(Zuhruf - 68.Ayet)

<< Geniş Meal

Müzzemmil

متزمّل - mütezemmil sözcüğündeki “ت - Te”nin “ز - ze”ye idğam edilmesi [dönüştürülmesi] ile oluşan “مزّمّل - Müzzemmil sözcüğünün anlamı, elbiseye veya herhangi bir şeye bürünen demektir.

Deyim olarak sözcük;

A ) Uykuya hazırlık, iç çamaşırlarını giyip yatağa yatmak, yorganı üstüne örtmek,

B ) Kendi halinde yaşamak, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmamak demektir.

El Müzzemmil kelimesi, “başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahata meyletmek, yavaş yavaş yürüyüş, yük yüklenmek” gibi mecazi, “üstüne ağır bir yüklenmek, örtünmek, üzerine elbise almak, ses” gibi zahiri anlamlardaki z-m-l kökünden türetilmiştir.

Burada ki Müzzemmil kelimesinin, “içine kapanan, içine kıvrılan, vahyin, nübüvvetin örtüsüne bürünen, kendi içini okuyan, kendisine yönelen ve yalnızlığı tercih eden” manaları vardır. 

Kalil “biraz” anlamına geldiğine göre, azdan başlayıp uzun süreye doğru yavaş yavaş ilerlemeyi, bu faaliyet, çoğaltmayı öngörmektedir.

Hz. Ebu Zer diyor ki: "Bir kere gece namazında Allah Resulü, sabah oluncaya kadar 'eğer onlara azap edersen, onlar senin kulların, şayet onları affedersen Sen aziz ve hâkimsin' (5/118) ayetini tekrarladı durdu." (Müsned-i Ahmed, Buhari ve Nesei) 

اِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَاِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَاِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَاِنَّكَ اَنْتَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ

Onlara azap edersen, onlar senin kullarındır. Ama onları bağışlarsan hiç kuşkusuz, sen tüm gücün sahibi, tüm hikmetlerin sahibisin.
(Maide 5/118)

TERTÎL, bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık, hakkını vererek açıklamaktır. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla beraber gayet güzel bir düzgünlükte görülen ön dişlere derler. Sözü de öyle tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel sıralama ve ifadeyle söylemeye de "tertîl-ikelâm" derler. H.Yazır

Ayette yer alan “ağır söz ”ün mahiyeti hakkında farklı yaklaşımlar söz konusudur.

Ayette sözü edilen “ağırlık” müfessirlerin büyük çoğunluğunun da kabul ettiği üzere, hiç şüphe yok ki vahyin içeriğinin ağırlığıdır. Kuran, içerdiği emirler, yasaklar ve dolayısıyla muhataba yüklediği görevler itibariyle ağır ve dolu bir konum arz etmektedir. Ancak bilinmelidir ki, burada sözü edilen ağırlık, insan gücünün ve takatının üstünde bir boyutta değildir. Çünkü Kuran’da “Yüce Allah’ın hiçbir cana kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceği” beyan edilmektedir. (Bakara 2/233,286; Enam 6/152; Araf 7/42; Müminun 23/62; Talak 65/7)

Bu ağır sözlerin münafıklara ve dolayısıyla müşrik ve kâfirlere uygulamada çok güç geleceği de ifade edilen görüşler arasında yer almaktadır. Vahiy değer ve içerik açısından hem hakikat hem de mecaz olarak çok ağır olduğu için, onunla donanımlı olanlar elbette onun ağırlığını ve sorumluluğunu üzerlerinde hissedeceklerdir. Söz ağır, sorumluluk da ağır olunca onu elde edebilmek için fedakârlıkların da aynı oranda ağır ve büyük olması elbette kaçınılmazdır.

Kuran ağır değildir, anlaşılması da kolaydır. Çünkü Kuran mübindir, yani apaçıktır (Duhan 44/2) ve Kuran Allah tarafından kolaylaştırılmıştır. (Kamer 54/17, 22, 32, 40) O zaman ayette geçen sakil “ağır” kelimesine ne anlam verebiliriz? Kuran’ın içindeki emirler, hükümler, ilkeler insan nefsine ağır gelir, şirk koşanların sahte tanrılarını bir tarafa atıp tevhit inancını getirdiği için onlara ağır gelir.

Âyette geçen “وطئا - vat’en” kelimesi, yeri çiğneme anlamına geldiği gibi, derin derin düşünmek üzere konsantre olma, ruhen yoğunlaşma, dikkati yapılan iş üzerinde yoğunlaştırma gibi eylemler için de kullanılır. H.Yılmaz
VATI',
lügatte; basmak, çiğnemek, yumuşatıp döşemek, hazırlamak, uydurmak, yani uygun hale koymak ve uygunluk mânâlarında mastardır. Bir de tümseklikler arasında basık ve engin yere denir.

Ebu Amr ve İbnü Amir kırâetlerinde vav'ın kesri ve ta ‘nın fethasıyla ve uzatarak okunur. Bununla aynı baptan mastar olan "muvatae", uygunluk, uyuşma demektir. Yani, gece yapılan amel daha baskın, daha samimi yahut kalp ve vicdana daha uygun demektir. Gece sessizlik ve her şeyden ayrılma zamanı olduğu için, uyanık olanların gözü gönlüne daha uygun ve gündüzleyin çeşitli engeller ve meşgaleler içinde duyulamayacak olayları duymak için keşfi daha açık ve gösterişten, başkalarının bakısından kurtulmuş olarak ihlaslı davranmaya daha uygun yahut daha keskin, daha dokunaklıdır.

Ve deyişçe, söyleyiş ve anlayış açısından daha sağlamdır. Söz daha iyi söylenir ve duyulur, gürültüler kesilmiş bulunacağı için okuma ve düşünme, inceleme ve zikir, söylenen ve dinlenen söz daha sağlam olur. H.Yazır

Ayette geçen akvemu kila ifadesi, “sözün daha etkili, düşüncenin daha verimli, incelemenin daha başarılı” olacağı anlamına gelmektedir. Böylece gece vakti Kuran okumanın onun üzerinde düşünmenin, onu araştırmanın daha oturaklı ve etkili olacağı ilkesi konmaktadır. 

Çünkü senin için gündüzün uzun bir yüzüş var. Burada sebh, yani yüzmek iki şekilde tefsir edilmiştir: سَبْحًا طَوٖيلًا

BİRİSİ, Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul edecek, okumaya ve ibadete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki huzur ve neşe bulunmaz demektir.

İKİNCİSİ de diğer ihtiyaçlarını ve önemli işlerini görecek uygun bir zaman vardır, demek olur. H.Yazır

Ayette geçen tebettül “kesmek” anlamına gelmektedir. Her şeyden ilgisini kesip sadece Allah’a yönelmek, O’na ibadet etmek demektir. Tebdil, “iyice ve tamamen kesmek”, tebettül ise, “çalışarak kesilip çekilmek” demektir. Hz. Meryem’in Betül ismi de buradan gelmekte ve “erkek eli değmemiş, erkeklere karşı istek ve arzu duymayan” anlamını ifade etmektedir. B.Bayraklı

Âyette geçen “تبتّل - tebettül”, “yalnızca Allah’ı dikkate almak, sadece O’na kulak verip başkasına itibar etmemek” demektir. Bu anlam Enam sûresinin 91. âyetindeقل الّله ثمّ ذرهم فى خوضهم يلعبون - Sen, Allah de! Ve sonra onları bırak, kendi bataklıklarında oynaya dursunlar !” ifadesiyle yer alır.

تبتّل - tebettül” sözcüğünün asıl anlamı “kesmek” demektir. Araplar “بتلت الشّىء - beteltü’ş-şey’e/o şeyi kestim” derler. Eşinden ayrılan, onunla ilişkisini tümüyle kesen kişi için de “طلّقها بتّة بتلة - tallekahâ betteten betleten/onu kesin olarak üç talâkla boşadı” ifadesi kullanılır. Yine Araplar “verilmiş sadaka” için de “صدقة بتّة بتلة وهذه - ve hazihi sadakatün bettetün beteletûün/bu sahibi ile ilişkisi tamamen kesilmiş bir sadakadır” şeklinde bir tabirleri vardır. Bu tabirde de ilişkisi tamamen kesilmiş anlamında “betlet” sözcüğü kullanılır.

Her şeyle ilişkisini kesip sadece Allah’a yöneldiği için Meryem Valideye “مريم ا لبتول - Meryem el-Betûl” denmiştir. İnsanlarla her türlü beşeri ilişkiyi koparıp tek başına ibadete yönelen rahibe de “متبتّل - mütebettil” denir. Yani “tebettül” bir bakıma ruhbanlık anlamında da kullanılmaktadır. İslâm dininin ibadet anlayışı yozlaşmış dinlerden farklı olduğundan, başta Maide sûresinin 87. âyeti, Hadid sûresinin 27. âyeti ve diğer bazı âyetlerle ruhbanlık ve ruhbanlık anlamındaki tebettül yasaklanmıştır. Bazı çevrelerin zahitçe bir hayat yaşama arzusuyla dünya ile ilişkilerini kesmeleri, bu doğrultuda mal, mülk ve eş gibi nimetlerden uzaklaşmaları İslâm’a ters bir anlayıştır.

Buradaki tebettül yalnızca Allah’ı dikkate almak, ondan başka otorite tanımamak, Allah’ın belirlediği yolda yürüyüp kimsenin dümen suyunda gitmemektir. H.Yılmaz

TEBETTÜL, lügatte, kesmek demektir. Nitekim her şeyle ilgisini kesip Allah'a ibadet ettiği için Hz. Meryem'e "betûl" denilmiştir. Erkeklere karşı istek ve arzu duymayan kadına da betûl denir.

TEBTÎL, iyice ve tamamen kesmek; tebettül ise çalışarak kesilip çekilmektir. Razi şöyle der: veya buyurulmayıp buyurulması ince bir mânâyı ifade eder. Şöyle ki, asıl maksat, her şeyden kesilip Allah'a dönmektir. Tebtilde ise, Allah'a yönelmek için bir iş yapma mânâsı vardır. Bir işle meşgul olan kendini tama m en Allah'a vermiş olamaz. Zira Allah'tan başkasıyla meşgul olan, Allah için her şeyden ilgisini kesmiş olmaz. Fakat "tebettül"ün yani Allah'a çekilmenin meydana gelebilmesi için de önce "tebdil" yani kendini her şeyden çekmek gerekir. Nitekim bir âyette, " Uğrumuzda cihat edenlere gelince, elbette biz onları yollarımıza hidayet ederiz."(Ankebut, 29/69) buyurulmuştur. Onun için, yüce Allah önce asıl gaye olan "Allah'a yönelme “yi, sonra da onun şartı olan "bu iş için çalışma" yı zikretmiştir.

"Rabbinin ismini zikret ve ona yönel" denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan ilgiyi kesip yüce Allah'ın ilâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki idare şeklini ve tasarrufundaki sırları

düşünmeye dalmak; ikinci olarak da işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek mânâsına işarettir. H.Yazır

"Vekil" kendisine güvenerek kendiişlerimizi ona havale ettiğimiz şahıstır. Bizim dilimizde de hemen hemen aynı manada kullanılmaktadır. Mahkemedeki işlerimizi bu vekilin yürütebileceğine inanır ve işlerimizi ona havale ederiz. Bizim bir şeyler yapmamıza hacet yoktur. Mevdudi

Vekil kelimesi, gündelik kullanımda “başkasına ait bir işin çözüm için emanet edildiği kişi, makam” demektir. Bu kavram

“görevini yapabilmek için bir başkasına dayanmak” anlamına da gelmektedir. Vekil kelimesi, Yüce Allah için kullanıldığında bazen “koruyucu” (Al-i İmran 3/173, Enam 6/107) bazen destekçi, savunucu (Nisa 4/109) bazen de her şeyi gözetiminde tutan (Enam 6/102, Hud 11/12, Zümer 39/62) anlamını vermektedir. Yüce Allah Kendisinden başka hiçbir varlığın “vekil” edinilmemesi gerektiğini, (İsra 17/2) “vekil “olarak Kendisinin yeterli olacağını (Nisa 4/171, Ahzab 33/3) beyan etmektedir.

Enam 6/66 daki vekil “korumalık yapmak ve sorumluluğu üstlenmek” anlamlarında kullanılmaktadır. M.Okuyan

Eğer ayrılış nezaketle olmazsa, aradaki iletişim kopabilir ve sonraki karşılaşmalarda hiç dinlenmeme riski ortaya çıkabilir. Bu emir ilerideki surelerde de (Kaf 39–40 ve Ta Ha 130) tekrarlanacak ve yine peygamberimizden onlara karşı sabretmesi istenecektir.

Ancak bu emir hiçbir zaman davetten bunalarak davadan vazgeçmesi istendiği anlamına gelmez. Ondan istenen, itham edenlere sert değil yumuşak cevap vermesi, kaba davrananlara aldırmaması, şımarıkları kendi hallerine bırakıp davetini kitlelere nezaketle iletmesidir. H.Yılmaz

HECR-İ CEMİL, kalben ve fikren onlardan uzak durup yaptıkları işlerde onlara uymamakla beraber kötülüklerine karşılık vermeye kalkışmayıp hoşgörü, idare ve güzel ahlâk ile güzel bir muhalefet yapmaktır. Bunun benzeri, "Onun için sen kendilerine aldırma, onlara öğüt ver."(Nisa, 4/63) "Ve cahillerden yüz çevir."(A'râf, 7/199) "Onlardan yüz çevir." (Enam, 6/68) ve "Bizden yana her bakımdan selamette olunuz. Biz cahillik edenleri aramayız." (Kasas, 28/55) ayetleridir. H.Yazır

Benzer bir anlam, Furkan 25/63 te söz konusudur. “Kendini bilmezlerle karşılaştıklarında selam der geçerler.” Buradaki mümin özelliği de aynı anlamı içermektedir. “Onlardan yüz çevir, onlara nasihate devam et, kendilerine açık ve etkili sözler söyle” (Nisa 4/63) ayetinde öne çıkan mesaj da bu şekildedir. H.Yazır

Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette kast edilen mesaj eğer “kâfirlerden tamamen uzaklaşmak” olsaydı, o zaman burada uhcur değilde, ütruk “terk et” kelimesinin kullanılması gerekirdi. Nitekim Hz. Peygamberin mahşerde kavminden şikayet edeceği ve Furkan 25/30 da yer alan “Kuran dan hicret edenler, onu mahcur bırakanlar” içinde aynı durum söz konusudur. Kuran ile birlikte olması gerektiği halde onunla gerekli iletişimi kurmayıp, onu bir kenara itenlere yönelik olarak da mehcûr kelimesi kullanılmaktadır. Bu ayette şikâyete konu edilenler, sanıldığı gibi müşriklerden ibaret değildir. Maksat sadece müşrikler olsaydı “terk edilmiş” anlamındaki metruk kelimesi kullanılırdı.

Furkan 25/30 da mehcûr sözcüğünün özellikle seçilme nedeni, Kuran’lıda Kuran ’sız da yapamayanların uyarılmasıdır. İbn Teymiyye’nin isabetle belirttiği gibi, Kuran’ı hiç okumayanlar, okuyup anlayamayanlar ve okuyup anlamasına rağmen onu yaşamayanlar Kuran’dan hicret etmiş sayılırlar. Müşriklerin Kuran’dan uzaklaşmaları anlaşılabilir bir durumdur; çünkü onu kabul etmiyorlardı. Ancak müminlerin Kuran’dan hicreti tam bir felakettir; yürek yangınıdır. Bu tutumdan vazgeçmeli, Kuran’dan değil, Kuran’a hicret etmeliyiz.  M.Okuyan

Her zaman ıslahatçı bir harekete hep bu zenginler sınıfı karşı çıkmışlardı. Açıklama için bkz. Araf: 60, 66, 75, 88. ayetler. El-Müminun 33. ve Es-Sebe: 34,35, ez-Zuhruf: 23Mevdudi  

Ayetin bu kısmında geçen enkâl, “insanı hareket ettirmekten alıkoyan bukağı, zincir, paranga” anlamına gelen niklin çoğuludur. Yasin 8 de geçen el-ağlal “halka, tasma” da hemen hemen aynı anlama gelmektedir. Ayette geçen cahim kelimesi, “son derece salgın ateş “demektir.

Bu ayette sözü edilen azap ifadesi, “boğazdan geçmeyen yiyecek” tir. Yüce Allah burada sözünü ettiği yiyeceğin nasıl olduğunu Ğaşiye 88/6-7 de şöyle açıklamaktadır. “Onlar için, beslemeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.” Cehennemin yemek menüsü olarak Kuran da çeşitli bilgiler verilmekte, irin (Sad 38/57, Hakka 69/36, Nebe 78/25) ve zakkum ağacı (Saffat 37/66, Duhan 44/44-45, Vakıa 56/52-53) bu menünün vaz geçilmezleri arasında sayılmaktadır.

Ayetin bu kısmında yer alan za ğussa kelimesi, “zakkum, irin, zehirli ve dikenli bitki” gibi, boğaza girdimi ne yutulur, ne de çıkarılabilir demektir. Başka ayetlerde bu durumu Yüce Allah şöyle anlatmaktadır:

“Ardından da cehennem vardır, kendisine irinli su içirilecektir. Onu yudumlamaya çalışacaktır, ama boğazından geçmeyecek. (İbrahim 14/16-17)

Şüphesiz Zakkum ağacı günahkârların yemeğidir. O, karınlarında maden eriyiği gibi, suyun kaynaması gibi kaynar. (Duhan 44/43-46)

“Onlara kuru dikenden başka yemek yoktur.” (Ğaşiye 88/6)  

Er-Racife kelimesi genel olarak “sarsıcı şey”, tercufu fiili de “sarsmak” anlamına gelmektedir. Ayette geçen racfe kelimesi “hareket edip alabildiğine sarsılmak” demektir. Kesib ise “kum yığını” anlamına gelmektedir. Dağlar kum yığını haline gelecek, etrafa saçılacaktır. Mehil de “akan, akıcı” demektir.


Enam 6/33 te de ifade edildiği gibi, zalimler dün olduğu gibi bugünde Hz. Peygamberi değil, Yüce Allah’ın ayetlerini inkâr etmektedirler. Şahit kelimesi fiil olarak “mahkemede şahitlik etmek, bir yerde hazır bulunmak, kesin olarak haber vermek, muttali olmak, yemin etmek, bir şeyi huzura getirmek ve çocuğun buluğ çağına ermesi gibi anlamlara gelmektedir. Allah’a izafe edilince “Allah’ın bilmesi ve Allah’ın ilmini ifade etmektedir.. İsim olarak şehadet “ikrar, delil, görünen âlem, duyulardan biri ile idrak etmek, duyum” manalarına gelmektedir. Bu bağlamda, söz konusu kelime Kuran da “peygamberlerin mahşerdeki şahitliği” (Nisa 4/41, Maide 5/117, Hud 11/18, Nahl 16/84) “hakka şahitlik yapan fedakâr insanlar” (Nisa 4/69) “şahit delil, mahkemede şahitlik yapmak” (Bakara 2/282, Enam 6/19) “Kavuşmak, ulaşmak” (Bakara 2/185) “bir yerde bulunmak” (Neml 27/49) “İnanmak” (Al-i İmran 3/86) “Bilmek” (Bakara 2/84, Al-i İmran 3/70) “yardımcılar, ortak, put” (Bakara 2/23) ve “görünen âlem” (Enam 6/73) gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Ayette geçen vebila, “müthiş, ağır, çetin ve şiddetli “demektir. Bu kelime “azap ve yağmur” için kullanılır. Şiddetli azap, şiddetli yağmur denirken bu kelimeye yer verilir. Bu kelimenin vabil kalıbı, “helak edici” anlamına da gelmektedir. B.Bayraklı
Yüce Allah bu surede Firavunu isyankârlıkla nitelendirmekte, ancak herhangi bir detay vermemektedir. Onun isyanının nasıl gerçekleştiğiyle ilgili açıklamaları kısaca ve topluca Naziat 79/21-24 te görmekteyiz. Firavun gerçeği yalanlamış ve isyan etmişti. Sonra hızla, tereddüt etmeden ve kararlı bir şekilde arkasını dönüp gitmişti.

Firavun, azgınlık ve isyanının karşılığında Yüce Allah tarafından şiddetli ve kahredici bir şekilde yakalanmış. Naziat 79/25te de belirtildiği gibi hem dünyada hem de ahirette perişan edilmiştir. Yüce Allah Araf 7/137 de Firavun ve avenesinin yapıp yücelttiği ne varsa hepsini yerle bir etmiş, tarihe gömmüştür. Yıllarca sürecek kuraklığa ve ürün kıtlığına mahkûm edilmişlerdir. (Araf 7/130) Tufan çekirge, kurbağa sürüleri, zararlı böcekler ve kan kırmızı su kendilerine sıkıntı olarak verilmiş, böylece varlıktan darlığa düşmanın derin yarasını kalplerinde hissetmiş, hayatlarında da yaşamak zorunda kalmışlardı. (Araf 7/133) Köleleştirdiği insanlara iktidarını kaptırması ve kendisine gerçeklerin hatırlatılması, sabah akşam onu ve avenesini adeta ateşe sokan bir yürek hasretine dönüşmüştü (Mümin 40/46) Kıyamet günüde kavminin önüne düşüp onları ateşe sürükleyecektir. (Hud 11/98) anlaşılan o ki Firavun ve adamları hem bu dünyada lanete uğramışlardı, hem de Kıyamet gününde lanete takılmış olacaklardır. (Hud 11/99M.Okuyan

Ayetteki fe keyfe tettekun “nasıl korunacaksınız?” ifadesinde yer alan tettekun, takvanın türediği vikaye kelimesinden gelmektedir.

İnfetara ve münfetır kalıbı, Arapçada “mutava’at” diye isimlendirilir ve etki altında kalmak, bir şeyi kabullenmek” gibi bir anlam verir. Bu kelime Müzzemmil 73/18 ve İnfitar 82/1 de “başka bir güç tarafından yarılmak zorunda bırakılmak” demektir. Çünkü olayı gerçekleştiren varlık öylesine açıktır ve bilinmektedir ki, artık onu her defasında bir daha zikretmeye gerek kalmamaktadır.

Ahiretin inşası içinde fetara kelimesinin kullanılması manidardır. Nitekim kelimenin “bir şeye yeniden fıtrat kazandırmak” anlamı gözetildiğinde şunu söyleyebiliriz. Hem İnfitar 82/1 deki infetarat fiili, hem de Müzzemmilde 73/18 deki münfetır kelimesi, göklerin yok olması değil, yeniden inşası anlamında değerlendirmelidir.

Taha 20/50 ve Ala 87/3 te ifade edildiği üzere, Yüce Allah her şeye hidayetini vermiştir. Varlıkların hidayetlerinin verilmesi, yaratılış amaçlarına uygun olarak programlanmaları demektir. Suyun, kuşun, yağmurun, bulutun, güneşin, ayın, yıldızların, ağaçların, bitkilerin, yeryüzünün, göklerin vs. bütün varlıkların hidayeti, yaratıldıkları amaç doğrultusunda farklıdır.

İnfitar ile aynı kökten gelen fıtrat, “Yüce Allah’ın insanın yaratılışına yerleştirdiği tevhit çizgisinde iman sahibi olabilmesi yeteneğidir. Fıtrata uygun davranmak, insanın yaratılışına yerleştirilen potansiyelin iradeli olarak dışa vurulması eylemidir.

Müzzemmil 73/18, İnfitar 82/1 ve İnşikak 84/1 gibi ayetlerde dile getirilen “göğün yarılması”, genellikle sistemin yıkılması anlamında yorumlanmıştır. Oysa –ister İnşikak kelimesiyle, isterse kelimesiyle olsun- göğün yarılması, kıyametin peşi sıra sistemin yeniden kurulmasının ilk aşamasıdır. Bu yarılmada öncelikle İnfitar gökyüzü, yani uzay göz alıcı bir kırmızılığa bürünecek (Rahman 55/37) çok güçlü bir şekilde bina edilen (Zariyat 51/47) ve benzersiz bir dengeye sahip kılınan gök (Rahman 55/7) bütün direncini kaybedecektir. (Hakka 69/16) Gökler açılıp kapıları olan bir görüntüye sahip kılınacak (Hakka 69/16) gökler açılıp kapıları olan bir görüntüye sahip olacak (Nebe 78/19) mevcut gizemli yapı bir anlamda da özelliğini kaybedip, herkesin görebileceği şekilde ortaya serilecektir. (Tekvir 81/11) O gün gökyüzü bulutları ile birlikte parçalanacaktır. (Furkan 25/25) Yani uzayın varlığı bütün halinde değişme olacaktır. Kıyamet sadece gökyüzünün değil, yeryüzü de çok hızlı bir şekilde yarılacaktır.(Kaf 50/44) Benzer şekilde ay da sonu yaşayacaktır. (Kamer 54/1)

İnşikak 84/1 de geçen, göğün ve yerin yarılması, sahip oldukları sistemi kaybetmeleri demektir. Hiç şüphe yok ki bu bir yok oluş değil, yeni bir başlangıcın ilk aşamasıdır. Enbiya 21/104 te dile getirilen “göğün kağıt tomarlarının dürülmesi gibi dürülmesi” ve peşinden ilk yaratılışta olduğu gibi yaratılışın iade edilmesi” , ahirette yeni bir sistemin kurulacağının açık ifadesidir. Rum 30/26-27 de, göklerin ve varlıkların yaratılışından, yaratılışın tekrarından ve ikinci yaratmanın ilkine göre çok daha kolay olacağından bahsedilmektedir. Ayrıca Tekvir 81/1-6 da güneşin dürülmesi gibi olaylar bu sistemin yıkılışını ifade ederken, hem İbrahim 14/48 hem Tekvir 81/11 hem İnfitar 82/1-4 hem de İnşikak 84/1-5 te bu sistemin yeniden inşa edileceği ve ahiret şartlarına göre yeni bir düzenin kurulacağı ifade edilmektedir. Üstelik bu yeni oluşum Kuran’ın açık ifadesiyle yine bu toprakta ve uzayda (Kehf 18/47, Taha 20/106-107) ancak değişim geçirmiş bir halde gerçekleştirilecektir.

Tarık 86/11 de dile getirilen “dönüş sahibi gök” ifadesi ile bu dönüşümün amaçlandığı da söylenebilir. Bununla, göğün ve cisimlerin kıyamette parçalanıp mahşer için yeniden bir var oluş sürecine girmesi kast edilmiş olabilir. M.Okuyan

Ayetteki şae fiili “dilemek” ittehaze fiili “edinmek, tutmak, takip etmek” sebil kelimesi ise “yol” demektir. “Kim dilerse, rabbine bir yol tutar.” Demek ki istikamet için dilemek gerekiyor. Tekvir 81/28 e göre Kuran “İçinizden doğru yolda gitmek isteyenler için (bir öğüttür).” İşte bu ifade Kuran’ın öğüt oluşundan kimlerin yararlanacağını ortaya koymaktadır.

Hidayet vermek ve doğru yolu göstermek sadece Yüce Allah’a aittir. (Nahl 16/9, Leyl 92/12) Gösterilen bu yolu tercih etmek ise insana bırakılmıştır. (İnsan 76/1-5) Bu noktada Hz Peygamber bile devreye girmemekte ve kişi istemediği sürece sevdiğini dahi hidayete erdirememektedir. (Bakara 2/272, Kasas 28/56) Kuran da, hidayeti kulun istemesi gerektiği (Fatiha 1/6) ve Hidayetin isteyene verileceği açıkça beyan edilmekte, bunun şansa bırakılacak herhangi bir yönünden söz edilmemektedir. Yüce Allah isteyene hidayet verir; isteyeni de sapıklıkta terk eder. (İbrahim 14/4, Müddesir 74/31) Peygamberin as. Yapabileceği şey, Yüce Allah’ın da çağırdığı gibi (Şura 42/52-53) Allah’ın yolunu göstermek ve ona davet etmektir ve ona davet etmektir. (Şura 42/52-53) İman edene (Teğabün 64/11) ve Hakka yönelene hidayet edilir (Rad 13/27) Çünkü Fatiha 1/6 da olduğu gibi, hidayet bir isteğin sonucudur. (Hac 22/16) M.Okuyan

Yüce Allah fe men şae “dileyen” diyerek insana seçme özgürlüğü verdiğini ifade etmektedir. İnsan, Allah’a giden yolu tutup tutmamakta özgürdür. Dileyen Allah’ın yolunu tercih edip orya girebilir, dileyen o yolun dışında kalabilir.

Peki Allah’ın yolu nedir ve nelerden oluşmaktadır?

Yalnız Allah’a kulluk etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek bu yolun en önemli kilometre taşını teşkil etmektedir. (Fatiha 5/5). Biz buna tevhit inancı da diyebiliriz.

Allah’a şirk koşmamak, ana-babaya iyilik etmek, çocukları fakirlik korkusu ile öldürmemek, cana kıymamak, gizli açık ahlaksızlıktan uzak durmak, yetim hakkı yememek, ölçü ve tartıyı iyi yapmak, söz söylerken ve şahitlik yaparken doğru yapmak, Allah’a verilen sözü yerine getirmek, Allah’ın yolunu oluşturan değerler ve davranışlardır; bir bakıma aklın, düşüncenin ve takvanın yoludur. (Enam 6/151-153)   B.Bayraklı

Burada zikredilmesi gereken üç mesele vardır:

BİRİNCİSİ, Kırâet. Bunda iki görüş vardır. Tefsircilerden birçoğu demişlerdir ki, "gece kalk" emrine tam olarak uygun düşebilmesi için burada kırâetten maksat namazdır. Kırâet namazın rükünlerinden olduğu için, namazın bir bölümü zikredilip tamamı kastedilmiştir. Nitekim kıyam, rükû ve sücuddan herbiriyle de böyle namazın tamamı anlatılmış olur. Buna göre mânâ, "gece namazından kolayınıza geldiği kadar kılın" demektir.

"Kur’an’dan kolay geleni okumak “la hafifletilmiş veya kaldırılmış olması gerekmez. Olsa olsa bu emir yalnız "Kur’an’ı yavaş yavaş, güzel güzel oku" emrine karşılık olmuş olur. Kırâetin en az ne kadar olacağı hususunda İmam-ı Azam Ebu Hanife'den üç rivayet vardır: 1. En az, kısa bir âyet olmalıdır. 2. Kur'ân ismi verilecek ve bir insan sözüne benzemeyecek kadar olmalıdır. 3. En az üç kısa âyet veya bir uzun âyet olmalıdır. Çünkü en kısa sure, üç kısa ayetten meydana gelmiştir. H.Yazır
Namaz ibadetinin evrensel olduğunu ve farz kılınmasının insanlık tarihi kadar eskiye gittiğini söyleyebiliriz. Kuran da eski milletlere, özellikle kitap ehline de namaz emrinin verildiği beyan edilmektedir. (Beyyine 98/5) Ayrıca İsrail oğullarından alınan sözlerde namaz emri de yer almaktadır. (Bakara 2/83) Hz. İsa’ya yönelik görevlendirmelerde de namaz emrinin bulunduğunu görmekteyiz. (Meryem 19/31) Esasında bu son ümmete yönelik dini esasların Hz. Nuh’a, Hz. İbrahim’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya da vahyedilen ler olduğu belirtilerek (Şura 42/13) insanlara tebliğ edilen ilahi prensiplerde herhangi bir değişikliğin bulunmadığı ifade edilmektedir.

“Allah’a gönül hoşluğuyla ödünç verin”

Bakara 2/245, Hadid 57/11,18 ve Teğabün 64/17 de de geçen Kard-ı hasen, geleneksel algıda “Allah rızası için insanlara borç vermektir.” Verip başa kakmayacaklar ve verdiğinin karşılığını insanlardan beklemeyeceklerdir. Çünkü onların verdiklerinden karşılığını Yüce Allah onlara kat kat fazlasıyla verecektir, dahası kendilerini bağışlayacaktır. (Bakara 2/245, Hadid 57/11,18, Teğabün 64/17)  Yüce Allah için gerçekleştirilen güzel borcun en güzeli O’nun yolunda cihat etmek ve sonuçta şehit olmaktır. İşte Bakara 2/245 te Yüce Allah O’na verilen güzel borcun karşılığını vereceğini ifade ederken bir önceki ayette, yani Bakara 2/244 te Allah yolunda savaşı dile getirmektedir.

“Allah’tan mağfiret dileyin. Şüphesiz Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

İSTİĞFAR : “Bağışlanma dileğinde bulunmak” anlamına gelen istiğfar kelimesi, “bir şeyi kötülüklerden koruyacak şekilde örtmek ve giydirmek” anlamındaki ğ-f-r kökünden türetilmiştir. Ğufran ve mağfiret de “Allah’ın, kula azap erişmesinden onu koruması” demektir. “Bağışlayıcı “ anlamındaki ğafur ve gaffar kelimeleri Yüce Allah’ın birer sıfatı olarak Kuran da oldukça fazla ayette kullanılmaktadır.

“Rabbinizden mağfiret dileyin” (Hud 11/90, Al-i İmran 3/17, Tevbe 9/80, Yusuf 12/29, Mümin 40/3, Nuh 71/10,) ayetindeki istiğfar, şirkten dolayı “mağfiret dilemek” anlamında değerlendirildiği gibi mutlak anlamda “bağışlanma dileği” şeklinde de anlamlandırılmaktadır.

“Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin…” (Hud 11/90, Al-i İmran 3/17, Tevbe 9/80, Yusuf 12/29, Mümin 40/3,7, Nuh 71/10)  M.Okuyan

Bu emrin ihtiva ettiği kıraat miktarının ne kadar olduğu hususunda beş görüş vardır:

1. Kur'ân'ın tamamı. Çünkü yüce Allah Kur’an’ı kullarına kolaylaştırmıştır. Bu görüş ed-Dahhak’ın dır.

2. üçte birini. Bunu da Cuveybir nakletmiştik

3. İki yüz ayettir. Bu görüş es-Süddî ‘ye aittir.

4. Yüz ayettir. Bu da İbn Abbas'ın görüşüdür.

5. En kısa sure gibi üç ayettir. Bu da Ebu Halid el-Kinânî'nin görüşüdür.  Kuduri