(Kıyâme - 8.Ayet)

<< Geniş Meal

Nûh

Yani, onlara, eğer yapmakta oldukları sapıklık ve ahlakî suçlardan vazgeçmezlerse Allah'ın indinde azaba müstehak olacakları haberini ver. Öte yandan bu azaptan kurtulmak için hangi yolu takip edeceklerini de onlara göster. Mevdudi  

Bu ayette, Nuh peygamberin azap gelmeden önce halkı uyarmak üzere kendi kavmine elçi olarak gönderildiği bildirilmektedir. Surede Nuh kıssasının nakledilmesinin başlıca nedeni, Nuh’un kendi kavmi ile olan mücadelesinin Resulullah’ın Mekkeliler ile olan mücadelesine son derece benzer olmasıdır.
Dolayısıyla bu özlü anlatımın amacı Mekke müşriklerini uyarmak ve onları bu kavmin başına gelenlerden ibret almaya yöneltmektir. Arap müşriklerinin kendi putlarına Nuh kavminin putlarının adlarını vermeleri de onların bu kavim hakkında zaten birçok bilgiye sahip olduklarını göstermektedir.
Surenin bu ilk ayetinde Rabbimizin rahmeti ön plana çıkmaktadır. O, sapık kavme, sapıklıktan vazgeçmeleri için elçi göndermiştir:

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.
Ve Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz de onlar orada fasıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hakk olur da Biz orayı kökünden darmadağın ederiz. (İsra/15, 16)

Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık o zalim kimseler [müşrikler], “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. —Daha önce siz, sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.- (İbrahim/44)

Ve sen onları, kendileri gaflet içindeyken ve inanmıyorlarken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle uyar! (Meryem/39)

Yaklaşan gün hakkında da onları uyar. O zaman kalpler yutkunarak gırtlaklara dayanmıştır. Zalimler için ne sıcak biri vardır ne de itaat edilecek bir şefaatçi. (Mü’min/18)

Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş / oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’an ile] hatırlat / öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helake düşerse, onun için Allah’ın astlarından bir veliy [yakın kimse] ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile helake düşen kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (En’am/70)

Allah, seçtiği elçilerini ancak tevhit inancını yerleştirmek, yani Allah’tan başka ilah olmadığını insanlara öğretmeleri için gönderir:

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)

Ve ant olsun ki Biz, her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Allah’ın elçi göndermedeki hükmü için ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Bakara/133, Maide/116, 117, A’raf/59, 73, 85, Mü’minun/32
Rabbimizin elçi göndererek toplumları uyarması kullarına olan rahmetinden dolayıdır.

Ve senin Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri haksız yere/ zulüm sebebiyle helâk edecek değildir. (Hud/117)

Konumuz olan ilk ayette “… çok acıklı bir azap gelmezden evvel” ifadesiyle konu edilen azap, 25. ayette bildirilen “boğulma” ve “cehenneme atılma” olarak anlaşılmalıdır.
Nuh kıssasının özeti A’raf suresinde de verilmişti:

And olsun ki Biz, Nuh'u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [din gününün] azabından korkuyorum” dedi.
Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
(Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvâya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?”
Bunun üzerine o'nu yalanladılar, Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler. (A’raf/59- 64)

Nuh’un (as) kimliği; soyu sopu ile ilgili Kur’an’da bilgi verilmemiştir. Kitab-ı Mukaddes’te Nuh’tan genişçe bahsedilir. (Tekvin; 5-10. Bölümler) Bunların birçoğunu daha evvelki surelerin tahlilinde nakletmiştik.H.Yılmaz

Birincisi Allah'a ibadet, ikincisi takva, ve üçüncüsü Rasul'e itaat. İşte Hz. Nuh, risaleti tebliğe başladığında kavmini bu üç şeye davet etmişti. Allah'a ibadetin anlamı; başkalarına ibadet etmeyi bırakarak yalnızca O'na ibadette bulunmak ve O'nun emirlerini yerine getirmektir. Takva'dan kasıt; Allah'ın hoşnut olmadığı bütün işlerden -ki o ameller Allah'ın azabına sebep olur- sakınmak ve Allah'tan korkarak yaşamaktır. Üçüncü olarak "Bana itaat edin" den kasıt. "Benim size Allah'ın Rasulü olarak tebliğ etmekte olduğum emirlere itaat edin" demektir.M.Esed

Yani, her kişinin ömrünün sonuna kadar -kalplerinde gerçekleşeceği umulan değişiklikten önce işledikleri bütün günahları bağışlanabilse bile, ölünceye kadarki davranışlarından dolayı artık bağlandıkları yeni iman ilkeleri ışığında tamamen sorumlu tutulacaklarına işaret. Karş. 4:18 -“ölüm ânına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında ‘Şimdi tevbe ediyorum!’ diyenlerin tevbeleri kabul edilmeyecektir.” M.Esed

Burada "Sizin günahlarınızı bağışlar" denilmektedir. Bu demek değildir ki Allah sizin bazı günahlarınızı bağışlayacaktır. Bundan kasıt aslında şudur: Eğer bu size takdim edilen üç şeyi kabul ederseniz o zaman daha önce yaptığınız bütün günahlar affedilecek demektir. Buradaki (men) "ba'ziyet" (bazılık) için değilde (an) manasında kullanılmıştır.
Yani eğer siz bu üç şeyi kabul ederseniz Allah size normal bir yaşama müddeti verecektir.
Bu belli bir süreden kasıt, Allah'ın tayin ettiği azab vaktidir. Bunun hakkında Kur'an'da pekçok açıklıklar getirilmiştir. Bir kavim için azabına karar kılınmışsa ondan sonra artık iman etseler de af olunmayacaklardır.
Yani, "Benim vasıtamla Allah'ın mesajı size ulaştıktan sonra size verilen bu müddetin aslında iman etmeniz için size tanınan mühlet olduğunu" bir anlasanız. İşte bu müddet bittikten sonra artık Allah'ın azabından hiç kurtulma şansınız yoktur. O zaman ise telaşla hemen iman etmeye çalışacak ve azabın nazil olmasını beklemeyeceksiniz. Mevdudi

Bu ayetlerden, Nuh’un (as) ilk önce kendisini kavmine net olarak tanıttığı anlaşılmaktadır. Kendisini apaçık bir uyarıcı olarak ortaya koyan Nuh peygamber, bu ilahî görevinin gereği olarak kavminden de Allah’a kulluk etmelerini, takvalı davranmalarını ve kendisine itaat etmelerini istemiştir. Böyle yaptıkları takdirde Allah’ın kendilerini bağışlayacağını, O’nun kahrına uğramadan, rezil rüsva olmadan kendilerine takdir edilen ömürlerini yaşabileceklerini, bu fırsatı kaçırmamalarını, çünkü verilen süre dolduğunda onda hiçbir değişiklik yapılamayacağını bildirmiştir.
Nuh’un (as) ayette üç madde halinde özetlenen istekleri dinin ana ilkeleridir.
Dikkat edilirse, Nuh peygamber bu öğütlerini “… eğer bilseydiniz” diye bitirmektedir. Onun bu ifadesi, kavminin bilinçsiz davrandığına, bilinçsizlikleri yüzünden inkâra gittiklerine işaret etmektedir. Çünkü gerçekten de kavmi az bir dünya çıkarı için ebedi hayatı gözden çıkarmaktaydı. H.Yılmaz

Bu mevzudan da isyanlarını bırakarak af dilemeleri ve ancak o zaman Allah'ın onları affedeceği kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Yani, onlar yüzlerini saklamaktalar. Bundan şu anlaşılabilir: Onlar, değil Hz. Nuh'un davetine kulak vermek, onun yüzüne bile bakmak istemiyorlardı. Ya da bunu, Nuh (a.s) yanlarından geçerken onları tanımasın ve onları davet etmesin diye yapıyorlardı. Şimdi de aynı tavrı Mekke'deki kafirler Allah Rasulü'ne karşı gösteriyorlardı. Hud Suresi 5. ayette bu tavır şöyle izah ediliyor: "Haberiniz olsun, gerçekten onlar ondan gizlenmek için haktan kaçınır yan çizerler, haberiniz olsun, onlar örtülerine büründükleri zaman, Allah, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilmektedir." (İzah için bkz. Hud an: 5-6.)
Buradaki kibirden anlaşılan şudur: Onlar hakka boyun eğmeyi ve Allah Rasulü'nün uyarılarını kabul etmeyi kendileri için şeref kırıcı bir şey olarak görüyorlardı. Mesela, tıpkı salih bir kimsenin bir şahsa bazı nasihat ve tembihlerde bulunmasına karşılık o kimsenin dudak bükerek dönüp gitmesi gibi. Yani, o kibri yüzünden nasihatleri kabul etmemektedir. Mevdudi

Kur'an-ı Kerim'in pekçok diğer ayetlerinde de açıklandığı gibi, Allah'a isyan eden için sadece ahiret değil, bu dünya da dar gelecektir. Öte yandan, eğer bir topluluk inkâr yerine iman eder, takvaya ve Allah'ın emirlerine itaat ederse sadece ahirette değil, bu dünyada da onun üzerine Allah'ın nimetleri yağacaktır. Taha Suresi'nde buyruluyor ki: "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun için bu dünya dar olacak ve kıyamet günü kör olarak haşrolunacaktır" (Ayet 124). Maide Suresi'nde de buyuruluyor ki: "Eğer bu Ehl-i Kitap, Tevrat, İncil ve Rablerinin gönderdiği diğer semavi kitapları gereğince yerine getirselerdi muhakkak ki üzerlerine rızık yağacak ve yer altından da rızık kaynayacaktır." (Ayet 66) Araf Suresi'nde ise buyuruluyor ki: "Eğer o ülkelerin halkları inanıp sakınsalardı, şüphesiz üzerlerine gökten ve yerden bolluklar açardık" (Ayet 96) Hud Suresi'nde Hud (a.s) kendi kavmine şöyle hitap etmiştir: "Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, O'na tevbe edin, sağanak (bol nimetler, yağmurlar) yağdırsın ve gücünüze güç katsın. (Ayet:52) Ayrıca Peygamber (s.a) sıfatıyla yine Hud Suresi'nde Mekke ehline şöyle hitap edilmişti; "Rabbinizden bağışlanma dileyin, O'na tevbe edin.
O da sizi, bir vakte kadar bu dünyada güzel bir meta ile metalandırsın." (Ayet 3). Bir hadisi şerifte de Allah Rasulü Kureyşlilere şöyle seslenmişti; Bir kelimedir ki; eğer onu kabul ederseniz Arab'a da Acem'e de galip gelirsiniz. İzah için bkz. Maide an: 96; Hud an: 3; ve 57; Taha an: 105; ve Saad Suresi'nin girişi.
Kur'an'ın bu aynı hidayetine uyarak bir kere Hz. Ömer kıtlık yüzünden yağmur duasına çıkmış ve sadece istiğfar etmekle yetinmişti. Herkes "Ey müminlerin emiri; yağmur için dua etmediniz" diye hatırlatınca "Ben semanın yağmur gelen kapılarını vurdum" buyurmuştu. Sonra da Nuh Suresi'nin bu ayetini okumuştu. (İbn Cerir ve İbn Kesir) Bir kere Hasan Basri'nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikayet etti. O da O'na "Allah'a istiğfar et" dedi. Başka bir şahıs mali sıkıntılarından, bir diğeri çocuğunun olmamasından, bir başkası da arazisinin verimli olmayışından şikayetçi oldular. Her birine aynı cevabı, "Allah'a istiğfar ediniz," karşılığını verdi. Bu sefer orada bulunanlar "Herkese aynı şeyi söylüyorsun" dediklerinde ise cevap olarak Nuh Suresi'nin bu ayeti okundu (Keşşaf.) Mevdudi

“Allah'a inanmayı reddediyorsunuz” (Zemahşerî). Bazı otoriteler (mesela Cevherî) yukarıdaki ifadeye, Allah'a inancın eksikliğini dile getiren “Allah'ın haşmetinden korkmuyorsunuz” anlamı yüklemişlerdir.M.Esed

Yani bunlar, bu dünyanın bu küçük reislerinin önderlerinin vs. şereflerini rencide edecek bir hareket yapsalar bunu çok tehlikeli buluyorlar ama Alemlerin Rabbi olan Allah'ın da bir şerefi olduğunu hiç düşünmüyorlar. O'na karşı geliyorsunuz. O'nun ilahlığına başkalarını da ortak ediyorsunuz, ve de O'nun, sizi bu yüzden cezalandıracağından hiç çekinmiyorsunuz. Mevdudi

Yani, annenin rahminde bir sperm damlasıyla döllenmiş bir hücreden (dişi yumurtasından) başlayarak embriyonun yeni, kendi başına var olan (self-contained) bir insan kimliği haline gelmesiyle sona eren tedricî evrim süreci yoluyla (karş. 22:5): bütün bunlar bir planın ve bir amacın varlığına ve dolayısıyla ilim sahibi bir Yaratıcı'ya işaret eder. M.Esed

Yüce yaratıcının mikroskobik canlılarda başlattığı biyolojik evrelerin ilk belirtileri balçık katmanları arasında başladığı görülür. Balçık geosedik olarak sekizyüzlü ve dört yüzlü dizilen bir atomlar şebekesinden oluşur. Sekiz yüzlü ve dört yüzlü birimler sıkıca paketlenmedikleri için , birbirlerine göreli olarak kayma özelliğine sahiptirler. Moleküller yapısındaki bu esneklik, balçığın birçok kimyasal reaksiyona katolizör olmasını sağlar. İnsanın balçıktan yaratıldığı gerçeğini göz önüne getirirsek, insanın balçık katmanları arasında, milyonlarca yıl önce başlayan organik hayatın en gelişmiş ürünü olduğunu görürüz. “ Yemin olsun! Biz insanı kurumuş, yıllanmış balçıktan yarattık. (Hıcr 26)”  [Allah’ın yaratılış planına göre inkişaf edip ya da evrimleşip geliştiği ilkel biyolojik çevre ve koşulların bir tasviriyle karşı karşıyayız. M.Esed] “Cinleri de daha önceden, kavurucu dumansız ateşten yarattık.

(hıcr-27)”  “Hani rabbin meleklere, kurumuş yıllanmış balçıktan bir insan yaratacağım demişti. (Hıcr28)”  “Allah balçığı şekillendirip ona ruhumdan üflediğimde, hemen ona saygı göstermek için eğilin/secdeye varın, demişti. (Hıcr 29)”  Ruh kelimesinin gelenekse ve yaygın anlamı Kur’an daki anlamıyla pek uyuşmaz. Kur’an ayetlerini incelediğimizde ruh’un vahiy, nefis, bilgi ve buyruk anlamlarına geldiğini görürüz. M.Sağ 

Yani, yaratılışın muhtelif aşamaları geçildikten sonra sizi bu halinize getirdik. Önce siz anne ve babanızın sulbünde ayrı ayrı sperm haline idiniz. Ondan sonra Allah'ın kudreti, iki nutfeyi bir araya getirmiş ve sizin hamlinize karar kılmıştı. Bilahare sizi annenizin karnında merhale merhale geliştirerek bir insan haline getirmiş, bu dünyada bir insan olarak ihtiyacınız olan bütün güç ve kuvvetleri size yerleştirmişti. Sonra da can sahibi bir bebek olarak sizi ana rahminden dünyaya getirdi ve her an sizin bu durumunuzu tekamül ettirdi, geliştirdi. Ta ki siz artık bir genç insan oldunuz. Hayatınız süresince değişik merhaleler gördünüz. Bütün bu merhalelerde siz hep Allah'ın elinde idiniz. Eğer O isteseydi sizin hamliniz karar kılınmazdı. Sizin yerinize başka bir kişi orada karar kılınırdı. Ve yine eğer O isteseydi sizi ana karnında sağır, kör, dilsiz ve kötürüm ederdi, ya da akılsız ederdi. Eğer O isteseydi sizi bu dünyada başka bir surette yaratır veya doğduktan sona sizi helak edebilirdi. Bütün bunlar için Allah'ın bir işareti kafiydi. İşte o kadar çaresizsiniz ki, O'na karşı yaptığınız her türlü küstahlığa rağmen nasıl olur da kurtulacağınızı zannedersiniz. Her türlü nankörlük ve isyankarlığı yaparsınız da bunlardan dolayı bir ceza görmeyeceğinizi mi sanırsınız? Mevdudi

 

Bu ifade ikili bir anlama sahiptir. İlk olarak, her insan bedeninin hem toprağın içinde hem de toprağın üstünde bulunan aynı özden -organik ve inorganik- çıkarılıp geliştirilmesine işaret eder; ve bu anlamda insan tekinin yukarıda 14. ayette işaret edilen “peşpeşe aşamalardan geçerek” yaratılmasını kapsar. İkinci olarak, insan türünün evrimini, yani yeryüzünde yaşayan en ilkel organizmalardan başlayarak en yüksek gelişme safhalarına tedricî bir şekilde yükselmesini ve sonuçta insanın sahip olduğu beden, akıl ve ruhun eşsiz bileşimine ulaşmasını ifade eder. M.Esed

Burada, insanın yaratılışı ile bitkilerin yaratılışı arasında benzetme yapılmaktadır. Tıpkı nasıl yeryüzünde önce bitki yok iken Allah onları bitirdiyse, insanı da öyle meydana getirmişti. Mevdudi

Bu ayetlerde, Nuh peygamberin Allah’a yakarırken kavmine yaptığı öğütleri ve onların kendisine karşı takındıkları tavrı dile getirip halini uzun uzun Rabbine arz edişi nakledilmektedir. Onun “Rabbim! Şüphesiz ben, kavmimi gece gündüz [sürekli] davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve şüphesiz ben, onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe de kibirlendiler” şeklindeki şikâyeti, Nuh (as) ile kavmi arasındaki mücadelenin niteliği hakkında bilgi verdiği gibi, müminler ile inkârcılar arasındaki mücadele süreçlerinde karşılaşılabilecek psikolojik riskler hakkında da ipuçları vermektedir.  
Ayetteki “onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler” ifadesi, Nuh’un (as) inkârcılardan kendi sesini duymamak için kulaklarını tıkadıkları, yüzünü görmemek için de elbiselerini başlarına geçirdikleri yönündeki şikâyetini ifade etmektedir.
Nuh kavminin “kibirlenme, büyüklenme” tavrı şu ayetlerde de konu edilmiştir:

Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. Hud; 27:

Bir zamanlar kardeşleri Nuh onlara demişti ki: “Siz takvalı olmaz mısınız? Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin!”
Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.
O [Nuh] dedi ki: “Onların yaptıklarına dair bir bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Eğer düşünürseniz! Ve ben iman edenleri kovucu değilim. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, kesinlikle sen taşlananlardan olacaksın!” (Şuara/106- 116)

Nuh’un (as) kavmine yapmış olduğu tebliğin “gece-gündüz”, “yüksek sesle” ve “gizli gizli” olduğu, Allah’a yakarırken kullandığı ifade ve deyimlerden anlaşılmaktadır. “Gece-gündüz” deyimi “devamlı” anlamındadır. “Yüksek sesle” ifadesi, tebliğin “açık açık meydanlarda”, “gizli gizli” ifadesi de “gizlice, tenhalarda ve evlerine, ayaklarına giderek” demektir. Nuh peygamber, yakarışındaki bu deyimlerle elçilik görevini yerine getirme konusunda harcamadığı bir gayretinin kalmadığını, elinden gelen her şeyi yaptığını, her yöntemi denediğini dile getirmektedir.
Nuh peygamberin, kavmine nasihat ederken “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın” dediği dikkat çekmektedir. Bu sözleri kavmini tövbe etmeye davet ve teşvik etmek isteyişini gösterdiği gibi, Allah’tan mağfiret dilemenin bolluğa sebep olacağı mesajını da içermektedir. Mağfiret dilemenin bolluğa vesile olacağı şu ayetlerden de anlaşılmaktadır:

Ad’a da kardeşleri Hud’u (gönderdik). O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yok. Siz uydurmacılardan başka bir şey değilsiniz. Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratan üzerinedir. Hâlâ akıllanmayacak mısınız? Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O'na tövbe edin ki, üzerinize gökten bol bol göndersin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Ve günâhkârlar olarak sırt çevirmeyin.” (Hud/50- 52)

Buna karşılık, nankörlük edenler, şirk koşanlar da sadece ahirette değil, bu dünyada da sıkıntı içinde olacaklardır:

Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan / Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” (Allah) der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun [cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/124- 126)

Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rablerinden indirileni [Kur’an’ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Maide/66)

Elif, lam, ra. (Bu,) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin [sadece Allah’a kulluk edin] diye ayetleri hikmet içertilmiş/ bozulması engellenmiş, bir de Hakîm [hikmetler koyan/engelleyen], Habîr [her şeyden haberdar olan Allah] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize istiğfar edin [bağışlanma isteyin], sonra O’na tövbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. Ve O her şeye gücü yetendir.” (Hud/1-4)

14. ayetten 24. ayete kadar olan paragrafta nakledildiğine göre, Nuh peygamber, kavmine “Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır/aşama aşama yaratmıştır. Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi?  Ve Allah, sizi yeryüzünden bir bitki olarak bitirdi. Sonra sizi oraya geri çevirecek ve sizi bir çıkışla çıkaracaktır. Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır” diye öğütte bulunmuştur. Bu öğüdüyle kavmine gerçek ilahın, gerçek rabbin kim olduğunu anlatmak istemiştir. Dikkatlerin Rabbimizin varlık ve kudretine çekildiği bu ifadeler ayetlerde kimi zaman Rabbimizin doğrudan kullarına hitabı olarak, kimi zaman da insanlara elçilerin ağzıyla yöneltilen sözler olarak Kur’an’da birçok kez yer almıştır.

Pasajda insanın “aşama aşama” yaratılması, bir bitki olarak bitirilmesi, göklerin, gökteki sistemlerin ve yeryüzünün yaratılması, yeryüzünün insanlara elverişli hale getirilmesi gibi konular üzerinde durulmaktadır.

İnsanın yaratılış süreciyle ilgili özet olarak şu bilgileri hatırlatmakta yarar görüyoruz:

Dişi yumurtacık erkek sperması tarafından döllendikten sonra rahmin çeperine yapışır. Bu döllenmiş yumurtacık son derece oburdur. Çevresindeki çeperi aşındırarak orada emmesine ve gelişmesine elverişli bir kan gölü oluşturur. Cenini annesine bağlayan ve doğuma kadar beslenme kanalı görevi yapan göbek bağının boyu, gerçekleştirdiği amacın gereklerine uygun miktarda yaratılmıştır. Yani, bu bağ, taşıdığı besinin ne yolda ekşimesine yol açacak kadar uzundur, ne de bu besinin hızla akarak cenini rahatsız etmesine sebep olabilecek kadar kısadır.
Gebeliğin sonunda ve doğumun başlangıç aşamasında ana memesi sarıya çalan beyazlıkta bir sıvı salgılar. Yüce Allah'ın şaşırtıcı sanatının bir eseri olarak bu sıvı yeni doğan yavruyu hastalıklara karşı koruyan erimiş kimyasal maddelerden oluşmuştur. Doğumun ikinci gününde memede süt oluşmaya başlar. Yine yüce Allah'ın eşsiz plânı uyarınca ana memesinden akan sütün miktarı günden güne çoğalarak bir yılın sonunda iki buçuk litreye ulaşır. Oysa doğumun ilk günlerinde bu sütün miktarı birkaç yüz gramı geçmez. Ana sütündeki mucize sadece süt miktarının çocuğun büyümesine paralel biçimde artması ile sınırlı kalmaz. Ayrıca sütün bileşimine giren maddelerin cinsi ve oranı da zamanla değişir. Ana sütü, doğumu izleyen ilk günlerde çok az oranda nişasta ve şeker içeren su ağırlıklı bir sıvı iken zamanla koyulaşır; içindeki nişasta, şeker ve yağ oranı artar. Bu gelişme çocuğun dokularının ve sistemlerinin sürekli gelişimine ayak uyduracak tempoda günden güne gerçekleşir.
Eğer insan organizmasını oluşturan çeşitli sistemleri, bu sistemlerin görevlerini, çalışma tarzlarını, organizmanın yaşamasına ve sağlıklı olmasına ilişkin fonksiyonlarını incelersek, nasıl dikkatle plânlandıklarını ve ne kadar ölçülü bir tasarlamaya dayandıklarını hayretle görür, Yüce Allah'ın her canlı organizmayı, her organı, hatta her hücreyi yönettiğini, gözetimi ve denetimi altında bulundurduğunu açıkça tasdik ederiz.

15 ve 16. ayetlerde ise Nuh’un (as) kavmine tebliğde bulunurken Allah’ın çevredeki ayetlerine dikkat çektiği nakledilmektedir. Nuh’un bu ifadelerinde Ay’ın “ışık”, Güneş’in “lamba” olarak tanımlandığı görülmektedir. Bu husus başka ayetlerde de yer almıştır:

O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır. (Yunus/5)

Bu konuya dair bir çalışmayı burada naklediyoruz:

GÜNEŞ'İN VE AY'IN FARKI

“Güneş'i bir ziya [ışık, ısı kaynağı], Ay'ı bir nur[ışık] kılan ve yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona duraklar tespit eden O'dur.” (Yunus/5)

Güneş dev bir nükleer reaktör olarak Dünya'mızın hem ışık, hem de ısı kaynağıdır. Uzay'ın soğuğunda Dünya'mızı ısıtan Güneş'ten Dünya'mıza gelen ışın miktarı Güneş'in ışınlarının milyarda ikilik dilimidir. Ay ise Güneş'ten aldığı ışığı Dünya'mıza yansıtır. Ay, Güneş gibi bizzat ısının ve ışığın kaynağı değildir. Güneş'in ve Ay'ın bu farklarına Kuran Güneş'i "ziya", Ay'ı "nur" kelimeleriyle farklı şekilde tarif ederek dikkat çekmektedir. Güneş'i tarif eden "ziya" kelimesi ışığı tarif ettiği gibi aynı zamanda yakıcılığı, ısıyı da tarif etmektedir. "Ziya" kelimesine verilen anlamlarda "ziya"nın bizzat ısının ve ışığın kaynağını ifade etmesi, "nur" kelimesinin ise böyle bir vurguya sahip olmaması da ayette bu kelimelerin seçilmesindeki inceliği gösterir.
Kuran'da Güneş için "ziya" sıfatından başka sıfatlar da kullanılmıştır. Güneş bir meşaleye [sirac] ya da yanan bir lambaya [vehhac] benzetilmiştir. Bu ifadeler de Güneş'in yakıtını kendi içinden aldığına işaret eder. Meşale de, lamba da kendi içlerinde yanan ateş ile etrafa ısı ve ışık saçar. Bu ifadelerin Ay için kullanılmaması, sadece Güneş için kullanılması, Kuran'da her kelimenin nasıl yerli yerinde kullanıldığının delilidir.

GÜNEŞ'İN HİZMETLERİ
Güneş'in bir saniyede ürettiği enerji Dünya'daki üç milyar enerji santralinin bir yılda ürettiği enerjiye eşittir. Dünya Güneş'ten gelen ışınların sadece milyarda ikisini alır. Bu miktar çok ince şekilde tespit edilmiştir. örneğin bu miktardaki çok küçük bir azalma Dünya'nın yaşanmayacak şekilde buzullara gömülüp soğumasına sebep olacaktır.
Güneş'in Dünya'mıza uzaklığı, Güneş'in büyüklüğü, Güneş'teki reaksiyonların gücü hep çok ince hesaplara bağlıdır. Bizim de yaşamımız bu çok ince hesaplarla belirlenmiştir. Tüm bu değerlerdeki çok ufak bir değişiklik bile Dünya'daki hayatın yok olmasına sebep olacaktır. Tüm bu kritik değerlerin hem yaratılması, hem de devam ettirilmesi bizim hayatımızın olmazsa olmaz şartlarındandır. Güneş'in hem kendi ekseninde, hem de bir doğrultuya göre hareketi; Dünya'nın ise kendi ekseninde, Güneş'in etrafında, Güneş'e bağlı olarak, Ay'dan etkilenerek birçok farklı hareketi vardır. Bu çok hızlı hareketlerin tümünde Dünya'mız Güneş sistemiyle, galaksisiyle hep yepyeni, her biri öncekinden farklı bir konumda bulunmaktadır. İşte tüm bu çok hızlı, çok ince hareketlerin hiçbiri bizim Güneş'e göre konumumuzu etkilemez, Dünya'daki hayatın yok olmasına sebep olmaz.
Hayatın oluşması için mutlaka Karbon bazlı moleküllere ihtiyaç vardır. Karbon bazlı moleküller ise sadece –20 °C ile +120 °C arasında oluşabilmektedirler. Evren'de ise yıldızların içindeki milyarlarca derecedeki sıcaklıktan, mutlak sıfır noktası olan –273.15 °C'ye kadar çok geniş bir sıcaklık aralığı mevcuttur. Sadece Karbon bazlı moleküllerin oluşması için gerekli sıcaklık aralığının oluşturduğu dilim, mevcut sıcaklık farklılıklarında yüz binde birlik bir dilim bile değildir. Dünya mevcut ısısını koruyamayıp kısa bir süre için bile içinde bulunduğu sıcaklık diliminden çıksaydı, Dünya'mızdaki hayat son bulurdu. Neyseki Yaratıcımız her an ihtiyaçlarımızın farkındadır ve her an her şey O'nun kontrolündedir.
“...Güneş'e, Ay'a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi yoluna koyup, düzenler. Delilleri birer birer açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” (Ra’d/2)

GÜNEŞ'TEKİ OLUŞUMLAR
Yaklaşık 150 milyon kilometre mesafeden Güneş, Dünya'daki hayatın mümkün olmasını sağlamaktadır. Saatte 1000 kilometre hızla giden bir uçağa binsek 17 yılda bile ulaşamayacağımız bir mesafedir bu. Yüzeyindeki sıcaklık 6 bin derece olan Güneş'in merkezindeki sıcaklık ise 15 milyon derecedir. Alev alev gazdan oluşan bu kürenin yüzeyinde bile hayat düşünülemez. Oysa mevcut uzaklığa yerleştirilince Güneş, Dünya'mızın en yakın dostu, hayatımızın kaynağı olmuştur.
Güneş, enerjisini bünyesindeki hidrojeni helyuma dönüştürerek açığa çıkarmaktadır. Dört ayrı hidrojen çekirdeğinden tek bir helyum oluşur. Bu oluşum tek bir aşamada gerçekleşmez. Bu dönüşüm yavaş yavaş oluşur, Güneş de buna bağlı olarak ağır ağır yanar. önce iki hidrojen birleşip dötronu oluşturur. Dötronun oluşmasını sağlayan da atom çekirdeğindeki güçlü nükleer kuvvettir. Bu kuvvetin gücü de bu noktada çok dengeli bir şekilde ayarlanmıştır. Eğer güçlü nükleer kuvvet mevcut değerinden daha zayıf olsa iki Hidrojen çekirdeği birleşmeyecektir. Yanyana gelen artı yüklü protonlar birbirlerini itecekler ve Güneş'teki nükleer reaksiyon yani Güneş'in kendisi oluşamayacaktır. Eğer güçlü nükleer kuvvet mevcut değerinden daha güçlü olsa, dötron yerine iki protonlu DiProton oluşacaktır. Bu o kadar etkili bir yakıt olurdu ki; Güneş ve Güneş'e benzer yıldızlar bu güç yüzünden çok kısa sürede infilak ederek yok olurdu. Bu durumda her örnekte olduğu gibi yine ne biz, ne de Dünya'mız var olacaktık. Tüm bu göstergeler Allah'ın Evren'i, Evren'deki fizik kurallarını nasıl mükemmel, planlı bir şekilde yarattığını ve işlettiğini ortaya koymaktadır.
Sizin tanrınız yalnızca Allah'tır. O'nun dışında bir tanrı yoktur. O bilgi bakımından her şeyi kuşatmıştır. (Taha/98)  (Kur’an Araştırmaları Grubu)] H.Yılmaz

Lafzen, “serveti ve evlatları yalnızca kendisinin zararını arttıran kimseye uydular”: yani, temayülleri ve sahip olduğu özellikler yalnızca kibirlerini ve küstahlıklarını arttırır ve onları ruhsal bir yok oluşa sürükler. Ayrıca, burada, özellikle ve yalnızca maddî refaha yönelmenin, uzun vadede mutlaka bütün moral değerleri ve böylece toplumun temel dokusunu tahrip edeceği gerçeğine bir telmîh vardır. M.Esed

Mekr'den murad, kavmin önder ve ileri gelenlerinin Nuh'a (a.s) karşı halkı kandırmak için kullandıkları hilelerdir. Mesela halka diyorlar ki, "Nuh da sizin gibi bir adam. O'na Allah tarafından vahiy geldiğini nasıl kabul edebiliriz?" (Araf 63; Hud 27). Nuh'un takipçileri O'na hiç düşünmeden inanan bizim en düşük insanlarımızdır. Eğer O'nun daveti gerçek olsaydı bizim ileri gelenlerimiz ve önderlerimiz de O'na iman ederdi." (Hud, 27)
"Eğer Allah tarafından gönderilmiş bir Rasül olsaydı yanında bir de melek olurdu. " (Muminun: 24) "Eğer bu şahıs Allah'ın göndermiş olduğu bir insan olsaydı O'nun yanında hazineler olurdu, ve gaybın ilmini bilirdi, melekler gibi her türlü ihtiyaçtan uzak olurdu" (Hud: 31) "Nuh ve O'na inananlarda ne üstünlük var ki" (Hud: 27) "Aslında bu şahıs sizin üzerinize üstünlük kurmak istiyor" (Müminun: 25) Hemen hemen bu aynı şeyleri Kureyş'in ileri gelenleri de halkı kandırmak için kullanıyorlardı. Mevdudi

İlk kaynaklarda açıkça belirtildiği gibi, bu beş tanrı, aynı zamanda İslam öncesi Araplar'ın da taptığı putların arasında yer almaktaydılar (bkz. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî'nin küçük ama çok değerli çalışması Kitâbu'l-esnâm, neşr. Ahmed Zeki, Kahire 1914). (R. Klinge-Rosenberg'in giriş yazarak ve notlar ilave ederek Almanca'ya yaptığı çeviriden Türkçe'ye çeviren Beyza Düşüngen, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara 1969 -T.ç.n.) Bu kült, Arabistan'a muhtemelen antik çağlardan beri yaşadığı Suriye ve Bâbil'den geçmiştir. M.Esed

Burada Nuh kavminin mabutlarından bazılarının ismi sayılmaktadır. Onlardan sonra Araplar da onlara tapmaya başlamışlardır. İslâm zuhur ettiği zaman Arabistan'ın pekçok yerinde bu ilahlari için tapınakları vardı. Bu putlar hakkındaki bilgilerin, tufanda kurtulanlar vasıtasıyla gelmiş olması mümkündür. Nuh'un (a.s) çocukları yeniden, cahilce bu putları yaparak onlara tapınmaya başlamışlardır. Vedd: Kudaa Kabilesinin bir kolu olan Beni Kalüb bin Vebure'nin ilahı idi. Onlar bu ilahları için Dumet-el-Cendel denilen yerde bir tapınak inşa etmişlerdi. Kadim Arap yazıtlarında bu isme Vedim Abum şeklinde yani, (vadd baba) şeklinde rastlanmaktadır. Kelbi'nin açıklamasına göre bu put iri yarı gövdeli bir erkek şeklinde idi. Kureyş Arapları da buna mabut olarak inanmaktaydılar. Yalnız onlarda bunun ismi Vud olarak biliniyordu. Ayrıca tarihte buna nisbetle, Abdivedd isimli bir şahıstan da bahsedilir.
Suva; Huzeyl Kabilesinin tanrıçasıydı, bir kadın şeklindeydi. Yanbu'ya yakın Ruhat denilen yer dolaylarında bunun tapınağı bulunmaktaydı.
Yeğus; Tay kabilesinin ve bu kabilenin bir şubesi olan Enum ve Mezhic'in bazı kollarının ilahı idi. Mezhiç'liler Yemen ve Hicaz arasındaki Cürş denilen bir yerde bu putu dikmişlerdi. Dişi bir aslan biçimindeydi. Kureyş'den bazılarının ismi ise Abd-Yeğus olarak anılmaktaydı.
Yeûk; Yemen'in Hemdan bölgesinde Hemdan kabilesinin bir kolu olan Heyvan'ın mabuduydu, at şeklindeydi.
Nesr; Himyer bölgesinde, Himyer kabilesinin bir kolu olan Al-i zul-Kulânın mabudu idi. Belühe makamındaki bu put bir akbaba şeklindeydi. Şebe'nin eski yazıtlarında da bunun ismine Nasur şeklinde yazılmış olarak rastlanmaktadır. Bunun tapınağına Beyt-i Nasur, onlara tapanlara da Ehl-i Nasur diyorlardı. Eski eserlerde ve arabın civarında bulunan diğer bölgelerdeki tapınakların kapılarının üzerinde bu akbaba resimleri vardı. Mevdudi

Bu isimler, Hz. Nuhun halkının kutsallaştırılıp, putlaştırdıkları varlıklardır. Demek ki, insanlık sonsuza kadar peygamberlerini ya da değerli insanlarını kutsallaştırıp, putlaştırma batıl inancından vazgeçmeyecek ve Kuran da, insanlığı bu ortak koşucu inanıştan vazgeçirmek için, sürekli uyarıda bulunan bir elçi olacak.M.Sağ

Lafzen, “sen zalimlerin yalnızca uzaklaşmalarını arttır,” yani dünyevî hedeflerine ulaşma başarısından uzak kalmalarını sağla (Râzî). M.Esed

Girişte de beyan edildiği gibi, Hz. Nuh'un bu bedduası sabırsızlık dolayısıyla değildi. Fakat senelerce Hakk'ı tebliğ ettikten sonra, kavminin artık iman etmeyeceğini anlayınca ağzından bu kelimeler döküldü. Musa'da (a.s) aynı şartlar altında Firavun'un kavmi için beddua etmişti." Ey Rabbim! Bunları malların içerisine göm ve kalplerini mühürle ki o şiddetli azabı görmeden iman ezmezler." Allah Teâlâ da cevaben "Senin duana isabet ettim" buyurmuştu. (Yunus Suresi: 88-89.) Hz. Musa gibi Hz. Nuh da bedduasını Allah'ın rızası doğrultusunda yapmıştır.
Hud Suresi'nde "Nuh'a vahy edildi: Gerçekten iman edenlerin dışında kesin olarak kimse inanmayacak. Şu halde onların işlemekte olduklarından dolayı üzülme' denilmişti. (Hud: 36) Mevdudi

Bu ayetlerde, Nuh peygamberin Allah’a yakarışları nakledilmektedir. Kendisine gösterilen katı tutum sonucunda Nuh peygamber, “Rabbim! Şüphesiz onlar [kavmim] bana isyan etti. Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Ve onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ’, Yagûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler” diyerek kavmini Allah’a şikâyet etmiş, duasını “Kesinlikle birçoklarını da saptırdılar. Sen de o zalimlere sadece sapıklığı arttır” sözleriyle devam ettirmiştir.

Nuh’un (as) yakarışındaki “Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular” ifadesinde kimden söz edildiğine dair başkaca bilgi verilmemiştir.  Ancak ayetin ifadesinden, bu kişinin Ebulehep gibi malı ve çevresiyle dine karşı tavır almış bir kişi olduğu anlaşılmaktadır.
Nuh kavminin ileri gelenlerinin topluca ve her türlü hileye başvurarak diğerlerine “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Vedd, Suvâ’, Yagûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın!” demeleri ve halkı şirklerinde kalmaya teşvik etmeleri, inkârcıların genel karakterini göstermesi bakımından fevkalade dikkat çekicidir.
Sa’d suresindeki şu pasajda da benzer bir tavırdan söz edilmektedir:

Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler.
Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o'nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.–
Yoksa çok güçlü ve çok bağış yapan Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler!
(Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur!
Onlardan önce Nûh'un kavmi, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût'un kavmi ve Eyke ashâbı [Şu‘ayb'ın kavmi] da yalanladılar. İşte onlar, hiziplerdir.
Onların hepsi, sadece elçileri yalanladılar. Bu sebeple azabım hakk oldu.
Ve bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar. (Sad/4- 15)

Demek ki tarih tekerrür etmektedir.
Konumuz olan ayetlerde isim isim bir takım putlardan bahsedilmektedir. Bu put isimleri Arapçada anlamı olan sözcüklerdir. Bu isimlerle ilgili olarak klasik kaynaklardan iki nakil alıntılıyoruz:

Suvâ' -onların görüşlerine göre- deniz kıyısında Huzeyllilere ait bir put idi.
Yeğûs: Katade'nin görüşüne göre, Sebe’ diyarının el-Cevf denilen yerinde Muradlıların Gutayf koluna ait idi.
el-Mehdevî: Önce Muradlıların idi, sonra da Gatafanlıların oldu. es-Salebi dedi ki: Taylılardan olan Alâ ve En'um ile Mezhiclilerden olan Curaşlılar, Yeğûs'u alıp onu Muradlılara götürdüler ve orada bir süre ona ibadet ettiler. Daha sonra Nadiye oğulları o putu Alâ ve En'umlulardan almak istediler. Bu sefer onu Huzaalılardan el-Haris b. Ka'b oğullarına mensup el-Husayn'a götürdüler.
Ebu Osman en-Nehdi dedi ki: Ben Yeğûs'u gördüm, kurşundandı. Bu pu­tu bacaklarında hastalık bulunan bir devenin üzerinde taşıyorlardı. Onunla birlikte yol alıyor fakat kendisi çökmedikçe onu büktürmüyorlardı. Deve çök­tümü, onlar da inerler ve “Size burayı beğenmiş bulunuyor” diyerek onun üze­rinde bir bina inşa ediyor ve etrafında konaklıyorlardı.
Ye'ûk, İkrime, Katade ve Ata'nın görüşüne göre (Yemen'deki bir yer olan) Belha denilen yerde Hemdanlılara ait idi. Bunu el-Maverdî zikretmektedir.
es-Sa'lebî dedi ki: Ye’ûk, Sebelilerden Kehlan adındaki birisine ait idi. Son­ra oğullan biri diğerinden miras aldı. Büyüklük sırasına göre miras alına alı­na sonunda Hemdanlıların eline geçti. İşte Malik b. Nemat el-Hemedanî şu beyti onun hakkında söylemiştir:
"Dünyada tüylendiren [palazlandıran] da Allah'tır, zayıflatan da O'dur, Fakat Ye'ûk ne zayıflatabiliyor, ne de palazlandırabiliyor."
Nesr: -Katade'nİn görüşüne göre- Himyerlilerden Zülkela'a ait idi. Mukatil'den de benzer bir görüş nakledilmiştir.
el-Vâkidî dedi ki: Vedd bir adam suretinde idi. Suvâ' kadın suretinde, Yeğûs arslan, Ye’ûk at, Nesr ise uçan kuşlardan kartal suretinde idi. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Sûrede adı geçen Nuh kavminin ilahlarının isimleri, hem lafız hem de mânâ yönün­den Arapçadır. Her ne kadar bu isimler Kur'an'ın indiği fasih Arapçadan dönem ola­rak çok eski olsa da, aralarındaki ilişki açıkça belli olmaktadır. Yeğûs ile Gavs [yar et­mek], Gays [bereketli yağmur] ve İgâse [yardım etmek] arasındaki ilişki; Yeûk ile İâ'ka ve Ta'vîk [engellemek, alıkoymak] arasındaki; Süvâ' ile Sea'h [genişlik, bolluk] arasın­daki ilişki; Vedd ile Mevedde [sevgi] arasındaki ilişki; Nesr ile meşhur yırtıcı kuşa verilen ad arasındaki ilişki açıkça gözükmektedir. Peygamber'in döneminde bazı Arap ka­bilelerinin bu adlarla anılan putları olduğunu nakleden rivayetler bulunmaktadır. Anla­tıldığına göre Hüzeyl kabilesinin putunun adı Suvâ' idi, bulunduğu yerin adı ise Yenbûğ olarak isimlendiriliyordu. Başka bir rivayette ise bu Hemedân kabilesinin putunun adıydı. Diğer bir rivayete göre ise, Zilkilâ' ailesinin putunun adıydı. Sanırım bunların hepsi mevcuttu ve bir kadın sûretindeydi.
Yemen'dc Mezhac ve Cürs ehlinin de Yegûs isminde bir putları vardı. Ona tapanlar arasında Murad kabilesinden Gatîfoğullan da bulunmaktaydı. Rivayete göre bu put Suvâ'nın oğlu olup aslan sûretindeydi. Anlatıldığına göre Hemedan, Havlan ve onların müttefikleri olan kabilelerin Erhab denilen yerde Ye’ûk isminde bir putları vardı. Riva­yete göre Hayvan kabilesi de bu puta tapmaktaydı. Bu put aynı zamanda Zilkilâ' ailesi­nin de putları arasındaydı ve at şeklindeydi. Anlatıldığına göre Humeyr kabilesi de Nesr isminde bir puta tapıyordu. Bir rivayete göre bu Humeyr kabilesinden Zilkiâ ailesinin putuydu. Hayaniyye kabilesi kitabelerinde ise Nesr adı kayıtlı olup kuş şeklindeydi. Be­nî Kelb kabilelerinin de Vedd isminde bir putu olduğu ve bunun erkek suretinde olduğu anlatılmaktadır. Bu ismin eski dönemde Yemen ilahlarından birisi olduğu ve onlarda Ay’ı temsil ettiği de kaydedilmektedir. Cahilliyye devri erkek isimlerinden bu adların ba­zısına nispet edilen birtakım rivayetler nakledilmiştir; Örneğin: Abdü Vedd [Vedd'in ku­lu], Abdügays [Gays'ın kulu] gibi.
Anladığımız kadarıyla Araplar, Peygamber'in döneminde ve öncesinde bu isimleri Nuh kavminin ilahları olarak kullanıyorlardı, sonra bu isimleri iktibas ettiler; belki de Arapçalaştırarak putlarına da bu isimleri verdiler. Bu, Kur'an'ın indiği fasih Arapça dö­neminden daha eski döneme rastlamaktadır. Bu şekilde, bu isimleri olduğu gibi korudu­lar. Çünkü bunlar, göz ardı edilemeyecek derecede kudsiyet kazanmışlardı. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

24. ayette Nuh peygamber, olayları anlatırken “… onlar birçok kimseyi saptırdılar” ifadesiyle kavminin ileri gelenlerini değil de putları kastetmiş olabilir. Tabiî ki cansız putların kimseyi saptırması söz konusu olamaz. O nedenle bu ifade, “bunlar sebebiyle birçok kişi saptı” anlamındadır. Bunun bir örneğini de İbrahim suresindeki şu pasajda görmekteyiz:

Ve hani bir zaman İbrahim: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse, … Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin.  Rabbimiz! Şüphesiz ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı ikame etmeleri için, senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Onların şükretmeleri için artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır.  Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. -Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.- İhtiyarlık halimde bana İsmail'i ve İshak'ı lütfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitendir. Rabbim! Beni salâtı ikame eden kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim için, anam-babam için ve müminler için mağfirette bulun!" demişti. (İbrahim/35- 41) H.Yılmaz

Lafzen, “ve ateşe sokuldular” -geçmiş zamanın kullanılması, henüz gelmemiş olan azabın kaçınılmazlığını gösterir (Zemahşerî). M.Esed

Yani, boğulmakla onların işi bitmiş değil. Ölümden sonra onların ruhları hemen ateş azabına atılacaktır. Aynı muamele Müminun Suresi 45 ve 46. ayetlerde beyan edildiğine göre Firavun ve onun kavmine de olmuştur. İzah için bkz. Müminun an: 63. Bu ayet aynı zamanda berzahtaki (kabir hayatı) azabın delilidir.
20. Yani, kendilerinin yardımcıları zannettikleri ilahlar bunları kurtaramadı. Bu adeta Mekke ehline bir ikazda bulunma idi. Allah'ın azabı geldiğinde bu güvendiğiniz ilahların size de hiç bir yardımı olmayacak. Mevdudi

Bu ayet Nuh’un (as) Allah’a yakarış ifadelerine ait değildir. Bu nedenle Nuh’un (as)  yakarışlarının nakledildiği 26-28. ayetlerin arkasında meallendirilmiştir.
Ayetin açık ifadesinden Nuh’un (as) dualarının kabul olduğu anlaşılmaktadır. Bu kabulün sonucu olarak o inatçı müşrik kavim hem dünyada cezalandırılmış, hem de ahirette cezalandırılacağına dair kesin hüküm verilmiştir. Azap geldiğinde güvendikleri putlardan hiçbirinin yardımını görememişlerdir.

Ve Nuh’u;  hani o daha önce nida etmişti de Biz de ona cevap vermiştik. Sonra da Biz kendisini ve ehlini [ailesini, yakınlarını, inanlarını] büyük sıkıntıdan kurtardık.
Ve ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik. Şüphesiz onlar, kötü bir kavimdiler de Biz onları topluca suda boğduk. (Enbiya/76, 77) H.Yılmaz

Lafzen, “yalnızca fesatçı (fâcir), inatçı nankör (keffâr) gibilerine hayat verirler”: ama hiç kimse -ve özellikle hiçbir peygamber- zalimlerin soyundan gelenlerin mutlaka zalim olacağını söyleyemeyeceğinden, fâcir ve keffâr terimlerinin burada, kişileri değil, nitelikleri ve davranışları gösteren mecazlar olduğu açıktır. M.Esed

Bu ayetlerde Nuh’un (as) yakarışlarının devamı verilmektedir. Onun duasında dile getirdiği “Bu yerde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar” şeklindeki sert ifadelerin sebebi, onlarla ilgili daha evvel Allah’ın kendisine bilgi vermiş olmasıdır. Aksi halde böyle bir dua yapma hakkı söz konusu olmazdı.

Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].” (Hud/36, 37)

Ayetin orijinalinde yer alan “ الأرضel-Arz” sözcüğündeki “ الel” takısını “ahd” anlamına aldığımız takdirde, Nuh’un “el-Arz” sözcüğüyle kastettiği yerin kendi yaşadığı bölge olduğu anlamı elde edilir. Zaten Nuh’un yeryüzündeki tüm kâfirler için böyle bir bedduası söz konusu olmaz. Zira uzaktaki kâfirler ile ilgili olarak onların inanmayacak kimseler olduğuna dair Nuh’a bir bilgi verilmemiştir. H.Yılmaz