(Mü’minûn - 46.Ayet)

<< Geniş Meal

Nâzi’ât

Kâfirlerin ruhlarını şiddetle alan melekler, ölüm, doğdukları yerlerden çıkıp battıkları yerlerde kaybolan yıldızlar, okçular gibi çeşitli anlamlar verilmiştir. A.K.G 

Yemin ifade eden ve edatını “Düşün” diye çevirmem konusunda bkz. 74:32, not 23'ün ilk bölümü -ilk dönem müfessirleri, bu surenin 1-5. ayetleri ile ilgili açıklamalarında geniş ölçüde farklı görüşler serdetmişlerdir. En yaygın olan yorum, en-nâzi‘ât, en-nâşitât, es-sâbihât, es-sâbikât ve el-müdebbirât betimleyici isim-fiillerinin meleklere ve onların ölenlerin ruhlarıyla ilgili tasarruflarına işaret ettiği şeklindedir. Bu yorum, Ebû Müslim el-İsfehânî tarafından şiddetle reddedilmiştir. İsfehânî, -Râzî tarafından aktarıldığına göre- yukarıdaki beş isim-fiilde olduğu gibi, Kur’an'da meleklerin hiçbir zaman dişil halde anılmadıklarını ve bu pasajın da bir istisna teşkil edemeyeceğini söyler. Aynı ölçüde zayıf -çünkü bir hayli abartılı- diğer görüşler de, bu beş isim-fiili ölenlerin ruhlarına, yahut cihada katılmış olan savaşçılara veya savaş bineklerine vb. bağlayan açıklamalardır. En açık ve basit yorum, Katâde (Taberî ve Beğavî'den naklen) ve Hasan Basrî (Beğavî ve Râzî'den naklen) tarafından getirilmiştir. Onlar, bu pasajda kasdedilen şeyin, yıldızlar -güneş ve ay da dahil- ve onların uzaydaki hareketleri olduğunu ileri sürmüşlerdir: bu yorum, sözkonusu semavî varlıkların çok çeşitli yörüngeleri ve farklı hızlarıyla büyük bir uyum içinde bulunmalarını Allah'ın planının ve yaratıcılığının bir kanıtı olarak vurgulayan Kur’an'ın diğer birçok pasajı ile de uyuşmaktadır. Bu yoruma göre, ilk ayette geçen en-nâzi‘ât isim-fiili, yıldızların günlük “yükselişleri”ni veya “doğuşları”nı gösterir. Onların daha sonraki “batışları” ise, ğarkan ifadesi ile gösterilmiştir ki bu ifade, “batma” (yani, gözden kaybolma) ve mecazî olarak, bu günlük olayın bir “bütünlük” teşkil etmesi kavramlarını içerir (Zemahşerî). M.Esed

Gaziler, kâfirlerin canlarını alan melekler, inananların canlarını neşeyle alan melekler gibi anlamlara yorulmuştur. A.K.G 

 Yani, bir burçtan öbürüne geçerek (Zemahşerî). M.Esed

İnananların canlarını kolaylıkla alan melekler, gökten süratle inen melekler, yıldızlar ve gaziler diye anlayanlar vardır  A.K.G

Hayır ve imanda insanları geçen melekler, inananların ruhları, yıldızlar, savaştaki atlar anlamlarına alanlar vardır  A.K.G 

Bu, yörüngelerinde dolaşan yıldızların farklı hızlarına (Hasan Basrî ve Ebû ‘Ubeyde, Râzî'den naklen) ve yörüngelerin birbirleriyle olan bağlantılarına bir işarettir. M.Esed

Melekler, gökler gibi mânalar verilmiştir. A.K.G 

Nedir bunlar? Büyük bir hareket, büyük bir telâş sahnesi meydana getirmektedirler? Tefsîrlere göre yüce Allah, bu âyetlerde bazı meleklere and içmektedir. Kâfirlerin tâ bedenlerinin derinliklerine gömülmüş olan ruhlarını şiddetle söküp çıkaran, çıkarırken de tıpkı denizlerden inci çıkaran dalgıçlar gibi yüzen, kâfirlerin ruhlarını cehenneme, mü'minlerin ruhlarını cennete götüren; bunların sevâp ve cezâ işlerini düzenleyen meleklere andolsun, demektir. S.Ateş 

Bu ayetlerde beş özelliğe sahip kimselere yemin edilmiş, ancak niçin yemin edildiği açıklanmamıştır. Fakat daha sonra gelen konulardan bu yeminin, vukûbulacağı kesinlik kazanmış Kıyamet hakkında olduğu anlaşılıyor. Bu beş özelliğe sahip kimselerin kimliğinin açıklanmamasına rağmen bazı sahabe, tabiin ve müfessirlerin çoğuna göre, bu kimseler, meleklerdir.
"Söküp çıkaranlar" ve "Yavaşça çekenler", İbni Mes'ud, İbn Abbas, Mesruk, Said bin Cübeyr, Ebu Salih, Ebu ed-Duha ve Süddî'ye göre, vücudun ta derinlerinden canı çıkaran meleklerdir.
"Yüzüp yüzüp gidenler", ayetiyle kastedilen, Allah'ın (c.c.) emri ile kainatı idare eden ve Allah'ın (c.c.) emirlerini süratle yerine getiren meleklerdir. Yani o kadar hızlı hareket ediyorlar ki, adeta yüzüyorlar. Bu görüşü Hz. Ali, İbn Mes'ud, Mücahid, Said bin Cübeyr ve Ebu Salih ileri sürmektedirler.

"Yarışıp geçenler" ayeti hakkında ise, Hz. Ali, Mücahid, Ata, Ebu Salih, Hasan Basrî; Allah (c.c.) işaret ettiği zaman, emri yerine getirmek için hemen harekete geçen melekler kastediliyor, demişlerdir.
"Derken işi düzenleyenler" ayeti de, Hz. Ali, Mücahid, Ata, Ebu Salih, Hasan Basrî, Katâde, Rebî ibn Enes ve Süddî'ye göre, meleklere işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle, Allah'ın (c.c.) emriyle melekler bu kainatı idare etmektedirler. Her ne kadar bu konuda Rasulullah'tan bir hadis rivayet edilmemişse de, her halûkârda bu yorumun dayanağı Rasulullah olmalıdır.
Ancak şimdi bu, ortaya bir sorun çıkarmaktadır. Kıyamet günü ve ölümden sonraki hayat gibi, hissedilmeyen, gözetlenemiyen bir mahlûk olan meleklere Allah (c.c.) niçin yemin ediyor? Doğrusunu Allah (c.c.) bilir, ama benim düşünceme göre, Araplar meleklerin varlığını inkâr etmiyorlar ve insanın canını meleklerin aldığına inanıyorlardı. Ayrıca onlar, meleklerin müthiş bir surette hareket ettiğine ve yeryüzünden, gökyüzüne anında inip-çıktıklarına da inanıyorlardı. Bununla birlikte, meleklerin kendilerine verilen emirleri saniyen yerine getirdikleri ve Allah'ın (c.c.) emriyle bu kainatın nizamını idare ettikleri, şeklinde bir anlayışa sahiptiler. Serbest bir iradeleri olmadığını kabul ederlerken, cehaletlerinden ötürü, melekleri Allah'ın (c.c.) kızları sanarak onlara tapıyorlardı. Fakat buna rağmen Mekkeliler, meleklerin mutlak iktidar sahibi olmadıklarını biliyorlardı. Kıyamet günü ve ölümden sonraki hayat anlatılırken, melekler kastedilerek şöyle denmiştir: "Biliyorsunuz ki, melekler canlarınızı alırlar. Eğer onlar Allah'ın (c.c.) emriyle can alabiliyorlarsa, yine Allah'ın (c.c.) emriyle canı iade edebilirler. Allah'ın (c.c.) emriyle bu kainatın nizamını düzenleyebildiklerine göre, Allah'ın (c.c.) emriyle yine bu nizamı alt-üst ederek yeni bir dünya kurabilirler. Ve bu işi yapmak için, verilen emri hiç geciktirmez ve oyalanmazlar.Mevdudi

Yani, yukarıda zikredilen Allah'ın kudretinin ve insanın O'nun nihaî yargısına tâbi olmasının kanıtlarının fark edilmesi üzerine. M.Esed

ar-râcife, çalkantı yapan gürültü demektir. Bazı âyetlerde sâhha, bazılarında sayha olarak anılan bu gürültü, Yüce Dîvâna çağırma borusunun çıkardığı sestir. Zümer 68'de bu borunun iki kez çalınacağı belirtilmiştir. Burada da aynı şey başka bir üslûb ile anlatılmaktadır. S.Ateş 

Bu pasajın ilk ayetlerinde, özellikleri sayılan bir varlığa kasem edilmiş ve “O gün, kişinin iki elinin[iki gücünün; mal ve çevresi]  ne takdim ettiğine bakıp [yaptıklarıyla yüz yüze gelip] ve kâfirin ‘Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım!’ demesinde haşyet duyacak kimseler için” bir takım ibretler olduğu vurgulanmıştır.
Ne var ki, kasem edilen bu hususlar ilim ehli tarafından hassasiyetle tahlil edilmesi gerekirken, bu yapılamamıştır. Şöyle ki: Çözüm için gayret gerektiren bir durum ortaya çıktığında nasıl mesele “alt komisyona havale” ediliyorsa, emek verilmeden anlaşılmayacak bu hususlar da “melekler”e yorumlanarak işin içinden çıkılmaya çalışılmıştır. Klasik anlayışta bunun yüzlerce örneğini görmek mümkündür. Mesela bu ayetlerde kasem edilenler melekler olarak yorumlanmış ve kasemin cevabı da mahzuf kabul edilmiştir. Tahlilimize başlamadan önce, sonraki kuşaklara da kaynaklık eden bu görüşleri naklediyoruz:  

 "Söküp çıkaranlar", kâfirlerin ruhlarını şiddetle söküp çıkaran meleklerdir. Bu açıklamayı Ali (r.a) yapmıştır. İbn Mesud, İbn Abbas, Mesruk ve Mücahid de böyle demişlerdir: “Bunlar Âdemoğullarının canlarını şiddetle sö­küp çıkartan meleklerdir.”
İbn Mesud dedi ki: Bu buyrukla kâfirlerin canlarını kastetmektedir. Ölüm meleği, cesetlerinden her bir kılın altından, tırnakların altından, ayakların di­binden tıpkı bir demir çubuğun nemli yünden çekilip çıkartılması gibi, kâ­firlerin canlarını cesetlerinden öylece çıkartır. Sonra bunu tekrar sokar, ya­ni o canları bedenlerine geri döndürür, sonra tekrar söküp çıkarır. İşte kâ­firlere yapacağı uygulama böyle olacaktır. İbn Abbas da böyle açıklamıştır.
es-Süddî dedi ki: "Andolsun ... söküp çıkaranlara!” buyruğu ile kastedi­len, göğüslerde boğulma zamanındaki canlar, yani "nefisler"dir. Mücahid: Mak­sat canların çıkmasını sağlayan ölümdür.
el-Hasen ve Katade: Bunlar bir ufuktan öbür ufka giden yıldızlardır. Bu da Arapların “Ona gitti" tabirlerinden yahut da “Atlar koştu" ifadelerinden alınmıştır. “Şiddetle” lafzı da “batar, kaybolur ve bir ufuktan öbür ufka gidip doğar” demektir, Ebu Ubeyde, İbn Keysan ve el-Ahfeş de böyle açıklamıştır.
"Söküp, çıkaranlar"ın ok atan yaylar olduğu da söylenmiştir ki, bu açık­lamayı Ata ve İkrime yapmıştır. "Şiddetlice" ise “batırarak [yerleştirerek]” anlamındadır. Okun yayda batırılması ise alabildiğine geriye doğru demir ucu­na ulaşıncaya kadar gerilmesi demektir. “[Oku] yayda batır­dı" tabiri, onu “gerebildiği kadar gerdi” anlamındadır. Bu da yayın, okun yer­leştirildiği kısmının okun ucuna kadar ulaşması ile olur. (Aynı kökten gelen) "istiğrak" da, “bir şeyi tam anlamıyla kapatmak ve kuşatmak” demektir. Yumur­tanın içerideki zarına da -aynı kökten gelmek üzere- ğırgıyün  غرقىء  denilir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)Ebu Ubeyde ve Ata şöyle demişlerdir: "Yumuşaklıkla çıkaran­lar", bir beldeden diğerine gecen yabani hayvanlar demektir. Nitekim keder­ler de insanları bir beldeden diğerine alıp götürür. Daha sonra da Himyân'ın az önce geçen beytini zikretmektedir.
"Şiddetle söküp çıkaranlar" buyruğunun kâfirler; "yumuşaklıkla çıka­ranlar" buyruğunun de müminler hakkında olduğu da söylenmiştir. Yani me­lekler müminin ruhunu yumuşak bir şekilde alır. "Nez'" şiddetle, "neşt" de yumuşaklıkla çekmek demektir.
Her ikisinin de kâfirler hakkında olduğu ve bunlardan sonraki iki âyetin dünyadan ayrılış halinde müminler hakkında olduğu da söylenmiştir.
"Dalıp yüzenlere" buyruğu hakkında Ali (r.a) dedi ki: Bunlar, müminlerin canlarını alıp yüzen meleklerdir. el-Kelbî dedi ki: Bunlar, kimi zaman su­ya gömülen, kimi zaman üstüne çıkan yüzücü kimse gibi müminlerin can­larını alan meleklerdir. Onların canlarını kolay bir şekilde ve incitmeksizin usul usul çekerler. Sonra dinleninceye kadar onu bırakırlar.
Mücahid ve Ebu Salih dedi ki: Bunlar, Yüce Allah'ın emrini çabucak ye­rine getirmek için semadan inen meleklerdir. Nitekim hızlıca yürüyen asil ata, çabucak ve hızlıca koşacak olursa "sâbih [yüzücü]" denilir. Yine Mücahid'den şöyle dediği nakledilmiştir: Melekler inişlerinde ve yükselişlerinde yüzerler. Yine ondan nakledildiğine göre, "yüzenler" Âdemoğullarının ruhlarında yü­zen ölümdür. Bunların, gazilerin atları olduğu da söylenmiştir. ……
Katade ve el-Hasen: Bunlar yörüngelerinde yüzen yıldızlar demektir, de­miştir. Güneş ve Ay da böyledir. Yüce Allah da şöyle buyurmuştur: "Hepsi de birer yörüngede yüzerler" (Yâsîn/40) 

Mukatil: Müminlerin canlarını alelacele cennete ulaştıran meleklerdir, demiştir. İbn Mesud da şöyle demiştir: Bunlar, kendi ruhlarını kabzeden me­lekleri gördüklerinde, karşılaştıkları sevindirici haller sebebiyle Yüce Al­lah'a ve Onun rahmetine kavuşmak şevki ile meleklere hızlıca koşuşan müminlerin canlarıdır. Benzer bir açıklama er-Rabi'den nakledilmiştir. O şöy­le demiştir: Ölüm halinde çıkmakta acele eden canlardır.……
el-Maverdî dedi ki: Bu hususta iki görüş vardır. Birincisine göre, bunlar meleklerdir. Bu cumhurun [büyük çoğunluğun] görüşüdür. İkinci görüşe göre, bunlar yedi gezegendir. Bu görüşü de Halid b. Ma'dân. Muâz b. Cebel'den nakletmektedir. Gezegenlerin işleri[nin] yürüt[ül]mesi [tedbiri] de iki şekil­de açıklanmıştır. Bu açıklamanın birincisine göre, bunların doğuş ve batış­larının düzenlenmesidir. İkinci görüşe göre, bunların tedbiri, Yüce Allah'ın onlar hakkında hükmettiği hallerin değişmesi demektir.
Yine el-Kuşeyrî de bu görüşü Tefsir'inde nakletmiş ve Yüce Allah'ın, âlemin işlerinin yürütülmesiyle ilgili pek çok hususu yıldızların hareketleri­ne bağlı olarak gerçekleştirdiğini, bundan dolayı işlerin yürütülmesi [tedbi­ri] Allah'tan olsa bile, tedbir yıldızlara izafe edilmiştir. Tıpkı bir şeyin ken­disine yakın olan bir diğer şeyin adı ile adlandırılması gibi.
“İşleri yürütenler”den maksadın melekler olduğu görüşüne göre, onların iş­leri yürütmesi, helal ve haram hükümleri ile bunlara dair açıklayıcı hüküm­leri indirmeleridir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Katade ve başkaları yapmıştır. Bu da, esası itibariyle Yüce Allah'a ait bir iştir; fakat bu emirleri indirenler me­lekler olduğundan dolayı bu iş onlara izafe edilmiş bulunmaktadır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Onu Ruhu'l-emin indirdi." (Şuarâ/193) Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak ki o, onu Al­lah'ın izniyle kalbine ... indirmiştir." (Bakara/97) Bununla Cebrail (a.s)'ı, Muhammed (sav)'in kalbine indirdiği kastedilmektedir. Onu indiren ise Yüce Allah'tır.…………….

Yeminin cevabı hazfedilmiştir. Sanki Yüce Allah, şöyle buyurmuş gibidir: “And olsun şiddetle söküp çıkaranlara, şuna ve şuna ki, siz mutlaka öldükten sonra diriltilecek ve hesaba çekileceksinizdir.” Bunun [yeminin cevabının] hazfedilmesinin sebebi ise, dinleyenlerin manayı bilmeleridir. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Buna da Yüce Allah'ın: "Çürümüş, dağılmış kemikler ol­duktan sonra mı" buyruğu delil teşkil etmektedir. Bunun onların: “Çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı diriltileceğiz?” sözlerine bir cevap gi­bi olduğu görünmüyor mu? Bundan dolayı Yüce Allah "çürümüş, dağılmış kemikler olduktan sonra mı?" diye buyurmakla yetinmiştir.
Kimileri de şöyle demiştir: Yemin, Yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki bunda kor­kan kimseler için elbette bir ibret vardır." (Naziat/26) buyruğu için yapılmış­tır. Tirmizi b. Ali'nin tercih ettiği görüş budur. Yani “Benim anlatmış olduğum kıyamet günü ve Musa ve Firavun'un kıssasında "korkan kimseler için elbet­te bir ibret vardır" demektir.

Fakat İbnu'l-Enbârî'nin söylediklerine göre yeminin sûrede açık ve görü­nür bir şekilde anılmış bir hususa yapılması, daha önce kendisinden söz edilmemiş bir şeye yapılmasından daha uygundur. Çünkü bu, çirkin bir şekil olur, zira her ikisi arasında geçen ifadeler oldukça uzamış bulunmaktadır.
Yeminin cevabının: "Musa'nın haberi geldi mi sana" (Naziat/15) buyruğu olduğu da söylenmiştir. Çünkü: “... gelmiş bulunmaktadır” demektir. "O gün sar­san sarsacak" buyruğunun: “Elbette ki o gün sarsacak”  takdiri ile cevabı teşkil ettiği ve "lâm" harfinin hazfedildiği de söylenmiştir.
Bir diğer açıklamaya göre, buyruklarda takdim ve tehir vardır. İfade: “O gün sarsan sarsacak, arkasından onu Râdife izleyecek. Andolsun şiddetle söküp çıkaranlara...”  takdirindedir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an) Abdullah İbn Mes'ûd, Abdullah İbn Abbâs, Mesrûk, Saîd b. Cübeyr, Ebu Salih, Ebu Duhâ, Süddî: «Boğulmuş olanı söküp alanlara andolsun!» kavli ile meleklerin kastedildiğini söylerler. Yani melekler Ademoğullarının ruhlarını çekip aldıkları zaman, bir kısmı katı ve sert olarak ruhu kabzeder ve bunu söküp çıkarmak için çalışır. Bir kısmı da insanoğlunun ruhunu kolaylıkla alır. Sanki bir ip düğümünü çözüyormuş gibi. İşte Allah Teâlâ'nm müteakiben buyurduğu: «Canları kolaylıkla alanlara» kavlinden maksat budur. İbn Abbas böyle der. Bir başka rivayette de İbn Abbâs der ki: «Söküp alanlar»dan maksat, kâfirlerin nefisleridir. Bunlar sökülüp alınır, sonra cehennem ateşine daldırılırlar. İbn Ebî Hatim böyle rivayet eder. Mücâhid der ki: «Boğulmuş olanı söküp alanlar» kavlinden maksat, ölümdür. Hasan, Katâde ise: «Boğulmuş olanları söküp alanlara andolsun. Canları kolaylıkla alanlara da…» kavli ile yıldızlar kastedilmiştir. Atâ İbn Ebî Rebân der ki: “Söküp alanlar” ile “Kolaylıkla alanlar” kavlinden maksat, savaşa kuvvetle katılanlardır. En sahîh görüş birincisidir ve müfessirlerin ekseriyeti bu görüşü benimsemişlerdir. «Yüzüp yüzüp gidenlere…» kavline gelince: Abdullah İbn Mes'ûd, bunların melekler olduğunu söyler. Hz. Ali, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr ve Ebu Sâlih'den de buna benzer bir ifâde nakledilmiştir. Mücâhid ise «Yüzüp yüzüp gidenlere» kavli ile ölüm kastedilmiştir derken, Katâde: “Bunlarla yıldızlar kastedilmiştir” der. Atâ İbn Ebî Rebâh ise; bununla diriler kastedilmiştir, der. «Yarıştıkça yarışanlara…» Ali, Mesrûk, Mücâhid, Ebu Salih ve Hasan el-Basrî'den rivayet edilir ki; bununla melekler kastedilmiştir. Hasan ise; “iman yarışına katılıp tasdike koşanlar” anlamını vermiştir. Mücâhid ölüm anlamını verirken, Katâde yıldızlar mânâsını verir. Atâ ise bununla Allah yoluna koşulan atlar kastedilmiştir, der. «Ve işleri yönetenlere…» Ali, Mücâhid, Atâ, Ebu Salih, Hasan, Katâde, Rebî' İbn Enes ve Süddî “Bunlar meleklerdir” derler. Hasan'ın ek bilgisinde ise şu ifâdeler yer alır: Melekler emri gökten yeryüzüne yöneltirler. Bu konuda ihtilâf yoktur. Ancak İbn Cerîr kesin olarak neyin kastedildiğini belirtmemiştir. Onun nakline göre: «Ve işleri yönetenlere...» kavliyle melekler kastedilmiştir. Ancak kendisinin bu görüşe müspet veya menfi tarzda katılıp katılmadığını zikretmemiştir. (İbn Kesir)  

Kasemin Cevabının Mahzuf Olduğu Görüşü:

Birinci Görüş: Cevap mahzuftur. Böyle olması halinde, burada şu takdirler yapılabilir:
1- Ferra, mahzuf olan cevabın " لتبعثنّ   letübasünne Muhakkak ki diriltileceksiniz" ifadesi olduğunu; bunun delilinin de Allah Teâlâ´nın, onların söylediklerini dile getirdiği, "Bizler, çürümüş kemikler olduğumuzda mı? (Nâziat/11) ifadesi olduğunu; zira bunun anlamının "Biz, çürümüş kemikler haline geldiğimizde mi diriltileceğiz?!..." şeklinde olduğunu söylemiştir.
2- Ahfeş ve Zeccac´a göreyse, kasemlerin cevabı " letenfühunne cena ssuri   جنا الصورلتنفخن Biz, Sûr´a iki kez üfleriz” ifadesidir. Mahzuf olan cevabın bu olduğunun delili ise "iki üfleme"yi ifade eden  erradife ve     erracife  الرادفة  الراجفةkelimelerinin burada yer almalarıdır.
3] Kısaî, mukadder cevabın " innelkıyamete vakıatün  انّ القيامة لواقعةKıyamet kopacaktır” ifadesi olduğunu; zira Cenâb-ı Hakk´ın, vezzariyati zervan felhamilati vegran  والذاريات ذرواً فالحاملات وقراً  buyurup, daha sonra ennema tüadune lesadıkun, انما توعدون لصادق buyurmasının,   velmürselati urfen felasıfati asfen  والمرسلات عرفاً فالعصفات عصفاًbuyurup, daha sonra da, ennema tüadune levakıun  انما توعدون لواقع buyurması gibi olduğunu; burada da böyle olduğunu; zira Kur´ân´ın aslında tek bir sûre gibi olduğunu söylemiştir.

Kasemin Cevabının Zikredilmiş Olduğu Görüşü: 

İkinci Görüş: Bu görüşe göre ayetteki ifadelerin cevabı mezkur demektir. Bu görüşe göre şu ihtimaller söz konusudur:
1- Hakkında kasem edilen şey [cevap], "O gün kalpler titreyecek; gözleri zilletle eğilecektir” ayetinin beyan ettiği husustur. Buna göre takdir, "Bunları derinliklerden söküp alanlara, rıfk ile çıkaranlara ki, sarsanın sarstığı o günde, titreyen bir takım kalpler, zilletten eğilen bir takım gözler meydana gelir, bulunur..." şeklinde olur.
2- Kasemin cevabı "Muhakkak ki sana Musa´nın haberi geldi..." (Naziat/15) ifadesidir. Çünkü buradaki tıpkı "muhakkak ki sana Gâşiye’nin [kıyametin] haberi geldi" manasındaki Gâşiye/1’de olduğu gibi "muhakkak" anlamındadır.
3- Kasemin cevabı "Şüphesiz ki, bunda, haşyet edenler için bir öğüt vardır" (Naziat/26) cümlesidir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb) 

BİZİM TAHLİLİMİZ: 

Teknik olarak 1-5. ayetler kasem; kasemin cevabı da 26. ayettir. Surede kasemin cevabı olabilecek başka bir ayet yoktur. 26. ayet hem teknik yapısı hem de anlamı itibariyle kasemin cevabı mahiyetindedir.
Mealde de ortaya koyduğumuz gibi, kasem cümlesinin bir bütün olması lazım gelirken, kanaatimizce,  Kur’an’ı mushaflaştıranlar tarafından bu yapı bozulmuştur.  Bunun sonucunda da yukarıdaki alıntılarda sunduğumuz gibi bir takım uyarlamalar yapmak zorunda kalınmıştır. Biz, olması gereken teknik yapıyı dikkate alarak meallendirmiş bulunuyoruz.
Sure kasem cümlesi ile başlamıştır. Ardı ardına oluşan bir takım olgulara kasem edilerek, yani bunlar referans gösterilmek suretiyle akıllı, bilgili insanlara bunda; Nebe’  suresinin son paragrafında anlatılanlarda “ibret” olduğu kanıtlanmak istenmektedir. Surenin bu bölümü, Zariyat suresinin ilk ayetlerine çok benzemektedir. 

İLK AYETLERDE KASEM EDİLENLER:  

 - النّازعاتNaziat:
“Naziat” sözcüğü “sökerek çekmek” (Lisanü’l-Arab; c: 8, s: 518-520, nza mad.) anlamındaki “ نزعnezea” sözcüğünün ismi fail kalıbının çoğuludur. Anlamı “sökerek çekenler” demektir. Sözcük belirteçli olduğundan, “o sökerek çekenler” anlamını taşımaktadır. Hemen peşinden gelen “ غرقاًğarkan” sözcüğü de “mef’ulu mutlak” veya “hal” olarak getirildiğinden, ayetteki ifadenin anlamı da “suya batırırcasına, suda boğarcasına çekenler” veya “suya batırarak, suda boğarak söküp çekenler” demek olur.
Bu anlamdan anlaşıldığına göre, Rabbimiz bu ifade ile “suda boğarcasına sıkıntı veren” bir olguya kasem etmektedir.  

 النّاشطات Naşitat:

“Naşitat” sözcüğü,  “ ن ش طnşt”  mastarının ism-i fail kalıbının çoğuludur. Sözcüğün kökü olan “nşt”, Lisanü’l-Arab’da “keselin nâkızı [ağırdan almanın; tembelliğin karşıtı]” olarak verilmekte ve sözcüğün “yumuşaklıkla hareket ettirme, özendirme, kolaylaştırma, gayrete getirme” gibi anlamlarda kullanıldığı örneklerle açıklanmaktadır. (Lisan; 8/557-560. nşt mad.) 

 السّابحات  السّابقات المدبّرات   Sabihat, Sabikat, Müdebbirat: 

 “Yüzdükçe yüzen, yüzerken de öne geçtikçe geçip işleri düzenleyenler”: 

Bu ayetlerin iki açıdan değerlendirilmesi uygundur: 

1- Evrendeki olaylar açısından: Buna göre, Rabbimiz evrendeki her zaman hayranlıkla izlenen yasalarına; iş ve oluşları ayarlayan kanunlarına dikkat çekmektedir.
“Naziat”,  evrendeki çekim kuvvetidir.
“Naşitat” ise evrendeki itme kuvveti, suyun kaldırma kuvvetidir.
“Yüzenler”; yıldızlar; galaksiler; Güneş, Ay ve bunların kendi mihverlerinde ve bağlı olduğu yıldız çevresindeki yörüngelerde yüzmesi, bu sayede gece gündüz ve diğer yaşam koşullarının, med-cezirin, gece gündüzün, mevsimlerin oluşması, tüm canlı türlerinin ve bitkilerin yaşam koşullarının ayarlanmasıdır.

Ve O, geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratandır. Hepsi bir yörüngede yüzmektedir.
Biz, senden önce de hiçbir beşer için sonsuzluk kılmadık. Peki,  sen öldün de onlar sürekli kalanlar mıdırlar? (Enbiya/33, 34)  

Kendi yolunda kendisi için kararlaştırılmış olan için akıp giden Güneş de [duyarsız kavim için bir delildir]. İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir [ayarlamasıdır].
Bizim kendisi için, eski kuru bir hurma dalı gibi dönünceye dek menziller takdir ettiğimiz Ay da [o duyarsızlaşmış kavim için bir delildir].
Güneş’in Ay’a erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler. (Yasin/38- 40) H.Yılmaz

O [Allah], gökten yere işleri düzenler, sonra da o [işler], ölçüsü sizin saydıklarınızdan bin yıl olan bir günde O'na  [Allah’a] yükselir. (Secde/5)

Allah, gökleri görüp durduğunu direkler olmadan yükselten Zat’dır. Sonra O, arş üzerine istiva etti. Güneşe ve aya boyun eğdirdi. –Hepsi adı konmuş bir ecele akıp gidiyor. O, işi, Rabbinize kavuşacağınız güne kani olursunuz diye ayetleri detaylandırarak yönetir. (Ra’d/2)

Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, işi yönetip duran Allah’tır. Şefaatçi ancak O’nun izninden sonradır. İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız? (Yunus/3)

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! (A’raf/54)

Evrene konmuş bu işleyiş yasalarının “haşyet duyacak kimselerin ibret almaları”na referans olması ise, bu düzenin bozulacağının bilimsel gerçekliğinden dolayı ahiretin mutlaka gerçekleşeceğinin bilginlerce kabul edilmesidir.

2- Kur’an’ın özellikleri açısından: Rabbimizin kasem ettiği “kolaylaştıran, işi tereyağından kıl çeker gibi rahat ve kolay yapan, özendiren, bıkkınlık vermeyen, nefret ettirmeyen, insanı tembelliğe, ağırdan almaya sevk etmeyen” hususlardan kasıt Kur’an ayetleridir.

Kur’an kâfirlerin kalplerine hançer gibi saplanmış, onlara sürekli sıkıntı vermektedir. Müminleri ise kendine çekmekte, her yönüyle Allah’ı tanıtmakta, O’nu noksan niteliklerden tenzih etmekte, her işlerinde müminlere yol haritası olup işlerini düzenlemektedir. İçerdiği mesajlar gayet etkili sözlerden oluşmakta, elden ele, dilden dile, gönülden gönüle yağ gibi akmakta ve herkesin her işini görmekte, problemlerini çözmektedir. Kur’an’ın bir adı da “Ruh” olup ölü mesabesindeki kâfirlere hayat verip müminleştirmektedir.
“Naziat” Kur’an’dır: Çünkü Kur’an kâfirler için sürekli sıkıntı, bunalım ve vicdan azabı vesilesi olmuştur:

Biz, bu Kur'an'da, akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik [açıkladık]. Ve bu [açıklamalar] ancak onların nefretini artırmıştır. (İsra/41)

Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Ve sen Kur’an’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ olarak andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler. (İsra/46)

Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42)

Ve onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi.
Böylece Biz onu [Kur’an’ı], günahkârların [suçluların] kalplerine sokarız. (Hıcr/12)

Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk. Onlar acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. (Şuara/200)

Şimdi de konumuz olan pasajı tahlil edelim:

Kasem ifade eden ilk ayetlerden sonra, kâfirlerin Kur’an karşısındaki inatçı tutumlarına ve bu tutumun yol açtığı akıbete değinilmektedir. Şüpheci akılsızlar her ne kadar peygamberimizden tehdit edildikleri azabı hemen getirmesini isteyerek inanmaz görünseler de, kafalarının içinde daima bir “acaba?” taşımaktadırlar. Yani, görünüşte inanmaz, hakikati kabul etmez bir tavır sergileyen bu inkârcılar, aslında içlerinden “Ya doğruysa, ya varsa!” diye şüpheye düşmekte ve huzursuz olmaktadırlar:

Şu küfretmiş olan kişiler de, kendilerine ansızın Saat [kıyametin kopuş anı] gelinceye veya akim [kısır, yararsız, verimsiz] bir günün azabı gelinceye kadar, ondan [Kur’an’dan] kuşku duymaya devam edeceklerdir. (Hacc/55)

Elif, Lam, Ra. Bunlar, kitabın ve apaçık / açıklayıcı bir Kur’an’ın ayetleridir. Zaman zaman şu inkâr etmiş olan kişiler, “Keşke Müslüman olsaydık!” temennisinde bulunacaklar. Böylece biz onu [Kur’an’ı], günahkârların [suçluların] kalplerine sokarız.” (Hicr/1,2, 12)

“Naşitat”ın Kur’an olduğunu yukarıda da ifade etmiştik. Çünkü Kur’an ayetleri müminlere hem kolaydır, hem de kolaylaştırandır. Onlara müjdeler verir, mutlu olmalarını sağlar.

İşte şüphesiz Biz onu [Kur’an’ı], kendisiyle takva sahiplerini müjdeleyesin, inat eden kavmi de uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık. (Meryem/97)

Bundan [Kur'ân'dan] önce de bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı vardı. İşte bu [Kur'ân] da, zulmeden kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine tasdik eden bir kitaptır. (Ahkaf/12)

Şüphesiz ki bu Kur'an, insanları en doğru ve en sağlam şeye [rüşde, yola] kılavuzlar. Ve salihatı işleyen müminlere kendileri için kesinlikle ve kesinlikle büyük bir ecir olduğunu ve ahirete inanmayan kişiler için Bizim can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler. (İsra/9)

Hamd [tüm övgüler], katından şiddetli azaba karşı uyarmak, salihatı işleyen müminlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir mükâfat bulunduğunu müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiçbir pürüz kılmadığı Kitap’ı indiren Allah içindir. (Kehf/2)

Ta, Sin. Bunlar, salâtı ikame eden, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan kişilerin ta kendileri olan müminler için hidayet rehberi ve müjdeci olmak üzere Kur’an’ın ve apaçık / açıklayıcı bir kitabın ayetleridir. (Neml/1-3)

Allah’a yeminleşerek “Gece ona ve ailesine baskın yapacağız; sonra da velisine [yakınlarına] ‘Biz, o ailenin yok edilişine şahit olmadık [olay sırasında orada değildik] ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyeceğiz” dediler. (Neml/49)

Veya eğer O [Allah], rızkını kesiverse, size rızık verecek o kimse kimdir? Aslında onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar. (Mülk/21)

Şüphesiz ki bu Kur'an, insanları en doğru ve en sağlam şeye [rüşde, yola] kılavuzlar. Ve salihatı işleyen müminlere kendileri için kesinlikle ve kesinlikle büyük bir ecir olduğunu ve ahirete inanmayan kişiler için Bizim can yakıcı bir azap hazırladığımızı müjdeler. (İsra/9, 10)

“Sabihat”: Yüzdükçe yüzüp de [elden ele, dilden dile, gönülden gönüle dolaşıp duran].

“Sabikati sekban”: Öne geçtikçe geçen; [hep öne geçen, önemseten ve kişisel ve sosyal tüm işleri ayarlayan].

“Müdebbirati emran”: Kur’an ayetlerinin her işi düzenlemesi; Rabbimizin her işe ait emirlerinin, yasaklarının olması; ilkeler koyması demektir. Zaten Kadr suresinde bu açıklanmış idi.

Melekler [haberciler], içlerindeki ruh ile Rablerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten. (Kadr/4)

Unutulmamalıdır ki, Kur’ân'daki mucize dağlarda, taşlarda, rüzgârlarda olan mucizelerden daha yücedir. Öyle bir mucizedir ki, her an el altında ve göz önünde bulunmasına rağmen kıyâmete kadar mucizeleri tükenmeyecektir.
Rabbimiz Kur’an’ın bütün bu özelliklerini ön plana çıkararak onların tanıklığı ile “Şüphesiz bunda haşyet duyacak kimseler için nice ibretler” olacağını kanıtlamaktadır.
Ayetteki “bunda” işaret zamiri ile işaret edilen olgu, Nebe’ suresinde konu edilen  “kişi iki elinin [iki gücünün; mal ve çevresi]  ne takdim ettiğine bakıp da [yaptıklarıyla yüz yüze gelip de] ve kâfir kişinin: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım!” demesidir.
Ayette “haşyet [saygı] duyacak kimseler için bir ibret vardır” buyrulmuştur. Daha evvel “haşyet”in “bilgi kaynaklı bir saygı” olduğunu açıklamıştık. Burada da bu konulara ait bilgisi olanların bundan ibret alacağı, evrendeki ayetleri fark edecek akıl ve bilgiye sahip olmayanlara bu ayetlerin bir şey ifade etmeyeceği bildirilmektedir.

Bundan dolayı hemen öğüt ver, eğer öğüt fayda veriyorsa/verecekse, saygısı olan öğüt alacaktır. (A’la/9, 10)
Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın haşyetinden onu baş eğmiş, parça, parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)

Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin [eşkıyalık edesin] diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere, yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik. (Ta Ha/3)

İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkarlar]. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. (Fatır/28)

Kuran, burada olduğu gibi, başka sure başlarında da bir çok kez böyle mecazi ifadeler ile tanıtılmıştır:

 ‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki; –dolayısıyla da büküp devirenlere– canlandırdıkça canlandıranlara da [kasem olsun ki], –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara– ve bir öğüt bırakanlara da [kasem olsun ki], –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere– kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir. (Mürselat/1- 7)

O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere, sonra da haykırıp sürükleyenlere, sonra da [haykırıp sürükleyince de] öğüt okuyanlara kasem olsun ki, [bunlar, o saflar halinde dizilenler kanıttır ki,] sizin İlahınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir. (Saffat/1- 5)

O tozuttukça tozutanlara arkasından ağırlığı taşıyanlara, sonra kolaylıkla akanlara, sonra da bir emri paylaştıranlara kasem olsun ki, şüphesiz tehdit olunduğunuz o şey, kesinlikle doğrudur. Şüphesiz “Din [yapılanların karşılıklandırılması]” de kesinlikle gerçekleşecektir. (Zariyat/1-6) H.Yılmaz

Burada birinci sarsıntı ile, Kıyametin koptuğunda dünyanın alt-üst olması kasdedilirken, ikinci sarsıntı ile, ölülerin ayağa kalkmasına işaret olunmaktadır. Bu hususa, Zümer-68'de şöyle değinilmiştir:
"Sûr'a üflendi. Göklerde ve yerde olanlar düşüp bayıldılar. Ancak Allah'ın (c.c.) dilediği kaldı. Sonra ona bir defa daha üflendi, birden onlar ayağa kalktılar, bakıyorlar." Mevdudi

"Bazı kalpler" kelimesinin burada kullanılmasının sebebi Kur'an'a göre, Kıyamet günü yalnızca kâfirler, fâcirler ve münafıklar korku ve dehşet içinde olacaklardır. Fakat müminler bu dehşetten berî olacaklardır. Enbiya: 103'de şöyle buyurulmuştur:"O an büyük korku, onları asla tasalandırmaz. Melekler onları şöyle karşılar: İşte bu, size va'dedilen gününüzdür." Mevdudi

Birbirlerine alaylı alaylı, 'eğer öbür dünya böyleyse, biz çok zararlı olacağız' diyorlardı. Mevdudi 

Böyle bir durumun, onların bugün “akla ve mantığa uygun” görülen varsayımlarında ne kadar hatalı olduklarını göstereceğini müstehzî şekilde ifade eden bir deyim (Zemahşerî). M.Esed

Yani onlar, bu işin imkânsız olacağını sanıyorlardı. Halbuki Allah (c.c.) için bu, hiç de güç bir iş değildir. Toz olmuş kemikleriniz nerede olurlarsa olsunlar Allah'ın (c.c.) emriyle biraraya gelirler ve bir de bakarsınız ki Allah'ın (c.c.) huzurundasınız. Bu dönüş gerçekten de sizler için zararlıdır. Bu sebepten dolayı, nereye kaçarsanız kaçın, bu olay sonuçta vukû bulacaktır ve o zaman inkârınız ve alaylarınız hiçbir işe yaramayacaktır. Mevdudi   Rabbimiz çevremizdeki ayetlerine [evrendeki delil ve işaretlerine] dikkat çektikten sonra, bunların akıbetine dair açıklamalarda bulunmaktadır.
Birinci sarsıntı ile “kıyamet koptuğunda dünyanın alt-üst olması” kastedilirken, ikinci sarsıntı ile de ölülerin ayağa kalkmasına işaret edilmektedir. Bu olguya daha önceki surelerde de birçok kez değinilmişti. Hatırlatmak için şu örnekle yetiniyoruz:

Ve Sûr’a üflenmiştir de Allah’ın dilediği hariç, göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir de onlar kalkmışlar karşıda bakıp duruyorlar. (Zümer/68)

Ayetteki “Yürekler o gün titreyerek çarpar”  ifadesinin çağrıştırdığı korku psikolojisi, korku ve dehşet içindeki kâfirlerin psikolojik durumlarını yansıtmaktadır. Zira o gün müminler güven içinde olacaktır:

Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o Saat’ın sarsıntısı çok büyük bir şeydir.
Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer. Ve her hamile kadın taşıdığını düşürür. Ve sen insanları sarhoş olmadıkları halde hep sarhoş görürsün. Ama Allah’ın azabı çok şiddetlidir. (Hacc/1,2)

Şüphesiz tarafımızdan kendilerine “En güzel” hazırlanan kimseler; işte onlar, ondan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır. Onlar, onun [cehennemin] uğultusunu duymazlar. Onlar, nefislerinin istediği şeyler içinde sürekli kalıcıdırlar.
O en büyük korku onları üzmez ve kendilerine melekler: “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” diye ilka eder dururlar [akıllarına getirirler]. (Enbiya/101-103)

Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! (Fecr/21-23) H.Yılmaz

 

Mekkeli müşriklerin Kıyamet ve Ahiret ile alay etmelerinin sebebi, aslında bir felsefeyi reddetmek değil, Allah'ın (c.c.) elçisini yalanlamaktı. Yani onların yalanlamaları sıradan bir insanı hedef almıyor, bir peygamberi hedef alıyordu. Bundan dolayı Allah (c.c) Ahiret hayatıyla ilgili deliller vermeden önce, Hz. Musa (a.s) ve Firavun'un kıssasını anlatarak, Mekkelileri, Allah'ın (c.c.) elçisine karşı çıkmanın ve ona başkaldırmanın sonuçlarından sakındırıyor. Mevdudi 

Önceki pasaj ile bağlantılı olarak ele alındığında, Hz. Musa'nın kıssası (ki 20:9-98'de daha ayrıntılı olarak anlatılır), burada herkesin Hesap Günü bu dünyada yaptıklarının hesabını vermek zorunda bulunduğu ve her peygamberin temel görevinin insanı bu sorumluluğunun bilincine ulaştırmak olduğu gerçeğinin bir tasviri olarak anlatılmıştır. M.Esed

Müfessirlerin çoğu 'Tuva' kelimesinin sadece bir isim olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Tuva vadisi ile ilgili olarak iki anlam öne sürülmüştür. Birincisi, bu Vadi'nin iki kez şereflenerek mukaddes olduğu biçimindedir. İlki, Allah (c.c) Hz. Musa (a.s) ile burada konuşmuştu, diğeri ise, Hz. Musa (a.s) Mısır'dan çıktıktan sonra bu Vadi'ye gelmiştir. İkinci anlamı da, Arapça bir deyime 'filan şahıs gecenin geç vaktinde geldi' dayandırılmıştır.Mevdudi Bkz. 20:12, not 9. “Hani” olarak çevirdiğim, bu cümlenin başındaki iz edatının anlamı için bkz. sure 2, not 21. H.Yılmaz

Buradaki bazı noktaları iyi kavramak gerekir.
a) Kur'an-ı Kerim'de, Hz. Musa (a.s) ile Allah (c.c) arasında geçen konuşmalar, gerekliliğine göre, bazı yerlerde kısaca, bazı yerlerde de ayrıntılı bir biçimde zikredilmiştir. Burada konuşmalara az yer verildiğinden, sözkonusu mahâlden uzunca bahsedilmemiştir. Aşağıda işaret olunan ayetlere ayrıntılı bilgi için bkz. Tâhâ: 9-48, Şuara: 10-17, Neml: 7-12 Kasas: 29-35
b) Firâvun'un azgınlığı iki ayrı sahada mütealâ edilebilir. Birincisi, Firavun'un Yaratıcısına karşı isyanı; ikincisi, yaratılana karşı zulmüdür. Firavun halka topluca "Ben sizin en Yüce Rabbinizim" demekle Yaratıcısına karşı isyan etti. Halkını grup grup parçalayıp, onları aldatarak köleleştirdi. Ve böylece müstez'aflara çokça zulmetti. Bu husus Kassas-4 Zuhruf-54'de açıkça görülebilir.
c) Hz. Musa'ya (a.s) "Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar" (Tâhâ - 44) diye emredilmişti. Bu ayet, davetçinin yumuşak söz ve hikmetle bir âsîyi hidayete çağırmasının gerekliliğine örnek teşkil eder. Diğer örnekler, Tâhâ - 49 - 52, Şuara - 23 - 28, ve Kassas - 37'de verilmiştir. Bütün bu ayetler bizlere, Kur'an'da tebliğin metodlarını bildirmektedir.
d) Bazı kimselerin sandığı gibi, Hz. Musa (a.s) yalnız İsrailoğulları'nı kurtarmak için gönderilmemiştir. Hz. Musa'nın (a.s) peygamber olarak gönderilmesinin birinci nedeni, Firavun'a ve kavmine yol göstermek idi. İkinci neden ise, onlar tebliğe karşı koydukları takdirde, İsraioğulları'nı (onlar aslında Müslüman bir kavimdi) Firavun'a köle olmaktan kurtararak, Mısır'dan çıkarmak. Bu ayetlerde İsrailoğulları'nın adı bile geçmemektedir. Sadece Firavun'u İslâm'a davet etmek için Hz. Musa'ya (a.s) emir verildiğinden bahsetmektedir. Diğer yerlerde ise, Hz. Musa hem Firavun'a İslam'ı tebliğ ediyor, hem de İsrailoğulları'nı bırakmasını istiyor. Bkz. A'raf 104-105, Tâhâ: 44 - 52, Şuara: 16 - 17 ve 23 - 28, Ayrıca bkz. Yunus an: 74
e) Burada "temizlenmek" kelimesi ile akide, ahlâk ve amellerin temizlenmesi kastolunuyor. Diğer bir anlamı da, İslâm'ı kabullenmek demektir. İbn Zeyd, Kur'an'da "temizlenmek" kelimesinin İslâm'ı kabullenmek anlamında kullanıldığını söyler ve iddiasına örnek olmak üzere aşağıdaki üç ayeti zikreder.
-"Temizlenmeleri onlar için bir mükafattır." Yani İslâm'ı kabul etmeleri.
-"Ne biliyorsun belki de o temizlenecek?" Yani belki İslâm'ı kabul edecek?
-"Onun temizlenmemesinden sana ne?" Yani müslüman olmamasından. (İbn Cerir)
f) "Seni Rabbine ileteyim de O'ndan korkasın." Yani Rabbinizi tanıdığınızda, O'nun kölesi olduğunuzu da bilirsiniz. Bu bilgi sizde bir sakınma, korkma duygusu meydana getirir. Ve böylece Allah (c.c.) korkusu insanoğlunu doğru yola iletir. Allah'ı tanımayan bir insanın arınması düşünülemez. Mevdudi                                  İnsanın, Allah'ın varlığının tam bilincinde olmadıkça ahlakî olarak doğru ile yanlış arasında gerçek bir ayrım yapamayacağına işaret; ve Allah adil olduğundan, bu ayrımı yapma derecesine, yahut önceki cümlede ifade edildiği gibi, “[ahlakî] arınmaya” henüz ulaşmamış bulunan hiç kimseyi cezalandırmaz: karş. 6:131 -“bir toplumun fertleri, [doğru ile eğrinin anlamından] habersiz olduğu sürece Rabbin o toplumu yaptığı yanlışlıklardan dolayı asla yok etmez”. M.Esed

"Büyük ayet" kelimesi ile, Âsâ'nın yılan olmasına işaret olunmaktadır. Bu husus çeşitli yerlerde zikredilmiştir. Ne kadar büyük bir mucizedir ki bu, cansız bir âsâ herkesin gözüönünde yılana çevriliyor ve sihirbazların sopa ve iplerinden sunî olarak yaptıkları yılanları yutuyor. Hz. Musa (a.s) onu eline aldığı zaman ise, normal bir âsâ oluveriyor. Bu büyük mucize Hz. Musa'nın (a.s) Allah'ın (c.c.) gönderdiği bir elçi olduğunun çok açık bir delilidir. Mevdudi  

Lafzen, “ona büyük mucizeyi gösterdi”, yani Allah'ın sınırsız rahmetiyle en inatçı günahkara bile gösterdiği hidayeti. M.Esed

Bu konunun ayrıntıları diğer yerlerde de açıklanmıştır. Kısaca; Firavun Mısır'da bulunan tüm sihirbazları toplayarak, onlara sopa ve iplerden sahte yılanlar yaptırmış, böylelikle Hz. Musa'nın (a.s) diğer sihibazlar gibi bir sihirbaz olduğunu ve peygamberlikle alâkası bulunmadığını göstermek ve dolayısıyla ispat etmek istemiştir. Ancak sihirbazlar, yenilince Hz. Musa'nın sihir değil, bir mucize gösterdiğini anladılar. Sonunda da Firavun'un silahı geri tepmiş oldu. Mevdudi 

Köle sahipleri Arapçada efendi anlamına gelen rab kelimesiyle ifade edilir. Fravunlar köleletirdikleri insanlar üzerinde efendilik rablık iddiasındaydı. İnsanları köleleştirmek yoluyla efendilik (rablık) iddia etmek, kendini Tanrıya ortak koşmaktır. M.Sağ  

Firavun'un bu iddiasına Kur'an'ın çeşitli yerlerinde değinilmiştir. Firavun bir yerde, "Andolsun ki, eğer benden başkasını ilah edinirsen, seni zindana atılanlardan yaparım." (Şuara: 29) diyerek Hz. Musa'yı (a.s) tehdit ederken, yine başka bir yerde Firavun "dedi ki: Ey ileri gelenler, ben sizin için benden başka ilah bilmiyorum." (Kasas: 38). Firavun bu sözleri, "Allah'a hiç inanmıyorum, kainatın yaratıcısı benim" anlamında söylememiştir. Firavun alemlerin Rabbi olduğunu ve ayrıca insanların tek mabudunun kendisi olduğunu da iddia etmiyordu. Kur'an'a göre Firavun başka ilâhlara tapıyordu. Bir mecliste onun ileri gelenleri şöyle diyorlardı: "Musa'yı ve kavmini bırakıyorsun ki, senin ilahlarını terkedip yeryüzünde fesat mı çıkarsınlar? (A'raf: 127) Ayrıca Kur'an-ı Kerim'de, onların şu iddialarını da görmekteyiz: "(Eğer Musa Râsul olsaydı) üzerine altın bilezikler atılmalı, yahut yanında melekler de gelmeli değil miydi?" (Zuhruf: 53)
Buraya kadar söylediklerimizi özetlersek, Firavun'un dinî anlamda değil, siyasî anlamda ilâhlığını ilân ettiğini görürüz. Yani onun iddiası; "İktidarın tek sahibi benim ve bu beldede benim üstümde iktidar sahibi olmadığı gibi, kimseye de iktidar hakkında bir söz hakkı verilmemiştir." biçimindedir. Daha fazla açıklama için bkz. Şuara. an:24-26, Tâhâ. an:21, A'raf. an:85, Zuhruf. an:49, Kasas. an:52-53 Mevdudi 

Karş. 28:38 ve ilgili not 36. Firavun'un ilahî bir statü iddiasında bulunması, onun “hak ve adalet sınırlarını ihlal etmesi” (yukarıdaki 17. ayet) günahının en büyüğüdür. M.Esed

Lafzen, “ilk [hayat]ta”. Bkz 7:137'nin son cümlesi -“Firavun'un ve halkının yapıp yükselttiklerini, hepsini yerle bir ettik”- ve ilgili not 100. M.Esed                                                                                                                     Bu ayet gurubunda azgın Firavun ve ona elçi giden Musa peygamberin kıssasına çok kısa olarak tekrar değinilmiştir. Böylece Resulullah teselli edilmiş ve sanki ona “Firavun, senin çağdaşın olan kâ­firlerden daha güçlü idi ama Biz, onu da [azabımızla] yakaladık. Bunlar da öyle olacaklardır” mesajı verilmiştir.
Musa ve Firavun'un haberlerine dair daha önceki surelerde birçok detay verilmişti. Bunlardan sadece bir kaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:

 “Firavun’a git, şüphesiz o azdı.” (Tâ Hâ/24)

Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi. (Kasas/38)

Ve bunda [bu dünyada] ve kıyamet gününde lânetle izlendiler -verilen bu vergi ne kötü vergidir!- (Hûd/99)

20. ayette konu edilen “en büyük ayet [mucize]” ile âsânın yılan olmasına işaret olunmaktadır. Bu konu birçok ayette geçmişti:

O [Allah]: “Tut onu, korkma! Biz onu ilk durumuna çevireceğiz. Ve diğer bir mucize olmak üzere elini kanadına ekle, kötülük [çirkinlik] olmadan bembeyaz çıksın. [Tüm bunlar] Sana en büyük mucizelerimizden gösterelim diyedir” dedi. (Ta Ha/22, 23)

Kısaca özetlersek; Firavun, Musa'nın (as) diğer sihirbazlar gibi bir sihirbaz olduğunu ve elçilikle alakasının bulunmadığını ileri sürmüş ve ondan iddiasını ispat etmesini istemiştir. Sonra da Mısır'da bulunan en hünerli sihirbazları toplayarak Musa (as) ile müsabaka yapmalarını emretmiştir. Sihirbazlar, Firavun’un emrine uyup mükâfat da umarak sopa ve iplerden sahte yılanlar yapmışlar, ne var ki, kendilerinin hünerlerine karşılık Musa’nın (as) ortaya koyduğunun sihir değil, bir mucize olduğunu anlayarak derhal iman etmişlerdir. Böylece Firavun’un silahı geri tepmiş ve hakk karşısında mağlup olmuştur. Firavun, bu haletiruhiye içerisinde daha da azgınlaşarak toplumuna “Ben, sizin en yüce Rabbinizim!” demiştir.
Firavun’un bu ifadesi birkaç yerde daha geçmektedir. Firavun’un inanç durumunu kavrayabilmek için şu ayetlerin göz önünde bulundurulması gerekir:

O [Firavun]: “Benden başka ilâh edinirsen, ant olsun ki seni zindana kapatılmışlardan kılarım” dedi. (Şuara/29)

Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi. (Kasas/38)

Firavun kavminden ileri gelenler de, “Seni ve senin ilâhlarını/seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Mûsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?” dediler. [Firavun da] dedi ki: “Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz [ezici bir güce sahibiz].” (A'raf/127)

Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan], kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi. (Zuhruf/53)

Bu ayetlerden anlaşılacağı üzere, Firavun, bu sözleri "Allah'a hiç inanmıyorum, kâinatın yaratıcısı benim" anlamında söylememiştir. O, yaratıcı anlamında değil, siyasî anlamda ilâhlığını ilân etmiştir.  Bununla "İktidarın tek sahibi benim ve bu beldede benden başka iktidar sahibi kimse yoktur ve olamaz” demek istemiştir.
Firavun’un inancı ile ilgili olarak daha evvel A’raf/127’nin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 27-29) detaylı açıklama yapıldığından, konunun oradan okunmasını öneriyoruz.

 طوى TUVA

Konumuz olan pasajda geçen sözcüklerden biri de “Tuva” sözcüğüdür. Bu sözcükle ilgili olarak Ta Ha suresinde şu açıklamayı yapmış idik:

Bu sözcüğün geçtiği cümle genellikle “Şüphesiz sen temizlenmiş vadidesin; Tuva’dasın” şeklinde çevrilerek “Tuva” sözcüğü özel bir vadinin adı olarak açıklanmıştır. Ancak Zebidi, en önemli Arap kaynakları arasında yer alan Tacü’l-Arus adlı eserinde böyle bir vadiden hiç bahsetmemiştir. Aynı konu üzerinde emek harcayanlardan biri olan Zemahşeri ise “tuva” sözcüğünün anlamının “iki kere” demek olduğundan yola çıkarak cümleye “sen iki kere temizlenmiş bir vadidesin” anlamını vermiştir. (Zemahşeri, el-Keşşaf; c:2, s:531)  H.Yılmaz

Şimdi Kıyamet gününün ve Ahiret hayatının vukû bulması ve hikmetleri hakkında çeşitli deliller verilmiştir.
Burada "yaratılış" kelimesiyle, insanların yeniden dirilişi; "gökyüzü" kelimesiyle de, tüm yıldızlar, samanyolu ve güneş sistemi kastolunmaktadır. Yani şöyle denilmek isteniyor; Sizler tekrar tekrar, "kemikler çürüyüp toz olduktan sonra nasıl canlandırılacak?" diye sorup duruyorsunuz. Bu muazzam kainatı ve sizleri ilk defa yaratan Allah (c.c) için hiçbir şeyin güç olamayacağını düşünmüyor musunuz? İlk defa yaratan, tekrar yaratmaya niçin kâdir olmasın? Ölümden sonraki hayat ile ilgili bu gibi delillere Kur'an'da çokça yer verilmiştir.
Örneğin Yâsin-81'de şöyle buyurulmaktadır: "Gökleri ve yeri yaratan onların benzerini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette o çok Kâdirdir. O yaratmayı en iyi bilendir." Mü'min-57'de de şöyle denmektedir: "Elbet gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmez." Mevdudi    Lafzen, “sizi yaratmak mı, yoksa göğü yaratmak mı daha zordur?” “Gök”, burada Kur’an'ın başka birçok yerinde olduğu gibi, “kozmik sistem”i gösteren bir mecazdır (karş. 2:29, not 20). Yukarıdaki ayet, bundan önceki daha açık bir pasajın, 40:56-57'nin -ki ilgili notlar 40 ve 41 ile birlikte okunmalıdır- bir tekrarıdır. Bu her iki pasaj, Allah'ın eseri olan evrenin boyutu ve karmaşıklığı ile karşılaştırıldığında, insanın bir hiç olduğuna işaret etmek suretiyle “insan-merkez”li evren görüşünü reddetmektedir.M.Esed

Gece ve gündüz ile gökyüzüne dikkat çekilmiştir. Çünkü güneş battıktan sonra gece gelir ve güneşin doğmasıyla da gün başlar. Güneşin batmasıyla birlikte karanlığın bir örtü gibi yayılmasından dolayı, burada gece 'örtmek' anlamında kullanılmıştır.Mevdudi

(Dehâ) kelimesinde yuvarlaklık mânâsı bulunduğundan Dehâ'yı "yuvarlattı" diye terceme ettik. S.Ateş  Bu Kuran ayetindeki “dahhaha” kelimesinin yalın hali “dahya” “yumurta anlamına gelir. Kuran vahyinin geldiği çağda ve daha sonraları (14.yy.kadar) dünyanın düz ve sabit bir nokta halinde olduğu düşüncesi hakimdi. Eski Kuran yorumcularının kafasında, bir tabiat, ziraat bilimleri kavramı  ya da astronomi bilimi kavramını ifade eden bir düşünce olmadığı için, yumurta anlamına gelen kelimeyi, yumurtanın konduğu kuluöka olduğunu düşünerek, ayetin anlamını “ve yeri de kuluçka gibi düzenledi” diye tefsir etmişlerdir. “Dahya” kelimesi eski Kuran tefsircilerinin kafasında  bir doğa kavramını veya bir astronomi kavramını ifade etseydi, bu ayetin tefsiri böylesine yanlışlara yol açmayacaktı. Kuranın gelişinden 14. Yy.ında Kopernike kadar, dünyanın “düz ve sabit” olduğu anlayışı devam etmeyecekti. Her şeye rağmen, eski tefsirciler mazur görülebilir. Ama, bilimin Kuran ile örtüşen apaçık gerçeklerine karşın, bazı çağdaş tefsircilerin bilimde değil de taklitte diretmeleri ilginçtir. M.Sağ  "Bundan sonra da yeryüzünü serip-döşedi." ifadesi, yeryüzünün gökyüzünden sonra yaratıldığı anlamına gelmez. Nasıl ki konuşurken, olayların kronolojik sıralamasını hesaba katmayız, burada da aynı şekilde bir kronolojik sıralama sözkonusu değildir. Bu hususun Kur'an'da diğer örneklerini açıkça görebiliriz. Örneğin, "Kaba, sonra da kötülükle damgalı" (Kalem-13) ayetinde, sözkonusu kişinin öncelikle kaba ve daha sonra da kötülükle damgalı olduğu kastedilmiyor elbette. Sadece burada o kişinin kaba ve ayrıca da kötülükle damgalı olduğu anlatılmaktadır. Yine "Bir boynu çözmek ..........ve sonra iman edenlerden olmak" (Beled:13-17) ayeti önce köleleri azad eder ......ve sonra iman edenlerden olur anlamını tazammun etmez. Burada sadece bir müminin nitelikleri verilmektedir. Dikkat ederseniz Kur'an'ın bazı yerlerinde, yeryüzünün yaratılışı önce zikredilirken, gökyüzünün yaratılışı sonra zikredilmiştir. (Örneğin, Bakara-29) Fakat bazı yerlerde de, gökyüzü önce, yeryüzü sonra zikredilmiştir. Aslında bu ayetlerde hiçbir çelişki yoktur. Çünkü asıl gaye kronolojiyi vermek olmadığından, bu ayetler sözün gelişi gereği böyle ifade edilmişlerdir. Allah (c.c.) sadece nimetlerini saymak ve insanoğluna bunları hatırlatmak istemiştir. Daha fazla bilgi için bkz. Secde. an:13-14 Mevdudi

Burada, "otlak" kelimesi ile hayvanların yemi kastedilmektedir. Ancak bununla birlikte, bu kelime ile insanlar ve hayvanlar için gıda anlamı da kasdediliyor olabilir. Çünkü deyim genellikle yem anlamında kullanılmakla beraber, bazı zamanlar insan için de kullanılır. Örneğin Yusuf suresinde, Hz. Yusuf'un (a.s) kardeşleri babalarına şöyle demişlerdir: "Yarın onu da bizimle (kıra) gönder, gezsin (yerde), oynasın." (Yusuf-12) Yani ağaçlardan meyveler yesin. Burada çocukların kırlarda, ormanlarda meyvelerden yeme olayı ile anlatılır.Mevdudi 

 “Bitki örtüsü” (mer‘â) terimi, burada, mecazî olarak insan veya hayvanın tüketimine uygun her türlü bitkisel ürünü göstermektedir (Râzî). M.Esed

Bu ayetlerde, Kıyamet günü ve ölümden sonraki hayat, iki ayrı açıdan incelenmiştir. Birincisi, bu muazzam kainatı ve içindeki herşeyi bir ölçüye göre yaratan Allah için, Kıyamet gününden sonra bütün bunları yaratmanın imkânsız olmadığı hususudur. İkincisi, Allah'ın (c.c.) kemalât ve hikmetinin her yerde müşahede edilebileceğidir. Bu kemalât, hiçbir şeyin maksatsız yaratılmadığını ispat etmektedir. Örneğin gökyüzünde sayısız yıldızlar ve samanyolu tam bir ahenk içindedirler. Bu sistemin bir raslantı eseri meydana gelmediği açıkça görülmektedir. O halde bu nizâmın bir yaratıcısı olmalıdır. Gece ve gündüzün düzenli bir biçimde deveran etmeleri, bir hikmete dayalı olarak sürmektedir. Öyle ki, ancak bu şekilde, içinde yaşadığımız nizâmın ve hayatın devamı mümkün olabilmektedir. Yeryüzünün bazı bölgelerinde gece ve gündüz 24 saat içinde tamamlanırken, bazı bölgelerde, gündüzler de çok uzundur. Bu bölgelerde çok az insan yaşar, çünkü hayat buralarda çok zordur. İnsanların çoğunluğu ise, gece ve gündüzün 24 saat olduğu bölgelerde yaşamaktadırlar. Nitekim bazı bölgelerde de 6 ay gündüz, 6 ay gecedir. Bu bölgelerde hayatı devam ettirmek hiç mümkün değildir. Tüm bunlar, herşeyin Allah'ın (c.c.) hikmeti gereğince vukû bulduğunu ve rastlantı olmadığını göstermektedir. Hayatın uygun şartlarda sürebilmesi için, kainat belirli esaslar üzerine yaratılmış ve yeryüzü bu şekilde düzenlenmiştir. Su da yaratılmıştır, çünkü su, insanlar, hayvanlar ve bitkiler için zaruri bir ihtiyaçtır. Herşeyin bir hikmet gereği yaratıldığını gören akıl sahibi bir insan, Kıyamet ve hesap gününün olmasını mı, olmamasını mı daha akla yatkın bulur? Buna rağmen bir kimse hesap gününün olamayacağını iddia ederse, "bu kainatın yaratılmasının bir maksadı vardır ama insanın yaratılışı maksatsızdır" anlamına gelir. Hiç bundan daha saçma bir düşünce olabilir mi? İnsan hem geniş bir seçme özgürlüğüne ve serbest iradeye sahip olarak yaratılacak, hem de ömrünün sonunda kendisi hiçbir hesaba çekilmeyerek, iyi de kötü de bir iş yapsa farkeden bir şey olmayacaktır. Mevdudi İnsanın, Allah'a şükretmesi ve her zaman O'nun rızık sağlayıcılığının bilincinde olması gerektiğine işaret (80:24-32'de olduğu gibi): bu nedenle söylem, yeniden dirilme ve nihaî hesap konusuna tekrar dönüş yapmaktadır. M.Esed 

Bu ayetler Nebe suresinin devamı, biraz da açılımı mahiyetindedir. Nebe suresinde “o çok büyük ve önemli haber” üzerinden soruşanların, tartışanların içinde bulundukları çıkmazların detayı verilmekte ve onlara cevaplar verilmektedir:
Onlar, Kur’an’daki önemli haberleri duydukça,  birbirlerine: “Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra mı?”, “Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür” deyip durmaktadırlar.
Rabbimiz bu kişilere “dirilme”nin mümkün, “diriltme”nin de Kendisisi için çok kolay olduğunu bildirerek insanları düşünmeye davet etmektedir: “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu [göğü], O [Allah] yaptı; boyunu yükseltti, sonra da onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere yeryüzünü döşedi; ondan [yeryüzünden] suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi].

Ayetteki “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü?” ifadesinin birincil muhatabı ahireti inkâr eden o günkü Mekkeli müşrikler olmakla beraber, aslında tüm zamanlardaki inkârcılardır. Ayette sorulan bu sorular, tüm inkârcıların cevaplaması gereken sorulardır. Rabbimiz, insanlar akıllarını başlarına alsınlar, kendilerine gelsinler diye bu konuda birçok kez ikazda bulunmuştur:

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mu'min/57)

Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?”
De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O’nu överek O’nun çağrısına uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.” (İsra/49- 52)

Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/78- 81)

Ve onlar: “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” diyorlar. (Saffat/16)

Ayetteki “Ve ondan sonra, sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere yeryüzünü döşedi” ifadesindeki sonralık “zamanda sonralığı” değil, kelamdaki sonralığı ifade eder. “ ثمّsümme” ve “ بعد ba’de” edatlarının sadece zamanda sonralığı değil, kelamda sonralığı ifade ettiğini bundan önce [Beled/17 ve Kalem/13’ün tahlillerinde] birkaç kez açıklamıştık. O nedenle, bu ayetin de yer kürenin semalardan sonra yaratıldığı şeklinde anlaşılmaması gerekir. Buna benzer bir ayet de ileride [Bakara/29] gelecektir.
Yerküre ile göklerin yaratılışı Fussılet suresinde detaylıca yer almıştı:

De ki: "Siz yeryüzünü iki günde [evrede] yaratanı gerçekten inkâr edip duracak mısınız? Bir de O'na eşler koşuyorsunuz! O, âlemlerin Rabbidir."
Ve O, onun [yeryüzünün] içinde sabit dağlar yarattı. Orada bereketler meydana getirdi. Orada araştırıp isteyenler için eşit olarak [ayırım yapılmadan] rızıkları dört günde ayarladı.
Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de  “Biz isteyerek geldik” dediler.
Böylece O [Allah], onları iki günde yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğe kendi işini vahyetti [içine yükledi]. Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu,  Azîz, Alîm’in ayarlamasıdır. (Fussılet/9-12) H.Yılmaz

"Büyük felâket" ile Kıyamet kastediliyor. et-Tâmme; herşeyi kaplayacak büyüklükte bir afet anlamına gelir. Bu kelime Kubra kelimesi ile izafe olunarak, afetin daha şiddetli olacağı ifade edilmektedir. Mevdudi

Yani insanoğlu hesab günü (ki onun hakkında bu dünyada iken kendisine haber verilmişti) eline hesab defteri verilmeden önce, dünyada tüm yaptıklarını tek tek hatırlamaya başlayacaktır. Bu husus, bazı kimseler için dünyada iken bile tecrübe konusu olmaktadır. Örneğin ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalındığında, insanın tüm hayatı boyunca yaptıkları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmeye başlar. Mevdudi

Karş. 26:91- “büyük azgınlıklar içinde yitip gitmiş olanların karşısına çıkarılacaktır”, böylece insana, öteki dünyadaki azabın (“cehennem”), kasıtlı kötülükler yoluyla uğranılan ruhî yıkımın kaçınılmaz bir sonucu olduğu hatırlatılmaktadır. M.Esed

Burada hesap günündeki ceza ve mükâfatın ölçüsü açıklanmıştır. Dünyadaki iki farklı hayat tarzı sürdürülür. Birincisinde insan, Allah'a isyan ederek bütün ümitlerini bu dünyaya bağlar ve bu dünyadaki zevkleri tadabilmek için iyi-kötü ne varsa yapar. İkincisinde ise, bu dünyada yaşadığı sürece insan, ne yaparsa yapsın, birgün Allah'ın (c.c.) huzurunda bulunacağı ve O'na karşı davranışlarından hesap vereceğini düşünür.

Böyle bir hayat tarzı sürdüren bir kimseyi Allah korkusu kötü bir iş yapmaktan ve nefsinin aşırı isteklerine boyun eğmekten alıkoyar. Çünkü bu kimse, "Kıyamet günü Allah'ın (c.c.) huzurunda bulunacağım ve beni sorguya çektiği zaman, O'na nasıl cevap vereceğim?" diye düşünecektir. İşte birinci hayat tarzını örnek edinenlerin gideceği ebedî yer cehennemdir. İkinci hayat tarzını örnek edinenlerin ise, gideceği ebedî yer cennettir. Mevdudi  

 Bu ayetler, kıyametin kopmasından sonra kimsenin yapacağı bir şey kalmayacağı; bu nedenle herkesin sağ iken kendisine verilen fırsatı doğru değerlendirmesi gerektiği mesajını vermektedir.
Kıyamet gelince, o gün insan ne yaptığını iyice anlayacak. Gören kimseler için cehennem apaçık gösterilecek. Her azmış ve dünya hayatını tercih etmiş kimse kesinlikle cehenneme, Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevâdan meneden kimse de cennete gönderilecektir.O gün Allah onların hepsini diriltecek ve yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onları bir bir saymıştır. Onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir. (Mücadele/6)Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi. (Şuara/90, 91)Ve Rabbinin üzerine almış olduğu kesinleşmiş bir hüküm olarak, içinizden oraya [cehennemin dış kenarına] uğramayacak hiç kimse yoktur.
Sonra Biz, takva sahibi olmuşları kurtarırız. Zalimleri de orada [cehennemin dış kenarında, mahşer alanında] dizleri üzerine çökmüş hâlde bırakırız. (Meryem/71, 72)  

 Şüphesiz tarafımızdan kendilerine “En güzel” hazırlanan kimseler; işte onlar, ondan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır. Onlar, onun [cehennemin] uğultusunu duymazlar. Onlar, nefislerinin istediği şeyler içinde sürekli kalıcıdırlar. (Enbiya/101)  

 O [çılgın alev] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler [işitecekler]. (Furkan/12) 

 35. ayetteki “O gün, insan ne yaptığını iyice anlayacak” ifadesiyle,  kişinin henüz amel defteri eline verilmeden önce, dünyada tüm yaptıklarını tek tek hatırlamaya başlayacağı açıklanmaktadır. Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır. (Kamer/46)

Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! (Fecr/21, 23) H.Yılmaz

Sâ'at kıyâmet sâati olarak tefsîr edilir. Bununla kasıt, bedenden çıkan ruhun, Allah'ın huzurunda sorgulanacağı zamandır. Bunun yanında inkârcıların cezâlandırılacağı zaman anlamı da vardır. S.Ateş 

Mekkeli müşrikler Allah (c.c.) Rasûlü'nden tekrar tekrar Kıyametin ne zaman kopacağını sorarlardı. Ancak asıl maksatları tarih ve vakit tespit etmek değil, sadece alay etmekti. Bkz. Mülk. an:35  Mevdudi

Bunun izahı Mülk suresinin 36. açıklama notunda verilmiştir. "Sen sadece ondan korkacak olanları uyarabilirsin" ayetinin anlamı 'Peygamber (s.a) Kıyametten korkanlara tebliğ etsin' demek değildir. Bu ayet 'senin tebliğine sadece Kıyametten korkanlar kulak verecek ve ancak onlar bundan istifade edeceklerdir' anlamına gelmektedir. Mevdudi

Bu konu Kur'an-ı Kerim'de pekçok yerde geçmiştir. Ayrıca Tefhimu'l-Kur'an'da da açıklamalar yapılmıştır. Bkz. Yunus. an:53, İsrâ. an:56, Tâhâ. an:80, Mü'minun. an:101, Rum. an:81-82, Yâsin. an:48 ve ayrıca Kaf-35'e de bakabilirsiniz. Biz burada açıklama yapmadık, çünkü bu konu daha önce de açıklanmıştı. Mevdudi               Kur’an'ın başka birçok yerinde olduğu gibi (mesela, 2:259, 17:52, 18:19, 20:103-104, 23:112-113, 30:55 vb.) bu da, beşerî “zaman” kavramının yanıltıcı maddî/dünyevî niteliğine çok ince bir işarettir -ki “zaman” kavramı, “öteki dünya” (âhiret) teriminde ifadesini bulan nihaî gerçeklik karşısında bütün anlamını kaybetmektedir. M.Esed                                                                                                                                                                         Bu ayetlerde, kıyametin ne zaman kopacağının sorulduğu açıklanıp onlara gerekli uyarıcı cevaplar verilmektedir. Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, Mekkeli müşrikler Resulullah’a sık sık kıyametin ne zaman kopacağını sorarlardı. Asıl maksatları kıyametin tarih ve vaktini tespit etmek değil, sadece alay etmekti.
Ayetteki “onun demir atması ne zaman?” ifadesi, onun nihai ha­li demektir. Bilindiği üzere, geminin demir atacağı yer, geminin vardığı son yerdir.

Kı­yamete dair bilgi O'ndan başkasının yanında asla bulunmaz. Bu birçok kez açıklanmıştır.

Sana, Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
De ki: “Ben kendim için Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye mâlik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.” (A'raf/187, 188)

Şüphesiz ki Allah, saatin [kıyametin kopuş zamanının] bilgisi yanında olandır. Ve yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Ve kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah en iyi bilendir, en iyi haberi olandır. (Lokman/34)

Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.” (Ta Ha/15)

İnsanlar sana saatten [kıyametin kopuş vaktinden] soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi, Allahın, münafık erkekleri, münafık kadınları, müşrik erkekleri, müşrik kadınları azap etmesi;  ve Allah’ın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların tövbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin belki saat [kıyametin kopuş vakti] yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Ahzab/63, 73)

Şüphesiz sen o zikre [Kur’an’a] uyan ve gaybde Rahman’a haşyet duyan kimseyi uyarırsın. Sen hemen onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir ödül ile müjdele. (Ya Sin/11)
Artık sürelerinin sonuna vardıklarında onları maruf ile tutun yahut maruf ile onlardan ayrılın. Ve sizden adalet sahibi iki kişiyi şahit tutun. Şahitliği de Allah için ayakta tutun. İşte bu,  Allah'a ve son güne inanan kimseye öğütlenendir. Ve kim Allah'a takvalı davranırsa Allah ona bir çıkış yolu kılar ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Şüphesiz Allah, kendi emrini ulaştırandır [yerine getirip, gerçekleştirendir]. O [Allah], kesinlikle her şey için bir ölçü kılmıştır [koymuştur, belirlemiştir]. (Talâk/3)

İşte böyle! Allah da şüphesiz kâfirlerin kurduğu tuzağı zayıflatandır. (Enfal/18)

Artık elçilerden azim sahiplerinin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. [Bu], bir tebliğdir. Artık fasıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi? (Ahkaf/35)

Sana, Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)  H.Yılmaz