(Şu’arâ - 130.Ayet)

<< Geniş Meal

Nebe’

Büyük Haber deyimiyle, Kıyamet günü kastedilmektedir. Kıyamet günü hakkında Mekke müşrikleri çeşitli sorular soruyor ve diyorlardı ki; Bu ne ilginç bir haberdir? Kemiklerimiz toz olmuşken tekrar nasıl diriltilebiliriz. Bu imkânsız birşeydir. Gelmiş-geçmiş bunca insan diriltilerek, ayağa kaldırılması olacak şey midir? Koca dağların parçalanarak dağılması, güneşin sönmesi, ay ışığının kaybolması ve bu dünya nizâmının alt-üst olması mümkün müdür?
Bizler Muhammed'i aklı başında feraset sahibi biri olarak bilirdik. Oysa o, bizlere nasıl haberler veriyor. Madem öyle, onun haberini verdiği cennet, cehennem nerededirler? Şimdiye kadar Muhammed bize, bu tür şeylerden hiç bahsetmemişti. Niçin durup dururken bize böyle haber vermeye başladı?
'Ki onlar onda ayrılığa düşmektedirler.' ayeti iki anlama da gelebilir. Birincisi onlar bu haber hakkında farklı düşünceler taşımaktadırlar, ikincisi onlar dünya hayatının son bulacağı konusunda aralarında bir akide birliği olmamakla birlikte ihtilaf içindelerdi. Bazıları Hristiyanlığın etkisi altında bulunduklarından dolayı Maad'a inanıyorlar, fakat ölümden sonraki hayatin cismânî olmayıp, ruhanî olduğunu söylüyorlardı. Bazıları çeşitli tereddütler taşıyorlardı; "Saat nedir bilmiyoruz, onu sadece bir kuruntu sanıyoruz, biz ona inanmıyoruz." (Câsiye-32) Bazıları ise, öbür dünyadaki hayata hiçbir şekilde inanmıyorlardı; "Dediler ki, dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, diriltilecek değiliz." (En'am-29) Bazı ateist (dehrî)ler de diyorlardı ki; "Ne varsa dünya hayatımızdır, başka birşey yoktur, ölürüz, yaşarız. Bizi zamandan başkası helâk etmiyor." (Câsiye-24) Yine bazıları ölümden sonraki dirilişi imkânsız sanarak şöyle söylüyorlardı; "Şu Çürümüş kemikleri kim diriltecek?" (Yâsin-78) Mekkeli müşriklerin bu kadar farklı düşüncelere sahip olmaları, onların bir ilme dayanmadan zan ve kuruntu ile birlikte düşündüklerini gösterir. Şayet bir ilme dayansalardı, aralarında bu kadar köklü anlaşmazlıkların olmaması gerekirdi. Daha fazla bilgi için bkz. Zâriyat an: 6 Mevdudi

İnsanı bütün öteki sorunlarından çok daha fazla meşgul eden sorun -ölümden sonra bir hayatın olup olmadığı sorunu- çağlar boyunca değişik biçimlerde cevaplandırılmıştır. Bu cevapların sayısız değişik biçimlerini anlatmak elbette imkansızdır; yine de birkaç temel düşünce çizgisi açıkça teşhis edilebilir ve bunların zikredilmesi, Kur’an'ın bu soruna yaklaşımı hakkında daha iyi bir anlayışa ulaşmamızı sağlayabilir: Bazı insanlar -muhtemelen belli bir azınlık- bedenî ölümün, kesin, nihaî ve geri dönülemez bir yok oluşa götürdüğü ve bu nedenle öteki dünya hakkındaki bütün konuşmaların bir kuruntunun ürünü olmaktan ileriye gitmediği görüşündedirler. Diğer bazılarına göre, kişinin ölümünden sonra beşerî “hayat-cevheri” kendisinden çıktığı kabul edilen ve “evrensel/küllî ruh” (universal soul) olarak algılanan kaynağa geri döner ve onunla tamamen bütünleşir. Bazıları da, bireysel ruhun, ölüm anında insan veya hayvan, başka bir canlıya geçtiğine ama bireysel bilincin devamlılığının kesildiğine inanır. Diğer bazısı da, ölümden sonra bütün bir insan “kişiliği”nin değil de, yalnız “ruh”un yani, bedenden bağımsız bir şekilde -ve büsbütün ruhsal olarak- yaşamaya devam ettiğine inanır. Son olarak bazısı da, bireysel kişiliğin ve bilincin azalmayan bir şekilde yaşamaya devam ettiğine inanır ve ölüm ile yeniden dirilmeyi, hangi şekilde olursa olsun, bütün bir insan kişiliğini pozitif olarak yeniden yaratma eyleminin ikiz aşamaları olarak görür: işte Kur’an'ın öteki hayat hakkındaki görüşü budur. M.Esed 

Sureye Mekke müşriklerinin kendi aralarında çokça konuşup durdukları, bir türlü mutabakat sağlayamadıkları “büyük önemli haber”e dikkat çekilerek başlanmıştır.
Resulullah döneminde kâfirler dünya hayatının son bulacağı konusunda inanç birliğine sahip değillerdi. Bu nedenle kendi aralarında bile sürekli tartışıp sürtüşmekteydiler. Surenin bu ilk ayetlerinde dile getirilen ihtilaf da onların Kur’an ve özellikle kıyamet ve ahiret hakkındaki bu ihtilaflarıdır. Rabbimiz Kur’an’ı ve ondaki kıyamet ve ahirete dair bilgileri “önemli, büyük haber” olarak niteleyerek onların bu konudaki görüş ayrılıklarının boşuna olduğu mesajını vermektedir.

De ki: “O, çok büyük, önemli bir haberdir.
Siz ondan yüz çeviriyorsunuz. (Sad/67, 68)

Onlar, büyük bir gün; insanların âlemlerin Rabbi için ayakta dikilecekleri gün için tekrar diriltileceklerini bilmiyorlar mı? (Mutaffifin/4,5): 

Kâfirlerin kıyamet ve ahirete ait düşünce ve inançları Kur’an’da birçok kez nakledilmiştir. Bunlardan birkaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:

 Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve Saat’ın geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle inkâr eden kimselere,  yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız. (Fussilet/50)

Yine onlar, “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helâk eder” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zan yürütüyorlar. (Casiye/24)
Şu küfretmiş olan kimseler de; “Peki, size ayetlerim okunmadı mı da siz büyüklük tasladınız ve günah işleyen bir kavim oldunuz? Ve ‘Allah’ın sözü kesinlikle gerçektir; ve Saat’e gelince, onda kuşku yoktur’ denildiğinde, ‘Saat’in ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz, sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz’ dediniz. (Câsiye/32)

Ve onlar; “Şu bizim iğreti hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi. (En’am/29)  

Yine onlar, “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helâk eder” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zan yürütüyorlar. (Câsiye/24)
Güzel yollara sahip semaya kasem olsun ki, şüphesiz siz kesinlikle değişik söz [karar] içindesiniz.  Ondan [değişik sözden] çevrilen kişi, çevrilir.

Mahvoldu o, bir sarhoşluk ve bilinçsizlik içindeki  “din günü ne zaman?” diyen aşırı yalancılar!
O gün, onlar ateş üzerinde fitnelendirilirler: “Tadın kendi fitnenizi! İşte bu, sizin kendisini acele istediğiniz şeydir!” (Zariyat/7- 14) 

Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” (Ya Sin/78)

Kaf. Çok şerefli/çok büyük Kur’ân'a kasem olsun ki; ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler.
Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.
Aksine, hakk kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar, onun için onlar karmakarışık bir iş içindedirler.
Peki, onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, onu Biz hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz!
Ve Biz yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik;
Allah'a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak.
Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.
Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da; kullara rızık olmak üzere… Ve Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte çıkış [diriliş] böyledir. (Kaf/1- 11)

Mekkeli müşriklerin bu tutarsız, çelişkili inançlara sahip olması, bilgisizliklerinden ve konuya olan duyarsızlıklarından dolayıdır. Şayet bu konu hakkında gözlem ve araştırmalarda bulunsalardı, tutarsız inanç ve düşünceler yerine sağlam bir inanca ulaşırlardı. H.Yılmaz

Onların bu konudaki tüm sözleri yanlıştır ve kesinlikle onların düşündükleri gibi değildir Mevdudi

Yani, o zaman çok uzakta değildir ve şimdi ileri geri konuşuyorlarsa da onlar yakında bu gerçeğe bizzat şahit olacaklardır. Böylece Resulullah'ın (s.a) verdiği haberlerin doğru ve gerçek olduğunu, onların 'zan' ettikleri gibi olmadığını da anlayacaklardır.Mevdudi                                                                                                                      Açık bir tehdit içeren bu ayetlerde, kâfirlerin “Saat’ın [kıyametin] geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır”, “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helâk eder”, “Saat’in ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz, sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz’ Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” şeklindeki düşünceleri reddedilerek yakında bütün gerçekleri anlayacakları, bizzat yaşayarak öğrenecekleri bildirilmektedir.
Ayetlerdeki “
كلّاkella [Hayır… Hayır…] edatından anlaşıldığına göre, kâfirler “önemli haber” konusunda birbirleriyle tartışıp sürtüşseler bile sonunda inkâr etme cihetine giderek kıyameti de, ahireti de yalanlamışlardır. H.Yılmaz

Yeryüzünü insan için bir döşek, yani bir sükûn yeri kıldık. Yeryüzünün bir sükûn yeri kılınmış olmasının kudret ve hikmetleri hakkında, Tefhimu'l-Kur'an'ın çeşitli yerlerinde açıklamalar yapılmıştır. Bkz. Neml an: 73-74-81, Yâsin an: 29, Mümin an: 90-91, Zuhruf an: 7, Câsiye an: 7, Kaf an: 18. Mevdudi

Bkz. 16:15 -“O, yeryüzüne yerinden oynamaz dağlar yerleştirdi ki sizi sarsmasın”- ve dağlara “sütunlar” şeklinde atıfta bulunmayı açıklayan not 11, bu pasajın tümü (ayetler 6-16) Allah'ın kudretini ve yaratıcılığını tanımlamakta ve sanki şöyle demektedir: “Evreni yaratmış olan Allah, insanı, gerekli gördüğü her şekilde yeniden diriltmeye ve yeniden yaratmaya aynı ölçüde muktedir olamaz mı?” M.Esed

İnsanların erkek ve kadın olmak üzere çift çift yaratılmasında büyük hikmetler vardır. Açıklama için bkz. Furkan an: 69, Rum an: 28-30, Yâsin an: 31, Şura an: 77, Zuhruf an: 12, Kıyamet an: 25 Mevdudi

Yani, “aynı yaratıcı güç ile sizde ve öteki canlı varlıklarda iki cinsin mucizevî çift-kutupluluğunu yarattık”. Evrenin tümünde görülen iki-kutupluluk olgusu (bkz. 36:36 ve ilgili not 18), 9-11. ayetlerde daha detaylı şekilde açıklanmaktadır. M.Esed

Zemahşerî, subât'ın temel anlamını buradaki gibi “koparmak” (kat‘) yani, “ölüm” olarak almaktadır. Ayrıca, 2. yüzyılın ünlü dilbilimcisi Ebû ‘Ubeyde Ma‘mer b. Musennâ, Râzî'nin naklettiğine göre, yukarıdaki Kur’ânî ifadeyi “ölümün benzeri (şibh)i” olarak açıklamaktadır. M.Esed 

Gece karanlık yaratılmıştır, çünkü insan karanlıkta daha iyi istirahat edebilir. İnsanın geçimini sağlayabilmesi için ise, gündüz aydınlık yaratılmıştır. Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinden doğan sayısız yararlardan sadece biri burada zikredilmiştir. Buradaki vurgulama, içinde yaşadığımız nizâmın, gayesi olmaksızın bir rastlantı sonucu oluşmadığına işarettir. Bu gerçeğin ardında sayısız yararlar vardır ve gerçekten de insanın çıkarları doğrudan doğruya buna bağlıdır. Örneğin rahatça uyuyabilmeniz için vücudunuzun gece karanlığına ihtiyacı vardır. "Biz bunun için geceyi karanlık yarattık ve rızık sağlayabilmeniz için aydınlığa olan ihtiyacınızı gündüzü yaratarak karşıladık. Bu muazzam nizam sizin ihtiyaçlarınıza cevap verecek şekilde yaratılmıştır." İşte böylesine eşsiz bir nizâmın, bir Hâlık'ı ve Hakîm'i olduğunu, bu sistemin bizzat kendisi kanıtlamaktadır. Bkz. Yunus. an: 65, Yasin. an: 32, Mümin. an: 85, Zuhruf. an: 4. Mevdudi 

Zemahşerî'ye göre me‘âş (“kişinin oturduğu yer”) burada “hayat” ile eş anlamlıdır. Uykunun (yahut “ölüm”) ve uyanıklığın (yahut “hayat”) çift-kutupluluğunda, 6:60'da değinilen bedenî ölüme ve yeniden dirilmeye bir telmîh vardır. M.Esed

Lafzen, “yedi sağlam gök”, kozmik sistemlerin çokluğunu gösterir (bkz. sure 2, not 20).M.Esed                                                  "Şidaden" kelimesi, "sağlam" anlamında kullanılmıştır. Göğün sınırları sağlamdır. Yani gökyüzünde sayısız yıldızlar dolaşıyor, herbiri kendi yolunu takib ediyor ve buna rağmen birbirleriyle çarpışmıyorlar. Daha fazla bilgi için bkz. Bakara. an: 34, Râ'd. an: 2, Hicr. an: 8-12, Müminun. an: 15, Lokman. an: 13, Yasin. an: 37, Saffat. an: 5-6, Mümin. an: 90, Kaf. an: 7-8. Mevdudi

"Vehhacen" kelimesi, güneş için kullanılmıştır. Asıl anlamı çok parlak ve çok sıcak demektir. Biz bu kelimeyi tefsir ederken, iki anlamı da tercih ettik. Allah (c.c.) bu ayetiyle büyük bir kudret ve hikmete işaret etmektedir. Güneşin çapı yeryüzünün çapından 109 kat daha geniştir ve güneşin sıcaklığı 4 milyon C°'dir. Yeryüzünden 933 milyon mil uzaklıktadır. Buna rağmen bir kimse, çıplak bir gözle güneşe bir süre baksa, gözleri aşırı derecede kamaşır. Yine güneşin sıcaklığı o kadar şiddetlidir ki, bazı bölgelerde bu sıcaklık 140 F° kadar yükselir. Güneşin yeryüzü ile arasındaki uzaklığın orantılı bir ölçüye göre ayarlanması, Allah'ın (c.c) yüce kudretinin bir göstergesidir. Güneş şayet dünyaya belli bir mesafeden daha yakın olsaydı, yeryüzü sıcaklıktan kavrulurdu. Yine belli bir mesafeden uzak olsaydı yeryüzünde herşey soğuktan donar, insan, hayvan ve bitkilerin yaşamaları mümkün olmazdı. Güneşin ölçülü bir ısı yayması ile yeryüzünde hayat devam eder. Bu ölçülü ısı yayılmasıyla birlikte, bitkiler yeşerir, olgunlaşır ve kendilerinden yararlanılacak hale gelirler. Aynı zamanda bu sıcaklık buharlaşmaya neden olur ve bulutlara yükselerek çeşitli bölgelerde yağmurun yağmasını sağlar. Allah Teâla'nın güneşi yegâne enerji kaynağı olarak yaratması nedeniyledir ki, milyonlarca seneden beri, yeryüzünde aydınlık, ısı ve ışınların yayılması mümkün olabilmektedir. Mevdudi

Yağmurlar dolayısıyla yeryüzünde bitkilerin, yeşilliklerin ve bahçelerin oluşması hakkında açıklama için bkz. Rum. an: 35, Şuara. an: 5, Müminun. an: 17, Nahl. an: 53/a, Zuhruf. an: 10-11, Mümin. an: 20, Yâsin. an: 29, Fâtır. an: 19, Vakıa. an: 28-30. Bu konu ile ilgili ayetlerde tabiat kanunlarının işleyişi hakkında bilgi verilerek, kafirlerden içinde yaşadıkları tabiatı ve hatta bizzat kendi hayatlarını tefekkür etmeleri istenmiştir.
Bu ayetler sizin dikkatinizi iki noktaya çekmek istemektedir: Birincisi, bu muazzam ve muhteşem nizam bir raslantı sonucu kendi kendine oluşmamıştır. Ayrıca düzenli bir biçimde kendinden istenileni yerine getirmektedir. İkincisi, hiçbir şey maksatsız yaratılmamıştır. Dolayısıyla herşeyin bir nedeni ve gayesi vardır. Bu hususları düşünebilmiş bir insanın, Allah'ın (c.c) kainatı yok ettikten sonra, yeniden yaratmaya gücünün yetmiyeceğini sanması için aklından zoru olması gerekir. Çünkü bu nizamın içinde hiçbir şey nedeni olmaksızın yaratılmamıştır.
Öyleki, bu nizâmın içinde insanoğlu da bulunmaktadır ve Allah (c.c) onu hayr ve şerr'i idrak edebilecek bir özellikte donatmıştır. İrade sahibi olarak yaratılan insan, kendisinden istenilenleri kabul edip etmemek konusunda bir serbestiye sahiptir. Ve yine diğer mahlûkat üzerinde tasarruf edebilme hakkının olması da boşuna değildir. Örneğin bir insan tüm ömrü boyunca salih amellerde bulunarak, kendisine verilmiş bulunan yetkileri hak yolunda kullanırken, bir başka insan ömrü boyunca kötü işlerle ilgilenerek, Allah'ın kendisine verdiği yetkileri ve enerjiyi boş yere harcayabilir. Şimdi her ikisi de ölümden sonra toz olur ve davranışlarının karşılıklarını görmezlerse, büyük bir haksızlık olmuş olur ve bu hayat anlamını yitirirdi. İşte bu nedenlerden ötürü, Kur'an-ı Kerim'de, tekrar tekrar Maad, yani ölümden sonraki hayat, Kıyamet ve ahiret konuları işlenmiştir. Bkz. Rad. an: 7, Hac. an: 9, Rum. an: 6, Sebe. an: 10-12, Saffat. an: 8-9 Mevdudi 

Bu ayetler şu gerçeğe îmada bulunmaktadır: bütün gözlemlenebilir tabiatın belli bir maksada ve plana göre yaratıldığını gösteren kanıtlar, “bunları[n hiç birini] anlamsız ve amaçsız yaratmış olmayan” (3:191) ve -devamında vurgulandığı gibi- her insanın kendisine fıtraten verilen içgüdülere ve ilahî vahiy aracılığıyla bildirilen ahlak ölçülerine göre yaşamak isteyip istemediği konusunda bir gün nihaî hükmünü verecek olan bilinçli bir Yaratıcı'nın varlığına işaret ederler. M.Esed 

Rabbimiz bu ayetlerde “önemli, büyük haber” hakkında ihtilaf edip bir türlü inanamayanlara, öldükten sonra diriltileceklerine inanmalarına vesile olacak bazı nimetlerini ve yaratmasındaki incelikleri hatırlatmaktadır. Böylece tabiat kanunlarının işleyişi hakkında bilgi vererek kâfirlere içinde yaşadıkları tabiatı ve hatta bizzat kendi hayatlarını iyi incelemeleri gerektiği mesajını vermektedir.

Rabbimiz yaptığı işleri sayıp dökerken muhataplara “yapmadık mı?”, “kılmadık mı?” şeklinde hitap etmektedir. Bundan anlaşılan, bu konuda araştırma ve gözlem yapan herkesin, kâinattaki hiçbir şeyin kör tesadüf eseri olmayıp akıllı bir tasarımın sonucu olduğunu anlayacağı, kâinattaki her oluşumun canlıların yararına olduğunu fark edeceği, sonunda da bütün bunların Allah tarafından yaratıldığını kabul etmek durumunda kalacağı gerçeğidir.
Pasajda dikkat çekilen ayetlerin [alamet, delil ve işaretlerin] her biri, daha evvel birçok surede detaylı olarak yer almıştı. Hepsinde de “bunları yapan, bunları yapmaya güç yetiren [Allah], yeniden diriltmeye kadir olmaz mı” denilmek istenmiştir.

Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/78-82)

O insan kendisinin kemiklerini asla bir araya toplamayacağımızı mı sanıyor?
Evet, Biz onun parmak uçlarını / tüm organlarını düzenlemeye gücü yetenleriz.
Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor:
Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?” (Kıyamet/3-6) 

O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur; ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/37- 40) 

9. ayetteki “Ve Biz, sizin uykunuzu bir dinlenme kıldık”  ifadesi ile uykumuzun yaşamımızdaki önemine değinilmiştir. Uyku, hayatımızı sağlıklı olarak geçirebilmemizin en temel şartlarından birisidir. Modern bilim bugün uykunun vücudu dinlendirdiğini, küçük yaştakilerin sağlıklı büyümesini sağladığını, büyüme hormonlarını geliştirdiğini, bağışıklık sistemi için gerekli olan kimyasalların uyku halinde iken salgılandığını; insana kaslarını ve diğer dokularını onarma, yaşlanan veya ölen hücrelerini yenileme, hafızadaki bilgileri düzenleme, gereksizleri unutma ve arşivleme şansı verdiğini; bütün gün çalışan beynin bir şarj süresi olduğunu, diğer organlardaki enerji harcamasını kısarak beyin hücre aktiviteleri için gerekli olan enerjiyi artırdığını ve daha birçok yararının bulunduğunu artık keşfetmiş bulunmaktadır.
Nitekim Al-i Imran suresinde müminlere uyku ile birçok yarar sağlatıldığı bildirilmiştir:

Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir gurubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. (Ali Imran/154) 

10. ayetteki “Ve Biz, geceyi bir elbise yaptık” ifadesiyle de gecenin nimetliğine değinilmiştir. Şöyle ki: Gece, düşmandan saklanmak, bazı şeyleri gizlemek için uygun bir ortamdır. Ayrıca yukarıda yararlarını saydığımız uyku için de en uygun zaman dilimidir.
Rabbimiz insanlara sunduğu nimetlerini birçok ayetinde açıklamıştır. Bu açıklamalardaki maksat, hepsinin de Allah tarafından tanzim edilmiş olduğunu vurgulamaktır:Yine O’nun ayetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda tefekkür edecek bir kavim için nice ayetler vardır. (Rum/21)

Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık kılandır. Ve O, gündüzü yayılış kılandır. (Furkan/47)

Bürüyüp örttüğü zaman geceye, parıldadığı zaman gündüze ve erkeği, dişiyi yaratan şeye ant olsun ki, sizin emek ve gayretiniz kesinlikle dağınık ve parça parçadır. (Leyl/1)

Allah,  rüzgârları gönderendir. Sonra bunlar, bir bulutu savururlar. Sonra O [Allah], onu gökyüzünde nasıl dilerse öyle yayar ve onu parça parça kılar. Sonra da sen, onun derinliklerinde yağmur çıkar görürsün. İşte O [Allah], onu kullarından dilediği kimselere isabet ettirdiği vakit, onlar,  müjdelenirler [mutlu olurlar]. (Rûm/48)

Ve yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar var, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Ve Biz meyvelerinde onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir kavim için bunda bir takım deliller vardır. (Râd/4) H.Yılmaz

 

Bu ayet Sûr'a son kez üfürüldüğünde ölmüş bulunan bütün insanların ayağa kalkacağına işaret etmektedir. Burada, "gelirsiniz" ifadesi, yani muhatap siğası kullanılmıştır. Fakat burada muhatap, sadece o dönemde yaşamış bulunan insanlar değil, gelmiş, geçmiş ve gelecek çağlar boyunca yaşamış ve yaşayacak tüm insanlıktır. Açıklama için bkz. İbrahim. an: 57, Hac. an: 1, Yâsin. an: 46-47, Zümer. an: 79 Mevdudi

Temsîlî olarak, “göklerin sırrı, insanın kavrayışına açılacaktır” -böylece bu deyim, “doğru ile yanlış arasında Ayrım Günü” kavramını daha da açmaktadır.M.Esed

Burada da, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde sözkonusu edildiği gibi, Kıyametin farklı safhaları birarada açıklanmıştır. Önce Sur'a son kez üfürüldüğünde nelerin olacağı açıklanırken, daha sonraki iki ayette bu olayların gelişimi anlatılmıştır. Açıklama için bkz. Hakka. an: 10
"Gök açılmış" ifadesi ile göğün hiçbir engelle karşılaşmadan, her taraftan semavî afetlerini yeryüzüne göndereceği anlatılmak istenmiştir. Yani göğün afetlerinin yeryüzüne gönderilmesi için, gökyüzünün kapıları açılacak ve önünde hiçbir engel olmayacaktır.
Dağlar yürütülmüş bir serap olmuştur; yani dağlar havalanacak ve paramparça olacaktır. "Sana dağlardan soruyorlar, de ki: Rabbim onları kül gibi ufalayıp, savuracak, yerlerini boş ve dümdüz bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik, ne de bir tümsek göremeyeceksin." (Taha-105-107) Ayrıca bkz. Tahâ. an: 83 Mevdudi 

 “Ve sana Kıyamet Gününde dağların ne olacağını soracaklar. O zaman onlara de ki: Rabbim onları toza toprağa çevirip savuracak. (Taha 105)”  

“Yeri dümdüz ve çıplak bir hale getirecek. (Taha 106)”  

“Öyleki orada ne kıvrım ne de tümsek göreceksin. (Taha 107)” 

Kuranın kıyamet ve ahret konusuyla ilgili öğretisine göre dünyanın sonu, evrenin fiziksel olarak yok oluşu – yokluğa indirgenmesi- anlamında değil, fakat, daha çok, onun, insanın şimdiden tasarlayamayacağı bir mahiyette, her şeyi içine alan toplu ve kökten bir değişme, dönüşüme uğraması anlamına gelmektedir. Son Güne ilişkin pek çok temsili tasvirden birisi de “Yerin başka bir yere, göğün başka bir göğe dönüştürüleceği ve bütün insanların var olan O tek İlahın huzuruna çıkacakları gün O’nun sözü gerçekleşecektir. (İbrahim 48)  M.Esed 

Bu ayetlerde, “Ayırma Günü”nün [mahşerin] kesinliği bildirilerek o güne uzanan süreçte dünyanın yok oluşuyla ilgili ana olaylar tasvir edilmektedir. Ahiretin çeşitli safhalarını içeren o gün, “Yevmü’l-Fasl [Ayırma günü]” olarak nitelenmiştir. Mahşerin “Ayırma Günü” olarak nitelendiği başka ayetler de vardır:

Hani o yıldızlar silindiği/imha edildiği/uzaklaştırıldığı zaman, gök aralandığı zaman, dağlar savrulduğu zaman, elçiler vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için… Ayırt etme gününün ne olduğunu sana ne bildirdi! O gün, yalanlayanların vay hâline!(Mürselat/8-15) 

Kıyâmet gününde evrenin durumunu anlatan bu ve buna benzer sahneler Kur’ân'ın çeşitli sûrelerinde dile getirilmiştir. Bütün bu sahnelerdeki ortak görüntü şudur: O gün evrenin düzeni bozulacak ve bu düzensizliğe korkunç gürültüler, patlamalar ve sarsıntılar eşlik edecektir. Ancak, dehşet veren bu olaylar, insanların öteden beri bildiği yıldırım, deprem, volkanik patlama gibi küçük çaplı doğal olaylara hiç benzemeyecek, dünyadaki hiçbir olayla mukayese edilemez şiddette ve büyüklükte olacaktır. Dolayısıyla o günkü dehşetin insanın zihinsel yapısına sığması mümkün değildir. Bu gerçeğe rağmen kıyâmet anlatımlarının değişik sahnelerle tekrarlanması, bu olayın gerçekleşeceğini insanların aklına yatırma maksadına yöneliktir.
YEVMÜ'L-FASL: 

 “Ayırt etme günü” anlamına gelen bu ifade bir isim tamlamasıdır. el-Yevm, Arapça'da “gün” demektir. El-Fasl sözcüğü ise isim olarak “iki şey arasındaki mesafe”, fiil olarak da “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. el-Fasl sözcüğünün fiil anlamının “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan şakk sözcüğü ile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyâmet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyâmet gününe “Yevmü'l-Fasl [ayırt etme günü]” denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır. 

Çünkü o zorlu bir haykırıştan ibarettir ki, derhal onlar karşıda duruverirler. “Eyvah bizlere! İşte bu Din Günü'dür” derler. –“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırt Etme Günüdür”– Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. [Toplayın da] iletin onları cahîmin [cehennemin] yoluna doğru. (Sâffat/19-23) 

Şüphesiz ki Ayırt Etme Günü onların hepsinin buluşma yeridir/kararlaştırılmış buluşma vaktidir. O gün dostun dosta hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmaz. (Duhân/40-41) 

Kuşkusuz Ayırt Etme Günü kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur. O gün Sûr'a üflenir, artık siz de bölük bölük gelirsiniz. (Nebe/17-18) 

“Fasl günü [Ayırma günü]” ile ilgili olarak Mürselat suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 40) geniş açıklama yaptığımızdan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

O gün kesinlikle haksızlık söz konusu olmayacaktır:

O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsra/71)

Ayette göğün açılarak kapı kapı, yani bir anlamda delik deşik olduğu beyan edilmiştir. Bilindiği üzere Rabbimiz birçok ayette göğün bir tavan olduğundan bahsetmiştir. Gök gerçekten de bir tavan işlevindedir. Bu özelliği ile gökyüzü, uzaydan bize gelebilecek her türlü felaketi engellemektedir.

Ve Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, onun [gökyüzünün] ayetlerinden yüz çevirenlerdirler. (Enbiya/32) 

Kıyamet esnasında gökyüzünün bu özelliği ortadan kaldırılacak, gökyüzü delik deşik olacak, gökten meteorlar, zararlı ışınlar yeryüzüne inecektir. Bu konuya ait bir çalışmayı aşağıda naklediyoruz: 

GÖĞÜN GERİ ÇEVİRDİKLERİ 

Ve O geri çeviren gök… (Tarık Suresi/11)

Ayetin Arapçasında geçen "rec" kelimesi geri çevirmek, döndürmek anlamlarını vermektedir. Dünya'mızdaki yaşamın oluşması için olmazsa olmaz şartlardan biri yağmurun yağmasıdır. Güneş'in ışınlarının yeryüzündeki sulara vurmasıyla buharlaşan su ne oluyor da Uzay'ın uçsuz bucaksız boşluğunda kaybolmuyor? Peygamberimiz döneminde de yağmurun sürekli yağdığını, yeryüzüne suyun sürekli döndüğünü söylemek mümkündü. Fakat suyun yeryüzüne dönüşünün sebebini gökyüzündeki çevirici özelliğe bağlayacak bilgi Peygamberimiz döneminde mevcut değildi. Atmosfer'deki ayrı tabakaların varlığı öğrenildikten sonra, bu tabakalardan biri olan Troposfer'in, su buharının uzaya kaçmasını, yeryüzündeki canlılığının yok olmasını önlediği ortaya çıktı. Bu tabaka geri döndürücü özelliğiyle su buharının yağış olarak geri dönmesine sebep olmaktadır.

Daha önceki bölümde, gökyüzünün korunmuş olduğunu söyleyen ayeti incelerken gördüklerimizin çoğu da, gökyüzünün geri döndürücü özelliği sayesinde olmaktadır. Gökyüzü Uzay'dan gelen radyoaktif parçacıkları, radyasyonu ve zararlı ultraviyole ışınlarını Uzay'a geri yansıtarak Dünya'mızı korumaktadır. Gökyüzü böylece bir yandan Uzay'dan gelen zararlıları Uzay'a geri çevirerek, bir yandan ise Dünyamızdaki hayat için gerekli olan su buharını Dünya'ya geri çevirerek yaşamımızı devam ettirmektedir. Son asırda keşfedilen gökyüzünün bu özelliğine Kuran'da dikkat çekilmesi ne Peygamberimiz dönemindeki insanların bilgileriyle, ne de tesadüfle açıklanabilir.
KIRILMAZ, BOZULMAZ ŞEMSİYE
Atmosfer'in geri döndürücü özelliği olmasaydı, Dünya'daki ısının yaşam için gerekli olan aralıkta bulunması da mümkün olmazdı. Yaşam ancak çok sınırlı bir ısı aralığında mümkündür; Güneşin ısısı ve mutlak sıfır aralığındaki ısıların oluşturduğu spektrumda sadece % 1'den ufak bir aralıkta yaşam var olabilmektedir. Bu % 1'den küçük aralığın tutturulması kadar, devam ettirilmesi de önemlidir. Sıcaklıktaki ani iniş ve çıkışlar da hayatı yok edebilirdi. örneğin Dünya'da bulunduğumuz yerde sıcaklık 20° C iken bir anda ısı 100° C ye çıksaydı veya –100° C inseydi, yaşamamız imkansız olurdu. Atmosfer, geri döndürücü özellikleriyle sıcaklıktaki istikrarı sağlamakta ve insanlığa, canlılığa hizmet için yaratıldığını göstermektedir.
Atmosfer'in % 77'si azottan, % 21'i oksijenden, % 1'i ise karbondioksit ve diğer gazlardan oluşmaktadır. Bu oranlar yeryüzündeki yaşam için mükemmel ayarlanmış oranlardır. Örneğin Dünya'mızdaki oksijenin oranı % 21'den % 22'ye çıksaydı bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığı % 70 artacaktı. Atmosfer'deki oksijen ve azot oranları daha fazla olsaydı yaşamsal fonksiyonlar zararlı şekilde hızlanacaktı. Eğer bu oranlar daha az olsaydı yaşamsal fonksiyonlar zararlı şekilde yavaşlardı. Tüm bu oranların tutturulması Dünya'daki gerekli oluşumların arka arkaya yaratılmasıyla mümkün olmuştur. Atmosfer'deki geri döndürücü özellik bu zorunlu oluşumlardan sadece biridir. Fakat sırf bu özellik dahi olmasaydı hiçbirimiz var olamayacaktık. Elindeki şemsiyenin tesadüfen oluştuğuna kim ihtimal vermektedir? Peki, gökyüzü bizi mükemmel bir şemsiye gibi korurken, aynı zamanda yeryüzündeki suyun ve havanın uzaya kaçmasını engellerken, yerine getirdiği görevleri acaba kimler tesadüflerle açıklamaktadır? Yaratıcımız var olabilmemiz için gerekli tüm şartları mükemmel bir şekilde planlamış ve bizi yaratmıştır. Daha sonra ise gönderdiği kitabı Kuran'la bu mükemmel yaratılışlara gözlerimizi çevirmiştir.

“Gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu inkârcıların sanısıdır. …”Sad/27  
(Kur’ân Hiç Tükenmeyen Mucize, Kur’ân Araştırmaları Grubu)

Görüldüğü üzere, yukarıda anlatılan özelliklerdeki gökyüzü o gün delik deşik olup yeryüzündeki hayatı yok edecektir:

O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.  Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz. (Meariç/8, 9)

Sûr'a bir tek üfleme üflendiği,  yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Melekler onun [semanın]  çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını da bunların fevkinde Biten, [yok edilenlerin yerine getirilenler] taşır. (Hakka/14-16) H.Yılmaz

Cehennem için, gözetleme yeri, yani av yakalamak için tuzak yeri anlamına gelen "mirsaden" kelimesi seçilmiştir. Çünkü kâfir ve âsîler hiçbir kimsenin kendilerini gözetlemediğini sanmaktadırlar. Tıpkı av hayvanının kendisi için kurulmuş tuzaktan habersiz, hoplayıp, zıplaması gibi, kâfir ve âsîler de dünyada böyle yaşarlar. Fakat cehennem bir tuzak gibi hazır beklemektedir ve onlar bu tuzağa takılarak cehenneme düşeceklerdir. Mevdudi

Burada devirlerin ve çağların ardı arkası kesilmeyen sürekliliğini ifade eden, "Ahkaben" kelimesi kullanılmıştır. Bazı kimseler "devirler ne kadar uzun olursa olsun, bir sona mahkûmdur" diyerek, devir kelimesinin bir zaman dilimi olduğuna hükmettiler. Böylece bu kimseler cennet hayatını ebedî kabul ederlerken, cehennem hayatının sınırlı olduğu düşüncesini öne sürdüler. Cehennemin sınırlı bir zamanı kapsayacağı düşüncesi yanlıştır.

Bu düşünce şu iki nedenden ötürü yanlıştır. Birincisi 'Ahkaben' kelimesi, birbiri ardınca gelen devirler, yani her devrin ardından başka bir devrin gelmesini anlatır. Bundan dolayı bu kelime 'ebediyet' anlamına da gelmektedir. İkincisi, bu ayetten böyle bir anlam çıkarmak usûl itibariyle da yanlıştır. Çünkü ayet-i kerime böyle anlaşıldığı takdirde elde edilen sonuç; cehennemin ebedî olduğunu ifade eden diğer açık ayetlere ters düşer. Bu konuda, Kur'an-ı Kerim'de 34 yerde cehennem ehli hakkında 'Hulûd' kelimesi kullanılmıştır. 'Hulûd' kelimesi 'ebedi' anlamına gelir. Ayrıca üç yerde de 'Hulûd' kelimesinin yanına 'ebeden' kelimesi izafe edilerek birlikte kullanılmışlardır. Örneğin maide-37'de bu husus çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır:
"Ateşten çıkmak isterler, ama oradan çıkacak değildirler. Onlar için ebedî bir azap vardır."
Yine Hûd-107 ve 108'de şöyle buyurulmuştur;
"Gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbin dilerse başka. Çünkü Rabbin istediğini yapandır. Mutlu kılınanlar ise cennettedirler. Gökler ve yerler durdukça orada ebedi kalacaklardır. Ancak Rabbin dilerse başka."
Bu açıklamalardan sonra anlaşılmıştır ki, bu ayetten, kafirlerin bir süre kaldıktan sonra cehennemden kurtulacakları şeklinde bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Mevdudi 

Yani ebediyen değil, çünkü (hukb) veya (Hikbe) terimi (ki ahkab bunların çoğuludur) Belli bir zaman devresini yahut uzun bir zamanı gösterir. Bazı otoritelere göre seksen yıl, bazılarına göre de bir yıl yahut sadece yıllar. Ancak bu terim nasıl tanımlanırsa tanımlansın, sınırlı bir zaman süresini gösterir., ebediliği değil. Ve bu, Kur’anda cehennem olarak tanımlanan azabın ebedi olmadığı şeklindeki birçok vurgulama ya bir örnek verelim.Resulullah sa. buyurdu ki: Hesap günü, cenneti hak edenler cennete girecekler, cehennemi hak edenler ise cehenneme. O zaman Yüce Allah şöyle diyecektir. Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı veya, bazı rivayetlerde iyiliği olan herkesi cehennemden çıkarın! Bunun üzerine, o ana kadar yanmış olan cehennem ehli oradan çıkarılacak ve Hayat ırmağına atılacaklar ve sonra bir akıntının kenarında yeşeren otlar gibi hayata geri dönecekler, filizlenecekler.  M.Esed

Ayette geçen "Gassâkan" irin, gözyaşı, ter ve kokuşmuş sular anlamına gelir.Mevdudi                                                   Hamîm'i “yakıcı bir ümitsizlik” olarak çevirmem konusunda bkz. sure 6, not 62. Ğassâk teriminin anlamı, 38:57-58 ile ilgili not 47'de açıklanmıştır. M.Esed

Şu iki nedenden ötürü azaba müstehak olacaklardır: Birincisi, yaşadıkları zaman süresince, hiçbir zaman, bir gün yaptıkları ameller için Allah'a (c.c.) hesap vereceklerini düşünmemişlerdir. İkincisi de, Allah-u Teala'nın elçileri vasıtasıyla gönderdiği mesajları inkâr ve Allah'ın (c.c.) elçilerini tekzib etmişlerdir.Mevdudi

Onların söz ve davranışları, tüm hareketleri, hatta niyet ve düşünceleri dahi mükemmel bir surette kayıtlara geçirilmektedir. Oysa bu ahmaklar, istediklerini yapacaklarını, kendilerini bir gören olmadığını ve hesaba çekilmeyeceklerini mi sanmaktadırlar. Mevdudi

Lafzen, “artık sizin için azaptan başka bir şeyi artırmayacağız”: yani, bu dünyada işlenen günahlar öteki dünyada yeterli bir azap ile telafî edilinceye kadar -çünkü “kim ki [Allah'ın huzuruna] kötü bir fiil ile çıkarsa ancak onun aynısıyla cezalandırılacaktır; ve kimseye haksızlık yapılmayacaktır” (6:160). M.Esed 

 Bu ayetlerde, dünya değiştirildikten sonra oluşturulan cehennemin dehşetli bir yer olduğu açıklanmaktadır. Öyle ki; kıyamet kopmuş, hesaplar görülmüş, kâfirler cehenneme sürülmektedirler.

Yirmi üçüncü ayetteki “ احقاباًahkaben” sözcüğü “devreler” anlamına alınarak cehennemin süreli olduğu ileri sürülmüştür. Biz bu konuya dair daha evvelki yaptığımız bir çalışmadan bir bölümü burada da naklediyoruz.

CENNET VE CEHENNEM EBEDÎ MİDİR? 

Kur’an, dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu defalarca tekrarlamış ve ahiret yurdunu “beka [devamlı kalıcılık] yurdu” olarak nitelemiştir. Dolayısıyla ahiret hayatında müminlerin mükâfatlandırılacağı cennet ile isyan ehlinin cezalandırılacağı cehennem birer ebedîlik yurdu olmak durumundadırlar. Zaten Kur’an’ın birçok ayetinde müminlerin cennette, kâfirlerin ise cehennemde ebedî olarak kalacakları bildirilmek suretiyle bu husus açıkça belirtilmiştir.
Bir an için bunun aksi düşünülecek olsa, yani Allah’ın insanlara malları ve canları karşılığında sattığı cennet yurdu geçici bir mekân olsa, bu takdirde Allah’ın kullarına “sonu gelmeyen nimet”i vermeyi vaat ettiği ebedî “Dâru’l-Emân”ın neresi olduğu sorusu gündeme gelecektir. Kur’an’da cennetten başka böyle bir yerin varlığı hakkında herhangi bir malûmat yoktur. Diğer taraftan Kur’an’da süreklilik arz eden bir ceza mahalli olarak tanıtılan cehenneme girenlerin oradan çıkacağına, çıkabileceğine, çıkarılacağına dair en ufak bir işaret yoktur. Tam aksine, ayetler cehenneme sokulanların orada ebedî olarak kalacaklarını bildirmektedir:

Bakara 39:  Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayalar ise, ateş ehlidirler, onlar orada (ebedî olarak) kalıcıdırlar.

Âl-i Imran 116: İnkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah’tan yana onlara bir fayda vermeyecektir. İşte onlar ateş ehlidirler, onlar orada (ebedî olarak) kalıcıdırlar. 

Bakara 161, 162:  İnkâr edip de o hâlde ölenler var ya, işte, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır. Onlar lânette (ebedî olarak) kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

Tövbe 68:  Allah, münafık erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedî kalacakları cehennem ateşini vaat etmiştir. O, onlara yeter. Allah onlara lânet etmiştir! Ve onlara kalıcı bir azap vardır.

Zümer 71, 72: İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme doğru sürülür. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara: “Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?” derler. Onlar: “Evet geldi, lâkin azap sözü inkârcılara hak olmuştur.” derler. Onlara: “(Ebedî olarak) kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir.

Mümin 69–76: Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?” denir. Onlar: “Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiç bir şeye kulluk etmiyorduk” derler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır. Onlara: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. (Ebedî olarak) kalacağınız cehenneme kapılarından girin!” denir. Büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür! 

Cinn 23: Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O’nun gönderdiklerini tebliğdir. Allah’a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde ebedî/sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır. 

Nisa 93:  Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde (ebedî olarak) kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük azap hazırlamıştır.

Nisa 14: Kim Allah’a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, içinde (ebedî olarak) kalmak üzere cehenneme sokar. Ve alçaltıcı azap onun içindir. 

Furkan 68, 69: Onlar, Allah’ın yanında başka ilâh tutup ona yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa, cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada, alçaltılarak ebedî olarak kalır. Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Bakara/162, 257, Maide/37, 80, Tevbe/68, Yunus/52, Hud/106, 107, Furkan/11, 69, Secde/14, 20, Fatır/36, 37, Zümer/40, 72, Fussılet/28, Şûra/44, 45, Haşr/17. 

Bazıları, azap ayetlerinde geçen “hulûd” sözcüğünün “uzun süreli kalış”ı ifade edip ebedîliği [sonsuzluğu] ifade etmediğini iddia ederek cehennemin ve cehennem azabının ebedî olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Oysa Kur’an’da hem cennetin hem de cehennemin sürekliliği aynı sözcüklerle [“hulud” ve “ebed”] ifade edilmiş, her iki mekân için de aynı kalıplar ve aynı ifade biçimi kullanılmıştır. Bir sözcüğün, bir yer için sonsuz, bir başka yer için sonlu anlamına gelmesi söz konusu olamayacağına göre, bu sözcüklerden cennetin “devamlı” olduğu gibi cehennemin de “devamlı” olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama biz, bu hususun daha da netlik kazanması için, “hulûd” ve “ebed” sözcüklerinin lügat anlamlarının ve Kur’an’da kullanıldıkları yerler itibarıyla kazandıkları anlamların üzerinde durmakta yarar görüyoruz:
Noktalı “ha” harfiyle yazılan “halede” fiili ile bu fiilden türeyen “yahlüdü”, “hulden”, “hulûden” şeklindeki türevleri “devam etmek, kalmak, uzun zaman kalmak” anlamına gelir. Aynı şekilde, “halede” sözcüğünün içinde yer aldığı bileşik ifadeler de devamlılığı, sürekliliği ifade ederler. Meselâ, “halede ileyhi [meyletmek]”, “halede bihi [devam etmek, bağlı kalmak]”, “haledehû [ebedî, devamlı kalmak, ebedîleştirmek]” anlamlarına gelmektedir. (el-Müfredat; hld mad.)
Sözcükler bazen bulundukları cümlenin veya pasajın genel anlamı doğrultusunda lügat anlamlarından başka anlamlar da kazanabildiklerinden, “halede” sözcüğünün Kur’an’da nerelerde kullanıldığına da bakılması gerekir: 

Enbiya 7, 8:  Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz bazı peygamberler gönderdik. Bilmiyorsanız zikir ehline sorunBiz onları yemek yemeyen varlıklar kılmadık. Ve onlar ölümsüz/ebedî de değillerdi.

Yukarıdaki 8. ayette “Ve onlar ölümsüz/ebedî de değillerdi” şeklinde çevirdiğimiz “ve mâ kânû hâlidiyn” ifadesindeki “halidiyn” sözcüğü, başına olumsuzluk edatı getirilmek suretiyle “dünyada ebedî kalmamak” anlamında kullanılmıştır.

Hud 105–108:  O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. O gün insanlardan bir kısmı bedbaht, bir kısmı da mutludur.
Bedbaht olanlar cehennem ateşindedirler. Onların orada öyle bir soluk alış verileri vardır ki; gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapmaya kadirdir.Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça cennette ebedî olarak kalacaklardır, ancak Rabbinin dilediği müstesna. Bu ardı arkası kesilmeyen bir ikramdır.

Bu ayetlerde geçen ve yukarıda söylediğimiz gibi süreklilik ifade eden “halidiyne fiha” ifadesi hem cennet ve cehennem için aynı kalıpta kullanılmış, hem de “dâme [sürekli, devamlı]” sözcüğüyle desteklenmiştir. 108. ayetin sonundaki “Bu bitmeyen / arkası kesilmeyen sürekli bir ikramdır” ifadesi ise bu anlamı pekiştirmektedir. Ayrıca herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek amacıyla, yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak iki hususun daha açıklanmasında yarar görüyoruz:
-  Ayetlerde geçen “yer ve gök durdukça” tabiri sadece Arapçada değil, başka birçok dilde de sonsuzluğu belirten bir deyimdir.
-  “Allah’ın dilemesi müstesna” ifadesi, Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir olduğu, her şeyin nihai kararını ancak Allah’ın vereceği, Allah’ın kimseden izin almayacağı ve kimseye hesap vermeyeceği anlamına gelen kısa ve kalıplaşmış bir ifadedir. Yoksa bu ifade Allah’ın vaadinden dönebileceği anlamına gelmez. Çünkü O, vaat ettiğini mutlaka yerine getirir ve vaadinden asla dönmez.
Sözlüklerde yer alan “El-ebedü [ebed]” sözcüğünün anlamı “sonsuzluk, sınırsız zaman, kadim, ezeli, daim” (Tacü’l Arus; c.4 S.327, ebd mad.) demektir. Çoğul hâli “abad” ve “ubud” şeklindedir. “Hulûd” sözcüğü gibi “ebed” sözcüğünün de türevleri aynı anlam eksenindedir. Meselâ: “Ebediyyü”, ebedî, sonsuz, daim; “ebedîyyetü”, sonsuzluk, ahiret; “ile’l-ebedi”, ebediyyen, daima; “ebeden” ise daima, her zaman, hiç anlamlarına gelmektedir.
“Ebed” sözcüğünün “uzun zaman” anlamını ifade etmesi, ancak dünyada herhangi bir şey için kullanılması hâlinde mümkündür. Mesela “Bu devlet ebediyen yaşayacaktır” ifadesindeki ebediyet, dünyanın ömrü ile sınırlıdır. Çünkü dünya ebedî değilken onun üzerindeki bir şeyin ebedî olması mantıksızdır. Dolayısıyla, bu tür kullanımlarda sözcük “uzun zaman” anlamına gelmektedir. Sözcük Allah ve ahiret için kullanıldığında ise anlamı kesinlikle “sonsuzluk” ifade eder.
“Ebed” sözcüğünün Kur’an’da nasıl kullanıldığı konusunda Nisa suresinin aşağıdaki ayetleri de gayet açık bir örnektir. Cehennemin devamlı ve ebedî olduğu, bu ayetlerde de “halidiyne fiha ebeda” ifadesiyle beyan edilmektedir:

Nisa 168, 169:Şüphe yoktur ki inkâr edip zulmedenleri Allah bağışlayacak değildir. Onları içinde temelli ve ebedî kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da iletecek değildir. Bu Allah’a kolaydır.

Bu ayetler, azabın ve cehennemin devamlı olmadığını söyleyenlerin çok iyi incelemeleri gereken ayetlerdir. Çünkü Yüce Allah bu ayetlerde kâfir ve zalimleri asla bağışlamayacağını, onların sürekli cehennemde kalacaklarını ve cezalarının devamlı olacağını bildirmektedir. Ayetlerin sonunda yer alan “Bu Allah’a kolaydır” ifadesi ise, cezaların ve cehennemin ebedî olduğuna aklı yatmayanlara ve kimilerinin kanını donduran böylesine bir cezayı Allah’ın adaleti ile bağdaştıramayıp Allah’a adalet dersi vermeye kalkanlara yöneliktir. Bu ifade ile Yüce Allah sanki onlara “Siz kabul etmeseniz de bu böyledir!” demektedir.
Zühruf 74–78: Muhakkak ki kâfirler cehennem azabında ebedîdirler. Kendilerinden azap hiç hafifletilmeyecektir. Onlar kurtulmaktan da ümitlerini kesmişlerdir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdi.(Cehennem bekçisine) “Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. Malik de: “Siz böyle kalacaksınız!” der. Ant olsun ki biz gerçeği getirdik, fakat çoğunuz gerçekten hoşlanmadınız.

Cehennem azabının ebedî olduğunu bildiren bu ayetlerdeki “müks, makis” sözcüğü “ikamet etmek, bir yerde durup beklemek” (Lisanü’l Arab; c.8, s.337 mks mad.) anlamına gelmektedir. Yani Malik’in ifadesiyle kâfirlere “Sizin ikametgâhınız burasıdır, siz artık buralısınız, başka yeriniz yok!” denilmektedir. “Müks” sözcüğünden başka, Kur’an’da kullanılan “seva” ve “lübs” sözcükleri de “ikamet edilen yer” anlamındadır. Bu sözcüklerle ifade edilen “ikamet etme” kavramı Kur’an’da hem Zühruf suresinin 77. ayetinde olduğu gibi cehennem için, hem de Kehf suresinde olduğu gibi cennet için kullanılmıştır:

Kehf 1–4:   Hamd olsun o Allah’a ki, kendi katından şiddetli bir azabı haber vermek ve salih amel işleyen müminlere, içinde ebediyen kalacakları cenneti ve güzel bir mükâfatı müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna içinde hiçbir eğrilik ve tezat bulunmayan dosdoğru kitabı indirmiştir.

Kehf suresinin 3. ayetinde geçen “makis” sözcüğü “ikamet edilen, kalınan yer” anlamındadır. Keza, “peltek se, vav, ya” ile yazılan “seva” sözcüğü de “makis” sözcüğü ile eş anlamlı olup yine “ikamet etmek, sabit olmak”(el-Müfredat; svy mad.) anlamına gelmektedir. Rabbimiz “müks” sözcüğünü Ra’d suresinin 13. ayetinde, yağmur suyunun köpüğünün gidip faydalı olan kısmının yerde kalmasını belirtmek için kullanmıştır.
Sonuç olarak şu söylenebilir: Ayetler manalandırılırken, ayette bulunan sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde kazandığı anlamlara dikkat edilmeli, sözcüklerin lügat anlamları arasından ayetteki vakıaya uygun olanı seçilmelidir. Bunu konumuzla ilgili bir örnekle açıklayabiliriz: Allah Kur’an’da ebediyet âleminde sonu gelmeyen nimetler ikram edeceği müjdesini vererek inanan kullarının yüzlerini güldürmekte, zalim ve kâfir kullarının içlerini karartmak için de onları sonsuz azapla tehdit etmektedir. Hâl böyleyken, yukarıdaki ayetlerde geçen “ebedîlik cenneti” ve “devamlı kalınacak yer” anlamları yerine, “geçici cennet” ve “bir müddet kalınacak yer” anlamları konulursa, Allah’ın kullarına olan vaadinin geçici mekânlar için söz konusu olduğu gibi yanlış bir algılama ortaya çıkar. Bu yanlış algılama ise vaadin [mükâfatın] cazibesini, vaîdin [cezanın] de korkusunu sorgulanır hâle getirebilir. Böyle yanlışlara düşmemek ve doğru anlamlara ulaşmak için sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Söz konusu sözcükler Kur’an’da bir örgü gibi birbirini tamamlayacak şekilde ve hep devamlılığı, sonsuzluğu ifade edecek anlamlarda kullanılmıştır. Zaten Kur’an’ın bütüncül mesajı da bu anlamları desteklemektedir.
Ayrıca bu sözcükler Kur’an’da soyut birer kavram olarak değil, anlamlarının kavranmasını kolaylaştıracak biçimde belirli bir inanışa, anlayışa dayanan ve temsilî anlatımlarla somutlaştırılmış bir âlemin niteliğini belirtmek için kullanılmıştır.

Furkan 13–16: Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta hemen yok olup gitmeyi isterler.(Onlara) “Bir defa yok olmayı değil, birçok defa yok olmayı isteyin!” denir. De ki: “Bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi? Orası onlar için bir mükâfat ve gidilecek güzel bir yerdirOnlara orada temelli kalmak üzere diledikleri her şey vardır. Bu, Rabbinin yerine getirilmesini istediği bir vaattir.

 CEHENNEM EBEDÎ AMA AZAP SÜRELİ MİDİR?

Bu soru ekseninde ileri sürülen iddialarda cennet ehlinin ebedî olarak cennette kalmasında hiçbir mahzur görülmemiştir. Bunlara göre sorun, cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak cezalandırılmasındadır.
Cehennem azabının ebedîliği konusu tarih boyunca tartışılmış ve çeşitli gerekçeler gösterilerek değişik kesimler tarafından azabın ebedî olmadığı savunulmuştur. Meselâ Yahudiler, ellerindeki kitapta olmamasına rağmen tahrif sonucu Allah adına bir yalan uydurmuşlar ve ne kadar süre ile suç işlenirse cehennemde de o kadar süre kalınacağına inanmışlardır. Musa peygamberin aralarından ayrıldığı kırk gün zarfında Allah’a inanmayı bırakıp “altın”a tapmaları hakkında da “Biz kırk gün günah işledik, kırk gün yanacağız. Başka günlerde bize ateş dokunmaz” demişlerdir. Ancak “Yahudi mantığı” deyiminin tipik örneği olan “cehennemde sayılı gün kalma” şeklindeki icat Yüce Allah tarafından Âl-i Imran suresinin 24. ayetinde “uydurulmuş bir yalan” olarak nitelenmiş, Bakara suresinin 80. ayetinde de “bilmedikleri bir şeyin Allah’a isnat edilmesi” olarak tanımlanmıştır:

Âl-i Imran 24: Bunun sebebi, onların “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demeleridir. Uydurmuş oldukları yalanlar, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.

Bakara 80:   Dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah’tan bir ahit mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah’a isnat ederek, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Kendilerine verilen kitabı tahrif ettikleri Kur’an ile sabit olan Yahudilerin bu uydurmaları sadece cehennem azabının süreli olduğu inancından ibaret değildir. Onların Yahudi ve Hıristiyanlardan başkasının cennete giremeyeceği (Bakara/111), yalnız kendilerinin Allah’ın dostları oldukları (Cuma/6) gibi başka kuruntuları da vardır. Ancak dünyada işledikleri yüzünden ölümü istememeleri de (Cuma/7) göstermektedir ki, söyledikleri bütün bu yalanlara kendileri de inanmamaktadırlar. Bu yalanları uydurmakla işledikleri günah, sıradan bir günah değildir. Nitekim Kur’an’ın birçok ayetinde Yahudilerin pek çok sebeple kâfirleştikleri bildirilmiştir. Küfür ise süreli değil, sürekli olan bir suçtur. Bir kâfirin “On gün kâfirlik edeyim, sonra imana gelirim” diye düşünmesi söz konusu olamaz. Kâfirin ömrü ebedî olsa, küfrü de ebedî olur:

Fatır 36–38:  Ve şu inkâr eden kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, onun [cehennem ateşinin] birazı da hafifletilmez. İşte Biz her aşırı inkârcıyı böyle cezalandırırız.Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.-Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.

En’âm 27, 28: Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar.

Küfrün ebedî olması gibi, iman da süreli [üç günlük, beş yıllık] değildir. Buna göre, nasıl imanın mükâfatı ebedî ise, küfrün cezası da ebedî olmak durumundadır.
Müslümanlar arasında cehennem azabının ebedîliğinin Allah’ın adalet ve sonsuz rahmetiyle, O’nun Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla bağdaşmadığını düşünerek cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak kalmayacağını ya da ebedî olarak acı çekmeyeceklerini savunanlar da olmuştur. Kendi akıllarına göre Allah’a din öğretmeye çalışan bu kişilerin başında Muhyiddin-i Arabî gelmektedir.
Cehennem azabının geçici olduğunu savunan Müslümanlar, ileri sürdükleri görüşlerine, zayıf rivayetler yanında, bazı ayetlerde geçen sözcüklerin “yan anlamlarını” da delil olarak göstermişlerdir. Bunlardan birisi Nebe’ suresindedir:

Nebe’ 21–26:Cehennem, gerçekten azgınları bekleyen bir pusu ve onların dönüp dolaşıp gelecekleri yerleri olacaktır. Orada darlık/kıtlık içinde oldukları hâlde kalacaklardır. Orada, ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar. Sadece bir kaynar su, bir de irin. Uygun bir ceza olarak.

Yukarıdaki 23. ayette geçen “ احقابا ehkaben” sözcüğüne lügatlerde “bir yıldan fazla bir zaman”, “uzun zaman”, “seksen sene” gibi anlamlar verilmiştir. (Müfredat; hkb mad.) Ahiret yurdunun süreli olduğunu iddia edenler, lügatlerdeki bu süreleri ahiret yurdu için yeterli görmemiş olacaklar ki, sözcüğü “asırlarca, çağlar boyu” diye tercüme etmişlerdir. Cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürenler, bu iddialarını ahiret yurdunda kalınacak süreyi ifade eden “ahkaben” sözcüğünün bir zaman dilimini belirtmekte oluşuna dayandırmaktadırlar.
“Ahkaben” sözcüğüne aynı zamanda hâl ve durum bildiren bir anlam vermek de mümkündür. Şöyle ki: Dikkat edilirse, sözcüğün geçtiği ayetten sonraki ayetlerde, cehennemde bulunanların serinlik ve içecek bir şey tadamayacakları, aksine kaynar su ve irin içecekleri ve onlar için azaptan başka bir şeyin artırılmayacağı bildirilmektedir. Bu şartlardaki bir insanın kısa sürede “deve semerini bağlayan kayış”a veya “semerin yükünü bağlayan ip”e dönmesi kaçınılmazdır. İşte, “ الحقب  el-hakabu” sözcüğünün çoğulu olan “ahkab” sözcüğü de bu anlama gelmektedir. Gerçekten de cehennemdeki onca azabın içinde kaynar su ve irin içen kimselerin zayıflama sonucunda kayışa veya ipe benzetilmeleri, içinde bulundukları durumu anlatmak için son derece uygun bir benzetmedir. Bize göre bu sözcükle ilgili en isabetli görüşü Zemahşerî dile getirmiştir: (el-Keşşaf)

Ayetteki “ehkaben” kelimesi, yağmuru, hayır ve bereketi az olduğunda kullanılan “hakıbe âmünâ” deyimiyle, bol rızık elde edemeyen kimse hakkında kullanılan “Hakıbe fülanün fe hüve hakıbe” ifadesine varıp dayanır ki, bunun çoğulu da “ehkâb” olur. Böylece, ayetteki bu kelime “onlar orada, bir darlık ve kıtlık içinde oldukları halde beklerler ...” takdirinde, “ehkâben” kelimesi hal olarak mensup olmuş olur. “Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar” ifadesi de bunun tefsiridir.

Cehennem azabının geçici olduğunu savunanların delil olarak ileri sürdükleri bir diğer husus da En’âm ve Hud surelerindeki ayetlerde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesidir:

En’âm 128:O gün Allah onların hepsini oraya toplayacak ve “Ey cinler [şeytanlar] topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız” diyecek. Onların insanlardan olan dostları da “Ey Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Bizim için tayin ettiğin ecelin sonuna ulaştık” diyecekler. Allah da buyuracak ki: “Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer cehennem ateşidir.” Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir. Her şeyi bilendir.

Daha önce de söylediğimiz gibi, “Allah’ın dilediği hariç” ifadesi, her zaman ve her koşulda güç ve kudretin Allah’a ait olduğunu, O’nun dilediğini yapacağını vurgulayan bir ifadedir. Bu ifadenin cümlede bildirilen hükmün bir istisnası olduğuna işaret ettiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü ayette Rabbimizin “En-nâru mesvaküm halidine fiha [Sizin ebedî kalacağınız ikametgâhınız ateştir].” sözlerine muhatap olanlar, “cinn” ve “ins”den şeytanlara tâbi olan kâfirlerdir. Rabbimiz ise, kâfirler için cehennemin ebedî olduğunu ve onların bağışlanmayacağını, Nisa suresinin 168, 169. ayetlerinde açıkça bildirmiştir. Dolayısıyla bu hükümde bir istisna olduğunu düşünmek, Nisa suresinin ayetleriyle çelişmek olur.

Hud; 106, 107:Bedbaht olanlar cehennem ateşindedirler. Onların orada öyle bir soluk alış verişleri vardır kiGökler ve yer durdukça onlar orada o ateşin içinde ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapmaya kadirdir.

Burada da, Hud suresinin 107. ayetinde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesinin, bir istisnayı işaret ettiğini düşünmek, aynı ayette geçen “halidine fiha” ifadesini “geçici bir süre” olarak kabul etmeyi gerektirmektedir. Oysa 108. ayete bakıldığında, cennet ve cennetliklerin durumunun da aynı sözcüklerle ifade edildiği görülmektedir:

Hud 108: Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça cennette ebedî olarak kalacaklardır, ancak Rabbinin dilemesi müstesna. Bu ardı arkası kesilmeyen bir ikramdır.

Bu durumda her akleden kişi şu soruyu soracaktır: “Halidine fiha” ifadesi cennet için kullanıldığında “sonsuzluk” anlamına geliyor da niçin cehennem için kullanıldığında oranın “süreli” olduğu anlamına gelsin?

Cehennem azabının ebedî olması konusuna mantıkî açıdan bakıp sırf bu yönden itiraz edenler de olmuştur. Meselâ bazıları “Azap, doğuştan temiz ve günahsız olan insanın sonradan ürettiği kötülüklerle kirlenmesinden dolayı öngörülen bir temizlenme sistemidir. Azabın kendisi bizzat amaç değildir. Böyle olunca, günah işlemiş ve bu yolla kirlenmiş olanlar bu kirliliklerinden arındığında azapları da son bulacaktır. Bunun aksini düşünmek Allah’ın azap etmekten zevk aldığını iddia etmek olur. Böyle bir zevk, O’nun ulûhiyetinin şanına yakışmaz, Kur’an’ın verileriyle de bağdaşmaz” diyerek cehennem ve cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürmüşlerdir.
Dikkat edilirse, bu görüş, cehennem azabının günahları temizleyeceği varsayımına ve Allah’ın azap etmekten zevk almadığı gerçeğine dayandırılmıştır. Dolayısıyla bu görüşün tahlili de bu iki bakımdan yapılmalıdır.
Birinci olarak, bu görüş sahiplerinin gözden kaçırdıkları bir husus vardır: “Temizlenme” kavramı kirlenenler için kullanılabilir ama bizzat kendileri kir olanlar için söz konusu edilemez. Rabbimiz Tövbe suresinin 28. ayetinde “Müşrikler ancak necestir” demek suretiyle, cehennemlik olan müşriklerin doğrudan “pislik” olduğunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir. Kendisi “neces” olanın temizlenmesi ise ancak tövbe ve iman ile mümkündür; üstelik bunun yeri de ahiret değil, dünyadır. Çünkü her insana bu fırsat dünyada verilmiş, tövbe etmeye tenezzül etmeyenlerin yerinin cehennem olacağı kendilerine dünyada iken bildirilmiştir. Bu bildirim Allah’ın vaadidir ve Allah asla vaadinden dönmez.
İkinci olarak, bu görüş sahiplerinin unuttukları bir başka husus daha vardır: “Zevk almak”, “duygusal davranmak”, “hislerine kapılmak” gibi davranışlar, yaratılmışların özellikleridir. Yaratıcı ise bunlardan beridir. O, insanlara tercihlerinin sonucu olan şeyleri daha onlar dünyada iken vaat etmiştir. Ahirette bu vaatlerini yerine getirmek suretiyle şaşmaz adaletini tecelli ettirecektir. Cehennemdeki azap Allah’ın suçlulara -hâşâ- kızması sebebiyle değil, önceden bildirilmiş vaadin yerine getirilmesi, adaletin sağlanması sebebiyledir. Yüce Allah, suçlulara önceden ilân ettiği cezaları vermek suretiyle adaleti sağlayacağını “intikam” sözcüğünü kullanarak birçok ayette bildirmiştir:

Maide 95:.. Bu, yaptığının cezasını tatması içindir. Kim tekrar bu suçu işlerse Allah ondan intikam alır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.

Âl-i Imran 4:  Allah’ın ayetlerini inkâr edenler var ya, işte onlar için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.

İbrahim 47:  O hâlde Allah’ın peygamberine verdiği sözden cayacağını sanma! Doğrusu Allah azizdir, intikam sahibidir.

Zümer 32: Allah’'a karşı yalan uydurup ve kendisine gelen gerçeği yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde yer olmayacak mı?

Zümer 37:                Allah kimi doğru yola eriştirmiş ise onu saptıracak kimse yoktur. Allah mutlak galip ve intikam sahibi değil midir.Diğer taraftan, ahiretteki cezalar insanların dünyada işlediklerinin doğal sonuçlarıdır. Bu cezalar, dünyada iken haberli oldukları ama inanmadıkları şeylerdir:

Casiye 33: Derken işledikleri kötülükler kendilerine belli oldu ve onları, alaya aldıkları şeyler kuşatıverdi.

Bir insanın dünyada hayatı boyunca yaptığı işlerin sonuçlarıyla beraber yaşaması nasıl gayet olağan ise, ahiretteki ebedî hayatında da aynı işlerinin sonuçları ile beraber yaşaması o kadar doğaldır. Dolayısıyla, bu durumun adalet ve rahmetle hiçbir çelişkisi yoktur.
Bazıları da ahiret hayatının -özellikle de cennet ve cehennemin- ebedî olması ile “taaddüdü kudema” oluşacağını, yani ebedîliğin cennet ve cehenneme de izafe edilmesi ile sadece Allah’a ait olan bu özelliğin çoğalmış olacağını ileri sürmüşler ve bu sebeple cehennemin ebedî olması durumunun Kur’an’ın ulûhiyet anlayışına aykırı olacağını iddia etmişlerdir. Bu görüş sahipleri iddialarına Kasas suresinin 88. ayetindeki

“Allah’ın zatı dışında her şey helâk olacaktır” ifadesi ile Rahman suresinin aşağıdaki ayetlerini kanıt olarak göstermişlerdir:

Rahman 26, 27: Göklerdeki ve yerdeki her şey fanidir; sadece O celâl ve ikram sahibi Allah’ın yüzü baki kalır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, cennet ve cehennemin ebedî olması kesinlikle bir “taaddüdü kudema” değildir. Çünkü ahiret âlemi, cennet ve cehennem irade ve kudret sahibi bir varlık değil, bizzat Allah tarafından kulları için yaratılmış şeylerdir. Dolayısıyla bunların ilâhlık iddiasında bulunmaları söz konusu olamayacağından, bu durumun Kur’an’ın ulûhiyet anlayışına ters olması da söz konusu değildir.
Konuya delil getirilen Kasas suresinin 88. ayetinin tamamı ise şöyledir:

Kasas 88:Allah ile beraber başka bir tanrıya kulluk etme! Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur. Siz de ancak ona döndürüleceksiniz.

Görüldüğü gibi, ayette Allah’tan başka ilâhlara, ölümlü olmaları sebebiyle inanılmaması gerektiği, Allah’ın ise baki olduğu bildirilmektedir. Yani, ayetteki o ifadenin, getirilmek istenen anlamla bir ilgisi yoktur.
Rahman suresinin 26, 27. ayetlerinde ise tamamen dünya ile ilgili gerçekler dile getirilmekte ve dünyada var olan her şeyin kıyamet ile yok olacağı vurgulanmaktadır. Bu ifadelerin ahiretle, cennet ve cehennemle bir ilgisi yoktur.
Biz, dünyaya ve içindekilere geçici olma özelliği veren Yüce Allah’ın ahirete de devamlı olma özelliği verdiğine inanıyor, eğer durum bunun aksi olsaydı, insanların bu müşkülünü asla belirsizliğe bırakmayıp Kur’an’da açıkça beyan etmiş olurdu diye düşünüyoruz. Bu konu asrısaadette de böyle anlaşılmış ve kabul edilmiş olmalı ki, cennet ve cehennemden sonra ne olacağı hakkında peygamberimize tek bir soru bile sorulmamış, literatürde buna ilişkin hiçbir rivayet yer almamıştır.
Netice olarak; cehennem de, cehennemdeki azap da daimidir.

 26. ayetteki “yaptıklarına uygun bir ceza olarak” ifadesiyle, cehennemliklere verilen cezanın eksik veya fazla olmayıp işledikleri amellere tamı tamına denk bir ceza olduğu kast edilmiştir.
Cehennemdeki cezanın kötü amellerin karşılığı kadar olacağı hususu birçok ayette konu edilmiştir:

Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir misli iledir. Ve onları bir zillet kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yunus/26)

Ve kim kötülükle gelirse artık yüzleri ateşte sürtülür. -Siz yaptığınız amellerden başkasıyla mı karşılıklandırılacaksınız?- (Neml/90)

Kim bir iyilik getirirse ona ondan daha hayırlısı/ ona ondan dolayı bir hayır vardır. Ve kim bir kötülük getirirse; işte o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları şeyler ile karşılıklandırılırlar. (Kasas/84)

O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na bir takım eşler kılmamızı emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o küfretmiş olan kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe’/33)

Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. … (Mü’min/40)

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. (Şûra/40)

Bu durumların gerçekleşeceğini ummayan, sürekli olarak ahireti yalanlayan kimselerin yaptıkları bir bir ortaya konup hesabı sorulduktan sonra kendilerine “Haydi tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey artırmayacağız” denilmektedir.
29. ayette Rabbimiz “Oysa Biz her şeyi yazarak saydık döktük” buyurmaktadır. Rabbimizin bu sözü, dünya hayatında iken insanın her konuştuğu sözün, ortaya koyduğu her davranışın kayda alındığı gerçeğini ifade etmektedir:

Ve and olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.
Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tespitçi tespit edip dururken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın. (Kaf/16- 18)

O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir. (Mücadele/6)

Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar,  yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de sayıp tespit etmişizdir. (Ya Sin/12)

Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. -“Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”- (İsra/13, 14)

Ve inkâr etmiş kişiler ateş üzerinde yayılacakları gün: “Siz iğreti hayatınızda bütün güzel şeylerinizi giderdiniz, onlar ile yararlandınız, artık yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve fasıklık edip durduğunuzdan dolayı bu gün alçaltıcı bir azap ile karşılık göreceksiniz!” (Ahkaf/20)

Ve ateşin ashâbı, cennetin ashâbına, “Biraz su veya Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden bize aktarın” diye seslendiler. Onlar da, “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti hayata aldanan inkârcılara ikisini de gerçekten yasaklamıştır!” dediler. –Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bu gün onları umursamayacağız [cezalandıracağız]–. (A’raf/50)

Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Şüphesiz onlar [solun ashabı] bundan önce mütref [varlık içinde sefahate dalanlar] idiler. Ve büyük günah [şirk] üzerine ısrar ediyorlardı. Ve “Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz gerçekten kaldırılacağız? Önceki atalarımız da mı?” diyorlardı. (Vakıa/42- 48)

Takvalı davranmışlara vaad edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15) H.Yılmaz

Bu ayette, yukarıda zikri geçen kâfirlerin karşıtı olan kimseler, yani Allah'a (c.c.) ve hesab gününe iman edenler için sakınan-korunan (muttakî) kelimesi kullanılmıştır. Mü'minler Kur'an'da genellikle 'müttakî' kelimesi ile nitelendirilmişlerdir.Mevdudi 

Yani, devamında “muhteşem bahçeler” vb. ile sembolize edilen, insanoğlunun arzu edebileceği her şeyin bulunması (Râzî).M.Esed

Etrâb'ın yukarıdaki çevirisi için bkz. sure 56, not 15. Kevâ‘ib'i “harika eşler” olarak çevirmem konusunda ise, hatırlanmalıdır ki ke‘b teriminin -kâ‘ib isim-fiili buradan türetilmiştir- birçok anlamı vardır ve bu anlamlardan birisi, “çarpıcı olma”, “gözalıcı olma”, “üstünlük” yahut “ihtişam”dır (Lisânu'l-‘Arab). Böylece ke‘abe fiili, insan için kullanıldığında, “o, [başka bir kişiyi] gözalıcı/çarpıcı veya muhteşem veya harika yaptı” anlamına gelir (aynı yer). Hem ke‘abe fiilinin, hem de ke‘b isminin bu mecazî anlamına bağlı olarak kâ‘ib isim-fiili, halk dilinde “göğüsleri gözalıcı hale gelen veya tomurcuklanan kız” anlamında kullanılmıştır. Bu nedenle birçok müfessir, bu ifadede, cennetin (erkek olduğu varsayılan) sakinlerine hoşnutluk verecek olan bir tür genç “dişi-eşler”e bir atıf görürler. Ancak, öncelikle belirtmeliyiz ki, Kur’an'ın cennetin güzellikleri ile ilgili bütün teşbîhleri aynı ölçüde hem erkek hem de kadın için geçerli bulunmaktadır. Diğer taraftan kevâ‘ib'in bu anlamı, yukarıdaki gündelik kullanışın türediği kökü -ki ke‘b isminin taşıdığı mecazî “gözalıcılık” anlamına dayanmaktadır- gözardı etmekte ve bu açık mecazın yerine maddî olarak gözalıcı bir şey için geçerli olan lafzî karşılığını geçirmektedir. Bu, bana göre tamamen temelsiz bir yorumdur. Cennetin nimetleri ile ilgili Kur’ânî tasvirlerin daima müteşabih olduklarını hatırlarsak, kevâ‘ib teriminin, yukarıdaki bağlamda, hiçbir cinsiyet ayrımı yapmaksızın, “muhteşem [veya “harika”] varlıklar” anlamına geldiğini ve etrâb terimi ile birlikte “müthiş uyumlu harika eşler”i gösterdiğini anlarız -böylece kutsanmış kimselerin birbirleriyle ilişkilerine işaret edilmiş ve onların tümünün karşılıklı tamamlayıcılıkları ve eşit ölçüdeki değerleri vurgulanmış olmaktadır. Bkz. ayrıca 56:34, not 13. M.Esed 

Hepsinin aynı yaşta olması ya da eşine yaşıt olması şeklinde, her iki anlama da gelebilir. Sad Suresi'nin 52. ayeti ile Vakıa Suresi'nin 37. ayeti bu husus ile ilgilidir. Mevdudi

Bizim “sakınanlar için, etrafı duvarlarla çevrilmiş, taneleri olgunlaşmış üzüm bağları, bahçeler…” diye anlamlandırdığımız ayetler, aşağı yukarı tüm Kuran mealleri ve tefsirlerde şöyle “Takva sahipleri için …bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar” diye çevrilmiştir. Burada “Hadika” nın çoğulu olan Hadaik” etrafı çevrilmiş bahçeler, “İneb” in çoğulu “Kevaib” ve “Tirb” in çoğulu “Etrab” “Kevaibe etraben” ayeti, apaçık olarak üzüm bağlarındaki üzümlerin tanelerinin her birinin olgunlaşması, lezzetli hale gelmesi ve bunların cennet ehline ikram edilmesi anlamına gelmez mi? Ancak geçmiş tefsirciler ve çevirmenler, bunu “göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar” diye çevirmişlerdir. Sonra gelenlerde virgülüne kadar aynen taklit etmişlerdir. Güzel bir deyim vardır “Dervişin fikri neyse, zikri de odur” diye. Birileri çıkıp, “Kuran sadece erkekler için mi geldi?”, “Cennet erkeklere öyle de kadınlara nasıl?” diye sormaz mı? Çamı devirip, sonra kaldırmaya çalışmaktansa, Kuran ayetlerine, Kuranın mantığıyla ve bilimsel bir açıdan bakmak daha doğru değil mi? “Kadınları dövdürenler, taşlatanlar, kadınları Cuma namazından men edenler, özel günlerinde namazlarına, oruçlarına engel olanlar” kadınlara cennetteki nimetleri de çok görmektedirler. İslam öncesi cahiliye arap toplumunun kadına bakış açısı, ne yazık ki, bilerek ya da bilmiyerek, Kuran yorumlarına da yansıtılmlştır.Kuran ayetlerini erkekler lehine anlamlandırma ve “kelam” ile “lisanı aynı tutmak” hatasına düşmüşlerdir. M.Sağ

Boş söz, buhtan, iftira, sövgü, yalan v.b. duymayacaklardır. Kur'an'ın birçok yerinde bunun büyük bir nimet olduğu söylenmiştir. Bkz Meryem. an: 33, Vakıa. an: 13-14  Mevdudi    

Elde edecekleri mükâfattan ayrı olarak kendilerine başka nimetler de verilecektir. Yani onlara amellerinin karşılığından daha fazlası sunulacaktır. Cehennem ehli için ise, ancak işledikleri suçun karşılığı, ceza olarak verilecektir. Bu karşılık eksik veya fazla olmayacaktır. Bu mesele Kur'an'ın bir çok yerinde açıklanmıştır. Bkz. Yunus-26-27, Neml-89-90, Kassas-84, Sebe-33-38, Mü'min-40   Mevdudi 

Yani, yalnızca onların güzel işlerine göre değil, ama onların da üstünde, Allah'ın sınırsız lütfuna göre. M.Esed

Cehennemliklerin ahirette neyle karşılaşacakları bildirildikten sonra bu ayetlerde de muttakilerin güzel ve mutlu konumları haber verilmektedir.
Benzer bilgiler başka ayetlerde de verilmektedir:

İşte bu bir öğüttür/şereftir/hatırlatmadır. Şüphesiz ki takva sahipleri için güzel bir dönüş yeri; içlerinde yaslanarak birçok meyve ve içecekler istedikleri ve de yanlarında hepsi de aynı yaşta bakışları dikililerin olduğu [gözleri karşılarındakinden başkasını görmeyen hizmetçilerin bulunduğu] kapıları kendilerine açılmış olan Adn cennetleri vardır. (Sad/52)

De ki: “Ey iman etmiş olan kullar! Rabbinize takvalı davranın. Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır. Şüphesiz Allah’ın arzı [yeryüzü] geniştir. Ancak sabredenler, mükâfatlarını hesapsız tastamam alacaklardır.” (Zümer/10) H.Yılmaz

Mahşerde kimse dehşetten dolayı ağzını açmaya cesaret edemeyecek ve Allah'ın (c.c.) adaletine müdahalede bulunulamayacaktır   Mevdudi  

Lafzen, “ruhun”. Rûh, burada tekil olarak kullanılmıştır ama çoğul bir karşılığı vardır. İbni ‘Abbâs, Katâde ve Hasan Basrî'ye göre (ki tümü Taberî tarafından nakledilmiştir) rûh'un yukarıdaki bağlamda taşıdığı anlam budur.

Bu, peygamberlerin Hesap Günü günahkarlar için sembolik olarak “şefaat etme” haklarını içermektedir (bkz. 10:3 -“Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse O'nun nezdinde şefaat edemez”- ve bu “şefaat”in, Allah'ın günahkarın tevbesini daha başta kabul ettiğinin işareti olduğunu vurgulayan not 7). Allah'ın konuşmasına izin vereceği kişinin “[yalnızca] doğru olanı söyleyeceği” ifadesi, daha geniş anlamda, hiç kimsenin Hesap Günü gerçeğin dışına çıkamayacağına işaret eder.   M.Esed      

Lafzen, “ruhun”. Rûh, burada tekil olarak kullanılmıştır ama çoğul bir karşılığı vardır. İbni ‘Abbâs, Katâde ve Hasan Basrî'ye göre (ki tümü Taberî tarafından nakledilmiştir) rûh'un yukarıdaki bağlamda taşıdığı anlam budur.

Bu, peygamberlerin Hesap Günü günahkarlar için sembolik olarak “şefaat etme” haklarını içermektedir (bkz. 10:3 -“Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse O'nun nezdinde şefaat edemez”- ve bu “şefaat”in, Allah'ın günahkarın tevbesini daha başta kabul ettiğinin işareti olduğunu vurgulayan not 7). Allah'ın konuşmasına izin vereceği kişinin “[yalnızca] doğru olanı söyleyeceği” ifadesi, daha geniş anlamda, hiç kimsenin Hesap Günü gerçeğin dışına çıkamayacağına işaret eder.M.Esed 

Müfessirlerin çoğuna göre burada "ruh" ile, Cibril-i Emin kastedilmektedir. Allah'ın (c.c.) yanında O'nun diğer meleklerden daha yüksek bir mevkiye sahip olması, adının ayrı zikredilmesine neden olmuştur. Bkz. Mearic. an: 3   "Konuşmak" kelimesi ile şefaat kastedilmektedir. Şefaat için ise iki şart vardır. Birincisi Allah (c.c.) kime kim için şefaat izni verirse, sadece o konuşacaktır. İkincisi şefaat eden kimse, doğru ve gerçek şeyler söyleyecektir. Ayrıca şefaat edilecek kimse hayatta iken, inanç sahibi olmalı, kâfir ve âsi olmamalıdır. Mevdudi

Karş. 69:1 ve ilgili not 1. Objektif olarak o gün, insan hayatının nihaî gerçekliğinin ve amacının insan tarafından tamamiyle anlaşılacağı zamandır.M.Esed

Şimdi bazı kimseler "yakın bir azab" ayetinin 1400 yıl önce nâzil olduğunu ve bundan sonra da daha ne kadar geçeceği bilinmezken, bu ayeti nasıl anlayacaklarını sorabilirler. Böyle bir soruyu şu şekilde cevaplayabiliriz. İnsan ölümünden sonra ruh halinde yaşar ve orada zamanın bir anlamı yoktur. Kıyamet günü kaldırıldığı zaman kendisini uykudan kalkmış gibi hissedeceği için, binlerce yıl geçmiş olsa da, bunu anlamayacaktır. Daha fazla bilgi için bkz. Nahl. an: 26, İsrâ. an: 56, Taha. an: 80, Yâsin. an: 48
Ah! Keşke dünyaya hiç gelmemiş olsaydım veya toz olsaydım da yeniden kaldırılmasaydım Mevdudi 

İnkârcıları bekleyen akıbetin haber verildiği bu ayetlerde, uyarı amacıyla kıyamet gününün dehşeti ve insanın çaresizliği dile getirilmektedir. O gün en büyük tanık Allah’ın gönderdiği vahiyler olacaktır. İlahî kitaplar o gün saf saf dizilecek, insan hakkında tanıklık edecektir: “İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.”
Saf saf dizilip insanı uyaran melekler ve ruh, Allah’ın insanlığa gönderdiği kitaplar, yani vahiylerdir.Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! (Fecr/21- 23)

O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere, sonra da haykırıp sürükleyenlere, sonra da [haykırıp sürükleyince de] öğüt okuyanlara kasem olsun ki, [bunlar, o saflar halinde dizilenler kanıttır ki,] sizin İlahınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat/1-  5)

Ve "Bizden her birimizin mutlaka belli bir makamı vardır. Ve biz kesinlikle saf saf dizilenlerin/dizenlerin ta kendisiyiz. Biz, tesbih edenlerin de [Allah’ı noksanlıklardan arındıranların da] ta kendisiyiz” derler. (Saffat/164- 166)

Biz yalnızca Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzdeki ve ardımızdaki [bütün geçmiş ve gelecek şeyler] ve bunların arasındakiler yalnızca O’nundur. Ve senin Rabbin unutmuş değildir.
O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Öyleyse, O’na ibadet et ve O’na ibadet etmekte sabırlı ol. Hiç sen O’nun ismiyle isimlenen birini bilir misin? (Meryem/64, 65)

Elif, lam, ra. (Bu,) Allah'tan başkasına kulluk etmeyin [sadece Allah’a kulluk edin] diye ayetleri hikmet içertilmiş / bozulması engellenmiş, bir de Hakim [hikmetler koyan/ engelleyen], Habir [her şeyden haberdar olan Allah] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize istiğfar edin [bağışlanma isteyin], sonra O’na tövbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. Ve O her şeye gücü yetendir.” (Hud/1-4) 

Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın].  Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. (Zariyat/50, 51)                                                                                                                                   O gün geldiğinde O’nun [Allah’ın] izni olmadan hiç kimse konuşmaz. İşte o gün onlardan [insanlardan] bir kısmı bedbaht ve [bir kısmı da] mutludur. (Hûd/105) 

Surenin son ayetinde “… ve kâfir der ki: ‘Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım!’ ” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadeyi “Keşke ben, hesap için yeniden diriltilmeseydim ve toprak halinde bırakılsaydım”, “dünyaya hiç gelmemiş olsaydım”, “yükümlülük verilen bir varlık olmasaydım”  şeklinde anlamamız mümkündür.

Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o:  “Keşke kitabım bana verilmeseydi,  hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti” der. (Hakka/27) 

İnkar edip peygambere isyan edenler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler de. (Nisa/42)  H.Yılmaz