(Âl-i İmrân - 45.Ayet)

<< Geniş Meal

İnsan

Bütün klasik müfessirlere göre bu ifade, “gerçekten son derece uzun [yahut “sonsuz/sınırsız”] bir zaman kesitinden ibarettir” anlamına gelmektedir. -Buradaki hel soru edatı kad edatının ifade ettiği olumlu anlamda kullanılmıştır. Ama “değil” ifadesini parantez içinde eklemek suretiyle aynı [olumlu] anlam kazandırılabilir.Lafzen, “zikre değer” veya “zikredilen” -yani, farazî bir kavram olarak bile mevcut olmadığı. Bu ifadenin amacı -herhangi bir Yüce Varlığı değil de- insanı hayatın merkezi ve nihaî gerçekliği olarak alan küfür ifade edici “insan-merkezci” (anthropocentric) dünya-görüşünün reddedilmesidir. M.Esed

Yani insanın üzerinden öyle uzun süreler geçti ki henüz kendisi anılan bir şey değildi. Topraktan süzüle süzüle, çeşitli aşamalardan geçerek, uzun zamanı aşarak nihâyet nutfe haline geldi. S.Ateş

Birinci cümlede geçen "hel eta alel insan"daki "hel" soru edatını birçok müfessir ve mütercim "kad" manasında çevirmişlerdir. Yani "şüphesiz, muhakkak insan üzerine böyle bir vakit gelmiştir," demek olur. Yalnız şu var ki, Arapça'da "hel" soru edatıdır. Değişik şekillerde soru olarak kullanılır. Mesela, "Bazen şu hâdise oldu mu?" gibi bir soruyla gerçekten o hadisenin vuku bulup bulmadığını öğrenmek değil, bilakis öyle olduğunu muhataba teyid ettirmek amacı güdülür. Bazen de "Falanca işi başka kimse yapabilir mi?" diye sorularak o işi başka kimsenin yapamayacağı vurgulanmak istenir. Başka bir örnekte mesela "Ben sana bu parayı ödemedim mi?" denildiğinde de aynı şey kastedilir. Bazı zamanlar da bu, sadece ikrar ettirmek için değil aynı zamanda muhatabı düşünmeye davet etmek için bu şekilde sorulur. Mesela "Ben sana hiç kötülük yaptım mı?" denildiğinde bundan kasıt o kişiye benim kötülükte bulunduğumu tasdik ettirmek değildir.
Aksine onu düşünmeye sevketmek amaçlanmaktadır. Yani ona kötülük yapılmadığı halde nasıl olur da kendisi kötülük yapabilir? İşte, yukarıda sözkonusu edilen ayetteki soruda bu son kategoriye girmektedir. Bundan maksat gerçekten insan üzerinde böyle bir vaktin geçtiğini ikrar ettirmek ve onu çok hakir bir başlangıçtan bir insan olarak dünyaya getirmiş olan Allah'ın niye sonunda tekrar onu meydana getirmekten aciz olacağı iddiası üzerinde biraz düşünmesi istenilmektedir.
İkinci cümlede geçen "hinun mineddehr" de geçen "ed-dehr"den kasıt insanın başını ve sonunu bilemeyeceği sonsuz bir zamandır. "Hin"den murad ise o sonsuz zaman içerisinde belirli bir zamandır. Yani, bu sonsuz zaman içerisinde insan cinsinin mevcut olmadığı uzun bir zaman bölümü geçmişti. Daha sonra bir zaman gelmiştir ki bu, insan cinsinin başlangıcı oldu. Ve bu zaman içerisinde de her bir birey için yoktan var olmaya başlama vakti geldi.
Üçüncü cümlede geçen "lem yekün şey'en mezkura"nın anlamı o zaman hiç de önemli olmayan bir vakitti demektir. İnsanın bir kısmı babasının nutfesinde bir sperm taneciği şeklinde, diğer bir kısmı da annesinin nutfesinde bir yumurta şeklindeydi. Uzun bir süre insanın işte bu sperm ile yumurtanın ihtilatından meydana geldiği bilinmezdi. Şimdi ise güçlü mikroskoplar ile bu olay gözlenebilmektedir. Hamilelik vukubulduğunda da bu iki sperm ve yumurta bir araya gelerek bir hücre meydana gelir ve bu hücre dahi o kadar küçüktür ki ancak çok güçlü bir mikroskop ile görülebilir. Bu haliyle de kimse bundan koskoca bir insanın oluşacağını söyleyemez. Bu hakir halden oluşacak olan insanın da nasıl olacağı, bedeni, şekli ve sureti, özellikleri ve şahsiyetinin nasıl olacağını da söylemek mümkün değildir. İşte burada aynı hususa dikkat çekilmesi için, onun insan olarak başlangıcında hiçbir özelliği olmamasına rağmen hayatının başladığı vurgulanmıştır. Mevdudi

Kur'an-ı Kerim'e göre insanın yaratılışı nasıldır?

Kur'an-ı Kerim, insanın muhtelif yaratılış devrelerinden bahseder. Bunu ana hatlarıyla ikiye ayırmak mümkündür. Birisi; ilk insan Hz. Adem (as)'ın, ikincisi de diğer insanların yaratılmasıdır. Bu farklı yaratılışlara bazen ayrı ayrı ayetlerde, bazen de aynı ayette dikkat çekilir. Nitekim Mü'minun suresinde;
"Andolsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yarattık. Sonra onu (Hz. Adem'in nesli olan) insanı sarp ve metin bir karargahta (rahimde) bir nutfe (zigot) yaptık. Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) haline getirdik, derken o alakayı mudga (bir çiğnem et) yaptık, o bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik. Sonra onu başka yaratılışla inşa ettik (can verdik, konuşma verdik)..." (Mü'minun, 12-14).
Görüldüğü gibi, insanın ilk yaratılıştan itibaren geçirdiği devreler safha safha nazara verilmektedir. Bunlardan kendi yaratılış devrelerimizi anlamak, ilk yaratılışa da ışık tutacaktır.
Hz. Adem (as)'in topraktan yaratıldığını bildiren pek çok ayet vardır. "Allah sizi (Hz. Adem'i) bir topraktan, sonra bir meniden (Hz. Adem'in neslini) yarattı." (Fatır, 11). Şu Ayet-i Kerimelerde de insanın topraktan yaratıldığı belirtilir: 3/59; 18/37; 22/5; 35/11; 40/67; 30/20.
İlk insanın yaratılışında da günümüzdeki yaratılış gibi çeşitli devreler yer alır. "O'dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı." (Secde, 7).
Şu ayette de bu çamurun mahiyetinden bahsedilir: "Andolsun biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş cıvık balçıktan yarattık..." (Hicr, 26).
Bu Ayet-i Kerimelerden, yaratılışın; toprakla başladığını, daha sonra bunun çamur halini aldığını anlamak mümkün. Bu çamur da süzülerek çamur özü hasıl olmuştur. "Andolsun ki biz insanı çamurdan süzülmüş bir hülasadan (özden) yarattık." (Mü'minun, 12). Daha sonra balçık halini alan bu çamur özünün zamanla değiştiği ifade edilir. "(İblis: "Ben bir salsaldan (kurumuş çamurdan) değişken bir balçıktan (Hamein mesnun) yarattığın insana secde edemem" dedi" (Hicr, 33).
Bu safhaya kadar olan gelişmeler, günümüzdeki ceninin ilk dört aylık (120 günlük) durumuna benzerlik gösterir. Midedeki besinlerden spermanın süzülerek çıkarıldığı gibi, çamur da süzülerek çamur özü (sülale) hasıl edilmiştir. Bir müddet bu halde kalan çamur özü, balçık şeklini (Hamein mesnun) almış ve daha sonra katı hale (salsal) sokulmuştur. Bu devreden sonra kuruyan bu balçığa insan şekli verildiğini anlıyoruz. "... sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: "Adem'e secde edin" dedik..." ('Araf, 11).
Nuh suresinde ise, gerek ilk insan ve gerekse insan neslinin merhale merhale yaratılışına da işaret edilir: "Halbuki O, sizi çeşitli merhaleler halinde yarattı." (Nuh, 14).
İlk insanın bu safhaya kadar bitki ve hayvanlarda görülen büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunlarına tabi olduğu söylenebilir. Artık bundan sonra ceninde olduğu gibi, yeni bir yaratılış safhası başlayacaktır. Yani, ruh bedene gelecektir. Çünkü, insanın terkip ve tesviyesi tamamlanmıştır.. "..sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) yaptık..." (Mü'minun, 14). "Onun (şeklini) düzeltip ona ruhumdan üflediğim zaman kendisi için derhal (bana) secdeye kapanın" (Sa'd, 72).
Şu Ayet-i Kerimede de yaratılışın bütün safhalarına işaret edilir: "Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz şu muhakkaktır ki biz sizi (aslınızı) topraktan, sonra (onun neslini) insan suyundan (spermadan) sonra alaka (yapışan şey)'dan daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık (ve bunları) size (kudretimizin kemalini) apaçık gösterelim diye (yaptık) sizi dileyeceğimiz muayyen bir vakte kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz." (Hacc, 5).
Bu Ayet-i Kerimenin son bölümündeki hükümler, yani yaratılışta tabi olduğumuz kanunlar, günümüzde aynen cereyan ediyor. Bu bize, ayetin başında zikredilen topraktan yaratılmanın da vuku bulduğunu ifade etmez mi? Bütün bunlarla Cenab-ı Hak, dilediğini dilediği şekilde yaratacağını göstermiştir.
İnsan vücudundaki elementlerin büyük bir kısmı toprakta mevcuttur. Özellikle balçık ve yapışkan çamurda karbon (C—4) ve (N—3) molekülleri eksi değerlidir. Bunlar, topraktaki oksijen, fosfor ve hidrojenle kolaylıkla birleşerek insan vücudunun teşkilinde önemli görev almış olabilir. Ama bütün bunlar, bir kudret olmadan nasıl şekilden şekle girecektir?
Aslında tek hücreden insan yaratılması, çamurdan insan yaratılmasından daha kolay değildir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir hücreden, dokuz ayda şuur ve akıl sahibi bir insan süzülüyor. Zigotun bebek haline gelinceye kadar geçirdiği değişiklikleri adım adım takip etmek mümkün. Ama, hadisenin izahını nasıl yapacağız? Hangi kudret kalbi tanzim ediyor; baştan gözü, ağızdan dişi çıkarıyor? Hem de, Hz. Adem (as)'den beri bütün insanlarda aynı kanunlar hükmünü icra ediyor. Şunu itiraf etmek durumundayız ki, insanın yaratılışı gerçekten bir mucize. İster ilk insan, isterse günümüz insanı olsun, bu hüküm hepsi için geçerli
İlk insanın yaratılışını açıklamak hususunda evrimciler çıkmaz yoldadırlar. Bunu kendileri de itiraf ediyorlar. O halde, "Yapan bilir, bilen konuşur" kaidesince, yapanın beyanına kulak vermek gerekiyor. O, insanı topraktan yarattığını bildiriyor. "Muhakkak sizi topraktan yarattık..." (Hacc, 5). Hem de en güzel şekilde. "Biz insanı en güzel biçimde yarattık" (Tin, 4). On defa evrimcileri dinleyenlerin, hiç olmazsa bir defa da Yaratan'ın fermanlarına nazar etmesi gerekmez mi?
 “KUR’AN’DA HZ. ADEM*

Adem kelime olarak sâmî dillerine mensup bir kelimedir. İbranca “âdâmâh” sözü “ekili alan” demektir ve kök olarak “âdem” “kızarmak” mastarından gelmektedir. Verimli toprağın renginin kızıl olmasına yapılan bir analojiyle “kızıl toprak” anlamındadır. Nitekim Arapça’da da “toprak ve yeryüzü” anlamına gelmektedir. İsim olarak, semavî dinlere mensup topluluklar tarafından ilk insan ve ilk peygamber olduğuna inanılan ve künyesi “ebu’l-beşer” (insanlığın atası) olan bir şahsiyetin adıdır ki buna da Hz. Adem denmektedir.

Hz. Adem hakkında yanlış inançlar ve efsaneler oldukça çoktur. Özellikle: Allah’ın yeryüzüne toprak almak için, sırasıyla Cebrail, Mikail ve İsrafil adındaki büyük melekleri gönderdiği ve onların istenen toprağı getiremeyip sonra Ölüm meleğini gönderdiği onun her çeşit topraktan birer avuç getirdiği ve Allah’ın bu toprakları çamur yaparak 80 yıl şekilsiz bıraktığı, güneşte kuruttuğu ve sonra şekil vererek 120 yıl daha ruhsuz bırakarak bilâhere ruh verdiği ve böylece canlanıp ilk insanın meydana geldiği ve adının Adem olduğu, eşi Havva’nın onun kaburga kemiğinden yaratıldığı, Cennet’te zina ettikleri, yılan hikayesi, başka bir gezegenden yeryüzüne düştükleri, Adem’in Serendib adasına, Havva’nın Hicaz’a düştüğü vs. hususundaki söylentilerin İslâmî hiçbir mesnedi yoktur. Bu hususta bu rivayetleri haklı çıkaracak ne bir ayet ve ne de sahih bir hadis mevcuttur. Bu rivayet ve efsanelerin kaynağını Yahudi, Süryani ve diğer hristiyan menşe’li kaynaklar oluşturmaktadır. Muharref Tevrat’ın “Hilkat” bahsinin Yahudi ve Süryaniler tarafından yapılmış yorumlar zamanla İslâm toplumuna girmiş ve yapılan tefsir ve kısas-ı enbiya ile ilgili kitaplarda yer alan “isrâiliyat” denen menkabeleri vücûda getirmiştir.

 Yaratma mı, halife tayini mi?

Kur’ân’da insanın yaratılışı ile Hz. Adem’in “Allah’ın halîfesi” olması meselesi ayrı ayrı konuları içermektedir. Kur’ân “Biz insanı çamurdan yarattık” (Hicr, XV/26) ayetiyle hem Hz. Adem’in hem de bugünkü insanın maddi varlığının orjininin toprak olduğunu belirtmektedir. Bu açıdan bakıldığında “Adem” kelimesi ile “İnsan” kelimesi Kur’ân’da sinonim bir görünüm arz etmektedir, bu husus daha ziyade “Allah’ın halîfesi” kavramında gerçekleşmektedir. Bu itibarla Kur’ân Adem’in bütün insanlığın ilk biyolojik babası olduğu konusu üzerinde hiç durmaz. Adem’in halifeliği konusu, onun şahsında bütün insanlığın halifeliği ve diğer yaratıklara mümtaz kılınması konusudur.

 (Bakara, II/30) “Hani Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife tayin etmekteyim” dediğinde onlar da: “Orada fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olanı mı tayin ediyorsun? Halbuki biz Seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediklerinde Allah da “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.”

 (Sa’d, 38/71) “Hani Rabbin meleklere: “Ben çamurdan bir beşer yaratmaktayım. ” dedi.”

Bu durumun farkında olmayan hemen hemen her müfessir veya mütercim (Bakara, II/30)’da Hz. Adem’in insanın biyolojik babası olduğundan bahsedildiğini düşünerek kontekse aykırı şöyle tercüme etmektedirler:

“Hatırla o vakte kim Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım” demişti. Melekler de “Orada kan dökecek fesat çıkaracak birini mi yaratacaksın? Halbuki biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz’” dediler. Allah ta “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi.”

Öncelikle bu ayette yaratma söz konusu değildir. Zira fiil olarak “ce’ale halifeten” “bir halîfe tayin etmek” demektir. Yaratma çoktan bitmiş beşeriyet yeryüzünde faaliyet icra ediyor, artık halifelik tayininden bahsedilmektedir. Halbuki Hz. Adem’i insanlığın biyolojik babası sayanlar, bu ön yargı ile ayete yaratma manası vermektedirler. Aynı nedenle bu olayı, Cenab-ı Hakk’ın gelecekte yapacağı bir iş olarak anlamışlardır. Halbuki “câilun fi’l-ardı halifeten” “halîfeyi tayin etmekte olan” ya da “tayin eden” demektir.

Yeryüzünde bu ayetin insanın yaratılışı ile ilgili olduğunu zannedenler, meleklerin sözlerine de yukarıda görüldüğü gibi istikbal manası vermişlerdir. Kaldı ki bu ayette yedi adet muzari fiil (şimdiki ve geniş zaman kipi) ile yine şimdiki zaman anlamında bir adet ism-i fail olan kelime vardır. İşte tarihi meal ve tefsir yanılgısını devam ettirenler bu fiillerin üçü ile ism-i faili hiçbir sebebi olmaksızın gelecek zaman kipiyle tercüme edip diğerlerine şimdiki zaman manası vermişlerdir. Böylece aynı ayet içinde geçen bu fiillerin arasındaki zaman ahengini bozuyorlar ve güya Allah’ı zaman konusunda bir tenakuzda bırakıyorlar. Halbuki mana, hal sigasıyla (muzari=şimdiki zaman kipi) “orada fesat çıkarmakta ve kan dökmekte olanı mı halîfe tayin ediyorsun?”dur. Çünkü insanın yaratılması daha önce gerçekleşmiş ve melekler insanların bu fiilleri yapmakta olduklarını söylemektedirler.

 Hz. Adem ilk insan mı?

Bu konudaki yanılgıların bir sebebi de Kur’an’da “Beni Adem” tamlamasının sıkça kullanılmasıdır. Buradan hareketle Adem’in insanlığın ilk babası olduğu sonucuna varılmıştır. Halbuki Kur’ân’da yine aynı tabirle “Beni İsrâil” ifadesi de yer alır. Buna rağmen o kavim tamamen neseb itibariyle İsrail (=Hz. Yakup)’un oğulları değildirler. Aynı şekilde “Beni Adem” tabirine de neseb bağı anlamı verilmesi doğru değildir. Zira Arapça’da “Beni” tabiri onu takip eden onun sünnetinde olan için kullanılır. Keza Kur’an’da müslümanlara hitaben Hz. İbrahim için “Babanız İbrahim” (Ebîkum İbrahim) tabiri kullanılmaktadır. (Hac, 22/78) Buradan Hz. İbrahim’in bütün müslümanların biyolojik babası olduğu anlamı çıkarılmamaktadır. Baba tabiri de önder, lider vs. anlamındadır.

Hz. Adem’in biyolojik anlamda ilk insan olduğu ön yargısına sebep olan diğer bir yanlış ise, Hz. Adem’in ve eşi Havva’nın (Havva’nın adı Kur’an’da geçmez) yaratılışı ile ilgili olduğu iddia edilen ayetlerin yorumları hakkındadır. Adem’in ilk insan olduğunu iddia edenler, şu ayete yanlış bir anlam vermektedirler.

 (Nisa, 4/1) “Ey insanlar sizi bir tek nefisten ve ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de çok sayıda erkek ve kadınlar çıkaran Rabbinize gerekli saygıyı gösteriniz.”

Bu ayette insanların tek bir nefisten yaratıldığı söz konusudur. Fakat müfessirlerin çoğu, hatta hepsi “nefs-i vâhide”den Adem, “zevceha” tabirinden de Havva’nın kast olunduğunu söylerler. Halbuki ayette buna delâlet eden hiçbir sarahat yoktur. Çünkü “nefs-i vâhide” Adem’in müradifi değildir. Adem özel isim olarak “marife” nefs vahide ise “nekire”dir. Adem müzekker (eril), bu tabir ise müennestir (dişil). Öte yandan (A’raf, 7/l89-190) ayetlerinde aynı ifadelerle “nefs-i vâhide”den bahsedilmektedir. Nefs-i vâhideden yaratılan ve eşi de ondan var edilenin Allah’tan salih bir evlat istedikleri, Allah’ın kendilerine istediklerini vermesine rağmen o ikisinin Allah’a bir çok şirk koştuğu ifade edilmektedir. Şu halde “nefs-i vâhide”yi “Hz. Adem” olarak yorumlamak mümkün değildir. Nefs-i vâhide, insanı meydana getiren prensip, su veya nutfe (sperm) anlamındadır. (bkz. İ. Yakıt, Kur’an’da İnsanın Yaratılışı ve Evrimi, S. D . Ü . İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 5, s. 9 vd). Zira Kur’an, bu ayetlerde Adem’in yaratılışından bahsetmemektedir.

(Ali İmran, 3/59) “Muhakkak ki İsa meselesi Allah katında Adem meselesi gibidir. Onu da topraktan yarattı. Sonra da “ol” dedi, o da olur.”

Kur’an’ın Hz. Adem’in yaratılışından bahsettiğini sananlar ayete “Allah Adem’i topraktan yarattı” manasını vermişlerdir. Onlara göre bu ayette Hz. Adem’in ilk insan oluşuna delil vardır. Halbuki ayet cümle semantiği açısından ele alındığında böyle olmadığı görülecektir. Söz konusu ayette ehl-i kitabın Hz. İsa’ya uluhiyyet atfetmesi ele alınmıştır. Onlar sadece babasız olması hasebiyle İsa’ya uluhiyet atfediyorlardı. Allah da onlara mademki sizin indinizde sadece babasız olan İsa’ya uluhiyet atfediyorsunuz da yine size göre hem anasız hem babasız olan Adem’e niye uluhiyet atfetmiyorsunuz? diyerek topraktan gelen bir varlığa uluhiyet atfedilemeyeceğini beyan etmektedir.

Ayette geçen “indallah” tabiri de çok önemlidir. Bu ifade yukarıdaki meselenin bir, “indelbeşer” yani insanlar tarafından yorumlandığını bir de, “indallah” yani Allah katında gerçek yorumunun bulunduğunu ve insanlarınkinden farklı olduğunu gösterir. Bu kayıtla beraber ayette vurgulanmak istenen şey, her insanın orijini olan toprağın Hz. Adem ve Hz. İsa’nın da orijini olduğudur. Böylece “halakahu” ibaresindeki “hu” zamiri Hz. İsa’ya racidir. Yani “Onu (İsa’yı) da topraktan yarattı”. Topraktan yaratılan hiç bir kimseye de uluhiyyet isnadı mümkün değildir. Ayrıca ayet Hz. Adem’in anasız-babasız yaratılması ile de ilgili değildir. Nitekim şu iki ayet de Hz. Adem’in ilk insan olmadığına işaret eder.

(Bakara, 2/213) “İnsanlar tek bir topluluktu. Daha sonra Allah onlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdi. ”

Ayette insanların kök birliğine sahip tek bir topluluk olduğu, sonra da kendilerine peygamberler gönderildiği ifade ediliyor. Hz. Adem ilk peygamber olduğuna göre ondan önce insan cinsinin bulunması zorunlu hale gelmektedir.

(Al-i İmran, 3/33) “Allah Adem’i, Nuh’u, İbrahim ve İmran sülalelerini âlemler üzerine seçmiştir”.

Görüldüğü üzere ayet, Adem’in “seçildiğini” ifade ediyor. Adem benzerlerinden oluşan bir topluluk içerisinde bulunmalı ki seçilme imkanı mevcut olsun. Yani ayete göre, İbrahim sülalesi ile İmran sülalesi diğer sülalelerin arasından seçilmiştir. Nuh da diğer nuhların yani kendi benzerlerinin arasından seçilmiştir. O halde Adem de diğer ademlerin (yani kendi benzerlerinin) içinden seçilmiş olmalıdır. Bu da onun ilk insan olmadığını, aksine, bir toplulukla beraber yaşarken seçildiğini ve peygamber olarak gönderildiğini gösterir.

Görüldüğü gibi (Bakara, 2/30)’da anlatılan “halifelik” meselesi, insanın yani beşer cinsinin yaratılışından tamamen farklıdır. Bu ayetlerde, insanlığa hilâfet makamı verilmiştir. Adem bunun temsilcisidir. Yani Adem’in şahsında halifelik temsil edilmektedir. Anlaşılması gereken bunun ne olduğudur. Adem kıssası, Kur’ân’da birkaç yerde anlatılırken, bu kıssa içinde yer alan Adem ise, halifeliği temsil eden bir karakterle sunulmaktadır. Ancak, Kur’ân bu hususta bize çok açık ve geniş malumatlar vermemektedir.

Öncelikle ayetlerden, meleklerin bu makamı elde etme isteğinde oldukları anlaşılmaktadır. Onlar, “Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” sözleriyle hilafete daha lâyık olduklarını imâ ediyorlar. İnsanın fesat çıkarıcı ve kan dökücü olmasıyla, kendilerinin tesbih ve takdis edici olmalarını kıyaslayarak hilâfete talip olmaktadırlar. Fakat Allah, “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek halifeliğin tesbih ve takdis ile olmadığını ifade etmektedir. Diğer yandan Cenab-ı Hakk’ın Adem’e “Esma’’yı talim edip, melekleri bununla imtihan etmesi ve onların da “Esma”yı bilememeleri ise hilâfetin, takdis tesbih ve ibadet ile olmayıp ilim ile olduğunu göstermektedir. Kur’ân halifelik hakkında kesin bir şey söylemese de bu hususta birçok yorum yapılmıştır. Bize göre halifelik hükümranlık anlamında olup, o da “Esma”yı talim hakikatinde gizlidir.

 Esmanın Öğretilmesi

Adem’e öğretilen isimler konusuna müfessirler oldukça zengin yorumlar getirmektedirler. Onlardan bir kısmına göre, “Esma”dan maksat “müsemmiyat”tır. Yani bütün varlıkların adlarıdır. Mevlâna Celaleddin’e göre Esma’dan kasıt: Zahirde cisimler, bâtında isimlerdir. Diğer bir görüşe göre, Allah’ın insana istisnasız bütün ilimleri yapma kapasitesini vermesi ve bu kabiliyetiyle insanın onu her yerde kullanabilmesi ve her varlığa adını verebilmesidir. “Esma”yı talimin yer aldığı ayette bazı hususlar dikkati çekmektedir.

Adem’e “Esma”yı öğreten, bizzat Allah’tır. “Allame Ademe’l-esmâe” “Adem’e isimleri öğretti”. Bu iş için öğretti fiili kullanılmıştır ki; “tef’îl” kalıbı bir işin tedricen ve zaman içerisinde yapıldığını gösterir. Esma’ya “kulleha” bedelinin getirilmesi, ona isimlerin tümünün öğretildiğine delâlet ediyor.

Bir diğer durum ise, Allah’ın meleklere “Bunların isimlerini bana haber verin” derken “hâulâi” işaret zamirini kullanmasıdır ki; bu zamir, haber verilmesi istenen şeyin orada göz önünde olduğu intibaını veriyor.

Ayrıca “aradahum” ifadesindeki “hum” zamiri müzekker kullanılmış olup ayette geçen açık bir mercii de yoktur. Bu karinelerden arzedilen şeylerin, müsemmiyat olduğu ve bunları gören meleklerin, onların isimlerini bilemedikleri anlaşılmaktadır. Onların “Senin bize öğrettiklerinden başka bizde bir ilim yoktur” demelerinden, bunun bilgiye ait ve Allah tarafından bildirilmesiyle bilinen şeylerden olduğu ortaya çıkıyor ki; biz, Esma’yı öğrenmenin Adem için bir vahiy olabileceğini düşünüyoruz.

Burada akıl ve vahiy bilgisinin bir bileşkesini görmekteyiz. Şöyle ki; varlıkların isimlerini bildirmek, ancak onları tanımak ile mümkündür. Tanımak ise onları tanımlamaktır. Tanımın oluşması için önce zihinde tasavvur oluşmalıdır. Dolayısıyla duyu ve akıl vasıtasıyla zihinde oluşan tasavvurlar, varlıkların zihinsel formlarıdır. Buradan hareketle hangi formun hangi varlığa ait olduğu ve ne olduğu bilinmelidir. Dolayısıyla akıl, bu varlık hakkında hükmünü verecek ve tanımını yapacaktır. Böylece varlığı belirleme, onu tanıma ve onu diğerlerinden ayırıcı olan isminin verilmesiyle mümkündür. Bu özellik kesin bilginin veya ilmin temelidir. Zaten meleklerin cevabından onlarda bu hususun eksikliği görülmektedir. Onlar, varlığı tasavvur etseler de tanım yapamıyorlar. Yani ilim üretme yeteneğine sahip değiller. Aklî ve vahyî kaynaklı bu husus sadece insana verilmiş olup, insan bu iki kaynakla ilmin ve teknolojinin yolunu açmış ve tabiata ve içindekilere hükmetme yetkisini kazanmaya yani halifeliğe layık olmuştur.

 Secde

Meleklerin Adem’e secde etmeleri konusunda kaynaklar, asıl secdenin Allah’a yapıldığı Adem’in ise sadece bir kıble olduğu görüşündedirler. Ancak secde, itaat anlamına da geldiğinden bütün varlıkların insanoğlunun emrine verildiği anlamını da bulabiliriz.

Kur’ân’da, bu konu yedi yerde geçmektedir. Bu ayetleri özellikleri itibarıyla iki grupta mütaala edebiliriz. İlk grup ayetlerde (Hicr, 15/30 ve Sa’d. 38/73) “Beşer’’ lafzı kullanılmıştır. İkinci grupta ise, (Bakara, 2/34; A’raf, 7/11; İsra, 17/61; Kehf, 18/50; Taha, 20/116) kendisine secde edilmesi gereken kişinin, ismi sarih şekilde “Adem” olarak zikredilmiştir. Bu iki ayet grubu arasındaki bir diğer fark, ilk grupta beşere akli melekeler anlamında ruh üfürme tabiri geçerken, ikinci grup ayetlerin sonrasında cennetle ilgili mevzulardan, (yasak ağaç, Adem ve eşinin Şeytan tarafından aldatılması, v. s .) bahsedilmektedir.

Birinci gruba Hicr Suresi’nin 15/28-31. ayetlerini örnek olarak verebiliriz.

 “Rabbin meleklere “Ben yeryüzünde balçıktan bir insan türü (beşer) yaratmaktayım, ona insan şekli verip, ruhumdan üfürdüğümde ona secdeye kapanın” demişti. İblis hariç meleklerin hepsi secde ettiler, o, secde edenlerle beraber olmaktan çekindi.”

İkinci ayet grubuna örnek olarak da Tâhâ Suresi’nin 20/116 ayetini zikredebiliriz.

 “Meleklere Adem’e secde edin demiştik, iblis hariç hepsi secde ettiler. O çekindi.”

İşte bu temel farklılıklar Kur’an’da iki secde emrinin olduğunu göstermektedir. Söz konusu secdelerden biri tekvini(yaratılıştan gelen oluşsal), diğeri ise teklifidir(buyruksal). (Kevnî ve şer’î) Şeytan her iki secdeye de aynı gerekçelerle itaat etmemiş ve yüz çevirmiştir.

Yukarıda ifade edildiği üzere meleklerin itaat edip şeytanın ise isyan ettiği bu secde olayı iki defa vuku bulmuştur. Mevzuyu bu şekilde ele almak fenomenolojik olarak namazdaki iki secdenin hikmetini de açıklayacaktır. Aynı şekilde Kur’ân’da yer alan tilavet secdelerinin de bir kısmı tekvini, bir kısmı da teklifidir.

Sa’d Suresi’nde geçen “ruhun üfürülmesi” olayı insan türüne aklî melekeler verilmesidir. Yani ruhî bir meleke olan insan aklı önünde varlıkların ve meleklerin secdesidir. Bu birinci secdedir. İkinci secde çok sonra Hz. Adem’in şahsında gerçekleşen halifelik olayındadır. Yani Adem’e öğretilen isimlerin bir diğer tabirle insana öğretilen ilmin önünde yapılan secdedir. Kısaca ilahi kaynaklı olan insan aklı ve ilminin önünde meleklerin secdesi iki kere vuku bulmuştur. Buradan Tanrı’nın Kur’an’da evrensel anlamda iki secde emrinin olduğu anlaşılmaktadır. Bundan dolayı da evrensel bir ibadet olan namazın her rekatinde iki defa secde edilmektedir.

Şeytan’ın her iki secdeye isyanında şu hususlar dikkati çekmektedir. (İsra, 17/61)deÇamurdan yarattığına mı secde edeceğim?” sorusu ile sanki Allah’ın bu emrinin yanlış olduğunu ima etmektedir. İkinci yanlışı ise:

 (A’raf, 7/12) “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten onu çamurdan yarattın.” Sözüyle insanın orijini ile kendi orijinini mukayese etmesidir: Her ne kadar Kur’ân bu olayı anlatırken “ateşin topraktan daha üstün olduğu” öncülünü zikretmese de, Şeytan söz konusu iddiada bulunarak kendisinin Adem’den daha üstün olduğu sonucuna varmakta ve bunu da secde etmeyişinin gerekçesi saymaktadır.

Şeytanın, secdeden yüz çevirmesi Kur’an’da fısk ve küfür ile nitelendirilmiştir.

Şeytanın fıskı (Kehf, 18/50) tekebbüründen dolayı, küfrü (Bakara, 2/34) ise Allah’ın emrini yersiz bularak O’na cevr isnad etmesinden dolayıdır. Yani şeytan “çekinmesi, kibirlenmesi ve secde etmemesi” sebebiyle kâfir olmuş değildir. Onun küfrü, Allah’ın emrini beğenmeyerek, ona zulüm isnat etmiş olmasındandır. Bir diğer ifadeyle Allah, ona göre, emri ters veriyordu. Asıl secde kendisine yapılmalıydı. Zaten “Ben ondan daha hayırlıyım” ifadesinin altında yatan fikir de bu idi.

Öte yandan meleklerin tabiatı konusunda da fikir yürütülmüştür. Bazı hadislere göre hava, rüzgar gibi birtakım tabiat kuvvetleri melek kategorisinde ele alınmıştır. Hal böyle olunca Adem’e secde eden melekler veya bir diğer tabirle insana secde eden meleklerin tabiatı ve fonksiyonları temyiz edilmeyerek “bütün melekler” dendiğine göre, buradan bütün varlıkların insanın emrine ve hizmetine verildiğini anlamak mümkündür.

 Cennet

Adem’in vahiy aldığı ve imtihan edildiği cennet hakkında tefsirlerde bir çok mülahazalar bulmak mümkündür. Bir kısmında söz konusu cennetin ahirette müminlerin gireceği cennet, hatta bunun “cennetül-adn” ve “cennetül-huld” olduğu gözlenmekte iken, bir kısmı da bunun yeryüzünde bir mekan olabileceği fikrine yer vermektedir.

Cennet, Kur’ân’da 147 defa geçen bir kelime olup bunun 117 si Ahiretteki cennet için kullanılmıştır. Geri kalan kısmı ise yeryüzünde bir bahçe anlamına gelmektedir. Gerek bu anolojiyi yapanlar gerekse ölümden sonra müttakilere vadedilen cennetle Adem’in cennetini mukayese edenler onun yeryüzünde, hatta Adem’in yaşadığı yerin adı olduğunu savunmuşlardır. Nitekim söz konusu cennetin dünyada olduğunu savunanlar şu maddelerle ifadeye çalışıyorlar:

1-Adem’in halife tayin edilmesi yeryüzünde olmuştur.

2-Allah’ın Adem’ i yaratıp sonra semaya çektiğine dair bir haber yoktur.

3-Ahiretteki cennete Şeytan’ın girmesi veya orada olması düşünülemez.

4-Ahiretteki cennette yasak söz konusu değildir.

5-Ahiretteki cennette herhangi bir yükümlülük yoktur, teklifi bir yer değildir.

6-Ahiretteki cennette emre itaatsizlik söz konusu değildir.

7-Ahiretteki cennette zaten ebedilik vardır. Ayrıca ölümsüzlük aranmaz.

8-Ahiretteki cennette, yalan, vesvese, aldatma ve isyan yoktur.

9-Ahiretteki cennete girenlerin herhangi bir şekilde oradan çıkmaları söz konusu değildir.

Adem’e ve eşine verilen “Ey Adem sen ve eşin Cennette oturun” (Bakara, 2/35) emri zaten Adem ve eşinin orada olduğunu gösterir. Yani dışarıdan oraya girmedikleri, orada oldukları ve oturmaya devam etmeleri gerektiği anlamına gelir.

Bütün bu hallerde belirtilen sebeplerden dolayı Adem’in cennetinin Ahirette gidilecek cennet olmadığı ve onun yeryüzünde bir bahçe olduğu anlaşılmaktadır.

Adem’in cennetinde de her türlü nimetin var olduğu hatta çeşitli sıkıntılardan ve problemlerden emin olduğunu şu ayetlerden anlıyoruz:

(Tâhâ, 20/118, 119) “Muhakkak ki senin için orada acıkmak, çıplak kalmak, susamak ve güneşten yanmak diye bir şey yoktur.”

Ayrıca Adem, bulunduğu cennette ölümsüz olmayı da arıyordu. Nitekim şu ayette görüleceği gibi şeytan Adem’in bu düşüncesinin gerçekleşmesine yardımcı olmak bahanesiyle telkinde bulunuyor:

(Taha, 20/120) “Şeytan ona vesvese verdi. “Ey Adem, sana ölümsüzlük ağacını ve çökmeyen saltanatı, göstereyim mi? dedi.”

Ayrıca görülüyor ki Şeytan da içeride istediği gibi dolaşıp, rahat bir şekilde faaliyetlerini sürdürmektedir.

 (A‘raf, 7/20-22) “Şeytan kendilerine gizli olan çirkinliklerini ortaya çıkarmak için ikisine de vesvese verdi ve “Rabbiniz size bu ağacı, ancak melek olmayasınız veya ebediyyen kalanlardan olmayasınız diye yasakladı.” dedi ve “Elbette ben sizin hayrınızı isteyenlerdenim” diye her ikisine de yemin etti. Şeytan o ikisini hataya düşürdü ne zaman ağacı tattılar, ikisinin de çirkinlikleri ortaya çıktı. Bunun üzerine her ikisi de cennet yaprağıyla üzerlerini kapatmaya başladı. Rableri kendilerine; “Ben sizin ikinize de şu ağacı yasaklamamış mıydım ve Şeytan her ikinizin de apaçık bir düşmanıdır dememiş miydim.” diye seslendi.

Bütün bu ifadeler Adem’in cennetinin ölümden sonraki cennetle doğrudan bir alakası olmadığı arzda bir yer olacağı fikrini kuvvetlendirmektedir.

Ayrıca Adem’in cennette ölümsüzlük araması, ölümü daha önce tanıdığı anlamına gelir ki; bu da Adem’in ilk insan olmadığı konusunda bize bir fikir verir. Zira Adem ilk insan olsaydı, ölümü görmeden ölüm ve ölümsüzlük hakkında bir bilgiye sahip olmadan nasıl ölümsüzlük teklifinin peşine düşerdi

Adem’in cennetinin yeryüzünde olduğunu savunanların başında İbn Abbas, Vehb b. Mühebbih, Süfyan b. Uyeyne, Ebu Hanife ve arkadaşları, İbn Kuteybe, Ebu Müslim el-İsfehani gibi meşhurlar gelmektedir. (İbn Kayyim, Hâdi, s. 2 5 vd.) (Prof. Dr. İsmail YAKIT, KUR’AN’I ANLAMAK)

 

KUR’AN’DA İNSANIN YARATILIŞI VE EVRİMİ--Prof İsmail YAKIT

Giriş: Kur’an Nasıl Okunmalı ve Yorumlanmalıdır?

Konunun Kur’an’daki ele alınış şeklini tesbit etmeden önce, Kur’an’ın nasıl anlaşılıp yorumlanması gerektiği üzerinde birkaç hususu belirtmeğe çalışalım.

Kur’an kendi ifadesiyle, en doğruya götüren bir Kitap’tır.(İsra, 17/9) Hedefi kişinin mutluluğu ve hidayetidir. Bu anlamda yol gösteren bir rehber durumundadır. Dolayısıyla bugünkü anlamda bir felsefe ve bir ilim kitabı olmaktan uzaktır. Bununla beraber, ilmî ve felsefî düşünce ve yoruma açık ayetlerin sayısı oldukça fazladır. Böyle ayetler, Kur’an’ın asıl hedefi olan mutluluk ve hidayet için kişinin düşünüp araştırması, kendini ve kâinatını tanıması ve onları yöneten kanunları bulması, Tanrı’nın yaratma ve ilminin sonsuzluğunu anlaması gerektiğini vurgulamaktadır. Şu halde Kur’an genel hatlarında insanın inandığı ile bildiği arasında bir irtibatın kurulması gerektiğini belirtmektedir. Bu husus bizi sonunda imana götürecek bir tefekkür ve düşünce sisteminin Kur’an’da var olduğu noktasına ulaştıracaktır. Biz buna tabiri caizse “Kur’an fikir yapısı” veya “Kur’anî düşünce sistemi” diyoruz.

Kur’an’ın fikir yapısının iskeletini elde edebilmek için, ilk önce Kur’an’ı herhangi bir peşin fikre sahip olmaksızın objektif bir biçimde okumalıyız. Yani Kur’an’ı sonra çıkan İslâm düşünürlerinin kendi ekollerinin eğilimlerine uygun biçimdeki yorumlarının ve düşüncelerinin etkisi altında değil, bizzat Kur’an’ın kendi düşünce sistemi içinde anlamaya çalışmalıyız. Yani Kur’an’ı bizi götürmek istediği düşünce sisteminin atmosferi altında okumalıyız. Diğer bir tabirle, Hz. Peygamber ve sahabelerinin anladıkları şekilde anlamaya çalışmalı, sonra da kendi bilgi, fikir ve düşüncelerimizi bu temel üzerine oturtmalıyız.

Şurası muhakkaktır ki, Kur’an’ı anlama insanın kendi düşünce ve kültürüne göre seyyaldir. Kendini okuyan ve araştıran insanla beraber anlamlar büyür ve gelişir. Yani insan kendi kültürü kadar Kur’an’ı anlar ve yorumlar. Fahrettin el-Râzî’nin ifadesiyle: “İnsan ne kadar alimse Kur’an’ı o kadar fazla anlar.”

Bir diğer husus, Kur’an’da neyi ararsak onu bir parça buluruz. Mesela düşünceleri birbirine zıt İslâm mezhepleri kendi görüşlerinin daha doğru olduğunu ispat için Kur’an ayetlerini gösteriyorlardı. Bu nevi zıtlıklardan kurtulmak için, Kur’an ayetleri arasında bir anlam zinciri kurmak gerekir. Yani, bir ayete verilen anlam ve onun yorumu, bir başka ayetle tevfik edilebilmelidir. Bu husus Kur’an’ı bir bütün içinde ele alıp onun fikir sistemi doğrultusunda olmalıdır. Aksi takdirde onu okuyan ve araştıranlar, kendi inanç ve düşüncelerindeki çelişkileri nasslara atfedeceklerdir. Halbuki Kur’an, yukarıdaki satırlarda belirttiğimiz gibi, kişinin bilgisi ve inancı arasında bir irtibatı vurgulamaktadır. Öte yandan Kur’an, tefsir tarihi boyunca, müfessirlerin yaşadıkları asırların ilmî ve felsefî değerleri ve problemleri doğrultusunda yorumlana gelmiştir. Geçmişe nisbeten ondan anlaşılanla şimdi anladıklarımız arasında farklar vardır. Bu bize: 1) İnsan olgunlaştıkça, irfanı arttıkça Kur’an’ın ona göre konuştuğu 2) Kur’an’ın her asrın değer ve mantığına hitap edildiğini gösterir. Bu iki noktayı iyice müşahede edebilmek için Kur’an’daki kavramların etimolojik ve semantik analizlerini yapmak gerekir. Kısaca Kur’an büyük bir medeniyet kuran kılavuzdur, ancak Kur’an’ın hakikatlerini tefsir eden, onu anlayıp tatbik eden insandır. İnsan olgunlaştığı, ilim ve irfanı arttığı ölçüde, hattâ kendini ve kâinatı daha iyi tanıdığı ölçüde, Kur’an’ı anlayacaktır. Netice olarak, Kur’an, her insana kendi kültür düzeyine göre başka şeyler söyleyecektir.

Şimdi, yaratılış ve evrim konusunu Kur’an açısından ele alarak,, o nun fikir sistemi doğrultusunda ve günümüzün modern biyolojik bilgilerin ışığı altında ayetlerin yorumunu yapmaya çalışacağız.

 Hayatın Menşei

Kur’an’da insanın yaratılışının, göklerin, yerin, bitkilerin ve hayvanların yaratılışından sonra olduğu görülmektedir. Dolayısıyla insan, yaratıklar zincirinin en son halkasını teşkil etmektedir. Orijini ise, diğer canlılarla birlikte ilk hayatın orijinine kadar uzanmaktadır.

Canlı dünyasına ilişkin olarak hayatın orijini meselesi, Kur’an’ın muhtelif ayetlerine serpiştirilerek, Kur’an’ın insanı sevk etmek istediği düşünce istikametinde, inorganik yaratma ve organik yaratma bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır.

 “İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı ve bütün canlıları sudan meydana getirdiğimizi görmüyorlar mı?”(Enbiya, 21/30)

 “Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye Kâdir’dir”(Nur, 24/45)

 “Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O’dur. Biz bu su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştiririz.”(Taha, 20/53)

Bu ayetler bize gösteriyor ki, her canlı varlığın mâhiyeti sudur ve sudan yaratılmıştır. Bu husus, canlıyı teşkil eden her hücrenin ilk elementinin su olduğunu belirler. Dolayısıyla susuz, yeryüzünde hayatın imkansız olduğu da açıktır.

Ayetlerde geçen “min’el-ma” veya “min ma’in” ifadesi, gökten inen su, denizlerin suyu veya her hangi bir sıvı anlamlarına gelmektedir. Birinci anlamda, her nebatî hayatın zorunlu unsurudur. (20/53) İkinci anlamda, hayvanî hayatın teşekkülüne sebep olan her hangi bir su kastedilmektedir. (24/45) Üçüncü anlamda ise, dölleyici özelliği bulunan ve canlının üreme bezlerinden çıkan bir sıvı kastedilmektedir. Bu anlamda spermatozoid’ler söz konusudur. Dolayısıyla insanın hilkatini bu su tayin etmektedir.

İnsan, kendini çevreleyen varlıklar arasında yaratılmıştır. İnsanın tabiata ve diğer yaratıklara hakimiyeti, kendisine ilahî ruh verilip akıl ve idrâkını elde etmesinden sonradır. Bununla beraber insan, bedenî yönüyle kendinden önce yaratılmış diğer varlıklarla irtibat halindedir. Nitekim İslam düşüncesinde de insan, bedenî ve ruhî yönüyle ikilik arzeden bir varlık olarak düşünülmüştür. Aslında, insanı, bedenî ve ruhî yönüyle ikiye ayıran bizzat Kur’an’dır. Şu halde, insan maddi varlığı cihetiyle toprağa ve suya, ruhî varlığı yönüyle de bir üst âleme bağlıdır. Toprağa bağlılığı bize, insanın fizikî ve hayvanî görünümünü, âlem-i Emr’e bağlılığı da onun üstünlük ve halifelik yönünü verecektir.(Yakıt, l’Attitude.,, s . 139-140)

Gerçekten, “. fert olarak insan, insan ırkının bir cüz’üdür. İnsan ırkı da daha geniş bir bütünün yani hayvanlar âleminin bir cüz’üdür. Hayvanlar âlemi de daha geniş bir bütünün nebatat hayatını içine alan organik âlemin bir cüz’üdür. Organik âlem de daha geniş bir âlemin yani hayvanat ve nebatat âlemini içine alan Arz’ın bir cüz’üdür. Arz da daha geniş bir bütünün yani bizim güneş sistemimizde doğrudan doğruya sayısı bilinmeyen bir güneş sistemlerinin ve samanyollarının bir cüz’üdür ve nihayet onlar da bütün kâinatın bir cüz’üdür. ” Bu itibarla fert olarak insan, metamatik ve lojik prensiplerle kavrayamadığımız kâinatın doğrudan doğruya bir cüz’ü olmaktadır. Yani orijini, yaratılışı ve gayesinde –tıpkı kâinat gibi- bir bütün olarak ve derinliğine anlayamayacağımız bir varlık olarak karşımıza çıkmaktadır.(Ensarî, s. 25) Bir diğer ifadeyle, fert olarak insanı idare eden kanun, daha geniş bir bütünün yani insanlığı idare eden kanunlar sisteminin bir cüz’üdür. Bu zincirleme bizi, kâinatı yöneten genel bir kanunun cüz’ü olmaya kadar götürecektir. Dolayısıyla kâinatı yaratan ve yöneten kanunla insanı yaratan ve yöneten kanunda bir aynilik olacaktır. Bu husus Kur’an’da açıkça belirtilmektedir.

 “Ey insanlar: Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah İşitendir ve Görendir.”(Lokman, 31/28)

 Evrim: İlahî Bir Kanun

Kur’anî ifadeler boyunca, insanın ister toprak ister nutfeden gelen maddî varlığının inorganik ve organik şartlara tamamen bağlı olarak tedricen gelişip tekamül ettiği ayrıca kültürü, eğitimi ve irfanı arttıkça ruhî bir tekamüle de uğradığını görmekteyiz. Genel olarak baktığımızda Kur’ân’da insan için “inorganik”, “organik” ve “ruhi” olmak üzere üç nevi evrim olduğu göze çarpmaktadır.(Ateş, Kur. Gör. Ev. T eo., s. 1 27 vd. Yakıt, l’Attitude., s. 140) Biz burada insanın inorganik ve ruhî evrimini bir yana bırakarak, organik veya biyolojik evrim üzerinde ilgili ayetlere dikkatimizi teksif edeceğiz.

Biyolojik anlamda yani inorganik evrimde insan 1) topraktan gelerek tedricen gelişen 2) nutfeden itibaren tedricen gelişen varlık olarak iki görünüm arzetmektedir. Birincisi her ne kadar inorganik safhaları muhtevi olsa da belirli bir merhaleden sonra organik safhaya dönüşmekte ve bunun etaplarını izlemektedir.(Yakıt, l’Attitude.,, s . 140 vd.)

Şurasını önce belirtmek gerekir ki, insanın evrimi Kur’an’da ilahî bir kanun olarak karşımıza çıkmaktadır.

 “Ne diye Allah’a gereği gibi bir davranışta bulunmuyorsunuz?Halbuki O sizi evrim merhalelerinden geçirerek yaratmıştır.”(Nuh, 71/13-14)

Atvâran” kelimesi, tekili “bir halden diğer bir hale geçmek” veya “bir merhaleden diğerine geçmek” anlamına gelen “tavr” kelimesinden gelmedir. Mastarı olan “tatavvur”, günümüzdeki (evolution) kelimesine tekabül eder. Sinonimi olan “tahavvul” de dönüşümcülük (istihale) yani transformisme’in karşılığıdır. Söz konusu ayette “etvâran” kelimesi insan evriminin biyolojisindeki (etapes consecutives) denilen art arda gelen evrim merhalelerinin tümünü içermektedir. Şu halde bu kelimeyi “evrim merhaleleri” şeklinde yorumlamak gerekir.(Yakıt, l’Attitude.,, s . 141 vd.) Bazı müfessirlerce bu ayet, “bir halden diğerine” gibi spiral, “farklı şekiller altında”, “merhaleler halinde” gibi vertikal bir diyalektik şeklinde düşünülerek yorumlanmaktadır. Her halükârda bu ayet bize, evrimin tabiata bahşedilmiş ilâhi bir kanun olduğu gösterir.

İnsanın yaratılışı ve evrim etaplarıyla ilgili ayetleri sıralamadan önce, bu hususta Kur’an’ın Adem yerine insan kelimesini kullandığını belirtmek gerekir. Zira insan kelimesi cins isim olarak bütün her insanı kapsamakta ve Adem de bu kapsama girmektedir. Kur’an Adem’i, bir yandan insanı temsil eden ve onu temel ve beşeri karakterleri açısından sembolize ederken, öte yandan beşeriyetin ilk peygamberi olarak göstermektedir. Şu halde, insanlığın yeryüzüne çıkışı ve evrimi konusunun, Peygamber Hz. Adem’le hiçbir ilişiği yoktur. Zaten evrime karşı çıkanların en büyük yanılgısı Adem’i ilk insan olarak telakki etmelerinden sudûr etmiştir. Muharref kitapların ve israiliyatın etkisinde kalan bazı müslümanlar bu konuda Kur’an’ın hakikatlerini maalesef anlayamamaktadırlar. Kaldı ki Kur’an vahiy öncesi beşeriyetin varlığını imâ ederken ayrıca bize bir “Vahiy tarihini” vermektedir. Günümüz insanının tarihini “ilk Vahiy alan” diyebileceğimiz Adem’den başlatmakta ise de, Adem’in ilk insan olduğunu ve bütün insanların biyolojik babası olduğunu belirtmez. Şu halde Kur’an’da insanın yaratılışı ve tekamülü ile, Peygamber Hz. Adem’in şahsında insanlığın halife oluşu ayrı ayrı şeylerdir. Şimdi konuya ilişkin ayetlerin yorumlarına geçelim.

 “Allah’ın indinde İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Onu da topraktan yarattı Sonra ona “ol” dedi o da olur.” (Al-i İmran, 3/59)

 “Ey insanlar! Öldükten sonra tekrar dirilmekte şüphede iseniz bilin ki, ne olduğunuzu size açıklamak için, sizi önce topraktan sonra nutfeden sonra da alaqa (embryon)’dan yarattık.”

 “Allah sizi topraktan sonra nutfeden yaratmış ve sizi çiftler halinde varetmiştir. ” (Fatır, 35/11)

Bu ayetlerde dikkatimizi çeken, Adem’in ve bütün insanların orijinlerinin toprak olduğudur. Hayatın orijini su, insanın orijinini toprak olarak belirten Kur’an, canlı varlık insanı, toprak ve su karışımı olarak görüyor. Şu halde insan, bugünkü haline gelmeden önce, ilk canlı hücrenin orijini kadar eski bir maziye sahiptir. Zaten Kur’an bize her ne zaman insanın orijininden bahsetse, onun ilk ve ana maddesini söylüyor ve geçirdiği evrim merhalelerini konteksi olmadıkça tek tek zikretmiyor, ilk yaratılışın Allah’ın “ol” (kun) emrine müteakiben olduğunu belirtiyor.

 “Ol” Emri

Ol” emri Kur’an’da sekiz yerde geçer. Bunlardan dördü Hz. İsa hakkındadır. Diğer dördü de yaratma ve yeniden dirilme hususundadır. Kur’an’da insanların yaratılışı, yeniden dirilmeye bir delil olarak getirilmektedir. (metaforik bir ifâde ile)

“Allah insanı topraktan yarattı” ayeti, topraktan hayata doğru giden bir seleksiyonu (ıstıfa) belirler. “Ol” emri bu seleksiyonun bir insan varlık olması cihetinde verilmiştir. Tanrı’nın ilmindeki mahiyet ile bu var oluş oluş bir aynilik arzetmektedir. Buna Din Felsefesinde (coexistence) denir. Mâhiyet “ol” emrine müteâkiben evrim etaplarını izliyerek varlığa gelmektedir. Kur’an’a göre her evrim etabı yeni bir yaratmadır. Kur’an’da bu oluşun keyfiyetini, önce insanı meydana getiren maddenin yaratılması sonra da ona şekil verilmesi şeklinde olduğunu aşağıdaki ayetten anlamaktayız.

 “O, seni yaratan şekil veren ve mütenasib kılan ve dilediği şekilde seni terkib edendir.”(İnfitar, 82/6-8)

Allah, eğer insanı bir heykel varlık gibi yaratmış olsaydı tıpkı Adem kıssasının halk inanışındaki şeklinde olduğu gibi ona şekil verişi, onu canlı olarak yaratmasından önce olurdu. Halbuki ayet, insanın önce canlı olarak yaratıldığını sonra da ona şekil verildiğini söylüyor. Yani “hominisation” (insanlaşma) “ol” emri doğrultusunda, “canlı bir varlık” olarak yaratılmasından sonradır.

Hayatın ve insanın ilk maddesi “ol” emrini alıyor ve bu “oluş” devam ediyor. Zira ayetin devamında “feyekun” (olur, olmaya devam eder) deniyor. Şimdiki ve geniş zaman kipi olan muzari sigası kullanılmış. Eğer geçmiş zaman kipi olan “fikane” (oldu) şeklinde bu fiil ifade edilseydi, o zaman insanın yaratılışında bir evrimin ve seleksiyonun varlığı ve bu oluşun uzun bir zamanı gerektirdiği söz konusu edilemezdi. Öte yandan yaratmanın devamlılığını da gösteren bu ifadeler ünlü kelamcı Eş’arî’yi “Allah’ın her an yaratmakta olduğu ve yaratmanın durmadığı” fikrine götürmüştür. Şu halde âlem bir halden diğerine geçen bir oluş ve akış içindedir.

 “Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.”(Nuh, 71/17)

Nuh Suresi’ndeki bu ayetten insanın yerden bir bitki olarak çıktığını, dolayısıyla bir nebatî hayata sahip bir dönem geçirdiğini, ve bitkiler âlemiyle bir akrabalığının söz konusu olduğunu anlamamız da mümkündür. Şu halde ilâhi irade “ol” emriyle insanı, nebati ve hayvani etaplardan geçirerek sonunda ona bir insan şekli vermiştir.

 “Seni önce topraktan sonra nutfeden yaratan sonra da seni insan şekline koyanı mı inkar ediyorsun?”(Kehf, 18/37) ayeti bu gerçeği belirler.

Ol” emriyle, inorganik bir maddeden organik maddeye, organik maddeden insan şeklini alışa kadar geçen bir periyot ile, ilâhî ruhun verilişiyle insanda bir psişik hayatı başlatan periyot arasında geçen zamanı Kur’an uzun bir zaman olarak açıklıyor.

 “İnsanoğlu, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz uzun bir zaman geçmemiş midir?”(İnsan, 76/1)

 Nefs Vâhide

 “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten ve ondan da eşini yaratan ve her ikisinden de çok sayıda erkek ve kadınlar çıkaran Rabbiniz’den çekinin. ”(Nisa, 4/1)

Bu ayette insanların tek bir nefisten yaratıldığı söz konusudur. Şurası muhakkaktır ki, müfessirlerin bir çoğu, hattâ hepsi, “nefs vahide”den gayenin Adem, “eşi” tabirinden de Havva olduğu üzerinde bir icmanın varlığından bahsederler. Buradan hareketle Adem’e “ebu’l-beşer” lakabının verildiğini ve bunun da biyolojik baba anlamına geldiğini söylerler. Bu ayette bir icmanın söz konusu olmaması gerekir. Çünkü icma, ahbar değil ahkâm ayetlerinde olur.

Her ne kadar bu ayet bize insanın bir nefsi vahide(tek bir nefis)’den yaratıldığını söylese de bunun Hz. Adem olduğunu belirtmiyor. Zaten “nefs vahide” Adem’in müradifi de değildir. Adem özel isim olarak “ma’rife”, nefs vahide ise “nekire”dir. Adem müzekker(eril), bu tabir(nefis) ise müennestir(dişil). Abduh ve Akseki gibi bilginler, bu anlamın ayetin kendinden çıkarılan bir anlam olmadığını bilakis, israiliyyat tesirinde olan müfessirlerin, nefs vahide’yi Adem olarak yorumladıklarını belirtirler. Menar Tefsiri ayrıca, nefs vahide’yi Kureyş’in ataları diye yorumlayanların varlığından da bahseder.(Akseki,, s . 82 vd. Tefsir el- Menar,, I V, 327) Öte yandan Araf Suresi 189-190 ayetlerde nefs vâhideden yaratılan kişinin Allah’a şirk koştuğundan bahsediliyor. Şu halde nefs vahide’yi “Hz. Adem” olarak yorumlamak hiç mümkün değildir.

Fahrettin el-Razî, nefs vahide’nin “Allah’ın İlmi’nin ve Hikmet’inin kemalini açıklamakta” olduğunu söyler ve bir mutezilî olan Ebu Müslim el-İsfehani’nin ayette geçen “zevc(eş)” kelimesini “tür” olarak yorumladığını da kaydeder.(Razi, Tefsir,, I X, 161)

R. el-İsfehanî “nefs vahide”nin “kainat” anlamına gelebileceğini söylerken H. Yusuf Alî de onu “aynı türden” şeklinde anlamıştır. Menâr Tefsiri de bu hususta: “insanı meydana getiren mahiyet veya hakikattır ki, insan bununla diğer varlıklardan ayrılır.” Diyor. Şu halde, nefs vahide kelimesini Adem’le yorumlamaktan ziyade, onu M. Abduh ve A. H. Akseki’nin anladığı gibi: “el-hakikatu’l-insaniyye” (insanî gerçek) ve hayatın nutfesi veya insanı meydana getiren su veya prensip şeklinde anlamalıdır ki, bu anlam diğer ayetlerle tevfik edilebilsin.(Akseki, s. 8 2 vd; Menar, IV, 327) Öte yandan, “Allah sizi topraktan (tın) yarattı. ” ayetindeki “kum” (sizi) zamiri bütün insanları ve Adem’i de kapsamaktadır. Diğer bir ayette de:

 “Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık. ”(Hucurat, 49/13) diyor.

Burada kullanılan kelimeler, erkeklik ve dişilik anlamına gelen “zeker” ve “unsa”dır. Adam ve kadın anlamına gelen “racul” ve “imre’e” kelimeleri kullanılmamıştır. Bugün “zeker(eril)” ve “unsa(dişil)”dan sperm hayvancığı ile dişilik yumurtasını anlamak mümkündür. (Yakıt,, l ’Attitude.,, s . 1 48) Ayrıca (x) ve (y) kromozomlarını da düşündürebilir. Sonuç olarak “nefs vahide”den; insanı meydana getiren ve ona hayat bahşeden sıvıyı veya prensibi anlamak gerekiyor.

 Evrim Merhaleleri

 “Her şeyin hilkatini en güzel yapan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayan O’dur. İnsanın neslini hakîr bir sudan yapan, sonra onu şekillendirip ruhundan üfüren, ve sizin için kulak, gözler ve kalpler vareden O’dur. Doğrusu şükrünüz pek az.”(Secde, 7-9) Ayetinde “insanı yaratmaya çamurdan başladı” ifadesi, yaratmanın aniden olmadığını merhalelerle meydana geldiğini belirtmektedir.

Bu ayette dikkatimizi çeken bir diğer nokta da; kendisine ruh verilene kadar insandan üçüncü şahıs olarak bahsedilmiş, ruh ve idrak verildikten sonra muhatap sığasının kullanılmış olmasıdır.

İnsanın insan şekline gelişi de muhtelif merhalelerden sonra olmuştur. İnsanın inorganik maddesinin evrimi yedi merhale ile gerçekleşmiştir. Bunlar sırasıyla: toprak (turâb), çamur (tîn), değişken cıvık ve kokulu çamur (hama’in mesnûn), yapışkan çamur (tîn lâzib), pişmemiş kuru çamur (salsâl)ı pişmiş çamur (şalşal ke’l-fahhâr), çamurdan süzülen bir öz (sulâle min tin).

Sulâle”, insanın organik evrim döneminin ilk etabı olarak kabul edilebilir. Daha önceki merhalelerden süzülerek gelen bir öz unsuru belirler. Sulâle” kelimesi aynı zamanda meni (sperme) ve nutfe (spermatozoide) kelimelerinin sinonimidir. Ayrıca buna “protoplazma” da denmektedir.(Menar, III, 320)

İnorganik etaplardan sonra ilk canlı hücre, “Ol” emri doğrultusunda, yeni bir yaratılmaya geçmiş, ilâhî iradenin kontrolü altında çeşitli ayıklama ve değişmeler geçirerek insan olmak üzere oluşa devam etmiştir. Hayatın bu yönelişinde insan, organik âlemin bütün türleriyle bir beraberlik arzetmektedir. Önce ilkel bitkileri, sonra tohumlu yüksek bitkileri meydana getiren hayat, daha sonra da hayvanlar alemini basitten mürekkebe doğru ortaya çıkarmıştır. “Biyolojik Nesil Ağacı”nın ana gövdesi ve uzantısı olan dal diyebileceğimiz insan, daha sonra akıl ve idrakına kavuşarak, organik dünyanın en mütekâmil varlığı olmuştur.

Ruhun Verilişi: Balçıktan süzülerek gelen sulâle, insanın ilk organik maddesi olmuş, aradan uzun bir zaman geçtikten sonra da insan şeklini almış sonra da kendisine akli melekeler anlamında “Ruh” verilmiştir.

 “Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde balçıktan bir insan türü (beşer) yaratmaktayım, ona insan şekli verip ruhumdan üfürdüğümde ona secdeye kapanın demişti”(Hicr, 28) ayetinde ruhun verilişinin insan şeklini aldıktan sonra olduğunu belirtiyor. Yani bu canlı varlığa, aklî melekeler kazandırılmıştır. Bu meleklerin insana ilk secdesidir. İkinci secdeleri ise “Esma” (isimler)in öğretilmesi ve bu isimleri Adem’in tek tek bildirmesinden sonra olmuştur. Melekler dolayısıyla insana iki defa secde etmişlerdir.  (Prof İsmail YAKIT, Kur’an’ı Anlamak)

"Karışık bir nutfe"den kasıt insanın, hem erkek ve hem de dişi nutfelerden müstakil değil de bu ikisinin bir araya gelmesinden sonra oluşan bir terkipten vücuda gelmesidir.
Bu dünyada insanın değeri budur. Yani bir imtihan gayesiyle burada bulunmaktadır. O, oluş gayeleri bu dünyada tamamlanan ve sonunda da yok olan bitkiler ve hayvanlar gibi değildir. Ayrıca kimi rahiplerin zannettiği gibi insan için bir azab yeri de değildir. Öte yandan, yaptıklarının hemen karşılığını göreceği, tenasühçülerin inandığı gibi bir ceza yeri de değildir. Ne maddecilerin inandığı gibi bir eğlence yeri, ve ne de Marksçı ve Darwinci düşüncelerde ileri sürüldüğü gibi bir harp meydanıdır. Aslında bu dünya insan için bir imtihan yeridir.
Ömür dediğimiz şey de bu imtihanın süresidir. Dünyadaki insana çeşitli güçler ve yeteneklerin yanında ayrıca bazı şeyler de tasarrufuna verilmiştir. Bunları kullanmak ve diğer insanlarla ilişkide bulunmak hep bir imtihanın bölümleridir. Bu imtihan ömrün sonuna kadar, son nefes çıkıncaya kadar sürer. Neticesi ise burada değil ahirettedir. Bütün imtihanlardan aldıkları sonuçlar değerlendirilerek belirlenecek ve başarılı mı olmuş yoksa başarısız mı olmuş ilan edilecektir. Bu imtihanı kazanmak veya kaybetmek bu dünyada kendini ne zannettiği ve nasıl çalıştığı ve hangi imtihanda ne yaptığına bağlıdır. Eğer kendisini yaratıcısız ya da bir sürü tanrının kölesi zannetmiş ve karşı karşıya olduğu bütün imtihanlarda da, onu yaratana karşı, yapmış olduklarından ahirette bir hesap vermeyecekmiş gibi bir tavır almışsa bu durumda onun bütün imtihanlarda yaptıkları da yanlış olacaktır. Eğer tek bir Allah'ın kulu olduğuna inanmış ve her işini Allah'ın rızasına göre yapmış ve ahirette hesap vereceği inancı içerisinde çalışmışsa o zaman o imtihanını kazanmış demektir. (Bu konu Kur'an-ı Kerim'de o kadar detaylı zikredilmiştir ki onları burada saymak zordur. Kur'an'ın dışında dünyada hiçbir kitap yoktur ki onda bu gerçek hakkında o kadar teferruatlı açıklama bulunsun.
Metinde geçen "biz onu işitir ve görür kıldık"dan doğru olarak kastedilen "biz onu aklı başında biri yaptık"dır. Ama biz mealde asla sadık kalarak "semi"yi dinleyen, "basir"i gören anlamında, lafzî tercümelerini verdik. Fakat Arapça bilen herkes anlar ki hayvan için bu iki sıfat kullanılamaz. Halbuki onlar da duymakta ve görmektedirler. O halde burada kullanılan duyma ve görme fiili işte bu salt hayvansal düzeyde olan değildir. Bilakis bundan maksat, insanın bilgi elde etme ve bilgiden sonuç çıkarabilme yeteneğidir. Ne var ki "görme" ve "işitme" insanın bilgiyi elde etme vasıtalarındandır. Belki de insan için en büyük vasıta bu ikisidir. Dolayısıyla burada yalnızca bunlar anılmakla yetinilmiştir. Asıl maksat, insanın sahib olduğu ve onlar vasıtasıyla bilgi elde ettiği bütün melekelerdir. Üstelik insanın sahib olduğu hisler ile hayvanlar aleminin sahip olduğu hisler mahiyet itibariyle ayrıdır. Çünkü insanın her hissi arkasında bu elde ettiği malumatı düzene koyup onlardan bir çıkarım elde eden ve sonra buna göre bir kavramlaştırmaya giden, düşünen bir beyni vardır. İnsan buna göre hayatında bir davranış ortaya koyar. Bu yüzden burada insanın imtihan için yaratıldığı anıldıktan hemen sonra onun "gören" ve "işiten" yapıldığı vurgulanmaktadır. Yani Allah (c.c) onlara ilim ve akıl vermiş ki onları imtihana tabi tutabilsin. Açıktır ki eğer buradaki gaye bu olmayıp "gören" ve "işiten" yapmanın anlamı sadece bu duyular olsaydı, o zaman kör ve sağır bir kimse bilgi-akıldan mutlak olarak mahrum olmasa da bu imtihandan istisna tutulacaktır. Mevdudi

Yani, Allah insanı yalnızca “işitme ve görme” (duyuları), yani akıl ve doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayırd etme içgüdüsel yeteneği (karş. 90:10) ile donatmış değildir; ama aynı zamanda peygamberlere indirilen vahiy yoluyla onu fiilen de doğruya yöneltmektedir. M.Esed

Yani, biz onlara sadece bilgi ve akıl vermekle kalmayıp aynı zamanda kendilerine doğru yolu, şükretmenin ve küfretmenin yollarını, bunlardan hangisini dilerse o yolu izlemesi için açık açık gösterdik. Sorumluluğu kendilerine aittir. Beled Suresi'nde "Biz ona eğri ve doğru iki yolu da açıklamadık mı?" denilerek aynı konuya değinilmektedir. (Şems Suresi'nde ise, "O zata yemin olsun ki bütün zahirî ve batınî kuvvetler onun üzerine kaimdir ve kötülük ve iyilik yollarının ikisini de bildirmiştir.) Bu izahlar ve Allah (c.c)'ın insanın hidayeti için ne gibi vasıtalarla insanı yarattığının izah edildiği diğer Kur'an ayetlerinin tefsirleri de göz önünde tutularak üzerinde düşünüldüğünde bu ayette geçen "yol göstermek"ten kastın, belirli bir tek şekil olmadığı, sayısız hidayet vasıtalarının hepsinin kastedildiği anlaşılacaktır. Bunların sayısını verebilmek mümkün değildir. Bazı misaller aşağıda verilmektedir.
a- Her insana akıl ve bilginin yanısıra ahlâkî duygu da verilmiştir. onun vasıtasıyla iyiyi ve kötüyü ayırabilecektir. Bazı ameller ve sıfatlar kötü sayılmıştır. Hatta, insanlar bilfiil bu amellere ve sıfatlara sahip olsa da. Ve hatta kimileri heveslerini meşrulaştırmak için çeşitli felsefî metodlara başvursa da (eğer aynı kötülüğü başkası onlara yapsa kıyamet koparırlar, o zaman bu yapmakta oldukları işin gerçekten kötü olduğunu anlarlar) bu iş ve özellikler kötüdür. Yani, salih amel ve özellikleri, kendi cehalet ve ahmaklıkları yüzünden gericilik sayarlarsa da, eğer bir insanın salih bir ameli vasıtasıyla kendilerine bir fayda dokunacak olsa o zaman bunlara fikrî olarak hürmet etmeye mecbur kalırlar.
b- Her insanın içinde, Allah (c.c) tarafından verilen vicdan (nefs-i levvame) denilen bir şey vardır. Her hal ve konumda kötülük yaptığı zaman onu ikaz eder. İşte bu vidanı, insan ne kadar susturmaya ve yok etmeye çalışırsa çalışsın gene de onu tam manasıyla yok etmeye gücü yetmez. Bu dünyada utanmadan kendisinin vicdansız olduğunu ispat edebilir deliller ileri sürerek başkalarını da ikna edebilir ve kendi kendisini kandırmak için sayısız bahaneler de ileri sürebilir, ama bütün bunlara rağmen Allah (c.c)'ın onun fıtratında görevlendirdiği "hesap sorucu" o kadar güçlüdür ki insan ne kadar kötü olursa olsun bu hakikati kendi nefsinden gizleyemez. Aynı ifade Kıyamet Suresi 15. ayette şöyle beyan edilmektedir: "Ne kadar mazeret ileri sürerse sürsün, insan kendi nefsini çok iyi bilir."
c- Gerek insanın kendi vücudu ve gerekse etrafında, yerlerde ve göklerde bulunan sayısız alametlerden bütün bunların bir yaratıcı olmadan mümkün olamayacağı anlaşılır. Ayrıca birden fazla bir sürü tanrının da bu muhteşem nizamı ayakta tutması mümkün değildir. Aynı zamanda objektif (afakî) ve subjektif (enfüsî) bir çok deliller de kıyamet ve ahiretin vuku bulacağının işaretidir. Eğer insan gözü kapalı bir şekilde, aklını kullanmadan bu gerçeğe işaret eden alametleri kabul etmekten kaçınırsa bu onun kendi kusurudur. Çünkü Allah (c.c), hakikate vasıl olmak için her türlü işaretleri ve alametleri gözler önüne sermiştir.
d- İnsanoğlunun kendi yaşadığı günlük ve geçmiş tarihi tecrübelerden hasıl olan ve olmaya devam eden birçok hadiseler bütün kainatın üstünde bir kudret sahibinin var olduğunu, O'nun önünde bütün kainatın aciz olduğunu, O'nun takdirinin her şeyin üzerinde galib ve onların O'na muhtaç olduğunu açıkça ispatlamaktadır. Bu gerçekten haberler veren deney ve gözlem gibi dıştaki alametlerin yanında insanın fıtratında da o zatın varlığına deliller mevcuttur. Öyle ki en katı ateist bile zor bir durumda kaldığında ancak Allah'a dua için elini açar, en katı müşrik bile böyle bir durumda o sahte tanrıları bırakarak yalnızca Allah'a nida eder.
e- İnsan aklı ve fıtratı, bir suçun cezasının ve iyi bir işin de mükafatının olmasını gerekli görür. Buna dayanarak dünyadaki her toplumda bir adalet sistemi mevcuttur. İyi bir işe karşılık muhtelif mükafatlar verilir. Bütün bunlar şunu açıkça göstermektedir ki ahlâk ile hukuksal mükafat arasında hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir bağlantı vardır. Şu da bir gerçek ki dünyadaki sayısız suçların cezası değil tam olarak, kısmen dahi ifa edilememektedir. Hatta bu cezadan bile paçayı kurtarabilmek çeşitli yollarla mümkündür. Ayrıca, bu dünyada doğru ve güzel amellerin de karşılığı alınamaz. Onun için ahiretin adaletini kabul etmekten başka çare yoktur. Ancak bir ahmak ve inatçı kişi adalet fikrinin zerresinin bile olmadığı bir dünyada doğmuş bulunduğunu düşünür. O zaman ona insanlarda bulunan adalet düşüncesinin nereden gelmiş olabileceğini sormak lazımdır.
f- Bütün bu vasıtalar insanın hidayeti bulmasına yardım etmesi için Allah tarafından yaratılmıştır. Ayrıca Allah-u Teâlâ, onlara apaçık doğru yolu göstermek için peygamberler ve kitaplar göndermiş ve açık açık şükretmenin ve küfür ve dalaletin yolunu ve bu iki yoldan birini takip edenlerin neticelerinin ne olacağını bildirmiştir. Peygamberlerin ve kitapların getirdiği talimatlar açık ve dolaylı bir şekilde sayısız biçimde dünyada her tarafa yayılmıştır. Yani hiçbir topluluk Allah ve ahiret düşüncesinden veya iyi ile kötü arasındaki ayrımdan ve onun ileri sürdüğü ahlâki yöntemler ve kanunî emirlerden habersiz değildir. İnsanlar bilse de bilmese de, bu bilgilerin kaynağı peygamberler ve onların getirdiği kitaplardır. Bugün bile, peygamberlerden bihaber olanlar, aslında onların talimatlarına uymaktadırlar.Mevdudi

Âyet, soru cümlesi ile başlamıştır. Âyetin başındaki soru edatı  هل [hel], birçok bilgin tarafından  قد [qad] anlamında değerlendirilmiştir. Oysa bu kurala aykırıdır. Zira قد /qad, kesinlik ifade eden bir edat,  هل [hel] ise soru edatıdır. Ama sorunun cevabı, “evet, geçti!” şeklinde olmak zorunda olduğundan, âyetin manası “evet, kesinlikle dehr geçmiştir” şeklinde olacaktır.
Bu âyetler, Rahmân sûresi'ndeki, Rahmân, Kur’ân'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyânı öğretti âyetlerini açmaktadır. İnsan önce hiçbir şey değildi; değer verilecek bir özelliği yoktu, açıkça sıradan bir hayvandı. Sonrada ilâhî lütfa mazhar kılınarak kendisine temyiz kabiliyeti; iyiyi, güzeli, çirkini, zararı, yararı ayırt etme imkânı verildi.
Buradaki “çok iyi işitici, çok iyi görücü olmak”, insanın ayırt etme, gidilecek yolu seçme yetisinden kinayedir. Bunun örneği Meryem sûresi'nde görülebilir:
Bir zaman o, babasına, “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibâdet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytâna kulluk etme. Şüphesiz şeytân Rahmân'a âsi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahmân'dan bir azap dokunur da şeytân için bir velî [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. (Meryem/42-45)
Allah insana temyiz yetisini verdikten sonra elçi gönderip kitap indirerek doğruyu da göstermiş ve kişiyi özgür iradesiyle başbaşa bırakmıştır: Şüphesiz Biz, ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör:
Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yûnus/99)
Ve de ki: “O hakk [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zâlimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Şüphesiz bu, bir öğüttür. Artık dileyen kişi Rabbine doğru yol edinir. (İnsan/29) H.Yılmaz

“Hakikati inkar etmek” (küfr), bu bağlamda, insanın hem fıtratında mevcut olan Allah'ın varlığını tanıma yeteneğini (karş. 7:172 ve ilgili not 139) baskı altına alması, hem de sahip olduğu, iyiyi ve kötüyü içgüdüsel olarak kavrama yetisini gözardı etmesi anlamına gelir.Yani, “ümitsizlik ateşi”. Günahkarların kendi ihtiraslarına ve bâtıl değerlere körcesine teslim olmalarının ve böylece ruhlarını köleleştirmelerinin ürünü olan bu “zincirler ve halkalar” mecazı için bkz. sure 34, not 44; ayrıca bkz. öteki dünyadaki azap ile ilgili bu temsîl konusunda Râzî'nin ayrıntılı yorumları (73:12-13, not 7'de nakledilmiştir).M.Esed

3. âyette Allah'ın, doğru yolu gösterdikten sonra herkesi serbest bıraktığı beyân edilmişti. Bu âyette ise, yanlışı tercih ve nankörlük edenlerin zincirli ve tasmalı olarak alevli bir ateşe atılmak sûretiyle cezalandırılacağı uyarısı yapılmıştır.
Onu yakalayın sonra da bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın onu. Sonra da onu yetmiş arşın zincir içerisinde oraya [cehenneme] sokun! Şüphesiz o, büyük Allah'a inanmıyordu. Miskinin yiyeceği üzerine teşvik de etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun için hiçbir sıcak dost yoktur. Sadece hata edenlerin yiyeceği olan bir irinden başka yiyecek de yok. (Hakka/30-37)
Allah'ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara, “Allah'ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar, “Bizden kaybolup gittiler; aslında; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” derler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde hakksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!” –İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!– (Mü’min/69-76)H.Yılmaz

Lisânu'l-‘Arab, kâfûr'un öncelikli anlamı olarak “üzümün çiçek açmadan önceki çanakçığı (kimm)”nı zikreder. Öteki lugatçilere (mesela Tâcu'l-‘Arûs) göre, kâfûr, “herhangi bir çiçeğin çanakçığı”nı gösterir. Cevherî, onu “bir hurma ağacı dalı” olarak tanımlar. Bu nedenle, kâfûr'un -“kâfuru” değil- yukarıdaki bağlamda sahip olduğu anlam böyledir: sembolik ilahî bilgi “içeceği”nin son derece tatlı, hoş kokusuna bir işaret (karş. 83:25-28 ve ilgili notlar 8 ve 9). M.Esed

Metinde "ebrar" kelimesi geçmektedir. Bundan kasıt, hakkıyla Allah'a itaat eden, Allah'ın emirlerini, farzlarını yerine getiren ve men ettiği şeylerden uzak duran kimselerdir.
Yani, kafûr ile karışık bir su demek değildir. Tabii bu; suyu temiz ve soğuk, kokusu da kafûr gibi olan bir çeşme olacaktır.Mevdudi

"İbadullah - Allah'ın Kulları", "İbadu'r-Rahman - Rahman'ın Kulları" ifadeleri lugavî olarak bütün insanlar için kullanılabilir. Çünkü herkes Allah'ın kuludur. Fakat Kur'an-ı Kerim'de bu kelimelerin kullanıldığı yerlerde bunlardan, Allah'ın salih kulları kastedilmektedir. Allah'a itaat etmekten uzak durmuş kötü insanları Allah, kendi mübarek isimlerine mensub etmeyerek bu şerefli lakapları temiz tutmuştur.
Bundan kasıt, onların kazma kürekle kanallar kazıp istedikleri yere su getirecekleri anlamında değildir. Aslında onlar için, cennetin neresinde isterlerse kolaylıkla çıkaracakları bir çeşme için bir işaret kafi gelecektir.Mevdudi

Adak adamanın bir manası, "bir kimsenin üzerine vacip olan şeyi yerine getirmesidir" Diğer bir manası, "bir kimse kendisi üzerine neyi vacib etmişse, yani diğer bir ifadeyle ne söz vermişse onu yerine getirmesidir" Üçüncü bir manası da "bir kimse üzerine ne vacipse ve kendine neyi vacip ettiyse onu yerine getirmesidir." Bu üç manadan en bilineni ikincisidir. Genellikle "adak adama" denildiğinde bu ikinci anlam kastedilir.
Her neyse, burada, Allah (c.c)'ın üzerlerine vacip kıldığı şeyleri yerine getirdiklerinden dolayı methedilen veya iyilikte bulunan ve kendi üzerlerine vacip kıldıkları şeyleri yerine getirdiklerinden dolayı övülen salih kullardan bahsedilmektedir. Halbuki Allah Teâlâ onların üzerine o şeyi vacip kılmıştı. Ama onlar, değil Allah'ın vacip kıldığı amelleri yerine getirmekte uyuşuk davranmak, daha fazlasını kendilerine vacip görmüşler ve bu sözlerini de yerine getirmişlerdir.
Adağın hükümlerini biz kısaca Bakara Suresi'nin 310. açıklama notunda izah etmiştik. Fakat, pekçok kimsenin bu konuda bazı yanlışlıklara düşdüğünü görünce yeri gelmişken burada bu meseleyi biraz daha açıklama lüzumunu hissettim.
a. Fıkıh alimleri adağın dört çeşit olduğunu söylemişlerdir. Birincisi, bir kimsenin Allah rızası için falanca iyilikte bulunacağına dair Allah'a söz vermesidir. İkincisi, bir kimsenin falanca hacetinin giderilmesi halinde şükür olarak falanca iyiliği yapacağına dair Allah'a söz vermesidir. Bu iki tip adağa nezr-i teberrur (iyilikte bulunmak için adak) denilir. Bu çeşit adağı yerine getirmenin vacip olduğu konusunda ittifak vardır. Üçüncü çeşit adak ise bir kimsenin caiz olmayan bir iş için veya kendisine vacip olan bir şeyi yerine getirmeye söz vermesidir. Dördüncü çeşit ise bir kimsenin mübah bir işi kendi üzerine vacip etmeye veya bir müstehab şeyi yapmamaya yahut da kötü bir işi yapmaya söz vermesidir. Bu iki çeşit adağa fukaha tabiriyle nezr-i leccac (cehalet veya inattan dolayı adak) denir. Bunlardan üçüncüsü için "söz" bile verilemez olduğu hususunda ittifak vardır. Dördüncüsü hakkında ise fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. Bazıları bunu yerine getirmemek gerektiğini söylerlerken bazıları da bunun yerine kefaret vermek lazım geldiğini ve diğerleri de yerine getirmek veya onun yerine kefaret vermek konusunda muhayyer olduklarını söylemektedirler. Şafii ve Maliki ulemasına göre, böyle bir adak zaten akd bile olunamaz. Hanefilere göre ise bu iki çeşit adak yerine kefaret vermek gerekir. (Umdetü'l-Kari)
b. Birçok hadisde Allah Rasulü'nün, kendi kaderini değiştirmek veya mesela "Ey Allah'ım! Benim şu işimi yaparsan ben de buna karşılık şu iyilikte bulunurum" gibi Allah rızası için yapılması gereken bir iş üzerinde Allah ile pazarlığa girmeye benzer bir adak almaktan menettiği kayıtlıdır. Hz. Abdullah bin Ömer'den rivayet edilen bir hadise göre, bir kere Allah Rasulü adak adamaktan sakındırarak şöyle söyledi: "O olacak olanı değiştirmez, ama bu vesileyle bir cimrinin malı çıkmış olur." (Müslim ve Ebu Davud) Hadisin son kısmına göre cimri bir kimse Allah yolunda zaten malını sarfetmez ama adak adamak suretiyle Allah'ın takdirini değiştireceğini umarak malından sarfeder.
Hz. Abdullah bin Ömer'den başka bir rivayette adağın hiçbir şeyi ne önceye alabileceği ve ne de tehir edebileceği fakat bu vesileyle cimrinin elinden mal çıkacağı bildirilmiştir. (Buharî ve Müslim). Aynı muhtevaya sahip müteaddit rivayetler Ebu Hureyre'den naklolunmuştur. Buharî ve Müslim'de bulunan bir başka rivayette de şöyle söylenilmektedir: "Aslında ademoğlunun adağı hiçbir şeyi değiştirmez. Allah'ın takdiri ne ise o gerçekleşir. Ne var ki bu sebeple takdir-i İlahî bir cimrinin malını sarfettirir ki bir başka türlü sarfetmesi mümkün değildir." Abdullah bin Amr bin As'tan gelen bir diğer rivayet, aynı hususu şu şekilde açıklar. Allah Rasulü buyurdu ki "Asıl adak insanın Allah rızası için yaptığıdır. O kişinin gayesi yalnızca Allah'ın rızasıdır." (Tahavî)
c. Adak hakkında Allah Rasulü, ancak Allah'a itaat doğrultusunda ise yerine getirilmesi gerektiğini, fakat Allah'a isyan doğrultusunda ise o adağın kesinlikle yerine getirilmemesi gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca, sahib olmadığı bir şey üzerine veya gücünün üstünde bir şey üzerine de adak adanamayacağı belirtilmiştir. Hz. Aişe'den rivayet edilir ki "Eğer bir kimse 'ben Allah'a itaat edeceğim' diye bir adakta bulunursa bunu yerine getirmelidir. Ama bunun aksine bir adak ise, onu yerine getirmemelidir." (Buharî, Davud, Tirmizî, Neseî, İbn Mace, Tahavî) Sabit bin Dahhak, Allah Rasulü'nün "Allah'a isyan hususunda, hiçbir adak yerine getirilmemelidir. Ayrıca bir kimsenin sahip olmadığı bir şey için adak olmaz", dediğini rivayet etmektedir. (Ebu Davud) Müslim'de aynı konuda bir rivayet Hz. İmran bin Hüseyn'den nakledilmektedir. Hz. Abdullah bin Amr İbnü'l-As'ın Ebu Davud'daki rivayeti bundan daha ayrıntılıdır. Buna göre Rasulüllah şöyle buyurmuştur: "Bir kimsenin sahip olmadığı bir şey için ve yakınlarıyla irtibatı kesmek (kat'ı-rahm) için ve de Allah'a isyan hususunda bir adak adanamaz."
d. Bir işte bir hayr yoksa, boşuna bir meşakkat ise veya onunla kendi nefsine eziyet ve azab vermek isteniyorsa o adağı yerine getirmemelidir. Bu hususta Allah Rasulü'nün irşatları, buyrukları çok açıktır. Hz. Abdullah bin Abbas aktarmaktadır ki, birgün Allah Rasulü bir hutbe irad etmekdeydi. Ötede bir şahsın güneşin altında ayakta dikili durmakta olduğunu görünce "Bu adam kimdir? Niye böyle yapmaktadır?" diye sordu. Dediler ki "Bu, Ebu-İsrail'dir, hep ayakta durmaya hiç oturmamaya, gölgelenmemeye, hiç bir kimseyle konuşmamaya ve oruç tutmaya söz vermiş, adak adamıştır." Bunun üzerine Allah Rasulü buyurdu ki: "Ona söyleyin gölgeye gelsin ve otursun, ama orucunu tamamlasın" (Buhari, Ebu Davud, İbn Mace, Muvatta)
Hz. Ukbe bin Amir Cuheynî diyor ki: "Benim kızkardeşim çıplak ayak ile hacca gitmeye ve giderken de başına bir şey örtmemeye söz vermişti. Bunun üzerine Allah Rasulü buyurdu ki: "Ona söyleyin bir bineğe binsin ve başını da örtsün." (Ebu Davud) Müslim'de de biraz farklı kelimelerle aynı hususta birçok rivayet nakledilmiştir. Hz. Abdullah bin Abbas, yukarıda Ukbe bin Amir'den nakledilen kızkardeşiyle ilgili rivayete cevaben Allah Rasulü'nün, "Allah'ın, onun bu gibi adağına ihtiyacı yoktur. Ona söyleyin bir bineğe binsin." dediğini aktarmaktadır. (Ebu Davud) Hz. Enes bin Malik'ten rivayet edilir ki Allah Rasulü bir kere (galiba Hacc seferinde) bir yaşlı adamın iki oğluna dayanarak yürümekte olduğunu gördü. "Niye böyledir?" diye sorduğunda "O yürüyerek gitmeyi adamıştır." denildi. Bunun üzerine Allah Rasulü "Bu şahsın kendi kendisine azab vermesine Allah'ın ihtiyacı yoktur." buyurmuş ve bir bineğe binmesini emretmiştir. (Buhari, Müslim, Ebu Davud) Aynı hadis Müslim'de Ebu Hureyre'den rivayet olunmaktadır.
e. Eğer bir adak adanmış ve onu yerine getirmek de fiilen mümkün değilse, o zaman adak başka bir şekilde yerine getirilebilir. Hz. Cabir bin Abdullah diyor ki; Mekke'nin fethi günü bir şahıs Allah Rasulü'ne gelip "Ben Mekke fetholunduktan sonra Kudüs'te iki rekat namaz kılmaya söz vermiştim." dedi. Allah Rasulü cevaben "Sen iki rekatı burada kıl" dedi. Adam tekrar sordu. Allah Rasulü aynı cevabı verdi. Adam üçüncü defa sorunca "Sen bilirsin" dedi. Bu hadisin diğer bir rivayetinde ise, Allah Rasulü, "Muhammed'i (s.a) Hakk ile gönderen o zatın üzerine yemin ederim ki, eğer burada kılarsan o namaz Beytü'l-Makdis'te kılmana denk olacaktır." demiştir. (Ebu Davud).
f. Bir kimse Allah yoluna eğer bütün varlığını adamışsa, bunun hakkında fukaha arasında ihtilaf vardır. İmam Malik, o kişinin malının üçte birini vermesi gerekir derken, Malikilerden Sahnun; "o kadarını vermeli ki onu verdikten sonra kendisi sıkıntıya düşmesin" demiştir. İmam Şafii ise eğer bu adak nezr-i teberru (iyilikte bulunmak için) ise o zaman yerine getirmeli, yani bütün malını vermelidir ama eğer nezr-i leccac ise o zaman ya yerine getirsin veya kefaretini versin demektedir. Ebu Hanife ise, zekat düşen bütün malından vermelidir. Ev ve diğer emlak gibi üzerine zekatın düşmediği mallar ise adanamaz görüşündedir. Hanefilerden İmam Züfer, kendi ailesinin iki aylık nafakasından gayri nesi varsa hepsini sadaka etmelidir demiştir. (Umdetü'l Kari ve Şah Veliyullah'ın Muvatta Şerhi) Hadiste ise bu mesele hakkında şöyle rivayetler bulunmaktadır: Hz. Ka'b bin Malik diyor ki; "Tebuk gazvesinden geri kalmıştım. Bu yüzden itaba maruz kaldım. Affolunduğumu duyunca da hemen Allah Rasulü'nün huzuruna giderek, affıma karşılık bütün malımı Allah ve Rasulü için vereceğim dedim. Rasulullah "hayır, öyle yapma" dedi. Ben "o zaman yarısını vereyim, dedim.
O yine "hayır" Bu sefer "üçte birini vereyim" dedim. O zaman o "olur" dedi. (Ebu Davud) Diğer bir rivayette, "Sen kendin için bir kısmını tut. Böylesi daha hayırlıdır." dedi. (Buhari) İmam Zühri diyor ki "Bana ulaşan habere göre, Hz. Ebu Lubabe (ki Tebük Savaşı meselesinde azarlanan bir şahıstı.) Allah Rasulü'ne gelerek; "Ben Allah ve onun Rasulü için bütün varımı yoğumu sadaka edeceğim" demişti. Buna karşılık Allah Rasulü de "üçte birini vermen kafidir" dedi. (Muvatta).
g. Bir kimse Müslüman olmadan önce bir hayır adamışsa İslâm'ı kabul ettikten sonra onu yerine getirmelidir. Allah Rasulü bu şekilde fetva vermiştir. Buhari, Ebu Davud ve Tahavî'de Hz. Ömer'in cahiliyye döneminde, bir gece (veya bir gün) Mescid-i Haram'da itikafta bulunmaya adak sözü verdiği anlatılmaktadır. İslâm'ı kabul ettikten sonra bu konuda Allah Rasulü'ne danışmıştı. Allah Rasulü de bu adağını yerine getirmesini söyledi. Bazı fakihler Allah Rasulü'nün bu sözünden bunu böyle yapmanın vacip olduğunu, diğerleri de müstehap olduğunu çıkarmışlardır.
h. Ölmüş bir kimsenin üzerine daha önceden vacip olmuş olan adağı varislerinin yerine getirip getirmeyecekleri hususunda fukaha arasında ihtilaf vardır. İmam-ı Ahmed, İshak bin Rahaveyh, Ebu Sevr ve Zahiriler; eğer ölünün üzerinde namaz ve oruç adağı varsa onu varislerinin yerine getirmelerinin vacip olduğunu söylerler. Hanefilere göre eğer adanmış olan adak bedenî bir ibadet ise (namaz ve oruç gibi) varislerin onu yerine getirmeleri vacip değildir. Eğer mali bir ibadet olup da ölen kişi varislerine o adağını yerine getirmelerini vasiyet etmemişse o zaman da varisler için o adağı yerine getirmek vacip değildir. Ama eğer vasiyet etmişse o zaman onun terekesinden üçte bir oranına kadar bir miktar adağı yerine getirmek için vermek vaciptir. Malikiler de benzer görüştedirler. Şafiilere göre adak eğer mali ibadetin dışında bir şeyse veya mali bir ibadet olup da ölenden geriye hiçbir tereke kalmamışsa onu yerine getirmek varisler üzerine vacip değildir, yok eğer tereke kalmışsa, ölen kişi ister vasiyet etmiş olsun isterse etmemiş olsun o mali ibadeti yerine getirmek varisler üzerine vacip olur. (Müslim'in Nevevî Şerhi, ve Ebu Davud Şerhi, Bezlü'l-Mechud) Hz. Abdullah bin Abbas'tan rivayet edilir ki, Hz. Sad bin Ubade, Allah Rasulü'ne gelerek "Benim annem bir adak adamıştı ama yerine getiremeden vefat etti." diyerek fetva sormuştu. Allah Rasulü, "Onu sen yerine getir" dedi. (Ebu Davud ve Müslim) İbn Abbas'tan rivayet edilen başka bir hadise göre, bir kadın bir gün deniz yolculuğuna çıkacaktı. Çıkmadan evvel "eğer sağ-salim afiyetle dönersem bir ay oruç tutacağım" diye adamıştı ve eve döndüğünün hemen ertesinde bu kadın vefat etti. Kadının kızkardeşi (veyahut kızı) Allah Rasulü'ne gelerek bunun hakkında sorduklarında "onun yerine sen oruç tut" cevabını aldılar. (Ebu Davud) Buna benzer bir başka rivayet gene Ebu Davud'da Hz. Bureyre'den nakledilmektedir.
Burada da yukarıdaki mesele hakkında, bir kadın Allah Rasulü'nden fetva sormuş ve Allah Rasulü de ona yukarıda zikredilen cevabı vermişti. Bütün bu rivayetlerden bu emrin vacip mi yoksa müstehap mı olduğu açık değildir. Ayrıca Hz. Ubade'nin annesinin adağının mali bir ibadet mi olduğu yoksa bedeni bir ibadet mi olduğu hususu da açık değildir. Bu yüzden de fukaha arasında bu mesele hakkında ihtilaf vardır.
i. Yanlış ve caiz olmayan özellikleri bulunan bir adağı yerine getirmeme hususu açıktır. Fakat bunun yerine kefaret gerekir mi gerekmez mi üzerinde ihtilaf vardır. Bu konudaki rivayetler çeşitli olduğundan fakihlerin görüşleri de farklı farklıdır. Bir grup rivayete göre Allah Rasulü böyle bir durumda kefaret verilmesini emretmiştir. Mesela Hz. Aişe'den "ma'siyet üzerine adak yoktur. Onun kefareti ise yeminin kefaretidir." sözü nakledilir. (Ebu Davud) Yukarıda dördüncü şıkta geçen Hz. Ukbe bin Amir Cuheyni'nin kızkardeşi hakkında Allah Rasulü'nün "o kendi adağından vazgeçsin ve onun yerine üç gün oruç tutsun' dediği rivayet edilir. (Müslim ve Ebu Davud) Hacca yürüyerek gitmeyi adayan bir başka kadın hakkında da Allah Rasulü "bineğe binsin ve yemininin kefaretini versin." demiştir. (Ebu Davud) İbn Abbas'tan Allah Rasulü'nün şöyle söylediği rivayet edilir; "Eğer bir kimse adak adamış ve niçin adadığını tayin etmemişse o kimse yeminin kefaretini versin. Eğer ma'siyet üzerine bir adak adamışsa o kişi de yemini için bir kefaret versin. Eğer yerine getirmeye güç yetiremeyeceği şeyin üzerinde adak adamışsa o da yeminin kefaretini versin. Eğer yerine getirmeye gücü yetecek bir şey üzerine adak adamışsa onu yerine getirsin." (Ebu Davud) Başka bir grup hadislerden de bu hususta kefaretin olmadığı rivayet edilir. Mesela yukarıda dördüncü şıkta geçen güneşin altında ayakta durmaya ve kimseyle konuşmamaya söz vermiş olan adam hakkında İmam Malik Muvatta'da "Allah Rasulü'nün bu adaktan vazgeçirmenin sonunda bir kefaret vermesini emrettiğine dair hiçbir rivayet duymadığını" yazmaktadır. Abdullah bin Amr İbnü'l-As, Allah Rasulü'nün şöyle dediğini aktarmaktadır: "Eğer bir kimse bir şey için yemin etmiş ve sonra da o işinin bundan daha iyi olduğunu görmüşse o zaman o birinciyi bırakıp ikincisiyle amel etsin. Onun birinciyi terketmesi zaten bir kefarettir." (Ebu Davud ve Beyhaki bu hadisin ve Ebu Hureyre'nin (daha güzel olanı yapmak zaten bir kefarettir) sözünün sabit olmadığını söylemektedir.) İmam Nevevi bütün bu hadisleri Müslim şerhinde tartışarak masiyet üzerine adak adamanın batıl olduğunu ve bunun yerine bir kefaretin de söz konusu olmadığı konusunda İmam Malik, İmam Şafii, Ebu Hanife, Davud-u Zahiri ve cumhur ulemanın ittifak ettiğini yazmaktadır. Yalnızca Ahmed bin Hanbel kefaretin gerekeceğini söylemektedir. Mevdudi

Takva sahibi müminler, Allaha itaat hususunda yaptıkları, namaz kılma, zekat verme ve Hac yapma gibi adaklarını yerine getirirler ve onlar, adaklannı yerine getirmemek hususunda, şerri her tarafı kuşatan günde, Allahın kendileri­ne azap edeceğinden korkarlar.

Kişi, sevap işleme hususunda yapmış olduğu adağı yerine getirmekle yükümlü olduğu halde, günah işleme hususunda yaptığı adağı yerine getirme­mekle mükelleftir.

Bu hususta Resutullah (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kim, Allaha itaat edeceğine dair bir adak yapacak olursa Allaha itaat et­sin. Kim de Allaha isyan hususunda bir adak yapacak olursa Allaha isyan etme­sin." Taberi

Yahut: 2:177'de olduğu gibi, “kendileri onu ne kadar çok isterlerse istesinler” [yani, “ne kadar ihtiyaç duyarlarsa duysunlar”]: karş. ayrıca 90:14-16. “Yedirmek” kavramı, bu bağlamda hem maddî, hem manevî her türlü yardım ve desteği kapsar.Esîr terimi, ya lafzî olarak (örn. tutuklu) yahut mecazî olarak (çaresiz şartların esiri anlamında) “mahkum” olan herkesi gösterir; bu anlamda Hz. Peygamber şunları söylemiştir: “Sizin borçlunuz, sizin esirinizdir; o halde esirinize güzel davranın” (Zemahşerî, Râzî ve diğerleri). Yardıma muhtaç olan ve bu sebeple şu veya bu anlamda “esir” olan herkese karşı güzel davranma emri, aynı ölçüde hem müminleri hem de mümin olmayanları kapsar (Taberî, Zemahşerî) ve insanın hizmetinde olan hayvanları da içine alır.M.Esed

Metinde geçen "alâ hubbihi" cümlesindeki "hubbihi"nin zamirinin merciinin, birçok müfessir "yemek" olduğuna karar vermiştir. Manasını da şöyle açıklamıştır: "kendisi o yemeği sevdiği halde ve ona muhtaçken başka ihtiyacı olanlara verir." İbn Abbas ve Mücahid bunun anlamının "fakirlere şevkle yemek yedirir" demek olduğunu söylemişlerdir. Fudayl bin İyaz ve Ebu Süleyman ed-Daranî ise "o, bunu, Allah sevdiği için yapmaktadır" demişlerdir. Buna göre de bir sonraki "biz Allah'ın rızasını kazanmak için yedirmekteyiz" sözü bunu teyid etmektedir.
 Eski zamanlarda, esirlerin zincirler içerisinde hergün sokaklarda dilenerek kendilerini doyurmaları bir gelenek idi. Sonra İslâmî yönetim gelince bu yasaklanmıştır. (Kitabu'l-Harac, Ebu Yusuf, s. 150) Bu ayetteki esirlerden kasıt her esirdir. Kafir veya müslüman, harb esiri veya herhangi bir suçtan dolayı mahkum olmuş olabilir. Esir olduğu için ona yemeği temin ediliyor veya edilmiyor ya da o dilenerek karnını doyuruyor.Her halükarda böyle kendi gayretiyle rızkını kazanamayan çaresiz bir insana yemek yedirmek bir iyiliktir.
 Bir fakire yemek yedirmek bir ihsan, bir iyilikse bunun gibi diğer hacetlerini de gidermek aynı şekilde iyiliktir. Mesela muhtaç olana giysi temin etmek, hastaya ilaç temin etmek, borçlu bir insana darda olsa da olmasa da yardım etmek, yemek yedirmek bir misal olarak verilebilir. Her ihtiyaç sahibinin o ihtiyacını gidermek bir iyiliktir. Mevdudi

 Takva sahibi o müminler, yemek yemeye iştahları olduğu halde o yemeği kendileri yemeyip ihtiyaç sahibi yoksullara, babası ölmüş yetimlere, esirlere ve mahkumlara yedirirler.

Âyette zikredilen "Esirler"den maksat, Katade, İkrime ve Hasan-i Basri'ye göre müşrik olan esirlerdir.Zira bu âyetin nazil olduğu sıradaki esirler, müşriklerden alınan esirlerdi.

Mücahid ve Said b. Cübeyr'e göre ise bu âyette zikredilen "Esirler"den maksat, müminlerin mahkumlarıdır. Taberi, esir kelimesinin bu iki sınıfı da kapsayacağını söylemenin daha doğru olacağını ifade etmiştir. Zira bu ifadeyi be'fli bir sınıfa tahsis etmeyi gösteren bir delil yoktur Taberi

Bir kimse bir fakire yemek verirken lisan ile bunu söylemesi şart değildir. Kalben söyleyebilir. Allah indinde onu lisan ile söylemek veya kalben söylemek aynı şeydir. Ama burada, lisan ile söylemek; yardım edilen kimsenin kendisinden bunun karşılığında bir şey beklenmediğini belirtmek ve rahatça yiyebileceği hususunda bir güven vermek içindir. Mevdudi

Yani onların yüzleri taptaze ve kalpleri memnun olacaktır. Diğer bir ifadeyle kıyamet gününde bütün zorluklar ve korkular yalnız kafirler ve suçlular için olacaktır. Salih olanlar ise o gün her zahmetten korunacaklar ve çok memnun ve refah olacaklardır.
Aynı şey Enbiya Suresi 103. ayette şöyle buyurulmaktadır. "Onlara o korkunç saat bile hiçbir etki edemeyecek, üzmeyecektir. Melekler onları, 'işte size söz verilen gün bu gündür.' diyerek karşılayacaklardır. Bunun izahı Neml Suresi 89. ayette şöyle açıklanmaktadır. "Bir iyilikte bulunana daha fazlasıyla karşılık verilecektir. Onlar o günün korkusundan güvendedirler." Mevdudi

Burada sabır, geniş anlamıyla kullanılmıştır. Aslında iman ehli salih kulların bütün hayatları sabırdır. Onlar, akil, baliğ olduktan ve iman ettikten sonra ölümlerine kadar, caiz olmayan isteklerini bastırırlar Allah'ın tayin ettiği hudutlar içerisinde kalırlar, Allah'ın rızası için vakit, mal ve diğer kuvvet ve yeteneklerini ve gerekirse canlarını bile kurban ederler, yolundan saptıracak her öneri ve teşviği reddederler. Kendilerini Allah'ın yolundan alıkoyacak her tehlike ve zorluğu göze alırlar, haram yollardan karşılarına çıkan her fayda ve lezzete karşı çıkarak onlardan faydalanmazlar. Bunun meyvelerini bu dünyada değil öteki dünyada elde edeceklerine dair Allah'ın vaadine inanarak, doğru yolda her zarar ve meşakkate göğüs gererler. Bir mü'minin hayatı öyle bir tarz-ı hayattır ki baştanbaşa sabırdan ibarettir. Bu her an ve sürekli bir sabırdır, ömür boyu bir sabırdır. (Daha fazla izah için bkz. Bakara an: 60, Ali İmran an: 13-107-133, Enam an: 23, Enfal an: 37 ve 47, Yunus an: 9, Hud an: 11, Rad an: 39, Nahl an: 98, Meryem an: 40, Furkan an: 94, Kasas an: 75 ve 100, Ankebut an: 97, Lokman an: 39 ve 56, Secde an: 37, Ahzab an: 58, Zümer an: 32, Fussilet an: 38, Şura an: 53) Mevdudi

“Gölgeler” (zilâl) teriminin temsîlî anlamı için bkz. 4:57, not 74. Belirtmek gerekir ki, gölgenin varlığı, ışığın varlığını gerektirir (Cevherî); bu da “cennet” kavramının taşıdığı vasıflardan biridirLafzen, “bütün eğikliği ile”. M.Esed

Ali b. Ebî Tâlib, bileşik bir deyim olan selsebîl kelimesini -Zemahşerî ve Râzî tarafından nakledildiğine göre- sel sebîlen (“yolu” sor/iste [veya “ara”]) şeklinde iki bileşenine ayırarak açıklamıştır: yani, “yararlı işler yapmak suretiyle cennete giden yolu ara”. Bu yorum, Zemahşerî tarafından fazla benimsenmemekle birlikte, bana göre ikna edicidir; çünkü kişinin bu dünyadaki olumlu tavırlarının bir ruhsal sonucu olarak “cennet” kavramının temsîlî karakterine işaret etmektedir. Cennetin güzelliklerinin maddî nitelikte olmayışı, tanımlarının çeşitliliğinden de anlaşılmaktadır -17. ayetteki “zencefil katılmış bir fincan” ve 5. ayetteki “hoş kokulu çiçekler ile tatlandırılmış”, yahut 43:71'deki “onlar altından yapılmış tepsiler ve kadehler ile karşılanacaklardır” ve bu surenin 15-16. ayetlerindeki “gümüşten kaplar ve kristal[e benzeyen] kadehler ... kristal -benzeri, [ama] gümüşten...” ve benzeri bazı ayetler. M.Esed

Araplar şarap ile zencefil suyunu karıştırarak içmeyi severlerdi. Onun için onların şarabı zencefil ile karışık olacaktır. Ama su karıştırılarak bu hale gelmeyecektir. Bu, tabii bir çeşmenin zencefil kokulu ve hiçbir acılık olmayan suyudur. Bunun ismi Selsebil olacaktır. Bundan kasıt öyle bir tatlı, hafif ve güzel bir su olacak ki boğazdan kolayca akacaktır. Birçok müfessire göre burada Selsebil kelimesi o çeşmenin bir sıfatıdır, ismi değildir. Mevdudi

Bkz. 18:31 (“altın bilezikler”in anıldığı ayet) ve ilgili not 41.Allah'ın bizzat Kendisi, onların benliğini “bütün kıskançlıklardan, öfkeden, nefretten ve tahribata yol açan her şeyden ve insan tabiatında mevcut olan her türlü kötülükten” arındırmak (İbni Kesîr, Ali b. Ebî Tâlib'den naklen) ve onlara Kendi Nuru'ndan “içirmek” suretiyle (Râzî) ruhsal susuzluklarını giderecektir. M.Esed

İnsan sözlerini, Kuran ayetlerine tercih edenler, cennet giysisi ve takısı olan ipek ve altını, haramlaştırmışlardır. M.Sağ

Aynı konu Kehf Suresi 31. ayette şöyle aktarılmıştı: "Doğrusu iman edip salih amel işleyenlere, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn Cennetleri vardır.
Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzl bir mükafaat ve ne güzel yaşanacak yer!" Bu yüzden, bunun eşyaları üzerinde bir örtü veya onlara koşarak hizmet eden hiçmetçilerinin elbisesi olacağını söyleyen müfessirlerin bu görüşü doğru değildir.
Kehf Suresi 31. ayette "Orada onlar altın bilezikler takınırlar." denilmişti. Aynı konuya Hacc Suresi 23. ayette ve Fatır Suresi 33. ayette de değinilmiştir. Bu ayetlerin hepsini birleştirerek mütalaa edecek olursak üç şeklin de mümkün olduğu anlaşılır. Birincisi, istedikleri zaman altın ve istedikleri zaman gümüş bilezik takınacaklar. İkincisi, altın ve gümüş bilezikleri aynı zamanda takınacaklar. Çünkü böylece daha güzel olacaklardır. Üçüncüsü, istediği zaman altın bilezik, istediği zaman da gümüş bilezik takınacaklardır. Şimdi, bu çeşit mücevheratı kadınlar takınır. Burada erkekler için de aynı şeyin söylenilmesi ne anlama gelir? diye sorulabilir. Şöyle cevap verilebilir. Eskiden krallar ve reisler ellerine, boyunlarına ve taçlarına çeşitli mücevherler takarlardı. Hatta bizim zamanımızda Hindistan'daki racalar ve nevvablar da bu geleneği görmek mümkündü. Zuhruf Suresi 53. ayette beyan edildiği gibi Hz. Musa (a.s) elinde bir baston ve sadece bir örtü içerisinde Firavun'un yanına geldiğinde "Ben alemlerin Rabbi'nin elçisiyim" deyince Firavun yanında bulunanlara "Bu ne biçim bir elçidir, bu kıyafette benim karşıma çıkmış" demişti. Yani "eğer onu gönderen yeryüzünün ve gökyüzünün Hakimi ise niye onu altın bileziklerle ve emrinde meleklerden bir ordu ile donatmamıştır" demek istiyordu.
Daha önce iki çeşit içkinin izahı yapılmıştı. Birincisi, kafûr kokusu olan çeşme-i kafûr'dur. İkincisi de çeşme-i zencefil'dir. Bu ikisinin dışında onlara ikram edilecek olan bir temiz içkinin daha zikri geçmektedir. Bu öyle bir içki olacak ki Allah'ın lütfuyla ikram edilen özel mahiyette bir içkidir.Mevdudi

Takva sahibi müminlerin üzerinde iç elbiseleri olarak ince yeşil ipek, dış elbiseleri olarak da parlak kalın atlas vardır. Onlar, gümüşten bileziklerle süslenecekler, rableri onlara tertemiz meşrubatlar bahşedecektir. Öyle ki, onların içtikleri bu meşrubatlar, idrara ve necasete dönüşmeyecek, vücutlarından misk gibi kokan ter olarak atılacaktır.

Ebu Kılabe diyor ki: "Cennetlikler, diledikleri kadar yeyip içtikten sonra tertemiz meşrubatlar isteyecek ve onu içeceklerdir. Bununla karınları temizlenecektir. Öyle ki onların yedikleri ve içtikleri, tere ve misk gibi kokan havaya dönüşecektir. Bu nedenle karınları devamlı çekik olacaktır."

Mücahid, burada zikredilen temiz meşrubattan maksadın, Allah tealanın, cennetliklere lütfedeceğini beyan ettiği meşrubatlar olduğunu söylemiştir.

Âyette geçen ve "Tertemiz içecekler" diye tercüme edilen "Şeraben Tahuran" kelimesinden maksadın, suyu cennette akan bir nehir olduğu, günah işleyenlerin o nehirde yıkanarak benek benek hale gelen tenlerinin onunla temizleneceği rivayet edilmiştir. Taberi

Metinde "kane sa'yıkum meşkura - sizin çalışmanızdan, yaptıklarınızdan Allah memnundur." geçmektedir. Buradaki "sa'y" den kasıt bir kulun hayatta yerine getirdiği bütün amellerdir. Bu dünyada yapılmakta olan bütün insan eylemleri sa'y olarak tanımlanır. Bu ayette geçenin meşkur olması da bu eylemlerin Allah'ın indinde güzel görülmesindendir. Eğer bu şükrü bir kul ederse o Allah'ın bir nimetine karşılık şükreder. Ama eğer Allah kulu üzerine şükrederse, demek ki, Allah o kulunun yaptıklarından memnundur. Bir kul O'nun rızasına uygun olarak bir vecibeyi yerine getirdiğinde Allah'ın onun şükrünü kabul etmesi Allah'ın büyük bir lütfudur. Mevdudi

Takva sahibi müminlere âhirette şöyle denecektir. "Size verilen bu ikramlar, dünyada iken işlediğiniz salih amellerin karşılığıdır. Zira sizin dünyada­ki gayretleriniz rabbiniz tarafından makbul görülmüş ve bu yüzden mükafaat-landınîmıştır.Katade diyor ki: "Allah onların günahlannı affetti ve yaptıkları iyiliklere karşı da teşekkürde bulundu." Taberi

 

Bu âyetlerde de tercihini hakktan yana yapan mü’minlerin âkıbetine dair bilgi verilmekte ve onlar ebrâr olarak nitelenmektedir. Ebrâr niteliği de şöyle açıklanmaktadır: Verdikleri sözleri yerine getiren, kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için/sevmesine rağmen, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları.
Ebrâr hakkında daha önce şu açıklamayı yapmıştık:
Takvâ'nın anlamdaşı durumunda olan birr sözcüğü, “her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik” demektir. Sözcük, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır. Ebrâr da, “kişilikleri bu iyiliklerle özdeşleşmiş kimseler”dir.
Birr, Kur’ân'da şöyle tanımlanmıştır:
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr değildir. Ama birr [iyi olan kimseler], Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen veren ve salâtı ikâme eden, zekâtı veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, sâdık olanlardır. Ve işte onlar, takvâlı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
el-Berr sıfatı, hem Allah için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah için kullanıldığında anlamı, “kullarına karşı şefkati, ihsanı geniş ve yaygın olan” demektir. Kullar için kullanıldığında ise; “itaati yaygın, çok itaatkâr, sâdık [sözünde duran]” anlamına gelir. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân'da Îsâ ve Yahyâ peygamberler için kullanılmıştır.
Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan “birr”, takvâ sahibi mü’minlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat “takvâ” denmese de, “takvâlı olma hâli” denebilir.
İşte bu nitelikteki kullar, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan, kâfur katılmış bir tastan içecekler. Allah onları, o günün kötülüğünden koruyacak; onlara aydınlık ve sevinç rastlatacak, sabretmelerine karşılık onlara cennet ve ipekler verilecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve onun [bahçenin] gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve alçaltıldıkça alçaltılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada onlar, karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada, selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında, saçılmış birer inci sanılan süreklileştirilmiş [büyümez, yaşlanmaz] çocuklar dolaştırılacak. Orası mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] görünümündedir; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenecekler; Rabb'leri, onlara çalışmalarının karşılığı olarak tertemiz bir içecek içirecek. Çünkü onlar bunu hakk etmişlerdir.
Burada cennet ehli, “ipekler, yeşil ipekler, parlak atlas kumaşlar giyen, tahtlara kurulan, gümüş ve kristal kâselerden içen, gümüş bilezikler takan kimseler olarak nitelenmiştir. Bu, eski kralların niteliği olup mü’minlerin âhirette krallar gibi ağırlanacağı müjdesi verilmektedir. Bu müjdeler başka âyetlerde de verilmişti:
Şüphesiz İman eden ve sâlihâtı işleyenler; şüphe yok ki Biz, işi güzel yapanların karşılığını zayi etmeyiz. İşte onlar, altlarından ırmaklar akan adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel karşılıktır! Ve ne güzel kalma yeri! (Kehf/30-31)
Şu ikisi, Rabb'leri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve “Yakıcı azabı tadın!” Şüphesiz Allah iman eden ve sâlihâtı işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere girdirecek. Onlar orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. Onlar, sözden, güzel-hoş olana kılavuzlanmışlardır da. Hem de Hamîd'in [övülmeye layık olan Allah'ın] yoluna kılavuzlanmışlardır. (Hacc/19-24)
Bu müjdeler karşısında dünyada ipek giyme, altın ve gümüş takı takmanın durumu akla gelmektedir. Bu meseleyle ilgili A‘râf sûresi'nde yaptığımız açıklamayı naklediyoruz:
Bu noktada akla hemen altının ve ipeğin erkeklere haram kılınması gelmektedir. Oysa bu iki nesnenin erkeklere haram olduğuna dair Kur’ân'da herhangi bir hüküm yoktur. Dolayısıyla kendi kendilerine birtakım haramlar koyanlar Rabbimizin,Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?! sözlerinin birebir muhatabı olmaktadırlar. Ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken asıl şey, sadece altın ve ipek ile sınırlı olmamak kaydıyla, Allah'ın kulları için çıkardığı bütün nimetlerin gurur ve kibre âlet edilmemesi veya başkalarının kıskanmalarına yol açacak şekilde kullanılmamasıdır. Çünkü nitelikleri ne olursa olsun, nimetlerin bu amaçlarla kullanılması, ilâhî ilkeler bakımından çirkin bir davranıştır. Meselâ, yaşadığı ortamdaki insanların standartlarının çok üstünde ve pek çoğunun mevcut imkânlarıyla asla sahip olamayacakları özellikte bir araba almak veya bir ev yaptırmak bize göre böyle davranışlardandır.H.Yılmaz

Burada zahiren muhatab Allah Rasulü'dür, ama aslında muhatap kafirlerdir. Mekke'deki kafirler, Kur'an için "Bu onun, uydurarak getirdiği bir şeydir. Eğer Allah tarafından nazil olmuş olsaydı O, bir kerede hepsini söylerdi." demekteydiler. Kur'an-ı Kerim'in değişik yerlerinde bu itirazlar nakledilerek bunlara cevap verilmektedir. (Mesela Nahl an: 102-104-105-106, İsra 119) Burada ise bunların itirazları zikredilmeden "Onu inzal eden biziz" denilerek şiddetle cevap verilmektedir. Yani onu Muhammed (s.a) yazmış değildir. Biz onu tedricen inzal etmekteyiz. Bir kelamı bir defada ve bir kitap halinde değil de kısım kısım inzal etmek bizim hikmetimizin bir gereğidir.Mevdudi

Bu, daha önce, dürüst ve erdemlilerin nimetler ile, kötülerin ise azap ile karşılaşacağı öteki dünyaya yapılan atıf ile bağlantılıdır. M.Esed

Yani Rabbin seni böyle bir dava için memur etmiştir. Bu yüzden, bütün zorluk ve meşakkatlere katlanarak sabret. Her zorluğa karşı mertçe tahammül et ve sebat göster.
 Yani, insanlardan korkarak bu Hak dini tebliğden vazgeçme. Kötü bir kimsenin hatırı için de dinin ahlâkî talimatlarından veya hakkı inkar edenlerin hatırı için de dinin temel inançlarından zerre kadar değişiklik ve restorasyonu düşünme! Eğer haram ve doğru değilse ona açıkça haram ve meşru değil de! Ne kadar kişi sana karşı çıkarsa çıksın, sen onlara karşı tutumunu gevşetme! Batıl inançları açıkça batıl olarak ve Hakk'ı da açıkça Hakk olarak ilan et. Kafirler senin ağzını kapatmak için ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar ve senden tavizler koparabilmek için ne kadar baskı yaparlarsa yapsınlar sen yolundan hiç taviz verme Mevdudi

Ey Muhammed, seni imtihan etmek için sana Kur'anı biz indirdik biz. O halde sen, rabbinin farzlarını yerine getirmek ve peygamberliğini tebliğ etmek hususundaki imtihanına karşı sabret. Kavminin müşriklerinden günah işleyene veya rabbinin nimetlerine karşı nankörlük edene itaat etme.

Katade diyor ki: "Ebu Cehil "Vallahi şayet Muhammed'in namaz kıldı­ğını görecek olursam ayağımı boynuna basacağım." dedi. Bunun üzerine Allah teala: "İnsanların günahkarlarına veya nankör olanlarına uyma" âyetini indirdi Taberi

Yani, O'nun yaratıcılığında tezahür eden “sıfatları”nı -çünkü insan aklı, yalnızca O'nun varlığını ve bu “sıfatlar”ın tezahürlerini kavrayabilir, ama O'nun Zatı'nın “nasıl” olduğunu asla kavrayamaz (Râzî). M.Esed

 Ey Muhammed, sabah namazında, öğle ve ikindi namazında rabbinin is­mini an.

İbn-i Zeyd, sabah kelimesinden maksadın, "Sabah namazı", "Akşam" diye tercüme edilen kelimesinden maksadın da öğle namazı olduğunu söylemiştir. Taberi

Nerede kafirlere karşı sabır ve sebat telkin edilmişse hemen ardından Allah'ın zikri ve namazın emrolunması Kur'an'ın üslubundandır. Yani bundan şu sonucu çıkarabiliriz ki, bu hakk dininin yolunda düşmanlara karşı kuvvet ancak bu amellerden hasıl olur. Sabah ve akşam Allah'ı zikretmekten kasıt onu her an zikretmekdir. Ama nerede Allah'ı zikretmenin belli bir vakti verilmişse bundan kasıt namazdır. Bu ayette önce "vezkur isme Rabbike bukreten ve esîla- Rabbinin adını sabah akşam an." buyurulmaktadır. Burada geçen "bukra" Arapça'da sabah demektir. "esila" ise zeval vaktinden gurup vaktine kadar demektir. Bu, öğle namazı ile ikindi namazını kapsar. Ondan sonraki "Geceleyin ona secde et" buyurulmaktadır. Yani gurûb'tan başlayarak gece vaktinde secde etmesi istenmektedir. Bu da akşam ve yatsı namazını kapsar. Hemen peşinde de "Onu geceleri uzun uzun tesbih edin" denilmiştir. Bundan da teheccüt namazına atıfta bulunulmuştur. (İzah için bkz. İsra an: 92-97, Müzzemmil an: 2) Bundan anlaşılıyor ki başlarda bu namazların vakitleri aynı idi. Sonra vakitlerin ve rekatların belirtilmesi ve beş vakit namazın farziyetinin emrolunması miraç olayında gerçekleşti. Mevdudi

Yani, uyandığın her an. Yani, “ne zaman mutsuzluk seni bunaltır ve etrafındaki her şey karanlık görünürse”.  M.Esed

Allah'ın topluma müdahalesi, insanı yaratıp serbest bırakması, insanların özgürce tercihlerine göre karşılıklandırılacağı açıklandıktan sonra bu paragrafta Elçi muhatap alınıp, Şüphesiz Biz; evet, Biz, Kur’ân'ı sana indirdikçe indirdik. O hâlde Rabbinin hükmü için sabret. Onlardan günahkâra yahut hatta çok nanköre itaat etme ve sabah-akşam [daima/her zaman] Rabbinin ismini an. Gecenin bir bölümünde de O'na secde et. Ve O'nu uzun gecede tesbih et direktifi verilmiştir. Buna göre Rasûlullah, kâfir ve günahkârlara aldırış etmeden, onlara eğilim göstermeden ve onların yoldan çıkarıcı telkinlerine kulak vermeden görevini sürdürmelidir.
Paragraftan da anlaşılacağı üzere Mekkeli müşrikler, Medîneli Yahûdiler ve münâfıklar, Rasûlullah'ın davetini engelleyebilmek için var güçleriyle mücâdele ediyorlardı. Bu duruma ilk sûrelerde de işaret edilmişti:
Ve sen sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve O [Allah], hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Yûnus/109)
Ey Peygamber! Şüphesiz Biz seni, bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Kendi izniyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik [elçi yaptık]. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere, münâfıklara da itaat etme, onların ezalarını bırak. Ve sen Allah' tevekkül et. Vekil olarak da Allah yeter. (Ahzâb/45-48)
O hâlde o yalanlayıcılara itaat etme! Arzu ettiler ki, sen onlara yağ çeksen/yaltaklanıversen onlar da sana yağ çekeceklerdi/yaltaklanacaklardı. İtaat etme şunların hiç birine; çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz, koğuculuk için gezip duran, hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı, asalak, mal ve oğulları var diye... (Kalem/8-14)
Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık/bunalım arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. (Kalem/48)
Ey iman eden kişiler! Allah'ı ‘çok çok anmak’ olmak üzere anın. Ve O'nu sabah-akşam [her zaman] tesbih edin [arındırın]. (Ahzâb/41-42) H.Yılmaz

İbn-i Zeyd diyor ki: "Geceleyin namaz kılmak ve Allahı uzun uzun tes­bih etmek, önceleri Resulullaha farz kılınmıştı. Müzzemmil suresinde de Resulullahın, gecenin yarısında veya yarsından birazında yahut daha fazlasında namaz kılması farz kılınmıştı. Daha sonra Allah teala, Müzzemmil suresinin son âyetiyle bu farzı Resulullahtan ve diğer insanlardan kaldırdı ve bu namazları nafile ibadet kıldı ve şöyle buyurdu: "Ey Muhammed, gecenin bir bölümünde, sadece sana mahsus nafile namazı kıl." Taberi

Yani, bu Kureyş kafirlerinin sana karşı çıkmalarının asıl sebebi dünyaperestlikleri ve ahirete hiç aldırış etmemeleridir. Bu yüzden de gerek ahlâkî ve gerekse akidevî dalalet üzerinde ısrar etmekte ve senin hak davetine karşı da sağır kesilmektedirler. Bu yüzden bir haksever insanın yolu onlardan ayrıdır. Hatta bu iki yol o kadar farklıdır ki bunların uzlaşmaları dahi düşünülemez. Mevdudi

Yani, bedenlerini ve zihinlerini “bu gelip geçici hayat”ı sevme yeteneği ile donatan.Yani, onlarla aynı bedene ve akla sahip olan ama bu güçleri daha iyi kullanacak olan başka insanlarla. M.Esed

Metinde geçen " - dilersek onları benzerleri ile değiştirebiliriz." cümlesinin birkaç anlamı olabilir. Birincisi, eğer istersek, bunları helak ederek yerlerine aynı cinsten fakat karakterleri bunlardan farklı başka insanlar getiririz. İkincisi, nasıl ki biz bir insanı sıhhatli ve sağlam bir şekilde yarattıysak yine bir felç ve çarpılma ile veya bir başka hastalığı musallat ederek onu özürlü kılabiliriz, bunların şekillerini ve suretlerini değiştirebiliriz. Üçüncü bir anlam da şöyle olabilir; yani biz eğer istersek herhangi bir şekilde onu ölümünden sonra tekrar yaratabiliriz. Mevdudi

Âyette zikredilen ve "Yaratılışları" diye tercüme edilen "Esrehum" ifadesi, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Katade tarafından bu şekil­de izah edilmiştir.

İbn-i Zeyd ise, Ebu Hureyre'nin bu ifadeyi "Eklemler" diye izah ettiğini, kendisinin ise bunu "Kuvvet" anlamında yorumladığını söylemiştir.

Allah teala bu âyet-i kerimede, emrine karşı gelenleri tehdit etmekte ve onları dilediği zaman imha edip yerlerine itaatkâr yaratıklar getireceğini beyan etmektedir.Taberi

 Bu âyetlerde müşriklerin zihinsel takıntıları anlatılıp kınanıyor: Onlar [“Sen elçi değilsin” diyenler], aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. Âyetlerde konu edilen kâfir ve günahkârlar, dünyayı ve dünyanın geçici değerlerini seviyorlar:
Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor. (Kıyâmet/5)
Sonra da bu kesim, Biz, onları Biz yarattık. Bedenlerini Biz sağlam yaptık. Dilediğimizde de benzerleriyle değiştirdikçe değiştiririz denilerek tehditle uyarılmaktadır.
Müşriklerin bu tavrı ve onlara yapılan tehditkâr uyarı birçok sûrede yer almıştı.
Âyette geçen ağır gün ile, “kıyâmet günü” kastedilmiştir:
Sana, Sâ‘at'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A‘râf/187)
Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinizle değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine, önüne geçilenler değiliz. Ve andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (Vâkıa/60-62)
Eğer O [Allah], dilerse sizi giderir ey insanlar ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir. (Nisâ/133)
Eğer O dilerse sizi giderir [yok eder] ve yepyeni bir yaratmayı/halkı getirir. Bu, Allah'a hiç güç de değildir. (Fâtır/16-17)
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz O [Allah], yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar. (Muhammed/38) H.Yılmaz

Şüphesiz ki bu süre, düşünüp Öğüt almak isteyen kimse için bir hatırlatma ve öğüttür. Ey insanlar, kim dilerse, rabbinin emirlerini tutup yasaklarından ka­çınarak onun rızasına götüren yola girmiş olur ve bu Kur'andan öğüt alır. Taberi

Bkz. 81:28-29, not 11. Bazı müfessirlerin, bu iki ayet -ve aynı zamanda bu surenin 29-30. ayetleri- arasındaki “çelişki” karşısında şaşkınlığa düşmelerinin sebebi, bu ayetlerin vecîz kurgusudur ki benim bu çevirimde açıklığa kavuştuğuna kaniyim. Bu örnekte, özellikle yukarıdaki iki ayet ile bu surenin 3. ayeti arasında açık bir bağlantı bulunmaktadır: “Biz ona yolu-yöntemi gösterdik: şükredici ya da nankör [olması artık kendisine bağlıdır]”. (Karş. ayrıca 74:56.) M.Esed

(İzah için bkz. Müddessir an: 41) Bu ayetlerde şu üç nokta vardır: Birincisi, isteyen Rabbinin yolunu tutar. İkincisi, Allah istemedikten sonra senin istemenle hiçbir şey olmaz. Üçüncüsü, Allah büyük hikmet ve ilim sahibidir. Eğer bu üç noktayı düşünürsek o zaman, insanın irade serbestliği ile Allah'ın dilemesi arasındaki ilişkiyi anlayabiliriz. Bu konuda ne kadar zannımız varsa gider.
Birinci ayetten şu anlaşılmaktadır: Bu dünyada insana verilen irade, onun çeşitli yollardan hangisini isterse seçmeye kadir olabileceği kadardır. Bu, Allah'ın verdiği seçme hürriyetidir. (Freedom of choice) Mesela bir kimsenin geçimi için çeşitli yollar vardır. Bunların bazıları helal ve caizdir; işçilik, memurluk, ticaret, sanat, ziraat vs. Bazıları ise haramdır: Hırsızlık, yol kesme, haydutluk, yan kesicilik, fuhuş, tefecilik, faiz, kumar, rüşvet ve haram kategorisine giren memuriyetler ve ticaret. İnsan hangisiyle geçimini sağlamak isterse bunlardan birini seçer.
Çünkü ahlâklar çeşitlidir. Bir yanda dindarlık, eminlik, şereflik, insaf, merhamet, başkasının derdine ilgi duyma, ismet ve iffet gibi özellikler vardır. Diğer yanda alçaklık, kötülük, zulüm, imansızlık, başıboşluk ve terbiyesizlik gibi rezil tavırlar vardır. İnsan, hürriyeti olduğu için bunlardan dilediğini seçer ve bu yolu takip eder.
Aynı hürriyet din ve mezheb hakkında da geçerlidir. Bunlardan dilediğini kendisi için seçer. İsterse ilhadı, Allah'ı inkarı, şirk, putperestlik, şirk ve tevhid karmasını; isterse de Kur'an'ın bildirdiği halis tevhidi seçer.
Bunlar hakkında da dilediğini seçme iradesi verilmiştir. Allah onu mecbur etmemiştir. Helal geçim kazanmak isterse Allah onu zorla harama mecbur etmez. Ya da Kur'an'ın talimatına uymak isterse Allah onu cebren mülhid, müşrik ve kafir yapmaz. Eğer o, iyi ve salih bir insan olmak isterse Allah onu kötü olmaya zorlamaz.
Seçme hürriyetinden sonra fiilen de onu yapmak istemesi ancak Allah'ın dilemesi, izni ve tevfikine bağlıdır. İnsan bir işi gerçekleştirmeyi isteyip onu irade etmişse o, ancak Allah izin verdiği kadar gerçekleşebilir. Allah'ın izni ve dilemesi olmadan insan ne yaparsa yapsın istediği gerçekleşemez. Aynı şey ikinci ayet için de geçerlidir. Şu şekilde düşünebiliriz: Allah bu dünyada insana irade ve yetki verip onu istedikleriyle başbaşa bırakmış olsaydı dünya nizamı alt üst olurdu. Sözgelimi bir katilin dünyadaki bütün insanları öldürmesi için bu yeterli olurdu. Bir yankesici, dünyada soyulmadık insan bırakmazdı. Bir hırsızdan kimse malını kurtaramazdı. Bir zaniden hiçbir kadın iffetini koruyamazdı. Bir yolkesiciden hiçkimse kurtulamazdı. Eğer herkesin kendi dilediğini gerçekleştirme yetkisi olsaydı bu gibi olumsuzlukların önüne geçilemeyecekti. Bir insan doğru ya da yanlış herhangi bir yolu seçerse onun gerçekleşmesine izin verir veya vermez. Doğru bir yol takip edene de fiilen Allah'ın dilemesi ve tevfiki nasip olur. Ancak dalalate dalarak doğru yolu kaybetmemesi şartıyla. Nasıl ki bir hırsız veya mülhid olmak için zorlama yoksa aynı şekilde mü'min olmak için de zorlama yoktur.
Daha sonra üçüncü ayet Allah'ın dilemesinin mantıksız olmadığını belirterek bu konudaki yanlış düşünceyi düzeltir. Bu nedenle Allah'ın Alim ve Hakim olduğu bildirilmiştir. Yani onun yaptığı, ilim ve hikmete dayanır. Onun için Allah'ın kararlarında yanılmasının imkanı yoktur. O, kime ne kadar yardım edileceği, nereye kadar izin verileceği konusunda ilim ve hikmetle karar verir. Bir kişiye bir işi yapmasında ne kadar izin verdiyse bununla orantılı olarak onun imkanlarını da sağlar. Kişinin yaptığı iş iyi ya da kötü de olsa, ancak Allah'ın sağladığı imkanlar çerçevesinde cereyan eder. Hidayette bundan müstesna değildir. Allah ilmi ve hikmetiyle kimin hidayete layık ve müstehak olduğunu ve kimin olmadığını bilir. Mevdudi

Ey insanlar, şüphesiz ki rabbiniz, ona giden yolu tutmanızı dilemedikçe sizler o yolu tutmayı isteyemezsiniz. Zira karar vermek size değil ancak Allaha aittir. Şüphesiz ki Allah herşeyi bilendir. Kimlerin hidayete layık olup kimlerin olmadığını çok iyi bilir ve yaptıklarında hikmet sahibidir. Taberi

Yahut: “dilediğini” -bu her iki okuyuş/anlamlandırış da dilbilgisi bakımından doğrudur. M.Esed

(İzah için bkz. surenin giriş bölümü) Bu ayetlerdeki zalimlerden kasıt Allah'ın kelamı ve Peygamberin getirdiği talimat kendisine ulaşan, ancak buna karşı çıkanlardır. Zalimler açıkça şunu diyorlar: Biz Peygamberin getirdiği kelamı Allah tarafından gelmiş olarak kabul etmiyoruz ya da inanmıyoruz. Diğer bir kesimi de, Allah, Peygamber ve Kur'an'ı inkar etmediği halde onun talimatlarına uymayı kabul etmeyenlerdir.
Gerçekte bu iki güruh da zalimdir. Birinci güruhun durumu açıktır. Ama ikinci güruh da bundan daha az zalim değildir. Üstelik onlar aynı zamanda münafıklar ve sahtekarlardır. Dilleriyle Allah'a, Peygambere ve Kur'an'a inandıklarını iddia ederler ama kalplerinde ona itaat etmemeye karar verirler ve amelleri de tersine olur. Bu iki güruh hakkında Allah'ın ilanı şudur: Biz onlar için eziyet verici bir azab hazırladık. Dünyada rahat ve kuvvetli yaşayabilirler. Ama sonunda onların durumu ezici bir azabtan başka bir şey olmayacak ve Allah'ın rahmeti onlara ulaşmayacaktır. Mevdudi

Bu paragrafta, Rahmân sûresi'nden bu yana yapılan beyânnamelerin bir öğüt olduğu ve insanların zorla inanmaya sevk edilmediği bildirilmektedir:
Ve eğer Allah dileseydi kesinlikle onları bir tek ümmet kılardı. Fakat O, dileyeni rahmetinin içine girdirir. Zâlimler de, kendileri için bir velî ve bir yardımcı olmayanlardır. (Şûrâ/8)
Ve de ki: “O hakk [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zâlimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Dinde zorlama/tiksindirme yoktur; rüşd ğaydan [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] kesinlikle iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu tanımayıp Allah'a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/256)
O [Nûh] dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü], ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana Kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa?! –Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?”– (Hûd/28)
De ki: “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah'a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O'nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvâlı davranın.– (Zümer/14-16)
Oysa Rabbin dileseydi, elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın? (Yûnus/99)
Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir [Allah'a borçtur]. Onun [yol'un] eğrisi de vardır. Ve eğer O [Allah] dileseydi, size topluca hidâyet ederdi. (Nahl/9)
Kim doğru yolu bulursa, sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)
Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidâyetini verirdik. Velâkin Benden, “Bütün insanlar ve cinnlerden [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım” sözü hakk olmuştur. (Secde/13)
Ve ayrıca Teğâbün/2; Kâfirûn/6; Fussilet/40; Mâide/48; Nahl/36, 93; Yûnus/108; Şûrâ/20; Hûd/15; İsrâ/18; En‘âm/35; Ra‘d/31 ve Şu‘arâ/3-4 âyetlerine de bakılabilir. H.Yılmaz