(Nâzi’ât - 22.Ayet)

<< Geniş Meal

Mürselât

MÜRSELÂT: المرسلات [Mürselat] sözcüğü, إرسالل [irsâl] kökünden türemiş olup “gönderilmişler” anlamındadır. Yine irsâl kökünden türemiş olan ارسل [ersele] fiili, öznesi Allah olmak üzere, “peygamber gönderdi/gönderir”, “bulut gönderdi/gönderir”, “rüzgâr gönderdi/gönderir” biçimlerinde Kur’ân’da birçok kez yer almıştır. Bu kök anlamı nedeniyle el-Mürselat sözcüğü klâsik kaynaklarda “bulutlar, rüzgârlar ve peygamberler” olarak değerlendirilmiştir. Biz ise bu görüşte değiliz. Şöyle ki: Genelde, “bir uzlaşma amacıyla ya da bir işi bitirmek için gönderilen kimse” olarak tanımlanan الرّسول [er-resul=elçi] sözcüğü, Mürselat sözcüğüyle aynı kökten türemiş olup bu sözcük de “gönderilmiş” demektir. Ancak, الرّسول [er-resul=elçi] sözcüğü, sadece “insanlardan seçilmiş elçiler” olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah meleklerden de elçiler seçtiğini bildirmektedir:

Allah meleklerden elçiler seçer, insanlardan da… Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Hacc/75)

Şu hâlde, Tekvîr sûresi’ nin tahlilinde sözcüğün türediği kökleri dikkate alarak ortaya koyduğumuz gibi, “kuvvet, yönetim gücü” anlamı yanında “elçi ve haber verici” anlamına da gelen melek sözcüğünü, Mürselat sözcüğünün anlamı kapsamında değerlendirmek mümkündür. Diğer taraftan Rabbimiz açıkça bildirmiştir ki elçiler, “indirilmişler” lerden de olabilir:

Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde ey kavrama yeteneği olanlar, Allah’a karşı takvalı olun. Allah size bir öğüt [zikr] , size Allah’ın açık açık âyetlerini [mucizelerini] okuyan bir elçi [resul] indirdi(Talâk/10-11)

Yukarıdaki ayetlerde altı çizilerek dikkat çekilen Allah’ın indirdiği öğüt [zikr]: elçi [resul] sözcükleri ile “Peygamber ”in değil, “Kur’ân Âyetleri “nin kastedildiği kolayca anlaşılmaktadır. Bu durumda “Kur’ân ayetleri” de, Allah’ın evrensel, ölümsüz ve indirilmiş elçileri ’dir. Bundan yola çıkarak âyetteki mürselât [gönderilmişler, elçiler] sözcüğü ile kastedilenin, “Kur’ân ayetleri” olduğunu söyleyebiliriz.

‘URF: عرف [‘urf] sözcüğü, “bilgi” [ilim, irfan/iyiyi kötüyü, eğriyi doğruyu ayırabilme özelliği] demektir ve genel olarak bu anlamda kullanılır. Nitekim örf, ma‘rûf gibi sözcükler de bu anlam ekseninde olan sözcüklerdir. Ancak ‘urf sözcüğünün esas anlamı, “kum yığını, yerden yüksek olan yer, yığın, yığıntı” demektir. Arapların horozun ibiği ile atın yelesine ‘urf demeleri, sözcüğün bu anlamına göredir.

‘Urf sözcüğünün esas anlamı ile yaygın olarak kullanılan anlamı arasındaki ilişki, “bilgi ”nin de bir şeylerin “birikimi, yığını” olmasından kaynaklanmaktadır. Biz, bu âyetin çevirisinde ‘urfen sözcüğünün hem vazı’ [ilk] , hem de isti ’mal [yaygın kullanılan] anlamlarının birleştirilmesini öneriyoruz. Bu durumda âyetin çevirisi şu şekilde olmaktadır: “Bilgi yığını [bilgi kümeleri, bilgi öbekleri] hâlinde gönderilmiş Kur’ân âyetlerine kasem olsun ki,...”

‘Urf ve çoğulu olan اعراف [A’râf] sözcükleri hakkında daha fazla ayrıntı A‘râf sûresi’ nin tahlilinde yer alacaktır.

H.Yılmaz

"And olsun gönderilenlere". Buradaki "vav" yemin içindir. Bu yeminin cevabı "herhalde size vaat olunun kesinlikle olacak" âyetidir.

Burada da Sâffât ve Zariyat surelerinde olduğu gibi bir takım kuvvetlere yemin olunmuştur. Mürselât (gönderilenler), asıfat (büküp devirenler), naşirat (yayanlar), farikat (ayıranlar) ve mülkıyat (bırakanlar). Burada kendilerine yemin edilenler bu sıfatlarla nitelenen şeylerdir. Kendileri zikredilmeyerek sıfatları zikredildiği için bunların ne olduğunu tayinde ihtilaf edilmiştir. Hepsinin aynı şey olması veya kısım kısım farklı cinste şeyler olması ihtimali vardır. Melekler, rüzgârlar, Kur'ân ayetleri, peygamberlerin gönderilişleri, insanların kalplerine gelen teşvik edici haller. Bunlardan en açık olanı hepsinin ruhanî kuvvetler olmak üzere melekler olması ve hepsinin Allah tarafından gönderilmiş demek olan "mürselât" unvanına dâhil bulunmasıdır. Ancak bunlar, yaptıkları işler göz önüne alınarak kısımlara, sınıflara ayrılabilir.

"Birbiri ardınca." Bu kelime hâl veya sebep bildiren bir mef'ul (tümleç)dür. Hâl olduğuna göre mânâsı, at yelesi demek olan "urf" kelimesinden müstear olarak "peş peşe," "ardarda" mânâsına gelir. İhsan etmek veya tanınmak mânâsına gelen urf ‘ten ise; urf için, yani "tanınması gereken bir iyilik yapılmak, dinin öngördüğü iyi bir i ş meydana getirilmek için" demek olur. Bunda dilimizdeki "örfi idare=sıkıyönetim" deyimini andıran bir mânâ vardır.

H.Yazır

Birbiri ardından gönderilenlere yemin olsun.

Ayetteki vav edatı “yemin” el-mürselât kelimesi “gönderilenler”, urf sözcüğü ise, “peş peşe, art arda” demektir.

Burada gönderilmesinden söz edilen varlıkların neler olduğu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Bunların “rüzgârlar”, “melekler” veya “peygamberler” olabileceği belirtildiği gibi, Yüce Allah’ın peş peşe gönderdiği her şeyin bu çerçevede kastedilmiş olmasının da mümkün olduğu beyan edilmektedir. M.Okuyan

Esip savuranlara (yemin olsun)

Ayetteki edatı “ve” anlamında atıf/bağlaç, el-âsıfat kelimesi de “esenler, estirenler” demektir. Asf kelimesi ise, mef’ul-ü mutlak olarak, bu esmenin şiddetini ortaya koyan bir anlam verir.

Bu varlıklar hakkında da bazı âlimler çeşitli görüşler ileri sürmekte ve genel olarak maksadı “Rüzgârlar”, veya “meleklerin sert ve hızlı gelişleri” olarak ifade etmektedirler.

M.Okuyan

Görevlerine koştukça koşanlara

El-asıfat “sert rüzgârlar” demektir. Ama burada, peş peşe gönderilen meleklerin görevlerini yapmak için her tarafa koşuştukları anlamına gelmektedir. Meleklerin görevlerine ise, onu yerine getirmek için koşuşmalarını ifade etmektedir. İlham getirenler, savaşta müminlere yardım edenler, kâfirlerin canını alanlar ve diğer görevleri yapanlara da bu kavramın içine girmektedirler. Asafe fiili, “bir kimsenin bir şeyi öldürüp yok etmesi” eylemi içinde kullanılmaktadır.

B.Bayraklı

ÂSIFÂT: العاصفات [‘âsıfat] sözcüğü, عصف [‘asf] kökünden türemiş bir ism-i faildir. ‘Asf sözcüğü, –Fil sûresi’ nin tahlilinde de belirtildiği gibi–“bitkilerin kuru yaprağı” demek olup bitkilerin kuru yapraklarının rüzgâr etkisiyle savrulması Arapça’da bu sözcükle ifade edilmiştir. Daha sonra, bitkilerin kuru yapraklarını, samanı, tozu toprağı savuran kuvvetli rüzgâra [fırtınaya] da ‘asıf, ‘asıfat denir olmuş ve Arapça’da hızlı giden deve için kullanılan nâkatün ‘asûf [fırtına gibi deve] deyimi de sözcüğün bu anlamı ekseninde türetilmiştir.

Bir şeyin oldukça hızlı olduğu veya hızlı gerçekleştirildiği, Türkçe’de de “fırtına gibi” deyimiyle ifade edilmektedir.

‘Âsıfat sözcüğü, bulunduğu kalıp itibariyle âyette “fırtına koparanlar, önüne gelen iğreti şeyleri önüne katıp sürükleyip gidenler, kökünden söküp atanlar, silip süpürenler, esip savuranlar” anlamında olup Yunus/22, İbrahim/18 ve Enbiya/81‘ayetlerinde de “fırtına” anlamıyla yer almıştır.

Normal olarak fizikî bir fırtınayı ifade eden sözcük, içinde bulunduğu cümlenin [âyetin] ف [fe] edatı ile bir önceki âyete bağlanması sebebiyle 1. âyetle birlikte düşünülmelidir. Yani, 1. âyette bahsedilen “öbek öbek, küme küme, yığın yığın gönderilmiş olanlar”, fırtına koparmışlar ve ortalığı silip süpürmüşlerdir.

Bu durumda aynı kökten türemiş resul [elçi] sözcüğü gibi, mürselât sözcüğünün de “elçi” anlamına geldiği ve bu elçinin “Kur’ân ayetleri” olduğu yolundaki Kur’ân destekli görüşlerimiz doğrultusunda; gerçekten de öbek öbek gelmiş, gönderilmiş Kur’ân ayetlerinin toplumda fırtınalar kopardığını; şirk, küfür ve bâtıl olarak ortada iğreti ne varsa hepsini silip süpürdüğünü, kökünden söküp attığını söylemek mümkündür. Çünkü Kur’ân ile hakk gelmiş, bâtıl zâil olmuştur; ışık gelmiş, karanlık yok olmuştur. H.Yılmaz

Yaydıkça yayanlara yemin olsun

Ayetteki vav edatı “yemin”, en-nâşirat kelimesi “yayanlar” demektir. Neşr ise, bir önceki ve bir sonraki âyette olduğu gibi, yaymanın gücünü ve etki alanının genişliğini ortaya koymaktadır.

Maksat, “rüzgârlar” veya “melekler” olarak görülmüştür. Hatta Taberî bunun “yağmurlar”, Semerkandî ise, “mahşerde dirilme” olabileceğini birer görüş olarak nakletmektedir.

M.Okuyan

İyiden iyiye yayanlara

Mürselat gönderilenleri “melekler” manasına alınca, buradaki yayma işini de onlar yapmaktadır, dememiz gerekiyor. O zaman iyiden iyiye yaymak ne anlama gelmektedir?

Öldükten sonra dirilme işini gerçekleştirecek olanlar, ölüleri harekete geçirme görevini yapacak olanlardır.

Kıyamet günü insanoğlu için bir kitap çıkarılacak, o kitap da açılmış, yayılmış olarak insanların önlerine konacaktır.

(İsra 17/13) bu işi yapacak olanlardır, denebilir.

Melekler Yüce Allah’ın takdir ettiği rızıkları insanlara yayarlar, tabiat olaylarının oluşumu her yere yayarlar.

Bu yayama işini insanlar için düşününce, ilahi mesajı insanlara ulaştırmadaki yayma işini yapanlara da diyebiliriz.

B.Bayraklı

NÂŞİRÂT: النّاشرات [nâşirat] sözcüğü,نشر [neşr] sözcüğünden türemiştir. Neşr sözcüğü daha çok “yaymak” anlamıyla meşhur olmakla beraber bu anlamı yanında “açmak, açığa çıkarmak, kesmek” anlamlarıyla da kullanılmıştır. Nitekim Türkçe’de de “neşriyat” [gazete, kitap, dergi gibi yayınlar] ve “neşretmek” [yayınlamak] gibi kelimeler, sözcüğün “yaymak” anlamına uygun olarak kullanılmaktadır.

Neşr sözcüğünün esas [vazı’] anlamı ise, “güzel koku” demek olup kadim Arapça’da bunun pek çok örneği vardır. Sözcüğün esas anlamı “güzel koku” ile yaygın olarak kullanılan anlamı “yaymak” arasındaki ilişki, (‘urf sözcüğünde olduğu gibi,) güzel kokunun bir merkezden çıkıp çevreye yayılmasından ileri gelmektedir.

İşte, sözcüğün bu “merkezden çevreye yayılma” anlamı, kuru otların yağmur sebebiyle yeşermesi ve büyüyüp yayılmasının da neşr sözcüğüyle ifade edilmesine yol açmıştır. Neşr sözcüğü Kur’ân’da da bu anlam ekseninde, “ölmüş kişilerin canlanıp hayat bulması ve olduğu yerden sağa sola yayılması”, yani “ölmüş, çürümüş, yok olup gitmiş insanlara hayat verme” anlamında kullanılmıştır:

Ve O [Allah] , suyu gökten belli bir ölçüyle indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz böyle çıkarılacaksınız. (Zuhruf/11)

Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu. (Abese/22)

Yoksa onlar yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de onlar mı ölüleri canlandıracak lar? (Enbiya/21)

Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra bir bulutu yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir o dirilme. (Fâtır/9)

Yeryüzünü size boyun eğer kılan O’dur. Haydi, onun omuzlarında [dağlarında, tepelerinde] yürüyün ve O’nun rızkından yiyin. Diriliş ancak O’nadır. (Mülk/15)

Ve (kâfirler), O’nun astlarından, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne zarar ve ne de fayda vermeyen, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen tanrılar edindiler. (Furkân/3)

Kuşkusuz bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar. (Furkan/40) H.Yılmaz

FÂRİKÂT: الفارقات [fârikât] sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki فرق [fark] mastarından türemiş olup tefrik sözcüğü ile aynı anlamdadır. Ancak, fârikât sözcüğü, mâkulat [soyut şeyler] için, tefrik sözcüğü ise mahsûsât [somut şeyler] için kullanılır. Bu nedenle fârikât sözcüğü, “soyut şeyleri birbirinden ayıranlar” demektir.

Yine, fark kökünden türemiş ve bu anlama gelen bir sözcük daha vardır ki, aynı zamanda Kur’ân’ın da adıdır. Bu sözcük Furkan’dır. Bakara/53 ve Enbiya/48 ayetlerinde Mûsâ peygambere de verildiği ifade edilen Furkan, soyut şeyler olan hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü… Birbirinden ayırdığı için, Kur’an’a da isim olarak verilmiştir:

Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı [Ayırıcı ’yı] indiren ne kutludur! (Furkan/1)

Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun içinde insanlara yol gösteren, hidayetten açıklama lar ve Furkan olarak Kur’ân indirildi… (Bakara/185)

O [Allah], sana, kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hakk ile indirdi. O, daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti. Bu Furkân’ı da O indirdi. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler için kesinlikle çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikam sahibidir [suçluları cezalandırmak suretiyle adaleti sağlayandır]. (Âl-i İmrân/3-4)

Yukarıdaki âyetlerle konu kendiliğinden aydınlığa kavuşmaktadır: Dolayısıyla Mürselât sûresi’nde, Ayırdıkça ayıranlar [fârikât] ifadesi ile kastedilenler, “Kur’ân Âyetleri “dir. Çünkü Kur’ân ayetleri hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, helâl ile haramı birbirinden ayırmaktadır.

H.Yılmaz

(Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara (yemin olsun)

Ayetteki edatı “ve” anlamında atıf/bağlaç, el-fârikât kelimesi de “ayıranlar” demektir. Fark ise, bu ayırma işinin netliğini ve gücünü ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Maksat, “melekler”, “rüzgârlar” veya “Kuran” olarak ifade edilmektedir. Semerkandî, bunun “kabirler” olduğu görüşünü de nakletmektedir. M.Okuyan

Zikir; din kitabı, öğüt, yani vaaz ve nasihat, ibret, hatırdan çıkarılmayacak anıt mânâlarına geldiğine göre "zikir bırakanlar", her şeyden evvel peygamberlere vahiy getiren melekler demek olursa da genellikle insanlara öğüt telkin eden, ibret ve hatıra bırakan ilham meleklerini, olayları, kuvvetleri kapsayabilir.

"Keşşaf “ta bu beş âyet "vav" harfi göz önüne alınmak suretiyle iki kısma ayrılarak şöyle manalandırılmıştır: Yüce Allah bir akım meleklerine yemin etmiştir. Allah bunlarla emirlerini göndermiş, onlar da emri hemen yerine getirmek için rüzgârlar gibi, yolları üzerinde önlerine geleni süratle büküp devirerek geçmişlerdir. Yüce Allah başka birtakım meleklerine de yemin etmiştir ki, bunlar da vahyi indirirken havada kanatlarını açmışlardır yahut yeryüzünde şeriatleri yaymışlardır yahut inkâr ve cehaletle ölü olan nefisleri diriltmek, can vermek için vahy getirmişler, hak ile batılı ayırmışlar, peygamberlere zikir bırakmışlardır.

H.Yazır

Öğüt verenlere (yemin olsun)

Ayetteki edatı “ve” anlamında atıf/bağlaç, el-mûlkiyat kelimesi “verenler, ilka edenler, atanlar, ulaştıranlar”, zikr sözcüğü ise “öğüt” demektir. Bu grubun son ayetini oluşturan bu cümlede sözü edilen öğüt vericilerin “melekler” olduğu konusunda yaygın kanaat mevcuttur. Elbette kaynaklarda başka görüşler de vardır.

Razi beş ihtimali beş ayete de uyarlayarak, ayetleri şöyle yorumlamaktadır:

1-MAKSAT MELEKLER OLABİLİR

Bu yaklaşıma göre ayetlerin anlamı şu şekilde olur: 1. Nimet veya azap için peş peşe gönderilenler 2. Sert ve hızla hareket eden 3. Hüküm, rahmet veya azap yayan ya da amel defterlerini açan 4. Hakkı batıldan ayıran 5. Peygamberlere zikri getiren meleklere yemin olsun

2-MAKSAT RÜZGÂRLAR OLABİLİR

Buna göre ayetlerin anlamı şöyledir: 1. Peş peşe gönderilen 2. Ser esen 3. Bitkileri veya bulutları yayan 4. Allah’ın dostları ile düşmanlarını ayıran 5. Böylece felaket haberlerinin gelmesini sağlayan rüzgârlara yemin olsun

3-MAKSAT VAHİY OLABİLİR

Bu durumda anlam daha ilginç bir boyut kazanır. 1. Hz. Peygambere peyder pey gönderilişine 2. Diğer inançları bastıran gücüne 3. Hakikati her tarafa yayan mesajlarına 4. Hakkı batıldan ayıran özelliğine 5. Öğüt veren yapısı ile vahye yemin olsun

4-MAKSAT PEYGAMBERLER OLABİLİR

Aslında 3. Madde ile benzeşen bu kanaate göre ayetlerin mesajı şu şekli alır.

1. Ma ’rufu getiren

2. Risaletle güçlenip üstün gelen

3. Dini gerçekleri yayan

4. Tevhit ile ilhâdı (hak ile inkârı) ayıran

5. Zikre davet eden peygamberlere yemin olsun

MAKSAT İSTİKAMET SEBEPLERİ OLABİLİR

Diğerlerinden farkılı olarak bu görüş, “Kuran’ın muhatabı olan ve insanı istikamet sahibi yapabilen duyguları” içermektedir. Buna göre ayetlerin anlamı şöyledir.

1. Dünyadan yüz çevirip ibadetle Allah’a yönelen

2. Dünya sevgisini kalbinden silip atan

3. Bu duygusunu bütün iç-dış organlarına yayan

4. “Allah var gerisi yalan” diye gerçeği yanlıştan ayıran

5. Kalbine Allah’ın zikrini yerleştiren istikamet sahibi insanlara, onların gönüllerine yemin olsun.” İfadelerden de anlaşılabileceği, bu son görüş, her yönüyle işâri tasavvufi bir yapı arz etmekte, diğer görüşlere göre daha farklı bir mesaj oluşturmayı amaçlamaktadır.

AYETLERİN VAHİYLE İLGİLİ YORUMLARI

1. İl ayetteki urf kelimesine “peyder pey” anlamı verilince, el-mürselât, yani “gönderilenler” in vahiy ürünü bilgiler olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Kuran, 23 yıllık bir süreçte indirilmiştir. Furkan 25/30 da da hatırlatılan husus budur. Bu nedenle “Kuran’ın peyder pey indirilmesi” anlamındaki Tencimu’l Kuran ifadesi budur.

2. İkinci ayetteki el-âsıfat kelimesini, vahyin gönüllere müdahalesi, yani küfrün, inkârın ve şirkin oradan sökülüp atılması anlamında kabul edebiliriz. Nitekim Naziat suresinin ilk ayetlerinde de benzer bir durum vardır. Naziat 79/1 ayetin anlamı şöyledir: “İnkârcıların yüreklerinden küfrü şiddetli bir şekilde söküp atanlara yemin olsun!”

3. Üçüncü ayetteki en-nâşirât “yayanlar” ifadesi, aynı şekilde, vahyin bir başka özelliğini gündeme getirmekte ve gerçekleri yayan yapısını hatırlatmaktadır. İlahi irade vahyi göndermekle bütün gerçekleri ortaya sermekte, “vahyin, hidayeti gönüllere saçan” yapısına dikkat çekmektedir. Zariyat 51/1 de de vahyin bu özelliğine dikkat çekilmektedir.

4. Dördüncü sırada yer alan el-fârikât kelimesi, başında fâ edatı bulunması nedeniyle, bir önceki âyetteki anlamın açıklayıcısı veya sonucu olarak yorumlanabilir. Buna göre, vahyin gerçekleri yaymasının sonucunda beklenen şey, onun “doğruyu yanlıştan ayırması” dır. İşte el-fârikât kelimesi, vahyin bu özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten Kuran’ın ismi el-furkandır ve 25 surenin de ismidir. Bu kelime, Kuran’ın hakkı batıldan ayırıcılığını ifade etmektedir.

5. Beşinci ayetteki el-mülkıyat ve zikr kelimelerini de benzer şekilde vahiy ile ilişkilendirmek durumundayız. Saffat 37/3 te de yer aldığı gibi buradaki maksat, öğüt olan Kuran mesajının insanlara ulaştırılmasıdır. Müzzemmil 73/5 te de söz konusu kelime bu anlamda yer almaktadır.

M.Okuyan

MÜLKIYÂT: الملقيات [mülkıyât] sözcüğü, “bırakmak, yere koymak, terk etmek” anlamlarına gelen إلقاء [ilkâ’] mastarının ism-i failidir. Farklı kalıplardaki türevleri Kur’ân’da birçok kez kullanılmıştır. Bununla birlikte ilkâ’ sözcüğünün Kur’ân’da “içe bırakma, zihne iyice yerleştirme” anlamında da kullanıldığı görülmektedir:

O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan ruhu kullarından dilediğine ilkâ ’eder [bırakır] . (Mümin/15)

Şüphesiz ki, bu Kur’ân sana yasalar koyan ve en iyi bilen Allah tarafından bırakıl maktadır  [içine işletilmektedir] . (Neml/6)

Derken Âdem Rabbinden bir takım kelimeleri içine aldı. O [Allah] da tövbesini kabul etti. Muhakkak O, tövbeyi çok çok kabul edendir, çok esirgeyendir. (Bakara/37)

Bu durumda, الملقيات [mülkıyât] sözcüğünün konumuz olan âyette de kesin olarak “zihne iyice yerleştirenler” anlamında kullanıldığını söylemek mümkündür. Zaten bu özellik de yine Kur’ân âyetlerine has bir özelliktir.

ZİKR: ذكر [zikr] sözcüğünün; “anma, hatırda tutma, din kitapı [öğüt kitapı] ve öğüt” anlamlarında kullanıldığı herkes tarafından bilinmektedir. H.Yılmaz

5. âyetteki zikr sözcüğünün, “öğüt” anlamına geldiği, Arapça dilbilgisi kurallarına göre 6. âyette kendisinden bedel konumunda bulunan عذرا ‘ نذرا [‘uzren, nüzren] ifadesinden de anlaşılmaktadır. Zira 6. âyette, mazeret hazırlayacağı, mazur kıldıracağı [‘uzren] ve uyarı yapacağı [nüzren] bildirilen etkiyi, 5. âyette bildirilen zikr yapmaktadır. Bu da zikr ‘in ancak “öğüt” işleviyle mümkündür. Bir başka ifade ile söylemek gerekirse, insanı geçmişteki hatalarına tövbe ettirmeye yönelten ve geleceğe yönelik olarak ona uyarıda bulunan zikr ancak “öğüt” olarak anlamlandırılabilir. Dikkate alınan öğütlerin kesinlikle insanı bu iki işlemi yapmaya motive ettiği düşünülürse, 5. âyetteki zikr ‘in “öğüt” olarak anlaşılması gerektiği daha da iyi anlaşılır.

Kur’ân’ın (öbek öbek gönderilmiş tüm ayetlerinin) zikr [öğüt] olduğu Kur’ân’da yüzlerce âyette bildirildiğine göre, öğütleri zihne iyice yerleştirenlerin de yine “Kur’ân ayetleri” olduğu kesinlik kazanmaktadır.

H.Yılmaz

"Gerek özür için, gerek uyarı için".

ÖZR, mazur kılmak, yani kabahati silmek mânâsınadır.

NÜZÜR de, uyarmak, korkutmak, sakındırmak mânâsına mastardır. Bu iki kelime daha önce geçen "zikir “den bedel veya mef’ul (tümleç)dirler. Yani hakkı kabul edenlere özr için, batılı kabul edenlere korkutmak için zikri bırakanlar demek olur. Mazeret mânâsına "azîr”in veya korkutmak mânâsına "nezir" 'in, yahut mazereti kabul eden ve korkutan mânâlarına "azir" ve "nezir" in çoğulu da olabilir ki, üçüncüsünde hâl olurlar, yani durum bildirirler. Yine "Keşşafta şöyle denilmiştir: Yahut yüce Allah azap rüzgârlarına yemin etmiştir. Onları göndermiştir de, bunlar büküp büküp devirmişlerdir. Rahmet rüzgârlarına da yemin etmiştir. Bunlar da ölü araziye hayat yaymışlardır da Allah'a şükredenlerle inkâr edip nankörlük edenleri ayırmışlardır. "Elbette kendilerine bol bir su verirdik ki bu hususta onları imtihan edelim."(Cinn, 72/16, 17) gibi de bir zikir, bir uyanma telkin etmişlerdir. Ya Allah'ın nimetini görüp şükretmek üzere tevbe edip mağfiret dilemek suretiyle Allah'tan özür dileyeceklere özür için veya bu nimeti tabiat veriyor deyip Allah'a şükürden gaflet edenleri korkutmak için. Bu durumda zikre sebep olduklarından dolayı "mülkıyat zikir" yani "zikir bırakanlar, zikir telkin edenler" sayılmışlardır demek olur.

Bundan başka bu mânâlar Kur'ân ayetleri veya peygamberlerin gönderilişleri ve insanoğlunun kalbine gelen düşünceler ve teşvik edici haller hakkında da düşünülmüştür.

Bununla beraber bu ayetlerde yalnız sıfatlar zikredilmiş olduğu için, bu sıfatları taşıyanların kimler olduğunu belirlemeye kalkışmayarak ve bu açıklamalar birer misal gibi sayılarak, bu yalnız devirmek, yaymak, ayırmak, zikir telkin etmek denebilen fiilleri yapmak üzere iyilik yapmak için veya ard arda gönderilen kuvvetler diye anlamak en sağlıklı ve en kapsamlı mânâ olur ki bunun da "melekler" mânâsına geleceği açıktır.

H.Yazır

(Doğru yolda olanlara) özür dileme (yani tevbe etme imkânı vermek), (batıl yolda olanlara da) uyarıda bulunmak için.

Ayetteki uzr kelimesi “mazur kılmak, suçunu örtmek,” nuzr sözcüğü ise “uyarmak, korkutmak, sakındırmak” demektir.

Uzr kelimesi “özrü kaldırmak” anlamına alınabilir. Ayrıca iki kelime arasındaki ev edatını “ve yani” şeklinde “tefsiriyye” olarak anlamlandırabiliriz. Buna göre ayetin anlamı şu şekli alır: “Bu zikrin veya vahiylerin gönderilme gerekçesi, özürleri bitirmek, bilgisizlik veya habersizlik türünden özür kalmamasını sağlamak, yani son uyarıyı gerçekleştirmektir. M.Okuyan

Lafzen, "size vaat edilen", yani yeniden dirilme

M.Esed

Size vaat olunan şey mutlaka gerçekleşecektir.

Ayetteki tû adune fiili, vaat edilmek”, vâki kelimesi ise “gerçekleşmek demektir. Yüce Allah, vahyine yemin ederken, aslında Kendi kelâm sıfatına yemin etmekte ve ona dikkat çekmektedir. Nitekim çeşitli ayetlerde yer aldığı gibi Yüce Allah, peyder pey indirdiği vahyine yemin etmektedir. (Necm 53/1;Vakıa 56/75-76; Tarık 8/1-3 Fecr 89/1-5)

Onun değerine vurgu yapmakta ve gerçeği fark edebilenler için bunun çok büyük bir yemin olduğunu beyan etmektedir. İşte Yüce Allah, vahyine yaptığı yeminlerin asıl sebebini surenin yedinci ayetinde vermektedir.

Bu ayet Zariyat 79/5 ve 6 ayetlerin bir aradaki ifade şeklidir. Yüce Allah orada “insanlara vaat olunan şeyin, yani kıyamete dair bilgilendirmelerin doğru olduğunu ve hesaba çekilmenin mutlaka gerçekleşeceğini beyan etmektedir. M.Okuyan

Yıldızlar söndürüldüğü zaman

Ayetteki en-nücum kelimesi “yıldızlar”, tumiset fiili ise “söndürülmek” demektir. Kuran da Kıyamet ile ilgili anlatımlarda genellikle edilgen kalıplar kullanılmaktadır. Bunun nedenini İnfitar 82/1 de geçmektedir.

Bu ayetteki tams kelimesi Kuran da, “gözlerin silinmesi, yani kör edilmesi”, (Yasin 36/66; Kamer 54/37) “yüzlerin silinmesi” (Nisa 4/47), ve “malların yok edilmesi” (Yunus 10/88) gibi anlamlarda da kullanılmaktadır. Bu kullanımların hemen hemen hepsi benzer bir anlam içeriği oluşturmaktadır, diyebiliriz.

Kuran da, kıyametle ilgili bilgilerin verildiği bazı ayetlerde yıldızların durumuna da değinilmekte ve çeşitli ifadeler kullanılmaktadır. Buna göre Tekvir 81/2 de inkedera “dökülmek” fiili yer almaktadır. Elbette yıldızların sönüp dökülmesi ve karartılması kıyametin bir parçasıdır. Yıldızların veya gezegenlerin bu hali, mevcut sistemdeki işlevlerini tamamlamaları anlamındadır. İnfitar 82/2 deki intesera fiili mahşer için yeniden yapılanmayı ifade ederken, Tekvir 81/2 ve Mürselat 8 de sistemin yıkılması dile getirilmektedir. Bu konuyu Tekvir ve İnfitar surelerinin ilk ayetlerinde geniş şekilde ele aldığımız için daha fazla detaya girmiyoruz.

M.Okuyan

Yıldızlar silindiği zaman

Bu ayette yer alan et-tams kelimesi Kuran da farklı olaylar veya oluşumlar için kullanılmaktadır. “Silmek, götürmek, izini imha etmek” manalarına gelen bu kelime Kuran da şu ayetlerde geçmektedir.

“(Ey kitap ehli!) Biz, bir takım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden…” (Nisa 4/47) Buradaki “yüz” kavramı, şan, şeref ve ikbal anlamına gelmektedir. O zaman bu ayetteki tams kelimesi ile “yüz” ü bir araya getirince, bir ferdin, genelde bir toplumun şan, şeref ve ikbalini “elinden almak” manasını ifade etmiş olur. Kelimenin lügat anlamı ile buluşturursak, bir toplumun şanını, şerefini, ikbalini silip ortadan kaldırmak, ışığını söndürmek manasını verebiliriz.

“Ey Rabbimiz! Onların mallarını yok et” (Yunus 10/88) Bu ayetteki tams, mal ile, yani ekonomik yapı ile ilgilidir. Burada malı imha etmek, yok etmek manasını ifade etmektedir.

“Dileseydik, onların gözlerini tamamen kör ederdik” (Yasin 36/66) Bu ayette de gözle ilgili bir mana yüklenmekte ve “kör etmek” anlamına gelmektedir. Kamer 37 de de aynı manaya gelmektedir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Mürselat 8 de ışığının gitmesi, sönmesi, silinmesi anlamını ifade etmektedir.

Mürselat 8 de geçen tumiset ile Tekvir 2 deki inkederat ve İnfitar 2 deki inteserat birbirlerini tamamlayan kelimelerdir. Önce yıldızların ışığı sönecek, sonra da döküleceklerdir. Burada kıyamet koparken, tam koptuğu anda yıldızların ne olacağına açıklık getirilmektedir.

B.Bayraklı

O yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman,

Âyette geçen, طمست [tumiset] sözcüğü,طمس [tams] mastarından türemiş “fiil-i mazi, bina-i meçhul, müfret, müennes” bir sözcüktür.

Tams sözcüğü kök olarak “silmek, ortada iz bırakmamak, imha etmek, uzaklaştırmak” anlamlarına gelmektedir. Nitekim Arapça’da gözleri görmeyene, “gözleri silinmiş, gözleri imha olmuş, gözleri kendinden uzaklaştırılmış” anlamında طموس البصر [tamûsu’l-basar] , kalbi kalplikten çıkmış, fesada uğramışlara da “kalbi silinmiş, kalbi imha olmuş, kalbi kendinden uzaklaştırılmış” anlamında طموس القلب [tamûsu’l-kalb] denmektedir.

Tams sözcüğünün türevlerini şu ayetlerde de görmek mümkündür: Yâ-Sin/66, Kamer/37, Nisâ/47, Yunus/88.

Işık kaynağı olarak bilinen yıldızların aslında enerjilerinin tükenmesiyle sönen, silinen bir yapıda oldukları çok yakın bir tarihte tespit edilmiştir. Yıldızların sonsuza dek ışıyacağının sanıldığı bir dönemde, ışıklarının söndürülmesi, silinmesi suretiyle varlıklarının son bulacağının Kur’ân tarafından dile getirilmiş olması büyük bir mucizedir. H.Yılmaz

Gök kubbe yarılıp parçalandığı zaman

Ayetteki es-sema kelimesi “gök”, furicet fiili ise “yarılmak, ayrılmak, parçalanmak” demektir.

Bu ayette Kıyamette gerçekleşecek olayların bir diğeri ele alınmakta ve gök kubbenin yarılıp parçalanacağı beyan edilmektedir. Yıldızların durumunda olduğu gibi bu konuda da Kuran da çeşitli ifadeler vardır. Bu ifade, Tekvir 81/11 deki “açılma” dan, İnfitar 82/1 ve İnşikak 84/1 deki “yarılma” dan farklıdır. Çünkü söz konusu ayetlerde, gök sisteminin ahirette yeniden inşa edilmesi sürecinden söz edilmektedir. Burada ise kıyamet sahnelerinden birisi yer almaktadır.

Hiç şüphe yok ki kıyamet bir yok oluş değil, yeni bir başlangıcın veya dönüşümün ilk aşamasıdır. Meseleye böyle bakıldığında, Kuran da kıyamet ve ahiret hakkında bilgi verilen ayetlerin anlaşılması daha kolay olacaktır. Enbiya 21/104, İbrahim 14/48 ve İnfitar 82/1-4 te dile getirilen hususlar bunu desteklemektedir.

M.Okuyan

 

9. Gök yarıldığı zaman

Bu ayette geçen furicet kelimesinin eş anlamlısı İnfitar 1 de infetarat olarak geçmektedir. İki kelime de aynı anlama gelmektedir. Ferc, “yarmak” demektir. Şu ayetlerde de göğün bu durumu açıklanmaktadır:

“O gün gök beyaz bulutlar ile yarılacak.“ (Furkan 25/25) İnşikak suresinin 1. Ayetinde de aynı kelime geçmekte ve göğün yarılmasını ifade etmektedir.

Ferc, İnfitar ve İnşikak aynı manayı, yani yarılmayı ifade etmektedirler. Demek ki, kıyametin kopuş anında gök yarılacaktır. B.Bayraklı

Gök aralandığı zaman,

Âyette geçen, فرجت [furicet] sözcüğü, “iki şey arasındaki aralık” demek olan الفرج [ferc] sözcüğünden türemiştir. Bu sözcük genellikle “yarmak” anlamındaki فجر [fecr] sözcüğü ile karıştırılmaktadır. Bu karıştırmanın bir sonucu olarak, dişi canlıların üreme organlarınaفرج فروج , [ferc, fürûc] denmesinin bu organların yarık oluşundan ileri geldiği zannedilir. Hâlbuki sebep bu organların yarık oluşları değil, iki ayağın aralığında bulunuyor olmalarıdır

Dolayısıyla yukarıdaki âyet, “göğün yarılması ”nı değil, “aralanması ”nı ifade etmektedir. Ancak “göğün aralanması” ile neyin kastedildiğini bilmek bugün için mümkün değildir, belki kıyamete kadar da mümkün olmayacaktır. Bir tahmin olarak; dünya ile atmosfer arasında bir boşluk oluşacağı ve buna bağlı olarak dünyanın, güneşin çekim alanından çıkacağı anlamına geldiği söylenebilir.

H.Yılmaz

Ve gök parçalandığı zaman(M.Esed)

Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman

Ayetteki el-cibâl kelimesi “dağlar”, nüsifet fiili ise “savrulmak” demektir.

Tekvir 81/3, Nebe 78/20 ve Karia 100/5 te de açıklamaya çalıştığımız gibi, Kıyamet günü dağlar büyük bir değişime geçirecektir. Kuran da kıyamet sahneleri ve dağlarla ilgili çeşitli bilgiler vardır. “Dağların yürütülmesi” (Kehf 18/47), “Un ufak edilip savrulması (Taha 20/105), “Tıpkı bulutlar gibi hareket etmesi” (Neml 27/88), “serpilmesi” (Vakıa 56/5), “Yeryüzü ve dağların birbirine şiddetli bir şekilde çarpması” (Hakka 69/14; Müzzemmil 73/14), “dağların yüne dönüşmesi” (Mearic 70/9), “etrafa saçılması” (Mürselat 77/10) “yürütülüp yerlerinin serap olması (Nebe 78/20- Bu ayet hem kıyamet hem de mahşerle ilgili olabilir) ve “atılmış yün gibi olması” (Karia 100/5) şeklindeki olaylar, kıyametin dehşetini ortaya koymaktadır.

Bütün azamet ve ihtişamına rağmen, sarsılmaz gibi duran bu büyük kütlelerin yaşanacak dehşet nedeniyle yün gibi savrulacakları, etrafa saçılacakları, varlığını koruyamayacakları ve un ufak olup, toz toprak haline gelecekleri ifade edilmektedir. En büyük nesnelerin bile bu hale geldiği bir olayda kendilerini nasıl bir sonun beklediği hakkında insanlar derin derin düşünmeli ve ibret alarak hazırlıklı olmalıdır.

M.Okuyan

Dağlar ufalanıp savrulduğu zaman

Yüce Allah kıyametin kopuşunu anlatırken “uzaktan yakına” metodunu kullanmaktadır. Yıldızlar ve gök, ardından dağlara geçmektedir.

Ayetteki nüsife fiili, “söküldü” anlamına gelmektedir. Dağların kıyamet anında alacağı bu durumu Yüce Allah başka ayetlerde de şöyle açıklamaktadır.

“Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak” (Taha 20/105) Bu ayette de aynı kelime yer almaktadır ve ufalanıp savurmak anlamına gelmektedir.

“Dağlar parçalandığı zaman” (Vakıa 56/5) Bu ayetteki büsse fiili de aynı anlama gelmektedir.

“O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar çöküntü ile akıp giden kum yığınına döner” (Müzzemmil 73/14)

“Dağlar sallanıp yürütüldüğünde” (Tekvir 81/3)

Bütün bu ayetlerde, farklı kelimeler kullanılmış, ama aynı mana ifade edilmiş ve dağların kıyamet günü alacağı şekil açıklanmıştır.

B.Bayraklı 

Dağlar savrulduğu zaman,

Bu ifadeyle şimdiki kâinat düzeninin bozulacağı, yani yıldızların uzaklaşacağı, söneceği, imha olacağı ve göğün aralanacağı o gün bir başka olayın daha gerçekleşeceği bildirilmektedir. Bildirilen bu olay, dağların ufalanıp havada uçuşan toza dönüşecek olmasıdır. 8–10. ayetlerdeki anlatımlar; İnfitar, Tekvîr, Müzzemmil, Tâ-Hâ, Furkan, İnşikak, Vakıa, Nebe, Zilzâl gibi başka surelerde de tekrarlanmış ve olayın ciddiyeti vurgulanmıştır. H.Yılmaz

Ve bütün elçiler belirlenen bir vakitte toplanmaya çağrıldıkları zaman

Yani, Allah'ın mesajlarını ilettikleri kişi ve topluluklar aleyhine veya onlar lehine şahitlik yapmaları için (karş. 4:41-42, 5:109, 7:6 veya 39:69). 

M.Esed

Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez] . (Zümer/69)

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir tanık yaptığımız zaman bakalım nasıl olacak! (Nisâ/41)
 Kur'an-ı Kerim'de pek çok yerde, Allah'ın haşr meydanında bütün insanları kendi huzurunda toplayıp her kavmin peygamberini şahit olarak çağıracağı ve Allah'ın mesajının insanlara ulaşıp ulaşmadığına şehadet ettireceği beyan edilmiştir. Sapık ve suçlu olanların karşısında Allah ilk olarak peygamberleri şahit gösterecek ve en büyük hücceti bu olacaktır. Böylece, sapıklığa düşmelerinin nedeninin kendileri olduğu açığa çıkacaktır. Allah'ın onlara bunu haber verdiği de ispatlanacaktır. (Mesela bkz. Araf 172-173, an: 134-135, Zümer 69, an: 80, Mülk 8 an: 14)  

Yani Allah'ın mesajlarını ilettikleri kişi ve topluluklar aleyhine veya onlar lehine şahitlik yapmaları için..

"Öyleyse Hesap günü, her topluluk içinden şahitler getireceğimiz ve seni ey Peygamber onlar aleyhine şahit tutacağımız zaman, ne olacak o günahkârların hali?- Hakikati inkara şartlanmış olanlar ve Peygambere itaatsizlik yapanlar o Gün toprağın kendilerini yutmasını isteyecekler, ama onlar, olup-biten hiçbir şeyi Allah'tan gizleyemeyeceklerdir.(Nisa41-42)

"Allah'ın bütün peygamberleri toplayıp onlara, (Size ne cevap verildi?) diye soracağı gün onlar, "Bizim bir bilgimiz yok Yalnız Sensin yaratılmışların idrakini aşan her şeyi tümüyle bilen diyecekler. (Maide 109)

Peygamber kendisine emanet edilen mesajı tebliğ etmekten başka bir şeyle yükümlü değildir. Çünkü o, ne insanların doğru yola gelmeleri için zorlayabilir ne de onların kalplerinden ne geçtiğini bilebilir. (Bak-Maide 99)

"Biz kendilerine peygamber gönderilenlere de kesinlikle soracağız, Peygamberlere de soracağız." (Araf 6)

"Ve yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanacak. Herkesin işlediğinin hesabı ortaya dökülecek. Bütün peygamberler ile öteki bütün şahitler huzura çağrılacak ve kendilerine adaletle hükmedilecektir. Ve onlara asla haksızlık yapılmayacak." (Zümer 69)  Mevdudi

11. "Elçiler". Bu elçilerin peygamberler olduğu açıktır. Bu kelime asıl itibariyle "tevkît" kökünden türetilmiş olup aslı dir. Yani "peygamberlerin bekleye durdukları ve ümmetlerine karşı şehadet edecekleri vakit ve vaat edilen güne erdirildikleri zaman ki bu kıyamet günüdür."

H.Yazır

Peygamberlerin, (ümmetleri hakkında şahitlik) vakti tayin edildiği zaman

Ayetteki er-rusul kelimesi “elçiler, peygamberler”, ükkıtet fiili ise “toplanmak, tehir edilmek, hazırlanmak, buluşma yeri ve zamanı belirlenmek” demektir.

Peygamberlerin mahşerde bir araya toplanacağı (Maide 5/109), ümmetlerinin önünde onların yanlışlıklarının deşifre edilmesi anlamında sorgulanacakları (Araf 7/6; Ahzab 33/7-8; Zuhruf 43/44; Maide 5/116-118), dahası ümmetleri hakkında şahitlik yapacakları Kuran da beyan edilmektedir (Bakara 2/143; Nisa 4/41; Nahl 16/ 84,89).

Peygamberin de ahirette sorgulanacağı konusunda Hz. Peygamberden bize gelen bilgiler de vardır. Hz. Nuh’la ilgili rivayet bu örneklerden biridir. Ebu Said el-Hudrî, Resulullah as. ın şöyle buyurduğunu bildirmiştir.

“Kıyamet günü Nuh as. Getirilecek ve ona, (tebliğ görevini yerine getirdin mi? Denilecek) Evet, ya Rabbi cevabını verince, bu defa ümmetine, Size tebliğ etti mi? Diye sorulacak; onlar da, Bize herhangi bir uyarıcı gelmedi cevabını vereceklerdir. Buna karşılık Yüce Allah, Hz. Nuha Senin şahitlerin kimler? Diye sorunca, o da Muhammed ve ümmeti diyecektir. İşte bu ifadelerden sonra Hz. Peygamber, ümmetine yönelerek, Sizler getirileceksiniz ve şahitlik edeceksiniz, buyurmuş ve “İşte böylece sizi orta (mutedil) bir ümmet yaptık…” (Bakara 2/143) ayetini okumuştur. Bu rivayette sözü edilen şahitliğin, fiilen ve aynı zamanda yaşayanların şahitliği şeklinde değilde, bilgi sahibi olmak anlamında gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. M.Okuyan

Elçilere vakit bildirildiği zaman.

Ayette geçen ükkıtet kelimesinin aslı vaktin bildirilmesi anlamına gelen, vükkıtettir. Buradaki elçilerden kasıt, peygamberlerdir. Peygamberlere bildirilecek vakit ne vaktidir? Sorusunun cevabını şu ayetlerle verebiliriz:

“Her bir ümmetten bir şahit tanık getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!” (Nisa 4/41)

“Allah peygamberleri toplayıp da, size ne cevap verildi? Dediği gün, bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak sensin. Diyeceklerdir. (Maide 5/109)

“Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz” (Araf 7/6)

“Yeryüzü Rabbinin nuru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında adaletle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez.” (Zümer 39/69)

Bu ayetleri yorumunu yapmakta olduğumuz ayete götürdüğümüz de, peygamberlere bildirilecek olan vaktin, sorgulama ve tanıklık etme anı olduğu anlaşılmış olacaktır. B.Bayraklı

(Bu durum) hangi güne ertelenmiştir?

Ayetteki eyy edatı “hangi”, yevm kelimesi “gün”, üccilet fiili ise “sonraya bırakılmak, ertelenmek” demektir. Buradaki soruyu 8. Ayetinden itibaren sayılan hususlarla ilgili görenler de vardır. Oysa bu soruda yer alan konu bir sonraki ayette “Hüküm günü” şeklinde cevaplandırıldığı için, maksadı ahiretle ilişkili görmek daha doğru gözükmektedir. M.Okuyan

Bu, her zaman Kıyamet Günü'ne işaret eden yevmu'l-fasl ifadesinin kronolojik olarak Kur’an'da ilk geçtiği yerdir (karş. 37:21, 44:40, 78:17 ve bu surenin 38. ayeti): yeniden dirildiğinde insanın kendisine ve geçmişteki eylem ve tavırlarının gerisindeki sebep ve saiklere mükemmel, kusursuz bir bakış açısı kazanacağını sık sık tekrarlayan Kur’ânî ifadeye telmih (karş. 69:1 ve ilgili not 1). 

M.Esed

Fasl (yani her şeyin ayırt edilip açıklanacağı ayrılma) Günü’ne

Ayetteki yevm kelimesi “gün”, el-fasl sözcüğü ise “ayrılma, ayırım” demektir. Ahirette gerçekleştirilecek değerlendirme veya hüküm verme işlemi hakkında Yüce Allah’ın Kuran da kullandığı kelimelerden biri de el-fasl ismi veya yefsılü fiilidir. Fasl, “iki şeyden birini diğerinden ayırmak, hakkı batıldan ayırt etmek ve bu işin yapıldığı günü adı” anlamlarına gelmektedir.

“İman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve müşrik olanlara gelince, muhakkak ki Allah bunlar arasında kıyamet gününde (ayrı ayrı) hükmünü verecektir. Çünkü Allah her şeye hakkıyla şahittir.” (Hac 22/17)

“Muhakkak ki, Rabbin ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında kıyamet günü onların aralarında hükmedecektir.” (Secde 32/25)

“(Durumu gören kâfirler), Ah, yazıklar olsun bize! Bu, ceza günüdür. Derler. (Bunun üzerine kendilerine), İşte bu, yalanlamış olduğunuz hüküm günüdür. (Denilecektir).” (Saffat 37/20-21)

“Şüphesiz, (hakkı batıldan ayıran) hüküm günü, hepsinin bir arada buluşacağı gündür. O gün, Allah’ın acıdıkları hariç, hiçbir dostun hiçbir dosta faydası olamaz, kendilerine yardım da edilmez.” (Duhan 44/40-42)

“Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Mümtehine 60/3)

“Bu ayırım ve karar günüdür. Sizi de sizden öncekileri de işte bir araya getirdik.” (Mürselat 77/38)

Ahirette insanların, amellerine göre ayrılacağından söz eden ayetler bağlamında Rum suresindeki şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Kıyamet kopacağı gün, işte o gün (müminlerle inkârcılar) birbirlerinden ayrılacaklardır.” (Rum 30/14)

Bu ayette fasl kelimesi değil, ancak aynı anlama gelebilecek yeteferrakuun “birbirlerinden ayrılacaklar” fiili kullanılmaktadır.

Ayrıca Yasin suresinde, “Ey suçlular! Bugün bir taraf ayrılın!” (Yasin 36/59) ayeti de bu ayrılma işleminin bir başka hitabını oluşturmaktadır.

M.Okuyan

Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ki Ayırt Etme Günü için (ertelenmişlerdi).

YEVMÜ’L-FASL: يوم [yevm] ve الفصل [el-fasl] sözcüklerinden oluşan bu ifade, “ayırt etme günü” anlamına gelen bir isim tamlamasıdır. el-yevm, Arapça’da “gün” demektir. Sözcüğün “yevmiye” [gündelik] gibi bazı türevleri Türkçe’de de kullanılmaktadır.

El-fasl sözcüğü ise isim olarak “iki şey arasındaki mesafe”, fiil olarak da “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. El-Fasl sözcüğünün fiil anlamının “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan şakk sözcüğü ile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyamet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyamet gününe, Yevmü’l-Fasl [ayırt etme günü] denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.

13. ayetten başka aynı surenin 38. âyetinde de karşımıza gelecek olan Yevme’l-Fasl [ayırma günü] ifadesi, değişik ayrıntılarla başka ayetlerde de tekrarlanmıştır:

Çünkü o zorlu bir haykırıştan ibarettir ki, derhal onlar karşıda duruverirler. “Eyvah bizlere! İşte bu Din Günü’dür” derler. –“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırt Etme Günüdür”– Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. (Toplayın da) iletin onları cahimin [cehennemin] yoluna doğru. (Sâffat/19-23)

Şüphesiz ki Ayırt Etme Günü onların hepsinin buluşma yeridir/kararlaştırılmış buluşma vaktidir. O gün dostun dosta hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmaz. (Duhan/40-41)

Kuşkusuz Ayırt Etme Günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur. O gün Sur’a üflenir, artık siz de bölük bölük gelirsiniz. (Nebe/17-18)

11–12. ayetlerde, bu dehşet veren sahnelerin yanında bambaşka bir olaya daha değinilmiştir. Bu olay, uzun insanlık tarihi boyunca insanlara tebliğde bulunmuş olan peygamberlerin mahşer halkına teşhiridir. “Ayırma Günü”, aynı zamanda genel bir buluşma günü olarak belirlenmiş ve bütün peygamberlere o gün için randevu verilmiştir. Bu buluşmada peygamberler, dağlardan, yeryüzünden, göklerden daha ağır basan o büyük konuya [hesap verme konusuna] ilişkin son hesaplarını sunacaklardır:

Kesinlikle ve kesinlikle, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz. Ve and olsun, onlara, bir bilgi ile anlatacağız; çünkü Biz gaipler değildik. Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Kimin terazileri de hafif kalırsa, işte onlar da ayetlerimize karşı zalimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir. (A‘râf/6-9)

Yukarıdaki âyetlerin ifade şeklinden, son derece önemli bir olaydan söz edildiği anlaşılmaktadır. Artık yıldızların sönmesi, göğün parçalanması, dağların ufalanıp toz gibi uçuşması ile yaşanan dehşet geride kalmış, fakat şimdi herkesi o dehşetin saldığı korkudan daha büyük bir korku kaplamıştır: Hesap verme korkusu…

Hesap verme zamanının geldiğini vurgulayan uyarı sarsıcıdır:

        Elçiler, vakitlendirildikleri zaman,

Allah’ın haşr meydanında [Kendi huzurunda] bütün insanları toplayacağı ve her kavmin peygamberini de şâhit olarak çağıracağı, Kur’ân’da pek çok yerde bildirilmiştir. Sapkınlar ve suçlular, Allah’ın kendilerine neyi ilettiğinin tanığı ve kanıtı olarak karşılarında peygamberleri bulacaklar ve böylece sapıklığa düşme sebebinin kendileri olduğu açığa çıkacaktır:

Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez] . (Zümer/69)

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de onların üzerine bir tanık yaptığımız zaman bakalım nasıl olacak! (Nisâ/41)

H.Yılmaz

Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi!

Bu ifade tarzı, hatırlanacağı üzere, insanın aklının eremediği, havsalasının alamadığı, zihnî yetilerinin boyutlarını aşan konularda kullanılmaktadır. Aynı ifadenin burada Yevmü’l-Fasl [ayırt etme günü] için kullanılması, o günde oluşacak dehşetin, insan zihninin ötesinde olduğunu anlatmaktadır. Yani insanlara, “Siz dünyada hangi sıkıntıyı görmüş, yaşamış, düşünmüş olursanız olun, onların hiç birisi Ayırt Etme Günü’ndeki kadar müthiş değildir, ona göre aklınızı başınıza alın!”

Denilmektedir. Arkasından da şu uyarı yapılmaktadır: H.Yılmaz

O gün, yalanlayanların vay hâline!

Rabbimizin uyarı ve teşvik amaçlı bu mesajı bu surede tam on kez tekrarlanmıştır. Gerek âhiret hâlleri ile ilgili açıklamaların ve gerekse dünya ile ilgili hatırlatmaların yapıldığı cümlelerin sonunda hep bu ifade kullanılmıştır. Tekrarlanan bu uyarı ifadesi hep aynı sözcüklerden meydana gelmiş olsa bile, yalanlayanların yalanladıkları ifade edilen şeyler her pasajda farklıdır. Meselâ bu ifadenin suredeki ilk geçişinde, “Yevmü’l-Fasl” ın [ayırt etme günü ’nün] , ikinci defa geçişinde “suçlulara yapılacak azabın”, üçüncü defa geçişinde “Allah’ın ilmi ve gücünün”, dördüncü defa geçişinde de “insanoğlunun muhtaç ve sınırlı bir güce sahip olduğunun, ilâhî kudretin ise her şeyi kapladığının” yalanlandığı ifade edilmiştir. Aslında ifadenin her tekrarlanışıyla farklı bir konu vurgulandığından, ifadenin tekrarlandığını söylemek pek de uygun değildir.

“Vay hâline!” şeklinde çevrilen ويل [veyl] sözcüğü ile ilgili detay Hümeze sûresi’nde verildiği için burada tekrar edilmeyecektir.

H.Yılmaz

(Peygamberi, kıyameti ve yargılamayı) yalan sayanların, o gün vay haline!

Ayetteki veyl kelimesi “yazıklar olsun, vay haline!”, yevmeizin ifadesi “o gün”, el-mükezzibin sözcüğü ise “yalanlayanlar” demektir. Başından beri surede sayılan şeyleri yalanlayanlar anlamı da çıkar. El-Mükezzibin kelimelerinin başında el takısı, yani elif lâm “belirteç edatı” bulunmaktadır. Öncesinde yer alan bilgileri kabul etmeyenler anlaşılmalıdır. M.Okuyan

Biz, (bunlar gibi inkârcı olan) öncekileri helâk etmedik mi?

Ayetteki nühlik fiili “helak etmek, yok etmek, cezalandırmak”, el-evvelin kelimesi ise “öncekiler, öncüler” demektir. Ayetteki el-evvelin kelimesine “öncüler” anlamı da verilebilir ve anlam, “yalanlayanların öncülerini helak etmedik mi?” şeklini alır. Buna göre, ayette tarihin ilk dönemlerine kadar gidilerek, helak edilen öncekiler söz konusu edilmiş olacağı gibi, vahyin ilk dönemlerinde Hz. Peygambere karşı çıkan ve düşmanlıktan beslenen elebaşların tehdit edildiği de kabul edilebilir. M.Okuyan

İşte sonrakileri de onlarla aynı yola sokacağız:

Sümme bağlacının -ki burada “İşte” olarak çevrilmiştir- kullanılması, “sonraki” günahkârların (âhirûn), bu dünyada Allah'ın akıl-sır ermez, derinliğine erişilmez hikmeti gereği bir belaya uğramasalar da öteki dünyanın azabına mutlaka uğrayacaklarını ifade eder.

M.Esed

Yani, bu Bizim sünnetimizdir [yasamızdır] . Ahireti inkâr edenler, tıpkı helâke uğrayan geçmiş ümmetler gibi, sonunda aynı felâkete uğramalarının kaçınılmaz olduğunu göreceklerdir. Bundan önce hiçbir kavim bu akıbetten istisnâ edilmemiştir, ileride de edilmeyecektir:

Şu, ayetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları kesinlikle açılmayacak ve deve (veya halat) iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. (A‘râf/40)

Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! (A‘râf/84)

De ki: “Hele bir yeryüzünde gezin sonra suçluların sonu nice oldu, bir bakın! (Neml/69)

İşte Biz günahkârlara böyle yaparız. (Sâffat/34)

ÂYETTEKİ “ÖNCEKİLER ve SONRAKİLER”İN KİMLİĞİ: Klâsik kaynaklar, öncekiler tabiri ile Âd ve Semûd kavimlerinin, sonrakiler tabiri ile de Lut, Şu‘ayb ve Mûsâ kavimlerinin [Firavun ve ordusunun] kastedildiğini ileri sürmüşlerdir.

Bize göre ise öncekiler, bu âyet inmeden önceki dönemlerde yaşamış olan Âd, Semûd, Lut ve Şu‘ayb ’ın kavimlerini, Firavun ve avenesini, Ashâb-ı Uhdud ve Ashâb-ı Fil gibi grupları; sonrakiler ise bu âyetler indikten sonra yaşayacak olan ilerideki inkârcıları işaret etmektedir. 17. âyette söz konusu olan bazı kıraat [okunuş] farklılıkları da bizim ileri sürdüğümüz tezi desteklemektedir.

H.Yılmaz

Sonra gelenleri de onların ardına takacağız.

Ayetteki sümme edatı “sonra, ardından”, nütbi’u fiili “peşine takmak”, el-âhirûn kelimesi ise “sonrakiler demektir.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Yüce Allah Enfal 8/33 te “Sen onların arasındayken, Allah onlara azap etmez” buyurduğuna göre, bu son ümmetin azgın elebaşlarına nasıl azap edilecekti? Bu soruya şöyle cevap verilebilir:

Kureyş müşrikleri topluca olmasa da, elebaşları çok kısa bir süre içerisinde helak edilmişlerdir. Bedir savaşında yaşananlar bunun bir örneğidir. Dahası, Nahl 16/45-47 de sözü edilen azap türlerinin, bu tür insanlar için daima mümkün olduğu da özellikle hatırlatılmalıdır.

Ayetin başındaki sümme edatı, sonrakilerin helak edilme yerinin dünya olmasının şart olmadığını da gösterebilir. Buna göre, Yüce Allah küfür önderlerini takip edip kendileri de küfür ve inkâr ehli içerisinde yaşayanları, ahirette azaba uğratacaktır. Âyeti böyle anlarsak, sorulacak herhangi bir soru da kalmaz. M.Okuyan

İşte Biz suçluları böyle yaparız!

Ayetteki kezalike kelimesi “işte, işte böyle”, nef’alü fiili “yapmak, davranmak”, el-mücrimin sözcüğü ise “suçlular, günaha dalanlar” demektir. Müddesir 74/41 de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, mücrim kelimesi c-r-m kökünden türetilen bir isimdir ve özet olarak “günah, cürüm veya suç işlemek” anlamına gelmektedir. El-Mücrimin, “suç işlemeyi hayat tarzına dönüştüren veya suçu savunan kişiler” demektir. Kuran da zikredildiğine göre mücrimler, “af kapsamı dışında bırakılmışlardır.” (Tevbe 9/66) Bu insanlar, “yüzü korkudan ve dehşetten dolayı morarmışlar, körleşenler” şeklinde tanıtılmakta ve azabın muhatapları olarak sunulmaktadır. (Taha 20/102)

Ayetteki nef’alü fiili, ceza yetkisinin sadece Yüce Allah’a ait olduğunu ortaya koymaktadır. İnkârcıların cezası ahirette verilir. Eğer inkârcılara dünyada ceza verilecekse, bu da insanlar eliyle değil, çeşitli tabii afetler, felaketler veya başka musibetlerle verilir. Dünya azabı genellikle muhatabın tevbe etmesini amaçlayan bir içerik arz eder. Çeşitli şekillerde görülen bu cezalandırmalar bazen bir imtihan olarak, bazen de rezil bir duruma düşürme şeklinde cereyan edebilir. Ne olursa olsun, inkârcıların cezasını dünyada da, ahirette de sadece Yüce Allah verebilir (Saffat 37/34) başkaları bu alana girme hakkına sahip değildir.

Müzzemmil 73/11, Müddesir 74/11 ve Kalem 68/44 gibi ayetlerde de ifade edildiği gibi Yüce Allah inkârcıları kendisinin cezalandıracağını açıkça beyan etmekte, adeta ceza verme noktasında başkalarının devreye sokulmaması gerektiğini ilan etmektedir.

Allah’a karşı işlenen günahların karşılığını sadece Yüce Allah verebilir; O’nun adına hiç kimse hiç kimseye, hiçbir şekilde ceza veremez. Özellikle “dinden dönenler öldürülürler” şeklindeki bir kabulün Kuran’a uygun olmadığı bu ayetle de ortaya çıkmaktadır.

Bugün dinden dönen, yarın yeniden hidayete erebilir; bu nedenle din adına hiç kimse hiç kimseyi öldüremez. Sadece savaş açanlara karşı savunma yapılması gereklidir. Saldırganlık yapmak bu dinde kesinlikle yasaklanmıştır. Bakara 2/190 da bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Size karşı savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın, fakat asla saldırganlık yapmayın! Allah, saldırganlık yapanları sevmez.”

Mümtehine 60/7-9 ayetlerde de şu ilahi hüküm yer almaktadır: “belki de Allah, düşman olarak algıladığınız kimselerle sizin aranıza bir sevgi koyar. Allah’ın buna gücü yeter; çünkü Allah bağışlayandır, merhamet edendir. Allah siz, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı ve onlara adaletle davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletle davrananları sever. Allah size, yalnızca, sizinle din savaşı yapan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve sizin çıkartılmanıza destek verenlerle dostluk kurmanızı yasaklar; artık kim onlarla dostluk kurarsa, işte zalimlerin ta kendileridir.”

İşte, Kuran’ın başka din mensuplarına veya dinsizlere karşı tutumu bu ayetlerde açıkça ortaya konmaktadır.

M.Okuyan

18. İşte Biz suçluları böyle yaparız!
Demek ki mücrim, yani suçlular aynı ceza ile cezalandırılacaktır. Bu ifade de tarihi olguların bir determinizm içinde cereyan ettiğine işâre etmektedir. Suçlu hangi nesil, hangi toplumda olursa olsun aynı tür ceza ile karşılık görecektir.

Mücrim denen suçlular kimlerdir? Bu sorunun cevabını Secde 12 de yaptığımız açıklamada bulabiliriz. Ancak burada özetle şöyle bir cevap verebiliriz.

Toplum içinde bozgunculuk yapan liderler ve kendini aldatanlar (Enam 6/123); cinsel sapıklar (Araf 7/80-84); Hakkı istemeyenler (Enfal 8/8); İman ettikten sonra tekrar inkara dönenler (Tevbe 9/66); Allah’a karşı yalan uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayanlar (Yunus 10/17); İnsanlara inanç özgürlüğü tanımayanlar (Taha 20/70-73); İnsanları yoldan çıkaranlar (Şuara 26/99); servetini kendinin kazandığını söyleyip Allah’ın verdiğini inkar edip iyilikten kaçınan ve gösterişe düşkünler (Kasas 77/79); Kuran dan şüphe edip onun Hz. Peygamber tarafından uydurulduğunu söyleyenler, öldükten sonra dirilmeyi yani Allah’ a kavuşmayı inkar edenler, kulak, göz ve gönlünü amaçlarına uygun kullanarak gerçeğe iman etmeyenler (Secde 32/2-3,9,12) ve kendini tanrı yerine koyup Allah’a şirk koşanlar (Naziat 79/24)

İşte bu eylemleri yapanlar hangi nesilde, hangi toplumda ve hangi çağda olursa olsunlar, aynı sonuçla karşılaşacaklardır. Çünkü bu davranışlar her zaman aynı neticeyi çağırmakta ve çağıracaktır. B.Bayraklı

"O gün yalanlayanların vay haline!".

Bu âyet, bu surenin her bir bölümünün sonunda tekrarlanan âyetidir. Bu tekrarda, gönderilenlerin sıra sıra, ard arda geliş manzaralarına da bir işaret vardır.

VEYL, "leyl" vezninde, aslında kötülüğün inmesi mânâsına olup bazan bir belanın ortaya çıkması zamanında dehşet ve kötülüğü ifade etmek için dilimizdeki "vay, yazık" kelimeleri gibi kaygılı olma ve dehşete düşme makamında kullanılır. Bu mânâca, "vay haline!" yahut "yazık, yazık" demek gibi olur ki, biz bunları acıma mânâsında da esef etme mânâsında da kullanırız. Bir de veyl, uçuruma yuvarlanmak gibi kötü bir durum, helak olma ve zarar etme mânâsına azab kelimesi, çok üzüntü duyma veya beddua olarak kullanılır. "Veyl ona", helak oldu veya helak olsun" demektir.

Veyl, cehennemde bir vadinin veya kapının da ismidir. Veyl deresi, veyl kapısı gibi.

Bu âyette o günkü korkunç durumun şiddetini açıklayarak korkutma ifade ettiği için biz bunu mealde, "vay haline!" diye terceme etmekle yetindik. "Veyl, o gün o yalanlayanlara" denilse lâfız itibariyle daha uygun olursa da dilimiz itibariyle "vay haline!" demek kolay geldi. Oysa maksat, o feci durumun şiddetini anlatmaktır.

"Mükezzibin" kelimesinin her âyette tekrarlanmadan önce geçen konunun ifade ettiği mânâya göre düşünülmesi gerekir. Mesela birinci geçtiği yerde hüküm gününü, ikincide suçlulara yapılacak azabı, üçüncüde Allah'ın ilmini ve gücünü, dördüncüde insanoğlunun muhtaç ve sınırlı bir güce sahip olduğunu, ilâhî kudretin her şeyi kapladığını ve Allah'ın nimetini inkâr mânâları ile ilgilidir. H.Yazır

(Ey insanlar!) Sizi dayanıksız bir sudan yaratmadık mı?

Ayetteki nahluk “yaratmak”, kelimesi “su”, mehîn sözcüğü ise “dayanıksız, zayıf, basit” demektir. Kuran da hem ilk insanın, hem de ondan sonrakilerin yaratılış süreçleri hakkında bilgiler vardır. İnsanın bir taraftan elementer geçmişi, diğer taraftan ana rahmindeki biyolojik gelişimi hakkında pek çok âyet mevcuttur. Bu konuyu daha önce Kıyamet 75/37-39, İnsan 76/2 ve Tarık 86/5-7 ayetlerde geniş bir şekilde ele almıştık.

Ayetteki nahluk fiili, insanın yoktan var edilişini değil de bir varlıktan başka bir varlığa dönüştürülmesini anlatmaktadır. Çünkü halk fiili, “bir şeyden başka bir şey yaratmak”, bir anlamda “dönüştürmek” anlamına gelmektedir. Zaten bu ayette de insanın yoktan var edilmesi değil, sudan yaratılması hatırlatılmaktadır.

Ayette sözü edilen su, canlılığın kaynağı olan “su” olabilir. Nitekim Yüce Allah, “biz, her canlı şeyi sudan yarattık” buyurmaktadır.(Enbiya 21/30) Ayrıca başka bir ayette “Allah, hareket eden her canlıyı sudan yaratmıştır” ifadesi yer almaktadır. (Nur 24/45) Dahası, “Allah’ın arşı” nın su üzerinde oluşu, hayatın su ile ilişkisini ortaya koymaktadır. Zira hayatın su ile meydana getirilişi, insanın güzel davranış ortaya koyması konusunda ki imtihanının gerekçesini oluşturmaktadır. (Hud 11/7) Bütün bu ayetlerde yer alan su bilinen su kabul edilebilir; mehîn ise, “basit” anlamına gelmiş olur.

Ayetteki su, nutfe-i Emşâc yani “döllenmiş yumurta” anlamına da gelebilir. Nitekim İnsan 76/2 de bu husus açıkça zikredilmektedir.

Ayetteki “su” ifadesini hangi şekilde anlarsak anlayalım, asıl maksat inkârcı insana yaratılışının başlangıcını hatırlatmaktadır. Böylece insan şeklini alan bu sıvının yaşadığı süreç gibi insanında bu hayattan sonra başka bir âleme gideceğini ona kavratmaktır.

M.Okuyan

Sizi değersiz bir sudan yaratmadık mı?

Bunun bir benzeri de Secde 8 dedir: “Sonra Allah, insanın neslini değersiz bir suyun özünden yaratmıştır.”

Yüce Allah insanın yaratıldığı adi suya dikkat çekmektedir. Üzerimize bulaştığında sildiğimiz, kir, pislik diye kabul ettiğimiz o sudan yaratıldığını söyleyerek, insanı inkâra götüren gururunu kırmakta, ona aslını tanıtmaktadır. Yüce Allah basit bir sudan değerli bir varlık yaratıp çıkarmıştır. B.Bayraklı

KARÂRIN MEKÎN [SAĞLAM YER]: Gerçekten de Rabbimiz plânını öyle yapmıştır ki, hamilelik gerçekleştikten sonra doğuma kadar geçen süre içinde “zigot” ile başlayan süreç, çeşitli evrelerde ve çeşitli bölgelerde ama özel bir koruma ile devam etmektedir:

Anne karnındaki cenin çok hassas bir varlıktır. Cenin eğer özel bir korunmaya sahip olmasaydı; sıcak, soğuk, ısı değişimleri, darbeler, annenin âni hareketleri cenine ya büyük bir zarar verecek, ya da cenini öldüreceklerdi. Annenin karnındaki üç bölge cenini tüm bu dış tehlikelere karşı korur. Bu bölgeler şunlardır: A) Karın duvarı, B) Rahîm duvarı, C) Amniyon kesesi.

Kur’ân’ın indiği 7. asırda insanların amnion kesesinden haberleri yoktu… Cenin bu üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekânda yavaş yavaş gelişimini sürdürür.

Amniyon kesesi temiz, akışkan bir sıvı ile doludur. Bu sıvı sarsıntıları emen koruyucu bir yastık gibidir, basıncı dengeler, amniyon zarının embriyoya yapışmasını engeller ve ceninin rahim içerisinde rahatlıkla dönmesini sağlar. Eğer cenin bu sıvı sayesinde rahatlıkla hareket edemeseydi, bir et kütlesi gibi yığılıp kalacak, devamlı bir tarafı üzerinde aylarca durduğu için yaralar vücudunu saracak ve birçok komplikasyon ortaya çıkacaktı. Ceninin her tarafının eşit biçimde ısınması da önemlidir. Sıvının ısıyı eşit dağıtması sayesinde dışarıdaki sıcaklık ne olursa olsun ceninin her yanı 31°C’lik sıcaklığa sahiptir. Yaratıcımız her aşamada her şeyi en ince şekilde ayarlamış, karanlıkların içinde her ihtiyacımızı karşılamış, bedenimizi dış dünyanın tüm zararlarından korumuştur. 

H.Yılmaz

21. Sonra onu sağlam bir yere yerleştirmiştik

Ayetteki ce’alnâ fiili “yerleştirmek, koymak, kılmak”, karâr kelimesi “durak, yerleşme yeri”, mekin sözcüğü ise “güçlü, korunaklı” demektir. Fe ce’alnehu ifadesinde fa edatı, bir önceki ayette sözü edilen yaratılışın ana rahmiyle ilgili ikinci aşamasını işaret etmektedir. Fe ce’alnehu ifadesindeki hû zamiri, rahme yerleştirilen hücreyi, yani zigotu göstermektedir. Ana rahmine yerleştirilen hücreler, sadece erkekten gelen erlik suyu hücreleri değildir. Rahme rahim yolunda döllenip zigot halini alan ilk insan hücreleri yerleştirilmektedir. Bu nedenle, önceki ayetteki mâ-i mehîn tamlamasını, içinde döllenmiş yumurtanın yani zigotun bulunduğu sıvı olarak anlamak gerekir.

Fi karârın mekin tamlaması, insanın ilk hücrelerinin nereye konulduğunu, bir anlamda nereye yerleştirildiğini göstermektedir. Bu ifadedeki fi edatı, hücrelerin konulduğu organın içini ifade eder. Karâr-i mekin, yani güçlü yer “ana rahmi” olduğuna göre, demek ki rahim yolunda döllenmiş yumurtadan oluşan insana ait ilk hücre olan “nutfe”, ana rahmine yerleştirilmektedir. Müminun 23/13 te belirtilen husus da budur. Ayetteki bu tamlamanın “rahim” olduğu konusunda âlimlerimiz arasında fikir birliği vardır. M.Okuyan

BELLİ ÖLÇÜ/VAKİT: Buradaki, قدر معلوم [kaderin malûm] ifadesinin anlamı, sadece insanların bildiği belli bir ölçü/vakit değildir; aynı zamanda “Allah’ın bildiği bir ölçü/vakit” anlamını da içermektedir. İnsanların hamileliğe ait bilgileri kabataslaktır ve hiç kimse bir çocuğun anne karnında kaç ay, kaç gün, kaç saat, kaç dakika, kaç saniye kalacağını, doğumun tam vaktini ve çocuğun anne karnında ulaşacağı ölçüleri bilemez. Bu özellikler Allah tarafından tayin edilmiştir, yani ölçüler O’nun tarafından konulmuştur.

H.Yılmaz

22. Belli bir süreye kadar

Ayetteki kader kelimesi “miktar, ölçü”, ma’lûm sözcüğü ise “belirli, bilinen, malum” demektir. Burada sözü edilen kader kelimesi, “vakitten bir miktar” anlamında alınmalıdır. Maksat, insanın doğumuna kadarki süredir ve bunu her insan için takdir eden varlık elbette Yüce Allah’tır. Takdirin Yüce ALLAH’a aidiyetinin delili bir sonraki cümlede yer almaktadır.

Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette insanın, ana rahminde belli bir süreye kadar kaldığı ifade edilmekteyken, buradan “bu sürenin ne kadar olduğu veya ana rahminde olanları Yüce Allah’ın bildiği” gibi konulara uzanmak doğru değildir. Ayette yer alan mesaj, insanın belli veya bilinen bir süreye kadar ana rahminde kaldığının bilinmesidir. M.Okuyan

Bu âyet, kıraat farklılıkları dikkate alındığında, “Biz onu biçimlendirdik, Biz ne güzel biçim verenleriz” şeklinde anlaşılıp çevrilebilir. Konu başka ayetlerde şöyle detaylandırılmıştır:

Ve hiç kuşkusuz Biz insanı, çamurdan bir sülâleden [süzülüp seçilmiş çamurdan] yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir yerin içinde nutfe [sperma] kıldık [yaptık] . Sonra nutfeyi bir alaka [embriyon] yarattık, derken o alakayı bir mudğa [bir çiğnem et parçası hâlinde] yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir. (Müminun/12–14)

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, – (bilin ki) ne olduğunuzu size açıklamak için– şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. İşte bu (gösteriyor ki), şüphesiz ki Allah haktır [gerçektir] . Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. (Hacc/5–6)

Yukarıdaki âyetler, bu hayattan sonraki hayatın varlığına açık bir delil teşkil etmektedir. Yaptıklarının hesabını sormak ve karşılığını vermek için insanı çok basit bir sudan yaratan gücün, onu yeniden yaratmasının çok kolay olduğunu vurgulayan bu pasaj şu anlamı içermektedir: “Ey kâfirler! Sizi hiç yoktan, basit bir sudan başlayarak ahsen-i takvim olarak yaratan Allah, ölümünüzden sonra sizi daha kolay, daha zahmetsiz yaratmaya kadirdir.”  

H.Yılmaz

Bütün bunları Biz takdir ettik. Bizim gücümüz ne mükemmeldir!

Ayetteki kaderna fiili “takdir etmek, belirlemek, ölçüye koymak”, nı’me kelimesi “ne güzel, ne mükemmel”, el-kaadirun sözcüğü ise “takdir edenler” demektir. Yüce Allah bu ayette yer alan kaderna fiiliyle bu gruptaki bütün hakikatlere gönderme yaparak, insanın yaratılış sürecinde yaşananları Kendisinin takdir ettiğini, başkalarının bu konuda müdahale imkânının ve hakkının bulunmadığını beyan etmektedir. Takdir sadece Allah’a aittir; kullara düşen ise, takdir edilen cinsiyet, ana-baba, ömür gibi hususlarda ilahi iradeye boyun bükmek ve kulluk görevini gereği gibi yerine getirmeye çalışmaktır.

Sözün burasında, Yüce Allah’ın Kuran da Kendisi için neden “Biz” dediği sorusunu da çok kısa şekilde ele almak gerekir.

Kadr 97/1 de geniş şekilde, Nebe 78/40 ve İnsan 76/23 te ise kısmen ele aldığımız üzere, Yüce Allah’ın Kuran da kendisini ifade bağlamında bazen “Ben”, bazen de “Biz” zamirlerini kullanmaktadır. Bunun sebebi, O’nun bir insan veya bir cinsiyet sahibi olarak algılanmasını engellemektir.

Yüce Allah “Biz” ifadesiyle bazen kendi yüceliğini ve erişilmezliğini, bazen istişarenin önemini, bazen de alçak gönüllü olmayı ve “ben” değil, “biz” demeyi insanlara öğretmeyi amaçlamış olabilir.

Bazı ayetlerin ve özellikle yorumunu yapmakta olduğumuz Mürselet 20-23 teki fiillerin “Biz” zamiriyle getirilmesinin muhtemel bir diğer gerekçesi de şu olabilir: Bu konudaki fiiller çok yüce ve aşkın bir güç tarafından yapılmaktadır. Uyarı çok önemlidir, bütün muhatapların buna karşı çok dikkatli davranması hayati bir önem arz etmektedir. Bu bilgilendirmenin şakası yoktur; çünkü bilginin önemli oluşu sahibinin yüceliğinden kaynaklanmaktadır. “Takdir eden Biziz” demek, onu başkası değil, bizzat Yüce Allah’ın gücü ve kurduğu sistem şekillendirdi, demektir. M.Okuyan

"Toplanma yeri."

KİFÂT, eklemek ve toplamak mânâsına gelen kökünden türetilmiş olup kale gibi, birbirine katılıp sıkışarak toplanılacak yer, dernek yeri ve Ebu Ubeyde ‘nin sözüne göre "kap" demektir. Biz buna mealde "tokat" dedik. Bu tokat, "sille" mânâsına tokat zannedilmesin. Sürüden sapıp da ekinlere, bağ ve bahçelere dalan kaçak hayvanların bekçiler tarafından tutulup hapsedildikleri yere de Anadolu Türkçesi'nde tokat denir. Nitekim Tokat ilinin ismi de bunu andırır. Buna Rumeli'nin bazı yörelerinde "kapı" denildiğini de duydum. "Tutuklama evi" mânâsına "kapı altı" tabiri de Anadolu'da yaygın idi.

H.Yazır

Yeryüzünü dirilere ve ölülere bir toplanma-tutulma yeri yapmadık mı?

21. âyette insanın dünyaya gelmeden önceki yurdunu [ana rahmini]   قرار مكين [karâr-ı mekin] [sağlam yer] olarak niteleyen Rabbimiz, insanın doğum sonrasındaki hayatını sürdürdüğü ikinci yurdunu كفاة [kifat] sözcüğü ile nitelemiştir.

Kifat sözcüğü, “küçük çömlek, çanak, tencere, kazan” anlamındaki kift sözcüğünden türemiştir. Sözcüğün mastarı, “bir yere bir şeylerin toplanması ve orada tutulması” anlamına gelir. Hırsızların çaldıkları malları sakladıkları dağdaki mağaraya kâfit denir. Medine’deki “Bakiu’l-Ğardad” denilen mezarlığa da ölüler defnedildiği için kefte denir. Kifat ise, “yeryüzünde bir şeylerin biriktirilip korunduğu yer” anlamındadır.

Yeryüzünün bu sözcükle nitelenmesi, yine Rabbimizin şanına uygun ifadelendirmelerinden birini ortaya koymaktadır. Çünkü canlı ve cansız tüm varlıkları üzerinde bulunduran yeryüzü, hem canlıların hayatlarını sürdürmeleri bakımından her türlü koşulu taşımakta, hem de onları yaşamlarından sonra da sinesinde barındırmaktadır. Yani, milyonlarca yıldan beri bitki, hayvan, insan gibi her türlü yaratığı kucağında yaşatan, onların yaşam ihtiyaçlarını karşılayan, onlara hazinelerinden sürekli imkânlar aktaran yeryüzü, bütün bu yaratıkları yaşamlarından sonra da bağrında saklayabilmektedir. Yeryüzündeki bu benzersiz düzen, bir taraftan Rabbimizin eşsiz plancılığını gözler önüne sermekte, diğer taraftan da ahiretin mümkün ve makul olduğunun başka bir delilini teşkil etmektedir.

25–26. âyetlerle ilgili olarak Razi’nin açıklamaları da kayda değer niteliktedir:

Buna göre adeta, “Biz yeryüzünü, canlıları, cansızları bağrına basan olarak bu biçimde yaratmadık mı?” denilmek istenmiştir. Yahut da bu ifadeler, kifâten kelimesinin delâlet ettiği nekfitü [toplarız, cem ederiz] fiili ile mensupturlar. Buna göre mana, “Biz sizleri, canlılar ve ölüler olarak bir araya toplarız” şeklinde olur. Bu durumda da bu iki kelime, mef’ul zamirinden [nekfitkum=sizi… toplarız] ’dan hâldir. Dil bakımından yapılacak açıklama bundan ibarettir.

Manaya gelince, bu hususta şu izahlar yapılabilir:

1) Yeryüzü, canlıları sırtında [üzerinde] , ölüleri de karnında [içinde] bir araya getirir. Buna göre mana, “Diriler, evlerinde otururlar, ölüler de kabirlerine gömülürler” şeklinde olur. İşte bundan dolayı Araplar yeryüzüne, “ana” adını vermişlerdir. Çünkü yeryüzü, insanları bağrına basması açısından, tıpkı çocuğunu bağrına basıp onun işlerini uhdesine alan bir anne gibidir. İnsanlar yeryüzünde bir araya gelip onun sinesinde birleştikleri için, yeryüzü de âdeta o insanları bağrına basmış gibi olur.

2) Yeryüzü, canlılardan ayrılan o pisleri, şeyleri kendisinde topladığı için canlıların kifât’ı, yani derleyip toplayıcısı olarak kabul edilmiştir. Ama yeryüzünün, insanlar onun üzerinde olmaları halinde, canlıları toplaması meselesine gelince, hayır; buna kifât adı verilmez.

3) Yeryüzü, insanın yeme-içme gibi ihtiyaçları hususunda kendisine muhtaç olduğu şeyleri kapsayan bir mahal olduğu için “canlıların toplayıcısı” [kifât’ı] olarak addedilmiştir. Çünkü bütün bunlar yerden biter. Zararlı şeyleri def etmeye elverişli, mamur ve derli-toplu binalar da, yeryüzünde ve oradan inşa edilmişlerdir.

4) Âyetteki ahyâen ve emvâten kelimelerinin manası yerle ilgilidir. Buna göre diriler, yerin bitirdiği şeyler; ölüler de bitirmediği şeyler olmuş olur.

H.Yılmaz

Bu, yalnızca toprağın diri ve ölü insanlar ve hayvanlar için bir kalım/yerleşim yeri olduğu gerçeğine işaret etmekle kalmaz, ama aynı zamanda bütün organik hayatta, ilahî bir kanun olarak, doğma, büyüme, yaşlanma ve ölme devr-i daim şeklindeki hareketine işaret eder -böylece, “ölüden diriyi ve diriden ölüyü meydana getiren” Yaratıcı ‘nın varlığının bir kanıtı olarak görülür (3:27, 6:95, 10:31 ve 30:19). 

M.Esed

Diriler ve ölüler için

Ayetteki ahyâ kelimesi “diriler” emvat sözcüğü ise “ölüler” demektir. Yüce Allah, yeryüzünün toplanma alanı oluşunu, “dirileri üzerinde, ölüleri ise kabirlerde yanı karnında toplaması” şeklinde beyan etmektedir.

Buradaki ahyâ “diriler”, emvat “ölüler” kelimelerini “müminler” ve “inkârcılar olarak da anlayabiliriz. Söz konusu kelimeler nekra, yani belirsiz geldiği için ayetin “insan olsun, hayvan olsun, bütün canlıların dirilerini ve ölülerini” içerdiğini de söyleyebiliriz.

Ayetteki ifadeyi “diri veya ölü bütün canlı organizmalar ve cansız varlıklar” şeklinde de anlayabiliriz. Bu durumda ayetin kapsamına dünyadaki bütün yaratıklar girer.

Yeryüzünün cazibe merkezi oluşu, başta inkârcılar olmak üzere bütün diri insanları kendine çekmesiyle ilgili olarak da görülebilir. Ölüler ise zaten kabirlerde bulunmuş olacaklardır.

Ayette “hayat” ın önce, “ölüm” ün sonra zikredilmesinden şöyle bir sonuç da çıkartabiliriz: Burada ahirete inanmayanlara yönelik özel bir mesaj vardır. Yani hayatta olan herkes bir gün öleceğini bilmeli ve ona göre hazırlanmalıdır. Bu mesaja Bakara 2/28 de katarsak, ölümden sonra yeniden diriltilmenin ve Yüce Allah’a sunulmasının yaşanacağını özellikle belirtmemiz gerekir.

Kifat kelimesi, Zemahşerî ve Razi gibi âlimlerin de ifade ettiği gibi, “çekmek, yapışmak ve içine almak” anlamlarına gelmektedir. Bu durumda, yerkürenin kendi içindeki çekim gücünün kest edilmesi de mümkündür. Naziat 79/32 de de geniş bir şekilde izaha çalıştığımız üzere bu anlamıyla kifat kelimesi, Mürselat 27 de sözü edilen “Yerin içine yüce, koca koca, büyük ağırlıkların yerleştirilmesi” mesajıyla da bir anlamı birlikte getirmektedir.

Kanaatimizce yeryüzünün çekim gücüne sahip kılınması (kifat), mağmanın altındaki çekirdek kısmına ağır metallerin yerleştirilmesiyle ilişkili olmalıdır. Esasında yeryüzünün çekim gücü de özelliğini bu yapısından almaktadır. M.Okuyan

Orada sapasağlam-yüksek dağlar kıldık ve size tatlı sular içirdik.

Bu âyette hem dağlara hem de hayatın devamı için gerekli olan tatlı suya dikkat çekilmiştir. İnsanın yaşayacağı dünya ortamıyla ilgili düzenlemeler başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Sarsıntıya uğratır diye yeryüzünün içinde sabit, sağlam dağlar bıraktık. Irmaklar ve yollar da. Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl/15)

Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı? (Nebe/6–7)

Bundan sonra da yeryüzünü serip döşedi. Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağlarını dikip oturttu. Sizin ve hayvanlarınızın yararı için. (Naziat/30–33)

Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sabit dağlar kıldık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında yol olarak geniş boşluklar kıldık. Belki doğru yolu bulurlar. (Enbiya/31)

Doğrulukları bilimsel olarak ancak yakın bir tarihte anlaşılan bu özellikleri 14 asır öncesinden bildiren bu âyetler, Kur’ân’ın mucizeliğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymaktadır. Gerek dağlar ve özellikleri, gerekse tatlı su, suyun ilk oluşumu ve tabiattaki çevrimiyle ilgili bazı bilgileri, Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize adlı eserden aktarmakta yarar görüyoruz:

Yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık? (Nebe/6–7)

Kur’ân’da birçok âyette dağlardan bahsedilir. İncelediğimiz âyet, bu ayetlerden biridir ve dağları kazıklara benzetmektedir. Bu benzetmenin mucizevî yönünü ancak son yüzyıldaki jeolojik bulgulara dayanarak anlayabiliyoruz. Dağların yeryüzünde görünen kısmından çok daha büyük olan kökleri, yerin altında görünmez bir durumdadır. Dağların yerin altındaki kökleri, dağın görünen kısmının 10–15 katına kadar çıkabilmektedir. Örneğin dünyanın en yüksek noktası olan Everest Tepesi, yerin 9 km. kadar üstündedir, oysa bu noktanın yerin altındaki kökü 125 km. civarındadır. Bir kazığın fonksiyonlarını yerine getirmesi için kazığın yerin altına saplanan kökü nasıl çok önemliyse, aynı şekilde dağ için de yerin altındaki kökü çok önemlidir.

Kıtaların üzerindeki dağların kökü olduğu gibi, denizlerde de dağlar vardır ve bunların da kökü vardır. Dağların volkanik kayalardan veya tortulardan oluşması gibi farklılıklar vardır, fakat dağların kökünün olduğu gerçeği hep aynıdır. Dağların kökü Arşimet Kanunları çerçevesinde dağların görünür kısmına destek olmaktadır. Değil Peygamberimizin döneminde, bundan birkaç yüzyıl önce bile dağların bir kökü olduğunu bilmenin imkanı yoktu. Bu yüzden Kur’ân’ın dağları kazıklara benzeterek yaptığı benzetme çok yerinde, çok isabetli, mucizevî bir benzetmedir.

DAĞLARIN FONKSİYONU

Jeoloji biliminin, yeni bulgulara göre kendini yenilemeyen kitaplarında dağların köküne veya dağların yerkabuğunu sabitlemekteki fonksiyonuna rastlayamayabilirsiniz. Fakat bu bilgilere rastlayabileceğiniz kitaplar da mevcuttur. The Earth [yeryüzü] bunlardan biridir. Kitabın yazarı Frank Press, Bilimler Akademisi başkanıdır ve Amerika’nın eski başkanlarından Jimmy Carter’ın bilimsel konulardaki danışmanıdır. O, dağları, kökünün çoğu toprağın derinliklerinde olan çiviye [wedge like shape] benzetir. Dr. Press, dağların fonksiyonlarını uzun uzadıya anlatır ve onların yerkabuğunu stabilize etmekteki önemli rollerine dikkat çeker. Bu bilgi Kur’ân’ın 14 asır önce verdiği bilgilerle tamamen aynıdır.

Onları sarsmasın diye yeryüzüne dağları yerleştirdik… (Enbiya/31)

Yer kabuğu aslında sıvı bir ortamın üzerinde yüzer durumdadır. Yer kabuğunun kalınlığı çoğunlukla 5 km. civarındadır. Oysa dağların altındaki kalınlık 35 km. gibi değerlere ulaşmaktadır. Bunun sebebi dağların kazıklar gibi yerin altında bir köke sahip olmalarıdır. Kazıklar nasıl bir çadırı toprağa sabitliyorsa, dağlar da kazıkların bu görevini yerkabuğunun sabitlenmesinde yerine getirmektedirler.

Dağlar yerkabuğunu meydana getiren tabakaların çarpışmaları, bir tabakanın diğer tabakanın altına girmesi sonucu oluşmuştur. Üstte kalan tabaka kıvrılıp dağları oluşturmuştur. Alttaki tabaka da derine doğru uzanan dağın kökünün oluşmasını sağlamıştır. Böylece dağlar yeraltına doğru uzanan kökleri ile yerkabuğu tabakalarının birbirlerine kaynaşmasını sağlar.

Dağların yerkabuğunun genel dengesini sağlamadaki etkisi izoztesi [isostasi] diye tanımlanır. Webster’s New Twentieth Century Dictionary’de [Webster’ın Yeni 20. Yüzyıl Sözlüğü] bu terim şöyle açıklanır: “Jeoloji ’de dağların dünya yüzeyinin altında oluşturdukları yerçekimsel kuvvet sayesinde yerkabuğunun genel dengesinin sağlanması.”

Dağların sıradan bir yeryüzü çıkıntısı olarak algılandığı dönemde, dağların yeryüzündeki dengeyi sağlayıcı özelliğine ve gözle görülmeyen köküne işaret eden Kur’ân, her konuda olduğu gibi bu konuda da bizi kendine hayran bırakmaktadır.

YERALTI SULARI ve SUYUN ÇEVRİMİ

Allah’ın gökten bir su indirdiğini ve onu topraktaki kaynaklara geçirdiğini görmüyor musun? (Zümer/21)

Kur’ân’da geçen, suların yağışıyla ve suların hayatımızdaki yeriyle ilgili âyetler bize dosdoğru fikirler vermektedir. Tarihin başka bir döneminde yaşasaydık bu bilgileri bu kadar rahat kavrayamayabilirdik. Günümüzde suların dünya ’daki çevriminin nasıl işlediği detaylı bir şekilde ortaya konduğu için, Kur’ân ayetlerindeki sular ile ilgili bilgileri rahatlıkla anlıyoruz. Sular hakkındaki eski bilgileri ve Kur’ân’ın âyetlerini karşılaştırdığımız zaman, Kur’ân’ın eski dönemin yanlış bilgilerini içermeksizin her konuda olduğu gibi sular konusunda da en doğru bilgileri sunduğunu anlıyoruz.

Örnek olarak Kur’ân’ın, yeraltı sularının yağmurlar sonucunda oluştuğunu söyleyen ayetini [Zümer/21] ele alalım. Gerçekten de bize apaçık gelen bu bilgi acaba her dönemde bu kadar açıkça bilinir miydi? Encyclopedia Universalis’in “Sular Bilgisi” maddesini yazan iki uzman G. Castany ve B. Blavoux’un verdiği bilgileri okuyunca herhalde şaşıracağız: “Miletli Thales’e göre kara parçalarının derinliklerinde esen rüzgârların basıncıyla havaya fışkıran okyanus suyu yerlere düşmekte, böylece toprağın içine geçmekteydi. Platon da bu görüşleri paylaşıyor ve okyanusa geri dönüşün de büyük bir girdap vasıtasıyla olduğunu düşünüyordu. Aristo ise, yerden yükselen su buharı, dağların soğuk çukurlarında yoğunlaşarak yeraltı göllerini meydana getirir, kaynak suları da bu göllerden beslenir görüşündeydi. Suyun daimi devrine ilişkin ilk belirgin keşif 1580 yılında Bernard Palissy’e ait olacaktır. Ona göre yeraltı suları yağmurun toprağa sızmasından ileri gelmektedir.”

Ortaçağ’a hâkim olan görüş Aristo’nunkidir. Bu yanlış görüşe göre yeraltı gölleri, su kaynaklarını beslemektedir. Encyclopedia Universalis’in “Sular Bilgisi” maddesinin diğer bir yazarı R. Remenieras ise şu bilgileri vermektedir: “Sulara ilişkin tabiat olayları alanında sırf felsefî olan kavramların, yerlerini, tarafsız gözleme dayalı araştırmalara bırakmaları için ancak Rönesans’ı beklemeleri gerekti. Rönesans döneminde Leonard de Vinci (1452–1519) Aristo’nun iddialarına karşı çıkar. Suların ve gerek doğal, gerek yapay pınarların özelliklerine dair Çok Güzel Konuşmalar (Paris 1570) adlı eserinde Bernard Palissy suyun daimi devrinin ve özellikle su kaynaklarının yağmurla beslenmesinin gerçek bir açıklamasını yapar.”

Kur’ân’da VII. asırda açıkça söylenen yağmurların yeraltı kaynaklarını oluşturduğu bilgisi Avrupa’da XVI. yüzyılda ortaya konuyor ve Aristo’ya itiraz ediliyordu. Daha önce Thales, Platon, Aristo gibi felsefenin en ünlü simaları sular ile ilgili yaptıkları açıklamalarda yanılmışlardı. Oysa felsefede de, bilimsel araştırmalarda da hiçbir iddiası olmayan, sadece Allah’ın vahyini insanlara duyurduğunu söyleyen çölün Muhammed’i yine yanılmamıştı, yine doğru bilgiyi hiçbir yanlışla karıştırmadan ortaya koymuştu.

De ki: “Ben ancak Efendimden bana vahyedilene uyuyorum. Bunlar Efendimden olan aydınlatmalardır. İnanan bir toplum için doğruya iletilme ve rahmettir.”  (A‘râf/203)

YAĞMUR SUYUNUN TATLI OLMASI

İçmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indiriyorsunuz, Biz mi? Eğer dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmiyor mu? (Vakıa /68–70)

Allah suyun çevrimiyle ilgili her türlü detayı en mükemmel şekilde planlamıştır. Fizik kuralları ve suyun kimyası Allah’ın düzeninin ince planlarını ortaya koymaktadır. Yukarıdaki âyette dikkat çekilen, yağmur suyunun tuzlu olmaması da Allah’ın harika planı sonucunda olmaktadır. Yağmurun kaynağının suların buharlaşması olduğunu gördük. Buharlaşan suyun % 90′ından fazlası tuzlu suya sahip okyanuslardan, denizlerden olmaktadır. Suyun buharlaşması ile ilgili kanunlar öyle ayarlanmıştır ki, su, en pis denizlerden, en tuzlu okyanuslardan, en çamurlu sulardan dahi buharlaşırken pislikten, tuzdan, çamurdan arınır. Bu yüzden okyanusların, denizlerin sularını içemiyoruz ama buralardan buharlaşan suyun yağmur olarak yağması sonucunda oluşan kaynaklardaki suyu içebiliyoruz. Kur’ân’da suyun temizlenip gökten yağma işlemine dikkat çekilmiş ve Gökten tertemiz su indirdik (Furkan/48) denmiştir.

Kur’ân’da suyun dünyanın oluşumunda sonradan ortaya çıktığı söylenmektedir. Âyet şöyledir:

Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. (Naziat/31)

Kur’ân’ın indiği dönemde dünya ’nın yaratılışındaki ilk aşamalar bilinmiyordu. Bu yüzden suyun yeryüzünün üstüne çıkışının dünya ‘nın yaratılışında sonraki bir aşama olduğunun söylenmesi de mucizedir. Dünyamız ilk zamanlarında çok sıcaktı. Yavaşça soğuyan dünyamızda demir gibi ağır elementler merkeze çökerken granit ve oksitler yukarılarda kaldı. Soğumanın sürmesiyle yeryüzünün üstünde ince bir tabaka oluştu. Yerin yüzeyi soğuyup 100°C’nin altına inince yeryüzünün içindeki su yüzeye çıktı ve okyanuslar, denizler oluştu. Suyun yeryüzüne bu çıkışı Kur’ân’ın ayetindeki anlatımla uyum içindedir.

SUYUN ÖZELLİKLERİ

Suların yeryüzündeki oranı da bizim için çok önemlidir. Eğer karalar denizlerden daha çok yer kaplasaydı, gece ile gündüz arası sıcaklık farkları artacaktı ve yeryüzündeki yaşam alanlarının önemli bir bölümü çöle dönüşecekti. Yeryüzünün % 70′inden fazlasının sulardan oluşması da bilinçli bir düzenlemenin ürünüdür.

Su kimyasal reaksiyonlara girerken bazı asitler gibi parçalayıcı özellik gösterseydi veya argon gibi hiçbir reaksiyona girmeseydi gerek evrende, gerekse vücudumuzda görevlerini yerine getiremezdi. Suyun reaksiyonlardaki aktifliği tam da yaşamımız için uygun olacak şekildedir.

Yaşam için çok özel olan su için kimyasal kurallar da çok özel olarak işletilmektedir. Bilinen tüm maddeler ister katı, ister sıvı olsunlar soğudukça büzüşürler. Her maddenin katı hali sıvısından daha az hacimli ve daha yoğun olmaktadır. Oysa su bilinen tüm sıvılardan farklı özellikte yaratılmıştır. Su +4 dereceye düşene kadar diğer maddelerle aynı özelliği göstererek büzüşür. Fakat +4 derecenin altına doğru inmeye başladıkça, evren’ de bilinen tüm maddeler arasında istisnâ oluşturarak genleşmeye başlar (yani, suyun hacmi artar). Su donduğunda daha da genleşmiş olur. Bu yüzden donmuş su [buz] , suyun içinde dibe batmadan yüzer. Oysa bilinen tüm maddelerde durum tam tersinedir, tüm maddelerin katı hali, sıvı hallerinin içinde dibe batar. Su için istisnai olarak işletilen kimya kuralları sayesinde denizlerdeki yaşam mümkün olmaktadır. Eğer buzun yoğunluğu suyun yoğunluğundan fazla olsaydı okyanuslarda, göllerde ve denizlerde soğuk havalarda donan su, buz olarak dibe batacaktı. Yüzey kısmında soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için donma yukarıya doğru sürecekti. Eğer böyle olsaydı okyanusların, denizlerin ve göllerin dibi buz dağlarına dönüşür, havalar ısındıkça bu suların ancak yüzeylerinin bir kısmı suya dönüşebilirdi. Bu ise denizlerdeki yaşamın sona ermesi demekti.

EN ZAYIF NOKTASI KADAR SAĞLAM ZİNCİR

Suyun diğer kimyasal özellikleri de yaşamı mümkün kılacak şekilde yaratılmıştır. Bitkilerin toprağın dibindeki suyu en üst noktalarına kadar taşımaları (özellikle ağaçlarda bu mesafenin metrelerce olduğunu hatırlayalım) suyun kimyasal özellikleri sayesindedir. Suyun yüzey gerilimi, birçok sıvınınki gibi düşük seviyede olsaydı bitkilerin suyu emmesi mümkün olmazdı. Bitkilerin suyu emmesi mümkün olmasaydı ise ne bitkiler ne hayvanlar, ne de biz var olabilirdik.

Kitabımızda yaşam için olmazsa olmaz şart olan birçok yaratılışa dikkatleri çektik. İlk atomun patlama hızının çok ince ayarından güneş ’ten uzaklığımıza, atmosferden Van Allen Kuşaklarına, yeryüzündeki ısıdan yeraltı tabakalarına kadar binlerce yaratılıştan herhangi birindeki küçük farklılık bile yaşamın var olmasını imkânsız kılacak niteliktedir. Yaşamımız adeta binlerce halkası olan bir zincir gibi oluşumlara bağlıdır. Zincirin her halkası çok kompleks ve çok mükemmeldir. Bu zincir ancak en zayıf halkası kadar sağlamdır. Örneğin evren’ de var olan her şey yaşamı mümkün kılacak şekilde tıkır tıkır işlese, sadece suyun gerilimi gibi evrensel planda çok sıradan gözüken bir nokta göz ardı edilse yaşamımız imkânsızlaşır. Tüm bunlar Yaratıcımızın her şeyi nasıl planladığının, her an her şeyden nasıl haberdar olduğunun, her şeyin O’nun kontrolünde olduğunun delilleridir.

H.Yılmaz

Oraya koca koca ağırlıklar koyduk. Size tatlı sular içirdik.

Ayetteki cealna fiili “koymak, yerleştirmek, kılmak” revasi kelimesi “sabit, çakılı, kopmayan ağırlıklar” demektir. Ayette yeryüzünün üzerinden değil, içinden söz edilmektedir. Ce’alnâ fiilinden sonra kullanılan fihâ ifadesi, maksadın yeryüzünün “üzeri” yle değil, “içi” yle ilgili olduğunu açıkça göstermektedir. Durum böyle olunca, yerin üzerine yerleştirilen ağırlıklar anlamı” dayanağını kaybetmektedir. Ayet, “yerin içerisine yerleştirilen ağırlıklar” olarak anlaşılmak zorundadır. Kuran da dağların yeryüzüne çakılması veya dikilmesinden söz eden ayetlerde revasi kelimesi tercih edilmemekte, bunun yerine el-cibâl ve ersa kelimeleri kullanılmaktadır. (Naziat79/42) Böylece ayette muhteşem bir mucizenin yer aldığını söylemek durumundayız.

Kuranda ki çeşitli ayetlerde yer alan ve revasi denilen “ağırlıkların” yeryüzüne konulması (Rad 13/3; Nahl 16/15; Enbiya 21/31; Lokman 31/10) onların yerin içine, yani mağmanın da altındaki çekirdek kısmına yerleştirilmesi demektir. Burada ki ağırlıklar, yerin içine yerleştirilen “değişik ağır metaller” olmalıdır. Bu sayede yeryüzü savrulmaktan ve yalpalanmaktan kurtulmaktadır. Bu ağırlıklar bir anlamda dengeyi sağlama görevini yerine getirmektedir.

Yüce Allah, Mürselat 25 te yeryüzü için kifat kelimesini kullanmaktadır. Bu kelime hem “toplanma, bir arada yaşama yeri” hem de çekim gücü” anlamını vermektedir. Bu anlamıyla, ilgili kelime, Mürselat 27 de sözü edilen “yeryüzüne yüce ağırlıkların yerleştirilmesi” mesajıyla yakın bir anlam birlikteliği meydana getiri. Yeryüzünün çekim gücüne sahip kılınması, mağmanın altındaki çekirdek kısmına ağır metallerin yerleştirilmesiyle ilişkili olarak da yorumlanmalıdır.

İster ersa, ister mürsa, isterse râsiye veya revâsi kelimeleri olsun, hepsinde “ağırlık, çakmak, demir atmak” gibi “ağırlık” la ilgili bir anlam ortaklığı vardır. Özellikle Naziat 74/42 de de olduğu üzere, bu kökten gelen mürsa kelimesinin “demir atma” anlamına gelmesi çok ilginçtir. “Demir, ağırlık, çakmak” anlamları yerin altındaki, yani mağmanın altında bulunan ağırlıklarla ilişkilendirildiğinde oradaki ağır metallerden bir bölümünün “demir vb. metaller” olduğunu söylemek yanlış olmasa gerekir. Buradan hareketle, yerin merkezinde bazı ağır metallerin bulunduğu ve bunlar sayesinde savrulmanın engellendiği, sitemin bu şekilde belirlendiği anlaşılmış olmaktadır.

“Size tatlı sular içirdik” ayetteki eskaynâ fiili “içirmek, sulamak”, kelimesi “su”, furât sözcüğü ise “tatlı” demektir. Yüce Allah, varlıkların yaratılış çeşitliliğinden söz ettiği Naziat 79/27-33 ayetlerde, özellikle insanlar ve hayvanlar için su kaynaklarını ve otlakları yerden çıkarttığını beyan etmektedir. Su nimeti, bir taraftan hayatın var ediliş sürecinin ilk aşamasını oluştururken, (Enbiya 21/30; Nur 24/45) diğer taraftan da hayatın devamı için vaz geçilmez değer olarak sunulmaktadır.

Suyun yaratılması aslında bir anlamda, öldükten sonra ahirette diriltilmeyi de düşündürten bir gerçektir. Cansız gibi duran topraktan veya yeryüzünden ya da bulutlardan oluşturulan su, yine aynı cansız toprağı aşılayarak bitkilerin meydana gelmesini sağlamaktadır. M.Okuyan

(İnkârcılara şöyle denilecektir)Haydi, yalanlamış olduğunuz şeye doğru yürüyün bakalım!

Ayetteki intalikuu emri “ilerlemek, gitmek, yürümek”, tükezzibun fiili ise “yalanlamak” demektir. Bu ayette Yüce Allah inkârcıların dünya hayatında sürdürmekte oldukları yalanlamayı gündeme getirmektedir. Cümlede yer alan küntüm ifadesi bu yalanlamanın zamanını ve mekânını “dünya hayatı” yani “dünya” olarak anlamamızı sağlamaktadır. Bu ayetteki mesajı iki türlü yorumlamak mümkündür.

Bu tür ayetlerin yer aldığı surelerde, inkârcılık yapanlar sürekli olarak uyarılmakta, inkârdan vazgeçmeleri amaçlanmakta, bu arada diğer insanların da benzer durumlara düşmemesi öğütlenmektedir. Kuran ın amacı dirileri uyarmak olduğu için, buradaki mesajı da dirilerle ilişkilendirmek daha güncel ve evrensel bir yaklaşım olarak görülmelidir.

M.Okuyan

Üç katlı gölgeye doğru gidin,

Yani, ölümün, yeniden dirilmenin ve Allah'ın yargısının gölgesine ki üçüde günahkârların kalbine korku salar.

M.Esed

Haydin, burada boşanın, üç çatallı bir gölgeye gidin,

Yani Allah'ın birliğini tanıyan, onun tek olduğuna inanan müminlere özgü koyu gölgede, Arş'ın gölgesinde nimet içinde yaşamaya ve gölgelenmeye sizin hakkınız yoktur. Siz Allah'a inanmıyordunuz. Onun bir ortağı olduğunu; bab a, oğul ve mukaddes ruh gibi üç parçadan oluştuğunu zannediyordunuz. Şimdi onun bir olduğuna inanan müminler Arş'ın gölgesinde, o koyu gölgede gölgelenirlerken siz inandığınız üççatallı gölgeye sığınınız. Ata'dan rivayet edildiğine göre bu üççatallı gölge, cehennem dumanın gölgesi diye yorumlanmış, birçok tefsirci bu hitabı da öncekinin bir izahı gibi kabul ederek bunu takip etmişler ve şöyle demişlerdir: Cehennem dumanı üç ayrı yerden yükselecek, kâfirler onu ateşten korur zannederek koşacaklar ve onu en kötü bir halde bulacaklardır. Bu duruma göre bu âyette geçen "zıll", yani gölge, “yalanlamakta olduğunuz şey “in bir açıklaması demek olur. Fakat Ebu Hayyan'ın naklettiğine göre, İbnü Abbas şöyle demiştir: Bu hitap haça tapanlara söylenecektir. Müminler Allah sayesinde Arş'ın gölgesinde korunacak, haça tapanlara da, "taptığınız haçın gölgesine gidin" denecek. Zira haçın üççatalı vardır. ŞU'AB, bir cisimden ayrılan çatallardır." Yani haçın bir kolu, gövdesi demek olduğundan çatalları üçtür.

Demek ki, "Üç çatallı bir gölge", hıristiyanlığın teslis inancının, Allah'ı oluşturduğuna inandıkları üç unsurun bir simgesidir. Haç, onu temsil eder. Hıristiyanlık bunu ve Ahireti yalanlamıyor fakat en büyük kurtuluşu bu haçtan bekleyerek buna inanıyor. Bu nedenle Ahirette, o hüküm günü müslümanlar inanmış oldukları o saf bir Allah inancı gölgesinde gölgelenirlerken, "Allah hem birdir, hem üçtür" diye üç unsur ile teslis (üçlemey)e inananlara: "Haydin gidin, o "üç çatallı teslis gölgesine" denecek. Fakat öyle bir üç çatallı gölge neye yarar? Gölgelendirir mi? Azaptan korumak için bir faydası olabilir mi? 

H.Yazır

Bir karanlığa doğru yürüyün bakalım! Üç katlı (veya üç kola ayrılmış karanlığa doğru gidin).

Ayetteki intalikuu emri “ilerlemek, gitmek, yürümek”, zıll kelimesi ise “karanlık gölge” demektir.

Zıl veya zılâl kelimeleri genel olarak âhiret şartlarında cennetin bir özelliği olarak zikredilmekte ve “insanı rahatlatan gölge ve gölgelikler” anlamına gelmektedir. (Nisa 4/57; Rad 13/35; Yasin 36/56; Vakıa 56/30; İnsan 76/14; Mürselat 77/41; İnsan 76/14) Bu ayet grubunda ise Yüce Allah, inkârcıların gireceğini belirttiği cehennemi çeşitli sıfatlarıyla tanıtmakta, ilk özellik olarak cehennemin “karanlık” veya “dumanlı” olduğunu ifade etmektedir. Kuran da cehennemin bu özelliğine başka bazı ayetlerde de değinilmektedir. (Zümer 39/16; Vakıa 56/30) Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki zıll, kelimesi, yalanlamanın karşılığı olan yeri, yani cehennem karanlığını ifade etmektedir. Daha sonra gelen bazı kelime tamlamalar ise bu karanlığın niteliklerini içermektedir.

Ayetteki selâs “üç” şu’ab sözcüğü ise “şube, bölüm, kat, kol” demektir. Selâsi şu’ab “üç katlı” tamlaması, cehennemdi karanlığın boyutunu vermekte ve üç katlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Karanlık azabının onları altlarından ve üstlerinden kuşatması olarak anlamak da mümkündür. (Ankebut 27/55; Zümer 39/16) Buna göre ayetteki asıl mesaj, azabın çepeçevre kuşatıcılığı olur. “Üç” sayısı da rakamsal bir ifadeden ziyade “çokluk ve şiddet” anlamında değerlendirilmiş olur.

Söz konusu ayetin mesajını şu şekilde anlamak son derece isabetli olur. “(Ey nankörler!) insanın duygu, düşünce ve eylemini kuşatan üç boyutlu gölgeye doğru gidin.” Bu durumda cehennemin dumanının yakıcı, boğucu ve kör edici gölgesine dikkat çekilmiş olur.

M.Okuyan

Yalanlayıcıların gönderildikleri yere gölge denmesinin sebebi, gölge ’nin mahşerde bir nimet olması dolayısıyladır. 41–42. ayetlerde de görüleceği gibi, orada gölgeler sadece inananların istifadesine sunulacaktır:

Ve iman edip sâlihâtı işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz. (Nisâ/57)

Muttakilere söz verilen cennetin misali şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, takvalı davrananların akıbetidir. Kâfirlerin akıbeti de ateştir. (Ra‘d/35)

Gerçekten cennetin yaranı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde eğlenmektedirler. Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır. Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır. (Yâ-Sin/55–57)

Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! (Onlar,) dalbastı kirazlar, meyve dizili muzlar, uzamış gölgeler, fışkıran sular, tükenmeyen ve yasaklanmayan meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler. (Vakıa/27–34)

Âyette gölge ‘nin, üç çatallı olarak nitelenmesi konusunda çok değişik yorumlar yapılmıştır. Biz katılmasak da, eski yorumlara örnek olarak Razi’nin, çağdaş yorumlara örnek olarak da Elmalılı Hamdi Yazar’ın görüşlerini aktarmakta yarar görüyoruz:

RÂZΑNİN GÖRÜŞÜ:

CEHENNEM ALEVİ: Birinci Sıfat: Cenab-ı Hakk’ın, üç kola ayrılmış ayetinin ifade ettiği husus. Bu ifadenin izahı hususunda üç vecih bulunmaktadır:

1) Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Bu gölgenin ne olduğunu bilmiyorum. Onun hakkında herhangi bir şey duymadım.”

2) Bir topluluk ise, “Üç kola ayrılmış ifadesinden murad edilen, o ateşin, hem altlarından hem de üstlerinden gelip onları çepeçevre kuşatmasıdır. Ateş’in burada, gölge olarak isimlendirilmesi, o ateşin onları bütün yönlerden kuşatması itibariyle bir mecazdır. Bu, tıpkı Cenab-ı Hakk’ın, Onların üstlerinde ateşten tabakalar, altlarından (ateşten) tabakalar vardır (Zümer/16) âyetinde olduğu gibidir. Allah Teâlâ yine, Azab onları hem üstlerinden hem de altlarından bürümüştür (Ankebût/55) buyurmuştur” demiştir.

3) Katade ise şöyle demiştir: “Doğrusu şudur: Bundan maksat, “duman” [duhan] dır. Bu mana, duman çepeçevre kendilerini kuşatmış (Kehf/29) ayetinden elde edilir. Ateşin duvarları ile kastedilen, “duman ”dır. Sonra, bu dumandan bir bölüğü onun sağına, bir başka bölüğü de soluna; bir üçüncü bölük de üstüne geçer.”

Ben derim ki: Bu, imkânsız değildir. Zira gazap insanın sağından, şehvet ise solundan gelir. Kuvve-i şeytâniyye ise dimağındadır. İnancı ve amelleri hususunda insandan sudur eden afetlerin kaynağı ancak üçtür. Bu üç kaynaktan da, muhtelif karanlık ve zulumâtlar meydana gelmiştir. Yine, burada üç derecenin bulunduğunun söylenilmesi de mümkündür: Bunlar his, hayal ve vehimdir. Bunlar ruhun kutsiyet ve paklık âleminin nurlarıyla aydınlanmasına manidirler. Bu üç mertebeden her birinin, hususî bir karanlık ve zulmânîliği bulunur.

4) Bir topluluk ise şunu söylemiştir: “Bu, bu dumanın çok büyük olduğunu anlatan kinaye yollu bir anlatımdır. Zira büyük duman kütlesi pek çok kol ve dallara ayrılır.”

5) Ebû Müslim ise şunu söylemiştir: “Hakkında, Cenab-ı Hakk’ın bundan sonra buyurmuş olduğu ifadelerin söz konusu olması da muhtemeldir. Yani, onun gölgelendirmemesi, alevler karşısında hiçbir fayda vermemesi ve adeta saraylar misali olan kıvılcımlar saçması…” H.Yılmaz

Bunu "üç çatallı" tabirinden de anlaşılacağı gibi beyan için buyruluyor ki: O, ne gölgelendirir, ne de alevden korur. Zira çatallıdır, çatallarının arasından alevler saldırır. Bu nedenle o bir şeye yaramaz, ona sığınmaya gelmez.

H.Yazır

Gölgesi serinletmez. Ateşten korumaz.

Ayetteki zalil kelimesi “gölge vermek” demektir. “iç karartan boğucu bir gölgelik” (Vakıa 56/43) şeklinde cereyan edecek olan bu zifiri karanlık azabı, dünyadayken imanının üzerini örtüp onu simsiyah göstermeye çalışanların karşılaşacağı bir akıbettir. Dünyadayken vicdanının üzerini küfürle örtenler, ahirette benzer bir azap perdesiyle örtüneceklerdir; ancak bu örtü onların ahiretini ebediyen karartan bir mahiyet arz edecektir.

Ayetteki yuğni fiili “gidermek, fayda vermek”, el-leheb kelimesi ise “ateş, alev” demektir. Bu yaklaşım, cehennemin şiddetini ortaya koyan “Serinletici ve rahatlatıcı olmayan boğucu bir gölge olacaklar” (Vakıa 56/43-44) ayetlerine de uygun bir mesaj vermektedir.

M.Okuyan

ALEVDEN KORUMAZ: Üçüncü Sıfat: Alevden de korumaz ayetinin ifade ettiği husus. Arapça‘da, ağni ‘annâ vecheke denilir ki, bunun manası, “yüzünü benden uzak tut, yüzünü görmeyeyim” şeklindedir. Çünkü bir şeyden müstağni olan, ondan uzaklaşır; tıpkı o şeye muhtaç olanın ona yaklaşması gibi…

Keşşaf sahibi, bu kelimenin mahallen mecrur olduğunun; takdirinin ise “ateşin alevi karşısında onlara hiçbir fayda vermeyen” şeklinde olduğunu söylemiştir.

Kaffâl ise şöyle demiştir: “Bu, şu iki manaya muhtemel olabilir:

A) Bu gölge ancak cehennemde olur. Bu sebeple de onları orada cehennemin hararetinden himaye etmez, onları onun alevlerinden de korumaz. Nitekim Cenab-ı Hakk, Vakıa sûresi‘nde gölgeyi zikretmiş ve Bir semum, hamim ve yahmûmdan bir zıll [gölge] içinde (Vakıa/42-43) ve Ne serin, ne de kerim (Vakıa/44) buyurmuştur. Bu, sanki onlar oraya girdiklerinde cehennemde söz konusudur. Daha sonra ise Cenab-ı Hakk, Ne serin, ne de kerim… (Vakıa/44) buyurmuştur. Bu âyetteki lâ zalîlin ifadesinin, lâ bârid [serin değil] anlamında ve lâ yuğni mine‘l-leheb cümlesinin de, “kerim de değil” manasında olması muhtemeldir. Yani, “Onda, ateşin alevinden kendisine kaçılıp da yasaklanılacak bir farklılık yoktur” demektir.

B) Bunun meydana getirilmesinin ancak, onlar cehenneme girmeden önce, hatta onlar, hesaba çekilmek ve arz olunmak için hapsolundukları sırada olmasıdır. O zaman onlara, “Biliniz ki bu gölge, sizi ne güneşin hararetinden korur, ne de sizden cehennemin alevlerini uzaklaştırır” denilir.

Âyette bir üçüncü izah şekli daha vardır ki, bunu da Kutrub söylemiştir. Buna göre, buradaki leheb kelimesi, “susuzluk” anlamına gelir. Nitekim Arapça‘da, lehebe leheben [iyice susardı] , raculünlehbânu [çok susamış adam] ve imreetün lehbâ [çok susamış kadın] denilir. H.Yılmaz

Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .

Gerçekten o, kalın odunlar gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .

Gerçekten o, hurma kütükleri gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .

Gerçekten o, develerin boynu gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .

Gerçekten o, atlar gibi kıvılcımlar atar [yağdırır] .

H.Yılmaz

32. Çünkü O, alev saçan ateş veya o çatallar, kuşkusuz öyle kıvılcımlar atar ki köşk gibi. Dilimizde köşk diye tanınan kasr, burada "yüksek yapılmış büyük bina" diye tefsir edilmiştir ki, maksat büyüklükte bir benzetme olduğundan "saray gibi" demek olur. Yani her biri irilik ve uzanışta saray gibi, köşk gibi.

H.Yazır

32. (cehennem), kütükler gibi ateş saçan kıvılcımlar çıkarır.

Ayetteki termi fiili “atmak, yaymak”, şerar kelimesi “kıvılcım, ışık huzmeleri”, el-kasr sözcüğü ise “kütük” demektir. Bazı âlimlerimiz, İbn. Mesut kaynaklı bir kıraati esas alarak, ayetteki el-kasr şeklinde “fetha/üstün” okumaktadırlar. Buna göre anlamında da “develerin veya atların boynu” olduğunu beyan etmektedirler. Bu durumda kıvılcımların büyüklüğü dikkatlere sunulmuş olur. M.Okuyan

Lafzen, “bükülmüş sarı halatlar gibi”, sarı renk, “ateşin rengidir” (Beğavî). Birçok müfessir ve Kur’an'ın şimdiye kadarki bütün çevirmenlerinin cimâlât'ı (hem cimâlet, hem de cimâleh olarak okunmuştur) “develer” şeklinde çevirmeleri, son derece uygunsuz bir karşılık olduğu için kabul edilemez durumdadır; bu bağlamda bkz. 7:40'ın ikinci bölümü ile ilgili not 32 -“halatın iğne deliğinden geçebilmesinden daha kolay giremeyecekler cennete”. Yukarıdaki ayette de çoğul isim cimâleh (veya cimâlet), “bükülmüş halat” veya “dev halatlar” ı gösterir -bu anlam, İbni ‘Abbâs, Mücahit, Sa‘îd b. Cübeyr ve başkaları tarafından kuvvetle vurgulanmıştır (karş. Taberî, Beğavî, Razi, İbni Kesir; ayrıca Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr). Ayrıca yıldız kaymalarının hareketini gözlememiz de, “kızgın dev halatlar” şeklindeki çevirimizi haklı çıkarmaktadır. Benzer şekilde, kasr kelimesini tamamen anlamsız olan “kaleler”, “saraylar” vb. şeklindeki klasik karşılıklarının yerine bu bağlamda “[yanan] kütükler” şeklinde çevirmem de yukarıda zikredilen otoritelere dayanmaktadır. 

M.Esed

Yani her kıvılcım, saray kadar büyük bir ateş olacak. O büyük ateş patladığında her tarafa yayılan kıvılcımlar sarı develerin zıplaması gibi görünecek.

S.Ateş 

Sanki o sarı erkek develer gibidir.

Sanki o sarı halatlar gibidir.

Sanki o sarı bakır kütleleri gibidir.

Sanki o sarı toplu maddeler gibidir.

H.Yılmaz

33. Sanki o kıvılcım sarı sarı erkek deve sürüleri gibi.

Önceki benzetme irilik itibariyle, bu da ren k, çokluk ve hareket itibariyledir. İbil deve; nâka dişi deve; cemel erkek deve; cimale cemel'in çoğulu olarak erkek develer demektir. Bilindiği gibi erkek deve daha iri ve daha kuvvetlidir. Bizim Anadolu'da erkek deveye cemel yerinde hopa tabir edilir. İrilik ve kuvvetlilik benzetmelerinde de "hopa gibi" denilir. Biz de mealde "sarı sarı hopalar gibi" demekle bu mânâları anlatmak istedik. İşte o cehennem ateşi, alevi o çatallardan böyle hem her biri saray gibi büyük, hem de hopa sürüleri gibi çok, sarı s arı kıvılcımlar atacaktır. Düşünmeli ki, kıvılcımları böyle olan alevler ne kadar salgın olacaktır. Artık böyle bir üççatallı gölgeye sığınmanın ne felaket olduğunu anlamalı.

H.Yazır

33.(O kıvılcımlar), kızgın (sarı) alev halatları gibidir.

Ayetteki cimale kelimesi “halatlar, develer” sufr sözcüğü ise “sarı” demektir. Buradaki cimale kelimesini bazı âlimler cümâle şeklinde okuyarak, ona “gemi halatları” anlamını vermektedirler ki, bizim de kanaatimiz bu yöndedir. Nitekim önceki ayette yer alan şerrerin ke’l-kasr “kütük gibi kıvılcımlar” ifadesi büyük cüsseleri ile ateşin şiddetini tasvir etmektedir. Buna uygun olarak, bu ayette de ateş kıvılcımlarının âdeta gemi halatı gibi sarı renkte kızgın bir görüntü ortaya koyacakları haber verilmektedir. M.Okuyan

Bu, (kâfirlerin) konuşamayacağı gündür.

Ayetteki yevm kelimesi “gün”, yentıkuun fiili ise “konuşmak” demektir. Sadece bu ayete bakarak, ahirette hiç kimsenin konuşmayacağından söz edemeyiz. Mahşerde insanların sorgulanmaları öncesinde de esnasında da sonrasında da çeşitli konuşmalar yaşanacaktır. Orada sevinç cümleleri veya çığlıkları, mutluluk dilekleri veya selamlaşmalar gerçekleşeceği gibi, (Yunus 10/10; Rad 13/24; Ahzab 33/44; Zümer 39/73; Hakka 69/19-20) pişmanlıklar, suçluluk itirafları (Enam 6/27; Enbiya 21/14,97; Müminun 23/106; Furkan 25/27-28; Şuara 26/97; Ahzab 33/66; Saffat 37/20; Zuhruf 43/38; Mülk 67/11; Hakka 69/25-29; Müddesir 74/45/47; Nebe 78/40; Fecr 89/24) veya karşılıklı suçlamalar bağlamında birtakım atışmalar da yaşanacaktır. (Araf 7/38-39; Yunus 10/28-29; İbrahim 14/21-22; Nahl 16/86; Şuara 26/99; Kasas 28/63; Sebe 34/31-33; Fatır 35/14; Saffat 37/27-40, 51-59; Sad 38/59-64; Zümer 39/31; Zuhruf 43/38; Kaaf 50/27-28) bir örnek olarak “mahşerde derilerin, kulakların ve gözlerin konuşacağı” ndan söz eden ayetler vardır. (Fussilet 41/20-21) Bu örneği vermekteki amacımız, kullanılan kelimenin (enteka), yorumunu yaptığımız ayetteki ile aynı kökten oluşudur.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, yorumunu yaptığımız ayetteki konuşmama durumu, inkârcılara yöneliktir ve mahşerin bütün aşamalarında değil, sadece yargılanma esnasında gerçekleşecektir. (Müminun 23/108) Nitekim yine lâ yentıkuun fiilinin kullanıldığı bir ayette Yüce Allah, zalimlerin zulümleri nedeniyle haklarında azap sözü gerçekleşince konuşamayacaklarını beyan etmektedir. (Neml 27/85)

M.Okuyan

35. Bu, onların konuşamayacakları bir gündür.

"Bu, onların konuşamayacakları bir gündür. Onlara izin de verilmeyecek ki özür dilesinler." Yani kıyamet gününün çeşitli durumları, çeşitli konumları vardır. İşte bu konuşmalarına imkân verilmeyecek, özür dileyip kendilerini kurtarmaları için izin verilmeyecek bir konumdur. İkrime'nin, onun İbn Abbas'tan rivayetine göre, şöyle demiştir: İbnu'l-Ezrak ona yüce Allah'ın: "Bu onların konuşamayacakları bir gündür" buyruğu ile: ".. Kıpırdanan dudakların fısıltısından başkasını duyamayacaksın."(Ta-Ha, 20/108) buyrukları hakkında soru sordu. Diğer taraftan yüce Allah'ın: "Onlardan bir kısmı diğer bir kısmına yönelip, biri diğerine soru sorarlar." (es-Saffat, 37/27) diye buyurduğunu söyledi. İbn Abbas ona şu cevabı verdi: Yüce Allah: "Gerçek şu ki Rabbinin yanında bir gün sayacağınız bin yıl gibidir" (el-Hac, 22/47) diye buyurmaktadır. Bu miktardaki her Bir günün farklı bir durumu ola­caktır.

Fayda verecek bir delil ileri sürerek konuşmayacaklardır, diye de açıklanmıştır. Çünkü herhangi bir fayda sağlamayan sözler söyleyerek konuşan bir kimse, sanki hiç konuşmamış gibidir.

Kuduri

Bu konuşamayacakları gündür.

Kuran da ahiret sahneleri anlatılırken şu ayetlere de yer verilmektedir:

“Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden fısıltıdan başka bir ses işitmezsin.” (Taha 20/108)

“Onlardan bir kısmı diğerlerine yönelir, birbirini sorumlu tutmaya çalışırlar. (Siz bize sağdan gelirdiniz) derler. Ötekiler de (Bilakis, siz inanan kimseler değildiniz.)” (Saffat 37/27-29)

“Sonra onların mazeretleri, Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlar değildik, demekten başka bir şey olmadı.”

(Enam 6/23)

“Sonra elbette, siz de kıyamet günü, Rabbinizin huzurunda davalaşacaksınız” (Zümer 39/31)

Bu ayetleri çoğaltmamız mümkündür. Orada çeşitli şekillerde konuşulacaktır. Hatta Secde 12 de mücrimler Yüce Allah’tan, bu dünyaya geri gelmelerini isteyeceklerine dikkat çekilmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayet ile bu ayetler arasında çatışma yoktur. Tam tersine bu ayetler farklı sahneleri anlatmaktadır.

Bu dünyada kıyametin kopacağını, öldükten sonra dirilmeyi, sorgulanmayı, ceza ve mükâfatı yalanlayanlar ahirette konuşamayacaklardır. Yalanlayanların, orada da yalan konuşma ihtimalleri vardır.

Onun için Yüce Allah, “O gün onların ağızlarını mühürleyeceğiz, yaptıklarını bize elleri anlatacak, ayakları da şahitlik edecektir.” (Yasin 36/65) buyurmaktadır. Ağızları mühürleneceğinden dolayı konuşma imkânı bulamayacaklardır. Bu da dünyada hakikati yalanlamanın denk bir cezası olmaktadır. B.Bayraklı

Kendilerine izin verilmeyecek ki özür dilesinler.

Ayetteki yü’zenu fiili “izin verilmek”, ya’tezirun fiili ise “özür dilemek” demektir. Özür anlamı veren fiilin başındaki edatı, özür dileme girişiminin izin ile birlikteliğine işaret etmektedir. Bu ayeti “Özür dilemeleri kendilerine izin verilmeyecektir.” Şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Bu durumda fâ edatı, sebep (illet) bildiren lâm edatı anlamına alınmış olur.

M.Okuyan

Suçluları, Rabb’lerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak, “Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de sâlih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! Ama o gün, zalimlere özür dilemeleri fayda vermez, mazeretleri dinlenmez. (Secde/12)

(Allah) buyurur ki: “Sinin orada! Ve Bana konuşmayın!”. (Müminun/108)

Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin. Siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz! (Tahrim/7)

Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez. Onlardan (Allah’ı) hoşnut etmeleri de istenmez. (Rum/57)

O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lânet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mümin/52)

Çünkü onlar daha önce peygamberlerle ve –bu surenin 5–6. ayetlerinde de bildirildiği gibi– mazur kıldıran ve ikaz eden âyetlerle uyarılmışlardı:

Ve (inkâr edenler), “Rabbinden bize bir âyet [mucize] getirse ya” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak, “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin âyetlerine uysaydık” diyeceklerdi. (Tâ-Hâ/133–134)

Hâlbuki senin Rabbin, kıyamet günü, “Biz, bunlardan gâfildik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye Âdemoğulları ’nın sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.” (A‘râf/172–173)

Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)

Ve senin Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, memleketleri helâk edici olmadı. Ve Biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir. (Kasas/59)

Artık tartışma ve özür dileme zamanı geride kalmış, karşı karşıya kalınan korkunç gerçeğin dehşeti benlikleri sarmıştır. Yalanlayıcıların 35–36. ayetlerde belirtilen çekingenliğinin, suskunluğunun, sinmişliğinin bu dehşetten kaynaklandığı düşünülebileceği gibi, aşağıdaki sebeplerden kaynaklandığı da düşünülebilir:

1) Kur’ân’ın bildirdiği gibi inançsızlar haşr meydanında pek çok mazeret ileri sürecekler, kendi suçlarını başkalarının üstüne yıkmaya çalışacaklar, kendilerini saptıranlara saldıracaklar, hatta suçlarını tümüyle inkâra kalkışacaklardır. Ne var ki, organlarının kendi aleyhlerine yapacakları tanıklık ile suçları ispatlanacak ve cezaları kesinleşecektir. İşte, onların 35–36. ayetlere konu olan suskunlukları, hak ve adalet bakımından hiçbir eksikliğe meydan verilmeden yapılan bu yargılama karşısında söyleyecek sözleri kalmamasından ileri gelmektedir, yoksa kendilerine savunma hakkı verilmemesinden değil… Zaten 36. âyette izin verilmeyen şey kendilerini savunmaları değil, özür dilemeleridir. Tüm suçları öyle bir şekilde ispatlanacaktır ki, söyleyecek bir söz bulamayacaklar, ağızları çaresizce kapanacaktır.

2) Gösterilen kanıtlara, gönderilmiş kitaba, peygamberlerin uyarılarına, lütfedilmiş akıl nimetine rağmen oraya inançsız olarak gelmiş olan kişi, dünyada iken horladığı, orada ise ödüllendirildiğini gördüğü kimselerin karşısına bir suçlu olarak çıkarılmış ve teşhir edilmiştir. Bütün suçları ispatlanmış olduğu için de açıkça rezil olmuş, onuru kırılmış, bitmiş ve tükenmiştir. Üstelik bütün bu kepazelikten sonra gideceği yeri de karşısında görmüştür. Ne kaçacak yeri vardır, ne de söyleyecek sözü kalmıştır. Dili tutulmuş, konuşamaz olmuştur.

Sebebi ne olursa olsun, buradaki çekingenlikleri, suskunlukları, sinmişlikleri ürkütücüdür. Bu dehşet anı, onların cehenneme girmeden önceki son anlarıdır. Gerçekten de “o gün yalanlayanların vay hâline” denecek kadar perişan haldedirler.  H.Yılmaz

Bu, sizleri ve öncekileri topladığımız hüküm günüdür.

Yüce Allah, bütün nesilleri, insanları bir araya getirecektir. Böylece toplantı yeri dediğimiz mahşer kurulacaktır. Bu dünyada bir araya gelmeleri mümkün olmayanlar, orada bir araya geleceklerdir. Bu toplanmanın amacı nedir? Toplanmanın amacı hükmün verilmesi, cennetliklerle cehennemliklerin belirlenip ayrılmalarıdır. Çünkü hüküm ayırt edici olacaktır. Bu dünyada gönlü ölü olanla diri olanlar bir arada yaşamaktadır. (Mürselât 77/26); ama orada bir arada yaşayamayacaklardır.

Verilecek hüküm onları birbirinden ayıracaktır. Önce toplayacak, bütün nesilleri bir araya getirecek, ardından verilecek hüküm gereği ayrışacaklar ve farklı mekanlarda yaşayacaklardır. B.Bayraklı

Kıyameti yalanlayanların dünyada iken sinsi plânlar ve bahanelerle kendilerini avuttuklarına ve binlerce kez uyarılmış olmalarına rağmen bu tavırlarını sürdürdüklerine Kur’ân’da şöyle değinilmiştir:

Onlar sinsi plân yapıyorlar. Ben de sinsi plân yaparım. (Tarık/15-16)

Yoksa bir sinsi plân mı yapmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri sinsi plâna düşenlerdir. (Tûr/42)

Şimdi ise bu yalanlayıcıların hile ve sinsi plân yapacak ne güçleri, ne de fırsatları vardır. Bu âyet, onların içinde bulundukları durumu ve akılsız davranışlarını sanki şu sözlerle yüzlerine vurmaktadır: “Haydi bakalım, şu karşı karşıya olduğunuz durumdan kurtulmak için bir çareniz, yolunuz, plânınız varsa hemen yapın! Gücünüz yeterse, alabileceğiniz bir önlem varsa alın da karşınızdaki Allah’ın azabından kendinizi kurtarın!”

Âyetin ifadesinden, suçluların, dünyadaki alışkanlıkla (Tarık/15) burada da aynı davranışa teşebbüs edecekleri anlaşılmaktadır. Teşebbüs edecekler ama işi ters yüz etmenin mümkün olmadığını ve artık çaresiz olduklarını da hemen anlayacaklardır.

Yalanlayıcılar bu durumda iken Allah’ın onlara, Bir sinsi plânınız varsa hemen Bana bu sinsi plânı uygulayın diye azarlayan bir ifade ile hitap etmesi, aslında son derece mahcup edici, psikolojik [manevî] bir azaptır  H.Yılmaz

“Takvâ sahipleri” olarak çevirdiğimiz, المتّقين [muttakîn=muttakiler] sözcüğü, bu âyette المكذّبين [mükezzibin=yalanlayıcılar] sözcüğünün karşıtı olarak kullanılmıştır. Bu nedenle âyette muttakiler sözcüğü ile kastedilenler, “ahireti yalanlamaktan kaçınanlar, hayatlarını söz ve fiillerinin hesabını vereceklerinin bilincinde olarak sürdürenler ”dir.

TAKVÂ: İnsanın kendisini Allah’ın koruması altına koyarak iyiliklere sarılması, günahlardan uzak durması, dolayısıyla ahirette kendisine zarar ve acı verecek şeylerden sakınması demek olan takvâ, Kur’ân’da ilk önce “şirkten kaçma” ve “âhirete inanma” anlamında ortaya konmuş, daha sonra da imanın yansımasını taşıyan tüm amelleri içine alacak şekilde genişletilmiş bir kavramdır. Âyetler Kur’ân’ın bütüncül mesajı gözetilerek incelendiğinde, takvâ‘nın, şu somut fiil ve tutumlarla gerçekleşen bir iç dünya zenginliği [sağlıklı ruh hali] olduğu anlaşılır: “İman etmek, şirkten uzak durmak, Allah’ı unutmamak, Allah ve Elçisi’ne boyun eğmek, inkârcılarla mücadele etmek, bollukta-darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, anaya-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkesini dizginlemek, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmek.”

Bu fiil ve tutumlara takvâ, bu fiil ve tutumları içselleştirerek gönüllerini günaha karşı korumaya alanlara da muttakî denir. Bu fiil ve tutumları benimseyerek içselleştiren inançlı insanlar, fıtratlarındaki kusur ve günah işleme eğilimlerine karşı özlerinde mevcut olan fücurdan kaçınma eğilimlerini güçlendirmiş, böylece kendilerini günahlardan koruyabilecekleri manevî bir savunma sistemini de harekete geçirmiş olurlar.

Yukarıdaki âyetler, muttakilerin, cennet ağaçlarının gölgeleri altında olacaklarını müjdelemektedir. Bu gölgeler serinlik vermeyen, ateşten korumayan sözde gölgeler değil, gerçek gölgelerdir. Dolayısıyla muttakiler; yakıcı, susuzluk uyandıran, boğucu cehennem dumanları arasında değil, pınar başlarında, canlarının istediği meyvelerle baş başa olacaklardır. Bu somut nimetlerden de öte, mahşer halkının karşısında şu onurlandırıcı sözlere muhatap olacaklardır: İşlemiş olduğunuz şeylere karşılık afiyetle yiyin, için! İşte Biz, güzel davrananları böyle karşılıklandırırız [ödüllendiririz] .

Muttakilerin bu durumları kâfirler için bir başka azap çeşidini teşkil etmektedir. Çünkü inançsızlar, dünyada iken haklarında hiç iyilik istemedikleri, hatta nefret ettikleri, can düşmanı gördükleri müminlerin elde ettiği bu başarı karşısında âdeta çıldırmaktadırlar. Ellerinde olsa asla izin vermeyecekleri mükâfatları almalarına bir de kendi acıklı halleri eklenince, duydukları acı tarife sığmaz ölçüde derinleşecek ve artık yok olmayı isteyeceklerdir.

Muttakilerin ödüllendirileceğini bildiren âyetlerin sonunda yine, O gün yalanlayanların vay hâline! Denilmesi, bu durumun yalanlayıcılar açısından psikolojik [manevî] türden bir azap teşkil ettiğini vurgulamak içindir. H.Yılmaz

Yiyin, faydalanın biraz

Bu ifade ilk bakışta olumlu bir emir gibi görünse de, aslında alabildiğine yasaklama ve sakındırma içeren bir tehdittir. Bu, yalanlayıcılara yapılan tehditlerin dokuzuncusudur. Rabbimiz yalanlayıcılara bu dünyada iken âdeta şöyle seslenmektedir: “Niteliğini açıkladığımız afetlere, belâlara, sıkıntılara uğrayacak olmanız, sırf dünya zevklerine olan düşkünlüğünüz ve dünya güzelliklerine duyduğunuz aşırı arzu sebebiyledir. Ne var ki, dünyadaki lezzetler ve güzellikler o büyük sıkıntı ile kıyaslandığında pek azdır. Onların peşine düşmek, içinde öldürücü zehir bulunan bir lokma tatlıyı yemek gibidir.”

Dünyanın sınırlı nimetlerine tutkuyla bağlanmanın insanı tekâsüre, istikbâra, istiğnâya, tuğyâna, ölümsüzleşme inancına ve kıyameti inkâra götürdüğü bundan önceki surelerde bildirilmişti. “Dünyanın değersizliği ve dünyada çok büyük sayılan nimetlerin âhiret nimeti karşısında pek az olduğu” uyarısı, Kur’ân’da birçok kez hem müminlere hem de inançsızlara yapılmış önemli bir uyarıdır.

Konunun önemine binaen, başta Peygamberimiz olmak üzere tüm müminlere ve inançsızlara yönelik bu uyarılardan birkaç örnek hatırlatmakta yarar görmekteyiz:

Bırak onları yesinler, yararlansınlar ve emel [boş umut] onları oyalasın. Ama onlar yakında bileceklerdir. (Hicr/3)

İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfedildiği zaman da önceden O’na dua ettiği hâli unutur da, O’nun yolundan sapıtmak için Allah’a ortaklar kılar [oluşturur]. De ki: “Küfrünle biraz yararlan, kesinlikle sen ateşin yaranındansın.” (Zümer/8)

Ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler kıldılar [oluşturdular]. De ki: “Yararlanınız, çünkü varacağınız yer ateştir.” (İbrahim/30)

Dünyada az bir yararlanma vardır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr etmiş olmalarından dolayı o çetin azabı onlara tattıracağız. (Yunus/70)

Kendilerini sınamak için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftlere verdiğimiz ve onunla kendilerini yararlandırdığımız şeylere [mal ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma] . Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Tâ-Hâ/131)

Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında da üzülme. Sen kanatlarını müminlere indir. (Hicr/88)

(Bu) az bir yararlanmadır. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır. (Nahl/117)

Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız. (Lokman/24) H.Yılmaz

RÜKÛ: Gerçekten de rükû denince, herkesin aklına “namazda ayakta dururken eğilip belin bükülmesi” gelmektedir. Çünkü sözcük asırlar önce kafalara bu anlamla kazınmıştır.

Klâsik eserlerde de âyette geçen rükûdan maksadın, “namazın tamamı” olduğu, “cüz’iyet mecaz-ı mürseli” sanatı ile namazın parçasının anılıp bütününün kastedildiği ifade edilmiştir. Bütün meal ve tefsirlerde de sözcük bu anlam ile kullanılmış ve rükû edin ifadesi, “namaz kılın” olarak anlaşılmıştır. Bu durumda âyetin manası, “Onlara namaz kılın denildiği zaman namaz kılmazlar. O gün yalanlayanların vay hâline!” olup çıkmaktadır.

Bize göre âyetin bu şekilde anlaşılması yanlıştır. Çünkü bu surenin indiği dönemde namaz ile ilgili herhangi bir emir ve yaptırım söz konusu değildir. Zaten henüz inanmamış kimselere, “namaz kıl” demenin de bir mantığı yoktur. Âyetin doğru anlaşılabilmesi için önce sözcüklerin doğru anlamlarının bilinmesi gerektiğinden, rükû sözcüğü için Lisânu’l-Arab’a başvurulmuş ve aşağıdaki anlamlara ulaşılmıştır:

1) الرّكوع [rükû] , “hudû” [eğilmek, bükülmek, küçülmek, tam teslim olup itaat etmek, sözü yumuşatmak; kibar, tatlı söylemek] demektir.

2) Rükû, “inhina” [iki büklüm olmak] demektir. Yaşlılıktan beli bükülmüş ihtiyarlara rakea‘ş-şeyhu [ihtiyar iki büklüm oldu] denir.

3) Rükû, “zengin kimsenin sonradan fakirleşmesi” demektir (“beli kırılmak” deyimine eş bir anlam).

4) Rükû, “putlara tapmayıp Allah’a boyun eğmek” [haniflik etmek] demektir. Cahiliye Arapları, aralarında puta tapmayıp yalnızca Allah’a tapanlara, raki [rükû eden] ve rakea ilellâh [Allah’a rükû etti] derlerdi.

Bize göre 4. maddedeki anlam, âyetin en doğru şekilde anlaşılmasını sağlayan anlamdır. Bu durumda âyetin şu şekillerde çevrilmesi mümkündür: “Onlara, “Hanifler olun” [puta tapmayın, tek Allah’a tapın] denildiği zaman hanif olmazlar” veya “Onlara, “Hakka teslim olup itaat edin” denildiği zaman hakka teslim olup itaat etmezler.”

Bu yargıdan sonra yine, O günü yalanlayanların vay hâline denerek yalanlayıcılara, onuncu ve sonuncu tehdit gösterilmiştir. Buna göre onlara âdeta şunlar söylenmek istenmiştir: “Siz dünyayı ve onun lezzetlerini seviyordunuz. Ama iman edip yaratıcınıza hizmetten yüz çevirmeseydiniz, O’na boyun eğseydiniz ve bu imanınızın yanı sıra dünyevî lezzetleri isteme ve bilmeden çeşitli günahlar işleme durumunda kalsaydınız, cehennem azabından kurtulma ve mükâfaat elde etme ümidiniz olurdu.”  H.Yılmaz

Artık bundan [Kur’an’dan] sonra hangi söze inanacaklar?

Surenin başından buraya kadar, küfürden vazgeçmeleri için tam on kez değişik azaplarla tehdit edilmiş olan kâfirler, tefekküre davet edilerek ve kanıtlar gösterilerek hakk dine sımsıkı sarılmaları için teşvik edilmişlerdir. Bu son âyet, bu kadar tehdide ve teşvike rağmen hâlâ küfürlerini sürdüren kâfirlerin bu hâllerine şaşırılması gerektiğini vurgulayan bir taaccüp [hayret] ifadesi içermektedir: Artık bundan [Kur’an’dan] sonra hangi söze inanacaklar?

Bu ifade bir bakıma, “Onlar kendilerine gösterilen bunca delili kabul etmiyorlarsa, bundan başka hiçbir delili kabul etmeyeceklerdir” anlamına gelmektedir. Dikkat edilirse burada Kur’ân mucizesinin en büyük mucize olduğuna işaret edilmektedir. Çünkü Kur’ân’ın mucizesi kıyamete kadar devam edecektir:

Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın haşyetinden onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)

Bu durumda ayetten şunlar anlaşılabilir: “Yalçın kayaları sarsan, sıra dağları depreme tutulmuş gibi sallayan bu söze, bu Kur’an’a inanmayan kimse artık hiçbir söze inanmaz. Bu zavallı bedbahtı da mutsuzluk ve acı bir akıbet beklemektedir.”

Gerçekten de en büyük olay, insana hakk ve bâtıl arasındaki farkı anlatan Kur’ân’ın inmesidir. Kur’an’ı tanıdığı hâlde iman etmeyen bir kişiye başka hangi şey doğru yolu gösterebilir ki?

Ve işte böylece sana Kitab’ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Bunlardan [Yahudi olmayan Araplardan] da ona inanan kişiler vardır. Ayetlerimizi ancak ve ancak kâfirler bile bile reddederler. Ve sen bundan önce, bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı. Bilakis o [Kur’ân], kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık âyetlerdir. Ayetlerimizi ancak ve ancak zalimler bile bile reddederler. Ve “Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. (Cevaben) de ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Bizim sana indirdiğimiz onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? İşte bunda inanacak bir kavim/toplum için elbette bir rahmet ve öğüt vardır. (Ankebût/47-51)  H.Yılmaz