(Enfâl - 51.Ayet)

<< Geniş Meal

Kıyâme

Hayır, hayır! (İş sizin zannettiğiniz gibi değil!) Kıyamet gününe yemin ediyorum.

Ayetteki lâ uksimu fiili “yemin ediyorum”, yevmul-kıyameh tamlaması ise “Kıyamet günü” demektir. Neml 27/87 ve Zümer 39/68 de ifade edildiğine göre Sur denilen boruya ilk üfürüldüğünde, Yüce Allah’ın diledikleri hariç göklerde ve yerde bulunan herkes düşüp bayılacaktır. Yaşanacak bu olağanüstü durum, kâinat sisteminin bu şeklini kaybedeceğini, yeryüzünün ve göklerin başka yeryüzüne ve göklere dönüştürüleceği gerçeğini ortaya koymaktadır. (İbrahim 14/48)

Kuran da, Kıyametin kopması anlamındaki bütün ayetler, (Hac 22/1-2; Neml 27/88; Yasin 36/49-50; Vakıa 56/1-2; Hakka 69/13-16; Mearic 70/6-10; Mürselat 77/7-15; Naziat 79/6-7; Tekvir 81/1-6)

Kıyamet gününün ikinci yönü ise, insanların mahşer için diriltilmesi ve ayağa kalkmalarıyla ilgilidir ki, buna ahiret şartlarında gerçekleşecek “mahşer” denmektedir. Bu sahneler, Sur denilen boruya ikinci kez üfürüldüğünde gerçekleşecektir. Kuran da pek çok ayette yeniden inşa ve insanların sorgulanması konusu ele alınmaktadır.(Taha 20/102-112; Yasin 36/51-53; Zümer 39/68-74; Mümin 40/16-18; Kaaf 50/19, 41-44; Tur 52/7-11; Nebe 78/17-20; Abese 80/33-37; Tekvir 81/10-14; İnfitar 82/1-5; İnşikak 84/1-5) Sura ikinci kez üfürüldüğünde kalkıp korkuyla etrafa bakınacaklar (Zümer 39/68), ardından da kabirlerinden kaldırılıp Rablerine koşacaklardır (Yasin 36/51)

M.Okuyan

Hayır! Kıyamet gününe yemin ederim.

Kıyamete, ahiret hayatına, ceza gününe, yeniden dirilmeye amellerin değerlendirileceği güne inanmayanlara Yüce Allah, “Hayır” demekte, onların inkârını reddetmekte ve ardından inanmadıkları güne yemin etmektedir. Kıyamet günü gerçekleşmiş gibi ona yemin etmek, onun kesin olarak gerçekleşeceğine işaret etmektedir. Bu yemin insanlığa o günü gerçekleşeceğine iman etmeleri bakımından bir öğüt ve bir uyarı niteliğini taşımaktadır.

Bir ve ikinci ayette yer alan lâ edatı neyi ifade etmektedir? Otoriteler bu tip olumsuzluk edatının iki şekilde Kuran da yer aldığını söylemektedir.

Birisi sıla olarak vurgu anlamında geçmektedir. Bunun bir örneği Nisa 65 tedir: “hayır! Rabbine yemin olsun ki iman etmezler.” Diğer bir örneği de Hadid 29 dadır: “Kitap ehli iyice bilsin diye.” Bu lâ edatları yemini vurgulamak için ilave edilmiştir.

Kıyamet ve Beled suresindeki lâ edatları ise olumsuzluk bildirmektedir. Bir şeye yemin etmek, onu büyütmek, yüceltmek ve ululamak demektir. Bu yeminin başına lâ gibi olumsuzluk edatı getirmek şu anlama gelir: Şu söyleyeceğim söz, öylesine büyük ve önemlidir ki, onun büyüklüğünü tanıtmak için yemin etmek bile etmemek gibidir. Yani, ondan da çok hürmet ve saygıya layıktır. Yemini desteklemek anlamında olacağından olumsuzluk edatı ile vurgulanmış olur.

Bunu bu kullanım şekli ile yani olumsuzluk manası ile şunu ifade etmektedir. Şimdi beyninden bütün karşıt düşünceleri sil. Söylenecek ve dinlenecek başka bir şey yok, ancak söyleyeceğim şu hakikat vardır. (Yazır)

Biz burada lâ olumsuzluk edatına şu açılımı getirmek istiyoruz. Dikkat edilirse Müddesir suresinde kıyametin kopuşu ile ilgili bir, ahiretle ilgili iki ayet vardı. Şimdi bu ayetlere bir bakalım.

“O sura üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir gündür. Kâfirler için kolay değildir.” (Müddesir 74/8-10)

Buradaki kâfirlerden çıkarılacak ilk anlam ahireti inkâr eden, kıyametin kopacağını inkâr edenlerdir.

“Ceza gününü de yalan sayıyorduk.” (Müddesir 74/46) Bu inkârın kapsamına kıyamet, ahiret ve cezayı yalanlamak, yani inkâr da girmektedir.

“hayır! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.” (Müddesir 74/53) Ahiretten korkmamak, ona inanmamak demektir. İşte Yüce Allah, böyle düşünen, böyle takdir eden, böyle inanan kişi veya kişilere â “hayır” demektedir.

B.Bayraklı

Âlimlerin çoğunluğu, bu gibi  “lâ'” ların sıla, yani sadece vurgu için ilave edilmiş, eklenmiş, olduğunu söyler. (Vakıa suresinde "Hayır, yıldızların mevkilerine yemin ederim."(Vakıa, 56/75) ayetinin tefsirine bkz.). Fakat Zemahşeri’nin açıklamasına göre, yeminden evvel gelen bu "lâ", "Hayır, Rabbine yemin olsun ki iman etmezler."(Nisâ, 4/65) ayetinde olduğu gibi sözün arasında olursa yemini vurgulamak için ilave edilmiş sıladır. Nitekim "Ehl-i kitap iyice bilsin diye"(Hadi d, 57/29) ayetinde de ilmi vurgulamak için ziyade edilmiştir. Fakat bu surede ve Beled suresinde olduğu gibi sözün başında söylendiği zaman sıla değil, olumsuzluk ifade eder. Çünkü sıla, yani vurgu maksadıyla iki kelimeyi birbirine bağlama sözün arasında olur. H.Yazır

Lafzen, kendi-kendini kınayan nefsi. Yani, insanın kendi kusurlarının ve eksiklerinin farkında oluşunu

M.Esed

Kur'an'da insan nefsi, üç tip olarak sınıflandırılmaktadır.

Birincisi, insanı kötülük yapmaya teşvik eder, bunun ismi nefsi emmare ‘dir.

İkincisi yanlış bir iş ve düşünceye niyet ettiği zaman o kişiyi bu yüzden kınar ve azarlar, buna nefsi levvâme denir. Bugün buna biz vicdan adını vermekteyiz.

Üçüncüsü de, doğru yol üzerinde sebat ederek sapık yollardan sakınmak suretiyle tatmin olan nefistir, buna da nefsi mutmainne denir.

Mevdudi

Hayır, hayır! (Yine iş sizin zannettiğiniz gibi değil!) Kendini kınayan nefse yemin ediyorum.

Ayetteki en-nefs kelimesi “nefsin, insan”, el-levvâmeh “çok kınayan” demektir.

Nefsi levvâmeh, mahşerde özellikle hesaptan sonra yaşanacak şiddet ve dehşet nedeniyle kendilerini kınayacak olumsuz insanlar da olabilir. Nitekim Zümer 39/56 da belirtildiğine göre bu tür insanlar mahşerde, “Allah’a karşı yabancılaştığım ve gerçeği alay konusu edindiğim için yazıklar olsun bana!” diyerek kendilerini kınayacaklardır.

Surenin ilk iki ayetinde “Kıyamet Günü” ne ve “nefs-i levvâme” ye yemin edilince bu iki kavram arasındaki anlam bağını bulmak gerekir. Kıyamet günü mutlak gelecektir, bunu insanlar arasında inkâr edenlerin çoğunlukta olacağı için, söz konusu inkâr ahirette bir pişmanlığa ve kendini kınamaya dönüşecektir.

M.Okuyan

"Hayır, kendini kınayıp duran nefse de yemin ederim." Bu da aynı mânâda, "nefs-i levvâme" (kendini kınayan)'nin gerçekleşeceğine yemindir. Nefs-i levvâme, "kınayan nefis" demektir. Bu da ya başkasını çok çok kınayan nefis veya yaptığı günahların fenalığını anlayıp da kendini kınayan, pişman olan nefis demek olabilir. Daha çok bu ikinci mana yaygın ve bilinmektedir. Onun için nefisler nefs-i emmare (insana kötülük yapmasını emreden nefis), nefs-i levvâme, nefs-i mutmainne (iyilikle kötülüğü ayırt eden, temizlenerek kişiyi Allah'a yak l aştıran nefis), nefs-i mülheme (ilham edilmiş nefis), nefs-i zekiyye (temizlenmiş nefis), nefs-i raziye (razı olmuş nefis) ve nefs-i merdıyye (kendisinden razı olunmuş nefis) diye yedi mertebeye kadar sayılır ki, her biri terbiye ve nefsi kırma ile tarikat yolunda bir mertebedir. Yani kıyamet günü muhakkak olacak ve ona inanmak istemeyen kötü nefisler o gün kendisini çok kınayacak, dünyada yaptıkları gafletlere, günahlara çok pişman olacaklar, hatta her nefis kendini kınayacak, dünyada işlediği kusura pişman olacak, "daha iyi niye çalışmadım, daha güzel işler niçin yapmadım" diye pişmanlık duyacaktır. Bu surette "kendini kınayan nefs" e yemin, o gün gerçekleşecek olan kınamasındaki acılığın önemine ve büyüklüğüne dikkat çekmek için demek olur.

H.Yazır

NEFS-İ LEVVÂMEH [ÇOK KINAYAN BENLİK]: Şems suresinin tahlilinde anlamını “can, canlı, canlı insan” olarak verdiğimiz “النّفس - nefs” sözcüğü, kendine özgü davranış özellikleri olan her tür canlı veya benlik, kişilik kazanmış kimse olarak anlamlandırılabilir.

“لوم - levm [kınamak]” sözcüğünün mübalâğa [abartı] kalıbı olan “لوّامة - LEVVÂMEH” sözcüğü ise “çok kınayan” anlamındadır. Bu iki sözcükten oluşmuş “النّفسالّوّامة - nefs-i LEVVÂMEH” ifadesi de “çok kınayan benlik, çok kınayan kimse” anlamına gelen bir sıfat tamlamasıdır.

Müteaddi [geçişli] bir fiil olan “kınamak” fiilinin, ayetteki bu tamlamada mef’ulü [tümleci] bulunmamaktadır. Yani âyette nefsin [kişinin benliğinin] kimi ve neyi çok kınadığı açıklanmamıştır. Ancak âyet ’in bulunduğu pasaj ve bu pasajın konusu dikkate alındığında, “çok ayıplayan” bu “kimse ”nin kıyamet gününün her iki aşamasında da imansızlığı sebebiyle içine düşmüş olduğu durumdan memnun olmayan ve geçmişteki hayatı için kendisini kınayıp duran çok pişman biri olduğu, dolayısıyla ayıpladığı kişinin de kendisi olduğu anlaşılmaktadır.

Yüce Rabbimiz, ahirette hissedilecek o çok acı pişmanlık anlarını akıllı insanların akıl edip gerçeği bulmaları için âdeta bir tiyatro sahnesi gibi canlandırmıştır:

Ve ateşin üzerinde durduruldukları zaman onların: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık” deyiverdiklerini bir görsen! Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. Ve onlar, “Şu bizim iğreti hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi. Ve Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! [Rabb’leri onlara] “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar, “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. [Rabb’leri de onlara] “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi. [der]. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, gerçekten hüsrana uğramışlardır. Saat [Kıyamet günü]ansızın gelince onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak derler [diyecekler] ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” Dikkat edin, yüklenip durdukları [günahları]ne kötüdür! En’âm, 27–31.

De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı sınırı aşmış olan kölelerim! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Ve size azap gelmeden önce tövbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz. Haberiniz olmayarak ansızın azap gelmeden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin. Kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” [demesinden önce de] yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben muttakilerden olurdum” [demesinden önce de] veya azabı gördüğü zaman: “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik yapanlardan olsaydım” [demesinden önce de]. Hayır, sana ayetlerim geldi de onları hemen yalanlayıverdin, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun. Zümer; 53–59.

Ve kitabı solundan verilen ise: “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim, ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti” der. Hakkah; 25–29.

Kendileri gaflet içinde ve imansız iken emrin yerine getirileceği o büyük pişmanlık günüyle onları uyar! Meryem; 39.

İşte bu hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık. O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakar [yaptıklarıyla yüz yüze gelir] ve kâfir: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım” der. Nebe; 39, 40.

Ki cehennem de o gün getirilmiştir. İşte o gün o insan anlar. Fakat bu anlamanın ona ne yararı var? “Keşke hayatım için bir şeyler yapıp gönderseydim” der. Fecr; 23, 24.

Kesinlikle, Allah kâfirleri lânetlemiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır; onun içinde ebedî kalanlar olarak bir veli [yakın] ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateş içinde evirilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!” diyecekler. Ahzab; 64–66.

İşte o gün gerçek hükümranlık Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gündür. O gün zalim kimse ellerini ısırarak der ki: “Eyvah, keşke peygamberin yanında bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz Zikir/Öğüt bana gelmişken, beni Zikir ’den o saptırdı. Şeytan insanı rezil edenmiş.” Elçi de: Rabbim! Benim kavmim bu Kur’an’ı “terk edilmiş bir şey” edindi. Furkan; 26–30.

Pişman olan ve kendini kınayan nefsin bu surede anlatılan durumu ise 24–30. ayetlerde görülecektir.

Yukarıdaki ayetlerde anlatılan mutsuzların durumlarına karşılık bir de Allah’ı tanımış, O’nun zikri ile kalpleri tatmin olmuş kimseler vardır ki, Rabbimiz bu kimselere “mutmain nefs [tatmin olmuş kişi] ” diye hitap etmektedir:

Ey, mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan O senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime! Fecr; 27–30.

“النّفساللّوّامة - nefs-i LEVVÂMEH” ifadesi, tasavvuf ve tarikatçılar tarafından çarpıtılmıştır. Bu zümreler kendi dinî anlayışlarında bu ifadeye karşılık olmak üzere bir takım hayalî kavram ve makamlar icat etmişlerdir.

Müslüman düşünürler ise “nefs” konusunda, bugünkü psikolojide “id”, “ego” ve “süper ego” tanımlarıyla uyumlu olan birçok açıklama yapmışlardır. Meselâ, Ana Britannica, filozof olarak nitelediği Muhammed İkbal hakkında şunları yazmıştır:

“İkbal, tasavvufun benliği yadsıyan klâsik dinginciliğine, kişinin ancak tefekkür yoluyla yetkinleşip iç huzura kavuşacağı görüşüne şiddetle karşı çıkarak bir benlik kuramı ortaya attı.” (cilt: 16, s: 275)

Yrd. Doç. Dr. Hayati Aydın da bu konu ile ilgili olarak “Akademik Araştırmalar Dergisi ”nin 18. sayısında yayımlanan makalesinde şu tespit ve görüşlere yer vermiştir:

“İslâm âlimleri de Kur’an’ın bu ayetleri ışığında “Nefs-i Emmare ”yi “Bedenin doğasına meyleden, lezzet ve duygusal şehvetleri [istekleri] emreden, kalbi alçak şeylere doğru çeken, kötülüklerin, kınanan ahlâk ve fiillerin kaynağıdır” şeklinde tanımlamaktadır. [Cürcânî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşafu Istılahati’l-Fünun, 1998 II. 222; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]

… İslâm âlimleri de “nefs-i levvame”yi “İnsanı gaflet uykusundan uyandırabilecek derecede kalbin nuruyla aydınlanan ve kendisini ıslah etmekle uğraşan bir nefistir. Bu nefis daima tetikte olup ilâhî olanla nefsin doğası arasında gidip gelir. Her ne vakit doğası gereği ondan bir gaflet meydana gelse, hemen ilâhî bir uyarı alır ve nefsi kınamaya başlar, bu durumdan Allah’a tövbe ederek döner” şeklinde tanımlamışlardır. [Cürcânî, et-Ta’rifat, s: 243; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 178]

… Mutasavvıflar bu aşamadaki nefsi “kalbin nuruyla tamamen aydınlanan ve bu sayede de kötü ahlâktan arınan, iyi ahlâkla bezenen ve kendisini tamamen ilâhî nurun ve ilhamın mekânı olan kalbe döndüren, Allah’la huzur bulan nefsin bir aşaması” olarak görürler. [Cürcânî, et-Ta’rifat, s: 243; et-Tehanevî, Keşşaf-u Istılahati’l Fünun, 1998 II. 222; Ebû Hizam, Mu’cemu Mustalahati’s Sofiye, s: 174]

… Bilim adamları insanın ruhsal dünyasını ifade eden bu benliği id, ego ve süper ego olarak üç yapıya ayırırlar. Kur’an ise “Ben’e karşılık gelen “Nefs’i; “nefs-i emmare”, “nefs-i levvâme” ve “nefs-i mutmaine” şeklinde bir taksime tâbi tutmaktadır. Ancak Kur’an, soyut/nötr hâlindeki nefsi bilimsel verilerden daha geniş tuttuğundan, İslâm felsefecileri nötr hâlindeki bu nefsi “nefs-i şehvanî [istek duyan nefs]”, “nefs-i derrake [algılayan nefs]” ve “nefs-i natıka [düşünen, muhakeme eden nefs]” olarak ayırıma tâbi tutmuşlardır.

Kur’an’ın mücerret nefis olarak dile getirdiği ruhsal yapı, yaklaşık olarak psikologların “ego” dedikleri yapıya; Kur’an’ın “nefs-i emmare” dediği yapı psikologların “id” dedikleri yapıya; “nefs-i levvâme” de kısmen “süper ego ”ya karşılıktır.

H.Yılmaz

Hayır! Sürekli olarak kendini kınayan nefse yemin ederim. (Kıyamet 75/2)

Manevi gelişim basamaklarının ilki kendini kınama merhalesi ve basamağıdır. Nefsin, yani şahsiyetin gelişim basamakları şunlardır:

Kötüyü emreden nefis (Yusuf 12/53): Biz buna gelişmemiş, ham durumda olan nefis, yani şahsiyetsiz nefis diyebiliriz.

Kendini kınayan nefis (Kıyamet 75/2) : Beyindeki aklın faaliyeti, gönüldeki imanın teşekkül etmesi ile oluşan bir manevi güç merhalesi, gelişmişlik halidir. Aklın kendi içinde kıvrılıp, kendini görmesi, insan davranışlarındaki hataları görüp kendini kınamasıdır. Bu insanlar kendilerini tenkit etmekten başkalarını tenkit etmeye fırsat bulamazlar.

İlham edilen nefis: “takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda, düşünüp hemen gerçeği görürler.” (Araf 7/201)

Doyuma ulaşmış nefis (Fecr 89/27-30): Manevi gelişmişliğin doruk noktasına ulaşmış, artık şeytanın etkilemeyeceği bir merhaleye gelmiş, onun etki alanının dışında kalmış kişini durumunu ifade etmektedir. (Sad 38/82-83). Mahşerde Yüce Allah’ın sesleneceği, kendisinden razı olduğu, onun da Allah’tan razı olduğu ve cennete gireceği bir manevi şahsiyeti ifade etmektedir. B.Bayraklı

"İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor?"

Bu, yeminlerin cevabı yerindedir. Ahnes b. Şüreyk ‘in damadı Adiy b. Ebi Rabia Hz. Peygamber (sa.)'in komşusu idi. Bu ikisi hakkında Resulullah (sa.): "Allah'ım! Bana kötü komşumun hakkından gel." derdi. Adiy bir gün Hz. peygamber (sa.)'e: "Ey Muhammed! Bana o kıyamet gününden haber ver bakalım; o ne zaman ve nasıl olacak?" demişti. Resulullah (sa.) da haber vermişti. Bunun üzerine Adiy: "Ey Muhammed! Ben onu gözümle görsem yine doğrulamam ve sana inanmam. Allah o kemikleri mi toplayacak?" demişti. Ebu Cehil de: "Muhammed, Allah'ın bu kemikleri çürüyüp dağıldıktan sonra toplayıp yeni bir yaratışla tekrar canlandıracağını mı iddia ediyor?" demişti. Bu surenin, bu iki olay d an biri sebebiyle indiği rivayet ediliyor. Bundan dolayı bu âyette geçen 'ı bilinen bir insan şeklinde yorumlamak isteyenler olmuş ise de âyet ‘in iniş sebebi, inen hükmün belli ve özel bir şahsa ait olmasını gerektirmeyeceği için görünen şekliyle bunu "insan cinsi" olarak yorumlamak doğru olur. Bundan her insanın böyle zannetmesi de gerekmez.

H.Yazır

(Nankör) insan (kendisini diriltip) kemiklerini bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor!

Ayetteki yahsebu fiili “sanmak, zannetmek”, el-insan kelimesi “nankör ve inkârcı insan tipi”, necme’a fiili “toplamak, bir araya getirmek”, ızam sözcüğü ise “kemikler” demektir.

Kemiklerin bir araya toplanması konusunda dile getirilen benzer cümleler, inkarcıların sözü olarak çeşitli ayetlerde gündeme getirilmektedir.(İsra 17/49,98; Mü’minun 23/35,82; Saffat 37/16,53; Vakıa 56/47; Naziat 79/11)

Yoktan var eden gücün vardan var etmesi veya dönüştürmesi, hatta zıtlardan yaratması bile basit bir iştir. Hatta onları bir arada tutup belirli moleküler yapıda kendilerinden (yanıcı Hidrojen ve yakıcı Oksijenden) ikisinin de zıttı üçüncü bir varlığı, yani söndürücü suyu meydana getirmesi de Yüce Allah için son derece kolaydır. Çünkü Yüce Allah her yarattığını bildiği gibi, her türlü yaratmayı da bilen yegâne varlıktır. (Yasin 36/79-81) Dahası, elbette göklerin ve yerin yaratılışı insanınkinden çok daha zor ve büyük bir iş olmasına rağmen, (Mü’min 40/57) onları yaratan varlığın Yüce Allah olduğuna inanan müşriklerin, (Ankebut 69/61; Lokman 31/25) mahşer diriltilmesine inanmamaları anlaşılabilir bir şey değildir.

En büyük galaksileri içeren bu uzay boşluğundaki sayısız cisimleri yaratan kudretin, mahşer için insanları yeniden diriltemeyeceğini sanan inkârcı insan tipi, yorumunu yapmakta olduğumuz ayette soru cümlesi halinde kınanmaktadır. M.Okuyan

İnsan, bizim onun kemiklerini, bir araya getirmeyeceğimizi mi sanıyor?

Yasin 78 de şu ifade yer almaktadır: “Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? Diyor. Yorumunu yapmakta olduğumuz Kıyamet 3 ile bu ayet adeta birbirini tamamlamaktadır.

Ayetteki sanmak, zannetmek anlamına alınırsa, bu insanların öldükten sonra dirilme konusunda şüphede oldukları (Hac 22/5) anlaşılacaktır. B.Bayraklı

Evet, evet; Biz, onun parmak uçlarını bile (yeniden) düzenlemeye kadiriz.

Ayetteki bela edatı “evet, elbette, bilakis, aksine”, kadirin kelimesi “gücü yetenler”, nüsevviye fiili “düzenlemek, şekillendirmek”, benân kelimesi ise “parmak uçları” demektir.

Ayette benân kelimesinin kullanılması nedeniyle mesaj mahşerde insanoğlunun en küçük zerrelerine varıncaya kadar diriltilmesiyle ilgilidir. Belki de bu nedenle, mahşerde insanların organlarının diriltileceğinden söz eden ayetlerde sayılan parçalardan birisi de “el” şeklinde belirlenmektedir. (Nur 24/24; Yasin 36/65) İnsan eli denilince ilk etapta parmaklar, parmaklar denilince de parmak uçları akla gelir.

Bu arada Fussilet 41/20 de “derilerin şahitliği” nden söz edilmekte ve deri kavramının içerisinde elbette parmak uçlarını oluşturan bölüm de yer almaktadır. Ayetin bu ve benzer inceliklere işaret etmekte olduğunu görmek ve bunu bir Kuran mucizesi olarak sunmak önemli bir husustur.

M.Okuyan

Evet, Bizim onun parmak uçlarına varıncaya kadar bir araya getirmeye gücümüz yeter.

Mahşerde ağızlar mühürlenecek, eller konuşacak, ayaklar da şahitlik edecektir. (Yasin 36/65) Görüldüğü gibi parmak izleri suçluyu ele vererek, bir delil olarak bu dünyada da konuşmaktadır.

Zaten bu şekilde öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere çeşitli şekillerde cevap verilmektedir. İlk yaratan ikinci yaratılışı da gerçekleştirecektir. (Yasin 36/79)

İnsanın ana karnında yaratılıp geçirdiği safhalar, doğumdan sonraki biyolojik büyümesi ve psikolojik gelişimi ile suyun toprak ile buluşup bitki bitirmesi de buna delildir. (Hac 22/5) İnsanın beyni, anlayış açısından bakarak ikinci yaratılışın O’nun için daha kolay olduğunu söylemiştir. (Rum 30/27) 

B.Bayraklı

3, 4. Ayetler: O insan, kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor? Evet, Biz onun parmak uçlarını / tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.

Kıyamete ve kıyamet gününde pişmanlık duyacak kimselere dikkat çekildikten sonra, bu ayetlerden başlayarak inançsız insanların durumları ele alınmış ve akıllarını kullanarak doğruyu bulanların kıyamette pişman olmayacakları açıklanmıştır.

ÂYETTE GEÇEN “İNSAN”: Bazı klâsik kaynaklar, bu âyette geçen “الانسان - insan ”ın, peygamberimizin komşusu olan Adiy b. Ebi Rabia adında belirli bir kişi olduğunu yazmaktadır. Bu kaynaklara göre Kıyamet suresi, peygamberimize kıyametin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini soran bu şahsın, aldığı cevap üzerine: “O günü gözümle görsem bile buna inanmam. Allah o kemikleri nasıl bir araya toplayacak!” demesi üzerine inmiştir. Peygamberimizin bu komşusuna anlattıkları, o güne kadar inmiş bulunan Kur’an ayetleri doğrultusundaki bilgiler olmalıdır.

İbn-i Abbas bu “الانسان - insan “ın Ebû Cehil olduğu görüşündedir.

Bize göre durum biraz daha farklıdır. Şöyle ki, buradaki “insan” o gün de, bugün de var olan ve kıyamet gününe kadar da hep var olacak olan “inançsız insan ”dır. İnançsız insanın en temel niteliklerinden biri “Kıyamet’i yalanlamasıdır.

“İnsanın öldükten sonra diriltilmesi” konusuna aşağıdaki ayetlerde de değinilmiştir:

Ve kendi yaratılışını unutarak bize bir de örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş bu kemikleri, onlar çürümüş iken?” De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir.” YaSin; 78, 79.

Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” De ki: “İster taş olun, ister demir… İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Onlar: “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan”. Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olabilir! Sizi çağıracağı gün, onu överek onun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, [kabirlerinizde] pek az kaldınız.” İsra; 49–52.

Verilen örneklerde, kıyameti ve ölümden sonra dirilişi inkâr edenlerin, çürümüş, darmadağın olmuş, rüzgârla, suyla uzak yerlere taşınmış, başka başka maddelerin içine karışmış olan kemiklerin yeniden bir araya toplanmasının mümkün olmadığını zannettikleri bildirilmektedir.

4. âyet, inkârcıların bu tür tereddüt ve kuşkularına meydan okumakta ve onlara yaratılışın en harika özelliklerinden birini hatırlatmaktadır: “Evet, Biz onun parmak uçlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.”

PARMAK UÇLARI: Âyette geçen “بنان - benân” sözcüğü yıllardan beri “parmak uçları” olarak çevrilmekte ve bundan da “parmak izleri” anlaşılmaktadır. Oysaki sözcüğün anlamı sadece “parmak uçları” ile sınırlı değildir.

“Benân” sözcüğü, kök anlamı itibariyle “güzel koku” demektir. Genellikle elma kokusu gibi hoş kokulara “benneh” denmektedir. Sözcüğün bu anlamı dikkate alınırsa, âyet ‘in çevirisi “Evet, Biz onun kokularını düzenlemeye gücü yetenleriz” şeklinde olmaktadır.

“Vücudun tüm organları” gibi daha birçok anlamı olan “benân” sözcüğü, “parmak uçları” anlamında da kullanılmaktadır. Ama bu anlamda kullanılmış olan “benân” sözcüğünden sadece “parmak izleri” değil, “parmak uçlarının kemikleri” anlaşılmalıdır. Bu anlayışla bakıldığında âyette insan vücudunun en çok işlevi olan, en ince işleri halledebilen, en nazik ve ayrıntılı kemiklerden oluşmuş parçasının, yani parmak uçlarının bile aynen toparlanıp bir araya getirileceği anlaşılmaktadır. Başka bir ifade ile zımnen şöyle denilmektedir: “En hassas, en ayrıntılı bölümü bile birleştirmeye gücümüz vardır. En ince ve hassas bölgeyi bir araya getirebiliyorsak, büyük parçaları haydi haydi bir araya getiririz!”

“Benân” sözcüğünün “parmak uçları” olarak çevrilmesi ve “parmak izleri” olarak anlaşılması, yakın zamanda meşhur olan “parmak izindeki mucize ”nin ortaya çıkmasından sonradır. Her insanın parmak izinin farklı olduğu gerçeği bilimsel yolla anlaşılınca, bu gerçeğin asırlar önce Kur’ân’da bildirilmiş olması sebebiyle bu husus da Kur’an’ın mucizelerinden biri olarak görülmeye başlanmıştır. Oysa parmak izindeki “benzemezlik mucizesi” sadece parmak izine mahsus değildir. Günümüzde kişisel güvenlik şifresi olarak kullanılmasından da anlaşılmaktadır ki, ses de, göz retinası da bir benzemezlik mucizesi taşımaktadır. Aslında bu benzemezlik mucizeleri insanın her organında, her dokusunda mevcuttur. Çünkü bütün insanların genleri, DNA ve RNA ’ları birbirinden farklıdır.

Böyle olmakla beraber, “Kur’an Araştırmaları Grubu” tarafından yapılan ve içerisinde “Parmak İzindeki Mucize” adlı konunun da yer aldığı “Kur’an: Hiç Tükenmeyen Mucize ” adlı incelemeden yapılan uzunca bir alıntı surenin sonuna eklenmiştir. H.Yılmaz

Fakat (inkârcı) insan, önündekini (yani Kıyameti) yalanlamak

Ayetteki bel edatı “evet, fakat ne var ki, bilakis”, fiili yüridu “istemek”, yefcüra fiili “yalanlamak, fücur işlemek”, emam kelimesi ise “ön, önü” demektir. Ayetteki yefcüra fiili “inkâr etmek, yalanlamak” anlamına alınabilir.

İbn. Abbas’a göre bu kişiler “nasıl olsa tevbe ederim” der ve günaha devam ederler; bir anlamda günahları yapıp tevbeyi terk ederler. Böylece hayatlarını günaha terk etmiş olurlar ve bu hal üzere ölürler. Bu anlam doğrultusunda bir sonraki ayette dile getirilen “Kıyamet Günü de ne zamanmış!” şeklindeki soruları, bu alaycılıktan vazgeçmeyeceklerini ortaya koyar. M.Okuyan

(İnkârcı insan): Kıyamet günü de ne zamanmış! Diye sorar.

Ayetteki yes’elü fiili “sormak”, eyyâne edatı “ne zaman, zamanı”, yevmul-kıyameh tamlaması ise “Kıyamet günü” demektir.

Kuran da beş ayette yer alan “eğer doğru söylüyorsanız, o vaat ettiğiniz şey ne zamanmış!” (Yunus 10/48; Enbiya 21/38; Neml 27/68; Yasin 36/48; Mülk 67/25) ifadeleri ile bu ayetin verdiği mesaj aynı doğrultudadır. Kuran da “Son Saatin ne zaman gerçekleşeceği” (Araf 7/187; Ahzab 33/63; Naziat 79/42) şeklindeki sorularda kast edilen anlam da kıyametle ilgilidir. Ayrıca “Hesap Günü de na zamanmış!” (Zariyat 51/12) mealindeki ayette yer alan sorunun sorulma amacı alaycılıktır.

Özellikle bu konudaki bazı ayetlerde yer alan eyyâne edatı, sorulan şeyin gerçekleşme ihtimalinin ne kadar uzak olduğunu düşündüklerini göstermektedir. Demek ki bu edat sadece soru anlamı vermemekte, aynı zamanda sorulan kıyametin ne kadar uzak ve hatta imkânsız olduğu alayını anlama katmaktadır. Mü’minun 23/36 da yer alan ve “uzak, çok çok uzak” manasına gelen heyhâte heyhâte kelimelerinin verdiği anlam da buna benzemektedir.

M.Okuyan

5,6. Ayetler: Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor: Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?”

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanın hangi sebeple ahiret ve kıyameti yalanlama gayretine düştüğünü açıklamaktadır. Açıklamadan anlaşıldığına göre, ahiretteki ebedî yaşamın niteliğini belirlemek üzere Rabbimiz tarafından Kur’an’la bildirilen dünya hayatını düzenleyici kurallar bazı insanların hoşuna gitmemektedir. Çünkü Kur’ân’da “din” adı altında bildirilen bu kurallar insanın dünya hayatına kısıtlamalar getirmekte, insanların haram helal demeden, zevkusefa içinde, işine geldiği gibi yaşamasına engeller koymaktadır. Buna karşılık, inançsız insan da din tarafından konulan bu ilkelerin kendi dünyevi yaşantısına yön vermesini istememektedir. Bu insan, önünü [yaşayacağı günleri] hiçbir kısıtlama olmadan, hiçbir şeyin mahrumiyetini çekmeden, başıboş, astığı astık, kestiği kestik ve sorumsuz olarak geçirmeyi istemekte, kısaca bir fâcir olarak yaşamayı istemektedir.

“فجور - fücur” sözcüğünün “diyanet örtüsünün yırtılması, din kurallarını tanımama” anlamına geldiği, Abese suresinin tahlili yapılırken açıklanmıştı.]

Bazıları bu ayetlerden “İnsan günahı başa alıp tövbeyi sona almak ister” sözü uyarınca inançlı olmasına rağmen günah işlemeyi tasarlayan kimselere yönelik bir anlam çıkarmak isteseler de, bize göre bu ayetler topyekûn inançsızları anlatmaktadır.

Maun suresinin 1-3. ayetleri hatırlanacak olursa, Rabbimiz orada “ Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse !” demek suretiyle dünya hayatındaki firavun bozuntularının azgınlıklarının temel göstergesi olarak onların “Din”i [kıyameti ve ahireti] yalanlamalarını göstermişti. Tıpkı Maun suresinde kendilerinden bahsedilenler gibi, çoğu inançsızlar da akıllarına takılmış bir takım gerçek şüphelerden dolayı değil, sırf hayatlarını fücurla geçirmek istedikleri için kemiklerin bir araya toplanamayacağını ileri sürerek kıyameti yalanlamayı tercih etmektedirler.

6. ayetteki “Kıyamet günü ne zamanmış ?” sorusu, cevabı beklenen bir soru değildir. Çünkü inkârcılar bu soruyu kıyametin ne zaman kopacağını öğrenmek amacıyla sormamakta, tıpkı Ya Sin suresinde belirtildiği gibi, akılları sıra dalga geçerek “Hani o haber verdiğin kıyamet, hani, nerede kaldı?” demek istemektedirler:

Ve onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar. Ya Sin; 48.

İnkârcıların aynı yaklaşımı sergileyen bu sözleri şu ayetlerde de görülebilir: Yunus 48, Enbiya 38, Neml 71, Sebe 29, Mülk 25, Mü’minun 33-38, 82, Casiye 24, En’âm 29, Nahl 38, Teğabün 7, Vakıa 47, Saffat 16

H.Yılmaz

Ayette "" (gözün kamaşması) ibaresi geçmektedir. Bunun sözlük anlamı "şimşekten gözlerin kamaşması" olarak geçmektedir. Fakat Arapça bir deyim olarak kullanıldığında sadece bu anlama gelmiyor. O zaman "korku, hayret veya ani bir olayla karşılaşıldığında şaşıp kalma ya da gördüğü bir şeye korkudan gözlerini fal taşı gibi açıp bakakalma" anlamına gelir. Bu aynı mesele yine Kur'an'ın diğer bir yerinde "Allah onları, gözlerinin yuvalarından fırlayacağı bir güne kadar ertelemektedir." (İbrahim: 42) şeklinde belirtilmiştir.

Mevdudi 

İşte o soruya karşı ölüm ve yıkım belirtilerinin görünmeye başladığı, kıyamet başlangıcı anlatılarak buyruluyor ki: Derken, ne zaman ki göz şimşek çakar.

BERK-I BASAR, "gözün şimşek çakması," ansızın tepesinde çakan şimşekten dolayı karşı karşıya kaldığı dehşet ve şiddet halinden mecaz olarak ansızın başına gelen yok edici olayın şiddetli elem ve ıstırabıyla dehşet ve şaşkınlık içinde duyulan keskin uyanıklığı ifade eder ki, bu sırada hakikat yıldırımının parıldayışı içinde insanın gözünde bütün dünya yerinden oynayıp silinmeye başlar ve ay tutulur.

H.Yazır

Gözler (kamaşıp) şimşek çaktığında.

Ayetteki berıka fiili “şimşek çakmak, kamaşmak” el-besar kelimesi ise “göz, gözler” demektir. Ayetin başındaki fe izâ ifadesi, olayın aniden gerçekleşeceğini ortaya koymaktadır. Neml 27/88 ve Zümer 39/68 de yer alan ifadelere göre, Sur denilen boruya ilk defa üflendiğinde, göklerde ve yerde bulunan ruh sahibi varlıkların hepsi korkudan düşüp bayılacaklar, sadece Yüce Allah’ın diledikleri bu şiddetten istisna edileceklerdir.

Yorumunu yaptığımız ayetteki el-basar kelimesini sadece “insanların gözleri” değil de “bütün gözler” şeklinde anlarsak, kıyametin bütün varlıkları sarsacağını ve canlı varlıkları derinden etkileyeceğini söylememiz gerekir. Hacc 22/2 de ifade edildiğine göre, her emzikli varlık emzirdiğini bırakacak, her hamile de yavrusunu düşürecektir.

Demek ki kıyamet sadece insanları değil, bütün canlıları etkileyecektir. Tekvir 81/5 e göre, bütün yabani hayvanlar ortalığa dökülecek, inlerinden çıkıp insanlarla adeta içi içe bir görüntü meydana getirecektir.

İnkârcıların “ölümleri esnasında” bu durumu yaşayacaklarının Kuran da delilleri vardır. Çünkü melekler, onların boğazlarına ellerini uzatmış olarak “Haydi canlarınızı çıkarın bakalım” diyeceklerdir. (Enam 6/93) Bu esnada yüzlerin ve gözlerin normal görünümünde kalması düşünülemez. Ayrıca, kâfirler ölürlerken, meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurdukları da yine Kuran’ın haber verdiği gerçeklerdendir. (Enfâl 8/50; Muhammed 47/27) Yaşanan örnekler, ölüm anında insanların yüzlerine değişik şekillerin meydana geldiğini göstermektedir.

Bu olayın mahşerde “diriltilme esnasında” yaşanacak olması da muhtemeldir. Çünkü mahşer diriltilmesi için sur borusuna ikinci kez üfürüldüğünde derin bir pişmanlığın yaşanacağı, (Yasin 36/51-52) diriltilenlerin oradan kalkarak korkuyla etrafa şaşkın bir şekilde bakınacakları, (Zümer 39/68) gözlerin bir noktaya takılı kalacağı, hareket edemez hale geleceği, başları dik kalmış şekilde gözlerin yuvalarına dönmeyeceği ve yüreklerin bomboş kalacağı bir günden söz edilmektedir. (İbrahim 14/42-43)

Konuyu bu şekilde ahiretle ilişkilendirirsek, mahşerdeki hayatın bedensel bir hayat olacağını, orada insanların organlarının bulunacağını ve haşrin hem maddi hem de ruhi olarak gerçekleşeceğini bu ayetle de desteklemiş oluruz. Çünkü ayette “gözler” den söz edilerek organ tanımı yapılmış olmaktadır. Mahşerde insanların vücut organlarının bulunacağı beyan edilmektedir. Bu bağlamda yüzler, alınlar, yanlar, sırtlar, eller, ayaklar, deriler, gözler, kulaklar ve kalplerden bahs edilmesi, bu gerçeğin delilleri arasında yer almaktadır. (Nisa 4/56; Tevbe 9/35; İsra 17/36; Mü’minun 23/104; Nur 24/24; Yasin 36/65; Fussilet 41/20-21; Rahman 55/41; Alak 96/15-16)

Ayrıca cennet nimetlerinden ve cennetin özelliklerinden söz eden pek çok ayet ile cehennemliklere takılacak pranga, tasma veya zincirlerden, (Hac 22/19-21; Mü’min 40/71-72; İnsan 76/4; Hakka 69/1-32) dahası cehennemin çevresindeki surlardan söz eden ayetler, (Kehf 18/29) ahiretin kendi şartlarına göre maddi bir mahiyet arz edeceğini, dolayısıyla orada ki hayatın da kendi şartlarına göre maddi olacağını açıkça göstermektedir.

Bu söylediklerimize ilave olarak bir de şu hususu hatırlatmakta yarar görmekteyiz. Kıyamet esnasında göklerde ve yerde bulunan ruhlar olayın dehşeti nedeniyle korkudan düşüp bayılacaklardır. (Neml 27/88; Zümer 39/68) Durum böyle olunca, inkârcıların bu olaydan dehşete kapılmaları elbette söz konusudur.

Sonuç olarak şunu söyleyelim: Gözlerin kamaşıp şimşek çakar hale gelmesi, bütün gözleri ve sahiplerini içermekte, canlı hayatın sona ereceğini ortaya koymaktadır.

M.Okuyan

Genelde “göz kamaştığı zaman” diye çevrilen “فاذابرق البصر - fe izâ berika’l-basaru” ifadesinin anlamı aslında “gözlerin dışa fırlaması” demektir. Fakat ifade, deyim olarak kullanıldığında “gözde şimşek çakması, gözün fal taşı gibi açılması” anlamlarına gelir. Nitekim Rabbimiz bu ifadeyi deyim anlamı dışında da kullanmıştır:

Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için onları erteliyor. İbrahim; 42. H.Yılmaz

8. Burada "HUSUF-I KAMER," Ayın güneşe yönelmesi halinde dünya gölgesinin araya girmesi demek olan bildiğimiz ay tutulması manasına da olabilirse de hafif kalır. Bu daha çok o güne ait bir görüntü olmak üzere ayın nurunun yok olup o şimşek çakan göze görünmez olması veya puslu, mahzun bir manzara içinde kalması halini anlatır. Yani ışığında zevk ve sefa sürdüğü o parlak ay söner, puslanır, kararır, görünmez olur. H.Yazır

 

8. Ay kararacak.

Ayetteki hasefe fiili “sönmek, kararmak, tutulmak”, el-kamer kelimesi ise “Ay” demektir. Burada kıyametle ilgili ikinci sahne ele alınmaktadır ki bu da “Ay’ın kararması” olayıdır. Bu olayı “ay tutulması” şeklinde anlayanlar olduğu gibi, meseleyi “Ay’ın ışığını, hatta bütünüyle varlığını kaybetmesi” olarak yorumlayanlar da vardır.

“Ay’ın kararması” cümlesi hasefe fiili, Kuran da bir azap ifadesi olarak “yerin dibine geçirmek” şeklinde geçmektedir. (Nahl 16/45; İsra 17/68; Kasas 28/81-82; Ankebut 29/40; Sebe 34/9; Mülk 67/16)

Durum böyle olunca, yorumunu yaptığımız ayette de bu kelime aynı şekilde azap sahnesi olarak anlaşılabilir. Kamer 54/1 de ele alındığı üzere, kıyamet yaklaşınca, bir anlamda meydana gelişi esnasında yaşanacak gerçeklerden birisi de Ay’ın yarılması veya parçalanmasıdır. “Şakk-ı kamer” ya da “İnşikak-ı kamer” denilen olay, kıyamet esnasında Ay’ın ışığını ya da varlığını kaybetmesi demektir ve bu iki ayette olay ele alınmaktadır. Demek ki Ay’ın kararması, yansıttığı ışığı kaybedip sönmesi veya bu halini kaybetmesi demektir.

Elmalının da ifade ettiği gibi Ay, kıyamet esnasında insanların geceleyin temaşa ettikleri ve mehtabında huzur buldukları yapısını kaybedecektir. Bu durumda, olaya şahitlik edecek kişiler de dünya hayatının bittiğini, kıyametin kopmakta olduğunu ve mahşer duruşmasının artık yaklaştığını anlayacaklardır. Bu durum, olayı yaşamakta olan inkârcılar için derin bir hüzün ve sıkıntı nedeni olacaktır. Müminler için ise böyle bir korku elbette söz konusu değildir. Çünkü o esnada Yüce Allah, dilediklerini bu şiddetli korkudan uzak tutacaktır. (Enbiya 21/103; Neml 27/88; Zümer 39/68)  M.Okuyan

Bu, var olan âlemin alt üst olacağı kıyametin ilk merhalesinin kısa bir açıklamasıdır. Ay'ın ışığı sönecek, Ay ve Güneş birbirine katılacaktır. Bunun anlamı şu olabilir: Bilindiği gibi Ay zaten ışığını Güneş'ten almaktadır ve Güneş'in ışığı sönünce ikisi de bir olacaktır. İkinci bir yorumlayış şöyle olabilir; yeryüzü o gün aniden ters dönmeye başlayacak ve böylece Güneş ve Ay batıdan doğacaktır. Üçüncü bir anlam da şu olabilir; yani Ay yer çekiminden çıkacak ve Güneş'e çarpacaktır. Öte yandan bunun, bizim bugün bilemediğimiz başka anlamları da olabilir.

Mevdudi

Yani ikisinin de ışıklarını kaybetmesi yahut ayın güneşe çarpması durumunda

M.Esed

Şems suresinin tahlilinde “Şems” ve “Kamer” sözcüklerinin mecazen ne anlamlara gelebileceği hakkındaki görüşlerimizi sıralarken:

“ Şems [Güneş]”in Kur’an;

Kamer [Ay]”in de peygamberi sembolize ediyor olabileceğini söylemiştik.

Burada da, Şems suresindeki mecazî anlamlardan hareketle:

“ Ayın tutulması” ifadesini “peygamberin yaptığı tebliğin kişiye fayda vermemesi, yapılan tebliğe inanmak için vaktin kaçırılmış olması” anlamında;

Ay ve Güneş’in birleşmesi ifadesini de “tebliğcinin ve hidayet rehberinin [Kur’an’ın] insanın zihninde kişileşerek kendisine fırsatı kaçırdığını bildirmesi” anlamında anlayabiliriz.

Bu takdirde; 7–10. ayetler ile şu sahnelerin canlandırıldığı söylenebilir:

O gün, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu ve Ay ile Güneş’in birleştiği gün, inançsız insan ölümle burun buruna gelmiştir. İnançsız insan arayışa geçer, ölmek istemez ve “Kaçacak yer neresi?/ Kaçış nereye ?” der. Ama o saatte artık peygamberin tebliğine inanmak için geç kalmıştır ve tebliğin ona faydası yoktur. Peygamberin “Bu, Kur’an’dandır!” diye bildirdikleri gerçek olarak karşısına çıkmış, can boğaza dayanmıştır:

De ki; “Allah’ın yanındaki son yurt başkalarının değil de yalnızca sizin ise, eğer doğrulardan iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz. Hâlbuki elleriyle işledikleri yüzünden onu ebediyen temenni etmezler. Allah ise o zalimleri çok iyi bilir. Ve sen kesinlikle onları, insanların yaşamaya en hırslısı olarak bulacaksın. Şirk koşmuş olanlardan da [daha hırslı bulacaksın] .Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri çok iyi görendir. Bakara; 94–96.

O gün her nefis / kişi, ne hayır işlemişse onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülükleri de. İster ki kendisi ile onun [yaptığı kötülüklerin] arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisinden çekindirir. Şüphesiz ki Allah, kullarına çok şefkatlidir. Âl-i İmran; 30.

İnkâr edip peygambere isyan edenler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Hiçbir sözü Allah’tan gizleyemezler de.

Nisa; 42. 

H.Yılmaz

Güneş ve Ay bir araya getirilecek.

Ayetteki cümi’a fiili “bir araya getirilmek, toplanmak, birleştirilmek, çarpıştırılmak”, eş-şems kelimesi “güneş”, el-kamer sözcüğü ise “ay” demektir.

Bu ayette kıyametle ilgili üçüncü sahne ele alınmaktadır: Güneş ve Ay bir araya getirilecektir. Bu olay “Ay ve Güneş tutulması” anlamına gelmekten öte, kıyamet esnasında bütün yıldız ve gezegenlerin düzenlerini kaybetmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Yasin 36/40 ta da ifade edildiği üzere, normal düzende Güneş Ay’a yetişemez, gece de gündüzün önüne geçemez. Onların bu şekilde varlıklarını devam ettirmeleri, her şeyi en iyi ve en ince ayrıntısına kadar bilen Yüce Allah’ın takdiri sayesinde gerçekleşmektedir.

Kıyamet günü bu duru artık sona erecek ve varlıklar alışık olunan yapılarını kaybedip yeni bir âlemin yeni parçaları halini alacaklardır. İbrahim 14/48 e göre, arz başka bir arza, gökler de başka göklere değiştirileceklerdir. Zümer 39/67 ye göre, Kıyamet Günü yeryüzü Allah’ın kontrolünde bulunacak, gökler ise O’nun kudreti ile dürülmüş olacaktır. Enbiya 21/104 e göre, yazı tomarlarını rulo yapar gibi gök de dürülüp katlanacaktır.

İnfitar 82/1 ve İnşikak 84/1 e göre ise, mahşer için yeni bir yarılma ve şekillenme gerçekleştirilecek ve varlıklar âlemi yeni bir mahiyet arz ederek, ahiret şartları için yeniden düzenlenmiş olacaktır. Buna göre, mevcut kâinat büyük ve çok esaslı bir değişim ve dönüşüm geçirecektir. İşte, Kıyamet suresinin yorumunu yaptığımız ayetinde bu hakikatin bir parçasına dolaylı olarak işaret edilmektedir.

Son üç ayetle ilgili sözün özü şudur: İnsanların gözleri özelinde bütünüyle canlılar alışılan varlıklarını kaybedecek, Ay’ın sembollüğünde gezegenler artık ışık yansıtamayacaklardır. Ayrıca Güneş ile Ay’ın örnekliğinde de bütün yıldız ve gezegenler bilinen şekillerini ve sistem özelliklerini yitirip, yeni bir âlemin oluşum aşmalarından bir kısmını gerçekleştireceklerdir. İşte bütün bunlar kıyameti inkar edenlere yönelik çok önemli hatırlatmalar şeklinde kabul edilmelidir. M.Okuyan

10. İnsan o gün der. Nereye kaçmalı?

MEFERR, kaçmak manasına mimli mastardır. O günahkâr insan o vakit dehşetten kaçacak yer arar. Ümitsizliğinden ve şaşkınlığından böyle der. Bu, ümitsizlik ifade eden bir istifham-ı inkârıdır. Biraz sonra gelecek olan "Hayır yok kaçacak yer." ayeti bu ümitsizliği açıktan açığa bildirmektedir. Bununla beraber şaşkınlıkla sorulmuş gerçek mânâda bir soru da olabilir. Bu durumda da ayeti o gün bu soruya verilmiş ret cevabı veya bugün onun açıklamasıdır. Şöyle ki: Hayır hayır, yok bir kaçacak, sığınacak yer.

H.Yazır

10. İşte o gün (nankör) insan: (Acaba) nereye kaçmalı? Diyecektir.

Ayetteki Yekuulü fiili “söylemek, sormak”, el-insan kelimesi “nankör kişi” yevmeizin ifadesi “o gün”, eyne edatı “neresi, nerede”, el-mefarr kelimesi ise “kaçacak yer” demektir.

Ayetteki el-MEFERR kelimesi bu şekilde mimli mastar olarak “fethalı” okunursa, anlam “Nereye kaçmalı? Kaçış nerede?” anlamını verir. Bu durumda soru hem gerçekten kaçmak için bir yer arama çabasını ifade eder, hem de inkârı bir soru olarak “kaçacak hiçbir yer yok” mesajını verir.

Bu kelime mekân ismi olarak el-mefirr kalıbında “kesreli” okunabilir. Bu durumda anlam, “Kaçılacak yer nerede!” şeklini alır ve ifade soru olmaktan çıkar, bir ümitsizlik haykırışına dönüşmüş olur. M.Okuyan

VEZER, aslında ağırlık manasından "sarp ve sağlam dağ" demektir. Böyle dağlar kaçakların sığındıkları yerler olduğu için gerek dağ, gerek kale, gerek silah, gerek insan ve diğerleri mutlak mânâda sığınak, sığınacak yer veya siper manasında yaygın şekilde kullanılır olmuştur. Nitekim şair:

"Ömrüne yemin ederim ki yiğide yetişecek ölümden ve ihtiyarlıktan sığınacak bir yer, sığınak yoktur." demiştir.

Demek ki: "hayır, sığınak yok" sözü, o gün "kaçacak yer nerde?" diyen insanın yine kendisi tarafından söylenmiş bir sözün hikâye edilmesi olabileceği gibi, o gün onun sorusuna "hayır" cevabı vermek için veya bugün bir hatırlatma için doğrudan doğruya Allah'ın kelâmı olma ihtimali de vardır.

H.Yazır

Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak (başka) yer yoktur!

Ayetteki Kellâ edatı, “hayır hayır, kesinlikle”, vezera kelimesi ise “sığınak, kaçacak yer” demektir. Ayetin başındaki Kellâ edatı hakkında Fecr 89/17 de detaylı bilgi vermiştik. Vezera kelimesi, “kendisine sığınılan kale, dağ ve benzeri şeylere” denilir. Bu ayette sözü edilen husus, önceki ayette dile getirilen ve inkârcı insanın feryadına konu edilen “Kaçacak yer neresi?” sorusuyla ilgilidir.

İster çaresizlik içinde olsun, isterse başka amaçlarla söylensin; Yüce Allah, ölüm anında, kıyamet esnasında ya da mahşerde kaçacak yer aramak durumunda olanlar için bunun mümkün olmadığını ifade etmektedir. Dahası hiçbir şekilde ve hiçbir mekânda kaçılacak ya da sığınılacak herhangi bir mekânın veya makamın bulunmadığını açıkça beyan etmektedir. M.Okuyan

MÜSTEKARR, bir yerde durma manasına mimli mastardır. Durma yeri manasına yer bildiren bir isim de olabilir. Yani o gün her kim olursa olsun kulların sığınma kararı ancak Rabb ‘ın olan yüce Allah'adır. Ondan kaçmak isteyenler de o gün ondan başka sığınacak hiçbir sığınak bulamazlar. Son karar ona veya onun emrine varılmaktır. Başka bir mana ile o gün insanların varacakları karargâh cennet mi y oksa cehennem mi? Bunu tayin etmek Rabb ’ına aittir. Bu hitap, o gün kaçacak yer arayan insana değil, muhatapların efendisi olan Hz. Peygamber (sa.)'edir, dolayısıyla da bütün insanlara bir hakikati açıklamaktadır. H.Yazır

12. O gün varıp durulacak yer sadece Rabbinin huzurudur.

Ayetteki yevmeizin ifadesi “ o gün, mahşer günü”, el-MÜSTEKARR kelimesi ise” istikrar, istikrar yeri, son durak” demektir.

“Sadece Rabbinedir” anlamındaki ila rabbike ifadesinin cümlenin başına getirilmesinin nedeni, cümleye bir vurgu ve aidiyet anlamı kazandırmasıdır. Söylenmek istenen veya vurgulanması arzu edilen mesaj, mahşerde istikrar bulunacak tek yerin Yüce Allah’ın katı olduğunu bildirmektir.

Buna göre Yüce Allah’ın huzurundan başka hiçbir istikrar yerinin ve sığınağının bulunmadığı ifade edilmiş olur. Hiç kimse mahşerde Yüce Allah’tan başka bir varlığa, bir makama veya başka bir şeye güvenip dayanamayacaktır. Başka sığınak olmaması tek sığınağın Yüce Allah’ın katı olduğu, işlerin O’na döndürüleceği ve son varış yerinin sadece O’nun huzuru olduğu açıkça beyan edilmektedir. (Bakara 2/28, 210; Fatır 35/18; Şura 42/53; Alak 96/8) 

M.Okuyan

Allah’tan kaçışın mümkün olmadığı Kur’an’ın birçok ayetinde tekrarlanmıştır:

Dönüş mutlaka sadece Rabbine olmasına rağmen… Alak; 8.

Göklerin ve yerin mülkü [hükümranlığı] yalnızca Allah’a aittir. Dönüş de ancak Allah’adır. Nur; 42.

Hiç kuşkusuz, son varış, yalnızca Rabbinedir. Necm; 42.

İnançsızlar için durum böyleyken, inançlılar bir an evvel mahşere atlama sevdasındadırlar. Aşağıda, 22, 23. ayetlerde görüleceği gibi onlar mutludurlar ve hâllerinden memnundurlar. Çünkü onlar için çok güzel korunaklar vardır:

Kuşkusuz takva sahipleri için bir korunak var. Sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri]dolu dolu su kapları. Orada boş bir söz ve yalan duymazlar. Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak. Nebe; 31–36.  H.Yılmaz

O gün, o insan, önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.

O gün,

“اليوم - yevm” sözcüğü Kur’ân’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcükler Kur’ân’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ; Rahman suresinin 29. ayetinde “an” anlamındaki “yevm” sözcüğü, Hud suresinin 7, Fussilet suresinin 9 ve 10. ayetlerinde “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.

Bize göre bu ayetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.

İşte “o son an ”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip ”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır. Tabiî ki bu süreç ahirette de devam edecektir:

Kişi neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilmiştir. İnfitar; 5.

O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir. Mücadele; 6.

Gerçekten ölüleri ancak Biz diriltiriz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı Mübin” de [ana kitapta, açık bir kütükte] sayıp tespit etmişizdir. Ya Sin; 12.

Hafıza hücrelerinin görev başına geleceği ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır. Dr. Pınar Uysal Onganer, 11 Şubat 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik ekinde yer alan makalesinde şunları söylemektedir:

“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar… Dr. Thomas D. Albrigt ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halüsinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK ’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.”

Âyette geçen “önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler” ifadesi, gerek sözcüklerin anlamları ve gerekse cümlenin yapısı bakımından değişik manalar içeren oldukça kapsamlı bir ifadedir. Bizce bu cümlenin ifade ettiği bütün anlamlar doğrudur ve hepsi benimsenmelidir. Bizim yaptığımız sıralamaya göre ilk iki anlam şunlardır:

Birinci anlam: İnsan, yaptıkları yanında, yapması gerekmesine rağmen yapmadıkları ile de bilgilendirilir.

İkinci anlam: İnsan, o ana kadar yaptığı iyi ve kötü bütün amellerinden; ölümden sonra etkileneceği, yani işlediğinden dolayı sorumlusu sayılacağı tüm işlerden haberdar edilir.

Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorgulanacaklar. Ankebut; 13.

Kim güzel bir işte aracılık ederse, onun için bundan [aracılıktan] bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, onun için de bundan bir pay vardır. Ve Allah her şeyin karşılığını verendir. Nisa; 85.

Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! Nahl; 25.

H.Yılmaz
İnsan o gün ayıtılır, haberdar edilir, yani kendisine haber verilir yahut insanın ne olduğu, hakkının neden ibaret bulunduğu, hayır veya şer anlatılır. Öne aldığı ve sona bıraktıklarıyla, önce yaptığı ve sonra yaptığı amelleriyle yahut yaptığı, ahiret için önceden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı, iyi veya kötü bütün işleriyle anılır, anlatılır. Hesaba çekilir. İşte o vakit tam gözü açılır. Bununla beraber insan olana bunları anlatmaya gerek bile yoktur.

H.Yazır

O gün yaptığı ve yapmadığı ne varsa insana bildirilecektir.

Ayetteki yünebbeü fiili “bildirilmek, haber verilmek, haberdar edilmek”, el-insan kelimesi “insan, bütün insanoğlu”, kaddeme fiili “yapmak, ileri sürmek, yerine getirmek”, ahhara fiili ise “geride bırakmak, yapmamak, tehir etmek” demektir.

Herkes yaptığı hayrı da şerri de görecektir. Hiç kimsenin yaptığı kötülük yanına kar kalmayacağı gibi iyiliği de zayi edilmeyecektir. (Zilzâl 99/7-8) Mahşerde, amel defteri denilen kitap ortaya konulacak; oradaki bilgiler nedeniyle suçlular korkarak: “Şu kitaba ne oluyor da küçük büyük demeden her şeyi sayıp dökmüş!” diye sızlanacaktır. Esasında onlar dünyada yapmış olduklarını ahirette karşılarında hazır bulmuş olacaklardır. Çünkü Yüce Allah hiç kimseye haksızlık etmeyecektir. (Kehf 18/49) Ayrıca insanların dünyada yaptıkları her şeyin kayıt altına alındığı ve küçük büyük her şeyin satır satır kaydedildiği de Kuran da açıkça belirtilmektedir. (Kamer 54/52-53)

İnsanların yapıp öne sürdüğü ve yapmayıp geriye terk ettiği bütün davranışların veya eylemlerin yazılmakta olduğu ve her şeyin açık bir kayıt defterinde tek tek sayıldığı belirtilmektedir. (Yasin 36/12) Benzer ifadeler başka bir ayette şu şekilde yer almaktadır: “Allah, onları dirilteceği gün ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onların bütün yaptıklarını sayıp dökmüştür. Onlar ise yaptıklarını da Allah’ı da unutmuşlardır. Oysa Allah her şeye şahittir.” (Mücadele 58/6) Her insanın tairi, yani amel defteri boynuna asılmış olacak ve Kıyamet Günü önüne açık bir şekilde çıkartılacağı bir kitap halini alacaktır. Daha sonra kendisine “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana kendin yeteceksin” denilecektir.(İsra 17/13-14) Hiç kimse başkasının günah yükünü yüklenmeyecek, herkese yaptığı davranışlar gösterilecek, sonra da yapılanın tam karşılığı sahibine tastamam verilecektir. (Necm 53/38-41) İnsanlara mahşerde hiçbir şekilde haksızlık yapılmayacak, herkese yaptığının karşılığı sunulacaktır. (Yasin 36/54) “Herkes (yapıp) gönderdiklerini ve (yapmayıp) geride bıraktıklarını bir bir anlayacaktır.” (İnfitar 82/5) İnsanoğlu dünyada yapıp öne sürdüğü ve yapmayıp tehir ettiği şeyleri görecek ve bilecektir. Ahiret âlemi yeniden inşa edilecek ve herkes dünyada neleri yaptığını ve neleri terk ettiğini çok iyi anlamış olacaktır.

“Her kim bir işe öncülük eder veya destek verirse ona da bir pay vardır. Kötülüğe öncülük eden veya destek verene de sorumluluk vardır.” (Nisa 4/85) 

M.Okuyan

13. O gün, insana yaptıkları da yapmadıkları da haber verilir.

Bu duruma başka bir örnek şöyle verebiliriz: İnsana, bu dünyada yapıp gönderdiği iyi ve kötü amelleri ona bildirilecektir. Aynı zamanda bu dünyada yapıp bıraktığı, insanların istifade ettiği eserler, yazdığı kitaplar, yetiştirdiği öğrencileri ve kendisine hayır dua eden evlatları haber verilecektir.

Bu haber işi nasıl olacaktır? Kuran bunu çeşitli şekillerde açıklamaktadır.

“Biz her insana yaptığı bütün amellerini, işlerini boynuna asarız; kıyamet günü onun için bir kitap çıkartırız. Kitabını karşısında açılmış olarak bulur.” (İsra 17/13)

“Kitap ortaya konur”. Suçluların, kitaplarında yazılı olanlardan nasıl korktuklarını ve: Vay başımıza gelenlere! Bu nasıl bir kitap ki, küçük büyük saymadık hiçbir şey bırakmamıştır. Dediklerini görürsün. Yaptıkları her şeyi yazılmış bulurlar. Rabbin hiçbir kimseye haksızlık etmez.” (Kehf 18/49)

“Biz ölüleri diriltiriz. Onların önceden yaptıkları işleri ve geriye bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta kaydederiz.” (Yasin 36/12)

“Allah, onların hepsini dirilttiği gün, kendilerine yaptıklarını haber verecektir. Onlar unutsa da Allah onları sayıp dökecektir. Allah her şeye şahittir.” (Mücadele 58/6)

Yüce Allah, insanların çeşitli organlarını konuşturarak, bazılarını da şahitlik ettirerek, Mücadele 6 da belirtildiği gibi unuttuğu amellerini onlara haber verecektir. (Yasin 36/65; Nur 24/24; Fussilet 41/20-22)

Yüce Allah, bize yapılan bir amelin kaybolmadığını, kayıt altına alındığını bildirerek davranışlarımız disiplin altına almamızı önermekte ve iyi amel yapmaya da teşvik etmektedir. B.Bayraklı

Artık insan kendi kendinin şahididir.

Ayetteki el-insan kelimesi “insan, insanoğlu”, âlâ nefsihi ifadesi “kendi aleyhine, kendisi hakkında”, basira kelimesi ise “şahit, gözlemci, gözetleyici” demektir. Ayetin başındaki bel edatı, genel olarak “aslında, esasında, gerçekten, bilakis, aksine” gibi anlamlar vermektedir.

İnsanoğlu dünyada iken yaptıklarına şahit olduğu gibi mahşerde de bu şahitliği devam edecektir. İsra 17/14 te dile getirildiği üzere mahşerde hesap görücü olarak herkese bizzat kendisi yetecektir, yani bütün insanlar durumlarının ne olacağını anlayacak ve nasıl bir sonun kendilerini beklediğini fark edeceklerdir.

Kişi kendi aleyhine şahitlik yapacaktır. Bu şahitliğin bazı organlar tarafından gerçekleştirileceği Kuran da açık beyan edilmektedir. (İsra 17/36; Nur 24/24; Yasin 36/65; Fussilet 41/20)

Cümlenin sonunda yer alan basira kelimesi ise “insanın kendisini gözetlemesi” anlamına gelebileceği gibi “şahitlik yapması” anlamına da gelebilir. İnsan nefsi bu görevleri çok iyi yapar hale geleceği için kelimenin sonuna “mübalağa” anlamı veren tâ harfi getirilmiştir.

M.Okuyan

Doğrusu insan kendi öz benliğinin gözlemcisidir.

Bu durum aynen İsra 14 te belirtilen durumdur: “Kitabını oku! Bu gün sana değerlendirmeci olarak kendi vicdanın/ öz benliğin yeter.” İnsanın öz benliğini gözlemlemesi, iç gözlem yapması anlamına gelmektedir.

B.Bayraklı

El-Basar

El-Basar, üç şekilde tefsir edilir:

1. el-Basar, kalb ile gören manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Onlardan sana bakanlar da vardır, fakat a’mâ ları sen mi hidayete ileteceksin; üstelik basiretleri de yokken (yani, kalpleriyle hidayeti de görmüyorlarken}?! (Yunus/43)

A'mâ ile basîr (yani, kalbi iman ile gören: mü'min) bir olmaz. (Fatır/19)

Onları sana bakar görürsün. Hâlbuki onların basiretleri yoktur (yani, kalpleriyle görmezler). (Araf/198)

2. el-Basîr, gözlerle görmek anlamında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Bu sebeple onu semi', basîr (yani, gözleriyle gören) yaptık. (İnsan/2)

Derhal basîr oldu (yani, gözleri görmeye başladı). (Yusuf/96)

Bugün basarın (yani, gözlerinin görmesi) pek keskindir. (Kaf/22)

3. el-Basîr kelimesiyle, hüccetten /delilden yana basiret sahibi kastedilir; şu âyette olduğu gibi:

Oysa ben basîr (yani, dünyada hücceti delil getirme gücüne sahibi idim. (Tâ-Ha/125) H.B.Çantay

(Birtakım)mazeretler ileri sürmeye kalkışsa da (veya gerçeğin üzerini örtmeye çalışsa da durum değişmeyecektir.)

Ayetteki elkaa fiili, “atmak, bırakmak, ileri sürmek”, me’âzır kelimesi ise “mazeretler, özürler, bahaneler” demektir. Ayetteki me’âzır kelimesine “örtüler” anlamı veren âlimler de vardır. Buna göre anlam “bütün örtülerini üzerine alsa da sonuç değişmeyecektir” şeklinde olur. Ayetin bu şekilde yorumlanması çok önemli bir noktada önümüzü açmaktadır. Şöyle ki: Mürselet suresinde Yüce Allah: “Bu, ağızlarını açıp konuşamayacakları bir gündür; o gün kendilerine izin verilmez ki özür dilesinler” buyurmaktadır. (Mürselet 77/35-36) Buna göre yorumunu yapmakta olduğumuz ayeti ya “mazeret ileri sürme teşebbüsü” şeklinde anlamlandırmalıyız ya da söz konusu kelimeye “örtüler” anlamı vererek, “örtülerini üzerlerine çekmeye çalışırlarsa da” şeklinde açıklamalıyız.

Bu anlamı verince bu defa Mü’min 40/52 yi şöyle tercüme etmeliyiz: “O gün mazeretleri ileri sürme veya gerçeği örtme çabaları zalimlere hiçbir fayda vermez.” Mahşer mazeret ileri sürme veya gerçeği saklayabilme ya da nutuk çekme yeri değildir. Orada bütün hakikatler ortaya çıkacak ve verilecek hükme zorunlu rıza gösterilecektir.

Mürselat 77/35-36 da geniş bir şekilde ele alacağımızı üzere, bu ayetlerde sözü edilenler inkârcılar ve zalimlerdir. Bu doğrultuda Yüce Allah tarafından, inkârda ısrar edenlere mazeret beyan etme fırsatı verilmeyeceği gibi, suçlarını itiraf edip af dileme imkânı tanınmayacaktır. (Nahl 16/84) “Bu gün mazeret beyan etme günü değildir” demek istenircesine, “Ey kâfirler! Bugün mazeret göstermeyin” (Tahrim 66/7) emri de bu konuda çok önemli bir yere sahiptir.

M.Okuyan

15. Her türlü özrünü sayıp dökse de

Özürler bu dünyada açıklanıp tevbe edilmeli, af dilenmelidir. Ahirette tevbe ve af dileme diye bir dua olmayacaktır. Dilinle göstereceğin mazeretler geçerli olmayacaktır. Çünkü Yüce Allah, Yasin 65 e göre ağızları mühürleyecek ve diğer organlar konuşacaktır. İşte bu organların konuşması vicdan diyebileceğimiz öz benliğin konuşmasıdır. B.Bayraklı

16. Bundan dolayı Peygamber'in kendine ait olmak üzere buyuruluyor ki: Ona dilini depretme. Onu hemen almak için....

Bu âyetteki zamirlerinin hangi ismin yerini tuttuğu açık değildir. Hitap mutlak insana olsaydı, bu zamir, özürlerini sayıp dökmeye kalkışan insanın içindeki yani vicdanındaki şeyin yerini tutabilir ve şöyle demek olurdu: "Ey insan! O gün hesap verirken Hakk'ın huzurunda vicdanındakini acele söyleyip de işin içinden çıkacağım diye telaş etme, sakın, dilini bile oynatma, zira onu, o bildiklerini derleyip toplayan sen değilsin, biziz. Biz onu derler toplar sana okuruz. Sen yalnız bizim okuduğumuzun ardınca gel ki o vakit tam hakkı söylemiş, yanlışlığa düşmemiş olursun." Gerçi bu âyetin üslup ve akışından bu mânâ da anlaşılmaz değildir. Fakat hitabın özellikle Peygamber'e olması ve sonra da "Kur'ân" denilmiş bulunması itibarıyla bu zamirinin önce, bu sırada Peygamberin kalbine inmekte bulunan Kur'ân'ın yerini tutması gerekir. Zira zamirin yerini tutmuş olduğu ismin manen veya hükmen geçmesinin yeterli olduğu ve "Kuşkusuz biz onu Kadir gecesinde indirdik."(Kadr, 97/1) ayetindeki gibi birçok yerde Kur'ân'ın ismi geçmeden, bulunduğu makam delili ile ona zamir gönderile geldiği bilinmekle beraber burada sözün akışının buna özel bir işareti de vardır. Onun için tefsirler bu zamirinin Kur'ân'ın yerini tuttuğunu açıklamaktadırlar.

Tirmizî’de bu âyetin iniş sebebini Saîd b. Cübeyr İbnü Abbas'tan şöyle rivayet eder: "Kur'ân inerken Resulullah (s.a.v) iyi bellemek için dilini, dudaklarını depretirdi. Bunun üzerine yüce Allah, ayetini indirdi."

Anlaşılıyor ki Hz. Peygamber (s.a.v) bu sure inerken özellikle bu noktada dilini depretmiş, acele okumak istemişti. Bu âyet de bunun üzerine inmiş ve iyi zapt etmesi için her şeyden önce hareketsiz dinlemesi emredilmiştir. Yani Kur'ân kalbine, basiretine inerken, sadece dinle, acele okumak için dilini oynatma. 

H.Yazır

(Ey suçlu kişi), artık onu (yani hakkındaki bilgiyi veya hükmü) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.

Ayetteki tuharrik emri “kıpırdatmak, hareketlendirmek”, lisan kelimesi “dil” ta’cele fiili ise “acele etmek demektir.

Bu ayetlerdeki muhatap “Hz. Muhammed”, ele alınan konu ise “vahyi acele istemesi nedeniyle onun uyarılması” şeklinde kabul edilmektedir. Bu görüş tefsir kitaplarının hemen hemen tamamında yer almaktadır. İslam kültüründe genellikle vahyin indirilişi ve bu esnada Hz. Peygamberin vahiy karşısındaki tutumuyla ilişkilendirilen bu ayetlerin, aslında bu iddiayla ilişkisi bir zorlamadan ibarettir. Konu bütünüyle inkârcı insanın ahiretteki şaşkınlığı ve perişanlığı ile ilgilidir. Zaten ayetlerin önü ve sonu bu tercihi zorunlu kılmaktadır.

Aslında Allah, söz konusu insana sanki şunu söylemektedir: “Şimdi mazeret sıralamanın zamanı değildir. Sana düşen görev, sahip olduğun ve sana sunulan amel defterinin muhataba okunması ve açıklanması Bizim işimizdir.”

Bu genel açıklamamamızdan sonra, benimsediğimiz görüş doğrultusunda ayeti şöyle yorumlamak zorundayız:

“(Ey suçlu kişi), artık onu (hakkındaki bilgiyi veya hükmü) çarçabuk almak için dilini kımıldatma.” Ayetteki hu zamirleri 13. Ayette dile getirilen ve kişiye bildirilecek olan habere gitmektedir. Bu emrin muhatabı daha önce de belirttiğimiz üzere, bilgilendirmede mazeret ileri sürmeye çalışan nankör kişidir. Bu nedenle söz konusu kişiden acele mazeretler üretmemesi istenmekte ve amel defterindeki bilgilere acele ulaşma arzusu reddedilmektedir. Gerekçe ise, amel defterindeki bilgilerin bir araya getirilip kendisine okunması işleminin Yüce Allah’a veya meleklerine ait olduğunu bildirmektedir. Nahl 16/84, Rum 30/57 ve Mürselet 77/35-36 ayetlere göre söz konusu inkârcı ve suçlu insan, bu tür mazeretler ileri sürmeyi zaten başaramayacaktır.

M.Okuyan

16. Vahyi ezberlemek için dilini acele kıpırdatma.

Bu ayetin bir benzeri de Taha 114 ayettir. “Sana vahyedilmesi henüz tamamlanmadan Kuran’ı acele okumaya kalkma. Rabbim, ilmimi artır de.”

Bundan şunu anlıyoruz: Yüce Allah bu ayette çok önemli bir öğretim metodunu gündeme koymaktadır. Öğretenin dikkatlice dinleyip anlatılanları anlamaya çalışılmalıdır. Hz. Usa ya Taha suresinin 83 ayetinde şöyle soruldu: “Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevk eden nedir ey Musa?” aynı ayetin 114. Ayetinde Hz. Peygambere de şu emir verilmektedir.

“Kuran sana vahyedilirken vahiy bitmeden önce tekrarlamakta acele etme.” Öğretim ve diğer davranış ve kararlarda acele etmeyip sabırlı olmak gerekiyor. B.Bayraklı

Yani, “Sana onu hatırlatmak ve onun zihin ve kalp ile okunmasını sağlamak Bize düşer”. Önceki notta işaret edildiği gibi, Kur’an, ancak düşünerek, sanki bölünmez bir bütünmüş gibi okunması halinde (doğru) anlaşılabilir, yoksa sadece ahlaki ilkeler, kıssalar ve bölük-pörçük kurallar kolleksiyonu olarak değil. 

M.Esed

Şüphesiz onun toplanması ve okunması sadece Bize aittir.

Ayetteki aleynâ ifadesi “bize, bize ait”, cem’ahü tamlaması “onu toplamak”, Kur’an hu ise “onu okumak, okutmak” demektir.

Hem bu ayette hem de bir sonrakinde yer alan Kur’an kelimesi, konu ve bağlam gereği vahiy anlamında “Kuran” değil, “okumak, okunmak” demektir. Bu ayette sözü edilen durum, öncekiyle aynıdır ve mahşerde suçlu insanın hakkındaki hükmü veya amel defterini acele elde etme girişimi sonrasında ona verilecek cevaplardan birisini oluşturmaktadır. Amel defteri kendisine verilen suçlu kişiye şöyle denilecektir: “Kitabını oku. Bu gün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin (İsra17/14)

Ayette vurgulu bir ifadenin tercih edildiği görülmektedir. Bunun sebebi şudur: Yüce Allah yargılama işleminde tek yetkilidir; çünkü “Hesap Gününün yegâne sahibi O’dur” (Fatiha ¼; Mümin 40/16; İnfitar 82/17-19) Hesaba çekmede yargılamada ve değerlendirme yapıp son kararı vermede Yüce Allah’ın hiç kimseyle hiçbir şekilde ortaklığı olmayacaktır. O’nun zatından başka dünyada olduğu gibi mahşerde de O’nun kulları hükmünde olacaktır.

M.Okuyan

17. Şüphesiz onu kalbinde toplamak ve sana okutturmak yalnız Bize aittir.

Bu ayette âlâ edatı zorunluluk, mecburiyet bildirir. İnne aleynâ da “görev bize düşer, Bizim görevimizdir” anlamına gelmektedir. Yüce Allah Hz. Peygamberle ilgili iki işi kendisinin yapacağını bildirmektedir.

Birincisi:  “Onu kalbinde toplamak” ifadesi, kalbinde ve zihninde toplamak, onu ezberletmek, onu indirmek, onu orada yerleştirmek anlamlarına gelmektedir. Çünkü Cebrail vahyi Hz. Peygamberin kalbine indirmekteydi (Bakara 2/97) Bu bilgiden hareket ederek bir önceki ayetle bağlantı kurabiliriz: “Kuran’ı okumak için dilini acele ile hareket ettirme, çünkü biz onu senin kalbine indiriyor, yerleştiriyor, ezberlettiriyor ve koruma altına alıyoruz.”

İkincisi: “Sana okutturmak bize aittir”  Araf suresinin 204. Ayetinin emirlerini yerine getir: “Kuran okunduğu zaman onu dinleyin ve susun size merhamet edilsin” Ala 6-7 ayetlerde de şu ifade yer almaktadır: “Sana Kuran’ı okutacağız, artık Allah’ın dilediği hariç, sen hiç unutmayacaksın. Şüphesiz Allah açıkta olanı ve gizleneni bilir.”

600 sayfalık bir kitabın ezberlenmesi bir insanın gücünü aşar ve bunu kendisinin becerdiğini söylemesi doğru değildir. Bunu Allah’ın yardımı ile becerdiğini söylemesi zorunludur. B.Bayraklı

"Onun okunuşunu takip et" , yani kelimelerde dile gelen mesajını, Kur’ânı vahyeden ve insana onu anlama yeteneği bahşeden güç Allah olduğundan, onun okunuşunu da kendisine izafe etmektedir.

M.Esed

O halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen okunuşunu takip et.

Ayetteki kara’nâhu ifadesi “onu okuduğumuz da fettebi emri “uy, takip et, gereğini yerine getir”, kur’ânehu tamlaması ise “okunuşu” demektir.

Bu ayette ise, okunan hükmün doğru olduğunu kabul edip suçunu itiraf etmesi kişiden istenmektedir. Bu doğrultuda kendisine “hükmü okuduğumuzda, söylenenlerin doğruluğunu sen de itiraf et ve verilen hükme rıza göster” demek istenmektedir.

M.Okuyan

18. Biz onu okuttuğumuz zaman onun okunuşunu takip et.

Kuran da Cebrail’in isimleri vardır:

“Allah’ın izniyle Kuran’ı senin kalbine, bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak Cebrail indirmiştir.” (Bakara 2/97)

“De ki: Kuran’ı Ruhul-kudus, iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.” (Nahl 16/102)

“Kuran’ı er-Ruhul-Emin uyarıcılardan olasın diye apaçık Arap diliyle senin kalbine indirmiştir.” (Şuara 26/193-195)  B.Bayraklı

Yani, Kur’an “gerektiği gibi” okunursa (bkz. yukarıdaki 7. not), -Muhammed Abduh tarafından vurgulandığı gibi- kendisinin en iyi tefsiri olur. M.Esed

Sonra onu açıklamak da sadece Bize aittir.

Ayetteki aleynâ ifadesi “bize, bize ait”, beyânehu tamlaması ise “onun açıklaması” demektir. Ayette sözü edilen beyanın ne olduğu konusunda, mesela İsra 17/14-15. Ayetler bize bir yol gösterebilir. Mahşerde kişilere amel defterleri verildikten sonra kendilerine, “Kitabını oku; bugün hesap görücü olarak sen kendine yeteceksin” buyurulduktan sonra, kitaptaki hükmün beyanı yapılırcasına şu ifadelere yer verilmektedir: “Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü üstlenemez. Biz bir peygamber gönderinceye kadar (kimseye) azap edecek değiliz.”  Kanaatimiz o ki bu ayetler, Kıyamet suresindeki beyanın bir açıklaması durumundadır. 

M.Okuyan

19. Sonra onu açıklamak da bize düşer.

Bu ayetten anlıyoruz ki, Kuran’ın en iyi tefsirini yine Kuran’ın kendisi yapmaktadır. Yüce Allah Hz. Peygamber’e Kuran’ı Kuran ile açıklamaktadır. Onun için Kuran’ın ilk müfessiri, açıklayıcısı, yorumcusu Yüce Allah’tır. Kuran’ın kendi kendini açıklama özelliğini anlamadan, yakalamadan ve o metodu kullanmadan tefsir yapılamaz.

Şimdi şu soruyu sorabiliriz: Yorumunu yapmakta olduğumuz bu son 4 ayet tamamen Hz. Peygamberle ilgili ise, onların evrenselliği ortadan kalkıyor mu? Son 4 ayetteki emirler genel anlamda insanlara aittir.

Bu dünyada günah işleyip, ya da inkâr eden insan kıyamet 15 te belirtildiği gibi ahirette özür beyan edecek, özürlerini sayıp dökecektir. İşte bu emirler bu tip insanlar içindir. Yüce Allah bu insanlara yani “insana” özür dilemek için dilini hareket ettirme, özür dilemekle işin içinden çıkamazsın. Biz sana söylediğin, bildiğin ve yaptığın amelleri toplayarak önüne koyuyoruz, sana okuyoruz. Öncelikle bizim sana okuyacağımız amellerini, durumunu dinle, sana vereceğimiz ve senin çekeceğin bu ağır azabı, cezayı ayrıntıları ile açıklayacağız. Onun için özürlerini bahanelerini sayıp dökmek için dilini hareket ettirme (Ateş, age, X, 177) Bu açıklama, önceki ve sonraki ayetlere uygun düşmektedir. Bu açıklamayı Ateş, Razi’den aldığını, ama Razinin bunu benimsemediğini de nakletmektedir. B.Bayraklı

Aslında Kur’ân, dünyanın âhirete tercih edilmesi konusu üzerinde çok durmuştur. Bu önemli konuyu sık sık gündeme getiren âyetlerin bir kısmını aşağıda sunuyoruz:

İnsanlara kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, salma atlar, davarlar, ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler süslü gösterilmiştir. Bunlar iğreti yaşamın faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa Allah, varılacak yerin bütün güzellikleri yanında olandır. De ki; “Size, bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvalı kullar için Rablerinin yanında cennetler var ki, altlarından ırmaklar akar, -içlerinde ebedî kalmak üzere- hem tertemiz eşler var, hem de Allah’tan bir rıza vardır. Allah, o kulları iyi görendir.” Âl-i İmran; 14,15.

Basit hayat [dünya hayatı] , sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Âhiret Yurdu] ise, takvalı davrananlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? En’âm; 32.

Tövbe; 38. Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda sefere çıkın” denilince olduğunuz yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Fakat dünya hayatının değerleri ahiretin yanında ancak çok azdır.

İşte sınırları aşanları ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları biz böyle cezalandırırız. Ve ahiretin azabı kesinlikle daha şiddetli ve daha süreklidir. Ta Ha; 127.

Ve bu iğreti yaşam sadece bir oyun ve oyalanmadan ibarettir. Son yurt ise işte odur gerçek hayat. Keşke bilmiş olsalardı. Ankebut; 64.

Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve devamlı kalıcıdır. A’lâ; 16,17.

Bu konuyla ilgili olarak şu ayetlere de bakılabilir: Zühruf 35, Yusuf 109, Rad 26, İbrahim 3, Nahl 30, 41, İsra 21, A’râf 169, Nisa 77. H.Yılmaz

Hayır! Doğrusu siz, (bütün bunlara rağmen), çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyorsunuz.

Ayetteki kella edatı “hayır, asla, gerçekten, esasında”, bel edatı “bilakis, aksine”, tuhıbbune fiili “sevmek, istemek”, el-âcile kelimesi de “acil olan, peşin, yakında, hemen, şimdiki, burada olan, gelip geçici, çarçabuk geçen” demektir. Ayetin başındaki kella edatı bu bağlamda “hayır, sizin düşündükleriniz doğru değil, gerçek şu ki” anlamını vermektedir. Beraberinde gelen bel edatı da aynı anlamı destekler mahiyette, cümleye “Bilakis, mesele elbette sizin düşündüğünüz gibi değil, tam aksine” şeklinde bir boyut kazandırmaktadır.

Dünya hayatının sevilmesi esasında bütünüyle kötü bir duygu da değildir. Burada yanlışlığı vurgulanan husus, bir sonraki ayetin de işaretiyle, ahireti tamamen terk edişi getirecek aşırı, hatta tutkuya dönüşen sevgidir. Bu sevgi, kişiyi adeta başka hiçbir şeyi görmeyecek şekilde kaplamakta, başka değerlerin varlığını bile göz ardı etmeyi beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, söz konusu aşırı tutkuya dönüşen dünya sevgisi burada eleştirilmekte, bundan kurtulmama sonucunda gelinen noktanın ahireti inkâr olduğu özellikle vurgulanmaktadır.

M.Okuyan

Ahiret (inancını)bırakıyorsunuz.

Ayetteki tezerun fiili “terk etmek, bırakmak, dikkate almamak”, el-âhıreh kelimesi ise “ahiret” demektir.

M.Okuyan

22. âyetteki “ناضرة - nâdıratün” sözcüğü, her şeyin tazesi için kullanılır. Parlak yeşil olan maddelere de “احضرناضر - ahdarün nâdırın” denir. Bu durumda âyetin anlamı, “yüzler vardır parlaktır, tazeciktir” demek olur ki, bu ifade ile harap olmamış, pörsümemiş, mutluluktan ve sevinçten ışıl ışıl parlayan yüzlerin [kimselerin] varlığı dile getirilmiştir. “Yüzler” ifadesinden, “kimseler” in anlaşılması, âyette “cüz’iyyet mecaz-i mürseli” sanatının kullanılması dolayısıyladır. Yapılan bu sanatla insanların yüzleri zikredilerek kendileri kastedilmiştir.

Eski dönemlerde, 23. âyetteki “sadece Rablerine bakıcıdırlar” ifadesinden, bu sahnenin âhirete ait olduğu anlaşılmış ve “نظر - nazar” sözcüğünün de anlamı kaydırılarak müminlerin ahirette Allah’ı görecekleri iddia edilmiştir.

Lisânu’l-Arab’a göre “nazar” sözcüğünün anlamı “karşı karşıya gelmek” demektir. Gözle bakılmasa, görülmese de karşı karşıya bulunmak, “nazar” için yeterlidir. Hatta gözleri görmeyenler de “nazar” edebilirler. Buradan hareketle, bir işi göreceği, bitireceği umulan kimsenin ya da makamın karşısında durmaya, göz bebeğini ona yöneltmeye “nazar” denilir olmuştur.

Şu hâlde, Rabbe nazar etme ’nin, Allah’a gözle bakmakla ve Allah’ı görmekle alâkası yoktur. Dolayısıyla Kelâm ilmindeki “رئيةاللّه - rü’yetüllâh [Allah’ın görülmesi]” bahsinin de burada konu edilmesinin bir yararı bulunmamaktadır.

Bu bilgiler ışığı altında ayetlere dönecek olursak, “nazar” sözcüğünün “bir kimsenin karşısında beklemek, kapısı önünde durmak” şeklindeki anlam içeriği dolayısıyla ayetlerden “inançlı insanların ölüm anlarında Rablerinin huzurunda nimetler umarak, aydınlık yüzlerle bekledikleri, yani Allah’a aydınlık yüzlerle nazar ettikleri” anlamı çıkmaktadır.

İnançlı insanların ölüm anlarındaki mutluluklarını anlatan bu âyetler gibi, onların ahiretteki mutluluklarını anlatan âyetler de mevcuttur. Örneğin:

Ebrar [iyiler, yardım severler] kesinlikle nimet [mutluluk] içindedir. Tahtlar üzerinde nazar edicidirler [Rablerinin nimetleriyle yüz yüzedirler] . Yüzlerinde nimetin [mutluluğun] aydınlığını görürsün. Muttaffifin; 22,24.

Sonuç olarak 22. ve 23. âyetler, yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda şöyle takdir edilebilir: “O gün [ölüm günü] bu dünya ile ilgili hiçbir şeyi dikkate almayan; maldan, mülkten, servetten, makamdan, mevkiden, eşten, dosttan ayrılığı hiçe sayan; sadece ve sadece Rablerine yönelmiş, O’ndan, geride bırakacaklarından daha iyi nimetler uman; aydınlık yüzlü, mutluluktan uçan, ölümü hiçe sayan, ‘bir an evvel öleyim de geçici dünyadan kurtulup ebediyet yurduna, esas hayatıma varayım, gerçek nimetleri tadayım’ diye bekleyen mutlu, sevinçli insanlar vardır.”

H.Yılmaz

22. O gün bazı yüzler ışıl ışıl parıldayacaktır.

Ayetteki vücuh kelimesi “yüzler”, yevmeizin ifadesi “o gün, mahşer günü”, nâdıra kelimesi ise “ışıl ışıl, apaydınlık, parlak” demektir.

Kuran da iki yerde geçen nâdıra kelimesi, “cennetliklerin yüzlerine yansıyacak nur” (İnsan 76/11) ve “nimetlere ulaşmanın derin huzuru” (Muttaffifin 83/24) anlamını veren bir içerikte yer almaktadır. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki nâdıra kelimesi de bu anlamın zorunlu devamı niteliğinde, iyilik sahibi insanların mahşerde” mutluluktan ışıl ışıl yüzleri” için kullanılmaktadır.

Burada sözü edilen “parlaklık” veya “aydınlık yüzler” ifadesi Kuran da başka ayetlerde başka kelimelerle açıklanmakta, bir anlamda detaylandırılmaktadır. Mesela bu yüzler için “beyaz, ak, berrak”, (Al-i İmran 3/106) mutluluktan parıldayan, ışıl ışıl, ağardıkça ağaran, güleç, müjdelere sevinen, şen-şakrak” (Abese 80/38-39) ve “nimetlere gark olmuş” (Ğaşiye 88/8) ifadeleri kullanılmaktadır.

Ayrıca bu yüzlere “kara çalınmayacağı ve hiçbir şekilde horlanmayacakları” belirtilmekte, (Yunus 10/26) dahası söz konusu yüzlerde “sonsuz mutluluğun ve tarifsiz parıltının görüleceği” beyan edilmektedir. (Muttaffifin 83/24) İşte bütün bu anlatılanları kapsayacak şekilde, Kıyamet suresinin yorumunu yapmakta olduğumuz 22. Ayetinde, Yüce Allah iyilik sahiplerinin yüzlerinin mahşerde ışıl ışıl parlayacağını ve apaydınlık olacağını beyan etmektedir. M.Okuyan

Zira Rabbine bakıcıdır. Onun cemâline bakmaktadır. Ehl-i Sünnet bu bakışı "görme" mânâsında anlayarak ahirette müminlerin Allah'ın cemalini göreceğini isbat etmişlerdir. "Beni asla göremezsin."(A'râf, 7/143) ayetine sarılan Mutezile de bu bakışı "bekleme" mânâsına yorumlamışlardır. Oysa gayesine ulaşmayan beklemenin neticesi neşe değil, hayal kırıklığı ile üzüntü olacağından burada sadece bekleme manasının doğru olamayacağını anlatır.

H.Yazır

Rablerine nazar eder halde (olacaklar).

Ayetteki ila rabbihâ ifadesi “Rablerine”, nâzıra kelimesi ise “nazar etmek, bakmak, beklemek” demektir.

Biz, dünyada olduğu gibi mahşerde de Yüce Allah’ın görülemeyeceği kanaatindeyiz. Konuyu yaklaşımımızın gerekçelerini şu şekilde sıralayabiliriz:

Araf 7/198 de, Yüce Allah “Onların sana nazar ettiklerini görüyorsun, ancak görmüyorlar” ifadesini beyan etmektedir. Bu ayette de tıpkı yorumunu yaptığımız Kıyamet 23 te olduğu gibi, “bakmak” anlamında nazara/yenzuru fiili kullanılmaktadır. “Nazar etmek” mutlak surette “görmek” demek değildir. Zaten ilgili ayetin sonundaki lâ yübsırun fiili, onların görmediğini ifade etmektedir.

Araf 7/143 te Hz. Musa, Yüce Allah’ı görmek için O’na nazar etmek isteyince, Yüce Allah onun Kendisini görmeyeceğini belirtip dağa bakmasını emretmişti. Eğer dağ yerinde durabilirse O’nu görebileceğini beyan etmişti. Yüce Allah dağa tecelli edince de bu defa Hz. Musa düşüp bayıldı; dolayısıyla Yüce Allah’ı görmeyi başaramadı. Bu ayette de yer aldığı üzere, Yüce Allah’ın görülebilmesi için, önce O’nun Kendisini göstermesi gerekir. Çünkü ayette erini “bana Kendini göster” isteği söz konusu edilmekledir. Bu istek, görme arzusunun öncesinde yer almaktadır. Yüce Allah’ın dünyada veya ahirette Kendisini göstereceğine dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.

Enam 6/103 te şu ifade yer almaktadır: “Gözler O’nu idrak edemezler; fakat O, her türlü görmeyi çepeçevre kuşatır.” Mahşerde insanların sahip olacağı görme organı için de basar/ebsâr kelimesi kullanıldığına göre, demek ki gözler Allah’ı hiçbir şekilde göremezler.

Bir şeyi görmek onu sınırlandırmak demektir. Yüce Allah hiçbir mekâna ve algıya sıkıştırılamayacağı ve hiçbir varlık O’nu bilgi olarak kuşatamayacağı için, görülmesi de mümkün değildir. Yüce Allah tanımlanabilir ve belirlenebilir bir sınırın sahibi değildir.

Yüce Allah’ı görmekle insanlar O’nu artık tanımış olacakları için, bu işlemde bir tür maddeleştirme de söz konusu olacaktır. Ancak Yüce Allah madde değildir; maddi tanımlara da asla benzememektedir. Yüce Allah’ın görülmesi eğer rüyaya benzetilirse, bu durumda da ahiretin kendine özel maddi şartlarda gerçekleşeceği kabulü tehlikeye düşer.

Kuran da çeşitli ayetlerde “Dönüş sadece Allah’a dır”, (Fatır 35/18), “Duracak yer sadece Rabbinin katıdır”, (Kıyamet 75/12), “Sevk edilecek yer sadece Rabbinedir”, (Kıyamet 75/30) “Bütün işler sadece Rabbine döner” (Şura 42/53), “Siz sadece O’na döndürüleceksiniz” (Yasin 36/83), şeklinde ifadeler yer almaktadır. Bu ayetler Yüce Allah’ın zatında herhangi bir değişikliğin veya dönüşümün olmasını göstermez. Aksine, mahşerin tek hâkiminin Allah olduğunu, O’nun katı dışında başka hiçbir sığınağın bulunmadığını ortaya koyar. Aynı şekilde, Allah’a nâzır olmak O’nun zatını görmeyi değil, nimetleriyle buluşma arzusunu ifade eder.

Yüce Allah, mahşerde bazı insanlara nazar etmeyeceğini beyan etmektedir.(Al-i İmran 3/77) Bu ifade, Yüce Allah’ın ilgili şahısları görmemesini değil, onlara ikramda bulunmayacağını bildirir. Allah’ın nazar etmemesi varlıkları görmeyle ilgili değil, onlara ilgi göstermemesi, ikram ve ihsanda bulunmaması ve kendilerini nitelendirmemesi anlamına alınmalıdır.

Birine nazar etmek, “onunla ilgilenmek, onu beklemek, gözetlemek ve beklenti içerisinde olmak” şeklinde dilimizde de sıklıkla kullanılmaktadır. Nezarethane, birinin gözetiminde tutulmasıyla ilgili bir mekândır. Ayrıca Osmanlı devletindeki bakanlık görevleri için “nâzır” kelimesinin kullanıldığı bilinmektedir. Demek ki nazır olmakla ilgili ifadelerde maksadın maddi veya nesnel olarak “görmek” olmadığı açıktır.

Biz, bütün bu saydığımız ve sayamadığımız diğer gerekçeler doğrultusunda, ayette yer alan “Sadece Rablerine nazar ederler” ifadesinin, Yüce Allah’tan gelecek yeni ve çeşitli nimetlerin beklenmesi anlamına geldiği kanaatindeyiz. Rabbe nazar etmek, “O’nu beklemek, O’nu gözlemek, O’nu özlemek, O’nun vereceği nimetleri arzuyla istemek” şeklinde anlaşılabilir. Dahası bu ayetteki maksadın, Yüce Allah’ın kendilerine emrettiği şeyleri beklemek olduğunu açıkça belirtmiştir.

Allah’a nazır olmak, mahşerde sadece Yüce Allah’tan bir beklenti içerisinde bulunmak demektir. Başka hiçbir varlığın o gün hiçbir yetkisinin bulunmayacağı bilinciyle (İnfitar 82/19), bütün varlığını Yüce Allah’tan ve O’nun vereceği karardan yana belirlemek demektir. Mahşerin tek sahibinin Yüce Allah olduğu gerçeğinden hareketle (Fatiha ¼) o gün bütün dikkatlerin Yüce Allah’a çevrileceği, nimet veya ödülü hak edenlerin de âdeta bu arzu ile Yüce Allah’tan gelecek yeni ve sürpriz göz aydınlıklarına (Secde 32/17) kilitleneceği mesajı bu ayette öne çıkarılmaktadır. M.Okuyan

O gün bazı yüzler de vardır ki asık ve donuk olacaktır

Ayetteki bâsira kelimesi “donuk, asık, kederinden ekşimiş, kararmış” demektir.

Bu ayette, dünya hayatında Yüce Allah’ın istediği şekilde hayatını yaşamayan ve sonunda mahşerde ilahi azaba uğrayacak kötü ve umutsuz insanların oradaki yüz ifadeleri hakkında bilgi verilmektedir. Mahşerde yüzlerin asık, perişan veya donuk olması önceki ayetlerde olduğu gibi bir sonuçtur. Sebebi ise dünyada Allah’tan yana tavır koymamak ve hayatı O’nun emir ve yasaklarını dikkate almadan yaşamış olmaktır.

Kuran da azgın kibirli ve suratını asmış nankör kişiyi tarif eden bir içerikte sadece Müddesir 74/22 de geçen besara kelimesi, sözünü ettiğimiz bu içerikle de uygun olarak “cehennemliklerin yüzlerine yansıyacak perişan hal” i ifade etmektedir.

Ayette sözü edilen perişan ve asık yüzler tanımı, Kuran da başka ayetlerde başka kelimelerle açıklanmaktadır. Mesela, bu yüzler için “kararmış” (Al-i İmran 3/106) “sıkıntıdan dolayı toza toprağa bürünmüş, karanlığa mahkûm edilmiş” (Abese 80/40-41) “mahcubiyetten öne düşmüş, zillet içinde yıkılmış, işi bitmiş, eli kolu dökülmüş” (Ğaşiye 88/2-3), ifadeleri kullanılmaktadır. Ayrıca bu yüzlerin sahiplerinin “tarifi imkânsız kızgın bir ateşi boylayacağı, umutsuzluk ve kaynatılmış bir pınardan içecekleri, doyurmayan ve beslemeyen kuru dikenden başka yiyeceklerinin bulunmayacağı” belirtilmektedir. (Ğaşiye 88/5-7)

İşte bütün bu anlatılanları kapsayacak şekilde, Kıyamet suresinin yorumunu yapmakta olduğumuz 24. Ayetinde Yüce Allah, kötülük sahiplerinin yüzlerinin mahşerde asık ve donuk olacağını, kederinden ekşimiş ve kararmış bir hal alacağını beyan etmektedir.

M.Okuyan

24,25. Âyetler: Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar/kaşları çatıktır. Zannederler ki kendilerine bel kıran yapılacaktır.

22. ve 23. ayetlerde inançlı insanların, bu ayetlerde de inançsızların ölüm anları anlatılmıştır. İnançsız insanlar mutsuzdurlar. Çünkü yaptıkları ve yapmadıkları derlenip toparlanıp kendilerine gösterilmiştir ve onlar da başlarına ne büyük bir felâketin gelmek üzere olduğunu anlamışlar, bu en büyük felâketi yaşayacaklarından emin olmuşlardır. İşte bu yüzden durumları “Zannederler ki kendilerine bel kıran yapılacaktır” ifadesi ile tasvir olunmaktadır.

فاقرة - fâkırah bel kıran Bu sözcük aslında “devenin burnunu dağlamakta kullanılan alet” in adıdır. Esmaî ’ye göre de “kemiğe değinceye kadar devenin burnunu koparmadan kesmek, sonra da o kesilen yere, sayesinde o devenin güdüleceği bir ağaç parçası yerleştirmek, yani halka takmak” demektir.

Mübered’e göre ise “kişinin belini kıran büyük bir belâ” demektir. Bu sözcüğün esas kaynağı, omurga kemikleri dizisi anlamındaki “الفقرة - el fekratü” ve “elfekarat” kelimeleridir. [Lisânu’l-Arab, c: 7, s: 141, “fakr” mad.]

Lisânu’l-Arab’ın verdiği bilgilere dayanarak “فاقرة- fâkırah” sözcüğünün anlamının “kişinin omurga kemiklerini kıran büyük belâ” olduğu söylenebilir. Bu tanımdan, “kişinin özgürlükleri elinden alınarak [burnuna halka takılarak], omurga kemiklerini [belini] kıracak şiddette eziyetlere maruz bırakılması” anlaşılabilir.

Demek oluyor ki, inançsız insan o gün her şeyin bittiğini anlamış, büyük belâya çarptırılacağını, belinin kırılacağını fark ederek suratını asmış, kaşlarını çatmıştır.

Kur’ân’da inançsız insanların ahiretteki hâllerini anlatan, bu halleri bir tiyatro sahnesi gibi canlandıran çok sayıda âyet vardır. Bu âyetler herkes tarafından bilindiği için burada örnek vermeye gerek duymuyoruz.

H.Yılmaz

22-25. Yüzler vardır, o gün parıltılı ve Rabbinden beklenti içindedir ve yüzler vardır, o gün asıktır. Bel kemiklerini kıran bir felakete uğrayacağını anlar.

Yüce Allah bu ayetlerde vücuh “yüzler” kelimesine yer vermiştir. Bundan anlıyoruz ki, ahirette bu şeklimizle geleceğiz, aynı organlarla dirileceğiz; Yüzdeki ifade, yüzün aldığı şekil insanın iç âlemini yansıttığı gibi ahirette mutluluğun, ödül kazanmanın, amel defterinin sağdan verilip iyilerden olduğu şeklindeki değerlendirmenin ortaya çıktığı organ insanın yüzü olacaktır.

İşte bu dünyadaki imtihanda inanç ve eylemleri ile başarılı olanların yüzleri orada ışıl ışıl olacak ve nur gibi parlayacaktır.

Al-i İmran 107 de şöyle geçmektedir: Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler, orada süreli kalacaklardır.”

Bu ayetle yorumunu yapmakta olduğumuz Kıyamet 23 ayeti bir araya getirirsek şu gerçeği yakalayabiliriz: 23. Ayetteki ilâ rabbi ha nâzirah ifadesi, “Rabbinin rahmetini bekleme” durumunda olacaktır, demektir. Onun için Al-i İmran 107 de “Allah’ın rahmeti içindedirler” ifadesi yer almaktadır. Kıyamet 23 te beklenti, Al-i İmran 107 de bu beklentiye kavuşma yer almaktadır. Yoksa Kuranın temel ilkelerine bomba koyan, Allah’ı görme şerefine ulaşamayacaktır. Çünkü “Gözler O’nu göremez” (Enam 6/103) Allah’ı görmek isteyen Hz. Musa’ya yönelik ifade ettiği “Sen beni asla göremezsin” (Araf 7/143) şeklindeki ilkeleri temelinden yıkılır ve Kuran’ın Allah anlayışının temeline dinamit konmuş olur.

Bu yüzler Abese 38-39 da anlatılan yüzlerdir: “O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinçlidir.”

Bu müminlerin yüzlerinde neyin yansıması olacağını da Yüce Allah Muttaffifin 24 te açıklamaktadır: “Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün.” İşte onlar bu nimetlerin beklentisi içinde olacaklar ve Rablerinden onu bekleyeceklerdir. İşte Muttaffifin 24 teki nadra ile Kıyamet 22 deki nâdıra aynı anlama gelmektedir. Nadr “yumuşak, taze, her şeyin güzeli, iyisi” demektir. “Parlak renk” anlamına da gelmektedir.

Yüz sadece insanın mutluluğunu yansıtmayacaktır. Kâfirlerin de mutsuzluğunu, çektiği sıkıntıyı, ıstırabı yansıtacaktır. Kıyamet 24 te geçen bâsira, “kederinden ekşimek, kararmak, asık hale gelmek” demektir. Bu sıkıntı onda bir anlayış meydana getirecektir. Bu anlayışta kemiklerini kıracak bir muameleye uğrayacak olmasıdır. B.Bayraklı

24. Nice yüzler de o gün pusarır, kederinden ekşir, kararır, pusarır.

25. "Onlar (burada zann, kesin olarak ve iyice anlamak mânâsınadır) anlar ki", kendilerine bel kıran uygulanacak.

FÂKIRE, büyük bela, korkunç felaket demektir ki belkemiğine isabet eden, yani belleri kırıp paramparça eden şiddet mânâsından gelir. Bazıları, devenin burnunu dağlamak mânâsına gelen "fakr" dan türemiş olduğunu söylemişlerdir. Birisi şiddetini, birisi de azabın acılığını ifade eder. Dilimizde "filan iş filanın belini kırdı." tabirinin kullanılması

İtibariyle biz buna mealde "bel kıran" demeyi uygun gördük.

İşte ahireti bırakıp sonunu düşünmeden yalnız peşine, dünyaya sevgi beslememin neticesi, budur, bu beller kıran büyük beladır.

H.Yazır
Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacağını sezeceklerdir.

Ayetteki tezunnü fiili “bilmek, zannetmek, sezmek, anlamak”, yüf’ale fiili “yapılmak, uygulanmak”, fâkıra kelimesi ise “büyük bela, büyük felaket” demektir.

Kuran da zanne/yezunnü/zann kelimeleri genel olarak iki anlam vermektedir. Yaygın olan anlamı “zannetmek” şeklindedir. Diğeri ise “anlamak, bilmek” tir. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de tezunnü fiili “zannetmek” değil, “kesinlikle anlamak, bilmek, fark etmek” anlamında kullanılmaktadır. Çünkü mahşer artık zanna değil, gerçeğin yaşandığı yerdir. Kötülük sahibi insanlar, orada durumun vahametini ve nasıl bir felaketin kendilerini beklediğini çok iyi bir şekilde anlamış olacaklardır.

Ayetin sonunda yer alan fâkıra kelimesi de “beli büken, beli çatırdatan, kemikleri kıran, dehşetli, korkunç bela” anlamıyla cehennemdeki azabın şiddetini ortaya koymaktadır. Kıyametin yeryüzünü çatırdatan yapısına uygun olarak, (Hakka 69/14; Fecr 89/21) azgınlık yapanlar ve onları azgınlaştıranlar da tepe taklak ateşe atılacaklardır. (Şuara 26/94) Bu ayetlerde geçen dükke/dekk kelimelerinin anlamını destekler mahiyette, yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki fâkıra kelimesi de benzer şekilde azabın şiddetini, kemik kırıp parçalayan veya bel kıran yapısını ve insanı ümitsizliğe terk eden özelliğini ortaya koymaktadır.

Bu ayette mahşerde suçlu insanların neler hissedecekleriyle ilgili korkunç bir manzara oluşacağı hakkında muhatapların bilgilendirilmesi amaçlanmaktadır. Kuran da bu anlamda pek çok ayet vardır.

İsra 17/13-14 te her insanın davranışlarının kaydedildiği bir kayıt defterinin bulunduğu, onun herkesin boynuna asılı durduğu, Kıyamet Günü açıp okuyacakları bir kitap olarak karşılarına çıkartılacağı belirtilmektedir. Bunun sonucunda kendilerine o kitabı okumalarının emredileceği beyan edildikten sonra, “o gün insanoğluna hesap görücü olarak kendisinin yeterli olacağı” belirtilmektedir.

Kehf 18/49 da kıyamet ve mahşer sonrasında insanlar diriltilip yargılanmak üzere huzura çıkartıldıklarında kendilerine ait amel defterlerinin ortaya konulacağı, suçluların o defterdeki bilgilerden dolayı korkacağı ve sızlanacağı belirtilmektedir. Sonrasındaki amel defterindeki bilgileri görünce de “Bu kitaba ne oluyor da küçük büyük dememiş, hepsini sayıp dökmüş” diye feryat edip derin bir pişmanlığa kapılacağı beyan edilmektedir.

Yasin 36/12 ve Mücadele 58/6-7 de insan davranışlarının hepsinin açık bir kaynağa kaydedildiği, Yüce Allah’ın mahşerde insanlara bunları haber vereceği, unutulan şeylerin ise bir bir ortaya çıkartılacağı vurgulanmaktadır.

Necm 53/39-41 de her insana sadece kendi yaptığının yarar sağlayacağı, faaliyetlerinin kendisine gösterileceği ve bunların tam karşılığının ona sunulacağı, özellikle bütün peygamberler tarihinin ortak ilkesi olarak hatırlatılmaktadır.

Kamer 54/52-53 te insanların dünyada yapıp ettikleri her şeyin kayıt altına alındığı ifade edilerek, küçük büyük bütün davranışların satır satır kaydedildiği hatırlatılarak, insanın dikkatli davranması kendisine öğütlenmektedir.

Hakka 69/19-34 te oldukça ayrıntılı olan iki tür insan hakkında bilgi verilmektedir. İyilik sahibi olanların mutlu, huzurlu ve ödüller içerisinde olacakları, diğerlerinin ise “Keşke bu amel defteri bana verilmeseydi” diyerek çeşitli sızlanmalar ileri süreceği belirtilmektedir.

Kıyamet 75/14-15 te insanın kendisi hakkında şahitlik yapacağı, durumunu anlayacağı ve bazı mazeretler ileri sürmeye kalkışsa da sonucun değişmeyeceğini göreceği ifade edilmektedir.

Tekvir 81/14 te kıyamet sonrasında mahşerdeki diriltme gerçekleşince her insanın ahiret için neleri hazır ettiğini göreceği, böylece gerçeği bilip anlayacağı beyan edilmektedir.

İnfitar 82/5 te mahşer sonrası yeni âlemin şekillenmesinden sonra her canın dünyada yapıp öne sürdüğünü ve neleri de ihmal edip terk ettiğini anlayacağı bildirilmektedir.

Zilzal 99/7-8 de bütün insanları içerecek bir mesaj yer almakta ve her insanın, yaptığı hayrı da şerri de göreceği belirtilmekte, yapılan ya da kazanılan hiçbir şeyin kaybolmayacağı ilan edilerek, insanların dikkatli ve duyarlı yaşamayı öğrenmeleri öğütlenmektedir.

Sayısını daha da çoğaltabileceğimiz bu içerikte pek çok ayette dile getirilen ortak husus, insanların dünya hayatında duyarlı davranmalarını, iyi bir insan ve iyi bir kul olmayı başarmalarını öğütlemektedir. Bu doğrultuda, hayatın hesabın mahşerde mutlak surette sorulacağını hatırlatmak, yapılan kötülüklerin yapanların yanına kar kalmayacağını özellikle vurgulamak ve iyiliklerin de zayi edilmeyeceğini bilerek, ilahi huzurda yaşanacak yargılamaya hazır olmayı sağlamaktır. M.Okuyan

Hayır, hayır, ne zaman ki. Bu, 'ye benzer olup dünyayı sevip ahireti bırakmaktan sakındırmakta ve ölüm halini tasvir etmektedir. Can ulaşır. Bu fiilin zamiri dünyayı seven nefsin veya bu karine (ipucu) sayesinde ruhun yerini tutar. Köprücük kemiklerine. Terâkî, "türkuve" kelimesinin çoğulu olup boynun dibinden kollara doğru olan köprücük kemiklerine denir. H.Yazır

(Dikkat edin!) Gerçekten can köprücük kemiğine dayandığında

Kella edatının anlamı hakkında geniş açıklamamızı Fecr 89/17 de yaptık. Burada şu kadarını söylemekle yetinelim. Ayetin başındaki kella edatına iki türlü anlam verilebilir.

Birincisi: Dikkat edin, gerçek şu ki, esasında şeklindeki manasıdır.

İkincisi: İş sizin tercihiniz gibi değildir. Hayır, mesele zannettiğiniz gibi değildir. Dünyayı tercih edip ahireti reddedişiniz kesinlikle doğru değildir.

Ayette yer alan belağat fiili “ulaşmak, gelip dayanmak” demektir.

Ayetteki kella edatı “iş öyle değil, gerçek şu ki, hayır, asla, esasında”, beleğa fiili “ulaşmak, gelip dayanmak, düğümlenmek”, et-terâkıı kelimesi “boğaz, köprücük kemikleri”, raak kelimesi ise “tedavi edici, hekim, şifacı” demektir.

Buradaki et-terâkıı kelimesi “boğaz, köprücük kemikleri” demektir. Can köprücük kemiklerine geldiğinde, yani can boğaza gelip kişiye derin sıkıntı vermeye başladığında, ölümün dehşeti bütün yönleriyle hissedilecektir. Bu durum Vakıa 56/83 te de ele alındığı gibi, ölüm anında can boğaza geldiğinde yaşanacak sıkıntılı hali ve çaresizliği ifade etmektedir. İbn. Abbas’ın belirttiği gibi, ayette sözü edilen manzara kâfir bir insanın ölüm anını göstermektedir. Kıyameti ve ahireti inkâr edenin bu durumdaki sahipsizliği ile içerisinde bulunacağı derin ümitsizlik hali ayette dolaylı olarak ele alınmaktadır. M.Okuyan

Metinde "Râkin" kelimesi geçmektedir. Bu, Rukye kelimesinden türemedir. Üfürükçülük ve muskacılık anlamına gelir. "Râki" demek ise, yukarıya doğru tırmanmaktır. Şimdi eğer biz bunu ilk manada alırsak o zaman anlamı, deva bulamayan hastayı hemen acele okuyacak birisini aramak olur. Eğer ikinci manada alırsak, bu sefer anlamı meleklere; bu ruhu kim alacak, azab melekleri mi yoksa rahmet melekleri mi? diye sormalarıdır. Diğer bir ifade ile bir kimse öldüğü zaman ahirette nereye gireceğinin kararı alınmaktadır. Yani eğer salih bir insan ise onu rahmet melekleri götürecek ve eğer kötü bir insan ise o zaman onun yanına kimse yaklaşmayacak ve azab melekleri onun ruhunu alacaktır. 

Mevdudi

 

27. "Kim tedavi edecek?" denilir.

RÂKK; Râki, yani üfürükçülük yapan, çaresizlik hallerinde son bir tedbir olmak üzere başvurulan okuyucu, bir nefes edici veya sözle, fiille tedavi eden demektir ki ölüm halinde çağrılan cismani veya ruhanî doktordan, hekimden ve okuyucudan daha kapsamlı olabilirse de daha çok ruhanî olan okuyucu için kullanıldığı açıktır. İnanan da inanmayan da son bir teselli olmak üzere ona başvurur

Burada bir "sekte" ile okunur ki, bunda lafız ve mânâ itibarıyla iki nükte vardır.

BİRİNCİSİ, sekte yapılmadığı takdirde "nun" harfinin "ra" da gunnesiz olarak idğam yapılması gerekip âyeti "merrâk" gibi okunmuş, yani "çorbacı" denilmiş gibi olacağından sekte ile bu karışıklığın önüne geçilmiş olur.

İKİNCİSİ de bu ânın, nefesin kesildiği bir durma ve nefes almama anı olduğuna bir uyarı olur. O okuyucu çağrılır veya çağrılmaz, bulunur veya bulunmaz, işin bu yönü başka, fakat o anda bu söylenir.

H.Yazır

27. Tedavi edebilecek kimdir? Dendiğinde.

Bu cümle ise ölmek üzere bir insanın çevresindekiler tarafından atılacak çığlığı ifade etmektedir. Ölüm anında yaşanacak çaresizlik hakkında yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz ona boş ve çaresizlik içerisinde bakıp dururken Biz onsa sizden çok daha yakınız, fakat siz göremezsiniz.” (Vakıa 56/84-85)

İşte bu ayetlerin de desteğiyle, yorumunu yapmakta olduğumuz ayette, ölmekte olan inkârcı kişiyle ilgili mesaj verdiği ve soruya da diğer insanların sorduğu yönündedir.

Ayetteki raak kelimesi “kurtarıcı, şifa verici, tedavi edici” değil de, “yükselten, yukarı çıkartan” anlamına da gelmektedir. İsra 17/93 te söz konusu kelime tarkaa ve rukıyy şeklinde ”(göğe) yükselmek” anlamında iki kez geçmektedir. M.Okuyan

27. Kim tedavi edecektir? Dendiğinde

Kim diyecektir “tedavi eden var mıdır, doktor nerededir?” Bu soruyu da Vakıa 84 ile cevaplandıracağız: “O zaman siz bakar durursunuz” Yani ölmekte olanın yakınları ona bakar durur; işte o zaman Kıyamet 27 deki soruyu bunlar soracaktır. Doktor nerededir? Tedavi için bütün çağrıları ve teşebbüsleri yaparlar. İşte bu panik anına da dikkat etmek gerekiyor.

Ayette geçen Râk kelimesi, “tedavi, afsun” anlamına gelmektedir. Geri dönüşü olmayan bir anda tedavi, doktor veya şifa aramanın faydası olmayacaktır. Burada işaret edilen konu can boğaza dayanıp tedavi arama anı gelmeden, insanın tevhit inancına yönelmesi, onu kabul etmesi, peygambere kulak vermesidir. Aksi takdirde, bu anda imanın faydası olmayacaktır.

Yunus 90-91 ayetlerde olduğu gibi boğulma anında Firavunun imanı kabul edilmediği gibi bu insanın da imanı kabul edilmeyecektir. Can boğaza gelip şifa aramadan önce, iman edip Kuran dan manevi şifayı almak gerekiyor. Çünkü İsra 82 de Kuran ın şifa olduğu ifade edilmektedir. Bu insanlar can boğaza gelince şifa ararlar da neden daha önceden manevi şifa aramazlar? Biyolojik, maddi yapımız için şifaya verdiğimiz önemi, manevi yapımız için vermeyiz. B.Bayraklı

Ve sezer, anlar. O can çekişen, nefesi tıkanan, ölmek üzere olan kişi o anda anlar ki O, yani başına gelen hakkın emri tam ayrılıktır, sevgilisinden, sevgili dünyasından ve nimetlerinden ve bütün uzuvlarının birbirlerinden "elveda, elfirâk!" diye diye acı ve kederler içinde ayrıldığı tam ayrılıktır.

H.Yazır 

28. (can çekişen kişi) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anladığında

Ayetteki zanne fiili “anlamak, bilmek, fark etmek, zannetmek”, el-fıraak kelimesi ise “ayrılık” demektir.

Buradaki zanne fiili 25. Ayette geçtiği gibi “zannetmek” değil, “kesin olarak anlamak, bilmek, fark etmek” demektir. Ve ölmekte olan kişinin ölümle ilgili gerçeği bilmesini ifade eder. Eğer söz konusu fiile “zannetmek” anlamı verilirse, bu defa anlam ölümden öncesiyle ilişkilendirilmiş olur ve bazı hallerin ölümü çağrıştırdığı ve ayrılık zamanının yaklaştığı tahminini ortaya koyar. Çünkü Lokman 31/34 e göre hiçbir can nerede öleceğini bilemez.

Ayetteki el-fıraak kelimesi de “ayırım, ayrılık” anlamıyla iki âlem arasının kesin olarak birbirinden ayrılmasını ifade etmektedir. Kelimenin başındaki el takısı bu ayrılığın herhangi bir ayrılık değil, bilinen ve hakkında daha önce bilgi verilmiş olan bir ayrılık olduğunu gösterir. Kıyameti ve ahireti inkâr eden insanlar için bu durum, Yasin 36/52 ve Mülk 67/27 de sözü edilen hakikattir. Ayrıca Cuma 62/8 de kısaca değinilen, kendisinden kaçınılan ölümün insanları yakalayacağı gerçeğinin ifadesidir.

Ölmekte olan nankör kişi, sırtını döndüğü, terk edip hiç dikkate almadığı ahiret hayatına karşılık, çok sevdiği dünya hayatının, malının, malının servetinin ve şanının artık bittiğini ve geri dönüşün mümkün olmadığını kesin olarak anlayacaktır. Bitmeyeceğinin sandığı dünyanın sona erdiğini görecek ve ısrarla inkâr edip hayatından dışladığı ahiret yolculuğunun kendisi için kesin olarak başladığını anlamış olacaktır.

M.Okuyan

28. Onun kesin ayrılış olduğunu anladığında B.Bayraklı

Ayette yer alan zanne fiili, “anlamak, fark etmek, sezmek” anlamına gelmektedir. El-fırak da “ayrılık” demektir. Can çekişmekte olan kişi, içinde olduğu durumun bir ayrılık olduğunu anlayacaktır. Taparcasına sevdiği dünya denen sevgilisinden, onun nimetlerinden ayrılma anı olduğunu sezecektir. Canın bedenden, organların birbirinden ayrılma anı olduğunu fark edecektir.

Böylesi bir ayrılığı yaşamadan önce keşke kendi yanlış inançlarından, tanrı olarak gördüğü aşırı dünya sevgisinden ayrılmış olsaydı. Ayrılışı keşke bu dünyada inanç ve fikir alanında yaşayıp gerçek tanrısına kavuşsaydı, o zaman ölme anındaki ayrılış, ayrılış olmayacak, tam tersine kavuşma anı olacaktır. B.Bayraklı

Lafzen, “ayaklar ayaklara dolaşmakta” -“yaşanmakta olan hayatın... Ömrün son demiyle birleşmesinden doğan sıkıntıyı” gösteren deyimsel bir ifade (Lane IV, 1471, hem Kâmûs'dan hem de Tâcu'l-‘Arûs'dan naklen). Zemahşerî tarafından işaret edildiği gibi, sâk (lafzen, “baldır”), çoğu zaman mecazî olarak “zorluk”, “sıkıntı” veya “şiddet” (şiddeh) anlamlarında kullanılır; meşhur kâmeti'l-harbu ‘ale's-sâk “savaş şiddetle başladı” ifadesi, bunun bir örneğidir (Tâcu'l-‘Arûs). 

M.Esed

Bacak bacağa dolaştığında

Ayetteki ilteffe fiili “dolaşmak, birbirine karışmak”, es-Saak kelimesi ise “ayak, bacak” demektir.

Yüce Allah bu ayette, ölüm anında kişinin yaşayacağı sıkıntıyı ve çaresizliğin son noktasını ifade etmektedir. Ayet hakkında bazı anlam ihtimalleri bulunduğu için onları hatırlatmakta yarar görmekteyiz.

Kalem 68/42 de sözü edilen sıkıntılı durum bunun bir delilidir. “O gün işler zorlaşır. Secdeye davet edilirler. Fakat güç yetiremezler.” Surenin 26 ayetten itibaren, ölüm anında inşaların nasıl bir ruh hali yaşayacakları ifade edilmektedir. Bu bağlamda can boğaza dayanacak, kurtarıcı birilerini aranacak, ancak kişi bunun bir ayrılık olduğunu anlayacak ve bacakları birbirine dolanacaktır.

M.Okuyan

Bacaklar birbirine dolandığında

“Baldır” anlamına gelen es-Saak, “zorluk, sıkıntı, şiddet” i ifade etmektedir. Savaşın şiddeti de bu kelime ile ifade edilmektedir. Kelime bu dünyadan ayrılışın sıkıntısı ile ahirete göçmenin sıkıntısının birbirine karışmasına işaret etmektedir. Ayette geçen iltifaf, “bir araya getireceğiz” dendiğinde aynı mana ifade edilmektedir.

Bu dünyada “Allah’ın yoluna gir” dendiğinde ayakları birbirine dolaşıyordu, ama bâtılın peşinden çok canlı koşuyordu. İşte o ayaklar birbirine dolanacaktır. Bu dünyada aklın ayaklarını kesmiş, onun ufuktan ufuğa uçmasını engellemiş, kanatlarını kırmıştı.

İşte ayrılık gününü anladığında bacakları birbirine dolanacaktır. Bu dünyada müminlerin Allah’ın davasının başına belalar örmek için durmadan koşuyordu, ayakları zinde idi ve ona her şeyi karıştırdığı söylendiğinde hiddetinden kükrüyordu. Batılı ayağına, inkârı gönlüne dolayanın ölüm anında sıkıntı dolanmasına uğraması doğaldır. B.Bayraklı

Lafzen, “sürüklenme Rabbine doğru olacaktır”, yani geç kalınmış bir pişmanlıkla (bkz. müteakip üç ayet). Yukarıda “o zaman” olarak çevrilen ifade, lafzen, “o gün” şeklindedir; ama yevm terimi, çoğu zaman deyim olarak, süresi ne olursa olsun “zaman” anlamında kullanılır.

M.Esed

MESÂK, sevk, mânâsına mimli mastardır. Yani o gün o kişi yakalanır, başka birine değil, ancak Rabbine sevk edilir. Hesabı görülmek, cezası verilmek üzere zorla ve itile kakıla onun huzuruna götürülür. İşte dünyanın sonu. Bu ahireti bırakıp da peşin olan dünyayı sevenlerin dünyada varacakları son, budur. Ahireti sevenlerin kurtuluş ve sevgiliye kavuşma neşesiyle gülümsedikleri bu an, dünya sevgisine sarılmış ruhlar için böyle elem verici bir ayrılık, sonsuz bir hicran, bitmez tükenmez bir sürgündür. Evet, o gün o can her şeyden ayrılıp yalnız Rabbine sevk edilecektir, ey Muhammed.

H.Yazır

30. İşte o gün sevk edilecek/varılacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

Ayetteki ila rabbike ifadesi “Rabbine”, el-mesaak kelimesi ise “sevk, götürülme, gidiş” demektir. Ayetteki yevme izin kelimesi hem ölüm anını, hem de devrik ifade ile varılacak yerin sadece ve sadece Yüce Allah’ın katı olduğu özellikle vurgulanmaktadır. İnkârcı kişilere bu ayette esaslı bir cevap verilmekte, kaçıp durdukları, hatta varlığını hiç kabul etmedikleri ilahi huzurun veya ilahi makamın kendilerini beklediği, bu hayatın hesabının mutlaka sorulacağı, mahşerde Yüce Allah’ın dışında hiçbir varlığın söz sahibi olamayacağı adeta hafızalara kazınmaktadır. M.Okuyan

(İnkârcı kişi, Peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, böylece Hakka yönelmemişti.

Ayetteki saddaka fiili “onaylamak, tasdik etmek”, salla fiili ise “yönelmek, desteklemek, dua etmek, namaz kılmak” demektir. 

Felâ salla “tasdik etmemişti” Nankör insanların bu ayet grubunda sözü edilen dünya hayatındaki ilk özelliği, “hakkı tasdik etmemeleri, yani gerçeği kabul etmemeleri” dir.  

Bu konu Leyl 92/4-10 ayetlerinde de ele alınmakta ve insanların temel olarak iki gruba ayrıldığı ifade edilmektedir. Cömertlik yapıp sorumluluğu doğrultusunda duyarlık gösteren ve gerçeği onaylayanlar için “kolayın daha da kolaylaştırılacağı” belirtilerek, hem dünyada hem de ahirette ödüllendirilecekleri beyan edilmektedir. Ardından söz bunların zıddına getirilerek, cimrilik yapıp kendini ihtiyaçsız gören, yani başkalarına karşı hiçbir sorumluluğunun bulunmadığını sanan ve hakikatleri yalanlayanlar için de, aslında zor olan şeylerin, yani şerrin ve sonunda cehenneme gitmenin kolaylaştırılacağı ifade edilmektedir.

Leyl 92/6 da geçen “En güzeli tasdik etmek” ifadesi, “Ahiretteki ödülün gerçekleşeceğine inanmak” şeklinde de anlaşılabilir. Bu anlamın çeşitli ayetlerden destekleri vardır: Yunus 10/26, Şura 42/23 ve Necm 53/31 ayetler ışığında söz konusu ifade, “en güzel ödülü, yani cenneti onaylarsa”, “daha güzel ödülü alacağına inanırsa”, “en güzel kelimeyi, yani tevhidi kabul ederse” gibi anlamlara gelebilir. Esasında el- hüsna kelimesi, “daha güzel, çok güzel” anlamıyla Yüce Allah’ı da ifade edebilir. Böylece ayetin anlamı “her kim Allah’a inanırsa” şeklini alır.

Bazı âlimlerimiz ayetteki fe lâ saddaka ifadesini ekonomik anlamda “sadaka vermemek” ya da “tasaddukta bulunmamak” şeklinde anlamışlardır. Bu anla bir önceki sure olan Müddesir 74/43-44 te “salat ehli olmama” nın peşinden “yoksulların doyurulmaması” getirilmekte ve bu özellikler ateşe atılmanın gerekçelerinden iki tanesi olarak belirlenmektedir. Ancak, bir sonraki ayette “tasdik” in karşıtı olarak “yalanlama” geldiği için, bu anlamın öncelikli olmadığını ifade etmek durumundayız. Dahası, henüz inanmamış bir insanın sadaka vermesinden veya tasaddukta bulunmasından söz etmek de akla çok yatkın gelmemektedir.

Ve lâ salla “hakka da yönelmemişti” Bu ayet grubunda, kıyamete ve ahiretteki diriltilmeye inanmayan inkârcı insanın ikinci özelliği “salat etmemek” şeklinde belirlenmektedir. Bu ifadeye âlimlerimiz ilk anlam olarak “namaz kılmamak” anlamı vermişlerse de, aslında henüz inanmamış bir insanın namaz kılmamasından değil, inancın gereği olan” hakka teslim olmaması” ndan söz edilmesi gereklidir. Nitekim bazı yorumcular bu fiili “teslim olmamak” şeklinde anlamlandırmışlar ve Müslüman insanın bir isminin de musalli olduğunu beyan etmişlerdir.

Bir önceki sure olan Müddesir 74/43 te sözü edilen “musalli olmak” da, peygamberliğin ilk dönemlerinde gelen surelerdeki ilgili kelimeler de aynı anlamda yorumlanmalıdırlar. Çünkü henüz iman etmemiş kişinin namazından değil, tavrın ve tercihini kimden yana belirlediğinden söz edilmelidir.

Salat kelimesinin “yaslanmak, destek vermek” gibi anlamlara geldiği de bilinmektedir. İnkârcı insan tipinin Allah’tan yana olmadığı açıkça ortadır. Bu nedenle, bu ayette geçen “salat etmemek” ifadesi, “Allah’tan yana olmamak, yönünü Allah’a dönmemek” şeklinde anlaşılmalıdır. Bir sonraki ayette gelen ve bu fiilin zıddı bir anlam veren tevellâ kelimesinin “yüz çevirmek, sırt dönmek” anlamına geldiği düşünüldüğünde, bu tercihimizin doğru olduğu ortaya çıkar.

M.Okuyan

Ne doğruladı ne de kulluk görevini yerine getirdi.

“Doğrulamadı” derken inkârcı kişinin tasdik etmediğini ifade etmiş oluyoruz. İlahi vahye gönlünde bir yer ayırmadı, peygambere ve onun çağrısına beyninde yer açmadı demektir. Mesela: Kuran kendinden önceki vahiyleri tasdik eder derken, onlara kendi içinde yer verdiği ifade edilmektedir. Aksi takdirde kendi dışındaki bir kitabı tasdik etmiyor.

Kendi içinde yer verdiği kitabı tasdik ediyor. Bugünkü Luka, Matta, Markos, Yuhanna, İncilleri ile Romalılara ait mektupları tasdik etmiyor. Kuranda yer alan Tevrat ve İncili, onlardan önceki vahiyleri tasdik etmiş oluyor.

Ayetteki salla fiiline “namaz” manası vermek yerine “kulluk yapmak, Allah’a yönelmek, tevhit inancını kabullenmek” manasını vermek doğru olacaktır. Aynı duruma Müddesir 43 te de işaret etmiştik. Demek ki, bu kişiler kemiklerinin bir araya getirileceğini ve yeniden yaratılacağını (ayet 3); insanın başıboş bırakılmayacağını (ayet 35) Kıyametin kopacağını (ayet 6) tasdik etmeyen ve bu nedenle kulluğunu yerine getirmeyenlerdir.

B.Bayraklı

Es-Salâh

Es-Salâh, yedi şekilde tefsir edilir:

1. es-Salâh, îmân manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

...adn cennetleri. Onlara dâhil olacaklar; atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salahlı olanlar da {yani, atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden iman edenler de}. (Ra'd/23)

Kölelerinizden-cariyelerinizden sâlihleri (yani, müminleri} de evlendirin! (Nur/32)

Beni Salihlere (yani, mil'min atalarıma} ilhak et! (Yusuf/101)

(Süleyman dedi ki): "Rahmetinle beni sâlih (yani, mü'min) kullarının içine dâhil et!" (Neml/19)

2. es-Salâh; konumun iyiliği, üstünlüğü manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Bunun ardından sâlih bir kavim olursunuz (yani, babanızın nezdindeki konumunuz iyi üstün olur). (Yusuf/9)

Ve muhakkak ki o (yani, İbrahim}, ahirette de sâlihlerdendir {yani, Allah indindeki konumu itibariyle iyilerden üstünlerdendir}. (Bakara/130)

Bunun bir benzeri de Nahl suresindedir.

3. es-Salâh, Rıfk yumuşaklık manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

İnşaallah beni sâlihlerden (yani, beni sana karşı Rıfk ile muamele edenlerden [yumuşak ve iyi davrananlardan] bulacaksın. (Kasas/27)

(Mûsâ, Harun'a dedi ki}: "Kavmim içinde bana halef ol ve ıslah et (yani, onlara rıfk ile muamele et [yumuşak ve iyi davran]! (A'râf/142)

4. es-Salâh, halqediliş yaratılış itibariyle düzgünlük [eksiksizlik, kusursuzluk] manasında kullanılır; şu âyette olduğu gibi:

Eğer bize bir sâlih bahşedersen (yani, Adem ile Havva şöyle dediler: "Eğer bize hilkati iyaratılışı düzgün [eli-ayağı yerinde sağlam ve sağlıklı] bir çocuk verirsen!... (A'râf/189)

5. es-Salâh, ihsan [iyilik 'güzellik, iyi! Güzel iş yapmak, güzel davranmak] manasında kullanılır; şu âyette böyledir:         

(Şu'ayb dedi ki): "Ben başka değil, gücümün yettiğince ıslah {yani, ihsan [iyilik ve güzellik]} irade ediyorum." (Hûd/88)

6.  es-Salâh, itaat manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Biz sadece muslihleriz/ıslah edicileriz (yani, yeryüzünde Allah'a muti' olanlarız /itaatkârlarız!. (Bakara/11)

Islahının ardından (yani, orada itaat edilmesinin ardından}, (A'râf/56)

İman eden ve sâlih ameller işleyenlere (yani, emir ve nehiylerine riayetle Allah'a itaat edenlere} gelince...

7.  es-Salâh kelimesi, emanet ile ilgili hususlarda kullanılır; şu âyette olduğu gibi:

O ikisinin babası sâlih bir kimse idi (yani, emaneti eda etme hususunda). (Kehf/82)

A. Hamdi Akseki

Dahası, (gerçeği) yalan saymış ve (ondan) yüz çevirmişti.

Ayetteki kezzebe fiili “yalanlamak”, tevellâ fiili ise “yüz çevirmek, arkasını dönmek, sırt çevirmek” demektir.

Bu ayette de inkârcı insan tipinin başka özellikleri sayılmaktadır. Hakkı onaylamayıp ona yönelmeyen inkârcı insan, aynı zamanda, onaylaması gereken şeyleri yalanlamakta, yönelmesi gereken değerlerin sahibine, yani Yüce Allah’a sırtını dönmeyi tercih etmektedir. Bu ayetteki kezzebe fiili önceki ayetteki saddaka fiilinin, tevellâ fiili de salla fiilinin karşıtı durumundadır.

M.Okuyan

Fakat yalanladı ve yüz çevirdi.

Doğrulamadı ama yalanladı. Tasdik etmenin karşıtı yalanlamaktır. Kendi içinde yer vermediği ilahi vahyi, peygamberin peygamberliğini dışarıda bıraktı demek, onu yalanladı, onu ret etti demektir.

“Kulluk etmedi” nin olumlu anlamı da “yüz çevirdi” dir. Çünkü yüz çevirmek kulluk etmenin karşıt anlamıdır. Yüz çevirmek tasdik etmemenin ve yalanlamanın eyleme dönüşmesidir. İlk üç şey sadece beyin ve gönül işi olduğu halde yüz çevirmek bir eylemdir, bir davranıştır, davranışlarla tavır koymaktır. Kısaca bu kişi hakikati tasdik etmedi, Allah’a kulluğa yanaşmadı, yalanladı ve sırtını döndü. B.Bayraklı

Lafzen "toplumuna" yani, sosyal çevresinin maddeciliğinden kaynaklanan, insanın "kendi-kendine yeterli" olduğu ve bu nedenle ilahi bir rehberliğe ihtiyaç duymadığı şeklindeki küstahça bir inançtır.

M.Esed

Sonrada çalım satarak kendi (inanç) ailesine, gitmişti.

Ayetteki zehaba fiili “gitmek”, ehlihi tamlaması “ailesi, taraftarları”, yetemettaa fiili ise “çalım satmak, böbürlenmek demektir. “Böbürlenmek” anlamına gelen yetemettaa fiilinin aslının yetemettatu olduğunu hatırlatarak yorumlarımıza geçmek istiyoruz.

Ayetteki ehl kelimesi “aile” anlamına gelse de, bunun “taraftar, kafadar, inanç ailesi” anlamına alınması gerekmektedir. Bu ayette sözü edilen ehl kelimesi, kişinin sadece kan bağıyla bağlı olduğu ailesi değildir, benzer sonucu hak eden arkadaş grubudur.

Hz. Nuh’un oğlu “surete“, yani biyolojik olarak onun oğlu olmasına rağmen “sireten” yani inanç ve ahlak açısından böyle değildi. Hz. Nuh, boğulan oğlunun acısıyla “oğlum benim ehlimdendir” deyince, Yüce Allah ona: “Ey Nuh, kesinlikle o senin ehlinden, ailenden sayılamaz, dolayısıyla onun yaptığı kötü bir iştir” buyurmuş (Hud 11/45-46) ve aile kavramına, zürriyetinden olmanın dışında inanç boyutunu da katmıştır. Zaten gemiye bindirmesini istediği kişiler için ehl kelimesini kullanması da bu anlamın zorunlu sonucudur. (Hud 11/40)

Şeklen veya beden olarak birinin nesebinden olmak, onun ehli olmaya yetmez, iman, ahlak, değerler ve yaşantı birlikteliği de bu kavram için şarttır. (Araf 7/83, 100;; Hud 11/81; Hıcr 15/65; Enbiya 21/76, 84; Mü’minun 23/27; Şuara 26/169-170; Neml 27/49; Ankebut 29/32-33; Saffat 37/76; Sad 38/43; Zümer 39/15; Şura 42/45; Tur 52/26; Muttaffifin 83/31) Bu ifadelerle birlikte, ehl kelimesinin Kuran daki kullanım örneklerinde “aile” (Bakara 2/196; Al-I İmran 3/121; Nisa 4/35, 92; Maide 5/89; Yusuf 12/25, 26, 62, 65, 88, 93; Meryem 19/16,55; Taha 20/10, 29, 132; Neml 27/7; Kasas 28/29; Ahzab 33/33; Yasin 36/50; Fetih 48/11-12; Zariyat 51/26; Tahrim 66/6; Kıyamet 75/33; İnşikak 84/9, 13), sahip (Nisa 4/25; Yunus 10/24; Nur 24/27; Fatır 35/43), yolcu (Kehf 18/71), layık (Nisa 4/58; fetih 48/26) ve şehir halkı (Bakara 2/126, 217; Nisa 4/75; Enam 6/131; Araf 7/94, 123; Hud 11/117; Kehf 18/77; Neml 27/34; Kasas 28/4, 15, 59; Ankebut 29/31; Ahzab 33/13; haşr 59/7) gibi anlamları da vardır. Biz sadece farklılığa dikkat çekmekle yetinmek istiyoruz.

Muttaffifin 83/31 de geçen ehl kelimesinin kapsamına, -eğer inkârcılardan iseler- alaycı kişilerin aileleri de elbette girmektedir. Eğer inkârcılık aile boyu devam ediyorsa maksat elbette hepsidir; ancak biz, ayetin bir kurumsal açılımın olduğunu düşünmekteyiz. Buradan hareketle, Mekkeli müşriklerin Müslümanlarla alay ettikten sonra darun-nedve denilen mekânlarında bir araya geldiklerini söyleyebiliriz. Yaptıklarını övünerek anlatır, âdeta şerde yarışın lideri olma arzularını dillendirirlerdi.

Bu tür inkârcı insanlar, böbürlenerek kendi kafadarlarının yanına dönerlerdi. Sözün burasında “hangi davranıştan sonra bu dönüşün gerçekleştiği” sorulmalıdır.

M.Okuyan

Sonra da çalım sata sata yürüyerek ailesine gitmişti

Ayette geçen yetemettaa fiili, “kasılarak, salınarak, uzun adımlarla, çalım satarak, şımararak yürüme” yi ifade etmektedir. İnşikak suresinin 13. Ayetinde geçen “Zira o, ailesi içinde şımarıktı” ifadesine denk düşmektedir.

Günümüzde bu yürüyerek çalım satmaların yanında, kitaplarında, makalelerinde, siyasi güç kullanmalarında çalım sattıklarına şahit oluyoruz, geleceğin müminleri de şahit olacaklardır. Yaptıkları medyadaki konuşmaları, makalelerindeki cümleleri, siyasi tavırları hep gösteriş, kibir, çalım doludur, şımarıklığın doruk noktasındadırlar. Onlar yalanlamalarını, tasdik etmemelerini, ilahi vahye sırt çevirmelerini, yüz çevirmelerini siyasi, sosyal ve ekonomik getirim ve menfaate çevirirler. Elde ettikleri bu menfaatten dolayı da inkârlarını ve yalanlamalarını daha da ileri götürürler. Onlar menfeatlendikçe, düşmanlıklarını da ileri götürmek için gaza basarlar. B.Bayraklı

Onun için bu gibilere şöyle buyrulur: "Gerektir o bela sana, gerek".

Arapça'da tabiri Türkçe'de "gerekti sana o bela, oh olsun" demek gibi bir dua ve öç alıp rahatlama mânâsına kullanılır. Bildiğimiz 'dan, "Layıktır, sana o veyl ve helâk" mânâsınadır. Bazıları da bu 'nın kelimesinden çevrilerek "en büyük veyl başına olsun" demek olduğunu söylemişlerdir.

Bu âyetin Ebu Cehil hakkında indiği rivayeti geçmişti. Bununla beraber ifade ettiği mananın, benzerlerini de açıkça kapsayacağında kuşku yoktur. H.Yazır

Müfessirler, "evlâ-leke" sözünün birçok manası olduğunu söylemişlerdir. "Tuh olsun sana, helâk olasıca, perişan olasıca, yazık sana." gibi anlamları vardır. Bana göre en uygunu İbn Kesîr’in tefsirinde dediği gibidir. Yani "Sen kendini yaratanı inkâr etmeye cüret ettikten sonra sana ancak böyle bir tavır layıktır." Bahsi geçen bu söz bir tür alaydır ve cehennem ‘de azab görenlere Allah'ın (c.c) böyle diyeceği Kur'an'ın diğer ayetlerinde belirtilmiştir. Mesela: "Hadi tad bakalım, şerefli ve değerli kimse?" (Duhan 49) geçtiği gibi. Mevdudi

Yani, yaptıklarından dolayı ahlaken sorumlu tutulmadan. 

M.Esed

36. Âyet: Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanıyor?

Bu âyet, o inançsız insanın kendini bu dünyada yükümlü tutulmayan, herhangi bir vazife emredilmeyen, yasak konulmayan ve ahirette yaptıkları için hesap vermesi gerekmeyen, başıboş, manasız bir varlık sanmaması gerektiğine işaret etmektedir.

Âyette geçen “سدى - südâ” sözcüğünün anlamı “ihmal edilmiş, dikkate alınmamış, başıboş bırakılmış” demektir. Bu sözcük genellikle sahipsiz, arazide başıboş dolaşan, istediği yerden istediğini yiyen ve kimsenin etinden, sütünden ve gücünden istifade etmediği deve için kullanılır. (Lisânu’l-Arab, c: 4, s; 542 “südâ” mad.)

Lisanü’l-Arab’taki açıklamalar dikkate alınarak ayetten şu anlam çıkarılabilir: “O inançsız insan herhangi bir yükümlülüğünün olmadığını, yaratıcının kendisini başıboş deve gibi canının istediği yerden istediğini yesin diye yarattığını, kendisine verilen akıl ve zekâdan sorulmayacağını mı sanıyor? O deve değildir. Onda devede olmayan donanım vardır. Bu donanım dünya için değil âhiret yurdu içindir. O başıboş bırakılmayacaktır; istese de istemese de âhiret yurduna götürülecektir.”

Kıyamet sûresinde “insanın başıboş bir yaratık olmadığı ve sürekli kontrol altında tutulduğu” şeklinde tek bir soru cümlesiyle yapılan bu uyarı, Kur’ân’ın değişik yerlerinde detay verilmek suretiyle tekrarlanmıştır:

Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir takım koruyucular bulunmasın. Tarık; 4.

Sizi gerçekten boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten Biz’e döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? Müminun; 115.

Kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara ancak günahlarını arttırmaları için mühlet veriyoruz. Ve onlar içindir alçaltıcı azap. Âl-i İmran; 178.

Yoksa kötülükleri yapanlar Bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Hüküm verdikleri şey [ilke olarak benimsedikleri inançları] ne kötüdür! Ankebut; 4.

Bu konu ile ilgili şu ayetlere de bakılabilir: Casiye 21, Kehf 102, Ankebut 2, 4, Muhammed 29, Tövbe 16.

H.Yılmaz

36. (İnkârcı) insan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor!

Ayetteki yahsebu fiili “sanmak, zannetmek”, yütrake fiili “bırakılmak, terk edilmek”, südâ kelimesi ise “başıboşluk” demektir. Yahsebu fiilinin başındaki hemze edatı ile cevabı beklenen bir soru sorulmamaktadır.; çünkü ayetteki hemzeli ifade, cevabı kendi içerisinde bulundurmaktadır.

Ayetteki südâ kelimesi, “başıboş, anlamsız, terk edilmiş” anlamına gelmektedir. Kelimenin verdiği bu anlam çeşitliliği ve mesajın muhtemel alanları üzerinde bazı açıklamalar yapmak durumundayız. Konu ile ilgili bazı ayetleri hatırlayalım:

Enbiya 21/16 ve Duhan 44/38 de Yüce Allah gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki bütün varlıkları oyun olsun diye yaratmadığını beyan etmektedir.

Sad 39/27 de göğün, yerin ve arasındakilerin batıl ve anlamsız olsun diye yaratılmadığı belirtilmekte, varlıkların bâtıllık oluştursun diye var edildiği zannının kâfirler ait olduğu özellikle vurgulanmaktadır.

Yunus 10/5, İbrahim 14/19 ve Duhan 44/39 a göre gökler, yer ve bütün varlıklar, ancak ve ancak bir anlam ve amaç için yaratılmıştır.

Al-i İmran 3/191 de müminlerin Yüce Allah’ın kâinattaki varlıkları anlamsız ve amaçsız yaratmadığını itiraf ettikleri, sonraki nesil müminlerinin de aynı bilince sahip olmaları gerektiği ortaya konulmaktadır.

Tur 52/35 te Yüce Allah inkârcı insanların anlamsız ve amaçsız yaratılmadıklarını bildirmekte, genel olarak da hayatın anlam ve amaçtan yoksun olmadığı özellikle vurgulanmaktadır. Benzer bir ifade Müminun 23/115 te “insanların abes olsun diye yaratılmadığı” şeklinde yer almaktadır. Her iki ayetteki mesaj da inkâri soru olarak dile getirilmektedir.

Bakara 2/155, Al-i İmran 3/186, Hud 11/7, Mülk 67/2 ve İnsan 76/2 gibi ayetlerdeki bilgilere göre, hayatın var edilişi ile devamının amacı “imtihan” olarak belirlenmektedir. Ayrıca Tevbe 9/16 ve Ankebut 29/2 ye göre, imtihana tabi tutulmadan başıboşluğa terk edilme iddiası yanlıştır. Ayrıca Bakara 2/214 ile Al-i İmran 3/142 ye göre de sıkıntılarla denenmeden cennete girme beklentisi derin bir yanılgıdır.

Tur 52/56 ya göre, yaratılışın asıl gayesi Allah’a kulluktur. Bu arada Al-i İmran 3/179 a göre Yüce Allah müminleri inanç, ibadet ve ahlakta yanlış, eksik ve batıl olan kirlilikleriyle baş başa bırakmayacaktır. Bu olumsuz özellikler yerlerini iman fedakârlık ve düzgün ahlak üzere terk etmeyecektir. Demek ki hayatın imtihan oluşu bir takım değişim ve dönüşümlerin gerçekleştirilmesi amacını beraberinde getirmektedir. Bu da insanın dünya hayatında başıboş bırakılmadığını gösteren en önemli delillerinden birisidir. 

M.Okuyan

36. İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?

Ayette geçen südâ kelimesi, “boş bırakılmış, bir şey yapmakla yükümlü tutulmuş, başıboş, kendi keyfine bırakılmış” anlamlarına gelmektedir. Buradaki soru inkâri bir soru niteliği taşımaktadır, yani sorunun cevabı kendi içindedir ve “başıboş bırakılmamıştır” şeklindedir. İnsanın, bütün İmanî ve ahlaki kurallardan uzak, dilediği gibi yaşayan, hareket eden bir varlık olmadığına işaret etmektedir. Yaptıklarından sorumsuz olan bir varlık, hayvan gibi davranamaz ve davranmamalıdır.

Dünya hayatı bir oyun ve eğlence olduğuna göre (Hadid 57/20), oyun ve eğlencenin de kuralları vardır. Kuralsız oyun, oyun olmaz; kuralsız eğlence de eğlence olmaz. Her oyunun kendi yapısına göre kuralları vardır. Mesela eğlenirken eğlence kurallarına göre hareket ederler. O kuralların dışına çıkıp sorumsuzca hareket ederlerse, oyun ve eğlence kargaşaya dönüşür.

İnsanoğlu başıboş bırakılmamıştır. Yüce Allah’ın yolunu, kurallarını tercih edip tatbik etmekte veya etmemekte özgürdür. Hatta “iman ettim” demekle de serbest olduğu düşüncesine kapılmamalıdır. “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece iman ettik demeleriyle bırakılacaklarını mı sandılar? (Ankebut 29/2) B.Bayraklı

O, (döl yatağına) akıtılan meninin bir kısmından (oluşan) bir nutfe (zigot) değil miydi?

Ayetteki elem yekü sorusu “değil miydi?” nutfe kelimesi “zigot, sperm”, meniyy sözcüğü “döl suyu, meni”, yümna fiili ise “atılan, akıtılan” demektir.

Kuran’da ilk insanın elementer geçmişi ile biyolojik varlık halindeki gelişimi hakkında başlı başına iki genel kategoride bilgi verilmektedir. Bu konu için Abese 80/17-19, Tarık 86/5-7 ve Alak 96/2 ayetlerine bakınız.

Buradaki nutfe kelimesi, bazı âlimlerimiz tarafından “erkekten gelen sperm” olarak anlamlandırılmaktadır. Eğer maksat bu olsaydı, kanaatimizce burada nutfe kelimesi gerek olmazdı, sadece meniyyin yümna  “akıtılan meni” denmesi yeterli olurdu. Oysa ayette nutfe kelimesi özellikle kullanılmaktadır. Anlaşılan o ki, nutfe kelimesi insanın erkekten gelen meni aşamasından bir sonraki haliyle ilgilidir ve İnsan 76/2 de ifade edildiği üzere bu aşama nutfe-i emşâc, yani “döllenmiş yumurta” safhası olmalıdır. {Necm 53/46 daki min nutfetin iza tümnâ ifadesini de bu ayetin ışığında anlamak gerektiği kanaatindeyiz. Ayrıca Necm 53/46 daki nutfe kelimesine “meni=sperm” anlamı da verilebilir}

İnsanın embriyo halinden öncesi hakkında da Kuran da bilgi vardır. Nutfe kelimesi bu aşamaların ilkidir. Nutfe, bugünkü bilimsel ifadeyle “zigot”, yani “döllenmiş yumurta” demektir. Nitekim insanın ilk halini ifade eden “zigot” anlamındaki nutfe kelimesine çeşitli ayetlerde yer verilmektedir. { Nahl 16/4; Kehf 18/37; hac 22/5; Müminun 23/14; Fatır 35/11; Mümin 40/67; İnsan 76/2; Abese 80/19}

Kuran da yer alan edatların kullanımları hem müfessirler için hem de ilim insanları için çok büyük ufuklar kazandırıcı niteliktedir. Edatlar özellikle seçilmiştir, böylece ayetlerde farklı anlamların bulunduğu bilgisi muhataplara verilmek istenmektedir. Kuran’ı kerimde bunu çok sayıda örneği vardır. İşte bunlardan birisi de bu ayette yer almaktadır.

Min meniyyin yümna “akıtılan meniden” ifadesinde yer alan min edatı “bir kısmı, bazısı” anlamına gelmektedir ve bu edata “min-i teb’idiyye” denmektedir. Buradan hareketle, erkekten gelen hücrelerin tamamı değil, sadece bir bölümünün, hatta bir tanesinin insana dönüşmek için yumurta ile buluşup döllendiği anlaşılmaktadır. Bilimsel araştırmaların da ortaya koyduğu bu gerçeğe Kuran’ın işaret etmesi, üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken çok önemli bir noktadır. M.Okuyan

Allah insanı bir kan pıhtısı haline geldikten sonra yarattığının vurgulanması, (başlangıçta) basit bir organizmayı "ruh" ile donatmasının mecazi bir ifadesidir.

M.Esed

Sonra bu (zigot), alakaya (embriyoya) dönüşmüş, derken (Allah) onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmiştir.

Ayetteki alaka kelimesi “embriyo”, haleka fiili “yaratmak”, sevva fiili ise “şekillendirmek, biçime sokmak” demektir. Bu ayette, insanın ana rahmindeki embriyo aşaması ve insan şeklini alıncaya kadar geçirdiği yaratılış ve şekillendiriliş süreci topluca ele alınmaktadır.

Cümlenin başındaki sümme edatı, “embriyo” anlamındaki alaka aşamasının “zigot” anlamındaki nutfeden sonra olduğunu göstermektedir. Bu durum Hac 22/5, Müminun 40/67, deki örneklerde de görülmektedir. Dahası ayetteki kâne fiili de bir oluşum ve dönüşümü gösteren anlam vermektedir. Tıpkı kün feyekün ifadesindeki oluşumun bir benzeri insanın yaratılışında yaşanmakta ve bir süreçten söz edildiği anlaşılmaktadır.

Ayetteki helaka ve sevva fiillerinin de anlama büyük katkıları vardır.

Haleka/halk fiilinin Kuran daki kullanımlarına bakıldığında bunun “yoktan var etmek” ten ziyade, “var edilen bir şeyden başka bir şeyi var etmek”, yani bir anlamda dönüştürmek anlamında kullanıldığı görülmektedir. Yoktan var etme eylemi için de fetara, bede’a, enşee gibi farklı fiiller kullanılmaktadır.

Ayetteki yaratma eyleminden “insana ruhun üflenmesi ve dolayısıyla maddesi ve ruhuyla bir bütün haline getirilmesi” de kast ediliyor olabilir.

Meseleyi ruhun üflenmesiyle ilişkilendirince bu defa Müminun 23/14 te sözü edilen “bambaşka yaratılış” ın gerçekleşmesi esnasında insanın zigot ve embriyo halinden sonraki yaratılış süreci devreye girer. Buradan hareketle fiziksel şekillendirme esnasında beden ruhunun üflendiği söylenebilir. Ancak bunun tam anlamıyla hangi evrede gerçekleştiği, kaç haftalıkken cesedin ruhla buluşturulduğu konusunda kesin ifadelerde bulunmamak gerekmektedir. Bedenin ruhla buluşturulmasının zamanını sadece ve sadece Yüce Allah bilir.

Sözü edilen aşamalardan sonra getirilen sevva fiili insanın ana rahminde organlarının kemale erdirilmesi, şekil olarak da artık bir insan halini aldığını göstermektedir.

Ayette herhangi bir isim veya sıfat değil de sevva fiilinin kullanılması, tıpkı haleka fiilinde olduğu gibi düzenleme işleminin kendiliğinden gerçekleşmediğini, bizzat Yüce Allah’ın kontrolünde ve O’nun iradesi ile meydana geldiğini göstermektedir. Kehf 18/37 de de, insanın topraktan ve zigottan yaratılışının peşinden, onun insan şeklinde tesviyesi, yani düzenlenmesi zikredilmektedir. Bu gerçek, Kuran da ortak bir ifade biçimiyle dile getirilmektedir.

Sevva fiili burada Ala 87/2 de de “yaratma” nın peşinden getirilmektedir. Bu fiil, insan ile ilgili olunca anlamı “hücrenin insan şekline sokulması” demek olur ve Şems 91/7 ile Tin 95/4 teki gibi, en güzel şekilde yaratılmış olmayı ifade eder. M.Okuyan

Sonra döllenmiş hücre. Bu safhada Allah onu yaratıp, ona şekil vermişti.

Alaka kelimesi “döllenmiş hücre” manasını vermek daha doğrudur. Çünkü alaka “bağ” anlamına gelmektedir. Halk dilinde de bu anlamda kullanıyoruz. Mesela: Seninle alakamı kesiyorum” derken, “bağımı koparıyorum” anlamını ifade ediyoruz. İşte bu kelime, spermin yumurta ile bağ kurmasını ve onunla bir araya gelip döllenmesini ifade etmektedir. Biz buna döllenmiş yumurta, döllenmiş hücre diyebiliriz ve bu eşeyli yaratılmaya işaret etmektedir. İşte bu döllenmiş hücre anından itibaren insanın yaratılışı başlamakta, giderek Allah onu şekillendirmektedir. Al-i İmran 6 da analarımızın rahminde bizi şekillendiren Allah olduğu söylenmektedir. B.Bayraklı

(Allah) o (meni) den de iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmiştir.

Ayetteki ce’ale fiili “yaratmak, şekillendirmek, kılmak” ez-zevceyn kelimesi “iki cins, iki eş”, ez-zeker sözcüğü “erkek”,

el-ünsa kelimesi ise bunun zıddı “dişi” demektir.

Necm 53/45-46 daki kullanım hakkında kısaca bilgi vermek gerekmektedir. Çünkü orada da erkek ve dişi iki cinsin yaratılışından söz edilmektedir. Ancak bu defa zamir kullanılmayıp erkek ve dişi iki cinsin “atılan nutfeden” yaratıldığı beyan edilmektedir. Bu durumda ayetteki nutfe kelimesine “sperm” anlamı verilmelidir ki bu durumda delilimiz, yorumunu yapmakta olduğumuz Kıyamet 37-39 olur. Yani Necm suresindeki ilgili ayetleri, Kıyamet suresindeki söz konusu ayetler ışığında anlamamız gerekmektedir.

Eğer Necm 53/45-46 daki nutfe kelimesine “zigot” anlamı verirsek bu durumda ilgili kelimeyi, içerisinde zigotun da bulunduğu “döl sıvısı” olarak yorumlamak durumundayız. Al-i İmran 3/6, Araf 7/11 ve Teğabün 64/3 e göre ana rahmindeki embriyoyu evreden evreye sokan varlık sadece Yüce Allah’tır. Şura 42/49-50 ye göre de dilediğini yaratan Yüce Allah dilediğine kız, dilediğine erkek çocuk verir, dilediğine kız ve erkek birlikte verir, dilediğini ise çocuksuz bırakır. Bütün bu ve benzeri ayetlerde Yüce Allah tek hükümran olarak kendisini tanıtmakta, O’nun belirlediği cinsiyete hiç kimsenin müdahalede bulunamayacağını ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.

Kanaatimizce bu ayette insanın yaratılışı konusunda Kuran’ın bilim âlemine sunduğu en önemli ufuk bilgilerden birisi yer almaktadır. Bili dilinde kadının hücreleri XX, erkeğin hücreleri XY ile sembolize edilmektedir. Buna göre, çocuğun cinsiyeti erkekten gelen hücreler ile belirlenmektedir. Kadından X geleceğine göre erkekten de X gelirse çocuk kız, kadından yine sadece X geleceğine göre erkekten Y gelirse bu defa çocuk erkek olur. İşte ayetteki hu zamirinin kullanımı açıkça işaret etmektedir. 

M.Okuyan

Ondan iki cinsi, erkeği ve dişiyi var etmiştir.

Bu ayetin başındaki ce’ale kelimesi, “yaratılmış olandan başka şeyler yapmayı, var etme” yi ifade etmektedir. Erkeklik ve dişiliği de o şekillendirme ile belirlemektedir. B.Bayraklı

40. Âyet: Peki, bu [bütün bunları yapan], ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren]değil midir?

Bu soru sadece inançsızlara değil, akıllı olan her insana yöneltilmiş bir sorudur. Çıkarlarının kölesi olmamış akıllı insanların bu soruya verecekleri cevap “Evet, tüm bunları yapan, ölüleri de diriltir!” sözlerinden başka bir şey olamaz.

Bu soru insanlara sadece bu âyette değil, bu soruya cevap olabilecek açıklamalarla birlikte birçok âyette daha işlenmiştir:

Biz ilk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, ama onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. Kaf; 15.

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, - [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için- şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alakdan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahîmlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bu [gösteriyor ki], şüphesiz Allah haktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. Kıyamet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve muhakkak ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. Hacc; 5-7.

Hacc süresinin 5-7. ayetlerindeki konular, Müminun sûresinin 12-16. ayetleri ile Fussilet sûresinin 39. âyetinde de aynen geçmektedir.

Onun için insan neden yaratıldığına bir baksın. Atan bir sudan yaratıldı. [O su] Sulb ile göğüs kemikleri arasından çıkar. Elbette Allah onu döndürmeye gücü yetendir. Tarık; 5–8.

Ahkaf 33: Onlar Allah’ın gökleri ve yeri yaratan, onları yaratmakla yorulmayan ve ölüleri diriltmeye de kadir olan olduğunu görmediler mi? Evet, şüphesiz ki O her şeye güç yetirendir.

Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya da kadir olduğunu ve onlar için şüphe edilmeyen bir vade takdir etmiş olduğunu görmediler mi? Fakat zalimler, inkârlarında yine de dayattılar. İsra 98,99.

Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. [Allah] :“İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu] . [İbrahim] : “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. [Allah] buyurdu ki: “ Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bakara; 260.

Görüldüğü gibi, konuya son örnek olarak verdiğimiz Bakara 260. âyet, Allah’ın ölüleri diriltebileceğinin bilfiil ispatı durumundadır. Bu âyette, İbrahim peygamberin kuşları kendine ısındırırken kendisi ile kuşlar arasında oluşacak bağa işaret edilmiş ve bu bağ Allah’ın ölüleri nasıl dirilteceği ile ilişkilendirilmiştir. Buna göre; İbrahim peygamber ile kuşlar arasında oluşan bağ nasıl kuşların İbrahim peygamberin kontrolüne girip ona dönmelerini sağlıyorsa, Allah ile canlı ve cansız varlıklar arasında oluşturulmuş bağlar da her şeyin Allah’a dönmesini sağlamakta, bunun için Allah’ın “ol!” demesi yeterli olmaktadır.

Bakara sûresinin 260. âyeti hakkında, ilk dönem tefsircilerinin adıyla ortaya atılmış bir takım gerçek dışı rivayetler ve açıklamalar mevcuttur. Bu anlatılarda, kuşlar parçalanıp etleri karıştırılmakta ve bu etler muhtelif dağlara lokma lokma dağıtılmaktadır. Daha sonra ise parçalanıp etleri dağlara dağıtılmış bu kuşlar İbrahim (as)’in çağrısıyla canlanarak koşup ona doğru gelmektedir. Ne var ki, bu uzun anlatıların hiç biri de âyetin cümle yapısına uymamaktadır.

Sonuç olarak; Allah’ın yukarıda anlatılan mucizelerini tanımış akıllı bir insanın “Peki, [bütün bunları yapan] o, ölüleri diriltmeye kadir değil midir?” anlamındaki 40. âyete aşağıdakinden başka bir cevap vermesi beklenemez:

سبحانكبلى - sübhaneke belâ! [Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, elbette Kadir’sin. 

H.Yılmaz

"Bunları yapanın" yani bu canlı varlığı bir damla sudan yaratmaya kadir olanın "ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?" Bu cisimleri çürümelerinden sonra, öldükten sonra, önceki halleriyle tekrar yaratmaya gücü yetmez mi:' Rasûlullah (sav)'dan rivayet edildiğine göre o bu buyruğu okudu mu: Allah'ım, Seni tenzih ederim, elbette kadirsin" dermiş.

İbn Abbas dedi ki: Her kim: "O en yüce Rabbinin ismini tesbih el"(el-A'lâ. 87/1) buyruğunu okursa, İster imam olsun, isterse de başka bir durumda olsun Subhane Rabbiyel âlâ (en yüce Rabbimi tenzih ederim)" desin. Kim de: "Hayır... Kıyamet gününe yemin ederim" buyruğunu sonuna kadar okursa, ister imam olsun, İster başka bir durumda olsun; "seni tenzih ederim, evet (kadirsin)" desin. Bunu es-Sa'lebî, Ebu İshak es-Sebî'înîn Said b. Cübeyr ‘den onun İbn Abbas'dan rivayeti olarak zikretmektedir. El-Kıyame Sûresi burada sona ermektedir, Hamd Allah'a mahsustur.

Kuduri

Peki, (bütün bunları yapan Allah)’ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?

Ayetteki eleyse edatı “değil mi? kadir kelimesi “gücü yeten”, yuhyiye fiili “diriltmek, yeniden hayat vermek”, el-mevta kelimesi “ölü, ölüler” demektir.

Yasin 36/81 de gökleri ve yeri yaratan gücün, insanların benzerlerini mahşerde de diriltmeye gücünün yeteceği gerçeği aynı soru cümlesi olarak dile getirilmektedir.

Bir damla bile olmayan, sadece tek hücreden meydana gelen ve henüz bütün detaylarının nasıl olduğu tam anlamıyla keşfedilemeyen insanın bu eşsiz yaratılış sürecine gönderme yapılarak aslında ahiretteki diriltilmeye dikkat çekilmektedir. Benzer ifadeler Hacc 22/5-7 de dile getirilmekte, diriltme konusunda şüphesi olanların kendi yaratılış süreçlerine bakmaları istenmektedir.  Müminun 23/12-17 de insanın yaratılış sürecine dair çeşitli bilgiler verildikten sonra insanların ölecekleri, ardından Kıyamet Gününde diriltilecekleri ve Yüce Allah’ın yaratma konusunda her şeyi en yetkin biçimde gerçekleştirme gücünde olduğu ifade edilmektedir.

Yasin 36/33-36 ayetlerinde de benzer içerikte ölü toprak ve onun bitkilerle yeşertilmesi gündeme getirilmekte, oluşan bahçeler hatırlatılmakta ve meyvelerinden beslenilmesi dikkatlere sunulmaktadır.

M.Okuyan