(Abese - 4.Ayet)

<< Geniş Meal

Müddessir

Razi, bu hitabın, mecazî olarak Muhammed (s)'in peygamberlik görevi başlamadan önceki şiddetli yalnızlık isteğini göstermek için kullanılmış olabileceğini söyler. Razi’ye göre, o'na “kalk ve uyar” şeklindeki bir sonraki çağrıyı da açıklamaktadır -yani, “Şimdi yalnızlığından vazgeç ve bütün dünyanın önüne bir öğretici ve uyarıcı olarak çık.”

Müzzemmil suresinde “ يا ايّهاالمزّمّل - yâ eyyühe’l-müzzemmil” [Ey örtüsüne bürünen] ifadesi kullanılmıştı. Burada ise “يا ايّهاالمدّسّر - yâ eyyühe’l müddessir” [Ey dış giysisine bürünen] ifadesi kullanılmıştır.

Müzzemmil sözcüğü, elbise, battaniye, çul-çuval gibi gereçlerle genel bir örtünmeyi ifade eder. Müddessir ise sadece çarşıda, pazarda yani toplum içinde giyilebilen bir dış elbiseyle örtünmeyi ifade eder.

Müddessir sözcüğünün aslı “متدسّر - mütedessir” dir. “دسار - desâr” , cüppe, palto, pardösü, kaftan gibi gömleğin üstüne giyilen veya örtülen giyecek demektir.

"Ey, örtüsüne bürünen!" Müddessir kelimesinin aslı mütedessir olup "disâr" denilen örtüye bürünen demektir. Disâr; entari, cübbe, kaftan, ihram gibi "şiâr"ın üstüne giyilen veya örtülen dış giysi veya bürgü demektir. Şiâr ise gömlek, don, peştemal gibi vücuda değen iç çamaşırıdır.  H.Yazır

Kalk yatağından kalk yahut büyük bir kararlılıkla kalk işe başla, artık uyarma görevini yap, etrafındakilere neticenin önemini ve korkunçluğunu anlat, saygısızları gocundur.  H.Yazır

Bu, Nuh'a (a.s) nübüvvetin verildiği zaman verilen emir ile aynı yapıdadır. Nasıl ki ona

"Kendilerine dayanılmaz bir azap gelmeden evvel kavmini korkutup uyar." (Nuh, 1) denilmişti.

İNZÂR:إنذار - inzar” kavramı adakta bulunma, üzerine borç olmayan bir şeyi herhangi bir münasebetle kendi üzerine borç kılma manasına gelen “نذر - nezera” kökünden türemiş bir sözcüktür. Sözlük anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber verip sakındırmak, dikkati çekmek, korku verip uyanık kılmak demektir. Bu anlamıyla inzar”, sevinç haberi vermek, müjdelemek anlamına gelen tebşir ”in zıddıdır. H.Yılmaz

İlk vahiyden bu ayete kadar Rabbimiz kendisini “Ekrem, Yaratan ve Kalemle Öğreten” olarak tanıtmıştı. Şimdi de “Ekber [En büyük]” olarak tanıtmaktadır.
Sadece Rabbini yüceltten anlaşılıyor ki, başka hiçbir varlık adına tekbir getirilemez, yani yüceltilemez. Tabiki bu emir, tevhit inancının temel direklerinden birini teşkil etmektedir.

"taharet" ve "nezafet" kelimeleri dilimizde temizlik mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel olarak maddî ve manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan başka bir mânâ daha vardır ki o da "siyâb" kelimesinin bir şeyi yakından bürüyen, kuşatan şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Nitekim bir takım kişilerin üzerine atılıp binerek alıp getirdikleri bir deveyi anlatmış olduğu şu beytinde Leylâ:

"Ona hafif hafif bazı giysiler attılar. Şimdi onun ürkütülmüş deve kuşundan başka bir benzerini göremeyiz." derken devenin üzerindeki insanları önce giysilere, sonra da koşan deve kuşunun üzerindeki tüylere benzetmiştir. Yani "seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk önce etrafındaki kimseleri temizle" demek olur ki bu mânâ "Önce en yakın akrabalarını uyar."(Şuara, 26/214) ayetinin mânâsına da uygun düşer.

Kişinin karısı, kızı için de elbise, libas sözü kullanılır. Öyleyse elbiseni temizle, elbiseni temiz tut demek, karının, kızının namusunu, iffetini koru, onları namuslu, iffetli hale getir anlamına gelecektir. Çünkü bakıyoruz Bakara suresinde kadınlarımız için Rabbimiz “libas” kelimesini kullanıyor:

“Hanımlarınız sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz.” (Bakara 187)  H.Yılmaz

Ve o pislikleri artık savıp uzaklaştır. "Rücz" ve "ricz" kelimeleri pislik ve azap mânâsına geldiği gibi burada put ve heykel demek olduğunu da açıklamışlardır. H.Yazır

Zemahşerî, okuyucunun dikkatini çok bilinen deyimsel ifadelere, tâhiru's-siyâb (lafzen, “temiz elbiseler içinde olan”) ve dânisu's-siyâb (“pis elbiseler içinde olan”) deyimlerine çeker ve onların, sırasıyla “kusurlardan ve noksanlardan berî” ve “kusurlu-fasit ve aldatıcı-hain” şeklindeki mecazî anlamlarını vurgular. Razi, ayrıca, “[ilk] müfessirlerin çoğuna göre [bu ayetin] anlamı, ‘kalbini bütün kötülüklerden arındır’ şeklindedir” der ve kendisi de bu yoruma katılır.

Rics şu anlamlara gelir.

1. Rics, put, putlar demektir.

2. Rics, günah, şirk, zünûp ve azap anlamına gelir.

3. Rics, şeytan anlamına gelir ki, senin şeytanla ilgin kalmasın, demektir.

Er- Ricz “azap, bela” anlamına gelirken (Bakara 2/59, Araf 7/71, Yunus 10/100) er-rics “pislik, iğrençlik” (Maide 5/90, Enam 6/125, Araf 7/71, Yunus 10/100) er-rucz ise, “bütün kötülük ve pislikler, put ve şirk” anlamlarına gelmektedir. Üç kavramın da birbirine yakın anlamlar verdiği ve insanların uzak durması istenen olumsuzluklar içerdiği görülmektedir.

Yüce Allah, bu ayette Hz. Peygamber den bütün pisliklerden ve kötülüklerden uzak durmasını istemektedir.

"Pisliklerden uzak dur" buyruğu hakkında Mücahit ve İkrime: Bundan kasıt putlardır, demişlerdir. Bu görüşün delili yüce Allah'ın: "Şu halde pisliğin ta kendisi olan putlardan uzak durun" (el-Hac, 22/30) buyruğudur. Bu açıklamayı da İbn Abbas ve İbn Zeyd yapmıştır.

Çünkü "rücz"ün asıl anlamı azaptır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şayet bu azabı (riczi) bizden kaldırırsan, andolsun Sana iman edeceğiz." (el-Araf, 7/154) Yine yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz de zulümlerinden dolayı üzerlerine gökten bir azap (ricz) indirdik." (el-Araf, 7/162) Putlara "ricz (azap)" denilmesinin sebebi ise azaba götürmelerinden dolayıdır. M.Okuyan

Metinde "Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma" diye geçen cümlenin anlamı çok geniştir. Bir kelime ile tam olarak tercüme edemeyiz.
Bir anlamı şudur: "İhsanda bulun, bağış yap, cömert ol, iyi muamelede bulun. Bunların hepsini sadece ve sadece Allah rızası için yap. Bunları yaparken hiçbir dünyevî menfaat bekleme. Diğer bir söyleyişle: "Allah için ihsan et, kendi menfaatini sağlamak için ihsanda bulunma" demektir.
İkinci anlamı şudur: "Senin peygamberliğin aslında büyük bir ihsandır ve senin aracılığın ile insanlara hidayet ulaşmaktadır. Bu yüzden başka insanlara ihsanda bulunuyoruz diyerek bir gösterişe kapılma ve bundan kişisel bir çıkar gütme" demektir.
Üçüncü anlamı da şu olabilir: "Senin yaptığın bu hizmet çok büyüktür. Ama sakın ben büyük bir iş yapıyorum gibi düşüncelere kapılma. Bu peygamberlik vazifesini yerine getirmek için canını ortaya koyarak Allah'a bir iyilikte bulunmakta olduğunu zannetme."  Mevdudi

Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma

Ayette yer alan menne/temnün kelimesi Yüce Allah’a nisbet edilirse “iyilik, ikram ve ihsan” demek olur ve olumlu bir anlam verir. (Al-i İmran 3/164, Taha 20/37, Saffat 37/114, Hucurât 49/17) insanlara nisbet edilirse olumsuzluk içerir ve “başa kakmak” demek olur. (Bakara 2/262-264, Sad 38/39, Hucurât 49/17) Bu ayırımın en güzel örneği Hucurât 49/17 dedir. “Müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: Müslüman oluşunuzu benim başıma kakmayın. Aksine, eğer iddianızda doğru iseniz biliniz ki, sizi hidayete erdirdiği için Allah size büyük bir ikramda bulunmuştur.” Bu ayetteki yemunnune ve temennü kelimeleri insanlara nisbet edilerek olumsuz içerikle “başa kakmak” anlamına gelmekteyken, ayetteki üçüncü yemunnu fiili ise Yüce Allah’a nisbet edilmekte ve “ihsan etmek” anlamını vermektedir.

Bu durumda mesaj şöyledir: “İnsanlara öğrettiğin dini değerler nedeniyle müminleri minnet altına alma; yaptığın tebliğ görevini onların başına kakma. Sen bu görevi Allah rızası ve O’nun emir olduğu için yaptın; dolayısıyla karşılığını sadece Allah’tan bekle”

Nitekim Bakara 2/264 te başa kakılarak ve eziyete dönüştürülerek yapılan iyiliğin sadakaları iptal ettireceği beyan edilmektedir. Bakara /262 de Rableri katında ecir sahibi kılınacak ve korku ile hüzünden uzak tutulacak kişilerden söz edilirken bunların, mallarını Allah yolunda infak ettikleri, infaktan sonar bu iyiliklerini başa kakmaya ve eziyete dönüştürmedikleri ifade edilmektedir. Hatta bakara 2/263 te eziyete dönüştürülen iyilikleri yapmaktansa, gönül alıcı hoş bir söz söyleyip rahmet dilemek çok daha hayırlı bir eylem olarak tanıtılmaktadır.

Ayetteki temnün kelimesi Sad 38/39 da olduğu gibi “vermek” anlamına da gelebilir. Bu durumda ayet, “Daha fazlasını elde edeceğini umarak verme” demek olur. Daha fazlasını elde etmek eğer dünyaya yönelik ise bu kötüdür. Çünkü yapılan iyiliklerin çok daha fazlası Yüce Allah tarafından mahşerde sahiplerine verilecektir. Demek ki dünyada ve dünyevi karşılık beklemeden iyilik yapmak gerekir. Bakara 2/272, leyl 92/20 ve benzer ayetlerde iyiliklerin sadece Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için yapılması gerektiği açıkça beyan edilmektedir.

Ayeti şöyle anlamlandıran âlimler de vardır: “İyilik yapmayı kendine dünyevi bir kazanç kapısı görme” Bütün peygamberler gibi Hz. Peygamber de dünyevi beklenti içerisinde olmamalıydı, olmadı da. Çünkü onların ücreti sadece Yüce Allah’a aittir. (Hud 11/29, Şuara 26/109,127, 145, 164, 180, Yasin 36/21, Şura 42/23) İnsanlardan karşılık beklemek hem karşılığın az olmasına, hem de karşılık beklenen kimsenin yanında boynu bükük kalmaya neden olur. Esasında bir sonraki ayette yer alan “Sadece Rabbin için sabret” emri de bu anlamı destekler mahiyettedir. M.Okuyan

Yüce Allah da şöyle buyurmuştur: "Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip, faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme! Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (Ta-Ha, 20/131)

Kur’ân’ın yetmişten fazla âyetinde geçen “صبر - sabr kelimesi, halk arasındaki kullanımıyla acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme anlamlarına gelmektedir.

Sabır, aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmek, kararlı olmaktır.

Ancak sabrın ne olduğunu incelerken ne olmadığını da belirlemek gerekir. İyi bilinmelidir ki, haksız yere mahkûmiyete boyun eğmek, miskinliğe, uyuşukluğa, hor görülmeye ve aşağılanmaya razı olmak, zillete, haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak, sabretmek değildir. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, bunlara karşı çıkmak, bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermek, bu süreçte kararlı olmaktır.

İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları temin etme konusunda gevşeklik göstermesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır. Sabır konusuna Asr suresinde de değinilecektir. H.Yılmaz

“Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmalara katlandılar. Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.” (Enam6/ 34)

"NÂKÛR, sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr, vurmak ve didiklemek mânâlarına geldiği gibi boru çalmak mânâsına da gelir. Zira boru çalındığı zaman içinden hava sıkıştırma ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği için boruya "minkâr" gaga, didikleme âleti mânâsıyla ilgili olarak nakur denilmiştir. "Boru çalınmak" örf ve âdette kervanın veya askerin yola çıkması için hareket kumandası demek olduğu gibi, "borusu ötmek" de, emir ve kumandasının dinlenmesinden kinaye olması nedeniyle, boruyu çalmak, ahiret yolculuğuna çıkmak için "Çünkü o sura üfürülüş zorlu bir kumandadır."(Sâffat, 37/19) ilâhî emrinin ortaya çıkması demektir. "O sura üflendiği zaman" ayetinin başındaki "fâ" harfi sebep bildiren bir harf olarak âyetin mânâsı, "çünkü sura üfürülünce, o boru çalınınca" demek olur. Burada üfürmeden maksadın ilk üfürme olduğu açıklanıyor. H.Yazır

Sura üfürülme konusu Enam 6/73, Taha 20/102, Neml 27/87, Yasin 36/51, Zümer 39/6, Kaaf 50/20 ve Hakka 69/13 gibi ayetlerde gündeme getirilmektedir.

Kuran da dünya sonrasına dair Sur Borusuna iki defa üflenmesinden söz edilmektedir. İlki kıyamet, ikincisi ise mahşer, yani ahiret içindir. M.Okuyan

Mücahit ve başkaları şöyle demiştir: Bu boru bir çeşit borazan şeklindedir. Bununla da ikinci üfürüşü kastetmektedir. Birinci üfürüşün kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü genel ve dehşetli ilk çetin üfürüş odur. 13u hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden en-Neml Suresi (27/87-90. ayetlerin tefsiri) ile el-Enam Suresi (6/73. âyetin tefsirinde ve "et-Tezkire" adlı eserde geçmiş bulunmaktadır. Kuduri

İşte o gün çok zor bir gün olacaktır.

Şu kadarını söylemekle yetinelim: Neml 27/87 ve Zümer 39/68 e göre Yüce Allah’ın diledikleri hariç göklerde ve yerlerde olan herkes o gün çok büyük bir sarsıntı geçirecek, düşüp bayılacaktır. Hac 22/1-2 de ise olay şöyle tasvir edilmektedir: “Ey insanlar! Rabbinize karşı saygılı ve duyarlı olun. Çünkü son saatin sarsıntısı çok korkunç olacaktır. Kıyameti gördüğün gün her emzikli dişi emzirdiğini unutur, her gebe varlık taşıdığı yavrusunu düşürür. Sarhoş olmamalarına rağmen insanlarıda sarhoş bir halde görürsün. Ancak Allah’ın (ahiretteki) azabı çok daha şiddetlidir.”  Bu ve benzer ayetlerden anlaşıldığına göre, kıyamet olayı son derece şiddetli olacak ve bütün yaratıklar olaydan en üst düzeyde etkileneceklerdir, sadece Yüce Allah’ın müstesna kıldığı kişiler, yani iyi insanlar durumdan endişe duymayacaklardır. (Enbiya 21/103)

Ayetin asir kelimesi ile bitmediği, bir sonraki ayetle anlam ilişkisi devam ettiği kabul edilirse bu defa da kıyametin veya mahşerin sadece kâfirler için zor olacağı, bu zorluktan müminlerin etkilenmeyeceği mesajı anlaşılır. Esasında yukarıda naklettiğimiz Enbiya 21/103 teki ifadeler bu görüşün dayanaksız olmadığının en belirgin delilidir. Ayrıca İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre de kıyametin veya mahşerin kâfirler için zor olması, bunun müminler için kolay geçmesi anlamına gelmektedir. Ayetlerdeki bu anlam çeşitliliği bir çelişki değil, Kuran’ın çok anlamlı yapısının zenginliği ve zorunlu sonucu olarak görülmelidir. M.Okuyan

Kâfir kelimesinin isim kalıbında getirilmesi, bu tür nankörlüğü hayat tarzına dönüştürmüş olmayı ifade eder. İnkâr kendisinin adeta ayrılmaz parçası olmuş kişiler için kullanılan bu isim, sahibine ahirette de nimetlerin kapatılacağını, onların hiçbir şekilde nimetle buluşturulmayacağını ifade eder. İşte yorumunu yaptığımız ayetteki “kolay olmamak” hali bu olsa gerekir. Leyl 92/8-10 da ifade edildiği gibi, Hakkın yanında yer almayıp cimrilik yaparak tüm iyilik ve güzellik değerlerini yalanlayanlar için zor olan cehennem yolu kolaylaştırılacaktır. M.Okuyan

Kâfirlere kolay değil. Bir önceki âyette "pek zor" denildikten sonra "kolay değil" demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır, yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes için zor olacak olduğu bildirilmek üzere denildikten sonra buyrulmuştur. H.Yazır

“Benim kendisinin Yaratıcısı ve Rabbi olduğumu unutan insana ne yapılacağına karar vermeyi yalnız Bana bırak” -böylece, “hakikati inkâr edenler”e karşı beşerî cezalandırma yolu yasaklanmış olmaktadır. M.Esed

Nitekim Enam 6/94 ve Kehf 18/48 de dile getirildiği gibi insanlar tek tek yaratılmıştır.

Kuran şahıslar üzerinde değil, nitelikleri üzerinde durur, nitelikleri tanıtır ve böylece sözü edilen davranışları kim yaparsa sonuçlarına katlanacağı mesajını verir. M.Okuyan

ŞÜHÛD, şahit kelimesinin çoğuludur. Yani hepsi yanında hazır, göz önünde, çalışmak için şuraya buraya gitme ihtiyacı duymayan, meclis ve lokallerde babalarının yanında hazır bulunan oğullar verdim. Yahut önemli işlerde şahitliklerine, görüşlerine ve bilgilerine başvurulan oğullar verdim demektir. H.Yazır

Göz önünde duran çocuklar (verdim)

Vahyin indirildiği dönem müşriklerin en önemli özelliklerinden birisi çocuklarının çokluğu ile övünmeleriydi. Bu durum Hadid 57/20 de açıkça, Tekasür 102/1-2 de dolaylı olarak ifade edilmektedir. Kehf 18/46 da belirtildiği gibi mal da çocuk da dünya hayatının süsüdür, ancak onları hayatın birer imtihan aracı olarak görmeyi de unutmamak gerekir. Çünkü baki kalacak olan değerler salih amel adı verilen güzel ve ıslah edici davranışlardır. Al-i İmran 3/14 te de geçtiği gibi çocuk sevgisi insanlara süsülü gösterilen şeyler arasında ilk sıralarda yer almaktadır.

Tutku insanın gözünü kör eder, fark edilmesi gereken pek çok değeri görmemeye neden olur. Mesele şudur: Sevgiye konu edilen varlıkların bir imtihan vesilesi olduğu gözden kaçmamalıdır.

Yaratılış anlam ve amaçtan yoksunluk değildir. Gökler, yer ve ikisi arasındaki varlıklar batıl olsun diye, yani anlam ve amaçtan yoksun olarak yaratılmamıştır. (Al-i İmran 3/191, Yunus 10/5, Sad 38/27, Duhan 44/38) Yaratılışta amaçsızlık ve anlamsızlık olmadığı gibi, oyun ve eğlence aracı olmak da (Enbiya 21/16, Duhan 44/38) abesle meşguliyette söz konusu değildir. (Müminun 23/115) Buradan hareketle, her yaratığın mutlak surette bir yaratılış amacının olduğu unutulmamalı, varlıkları yaratılış amaçları doğrultusunda kabul edip, ilgili varlıklara karşı buna uygun davranmalıdır.

Başta mal ve çocuklar olmak üzere, sahip olunan bütün değerlerin birer imtihan aracı olduğu unutulmamalı, bu değerleri kişinin kendisinin elde edemediği ve bütün bunların Yüce Allah’ın bir ikramı olduğu özellikle hatırda tutulmalıdır. Nankör insan tipi bu hassas bakışı terk ettiği için, ilahi buyruklara sırtını dönmeyi tercih etmekte, cehalet ve şirk karanlıklarını vahiy aydınlığının önüne geçirmektedir. Yüce Allah bu ayetlerde nimet vericiliğini hatırlatarak nankörlük yapılmaması gerektiğine dikkatleri çekmektedir. M.Okuyan

Ona büyük imkânlar verdim, mal ve oğullardan başka, birçok sebep ortaya çıkararak mevki, saygınlık ve şans açıklığı verdim.

Hümeze suresinde de insanın neden mal yığıp saydığını açıklarken, kendisini bu dünyada ebedileştireceğini zannettiğini sebep olarak göstermektedir. (Hümeze 104/2-3)

KELLÂ, reddetme edatıdır. Bir sözü, bir iddiayı veya bir ümit ve isteği reddeder. Biz bunun yerinde, "hayır öyle değil, öyle şey yok, yağma yok" gibi deyimler kullanıyoruz. "Hayır" ifadesini yerine göre, kelimeleri yerinde de kullandığımızdan tam karşılığı denemese de yakınıdır. Burada onun aşırı istek ve ümidini kesme mânâsını ifade eder. Sebebi, Çünkü o, bizim ayetlerimize inatçı kesildi. O nimetleri veren şahsın birliğini gösteren delillere veya Kur'ân ayetlerine karşı inada kalkıştı. Bu ise nankörlüktür. Verilen nimeti inkâr etmek onun artmasına değil, kesilmesine sebeptir. H.Yazır

Ayette geçen anid kelimesi, “haktan uzak durmayı, ondan yüz çevirmeyi” ifade etmektedir. Bir kimse serkeşlik edip haddini aştığında bu kelime ile ifade edilmektedir. Bütün bu manalardan hareket edersek büyüklenmekten ve zorbalıktan dolayı dik kafalılık edene anid denmektedir. Kanı dinmeyen damar için de bu kelime kullanılır. İbrahim 15 te zorbanın sıfatı olarak “Her inatçı zorba hüsrana uğradı.”  Denmektedir. Kendinde bir kibir hissedip Allah’a inananlardan uzak duran, müminlerle beraber olmaya, Allah’ın ayetlerinden gönlünü, beynini uzak tutan, kanı durmayan damar gibi inkârı durmayan insanlara “anid” denmektedir. B. Bayraklı

Sa‘ûd (lafzen, “yukarı çıkmak” veya “yokuş tırmanmak”) terimi urhikuhû (“onu dayanması için zorlayacağım/süreceğim”) fiili ile birlikte kullanıldığında aşırı derecede zor, acı veren veya sıkıntılı bir işi anlatır. Yukarıdaki bağlamda, insanın bu dünyada manevî/ahlaki ve ruhî hakikatleri “Allah'ın mesajlarını” bilinçli olarak ihmal etmesinin kaçınılmaz sonucu olan ve onun öteki dünyadaki ruhî gelişmesini engelleyecek olan fıtrî safvetin kaybına -ve dolayısıyla, bireysel ve sosyal bunalımlara- bir işarettir. M.Esed

Azap”, özellikle “cehennem ateşi” anlamına aldığımız sa’ud kelimesi, zorluk ve sıkıntı anlamını beraberinde bulunduran bir kelimedir ve cehennemdeki sarp bir yokuşun adıdır. Yüce Allah Cin 72/17 de zikredilen, yani kitabından veya öğüdünden yüz çevirenleri gittikçe artan, zor ve sarp bir azaba sürükleyeceğini beyan ederken de aynı kökten gelen sa’ad kelimesini kullanmaktadır.

Yüce Allah Taha 20/124 te öğüdünden yüz çevirenlerin dar ve sıkıntılı bir hayat yaşayacaklarını, mahşerde de nimetlere karşı kör, yani onlardan mahrum olacak şekilde diriltileceklerini beyan etmektedir. M.Okuyan

Tehdidin niçin yapıldığı veya o kâfirin nasıl inat ettiği açıklanmak üzere buyruluyor ki: Çünkü o düşündü ve bir takdir yaptı, kafasında ölçtü biçti, bir tahmin yaptı. H.Yazır

Zira o (nankör kişi), düşünüp taşındı ve ölçüp biçti.

Vahye karşı sığ ve yanlış düşünce üretmek anlamına alınan fekkera/tefkir kalıbı, elbette tefekkürden farklıdır. Çünkü tefekkür, üzerinde uzun süre çaba sarf edilen ve övülen bir faaliyet olarak Kuran da yer almaktayken, tefkir sadece bu ayette geçmekte ve olumsuz bir içerikte kullanılmaktadır. Bu kişilerin vahiy karşısında tutumları derin düşüncelerin ürünü değildir. Onların sözleri hınçla üretilmiş, öfkeyle doldurulmuş, köksüz, temelsiz ve asılsız yakıştırmalardan oluşan hezeyanlardan ibaret şeylerdir.

Âdiyât 100/1-5 te de belirtildiği gibi, vahye hınçla saldırmakta, öfke ateşiyle etrafı tutuşturmaya çalışmakta, sabahlara kadar kıskançlık içerisinde kıvranmakta, tozu dumana katarak ortalığı bulandırmakta ve Müslüman toplumu can evinden vurmaya gayret etmektedirler. Âdiyât 100/3 te yer alan ve “dibini boylamak, alçalmak” anlamına gelir.

Bugün vahyin karşısında yer alanlar da benzer hezeyanları etrafa saçıp savurmaya devam etmektedirler. M.Okuyan

Ayette geçen kaddere fiili, “takdir etmek, ölçmek ve değerlendirmek” anlamına gelmektedir. Yüce Allah onun düşüncesini değil de kararını, değerlendirmesini, ölçüp biçmesini lanetlemektedir. Kamus

Kutile ifadesi, lafzen, “öldürüldü” yahut bir beddua olarak “öldürülse” anlamına gelir. Bu ifadenin lafzi çevirisi -ister bir durum tasviri, isterse temenni olarak alınsın- burada anlamsız olurdu. Bu nedenle birçok müfessir (ki Taberî de onlardan biridir) onu, “Allah'ın rahmetinden kovulmuş” olmak, (lu ‘ine) yani, kendi fiili veya davranışı yüzünden ruhsal olarak “öldürülmüş” olmak şeklinde anlarlar. Benim, “kendini mahveder” şeklindeki çevirimin nedeni budur. M.Esed

Arapçada emir kalıpları üç türlüdür.

1. İstek eğer konumları yakın olanlar tarafından birbirlerine yapılıyorsa, buna “talep veya istek” denir.

2. İstek, eğer yüce veya daha üstün bir makamdan daha aşağıya doğru geliyorsa ona “emir” denir.

3. İstek, eğer düşük makamdan daha yükseğine yönelik ise buna da “dua veya arz” denir.

Yüce Allah’ın birilerine beddua etmesi, elbette başka ve –haşa- daha üstün(!) bir varlıktan yardım beklemek şeklinde olamaz, bu konudaki ayetler de kesinlikle böyle anlaşılmamalıdır. Maksat, bu tür insanların laneti hak ettiklerini beyandır. Nitekim İbn Abbas’tan gelen bir görüşe göre Kuran’daki bütün Kutile ifadeleri “lanet olsun” demektir. Lanetlik iş yapanlar hem bu dünyada laneti hak ederler hem de ahirette lanetin sonucu olarak ateş azabına terk edilirler. H.Yılmaz

BESR, vaktinden evvel acele olmasını istemek, hamlık yapmaktır. Nitekim meyvenin hamına, hurmanın koruğuna "büsür" denilir. Râğıb, burada bu mânâdan olduğunu söyler. Yani, vakti gelmeden kopmuş ham koruk gibi ekşidi, surat astı. H.Yazır

Bu fiili, “gizli gizli çalışmalar yapmak” şeklinde de anlayabiliriz. Gnümüze mesajları bakımından ele alındığında bu ayetin özellikle din düşmanlarının psikolojilerini ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Onlara karşı dikkatli davranmak ise Müslümanlara yüklenmiş esaslı görevlerdendir. M.Okuyan

Buradaki edbera fiili “arkasını dönmek, sırt çevirmek, itibar etmemek” anlamlarına gelmektedir. Ancak asıl anlamın “itibar etmemek ve dikkate almamak” olduğunda şüphemiz yoktur. Nitekim semerkandide bu fiili “imandan ve dolayısıyla hakikatten yüz çevirmek” şeklinde yorumlamıştır.

İdbar, yorumunu yapmakta olduğumuz ayetlerde de görüleceği üzere istikbarın sebebidir. Çünkü edbera fiili istekbera fiilinden hemen önce zikredilmektedir. İdbar ayrıca tevelli ’nin sonucudur. Tevelli, İdbar ve istikbar kâfirin küfründeki merhalelerdir. Basit inkârdan karmaşık ve kararlı küfre doğru geçişin çeşitli aşamaları olarak anlaşılmalıdırlar. Tevelli ’ye karşı müminin tavrı i’rad yani kontrollü ilişki, idbar’a karşı müminin tavrı ise zerhum emri gereği (Enam 6/91,112,137, Hicr 15/3, Müminun 23/54, Zuhruf 43/83, Tur 52/45, Mearic 70/42) ilişki kesmektir.

Tevelli iyiden yüz çevirmek demektir. Tevelli hem iyiden yüz çevirmeyi, hem iyiye sırt dönenden yüz çevirmeyi ifade eder. İ’rad ise kötüden yüz çevirmektir, aynı zamanda kötü ve kötü sanılanla mesafeyi sınırlamayı ifade eder. Fakat kesilip kopmak değil, kötünün iyiden kesilmesine mukabil olarak ondan kesilmeyi anlam olarak içerir. Eğer o iyiden tevellisinden vazgeçerse, siz de ondan i’rad etmekten vaz geçin. Yani eğer o iyilik yapmaya başlarsa siz de ona yönelmeye devam edin.

Ayetteki ikinci fiil olan istekbera kelimesi, “haksız yere büyüklük taslamak” demektir. Gerçeğe sırtını döndü ve büyüklük tasladı şeklinde olur. İstikbar aslında İblisin bir özelliğidir. Kendisinin ateşten, Hz. Âdemin ise topraktan yaratıldığını söyleyerek ateşi topraktan daha hayırlı saymanın sonucunda büyüklük taslamış ve mahşere kadar ilahi huzurdan kovulmuştur. Onun yolunu izleyenlerde Alak 96/6-7 de belirtildiği gibi, kendilerini yeterli ve ihtiyaçsız gördüklerinde yani kibir tasladıklarında azgınlaşır, böylece şeytanlaşmış bir tavrın sahibi olurlar.

İnsanlık tarihinde bu yolu izleyip hayatını zindana çeviren ve mahşerde de ilahi gazaba muhatap olmayı hak eden çok sayıda insanın bulunduğu Kuran dan anlaşılmaktadır. M.Okuyan

Bu âyette geçen tabirinde iki mânâ vardır:

BİRİNCİSİ; me'sur, yani öteden beri öğretilip rivayet oluna gelen; sihirbazdan sihirbaza öğrenile geldiği söylenen bir sihir demektir.

İKİNCİSİ; yü'ser, yani diğer sihirlere tercih edilecek, beğenilecek bir sihir demek olur. Bu, "parlak sihir" mânâsına "sihr-i mübin" demelerine benzer. H.Yazır

Vahye “beşer sözü”  iftirasında bulunmak, onun üretilebilir olduğunu kabul etmek demektir. Oysa Kuran da yer alan meydan okuma cümleleri, indirildiği dönemde olduğu gibi kıyamete kadar bütün insanları muhatap almaya devam edecektir. İsra 17/88 ve Tur 52/34 te “bütünüyle vahye Hud 11/13 te “on sure” ye ve nihayet Yunus 10/38 ve Bakara 2/23 te “tek sure” getirmeye dair meydan okuma cümleleri Kuran da yer almaktadır. Sonunda Bakara 2/24 te başarılamadığı ve ebediyen de başarılamayacağı beyan edilerek bu konuda karşıt güçlere meydan okuma geçerliliğini sürdürmektedir. H.Yılmaz

SEKAR, cehennemin isimlerindendir. Bazıları bunun Arapça bir kelime olmadığı görüşünü savunmuşlar ise de güneşin, yüzü çalıp kavurması mânâsına gelen "sakr" kelimesinden türetilerek "yakıcı" mânâsından alındığını söylemişlerdir. H.Yazır

Cehennemin birtakım isimlerinden söz edilmektedir. Bunlar Müzzemmil 73/12 de de sıraladığımız üzere, cehennem ve cahim “harlı ateş” nar “ateş”, sair tutuşmuş harlı alev”, leza “ şiddetli, kavurucu ateş “ve hutame “kırıp geçiren, yüreklere işleyen ateş” tir. Ayetteki sekar kelimesi de cehennemin isimlerinden birisidir. Kelime olarak “ ateşte kızartmak, kavurmak” anlamına gelmektedir. M.Okuyan

Neymiş o Sakar?

O öyle bir yer, öyle bir ateş ki, ne geri bırakır ne de azabından vazgeçer. Yani o ateş ne öldürür, ne de diriltir. Ne öldürür ne de bırakır. A’lâ suresinde şöyle denir:

“O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.” (A’lâ 13)

Hiçbir şey bırakmayacak şekilde yok edip tüketir. Ama ardından yine insanın yakasını bırakmaz. O şey yok olmakla onu terk etmez. Azaba devam eder. Nisa 56 da belirtilen ceza bu olsa gerek:

Ne geriye bir şey bırakır, ne yakasını bırakır. Yani o öyle sırnaşık bir Sekar ‘dır ki, bir kere çattığı bir şeyi hiçbir zerresi kalmayacak şekilde yok edip tüketir, sonra da yakasını yine bırakmaz. O yok olan yeni bir yaratılışa çevrilir. O yine evvelki gibi azap ile çatmaya devam eder. H.Yazır

Ayetteki maksat, cehennemin şiddetli yapısını oraya girenleri bırakmayacak özelliğini ve devamlılığını ortaya koymaktır. Nitekim Furkan 25/65 te cehennem azabının son derece sargın olduğu ve dolayısıyla azaptakileri bırakmayacağı beyan edilmektedir. Ayrıca Nisa 4/56 da deriler her defasında yanıp soyulunca yerine yenilerinin getirileceği, maksadın ise hak edenlerin azabı tam anlamıyla tatmaları olduğu ifade edilmektedir.

Cehennem durumuyla ilgili bu özellikler elbette orada bulunacak suçluları tehdide yöneliktir. Nitekim Taha 20/74 ve Ala 87/13 de yer aldığı üzere, suçlu kişiler “Orada ne tam ölecek, ne de tam dirilecekler!” Başka bir ifadeyle de “Orada ölemeyecekler ki dirilsinler!” İbrahim 14/17 de ifade edildiğine göre bu insanlara her taraftan ölüm gelecek olmasına rağmen ölemeyeceklerdir.

Furkan 25/13-14 e göre bu insanlar ateş azabından yok olmayı isteyecekler, ancak kendilerine “Bugün bir defa yok olmayı değil, çok defalar yok olmayı isteyin” denecektir. Bütün bunlara ilave olarak Hakka 69/27 de mahşer duruşmasında amel defteri kendilerine sol taraftan verilecek kişilerin orada işin bitirilmesini ve ölüp gitmiş olmayı isteyecekleri beyan edilmektedir. M.Okuyan

Müfessirlerin büyük kısmı yukarıdaki veciz ifadeyi “insanın görüntüsünün değiştirilmesi” yahut “insan derisinin kavrulması” anlamında yorumlamışlardır. Oysa benim tercih ettiğim çeviri, lâha fiilinin -“göründü”, “ışık saçtı” yahut “görünür oldu”- birincil anlamına dayanmaktadır. Bu nedenle, levvâh isim-fiilinin başta gelen anlamı, “[bir şeyi] görünür kılan ”dır. Yukarıdaki bağlamda, günahkârın hakikati gecikmiş olarak kabul etmesiyle ve aynı zamanda kendi tabiatına, geçmişteki zaaflarına ve bilerek yaptığı hatalarına pişmanlıkla bakmasıyla ve kendisini bekleyen azaba karşı kendi sorumluluğunu fark etmesi ile ilgilidir: ki bu da, ne bir hayat ne de ölüm durumudur (karş. 87:12-13). (M.Esed)

(Gerçeği bütün detayıyla) insanın önüne sericidir.

Azabın her türlüsünü içeren, kişide sağlam bir yer bırakmayan ve sahibini azabın dışına itmeyen yapısıyla cehennem azabı hakkında bundan ileri bir aşamada söz edildiğini bilmiyoruz, çünkü daha ilerisi hakkında bilgi verilmemektedir.

Yüce Allah İnsan 76/12 de cennetliklere vereceği ödüllerden söz ederken önce cennet, sonra da harirden söz etmektedir. Orada da ifade ettiğimiz gibi, ayetteki harir kelimesini “ipek” anlamına almadık, çünkü öncesinde cennet nimetlerinin zirvesini oluşturacağını düşündüğümüz “hürriyet” anlamını vermiştik.

Esasında anlam derilerle ilgili olsaydı el-beşer kelimesinin yerine Nisa 4/56 da da ifade edildiği gibi cild/cülud kelimelerinin kullanılması daha anlaşılabilir olurdu. Çünkü orada da ebediyen cehennemlik olan inkârcıların durumu ele alınmaktadır. Farklı bir bakış açısıyla “insana gerçeği göstermek, hakikatin ortaya çıkmasını sağlamak, gerçeğin ser levha ortaya dökülmesi” gibi yaklaşımlar bu ayetin daha doğru anlaşılmasını temin edecektir. M.Okuyan

LEVVÂHA, "levh" kökünden aşırılık ifade eden bir siğa (kip)dır. Levh; susamak veya güneşin ısısı yahut susuzluğun bir adamın çehresini bozması, yani yakıp kavurarak karartmak veya ortaya çıkmak, şimşek çakmak, gözle görmek mânâlarına gelir ki, Levvâha kelimesinin bütün bu mânâlara ihtimali vardır. Deriye susamış yahut hiç durmadan derileri kavuran, yüzler karartan yahut hep beşer gözeten beşere saldıran manalarını ifade eder. İbnü Abbas'tan; "Sürekli olarak deriler kavuran, yüzler karartan" mânâsı rivayet edilmiştir. Daha başka mânâlar da söylenmiştir. Buna şöyle diyebileceğiz: Kanmak bilmez bir susuz, sürekli beşersûz (deri yakan). H.Yazır

Klasik müfessirlerin çoğu, “ondokuz”un, cehennemin bekçiliğini veya muhafızlığını yapan melekler olduğu görüşünü paylaştıkları halde Razi, burada insanın kendi içindeki maddî, zihnî ve duygusal güçlere işaret edildiği görüşündedir

İnsanın ruhsal akıbeti üzerinde belirleyici olan güçlerin veya melekelerin toplamını on dokuza çıkarırlar. Toplu olarak ele alındıklarında, insana kavramsal düşünme yeteneği kazandıran ve onu bu konuda meleklerin bile üstüne çıkaranlar bu güçlerdir (karş. 2:30 ve devamı ile bunlara ait dipnotlar; ayrıca bkz. aşağıdaki not). M.Esed  

Üzerinde on dokuz var.

Bu "ondokuz"un ne olduğunu açıklayan kelime zikredilmiyor. Ancak bundan sonraki ayetten bunun, o cehennemin korucuları olan melekler yani zebaniler olduğu anlaşılıyor. İnsanoğlunun ruhî ve ahlâkî kuvvetlerinin analizini yapıp sınıflandırarak bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler olmuşsa da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak bir iman işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anlatılmıştır. Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen mutlak bir ilâhî haber olduğunu tasdik edip "yorumunu ve mânâsını Allah bilir" demek gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah'ın şimdi sizin tam olarak bilip anlayamayacağınız ve ilerde ortaya çıkacak öyle kuvvet ve güçleri vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak surette inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu anda imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı bir sır, bilinmez bir şey gibi gelir, "böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu mu olur?" diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilirse de, kitap ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere kıyas edilerek bilinemeyeceğini bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği olanların imanlarını artırarak onları başarı ve kurtuluşa götürecek en önemli sebeplerden, hatırlatma ve haber verme cümlesinden olduğu için bunların yorumuna çalışmayarak mutlak bir iman ile inanılması gerekir. H.Yazır

Üzerinde on dokuz (melekî güç) vardır.

Başta Razi olmak üzere bazı ilim adamları, konuyu insanla ve onun sahip olduğu çeşitli güçlerle ilişkilendirmekte, 19 rakamının içeriğini değişik kuvvetlerle doldurmaktadırlar. Aslında konunun cehennemle ilgili olduğu devam eden ayetten kolayca anlaşılmaktadır.

Diğer görüşe göre, mesele cehennemin işleticiliği ile ilgilidir ve 19 sayısı da kendilerine bu görev verilmiş meleklerin sayısıdır. Cehennemin işleticilerinin “melekler” olduğu bir sonraki ayette açıkça dile getirilmektedir. Melekler “19 saf” veya “19 sınıf”  olarak da yorumlanmıştır.

Sekar cehenneminin işleticileri olan meleklerin sayısının neden 19 olduğu sorusunun cevabı bir sonraki ayette verilmektedir. Burada şu konuyu özellikle hatırlatmak isteriz: 19 rakamını, üzerinde Kuran’ın kodlandığı bir şifre gibi gören ve bu doğrultuda çeşitli açıklamalar yapmaya çalışan yaklaşımlar bu ayetten hiçbir şekilde destek alamazlar. Çünkü 19 rakamı bu ayette Kuran’la hiçbir şekilde ilişkilendirilmemekte, konu açıkça “sekar” cehennemini ilgilendirmektedir.

Buradaki 19 rakamı övülecek bir içerikte de yer almamakta, inkârcı muhatapları paylamayı ve onlara gözdağı vermeyi amaçlamaktadır. Şifreleri ve şifreciliği değil, “mübîn” oluşunun gereği olarak verdiği açık beyanlarla insanlara hitap etmekte olan bu eşsiz kitabı bazı şifrecilerin anlayışına ve tekeline bırakmak doğru bir davranış olmaz.

Dahası, şifre iddialarını doğrulamak için ayetlerin sıhhatine dair oynamaların yapıldığı ve ne tuhaf hezeyanların üretildiği de ehlince bilinmektedir. Bu nedenle Kuran’ın apaçık oluşunu ve açıklayıcı özelliğini esas alarak, onun derin ve evrensel mesajlarını anlamaya çalışmanın çok daha doğru bir davranış olduğuna inanmakta, çalışmalarımızı bu doğrultuda şekillendirmeye gayret etmekteyiz. M.Okuyan

CÜNUD, "cünd" kelimesinin çoğuludur. Asker, bir adamın yardımcıları, alay ve ordu mânâlarına gelir. Kuvvet ve sertliği itibariyle daha çok asker için kullanılır olmuştur. Aslı kalıbında kelimesinden alınmıştır ki taşlık, sert araziye denir. Ve o (yani Sekar veya bu âyetler) başka bir şey değil ancak insanlık için, insanın yararı için bir öğüt, bir hatırlatıcıdır. H.Yazır

Bu âyet ile Kur’ân ayetlerinin bir kısmının birden çok anlam taşıyan âyetler olacağı mesajı verilmektedir. Bu âyetler, tevilleri zamanla uzmanları tarafından yapılacak olan, uzman olmayanların ise “Rabbimizin bu âyetinde mutlaka bir hikmet var” diye teslimiyet gösterecekleri müteşabih âyetlerdir (Al-i İmran 7 ve Zümer 23) Yukarıdaki âyette ifade edilen hususlar, İsra; 60 ve Bakara; 26, 27de de söz konusudur.

“Biz cehennem muhafızlarını ancak melekler yapmışızdır.” Diyerek Yüce Allah cehennemin işleticilerinin veya muhafızlarının melekler olduğunu beyan etmektedir.

Bu amaçla Alak 96/18 de, onlara azap etmek için “güçlü kuvvetli, elinden kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığı” anlamına gelen zebani adlı melekleri görevlendireceğini bildirmektedir.

Yüce Allah, cehennem muhafızlarının sayısının 19 olduğunu ifade edince, kendilerine daha önce kitap verilmiş olanlar bu sayı nedeniyle gönül rahatlığına ermişlerdir. Anlaşılıyor ki, 19 rakamı onların kitaplarında da vardı. Böylece son vahyin de onlarınki gibi ilahi kaynaklı olduğunda şüpheleri kalmamıştı. Bu yaklaşım Kuran’ın doğruluğuna dair kitap ehlinin ikna olmasını ifade etmektedir.

 

“O cehennemin üzerinde, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek şedit melekler vardır.” (Tahrim 66/ 6)

“Rabbinin ordularını kendi zatından başka hiç kimse bilemez.”

Fetih 48/4 ve 7 de de ifade edildiği üzere, göklerin ve yerin bütün orduları Yüce Allah’a aittir ve onlar sadece O’nun kontrolündedir.

Kella edatının, “hayır hayır, asla, evet, kesinlikle, şüphesiz, hakikaten, gerçek şu ki” gibi değişik anlamlar verdiği görülmektedir. Bu edatın anlamını dilimize aktarmada tercih edebileceğimiz ifadelerden biri de “Fakat ne gezer!” sözüdür.

EDBERA: Dönüp gitmek, çekip gitmek manasına gelir.

Yüce Allah, Kuran’da çeşitli surelerde zaman kavramına yemin etmekte ve zamanın önemine dikkat çekmektedir. Kuran’da “kararmaya başlayan geceye ve ağarmaya başlayan gündüze” (Tekvir 81/17-18) “şafağa ve geceye” (İnşikak 84/16-17)  “Fecre, on geceye, çift varlıklara ve Tek olana, ayrıca geçip gideceği zaman geceye” (Fecr 89/1-4) güneşin ışığını ortaya çıkartan gündüze ve ışığı kaplayan geceye” (Şems 91/3-4) “ışığı kaplayan geceye ve göründüğü zaman gündüze” (Leyl 92/1-2) “Gündüzün aydınlığına ve bastırdığı zaman geceye” (Duha 93/1-2) ve nihayet akıp gitmekte asra, yani zamana, yani ömre” (Asr 103/1) yemin edilmektedir. Vahyin aydınlığıyla buluşmanın, isteyen için her zaman mümkün olduğu duygusu verilmektedir. Dünyada vahyin ağarttığı hayatların sahipleri, Abese 80/38 de de müjdelendiği gibi sevinçten parlayan yüzlerin sahipleri olacaklardır.

ESFERA: Aydınlanmak

Ayette geçen el-küber “büyükler” demektir, ıhda da “biri” anlamana gelmektedir. İkisi bir araya gelince “büyüklerden biri” manasını ifade etmektedir. Burada anlaşılan büyülerden birisi sekar cehennemidir.

BEŞER: Erkek ve dişi herkesi kapsar.

Bu ayetteki ilerlemek veya geri kalmak ifadesini şu ayetlerle açıklamamız mümkündür.

“De ki: Hak Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin (Kehf 18/29)

“Sonra bu kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan kimileri kendine haksızlık ettiler, kimileri orta yolu tuttular, kimileri de hayır işlerinde Allah’ın izniyle öne geçtiler; işte en büyük üstünlük budur.” (Fatır 35/32)

Yorumunu yapmakta olduğumuz Müddesir 37 de görebileceğimiz çok önemli bir ilke de, ilerlemenin veya geri kalmanın insanların isteğine bağlı olmasıdır. Yüce Allah insan iradesini, seçeneğini özgür bırakmaktadır. Tevhit inancını kabul etmek veya ret etmek konusunda insanlar özgürdürler. 

Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah'a borçlarını öderse kendisini kurtarır. (Geniş bilgi için Tûr suresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır."(Tur, 52/21) ayetinin tefsirine bkz.) H.Yazır

Ayette geçen rahine kelimesi “rehin alınmıştır” anlamına gelmektedir. Tur52/ 21 deki “Rehin alma”, iyilerin amellerini bulacaklarını ifade ederken buradaki ayette ise günahkârların, suçluların ve kötülerin amelleri tarafından rehin alınmalarını ifade edilmektedir.

وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِاٖيمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَیْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهٖينٌ
“İman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyanların, soy soplarını da kendilerine katmışızdır. Ve kendi amellerinden kendilerinin hiçbir şeyini eksiltmemişizdir. Her kişi, kazandığı karşılığında bir rehindir.” (Tur 52/21)

Beled 90/18 de de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, Kuran da cennet ödülleri veya cehennem azabı konularının işlendiği yerlerde kullanılan tabirlerden biri de “sağın adamları” ifadesidir.

Genel olarak “yemin” veya “organ” demek olan el-yemin / el –eyman kelimeleri, “sağ el” (İsra 17/71, Taha 20/17, Vakıa 55/8,27, Hakka 69/19, Müddesir 74/39, İnşikak 84/7)  sağ taraf (Araf 7/17, Kasas 28/29, Hadid 57/12, Tahrim 66/8, Mearic 70/36-37) Kuvvet (Zümer 39/67, Saffat 37/93, Hakka 69/45)  yemin (Bakara 2/225, Maide 5/89, Enam 6/109, Nahl 16/94, Nur 24/53, Fatır 35/42) ahit (Tevbe 9/12, Kalem 68/39) güvenilen yan, kişinin şüphelenmeyeceği taraf (Saffat 37/28) anlamlarına geldiği gibi, ayrıca me meleket eymanuküm şeklinde kullanıldığı zaman mecazi bir anlam kazanır ve sağ ellerin sahipliği “kişinin sahip olması” manasını verir. (Nisa 4/3,24,25,36, Nahl 16/71, Müminun 23/6, Nur 24/31,33,58, Rum 30/28, Ahzab 33/ 50,55, Mearic 70/30)

Yorumunu yaptığımız Müddesir 74/39 ve Beled 90/18 de de olduğu gibi, ashabul yemin veya ashabul meymeneh ifadeleri ahirette amel defterleri sağ tarafından verilenlerdir. İsra 17/71, Hakka 69/19 ve İnşikak 84/7 de konu açıkça “kitabı/amel defteri veya karnesi kendisine sağ tarafından verilenler” şeklinde geçmektedir.

Enbiya 21/101-102 de ifade edildiğine göre, haklarında olumlu karar verilenler azaptan uzak tutulacaktır. Mahşerdeki tutuklanmadan etkilenmeyeceklerdir. M.Okuyan

وَاَمَّا اِنْ كَانَ مِنْ اَصْحَابِ الْيَمٖينِ

Eğer onlar cennete gideceklerden ise (Vakıa 56/90)

Cennet ödülleriyle buluşturulacak müminler orada boş durmayacaklar ve çeşitli meşguliyetlere sahip olacaklar, ancak bu meşguliyetten dolayı yorulmayacak ve bıkkınlık içerisine girmeyeceklerdir. Bu konuda Hıcr 15/48, Fatır 35/35 ve Yasin 36/55 te çeşitli bilgiler yer almaktadır. Ğaşiye 88/8-10 da geniş bir şekilde açıkladığımız üzere, cennetlikler orada sahip olacakları işlerden mutlu ve memnun olacaklardır. M.Okuyan

Mücrim kelimesi c-r-m kökünden türetilen bir isimdir ve özet olarak “günah, cürüm veya suç işlemek” anlamına gelmektedir. El-mücrimin “suç işlemeyi hayat tarzına dönüştüren veya suçu savunan kişiler” demektir.

Mücrimlerin özellikleri nelerdir?

Kelime anlamında da belirttiğimiz gibi, bunlar sürekli günah veya suç işleyenlerdir. Kuran da zikredildiğine göre mücrimler “af kapsamı dışında bırakılmışlardır.” (Tevbe 9/66) Bu insanlar, “yüzü korkudan ve dehşetten dolayı moraranlar, körleşenler” şeklinde tanıtılmakta ve azabın muhatapları olarak sunulmaktadırlar.” (Taha 20/102)

Bunların, “başları eğik ve mahcup bir şekilde diriltilecekleri” (Secde 32/12) ve “kendilerinden intikam alınmasını gerektirecek şekilde suç işleyenler oldukları” anlaşılmaktadır. (Secde 32/22) Ayrıca mücrimlerin, “azabın içersinde çok uzun süre kalacakları” (Zuhruf 43/74) çünkü “Müslüman olmayı tercih ettikleri” belirtilmektedir. (Kalem 68/35) Yani bir anlamda mücrimlik, günahtan kaçınmak için Allah’a teslim olmayı değil, günah işlemek için teslimiyetten kaçınmayı ifade etmektedir.

Mücrimler, şımarık Karun özelliğinde “suçlular” şeklinde tanıtılmakta, bunlar için mahşerde günahları nedeniyle sorgulama ihtiyacı bile hissedilmeyeceği beyan edilmektedir. (Kasas 28/78) Öyle anlaşılıyor ki bunlar, insanların en azgınları arasında yer almaktadırlar. Nitekim günahları nedeniyle sorgulanmayacak bu kişilerin, simalarından tanınacakları iade edilmektedir. (Rahman 55/39-41)

Toplumda mücrimler, bozgunculuk yapan liderler ve kendini aldatanlar (Enam 6/123) cinsel sapkınlık yapanlar (Araf 7/80-84) hakkı istemeyenler (Enfal 8/8) Allah’a karşı yalan iftira edenler (Yunus 10/17) İnsanlara inanç özgürlüğü tanımayanlar (Taha 20/70-73) ve insanları yoldan saptıranlar. (Şuara 26/99) İnanç ve inananlar bağlamında düşündüğümüzde bunlar müminlere gülen, onların yanına gittiklerinde onlarla alay eden, bu alaycılık sonrasında kafadarlarının yanına keyifle ve eğlenerek dönen inananları gördüklerinde onlara sapıklık ithamında bulunan kimselerdir. (Muttaffifin 83/29-33)

İşte bu anlattıklarımız ışığında, Yüce Allah’ın çizdiği bu tabloya bakarak, mücrimlerin ilk insan neslinden kıyamete kadar var olacağı ve hepsinin aynı muameleye tabi tutulacağı anlaşılmaktadır. Onların mahşerdeki durumlarının nasıl olacağı sorusu orada kendilerine mutlak surette sorulacak ve kendi ağızlarından suçlarını itiraf edeceklerdir. M.Okuyan

SELEKE: Sürükleyen, iten, sokan

Bu ilk dönem suresi nazil olduğu sırada namazın (salât) müminlere henüz farz kılınmamış olmasından dolayı, bu terimin, yukarıdaki bağlamda en geniş anlamında, yani Allah'a bilinçli kulluk anlamında kullanıldığını söyleyebiliriz. M.Esed

Buradaki“مصلّين - musallin” sözcüğü “namaz kılanlar” anlamında olmayıp sözlük anlamıyla destekçi, sosyal yardım için koşan, çalışan demektir. “صلاة - salat” ve bunun türevlerinden olan “musallin” sözcüğü ile ilgili geniş bilgi Kevser suresinde verilecektir. H.Yılmaz

Genellikle “namaz” ibadeti ile ilişkilendirilen el-musallin kelimesinin anlam içeriğinde elbette bir tevhit eylemi olarak namaz da vardır. Ancak kelimenin özel olarak “namaz” anlamı vermesi için ekaame, yakumui ikamet, ekım, ekumu gibi kelimelerle birlikte kullanılması gerekir. Bu nedenle, ayette el-musallin sözcüğüyle kast edilen anlam, özel olarak namaz ibadetinden ziyade, namazı da içerecek şekilde bütünüyle tevhit eylemlerini yapanlardır. Bir sonraki ayette ekonomik bir faaliyet yer aldığı için bu ayetteki mesajın bütünüyle bedensel ibadetler olduğunu söylemekte bir sakınca görmemekteyiz. Meseleye bu açıdan bakınca, ayeti, “Tevhit üzere Hakka yönelenlerden, yani ibadet edenlerden değildik” şeklinde tercüme etmenin çok daha doğru olduğu açıkça ortadadır.

Kelimenin kök olarak “yaslanmak, destek olmak” anlamlarından hareketle, ayette kastedilen mesajın, bu kişilerin Yüce Allah’a yaslanmayanlar ve O’nun dinine destek olmayanlar olduğu da ifade edilebilir. Kişi dünyada neye veya kime yaslanmışsa kimden yana olmuş, kimin yanında yer almış, kime güvenmiş ve kime destek vermişse, mahşerde de ona göre muameleye tabi tutulacaktır. Dünyada Yüce Allah’tan yana olanlar mahşerde de ona göre bir muameleye tabi tutulacaktır. Dünyada Yüce Allah’tan yana olanlar mahşerde cennete, şeytandan yana olanlar da ateşe yaslanacaklardır. Dünya hayatında Yüce Allah’ın dinine destek verip ona yaslanmayanlar, mahşerde ateş azabına yaslanmak zorunda kalacaklarını unutmamalıdırlar. M.Okuyan

“مسكين - miskin” sözcüğü fıkıh kitaplarında “Fakirden daha da yoksul kimse” şeklinde tanımlanır. Sözcüğün kök anlamından yola çıkılırsa, “miskin” ve “mesâkîn” sözcükleri ile kastedilenin hareket kabiliyetini kaybetmiş, iş yapma imkân ve fırsatları kalmamış kimseler olduğu anlaşılır.

 

Miskinin doyurulmasını teşvik etmiyorsunuz. (Fecr 89/18)

Ya da yerde sürünen bir miskine (Beled 90/16)

Miskini doyurmaya teşvik etmez. (Maun 107/ 3)

Yoksula, yetime ve esire, yemeği severek yedirirler. (İnsan 76/8)

El-haaidun kelimesi “boş işlere, günaha dalanlar” demektir.

وَاِذَا رَاَيْتَ الَّذٖينَ يَخُوضُونَ فٖى اٰيَاتِنَا فَاَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتّٰى يَخُوضُوا فٖى حَدٖيثٍ غَيْرِهٖ وَاِمَّا يُنْسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرٰى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمٖينَ
Ayetlerimiz konusunda 'alaylı tartışmalara dalanlar:' -onlar bir başka söze geçinceye kadar- onlardan yüz çevir. Şeytan sana unutturacak olursa, bu durumda hatırlamadan sonra, artık zulmeden toplulukla beraber oturma. (Enam 6/68)

p>

 

وَلَا يَحُضُّ عَلٰى طَعَامِ الْمِسْكٖينِ

Miskini doyurmaya teşvik etmez. (Maun 107/ 3)

وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّهِ مِسْكٖينًا وَيَتٖيمًا وَاَسٖيرًا

Yoksula, yetime ve esire, yemeği severek yedirirler. (İnsan 76/8)

Yevmüd-din tamlaması “Hesap Günü” demektir.

El- Yakîn “gerçek, hakikat, ölüm” demektir. Tekasür 102/1-2 de de hatırlatıldığı üzere, insanlar hata işlemeyi alışkanlık haline getirince artık ondan dönmeyi genellikle başaramamaktadırlar.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقٖينِ

Sonra onu, gerçekten yakîn gözüyle (Ayne'l Yakîn) görmüş olacaksınız. (Tekasür 102/7)

48. (Bekledikleri) şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermeyecektir.

Yunus 10/18 yer aldığına göre, Mekkeli müşrikler putların kendilerine şefaat edeceğine inanmakta ve onlara sırf bu nedenle tapındıklarını ifade etmekteydiler. Yüce Allah onların bu iddiasını aynı ayette “Siz, göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” diyerek reddetmektedir.

Zümer 39/43 te, yine Mekkeli müşriklerin Allah’ın peşi sıra bazı şefaatçiler edindikleri ifade edilerek, “Hiçbir şeye güçleri yetmese ve akılları ermese de mi?” cümlesiyle bu beklenti reddedilmektedir. Çünkü Zümer 39/44 e göre, “bütünüyle şefaat, göklerin ve yerin idaresi sadece kendisinde olan Allah’a aittir. Buna göre Yüce Allah’ın izin ve kontrolü dışında başka şefaatçiler aramak son derece batıl bir beklentidir.

ŞEFAAT MESELESİ

Kuran’da “tek olanı çift yapmak” anlamındaki ş-f-a kökünden kelimesi dünya hayatı için “öncülük etmek, katkıda bulunmak” ve Fecr 89/3 teki şef kelimesi de “çift” anlamına gelmektedir. Ahiretle ilişkilendirilen diğer kullanımları ise beş başlıkta ele almamız mümkündür:

1. Şefaatin sadece Yüce Allah’a ait olduğunu beyan eden ayet: “De ki: Şefaat bütünüyle ve sadece Allah’a aittir.” (Zümer 39/44) Şefaatle ilgili bütün ayetler bu ayet ışığında anlaşılmalı ve yorumlanmalıdır.

2. Şefaati mutlak anlamda reddedip onun fayda vermeyeceğini içeren ayetler: “Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz, onlara asla yardım da yapılmaz.” (Bakara 2/48) “Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş dostluk ve şefaat (kayırma) bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri inkâr edenler elbette zalimlerdir.” (Bakara 2/54) Konuyla ilgili bu iki ayetin mealini vermek istiyoruz. Ayrıca bak: (Bakara 2/48, 123, 254, Enam 6/51, 70, 94 Araf 7/53, Yunus 10/18, Şuara 26/100, Rum 30/13)

3. Şefaati Allah’ın iznine bağlayan ayetler: “İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir?” (Secde 32/4, Yasin 36/23, Zümer 39/43, Mümin 40/18, Müddesir 74/48, Bakara 2/255, Yunus 10/3, Necm 53/26)

4. Şefaat edebilecek varlıklar: Bunlar Kuran’ın ifadesine göre “Rahmanın katından söz alan meleklerdir.” (Meryem 19/87, Enbiya 21/28, Necm 53/26, Zuhruf 43/86)

5. Kendilerine şefaat edilebilecekler: Bunlar da “Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseler” (Taha 20/109) “Allah’ın razı olduğu müminler, (Enbiya 21/28), “Allah’ın izin verdiği kimseler” (Sebe 34/23), ve “Allah’ın dilediği ve razı olduğu kişilerdir” (Necm 53/26)

Bu ayet gruplarından çıkartılabilecek çeşitli sonuçlar vardır:

1. Şefaatle ilgili bütün bu ayetleri birlikte düşündüğümüzde şefaatin mutlak anlamda sadece Yüce Allah’a ait olduğunu kabul etmek ve ısrarla bu gerçeği vurgulamak durumundayız. Yüce Allah’tan başkasından şefaat beklemek, O’nu yeterince tanımamaktır. Şu husus asla unutulmamalıdır. Hiçbir varlık, insanı Yüce Allah’ın sevdiği kadar sevemez. Dolayısıyla bağışlanmayı ve şefaati Yüce Allah’tan beklemek tek yoldur. Bağışlanmak için araya başkalarını sokanlar, Yüce Allah ile aralarına mesafe koyanlardır; dahası Yüce Allah’ı kendilerinden uzak sananlardır. Oysa Kaaf 50/16 ya göre Yüce Allah insana şah damarından daha yakındır. Allah –kul- şefaat ilişkisinde anlayışımız bu olmalıdır.

2. Ayrıca Mekkeli müşriklerin beklediği türden bir şefaatin olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Allah’tan başkasını otorite kabul edip, bazı artçı tanrıcıklar veya çakma tanrılar edinen ve sonunda onlardan torpil bekleyenler, bu beklentilerinin karşılığını kesinlikle göremeyecekleridir. İkinci maddede saydığımız ayetlerde de görüleceği üzere, Kuran bu konuda son derece kesin ve olumsuz ifadeler içermektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz Müddesir 74/48 de ele alınan konu da budur.

3. Üçüncü maddede beklediğimiz ayetlerde Yüce Allah şefaati bütünüyle Kendi iznine bağlamaktadır. O’nun izni olmadan –haşa- sanki O’na rakip anlayışlar türetiliyormuş gibi yeni bir şefaat kurumu oluşturmamak gerekir.

4. “Tek olanı çift yapmak” demek olan şef kelimesi, cennete gitmiş kişilerin oradaki derecelerinin artırılması anlamını vermektedir. Bir dereceyi hak eden kişilere Yüce Allah bir üst dereceyi verebilir. Bunu melekler eliyle ilgili kişilere bildirir, böylece meleklerin şefaati de anlaşılmış olur.

5. Şura 42/5 e göre, meleklerin yeryüzündeki bütün insanlar için gerçekleşecek olan bağışlanma duaları, Mümin 40/7 ye göre, iman etmiş kişiler için kabul edilmiş olacaktır. İşte onların duası kabul edilince derece artırım kararı onların eliyle müminlere iletilir ve şefaat gerçekleşmiş olur. Esasında Nisa 4/69 da bunun tamamlayıcısıdır. “Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, Hakka sadık kalanlar, hayatını imana şahit kılanlar ve iyiliği yayanların safında olurlar. Bunlar ne güzel dostturlar. “Şefaat, bu dört grupla mahşerde cennet ödülleri içerisinde birlikte olma halidir ve bunu sağlayacak olan da sadece Yüce Allah’tır. Haklarında bu karar verilenlere sevindirici haberi melekler vermiş olacaktır.

6. Öte yandan şefaatin “cehennemden çıkartılıp cennete gönderilme” şeklinde gerçekleşeceği anlayışı ise, kişiyi büyük günah işlemeye teşvik edeceği ve onu tembelliğe sevk edeceği için doğru görülmemelidir. Yüce Allah, Nisa 4/31 de “Büyük günahlardan kaçınırsanız diğerlerini örter ve sizi değerli bir ödül yerine (cennete) koyarız” buyurmaktadır. Genelde algılandığı üzere şefaat, büyük günah işleyenlere yönelik gerçekleşecektir. Oysa bu kabul söz konusu ayetle taban tabana zıttır.

Hâlbuki dillerinden düşürmedikleri ayete taban taban zıt bir sözü Peygambere isnat etmektedirler. “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir sözüdür.” Ayette büyük günahlardan kaçınırsanız demektedir. Bu sözü peygamber Kuran’a aykırı olarak söyleyemez. Bu bir bühtandır.

7. Nafile ibadetleri Hz Peygamber’in şefaatini elde etmek için yapmak ise son derece bir hatadır ve mutlaka bundan dönülmelidir.  M. Okuyan

“ŞEFAAT KAVRAMI”:

شفع - Şef’i” kökünden türemiş olan “شفاعة - şefaat” sözcüğünün sözlük anlamı “Bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek ve esirgemektir. Sözcük zaman içerisinde “Yüksek mevkide bulunan birinin düşkün birine yardım etmesi, onu koruması, onun korunmasına aracılık etmesi, onu yalnız bırakmayıp ona destek olması” anlamında kullanılır olmuştur.

Sözcüğün terim anlamı ise “Bir kimsenin bağışlanmasını istemek, bir kimseden başka biri için iyilik yapmasını, onun zararına olan davranışlardan vazgeçmesini rica etmek, başkası hesabına yalvarmak, rica etmek, birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak” demektir.

Kısaca şefaat “aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek” anlamlarına gelir.

Arapça’da başkası lehine talepte bulunana [şefaat edene] “الشّافع - eş-şafi” veya “الشّفيع - eş-şefi” denir.

“Şefaat” kavramının doğru anlaşılabilmesi için konunun aşağıdaki başlıklar altında incelenmesinde yarar görmekteyiz.

1 Allah’tan başka şefaatçi yoktur: Şefaat sadece Allah’a aittir. Bu konuda ilk öğrenilmesi gereken husus, şefaat yetkisinin sadece Allah’a ait olduğudur.

De ki: “Tüm şefaat Allah’a aittir.” Zümer; 44.

Sizin için O’nun astlarından bir veli ve şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? Secde; 4.

2. Yüce Allah, kendilerinden razı olduğu kulları için, dilediğine şefaat/yardım izni verebilir:

Allah’ın izni ve emri olmadan kimsenin kimseye şefaat/yardım etmesi söz konusu değildir. Allah’ın izni ile şefaat/yardım edecekler de ancak Allah’ın kendilerinden razı olduğu kulları için şefaat edebilirler.

O’nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. Yunus; 3.

Onlar “Rahman çocuk edindi” dediler. Hâşâ, bundan münezzehtir O. Onlar lütuflandırılmış kullardır. Onlar O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat [yardım] etmezler. Ve onlar O’nun haşyetinden titrerler. Enbiya; 26–28.

Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah’ın kendilerinden razı olduğu kimseler şefaat [yardım] edemezler, ancak şefaat [yardım] edilirler.

3. Yüce Allah, güzel bir şefaatle şefaat edene izin verdiği gibi, kötü bir şefaatle şefaat edene de izin verebilir:

Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir. Nisâ; 85.

İyi ve güzele aracılık ve yardım etme anlamındaki “şefaat-ı hasene”, iman edip Allah’ın ve kullarının haklarına riayet ederek müminlerin iyiliği ve yararı için uğraşmak, onları kötülüklerden ve uğrayabilecekleri zararlardan korumaya çalışmak demektir. Kötü ve zararlıya aracılık ve öncülük etmek anlamına gelen “şefaat-ı seyyie” ise müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmak demektir. Kur’an, gerek “şefaat-ı hasane ”de ve gerekse “şefaat-ı seyyie ”de bulunanların dünyada ve ahirette bu davranışlarının sonuçlarından pay alacaklarını bildirmektedir.

4. O gün şefaat yoktur, kimseden şefaat kabul edilmeyecektir:

Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. Bakara; 48.

Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların yardım olunmayacağı günden sakının. Bakara; 123:

Görüldüğü gibi ahirette kimseye şefaat ettirilmeyecektir. O gün sadece Allah’ın izin verdikleri, bildikleri gerçeğe tanıklık edebilirler.

O’nun astlarından yakardıkları şefaate sahip olamaz! Hakka tanık olanlar müstesna. Onlar biliyorlar da. Zuhruf; 86.

Yukarıdaki Kur’an ayetleri ışığında anlıyoruz ki, konumuz olan 26. âyette geçen “meleklerin şefaati”, bu dünyaya yönelik şefaattir ve bu şefaat, müşriklerin şans tanrısı, bereket tanrısı, yağmur ve rahmet tanrısı, onların melek şefaatçisi, insanların Allah’a yaklaştırıcısı gibi inançları ile asla bağdaşmaz. Âyette sözü edilen şefaat, Yüce Allah’ın kendilerinden razı olduğu ve haklarında yardım takdir ettiği kulları için doğadaki melekleri/güçleri harekete geçirerek bu kullara yardım ettirmesidir. Bunun örneklerini bir kısmını “Melek kavramı” başlığı altında da verdiğimiz şu ayetlerde görmek mümkündür: Al-i İmran 123-126, Enfal 9-12, 50, Tövbe 25, 26, Ahzab 9, 26, Şûra 5, Zümer 43, 44, Müddesir 48, Bakara 255, En’âm 51, Yunus 3, 18, Secde 4, Sebe 23.

Halk arasında yaygın olarak “ümmetinden günahkâr olanların günahlarının affedilmesi için peygamberimizin Allah katında aracılık etmesi” şeklinde tanımlanan şefaat anlayışının Kur’an’a ters olduğu özellikle belirtilmelidir. Peygamberimizin günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlaması, tabir yerinde ise “Allah nezdinde torpil yapması” anlamına gelen bu anlayış, “Sen ateştekini kurtarabilir misin ?” diyen Zümer suresinin 19. ayetine terstir. Bu anlayış sahipleri bilmelidirler ki, bu anlayışlarını değiştirmedikleri takdirde peygamberimizin şefaat değil, şikâyet ettiği ümmetine dâhil olacaklardır: Elçi de: “Rabbim, halkım Kur’an’ı terk etti” der. Furkan; 30. H.Yılmaz

48. Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.

Kuran’ın ve onun oluşturduğu İslam dininin en önemli kavramlarından biri şefaattir. Şefaat konusunu Bakara 2/48,255; Yunus 10/3; Zümer 39/44 te açıklanmaktadır. Ayrıca Necm 26 da da bu konu geçmektedir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Müddesir 48 e baktığımızda son kelime eş-şafi’ in şeklinde çoğul olarak gelmiştir. ”Şefaat edenler” anlamına gelen bu kelimden anlıyoruz ki Yüce Allah şefaat etme izninin birilerine verecektir. Bu izni kime verecektir? Bu soruya cevap olarak Necm 26 yı verebiliriz:

“Göklerde nice melekler var ki, şefaatleri hiçbir işe yaramaz. Allah, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum müstesna.”

Demek ki, Allah Teâlâ’nın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmek için sadece meleklere izin verecektir. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki şefaatçilerden kasıt meleklerdir. Onların şefaati bu insanlara fayda vermeyecektir.

Yüce Allah menfaat yani fayda kavramını da gündeme getirmektedir. İşte sekar denen alevli cehenneme gidecek olanlar asla kimseden fayda görmeyeceklerdir. Bu dünyada yaptığımız amellerin ahiretteki değerlendirmelerinini ardından şefaat ile fayda görmeyeceklerine de karar verilecektir. B.Bayraklı

Ayette geçen et-tezkira “öğüt” anlamına gelmektedir ve dişi kalıbındadır. Açılmış sahifeler kitap demektir. O zaman tezkiranın Kuran olduğunu söyleme imkânımız doğmaktadır. Onlar Kurandan yüz çeviriyorlar.

Bu ifadede geçen humur kelimesi el-hımar sözcüğünün çoğuludur ve “yaban merkepleri” anlamını vermektedir. Vahiyden yüz çevirenlerin bu şekilde bir benzetmeye tabi tutulması, bizzat şahısları hedef almaktan ziyade, onların vahyin gerçeklerinden hızla ve kararlı bir şekilde uzaklaşmalarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Kuran öğüdünden yüz çevirmek, kişiyi dünyada sıkıntılı ve dar bir hayatın sahibi yapar,(Taha 20/124) kendisine şeytanın musallat edilmesine neden olur.(Zuhruf 43/36) ahirette söz konusu kişiyi sürekli zorlaşan bir azaba sürükler. (Cin 72/17)

KASVERE, "kasr" kökünden türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup "zorlu avcı alayı" veya "arslan" mânâlarına geldiği açıklanıyor. Lugatçıların çoğu kasvere'nin arslan mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Bunun Habeş lügati olduğu da rivayet edilmiştir. İşte Kur'ân ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır. Onda belki bir kurtuluş, bir fayda

düşünülebilir. Öğütten kaçan bu budalalar ise tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp yok oluşa koşuyorlar. H.Yazır

Kur'an'da başka bir yerde yine bunlar "Allah, Resullerine verdiği şeyi bize de vermezse inanmayız" (Enam: 124) demişlerdi. Diğer bir yerde de "Sen göğe git ve oradan bizim okuyacağımız bir kitap getir" (İsra17/ 93) isteğinde bulunmuşlardı.  (Mevdudi)

Lafzen, “onların her biri kendilerine açık seçik metinler verilmesini isterler”, yahut “açılmış sahifeler” (yani, herkesin anlamasına açık): karş. 2:118 -“Allah neden bizimle konuşmaz ve neden bize [mucizevî] bir işaret göstermez?” -yani, doğrudan doğruya, bir peygamberin aracılığı olmaksızın. Bu ayet, Kur’an'ın çok sık başvurduğu, “böbürlenme ”nin yahut “boş gurur ”un ilk tasviridir. M.Esed

52. Esasında onların her biri, kendisine (önünde) açılmış sahifeler (ilahi vahiy) verilmesini istiyor.

Enam 6/124 te, inkârcıların özel olarak bilgilendirilme istekleriyle ilgili benzer bir konu şu şekilde geçmektedir: “Ne zaman onlara bir ayet gelse, Allah’ın peygamberine verdiklerinin benzeri bize de verilmedikçe inanmayız derler. (Oysa), risaletini kime vereceğini en iyi bilen Allah’tır” İşte bu ayet, inkârcı mantığı son derece açık bir şekilde deşifre etmektedir.

Bakara 2/118 de şu ifadeler yer almaktadır: “Gerçeği bilmeyenler, Allah bizimle konuşmalı veya bize açık bir belge gelmeli değil miydi? Diye soruyorlardı. Onlardan öncekiler de aynen onların sözlerini söylemişlerdi. Akılları da birbirine benzemektedir. Vahye ve peygamberliğe karşı inkârcı insanın tutumu çok önceki nesillerden beri aynı şekildedir. Anlaşılıyor ki, inkârın mantığında herhengi bir değişiklik yaşanmamaktadır.

Enam 6/7 de Hz. Peygambere onların elle dokunabilecekleri bir kitap indirilse, buna da “açık büyü” diyecekleri ve dolayısıyla inanmayacakları beyan edilmektedir.

Enam 6/8 de dile getirildiği üzere, kendilerine melekler gönderilse bile yine de inanmayacakları haber verilmektedir.

Rad 13/31 de Kuran, mucize olarak kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin yarıldığı veya ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsa da bunların inanmayacakları ve küfürde ısrarcı olacakları ifade edilmektedir.

İsra 17/90-96 te yerden sular fışkırtıncaya veya özel hurma bahçeleri, üzüm bağları sahibi oluncaya veya gökten üzerlerine bir azap parçası indirinceye ya da –haşa- Allah’ı ve melekleri önlerinde hazır bulunduruncaya kadar inanmayacakları dile getirilmektedir. Bunların yanın da altından bir sarayı oluncaya ya da göğe yükselip oradan kendilerinin okuyabileceği türden yazı ve maddi bir kitap getirinceye kadar Hz. Peygambere iman etmeyecekleri de beyan edilmektedir.

Furkan 25/7-8 de inkârcılar kendilerince peygamberlik ölçüsü koyarak, Hz. Peygambere bir meleğin indirilmesini ve onunla birlikte uyarıcılık yapması gerektiğini, dahası kendisine hazineler indirilmesi veya özel besleneceği bir bahçenin bulunmasının zorunlu olduğunu belirtmektedirler.

Bütün bu ve benzer ayetlerde dile getirilen istekler yerine getirilmiş olsa bile, Enam 6/111 de ifade edildiği üzere melekler kendilerine indirilmişse de ölüler onlarla konuşsa da istedikleri her şey önlerine toplanmış olsa da yine iman etmeyeceklerdi.

Bugün de kitap, makale, dergi, film, dizi, tiyatro, karikatür gibi yazılı ve görsel bütün iletişim araçlarını kullanarak alay ve hakaret etmeye devam etmekte, bu arada vahyin aydınlığını karanlık gibi göstermeye çalışmaktadırlar. M.Okuyan

Aynı husus Enam Suresi 7. ayette de şöyle ifade edilmektedir. "Ey Peygamber! Sana bir kâğıtta yazılmış bir kitap indirseydik de onlar ona elleriyle dokunmuş olsalardı, kâfir olanlar yine muhakkak 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir' diyeceklerdi."  Mevdudi

“Şüphesiz bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.” (İnsan 76/39)

“Kuran, herkes için, sizden doğru yola gitmek isteyenler için bir öğüttür.” (Tekvir 81/27-28) ayetleriyle de aynı konuya dikkat çekilmektedir.

Allah kim için diler.

اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَرٖيمٍ

Sen ancak o zikre/Kur'an'a uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarırsın. Böylesini, bir bağışlanma ve seçkin bir ödülle müjdele! (Yasin 36/11)
وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرٖينٌ

Kim Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur.
(Zuhruf 43/36)

لَقَدْ اَضَلَّنٖى عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْ جَاءَنٖى وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْسَانِ خَذُولًا

Zikir/Kur'an bana geldikten sonra, o saptırdı beni ondan. Şeytan, insan için bir rezil edicidir. (Furkan 25/29)

O, bir gruba yol gösterdi, bir gruba da sapıklık hak oldu; onlar şeytanları Allah’ın astlarından veliler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] edindiler ve de kendilerinin doğru yolda olduklarını sanıyorlar. (Şura 42/30)
Şeytan insandan da cinden de olur. Kuran yolundan saptıran herkes şeytandır.

“ANA KURAL ŞUDUR. ALLAH FASIKLARDAN BAŞKASINI YOLDAN ÇIKARMAZ.”

FASIK – GÜNAH İŞLEYEN

Fısk ın üç mertebesi vardır.

Birincisi günahı çirkin kabul etmekle beraber yine de bazen nefse uyup günah işlemektir.

İkincisi: Günahı günah bilerek sık sık günah işlemektir.

Üçüncüsü: Günahın çirkinliğini inkâr ederek, onu iyi bir şey kabul edip günah işlemektir ki bu türlü fısk, küfürdür. S.Ateş

(Allah'ı unutup da Allah'ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın; onlar fasıkların ta kendileridir). [Haşr/19]

İnananlar için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah'ın zikrine (Kuran) ve inen gerçe­ğe saygı duysun ve bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmekle kalpleri katılaşmış ve çoğu da fasık olan kimseler gibi ol­masınlar. [Hadid/16] Bu insanların gönül boyutu yoktur. Fasık, aradan bir zaman geçtikten son­ra gerçeğe (Kuran) karşı kalbi katılaşır ve saygı duymaz hale gelir.

Bakara/27'de fasığın şu özelliklerini topluca bulmaktayız:

a) Allah'a verdiği sözde durmamak,

b) Allah'ın emrettiği ilişkileri kesmek,

c) Yeryüzünde bozgunculuk yapmak,

d) Manen iflas etmek.

Tefsirlere akrabalık diye geçmiş. İman ile amelin birleştirilmesidir. Böyle olursa Allah ondan ilişkisini kesmez. Nasibini kısmaz. Bolluk ve bereket olur. (Bakara 2/27)

Allah tufanda boğulan Hz. Nuh’un oğlu için şöyle buyurdu.

“Allah buyurdu: "Ey Nuh! O, senin ailenden değildi. Yaptığı, iyi olmayan bir işti. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme. Cahillerden olmaman hususunda seni uyarırım." (Hud 11/46)

Dinde ana kural şudur. Allah’la olan bağların devamlı olmasıdır. Koparılmamasıdır. Yani O’nun gönderdiği Kuranla olan bağın koparılmamasıdır.