(Nûh - 9.Ayet)

<< Geniş Meal

Cin

Yani, onu dinledikleri ve kabul ettikleri: bu, isteme‘a fiil kalıbının yukarıdaki bağlamda kullanılışının karşılığıdır. Cinn çoğul ismine yüklenebilecek çeşitli anlamlar için (ki burada “tanınmayan/bilinmeyen varlıklar” olarak çevirdim) bkz. Ek III. Orada işaret edildiği gibi, cinn Kur’an'da birçok anlamda kullanılmıştır. Birkaç yerde -mesela bu örnekte ve 46:29-32'de- “o âna kadar görülmemiş olan varlıklar”ı, yani halkın ve Kur’an'ın nazil olduğu kimsenin daha önce hiç rastlamadığı yabancıları göstermektedir. 46:30'da (ki bu örnekteki olay ile bağlantılıdır) geçen cinn, Hz. Musa itikadının mensuplarıydı, çünkü onlar Kur’an'ı “Musa[nınkin]den sonra nazil olmuş bir vahiy” olarak anarlar, böylece ikisinin arasında yer alan Peygamber İsa'dan söz etmeyi ihmal ederlerdi ve aynı şekilde (bu surenin 3. ayetinde) Hristiyanlıktaki Teslis kavramını reddettiklerini gösterirlerdi. Bütün bunlar, bizi, o varlıkların, şimdi Arap toprakları olan uzak bölgelerdeki, muhtemelen Suriye ve hatta Mezopotamya'daki Yahudiler oldukları sonucuna götürür. (Taberî, birçok yerde, bu surede ve 46:29 ve devamında işaret edilen cinn'in Fırat'ın yukarı taraflarındaki bir kasaba olan Nusaybin'den olduklarını söyler.) Ancak, benim bu olay ile ilgili açıklamamın henüz kesinleşmemiş bir görüşten ibaret olduğunu vurgulamak isterim.  M.Esed

İnsan ve “cinn”in yaratılışı:

Rahman; 14–15:        O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken maddeden) yarattı.Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı

Hicr; 26, 27: Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları) çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (hâlden hâle giren maddeden) yarattık. Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık

Ayetler, insanın, “pişmiş çamurdan, kuru balçıktan, çınlayan kilden, işlenebilir çamurdan” yaratıldığını söylemektedir. Bu ifadeler, “madde”nin hâlden hâle girmesini çağrıştırmakta olup, insanın genel anlamda maddeden yaratıldığını anlatmaktadır. “Cann”ın, “ateşin dumansızından, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden” yaratıldığını söyleyen bu ifadeler ise, daha ilk bakışta akla “enerji”yi getirmektedir

Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demek; “elektrik, manyetik dalgalar, ışın gibi gözükmez güçler, enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demek de; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran cisimli varlıklar, maddeden yaratılmıştır” demektir.

Kur’an’da  “cinn”: 

“Cinn” sözcüğü Kur’an’da; melekler için, İblis için ve kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır:

1 – “Cinn” sözcüğünün Kur’an’da melekler için kullanılışı:

Saffat; 158:Onlar, Allah ile cinnler arasında bir soy bağı (nesep) kurdular. Oysa ant olsun, cinnler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını bilmişlerdir.

En’âm; 100:Ve cinnleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır. Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar. O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir/ uzaktır.

Sebe; 41: Melekler derler ki: “Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil. Hayır, onlar cinnlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.

Bu üç ayette “cinler” sözcüğü ile kastedilen “melekler”dir. Çünkü biz, Nahl; 57,   Necm; 21,   Saffat; 149, 153,   Zühruf; 16,   Tur; 39 ayetlerinden biliyoruz ki müşrikler, Allah ile melekler arasında soy bağı kurmuşlar, Allah’ın kızları olarak melekleri görmüşler ve Allah yerine meleklere tapmışlardır. Yani Kur’an, Allah’a ortak koşulan melekleri, Saffat; 158,   En’âm; 100 ve Sebe; 41’de “cinn” olarak ifade etmiştir.

2 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da İblis için kullanılışı:

Kehf; 50:  Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinnlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!

“İblis” konusunda ayrı bir çalışmamız olduğu için burada detaya girilmemiştir.

3 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılışı:                                     

Bu başlık altında topladığımız cinnler ya da kişiler için Kur’an’da üç örnek mevcuttur:

a) Süleyman peygamberin cinleri:

Sebe; 12–14: Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinnler de vardı. Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık

Ona dilediği şekilde kaleler/ mihraplar, heykeller/ manzara resimleri/ güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır.

Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asasını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o, yere yıkılıp düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinnler gaybi (Süleyman’ın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap içinde kalıp yaşamazlardı

Neml; 39: Cinnlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.

Görüldüğü gibi bu ayetlerde Süleyman peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden “cinn”lerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkâr kimseler olduğu açıklanmaktadır

Süleyman peygamberin emrine verilen bu “cinn”lerin kim olduklarını anlamak için, eldeki tarihî bilgilerin değerlendirilmesi gerekir. Süleyman peygamber, Yakup peygamberin soyundan gelen bir Beniisrail peygamberi olup, Davut peygamberin oğlu ve ülkesi İsrail’in hükümdarı idi (M.Ö. 10. yy ortaları). Süleyman peygamber hakkındaki bilgilerin hemen hemen tamamı, Ana Britannica ansiklopedisinin de belirttiği gibi (Cilt: 28, s: 434), Eski Ahit’ten kaynaklandığı için, bu bilgileri Tevrat’ın 1. Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinden almayı daha uygun buluyor ve 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen

aktarıyoruz:

1- Ve Süleyman RABBİN ismine bir ev ve kendi krallığı için bir ev yap­maya niyet etti. 2- Ve Süleyman yük ta­şıyan yetmiş bin adam ve dağlarda taş kesen seksen bin adam ve onların üze­rinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3- Ve Süleyman Sur kralı Huram’a gönderip dedi: “Babam Davud’a yaptığın gibi ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönder­diğin gibi, bana da öyle yap. 4- İste, ben Allah’a tahsis edeyim ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım ve o daimi huzur ekmeği için ve sabah akşam, Sebtlerde ve ay başlarında ve Allah’ımız RABBİN belli bay­ramlarında yakılan takdimeler için ola­caktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5- Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allah’ımız bütün ilah­lardan büyüktür. 6- Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben ki­mim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyo­rum. 7- Ve şimdi, babam Davud’un hazır­lamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’­de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın ve gümüş ve tunç ve demir ve erguvani ve kırmızı ve lacivert işlerinde hünerli olsun ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8- Ve bana Libnan’dan erz ağacı ve servi ve sandal ağacı gön­der: Çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9- Ve iste. Bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber ola­caklar: Çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10- Ve iste, se­nin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm. 11- Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12- Ve Huram dedi: RAB için bir ev ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13- Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14- Dan kızlarından bir kadı­nın oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın ve gümüş, tunç, demir, taç ve kereste, erguvani, lacivert ve ince keten ve kırmızı işlemede ve her çeşit oyma işinde ve her çeşit icatta hünerlidir. 15- Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytinyağını ve şarabı kullarına göndersin; 16- ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın. 17- Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18- Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin ve dağlarda taş kesen seksen bin ve kavmi işletmek için iş başı olarak üç bin altı yüz kişi koydu.

Yukarıdaki bilgilere göre, Süleyman peygamberin hizmetinde bulunanlar, halk kültüründeki cinler değil, Süleyman peygamberin babası Davut peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişilerdir.

Yani, burada da görmekteyiz ki “cinn” sözcüğü, başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkâr yabancı işçiler için kullanılmıştır

b) Peygamberimizi dinleyen “cinn”ler: 

Ahkâf; 29–32: Hani cinnlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak verin”, sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip iletmektedir.Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır

Cinn; 1–14:De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinnlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: “Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’an dinledik.O, gerçeğe ve doğruya yöneltip iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik. Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk.

Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler söylemişler

Hâlbuki biz, ins ve cinnin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini zannediyorduk.

Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinnden bazı kimselere sığınırlardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.

Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak diriltmeyeceğini sanmışlardı.

Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyucular ve şihap / ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla kaplı bulduk

Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur

Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa Rabbleri kendileri için bir hayır mı diledi.

Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da. Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.

Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla âciz bırakamayacağımızı, kaçmak suretiyle de onu hiçbir şekilde âciz bırakamayacağımızı anladık

Elbette biz, o yol gösterici Kur’an’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğrayacağından

Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır.”

Bu iki ayet grubunda nefer bir sayıda (üç ile on arası) oldukları bildirilen cinnler, tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında ittifakla belirtildiği gibi, Nusaybin’den veya Yesrib’ten (Medine’den), kimliklerini açığa vurmadan peygamberimizin yanına gizlice gelip Kur’an dinleyen ve imana gelen, sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerdir. Hatta “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuş olan bir rivayete göre bu “cinn”ler, peygamberimizle birlikte ateş yakmışlar, yemek yemişlerdir ve peygamberimiz de “cinn”lerin izlerini başkalarına göstermiştir

c) “Cinn”lerin  bahsettiği “cinn”ler:

Yukarıda mealini verdiğimiz Cinn suresine ait ayetler, peygamberimizi dinleyen “cinn”lerin memleketlerine dönüp kavimlerine anlattıklarının, Rabbimiz tarafından peygamberimize gayb haberi olarak bildirilmesidir. Dolayısıyla ayetlerdeki konuşmalar, “cinn”lerin konuşmalarıdır. Dikkat edilirse bu konuşmalar esnasında 6. ayette, konuşan “cinn”, kendilerini “ins” olarak niteleyip başkalarına “cinn” demektedir

“İns” sözcüğünün; “tanınıp, bilinen”, “cinn” sözcüğünün de; “tanınmayan, yabancı” olan anlamlarını yerine koyduğumuzda, ayet, gayet mantıklı, anlaşılır şekilde şöyle çevrilebilir:

“İns” sözcüğünün; “tanınıp, bilinen”, “cinn” sözcüğünün de; “tanınmayan, yabancı” olan anlamlarını yerine koyduğumuzda, ayet, gayet mantıklı, anlaşılır şekilde şöyle çevrilebilir:

Cinn; 6: … İnsten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı. …

Bu ayette Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerin sözünü ettiği “cinn”ler, bize göre, peygamberimiz aleyhinde propaganda yapmak için Nusaybin’e veya Yesrib’e (Medine’ye) gelmiş Mekke’li ajanlardır.

İns ve cinn” kalıbı:

“Cinn” konusu kapsamı içerisinde, hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir nokta da; “ins” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” şeklinde takım (kalıp) hâlinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak çevrilmektedir. Hâlbuki bu tarz kalıp ifadelerde, sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir

Bu durumu Kur’an’dan örnek vererek açıklamakta yarar vardır:

-  Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiklerinde anlam sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır. Örnek olarak Müzzemmil suresinin 9. ayetindeki “Rabbulmeşrigı velmağribi (doğunun, batının Rabbi)” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Yani “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili diğer örnekler şu ayetlerde görülebilir: Nur; 35,   Bakara; 115, 142, 177,   Şuara; 28,   Rahman; 17.

-  Dünya ve ahiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri şunlardır: Bakara; 217, 220,   Âl-i Imran; 22, 45, 56,   Nisa; 134,   Tövbe; 69, 74,   Yunus; 64,   Yusuf; 101,   Hacc; 15,   Nur; 14, 19, 23 ve Ahzab; 57.

-  Yaş ve kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’âm suresinin 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” ifade etmektedir.

-  Sabah ve akşam sözcüklerinden oluşan “sabah akşam” kalıbı da Kur’an’da sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri de şunlardır: A’râf; 205,   Ra’d; 15,   Nur; 36,   Mümin; 46, 55,   En’âm; 52,   Kehf; 28, Meryem; 11, 62,   Fetih; 9,   Furkan; 5,   Ahzab; 42,   İnsan; 25,   Âl-i Imran; 41.

 İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile takımın yeni bir anlam kazanması sadece Arapça için söz konusu olmayıp, dünyanın tüm dillerinde mevcuttur.

Meselâ Türkçe’de:

-  Sağ ve sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı; “her yerde” anlamına gelir.

-  İleri ve geri sözcükleriyle oluşturulan “ileri-geri konuşma, söz söyleme” kalıbı; “yersiz, yakışıksız konuşma, söz söyleme” anlamına gelir.

-  Sabah ve akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” kalıbı aynı Arapça’daki gibi; “daima, her zaman” anlamına gelir.

Veya Japonca’da

-  İyi, kötü sözcüklerinden oluşturulan “iyi-kötü” kalıbı; “doğadaki denge” anlamına gelir.

-  Gelmek, gitmek sözcüklerinden oluşturulan “geliş-gidiş” kalıbı; “dolaşmak” anlamına gelir.

 Konumuz olan “ins ve cinn” kalıbında da durum aynıdır. “Cinn” ve “ins” sözcüklerinin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Bu sözcüklerin birlikte oluşturdukları kalıp ise; “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız,  tanımadığınız: herkes”  anlamına gelir. Nitekim bu kalıp Kur’an’da da aynı anlama gelmektedir:

Zariyat; 56:  Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım.

İsra; 88:  De ki: “İns ve cinn (herkes) bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun benzerini, ortaya koyamazlar.”

-  Sabah ve akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” kalıbı aynı Arapça’daki gibi; “daima, her zaman” anlamına gelir.

Veya Japonca’da

-  Doğu ve batı sözcüklerinden oluşturulan “doğu-batı” kalıbı ile kuzey ve güney sözcüklerinden oluşan “kuzey-güney” kalıbı; “bütün ülke, Japonya” anlamına gelir

Cinn; 5:  “Oysa biz, insanların ve cinnlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.”

Rahman; 33:  Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/ üstün bir güç olmadan aşamazsınız.

Rahman; 56:   Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.

 Bu konuyla ilgili Kur’an’daki diğer örnekler şunlardır:  En’âm; 112, 130,   A’râf; 38, 179,   Fussilet; 25, 29,   Ahkâf; 18,   Neml; 17,   Rahman; 39, 74,   Nas; 6, Hud; 119 ve Secde; 13. H.Yılmaz

Bundan birçok şey anlaşılır. Evvelâ, cin Allah'ın varlığını ve Rab oluşunu inkar ediyor değildir. İkinci olarak, onlarda da insanlar gibi Allah'a ortak koşan müşrikler vardır. İşte Kur'an'ı dinleyip de kendilerine döndükleri kavimleri müşriktiler. Üçüncü olarak şu anlaşılır: Cinler için semavi kitapların nüzulü sözkonusu değildir. Dolayısıyla içlerinden iman edenler ancak insanlara kitap getiren peygamberlere iman ederler. Aynı husus Ahkaf Suresi 29-31. ayetlerden de anlaşılmaktadır ki, bu Kur'an'ı dinleyen cinler Musa (a.s)'nın takipçileriydiler. Ve Kur'an'ı dinledikten sonra kendi kavimlerine "Bu kelâm önceki semavî kitapları teyid etmektedir, buna iman edin" diye davette bulunmuşlardı. Rahman Suresi de aynı görüşü kuvvetlendirmektedir. Genel olarak muhtevadan Allah Rasulü'nün davetinin muhatabının hem insanlar ve hem de cinler olduğu anlaşılmaktadır. Mevdudi

Cinnlerden bir grup

 
Cinnlerden (yabancılardan) bir grup, ayette “nefer” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Türkçeye yanlış olarak “bir kişi” anlamında geçmiş olan “nefer” sözcüğü; “sayıları 3 ilâ 10 kişi arasında olan bir grup” demektir. Buna göre Kur’an dinleyen bu cinnlerin (yabancıların) sayısı 3 ilâ 10 kişiden ibarettir.
Mekkeli olmayıp, Mekke’ye dışarıdan gelmiş ve dolayısıyla da Mekkelilerin tanımadıkları yabancılar oldukları için “cinn” denilen bu kişilerden Ahkaf suresinde de söz edilmiştir:
 
Ahkaf; 29–32:           Hani cinnlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman dediler ki: “Kulak verin” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.
                                
Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, kendinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan yola yöneltip iletmektedir.Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka veliyyleri de yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”
 
Bu suredeki “cinn”lerle Ahkaf suresindeki “cinn”lerin aynı “cinn”ler olduğu hususu, klâsik eserlerin ve bu konudaki rivayetlerin tümünde de vardır. Ama rivayet tefsirlerindeki konunun ayrıntılarına dair anlatımlar, uydurmacılık alanında avcı hikâyelerini geride bırakmaktadır. Bunlardan birkaçını ibret-i âlem için kısaltarak sunuyoruz:
 
Bu olayın nasıl olduğu hususunda iki görüş vardır: Birincisi, Said b. Cübeyr demiştir ki; cinler gök kapılarını dinlerlerdi, ne zaman ki taşlanıp kovuldular gökte olan bu olay her halde yerde bir şeyden dolayı olsa gerektir diye sebebini aramaya gittiler. O sırada Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke halkının kendisine uymalarından ümitsiz olarak İslâm`a davet için Taif`e çıkmıştı. Mekke`ye dönmek üzere bulunduğu zamana tesadüf ediyordu. Batnı Nahil denilen vadide kalkmış sabah namazında Kur`ân okuyordu. İşte oraya Nusaybin cinlerinin ileri gelenlerinden bir bölük cin uğramıştı. Çünkü İblis onları göğün taşlamalarla korunmasını icab ettiren sebebi öğrenmek üzere göndermişti. Kur`ân`ı işittiler ve sebebin o olduğunu anladılar.
İkinci görüş: Allah Teâlâ peygambere cinleri de uyarıp davet etme ve kendilerine Kur`ân okuma görevini de vermişti. Onun için Allah Teâlâ ona Kur`ân dinlemek ve kavimlerini uyarmak üzere bir takım cin göndermişti.
Ebu Hayyan da Bahir`de der ki: Cin kısası iki defa olmuştu, birincisi Taif`ten dönüşündeki. Siyercilerin anlattıkları kıssaya göre onlardan yardımcı aramaya çıkmıştı. Nahle vadisinde namaz kılarken dinlediler, o bilmiyordu sonra Allah Teâlâ onların dinlediklerini haber verdi. Diğer bir defasında da Allah Teâlâ, Peygamber`e cinleri uyarıp onlara Kur`ân okumasını emir buyurmuştu. Bunun üzerine bana cinlere Kur`ân okumam emredildi, arkamdan kim gelecek dedi, bunu üç kere söyledi, Abdullah b. Mesud`dan başkası ses çıkarmamış önlerine bakmışlardı.
 
Abdullah b. Mesud (r.a) demiştir ki: Cin gecesi benden başka kimse hazır olmadı, gittik. Hacun`daki dağ yoluna vardığımızda bana bir hat çizdi, ben gelinceye kadar bundan çıkma dedi, sonra Kur`ân okumaya başladı. Ben şiddetli bir gürültü işittim hatta Resulullah`a bir şey olmasından korktum, onu birçok karartılar kapladı, onunla benim arama engel oldu hatta sesini işitmez oldum, sonra bulut parçalanır gibi parçalandılar, sonra bana bir şey gördün mü dedi. Evet, beyaz elbiselere bürünmüş siyah adamlar gördüm, dedim, işte onlar Nusaybin cinleri diye buyurdu.
 
Taberi tefsirinde der ki: Allah Teâlâ "Hani biz cinlerden bir takımını sana yöneltmiştik" buyurduğu cin grubunun kaç adet olduğu hakkında tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Bazısı yedi kişi idi, dedi. Bu cümleden olarak İbnü Abbas`tan İkrime rivayet ederek demiştir ki Nusaybin halkından yedi kişi idiler. Resulullah onları kavimlerine elçi yaptı, diğer bazıları da dokuz kişi idi, dediler. Bunlardan Zirr b. Hubeyş demiştir ki Hz. Peygamber (s.a.v) Nahle vadisinde iken "onun huzuruna vardıkları zaman" âyeti indirildi. Dokuz idiler, birisi birisi Zevbaa idi. صرفنا sarafna  sözü  sözü yani Allah`ın Resulüne yönelttiği cin grupları peygamberin huzuruna vardıklarında demektir.
 Alûsî de şunları kaydetmiştir. İbnü Ebi Hatim`in Mücahid`den rivayetine göre yedi kişi idiler. Üçü Harran`dan, dördü Nüsaybin`den, isimleri de: Hasâ, Mesâ, Şasır, Masır, Elerdevanyan, Serme, el-Ahkam yahut el-Ahkab idi.
Taberânî Evsat`ta ve İbnü Merduyye cinnin Resulullah`a iki kere gönderildiğini nakletmişlerdir. Hafaci`nin Şihab`ında Kâdi haşiyesinde Cin Sûresi`nin tefsirinde denilmiştir ki hadisler cinnin gönderilmesi altı kere olduğuna delalet etmektedir. Rivayetlerde gerek adet ve gerek diğer hususta görülen ihtilaf da bununla bağlanmıştır. Nitekim Ebu Nuaym rivayet etmiştir ki: Nüsaybin halkından dokuz kişi nahle vadisinden gittiler, bunlardan fulan ve fulan ve fulan ve`l-Erdevanyan el-Ahkab kavimlerine uyarıcı olarak vardılar, sonra da çıktılar. Resulullah`a heyet halinde yetkili delege olarak geldiler üç yüz kişi idiler. Hacun`a kadar geldiler el-Ahkab geldi Resulullah (s.a.v)`a selam verdi ve kavmimiz seninle görüşmek üzere Hacun`da hazır bulunuyorlar dedi. Resulullah da Hacun`da geceden bir saate söz verdi. İbnü Ebi Hatim de İkrime`den bu âyette onların Musul ceziresinden on iki bin olduklarını rivayet etmiştir. Bu adedi Keşşaf`ta da hikâye eder. Resulullah`ın onlara okuduğu sûre yani Alak Sûresi idi. Bununla beraber Bahir`de İbnü Ömer ve Cabir b. Abdullah (r.a)`dan nakledilmiştir ki; Resulullah (s.a.v) onlara (Rahman) sûresini okudu. "Rabbinizin hangi nimetlerini yalan sayabilirsiniz." dedikçe, hayır Rabbimizin âyetlerinden hiçbir şey yalanlamayız "Ey Rabbimiz sana hamd olsun" derlerdi. Bir de Ebu Nuaym Delâil`de Resulullah`a cinlerin gelişinin, peygamberliğin on birinci senesinde olduğunu rivayet etmiştir. Bu kıssanın hicretten üç sene önce olduğunun söylenmesi de bu mânâdadır.”  (RAZİ vd.)
 
Bu konudaki asılsız, dayanaksız saçmalıkların sergilendiği rivayetlere ne yazık ki peygamberimizin eşi Ayşe’den başlayıp, saf din için Abdullah b. Mübarek ile birlikte mücadele vermiş olan saygın kişilerden Ömer b. Abdülaziz’e kadar pek çok kişi malzeme yapılmıştır. Meselâ bu kişilere dayandırılan ve bir kısım saf insanların, yılanların “cinn” olduğuna inanmasına sebep olan ve binlerce “yılan–cinn” öyküsünün uydurulmasına kaynak teşkil eden bir rivayet; pek çok yılanın, bu “cinn”lerden birisi olması sebebiyle kefenlenip, namazı kılınmak suretiyle defnedildiğinden söz etmektedir. Rivayetlerde ayrıca bu “cinn”lerin, ancak 12 yaşındaki bir çocuk kadar akıllı oldukları, insan atıklarıyla beslendikleri, içlerinde Habil’in Kabil’i öldürdüğünü görenlerin bulunduğu gibi ilginç (!) ayrıntılar da yer almaktadır. Bazı rivayetlerde ise bunların nereli ve kim oldukları hakkında malûmat verilmektedir. Meselâ Katade’nin; “Bu cinnler Ninova halkından idiler” demesine karşılık, bunların aslında Diyarbekir tarafından Nusaybin cinnleri olduğunu ama bunlara Ninovalı da denildiğini ileri süren rivayetler de vardır. İkrime’ye göre Musul yarımadasından olan bu cinnler, İbn-i Abbas’a göre Nasibin cinnlerinden olup 7 kişidirler ve peygamberimiz tarafından kendi kavimlerine elçi tayin edilmişlerdir. İbn-i Düreyd’in bunların isimlerini Şasir, Masir, Menşi, Maşi, ve Ahkab olarak vermesine karşılık Mücahid’e göre bunlar Harran halkından idiler ve isimleri Hişi, Misi, Minşi, Masır, Erd, Enyan, ve Ahkam’dır.
Birbiriyle çelişki içinde olan ve bir sürü saçma senaryo içeren bu hikâyelerin bir kısmı, yine başka nakillerle çürütülmüştür. Meselâ Darukutni’nin tespitlerine göre İbn-i Mes’ud cinn gecesinde bulunmamıştır. Çünkü Alkame b. Kays ve Ebu Ubeyde b. Abdillah’ın naklettiklerine göre İbn-i Mes’ud; “Ben cinn gecesinde bulunmadım.” demiştir. Ayrıca nakledildiğine göre Amr b. Murre de Abdullah b. Mes’ud cinn gecesinde hazır bulunup bulunmadığını Ebu Ubeyde’ye sormuş ve “hayır” cevabı almıştır.
Bu uydurma rivayetlerin bir kısmı ise tarihî gerçeklerle çelişmektedir. Meselâ söz konusu olayın, İbn-i Abbas’ın doğduğu yılda gerçekleşmiş olmasına rağmen, olayı İbn-i Abbas’ın görgü şahitliğiyle anlatan birçok rivayet vardır. Ayrıca, peygamberimizin o tarihte henüz inmemiş olan Rahman, Nebe’ ve En’âm surelerini okuduğunun rivayet edilmesi de çok ilginçtir (!). Hatta İbn-i Mes’ud’un rivayetindeki abdest alma sahnesi, abdest ayetinin Medine’de son dönemde indiği dikkate alındığında, tam bir garabeti yansıtmaktadır.
Aslında ayrıntılar bir tarafa bırakılıp da bu konudaki rivayetler “Takdim” bölümünde verdiğimiz “Akabe Beyatleri” alıntısı ile karşılaştırılırsa, tüm rivayetlerin ansiklopedik bilgi olan “Akabe Beyatleri” alıntısına tamamen ters olduğu görülmektedir. Çünkü tüm rivayetlerin aksine “Akabe Beyatleri” alıntısı, bu cinnlerin Yesrib’li insanlar olduklarını bildirmektedir. Onların “cinn” olarak nitelenmesi ise, hem yukarıda da söylediğimiz gibi onların Mekke’nin ve peygamberimizin yabancısı olmaları, hem de Mekkeli müşriklerin muhtemel saldırılarına maruz kalmamaları için güvenlikleri sebebiyledir. Bu durumda, söz konusu “cinn”lerin hayalî yaratıklar olduğunu iddia eden Müslüman din adamlarının da, İslâm’ı baltalamak isteyen yabancıların din adamları gibi saçma sapan uydurmalarda bulundukları ortaya çıkmaktadır.
Söz konusu “cinn”lerin başka boyuttan bir varlık olarak düşünülmesi Kur’an’a da uymamaktadır. Çünkü onlarca ayette vurgulandığı gibi peygamberimiz bir beşerdir, beşere elçi olmuştur ve “sizden, içinizden biri” olarak nitelenmiştir. Yani o bizden biridir ve başka boyuttaki varlıklara değil, bize elçi gönderilmiştir. Eğer bu “cinn”ler başka boyuttan bir varlık olsa idiler, zaten sünnetüllah gereği onlara gönderilen elçinin de kendi cinslerinden olması gerekmektedir:
 
İsra; 95:De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, Biz de elbette, onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”
 

Hayret verici Kur’an

 
Ayette geçen “acaben” sözcüğü, kalıp olarak mübalâğa anlamı ifade eder. Dolayısıyla buradaki “cinn”lerin “Biz hayret verici bir Kur’an dinledik” ifadesi; “Biz öyle bir Kur’an dinledik ki, dil ve konu itibariyle şahane, emsali yok, alışılmışın dışında, diğer kitaplardan çok farklı” anlamına gelmektedir. Nitekim dinleyenler, Kur’an’ın ilâhî bir mesaj olduğunu hemen anlamışlar, Kur’an’ın kılavuzluğunu kabullenmişler ve hemen iman etmişlerdir.
 

Kur’an, rüşde kılavuzluk etmektedir

 
Kur’an’ı dinleyen “cinn”lerin (yabancıların), kendi toplumlarının insanlarına anlattıkları kılavuz öyle bir şeydir ki, “cinn”ler ondan hemen etkilenip imana gelmişler ve artık Rabblerine ortak koşmamaya karar vermişlerdir. Buradan, “cinn”lerin (yabancıların) daha önce şirk içinde oldukları ve Kur’an’daki uyarılar sayesinde akıllarını başlarına alıp şirkten kurtuldukları anlaşılmaktadır. Kur’an’dan bu şekilde etkilenmeleri ise, onların Kur’an’ın özelliklerini iyi tanımış olmalarını gerektirmekte ve Kur’an’ı peygamberimizden Arapça dinleyip anladıkları için de bu “cinn”lerin Arapçaya iyice vakıf olan birileri olduklarını göstermektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, kılavuz olarak elçinin değil, Kur’an’ın gösterilmesidir. Gerçekten de Kur’an iyi tetkik edilirse görülmektedir ki, gerçeklere kılavuzluk edenler elçiler değil, “VAHY”lerdir. Bu kılavuzluğun rüşde olması ise, üzerinde ayrıca durulması gereken bir husustur.
 

Rüşd

 
Bakara; 186, 256,   A’râf; 146,   Nisa; 6,   Kehf; 10, 17, 24, 66,   Enbiya; 51, Cinn; 10, 14, 21,   Mümin; 29, 38,   Hucurat; 7,   Hud; 78, 87, 97 ve bu ayette olmak üzere farklı türevleriyle Kur’an’da 19 kez yer alan “rüşd” sözcüğü; “doğru ve eğriyi ayırt etme bilinci, zihinsel olgunluk, doğru yolu bulup ona girmek, iyi ve doğru olan şeyleri yapabilme olgunluğuna ulaşmak” demektir.
“Reşit olma”, “rüşdüne erme”, “irşat etme”, “mürşit” gibi türevleri Türkçede de kullanılan “rüşd” sözcüğünün Kur’an ayetlerindeki manasını da kısaca; “İslâm’ın öngördüğü olgunluğa ulaşmak ve yaşamak” diye tarif etmek mümkündür.
Buna göre “rüşde kılavuzluk eden Kur’an” ifadesi; “Kur’an’ın insanları akıl kullandırtarak bilinçlendirdiği, olgunluğa ulaştırdığı, başka bir ifade ile de kimseyi büyülemediği, kimsenin beynini yıkamadığı” anlamına gelmektedir.

H.Yılmaz

Bundan iki şey anlaşılmaktadır: Birincisi, bu cinler de Hristiyan idiler veya Allah'a çocuk ve eş isnad eden başka bir dine inanıyorlardı. Allah Rasulü'nün namaz kıldırırken Kur'an'dan tilavet etmekte olduğu kısımlar, cinlerin akidelerinin yanlış olduğunu ve Allah'a eş ve çocuk isnad etmenin çok büyük bir cehalet ve küstahlık olduğunu bildiriyordu.  Mevdudi

Kur’an’dan öğrendiklerini kendi toplumuna aktarmaya devam eden cinn (yabancı) bu ayette çok önemli iki hususu; Allah’ın şanının yüceliğini ve O’nun eş ve çocuk edinmemiş olduğunu dile getirmiştir.
Eş ve çocuk, yaratılış özellikleri gereği insanların basit hayatta duydukları bir takım gereksinmelerine cevap vermektedir. Fiziksel dürtüler insanı bir eşe; neslini devam ettirip gelecekte yalnız kalmama, daha güçlü ve daha güvende olma endişesi de çocuk sahibi olmaya yöneltmektedir. Ama Allah her türlü noksanlıklardan arınık olduğu için basit hayatın bu zaaflarından münezzehtir. Zaten ayetteki, Allah’ın bir dişi arkadaş ve çocuk edinmediğini bildiren ifade de, Rabbimizin eş ve çocuk edindiği yolunda yapılan yakıştırmaların ve batıl inançların, kesinlikle reddedilmesi gerektiğini bildiren bir ifadedir. Buradan da, söz konusu “cinn”lerin (yabancıların), Yahudi ve Hıristiyanların bu konudaki sapık inançlarını bildikleri ve dinledikleri Kur’an sayesinde gerçekleri öğrendikleri anlaşılmaktadır.  H.Yılmaz

Kur'an ne büyük bir uyarıcıdır. Demek ki cinler, Kur'anı duyuncaya kadar, içlerinde lider geçinen azgın cinler, Allah hakkında saptırıcı bilgiler veriyormuş. Cin kavramı ile ilgili daha geniş bilgi edinmek isteyenler için: "İşte Kur'an Nüzul sırasına göre cilt 3 s.187 H.Yılmaz a baksın  M.Sağ

Eğer burada sözü edilen varlıkların Yahudi kökenli yabancılar oldukları varsayımını kabul edersek, onların söyledikleri “asılsız şeyler”in (şetat) Yahudilerin kendilerini “Allah'ın seçilmiş toplumu” olarak görmeleri saplantısına bir işaret olduğu sonucu çıkar -Kur’an'ın ısrarla reddettiği ve İslam'a girenlerin/bağlananların uzak durdukları bir inanç. M.Esed

Bu ayette ve sonrakinde cinn terimi (burada “görünmez güçler” olarak çevrilmiştir), açıkça “tabiatüstü güçler” olarak tanımlanan varlıklara veya daha doğrusu kişinin onların egemenliğine girmesine işaret etmektedir (bkz. Ek III). Bu “güçler”, ister gerçek, isterse insan tahayyülünün ürünleri olsunlar, “Allah hakkında yalan uydururlar”; çünkü kendi hakimiyetleri altında bulunanları, Allah'ın varlığının ve yaratılmış evren ile ilişkisinin “mahiyeti” hakkında hayalî, keyfî anlayışlar benimsemeye iterler: bütün batınî dinlerde, (ruhanî sırlara nüfûz ve üstün güçlere yakınlık iddiasındaki -T.ç.n.) gnostik ve teosofik sistemlerde, kabalistik Musevîlikte ve hepsinin birçok ortaçağ versiyonunda ortaya çıkan anlayışlardır bunlar.  M.Esed

Klâsik anlayış sahiplerinin, bu ayetteki “bizim sefih” ifadesinden İblis’i anlamaları ve tüm kabahati İblis’e yüklemelerine karşılık biz, “bizim sefih” ifadesi ile kastedilen kişinin, “cinn”lerin (yabancıların) kendi imamları, yani ÖNDERLERİ olduğu görüşünü taşımaktayız.
Anlaşıldığına göre o toplumda değer verilen, saygı gösterilen bu önder, toplumunu, Allah hakkında yalan yanlış bir sürü saçmalıklarla kandırmıştır. Zira gözünü maddî-manevî hırslar bürümüş inançsızların Allah hakkında yalan düzmeleri sık karşılaşılan bir durumdur ve bunların Allah’tan korkacak hâlleri yoktur. Bu sebeple de Rabbimiz Kur’an’da “sizi kandıran Allah ile kandırmasın” diye uyarıda bulunmaktadır:
 
Tövbe; 34:Ey inanmış olan kişiler! Kesinlikle hahamlardan, rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve kesinlikle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar; hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!
 
Fatır; 5:Ey insanlar! Kesinlikle Allah’ın vaadi haktır. O nedenle sakın bu basit yaşam sizi aldatmasın. Sakın o aldatıcı da sizi, Allah ile aldatmasın.
 
Aynı uyarılar Lokman; 33 ve Hadid; 14’te de vardır.
 
Ayette geçen “cinn ve ins” terkibi, ayrıntısını “Takdim” bölümündeki “Cinn Kavramı ve Kur’an’daki Cinn” yazımızda açıkladığımız gibi; “bildik bilmedik; herkes” anlamına gelmektedir.
 

Şatat

 
“Saçma sapan şeyler” olarak genelleyerek çevirdiğimiz “şatat” sözcüğü; “aşırılık, küfürde aşırıya gitme, aşırı yalan, anlamsız şey, hakktan uzak olma” demektir. Bu “saçma şeyler” ile kastedilen ise; Allah’a eş, çocuk edinmişlik yakıştırma, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu iddia etme, Yahudilerin Allah’ın seçkin kulları olduğunu zannetme gibi davranışlardır. H.Yılmaz

 İbn Abbas'ın beyanına göre, cahiliyye döneminde Araplar, harap bir yerde geceleyin konaklamak istediklerinde "Biz bu vadinin sahibi olan cine sığınırız" diye nida etmekteydiler. Cehalet döneminden buna benzer pekçok rivayet vardır. Örneğin, eğer bedevilerin konaklamakta olduğu yerde su ve bitki biterse o zaman suyun ve yeşilliğin bulunduğu başka bir yer aramaya başlarlar ve bulduklarında hemen topluluğa haber verirlerdi.
Ve topluluk yeni yere daha yerleşmeden önce şöyle söylerdi: "Bu vadinin rabbine sığınırız ki o bizi her türlü afetten korusun." Bunların inancına göre, her harabe yer cinlerin tasarrufu altındadır. O cinlere sığınmazlarsa o cin veya cinler onlara eziyet verecektir. Burada iman eden cinlere şu husus işaret edilmektedir: "Yer yüzünün halifesi insanoğlu Allah'ı bırakarak onlara sığınmaya başladığında onların kibirleri, gururları azmış ve küfre düşmüşler ve onlara daha fazla eziyet etmeye başlayarak sapıklıkta daha cüretkâr olmaya başlamışlardır. Mevdudi

Lafzen, “insanlar arasındaki (bazı) kişilerin (ricâl) cinler arasındaki kişilere sığındığı olurdu (kâne)”. “İnsanlar”a (el-ins) işaretin hem erkek hem de kadınları kapsamasından dolayı, ricâl ifadesi, burada, -Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi- “bazı kişiler” yahut “belli tip” insanlar anlamında kullanılmıştır. “Sığınmak”, yardım/himaye talebi yahut fiziksel ve ruhsal ihtiyaçları tatmin isteği ile eş anlamlıdır; yukarıdaki pasaj bağlamında bu ifade, “belli tip insanlar”ın, yöneldikleri tabiatüstü güçlerin kendilerine hayatları boyunca başarılı bir şekilde rehberlik yapacakları ve böylece kendileri için yeni bir peygamber beklemeyi gereksiz kılacakları ümidine bir işarettir.  M.Esed

Dikkat edilirse bu ayette “ins” ve cinn” sözcükleri, “ins-cin” kalıbında kullanılmamıştır. Bu sebeple her iki sözcük de kendi özgün anlamlarıyla, yani “ins” sözcüğü; “çok iyi tanıdığımız kimseler” ve “cinn” sözcüğü de; “tanımadığımız yabancı kimseler” olarak çevrilmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, surenin kahramanı olan “cinn”lerin (yabancıların) kendilerini “ins” olarak, tanımadıkları ve kentlerinde ajan olarak dolaşan yabancıları da “cinn” olarak nitelemeleridir. Anlaşıldığına göre surenin kahramanı olan “cinn” (yabancı) grubunun tanıyıp bildiği bazı kişiler (insten olan bazı kişiler), bu grubun tanımadığı bazı kişilere (cinnden bazı kişilere) sığınmakta ve onlardan yardım görmekte, akıl almaktadırlar.
Rical
 
“Rical”; “kişiler, kimseler” demektir. Ama bazıları buradaki “rical” sözcüğünü özelleştirip, bu sözcükle “vadinin sahibi cinnler”in kastedildiğini uydurmuşlardır. Nitekim klâsik kaynaklarda, bu ayetlerle ilgili açıklamaların başında, bu uydurma doğrultusunda İbn-i Abbas’a atfedilen hayli mantıksız bir bilgi verilmekte ve “cinne sığınma” eylemi bu mantıksız bilgi ile ilişkilendirilmektedir. Verilen bilgi ise, Cahiliye döneminde Arapların, ıssız ve ürkütücü yerlerden geçerlerken veya böyle yerlerde konaklama yaparlarken; “Bu vadinin sahibi olan cinne sığınıyoruz” dedikleri ve bu sayede başlarına gelebilecek kötülüklerden korunduklarına inandıkları yönündedir.
Bize göre cahil Arapların bu inançlarının ve bu davranışlarının, konumuz ile bir alâkası bulunmamaktadır. Çünkü ayette, kendisine sığınılan cinnin, kendisine sığınanları etkileyip onların sapıklıklarını arttırdığından bahsedilmektedir. Nitekim 7. ayette de görüleceği gibi cinn, kendisine uyanların inançlarını bozmakta, Allah’ın kimseyi peygamber göndermeyeceğine veya kimseyi ölümünden sonra diriltmeyeceğine inandırmak suretiyle onların sapıklıklarını arttırmaktadır. Dolayısıyla ayette bahsi geçen “sapıklık arttıran cinn” ile cahil Arapların korku ile sığındıkları “metruk örenlerin var olmayan cinni (!)” arasında herhangi bir ilişki kurmak çok yanlıştır.
Biz, ayette bildirilen bu “inanç bozan cinn”in, Ebucehil, Velid b. Muğıyre gibi Mekke ileri gelenleri tarafından peygamberimizi etkisiz kılabilmek için çevredeki kentlere, toplumlara gönderilen ajanlar olabileceği kanaatini taşımaktayız. H.Yılmaz

Bu ayetten anlıyoruz ki, cinlerle ilişki kuranlar, ahiret sorumluluğu taşımayan kimselerdir. M.Sağ

Burada "... Allah'ın hiç kimseyi diriltmeyeceğini..." cümlesi kullanılmaktadır. Bunun iki anlamı olabilir. İlki, yukarıda mealde verdiğimiz gibidir. İkincisi, yani Allah, ölümden sonra hiç kimseyi tekrar diriltmeyecektir. Çünkü kelimeler şumüllü olarak kullanılmaktadır. Şu anlama gelebilir; insanlar gibi cinlerde de hem risaleti ve hem de ahireti inkar edenler bulunmaktaydı. Fakat bir ileriki ibareye bakıldığında birinci anlam daha tercihe şayandır. Çünkü bu iman eden cinler kendi kavimlerine "Allah'ın başka bir Rasul göndermeyeceği düşünceniz yanlış çıktı. Gökyüzünün kapılarının üzerimize kapanması gösteriyor ki Allah bir Rasul daha göndermiştir" diyorlardı.  Mevdudi

Taberî'nin (Kelbî'nin rivayetine dayanarak) ve İbni Kesîr'in yorumları. Yahudilerin hakim çoğunluğu, Eski Ahid'de açıkça zikredilmiş olanların dışında hiçbir peygamberin gelmeyeceğine inanıyordu; onların Hz. İsa'yı ve Muhammed (s)'i reddetmelerinin ve Allah'ın yaratılış planına doğrudan nüfûz sağlayabilmek amacıyla “göğe uzanmaları”nın (bkz. sonraki ayet) sebebi budur. M.Esed

Bu ayetteki “zann” sözcüğü, Arapçanın klâsik kuralı gereği “yakin (kesin bilgi)” anlamındadır. (Bu önemli kural İşte Kur’an’ın 3. cildinde Sad suresinin ekinde bulunan “Zann” yazımızda açıklanmıştır.)
Burada, insanı rüşde kılavuzlayan Kur’an’ı dinleyerek hakikati kavramış olan cinnler (yabancılar), kendilerine yabancı olan ama içlerinde faaliyet gösteren karanlık kişilerin neler yaptıklarını, sürekli saçma şeyler ortaya atarak halkı nasıl yanlışa yönelttiklerini açıklamaktadırlar.
Ayette geçen “yeb’ase ehaden” ifadesini iki farklı anlamda değerlendirmek mümkündür. Çünkü “beas” sözcüğü; “öldükten sonra diriltme” anlamına geldiği gibi, “ölmüş toplumu peygamber göndererek canlandırma” anlamında da kullanılır. Buna göre ifadenin;
- “Allah’ın asla kimseyi peygamber göndermeyeceğine inanmışlardı” şeklinde veya,
- “Allah’ın asla kimseyi diriltmeyeceğine inanmışlardı” şeklinde çevrilmesi ve anlaşılması yanlış olmaz. Ancak, Kur’an’da toplam olarak 68 yerde geçen “beas” sözcüğü çoğu yerde “elçi gönderme” anlamına gelmektedir.
 
Bakara; 213: İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ...
 
A’râf; 103 Sonra onların (o elçilerin / o toplumların) arkasından Musa’yı ayetlerimizle (mucizelerimizle) Firavun’a ve ileri gelenlerine gönderdik. Tuttular o ayetlere (mucizelere) zalimlik ettiler. Hele bir bak, o bozguncuların akıbetleri nasıl oldu!
Yusuf; 75:Dediler ki: “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, o kendisi onun cezasıdır (o, köle olarak alıkonur). Biz zalimlere işte böyle ceza veririz.”
İsra; 94:Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine engel olan sebep sadece: “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleridir.  H.Yılmaz

 

 

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Kur'anı dinledikten sonra gerçekleri görmüş ve iman etmiş olan cinler (görünmeyen), Kur'an ile tanışmadan önceki durumlarını öz eleştiri olarak dile getirmekteler. İçlerinde önder geçinenlerin telkininde bulunduklarını, Rabbin göklerde olduğunu, orada meleklerle sohbet ettiğini, yeryüzündekilerden kimin iyi, kimin kötü olacağı ile ilgili kararlar aldığını, bütün bu olanları kulak hırsızlığı ile, yani gizlice dinlediklerini ve diğer cinlere müneccimlik yaptıkları telkininde bulundıklarını öğreniyoruz. (Bak.Kulak hırsızlığı ile ilgili, hicr suresi 17,18 Müslüman cinlerle ilgili Ahkaf suresi 29-31 ayetler) M.sağ

Bu, yalnızca, küstah ve kibirli Yahudilerin kendilerini “Allah'ın seçilmiş toplumu” olarak görmelerine mecazî bir atıf değil, aynı zamanda, pratik hayatta onların öteden beri astrolojiyi geleceği okumanın bir aracı olarak görme eğilimlerine ve uygulamalarına bir atıftır. Bunun dışında, onların “göğe uzanmaları” daha genel anlamda, insanın kendisini “kendi kendine yeterli” görmesine ve kendi kaderine hakim olduğu saplantısına yol açan bir zihinsel durumun mecazî tanımı olarak görülebilir.

 Bkz. 15:17-18, not 16 ve 17.  M.Esed

 

Bu ayetlerdeki ifadeden anlaşıldığına göre, Kur’an dinleyerek gerçekleri görmüş ve imana gelmiş olan yabancılar, Kur’an ile tanışmadan önceki durumlarını özeleştiri olarak dile getirmektedirler. Çünkü konuşmacı olan cinn ayette, kendilerinin daha önce müneccimlik yaptıklarını, umutlarını yıldızlardan alacakları bilgilere bağladıklarını, bu amaçla sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama göklerin yıldızlarla ve meteorlarla dolu olduğunu, bunlara bakarak istedikleri bilgileri elde edemediklerini, sonuç olarak da hiç kimse için yarının ne getireceğini öğrenemediklerini sayıp dökmektedir.
İşin aslı bu olmasına rağmen bu ayet gurubu hakkında yapılan açıklamalar, mantık dışı söylentiler sebebiyle komediye dönüşmüştür:
 
Süheyli’nin naklettiğine göre, Şeytan daha önce yedi kat semaya girip çıkıyordu. İsa’nın doğumuyla ona üç tanesi yasaklandı. Muhammed’in doğumuyla da yedisinin tamamı yasaklandı. Başka rivayetlere göre de Muhammed elçi olunca büyük bir meteor yağmuru meydana geldi. Bu, Taif sakinlerini korkuttu. Ama onların kabile reislerinden biri dedi ki: Eğer bunlar, gecenin karanlığında kendilerine bakarak yolumuzu bulduğumuz yıldızlar ise, bu dünyanın sonu demektir. Aksi halde korkmamız gereken, başka bazı şeyler olmaktadır ve Allah bir şey irade etmiştir.  (M. Hamidullah)
 
Razi’den de naklediyoruz:
 
Cinlerin Göğü Yoklamaları
Yedinci Nev: Cenâb-ı Hakk`ın, "Biz ciddi bir surette göğe erişmek istedik, fakat onu sert bekçilerle ve şihablarla doldurulmuş olarak bulduk" (cin, 8) ayetinin beyan ettiği husustur.
 
لمس(lems), mess anlamında olup, "tecessüs etti, araştırdı; yokladı" manasında, istiare yoluyla kutlanılmıştır. Çünkü dokunan kimse, arayan ve tanımak isteyen kimsedir. Nitekim Arapça`da, "Dokundu; dokundu, araştırdı..." denilir. Ki, bunun bir benzeri de (cess) köküdür. Nitekim Arapça`da "Onu gözleriyle takip ettiler; onun hakkında tecessüste bulundular. Buna göre ayetin manası, "Biz, semaya çıkıp da, oradakilerin sözlerini dinlemek istedik" şeklinde olur. Hares (الحرس), tıpkı Hadem (الخدم) kelimesinin (hizmetçiler) anlamına gelmesi gibi, manasında tekil bir isimdir. İşte bundan dolayı müfret olan  شديداşediden kelimesiyle nitelenmiştir. Şayet bunun anlamı gözetilmiş olsaydı, o zaman شدادا şidaden denilirdi.  H.Yılmaz

Yani, “İbrahim'in soyundan olduğumuz halde ve bütün kabiliyetimize ve bilgimize rağmen başarısız kaldık”.

Ayetin devamının gösterdiği gibi (ve 15:18 ile ilgili not 17'de işaret edildiği gibi) bu ifade, astroloji veya gizemli (esoteric) hesaplamalar yoluyla geleceği tahmin etme yahut “esrarlı bilimler” aracılığıyla gelecekteki olayların yönünü etkileme teşebbüslerinin tümü ile ilgilidir.  M.Esed

Bundan anlaşılıyor ki, semada bu gibi olağanüstü denetimler iki sebepten dolayı alınıyordu. Birisi, Allah'ın (c.c) yeryüzüne insanlara göndermeyi kararlaştırdığı azabın gelmekte olduğunu insanlardan dost olduklarına haber vermesinler diyedir. İkincisi, Allah (c.c) yeryüzüne bir Rasul göndermiştir. İşte hem O'nu korumak ve hem de O'na göndermekte olduğu mesajlara şeytanların müdahale etmemesi ve daha Peygamber'e ulaşmadan evvel haberlerinin olmaması için böyle sıkı tedbirler alınmıştı. Bu yüzden cinler semada böyle sıkı tedbirler ve her yönden atılan yıldızlar görmelerinden sonra bu iki hadiseden hangisinin vuku bulduğu konusunda düşünmeye başladılar. Ya Allah aniden bir topluluk üzerine azab indirmiştir veya dünyaya yeni bir Rasul göndermiştir." İşte bunun arayışı içerisindeydik ki bu doğru yolu gösteren hayretengiz kelâmı işittik. O zaman Allah'ın azabı yerine, mahlukata doğru yolu göstermek için bir elçi gönderildiğini anladık." İzah için bkz. el-Hicr dipnot: 9-12; es-Saffat dipnot: 7; el-Mülk dipnot: 11. Mevdudi

Böylece, bu surenin 2 ve 21. ayetlerinde olduğu gibi, “doğru ile eğriyi ayırd etme bilinci” (raşed veya rüşd), kötü akibetin tersi ile, yani mutlu bir son ile eş tutulmuştur. M.Esed

Bu ayetlerdeki ifadeden anlaşıldığına göre, Kur’an dinleyerek gerçekleri görmüş ve imana gelmiş olan yabancılar, Kur’an ile tanışmadan önceki durumlarını özeleştiri olarak dile getirmektedirler. Çünkü konuşmacı olan cinn ayette, kendilerinin daha önce müneccimlik yaptıklarını, umutlarını yıldızlardan alacakları bilgilere bağladıklarını, bu amaçla sürekli rasathanelere oturup beklediklerini, ama göklerin yıldızlarla ve meteorlarla dolu olduğunu, bunlara bakarak istedikleri bilgileri elde edemediklerini, sonuç olarak da hiç kimse için yarının ne getireceğini öğrenemediklerini sayıp dökmektedir.
İşin aslı bu olmasına rağmen bu ayet gurubu hakkında yapılan açıklamalar, mantık dışı söylentiler sebebiyle komediye dönüşmüştür. H.Yılmaz
 
 

Yani, "Ahlaki bakımdan bizde de iyi ve kötü iki tip cin vardır. İtikat bakımından da tek bir dinimiz yoktur. Muhtelif guruplara bölünmüş vaziyettiyiz." İman eden cinler bu sözleri söyleyerek kendi kavimlerine "doğru yolu bulmaya muhakkak ihtiyaçları olduğunu" anlatmaya çalışıyorlardı. Mevdudi

Bu ayetten anlıyoruz ki, cinler de, insanlar gibi değişik inanç öbeklerine ayrılmaışlardır. M.sağ

Kur’an’ı dinlemiş ve inanmış olan cinn (yabancı) gurubunun özeleştirisi bu ayette de devam etmekte ve toplumlarında “düzgün” nitelikte olanların da, bu nitelikten aşağı nitelikte olanların da var olduğundan, toplumda bir birlik bulunmadığından, yani kendi içinde bir takım yollara; mezheplere, meşreplere ayrılmış olduklarından dem vurulmaktadır.
Toplumda her zaman kötülerin arasında düzgün kişilerin olacağı, hatırlanacak olursa A’râf suresinde de bildirilmişti:
 A’râf; 168:                Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı salihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve onları Biz, iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık (imtihan ettik) ki belki dönerler.
 Gıded 
“Gıded” sözcüğünün esas anlamı; “köseleden yapılan sicim” demek olup, bu sözcükle bu ayette “birbirine karışmayan, bulaşmayan, birbiriyle uzlaşmayan fırkalar, guruplar, hizipler, klikler” kastedilmiştir. H.Yılmaz

 

Yani bizim bu düşüncemiz bize kurtuluş yolunu gösterdi. Çünkü biz Allah'tan korkmuyor değildik zaten. İnanıyorduk ki eğer biz Allah'a itaatsizlikte bulunsak O'ndan kurtulamayacağız. Onun için Allah tarafından doğru yolu gösteren bu kelâmı işittik. Ve doğru yolu öğrendikten sonra da önceki yanlış inançlarımız üzerinde -ki bu inançları aramızdaki bazı beyinsizler yaymaktaydı- hala ısrar etmeye cesaret edemeyiz. Mevdudi

 

Buradaki “zann” sözcüğü de tıpkı 7. ayetteki gibi Arapçanın klâsik kuralı gereği “yakin (kesin bilgi)” anlamındadır.
Görülüyor ki Kur’an dinlemiş olan bu yabancı gurup, Kur’an’ı özümsemiş, Allah’tan kaçmanın kurtulmanın imkânsızlığını ve mutlaka O’na dönüleceğini iyice anlamış, ayrıca da Allah’a teslim olanın mutlaka bahtiyar olacağına ve onların kesinlikle haksızlığa uğramayacağına inanmıştır.
Düzgün kimselerin haksızlığa uğramayacağı hususu bir sünnetüllah olup, Kur’an’da çeşitli vesilelerle ifade edilmiş ve Ta Ha suresinde de bağımsız bir ayet olarak bildirilmiştir:
 Ta Ha; 112: Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz.
 Bu ayetin içeriğinden anlaşılmaktadır ki; bu cinn (yabancı) gurup, rivayetçilerin (söylenticilerin) ileri sürdükleri gibi sadece peygamberimiz namaz kılarken onun namazda okuduğu Fatiha suresini dinlememişlerdir. “Anladık, inandık” dedikleri konulara bakılırsa bu yabancı gurup, o görüşme gününe kadar inmiş ayetlerin hepsini ya da pek çoğunu dinlemişlerdir. Aksi hâlde bu derece bir bilince ermeleri mümkün değildir. H.Yılmaz

Şimdi, eğer cin ateşten yaratılmış ise bunlar cehennem ateşine atıldıklarında, ateşten oldukları için bir şey olmayacaktır şeklinde bazen bir soru sorulabilir. Cevaben deriz ki, Kur'an'a göre insan da topraktan yaratılmış değil midir? Meselâ, insana taş gibi olmuş bir kuru toprak parçası atılsa o kişinin canı yanacaktır. Aslında insanın cismi yeryüzü maddelerinden yaratılmışsa da bu madde et, deri, kemik vs. gibi değişik bir hal almıştır. Ama o maddelerden insan bir acı çekebilir. Aynı yaklaşımla cin de yapı itirabiyle ateşten yaratılmış bir mahluktur, ama daha sonra can ve his taşıyan bir mahluk haline gelmiştir. Ve dolayısıyla ateş ona ceza verebilir. Mevdudi

Bütün klasik müfessirlere göre, bu pasajın başında cinn olarak tanımlanan varlıkların “imanlarını kabul ve ikrar etmeleri” bu yargı ile sona erer. Cinn teriminin bu örnekteki gerçek anlamı ne olursa olsun -ister insanın bilemediği bir niteliğe sahip olan “tanınmayan/bilinmeyen varlıklar”ı, isterse uzak topraklardan gelen bir grup yabancı insanı göstersin- fazla önem taşımaz, çünkü kullanıldığı bağlam açıkça göstermektedir ki bu varlıkların “konuşması”, “doğru ile eğriyi ayırd etme bilinci”ne ulaşmaya kararlı bir akla Kur’an'ın sunduğu rehberliğin bir temsîlinden başka bir şey değildir. M.Esed

Kıst
 14. ve 15. ayetlerde “zalimler” olarak çevirdiğimiz “qâsitun” sözcüğü ezdattandır. Yani bu sözcük, iki zıt anlam (adalet ve zulüm) için de kullanılabilir ve sözcüğün “adil olanlar” anlamında çevrilmesi de mümkündür. Sözcüğün hangi yerde hangi anlamda olduğu, içinde geçtiği konudan anlaşılır. Sözcüğün burada “zalimler” olarak çevrilmesi; 14. ayette “Müslümanlar” sözcüğünün karşıtı olarak yer alması sebebiyledir. Sözcüğün bu özelliğine örnek olması bakımından, klâsik eserlerde yer alan bir metni, Razi’nin anlatımıyla dikkatlerinize sunuyoruz:
 Saîd b. Cübeyr İle Haccac
Sa`îd b. Cübeyr`den rivayet edildiğine göre, Haccâc, öldürmek istediği zaman ona, "Benim hakkımda ne dersin?" demiş. Sa`îd de, "Sen kasıt ve âdilsin" demiş. Bunun üzerine oradakiler, Sa`îd bin Cübeyr`in onu âdil ve insaflı olarak nitelediğini sanarak, "Ne güzel söyledi" deyince, Haccâc, "Ey cahiller, o beni, zâlim ve müşrik diye tavsif etti" demiş; zalim olma ile ilgili olarak, Hak Teâlâ`nın, (Enam, 1) ayetini; müşrik olma ile ilgili olarak da, "Hem sonra o kafirler rablerinden udûl ederler, dönerler" (En`âm, 1) ayetini okumuştur.
Not: “Kıst” sözcüğü gibi “udl” sözcüğü de ezdattandır.
 14. ve 15. ayetler, o yabancı gurubun kendi memleketlerindeki arkadaşlarına yaptıkları konuşmanın son bölümüdür. Bu konuşma dikkatle incelendiğinde, Kur’an’ın rüşde; iyiye, doğruya, güzele ne ölçüde kılavuzladığı iyice anlaşılmaktadır.
Bu konuşmada gözden kaçırılmaması gereken bir husus da, konuşmayı yapanların peygamberden hiç bahsetmeyişleridir. Bu konuşmanın yer aldığı pasaj tamamen Kur’an eksenlidir ve konuşmayı yapanlar da Kur’an’dan başka kılavuz olmadığını, olamayacağını öğrenmişler ve Hüda’ya; gerçek kılavuza yönelmişlerdir. Konuşmanın sonunda geçen “zalimler” sözcüğü ile birinci plânda şirk koşanların kastedildiği ise akıllardan hiç çıkarılmamalıdır. Çünkü zulüm, pek çok ayette “şirk koşmak” olarak açıklanmıştır.
 Cehenneme odun olmak
 Bu ifade ince bir özelliği dile getirmekte olup, müşriklerin hem kendilerinin yanacakları hem de başkalarını yakacak ısının kaynağı olacakları, yani bir bakıma cehennemin sıcaklığının, müşriklerin yanışlarından sağlanacağı anlamına gelmektedir:
 Bakara; 24: Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun. 
  Tahrim; 6: Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi (yakınlarınızı), yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun.  Onun üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır.
 Klâsik eserlerde “cinn zaten ateşten yaratılmıştı, ateş ateşi yakar mı?” sorusuna cevap aranmış ve olmadık zorlama açıklamalara yer verilmiştir. Ama bize göre bu surede bahsedilen “cinn”; Mekkelilere yabancı olan insanlar olup, ateşten yaratılmış olan “cann” değildir. Bu sebeple de biz, söz konusu zorlama yorumların naklini gereksiz görüyoruz. H.Yılmaz

 

Yukarıda, cinlerin sözleri bitmektedir. Buradan itibaren Allah'ın (c.c) buyruğu başlamaktadır.
 Aynı husus Nuh Suresi'nde de ifade edilmektedir. "Allah'tan mağfiret dileyin... üzerinize gökten sağanak yağdırsın." (Bkz. Nuh, an: 12) Burada suyun sağanak halde olması, nimetlerin bolluğuna kinaye olarak kullanılmıştır. Çünkü belirli bir yere yerleşmek orada su varsa olur. Eğer su olmazsa zaten hayat devam edemez, hiçbir temel ihtiyaç kolayca elde edilemez ve herhangi bir işlem gerçekleşemez. Mevdudi

Lafzen, “bol yağmur”: Kur’an'da çok sık tekrarlanan cennetin “ırmakları”na temsîlî atıfları yansıtan bir mutluluk mecazı (Ebû Müslim, Râzî'nin nakli). M.Esed

 

Yani, bakalım bu nimet hasıl olduktan sonra teşekkür mü edecekler yoksa nankörlük mü edecekler? Verilen nimetleri doğru yerde mi kullanacaklar yoksa yanlış yerde mi harcayacaklar?
 Zikirden yüz çevirmek;insanın Allah'ın gönderdiği nasihatleri kabul etmemesi; aynı zamanda Allah'ın zikrini duymak bile istememesi ve Allah'a ibadet etmekten yüz çevirmesidir. Mevdudi

Yani, Allah'ın nimetlerini ihsan etmesi, yalnızca iyiliğin bir “ödülü” değil, ama daha çok insanın O'na karşı sorumluluk bilincinin ve bu nedenle O'na şükrünün sınanmasıdır. M.Esed

Kur’an dinleyen “cinn” gurubunun yaptığı konuşma yukarıda da belirttiğimiz gibi 15. ayetle son bulmuştur ve bu ayetler o ayet grubuna dâhi değildir. Ancak, genellikle, 16. ayetin başındaki “vav” bağlacı, 1. ayetteki “ennehüstemea...” üzerine atfedilmek suretiyle bu ayetlerin de “De ki: Bana vahyolundu ki…” diye başlayan on beş ayetlik cümlenin devamı olduğu kabul edilmiştir.
Biz ise bu görüşe katılmamaktayız. Dikkat edilirse 16. ayette “eğer onlar” diye üçüncü şahıs zamiri kullanılmış, açık isimler verilmemiştir. Bu durumda da “onlar” zamiri ile kastedilenlerin kim olduklarını bulmak bizlere düşmektedir. Hemen söylemek gerekir ki, bu ayetteki “onlar”, surenin 1–15. ayetlerindeki konuşmayı yapan “cinn” grubu değildir. Çünkü o “cinn” grubu Kur’an dinleyerek imana gelmiş, artık doğru yolu bulmuş kimselerdir. Oysa bu ayetlerde konu edilen “onlar”, henüz doğru yolu bulamamışlardır.
Bize göre bu ayetler, Cinn suresinden bir önceki sure olan A’râf suresindeki 179–188. ayetlerden oluşan paragrafın devamıdır. Bu ayetlerin A’râf suresindeki paragrafa eklenmesi hâlinde söz akışı aşağıdaki gibi olmaktadır:
 
Ve ant olsun ki, cinnden ve insten birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin (duyarsızların) ta kendileridir.
Ve en güzel isimler Allah’ındır. Öyleyse O’nu onlarla çağırın. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları da terk edin. Onlar yapmakta olduklarının karşılığını yakında görecekler.
Yine Bizim yarattıklarımızdan hakka kılavuzluk eden ve onunla adaleti uygulayan bir ümmet vardır.
Ve ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece (yavaş yavaş) helâke yaklaştıracağız.
Ben onlara mühlet de veririm. Muhakkak ki Benim plânım pek çetindir.
Ve onlar arkadaşlarında hiç bir deliliğin / cinlenmişliğin bulunmadığını hiç düşünmediler mi? O, ancak apaçık bir uyarıcıdır.
Ve onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar?
Allah kimi saptırırsa, artık ona kılavuz diye bir şey yoktur. Ve O, bunları taşkınlıkları içinde şaşkın bir hâlde bırakır.
Sana, Saat’ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
De ki: “Ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan arınmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.”
Ve eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik. Kim Rabbinin anılmasından / Rabbinin zikrinden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, O da onu gittikçe yükselen bir azaba sokar.
 
 
16. ayetteki “Eğer onlar gerçekten o yol üzere dosdoğru gitselerdi, elbette onlara, kendilerini saf hâle getirmek için bol bir su verirdik.” ifadesinden, aslında insanların cennete girmelerinin istendiği ve doğru yola girdikleri takdirde kendilerine büyük fırsatlar verilerek yardım edileceği anlaşılmaktadır. Kur’an’da bu tarz özendirme mesajları veren birçok ayet vardır:
 
Maide; 65, 66:           Ve hiç kuşkusuz eğer kitap ehli iman etmiş ve takva sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık.
                                
Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i, ve kendilerine Rabblerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi (besleneceklerdi). Onlardan bir kısmı aşırı olmayan bir ümmettir. Onlardan çoğunun da yapmakta oldukları ne kötüdür!
 
Talak; 2, 3:                … İşte bununla, Allah’a ve ahiret gününe iman edenlere öğüt verilir. Kim Allah’tan saygıyla sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızklandırır. Kim de Allah`a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, kendi emrini yerine getirip, gerçekleştirendir. Allah, her şey için bir ölçü kılmıştır (koymuştur, belirlemiştir).
 
Nuh; 10–12:              Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın, size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.”
 
A’râf; 96:                  Ve eğer o kentlerin ehli (halkı) inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık; Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle (yaptıklarına karşılık) yakalayıverdik.
 
Ayetteki “bol bir su verirdik” ifadesi; “bolluk, bereket verirdik” anlamındadır. Toprağın yetiştirdiği tüm ürünler için su her şeyin başında geldiğinden, “dünya malı, nimeti”; “bol bol su” ifadesi ile anlatılmıştır. Çünkü Arabistan gibi sıcak yörelerde, insanların geçimleri büyük ölçüde tarım ve hayvancılığa dayalıdır ve böyle coğrafyaların insanı için “su”, nimetlerin en önemlisidir. “Bol bol su” ifadesi ayrıca cennet ırmaklarından da kinayedir.
Ayette “kendilerini saf hâle getirmek için” diye çevirdiğimiz ifadenin orijinali “liyeftinehüm (onları fitnelendirelim diye)” olup, “fitne” sözcüğünün anlamının “bir kıymetli madeni potada eritmek suretiyle cürufundan ayırıp saf hâle getirmek” demek olması sebebiyle, ifade bu şekilde çevrilmiştir. “Fitne sözcüğü ile ilgili ayrıntılar, hatırlanacak olursa Sad suresinin sonuna eklediğimiz yazımızda mevcuttur.
Burada “bol su” şeklinde ifade edilen dünya nimetlerinin, insanlar için bir fitne; arınma, saf hâle gelme aracı olduğu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
 
Enfal; 28: Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır.
 
Teğabün; 15:  Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir kendi katında olandır.
 
Ta Ha; 131:  Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere (mal, mülk, evlât ve saltanata) sakın gözlerini dikme (rağbetle bakma). Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir.
 
Bakara; 155, 156:  Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız (imtihan edeceğiz).
                                
Başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele!
 
Âl-i Imran; 186: Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belâlanacaksınız (imtihan olunacaksınız). Hiç kuşkusuz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah’a ortak koşanlardan birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’a takvalı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.
 
Rabbimizin elçileri dâhil tüm insanları niçin fitnelendirdiği ise şu ayetlerde açıklamıştır:
 
Ankebut; 2, 3: İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar?
                                
Ant olsun ki, Biz onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Ki elbette Allah, doğru kimseleri bilmektedir ve elbette yalancıları da mutlaka bilmektedir.
 
Furkan; 20: Biz senden evvel de sadece yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz ve Rabbin çok iyi görendir.
 
En’âm; 53:  Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?
 
Muhammed; 31:  Kesinlikle Biz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri bilinceye kadar sizi belâlandıracağız. Haberlerinizi de belâlandıracağız.
 
En’âm; 165:  Ve O sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak (sınamak) için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
 
Kehf; 7:  Biz yeryüzündeki kendisine süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini belâlandırmamız (sınamamız) için yaptık.
 
Mülk; 2:  O ki, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı belâlandırmak (sınamak) için ölümü ve hayatı yarattı. O, çok üstündür ve çok bağışlayandır.
 
Ayette geçen “et tarikate (o yol)” sözcüğü marife (belirgin) olduğundan bu sözcüğü “Hakk yol, doğru yol” olarak değerlendirmek gerekir.
Ayette geçen “suud” sözcüğü; “yavaş yavaş artan şiddet, zorluk” demektir. Bu sözcük Allah’ın zikrinden uzak olanların sıkıntılarının sürekli yavaş yavaş artırılacağını belirtmektedir. Burada konu edilen sıkıntıları sadece ahiret sıkıntısı olarak değil, dünyadaki sıkıntılar olarak da görmek gerekir. Nitekim aynı mesajı veren başka ayetlerden de bu sıkıntıların dünya sıkıntılarını da kapsadığı anlaşılmaktadır:
 
A’raf; 40, 41:  Şu, ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.
                                
Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız.
 
Ta Ha; 124: Kim Benim anılmamdan (Beni anmaktan) yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
 
A’râf; 165, 166:  Ne zaman ki onlar kendisiyle hatırlatma yapılan şeyleri umursamadılar, Biz o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fasıklık etmelerinden dolayı şiddetli / fakir düşüren bir azapla yakaladık.
                                
Ne zaman ki onlar kendisiyle yasaklandıkları şeyler konusunda büyüklendiler, Biz de onlara, “aşağılık maymunlar olun” dedik. H.Yılmaz

 

Bütün müfessirler, ibadetgâhtan mescidler manasını anlamışlardır. Eğer biz de bu manayı alırsak bunun anlamı "Mescidlerde Allah'a ibadet ederken Allah'tan başkasını şerik koşmayın" olur. Hasan Basri'ye göre, bütün yeryüzü ibadetgâhtır. O zaman bu ayetin manası "Yeryüzünde Allah'a hiçbir kimseyi şerik koşmayın." şeklinde olur. O bu anlamı şu hadisten istidlal etmektedir. Peygamber (s.a) "Benim için bütün yeryüzü ibadetgâh ve temizlenme yeri kılındı" buyurdu. Said bin Cubeyr ise mescidden insanın üzerine secde ettiği, el, ayak, yüz, diz vs. gibi uzuvları anlamıştır. Bu yoruma göre ayetin manası şöyle olur: "İnsanın bütün azalarını Allah yarattı. O halde onların üzerinde Allah'tan başkasına secde edilmemelidir." Mevdudi

 
Bu 18. ayet de, surenin başındaki “meçhul fiil”in (uhıye) naib-i failidir (sözde öznesidir). Buna göre cümle şöyle takdir edilmelidir:
“De ki: Bana vahyolundu ki: şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın.”
 Burada Rabbimiz, insanların tevhit ilkesinden sapmalarını engellemek için mescitlerde nasıl şirke bulaşabileceklerine işaret etmekte ve herkesi bu davranıştan yasaklamaktadır.
 Mesacid (Mescitler)
 “Mesacid” sözcüğü, “secde etme yeri” anlamındaki “mescid” sözcüğünün çoğuludur. Bu sözcük burada, sadece Müslüman mescitlerini, camileri değil, Hıristiyan kiliseleri ve Yahudi havraları dâhil tüm ibadet yerlerini kapsamaktadır. Aslında tüm evren secde yeri kılındığı için, bu sözcükle tüm evrenin kastedildiğini düşünmek daha isabetlidir. Çünkü Rabbimiz hiçbir yerde şirk koşulmasını istememektedir. Ama Müslümanların secde yerlerine “mescid” denmesi sebebiyle, Rabbimizin bizleri men ettiği bu hususa, yani şirke, özellikle mescitlerde dikkat edilmesi gerekmektedir.
 Mescitler Allah içindir
 Mescitlerin Allah için olduğu, Hacc suresinde farklı bir ifade ile bildirilmiştir:
 Hacc; 26:  Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e, “Sakın Bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada kıyam edenler (zulme baş kaldıranlar), secde edişin hanifleri (Allah’a boyun eğmeyi sağlayan hanifler) için evimi tertemiz et!” diye hazırlamıştık.
 Allah ile birlikte herhangi birine yalvarma!
 Ayetin açık ve net hükmü gereği mescitlerde, namazda sadece Allah’a dua edilmeli, sadece Allah’tan yardım dilenmeli, yönelmek şöyle dursun bir başkasının adı bile kesinlikle anılmamalıdır.
Gelenekçiler çoğunlukla, bu ayetin Yahudi ve Hıristiyanların Allah ile birlikte Musa’ya, İsa’ya, Meryem’e de dua etmelerine yönelik olduğunu söylemişler ve ayetteki mesajı kendi üzerlerine hiç almamışlardır. Bunlar, başta peygamberimizin türbeleşmiş kabrinin Medine’de dünyanın ikinci büyüklükteki mescidinin içinde bulunduğunu, Eyüp Sultan, Hacı Bayram gibi birçok kişinin türbeleşmiş mezarlarının camilerde olduğunu, bu kişilerin camilerde gömülü olmalarından etkilenen saf kimselerin de bu kişilerin mezar taşlarına yüz sürüp onlardan medet umduklarını hep görmezden gelmişlerdir. Bunlar, camilerin içinde hem de Kıble yönünde asılı olan Muhammed, Ebubekir, Ömer, Ali, Osman yazılı tabloların ne gereğinin olduğuna hiç bakmamışlardır. Biz ise burada, yaygın bir davranış hâline gelmiş ama Rabbimizin “Allah ile birlikte herhangi birine yalvarma!” talimatı ile hiç uyuşmayan iki konuya; tahiyyat ve türbeler konularına değinmeyi bir görev addediyoruz.
 Teşehhüd / tahiyyat
 “Teşehhüd” sözcüğünün sözlük anlamı; “şahadet getirmek” demektir. Bundan maksat ise, “kelime-i şahadet” denilen “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü” cümlesinin söylenmesidir.
Terim olarak “teşehhüd”; namaz kılarken, namazın “ka’de” denilen oturma bölümlerinde, içerisinde “kelime-i şahadet” cümlesinin de bulunduğu “Ettehıyyatü lillahi vessalavatü vettayyibatü …” cümlelerinin okunmasıdır.
Üzerinde durulması gereken konu ise, “Ettahiyyatü lillahi ve-s salavatü …” diye başlayıp devam eden ve içerisinde “kelime-i şahadet” bulunan bu cümlelerin ne anlama geldiğidir.
 “Tahiyyat” denilen metnin anlamı şudur:
“Tahiyyat (Dil ile yapılan kulluklar) ve salâvat (beden ile yapılan kulluklar) ve tayyibat (mal ile yapılan kulluklar) Allah içindir. EY PEYGAMBER! SELÂM, ALLAH’IN RAHMETİ VE BEREKETLERİ SENİN ÜZERİNE OLSUN. Selâm, bizim ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun. Şahadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şahadet ederim ki Muhammed Allah’ın resulüdür.”
 Bu noktada bir de “namaz”ın ne olduğunu hatırlamak gerekmektedir: Namaz; yalnız ve yalnız Allah’a yönelerek yapılan, sadece O’na niyaz edilen, bu niyazın da gönülden ve bedenle huşu içinde ifade edildiği bir ibadettir. Dolayısıyla namaz ve niyazda Allah’ın yanında başka hiç bir şeye dua edilmez. Allah’tan başka hiçbir şey ve hiçbir kimse muhatap alınmaz. Tekbirden selâma kadar namaz içinde muhatap sadece Allah’tır. Peygamber de olsa namaz içinde hiç kimse muhatap alınamaz, ona seslenilemez. Bütün bunlar, namazın yerine getirilmesi zorunlu olan gereklerinden olup, Rabbimiz de konumuz olan 18. ayetteki “Allah ile birlikte bir başkasına yakarmayın!” talimatı ile çok açık ve net olarak bunları emretmiştir.
 İşin gerçeği ve olması lâzım geleni bu olmasına rağmen, namazlarında yukarıdaki “tahiyyat” metnini okuyan Müslümanlar, ESSELÂMÜ ALEYKE EYYÜHENNEBİYYÜ (SANA SELÂM OLSUN EY PEYGAMBER) demek suretiyle namazlarının içinde peygamberi muhatap almakta, sanki peygamber karşılarındaymış gibi ona selâm vermektedirler. Allah her yerde ve her zaman hazır ve nazır olduğu için, her yerde ve her zaman O’nu anmamız normaldir. Ama ya peygamber? Ayrıca, Allah ile sanki yüz yüze imiş gibi yapılan bir diyalogda peygamberin işi nedir?
Her Müslüman’ın Allah’a en yakın olduğu bir anda, yani namazda iken en çok dikkat etmesi gereken şey; AĞZINDAN ÇIKANI KULAĞININ DUYMASIDIR, yani ne dediğini ne okuduğunu bilmesidir. Bu kural Arapça bilen için geçerli olduğu gibi, bilmeyen için de geçerlidir.
Bugünkü kitaplarda yer alan “tahiyyat” metni, hadis kitaplarına İbn-i Mes’ud kanalıyla geçen metindir. Bu metin, bazı ilâveler ve değişmelerle birlikte daha birçok rivayette yer almıştır. Ama maalesef hepsinde de bu “Esselâmü aleyke... (Selâm sana ey peygamber...)” ibaresi vardır. Bu ibare ise, bu rivayetleri nakleden ravilerin (aktarmacıların) hiç birinin, konuya tevhit ve namazın anlamı açısından yaklaşmadıklarını, yani konunun dirayet eleştirisini yapmadıklarını göstermektedir.
Bazı yerlerde (meselâ Sünen-i Ebu Davud’da) bu ifade sözcük farklılıklarıyla ESSELÂMÜ ALENNEBİYYİ (PEYGAMBERE SELÂM OLSUN) şeklinde; peygamberimizin “Muhatap (ikinci şahıs)” olarak değil de “Ğaip (üçüncü şahıs)” olarak alındığı bir ibareyle aktarılmıştır. Hadis kitaplarını şerh edenler de kitaplarında, İbn-i Mes’ud’un rivayetindeki hitabın peygamber öldükten sonra değiştirildiğini; artık “Selâm sana” diyerek peygambere yönelinmediğini, “Allah Peygambere selâmet versin” dendiğini yazmışlardır. Ama bu da özrün kabahatten büyük olmasından başka bir şey değildir. Çünkü bu çeşit yollarla namazda “tahiyyat” denilen ibarenin küçük değişikliklerle de olsa mutlaka okunmasını dayatanlar aslında, herkese namazı öğreten peygamberimizin de böyle namaz kıldığını iddia etmiş olmaktadırlar. Yani bunlar, namaz kendisine farz olan ve en doğru namazı kıldığından kimsenin kuşku duymadığı peygamberimizin namazlarında “peygambere selâm olsun” veya “Allah peygambere selâmet versin” dediğini kabul etmekte ve bu mantıksızlığı herkesin de kabul etmesini istemektedirler. Oysa bu hadis kitaplarının hepsinde; “Rasülüllah teşehhüdü gizli okurdu” diye yazmaktadır. Bu da demektir ki, hiç kimse peygamberimizin namazda teşehhüdü nasıl okuduğunu duymamıştır. Ama bu kaynaklar bu açmazlarını bir başka yalanla aşmaya çalışmışlardır. Bu kaynaklara göre, konumuz olan teşehhüd o kişilere güya peygamberimiz tarafından, namaz dışında öğretilmiştir.
Bir de bu “Ettehiyyatü” metnine bir kutsallık vermeye çalışan sivri akıllılar vardır. Bu uydurmacılara göre bu “Ettehiyyatü”, yine kendilerinin uydurduğu meşhur “Miraç” olayında Allah ile peygamberimiz arasında geçen konuşmadır:
Peygamberimiz, Allah’ın karşısına varıca selâm verir:
- Ettehıyyatü lillahi vesalavatü vettayyibatü
Allah da peygamberimize:
- Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllahi ve berekatühü
Peygamberimiz sadece kendisinin esenlikte olmasına pek razı olmaz:
- Esslamü aleyna ve ala ibadillahissalihin
Bu manzarayı izleyen Cebrail ve Melekler de:
- Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasülühü,
derler.
Nasıl senaryo ama?(!)
Evet bunlar uyutmaca, uyuşturmaca şeylerdir.
 
Müslümanların bu hatası sadece namazdaki tahiyyatta kalmamıştır. Cuma günleri öğleyin, kandil (!) gecelerinde yatsı vakitleri ve cenaze ilânlarında okunan “salâ”da da aynı hatalar tekrarlanmaktadır. Her salâda “Essalâtü ve sselâmü ALEYKE ya rasülellah (salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın elçisi)” demek suretiyle, asırlarca evvel bu dünyadan göçüp gitmiş olan peygamberimize sanki sağ ve yanımızda hazırmış gibi seslenilmektedir. Böylece de peygamberimize beşer olmasının ötesinde bir sıfat yakıştırılmış olmaktadır. Bu durumun ise insanı şirke sürükleyeceği aşikârdır.
 
Sonuç olarak; bugünkü kitaplarda yer aldığı gibi teşehhüd / tahiyyat okumak, YANLIŞTIR VE GÜNAHTIR (SUÇTUR). Eğer bu sözler mutlaka okunacaksa, “esselâmü aleyke eyyühennebiyyü” bölümü “esselâmü alennebiyyi” şeklinde değiştirilerek okunmalıdır. Bu konuda tüm Müslümanların, maalesef hata içinde olan atalarının arkasına sığınmaktan vazgeçerek, birbirlerini AĞIZLARINDAN ÇIKANLARI KULAKLARININ DUYMASI konusunda uyarmaları ve bu bilince davet etmeleri gerekmektedir.
 Türbeler
 İnsanın bu dünyadaki esas varlığı ölümü ile biter ve insandan geriye toz-toprak olacak ceset kalır. Bu toprak olacak cesedin ve toprak olmuş maddelerin ise hiçbir değeri yoktur. Zaten insan bedeni de aslında yeryüzündeki değersiz (kıymetli olmayan) ve değişik maddelerin birleşmesinden oluşmuştur. Ölüm ile bedendeki can son bulunca, geriye kalan ve toprak olacak ceset çirkinleşir. Nitekim Maide suresinin 31. ayetinde de cansız beden (ceset) için “sev’at (çirkinlik)” sözcüğü kullanılmıştır. Dolayısıyla bu çirkinliğin kokuşup çevreye zarar vermeden ortadan kaldırılması gerekir. İşte, cesedin gömülmesi veya Uzakdoğu âdetlerinde olduğu gibi yakılması bu sebepledir.
Cesedin ortadan kaldırılma yöntemleri, insanlığın var oluşundan bu yana toplumlardaki gelenekler doğrultusunda değişiklik arz etmektedir. Cesedin yıkanması, kefenlenmesi, MEZARIN ŞEKLİ gibi defin işlemlerinin tümü, geleneklerin devamı olup, din dışıdır, hiç birisinin din ile ilgisi yoktur. Çünkü İslâm dini DİRİLERİ UYARMAK için vardır, Kur’an DİRİLERİ UYARMAK için inmiştir:
 Ya Sin; 69, 70:Ona şiir öğretmedik, zaten bu, ona gerekmez de. Bu, bir ÖĞÜT ve apaçık bir Kur’an’dır.
  DİRİ OLAN KİMSEYİ UYARSIN ve Söz inkârcıların zararına gerçekleşsin diye.
 Hadis kitaplarında peygamberimizin mezarlar ve defin işlemleri hakkındaki uygulamalarına dair yazılanlar da hep o günkü toplumun geleneklerinden ibaret olan şeylerdir, kesinlikle İslâm dini ile ilişkilendirilmemesi gerekir.
Ölüm sonrası geride kalan cesedin maddî ve manevî herhangi bir değeri olmayınca, doğal olarak cesedin içine konulduğu kabrin de herhangi bir değerinin veya kutsiyetinin olması söz konusu değildir.
İslâm’da işin aslı bu iken ne yazık ki Müslümanlar, tıpkı İslâm öncesi cahil müşrik kitleler gibi, bazı kimselerin kabirlerine kutsallık vermişler, bu kabirleri mabetlerin içinde, bitişiğinde veya başka yerlerde türbeleştirmişlerdir. Müslümanların, Kur’an’da yer almayan, dolayısıyla da din dışı olan bu konuda böyle bir davranış içine girmelerinin sebebi; yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi, hadis kitaplarında yer alan ve peygamberimizin uygulamaları olduğu ileri sürülen rivayetlerdir. Oysa aynı hadis kitaplarında, peygamberimizin kabir ziyaretlerini önce yasakladığı ve bu yasağı ancak toplumda tevhit bilincinin geliştiğini gördüğü zaman, insanların dünyaya olan bağlılığını kıracağı ve onlara ölüm sonrasını hatırlatacağı düşüncesiyle kaldırdığı da yazılıdır. Bu durumda, süslü kabir meraklısı olan ve bu eğilimlerini peygamberimize atfedilen hadislerden aldığını söyleyen Müslümanların, peygamberimizin koyduğu kabir ziyareti yasağını hangi gerekçe ile kaldırdığını anlatan hadislerden haberi olmadığı ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu hadislerde kabir ziyareti yasağının kalkması, bu ziyaretlerin insanlara ibret olup ders vermesi özelliğine dayandırılmıştır. Buna göre mezarların, yasağın kalkma gerekçesine uygun olarak, ibret verici bir yapıda olması gerekmektedir. Kabirlerin bu amaca hizmet edebilmesi ise ancak onların harap yapıları ile mümkündür. Beton ve mermer yapılı, şatafatlı kabirler ders ve ibret duygusu vermediklerinden, bize göre çirkin / mekruh sayılmalıdırlar.
Kur’an dışı olan bir konuda tevhit ilkesine aykırı olan davranışlarını, peygamberimize atfedilen hadislerle açıklayan ama yukarıda sözünü ettiğimiz kabir yasağı ve yasağın kaldırılmasına dair hadisleri de görmezden gelen Müslümanlar, davranışlarındaki bu yanlışlığı zaman içinde aşırılık boyutuna vardırmışlardır. Memleketimizin dört bir yanında olduğu gibi, diğer ülkelerde de yüzlerce örnek sergileyen bu zihniyet, binlerce sene evvel yaşamış kimselere kabirler tahsis etmiş, bu kabirlerin yanına mescitler / camiler inşa etmek suretiyle bu kişileri ve mezarlarını kutsallaştırmış, hatta bu kabirleri altınla kaplamıştır. Bazı kişiler ise, mescit / cami içine veya kenarına gömülerek “evliya” diye vasıflandırılmıştır. Cahil kitleler de, o mezarlarda yattığı kabul edilen kişileri, kendisi ile Allah arasında aracı, kendisine şefaatçi yapmak suretiyle sürekli o mezarlara yüz sürmekte, orada yatanlardan medet ummakta, yani imanını kirletmektedir. Bu çirkin davranışlarda bulunanlar ve bu davranışları onaylayanlar, yine kendilerine dayanak olarak uydurulmuş hadisleri göstermekte ve yine bu hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin, kabirleri kendilerine mescit edinen Yahudi ve Hıristiyanlara lânet ettiğine dair olan bir hadisi hiç dikkate almamaktadırlar. (Sahih-i Buhari; Kitabü-l Libas, 19. Bab, 33 numaralı hadis, Kitabü-l Cenaiz, 61. Bab, 86 numaralı ve 96. Bab, 144 numaralı hadis.) Dikkate alanlar da bu hadisi ana konusunda değil de, gülünç ama gerçektir ki, peygamberimizin hastalığı anında üzerindeki battaniyeyi, yüzüne bir örtüp bir açması sebebiyle, battaniye örtmenin bir sakıncası olmayacağına mesnet olarak ele almışlardır.
Hadisleri din kaynağı olarak gören ve dinle hiç alâkası olmayan uygulamalara din kisvesi giydirenlerin, bize göre dikkate almaları gereken bir diğer hadis de, Sahih-i Buhari; Kitabü-s Salat, 48. Bab’ta yer alan 74 numaralı hadistir. Çünkü hadise göre peygamberimiz, Habeşistan’da, içinde tasvirler bulunan bir kilise ile ilgili olarak şöyle demiştir: “İşte onlar kıyamet gününde Allah katında halkın en şerlileridir.” Ama manzaraya bakıldığında, Allah’ın gönderdiği kılavuz yerine hadis adıyla uydurulmuş hikâyelere sarılanların, işlerine gelmediği zaman bu hikâyelere de kulak asmadıkları görülmektedir.
Biz, mescit / cami içlerinde veya kenarlarında bulunan kabir ve türbelerin, tevhidi zedeleyici davranışlara sebep olduğu görüşünü benimsemiş bulunuyoruz. Çünkü peygamberin mezarını veya “evliya” diye vasıflandırılmış Eyüp Sultan, Mevlâna, Telli Baba, Zilli Baba gibi kişilerin mezarlarını ziyaret ederek, bu kişiler hürmetine Allah’tan yardım istemek, bu kişilerin şefaatini ummak; İslâm’a göre ŞİRK olan davranışlardır. Bu sebeple de bize göre mescitlerin kabirlerden uzaklaştırılması veya kabirlerin mescit kenarlarından uzaklara taşınması gerekmektedir. BUNA PEYGAMBERİMİZİN MESCİDİ VE MEZARI DA DÂHİLDİR.
Her konuda olduğu gibi kabirler ve ölüler konusunda da bizleri felâketten (şirkten) kurtaracak bilgiler Rabbimiz tarafından Kur’an’da verilmiştir:
 Nahl; 20, 21: Allah dışında yakardıklarınız hiçbir şey yaratamazlar. Onların kendileri yaratılmaktadır.
                                 Hayat bulmaz ölülerdir onlar. Ne zaman diriltileceklerini bile bilmezler.
 Fatır; 13, 14: Allah geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar. Güneş’i ve Ay’ı buyruk altına almıştır. Her biri belirlenen bir süreye kadar akıp gidiyor. İşte Rabbiniz Allah bu, mülk ve yönetim O’nundur. Onun dışında yakardıklarınız ise bir çekirdek zarına bile hükmedemezler.  Onlara çağırsanız, çağrınızı duymazlar. Duysalar da size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin onları ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Hiç kimse sana, Habir olan Allah’ın verdiği gibi haber veremez.
 Fatır; 22: Diriler de eşit olmaz, ölüler de. Allah dilediğine işittirir. Ama sen, kabirdekilere işittiremezsin. H.Yılmaz

 

Lafzen, “kalabalıklar halinde (libed, tekili libdeh) onun üstüne üşüşürlerdi” -yani “Allah'ın [hidayet] ışığını söndürmek” niyetiyle (Taberî, 9:32'ye atıfta bulunarak). Müfessirlerin büyük kısmı, yukarıdaki ayetin Peygamber Muhammed (s)'e ve müşrik çağdaşlarının o'na gösterdikleri düşmanlığa işaret ettiği görüşündedirler. Bu yorum ilk bakışta doğru olsa bile, pasajın genel bir anlam taşıdığı ve toplumun çoğunluğunun, bütün dönemlerde ve bütün toplumlarda, aşikar olan -ama popüler olmayan- bir manevî/ahlakî hakikati savunan bir azınlığa veya kişiye gösterdikleri düşmanlığa işaret ettiği açıktır. (Daha iyi anlaşılması için yukarıdaki ayet 19:73-74 ve ilgili notlarla bağlantılı olarak okunmalıdır.)  M.Esed

Bu kur’an ayetlerinden, ikiyüzlülerin mescitleri /toplantıları nasıl istismar ettiklerini, toplantılarda Hz. Peygamberimizi sürekli övdüklerini, peygamberin bundan rahatsız olduğunu, camilerde toplantılarda Peygamberi övme yerine, sadece Allah’ın övülmesi gerektiğini, Peygamberin de Allah’ı övdüğünü, O2nun adının yanında başka bir ismi anmadığını, Peygamberin sadece Allah’tan aldığı vahyi iletmekle görevli bir elçi olduğunu, kimseye ne bir yarar, ne bir zarar veremeyeceğini, hiç kimsenin Peygamberi Allah’a karşı savunamayacağı şeklindeki ikazını ve şikayetini söylediği zaman, iki yüzlülerin, hep birlikte Peygamberin üzerine vararak, nasıl kraldan fazla kralcı geçindiklerini, camilerde Allah’ın adıyla birlikte, peygamberin  ya da başkalarının adını ananların sürekli cehennem ateşi içinde kalacaklarını öğreniyoruz. Bu kuran ayetlerinden, Müslümanların yüzyıllarca çok büyük bir saptırma ile karşı karşıya olduğu anlaşılır. Bu kadar açık Kur’an ayetleri, camilerde/ toplantılarda Allah’tan çok Peygamberin ismini ananlar için bir uyarı olmaz mı? Zira cinler bile Kur’anı dinledikten sonra “Allah’a ortak koşmaktan vazgeçiyor.” Bu ayetleri münafıkın suresi ile birlikte inceleyip değerlendirebilirsiniz.Peygamber’e inanmak, onu sevmek, onun tebliğ ettiği ettiği Allah’ın buyruklarını uygulamakla olur. Camilerde Allah ile birlikte başka isimleri de ananlar… içinde sonsuza dek kalacakları cehennem ateşini hak eder şeklindeki Kur’an ayetine rağmen geleneği devam ettirenlerin vay haline! Bakara suresi 114; Tevbe 107-108; Hac suresi 40. Ayetleri inceleyin  (M.Sağ)

De ki: “Bana vahyolundu ki: Şu bir gerçek ki Allah’ın kulu (Peygamber)  O’na çağırarak ayaklandığı (harekete geçtiği) zaman onlar (cinnden bir grup)  onun etrafında neredeyse bir keçe olacaklar (kenetlenecekler).”
 Bu ayeti doğru anlamanın yolu, ayette “kade yekününe (neredeyse olacaklar)” ifadesi ile bildirilen davranışı kimin yaptığını, yani fiilin gizli zamirinin (öznesinin) kim olduğunu bulmaktan geçmektedir. Bize göre özne, surenin başında zikredilmiş olan “cinnden bir gurup”tur. Bu durumda ayetten; Kur’an’ı dinlemiş, anlamış ve iman etmiş kişiler olarak memleketlerine dönen “cinn” grubunun, kendilerine bu vahyi tebliğ eden Allah’ın kulunun, yani peygamberimizin Allah’a davet ederek harekete geçmesi hâlinde, onun çevresinde keçe gibi kenetlenecek ve ona yardımda bulunacak olduklarının, peygamberimize vahy yoluyla bildirildiği anlaşılmaktadır. Nitekim ayette bildirilenler aynen gerçekleşmiş ve bu bir avuç yabancı daha sonra ENSAR diye anılan saygın sahabeler olmuşlardır.
Ayette geçen ve öznesi peygamberimiz olan “kame” fiili; “kalkmak” demektir. Ama bu kalkış, “otururken ayağa kalkma” veya “namazda ayakta durma” manasında olmayıp, “kıyam etme, haksızlığa baş kaldırma” anlamındadır. Gerçekte de peygamberimiz ayetteki “kame” sözcüğünün “kıyam” anlamına uygun bir tarzda haksızlığa baş kaldırmış ve Kâbe’yi haksızlığa baş kaldırma merkezi yapmıştır.
Aynı baş kaldırı ifadesi “ashab-ı kehf” için de kullanılmıştır:
 Kehf; 14:Ve Biz onlar ayaklanıp da: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma sapan konuşmuş oluruz.” dediklerinde onların kalplerini sağlamlaştırdık  H.Yılmaz

 

Bu Kur’an ayetlerinden, iki yüzlülerin mescitlerin nasıl istismar ettiklerini, mescitlerde Hz. Peygamberimizi sürekli övmelerini, peygamberin bundan rahatsız olduğunu, camilerde peygamberi övme yerine, sadece Allah’ın övülmesini, peygamber de Allah’ı övdüğünü, O’na ortak koşmadan ibadet ettiğini, peygamber sadece Allah’tan aldığı mesajı iletmekle görevli bir elçi olduğunu, kimseye ne bir yarar ne bir zarar veremeyeceğini. Hiç kimsenin peygamberi Allah’a karşı savunamayacağı şeklindeki ikazını ve şikayetini söylediği zaman, iki yüzlüler, hep birlikte peygamberin üzerine vararak, nasıl kıraldan fazla kıralcı olduklarını, camilerde Allah’ın adıyla birlikte, peygamberin ya da başkalarının adını ananların.”…sürekli cehennem ateşi içinde kalacaklarını…” öğreniyoruz. Bu Kur’an ayetlerine göre, Müslümanlar, yüz yıllarca çok büyük bir saptırma ile karşı karşıya olduğu anlaşılıyor. Bu kadar açık Kur’an ayetleri, camilerde Allah’tan çok peygamberin ismini ananlar için uyarı olmaz mı? Peygambere inanmak onu sevmek, Allah’ın buyruklarını uygulamakla olur. Camilerde Allah’la birlikte başka isimleri de ananların…içinde sonsuza dek kalacakları cehennem ateşini hak eder. Şeklindeki Kur’an ayetine rağmen Statükoyu devam ettirenlerin vay haline!  

 Mustafa SAĞ

Bu ayetlerle insanlara bir tevhit dersi verilmekte ve peygamberimizin kimseye bir zarara veya reşata güç yetiremeyeceği, yani kişilerin zarara uğramalarında yahut iyilik bulmalarında bir rolünün olmadığı, kendi ağzından duyurulmaktadır. Görüldüğü gibi, insanları doğruya kılavuzlamak elçiye ait bir görev değildir. Bu görev elçinin getirdiği mesaja aittir, yani kılavuzlayan elçi değil, mesajdır!  H.Yılmaz

 

Lafzen, “... tebliğ etmem dışında” (illâ belâğan). Ancak bu örnekte, illâ edatı in lâ'nın (“eğer olmazsa/eğer yoksa”) kısaltılmış biçimidir: böylece, yukarıdaki ifade, “eğer tebliğ etmezsem” [yahut “eğer duyurmakta başarısız kalırsam”] anlamındadır (Taberî, Zemahşerî, Râzî).

 Bu ifade, açıkçası, “hakikati inkar edenler” -yani, bilinçli olarak- ve böylece kendi ruhsal kimliklerini tahrip edenler ile ilişkilidir. Burada sözü edilen insanlar, “topluca etrafını telaşla kuşatanlar”dır (ayet 19).  M.Esed

Klâsik kaynakların hepsinde yer aldığına göre, Mekkeli kodamanlar tevhit çağrısı yapan peygamberimize gelmişler ve ona; “Sen büyük ve riskli bir işe soyundun, böylece herkesin düşmanlığını kazandın. Gel bu işten vazgeç, biz sana hem yardım ederiz hem de seni koruruz.” demişlerdir. İşte bu ayetler de Mekke müşriklerinin bu teklifleri üzerine inmiştir.
22. ayetteki, peygamberimizin elçilik görevlerini, yani tebliğ ve tebyini yerine getirmekten başka bir rolünün olmadığını ve ancak bu görevi yaptığı takdirde kendisini kurtarabileceğini bildiren ifade, 21. ayetteki peygamberimizin kimseye zarar ve reşata güç yetiremeyeceğini bildiren ifadenin teyidi mahiyetindedir.
23. ayette Allah’ın astlarından bir sığınak bulunamayacağı bildirilerek tevhit ilkesi vurgulandıktan sonra, Allah ve elçisine karşı çıkanların, ebediyen kalmak üzere cehenneme gönderilecekleri bildirilmiştir. Bu ayetteki “Allah’a ve elçisine karşı çıkmak” ifadesinden, “lemem” denilen basit hatalar ve bilmeden işlenmiş suçlar anlaşılmamalıdır. Bu ifade ile kastedilen; “Allah’a ve elçisine savaş açmak”tır. Zaten Allah’a ve elçisine karşı çıkmanın karşılığında vededilen ceza da, Rabbimizin affetmeyeceğini bildirdiği şirk ve küfür suçlarına verilecek ceza ile aynıdır; “cehennem ateşi” ve “cehennemde ebediyen kalmak”.  H.Yılmaz

Bu ayetin arka planı şudur. O dönemde Allah Rasulü'nün Allah'a davetini duyduklarında Kureyşliler onun üzerine hücum ederlerdi. Kendi gruplarının kalabalık ve güçlü olduğunu ve Rasul'ün yanında birkaç kişinin bulunduğunu düşünürler ve dolayısıyla onu kolayca alt edebileceklerini zannederlerdi. Bunun üzerine şöyle buyuruluyor: "Bugün Rasul'ü çaresiz ve kendilerini de sayıca kalabalık görerek Hakkın sesini bastırmak için çok cesaretlenmekteler. Ama onlara, üzerine o ikaz edildikleri kötü vakit gelince gerçek çaresiz kimmiş anlayacaklar." Mevdudi

Yani, Hesap Günü. Karş. benzer bir ifadeye sahip olan 19:75'in ikinci paragrafı.

Lafzen, “yardımcılar açısından zayıf ve sayı bakımından az” -yani, sayıca kalabalık olmalarına rağmen fazla önem taşımayan.

M.Esed 

 

 

Bundan anlaşılıyor ki, bu bir sorunun cevabıdır; ancak soru nakledilmeden sadece cevabı verilmektedir. Belki yukarıda sözü geçen o kötü vakit hakkında bir şeyler duymuşlar ve alay ederek Rasul'e, hani, senin korkuttuğun vakit niye hâlâ gelmiyor? diye soruyorlardı. Bunun üzerine Rasul'e "Onlara haber ver. O vakit muhakkak gelecektir. Ancak yakın mıdır, uzak mıdır? Onu yalnızca Allah bilir" denilmekted Mevdudi

Bu ayet grubunda tevhit ilkeleri ön plânda olmak üzere Allah-elçi-vahy ilişkisine değinilmiş, ayrıca da; gaybe ait bilgilerin Allah katında olduğu, Allah’ın bu bilgilerden bazılarını ancak kendi seçtiği ve hoşnut olduğu elçilere vahyederek öğrettiği, bunun dışında kimsenin gaybe dair bir şey bilemeyeceği ve Allah’ın hem vahyini hem de elçilerini koruduğu açıklanmıştır.
Ayrı bir necm olan bu ayet grubu, “De ki” ifadesiyle başladığı için, o tarihte yaşanmış bir olaya cevap niteliğindedir. Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre de bu olay; 22. ve 23. ayetlerin tebliğinden sonra Mekke ileri gelenlerinden Nadr b. El Haris’in peygamberimize gelerek, “Bu bizi tehdit ettiğin şey ne zaman gelecek?” diye, bu tehditlere inanmadığını ve inanmayacağını belirtir mahiyetteki kafa tutmasıdır. İşte, ayet gurubunun “O tehdit…” diye başlamasının sebebi, klâsik kaynaklarda bu olayla açıklanmıştır.
Bu ayetin bir benzeri de Enbiya suresinde yer almıştır:
 Enbiya; 109:  Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Size dosdoğru açıkladım ve tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum.”  H.Yılmaz 

‘Alâ ğaybihî ifadesindeki “O'nun” mülkiyet zamiri, Allah'ın “yaratılmış varlıkların kavrayış sınırları dışındaki şey” (ğayb) ile ilgili bilgisini gösterir: bu tam olarak çevrilemez ifadenin yukarıdaki biraz da serbest çevirisinin dayanağı budur.  M.Esed

 

Yani, Rasul'ün kendisi bizzat gaybı bilici olamaz. Fakat Allah onları risalet göreviyle seçtiği için gayb ilminin bazı hakikatlerini istediği zaman onlara verebilir.
 Burada muhafızlardan kasıt meleklerdir. Yani, Allah (c.c) vahiy vasıtasıyla gayb ilmini Rasulullah'a gönderdiği zaman tam olarak Rasul'e ulaşması ve kimsenin ona bir dokunması olmasın diye her taraftan melekler onu muhafaza altına alırlar. Aynı şey yukarıda 8. ve 9. ayetlerde de açıklanmıştı. Şöyle ki, Allah Rasulü'nün bi'setinden sonra cinler için semaya yaklaşacak bütün kapılar kapandığında cinler, melekler tarafından çok sıkı bir kontrol olduğunu ve bir şeyler duyabilmelerinin mümkün olmadığını görmüşlerdir. Mevdudi

Karş. 3:179 -“Ve Allah, insan idrakini aşan şeyleri kavrama gücünü size verecek değildir; [Bunun için] Allah, elçileri arasından dilediğini seçer.”

 Min beyni yedeyhi ve min halfihî ifadesinin (lafzen, “elleri arasındakinden ve arkasındakinden”) bu şekildeki çevirisinin bir açıklaması için bkz. 2:255, not 247. Bu bağlamda yukarıdaki ifade, ilahî vahiyle onurlandırılmanın, her peygamberi, hayatındaki bilebildiği yahut bilgisi dışındaki bütün endişelerden ruhsal olarak koruduğu gerçeğine işaret eder. M.Esed

 

Bunun üç anlamı olabilir. Birincisi, "Rasul, O'na Allah'ın kelâmını meleklerin eksiksiz olarak ulaştırdığını bilsin." İkincisi, "Allah Teâlâ, bilecek ki melekler Rablerinin mesajını doğru ve sağlam olarak yerine ulaştırmaktadır." Üçüncüsü, "Allah'ın mesajını O'nun kullarına Rasuller'in eksiksiz olarak ulaştırdıklarını Allah bilecek." Bu ayet bu üç manaya da gelebilir. Üçünün birden de kast edilmesi mümkündür. Öte yandan bu ayetle iki şeye daha işaret edilmektedir. İlki, risalet görevlerini yerine getirmek için Rasuller'e de gaybın bazı bilgileri verilmiştir. İkincisi, Melekler sadece Allah'ın mesajını peygamberlere ulaştırmakla kalmazlar, aynı zamanda da o mesajı Rasuller'in insanlara eksiksiz olarak ulaştırıp ulaştırmadıklarını da kontrol ederler.
 Yani, gerek rasuller ve gerekse melekler Allah'ın kudretinin ihatası altındadırlar. Bir kıl payı kadar Allah'ın emrinden dışarı çıksalar hemen yakalanırlar. Allah'ın gönderdiği mesajlar noktası noktasına sayılmıştır. Ne meleklerde ve ne de peygamberlerde onun bir harfini bile çıkartmaya veya ilâve etmeye bir cesaret yoktur. Mevdudi

Bu ayet grubunda tevhit ilkeleri ön plânda olmak üzere Allah-elçi-vahy ilişkisine değinilmiş, ayrıca da; gaybe ait bilgilerin Allah katında olduğu, Allah’ın bu bilgilerden bazılarını ancak kendi seçtiği ve hoşnut olduğu elçilere vahyederek öğrettiği, bunun dışında kimsenin gaybe dair bir şey bilemeyeceği ve Allah’ın hem vahyini hem de elçilerini koruduğu açıklanmıştır.
Ayrı bir necm olan bu ayet grubu, “De ki” ifadesiyle başladığı için, o tarihte yaşanmış bir olaya cevap niteliğindedir. Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre de bu olay; 22. ve 23. ayetlerin tebliğinden sonra Mekke ileri gelenlerinden Nadr b. El Haris’in peygamberimize gelerek, “Bu bizi tehdit ettiğin şey ne zaman gelecek?” diye, bu tehditlere inanmadığını ve inanmayacağını belirtir mahiyetteki kafa tutmasıdır. İşte, ayet gurubunun “O tehdit…” diye başlamasının sebebi, klâsik kaynaklarda bu olayla açıklanmıştır.
Bu ayetin bir benzeri de Enbiya suresinde yer almıştır:
 Enbiya; 109: Buna rağmen eğer yüz çevirirlerse, de ki: “Size dosdoğru açıkladım ve tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum.”
 Allah’ın razı olduğu peygamberlere “gayb”i bildirmesi:
 Rabbimiz bazı gayb haberlerini, seçtiği ve kendilerinden razı olduğu elçilere bildireceğini bu ayetlerden başka ayetlerde de bildirilmiştir:
 Âl-i Imran; 179: Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde (durumda) bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah’a ve elçisine iman edin. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, sizin için büyük bir ecir vardır.
 Yusuf; 86: Dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a arz ederim. Ve sizin bilmediğiniz şeyleri Allah’tan biliyorum.
 Yüce Allah, gayb haberlerini elçilerine -tıpkı Medine’de geçen konuşmaları bu surede peygamberimize vahyettiği gibi- vahyederek bildirir ve bu haberler, elçilerin daha önce bilmediği haberlerdir. Elçiler de görevleri gereği, kendilerine vahyedilen haberleri Allah’ın mesajı olarak insanlığa iletirler. Bunun böyle olduğunu gösteren Kur’an’da daha birçok ayet vardır:
 Âl-i Imran; 44:Bunlar (Imran ailesi, Meryem ve Zekeriyya ile ilgili anlatılanlar), gayb haberlerindendir. Bunları sana vahyediyoruz. Çünkü onlardan hangisi Meryem’i sorumluluğuna alacak diye kalemlerini atarlarken (kur’a çekerlerken) sen yanlarında değildin. Onlar çekişirlerken de sen yanlarında değildin.
 Hud; 49: Bunlar (Nuh ile ilgili anlatılanlar), sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır.
 Yusuf; 102: İşte bunlar (Yusuf ile ilgili anlatılanlar) sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onlar işlerine birlikte karar verip tuzak kurarlarken sen yanlarında değildin.
 Kasas; 44–46: Biz Musa’ya o emri yerine getirttiğimizde, sen batı tarafında değildin. Sen tanıklardan da değildin.
 Ancak Biz birçok nesiller inşa ettik de onların üzerine ömürler uzayıp geçti. Ve sen Medyen içinde yaşayıp da ayetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş değilsin. Ancak gönderen Biziz.
  Seslendiğimiz zaman da sen Tur’un yanında değildin. Ancak Rabbinden bir rahmet olmak üzere senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için. Umulur ki, öğüt alıp düşünürler diye.
 Âl-i Imran: 49: Ve onu İsrailoğullarına bir elçi yapacak: “Şu bir gerçek ki, ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah’ın izniyle o kuş oluverir. Ben, körü ve abraşı iyileştirir, ölüleri Allah’ın izniyle diriltirim. Evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir mucize vardır. Tevrat’tan önümde bulunanı doğrulayıcıyım. Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim. Rabbinizden bir mucize de getirdim size. Artık Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin.”
 Allah’ın Kur’an’daki bu açıklamalarına rağmen bazı müşrik ahmaklar, peygamberimizin “gayb”i bildiğine dair kitaplar yazmışlar, bazıları da yazılan kitaplardan derlemeler yapmışlardır. Ama yukarıdaki ayetlerle de sabittir ki, Kur’an’da bildirilenler haricinde peygamberimize izafe edilen “gayb”i bilme haberlerinin tümü yalan ve uydurmadır.
Allah’ın mesajında yer alan bunca ayete rağmen hâlâ peygamberimizin gaybi bildiğini iddia eden ve bu asılsız iddiaya inanan insanlar, bize göre ya Kur’an okumamışlardır veya okudukları hâlde yukarıdaki ayetlere itibar etmemektedirler. Ama böyle de olsa bu insanlar, Allah’ın bahşettiği ve insan olma ayrıcalığının yegâne göstergesi olan akıllarını biraz işletseler ve sadece aşağıdaki basit akıl yürütmeleri yapsalar, yine de Allah’ın cehennem vaadine muhatap olmaktan kurtulabilirler:
Tarih ve siyer kitapları yanında, “sahih” denilen hadis kitaplarında da genişçe yer verildiği gibi peygamberimiz, hem Mekke’de hem de Medine’de istihbaratçı casuslar kullanmıştır. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BU YÖNTEME GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için durumu kendine göre değerlendirirdi.
Yine tüm “sahih” hadis kitaplarında belirtildiği gibi peygamberimiz, mahkemelerde baktığı davalarda her iki tarafın da davalarını ispat edebilmeleri için mutlaka tanıklar getirmelerini istemiştir. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, TANIK BEYANINA GEREK DUYMAZ, “gayb”i bildiği için hükmünü ona göre verir geçerdi.
İslâm tarihinde çok önemli bir yer tutan ve başta kendisi olmak üzere tüm Müslümanları tedirgin eden İFK olayında peygamberimiz, “gayb”i bilmediğinden çok üzülmüş, endişelenmiş ve eşi Ayşe’yi babasının evine göndermiştir. Ta ki, vahy gelip de Ayşe’nin suçsuzluğu, ona iftira edildiği açıklığa kavuşuncaya kadar. Eğer peygamberimiz “GAYB”İ BİLSEYDİ, BUNLARA HİÇ LÜZUM KALMAZ, bu olayın bir iftiradan ibaret olduğunu söyler, hem kendisi hem de Müslümanlar üzülmezlerdi. Ama Allah, yukarıda görüldüğü gibi, razı olduğu peygamberine “gayb”i (Ayşe’nin suçsuzluğunu) bildirmiş ve peygamberimiz de Ayşe’nin suçsuzluğunu vahy ile öğrenmiştir.
-  Mescid-i Dırar olayında da peygamberimiz münafıkların bu mescidi ne amaçla yaptıklarını bilemediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olayı hoş görmüştür. Ama münafıkların kötü amaçlı oldukları ve oranın bir fesat yuvası olduğu kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir. (Tövbe; 107, 108)
-  Tahrim suresinden öğrendiğimize göre peygamberimiz, eşlerinin kendisine kurdukları entrikaları bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), olay kendisine Allah tarafından vahy ile bildirmiştir.
-  Peygamberimiz, muhatap olduğu insanların, doğru sözlü mü, yalancı mı, mümin mi, münafık mı olduklarını bilmediğinden (“GAYB”İ BİLMEDİĞİNDEN), bu konular yine kendisine Allah tarafından vahy ile bildirilmiştir. (Tövbe; 101)
 Kur’an okumayan, Kur’an’a itibar etmeyen ve yukarıdakilere benzer akıl yürütmeleri de yapmayan bu insanlar ne gariptir ki, çok itibar ettikleri hadisler arasında yer alan ve peygamberimizin bizzat kendi ağzı ile “GAYB”İ BİLMEDİĞİNİ söylediği şu hadise de itibar etmemişlerdir:
 Sahih-i Buhari, Kitab-ı Mağazi rivayet no 49
“....... Muavviz kızı Rubeyyi şöyle demiştir: ‘Ben gelin olduğum günün kuşluk vaktinde Peygamber benim evlenme törenime geldi. Ve senin oturduğun gibi benim döşeğim üzerine oturdu. O sırada bir takım kızlar def çalıp Bedir’de şehit olan babalarını övüyorlardı. Bu kızlardan birisi:
-İÇİMİZDE BİR PEYGAMBER VARDIR Kİ, O, YARIN NE OLACAĞINI BİLİR. dedi.
Bunun üzerine Peygamber:
- “ÖYLE SÖYLEME, söylemekte olduğun şeyleri söyle!” buyurdu.
 Bütün bunlar göstermektedir ki, eğer akıl özürlü değiller ise, peygamberimizin “gayb”i bildiğini iddia eden ve bu iddiaya inanan insanların bu davranışları, peygamberimizi ilâhlaştırmak suretiyle sadece Allah’a ait olan dini yozlaştırma çabasından başka bir şey değildir.
 Ayet grubundaki; “Çünkü O, Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından (her tarafından) gözetleyiciler salar.  O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.” ifadesiyle, Allah’ın emir ve vahyleri kuşattığı, O’nun ilminin dışında bir şeyin olmadığı açıklanmıştır. Bu husus, En’âm suresinde daha ayrıntılı olarak verilmiştir:
 En’âm; 59: Ve gaybin anahtarları yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da   bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki  apaçık bir kitapta bulunmasın.
 Allah’ın vahyini ve elçisini koruduğu hususu ise, farklı zamanlarda farklı ifadelerle tekrarlanmıştır:
 Hicr; 9: Hiç kuşkusuz Biz, o ZİKİRİ Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız.
 Maide; 67: Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş (yerine getirmemiş) olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.
Hakkah; 44–47:Eğer o (elçi; Muhammed) bazı sözleri bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi,
 Kesinlikle ondan sağ elini koparırdık (tüm gücünü alırdık).
 Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.
 Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız.
 Hacc; 52: Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri şüpheyi giderir. Sonra da Allah, ayetlerini tahkim eder (güçlendirir). Ve Allah Alim’dir (her şeyi en iyi bilendir), Hakim’dir (yasalar koyan, güçlendirendir).

 H.Yılmaz