dehşet sahneleri, Kur’an’ın değişik ayetlerinde pek çok kez ve ayrıntılı olarak yer almıştır. Bu ayetlerden bazıları şunlardır:

GÖK VE DAĞLARIN KIYAMETTEKİ KONUMU

Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (Kâria/5)

O gün gök, sarsıldıkça sarsılır, dağlar da yürüdükçe yürür. (Tur/9, 10)

O gün Sûr’a üflenir: Siz de hemen bölükler halinde gelirsiniz.
Ve gökyüzü açıldı da kapı kapı oluvermiştir [oluverecektir].
Ve dağlar yürütülmüş de serap oluvermiştir. (Nebe’/20)

Olacak o vak’a olduğu zaman. -Ki onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir.- Yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman. (Vakıa/5)

Sûr'a bir tek üfleme üflendiği,  yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, ogün dayanaksızdır. Melekler onun [semanın]  çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını da bunların fevkinde, Biten taşır. (Hakkah/14)

DOSTLAR ARASINDA İLİŞKİNİN OLMAYIŞI

Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. (Mü'minûn/101)

Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman;
bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden,
annesinden, babasından,
eşinden, oğullarından…
O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/34-37)

Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o Saat’ın sarsıntısı çok büyük bir şeydir.
Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vaz geçer. Ve her hamile kadın taşıdığını düşürür. Ve sen insanları sarhoş olmadıkları halde hep sarhoş görürsün. Ama Allah’ın azabı çok şiddetlidir. (Hac/1, 2)

YAKINLARIN BİRBİRİNİ TANIMALARI

Ve onlar, O’nun [Allah’ın], onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalanlayan kişiler, doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır. (Yunus/45)

KÂFİRİN FİDYESİ

Ve eğer ki, zulüm yapmış olan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi [kurtulmalık verirdi]. Ve onlar azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet gerçekleştirildi. Ve onlar haksızlığa uğramazlar. (Yunus/54)

Rablerine uyanlar için daha güzeli vardır. O'na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır. (Ra’d/18)

Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da o zulmeden kişilerin olsaydı, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka kurtulmalık verirlerdi.  Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından onlar için meydana çıkar. (Zümer/47)

Şüphesiz, bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı daha, kıyamet gününün azabından kurtulmalık vermek için inkâr eden kişilerin olsa, onlardan kabul edilmez. Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır. (Maide/36)

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın  -onu fidye verseler bile-  asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/91)

Ayetteki “mücrim” ifadesi,  daha evvel birçok yerde açıkladığımız gibi sıradan, basit suçlu anlamında olmayıp “kâfir, yalanlayıcı, müşrik” anlamındadır.  H.Yılmaz

Burada da, aynen Hakka Suresi 33. ve 34. ayetlerde beyan edildiği gibi ahirette insan için kötü son doğuran iki sebep sayılmaktadır. Birincisi, doğrudan ayrılmak ve imanı inkâr etmek, diğeri de insana biteviye mal-mülk yığdırtan ve bunları hayır için de kullandırmayan dünya sevgisi ve cimrilik. Mevdudi 

Bu ayetlerde, hakka sırtını dönen, kazandığı servete bel bağlayan, biriktirdiği parayı tedavüle sokmayıp kasada saklayan; zekât, sadaka vermeyen, sosyal yardımlarda bulunmayan, işsizin iş, aşsızın aş edinmesine engel olan, kendi hayatı için hiç ölmeyecekmiş gibi planlar kuran bir kişinin kendini ateşten kurtaramayacağı bildirilmektedir.  
Ayette ateşçağıran, kavurup soyan, alevlenen diye nitelenmiştir. Daha evvel “ateşin daveti” ile ilgili olarak Kur’an’da şu bilgiler verilmişti:

Şüphesiz ki şu, ayetlerimizi inkâr etmiş kişileri Biz yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye, derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır. (Nisa/56)
Biz, o gün, cehenneme, “Doldun mu?” deriz. O da, “Daha var mı?” der. (Kaf/30) 

Ey inanmış olan kişiler!  Kesinlikle,  hahamlardan, rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve kesinlikle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar; hemen olara  acıklı bir azabı müjdele!
O gün, onların [altın ve gümüşlerin] üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak:  [onlara]: “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın şu biriktirdiğiniz şeyleri!” (Tevbe/34, 35)

Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp helâk olduğunda malı onu kurtaramayacaktır.
Sonrası da öncesi de sadece Bizimdir.

İşte bu nedenle, yalanlayan, yüz çeviren, karanlık ruhlu azgınlardan başkasının girmediği, alevlendikçe alevlenen bir ateşe karşı Ben sizi uyardım. (Leyl/8- 16) H.Yılmaz

Lafzen, “insan tatminsiz (halû‘an) yaratılmıştır” -yani insan, kendini aynı derecede hem verimli başarılara hem de kronik memnuniyetsizlik ve hayal kırıklıklarına sürükleyen bir iç tatminsizlik ile donatılmıştır. Başka bir deyişle, bu donanımın pozitif yahut negatif bir karakter göstereceğini belirleyen, insanın bu Allah-vergisi donanımı kullanma tarzıdır. Bundan sonra gelen iki ayet (20 ve 21) ikinci duruma işaret ederlerken, 22-25. ayetler, yalnızca gerçek ruhî ve ahlakî bilincin o fıtrî tatminsizliği pozitif bir güce dönüştüreceğini ve böylece iç huzuruna ve kalıcı hoşnutluğa yol açacağını gösterir.M.Esed  

Nasıl ki bir insan için "bu onun fıtratındandır. Ya da bu onun fıtrî zayıflığındandır" deriz, Allah da (c.c) burada "Muhakkak insan pek huysuz, hırsına düşkün yaratılmıştır" buyurmaktadır. Burada şu hususu gözden kaçırmamalıyız: Kur'an'ın, insanın ahlâkî zayıflığından bahsettiği pekçok yerde, bundan iman edenler ve doğru yolda olanlar istisna edilmiştir. Aynı husus ileriki ayetlerde de gelecektir. Burada kendiliğinden anlaşılıyor ki, doğuştaki bu fıtrî zayıflık daha sonra değiştirilemez değildir. Fakat insan Allah'ın gönderdiği hidayeti kabul eder ve kendi nefsini ıslah için bilfiil gayret gösterirse o zaman bu zayıflığını tedavi edebilir. Eğer nefsini gevşek bırakırsa bu zaafiyetler onun içerisinde yerleşir, gelişir. Bkz. İzah için Enbiya an: 41; Zümer an: 23-28; Şura an: 75. Mevdudi

Cezû‘ isim-fiili, -ceze‘a fiilinden türetilmiştir- hem “sabırsızlık”, hem de “kendi şanssızlığına yakınma” kavramlarını birleştirir ve bu nedenle de sabr'ın karşıtı olarak görülür (Cevherî). M.Esed

Bu ayetlerde insanın psikolojik yapısı açıklanmaktadır. İnsan dayanıksız, huysuz bir yapıya sahiptir. Kendisine kötülük; hastalık, yokluk, herhangi bir sıkıntı dokundu mu sızlanır da sızlanır. Mal, mülk, para, pul, makam-mevki gibi hayır cinsinden bir şeyler dokundu mu da engelleyici kesilir, küçük bir yardımı bile engeller. Öyle ki, iyi şeylerin hepsi kendinde bulunsun, başkasının olmasın ister. Cimrilik eder, iyiliğe engel olur. Bu tip insanlar daha evvel birkaç yerde kınanmışlardı:

İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na dua ettiği hali unutur da Allah’ın yolundan sapıtmak için O’na ortaklar kılar [oluşturur]. De ki: “Küfrünle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashabındansın.” (Zümer/8)

Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Ve Biz, şüphesiz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevindi; eğer elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse de, o zaman görürsün ki şüphesiz o insan çok nankördür. (Şura/48)

Pasajda geçen “insan”  ifadesiyle tüm insanlar kastedilmektedir:

İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse, "Rabbim beni üstün kıldı" der.

Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, "Rabbim beni aşağıladı"  der. (Fecr/15, 16)

Ancak aşağıda görüleceği üzere, “musallîn” olarak nitelenen babayiğit insanlar bu hükmün dışında tutulmuşlardır: H.Yılmaz

Bunun musallîn (lafzen, “namaz kılanlar”) deyiminin karşılığı olduğuna inanıyorum. Çünkü bu deyim, sadece namazın şeklî tarafını değil, daha çok, sonraki ayetin gösterdiği gibi, onun gerisindeki zihnî durumu ve ruhî ihtiyacı anlatır. Bu anlamda, 19. ayetteki “insan tatminsiz bir tabiata sahiptir” ifadesi ile bağlantılıdır; ki bu tatminsizlik, doğru şekilde kullanıldığında, insanı, hem bilinçli ruhî gelişmeye, hem de bütün bencillik ve düşkünlüklerden uzaklaşmaya iter.M.Esed 

Bir kimsenin namaz kılması onun muhakkak, Allah'a, Rasulü'ne, Kitabı'na ve ahiret gününe inanmakta ve bu imana göre amel etmek gayretinde olduğu anlamına gelir. Mevdudi

Yani, bir tembellik, bir gevşeklik ya da bir meşguliyet onların namazına mani olamaz. Namaz vakti gelince her şeyi bırakarak Allah'ın huzuruna dururlar. "Namazlarında devamlıdırlar"ın, bir manası da Hz. Ukbe bin Amir'in beyan ettiğine göre, "Tam bir huzur ve huşu içerisinde namazı eda etmektir. Yani tabir caizse, kuşun kanat çırpışı gibi bir an evvel o namazdan kurtulabilmeye çalışmak değildir. Namazdayken de başka bir şeye iltifat etmez. Arapça deyiminde durgun su için "maud-daim" denilir. Bu izahat da bundan alınmıştır.Mevdudi

 

Zariyat Suresi 19. ayette "Onların mallarında muhtaç ve mahrumlar için muayyen bir hak vardır." buyurulmuştur. Bazıları "muayyen bir hak"tan kasıt, farz olan zekattır.
Çünkü onun nisabı ve miktarı tayin edilmiştir", demişlerdir. Ama bu tefsir kabule şayan değildir, çünkü Mearic Suresi Mekki'dir, oysa zekata mahsus nisab ve açıklama Medine'de emredilmiştir. Bu yüzden "Malum olan Hakk'tan doğru olarak anlaşılan şudur: Yani mal sahibi olanlar, kendileri muhtaçlara bir pay ayırırlar. Hz. İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Mücahid, Şa'bî ve İbrahim Nehaî'de aynı görüştedir.
Muhtaç (Sâil) kimseden kasıt, dilenen kimse değildir. İhtiyaç içerisindedir ama kimseden bir şey isteyemez. Mahrum'dan kasıt ise işsizlerdir. Veya çalışan ama kazandığı ile geçimini sağlayamayan kimsedir. Allah'a inanan hiç kimse böyle bir insanın ihtiyaç duyduğu zaman onu gelip kendinden istemesini beklemez. O istemeden yardımını yapar. Bkz. Zariyat an: 17 Mevdudi

Zımnen, “ama yardım dilenmeyen yahut dilenemeyenler”; bkz. 12. notta zikredilen 51:19'daki benzer bir ifade ile ilgili Râzî'nin açıklamaları. M.Esed

Yani, dünyadayken kendini sorumsuz saymıyor ve bunlardan hiçbir hesap sorulmayacağını zannetmiyordu. Aksine, bir gün Allah'ın huzurunda yaptıklarının hesabını vereceğine kesinlikle inanıyordu.Mevdudi

Diğer bir ifadeyle, "Bunlar, dünyada Allah'tan hiç korkmadan her türlü günah, suç, zulüm, yapan kafirler gibi değillerdir. Aksine bunlar, ellerinden geldiğince salihçe yaşamalarına rağmen kıyamet gününde kusurlarının iyiliklerine ağır basması ve bir cezaya müstehak olurlar endişesiyle Allah'tan korkarlar. Bkz. Mü'minun an: 54; Zariyat 19.Mevdudi

Mürâîce bir böbürlenmeye karşı yapılan bu uyarı, ne kadar “iyi” olursa olsun, bir kimsenin her zaman ahlakî bir hata yapmasının (mesela, bir arkadaşını incitmesi) ve sonra bu günahını unutmasının her zaman mümkün olduğunu gösterir. Bu uyarı, dolaylı olarak, kişinin bütün eylemlerinde bilinçli olmayı elden bırakmamaya bir çağrıdır -çünkü, “kötülük ayartısı (fitne), yalnızca hakikati inkar edenlere musallat olmaz” (8:25), ama aynı zamanda dürüst ve erdemlilere de musallat olabilir. M.Esed

"İffet ve namuslarını korurlar"dan kasıt, "zinadan sakınırlar ve çıplaklıktan da berîdirler" demektir. Mu'minun an: 6; Nur an: 30-32, Ahzab an: 62.Mevdudi

Bkz. 23:5-7'deki aynı ifadeli pasaj ve 3 nolu dipnot. O notta, ev mâ meleket eymânuhum ifadesini neden “yahut [evlilik yoluyla] meşru olarak sahip oldukları” şeklinde çevirdiğimi açıklamıştım. Bu yorum konusunda ayrıca bkz. Râzî'nin 4:24 ile ilgili açıklamaları ve sözkonusu ayet ile ilgili olarak Taberî'nin İbni ‘Abbâs ve Mücâhid'den naklen yaptığı alternatif çevirilerden biri.    M.Esed   

"Emanet"ten kasıt, Allah'ın (c.c) kullarına ve bir insanın diğerine itimat ederek verdiği şeylerdir. "Ahid"ten murad ise Allah'ın, kulları ile ya da insanların kendi aralarında yaptığı ahitlerdir. Bu iki yönlü emanetlere hıyanet etmeme ve ahde vefa bir müminin karakterinin ayrılmaz bir parçasıdır. Hz. Enes'ten şöyle rivayet edilir: "Allah Rasulü bize hitabederek şöyle buyurdu: "Bilin ki, bir kimse eğer emanete hıyanet ederse onda iman yoktur ve bilin ki eğer bir kimse verdiği sözü yerine getirmiyorsa onda din de yoktur." (Beyhaki, imanın şubeleri.) Mevdudi

bildikleri bir hakkı gizlemek suretiyle Allah'ın kullarına hiyanet etmezler.S.Ateş 

Yani, şahitlikte bulunurlarken hiç bir eksiltme ya da çoğaltma yapmazlar. Mevdudi

Bütün şartları ve rükünleriyle onu yerine getirirler S.Ateş 

Bundan, namazın önemi anlaşılmaktadır. Cennete sahip olacak o yüksek meziyetli kimselerin sıfatı namaz ile başlar ve namaz ile biter. Namaz kılmak onların birinci sıfatlarıdır. Namaz kılmaya devam etmek ise onların ikinci sıfatıdır. Namazlarını korumak ise son sıfatlarıdır. Namazı korumaktan kasıt, onları vaktinde eda etmektir. Namazdan önce hem bedenlerinin ve hem de üzerindeki giysilerin temiz olmasına ve abdestlerine özen gösterirler. Abdestte vücut azalarını iyice temizlerler. Namazın farzlarına, vaciplerine, sünnet ve müstehaplarına tam manasıyla uyarak namazın adabına da riayet ederler. Allah'a karşı gelerek namazlarını heba etmezler. Bunların hepsi "namazı korumak" içerisinde sayılmaktadır. Mevdudi

Görüldüğü gibi, gerçek iman sahiplerine “musallin” adı verilmiş, sonra da bu sıfat detaylandırılmıştır.
“Musallîn” şu kimselerdir:

Salâtlarını [desteklerini] sürdüren,

Kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olduğunu kabul eden,

Ceza gününü tasdik eden,

Rablerinin azabından korkan,

Irzlarını koruyanlar,

Emanetlerine ve ahitlerine riayet eden,

Şahitliklerini yerine getiren,

Salâtları  [sosyal destek kurumlarını] koruyan kimselerdir.  

23. ayetteki “Onlar [Destekçiler] ki salâtlarını [desteklerini] sürdürenlerdir” ifadesiyle, müminlerin salâtı hayatlarından çıkarmadıkları, zayi etmedikleri açıklanmaktadır. Zira birileri salâtı hayatlarından çıkarıp atmışlardı:

Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, Salât’ı [Sosyal Desteği] kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler] cennete; Rahman’ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır.

Rabbimiz birçok ayette salâtın önemini bildirmiş, salâtın muhafazası ile ilgili emirler vermiştir:
Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun; eğitim- öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin. (Bakara/238, 239)

Öyle kimseler ki, ticaret ve alış veriş Allah’ı anmaktan, salâtı ikame etmekten ve zekât vermekten onları alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. (Nur/37)

27. ayette geçen “ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır” ifadesi, Allah’ın Bizzat kendisinden değil, suç işlerse cezalandırmasından korkmak gerektiğini açıklamaktadır. Bu gerçek başka ayetlerde şöyle nitelenmiştir:

Şüphesiz şu, Rablerinin haşyetinden [Rablerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan] tir tir titreyen kimseler, Rablerinin ayetlerine inanan kimseler, Rablerine ortak tanımayan kimseler, şu, şüphesiz kendileri, Rablerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir. Mü’minun; 57- 61:

Hiç şüphesiz müminler ancak o kişilerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir ve O’nun ayetleri onlara okunduğu zaman, imanca ziyadelik sağlar. Ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler. Onlar ki, salâtı ikame ederler ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler. Enfal; 2: 

“Musallîn”in nitelikleri arasında bulunan bir diğer özellik de onların gayrimeşru ilişki kurmamalarıdır. Hatırlanacağı üzere, Mü’minun suresinde de müminlerin aynı niteliğine dikkat çekilmişti:

Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, -Eşleri veya yeminlerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.- (Mü’minun/7)

Yine Rabbimiz “musallin”i  [destekçileri] övgüyle nitelerken onların emanet ve ahde vefalı olduklarına da değinmektedir. Kur’an’da müminlerin bu özelliklerine dair de birçok ayet bulunmaktadır:

Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin. Yeminlerinizi [Sözleşmelerinizi] sağlama aldıktan ve Allah’ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediğiniz şeyleri bilir.
Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra, onu söküp bozan kişi [kadın] gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri kıyamet günü size kesinlikle açıklayacaktır. (Nahl/91, 92)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yeteneği olan kişiler; Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,. Rablerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikame etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun akıbeti; Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [Adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/19- 24)

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

24, 25. ayetlerdeki “Ve onlar [destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir” ifadesinde yer alan nitelik daha evvel Zariyat suresinde de konu edilmişti:

Şüphesiz takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak cennetlerde [bahçelerde] ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar, bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler. Onlar geceleyin pek az uyurlardı. Onlar, seherlerde bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve mahrum [isteyemeyen] için bir hak vardı.(Zariyat/15-19)

Mearic suresinde “Musallîn” olarak geçen müminler ve nitelikleri, Zariyat suresinde “Muhsin” olarak nitelenen müttekılerin özellikleriyle benzeşmektedir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:7 s: 20- 22) “Musallîn”, “Muhsin” ve “Muttaki” kavramları, birbirlerini anlamca destekleyen, birbirlerini açıklayan ve tamamlayan kavramlardır. Her üçü de müminlerin Allah’a olan saygı ve bağlılıklarını, yerine getirdikleri ahlakî davranış normlarını ifade etmektedir.
Meariç suresinde “müsallîn” olarak nitelenen kimseler, Kur’an’da bazen “müttekiler”, bazen “muhsinler”, bazen “müminler”, bazen de “Rahmanın kulları” nitelemeleriyle yer almıştır. Bu sıfatlar müminler için bir madalya mesabesindedir.
Musallin övülüp cennetlerde safa içinde olacakları bildirildiği gibi, musallinden olmayanların da cehennemin içinde kıvranacakları haber verilmektedir:

Her benlik kazancının karşılığında bir rehindir.
Sağın yâranı hariç.
Bahçelerdedirler. Soruşur dururlar;
Suçlulardan...
“Sizi Sekar'a sürükleyen nedir?”
Dediler ki: “Biz musallînden/destekçilerden [sosyal yardım yapanlardan, sosyal destek sağlayanlardan] değildik.
Miskini de yiyeceklendirmiyorduk.
Ve biz [boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık] dalanlarla birlikte dalar idik.
Ve Din Günü'nü yalanlıyorduk.
Tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan bize gelene kadar.” (Müddessir/38- 47) H.Yılmaz

Bu ayet, Rasulüllah'ın davete ya da Kur'an-ı Kerim'i tilâvete başladığı zaman sesini duyar duymaz hemen koşarak onunla alay etmeye gelenleri işaret etmektedir. Mevdudi

Bu, yine 19. ayetteki “insan tatminsiz bir tabiata sahiptir” ifadesi ile bağlantılıdır (bkz. yukarıdaki not 7). Allah'ın varlığı hakikatini görmek istemeyen ve bu sebeple dünya görüşlerini üstüne oturtacakları sağlam bir temelden yoksun bulunan insanlar, aynı zamanda belli bireysel ve sosyal değer ölçülerinden de uzak olurlar. Bu nedenle, ne zaman pozitif bir iman çağrısı ile karşılaşırlarsa ruhî bir şaşkınlık içinde “oraya buraya koşuştururlar” ve kendilerini entellektüel olarak haklı çıkarmak için, her tarafa çekilebilir çelişkili kanıtlarla sözkonusu iman çağrısını çürütmeye çalışırlar -“sağdan ve soldan sana gelerek” istiâresinde dile getirilen tavır, bu tavırdır; ve onlar bütün güçlerini yüzeysel bir “çoğunluk iradesi” ile uyumlu olmaktan aldıkları için bunu yalnızca “kalabalıklar halinde” yapabilirler. M.Esed

Yani, önceki ayetlerde izah edilen, "hak sesi" duymaya bile tahammül edemeyen ve o sesi boğmak için çalışan insanlar nasıl olur da cennete girmeyi ümit ederler? Allah cenneti bunlar için mi yaratmıştır? Burada Kalem, 34-41 arası ayetleri göz önünde tutalım. Orada Mekkeli kafirlerin "Eğer ahiret olursa orada da bu dünyada olduğu gibi biz istifade edeceğiz, siz ise bu dünyada olduğunuz gibi mahrum olacaksınız" iddialarına cevap verilmekteydi. Mevdudi 

Yani, “başka birinin inancını ‘çürütmek’ suretiyle iç huzuru ve tatmini sağlayacaklarını mı sanırlar?” M.Esed

Bu ayetlerde,  peygamberimizin davetine, tebliğlerine alaycı bir üslupla karşılık verenler nakledilmektedir.
Bu ayetlerin inişiyle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şöyle bir nakil bulunmaktadır:

Rivayet olunduğuna göre, müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s)]'in etrafında halka halka, grup grup dolaşıyorlar, onu dinliyorlar, dedikleriyle alay ediyor ve "Muhammed'in dediği gibi, bunlar cennete girerse, biz onlardan daha önce gireriz" diyorlardı. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Buna göre, ayetteki “ila” kelimesinin anlamı, "Sana doğru koşuyorlar, boyunlarını sana uzatıyorlar. Gözlerini sana dikiyorlar" demek olur.
Ebû Müslim şöyle der: "Ayetin zahiri, bu kimselerin münafıklar olduğunu göstermektedir. Binaenaleyh, Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanında olanlar, bunlardır. Burada bahsedilen koşma ile ise, küfürde yarışma kastedilmiştir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Anlaşılan o ki, konumuz olan pasajda tehdit edilip azarlananlar, daha evvel Kalem suresinde değinilmiş olan densizlerdir. Bu densizlere avantadan cennete giremeyecekleri, böyle bir şeyi ummalarının boşa olduğu bildirilmektedir.

Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz?
Yoksa içinde ders aldığınız şeyler olan size ait bir kitap mı var:
"Siz bu âlemde neyi seçerseniz/beğenirseniz o mutlaka sizin olacak."
Yoksa size karşı kıyamet gününe kadar sürecek üzerimizde yeminler/taahhütler mi var: "Siz her ne hüküm verirseniz mutlaka öyle olacak" diye.
Sor bakalım onlara, içlerinden böyle bir şeye hangisi kefildir/ bunu kim garanti etmektedir?
Yoksa onların ortakları mı var? O halde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler.
Baldırın çıplak kalacağı [gerçeğin bütün çıplaklığıyla ortaya konulup işin büyümeye başladığı/işin ciddîleştiği] ve secdeye davet edildikleri gün artık güçleri yetmez.
Gözleri yere eğilmiş, kendilerini bir zillet/hor görülme/alçalma sarmış bulunur. Oysa onlar,  sağ salim iken de secdeye davet ediliyorlardı.
O halde bu sözü yalanlayanları Bana bırak! Biz onları bilmedikleri yerden yakalayacağız.
Ve Ben, onların iplerini uzatırım, [süre tanır, mühlet veririm], çünkü benim plânım/tuzağım zordur/sağlamdır. (Kalem/36-45) H.Yılmaz

Fakat kendilerini bir damla sudan ne hale getirdiğimizi düşünüp ibret almıyorlar. S.Ateş                                                                               Bu cümlenin iki manası olabilir. Eğer önceki konuyla irtibatlı olarak düşünürsek anlamı, "Biz bunları da aynı maddeden yarattık, bu yüzden insanlar aynıdır. Ama cennete girmek için yalnızca bu madde bir ölçü olsaydı, o zaman iyi ve kötü, zalim ve adil, suçlu ve suçsuz hepsinin cennete girmesi gerekirdi. Azıcık bir aklı olan bile, cennete girebilmesi için diğer özellikleri hiç dikkate alınmadan yalnızca bu ölçünün kullanılamayacağını bilir. Eğer bu ayeti, bir sonraki mevzunun mukaddimesi olarak düşünürsek bu sefer manası, "Bunlar kendilerini, bizim azabımızdan korunmuş hissediyor, onları azamıbımızla korkutan kişiyi de alaya alıyorlar. Oysa ki biz dünyada da onlara istediğimiz zaman azab verebilir, ölümden sonra da istediğimiz zaman diriltebiliriz. Kendileri de biliyorlar ki biz onları bir nutfeden, bir su damlasından yarattık ve sonra insan haline getirdik. Eğer kendi yaratılışları üzerinde bir nebzecik düşünselerdi, kendilerinin bizim kontrolümüz dışında olduğu ve onları tekrar diriltmeye muktedir olmadığımız şeklinde düşünce hatalarına düşmezlerdi. Mevdudi 

Yani, “toz-toprak”tan -yerin, altında ve üstünde bulunan aynı temel organik ve inorganik maddelerden: bundan çıkarılacak sonuç, yalnızca ruhî bilincin ve tavrın insanı maddî varlık kalıplarının üstüne çıkarabileceği ve ona burada mecazen “esenlik bahçesi” olarak tanımlanan iç tatmini sağlama gücü verebileceğidir.M.Esed

Yani, bu onların zannettiği gibi değildir.
 Burada, Allah Teâlâ, kendi zatı üzerine yemin etmektedir. "Doğuların ve Batıların" tabiri, güneşin, senenin her günü başka bir açıdan ve yeryüzünde değişik kısımlarda doğup battığını ifade eder. Bu yüzden doğu batı tek değildir, birçok doğu ve batı vardır. Öte yandan kuzey ve güney gibi doğu ve batı da bir yön tarif eder. Bu yüzden Şuara Suresi 78. ayette ve Müzzemmil Suresi 19. ayette "Doğunun ve Batının Rabbi" denilmektedir Diğer bir yönden de bakıldığında yeryüzünde iki doğu ve iki batı vardır. Çünkü yeryüzünün bir yarı küresinde göneş doğarken, diğer bir yarı kürede güneş batar. Bu yüzden Rahman Suresi 17. ayette "iki doğunun ve iki batının Rabbi" denilmektedir. İzah için bkz. Rahman an: 17. Mevdudi
Yani, güneş yılı süresince güneşin “doğduğu” ve “battığı” noktaların bütün hareketlerinin: böylece, Allah'ın evrendeki bütün yörünge hareketlerinin Nihaî Sebebi (the Ultimate Cause) ve dolayısıyla evrenin yaratıcısı olduğu gerçeği vurgulanmaktadır (karş. 37:5 ve 55:17).M.Esed

Allah Teâlâ onun yüzünden "Doğunun Rabbi ve batının Rabbi" diyerek kendi üzerine yemin etmektedir. Bunun anlamı, "çünkü biz doğuların ve batıların sahibiyiz bu yüzden bütün yeryüzü bizim kudret elimiz altındadır. Benden kurtulamazsınız. Biz ne zaman istesek sizi helak eder ve yerinize sizden daha iyilerini getiririz" demektir. Mevdudi                                                                                 Bunun anlamı şudur: Bu dünyada “hakikati inkar edenler”i müminler ile yer değiştirtmek Allah'ın iradesi değildir; çünkü böyle bir “değiştirme”, inancın her zaman inançsızlık ile sınanmasına veya tersinin yapılmasına imkan veren Allah'ın insan varlığını çok-biçimli olarak yaratması gerçeği ile çatışır.M.Esed                                                                                                                            Bu ayetlerde, o şımarık ikiyüzlü kimselerin inançları, beklentileri reddedilmekte ve “Biz,  onların yerine kendilerinden daha hayırlı olanları getirmeye kesinlikle güç yetirenleriz. Ve Biz, önüne geçilenler değiliz” ifadeleriyle tehdit edilmektedirler.
Ayette Rabbimiz kendisini “Doğuların ve Batıların Rabbi” olarak nitelemiş ve bu niteliğini kıyameti koparmaya ve yeniden diriltmeye referans olarak vermiştir. Bununla inkârcılara “Doğuları ve Batıları [tüm yönleri; tüm evreni] Biz yönetiyoruz. Bizim gücümüz sınırsızdır. Gücümüz sınırsız olduğuna ve kimse de bize engel olamayacağına göre, mülkümüzde dilediğimizi yaparız. Sizi de yok eder, sizin yerinize sizden hayırlılarını getiririz” mesajı verilmektedir.

Ve senin Rabbin, Ğanîyy’dir [hiçbir şeye muhtaç değildir], merhamet sahibidir. Sizi, başka kavimlerin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de giderir [yok eder] ve sizden sonra yerinize dilediğini halife yapar. (En’am/133)

Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (Hud/53-57)

Eğer O [Allah] dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna güç yetirendir. (Nisa/133)

Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın gerçek ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/yaratılış getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir. (İbrahim/19)

Eğer O dilerse sizi giderir [yok eder] ve yepyeni bir yaratmayı / halkı getirir. Bu, Allah’a hiç güç de değildir. (Fatır/16, 17)

Ayette “Doğu ve Batı’nın …” denilmeyip “Doğuların ve Batıların …” denilmiştir. Bu ifade güneşin her gün farklı noktalardan doğup battığına işaret etmektedir.

Konumuz olan ayetlerin ana eksen ahıretin gerçekleşeceği, Rabbimizin buna muktedir olduğu olgusudur. Rabbimiz sanki “Ben sizleri o nutfeden yaratabildiğime göre, yeniden yaratmaya da haydi haydi kadir olmam gerekir” demek istemiştir.

O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yediren, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur. (Şuara/78)

Şüphesiz ki, bu [yukarıda anlatılanlar, Kur'an] bir öğüt vericidir/ düşündürücüdür. Onun için, dileyen Rabbine doğru, bir yol edinir. (Müzzemmil/19)

 (O) iki Doğu’nun Rabbi ve iki Batı’nın Rabbidir. (Rahman/17)

Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.
Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz.
O gün, yalanlayanların vay hâline! (Mürselât/20)

Onun için insan neden yaratılmış olduğuna bir baksın; omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, atıcı bir sudan başlanarak yaratıldı.
Şüphe yok ki O, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün onun geri döndürülmesine güç yetirendir.
Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı. (Tarık/5-10)

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mü’min/57)

Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O,  her şeye gücü yetendir. (Ahkaf/33)

Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/81, 82)

O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor?
Evet, Biz onun parmak uçlarını / tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz. (Kıyamet/3, 4)

Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/40)

 Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine, önüne geçilenler değiliz. (Vakıa/60, 61)

 İşte sizler, işte o Allah yolunda infak etmek için çağrılan kimselersiniz. Öyleyken içinizden kiminiz cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse ancak kendi aleyhine cimrilik eder. Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz sırt çevirirseniz O [Allah] yerinize başka bir toplum getirir. Sonra onlar sizin benzerleriniz olmazlar. (Muhammed/38) H.Yılmaz

Yani, “yaratılmamış” saydıkları bir dünya ve “kendi kendine oluştuğu”nu farzettikleri bir hayat üzerine felsefe yapsınlar; ayrıca, ölümden sonraki hayat ile Allah'ın varlığı hakkındaki desteksiz kaba “inkarcılık”larını sürdürsünler . M.Esed

Metinde "" cümlesinde geçen nusb hakkında müfessirler ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bunun put olduğunu söyler. Dünyadayken bu putlara nasıl koşarak gidiliyorsa, o gün de Allah'ın hesabına öyle koşarak getirileceklerdir. Diğer bazı müfessirler ise bunların, birbirlerini geçmeye çalışan yarışçılar için dikilmiş nişanlar olduğunu söylerler.Mevdudi

“Defalarca” kavramı -yani, peygamberlere inen vahiylerin çağlar boyunca ardarda gelmesi- genellikle tekrar ve/veya süreklilik içeren kânû yardımcı fiilinden çıkmaktadır. M.Esed                                                                                                                     Surenin bu son ayetlerinde Resulullah teselli edilmiş ve kendisinden yüzsüz inkârcılarla fazla uğraşmaması istenmiştir.
Kur’an’da müşriklerin o günkü zilletleri ile ilgili birçok sahne nakledilmiştir:

Ve Sur’a üfürülmüştür. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar. (Ya Sin/51)

O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir]. O günde Çağırıcı'nın, Nükür’e [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler. (Kamer/6- 8)

Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah'ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları,  gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. (İbrahim/42, 43)

Müşriklerin çaresizliğinin ön plana çıkarıldığı “Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi” ifadesi dikkat çekicidir. Bir yarışçının bitiş noktasındaki işaret taşına koşmasını hatırlatan bu ifadeyle, savaştan veya ticaret yolculuğundan dönen müşriklerin şükür için kendi dikili putlarına doğru aşkla, şevkle koştukları ima edilerek mahşerdeki o dehşet dolu bakışları tasvir edilmektedir. H.Yılmaz