(Kehf - 16.Ayet)

<< Geniş Meal

Enfâl

Nefl (çoğulu enfâl) terimi, salt linguistik anlamıyla, “bir kimsenin hakkının ya da alacağının ötesinde fazladan aldığı şey” yahut “kişinin yükümlülüğü üstünde fazladan verdiği şey” demektir (ki bu sonrakinden salâtu'n-nefl yani “nafile namaz: yükümlü olmaksızın kişinin kendiliğinden kıldığı namaz” kavramı türemiştir). Sözcüğün çoğulu olan enfâl Kur’an'da yalnız bir kere, yukarıdaki ayette geçmekte ve “savaşta düşmandan ele geçirilen mal, erzak ve mühimmat, yani, ganimet anlamında kullanılmaktadır. Ganimet, cihad yapan kimsenin (yani Allah yolunda vuruşan kimsenin) gütmesi öngörülen asıl amacın üstünde ve ötesinde arızî bir şey, bir fazlalık olduğuna göre anlam olarak enfâl terimiyle çakışıyor demektir. “Bütün ganimetler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne aittir” ifadesi, savaşta elde edilen ganimet üzerinde kişisel olarak hiçbir savaşçının hak iddia edemeyeceğini bildiriyor: Çünkü ganimet, Kur’an'da ve Hz. Peygamber'in öğretilerinde (Sünnetlerinde) yer alan ilkelere göre kamu malıdır ve İslamî devlet (ya da cemaat) yönetimi tarafından kamunun yararına kullanılır ya da dağıtılır. Ganimetlerin dağıtımı konusunda daha ayrıntılı bilgi için bkz. bu surenin 41. ayeti. Bu surenin ilk ağızda nüzul sebebi, Müslümanların Bedir Savaşı'nda ele geçirdikleri ganimetlerle ilgili sorun olmuştur, fakat yukarıda bildirilen ilke (ganimetlerin kamuya ait olduğu ilkesi) bütün çağlarda ve bütün şartlarda geçerlidir.

Lafzen, “aranızdaki ilişkiyi düzgün tutun (ya da düzeltin)” -yani, “din kardeşi olduğunuzu, aynı şeylere inandığınızı aklınızda tutun ve aranızdaki bütün uyuşmazlıkları, ayrılıkları bir kenara bırakın”. M.Esed 

Bedir savaşından sonra müslümanlar arasında, savaş ganimetlerinin paylaştırılması ile ilgili bir tartışma çıktı. Allah bu fırsatı müslümanların lehine kullanarak barış ve savaşla ilgili sorunların çözümü için gerekli ilkeleri ortaya koydu.
Bedir, İslam sancağı altında yapılan ilk savaş olduğu için müslümanlar, savaş ve onun gündeme getirdiği problemler hakkında İslamın ortaya koyduğu ilkelerden habersizdirler. Bakara ve Muhammed surelerinde bazı ön talimatlar verilmişse de "savaşın insanileştirilmesi" için daha fazla emir ve talimata ihtiyaç vardı. Çünkü İslam'ı kabul etmiş olsalar bile, müslümanların savaş konusundaki tasavvurları, İslam öncesi dönemin hemen hemen aynısıydı. İşte bu nedenle, eski uygulamaya dayanarak her müslüman, zafer sonrası eline geçen savaş ganimetlerinin gerçek sahibinin kendisi olduğunu iddia etti. Fakat ganimet toplamak yerine düşmanı izlemeye gitmiş olanlar da vardı. Onlar da ganimetten pay almak istiyorlar ve şöyle diyorlardı: "Eğer biz düşmanı uzaklara dek izlemeseydik, onlar geri gelip zaferi bir hezimete dönüştürebilirlerdi." Bir de Hz. Peygamber'i (s.a) koruyan grup vardı. Onlar da savaşta Hz. Peygamber'i (s.a) koruyarak en büyük hizmeti yaptıklarını, çünkü onsuz bir zaferin hiçbir anlamı olmayacağını söyleyerek ganimetten pay istiyorlardı. Fakat ganimetleri ellerinde bulunduran birinci grubun tutumu çok sertti ve herhangi bir söz dinleyecek durumda değildiler. Onlara göre, ganimetleri ellerinde bulundurmaları kendi lehlerinde en güçlü delildi. Yavaş yavaş bu tartışma çok ciddi bir hal almaya başladı.
İşte Allah, Enfal suresini böyle bir psikolojik ortamda indirdi ve bu girift problemi Bedir savaşının ele alındığı konuya giriş olarak seçti. Bu zor problem bir cümleyle çözümlemiştir. Sorunu ortaya koyan ilk ayet: "Sana ganimetlerden soruyorlar?" aynı zamanda sorunun cevabını da içermektedir. "Savaş ganimetleri" anlamına gelen"" kelimesi yerine "Lütuf ve nimet" anlamına gelen "" kelimesinin kullanılması, soruna çözüm getirmektedir. "Enfal" Nefl'in çoğuludur. Bir kimsenin hakkı olan bir şeye fazladan eklenmesi anlamına gelir. Bu, kul tarafından yapıldığı zaman, kulun üzerine farz olan ibadete yaptığı ilaveyi; efendi tarafından yapıldığı zaman ise, kulun hak ettiğinin üzerinde bir lütuf ve nimet olarak kula verilen ek mükafatı ifade eder. O halde bu ayet şu anlama gelir: "Siz Allah'ın nimetleri hakkında mı tartışıyorsunuz? Eğer bunlar savaş ganimetleri değil de Allah'ın lütfu ise, siz kim oluyorsunuz da onun paylaştırılmasında söz hakkı iddia ediyorsunuz? Bunların paylaştırılması ancak onları veren Allah'a aittir."
Savaş ganimetleri ile ilgili bu yaklaşım, savaşa karşı takınılan tutumda büyük bir ahlâkî devrime yol açtı. Müslümanlar maddi kazançlar için savaş yapmazlar. Bilakis yeryüzündeki ahlâkî ve sosyal yanlışlıkları Hak ilkeleri doğrultusunda düzeltmek için ve ancak karşı güçler nasihat ve eğitim yoluyla ıslahat yapmayı imkansız hale getirdiklerinde savaş yaparlar. Bu nedenle (iyiyi emredip kötülükten sakındıran -Çev.) ıslahatçılar, Allah'ın lütfu ile zaten vermekte olduğu maddî kazançları değil, sadece ve sadece bu ideali göz önünde bulundurmalıdırlar. İşte bu nedenle müslümanlar, İslam uğrunda yapılan bu ilk savaşta, savaş ganimetlerini savaşın tek amaç ve gayesi edinmemeleri için bu maddî kazançlara karşı uyarılmaktadırlar.
Bu ayet aynı zamanda savaş ganimetlerinin paylaştırılması ile ilgili olarak büyük bir devrim yaptı. Önceleri bu ganimetler, ya onları ele geçiren askerlerin, ya kumandanın ya da tüm orduya sahip olan kralın malı olurdu. Birinci durumda askerlerin bencilliği şiddetli bir rekabete, hatta bazen de çok acıklı sonuçlara yol açan bir savaşa neden olurdu. İkinci durumda ise askerler, kendilerini hırsızlar seviyesine düşüren çalma ve aşırma eylemine başvururlardı. Kur'an, savaş ganimetlerinin Allah ve Resûlü'ne ait olduğunu ve daha sonra 41. ayette ganimetlerin eşit olarak paylaştırılacağını ilan ederek, bu kötü adetlere bir son verdi. Birinci emir, değerli değersiz tüm ganimetlerin kumandan önünde toplanmasını gerektiriyordu. İkinci emre göre ise, ganimetlerin 1/5'i Allah yolunda ve fakirlere harcanmak için İslam devletine ayrılmalı, geri kalanı ise savaşa katılanlar arasında eşit olarak paylaştırılmalıydı. Böylece "cahiliye" döneminin kötülükleri, herkesi tatmin edecek bir şekilde düzeltilmiş oluyordu.
Burada şu hassas noktaya da dikkat edilmelidir: "Kur'an, zihinleri mutlak itaat ve boyun eğmeye hazırlamak için, bu ganimetlerin Allah ve Resûlü'ne ait olduğunu söyledikten sonra bu konuya hiç değinmez. Daha sonra 41. ayette ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili emri verir. Bunun burada "nimetler", 41. ayette ise "ganimetler" diye adlandırılmasının nedeni işte budur. Mevdudi 

Âyetteki, sana soruyorlar… ifadesinden anlaşıldığına göre bu âyet, Müslümanlar arasında ganimetle ilgili bir çekişme olması ve bu çekişmenin Rasûlullah'a yansıtılması üzerine inmiş ve sorulan suali cevaplandırarak, Müslümanlar arasında baş gösteren çekişmeyi ortadan kaldırmıştır.
Malum olduğu üzere Bedir savaşı, Müslümanların, İslâm adına yaptıkları ilk savaştır. Daha evvel Bakara sûresi'nde savaşa dair kısa bilgiler verilmiş olsa da bu savaşın olduğu dönemde savaş hukukuna dair ilkeler henüz indirilmediği için Müslümanlar, eski örfe göre hareket etmekteydiler. Önceleri bu ganimetler, ya onları ele geçiren askerlerin, ya kumandanın ya da tüm orduya sahip olan kralın olurdu. Her savaşçı eline geçirdiği ganimetin kendinsine ait olmasını bekliyordu. Ama ganimete aldırmayıp düşmanı takip eden, Rasûlullah'ın çevresinde muhafızlık edenler de ganimetten pay istemekteydiler. Bu nedenle de proplem ortaya çıkmış, tartışma büyümüştü. Bu hususta nasıl hareket edileceği, 41. âyette bildirilmiştir.
Âyette geçen enfâl sözcüğü,  نفل [nefl] sözcüğünün çoğuludur. Nefl ise, “asıl üzerine bir şey eklemek” demektir. Bu sözcük genelde “ganimet” olarak çevrilir. “Ganimet” de, yanlış olarak harbde elde edilen servet olarak anlaşılır. Hâlbuki  غنيمة [ğanîmet], “zahmetsiz olarak mal, başarı elde etmek” demektir. Eğer bu kavramlar doğru anlaşılmazsa, İslâm'ın öngördüğü savaşın amacı yanlış anlaşılır.
Bazıları, savaşta elde edilen mallara, “enfâl” denilmesinin nedeninin, bunun geçmiş ümmetlere harâm iken ümmet-i Muhammed'e helâl kılınması” olduğunu iddia etmişlerdir. Bu kesinlikle yanlıştır, zira çapul yoluyla mal elde etmek, Allah'ın doğru bulmadığı bir kazanç şeklidir.
Soluk soluğa koşanlara, sonra ateş saçanlara, sonra sabahtan baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, sonra bir topluluğun en orta yerine/en hayırlı yerlerine kadar dalanlara kasem olsun ki kesinlikle insan Rabbine karşı çok nankördür. Ve kendisi de buna kesinlikle tanıktır. Muhakkak o, hayır sevgisinden dolayı [kendi çıkarı için] çok katıdır. Hâlâ o [insan], kabirlerde olanların dışa atıldığı [ölülerin diriltildiği], göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rabb'lerinin onlara gerçekten haber verici olduğunu bilmez mi? (Âdiyât/1-11)
İslâm dini, savaşa, ancak ila-yı kelimetullah, savunma ve fitneyi bertaraf için izin verir. İslâm'daki savaşın ana gayesi, fitne ve fesadın ortadan kalkıp din ve imanın güvenceye alınmasıdır. Bu hizmetler yapılırken en ufak bir çıkar düşünülmesine izin vermez. Ana hedef bu iken, savaş şartları gereği bir şeylere de sahip olunuyorsa, işte bu artı değere/gelire “nefl, enfâl, ganimet” denir. Hedef ve amaç olmamasına karşın, bu işin bahşişi mahiyetinde olan bu bahşiş, savaşçılara değil kamuya aittir. O da bunu, Allah'ın emrettiği yerlere taksim eder. Nasıl taksim edileceği de ileriki âyetlerde gelecektir.
Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili klasik eserlerde şu bilgileri bulunmaktadır:
Ubâde b. es-Sâmit, rivâyetle der ki: Rasûlullah (s.a) Bedir'e çıktı. Orada düşmanla karşılaştılar. Allah düşmanı hezimete uğratınca, Müslümanlardan bir grup peşlerine takılıp onların arasından yakaladıklarını öldürdüler. Bir kesim de Rasûlullah'ın (s.a) etrafını çevirmişlerdi. Bir başka kesim ise karargâhın etrafını dolanmış ve talana koyulmuştu.
Allah, düşmanı uzaklaştırıp onları takip edenler döndüklerinde şöyle dediler: “Nefel [ganimet] bizimdir. Çünkü düşmanı takip edenler bizler olduk. Allah bizim vasıtamızla onları uzaklaştırdı ve bozguna uğrattı.” Rasûlullah'ın (s.a) etrafını çevirenler de şöyle dedi: “Bu ganimetteki hakkınız bizden fazla değildir. Bilakis bu ganimet bizimdir. Rasûlullah'a (s.a) düşman ansızın herhangi bir zarar veremesin diye o'nun etrafını kuşatanlar bizler olduk.” Askerlerin karargâhını arkadan dolananlar ve talanda bulunanlar da şöyle dediler: “Siz ona bizden daha fazla hakk sahibi değilsiniz. O bizimdir. Çünkü onun etrafını kuşatan ve onu ele geçirenler bizler olduk.”
Bunun üzerine Yüce Allah, Sana enfâli soruyorlar de ki: “Enfâl Allah'ın ve Rasûlü'nündür. O hâlde Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin. Eğer mü’minler iseniz Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin” buyruğunu indirdi. Rasûlullah (s.a) da aradan bir devenin iki sağımlığı arasındaki süre kadar bir zaman geçmeden ganimetleri aralarında paylaştırdı.
Muhammed b. İshâk der ki: Bana Abdurrahman b. el-Hâris ile arkadaşlarımızdan ondan başkaları Süleymân b. Mûsâ el-Eşdak'dan anlattılar. Süleymân Mekhul'den, o, Ebû Umame el-Bahilî'den dedi ki: Ben Ubade b. es-Sa-mit'e el-Enfâl'e dair sual sordum, bana şöyle dedi: “Enfâl hakkında anlaşmazlığa düşüp de bu hususta kötü davranınca biz Bedir ashâbı hakkında nâzil oldu. Allah onu elimizden aldı ve Rasûlü'nün eline teslim etti. Rasûlullah (s.a) da onu eşit bir şekilde paylaştırdı. İşte Allah'tan korkmak [takvâ] ve Onun Rasûlü'ne itaat etmek ile aramızı düzeltmek bu idi.”
Sahîh'de Sa‘d b. Ebî Vakkas'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir:Rasûlullah'ın (s.a) ashâbı büyük bir ganimet ele geçirdi. Ganimetler arasında bir kılıç vardı. Onu alıp Peygamber'e (s.a) götürerek şöyle dedim: “Bu kılıcı bana nefel olarak [paylaştırılacak ganimetler arasına sokmadan] ver. Ben, durumunu bildiğin kimseyim” dedim. Rasûlullah (s.a), “Onu aldığın yere geri götür” dedi. Onu aldığım yere alınan ganimetler arasına bırakmak üzere geri gittim, fakat bu sefer nefsim beni kınadı. Tekrar o'na dönüp şöyle dedim: “Onu bana ver.” Bana karşı sesini yükselterek, “Onu aldığın yere geri götür” dedi. Ben de onu alınan ganimetler arasına geri bırakmak isteği ile döndüm. Tekrar nefsim beni kınadı, yine o'na dönüp “Bunu bana ver” dedim. Yine bana yüksek bir sesle, “Onu aldığın yere geri götür” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Sana enfâli soruyorlar. buyruğunu indirdi.
1) Hz. Peygamber (s.a), ashâbın, Bedir Günü elde ettikleri ganimetleri hem Bedir savaşı'na katılmış olanlara, hem de katılmamış olan Müslümanlara bölüştürmüştü. Bedir savaşı'nda bulunmadığı hâlde bu ganimetten istifade edenlerin üçü Muhâcirlerden, beşi de Ensârdandı. Muhâcirlerden biri, Hz. Osman idi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onu, kızı hasta olduğu için, onun yanında bırakmıştı. Diğer kişi de Talha (r.a) ile Sa‘îd b. Zeyd (r.a) idi. Zira Hz. Peygamber (s.a), bu ikisini müşriklerin kervanının durumunu gözetlemeleri için göndermişti. Onlar da bunun için Şam yoluna çıkmışlardı. Ensâr'dan olan o beş kişiden birisi Ebû Lubâbe Mervan b. Abdulmünzir idi. Hz. Peygamber (s.a) onu Medîne'de kendi yerine vekil bırakmıştı. Bunlardan diğer birisi Âsim (r.a) idi. Hz. Peygamber (s.a) onu da, “Âliye”de vekil olarak bırakmıştı. Üçüncüsü, Hâris b. Hatıb olup, Hz. Peygamber (s.a) onu, Revhâ'dan, kendisine bir haber ulaştırmak üzere Amr b. Avf'a göndermişti. Bu beş kişiden dördüncüsü ise, Hâris b. es-Samt idi. O da, Revha'da hastalanıp (kalmıştı). Beşincisi ise Huvât b. Cübeyr'dir. İşte Bedir savaşı'nda bulunmadığı hâlde ganimet alan Ensâr bunlardır. Hz. Peygamber (s.a), bunlara da ganimetlerden pay verdi. Dolayısıyla diğer Müslümanlar arasında bu husus dedikoduya sebeb oldu. İşte bunun üzerine, bu âyet nâzil oldu.
2) Rivâyet olunduğuna göre, Bedir Günü genç olanlar savaştılar ve esir aldılar. Yaşlı Müslümanlar ise, Hz. Peygamber (s.a) ile birlikte gerideki saflarda beklediler. Bundan dolayı gençler, “Ganimetler bize âit. Çünkü biz vuruştuk, kâfirleri biz hezimete uğrattık” dediler. İhtiyarlar da, “Biz, sizin gerideki destekçileriniz idik. Eğer bozguna uğrasaydınız, bizim yanımıza gelip toplanacaktınız. Binâenaleyh ganimetleri, bizi dışta bırakarak almayın” dediler. İşte bundan dolayı aralarında bir çekişme meydana geldi ve âyet bunun üzerine nâzil oldu.
İmâm Ahmed der ki: Bize Ebû Muâviye... Sa‘d ibn Ebî Vakkâs'dan rivâyet etti ki o, şöyle anlatıyor: Bedir günü olduğunda kardeşim Ümeyr öldürülmüş ve ben Sa‘îd ibn Âs'ı öldürüp kılıcını almıştım. Kılıcının ismi Zû el-Ketîfe idi. Bu kılıcı Hz. Peygamber'e (s.a) getirdim, “Git ve onu toplanan (ganimetlerin) içine at” buyurdu. Döndüm, ancak içimde kardeşimin öldürülmesi ve öldürdüğüm Sa‘îd ibn el-Âs'dan almış olduklarımın benden alınmasından ötürü ancak Allah'ın bildiği duygular vardı. Allah Rasûlü'nün (s.a) yanından azıcık ayrılmıştım ki Enfâl sûresi nâzil oldu. Allah Rasûlü (s.a) bana, “Git ve kılıcım al” buyurdu.
Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Esved ibn Âmir... Sa‘d ibn Mâlik'den rivâyet eder ki o, şöyle anlatıyor: O, “Ey Allah'ın Elçisi! Bugün Allah müşriklerden intikamını almak sûretiyle benim kinimi giderdi. Şu kılıcı bana ver” demişti. Hz. Peygamber, “Bu kılıç ne senindir, ne de benimdir. Onu koy” buyurdu. Anlatmaya şöyle devam eder: Kılıcı koydum, sonra döndüm ve, “Belki de bu kılıcı, bugün benim başıma gelenlerin başına gelmediği birisine verecek” dedim. Arkamdan birisi beni çağırdı. Ben, “Allah benim hakkımda bir şey mi indirdi?” dedim.“Kılıcı benden istemiştin. O bana âit değildi, ama Allah Rasûlü onu bana verdi. İşte kılıç senindir” dedi.Allah Teâlâ, Sana ganimetlerden sorarlar. De ki: “Ganimetler Allah'ın ve Rasûlü'nündür âyetini indirdi.
41. âyette, ganimetlerin 1/5'i kamuya, kalanının da eşit olarak gazilere ait olduğu hükmüyle, savaş ganimetlerinin paylaştırılması hususunda bir devrim gerçekleştirildi; böylece ganimet elde etmek için savaş ortadan kaldırıldı, savaşçının ganimet için her türlü vahşete tevessülü önlendi.
Bu âyetteki enfâl sözcüğü, sadece savaş ekstrasını değil; maden, define, kamu görevlilerine verilen hediyeler vs. her türlü ekstra geliri ifade eder. H.Yılmaz

Taberi ise "Enfal" kelimesinin, devlet başkanının, ordunun bir kısmına veya tümüne ganimet paylarından fazla olarak verdiği mallar mânâsına geldiği­ni söylemiştir. Buna göre âyet-i kerime'inin izahı şöyledir: "Ey Muhammed, sa­habilerin sana, Bedir savaşı ganimetlerinin taksiminden sonra arta kalan malla­rın kime ait olacağını soruyorlar. De ki: "Onlar size değil Allaha ve Resulüne aittir. O, onlan dilediği yere verir."

Bu âyet-i kerime'nin nüzul sebebi hakkında şu üç görüş zikredilmektedir:

a- Bedir savaşına katılanların, ganimet malının kime ait olacağı hakkında ihtilaf etmeleri üzerine nazil olmuştur. Bu hususta Ubade b. Sabid diyor ki:

"Biz, Resulullah (s.a.v.) ile Bedir savaşına gittik. Savsa ben de katıldım. Çatışma başladı. Allah, düşmanı mağlup etti. Müslümanların bir kısmı kaçan düşmanları kovalayıp onlan yakalıyor ve öldürüyorlar, bazıları da savaş alman­da ganimet topluyorlar, bir kısmı da Resulullahı düşmandan korumak için onun etrafına toplanmışlardı. Gece olunca herkes bir, araya toplandı. Ganimet topla­yanlar, "Bunları biz topladık, kimsenin bunlarda hakkı yoktur." dediler. Düşma­nı kovalayanlar da "Siz, ganimete bizden daha lâyık değilsiniz." Zira düşmanın o mallan alıp götürmelerine biz mânı olduk, onları bizmağlupettik." dediler, Resulullah (s.a.v.)'in çevresinde bulunup onu koruyanlar ise: "Siz, ganimete biz­den daha layık değilsiniz. Çünkü biz, Resulullaha, düşmandan bir zarar gelece­ğinden korkarak onun etrafında toplandık ve bundan dolayı ganimet toplayama­dık." dediler. İşte bunun üzerine bu âyet nhazil oldu ve Resulullah, ganimet mallarını müslümanlar arasında eşit bir şekilde taksim etti.Bu görü, Abdullah b. Abbas ve İkrimeden de nakledilmiştir.

b- Bedir savaşına katılanların tamamının değil bazı sahabîlerin, ganimet­ten özel pay istemeleri üzerine nhazil olmuştur. Bu hususta da Sa'd b. Ebi Vak-kas diyor ki:

"Bedir savaşında kardeşim Umeyr öldürüldü. Ben de Saîd b. Âs'ı Öldür­düm. Onun "Zül Kuteyfe" adındaki kılıcını alıp Resulullaha geldimDedim ki:

"Ey Allah'ın Resulü bugün Allah, müşrikleri mağlup ederek beni mesrur etti. Bu kılıcı bana ver." Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Bu kılıç ne senindir ne de benim. (Onu, toplanan ganimet mallarının içine koy." Kılıcı koydum geri döndüm) ve kendi kendime şöyle dedim "Belki de Resulullah bu küıcı, savaşta benim gibi imtihan geçilmemiş olan birine verecektir." Böyle düşünürken birisi arkadan beni çağırdı. Dedi ki "Acaba Allah hakkımda bir hüküm mü indirdi?" Resulullah'ın yanma vardım bana buyurdu ki: "Sen, benden bu kılıcı istedin. O, benim değildi. Şimdi ise bana bağışlandı. Al o kılıç senin olsun." İşte bu âyet sı­rada nazil olmuştu

c- Bedir savaşına katılanlar Resulullah'tan, ganimet mallarının taksim edilmesini istemişler ve bunun üzerine bu âyet nazil olmuş ve ganimet malları­nın Allaha ve Resulüne ait olduğunu, Resulullah'ın, o mallarda dilekliği gibi ta­sarrufta bulunacağını beyan etmiş ancak daha sonra aynı sure'nin, kırk birinci âyeti gelmiş ve ganimetlerin nasıl taksim edileceğini beyan etmiştir. Bu görüş. A'maş, Dehhak, İb-i Cüreyc ve İkrime'den nakledilmiştir.

Taberi, âyetin genel ifadesinin, bütün bu görüşleri kapsar mahiyette oldu­ğunu söylemiştir.

Âyet-i Kerime'in neshi hususuna gelince: Bir kısım âlemler, bu âyetin mensuh olduğunu sölmeşilerdir. "Enfal" kelimesini bütün ganimetler manasına almışlar ve ganimetlerin önce, sadece Resulullaha ait olduğunu ve bunlarda di­lediği gibi tasarrufta bulunduğunu, bu itibarla Bedir savaşı ganimetlerini, kentli­sine bir pay almadan, mücahitler arasında eşit şekilde dağıttığını, ancak daha sonra aynı surenin kırkbirinci âyeti inerek, ganimetlerin nasıl taksim edileceğini hükme bağladığını ve bu âyeti de neshettiğini söylemişlerdir, Mücahid, İkrime, Süddî bu görüştedirler.

Diğer bir kısım âlimler ise bu âyette geçen "Enfal" kelimesinin» mânâsının, "Ganimetleri toplamak" olduğunu, daha sonra gelen-kırk birinci, âyetin ise, toplanılan ganimet mallarının, naşı] taksim edileceğini belirttiğini, bu sebeple bu âyetin mensuh olmadığını, sadece kırbirinci âyetle hükmünün kayıt­landığını söylemişlerdir.                                                                    

Taberi, âyet-i kerime'nin mensuh olduğuna dair herhangi bir işaret bulun­madığını, bu itibarla, herhangi bir delile dayanmaksızın ayetin mensuh olduğu­nu söylemenin doğru olmayacağını söylemiş ve özetle şunları zikretmiştir. "Al­lah Teâla bu âyet-i kerime'de ganimetlerin, Resulullah (s.a.v.)'e ait olduğunu ve bunlardan dilediğine pay vereceğini bildirmiştir. Resulullah da bazan düşmanı Öldürene, Öldürülenin teçhizatını vermiş bazan orduya savaşa başlamadan önce ganimetin dörtte birini, savaş bittikten sonra da beşte bir'in dışında kalanın üçte birini vermiştir Bir kısım insanlara da bazı savaşlarda, ganimetten payını aldık­tan sonra, İlaveten develer vermiştir. Bu da göstermektedir ki, zikri yüce olan Allah, ganimetler hakkında nasıl davramlacağını, peygamberi Hz. Muhammet! (s.a.v.)'e bırakmış ki onlarda müsiümanlann maslahatlarım gözeterek tasarrufta bulunsun. Resulullah'tan sonra gelen halifelere düşen de, onun sünnetine uyma­ları ve ganimet mallarında müslümanlann maslahatını gözeterek çeşitli tasarruf­lardan bulunmalarıdır.

Ayet-i kerime'de "Aranızı düzeltin" Duyurulmaktadır. Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu cümleden maksat, Bedir savaşında ganimet alanlar aldıkları, paylarından birbirlerine vererek uzlaşmalarıdır. Böylece ganimetten pay alan güçlü ve kuvvetli olan insanlar yine ondan pay alan zayıflara kendi paylarından bir kısmını vererek aralarını bulmuş olsun ve uzlaşmış olsunlar.

Mücahid, Abdullah b. Abbas ve Südtli'ye göre ise bu ifadeden maksat, in­sanların, ganimet hususundaki tartışmaları bırakıp bir birleriyle sulh olmalarıdır. Allah, onlara bu tür tartışmaları yasaklamıştır. Taberi

Bu, insanın Allah'ın ayetlerini her tasdik edişinde ve onlara her boyun eğişinde imanının arttığı anlamına gelir. Şüphe yok ki, arzularına, düşüncelerine, görüşlerine, teorilerine, alışkanlıklarına, çıkarlarına, zevklerine, rahatlarına, hislerine ve arkadaşlarına aykırı olsa bile, kişi her ne zaman Allah'ın Kitabı'na ve Hz. Peygamber'in (s.a) sünnetine boyun eğer ve teslim olursa imanı artar ve güçlenir. Çünkü o, öğretileri değiştirme yerine, Allah'ın emirlerine ve Hz. Peygamber'in (s.a) talimatlarına göre kendisini değiştirmekte ve onları kendisine rehber olarak kabul etmektedir. Bunun aksine eğer bir mümin bunları kabulde tereddüt gösterirse, imanı azalmaya ve yok olmaya başlar.
Bu da, İmanın büyüyüp gelişmeyen ve bir konumda donup kalan bir yapıda olmadığını, bilakis gelişme ve gerilemeye müsait bir yapıda olduğunu gösterir. Hakk'ın her inkar edilişi onun niteliğini düşürür, her kabul ve tasdik de onu geliştirir. Fakat Hakkı kabul etme bakımından insanların hak ve dereceleri söz konusu olduğunda, tüm müslümanlar aynı konumdadırlar. İslam toplumunda imanların derecesine bakılmaksızın tüm müslümanlar aynı hak ve zorunluluklara sahip olacaklardı. Aynı şekilde, İslam'ı reddetme bakımından derecelerine bakılmaksızın tüm kafirler ya zımmi, ya müttefik, ya da muharip olacaklardı.Mevdudi

Yani, Cennette. Yine de Râzî'ye göre, bu “en üstün rızık,” mümindeki Allah'a karşı sorumluluk bilincinden ve Allah sevgisinden doğan ruhî coşku halini, O'na yönelirkenki huşû ve istiğrâk halini îma eden bir ifadedir. Râzî'nin yorumunda bu tabir, imanın bu dünyada ruhsal esenlik ve huzur biçimindeki karşılığını ifade etmektedir. Bazı müfessirler (Menâr IX, 597) gerçek müminler hakkında yapılan yukarıdaki tanımlamayı surenin en önemli bölümü olarak görmektedirler. -Bizim burada “Rablerinin katında büyük onur ... olacak onların payı” şeklinde aktardığımız kısım metnin aslında “Rablerinin katında onların dereceleri olacak”, yani, üstünlük ve onur sahibi olacaklar diye geçmektedir. M.Esed

 Müminlerin eksikliklerinin affedileceği va'di onlara büyük bir teselli vermektedir. Çünkü, her ne kadar büyük ve iyi de olsa herkes günah işleyebilir ve bir insanın daima en yüksek ölçüye uygun ve hatta, yanlışlık ve eksiklikten uzak ameller işlemesi asla mümkün değildir. Bu nedenle Allah, farz ibadetleri yapanlara büyük bir lütuf göstermekte ve rahmeti ile onların eksikliklerini affedip kullarını hakettiklerinden çok daha yüksek bir karışıklıkla mükafatlandırmaktadır. Aksi takdirde eğer O, her iyilik ve kötülüğü hakkıyla cezalandırıp mükafatlandıracak olsaydı, o zaman en salih insanlar bile cezadan kurtulamazlardı. Mevdudi 

1. âyette mü’minler iseniz… buyurulmuştu. Burada ise, mü’minin nasıl olduğuna, nasıl olması lazım geldiğine açıklık getirilmektedir: Şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen ve O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, imanca güç kazanan ve yalnızca Rabb'lerine tevekkül eden kimseler, salâtı ikâme eden ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak eden kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rabb'leri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.
Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen ifadesiyle gerçek mü’minlerin birinci niteliği olarak, Allah'a haşyet duyma zikredilmiştir. Yüreklerin ürpermesi, Allah'ı gereği gibi tanımaktan geçer. Zira ancak Allah'ı gereği gibi [tüm sıfatlarıyla] tanıyanların yürekleri ürperir. Çünkü bu bilince erenler kendilerini daima O'nun huzurunda hissederler.
Yüksek makam sahibinin veya çok sevip hayran olduğu birinin yanında bulunan kimse etkilenip heyecanlanır, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpar. Ama aynı kişinin makam sahibi olduğunu bilmeyen veya hayran olduğu kişinin yanında olmasına rağmen onu tanımayan kimse etkilenmez, heyecan duymaz:
Ve Biz, her ümmet için, Allah'ın kendilerine hayvanların behiminden rızık olarak verdikleri üzerine O'nun adını ansınlar diye bir mensek [ibâdet yeri/ibâdet biçimi] kıldık. İşte, sizin ilâhınız, bir tek ilâhtır. Onun için yalnız O'na teslim olun. Allah anıldığı vakit onların kalpleri titreyen, kendilerine isâbet edene sabreden, salâtı ikâme eden ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden o, Allah'a içtenlikle boyun eğenlere müjdele. (Hacc/34-35)
O kişiler, inanan ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah'ı anmakla yatışır/tatmin olur. (Ra‘d/28)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mü’min/57)
Allah, sözün en güzelini müteşâbih, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rabb'lerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur. (Zümer/23)
İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah'tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkarlar]. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. (Fâtır/28)
Ve onlar Elçi'ye indirileni [Kur'ân'ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar, “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şâhitler ile birlikte yaz!” derler. (Mâide/83)
Yüreklerin ürpermesinin bir başka ifadesi de, “haşyet” duymadır. Haşyet ise, “bilgi ve idrakin bir sonucu olarak ortaya çıkan hayranlık ve saygının doğurduğu bir hasret kalma, uzak düşme korkusu”dur.
Âyette, hakiki mü’minlerin ikinci niteliğine de, O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, imanca güç kazanan… ifadesiyle işaret edilerek, Allah'ın âyetlerinin onları imanca daha da kuvvetlendirdiği bildirilmiştir.
İmanın güçlenmesiyle ilgili şu âyetler de dikkate alınmalıdır:
O kimseler ki, insanlar onlara, “Düşmanlarınız size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bu, onları inançca ziyadeleştirdi ve, “Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir” dediler. (Âl-i İmrân/173)
O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekine [güven-moral-mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)
Ve çirkin bir hayasızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir. (Âl-i İmrân/135)
Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevadan meneden kimseye gelince; artık, hiç şüphesiz cennet, barınağın ta kendisidir. (Nâzi‘ât/40-41)
Ve bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “O [indirilmiş sûre] hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o [inen sûre], onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. (Tevbe/124)
Mü’minler, ahzâbı [düşman birliklerini] gördükleri zaman da, “İşte bu, Allah'ın ve Elçisi'nin bize vaad ettiği şeydir. Allah ve Elçisi doğru söyledi” dediler. Bu, onlara sadece iman ve güvenlik sağlamada artış sağladı. (Ahzâb/22)
Konumuz olan âyetten ve naklettiğimiz diğer âyetlerden anlaşılacağına göre, iman zayıflayıp güçlenebiliyor. Allah'ın âyetleri üzerinde tefekkür edildikçe iman güçleniyor, âyetlere duyarsızlaştıkça da zayıflıyor.H.Yılmaz

Burada inanan insanların psikolojik analizi yapılmaktadır. Bir önceki âyette, inanmış olmanın gerekleri olan eylemler gündeme getirilmekte, bura­da ise onların psikolojik durumları ele alınarak Allah'ın anılması ve âyetleri­nin okunması durumunda nasıl bir değişime uğrayacalanna dikkat çekilmişt­ir.

1. "Allah anıldığında yüreklen ürperip titrer". 1. âyet­le bağlantı kurarak açıklamak gerekirse, 1. âyette Allah'ın adı üç kere anıl­maktadır. "Ganimetler Allah'ındır, Allah'tan sakınınız ve Allah'a itaat edi­niz" . Bu âyetlerde geçen Allah ismine karşı nasıl bir tavır takınılacağı mese­lesi de 2. âyette ele alınmaktadır.

Allah'ın adı anıldığı zaman müminin kalbi ürperir. Bu hali şu şekilde açıklayabiliriz: Bir genç sevgilisi ile bir araya geldiğinde veya onun ismi anıldığında heyecanlanır, kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarpar. İnanan insan da Allah'ı öylesine sever ki, O'nun ismi anıldığında kalbi titrer. Burada ma­nevî oluşumun, kalbi harekete geçirmesine şahit oluyoruz. Manevî oluşum, biyolojik organın hareketini değiştirmektedir. Allah'ın adı anılınca, inanan in­sanın kanının dolaşımı değişmekte, kalp atışları da hızlanmaktadır.

Âyette geçen vecile kelimesi, "çok korkmak" mânasına da gelmek­te ve Hicr sûresinin 53. âyetinde bu anlamda yer almaktadır: "Korkma! Biz, sana bilgili bir oğul müjdeliyoruz". Kur'ân'm diğer âyetlerin­de vecile kelimesinin psikolojik anlamını taşıyan başka kelimeler de vardır. Meselâ Zümer sûresinin 23. âyetinde bununla ilgili olarak şu ifade yer al­maktadır:

"Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar oku­nan bir kitap olarak indirdi. Rablerine saygı duyanların, bu kitabın etkisin­den tüyleri ürperir, derken hem bedenleri hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar".

Öyle anlaşılıyor ki, Kur'ân okunduğunda müminlerin tüyleri, yani âyette geçen derileri ürperir, daha sonra da hem derileri hem de gönülleri yumuşayacaktır. Burada ürperme ile yumuşama arasında bir iniş çıkış vardır. Bu iniş çıkışın, yani derilerin ürpermesi, sonra da yumuşamasının son nokta­sı, yani durulma noktası Ra'd sûresinin 28. âyetinde "doyum" noktası olarak tesbit edilmiştir. ,"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı düşü­nüp anmakla doyuma ulaşır". Ürperti ile yumuşama ritmi, doyum psikoloji­sinde zirveye ulaşır.

2. "Kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda, bu onların imanlarını artırır". Allah'ın ismi anıldığında kalpleri ürperip titrer­ken, Allah'ın âyetleri okunduğunda imanları artıyor. "İmanlarını artırması" ifadesinden çıkarılacak önemli neticeler vardır. İslâm düşünürleri, imanın ar­tıp artmadığı meselesini tartışmışlar ve artmayacağını söyleyenler olmuştur. Âyetin bu kısmında onlara cevap verilmektedir.

Allah'ın âyetlerini dinleyip anlayanların imanlarının artacağının belirtilmesiyle, beyin ile gönül arasındaki ilişkiye de işaret edilmektedir. Okunan âyetlerin duyumları kulaklar vasıtasıyla beyne taşınır, beyin onları aklın ka­lıplarına sokar. Bunların anlaşılmasıyla, gönüldeki imana doğru akım başlar ve iman tatmin noktasına doğru yol alır. Onun bu şekilde yücelmesinin anla­mı, artmasıdır. "İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur" (Fetih 48/4) buyurulmakla, imanın artacağına dikkat çekilmekte, kalpteki imanı artıran iki şey gündeme getirilmektedir: Kur'ân âyetleri (Enfâl 8/2), sükûnet ve gök­lerle yerin bütün güçlerinin Allah'a ait olduğunun bilgisi (Fetih 48/4). Demek ki iman artmaktadır ve bu artış doyum noktasına kadar devam etmektedir.

3. "Rablerine dayanıp güvenirler". Mümin sadece Allah'a güvenir. Tevekkülün tam anlamıyla gerçekleşebilmesi için imanın doyum noktasına doğru yol alması gerekir. Bu yüzden önce kalbin ürpermesi, ardın­dan imanın artması, sonra da Allah'a tevekkül gündeme getirilmiştir. Bütün işlerinde sadece Allah'a güvenmek, O'na dayanmak, O'nu vekil edinmek ima­nın zirvedeki durumunun birer ürünü olmaktadır.

Allah'ın adı anıldığında kalbin ürpermesini, Allah'ın azabından kork­ma; âyetleri okununca imanın artmasını, O'nun bütün emirlerine boyun eğ­me; O'na tevekkülü de O'nun lütuf ve ihsanına itimat olarak alabiliriz. Allah dışındaki bütün varlıklardan sıyrılmayı, her şeyde Allah'a dayanmak anla­mında almak gerekir.

4. "Onlar namazlarını doğru kılarlar". Namazın "doğru kılınması" ne anlama gelmektedir? Bu sorunun cevabını Mü'minûn sûresinin 2. âyeti vermektedir: "Onlar ki, namazlarında huşu bulur-

lar" . Namazda huşu, namazın doğru kılındığının bir işaretidir. Huşu, "kalbin ürpertisinden sonra yumuşaması, imanın artmasından sonra duyulan bir al­çak gönüllülük, samimiyet ve ihlâs"tır. Burada sözü edilen namaz, bütün bu oluşumları içinde taşıyarak kılınan namazı ifade etmektedir. Namaz konusu, Bakara sûresinin 3. âyetinde anlatılmıştı.

5. "Kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayanlardır". Allah yolunda infak, yani malın harcanması meselesi, Ba­kara sûresinin 3. âyetinde derinlemesine açıklanmış, burada inanan insanın özelliklerinden biri olarak ele alınmış, çoğu âyetlerde olduğu gibi namazdan sonra getirilmiştir.

İnfâk, yani kamunun ve fakirin lehine maldan fedakârlık yapma mese­lesinde, şuurun olmasına dikkat çekilmektedir. Âyette "kendilerine rızık olarak verdiğimizden" buyurulurken, nimetin, rızkın, Allah'tan geldiği bildirilmekte ve infak öğretilmektedir. Mümin insan, rızkı Allah'ın verdiğini ve O'nun adına fedakârlık yapılarak kamuya veya fakire verileceğinin bilin­cinde olmalıdır.

Kendisinin elde ettiğini bilerek veya inanarak infak etmesi çok yanlış olacaktır. Sahip olduğu mal mülk veya paranın kaynağında Allah'ın iradesi, takdiri, planlaması, diğer tarafta kendi emeğinin, çalışmasının olduğuna ina­narak yardımda bulunmasının önemi vurgulanmaktadır.

6. "İşte onlar gerçek mümin­lerdir. Onlar için Rableri katında nice dereceler, bağışlanma ve tükenmez bir rızık vardır". Enfâl sûresinin 1. âyetinden itibaren müminlerin özellikleri ele alınırsa, "gerçek mümin "in kim olduğu ortaya çıkarılmış olur. Allah'tan sakı­nan, aralarında barış yapan, Allah ve Peygamberi'ne itaat eden, Allah anıldı­ğında kalbi ürperen, Allah'ın âyetleri okunduğunda imanı artan, Allah'a gü­venip dayanan, namazını kılan ve Allah yolunda O'nun verdiği nimetlerden harcayanlar gerçek müminlerdir.

Buradan şu neticeyi çıkartıyoruz: Mümin, imanının gerçekliğini ve gü­cünü eylemleriyle ortaya koyup ispat edecektir. Allah, "iman" kelimesinin yanında bir de "hak" kelimesini getirmiş, iman ile gerçek iman meselesine dikkat çekmiştir. Yüce Allah imana gerçeklik sıfatını kazandırmak için mü­minin neler yapacağım öğretmekte, bu sıfatın kolaylıkla elde edilemeyeceği­ne işaret etmekte, böylece amelin imana hangi sıfatı kazandıracağını da öğ­retmektedir.

İman uçarnayan bir kuşu andırmakta, amel ise onu yücelere uçurmak­tadır. "Allah'a ancak güzel sözler yükselir; on­ları da Allah'a iyi amel ulaştırır" (Fâtır 35/10). Demek ki güzel söz, imanı ifade eden kelime-i tevhîd, yani lâ ilahe illallah olduğuna göre, bu söz Al­lah'a yükselme özelliği taşımakta, onu Allah'a ulaştıran da amel olmaktadır.

Enfâl sûresinin 4. âyetinde imandan bahsedilirken, ona bir "gerçek" sı­fatının ilâve edilmesini temin eden gücün ve yukarıda sıralanan amellerin ne­ler olduğunu görüyoruz. İman olmadan amelin bir değeri olmadığı gibi, amelsiz imanın da bir gerçekliği yoktur. Enfâl sûresinin 4. âyetinde gerçek imana sahip olan müminlerin durumunun neler olduğu açıklanmaktadır.

1. "Onlar için Rableri katında nice dereceler vardır". Buradaki "Allah katında" ifadesini hem dünyada hem de âhirette onların Al­lah katında büyük onurları ve dereceleri olacağına bir işaret olarak almak ge­rekir. İman ve amelin dünyada ferdin iç âlemine sağladığı esenlik, huzur ve tatminin dereceleri olduğuna işaret eden bu âyet, âhirette de aynı konuda in­sana bir esenlik, huzur ve mutluluk temin edecektir. Âyetteki "dereceler" kelimesini, "üstünlükler" şeklinde mânalandırmak da mümkündür. Eylemsiz imana sahip olanla, gerçek mümin, yani yukarıdaki eylemleri gerçekleştiren­lerin aynı derecede olmayacağı gündeme getirilmektedir. Allah katında in­sanların bu dünyada ve âhirette kazandıkları derecelerin sebepleri, âyetlerde şöyle sıralanmaktadır: Amel, iman ve ilim (Mücâdele 58/11), amel (Ahkâf 46/19), iman ve amel (Tâhâ 20/75), Allah uğruna vatanını, hürriyetini, namu­sunu ve dininin korumak için savaşmak (Nisa 4/95-96), farklı anlarda farklı amel üretmek (Hadîd 57/10). Bütün bu âyetler bize, iman ile amelin insanla­ra Allah katında üstünlükler temin ettiğini öğretmektedir.

Burada sorulması gereken soru şudur: Dünyadaki dereceler ne olabilir? Bu sorunun cevabım Kur'ân âyetleri olmaksızın vermek mümkün değildir. Yüce Allah, gerçek iman ile ameli birleştirenlere lâyık gördüğü takdirde si­yasî erki elinde bulundurma üstünlüğünü vermekte, bunu onlara bir deneme olarak yöneltmektedir:

"Sizi yeryüzünün idarecileri kılan, size verdiği nimetler konusunda sizi dene­mek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur" (En'âm 6/165).

İnsanlığa akıl verecek, kendisine danışılacak, ayağına gidilecek ve in­sanlığı idare edecek ölçüde siyasî erki elinde bulunduracak seviye, dünyevî derecelerin doruk noktasını teşkil etmektedir. Böyle bir derece câhile, gerçek imana sahip olmayana, inandığını ve bildiğini eyleme dönüştüremeyene el­bette verilemez. Siyasî erki elinde bulunduracak insanların bilgi, gerçek iman ve bunların eyleme dönüştürecek niteliğe sahip olması gerekir. Bu insanlar, yani gerçek imana sahip olup gerekli eylemleri üretenlerin diğer bir derecesi de, işveren olup başkalarını istihdam edecek seviyeye gelmesidir: "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçim­liliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerini istihdam etmeleri için ki­mini ötekine derecelerle üstün kıldık" (Zuhruf 43/32).

Bu insanların bir de âhirette Allah katında dereceleri, yani üstünlükleri vardır. Meselâ Allah yolunda vatanını, milletini, hürriyetini, namusunu koru­mak için savaşıp şehid olarak ölen müminin şehidlik derecesini kazanması,

ulaşılamayacak bir derecedir (Bakara 2/154; Tevbe 9/20). Böyle bir mümin imanını, kendini Allah yolunda feda ederek eyleme dönüştüren biridir. İman ve amelleriyle Allah'a yaklaşan bir kul olan insana Allah, naîm cennetini ödül olarak verecektir (Vâkia 56/88-89). Bu da âhirette en önemli derecelerden birini teşkil etmektedir.

Yüce Allah cennetin en yüksek makamını, bazı amelleri gerçekleştiren­lere verecektir: Câhil insanlar kendilerine laf ettiğinde selâm deyip geçenler, gecelerini namaz kılarak geçirenler, azaptan kurtulmak için dua edenler, har­carken cimrilik veya israfa kaçmadan orta yolu tutanlar, şirk koşmayan, in­san öldürmeyen ve zina etmeyenler, tövbe edip af dileyenler, yalan yere şa­hitlik etmeyip boş laflara kulak asmayanlar, Allah'ın âyetlerine karşı kör ve sağır gibi davranmayanlar, gelecek nesilleri için Allah'a yalvaranlar, cennet­teki bu yüksek makama sabırları gereği ereceklerdir. Orası çok güzel bir yer­leşme yeridir (Furkân 25/63-76).

Demek ki âhiretteki dereceler, farklılıklar ve üstünlükler, bu dünyadaki iman ve amelle kazanılmaktadır. Dereceler buradan oraya taşınmaktadır. Dünya ve âhiretteki üstünlük kazanmanın eğitim açısından en önemli etkin­liği, müminleri motive etmesi ile ortaya çıkmaktadır. Dereceler, bu dünyada iyilik konusunda yarışmayı ve bu yarışmayı kazanma gayretini oluşturmak­tadır (Tevbe 9/100).

2. "Onlar için bir af vardır". Enfâl sûresinin 1-3. âyetlerinde sı­ralanan amelleri yerine getirenlere af ilân edilmektedir. Bundan şunu anlıyo­ruz: Bu kadar güzel amelleri gerçekleştiren insanlar, küçük de olsa günâh iş­lemiş olabilirler. Günâhlarından dolayı onlara ceza değil de bir af olacağı ilân edilmektedir. Af ilânının insan psikolojisine etkisi şudur: Günâhlarından do­layı karamsarlığa kapılmasını önleyip, ona bir çıkış kapısı sunmak.

İyi amellerin kötülükleri, yani günâhları ortadan kaldıracağına dikkat çekilmektedir (Hûd 11/114). Ama bu müminler öylesine erdemli davranışlar sergilemektedirler ki, bu amelleri, onların günâhlarının silinmesine bile se­bep olmaktadır. Bu durum bize, çok başarılı ve verimli olan insanların bazı hatalarının görmezlikten gelinmesi ilkesini öğretmektedir.

Buradan şu kural çıkıyor: Müminler iyi ameller ürettikçe, kötülüklerin alanını, ağırlığını ve çokluğunu ortadan kaldıracaklardır. İyiliği üretmedikçe, yaymadıkça, kötülükle mücadele verilemez ve onun alanı daraltılamaz. İyi ameller yapanlar, kendi kötülüklerini, günâhlarını ortadan kaldırması için Al­lah'ın takdirini harekete geçirmekte, O'nun af sıfatını çalıştırmaktadırlar.

3. "Onlar için bol bol rızık vardır". Rızık deyince hem dünya­da hem de âhirette olacak rızık ödüllendirmesi vurgulanmaktadır. Demek ki iyi ameller, insana Allah katında şeref kazandırıyor, yani manevî bir yücel­meyi temin ediyor, hatalarının affını temin ediyor, aynı zamanda ekonomik değerinin teminini sağlıyor. Âyetin bu kısmında geçen kerîm sıfatının anla­mını, "bol, tükenmez, değerli" olarak verebiliriz. Dünyada ekonomik nimeti ifade eden nzık kelimesi, âhirette de cennet nimetlerine işaret etmektedir. Daha önce Bakara sûresinin 25. âyetinde anlatılan, cennette ruhî olarak tadı­lan ve dünyadakilere benzeyen sonsuz nimetleri içermektedir.

Kur'ân'ın çeşitli âyetlerinde anlatılan cennet nimetleri, "kerîm"dir, ya­ni tükenmezdir, sonsuzluk âleminin nimetlerini teşkil etmektedir. Bu âyette tükenmez nimetlerin neler olduğu anlatılmamakta, ama Kur'ân'm diğer âyet­lerinde onların neler olduğu açıklanmaktadır. Aslında rızkı dünyada bir eko­nomik değer, âhirette de cennet nimetleri olarak düşünmek yeterli değildir. Ruhsal esenlik, huzur ve mutluluk da bir nzık, bir nimet ve bir lütuftur. Dün­ya ve âhirette duyulan mutluluk, "şerefli nimet" olarak düşünülebilir. Böyle­ce iman ile iyi amellerin kimi zaman ekonomik, kimi zaman da manevî mut­luluğa dönüştüğünü görüyoruz. B.Bayraklı

Yani, müslümanların Kureyş ordusuyla açık bir savaş vermeleri gerektiği fikrinin gerçekten Allah'ın dileği olduğu açığa çıktıktan sonra Bedir Savaşı öncesi durum hakkındaki bu atıf (bkz. surenin başındaki giriş notu) hem 1. ayette verilen “Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı duyarlık gösterin” öğütüyle, hem de 2. ayette müminlerin Rablerine güven besleyip O'na dayanmaları gerektiği yolunda yapılan hatırlatmayla bağlantılıdır. Hz. Peygamber'in ashâbından birkaçı, Suriye'den dönen Mekke kervanına saldırmak ve böylece kolay yoldan ganimet elde etmek dururken, tutup Kureyş'in ana kuvvetleriyle savaşa girmek fikrini hoş karşılamadılar. Fakat çoğunluk, onları her nereye sevk etmek isterse istesin Allah'ın Elçisi'ne uyacaklarını açıkladılar hemen. Bazı müfessirler burada cümlenin başındaki zarf takısı kemâ'yı (tıpkı, sanki) önceki pasaja ve dolayısıyla müminlerin Allah'ın emirlerine uymak konusundaki görevlerine bağlamak eğilimindedirler. Diğerleri ise, bunu biraz fazla zorlanmış bir yorum olarak görüp, burada “kemâ” ile îma edilen karşılaştırmayı, 6. ayetin ilk cümlesine bağlayarak bu pasajı şöyle aktarıyorlar: “Sanki bazı müminler Kureyş'e karşı savaş vermek üzere Medine'den çıkmak fikrinden hoşlanmamışlar gibi, bu yüzden tutup bunun gerçekten Allah'ın dileği olup olmadığı konusunda neredeyse seninle tartışacaklardı”. Bu, Taberî'nin de bu ayet hakkındaki kendi yorumunda olumlayarak kaydettiği üzere, özellikle Mücâhid'in görüşüdür.M.Esed

Müfessirler, neyin Resulullah'ın, müminler istemediği halde evinden çı­karılmasına benzetildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- îkrimeye göre müminlerin, Allah'tan korkup aralarını düzeltmelerinin, kendieri için hayırlı olacağı, hususu, Resulullah'm, müminler istemediği halde evinden çıkarılmasının kendisi için daha hayırlı olacağı hususuna benzetilmiştir. Buna göre âyetin mânâsı şöyledir: "Ey müminler, nasıl ki müminler istemediği halde Allah'ın, peygamberini, savaşmak için evinden çıkarması onun için hayırlı olmuşsa sizin de Allah'tan korkup birbirinizle barışmanız sizin için daha hayırlı­dır.

b- Mücahid ve Süddiye göre ise burada, müminlerin savaşmayı isteme­meleri durumu, ResulüUah'ın evinden çıkarılmasını istememeleri durumuna benzetilmiştir. Buna göre de âyetin mânâsı şöyledir: "Nasıl ki bu müminler daha önce Kureyşin ticaret kervanına el koymak için senin, evinden çıkmanı istemi­yorlardı ise şimdi de düşmanla savaşmak istemiyorlar ve o hususta seninle tartı­şıyorlar.

c- Kûfeli lügat âlimlerinden bazılarına göre ise burada Resulullah'ın, ga­nimetleri taksimde bildiğini yapması hususu Kureyş kervanına el koymak için evinden çıkmada bildiğini yapma hususuna benzetilmektedir. Bu izaha göre âyetin manası şöyledir: "Nasıl ki Kureyş müşriklerinin ticaret kervanına el koy­mak için çıkıp gitmek istediğinde arkadaşların istemediği halde kararını yerine getirdiysen, ganimet mallarının taksiminde de, arkadaşlarının hoşuna gitmese de kararını yerine getir."

d- Kûfeli lügat âlimlerinden diğer bir kısmına göre ise burada, bir kısım insanların, ganimet mallan hususundaki tartışmaları meselesi, Bedirde savaş­mak için tartışma meselesine benzetilmektedir. Bu izaha göre âyetin manası şöyledir: "Nasıl ki arkadaşların Bedirde savaşma hususunda "Bizi kervan için çıkardın savaş için çıkarmadı ki hazırlıklı gelelim." diyerek seninle tartışıyorlar­dı ise şimdi de ganimet hususunda tartışıyorlar.

e- Bir kısım Basralı lügat âlimlerine göre ise burada sıfatlan zikredilen bazı müminlerin gerçek mümin olmaları hususu Resulullah'ın, müminler iste­mediği halde evden çıkarılmasının bir gerçek olduğu hususuna benzetilmekte­dir. Bu izaha göre âyetin mânâsı şöyledir: "Nasıl ki müminler istemediği halde rabbiriin seni evinden çıkarması hak idiyse Allah zikredildiği zaman kalbleri ür­peren, âyetleri okunduğunda imanları artan, sadece rablerine güvenen, namazla-nnı kılan ve verdiğimiz nziklardan infak edenlerin mümin olmaları da hak'tır.

f- Bir kısım âlimlere göre de bu âyette yemin vardır. Manası: "Müminler­den bir grup istemediği halde seni evinden çıkaran rabbine yemin olsun ki onlar seninle savaş hususunda tartışırlar." demektir.

Taberi bu görüşlerden ikinci görüşün tercihe şayan okluğunu, ayet-i keri­mede müminlerin, Resulullah'ın, evinden çıkmasını hoş görmedikleri gibi düş­manla savaşmayı da hoş görmedikleri hususunun belirtilmek istendiğini söyle­miştir.

Bu âyeti kerime, Bedir savaşına işaret etmektedir. Bedir savaşı, özet olarak şöyle cereyan itmişti: Ebu Süfyan idaresindeki bir Kureyş ticaret kafilesi Şamdan dönmekteydi. Resulullah (s.a.v.) kafilenin gelişini haber aldı ve duru­mu ashabına bildirdi. Onlar da "Çok mal, az adam" diyerek bu kafileyi ele ge­çirmek istediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) üçyüz on küsur kişiden oluşan bir mücahit birliği ile yola çıktı. Onun yola çakışını Mekkeli müşrikler ha­ber almıştı. Ebu Cehil Mekke'de Kâb'nin damına çıkarak: "Ey Mekkeliler yeti­şin, kervanınız ve mallarınız elden gidiyor. Eğer Muhammed bu kervana el ko­yarsa artık bundan sonra size kurtuluş yoktur." diye feryad etmiş ve bu suretle bütün Mekkelileri toplayıp, bin küsur kişiden oluşan bir müşrik ordusuyla Me­dine'ye doğru yola çıkmış Bedir istikametine geliyordu. Medine'den hareket eden Resulullah da, ashabıyla birlikte Zafran vadisine varmıştı. Bu sırada Ceb­rail (a.s.) Resulullah'a gelerek "İki taifeden biri yani ya Kervan veya Kureyş or­dusu sizindir." vahyini bildirdi.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) bu ikisinden hangisini tercih edecek­leri hususunda ashabıyla istişare etti. Sahabilerden bazılan: "Bize savaştan bah-setseyydiniz ona göre hazırlanırdık. Biz, sadece kervan için yola çıktık." dedi­ler. Resulullah (s.a.v.): "Kervan deniz kenarından geçip gitmiştir. Ebu Cehili kastederek şu adam ise bize yönelmiştir." dedi. Ebubekİr ve Ömer (r.a.) ayağa kalkıp güzel şeyler söylediler. Sonra Hazreç kabilesinin reisi Sa'd b. Ubade "Ey Allah'ın Resulü, sen yapacağına bak, sana emredileni yerine getir." dedi. Ondan sonra Mikdat b. Amr "Allah'ın emrini yerine getir. Biz, senin arzun neyse onu yapmakta seninle beraberiz. Çünkü biz sana, İsrailoğullannm, Musa aleyhisse-lama, "Sen ve rabbin gidin birlikte savaşın, biz burada oturacağız." dedikleri gi­bi demeyiz. Biz, "Sen, rabbinle beraber git, onunla beraber savaş, biz de seninle beraber savaşacağız." deriz." dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) tebessümle Ensan kastederek şöyle dedi: "Ey insanlar görüşünüzü belinin. "Çünkü Resulul­lah, Ensar ile, Medine'nin içinde bulunduğu sürece kendisini savunacaklarına dair ahitleşmişti. Bu sözleri duyunca Sa'd b. Muaz: "Ey Allah'ın Resulü galibe bizi kastediyorsun?" dedi. Resulullah da "Evet" cevabını verdi. Sa'd dedi ki: "Biz sana iman etmişiz. Getirdiğin İslâm'ın hak olduğuna şahit. Seni dinleyip sana itaat edeceğimize dair biat etmişiz. İstediğin yöne git. Ey Allah'ın Resulü sen bize denizi göstersen ve kendin içine dalsan bizden hiçbir kimse geri kalma­mak üzere hepimiz birlikte oraya dalarız..."

Bu konuşmlardan sonra Müslümanlarla Mekkeli Müşrikler karşı karşıya geldiler. O zamanın harp usullerine göre savaş önce mübareze şeklinde başladı. Bir taraftan bir kişi çıkıyor meydan okuyor ona diğer taraftan bir rakip çıkıyor teke tek vuruşuyorlar, onlardan birisi yeniliyor daha sonra başka bir kişi çıkıyor ve bir müddet böyle devam ediyordu. Burada da savş mübareze usulü ile başla­dı. Müslümanlar karşılarına çıkan düşmanlan tepelediler. Bundan sonra her iki taraf ta umumi bir saldın ile birbirlerine girdiler. Ramazan ayının onyedinci cu­ma günüydü. Toz duman ortalığı kaplamış, kılıç şakırtıları cenk nâralan ufukla-n inletiyordu... Hz. Peygamber savaşın en şiddetli anında mücahitlerin arasında dolaşıyor onların morallerini takviye ediyor onlara destek oluyordu. İman güç­leriyle savaşan Müslümanlar, kendilerinde kat kat üstün olan müşrikleri sonunda bozguna uğratarak Allahm yardımıyla galip geldiler. Taberi

Bu. Ayet iki anlama da gelebilir: Tercüme edildiği şekliyle ayet, "o dönemde Hak onlardan savaşa gitmelerini istiyordu, şimdi ise savaş ganimetleri ile ilgili tartışmalarını ve Allah'ın emrini beklemelerini istiyor, fakat onlar Hak uğrunda buna boyun eğmiyorlardı." anlamına gelir. İkinci anlamı ise şöyle olabilir. "Bedir savaşında, Hakka tabi olmanın iyi sonuçlarını gözlerinizle gördünüz. Sanki ölüme sürülüyormuşsunuz gibi savaştan korkmanıza rağmen, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederek büyük bir zafer kazandınız. Aynı şekilde şimdi de ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili olarak Hak'ta sebat eder ve gönüllerinizin arzuları yerine Allah'ın emrine boyun eğer ve Hz. Peygamber'in (s.a) kararına itaat ederseniz, yine iyi sonuçları gözlerinizle göreceksiniz."
Yeri gelmişken söylemeliyiz ki, 5-6. ayetler, Hz. Peygamber'in (s.a) hayatını ve savaşlarını anlatan kitaplardaki Bedir savaşı ile ilgili nakledilen tüm rivayetleri çürütmektedir. Söz konusu rivayetlere göre, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabanın asıl planı kervanı yağmalamaktı ve Medine'den bu amaçla yola çıkmışlardı. Fakat bir müddet yol aldıktan sonra, kervanı korumak üzere Kureyş ordusunun geldiğini öğrendiler ve kervana mı yoksa orduya mı saldırmak gerektiğine karar vermek üzere bir toplantı yaptılar. Fakat Kur'an bununla çatışmaktadır. Kur'an'a göre Allah, Hz. Peygamber'i (s.a) ta işin başında Hak üzere evden çıkarmış ve ona Kureyş ordusu ile şiddetli bir savaş yapacakları gerçeğini bildirmiştir. Bu görüşmeler de Medinede'den ayrıldıktan "sonra" değil, "önce" yapılmıştır. Bütün yönleriyle olay açığa çıktığı halde bazı müslümanların, Kureyş ordusunu karşılamaları gerekip gerekmediği konusunda Hz. Peygamber (s.a) ile tartışmaları ise bu sırada meydan gelmiştir. Savaşın henüz başlangıcında Medine'den yola çıkmaları emredildiğinde bu kimselerin, kendilerini sanki göz göre göre ölüme sürüyormuş gibi hissetmelerinin nedeni işte buydu.Mevdudi

Bu âyetlerde, savaş konusunda Rasûlullah'a karşı çıkanlar ve o'nunla tartışanlar kınanmaktadır. Rasûlullah kendisine daha evvel vahyedilen âyetlerden hareketle savaşa karar verip savaşmak üzere evinden çıkmıştır. Mü’minlerden bazıları ise bu durumdan hoşlanmamışlar; sanki Rasûlullah onları zorla ölüme sürüklüyormuş gibi meseleyi tartışmaya açmışlardır.
Rasûlullah'ın, o güne kadar inen âyetlerden hareketle savaşın zorunlu olduğuna ictihad etmesi sebebiyle, Rabbinin seni, gerçek ile evinden çıkardığı gibi denilmiştir ki bu, “seni savaşa Allah zorladı” demektir.
5. âyetin kendisiyle başladığı  ك [ke/gibi] edatı, daha evvel geçen bir yükleme bağlanmadığında cümle anlamsız kalır. Müfessirler bu problemi çeşitli yollarla gidermeye uğraşıp cümleyi anlaşılır kılmaya çalışmışlarsa da başaramamışlardır. Bizce tertipten kaynaklanan bu sorun, –mealde yaptığımız gibi– 5. âyet ile 6. âyetin yerlerinin değiştirmesiyle giderilebilir.H.Yılmaz

Lafzen, “Siz güçsüz olanın sizin olmasını isterken...” Bununla, Suriye'den gelen ve sadece kırk silahlı adam tarafından korunan ve bu yüzden de büyük bir tehlikeye maruz kalınmadan ele geçirilebileceği düşünülen kervan kasdediliyor.Mekke ordusunun Bedir'de bozguna uğratılması, İslam'ın kendi yurdundaki bütün muhaliflerinin gelecek birkaç yıl içinde saf dışı bırakılmalarına bir başlangıç oluşturdu: Bu, yukarıdaki kelimelerin (... muradı, sözleriyle tam bir uyum içinde, hakkın hak olduğunu göstermek ...) atıfta bulunduğu, Allah'ın gelecekte gerçekleşeceğine dair söz verdiği husustur. Bkz. 11. sure, 103. not. M.Esed

Yani, ticaret kervanı veya Kureyş ordusu.Yani, otuz-kırk kişilik bir grup tarafından korunan ticaret kervanı.Mevdudi

Bu ayet şunu gösteriyor ki, sefere çıkarken Hz. Peygamber'in ulaşmak istediği asıl amaç, hiçbir şekilde tek başına kuzeyden yaklaşan zengin kervanın Müslümanlar tarafından ele geçirilip soyulmasıyla -böyle bir eylem Müslümanlar için madden yararlı olacak gibi görünse bile- sınırlandırılamazdı. Çünkü böyle bir eylem müşrik Kureyşliler için pek de yıpratıcı olmayacaktı. Oysa, beri yandan Bedir'de iyi donanımlı asıl Kureyş kuvvetleriyle yapılacak bir karşılaşma, Müslümanların kesin zaferiyle sonuçlanması halinde, hem düşmanın kendine güvenini kökünden sarsacak, hem de İslam'ın önünde onu bütün bir Arabistan'da nihaî zafere götürecek yolu açmış olacaktı. M.Esed 

Allah'ın Elçisi, Hicretin ikinci yılında, Ebûsüfyan komutasında, 30-40 kişi tarafından korunan bir Kureyş kervanının, Şam'dan dönmekte olduğunu haber almıştı. Kendilerini, yerlerinden, yurtlarından çıkaran Kureyşin bu kervanını vurmak için 300 küsur ashâbiyle yola çıktı. Fakat Ebûsüfyan, durumu öğrenip hem Kureyşe kervanı korumak için çabuk yetişmeleri hususunda haber salmış, hem de yolunu değiştirerek kervanı kurtarmıştı. Ama Kureyş, 1000 kişi civarında bir kuvvetle kervanı korumak için yola çıkmıştı. Durumu öğrenen müslümanlar, artık 40 kişilik kafile ile değil, Kureyşin en savaşçılarından seçilmiş ordusuyla savaşmak zorunda kalacaklardı. Karşılarındaki kuvvet, kendilerinin üç katı idi. Geri dönmek ise korkaklık olurdu. Hz. peygamber dövüşmek yanlısı idi. Yalnız kervanı yakalamak için yola çıkarken bazı kimseler isteksizlik göstermişlerdi. Şimdi de böyle isteksizlik gösterenler vardı. "Biz kervanı yakalamak için çıktık, böyle bir savaşa hazırlıklı değiliz" diyorlardı. Sayı itibarıyle zaten düşmanın üçte biri kadar idiler. Bir de gönül birliği olmayınca savaş kazanılamazdı. Allah'ın Elçisi, önce muhâcirlerden fikirlerini sordu. Onlar, bütün gönülleriyle savaşa istekli olduklarını söylediler. Her ne pahasına olursa olsun, Allah Elçisinin emrinde idiler. Allah'ın Elçisi, asıl ensârın düşüncesini öğrenmek istiyordu. Ensârdan Sa'd ibn Mu'âz, Allah'ın Elçisine gönülden inandıklarını ve her zaman onunla beraber olacaklarını söyledi. Onun bu sözleri, bütün gönülleri savaşmak hususunda birleştirdi. Allah, Elçisine, iki takımdan birinin, yani ya kervan kafilesinin, veya Kureyş ordusunun, kendileri tarafından yenileceğini va'detmişti. Kervan kaçınca va'dedilenin, Kureyş ordusu olduğu anlaşıldı. Bu Bedir Savaşında müşriklerin ileri gelenlerinden 40 kişi öldürüldü, 40 kişi de esîr alındı. Allah müslümüanlara bin melek ile yardım etti. S.Ateş 

Bu, surenin girişinde de belirtildiği gibi, Kureyş ordusunun Medine'ye doğru yürümesinin "cahiliye" sisteminden İslam sistemine bir meydan okuma anlamına geldiğini açıklığa kavuşturmaktır. Allah, müslümanların bu savaş teklifini kabul edip, Arabistan'da İslam'ın devamını sağlamak için kesin bir savaş yapmalarını dilemiştir. Eğer müslümanlar bu fırsatı değerlendirip cesaretle yürümeselerdi, tüm şanslarını yitirebilirlerdi. Onların Bedir'e cesurca yürüyüşleri ve daha ilk savaşta zafer kazanmaları Kureyş'in gücünü kırdı ve İslâm için bundan sonra arka arkaya "cahiliye"yi yeneceği şartları hazırladı. Mevdudi 

 Bu âyetlerde, Bedir savaşı öncesi yaşanan olaylara değinilmektedir ki özeti şöyledir:
Rasûlullah, müşriklerin zulümlerini engellemek için bu kervanı ele geçirmeyi planladığından Medîne'den küçük bir kuvvetle Bedir'e gitmişti. Ama yolda aldığı habere göre, kervan kaçıp kurtulmuş, kendilerinden üç kat daha faza bir ordu üstlerine gelmekteydi.
5-6. âyetlere göre Allah Elçisi'ni, kervanı ele geçirmek için değil; hakkı yerine koymak, gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok etmek üzere savaş için çıkarmıştır. Savaşçıların amacı ise, sadece kervanı ele geçirmekti.
İşte âyette konu edilen olaylar, bu esnada cereyan etmiştir: Bazıları –sadece kervan için gelmeleri sebebiyle– çatışmaya girmeden dönmek istiyorlardı. Bir çoğu da, savaştan ve savaşın doğuracağı sonuçlardan korktuklarını açığa vuruyorlardı:
Bilakis Biz hakkı bâtılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o [bâtıl], yok olup gitmiştir. Ve Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun! (Enbiyâ/18)
Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen, size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerrli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara/216)
Ve de ki: “Hakk geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider.” (İsrâ/81)
Onlar, Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor. O [Allah], ortak koşanlar hoşlanmasa da, Elçisi'ni hidâyetle ve bütün dinlerin üzerinde ortaya çıksın diye hakk din ile gönderendir. (Tevbe/32-33)
Âyetteki, Allah da, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve bâtılı yok emek için kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu ifadesine göre, hedef kervan değil, müşrik ordusu olmalıydı. Çünkü savaşın amacı, çapul değil, bâtılı iptal edip yerine hakkı oturtmaktı.H.Yılmaz

Bu âyetlerin analizinden çıkarılacak önemli sonuçlar vardır. Bunlar Be­dir Savaşı'nın sebeplerini ve sonuçlarını verecek, savaş kahramanlarının psi­kolojik tavırlarını da belirleyecektir. Zaten Enfâl sûresinin tamamı, Bedir Sa-vaşı'nın çeşitli boyutlarını ele almakta, sonuçlarını tesbit etmektedir.

1. "Bildiğiniz gibi, Rabbin seni hak uğruna, öz yurdundan çıkarmıştı". Âyetin bu kısmında yer alan "ev" kelimesi, Hz. Pey-gamber'in Medine'deki evi olacağı gibi, Medine'nin tamamı da olabilir. Onun için "ev"e yurt mânası verebiliriz. "Senin evinden" buyurulurken, "senin öz yurdundan" ifadesi kastedilmiş olabilir.

Burada sorulacak soru şudur: Yurdundan, yani evinden Hz. Peygam-ber'i Rabbi niçin çıkartmıştır? Âyetin bu bölümündeki bi'1-hakk keli­mesi, soruyu cevaplandırmaktadır: "Hak uğruna". O zaman buradaki hak ne anlama gelmektedir? sorusu sorulabilir. Cevap olarak da hikmet ve doğruluk dolu olan bir gerçek uğruna çıkarılmıştır, diyebiliriz. Düşmana karşı verile­cek olan savaşın getireceği bütün faydalarla dolu olduğu bir amaç uğruna de­mektir. Âyetteki hak kelimesinden şu sonuç çıkartılabilir: Savaş, mutlaka hikmet dolu, yani topluma fayda getirecek bir amaç uğruna yapılmalıdır. Ak­si takdirde bir hiç uğruna savaş yapılıp insan öldürülmemeli ve barış katledilmemelidir.

2. "Müminlerden bir grup kesinlikle istemediği halde!" Müminlerin bir grubu, savaşmayı istemediğinden dolayı senin yur­dundan, yani evinden çıkmanı istemiyordu. Allah onların istememesine rağ­men seni yurdundan çıkardı, anlamına gelmektedir. Allah, gelecek nesillere eğitim verirken, geçmişin olgularını örnek olarak seçmektedir.

Savaş ateşi yanmaya başlayınca, bazı insanların savaştan korkarak bu­nu istemeyeceklerine işaret eden bu âyet, ihanetin içten geleceğini vurgula­maktadır. Kimi zaman savaşa karşı gelme, toplumun direncini, cesaretini ve müdafaa gücünü kırabilir. Böylesine olumsuz bir tepkinin nereden kaynak­lanabileceği daha önce Bakara sûresinin 216. âyetinde etraflıca izah edilmiş­ti: "Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı ol­duğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu hal­de bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz".

Demek ki gerekli olduğu zaman savaşta iyilikler vardır. İnsanoğlu bil­mediğinden dolayı savaşı istemez. Bu isteksizliğinde kendisi için iyilik oldu­ğunu farkedemez. Ama bazan bir şeyi canıgönülden ister, ama onda kötülü­ğün olduğunu farkedemez. Demek ki insanların istekleri her zaman faydalı olana yönelik olmayabilir. İstek yanlış olunca, yönlendirici özelliğini kaybedecek ve bir seçenek olmaktan çıkacaktır. Allah, Hz. Peygamber'e ve daha sonra gelecek devlet adamlarına, halkın yanlış isteklerine prim vererek, ken­di kararlarını ve bundan etkilenmemesi, kararın hak uğruna verilmesi gerek­tiğini öğretmektedir.

3. "Hak ortaya çıktıktan sonra bile, Hak konusunda seninle çekişiyorlardı. Sanki onlar gözleri baka baka ölüme sürükleniyorlardı". Apaçık ortaya çıkan neydi? Hz. Peygamber'in hayatında Bedir Savaşı bir "cihâd" idi. Sosyal şartlar öylesine geliş­mişti ki, savaş kaçınılmaz bir hal almıştı.

Hz. Peygamber Mekke'yi terkedip Medine'ye yerleşmesinden sonra, Mekkeli müşriklerle Medine'deki müslümanlar arasında soğuk savaş hali, varlığını her zaman hissettiriyordu. Hicrî 2. yıla kadar iki taraf arasında fiilî bir karşılaşma olmamıştı. Buna rağmen Medineli müslümanlar her an Mek­keli müşriklerin saldırısıyla karşı karşıya kalacaklarını hissediyorlardı.

Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber, müslümanlarm devamlı olarak müşriklerin saldırı tehdidi altında yaşamalarına son vermek, müşriklerle sı­cak harbe girerek onlara bir darbe indirip, müslümanlara güvenlik duygusu sağlamak ve müslümanlarm gücünü göstermek amacını güdüyordu. Pek çok kitapta anlatıldığı gibi müslümanlar, Ebû Süfyân'ın önderliğinde Suriye'ye giden bir ticaret kervanının Mekke'ye dönmek üzere güneye doğru yola çık­mış olduğu ve birkaç hafta sonra Medine yakınlarından geçeceğini öğrenip, kervana sadece ganimet almak için saldırmak istemişti. Hz. Peygamber'in asıl amacı kervana saldırmak olsaydı, Ebû Süfyân'a, Mekke'den âcil bir yar­dım isteme fırsatını vermeyebilirdi. Ama Hz. Peygamber, Ebû Süfyân'a hızlı bir kurye gönderip Mekke'den yardım isteme fırsatını verdi.

Demek ki Hz. Peygamber'in asıl amacı ticaret kervanına saldırmak de­ğil, kervanı ürküterek Mekke müşrikleriyle bir meydan muharebesi yapıp müslümanlann soğuk savaş tehdidi altında yaşamalarına son vermek ve bir güvenlik ortamı oluşturmaktı.

Ebû Süfyân müslümanlann saldırı haberini alınca, Medine yolundan uzaklaşarak kıyı şeridine yaklaştı ve oradan Mekke'ye doğru yol aldı. 700 de­ve, 100'den fazlası süvari olmak üzere zırh kuşanmış 1000'den fazla savaşçıdan meydana gelen Kureyş ordusu, Ebû Süfyân'ı karşılamak üzere yola çık­tı ve Ebû Süfyân kıyı şeridinden yol aldığı için, onunla karşılaşmadan Bedir'e geldiler.

Aynı zamanda Hz. Peygamber de 70 deve, 2 at ve son derece zayıf do­nanımı olan 300 kadar savaşçı ile Bedir'e gelmişti. Bu hareketleriyle müslü-manlann bir kısmı kendisini müdafaadan âciz bir ticaret kervanına saldıra­caklarını zannediyorlardı. Bedir'de kendilerinden hem sayıca hem de dona­nım bakımından üç kat daha fazla olan bir ordu ile karşılaşınca, bir savaş şû­rası toplayıp meseleyi tartıştılar. Şûrada Medine'ye dönmek isteyenler oldu, ama Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in başını çektiği grup da derhal müşrik ordusu ile savaşa girmek istiyordu. Ebû Bekir ve Ömer'in bu düşünceleri ve tutum­ları müslümanlann üzerinde etkili oldu ve Hz. Peygamber müşrik ordusuna karşı taarruz emrini verdi.

Enfâl sûresinin 6. âyetinde geçen "hak ortaya çıktıktan sonra" ifadesi, sıcak savaşa girme kararı ve onun önemi ortaya çıktıktan sonrasını kastet­mektedir. "Göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle tartışıyor­lardı" ifadesi de, savaş şûrasında Medine'ye dönmek ve savaşmak isteyen gruba işaret etmektedir. "Seninle mücadele ediyorlardı" ifadesinden çıkarı­lacak önemli netice şudur: Bir savaş sırasında peygamberi ile tartışma yapa­cak kadar müslümanlar hürriyete sahiptiler.

Hz. Peygamber köle ruhlu bir toplum değil, düşüncesi yanlış bile olsa onu söyleyebilen, sürülükten kurtulmuş bir toplum meydana getirmek isti­yordu. Danışılan, danışıldığında fikrini beyan eden, yeri geldiğinde fikrinden kendi iradesi ile vazgeçip doğru olana katılan bir toplum oluşturmanın ide­alini, savaş sonrasında bile hayata geçiriyordu. "Ey iman edenler Peygamber'e, 'Bizi güt!' demeyiniz" (Bakara 2/104) emrini kendi uygulamalarıyla ashabına yaşatıyordu.

4. "Hatırlayınız ki, Allah size iki gruptan (kervan veya müşrik ordusundan) birinin sizin olduğu­nu vaad ediyordu. Siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordu­nuz" . Yüce Allah denemek mahiyetinde iki seçenekle müslümanları karşı karşıya bıraktı. Ticaret kervanı mı, yoksa Mekke'den gelen müşrik ordusu mu? Her ikisi vaad ediliyordu. Bu konuda da Hz. Peygamber müslümanlar-la istişare etti, çoğunluk müşrik ordusunu tercih etti. Ashâb, kervanı bırakıp müşrik ordusuna saldırmayı uygun buldu. İsrâüoğuHarinın Hz. Musa'ya: "Sen git Rabbinle beraber savaş, biz burada oturacağız" (Mâide 5/24) de­meleri gibi demeyeceklerini beyan ettiler.

Yüce Allah, müslümanlann bir kısmının güçsüz olanı, yani kervanı ter­cih etmelerini âyette gündeme getirmekte, böylece insanların daima güçsüz olanı ezmeye çalıştığı psikolojisinin analizini yapmaktadır. Diğer taraftan za­yıf olanı yenmekle başarılı bir zafer elde edilemeyeceğine, ama güçlü olana karşı koyup mağlûp etmekle basan elde edileceğine de dikkat çekilmektedir. Başarının zor olanı gerçekleştirmekle kazanılacağı ilkesini getiren bu âyet, yine seçenek sunmanın önemini de vurgulamaktadır.

5. "Oysa Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin ardını kesmek istiyor­du. (Bunlar) günahkârlar istemese de hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindi". 7. âyetin son kısmı ve 8. âyetin tamamı ile, Bedir Sava-şı'nın amacı belirlenmektedir. Bu amaçları maddeler halinde şöyle sıralaya­biliriz:

a) "Sözleriyle hakkı gerçekleştirmek!" Yüce Allah emir­leriyle hakkı gerçekleştirmeyi, açığa çıkartmayı ve bunun insanların hayatın­da yer almasını istiyordu. "Allah istiyor" ifadesi ile Allah Bedir Savaşı'nın yapılma kararını Hz. Peygamber'in vermediğini, onun arka planında ilâhî ira­denin olduğunu göstermektedir. Allah, emirleriyle hakkı açıklamaktadır, ama bir de hakkın eylem ile gerçekleştirilmesi vardır. Hakkın emrini Allah veri­yor, eylem haline gelmesini müslümanlardan istiyor. Ayetin bu kısmında "hak" kavramı hem yüklem hem de tümleç durumundadır. Bunun anlamı, emredilen hakkın hayata geçmesidir.

Mücadele vermeden Allah'ın emrettiği hakkı hayata geçirmenin imkân­sız olduğu anlardan biri de Bedir Savaşı'nın şartları olmuştur. Birinci derece­deki amaç, inkârın insanların gönlünü kirletmesini ortadan kaldırıp hakkı onun yerine dikmektir. Böyle bir amaç uğruna savaş yapılabilir.

b) "Ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu". Kâfirleri mağlûp edip, onların korkutucu etkinliklerini yok etmek, soğuk savaşın ge­tirdiği ezici psikolojik bunalımı ortadan kaldırmak, güvenliği temin etmek, artık Hz. Muhammed'in başlattığı bu hareketin bir hayal olmadığını, yeni bir siyasal gücün doğduğunu kabul ettirmek için müşriklerin hezimete uğratılmasını amaçlıyordu.

Âyetin bu kısmında yer alan dâbir kelimesi, "sonucu" anlamına gelmektedir. Bir kimse arkasını dönüp gittiğinde söylenen debere fiilin­den türemiştir. Kesmek fiili ile beraber kullanılınca, "kökünü kesmek, kökü­nü kurutmak" mânasına gelmektedir. Müslümanların bir kısmı birtakım mal­lan ele geçirmek için kervana saldırmak istiyorlardı, ama Allah, kâfirlerin or­dusuna saldırarak şirkin kökünü kazımak istiyordu.

Kâfirlerin kökünü, ardını kesmenin anlamı, onları öldürmek değildi. Müslümanların ağır bastığını görerek, onların nesillerinin İslâm'a girmeleri­ni temin etmek suretiyle inkârın ardını kesmeyi ifade etmektedir. Kâfirleri öl­dürünce, dini kime tebliğ edecekti? Amaç insanları öldürmek değildir, inkâ­rın kökünü kesmektir. Ama inkârı müdafaa etmek için savaşı tercih edenler de zamanı gelince ölümle karşı karşıya kalacaklardır.

c) "Hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindi". Müşrikler bâtılı savunuyordu, Kur'ân ise hakkın ta kendisi idi. Kur'ân gelince, bâtıl gitmeliydi. Kur'ân bunu bilgi düzeyinde yapıyordu, ama hayata tatbik edilmesi bakımından insanın emeğine, eylemine, gerekti­ğinde mücadelesine ihtiyacı vardı.

İsrâ sûresinin 81. âyetinde şöyle buyurulmaktadır: "De ki: 'Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur". Enfâl sûresinin 8. âyetinde hakkı gerçekleştirme ve bâtılı orta­dan kaldırma amacına yönelik ilâhî takdirin gerçekleşmesi, Kur'ân sayesin­de olmaktadır. Bedir Savaşı, bu eylemin vasıtalarından biri durumundadır.

Günümüzde Bedir Savaşı gibi savaşlar olmakla beraber, esas savaş medya alanındadır. Söz ve kalemleriyle bâtılı müdafaa edenler karşısında, müslümanlar da aynı vasıtalarla hakkı savunarak mücadele vermelidirler.

"Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isti­yorlar. Halbuki hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vaz­geçmez. Müşrikler hoşlanmasalar da dini bütün dinlere üstün kılmak için re­sulünü hidâyet ve hak din ile gönderen O'dur" (Tevbe 9/32-33).

Hak gerçekleşince, bâtıl kendiliğinden gidecektir, çünkü bâtılın buluna­cağı yerleri hak işgal etmiş olacaktır. Böylece şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Bedir Savaşı'nın asıl amacı hakkı yaymak, gerçekleştirmek ve onu yaparken bâtılın gitmesini, iptalini, yok olmasını temin etmektir.

Dikkat edilirse 7. âyetin sonunda "Allah istiyor" ifadesi yer almakta­dır. Allah istiyor, ama ilâhî iradeyi insan tatbikat alanına koyuyor. Böylece Bedir Savaşı ilâhî irade ile kulun eyleminin buluştuğu bir faaliyet olmakta­dır. Demek ki Bedir Savaşı, daha çok eğitim amaçlı bir faaliyet olmuştur. Al­lah bu eğitim amaçlı faaliyetini "Günahkârlar istemeseler bi­le!" gerçekleştireceğini âyetin sonunda vurgulamaktadır.

Bunu şu şekilde yorumlayabiliriz: Bir öğrenciyi öğretmenleri terbiye etmek için çeşitli metotlar kullanırlar. Maksatları disipline uymayan yaramaz öğrenciyi kazanmaktır. Yaramaz öğrenci, disiplinsizlik alışkanlığını sürdür­dükçe, cezalandırma da tedricen arttırılır. Ceza, eğitim yerini değiştirmeye kadar varabilir. Allah bâtılı savunan müşrikleri, suçluları ve kâfirleri terbiye etmek için peygamberini göndermiş, onun eğitimi için gerekli vahyi de ver­miştir. Buna rağmen terbiye olmayanların cezalandırılıp yola getirilmesi me­toduna başvurmaktadır. Bedir Savaşı böylesine eğitim amaçlı bir cezalandır­ma metodu olmuştur. Dünya da Allah'ın bir sınıfı olduğuna göre, gönderdiği vahiyle bu sınıfta ders vermektedir.

Serkeşlik edip dersi dinlemeyenlerin, haddi aşanların cezalandırılması gerekir. Cezalandırma şekli de eğitim amaçlı olan Bedir Savaşı ile belirlen­miştir. Tabii ki suçlular bunu istemeyeceklerdir. Bedir Savaşı putperestliğe, müşrikliğe, bâtıla karşı elde edilen zaferin simgesi olurken, aynı zamanda Arap ve insanlık tarihinde yeni bir çağın başlangıcı olmuştur. Hakkın bâtıla karşı olan zaferi, Müslümanlık için de yeni bir oluşumun hareket noktasını teşkil ediyordu. Artık yeni değerlerin üzerinde tesis edilen bir ahlâk ve hayat anlayışı ile yeni bir toplum düzeni kuruluyor, bunun tohumlarının atıldığı ilk mekânı Bedir Savaşı teşkil ediyordu. Hakkı gerçekleştirip bâtılı ortadan kal­dırma şeklindeki iradenin hayata geçirilmesi, Bedir Savaşı ile başlamıştır. B.Bayraklı

“Bedir Savaşı'nın olacağı gün, Hz. Peygamber kendi ashâbına baktı: üçyüzden biraz fazlaydılar; sonra Allah'tan başkalarını ilah edinenlere (müşriklere) baktı: aman Allah'ım, bin kişiden fazlaydılar. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü Kıble'ye döndü, ellerini kaldırıp Rabbine yakardı: “Ey Allah'ım, bana ne söz verdiysen onu gerçekleştir! Ey Allah'ım! Eğer canlarını sana teslim etmiş olan bu küçük topluluk yok olacak olursa, yeryüzünde sana kulluk edecek kimse kalmayacak...” Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed b. Hanbel ve başkaları tarafından kaydedilmiş bulunan bu sahih Hadis, çok benzer bir aktarımla Buhârî'nin Sahîh'inde de yer almaktadır. Rivayet edilmektedir ki, Hz. Peygamber'in duasına cevaben yukarıdaki ayet vahyedilmiş ve Hz. Peygamber, bunun üzerine, daha önce inmiş bulunan bir ayeti (hatırlayarak) dile getirmiştir: “Topluluklar dağılıp bozguna uğratılacak ve onlar [kavgada] arkalarını dönüp kaçacaklar” (54:45) (Buhârî). Bin melekle yapılacak yardım konusunda bkz. 3:124-125. (Uhud Savaşı sırasında Hz. Peygamber tarafından dile getirildiği söylenen benzer bir vaad sözü geçen ayetle dolaylı olarak teyid edilmektedir.) Meleklerle yapılan yardımın rûhî mahiyeti “bunu yalnızca bir müjde olarak ... böyle takdir etti” ifadesinde açık bir biçimde dile getirilmiş bulunuyor. (Keza bkz. 3. sure, 93-94. notlar.) M.Esed

Bedir Savaşı'ndan önceki anlar kasdediliyor. Nu‘âs iç huzuru/sükûnet sözcüğünün açıklaması için bkz. 3. sure, 112. not. Burada, alt edilmesi zor sıkıntılar içinde müminlere bahşedilen ruhî sükûnet ve kendine güven duygusuna işaret ediliyor.Lafzen, “Şeytanın pisliğini sizden uzaklaştırsın”. Savaşın başlamasından hemen önce Mekke ordusu Bedir kuyularını kuşatmış ve böylece Müslümanları susuz bırakmıştı. Susuzluğun etkisiyle Müslümanlardan bazıları (burada “şeytanın kirli vesvesesi” olarak ifade edilen) büyük bir umutsuzluğa kapılır gibi olmuşlar, fakat âniden yağan bereketli bir yağmur Müslümanları susuzluktan kurtarmıştı (Taberî, İbni ‘Abbâs'tan rivayetle).M.Esed 

Müslümanlar aynı şeyi Uhud savaşı sırasında da yaşadılar (Al-i İmran: 154) Bu her iki kritik durumda da Allah müslümanların kalblerini o denli huzur ve güvenle doldurdu ki, hepsi uyuklamaya başladılar.
Bedir savaşının başlangıcında bir müddet yağmur yağdı ve bu yağmur müslümanlara üç yönden yarar sağladı. Birincisi, müslümanlar kaplarına su depolama imkanı buldular. İkincisi, müslümanların mevzilendiği vadinin üst taraflarındaki toprak sertleşti ve müslümanlar sağlam zemine emin adımlarla basar oldular. Üçüncüsü, yağmur kafir ordusu için zorluklar yarattı. Çünkü yağmur suları, kafirlerin mevzilendiği vadinin alt taraflarına birikti ve zemini kayganlaştırdı. Kafir ordusunun ayakları çamurlu zemine batıyordu.
"Şeytanın pisliği", başlayacak savaş nedeniyle şeytanın onların zihinlerinde yaratmaya çalıştığı korku ve karışıklıktı. Bu kritik anda Allah tarafından indirilen yağmur ve uyuklama, bu korku ve karışık duyguların giderilmesine yardımcı oldu. Mevdudi

“Mutlaka sizinleyim” hitabı melekler aracılığıyla inananlara yapılmıştır. “Çünkü, bu sözlerin kasdı korkunun giderilmesine matuftur. Korkanlar melekler değil de Müslümanlar olduğuna göre hitap meleklere olamaz” (Râzî). Bundan sonraki hitap da inananlaradır (Râzî). Surenin 10. ayeti açıkça göstermektedir ki, meleklerin yardımı sadece manevî mahiyettedir, psikolojik plandadır. Kur’an'da hiçbir yerde meleklerin maddî anlamda bilfiil savaşa katıldıklarına delalet eden herhangi bir delil yoktur. Yukarıdaki ayet hakkındaki yorumunda Râzî bu hususu tekrar tekrar belirtmektedir. Çağdaş müfessirlerden Reşid Rıza da, bu savaşta ya da Hz. Peygamber'in diğer savaşlarında meleklerin fiilen kavgaya katıldıkları yolundaki menkıbevî görüşü ısrarla reddediyor (bkz. Menâr IX, 612 vd.). Biz burada muhtelif yerlerde köşeli parantezler içinde yaptığımız açıklayıcı ilavelerimizde daha çok Râzî'nin bu bölüm hakkındaki yorumlarına dayandık.Yani, “onları tamamen etkisiz hale getirin”. M.Esed

Kur'an'dan öğrendiğimiz esas ilkelerin ışığında, meleklerin savaşta ve öldürme işleminde bilfiil görev almadıkları, fakat muhtemelen müslümanların darbelerinin etkili ve isabetli olmasına yardım ettikleri görüşündeyiz. Fakat gerçeği yalnızca Allah bilir.Mevdudi

Bu âyetlerin iniş sebebi konusunda müfessirlerin ittifak ettiği olgu şu­dur: Bedir Savaşı'nın olacağı gün, yani müşrik ordusu ile müslümanların Be-dir'de buluştuğu gün, Hz. Peygamber bir taraftan 300'ü aşkın müslümana, di­ğer taraftan 1000'in üstünde olan müşriklere baktı ve ellerini kaldırarak müs-lümanlarla beraber şu duayı yaptı: "Ey Allahım! Bana ne söz verdiysen, onu gerçekleştir! Ey Allahım! Eğer canlarını sana teslim etmiş olan bu küçük top­luluk yok olacak olursa, yeryüzünde sana kulluk edecek kimse kalmayacak". Hz. Peygamberin bu duasına cevaben Enfâl sûresi­nin 9. âyeti indirilmiştir.

1. Âyette geçen istegase kelimesinin kökü, gâsedir. Anlamı "Al­lah'ın yeryüzüne yağmur yağdırması"dır. egâse kalıbından alınınca, "kullarının dualarını yerine getirmek" an­lamına gelmektedir. Gays kalıbı da "yağmur" demektir. İstegase kalıbı da "yalvarmak, yardım istemek, imdat istemek" mânalarını ifade etmektedir.

Âyetteki metinde "Rabbinizden yardım diliyordunuz" mânasında yer almaktadır. Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamberle beraber müs-lüman savaşçılar Allah'tan yardım dilemek için dua ediyorlardı. Bunun bize anlatılmasının sebebi ne olabilir? Bizce bize şu mesajı vermektedir: Zor du­rumlarda, bütün imkânları hazırladıktan sonra Allah'a yalvarıp yardım dile­mek, müslüman olmanın bir gereğidir. Bu duayı yerine getirmekle Allah,.müslümanlan zafere ulaştıracaktır. Böyle durumlarda dua, müminin en etki­li silâhı olmaktadır.

2. "O, sizin dilediğinize şöyle cevap vermişti: 'Hiç kuşkunuz olmasın, ben size meleklerden birbiri ardınca bin ta­nesi ile yardım ulaştıracağım". Öyle anlaşılıyor ki Allah'ın Bedir Savaşı'nda müminlere melekler vasıtasıyla gönderdiği yardım üç kademede gerçekleş­miştir.

a) Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette beyan edildiği gibi peş peşe bin melek gönderildi.

b) Âl-i İmrân sûresinin 124. âyetinde üç bin melek gönderildiğine işa­ret edilmektedir. "Rabbinizin, indi­rilmiş üç bin melekle destek vermesi size yetmiyor mu?" Demek ki ikinci saf­hada, bin meleğe iki bin tane daha ilâve edilmişti.

c) "İŞ sanıldı-ğı gibi değildir. Onlar, hemen şu anda üstünüze gelseler bile, eğer siz sabre­der ve korunursanız, Rabbiniz sizi, üzerlerine nişan vurulmuş beş bin melek­le destekler" (Âl-i İmrân 3/125).

3.  Yüce Allah önce bin, sonra üç bin daha sonra da beş bin melekle müslümanlara Bedir Savaşı'nda yardım etmiştir. Bu yardımın amaçlarından bir kısmı, Âl-i imrân sûresinin 126. âyetinde şu şekilde açıklanmaktadır.

"Allah bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer yal­nızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır". Görüldüğü gibi bu yardımın müslümanlar açısından amaçları bu şekilde açıklanmıştır. Buradaki müjde, kalplerin doyuma ulaşması ve zaferin sadece Allah katından gelece­ğinin bilincini kazandırmaktır.

Bu yardımın kâfirler açısından amaçları da şöyle tesbit etmektedir: "Allah, kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin veya onlar perişan, bozulmuş bir halde dönüp gitsinler" (Âl-i İmrân 3/127). Zaten bu amaç, Enfâl sûresinin 7. âyetinin sonunda tesbit edilmişti.

Âl-i İmrân sûresinin 126. âyetindeki amaçlar, Enfâl sûresinin 10. âye­tinde gündeme getirilmiştir: "Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde diye yapmıştı. Zaten yardım, yani zafer, yalnız Allah tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir, yegane hikmet sahibidir".

Bu âyette de müjde, kalbin tatmininin ve yardımın sadece Allah katın­dan geleceği bilincinin amaç olarak tesbit edildiği vurgulanmaktadır. Âyetin sonundaki yüce Allah'ın "azîz" sıfatı ile "hakîm" sıfatı, yapılan yardımın içe­riği ile alâkalı olan sıfatlardır. Azîz "mülkünde galip olan, asla mağlûp edile­meyen", hakîm de "yaptığı işi yerli yerinde yapan" anlamına geldiğine göre, Bedir Savaşı'nda müslümanlara yaptığı yardımın bu sıfatlar gereği olduğuna işaret edilmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Enfâl sûresinin 7 ve 8. âyetleri Bedir Savaşı'nın amaçlarını belirlerken, 10. âyette de yardımın amaçlan tesbit edilmek­tedir. Kelimeleriyle hakkı gerçekleştirmek, kâfirlerin kökünü kazımak, hak­kı ortaya koyup bâtılı ortadan kaldırmak, Bedir Savaşı'nın amaçlan; müjde­lemek, kalpleri huzura kavuşturmak ve yardımı sadece Allah'ın yapabilece­ğinin bilincini vermek de yardımın amaçlan olmaktadır.

4. "O zaman, katından bir güven olmak üzere sizi hafif bir uykuya daldırıyor­du; sizi temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak, ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten bir su indiri­yordu". Yüce Allah meleklerle yardımını 10. âyette gündeme getirdiği gibi, başka yardımlarını da 11. âyette açıklamaktadır.

a) "O zaman sizi, Allah'tan bir güven olmak üzere ha­fif bir uyku buruyordu". Âyetin bu kısmında geçen nü'âs kelimesi, "uykudan önce gelen uyuşukluk" anlamına gelmekle beraber, bu kelimeye "hafif bir uyku" mânasını verenler de vardır. yugaşşî kelimesi de "bürümek, saldın vermek, daldırmak" anlamlarına gelmektedir. Muhammed Esed buna "iç sükûneti, iç huzuru" mânasını vermektedir. Bize göre Muham­med Esed haklıdır. Savaşta uykuya değil, iç huzuruna ihtiyaç vardır. Muham­med Esed bu mânayı neye göre verdiğine delil getirmemektedir, ama biz onun delilini getirebiliriz. Âl-i İmrân sûresinin 126 ve Enfâl sûresinin 10. âyetlerinde geçen kalbin huzur bulması, doyuma ulaşması anlamındaki "Onunla kalpleriniz yatışsın" ifadesi, bunun delili olmak­tadır. Bu durumda âyetin bu kısmına şöyle mâna verilebilir: "O zaman sizi, Allah'tan bir güven olmak üzere bir iç huzuru buruyordu".

Uyku insana iç huzuru ve güven getirir. Demek ki Allah, müslümanlara Bedir Savaşı'nda bir iç huzuru verip güven sağlayarak yardımda bulun­muştu. Dışarıdan meleklerle, içerden de huzur ve güven duygusunu meyda­na getirerek yardım ediyordu.

b) "Üzerinize gökten su indiriyordu". Demek ki Allah üçüncü yardımını gökten su indirmekle gerçekleştirmişti. Bu yardımın ama­cı ne idi? Âyetin devamı, su ile yardımın amacını belirlemektedir. "O su ile sizi arındırsın". Buradaki temizlemek, arındırmak eylemini iki mâ­nada almak gerekir. İlki, maddî pislikten temizlenmeyi amaç edinmektedir. Bedendeki terin üzerinde biriken tozların meydana getirdiği pisliği temizle­mek için taharet almak da olabilir. Âlimler buna cünüplükten temizlenmeyi de katmaktadırlar. Eğer nü'âs kelimesini "uyku" anlamında alırsak, cünüp­lükten temizlenmeyi de âyetin bu kısmına dahil edebiliriz. Nü'âs kelimesini "iç huzuru" anlamına alırsak, bu durumda susuzluğun meydana getirdiği iç huzursuzluğundan temizlenmek anlamına geldiğini söyleyebiliriz.

"Şeytanın pisliğini sizden gidermek". Şeytanın pisliğini açıklayabilmek için Âl-i İmrân sûresinin 154. âyetine dönmeliyiz:  sadece kendilerini düşünenler, Allah'a karşı haksız yere Câhiliye devrin-dekine benzer düşüncelere kapılıyorlar. Bu işten bize ne diyorlardı. De ki: 'İş tamamen Allah'a aittir. Onlar sana açıklayamadıklarını içlerinde gizliyor­lar" . Düşmanın Bedir'deki suları tutmuş olması sebebiyle müslümanlann su­suz kalması, kalplerinde bazı kirli düşünceler teşekkülüne yol açtı. Diğer ta­raftan şeytanlar onlann gönlündeki cesareti kınyor, manevî sorumluluk duy­malarını önlüyordu. Müslümanlar inançlan doğrultusunda yapmalan gere­ken davranışı sergilemekte eksiklik gösteriyor, kendi kendilerine mazeret arama yoluna giriyorlardı. Böylece şeytan onlara umutsuzluğu, vesvese ile aşılıyordu.

Yüce Allah onların kalplerindeki bu şeytanî kiri gidermek için, bereket­li bir yağmur gönderip onları susuzluktan kurtardı. Susuzluktan kurtulmala­rı, onların kalplerindeki şeytanî vesvesenin meydana getirdiği kiri de ortadan kaldırıp temizledi. Bundan şunu çıkartıyoruz: Şeytan, maddî nimetlerin yok­luğunu kullanarak, insanın kalbini, onu kirletecek vesveselerle doldurmakta­dır. Fakirliğin getirdiği bütün yanlış davranışların altında şeytanî vesvesele­rin insanların kalbini kirletmesinin olduğuna işaret etmektedir. İnsanların yoksulluklarını gidermek, onların gönüllerini temizleyecek ve onları şeyta­nın vesvesesinden kurtaracaktır. Demek ki fakirliğin kol gezdiği toplumlar­da, şeytanın kirletmesi de kol geziyor demektir.

Bu yüzdendir ki din eğitimcileri, din görevlileri, zenginleri fakirlerin elinden tutmaya teşvik etmeli, bunun Allah katında ne kadar önemli bir amel olduğunu anlatmalıdırlar. Yağmur indirerek Bedir'deki müslümanlann gönül­lerini temizlemedeki ilâhî eylemi yeryüzüne de indirerek, yardımlaşma ve fe­dakârlık yaparak insanların birbirlerinin kötü niyetlerini, hasetlerini, kinleri­ni temizlemelidirler.

"Kalplerinizi birbirine bağlamak". Allah, suyu gönderme-sindeki amacının üçüncüsünü, müslümanlann gönüllerinin kaynaşması, pe­kişmesi ve bağlanması olarak tesbit etmektedir. Demek ki şeytanî vesvesenin meydana getirdiği kir, müslümanlan birbirinden ayırmış, farklı niyet ve dü­şüncelere kaptırmış, korku ve endişelerin doğmasına sebep olmuştur. Yağ­murun yağması ile korkular ve endişeler ortadan kalkmış, yerine kaynaşma­yı getirmiştir.

Bundan önceki iki amaç ferdi ilgilendirdiği halde, bu amaç sosyal bo­yutlu bir nitelik taşımaktadır. Müslümanların kalpleri Allah'a karşı olan gü­venle dolunca, yani tevekkül tam anlamıyla gönüllerde teşekkül edince, aynı doğrultuda birbirlerine olan bağlılıkları da artmış oldu! Yağmur şeklinde ge­len ilâhî lütuf onların gönüllerine hâkim oldu, aynı duygu ve düşüncelerle gönülleri doldurdu, neticede de birlikte hareket edecek şekilde kaynaşmış ol­dular.

"Ayaklarınızı sağlam bastırmak için". Ayakların yere sağlam basmasına âlimler çeşitli yorumlar getirmişlerdir. Kimileri bunu ta­mamen maddî anlamda alıp, yağmurun kumları pekiştirip insanların rahat hareket etmeleri şeklinde yorumlamışlardır. Çünkü kuru halde kumda yürü­yüp hareket etmek çok zordur. Yağmur kumları pekiştiriyor ve böylece rahat hareket etme imkanı sağlıyor.

Bu yoruma katılmakla beraber, biz ayakların yere sağlam basmasından başka bir şey anlıyoruz: Güvenlik duygusuna, içi huzura sahip olmak, ruh te­mizliğini elde etmek, şeytanın vesvesesinden kurtulmak ve nihayet kalplerin bağdaşması, bağlanması, kaynaşmasının getirdiği gücü ifade etmektedir. Bu güç ile insanların manen ayaklarını sağlam yere basmaları temin edilmiş ola­caktır. Râzî'nin dediği gibi, kalbi zayıf olan, yani korkan insanlar kaçarlar, yerlerinde duramazlar ve ayaklarını yere sağlam basamazlar.

Bizim de kabul ettiğimiz Râzî'nin bu yorumunu nasıl ispat edebiliriz? Çünkü Râzî bu yorumunu ispat etmemektedir. Bize göre bunun ispatı Mu-hammed sûresinin 7. âyetidir: "Ey iman edenler! Eğer Allah'ın davasına yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı yere sağlam bastırır". Buradaki ayakların yere sağlam basması­nın anlamı, tamamen güven, cesaret ve iman psikolojisi ile hareket etmektir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Allah Bedir Savaşı'nda müslümanlara me­leklerle yardım etmesinden başka, iç huzurunun getirdiği güven ve çeşitli faydaları olan su ile de yardım etmiştir. Müslüman savaşçıların Allah'tan yar­dım dilemesine karşılık, Allah onlara bu şekilde yardım ederek, dualarını ka­bul ettiğini göstermiştir. Bu durum o dönemde olup bitmiş bir olgu değil, tam tersine kıyamete kadar gelecek olan nesillere vaad edilen bir yardım şeklidir.

Kötülüklerle verilecek her çeşit mücadelede iyiler bu yardımı dilemeli ve bu yardım onlara gelmelidir. Allah'ın bu dileklere her zaman kapısının açık olduğu, bu olgu ile anlatılmaktadır. Müslümanların hak yolunda hareket etmeleri şartıyla az olmaları, maddî teçhizatlarının noksan olması önemli de­ğildir. Önemli olan Allah'ın yardımını dilemeleri, o yardımın onları dışarıdan ve içeriden kuşatmış olmasıdır. Aslında imkânsız gibi görünen bu durumun imkân dahilinde olduğunu anlatmak için bu âyetler bize gönderilmiştir.

5. "Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim. İmanı olan­ları sağlamlaştırınız. İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağım. Vurun bo­yunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!" Bu âyetin analizinden çıka­rılacak neticeler şunlardır:

a) "Ben sizinle beraberim". İlk bakışta bu ifadeden Allah'ın me­leklerle beraber olduğu anlaşılmaktadır. Biz Allah'ın sadece meleklerle bera­ber olacağına, müminlerle olmayacağına inanmıyoruz. Bize göre âyetteki "sizinle" ifadesine, hem melekler hem de müminler dahildir. Meleklerle be­raber olup diğerleriyle olmaması, Kur'ân'daki Allah-insan ilişkilerindeki be­raberlik ilkesine terstir. "Allah, nerede olursanız olun sizinle beraberdir"   (Hadîd  57/4); "Üç kişi aralarında fısıldaşmaya görsün, dördüncüleri de O'dur; beş kişi fısıldaşmaya görsün, altıncıları da O'dur. Bundan az da olsa­lar çok da olsalar, O, mutlaka onlarla beraberdir" (Mücâdele 58/7).

"Andolsun ki insanı biz yarattık. Nefsinin ona neler fısıldadığını da biz biliriz. Biz ona, şah damarın­dan daha yakınız" (Kâf 50/16). Bütün bu ve buna benzer âyetlerden hareket ettiğimiz zaman, Allah'ın beraberliğinin sadece meleklerle değil, diğer insan­larla da olduğu anlaşılmış olacaktır. Demek ki "sizinle beraberim" buyuru-lurken, melekleri ve insanları kapsamına almaktadır. Buradaki beraberlik, yardım etmede ve güven vermedeki beraberliktir, maddî anlamda değildir.

b) "İman edenleri sağlamlaştırınız". Melekler, iman eden­leri nasıl sağlamlaştırıyorlardı? Meleklerin Hz. Peygamber'e, Allah'ın mü­minlerin yardımcısı olduğunu bildirmesiyle sağlamlaştırmış oluyorlardı. Mu-hammed Esed'in Râzî ve Reşîd Rızâ'dan naklettiğine göre, melekler maddî anlamda fiilî olarak savaşa katılmışlardır. Bu durumun anlatılmasının menkı-bevî bir nitelik taşıdığını söylenmektedir. Enfâl sûresinin 12. âyetinin sonu bunun böyle olmadığını göstermektedir. Bunun anlamı, Allah'ın âyetleriyle meleklerinin müminleri yüreklendirmeleridir. Müminlere cesaret vermek, onların gönüllerindeki korkuyu ve endişeyi söküp atarak onları cesaretlendir­mektir. Şeytan insanlara vesvese verdiği gibi, melekler de ilham verebilirler, demektedir. Meleklerin ilham vermesi, sebat vermeleri anlamına gelebilir.

c)  "Ben kâfirlerin yüreklerine korku salaca­ğım". Allah meleklere, müminlere yardım etmesini emrederken, kâfirlerin kalplerine korku salma görevini onlara vermeyip kendisi üstlenmektedir. Melekler Allah'ın sözleriyle müminleri yüreklendirirken, Allah da kâfirlerin kalplerine korku salacaktı. Bilindiği gibi "korku"nun merkezi kalptir. Korku psikolojisi, kaypak ve oynak bir alanı andırmaktadır. Aşın bir korku psikolo­jisi, olmayanı olmuş gösterir ki, bu tehlikeli bir hal alabilir.

Allah, kâfirlerin kalplerine korku salarak, bütün cesaretlerini kırmış, müminlerin önünde tutunamayacak hale getirmiştir. Âyetin bu kısmındaki ru'b "korku" anlamına gelmektedir, ama aynı zamanda "doldurmak" mânasını da ifade etmektedir. "Doldurmak" mânasına alırsak, Allah'ın onla­rın kalplerini korku ve dehşetle dolduracağı anlamına geldiğini söyleyebili­riz. Korku salma işini Ahzâb sûresinin 26. âyetinde de görüyoruz. Aynı şekil­de Haşr sûresinin 2. âyetinde de, Allah'ın müminlere yardım etmek için, düş­manların yüreklerine korku salmdığı beyan edilmektedir. Âl-i İmrân sûresi­nin 151. âyetinde, şirk koşmaları sebebiyle kâfirlerin gönüllerine korku sala­rak müminlere yardım ettiği ve edeceği gündeme getirilmektedir.

Demek ki Allah pek çok savaşta müminlere bu şekilde yardım ettiğini anlatırken, her zaman müminleri bu şekilde destekleyeceğine işaret etmekte­dir. İlâhî yardım bir anda olup bitmez, devam eden bir oluşumu kapsar.

d)  "Vurunuz boyunlarına! Vurunuz onların bütün par­maklarına!" Yüce Allah boyunlarına ve parmaklarına vurma emrini kimlere vermiştir? Bu sorunun cevaplandırılması konusunda âlimler ikiye ayrılmış­lardır. Bu emir meleklere verilmiştir diyenler o/dugu gibi, mumın  verildiğini söyleyenler de vardır. Bize göre bu emir meleklere verilmiştir. Boyunlarına, parmaklarına vurma eylemi, onların canını almak anlamına gelmektedir.   Bunun   bu   anlama   geldiğini   nasıl   ispat   ederiz?   

"Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve 'Tadın yakıcı cehennem azabını (diyerek) o kâfirlerin canını   alırken   onları   bir  görseydin"   (Enfâl   16/50).  

 "O zâlimler, ölümün sarhoşluğu içinde, me­lekler de pençelerini uzatmış, onlara: 'Haydi canlarınızı kurtarınız ... der­ken' onların halini görseydin" (En'âm 6/93).

Görüldüğü gibi melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak kâfirlerin ca­nını almakta olduğuna göre, Bedir Savaşı'nda da aynı görevi görmüş olabi­lirler. Âyetin başındaki "vahyediyordu" fiilinin muhatabı, meleklerdir. Başka bir ifade ile Allah, meleklere hangi eylemleri yapacaklarım ve bizzat kendi­sinin kâfirlere ne yapacağını vahyetmektedir. Muhatap müminler olmadığın­dan, emir onlara verilmiş olamaz.

Netice olarak şu genellemeye varabiliriz: Allah müslümanlara Enfâl sû­resinin 7. âyetinde, sayıca fazla ve teçhizat bakımından güçlü olan ordudan korkutmamasını, önemli olanın savaşmanın hangi amaçla yapılacağı olduğu­nu anlatmaktadır. Enfâl sûresinin 7 ve 8. âyetleri de bu amaçları vermektedir. Diğer taraftan Allah'tan yardım dilemenin ve Allah'ın savaşa müdahale etme­sini istemenin önemini ve dua bilincini vermektedir. Yüksek amaçlar uğruna Allah'tan yardım dilemekle Allah'ın yardım edeceğini Bedir Savaşı olgusu ile anlatmakta ve ispat etmektedir. Bu yardımın şartlara göre yapılacağını ve müminlerin ihtiyacının dikkate alınacağını vurgulamaktadır. B.Bayraklı

Yahut: “Allah ve Elçi'si ile çatışmaları yüzünden” (Beğavî). Bununla birlikte, şâkkahû (“kendini ondan ayırdı” ya da “kendini ondan kopardı”) sözcüğünün anlamı hem uzaklaşma, hem de muaraza kavramlarını içerdiğine göre (Taberî, Zemahşerî, Râzî), burada sözcük için tercih ettiğimiz karşılık en uygunu gibi geliyor bize. M.Esed

Buraya kadar Bedir savaşı ile ilgili olaylara tek tek atıflar yapılmıştı: Bunun amacı da Arapça "enfal" kelimesinin gerçek anlamını göstermekti. Surenin başında şöyle denmişti. "Lütuf ve nimetler (enfal) Allah'a ve Rasulü'ne aittir, size değil. Çünkü ganimetler sizin çabanızın bir ürünü değildir" Buna delil olarak müminlerin düşünmeleri için bu olaylar peşpeşe sıralandı ve onlardan, ganimetlerde ne kadar kendi cesaret ve yiğitliklerinin, ne kadar Allah'ın lutfunun payı olduğuna bizzat kendilerinin karar vermeleri istendi. Mevdudi

Demek ki yenilginin sebebi, Allah ve Peygamberi'nden kopmalarıdır. Yenilgi, bu âyette azap olarak nitelendirilmektedir. Düşmana karşı savaşı kaybetmenin bir azap olduğunu dikkate alarak tarihe bakarsak, ilginç neticelere ulaşabiliriz. Özellikle savaşların kaybedilmesinin sebepleri arasında bu manevî oluşumu saymak gerekir. Âyet savaşların çoklukla ve teçhizatın zen­ginliği ile değil, manevî teçhizatla kazanılacağı ilkesini getirmektedir. Ama maddî teçhizat, yani savaş teknolojisini üretemeyenler, biz imanımızla düş­mana karşı koyuyoruz, diyemezler. O zaman Enfâl sûresinin 60. âyetine ters düşülmüş olur. Çünkü o âyette, "kuvvet" ve "silâh" hazırlanması emredil-mektedir. Kuvvet, silâh ve iman beraber olunca, Allah'ın yardımı da gelmek­tedir. Dünya azabı yenilgi olurken, âhirette de cehennem azabı olacaktır. De­mek ki inkâra hem dünyada hem de öteki dünyada azap vardır.

İnkâr psikolojisi savaşı neden kaybettiriyor? Kuvvet ve silâhlan daha güçlü olmasına rağmen yenilginin sebebi nedir? Bu soruya şu şekilde cevap verebiliriz: Savaşta öldüğünde şehid olacağına ve cennete gideceğine inanan insanlarla, bu inanca sahip olmayanların savaşması mümkün değildir. Öldü­ğünde boşu boşuna gittiğini düşünen inkarcı ile, şehid olup ebedî hayata ka­vuştuğuna inanan insan, psikolojik olarak eşit değillerdir. Birisi dünya haya­tından kopmayı tanrısından ayrılmak, diğeri de ölümü Allah'a kavuşmak ola­rak görmektedir B.Bayraklı

Bedir savaşı sonrası inen bu âyetlerde, Bedir'de yaşanan olaylara değinilmektedir. 9. âyetteki, Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz da O [Rabbiniz], “Şüphesiz Ben, işte ardarda bin melekle size yardım ediyorum” diye icabet etmişti buyruğundaki, Şüphesiz Ben, işte art arda bin melekle size yardım ediyorum ifadesiyle, mü’minleri iman, tevhid, adalet, cihad, sabır, sebat ve âhiretteki ödüller konusunda inmiş olan binlerce Kur’ân âyeti kasdedilmiştir.
Allah binlerce âyette, insanların azmasına, dünyayı zulüm ve fesada boğmasına dikkat çekmiş ve elçi gönderip kitap indirmek sûretiyle bu duruma müdahale ederek insanların akıllarını başlarına almalarını istemiştir. Elçilerinden bir kısmına hikmet de vererek onları toplumlara yönetici yapmıştır.
11-12. âyetlerdeki, Hani O [Rabbiniz], yine Kendi katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu. Sizi kendisiyle temizlemek, şeytânın pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyordu. Ve hani, Rabbin meleklere vahyediyordu: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, hadiyin inanmış kimselere sebat verin. Ben, küfretmiş kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına [eklemlerine] da!” ifadeleriyle Allah'ın savaş esnasındaki yardımları gözler önüne serilmektedir. Konunun daha iyi anlaşılması için bu hususla alakalı diğer âyetleri de dikkate almakta yarar vardır:
Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da, kendilerini nefisleri önemsetti; Allah'a karşı gerçek dışı câhiliyet zannı olarak zann üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti. Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah göğüslerinizdekini çok iyi bilendir. (Âl-i İmrân/154)
Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti. Öyleyse Allah'a takvâlı davranın. Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır. (Âl-i İmrân-123-127)
Âyetlerden anlaşılan görünür yardımlar şunlardır:
İslâm ordusu savaşa kararı alıp yola koyuldu. Hedef Bedir kuyularını tutmaktı. Kureyşliler de aynı amaçla hareket ediyorlardı. Bu esnada yağan yağmurla müşriklerin yolları çamur oldu, rahat yol alamadılar. Müslümanların yol güzergahı ise kumluk olduğundan yağmur yeri sertleştirdi, müşriklerin aksine rahat yürüdüler. Böylece Bedir kuyularına Rasûlullah ve ordusu Müşrik ordusundan önce varıp kuyuları kontrol altına aldılar.
UYKU NİMETİ
Allah'ın müdahalesiyle mü’minler o şartlarda uyumuş –ki o şartlarda uyuyabilmeleri Allah'ın bir mucizesidir–; böylece savaşın yapılacağı ertesi gün için dinlenip güçlenmişler ve kalplerinden korku gidip kendilerine güven gelmiştir.
Âyette, Sizi kendisiyle temizlemek, şeytânın pisliğini/zararını sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize bir su indiriyordu ifadesinde bahsedilen, yağmurun temizlediği şeytânın pisliği/zararı, zâhirî şartların aleyhlerine gözükmesinden dolayı Müslümanlarda oluşan korku, tereddüt, pişmanlık gibi duygular ile 49. âyette konu edilen, Şu adamları dinleri aldattı gibi dedikodulardır. O şartlarda uyutulmaları, yağmur sayesinde arazinin sertleşmesi ve su ihtiyaçlarının karşılanması Müslümanları zafer hususunda ümitlendirdi, korkuları yok oldu; moral kazandılar ve Allah'ın yardımından emin oldular.
Târih kayıtlarına göre bu pasajda konu edilen olay şöyle gelişmiştir:
Bedir Günü Rasûlullah (s.a), müşriklere baktı. 1.000 kişi olduklarını gördü. Ashâbı ise 317 kişi idi. Bunun üzerine Allah'ın Peygamberi (Allah'ın salat ve selâmı üzerine olsun) kıbleye yöneldi, sonra ellerini uzattı. Rabbine şöylece niyaz etmeye koyuldu: “Allahım! Bana vaadini gerçekleştir! Allahım! Bana vaad ettiğini ver. Allahım! Eğer İslâm ehlinden bu topluluğu helak edecek olursan, yeryüzünde Sana ibâdet olunmayacaktır.” O, kıbleye yönelmiş, ellerini uzatmış hâlde, Rabbine, –ridası omuzlarından düşünceye kadar– niyaza devam etti. Sonra Ebû Bekr yanına gitti, ridasını alıp omuzlarına koydu. Arkasına durup şöyle dedi: Ey Allah'ın Peygamberi! Rabbine bu kadar seslenişin yeter. Şüphesiz ki O, sana verdiği sözünü gerçekleştirecektir. Bunun üzerine Yüce Allah, Hani siz, Rabbinizden imdat istiyordunuz da, “Muhakkak Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediyorum” diye duanıza karşılık vermişti buyruğunu indirdi.
Bedir günü Hz. Peygamber (s.a), müşriklerin sayısının 1.000; ashâbının sayısının da 300 küsur olduğunu görünce, kıbleye dönüp ellerini göğe kaldırarak, “Allahım! Bana vaad ettiğin şeyi yerine getir. Allahım! Eğer şu bir avuç insanı helak edersen, yeryüzünde Sana bir daha ibâdet olunmaz” diye dua etti. O durmadan bu duaya devam etti. Hatta ridâsı sırtından düştü. Hz. Ebû Bekr onu alıp sırtına verdi ve o'na, “Yâ Rasûlallah! Rabbine yaptığın bu dua sana yeter. Çünkü O, sana vaad ettiğini mutlaka yerine getirir” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. İki ordu karşı karşıya saf bağlayınca, Ebû Cehl, “Allahım! Hangimiz hakka daha lâyık isek, ona yardım et” dedi ve Allah'ın Rasûlü de, elini kaldırıp o yukarıdaki duasını yaptı.
Âyette bahsedilen yardım isteme, mü’minler tarafından olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber'i (s.a) yardım istemeye sevkeden sebep, ashâb için de söz konusu idi. Hatta ashâbın endişe ve korkusu, Hz. Peygamber'inkinden daha fazla idi.
Bu hususta doğruya en yakın olan şöyle söylemektir: Rivâyet olunduğu gibi, Hz. Peygamber (s.a) dua edip yalvardı; ashâb da o'nun duasına “âmin” dediler. Böylece içlerinden [kalben], bu dua hususunda Hz. Peygamber'e tâbi olmuş oldular. Binâenaleyh Hz. Peygamber (s.a) sesli olarak dua ettiği için, Hz. Peygamber'in dua etmiş olduğu rivâyet edildi, ashâbın dua ettiği nakledilmedi. İşte bu hususta farklı rivâyetleri bu şekilde bağdaştırmak mümkündür.
Bu paragrafta iki kez meleklerden bahsedilmektedir. Kanaatimize göre 9. âyetteki “melekler” ile 12. âyetteki melekler birbirinden farklıdır.
9. âyette zikredilen “melekler”, ئلوك [ülûk] sözcüğünün türevi olup, “haberciler” demektir ki bununla da, “Kur’ân âyetleri” kasdedilmiştir. 12. âyetteki “melekler” ise, m-l-k kökünden türemiş olup, “güçler” demektir ki bununla da “yağmur, rüzgâr, ağrı, sancı, korku, sevinç” gibi şeyler kasdedilmiştir. Melek kavramı hakkında daha evvel ayrıntılı bilgi verilmişti.
Âyetteki, Ve hani, Rabbin meleklere vahyediyordu ifadesi, Nahl sûresi'ndeki Rabbin bal arısına vahyetti ifadesi gibi anlaşılmalıdır.
“Melek” kavramı hakkında doğru bilgi sahibi olmayan kimseler, melekleri savaşa sokmuşlardır. Klasik kaynaklardan birkaç örnek nakletmekle yetiniyoruz:

MELEKLERİN SAVAŞIP SAVAŞMADIĞI

Âlimler, meleklerin Bedir Günü bizzat savaşıp savaşmadıkları hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir kısım âlimler şöyle demişlerdir: “Cebrâîl (a.s), 500 meleği Hz. Peygamber'in ordusunun sağına indirmişti. Ordunun bu cenahında Hz. Ebû Bekr vardı. Mîkâîl (a.s) de 500 melek ile birlikte, ordunun sol cenahına indi. Burada da Hz. Ali b. Ebî Tâlib (r.a) bulunuyordu. Melekler insan şeklinde idiler ve üzerlerinde beyaz elbiseler vardı. Bu 1.000 melek, Bedir'de bizzat savaştı.”
Meleklerin Bedir'de savaştıkları, fakat Hendek [Ahzâb] ve Huneyn savaşlarında savaşmadıkları söylenmiştir. Ebû Cehl'in, İbn Mes‘ûd'a (r.a), “Sesini duyup da kendini göremediğimiz bu şeyler nedir?” dediği, Abdullah b. Mes‘ûd'un (r.a) da, “Onlar, meleklerin sesidir” cevabını verdiği, bunun üzerine Ebû Cehl'in, “Bizi yenen siz değilsiniz, onlar” dediği rivâyet edilmiştir. Yine rivâyet edildiğine göre bir müslüman, bir müşriğin peşine düştüğünde, başının üstünde bir şakırtı duyuyordu ve birden önündeki müşriğin yuvarlanıp düştüğünü ve yüzünün paramparça olduğunu görüyordu. İşte böyle bir hâdiseyi Ensârdan biri, Hz. Peygamber'e (s.a) anlatınca, o, “Doğrusun. Bu, gökten gelen yardımdandır” buyurdu.
Diğer bazı âlimler ise, meleklerin Bedir'de bizzat savaşmadıklarını, ancak Müslümanların (yanında durarak) sayılarını çoğalttıklarını ve Müslümanlara sebat verdiklerini; aksi hâlde tek bir meleğin gücünün, bütün dünyayı yok etmek için yeterli olacağını; çünkü (meselâ) Cebrâîl'in (a.s) kanadının bir teleği ile, Lût (a.s) kavminin şehirlerini ve Semûd kavminin diyarlarını alt üst ettiğini, tek bir nâra ile Sâlih (a.s) kavmini yok etmiş olduğunu söylemişlerdir.
İbn Abbâs(r.a) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a), Bedir Günü çadırında oturmuş dua ediyordu. Hz. Ebû Bekr (r.a) de sağında oturuyordu. Yanında Hz. Ebû Bekr'den başka kimse yoktu. Derken Hz. Peygamber (s.a) biraz uyuklayıp uyandı. Sonra sağ eliyle Hz. Ebû Bekr'in dizine dokunarak, “Allah'ın yardım edeceğini müjdelerim. Yemin olsun ki rüyamda Cibrîl'i, atlıları yönlendirirken gördüm” dedi.
Bu pasajdan da anlaşılacağı üzere, Allah Kendi yolunda cihad eden veya savaşan kullarına daima yardım edecek, onları muzaffer kılacaktır. Bu vaad, onlarca âyette zikredilmiştir:
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit tutar. (Muhammed/7)
O, Ehl-i Kitaptan inkâr eden kimseleri, toplanmanın ilki için yurtlarından çıkarandır. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da, şüphesiz kalelerinin, kendilerini Allah'tan koruyacağına kesinkes inanıyorlardı. Ama Allah'ın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine, evlerini, kendi elleriyle ve mü’minlerin elleriyle harap edileceği korkusunu düşürdü. Ey basiret sahipleri! İbret alın. (Haşr/2)
Biz, Allah'ın, hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmalarından dolayı, şu inkâr etmiş kimselerin kalplerine korku salacağız. Onların varacakları yer ateştir. Zâlimlerin barınağı da ne kötüdür! (Âl-i İmrân/151)
Ve sen melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde zulmeden biri değildir” diye onları vefat ettirirken bir görseydin. (Enfâl/50-51)
Ve Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zâlim kim olabilir? O zâlimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “Nefislerinizi [canlarınızı] çıkarın. Bugün, Allah'a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O'nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! (En‘âm/93)
Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun [onları öldürün]. Sonra onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayın [cephe gerisindekileri esir alın]. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. İşte! (Allah'ın emri budur.) Eğer Allah dileseydi onlardan elbette intikam alırdı [onları cezalandırıp adaleti sağlardı]. Fakat (böyle olması) sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere/öldürenlere/savaşanlara gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz. O [Allah], onları kılavuzlayacak, durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir. (Muhammed/4-6)
Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez. (ÂI-i İmrân/139-141)
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyâmette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51)
Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)
Ve andolsun ki, gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Sâffât/171-173) Pasajın 13-14. âyetlerinde de kâfirlerin hakk ettikleri sonuca değinilmiştir.H.Yılmaz

Yani, ricat etmeyin, kaçmayın: Ortada Allah'ın zafer vaadi olduğuna göre hiçbir gerekçe ile ricate, gerilemeye izin olmadığı işaret ediliyor. Surenin tamamı gibi bu ayet de öncelikle Bedir Savaşı'yla ilgili olduğuna göre, yukarıdaki öğüt ya da talimatın da, Allah'ın müminlere ulaştırmaları için meleklere buyurduğu “Sizinle beraberim” (12. ayet) sözleriyle başlayan yüreklendirici mesajın bir parçası olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu ayetin ortaya koyduğu ahlakî ders, Kur’an'ın didaktik metodunun bir gereği olarak, doğrudan atıfta bulunduğu tarihsel olayla sınırlı değildir; sürekli bir ilkenin geçerliğini taşımaktadır.M.Esed

Kur'an, askeri stratejinin gerektirdiği düzenli bir gerileme hareketini yasaklamaz. Eğer düşmanın baskısı çok şiddetli ise, geri çekilmek helaldir ve savaşan gruplar, destek almak veya ordunun gerilerdeki birliklerine katılmak amacıyla geri çekilebilirler. Yasaklanan geri çekilme ise, yenilgi anında ölümden kurtulmak için dağınık bir şekilde kaçışarak ordunun geri çekilmesidir. Bu tür geri çekilme büyük bir günahtır, çünkü amacı, kişinin kendi canını kurtarmasıdır ve cehennemde en büyük cezayı gerektirir. Savaş alanından kaçarak geri çekilen kimse ancak kendi canını uğruna savaştığı idealden daha fazla sevdiği için böyle yapar. Hz. Peygamber (s.a)'de böyle bir davranışı kınayarak şöyle der: "Üç tür günah vardır ki, sahibinin işlediği amelleri boşa çıkarır: Şirk, anne babaya isyan ve Allah yolunda savaşırken savaş alanından kaçmak."Aynı şekilde başka bir hadiste de Hz. Peygamber (s.a), ahiret hayatını harap eden yedi günahı zikreder. Bunlardan birisi de kişinin İslam ile küfrün karşılaştığı bir savaşta kafirlere arkasını dönmesi ve kaçmasıdır. Böyle bir kaçış yasaklanmıştır, çünkü korkakça bir hareket olmasının yanısıra çok ciddi sonuçlar da doğurabilir: Bir askerin kaçması, askeri birliğin dağılmasına, bu da tüm ordunun dağılıp kaçmasına neden olabilir. Ordunun kaçması ise tüm ülkenin helak olmasına yol açabilir.Mevdudi 

Bu âyetlerde, savaş esnasında, bir savaş taktiği olarak ya da başka bir Müslüman grubuna yardım maksadı dışında düşmana arkasını dönenlerin [savaş alanını terkedenlerin veya firar edenlerin] mutlaka cezalandırılacağı beyân edilmektedir. Burada, askerî strateji gereği ya da savaşan diğer bir gruba destek vermek amacıyla geri çekilme yasaklanmamıştır. O nedenle müslümanlar, düşmanın baskısı çok şiddetli ise, komutanın emri ile geri çekilebilirler. Yasaklanan geri çekilme, ölüm korkusuyla, panikle geri çekilme, yani kaçmadır. Her kim öyle bir günde düşmana arkasını çevirirse, Allah'tan bir gazaba uğrar ve onun varacağı yer cehennemdir.
Burada konu edilen cezayı, âhirete hasretmek yanlıştır. Allah yolunda savaşmayanlar veya savaş meydanından kaçanlar dünyada da Allah'ın gazabına uğrarlar ve egemen güçlerin kontrolünde zillet içinde cehennem hayatı yaşarlar.H.Yılmaz

Lafzen, “Onları siz öldürmediniz”, -yani, Müslümanların kesin zaferiyle sonuçlanan Bedir Savaşı'nda.Bazı rivayetlere göre, savaş başlarken Hz. Peygamber yerden bir avuç kum-çakıl ya da toprak alarak düşman tarafına doğru savurdu, bununla sembolik olarak onların yaklaşan felaketlerini işaret etmiş oluyordu. Ne var ki, bu kabil rivayetlerin hiç birisi, Hadis ilminin geçerli ölçüleriyle “sahih” (güvenilir) olarak tanımlanan standart sıhhat derecesini göstermedikleri gibi, yukarıdaki ayete de tatminkar bir açıklama getirmemektedirler (bkz. İbni Kesîr'in bu ayetle ilgili açıklaması. Keza Menâr IX, 620 vd.). Ramâ (lafzen, “attı” ya da “fırlattı”) fiili “ok atmak” yahut “mızrak/kargı vb. atmak” anlamına da geldiğine göre, bu ayet Hz. Peygamber'in aktif olarak savaşa katıldığına işaret sayılabilir. Bir başka yoruma göre, bu, Hz. Peygamber'in ashâbıyla birlikte gösterdikleri büyük cesaret ve yiğitlik sayesinde düşmanlarının kalplerine “korku salmaları” olarak da anlaşılabilir. Hangi açıklama tarzı benimsenirse benimsensin, yukarıdaki ayet, Müslümanların, kendilerinden çok kalabalık ve çok daha iyi teçhiz edilmiş Kureyş ordusuna karşı elde ettikleri zaferi yalnızca Allah'ın yardım ve inayetine borçlu olduklarını işaret etmekte ve bütün zamanlar için müminleri, (ayetin devamında sözü geçtiği gibi, bir “sınav” olmak üzere ulaştırıldıkları) başarıları kendilerinden bilip yersiz bir biçimde gurura kapılmamaları yönünde uyarmaktadır. Lafzen, “Kendisi'nden gelen”.  M.Esed 

Burada, Bedir savaşı sırasında meydana gelen bir olay kastedilmektedir. Teke tek karşılaşmalardan sonra, tüm ordunun genel savaşa başlayacağı sırada Hz. Peygamber (s.a) yerden bir avuç kum alıp kafir ordusuna doğru attı ve "Yüzleri kavrulsun" dedi. O sırada başlama işareti verdi ve müslümanlar, bir bütün oluşturarak kafirlere saldırdılar. Mevdudi 

 Kureyşliler, müslümanlarla savaşmak için ilerleyince Allah'ın Elçisi: "Allahım, Kureyş, senin Elçini yalanlayan kibirli önderleriyle geldi. Allahım, bana verdiğin sözü gerçekleştirmeni diliyorum!" dedi ve iki topluluk karşılaşınca yerden bir avuç toprak alıp yüzlerine doğru serpti. Gözleri görmez olan Kureyş ordusu, sonunda bozuldu. İşte âyet, bu kutsal atışa işâret etmekte, onu atanın, gerçekte Allah olduğunu bildirmektedir. Çünkü Elçi, onu atarken kendi varlığıyle değil, Allah ile atmıştı. S.Ateş

Bu âyetlerde, savaşın anlamı anlatılmaktadır: Savaşta insan kâtil olmaz.
Klasik kaynaklarda bu âyetin iniş sebebine ilişkin şu bilgiler verilmiştir:
Rivâyete göre Rasûlullah'ın (s.a) ashâbı, Bedir'den geri döndüklerinde her biri kendisinin yaptıklarını söz konusu etmeye başlayarak, “Ben şu kadar kişi öldürdüm, şunu yaptım, bunu yaptım” demeye koyuldu. İşte onların bu ifadelerinden karşılıklı övünme ve benzeri hâller ortaya çıktı. Bunun üzerine, öldürenin de, her şeyi takdir edenin de Yüce Allah olduğunu, kulun ise, bu işe yalnızca kesbi ve kastı ile katıldığını bildirmek için bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme, aynı zamanda, “Kulların fiilleri kullar tarafından yaratılmaktadır” diyenlerin görüşlerini de reddetmektedir.

Mücâhid şöyle demektedir: “Bedir Günü'nde ashâb ihtilâf ederek, biri “Ben öldürdüm!”; diğeri, “Hayır, ben öldürdüm!” deyince, Allah bu âyeti inzâl buyurdu. Yani, “bu büyük bozgun ve kırma işi, bu hasar, sizin tarafınızdan olmadı. Bu, ancak Allah'ın yardımıyla gerçekleşti” demektir. Rivâyet olunduğuna göre, Kureyş ordusu gözükünce, Allah'ın Rasûlü, “İşte, Kureyş! Bütün kibri ve fahriyle, Senin Rasûlünü yalanlamaya geliyorlar. Allahım! Senden, bana vaad ettiğini istiyorum!” dedi. Bunun üzerine Cebrâîl gelerek, “Bir avuç toprak al ve onu onlara at!” dedi. İki ordu karşı karşıya gelince, Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali'ye, “Bana, bu vâdinin çakıl taşlarından bir avuç ver!” dedi. (Taşı aldığında) Hz. Peygamber bunu Kureyşlilerin yüzüne atarak, “Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun!” dedi. Böylece, bütün müşrikler gözleriyle meşgul oldular, akabinde de bozguna uğradılar.
Süddî der ki: Allah Rasûlü (s.a) Bedir günü Hz. Ali'ye (r.a), “Yerden bana çakıl ver”, buyurdu. Hz. Ali, üzerinde toprak olan çakılları o'na verdi de Hz. Peygamber bunu müşriklerin yüzlerine attı. Gözlerine bu topraktan bir parça girmedik hiç bir müşrik kalmadı. Sonra mü’minler peşlerine düştüler, onları ya öldürdüler ya da esir ettiler. Allah Teâlâ, Siz öldürmediniz onları, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyetini indirdi.
Ebû Ma‘şer Medenî'nin Muhammed ibn Kays ve Muhammed ibn Ka‘b el-Kurâzî'den rivâyetine göre; onlar şöyle demişlerdir: Kavim birbirlerine yaklaştığında, Allah Rasûlü (s.a) bir avuç toprak alıp bunu kavmin [müşriklerin] yüzlerine attı ve, “Yüzleri çirkinleşsin” buyurdu. Onların hepsinin gözlerine girdi ve Allah Rasûlü'nün (s.a) ashâbı ilerleyip onların kimini öldürdü, kimini de esir etti. Onların hezimete uğramaları, Allah Rasûlü'nün (s.a) onlara bu şekilde toprak atması sebebiyle olmuştur. Allah Teâlâ da, Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyetini indirdi.
Abdurrahmân ibn Zeyd ibn Eslem, Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı âyeti hakkında der ki: “Bu, Bedir günüdür. Allah Rasûlü (s.a) üç avuç (toprak, çakıl taşı) aldı ve bir avucunu müşriklerin sağ cenahına, bir avucunu sol cenahına, bir avucunu da ortalarına attı ve, “Yüzleri çirkinleşsin” buyurdu da hezimete uğradılar. Her ne kadar bu, Huneyn gününde vâki' olmuşsa bile Urve ibn Zübeyr, Mücâhid, İkrime, Katâde ve imamlardan bir çoğundan rivâyete göre bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Bedir günü (müşriklerin yüzlerine toprak) atması hakkında nâzil olmuştur.
Âyetteki, Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı ifadesiyle ilgili klasik eserlerde birtakım yakıştırmalar mevcuttur:
1) Müfessirlerin ekserisinin görüşüne göre, bu âyet-i kerîme Bedir Günü nâzil olmuştur. Bununla kasdedilen şudur: Hz. Peygamber (s.a) bir avuç toprak aldı ve onu müşriklerin yüzüne doğru serperek, “Yüzleriniz, suratlarınız değişsin, bozulsun” dedi. Bu toprak, istisnâsız olarak her bir müşriğin gözüne ve burnuna dolmuştu. Dolayısıyla bu, müşriklerin bozulmasına sebep oldu. İşte âyet-i kerîme, bu hususta nâzil olmuştur.
2) Bu âyet-i kerîme Hayber Günü nâzil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a), Hayber kalesi'nin kapısının önünde, eline yayı alıp bir ok attı. Hz. Peygamber'in bu oku, hedefini buldu ve atı üzerinde duran (kâfir) İbn Ebi'l-Hakîk'i öldürdü. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.
3) Bu âyet, Uhud Günü, Übeyy b. Halef'in öldürülmesi hakkında nâzil olmuştur. Çünkü Übeyy, Hz. Peygamber'e (s.a) çürümüş bir kemik getirerek, “Ey Muhammed! Şu çürüyüp un ufak olmuş kemiği kim diriltebilir?” demişti. Hz. Peygamber (s.a) de, “Allah diriltir! Nitekim seni de öldürecek, sonra seni yeniden diriltip cehennemine sokacaktır!” buyurdu. Übeyy b. Halef, Bedir Günü esir alındı. Fidye verip kurtulunca, Hz. Peygamber'e (s.a) “Bir atım var. Onu, birgün onun üzerinde seni öldürebilmek için hergün biraz mısır ile besleyeceğim” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de, “Hayır, inşaallah ben seni öldüreceğim” dedi. Uhud Günü, Übeyy, işte o atı üzerinde koşuşturuyordu. Derken Hz. Peygamber'e (s.a) yakın bir yere geldi. Bazı müslümanlar, onu öldürmek için önüne dikiliverdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Geri durun” dedi ve ona doğru kargısını atarak onun bir kaburgasını kırdı. Onu müşrikler atına yükleyip götürürlerken yolda öldü. İşte bu âyet bu hususta nâzil olmuştur.
Aslında, Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı ifadesi, bir deyimdir. Nitekim Araplar, “Allah senin için atsın” ifadesini kullanırlar ve bununla “Allah sana yardımcı olsun, sana zafer versin, senin lehine olacak işleri yapsın” anlamını kasdederler. Buradaki ifade de, “sana yardım eden, sana zafer veren Allah'tır” demektir.

Bu âyet, Bedir'de zafer kazanan Rasûlullah ve mü’minlere bir ihtardır. Müslümanlar, bu zaferle şımarmamalıdırlar. Savaşı, birçok olağanüstü yardımlar yaratarak Allah kazanmıştır. Mü’minler, el edilen başarıyı kendilerine mal etmemeli; onun Allah'ın lütfu olduğunu bilmelidirler.

Allah, Artık, onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü buyurmak sûretiyle, öldürmeyi de Kendisine izafe ederek Müslüman askerlerin “kâtil” olarak isimlendirilemeyeceğine işaret etmiştir. Zira, kamu otoritesinin emir ve izniyle yapılan meşru savaşlarda adam öldürmek, öldüreni suçlu-katil yapmaz.
18. âyetteki, İşte! Şüphesiz Allah, kâfirlerin tuzağını zayıflatandır ifadesiyle, Allah'ın Bedir'de mü’minlere olan yardımına işaret edilmektedir. Allah'ın yardımı sayesinde mü’minler kâfirlerin tuzaklarını bozdular. Allah'ın yardımından şu âyetlerde de bahsedilir:
Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti. Öyleyse Allah'a takvâlı davranın. (Âl-i İmrân/123)
Hiç kuşkusuz, Allah, birçok yerde ve Huneyn Günü size yardım etti. Hani çokluğunuz size güven vermişti de onun size bir faydası olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkası dönenler hâlinde kaçmıştınız. (Tevbe/25)
Allah'ın savaşta mü’minlere yaptığı yardıma dair geçmiş ümmetlerden de bir örnek verebiliriz:
Sonra Tâlût, ordu ile ayrılınca dedi ki: “Şüphesiz Allah, sizi mutlaka bir nehirle imtihan edecek. Artık kim ondan içerse, benden değildir. Kim de, –ancak eliyle bir avuç alan başka– onu tatmazsa, işte o bendendir.” Sonra da içlerinden pek azı hariç, ondan içtiler. Tâlût ve beraberindeki iman eden kimseler onu [nehri] geçtiklerinde onlar [İsrâîloğulları], “Bizim bugün, Câlût ile ordusuna karşı duracak gücümüz yok” dediler. Allah'a kavuşacaklarına kesinlikle inananlar, “Nice az topluluklar, Allah'ın izniyle nice çok topluluklara gâlip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir” dediler. (Bakara/249)H.Yılmaz

Âyetin muhatabının kim olduğu konusunda farklı görüşler vardır; kimisi muhatabın müşrikler, kimisi mü’minler, kimisi de âyetin ilk bölümünde muhatap mü’minler, son bölümünde ise kâfirler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Âyetin içeriği, muhatabın müşriklere olduğunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla âyette, Fetih istiyorsanız, işte size fetih gelmiştir. Ve eğer son verirseniz, bu da sizin için daha iyidir. Yok eğer dönerseniz, Biz de döneriz. Her ne kadar toplumunuz çok olsa da size hiç bir şekilde, hiçbir zaman fayda vermeyecek. Ve şüphesiz Allah, mü’minlerle beraberdir buyurularak müşrikler uyarılmaktadır. Nitekim âyetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakiller de bunu desteklemektedir:
Bu, kâfirlere bir hitaptır. Çünkü onlar, zafer ve fetih istemiş ve, “Allahım! Bizden akrabalık bağını daha çok kim kesiyor, kim ötekine daha çok zulmediyor ise, Sen onu yenik düşür” diye dua etmişlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen, Mücâhid ve başkaları yapmıştır. Onlar bu sözlerini kendi kervanlarına yardımcı olmak üzere Mekke'den çıkışları sırasında söylemişlerdi.
Bunu, savaş esnasında Ebû Cehl'in söylediği de ifade edilmiştir. en-Nadr b. el-Hâris ise şöyle demişti: “Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk ise, üzerimize ya gökten taş yağdır, yahut da bize acıklı bir azab gönder.” en-Nadr da Bedir'de öldürülenler arasında idi.
Rivâyet olunduğuna göre Ebû Cehl, Bedir Günü, “Allahım! İki dinin en üstün olanına ve yardıma en lâyık olanına yardım et” demiştir.
Yine rivâyet olunduğuna göre o, “Allahım! Hangimiz daha fazla sıla-i rahmi kesip fısk u fücûra daldı ise, yarın onu helak et!” demiştir.
Süddî şöyle demektedir: Müşrikler Bedir'e varmayı ve savaşmayı istediklerinde, Ka‘be'nin örtülerine yapışarak, “Allahım! İki ordunun en yüce ve üstün olanına; iki cemaatin en fazla hidâyette olanına; iki grubun en kerîmine ve iki dinin en üstününe yardım et!” dediler. Bunun üzerine de, Cenâb-ı Hakk bu âyeti indirdi.
Süddî der ki: “Müşrikler, Mekke'den Bedir'e doğru çıktıklarında Ka‘be'nin örtülerine yapışmışlar, Allah'tan yardım dilemişler ve, “Ey Allahım! İki ordudan en üstün olanına, iki gruptan en şerefli olanına ve iki kabileden en hayırlı olanına yardım et” demişlerdi. Allah Teâlâ da, Eğer siz fetih istiyor idiyseniz; işte fetih size gelmiştir âyetinde, “Sizin söylediğinize muhakkak yardım ettim ki o da Muhammed'dir” (s.a) buyurur.” H.Yılmaz 

Bu ayetin inananlara mı, yoksa onların Bedir'deki hasımlarına, yani, müşrik Kureyşlilere mi hitab ettiği konusunda müfessirler arasında ittifak yoktur. Râzî gibi bazı müfessirler bunun müminlere bir öğüt olduğu görüşünü benimsemişler ve ayeti yukarıda aktarıldığı gibi anlamışlar; bir kısmı da bunun Kureyşlilere yöneltilmiş bir tehdit olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu son görüşü benimseyenler, görüşlerini doğrulamak için ayetin ilk cümlesinde geçen feth (lafzen, “açıklık/açma”) sözcüğüne, linguistik açıdan pek de aykırı düşmeyen “hüküm” ya da “karar” anlamını vermişler ve ayeti şöyle aktarma yolunu seçmişlerdir: “[Ey inkarcılar,] Bir hüküm mü bekliyordunuz! -İşte size varıp erişti karar. Artık (bundan böyle) [Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı savaşmaktan] kaçınırsanız, bu sizin kendi iyiliğinize olur; yok eğer dönüp de yine savaşmaya kalkarsanız, o zaman Biz de dönüp sizi yine bozguna uğratırız. Ve topladığınız ordunun da size hiçbir yararı olmaz, velev ki sayıca çok da olsa; çünkü, bilin ki, Allah inananlarla beraberdir!” Bu çift yönlü aktarımdan da anlaşılacağı gibi, yorumlar arasındaki fark daha çok feth (“hüküm” yahut “zafer”) sözcüğünün ve fieh (“ordu” yahut “cemaat”) sözcüğünün çift yönlü mecazî anlamları arasında yapılan tercihlere dayanmaktadır. İkinci sözcük ele alındığında, bu sözcüğün zihinde ilk çağrıştırdığı şey “bir grup” yahut “toplanmış, bir araya getirilmiş insanlar” oluyor ki, bu da az çok tâife ya da cemaat'in anlam alanı içine düşüyor. Böyle olunca, artık bu sözcüğün hem “bir ordu”yu hem de “bir topluluğu” işaret amacıyla kullanılmaması için bir sebep kalmıyor ortada. Bunun gibi, ne‘ûd ifadesi de iki yönde anlaşılabilir: yani, ya “Biz de sizi tekrar bozguna uğratırız” yönünde, ya da bizim tercih ettiğimiz biçimde: “Biz de [yardım vaadimizden] geri döneriz” yönünde; tabii ilkinde inanmayanlara, ikincisinde ise inananlara hitab ederek. (‘Adâ fiilinin “sözünden döndü” anlamındaki kullanımı için bkz. Tâcu'l-‘Arûs ve Lane V, 2189.) Yukarıda sözü geçen her iki yorum da linguistik olarak doğrulanabilir olmakla birlikte, sözkonusu ayetten önceki bölümün sonraki bölüm gibi inananlara hitab ettiğine bakılırsa, bizim burada benimsediğimiz (ve İbni Kesîr'e göre Ubeyy b. Ka‘b tarafından da desteklenen) yorumun bu anlatım örgüsü içinde daha uygun olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, yukarıdaki ayet, bizce, inananlar inançlarına, doğru yoldaki eylemlerine sadık kaldıkları sürece Allah'ın onlarla birlikte olacağı; onlar gerçek müminler olmadıkça, gelecekte ne kadar büyük bir topluluk oluştururlarsa oluştursunlar güçsüz ve mukavemetsiz kalacakları yolunda Müslümanlara yapılmış bir uyarı, bir hatırlatma durumundadır. M.Esed

Burada, Kureyşlilerin savaşa çıkmadan önce Kabe'de yaptıkları dua kastedilmektedir. Müşrikler Kabe'nin örtülerine tutunup şöyle dua etmişlerdi: "Allahım iki taraftan hayırlısına zafer ihsan et." Özellikle Ebu Cehil: "Allahım! Haklı tarafa zafer ihsan et, saldırgan olan tarafı da rezil et. " diye dua etti. Allah iradesini gösterdi ve müslümanların haklı ve hayırlı taraf olduğunu göstermek üzere onlara büyük bir zafer ihsan etti. Mevdudi

Burada Hakkı kulakları ile duyan, fakat onu kabul etmeyen ve ona inanmayan münafıkların tutumu ifade edilmektedir,: onlar inandıklarını iddia ettiler, fakat emirlere uymadılar. Mevdudi

Bkz. 2:93 ve 4:46 ve ilgili notlar. Bu ifadeyle daha önce iki kez Yahudilere atıfta bulunulmakla birlikte, buradaki atıf daha geneldir; ve Kur’an'ın mesajından haberdar olduğu, onu anlayıp kavradığı halde ona aldırmayan herkesle ilgili görünmektedir. M.Esed

Yani, "Hakkı dinlemeyen ve onu dilleri ile söylemeyenler, Hakka karşı sağır ve dilsizdirler." Mevdudi Lafzen, “yürüyen ya da sürünen hayvanlar” (devâb, tekili dâbbeh), insanlar dahil. M.Esed

Şüphesiz ki, Allahın yaratıklarından, yeryüzünde aklını kullanmayanların, Allah nezdide en kötüsü, hakkı işitip öğüt almamak için, onu konuşmamak için sağır-kesilen ve Allah'ın emir ve yasaklarını idrak edemeyen kimselerdir.

Müfessirler, bu âyetle kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikret­mişlerdir.

Abdullah b. Abbas'a göre:

Bu âyet-i kerime, Abdüddar oğullan hakkında nazil olmuştur. Bunlar şöyle diyorlardı: "Biz, Muhammed'in getirdiği şeylere karşı sağır ve dilsiziz." Âyet-' i kerime'de işte bunlar kınanmaktadır. Onların, yeryüzünde hareket eden, mer­kep, köpek, domuz gibi hayvanlardan bile kötü oldukları bildirilmektedir. Zira bu çeşit hayvanlar, idrak kabiliyetinden yoksun oldukları için mazurdurlar.Fakat kâfirler, idrak sahibi oldukları halde gerçekler karşısında kör ve sağır gibidirler. İşte bu sebeple hayvanlardan daha aşağıdırlar.

Muhammed b. îshak'a göre ise bu âyetle münafıklar kastedilmiştir. Taberi bundan önceki âyetlerin de Mekke müşriklerinden bahsetmeleri hasebiyle bu âyetin de, Abdullah b. Abbas'ın dediği gibi, onları kastettiğini söylemenin daha isabetli olacağını söylemiştir. Taberi

Bu münafıklar, Hakkı sevmedikleri ve onun uğrunda çalışmayı istemedikleri için, Allah onlara emirlere uyma ve savaş alanına gitmeleri konusunda yardımcı olsaydı bile, karşılaşacakları ilk kritik anda savaş alanından kaçarlardı. Bu nedenle onların savaşa katılması faydadan çok zarar getirirdi. Mevdudi

Bu âyetler, Allah'ın, Elçisi'nin sözlerini işitip ondan yararlanmayan, onu yüreklerine sindirmeyen, ona önem vermeyen insanlara uyarıdır. Böyle kimseler, işittiklerini, gerçek anlamda işitmedikleri için söz anlamayan sağır ve dilsiz hayvanlara benzetilmişlerdir. Bu insanlarda hayır isti'dâdı (yeteneği) yoktur. Eğer hayra, mutluluğa yetenekli olsalardı, Allah onlara sözlerinin gerçek anlamını işittirirdi. S.Ateş

Bu âyetlerde, mü’minler ile mü’min görünenler sergilenerek gerçek mü’minlere, o yalancı Yahûdiler ve münâfıklar gibi olmamaları uyarısı yapılmaktadır. Âyetteki, İşitmedikleri hâlde “İşittik [vahye kulak verdik]” diyenler ifadesi ile, vahyi samimiyetle dinlemeyen, işittiklerini iyice düşünmeyen, onun hakkında tefekkür etmeyen iki yüzlü kimseler kasdedilmiş; dolayısıyla da mü’minler ciddiyet ve tefekküre davet edilmişlerdir:
Ve küfretmiş olan şu kişilerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyen şeylere çoban haykırışı/karga haykırışı yapan kimsenin hâli gibidir; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden onlar, akıl da etmezler. (Bakara/171)
Ve and olsun ki, cinnden ve insten [tanıdığınız-tanımadığınız] bir çoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır onlarla anlamazlar, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerin [duyarsızların] ta kendileridir. (A‘râf/179)
Âyetteki, Elçi'ye itaat ifadesiyle, “Elçi'ye bağlılık; o'nun aldığı kararlara; yaptığı içtihatlara saygılı davranmak, özellikle bu âyetin bulunduğu bağlamda, devlet reisi, ordu komutanı sıfatlarını da taşıması hasebiyle Elçi'ye askerî ve idarî alanlarda ters harekette bulunmamak” kasdedilmiştir.H.Yılmaz

Şayet Allah, bu müşrikler hakkında hayırlı olacağını bilmiş olsaydı onla­ra, Kur'anın öğüt ve ibretlerini işittirirdi ki, Allah'ın delillerini bizzat Allah'tan duyup düşünsünler. Fakat Allah onlarda herhangi bir hayır olmadığını, onların, cehennemlik oldukları yazılan şakiler olduklarını bu itibarla iman etmeyecekle­rini bildi ve onlara işittirmedi. Şayet Allah onlara Kur'anı işittirse de onu öğren­miş olsalar bile onlar, Allah'tan ve peygamberlerinden yüzçevirirler. Kendileri­ne gerçekleri gösterecek delillere iman etmezler. İnatlarında ısrar ederler.

Bir kısım müfessirier.bu âyet-i kerime'nin müşrikleri kastettiğini Allah Teâlâ'nın, onların iman etmeyeceklerini bildiği için Resulullah'a indirdiği Kur'anı onların işitmesini nasîb etmediğini söylemişlerdir.

Diğer bir kısım âlimler ise bu âyetle münafıkların kastedildiğini, Allah Teâlâ'nın, onların dilleriyle söylediklerini kalblerine nüfuz ettirmediğini zira on­ların, iman etmeyeceklerini bildiğini söylemişlerdir.Taberi

Yani, insanın iç arzu ve eğilimleriyle bu arzu ve eğilimler doğrultusunda girişebileceği eylemler arasına. Burada, Allah'ın, insanı onun iç arzu ve eğilimlerinin yapmaya sevk ettiği şeylerden alıkoyabileceği ya da caydırabileceği ifade ediliyor (Râğıb). Başka bir deyişle, insanı, çarpık yahut sapık arzuların eliyle yanlış yollara düşmekten ve dolayısıyla, “aklını kullanmayan sağır ve dilsiz kimseler”den olmaktan (22. ayet) ancak Allah'tan yana diri tutulan bir bilinç ve duyarlığın alıkoyabileceği ve ancak böyle bir bilinç ve duyarlığın, insanı “hayat veren çağrıya” yani, eğriyle doğrunun ne olduğu konusundaki derin idrake ve buna göre davranma iradesine bağlı tutabileceği dile getiriliyor. M.Esed

 21-23. ayetlerde, müminler, münafıklar gibi davranmamaları konusunda uyarılmışlardı. Burada ise böyle yapmamanın çaresi sunulmaktadır. İki yüzlü davranışa karşı en etkili silah, Allah'a ve ahiret gününe duyulan inançtır. Eğer bir kimse herşeyi bilen -o gizli niyetleri, arzu ve istekleri, kalblerdeki gizli düşünceleri bile bilir- Allah'a hesap vereceğine ve en sonunda O'nun huzuruna döndürüleceğine samimiyetle inanırsa, böyle iki yüzlü bir davranışta bulunmamak için elinden geleni yapacaktır. İşte bu nedenle Kur'an, münafıklık hastalığını tedavi eden bir ilaç olarak imanın bu iki temel ilkesine tekrar tekrar değinir. Mevdudi

Burada “kötülük yönündeki ayartı” ifadesiyle aktarılan fitne terimi geniş bir kavramlar kümesini kucaklamaktadır: “ayartma”, “imtihan”, “deneme”, ya da “kişinin sınanıp denendiği bir bela” gibi. Ayrıca nisbeten birbirine yakın bu anlamlar dizisinin bir uzantısı olarak: “fesad/karışıklık” (3:7 ve 6:23'de olduğu gibi), “ihtilaf” yahut “çekişme” (gruplaşmalara yol açan ya da insanın gruplaşmalar içindeki yerini tayin eden bir “imtihan” fikrini bünyesinde taşıdığı için); keza “zulüm” ve “baskı” (insanın yoldan çıkmasına, manevî değerlere olan inancını yitirmesine yol açabilecek bir bela ya da musîbet olduğu için -fitne bu anlamda 2:191 ve 193'de geçiyor) ve nihayet “kargaşalık/fesad”, “birbirine düşme” ve “kardeş kavgası” (bütün bir toplumu ya da cemaati şaşkınlığa ve giderek başıbozukluğa ve anarşiye sürüklediği için). “Kötülük yönünde ayartı” ifadesi, bütün bu anlamları kucaklar göründüğü için, yukarıdaki akış içinde en uygun karşılık olarak geldi bize: Yalnızca, ruhî/manevî gerçekleri açıkça ve kesin olarak inkar edenlerin bu ayartıyla karşı karşıya bulunmadıkları, fakat başka şartlarda iyi ve dürüst olanların da kendilerini doğru yoldan uzaklaştırabilecek her şeye karşı belli bir süreklilik içinde ve bilinçli olarak korunmadıkları takdirde bu ayartının kurbanı olabilecekleri fikri de bu karşılığın isabetli olduğunu göstermektedir. M.Esed  

Ayet-i Kerime, insanların, iman etmemeleri, Allah'ın emirlerine uyma­maları, ve alakasızlaşmaları sebebiyle gelecek olan musibetin, iyiyi kötüyü ayır­madan, herkesi içine alacağını, kuru ile beraber yaşın da yanacağını zalimlerin başına gelecek olan felakete, salih kişilerin de uğrayacağını beyan etmektedir.

Bu hususta Resulullah (s.a.v.) efendimiz de şu hadis-i Şeriflerinde buyur­maktadır ki:

"Canım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ya iyiliği emredip kö­tülüğe mâni olursunuz yahut Allah sizlere kendi katından pek yakında bir azap gönderir de sonra onu kaldırılması için Allah'a yalvarırsınız Allah da duanızı kabul etmez.

"Allah, belirli kişilerin suçundan dolayı bütün insanları cezalandırmaz. Ancak, aralarında kötülük yayılır, onlar da bu kötülükleri Önlemeye kadir ol­dukları halde engel olmazlarsa işte o zaman Allah, belirli kişilerin suçundan do­layı onları da diğerlerini de cezalanıdırır.

"Ümnmü Seleme diyor ki:

"Resulullah'm şöyle buyurduğunu işittim. "Ümmetim içinde günah açık­tan işlenince Allah, katından göndereceği bir azapla hepsini cezalandırır. "De­dim ki: "Ey Allah'ın Resulü, onların içinde o gün salih insanlar yokmudur?" Re­sulullah buyurdu ki "Evet vardır." Dedim ki "Onların durumu ne olur?" Buyur­du ki: "Herkesin başına gelen, onların da başına gelir. Sonra onlar, Allah'ın affı­na ve rızasına kavuşurlar.

Zübeyr b. el-Avvam demiştir ki: "Ben bu âyeti uzun zaman okudum. Bi­zim, bu âyetin zikrettiği kimselerden olacağımızı sanmıyorduk. Bir de baktık ki, bununla biz kastediliyormuşuz."

Hasan-ı Bari demiştir ki: "Bu âyet, Ali, Osman, Talha, Zübeyr gibi, Re­sulullah'm sahabilerinden bir kısım insanlar hakkında nazil olmuştur.

Süddi de bu âyetin, Cemel vak'asma katılan sahabilere işaret ettiğini söy­lemiştir.Taberi

 "Toplumsal fitne" ile burada, sadece bireylerle sınırlı kalmayan ve aynı anda tüm toplumu saracak denli yaygın olan topluca işlenen kötülükler kastedilmektedir. Böyle bir durumda sadece günahkarlar değil, o günahları işleyenler arasında bulunanlar da Allah'ın azabına uğrarlar. Bu, böyle kötülüklerle çevrilmiş bir hayata katlanmaları nedeniyledir.
Bu konuyu açıklığa kavuşturmak için, bir şehri sağlık koşulları açısından ele alalım. Eğer pislik bir kaç yerde yaygınsa, bu pisliğin kötü etkileri sadece o bölge veya bölgelerde görülecektir ve sadece evlerini ve kendilerini temiz tutmayanlar bu pisliğin kötü sonuçlarından etkileneceklerdir. Fakat eğer pislik tüm şehre yayılmışsa ve onu engelleyecek ve sağlıklı koşulları tekrar geri getirecek bir kimse olmazsa, o zaman hava, su ve toprak da kirlenecek ve tüm şehirde salgın bir hastalığa neden olacak denli zehirli olacaktır. Tabii ki bu, pisliği yayanlarla ondan kaçınanları birbirinden ayırmayacak ve o çevrede yaşayan tüm insanları etkileyecektir.
Aynı durum ahlaki çöküntü, bozukluk ve müstehcenlik için de söz konusudur. Eğer bu kötülükler bazı kimselerde varsa ve bu iyi insanlar tarafından kontrol altında tutuluyorsa, bunların kötü etkileri sadece onları işleyenlerle sınırlı kalacaktır. Diğer taraftan eğer toplumun vicdanı, kötüyü baskı altında tutamayacak denli zayıfsa ve günahkar, ahlaksız ve sapık insanlar kötülükleri açıktan işleyecek denli cesaret sahibi olabiliyolarsa, işte o zaman bu fitne bir ahlaksızlık salgını haline gelmiş demektir. Böyle olduğundan da kendi iyiliklerini muhafaza eden ve yaygın kötülüklere karşı edilgen bir tavır gösterenler dahil, azaptan kurtulamazlar. Çünkü onlar bu salgın hastalığı durdurmak için hiçbir çaba göstermemişlerdir.
Bu şekilde Allah müslümanlara, Hz. Peygamber'in (s.a) gönderiliş amacı olan ve onun çağırdığı ideali oluşturan iyiliği emredip kötülükten sakındırma görevinin önemini anlatmaktadır: "Bu görevde hem birey, hem de toplum olarak rolünüz vardır. Eğer bu idealin gerçekleşmesi ve kötülüklerin yok edilmesi için samimiyetle çaba harcamazsanız, içinizden bu kötülükleri işleyen, onları yayan veya bireysel olarak bu kötülüklerden uzak bir hayat yaşayanlar arasında hiç bir ayırım gözetilmeksizin hepinizin azaba uğramasına neden olacak bir fitne salgını çıkacaktır.
Aynı gerçeğe A'raf: 163-166'da da değinilmişti. Bu İslam'ın genelde tüm insanları ıslah etmek üzere izin verdiği savaşın temel ilkesi olarak da kabul edilebilir. Mevdudi

Yukarıda sıralanan âyetler birbirini tamamlamaktadır. Onun içindir ki, onları bir arada yorumlamayı uygun buluyoruz.

1. "Ey iman edenler! Allah ve Resûlü'ne itaat ediniz!" Enfâl sûresinin merkezî konularından biri ve en önemlisi, Allah'a ve O'nun peygamberine itaat etmektir.

Buradaki itaat, "bağlılık" anlamına gelmektedir. Diğer bir anlamını da 19. âyette geçen günâha dönmemek ve günâha son vermek kelimelerinden alabiliriz. Ama Enfâl sûresinin Bedir Savaşı ile olan sıkı ilişkisini düşünür­sek, ganimetlerin Allah ve Peygamberi'ne ait olduğu ilkesine boyun eğmek, Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olmak, barış yapmak konusundaki emirleri yerine getirmek, Allah ve Peygamberi'ne itaat etmek demektir. Aynı emir, Enfâl sûresinin 1. âyetinde de gündeme gelmişti.

Enfâl sûresinin 15. âyeti dikkate alındığında, "Düşmanlarla karşılaşıl­dığında onlara sırt dönmeyiniz" emrini yerine getirmenin Allah'a itaat olaca­ğı görülmüş olur. Bu âyetten sonra gelecek pek çok âyette yer alan emir de bu itaat kavramının içine girmektedir.

2. "İşittiğiniz halde O'ndan yüz çevirmeyiniz!" Burada mealini verdiğimiz "ondan" kelimesinden kimin kastedildiğine açık­lık getirdiğimizi söyleyemeyiz. anhüdeki zamirin, bazılarına göre Al­lah'a, bazılarına göre Kur'ân'a, hatta peygambere gittiğini söyleyenler vardır. Bunların içinden seçilmesi gereken mâna, "Kur'ân" olmalıdır. Bu seçişteki delilimiz ne olabilir? Âyetin sonunda gelen "işittiğiniz halde" ifadesi, buna delil olmaktadır. İşitilen, sözdür; Kur'ân Allah'ın sözü olduğuna göre, onu işitince ona sırtını dönmemek gerekir. İtaatin bir şekli de budur. Kur'ân'ı din­leyen bir müslüman ondan yüz çeviremez ve çevirmemelidir.

Âyetin ilk kısmındaki hitap iman edenlere olduğuna göre, demek ki iman edenlerin işittikleri, dinledikleri Kur'ân'a yüz çevirme ihtimalleri var­dır. Eğer bu ihtimal olmasaydı, Allah bu emri vermezdi. Bu emir sadece Kur'ân'ın indiği dönemdeki insanları kapsamına almamakta, kıyamete kadar gelecek bütün nesillere hitap etmektedir. İlk bakışta iman eden insanların, dinledikleri Kur'ân'a yüz çevirmeleri ihtimal dahilinde görülmemektedir, ama bu ihtimal her zaman vardır

3. "Dinlemedikleri halde işittik diyen­ler gibi olmayınız!". "Kabul etmedikleri halde kabul ettik diyenler gibi olma­yınız!" anlamına gelmektedir. "İşitmek, dinlemek, kabul etmek, tasdik et­mek, inanmak" demektir. "İşittik" demek, kabul ettik demektir; dinlememek de kalben kabullenmemek mânasını ifade etmektedir. "Dinlemek" duyu or­ganlarının en önde geleninin eylemidir. Eski eğitim sisteminde kulak önde, modern eğitimde ise göz öndedir. Ancak din eğitiminde, özellikle tebliğ ko­nusunda kulak öne geçmektedir. Çünkü Kur'ân'ın başkalarına duyurulması gerekiyor. Mümin, dinlemediği halde dinledim, dememelidir. Bu durum münafıklığın özelliğini yansıtmaktadır. Mümin, münafığın davranışını paylaşa­maz. Bakara sûresinin 14. âyetinde anlatılan münafığın davranışını asla gös­termemelidir.

4. "Şüphesiz Allah katında canlı­ların en kötüsü, aklını kullanamayan sağırlar ve dilsizlerdir". Bu âyette ge­çen devâbb kelimesinin tekili dabbehtir. İnsanlar dahil olmak üzere, yürü­yen ve sürünen hayvanların tamamı devâbb kavram içine girmekledir. sûresinin 45. âyeti bunu açıklamaktadır "Allah her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür...".

Demek devâbb, "yaratıklar, canlılar" anlamına gelmektedir. Canlıların karın üstü sürünmesinin, ayak üstü yürümesinin önemi yoktur. Önemli olan aklı, kulağı ve dili olmaktır. Aklı olmak, düşünmenin; kulağı olmak, dinle­menin; dili olmak da hakikati itiraf etmenin işareti olmaktadır. Bütün bunlar tekâmül etmiş haliyle insan denen canlıda bulunmaktadır. Bu organları, ka­biliyet ve yetenekleri kullanmak, insanı en şerefli canlı durumuna getirirken, kullanılmaması da en kötü duruma düşürmektedir.

Aklını kullanamayan sağırlar ve dilsizler, canlıların en bayağısı ve kö­tüsü olmaktadır. Demek ki insan, psikolojik kabiliyet ve yeteneklerini kulla­narak insan oluyor; çünkü ondaki bütün biyolojik organlar hayvanda da var­dır.

Bu âyet bir yönü ile A'râf sûresinin 179. âyetine, diğer bir yönüyle de Bakara sûresinin 18 ile 171. âyetine bağlı durumdadır. Bu âyetler, insanların yeteneklerini kullanmadıkları zamanlarda ne gibi hallere düştüklerini açıkla­maktadır. Söyleneni anlamayan, aklını kullanıp düşünemeyen ve anlatılana kulak vermeyen insanların değerlendirmesi yapılırken, "en kötü, en bayağı canlı" ifadesine yer verilmektedir.

Allah bu değerlendirmeleri niçin yapmaktadır? Bu âyetler, din eğitimi­ne ve genel eğitime, insanı hayvan olmaktan kurtarıp insan olma onurunu ka­zandırabilmek için aklını kullanmasını, doğru düşünmesini, dinlemesini ona öğretmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır.

5. "Allah onlarda bir İyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi". Bu âyet, kader konusunun çok önemli bir boyutu­nu gündeme getirirken, ilâhî eğitimin temel ilkelerinden birine de dikkat çek­mektedir. Kader boyutunu açıklayabilmek için şu soruyu sormakta yarar var­dır:

Yüce Allah onlara işittirebileceği halde neden işittirmemektedir? Onla­ra işittirseydi, belki de onlar da işiteceklerdi. Bu soru ve açıklamaların ceva­bını bu âyet vermektedir. Allah'ın onlara işittirmesinin sebebi, onlarda bir iyi­lik olmadığını, işitmeye hazır olmadıklarını bilmesidir. Allah ilim sıfatının gereği olarak, onların durumunun ne olduğunu önceden bilmektedir. İyilik adına kendinde bir alt yapı olan insanı işittirmeye lâyık gördüğünü hükme bağlamaktadır. Demek ki insanın durumu ilâhî takdiri etkilemektedir. Çünkü onlara işittirmiş olsa bile yüz çevirip döneceklerini de biliyordu. Böylece Al­lah insanın önceki durumu ile sonraki durumunun ne olacağını bilmektedir. Yapacağı işittirmenin ne alt yapısı ne de geleceği vardı. Allah'ın bir değer ta­şımayana ve gelecekte bir değişime uğrama ihtimali olmayana böyle davran­dığı ortaya çıkmaktadır.

Diğer taraftan bu âyet, eğitilemeyecek insanların olduğuna da işaret et­mektedir. Peygamberler ve din âlimleri, bütün insanların etkilenebileceği il­kesinden hareket ederler, ama zamanla bazı kimselerin eğitilemeyeceğini an­larlar. Allah bu durumu daha önce bildiği için takdirini ona göre düzenlemek­tedir.

Dinlemeyen, konuşmayan ve aklını kullanmayan insanda iyiden bir kı­rıntı olmadığı için Allah ona işittirmemektedir. Yûnus sûresinin 100. âyetin­de, aklını kullanmayan insanın pislik olduğu belirtildiği gibi, bu insanı temi­ze çıkartmakla rahatsız olacağı da bir gerçektir; çünkü o, pislik içinde yaşa­maya alışmıştır.

6. "Ey insanlar! Allah ve Peygamberi sizi size can verecek şeylere çağırdığı za­man, çağrılarına koşunuz. Allah'ın kişi ile kalbi arasına girdiğini ve O'nun huzurunda toplanacağınızı biliniz". Bu âyetin analizinden çıkarılacak neticeler şunlardır:

a) Yüce Allah ve elçisi, insanları ona can verecek şeylere çağırmakta­dır. Bu ne anlama gelmektedir? Allah insana can vermiştir, tekrar ona can vermesi neyi ifade etmektedir? Allah ve elçisi insanları Kur'ân'a çağırmak­tadır. Kur'ân'ı dinleyen ve onun hükümlerini yerine getirenler başka bir can elde etmektedirler. Şûra sûresinin 52. âyetinde bu husus şu şekilde belirtil­mektedir. "İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vah-yettik". Bir ruh taşıyoruz, bu biyolojik canlılığımızı temin ediyor; bir ruh, ya­ni Kur'ân taşıyoruz, manevî canlılığımızı temin ediyor.

Kur'ân'ın insanın iç âlemine ve sosyal hayatına getirdiği değerlere gö­re hareket etmek, aslında can kazanmak, hayat bulmaktır. O zaman Kur'ân'ı düşünce, duygu ve davranış olarak yaşamayanlar da yaşayan ölü durumun­dadırlar. Bunun böyle olduğunu Neml sûresinin 80 ve Rûm sûresinin 52. âyetlerinde görüyoruz: "Elbette sen ölülere duyuramazsın".

Beynini, gönlünü ilâhî çağrıya kapatanlar, kendi beyin ve gönüllerinin etra­fında bir duvar örmüşler, bir mânada kendilerini mezara koymuşlardır. Bu psikolojik mezar onların gerçekleri duymasını engellemektedir. Âyette, "Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir, sen kabirlerdekilere işittiremezsin" (Fâtır 35/22) buyurulurken, bu ölülere işaret edilmektedir.

Demek ki Allah ve Peygamberi neye çağırıyorsa, o şeye karşı kalbi ve gönlü açık olana can vermektedir. Onun içindir ki, can veren davete uyulma­sını emretmektedir. Can veren davete uyup uymama seçeneği, iman edenle­rin iradesine kalmıştır. Eğer Allah zorla uydursaydı, bu emre gerek kalmaya­caktı. Birisi çıkıp "Bu davete sizi zorla uydururum" diyemez.

Enfâl sûresinin muhtevası içinde, bu davet edilen şeye mâna verecek olursak, bunun "savaş" olduğunu söyleyebiliriz. Bedir Savaşı bu sûrede ko­nu edildiğinden, bazı müminler savaşa gönülsüz gidiyorlardı. Bu âyette Al­lah vatanını, milletini, namusunu, hürriyetini korumak için savaşa gitmenin aslında hayat olduğunu söylemektedir. Bu değerler uğruna savaşmayanlar, zamanla düşmanların kuvvetlenip saldırmaları ile bütün hayatlarını kaybedeçeklerdir.

Allah ve Peygamberi'nin, bu sûrenin konusu olan Bedir Savaşı'na davet

" Al­lah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Bilâkis onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız" (Bakara 2/154).

Allah ve Peygamberi'nin davet ettiği şeyler, âhirette insanı ebedî cen­nete götürecek olan eylemler olabilir. Âyet, iman edenleri davet ettiğine gö­re, davet edilen şey iman değil, eylemlerdir. îman ile amel insanı ebedî olan cennete götüreceğine göre, buradaki can verme olgusu âhiret hayatı olabilir. Bunu nasıl delillendiririz? "Bu dünya hayan sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Âhiret yur­duna gelince, işte asıl yaşama odur, keşke bilmiş olsalardı" (Ankebût 29/64).

îman ederek iyi davranışlar sergileyenlerin iyi bir hayat yaşamasına, yaşatılmasına da bir işaret olabilir. "Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatacağız" (Nahl 16/97). Demek ki iyilikleri, güzellikleri, doğru­lukları ve hakikati yaşayan insan, iyi bir dünya hayatına sahip olacaktır. De­mek ki Allah ve Peygamberi'nin çağırdığı değerler bunlardır. Bunlar insana, hayatın içinde hayat bahşediyorlar. Allah ve Peygamberi'nin davet ettiği ey­lemler ve değerler, insana hayat vermektedir.

Âyetin bu kısmından çıkarılacak başka bir netice de vardır: Âyet, Allah ve Peygamberi'nin çağırdığı şeylerin amacını tesbit etmektedir. Bu çağrının amacı, insana yeni bir hayat vermek olmalıdır. İnsanın psikolojik ve sosyal hayatına can katacak değerlerin öğretilmesinin ve yaşatılmasının önemi vur­gulanmaktadır. Beşerî eğitim de aynı değerlerin peşinde koşarsa, onları öğre­tirse, insanlara can vermiş olacaktır.

Demek ki bir insanın biyolojik yapısını ayakta tutan can vardır, bir de Allah katında onun şerefini ayakta tutan can vardır. Bu can, güzellikleri, doğ­rulan, iyileri ve hakikati hayata geçiren eylemlerdir. İyi eylemler de ferdin ve toplumun hayatına can katmakta ve onu yaşatmaktadır.

b) Yüce Allah inananların şu gerçeği de bilmelerini istemektedir: "Bi­liniz ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer. Ve siz elbette onun huzurunda toplanacaksınız". Allah "kişi" kavramı ile "ben"i kastetmekte, "kalp" ile kal­bin, yani aklın birbirinden ayrı olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanda bir "düşünen ben", bir de "düşünülen ben" vardır. Akıl, düşünen ben; insanın ak­lı kendine yöneldiğinde, kendi üzerinde düşündüğünde "düşünülen ben" du­rumunu kazanmaktadır. Yûnus Emre, "Bir ben var bende benden içeri" der­ken buna işaret etmektedir. Demek ki insanda "iki ben" vardır. Bunlardan bi­ri "düşünen ben", yani akıl, diğeri de üzerinde "düşünülen ben", yani insanın kendisi. Allah, bu iki "ben"in arasına girmekte ve oradaki oluşumları bilmek­tedir.

Kişi ile kalbi, yani düşünen ben ile düşünülen benin arasına girilmesi­nin anlamı, insana olan yakınlığıdır. Sadece yakınlığı değil, aynı zamanda in­sanın iç âleminde olan her şeyden haberi olduğunu, kendi etkinliğini orada sürdürdüğünü ifade etmektedir.

Ayetin bu kısmında şu ifadeye niçin yer verilmiştir? Bunun cevabını, âyetin birinci bölümünde bulabiliriz. Âyetin ilk bölümündeki emir, "çağrıya uymak"tır. Çağrıya uymanın ilk merhalesi, insanın gönlündeki oluşumdur. Allah insanın iç alemindeki "uyma" şeklindeki oluşumu bildiğini anlatırken, yakınlığını gündeme getirmektedir. Bu yakınlığın başka bir ifadesini Kâf sû­resinin 16. âyetinde bulmaktayız: "Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız", Bu âyette, insanda vesvese veren bir "ben" ve bir de vesveseyi alan bir "ben" olduğu ifade edilmektedir.

Demek ki bir "etkileyen ben", bir de "etkilenen ben" vardır. Bunun baş­ka bir açıklaması da şudur: İnsan psikolojik yapısı ile hem süje hem de obje olmaktadır. Başka bir ifade ile hem fail hem de mef'ûl yapısını taşımaktadır. Allah, "düşünen ben" ile "düşünülen ben", vesvese veren ben ile vesvesele-nen ben, etkileyen ben ile etkilenen ben arasına girmekte ve bu etkinliğinin müminler tarafından bilinmesini emretmektedir. Onun içindir ki "Bili­niz!" emrini vermektedir. İnsanın psikolojik yapısı ile davranışları arasında bağlantı ve sıkı ilişkinin Allah tarafından bilindiğinin bilinmesi isteniyor. Çünkü insan bu ilişkiler sistemini Allah huzurunda toplandıkları zaman daha net görecektir.

Allah huzurunda toplanmanın anlamı, bu ilişkiler sisteminin düzenli kurulmasını temin etmektir. Allah ve Peygamberi'nin çağrısına uymak bir ey­lem, bunu yöneten de akıl olmaktadır. Allah bu eylem arasına girebilmekte­dir, çünkü düşünen ben dediğimiz akıl, düşünürken psikolojik bir eylem ha­lindedir.

Din eğitimcileri, düşünen ben ile düşünülen benin aynı insanda olduğu­nu, insanın kendine yönelebildiğini, kendini hissedip gözleyebildiğini, böyle bir oluşumun olabileceğini insanlara anlatmalıdırlar. İnsanın aklı, hem düşü­nen hem gören hem de emreden bendir. Bu ben hem kendine emretmekte hem.de insanın diğer arzu ve eğilimlerine emretmektedir. Yapılan kanunlara uyan bir devlet başkanı gibi, "düşünen ben" denen akıl, kendi emirlerine de uymakta, hatta kendi kendine emir vermektedir.

7. "Bir de, aranızda yalnız haksızlık edenlere erişmekle kalmayacak fitneden sakınınız ve Allah'ın cezalandırmasının çetin olduğunu biliniz".

a) Yüce Allah takva kelimesinden oluşan emri sosyolojik bir anlamda kullanmaktadır. Âyetin ilk emri şudur: "Fitneden sakınınız!" Bura­daki fitne kelimesine Muhammed Esed, "kötülük yönündeki ayartı" anlamı­nı vermektedir. "Ayartma, imtihan, deneme, insanın sınanıp denendiği bir be­lâ, fesat, yani karışıklık" mânasına gelen bu kavram, çoğunlukla sosyal yapı­nın bozulması anlamında kullanılmaktadır.

Âl-i Imrân sûresinin 7. ve En'âm sûresinin 23. âyetlerinde olduğu gibi, buradaki fitne, "ihtilâf, çekişme, karışıklık, kafaları karıştırmak, şaşkınlık" anlamlarındadır. İnsanın manevî değerlere sırtını dönecek kadar baskı gör­mesi, zulme uğraması şeklindeki musibeti göstermektedir. Bakara sûresinin 191. âyetinde de bu mânadadır. "Onları (size karşı savaşanları) yakaladığınız yerde öldürünüz. Sizi çıkar­dıkları yerden siz de onları çıkarınız. Fitne adam öldürmekten daha kötüdür". Bakara sûresinin 193. âyetinde geçen fitne de aynı anlama gelmekte­dir.

Toplumu şaşkınlığa düşüren, kardeş kavgası çıkaran, başı bozukluğa sebep olan, anarşi meydana getiren ve insanları kötülük adına ayartan her davranış, fitnenin kapsamına girmektedir. Toplumsal hayatı çürüten fitne de­nen oluşumdan sakınma emrini takva kelimesinden oluşturması ile Allah, takva denen ruh olgunluğuna ve sorumluluk bilincine nasıl ulaşılacağını da öğretmektedir. Bir toplumda fitne, kardeş kavgası devam ederken takva de­nen ruh olgunluğunu yakalamak mümkün değildir. Demek ki takva, toplum­sal hayat içinde kazanılır, kendini ondan soyutlayarak değil.

b) Fitne bulaşıcı bir hastalıktır. Kötülüklere karşı ses çıkartmamak, tep­ki göstermemek de fitnedir. Fitne, özellikle haksızlık edenlere isabet etmekle kalmaz, haksızlığa göz yumanlara da isabet eder. Bu anlamda fitne, "belâ" demektir. Zulme rıza göstermek de zulümdür. Yayılan kötülüklere, toplumu saran zulme tepki göstermemek, ona dur dememek, önlemek için çare arama­mak da zulümdür.

Yüce Allah müminlere şu bilinci kazandırmaktadır: Zulüm yapanlara karşı sesinizi yükseltiniz, tepkinizi gösteriniz, önlemek için çare arayınız. Bu tepki sizin toplumsal takvanızı oluşturacaktır. Toplumsal hayatın bağışıklık sistemini, takva bilinci oluşturacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, fitne denen toplumsal karışıklık, bozuşma sadece onu üretenlerde kalmaz, bir bulaşıcı hastalık halinde toplumun tama­mına yayılır. Bunun önünde durmak ve onu üretenlerle mücadele vermek ge­rekir. Fitneyi Allah'ın verdiği ceza, belâ olarak alırsak, iyiler, toplumdaki bo­zuşmayı, dengelerin altüst olmasını engellemelidirler. Aksi takdirde gelecek olan ilâhî ceza, iyileri de kapsamına alacaktır. Kötülüğü üretmekle kötülüğe mani olmamak, neredeyse aynı ağırlıkta suç olmaktadır. Bunun böyle oldu­ğunu ve olacağını şu hadîs de nakletmektedir: "İnsanlar zâlimi görüp de ona engel olmayacak olurlarsa, aradan fazla zaman geçmeden Allah onların hep­sini kendi katından göndereceği bir azaba çarptırır"

Buhârî ("Fiten", 6) ve Tirmizî'de ("Fiten", 12) yer alan Hz. Peygamber'in gemi benzetmesi de bunu ifade etmektedir. Allah'ın hükümlerini çiğ­neyenlerle, onlara saygı gösterenler, kura ile geminin katlarına yerleşirler. Alt kattakiler su ihtiyaçlarını gidermek isterler ve üst kattakileri rahatsız etmemek için bulundukları yerden bir delik açıp su almaya kalksalar, hepsi bera­ber batarlar. Üsttekilerin, onlara mani olması gerekir; onlara mani olurlarsa kurtulurlar.

Burada şu soruyu sormak gerekir: "Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçu­nu yüklenmez" (En'âm 6/164); "Her kişi kazandıkları karşılı­ğında rehin alınmıştır" (Müddessir 74/38); "Kazandığı iyilikler onun lehine, yaptığı kötülükler de aleyhinedir" (Bakara 2/286) buyurulduğuna göre, cezanın sadece suçu işleyene gelmesi gerekmiyor mu? Bu sorunun cevabını, yorumunu yapmakta olduğumuz Enfâl sûresinin 25 âyeti vermektedir. Kötülüklerle mücadele etmeyen, zâlimi durdurmaya çalışma­yan, toplumdaki bozuşma ile ilgilenmeyen insanlar, ne kadar iyi olurlarsa ol­sunlar, bu ilgisizlikleri sebebiyle azaba uğrayacakları suçu işlemiş olmakta­dırlar.

c) Allah'ın azabının şiddetli olmasının bilinmesi, kötülüğe, bozuşmaya, karışıklığa karşı ilgisiz kalmaya karşı caydırıcı bir nitelik taşımaktadır. Âye­tin bu kısmındaki "Biliniz!" emri, "Sakınınız!" emrini tamamlamakta­dır. Âyetin başındaki takva kelimesinden üretilen "Sakınınız!" emri, sonun­daki "Biliniz!" emrine dayanmalıdır. Çünkü takvanın temellerinde "bilgi" vardır. Bilmeyen insan toplumdaki çürümeyi anlayamaz, ondan nasıl sakına­cağını bilemez, çürümenin, bozuşmanın, karışıklığın nerelere ulaşacağını kestiremez. Bilmeyen insan, iyiden yana değişimin nereden başlaması gerek­tiğini, iyinin nasıl üretilip hayata geçirileceğini bilemez. Câhil insan toplum­daki zulmün ateşini söndürme yerine, benzine ateşle yaklaşma gibi zulmü körükleyebilir. Düzelteyim derken bozar, durdurayım derken hız kazandırır, yapayım derken yıkar, temizleyeyim derken kirletir.

Bu âyetin Enfâl sûresinin konu edindiği Bedir Savaşı ile ne ilgisi var­dır? Bedir Savaşı eğitim amaçlı bir savaş olduğundan, şirk denen zulme kar­şı yapılmıştır. Şirk Allah'a karşı yapılan bir haksızlıktır. Müşrikler, Hz. Pey-gamber'i Mekke'den çıkartmakla ona zulmetmişlerdi. Bu zulme karşı göste­rilen iki tepkinin adına Bedir Savaşı denmektedir. Böyle bir savaşa çıkma­mak, katılmamak, zulme rıza göstermek olacağından, zulüm yapanların uğrayacağı cezaya onların da uğrayacağına dikkat çekilmektedir.

İman edenlerin "İman ettik" diyerek kenara çekilmelerinin, zulme kar­şı ilgisiz ve tepkisiz kalmalarının, onlar için iyi olmayacağı vurgulanmakta­dır. Yüce Allah savaşı bir eğitim faaliyeti olarak görmüş, sebep olarak da zul­mü belirlemiştir. Nisa sûresinin 148. âyetinde olduğu gibi, zulme uğrayanın sesini duyurmasını istemektedir. B.Bayraklı

İnananların, Mekke'den Medine'ye göç etmeden önce, İslam'ın ilk dönemlerindeki güçsüz durumlarına ilişkin bir gönderme. Tabii bu, aynı zamanda bütün çağlarda her Müslüman cemaat için geçerli -onların zayıf ve sayıca azınlıkta oldukları bir safhadan başlayarak sonradan hem sayıca hem de nüfûz ve tesir olarak artıp güçlenmeleri biçiminde kendini gösteren ve Müslümanların hal ve hareketleriyle paralel bir seyir arzeden ilahî sünnete dair- bir hatırlatmadır. M.Esed

 "... umulur ki, şükredersiniz" sözleri ele alındığı çerçeve içinde çok önemlidir. Müslümanlar, sadece Allah onları Mekke'de zayıf durumlarından kurtarıp Medine'nin güvenli ortamına kavuşturduğu ve hayatın güzel ve temiz rızıklarını lutfettiği için şükretmekle kalmamalılar. Onlar aynı zamanda şükürlerini pratikte yaşayarak göstermeli, Allah'a ve Rasulü'ne itaat etmeli ve Allah'a güvenip İslam uğrunda karşılaşılan tüm güçlük, tehlike ve engelleri cesurca göğüsleyerek bu davanın başarıya ulaşması için gayret ve samimiyetle çalışmalıdırlar. Onlar eğer Allah yolunda samimiyetle çaba harcarlarsa, O'nun daha önceden olduğu gibi yine Yardımcı ve Veli'leri olacağına ve kendilerini her tür tehlikeden kurtaracağına inanmalıdırlar. O halde şükür sadece nimeti kabul edip tasdiklemek değildir; o pratikte de görülecek bir şekil olmalıdır. Eğer bir kimse kendisine nimet verenin, lütfunun değerini kabul ettiğini söyler, fakat onu memnun etmek için hiçbir şey yapmaz, ona samimiyetle hizmet etmez, ya da onun gelecekte de aynı lütfu göstereceğinden şüphe ederse, bu şükür değil, nankörlüktür.Mevdudi 

 Mü’minlere hitap edilen bu âyetlerde, başarılı olabilmeleri için yapmaları gerekenler ifade edilmiş; yanlış davranışlarının sadece kendilerine değil başkalarına da zarar vereceği bildirilmiştir. Paragrafta ilk olarak Elçi'ye itaat, bağlılık sadedinde, Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi], sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Elçi'ye icabet edin emri verilmiştir. Elçi'nin çağırdığı “hayat verecek şeyler”in neler olduğunu tesbit etmek için önce şu âyetlere bir göz atılmalıdır:
Ve bir beşer için, bir vahiy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle dilediğini vahyetmesi dışında Allah'ın kendisiyle konuşması olmaz. Şüphesiz O, alî'dir hakîm'dir. (Şûrâ/51)
Sen geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin. (Âl-i İmrân/27)
Allah yolunda öldürülenleri de sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Allah'ın lütfundan verdiği şeylerle sevinçli olarak Rabb'leri katında rızıklanmaktadırlar. Arkalarından kendilerine henüz ulaşmayan kimselere, kendileri için hiç bir korku olmayacağını ve üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allah'tan bir nimeti, lütfu ve Allah'ın şüphesiz, mü’minlerin ecrini zâyi etmeyeceğini müjdelemek isterler. (Âl-i İmrân/169-171)
Ve bu iğreti yaşam, sadece bir eğlence ve oyundur. Şüphesiz son yurt ise kesinlikle hayatın ta kendisidir. Keşke onlar, bilmiş olsalardı. (Ankebût/64)
Erkekten ve dişiden, mü’min olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız [ödüllendireceğiz]. (Nahl/97)
Âyetlerden anlaşıldığına göre, insanlığa hayat verecek şey, “Kur’ân, iman, savaş; şehitlik”tir.
Âyetteki, Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ifadesi, vahiylerin, insanın kimliğini değiştirmesine neden olduğuna işarettir. Kâfir ve fâsık kimse vahye kulak verir ve onun hakkında tefekkür ederse, Allah onunla egosu arasına girip ona doğru yolu gösterecek ve cennetine kılavuzlayacaktır.
25-26. âyetlerde de mü’minlerin savaş şartlarında takınmaları gereken tavırlara vurgu yapılıp, Allah'ın kendilerine yardım edeceği ifade edilmektedir.
26. âyetteki, Ve hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz da O [Allah], şükredersiniz diye barındırmıştı, sizi yardımıyla desteklemişti ve size temiz-hoş şeylerden rızıklar vermişti ifadesi ile, mü’minlere geçmişte yaşadıkları korku ve baskılar hatırlatılarak onlardan yaşadıkları hayatın değerlendirmesini yapmaları istenmektedir.
25. âyetteki, Sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmeyen fitneler ifadesiyle, insanları ateşe atan ihtilâf, çekişme, karışıklık, kafaları karıştırmak, düzeni bozmak, anarşi çıkarmak gibi toplumsal fitneler kasdedilmektedir. Çünkü bu fitne, sınır tanımaz. Böyle bir durumda sadece günahkârlar değil, nemelazımcı kimseler de azaba uğrarlar.
Bu durum çevre sağlığı ile örneklenebilir: Çevreyi kirleten bir kimseye müdahale edilmediğinde, kirlilik yayılır ve tüm kenti etkiler. Bunun zararı da, sadece kirleten kişiyle sınırlı kalmaz, orada yaşayan herkese dokunur.
Aynı durum ahlâk ve kültür dejenerasyonu açısından da ele alınabilir: Bir kişinin yaptığı ahlâksızlıkların, zaman içinde kenti, hatta ülkeyi bile sardığına tanık olunmaktadır. Lût kavmi buna güzel bir örnektir; birkaç kişiyle başlayan cinsel sapmalar zamanla tüm kavmi sarmış ve onların sonlarını hazırlamıştır.H.Yılmaz

"Emanetler" çok geniş bir terimdir ve toplumu yahut bireyi ilgilendirir, kişiye muhafaza etmesi için emanet edilen tüm şeyleri içerir. Mesela, kişi anlaşma ve ahitleri bozmamalı, toplumun sırlarını açığa vurmamalı veya kendi kontrolüne verilen mal ve görevi kötüye kullanmamalıdır. (Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Nisa suresi, an: 88) Mevdudi 

 Allah'ın Elçisi(s.a.v.)in, andlaşmalarını bozup, Kureyş ordusuyla işbirliği yaparak müslümanlara hiyânet ettiklerinden dolayı kuşattığı Kurayza yahûdî kabîlesi, barış istediler. Bunlar, müslümanları silip yok etmek üzere gelen birleşik Arap ordusuyla birleşmişlerdi.. Böylece, daha önce soydaşları olan başka bir yahûdî kabîlesinin, yine benzeri bir hiyânetlerinden ötürü yurtlarından sürülüp çıkarılmış olmasından da ders almamış, müslümanların düşmanlarıyle birleşip, yardım edeceklerine söz verdikleri müslümanlara en büyük hiyâneti yapmışlardı. Birleşik Arap orduları çekilip gittikten sonra Allah'ın Elçisi, müslümanlara hiyânet etmiş olan bu yahûdî kabîlesinin kalesini kuşattı, barış isteklerini de kabul etmedi. Yalnız, kendi istekleriyle seçecekleri bir hakemin vereceği karara razı olacağını bildirdi. Sa'd'ı hakem seçen yahûdîler, bu arada konuşup danışmak üzere çağırdıkları Ebû Lübâbe'ye, Sa'd'ın vereceği karar hakkındaki düşüncesini sordular. O da boğazını göstererek teslîm oldukları takdirde boğazlanacaklarına işâret etti. İşte âyet, Ebû Lübâbe'nin bu yanlış davranışına işâret etmektedir. Sonra bu yaptığına son derece pişman olan Ebû Lübâbe, kendisini mescidin direğine bağlatıp, ölünceye, ya da Allah tarafından affedildiği bildirilinceye dek yeyip içmeyeceğine yemîn etti. Yedi gün sonra bayıldı. Sonra Allah, onun affedildiğine dair bir âyet indirdi. S.Ateş

Müfessirler, bu âyet-i kerime'de geçen cümlesindeki fiilinin cümlenin içindeki gramer durumunun ne olduğu hakkında iki görüş zikretmişler ve âyete, bu görüşlere göre mana vermişlerdir.

Abdulah b. Abbas'a göre bu fiil kendisinden Önce geçen cümlesine atfedilmistir. Bu itibarla her ne kadar başında harfi zikredilmemişse de manen zikredilmiş gibidir. Bu izaha göre âyetin manası, mealde veril­diği gibidir.

Süddi ve İbn-i İshaka göre ise fiili, yukanda geçen cümle­nin illeti ve gerekçesidir. Buna göre âyetin manası şöyledir: "Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ihanet etmeyin. Zira onlara ihanet etmeniz, sizin, emaneti­nize ihanet etmeniz ve onu yok etmenizdir.'

Allah Teâlâ, bu âyet-i kerime ile, Resulullahm sahabilerinden iman eden­lere hitabetmekte ve onlara duyurmaktadır ki: "Ey , Allah'ı ve Peygamberini tasdik edenler, görünüşte iman ediyor gibi olup ta imanlarınızı  gizleyerek ve müşriklere, müminlerin gizli durumlarını bildirerek Allah'a ve Peygamberine ihanet etmeyin. Ve Allah'ın size emanet ettiği farzlara da ihanet etmeyin. Onlan eksik yapmayın. Bunu, bile bile yapmayın." Müfessirler, bu âyet-i kerime'nin nüzul sebebi hakkında farklı görüşler

zikretmişlerdir.

a- Atâ b. Ebi Rebahın, Cabir b. Abdullah'tan naklettiğine göre bu âyet-i kerime kervanı ile ticaret yapmaya giden Ebu Süfyan'a, müslümanlann, kerva­nına el koyma planı yaptıklarını bildiren bir münafık hakkında nazil olmuştur. Cabir b. Abdullah diyor ki: "Ebu Süfyan, ticaret yapma maksadıyla Mekke'den ayrılıp Şam'a gidince, Cebrail (a.s.) Resulullah'a gelerek "Ebu Süfyan, ticaret kervanıyla falan yerde bulunmaktadır." demiş, Resulullah da sahabilerine: "Ebu Süfyan filan yerde gidin onu yakalayın. Bunu da gizli tutun" buyurmuştur. Bu­nun üzerine münafıklardan bir adanı mektup yazıp Ebu Süfyana göndermiş ve demiştir ki: "Muhammed üzerinize gelecek tedbirinizi alın." İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime inmiş ve "Ey iman edenler, Allah'a ve Resulüne ihanet etme­yin. Bildiğiniz halde emanetlerinize de ihanet etmeyin." buyurmuştur.

b- Zühri ve Abdullah b. Ebi Katadeye göre ise bu âyet-i Kerime, "Ebu Lübabe" isimli bir sahebe hakkında nazil olmuştur.

Hendek savaşında, Mekkeli müşrikler, müslümanlarla savaşmak için Me­dine'yi kuşatmışlardı. Bunu gören Yahudi Beni Kureyza kabilesi, daha önce Medine'yi savunmak üzere Müslümanlarla anlaştıkları halde bu durumu fırsat bilerek Müslümanlar aleyhine müşriklerle işbirliği yaptılar. Allah, müşrikleri mağlup ederek müslümanlan galip getirince Resulullah (s.a.v.) bu hainlerden hesap sordu. Ve kendilerine verilecek cezada bir hakem seçmelerini istedi. On­lar da Sa'd b. Muaz'ı seçtiler Fakat, Sa'd'in haklarında ne gibi bir hüküm verece­ğini öğrenmek için, sahabeden, Ebu Lübabe ile istişare ettiler. Ve "Biz bu kale­den inip te teslim olursak hakkımızda ne işlem yapılacak?" diye sordular. Ebu Lübabe ise eliyle boğazına işaret etti. Onlar da bundan, kafalarının kesileceğini anladılar.

Ebu Lübabe diyor ki: "Daha oradan kımıldamadan, Allah ve Resulüne ihanet ettiğimi anladım." Ebu Lübabe gelip, kendisini Mescid-i Nebevideki bir direğe bağladı ve "Ölünceye veya Allah tarafından tevbesi kabul edilinceye ka­dar yeyip içmeyeceğine yemin etti. Bu şekilde yedi gün kaldı. Sonunda düşüp bayıldı. Nihayet Allah Teâlâ, Tevbe suresinin yüz iki ve yüz üçüncü âyetlerinde Ebu Lübabe'nin tevbesini kabul ettiğini bildirdi. İşte bu olay üzerine bu âyety nhazil oldu.

c- Muğire b. Şubeye göre ise bu âyet-i kerime, Hz. Osman (r.a.)'nın öldü­rülmesi hakkında nazil olmuştur.

Taberi diyor ki: "Bu hususta en doğru olan söz şudur. "Allah teâlâ, âyet-i kerimede, müminlere, kendisine, peygamberine ve müminlere emanet ettiği şey­lere ihanet etmemelerini emretmiştir. Bu âyetin, Ebu Lübabe hakkında inmiş olması da mümkündür, başkaları hakkında inmiş olması da. Bu âyetin iniş sebebi­ne dair elimizde kesin bir delil bulunmamaktadır.

Müfessirler, âyette zikredilen "Emanetleriniz" ifadesinden neyin kastedil­diği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:

Abdullah b. Abbas'a göre burada zikredilen "Emanetler"den maksat, in­sanların, gözleriyle göremedikleri, Allah'ın farzlarıdır.

Abdullah b. Abbas diyor ki: "Allah'a ihanet etmek, onun farzlarını terk etmekle, Resulullah'a ihanet etmek ise onun sünnetlerini yapmamakla olur.Kendi emanetlerine ihanet de, Allah'ın, kullarını sorumlu tuttuğu görevleri yerine getirmemekle olur.

İbn-i Zeyde göre ise burada zikredilen "Emanetler"den maksat, "Din"dir. İbn-i Zeyd demiştir ki: "Münafıklar, bile bile dine ihanet etmişlerdir. Çünkü on­lar, kâfir oldukan halde, mümin olduklarını açığa vurmuşlar, Allah'ın, kendileri­ne emanet ettiği dinine ihanet etmişlerdir. Taberi

Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi münafıklığa, ihanete ve şerefsizce davranmaya yönelten eğilimlerin en büyük sebebi olmaktadır. İşte bu nedenle Allah mü'minleri para ve çocuk sevgisinin aşırılığına karşı uyarmaktadır: "Bu dünya büyük bir imtihan sahasıdır. Çocuklarınız ve mallarınız ise iki imtihan sorunudur. Bunlar size, onların haklarına uyup uymadığınızı ve konulan sınırları aşıp aşmadığınızı denemek amacıyla verilmiştir. Bakalım sorumlulukları taşıyarak doğru yolda mı yürüyeceksiniz, yoksa arzu ve eğilimlerinizin cazibesiyle ondan sapacak mısınız ve bir taraftan Allah'ın kulu olmaya devam ederken, diğer taraftan O'nun belirlediği hakların dışına taşarak mal ve çocukların kölesi olmaya eğilimli olan "nefsinizi" kontrol edebilecek misiniz?" Mevdudi

Dünyevî şeylere karşı duyulan tutku ve meyil, kişinin ailesi için beslediği kayırma ve koruma duygusu bazan insanı haddi aşmaya (ve dolayısıyla Allah'ın mesajında öngörülen ahlakî ve manevî değerlere ihanete) sevkettiği içindir ki, bunlar fitne olarak nitelendiriliyor. Fitne sözcüğü bu anlam akışı içinde en iyi karşılığını “sınav ve ayartma” sözcüklerinde buluyor. Bu ayetle yapılan hatırlatma, yukarıda 25. ayette yapılan “kötülükten yana öyle bir ayartmaya karşı uyanık ve duyarlı olun ki, ... yalnızca hakkı inkara kalkışanlara musallat olmaz” uyarmasıyla bağlantılıdır. Çünkü başka bakımlardan iyi olan kişiyi kendi yandaşlarına karşı tecavüzkar kılan, onların hakkını ketmetmeye zorlayan unsur bazan sadece açgözlülük ve kendi ailesine çıkar sağlama hırsı olabilmektedir. Ancak buradan şu da çıkarsanabilmektedir ki, Kur’an, Yeni Ahid'in (İncil'in) tersine, dünyevî uğraş ve bağlılıklara hor bakmayı öngörüp de böyle bir horgörüyü dürüst ve salihce bir yaşama biçimi için ön koşul olarak koymamakta, fakat insandan bu uğraş ve bağlılıkların onu ahlakî değerlerden uzaklaştırmasına izin vermemesini istemektedir. M.Esed

 Bu âyetlerde mü’minler, Allah'a ve Elçi’ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de ihânet etmeyin buyurularak uyarılmakta ve kendilerine, Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin vaadi yapılmaktadır.
Müslümanlar mal-mülk ve emanetler konusunda bir hâinlik yapmış olmalılar ki bu uyarıya muhatap olmuşlardır:
Rivâyet edildiğine göre, bu âyet-i kerîme, Ebû Lubâbe b. Abdu'l-Münzir'in Kurayzaoğulları'na kesileceklerini işaret edip bildirmesi üzerine nâzil olmuştur. Ebû Lubâbe der ki: “Allah'a yemin ederim, ayaklarımı yerimden hareket ettirmeden ben Allah'a ve Rasûlü'ne hâinlik ettiğimi anladım. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.” Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, Ebû Lubâbe kendisini mescidin direklerinden birisine bağlayarak şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim, ölünceye yahut da Allah tevbemi kabul edinceye kadar ne bir şey yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim.” Buna dair haber meşhurdur.
Bir diğer görüşe göre âyet-i kerîme, onların Peygamber'den (s.a) herhangi bir şeyi işitip bunu müşriklere ulaştırmaları ve yaygınlaştırmaları üzerine nâzil olmuştur.
İbn Abbâs şöyle demiştir: “Bu âyet, Ebû Lubâbe hakkında nâzil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a), Ebû Lubâbe'yı, Kurayzaoğulları'nı muhasara altına almak maksadıyla onlara yollamıştı. Ebû Lubâbe'nin çoluk-çocuğu ise, Kurayzaoğulları'nın içinde bulunuyordu. Bunun üzerine Kurayzaoğulları, “Ey Ebû Lubâbe! Ne dersin, Sa‘d ibn Mu‘âz'ın hakkımızda vermiş olduğu hükmü kabul edelim mi?” deyince, Ebû Lubâbe boğazına işaret ederek, “Bu bir intihardır, sakın bunu yapmayın” demek istemiştir. Böylece, bu hareket tarzı, Ebû Lubâbe'den, Allah ve O'nun Rasûlü'ne karşı bir hâinlik olmak üzere sâdır olmuştur.”
Süddî şöyle demektedir: “Onlar, Hz. Peygamber'den (s.a) bir şey dinliyor ve bunu ifşa ederek, müşriklere intikâl ettiriyorlardı. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk onları bundan nehyetti.”
İbn Zeyd şöyle demiştir: “Allah onları, tıpkı münâfıkların yapmış olduğu gibi, iman izhar edip, öte yandan ise, küfürlerini gizlemek sûretiyle, hâinlikte bulunmaktan nehyetti.”
Câbir ibn Abdillah'dan şu rivâyet edilmiştir: Ebû Süfyân Mekke'den çıkınca, Hz. Peygamber (s.a), onun çıktığını öğrendi ve onu karşılamaya niyetlendi. Bunun üzerine münâfıklardan birisi, Ebû Süfyân'a, “Muhakkak ki Muhammed, savaşmak için karşınıza çıkacak. Binâenaleyh tedbirinizi alın!” diye bir mektup yazınca, Allah Teâlâ bu âyeti inzâl buyurdu.
Zührî ve Kelbî, bu âyetin Hatıb b. Ebî Lubâbe hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Zira bu sahâbî, Hz. Peygamber (s.a) Mekkelilerle savaşmak için gitmeye niyetlenince, o'nun bu niyetini Mekkelilere yazıp bildirmişti. Bu görüşü el-Esamm nakletmiştir.
Âyette geçen emanetler, çok kapsamlı bir terim olup fert ve toplumu, hatta tüm dünyayı ilgilendiren boyutları vardır. Zira emanet, “kişiye muhafaza etmesi için bırakılan tüm şeyler”dir.
Buna göre, antlaşma ve sözleşmeler, toplumda üstlenilen büyük-küçük vazifeler, kamu malları; kişinin aklı-fikri, organları, sağlığı, gençliği, ömrü, Allah'ın dünyada insana vermiş olduğu sistemler; ormanından, havasından suyuna, böceğinden çiçeğine evrendeki tüm varlıklar birer emanettir.
Âyetteki emanetler'in, pasaj gereği özele indirgendiğinde, “ganimetler”i de içerdiği söylenebilir.
Âyetteki, Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin ifadesiyle, malların ve çocukların birer fitne [ateşe atan etken] olduğu hatırlatılarak şu ihtar edilmektedir: “Dünya malı ve çocuklar, genellikle kişiyi yanlış yollara sevkeder. Kazanma ve koruma hırsıyla insanlar birçok yanlışa tevessül ederler. Yapmaları gerekeni yapmazlar veya yapmamaları gerekeni yaparlar. O nedenle aklınızı başınıza alın, hataya düşmeyin.”
Aynı tarz uyarı başka âyetlerde de mevcuttur:
Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız… Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir Kendi katında olandır. (Teğâbün/14-15)
Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şerr ve hayır ile belâlandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiyâ/35)
Ey iman edenler, ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten tutkuya kaptırarak alıkoymasın; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Münâfikûn/9) H.Yılmaz

Yani, ahlakî ve manevî planda değerlendirme yeteneği (Menâr IX, 648). Keza, bkz. 2. sure, 38. not.M.Esed

 Mü'minler, eğer Allah'tan korkarak hareket ederlerse, Allah'ın kendilerine doğru ile yanlışı ayırdetmelerini sağlayan Furkan'ı yani tüm isleri doğru bir şekilde anlamaya yarayacak gerçek bilgiyi (kriteri) vereceği konusunda te'min edilmektedirler. Böylece, mü'minler eğer isterlerse Allah'ın dileğini yerine getirebilir ve O'nun tasdik ettiği yolu takip edebilirler. Bu kriter (Furkan), her zaman bir sinyal görevi görecek, onlara doğru yolu, Hakk'ın yolunu gösterecek ve onları sapık yollara, şeytanın yollarına karşı uyaracak. Mevdudi

Yüce Allah bu âyette iman edenlere hitap etmektedir. Müminlerin tak­va eylemini gündeme getirerek, bu eylemle kazanacaklarını, yani o eylemin neticelerini açıklamaktadır.Âyette geçen "Allah'tan sakınırsanız" şartını koşarken, "sa­kınma" diye tercüme ettiğimiz takvaya "saygı duymak, Allah'a karşı sorum­luluğunun bilincinde olmak" mânalarını verebiliriz. Allah'a, takva denen ruh olgunluğu içinde kulluk etmek, O'nun emirlerini ve yasaklarını samimi ola­rak yerine getirmek, bazı kazanımmları temin edecektir. Bu kazanımlar bir ba­kıma takva puanı ile ilâhî üniversiteye kaydolmanın ödülleri olacaktır. Âyet bunları şöyle sıralamaktadır:

1. "O, size iyiyi kötüden ayıracak" anlayış olarak tercüme ettiği­miz kelime furkândır. Furkân kelimesi, fark kelimesinden türemiştir. Kur'ân'a, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırdığı için bu isim verilmiştir. Âyetteki furkân kavramına farklı mânalar veren âlimleri ve verdikleri mânaları Kurtubî nakletmektedir. İmam Mâlik, Talak sûresinin 2. âyetine dayanarak "çıkış yolu"; Süddî, "kurtuluş", Ferrâ, "fetih ve zafer" mânalarını vermişlerdir. Buradaki mânasının iyiyi kö­tüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, hakkı bâtıldan ayıracak bir anla­yış olduğunu bir âyetle ispat etmek mümkün müdür? Enfâl sûresinin 8. âye­tinde bunun ispatını görmekteyiz. "Hakkı gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak içindi". Yüce Allah bunu yaparken müminlere de hak ile bâtılı ayırma gücünü vermektedir. Bedir Savaşı hem müşrikleri eğitmek amacını gütmüş hem de müminlere hak ile bâtılı ayırma anlayışını getirmiştir. Müş­riklere bu eğitimi meydan muharebesinde verirken, müminlere gönül, yani akıl alanında vermektedir.

Âyette geçen furkân kavramını "basiret" mânasına alırsak, o zaman A'râf sûresinin 201. âyetini bunu destekleyen bir delil olarak getirebiliriz: "Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda, düşünüp hemen gerçeği görür­ler" . Demek ki takva öyle bir ruh olgunluğudur ki, içindeki oluşumların şey­tanî veya rahmani olup olmadığım ayırabilen düşünce ve basireti insana ka­zandırmaktadır.

Âyetin bu kısmında şu gerçeği de yakalayabiliyoruz: Allah, takva de­nen sakınma eylemini müminlere gösterip, hak ile bâtılı ayırma anlayışını verecektir. Takva denen gönül eyleminin öznesi, insan; iyi ile kötüyü ayırma anlayışını verme eyleminin öznesi de Allah'tır. Demek ki önce kul, takva de­nen Allah'tan sakınma ya da Allah'a saygı duyma eylemini gerçekleştiriyor, sonra da Allah ona iyi ile kötüyü ayırma anlayışını veriyor. Kul eylemini ger­çekleştirmeden Allah takdirini gerçekleştirmiyor.

Hak ile bâtılı ayırma anlayışının ilâhî âlemden insanın gönlüne inebil­mesi için, o gönülde takva denen bir ortam oluşmalıdır. Çünkü furkân denen hak ile bâtılı ayırma anlayışı, basiret sahibi kâmil insanın özelliğidir. Bu özelliğin ağırlığını kaldıracak bir gönül, bu gönül de takva denen bir ilâhî so­rumluluk bilincini ister.

Yüce Allah'ın insana hak ile bâtılı ayıracak anlayışı vermesini, Enfâl sûresinin 24. âyetine giderek de açıklayabiliriz: Buradaki furkân, müminlere hayat veren çağrıdır. Yüce Allah, kişi ile kalbi arasına girip orada bazı deği­şimler gerçekleştirmektedir. 26 ve 27. âyetlerde şükretme kapasitesi, 27. âyette ihanetin ne olduğu, 28. âyette ise mal ve çocukların bir imtihan oldu­ğu gerçeği anlatılmaktadır.

Enfâl sûresi Bedir Savaşı ile ilgili olduğuna göre, furkân kavramına Râ-zî'nin kabul ettiği şu mânayı verebiliriz: Allah sizinle kâfirlerin arasını ayırır. İnkarcılarla müminlerin arasındaki ayırıcı vasıfların tamamını kapsamına al­maktadır. Takva denen ruh olgunluğuna eren müminlerin gönül boyutu, dav­ranışları ve ahlâkı, kâfirlerinkinden farklıdır. Bu farklar Allah'tan gelmekte­dir. Demek ki müminin furkân olması, onun düşünce, niyet, samimiyet ve davranış bakımından farklı olması anlamına gelmektedir.

2. "Suçlarınızı örter". Ayetin bu kısmındaki sey-yiât kelimesini, "ayıplar" olarak mânalandırmak mümkündür. Bu mânayı ve­rirken delilimiz ne olabilir? A'râf sûresinin 20. âyetinde bu kelime "ayıp yer­leri" anlamına gelmektedir. Şeytan, Âdem ile eşini yasak meyveden yedirte-rek, avret yerlerini kendilerine göstermek istedi.

"Suçlarınızı örter" yerine, "ayıplarınızı örter" mealini vermek daha iyi olacaktır. Avret yerlerini örtmenin anlamı, insanı utandıracak çirkin hareket­lerinden kendilerini uzaklaştırmaktır. Keffere kelimesi, "tohumu toprağın al­tında örtmek" anlamına gelmektedir. Bu kelimeye kötü eylemleri görmezlik­ten gelmek, onları silmek mânası da verilebilir. Bu ilâhî eylemi, âyetin başın­daki takva eylemine bağlamak gerekiyor. Mümin, Allah'a karşı sorumluluk bilincinde olursa, Allah onun ayıplarını örtecektir.

Demek ki takva öyle bir ruh olgunluğudur ki, Allah'ın ayıpları örtmesi­ne sebep olmaktadır. Takva denen bilinç, ayıpların Allah tarafından örtülme­sine sebep olmakta ve ayıpların örtülmesi mânasına gelmektedir. Takva de­nen manevî bağışıklık sistemine sahip olmayanlar, manen çıplak durumda ol­duklarından, ayıpları ortada durmakta ve şeytanın etkisine açık halde bulun­maktadırlar. Takva denen ruh olgunluğunu gösteren müminlerin bu çıplak durumunu Allah örtmektedir.

3. "Sizi bağışlayacak". Ayıplarını örtmekle bağışlamak arasındaki temel fark, ayıp kavramının bu dünya ile alâkalı olması, bağışlama­nın ise âhiretle alâkalı olmasıdır. Âhirete uzanan yanlış eylemlerin bağışlan­ması, affedilmesi ile ayıpların örtülmesi, farklı eylemlerdir. Onun içindir ki, bu iki durum âyette ayrı ayrı ele alınmaktadır. Allah'tan sakınma eylemi, âhi-rette sadece ödül kazanmamakta, aynı zamanda başka günâhların affını da getirmektedir.

Görüldüğü gibi Allah müminlerden bir şey isteyip, karşılığında onlara üç şey vermektedir. Hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü ayırma özelliğini anında temin etmektedir.

Âyetin sonunda yer alan "Allah büyük lütuf sahibidir" ifadesinin anlamı, Allah'ın vaadinde duracağı anlamına gelmektedir. Mümi­nin takvası, akıl ile gönülde ortaya çıktığından, ilâhî lütuf da müminin gön­lünde ve beynindeki oluşumlarda kendini göstermektedir. Müminin beynin­de ve gönlündeki iyiden yana bütün oluşumlara uzanan ilâhî lütuf, alt yapı olarak orada takva denen sorumluluk bilincini meydana getiriyor.

Öyle anlaşılıyor ki Allah, bire üç karşılık vermektedir. Müminin bir adı­mına üç adım ile cevap vermektedir. Ama bu büyük karşılığı müminin takva­sı temin etmektedir. Takva denen düşünce, basîret ve niyetle amelin bütün­leşmesi, din eğitimin insanlara kazandıracağı en büyük erdemlerdendir. B.Bayraklı

Bu ayetin ilk cümlesi, Hz. Peygamber ve ashâbına hicretten önce Mekke'de reva görülen zulüm ve baskıya ilişkin bir gönderme ise de genelleyici bir ifade tarzı içinde verilen bu sonuç bölümü, insanlığın dinî tarihi boyunca her çağda tekrarlanan bir olguya, yani ilahî vahyi inkar edenlerin, onu tebliğ edenlere karşı her zaman -ya bilfiil ve fizikî olarak ya da horgörü ve alay yoluyla psikolojik planda ve mecazî olarak- onları zayıf ve etkisiz bırakmak ya da büsbütün yok etmek yolunda düzen ve tertip peşinde oldukları/olacakları gerçeğine işaret ediyor.M.Esed

Bu tuzak, Kureyşliler Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'ye hicret edeceğini öğrendiklerinde kurulmuştur. Müşrikler, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'den hicret etmeyi başarırsa, ulaşamayacakları bir yere gitmiş olacağını ve engellenemez bir hal alacağını hissettiler. Bu nedenle, onunla ilgili kesin bir karara varmak amacıyla ileri gelen liderler Darun-Nedve'de toplandılar. Bazıları onun zincire vurulup ömür boyu hapsedilmesi gerektiği görüşündeydiler. Fakat bu görüş kabul edilmedi, çünkü arkadaşlarının onun davasını yürüteceğinden ve güç kazanır kazanmaz hayatları pahasına da olsa onu kurtarmaya çalışacaklarından korkuldu. Bazıları da onun Mekke'den sürülmesi gerektiğini öne sürdüler. Çünkü bu en azından kendi aralarında yarattığı "karışıklığa" bile son verecekti. O zaman onun nerede yaşadığı ve ne yaptığı kendilerini ilgilendirmeyecekti. Fakat Kureyşli liderler bu görüşe karşı çıktılar ve şöyle dediler: "Bu adamın çok etkileyici bir konuşması ve kalbleri kazanma yeteneği vardır. Eğer buradan ayrılırsa başka Arap kabilelerine gider, onları kendi tarafına kazanır ve güçlendikten sonra takrar dönüp Mekke'ye saldırır." En sonunda Ebu Cehil kendi planını öne sürerek şöyle dedi: "Her aileden genç, soylu ve güçlü bir adam seçelim. Onlar hep birden saldırıp Muhammed'i öldürsünler. Böylece kan diyeti bütün Kureyş kabileleri arasında ortak olacak ve Muhammed'in ailesi olan Abdilmenaf Oğulları bütün kabilelerle savaşmaya güç yetiremeyeceği için kan diyetini para olarak kabul etmek zorunda kalacaklardır." Bu plan oy birliği ile kabul edildi ve belirlenen zamanda onu öldürecek gençler seçildi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onların yüzlerine kum saçarak sağ-salim Mekke'den ayrıldı. Böylece onların planı suya düşmüş oldu. Mevdudi

Karş. 6:25. -Burada, “istesek, şüphesiz biz [kendimiz] de bu tür sözler düzebiliriz” şeklinde aktarılan le-kulnâ ifadesine gelince; bilindiği gibi kâle fiili her zaman sadece “söyledi” anlamına gelmez, yerine göre bazan da “ileri sürdü”, “görüş bildirdi” yahut -edebî, ya da sanatsal bir açığa vurma, dile getirme bahis konusu ise- “kompoze etti/seslendirdi/düzdü” gibi anlamlarda da kullanılır; bu anlamda kâle şi‘ran ifadesi “bir şiir koştu/şiir kompoze etti” demektir. Yukarıdaki anlam akışı içinde bu ifade, müşrik Kureyş'in, Kur’an'ın mesajıyla boy ölçüşebilecek şiirsel bir mesaj ortaya koyabilecekleri yolunda sık sık tekrarlanan fakat hiçbir zaman gerçekleşmeyen iddiayı dile getiriyor. Bu, pek tabii, en geniş anlamıyla, çoğu inkarcının vahyedilmiş metinlere karşı benimsediği genel tutumun da bir ifadesidir. M.Esed

İnkarcılardan gelen -Kur’an'da zaman zaman işaret edilen bu alaycı meydan okuma, gerçekte onların Kur’an'ın ilahî bir vahiy olmadığı yolundaki görüşlerinin küstahça dile getirilmesine matuftur. Enes b. Mâlik'e göre bu sözler ilk kez, Hz. Peygamber'in Mekke'de baş düşmanı olan ve Bedir Savaşı'nda öldürülen Ebû Cehil tarafından sarf edilmiştir (Buhârî). M.Esed 

Bu sözler bir dua yahut beddua anlamında değil, bir tehdit ve bir meydan okuma anlamındadır ve asıl kastettiği şudur: Eğer bu gerçekten Allah tarafından gönderilen bir Hak olsaydı, bizim üzerimize gökten taş yağdırmaya ve bizim onu reddetmemize karşılık bize bundan da acıklı bir azap indirmeye kadir olurdu. Bu tür bir olay olmadığına göre, bu gerçek değildir ve Allah tarafından gönderilmemiştir.Mevdudi

Onların dua şeklinde bu meydan okumalarına karşılık verilen cevap işte budur. Onlara Hz. Peygamber (s.a) içlerinde yaşarken Mekke döneminde bir azap gönderilmeyeceği söylenmektedir. Çünkü Allah, insanlara, Peygamber onları Hakka davet ettiği sürece kendilerini düzeltmeleri için süre verir ve henüz verdiği süre bitmeden azap göndererek onları düzelme ve doğru yola uyma fırsatından mahrum bırakmaz. İkinci sebep ise, Allah bir topluluğa, içinde eski günahlarına ve sapıklıklarına tevbe eden ve yollarını düzeltmeye çalışan bazı kimseler olduğu sürece azap indirmez. Mevdudi 

Bu âyetlerde, Rasûlullah'a güven verilmekte; Mekke'deki yaşamının bazı bölümleri hatırlatılarak müşriklerle baş edildiği gibi bunlarla da baş edileceği, moralini yüksek tutması gerektiği bildirilmektedir. Ayrıca bu paragraf, 26. âyeti de tefsir etmektedir.
30. âyette konu edilen tuzak ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:
Bu buyrukla, müşriklerin Daru'n-Nedve'de Peygamber'e (s.a) tuzak kurmak üzere yaptıkları toplantı haber verilmektedir. Sonunda o'nu öldürmek üzere görüş birliğine vardılar. O bakımdan, geceleyin gözetlemeye koyulup evinin kapısından çıktığı vakit o'nu öldürmek üzere gece boyunca gözetleyip durdular. Peygamber (s.a) de Ali b. Ebî Tâlib'e yatağında uyumasını emretti, Yüce Allah'a da, gittiği yerin izini müşriklerin bulmamaları için dua etti, Allah da onların gözlerini görmez kıldı. Uyku onları bürümüşken çıkıp başlarına toprak saçıp gitti. Sabah olunca Ali, evden dışarı çıkıp evde kimse olmadığını onlara haber verince, Rasûlullah'ı (s.a) ellerinden kaçırmış olduklarını ve kurtulduğunu anladılar. Buna dair haber, siyer kitaplarında ve başka yerlerde meşhurdur.
İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve benzeri müfessirler şöyle demişlerdir: “Kureyş müşrikleri Daru'n-Nedve'de müşâvere ediyorlardı. Derken bir ihtiyar kılığına girmiş olan İblis onların yanlarına gelip, kendisinin Necidli olduğunu söyledi. Oradakilerin bazıları şunu teklif ettiler:
-- Onu [Muhammed'i] bağlayın ve o'nun başına zamanın felâketlerinin gelmesini bekleyelim.
İblis de buna karşılık şöyle dedi:
-- Böyle yapmada bir fayda yok. Çünkü bundan dolayı o'nun kavmi öfkelenir ve kan döker.
Bazıları da şu teklifte bulundular:
-- Onu memleketinizden uzaklaştırın. Böylece o'nun eziyetinden kurtulur, rahata kavuşursunuz.
Bunun üzerine İblis şöyle dedi:
-- Böyle yapmada da bir fayda yok. Çünkü o zaman o, etrafında bir grup toplar ve onlarla size karşı savaşır.
Ebû Cehl ise şöyle dedi:
-- Benim görüşüm şu: Her kabileden birer adam seçip toplayalım. Onlar o'na saldırıp hep birden kılıçlarıyla vursunlar. Böylece o'nu öldürdükleri zaman kanı bütün kabilelere dağılmış olur ve Hâşimoğulları, bütün Kureyş kabileleriyle savaşmayı göze alamazlar, bundan dolayı da o'nun diyetini/kan bedelini almaya razı olurlar.
Bunun üzerine İblis dedi ki:
-- İşte bu doğru fikir.
Cenâb-ı Allah da, Peygamberi'ne bu olayı vahiy ile bildirdi ve o'na Medîne'ye hicret etme hususunda müsaade edip, yatağında yatmamasını emretti. İşte böylece Allah Teâlâ, Hz, Peygamber'e (s.a) hicret hususunda izin verdi. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali'ye yatağında yatmasını emrederek şöyle dedi:
-- Cübbeme börün. Bu işten sana, hoşlanmadığın bir kötülük gelmeyecek.
Müşrikler gece boyu o'nun evini gözetlediler. Sabah olunca girip yatağına koştular. Karşılarında Hz. Ali'yi görünce şaşıp kaldılar. Allah Teâlâ onların bu komplolarını boşa çıkardı.
Süneyd'in Haccâc'dan, onun da İbn Cüreyc'den rivâyetine göre Atâ şöyle demiştir: Ubeyd ibn Umeyr'in şöyle dediğini işittim: Hz. Peygamber'i (s.a) tutup bağlamak veya öldürmek veya o'nu çıkarmak üzere düzen kurduklarında, amcası Ebû Tâlib Hz. Peygamber'e sormuş:
-- Senin hakkında ne düzen kurduklarını biliyor musun?
Hz. Peygamber de şöyle cevap vermiş:
-- Beni büyülemek veya öldürmek veya çıkarmak istiyorlar.
Ebû Tâlib sormuş:
-- Sana bunu kim haber verdi?
Allah Rasûlü cevab vermiş:
-- Rabbim.
Ebû Tâlib şöyle demiş:
-- Senin Rabbin ne güzel Rabb. O'na hayır tavsiye et!
Allah Rasûlü şöyle karşılık vermiş:
-- Ben mi O'na hayır tavsiye edeceğim? Aksine O bana hayır tavsiye eder.
Ebû Ca‘fer ibn Cerîr der ki: Bana Muhammed ibn İsmâîl el-Basrî… Muttalib ibn Ebû Vedâa'dan rivâyet etti ki Ebû Tâlib, Allah Rasûlü'ne (s.a) sormuş:
-- Kavmin senin hakkında ne düzen kuruyor?
Allah Rasûlü şöyle karşılık vermiş:
-- Beni büyülemek veya öldürmek veya çıkarmak istiyorlar.
Ebû Tâlib tekrar sormuş:
-- Bunu sana kim haber verdi?
Allah Rasûlü cevap vermiş:
-- Rabbim.
Ebû Tâlib şöyle demiş:
-- Senin Rabbin ne güzel Rabb. O'na hayır tavsiye et!
Hz. Peygamber de şöyle karşılık vermiş:
-- Ben mi O'na tavsiyede bulunacağım? Bilakis O bana tavsiyede bulunur.
Bunun üzerine, Hani küfredenler; seni tutup bağlamak, yahut öldürmek veya çıkarmak için düzen kuruyorlardı... âyeti nâzil oldu.
31-32. âyetlerdeki, Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman da, “işittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi. Bir vakit de onlar, “Ey Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi ifadeleriyle yine Mekke dönemindeki hâdiselere gönderme yapılmıştır: Bu densizler bir zaman böyle iddialarda da bulunmuşlardı, ama bu, bir palavradan öte geçemedi. Kendilerine sürekli meydan okundu, fakat asla böyle bir kitap ortaya koyamadılar:
De ki: “Andolsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsrâ/88)
Ve bu Kur’ân, Allah'ın astları tarafından uydurulan değildir. Lâkin kendinden önceki kitapları tasdik eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbindendir. Yahut, “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri, bir sûre meydana getirin, Allah'ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz.” (Yûnus/37-38)
Yahut [aslında], “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa, benzeri on sûre getirin, Allah'ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.” Yok eğer bunun üzerine onlar, size cevap vermedilerse, artık bilin ki, o [Kur’ân] ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. Ve O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Artık siz müslüman oluyor musunuz? (Hûd/13-14)
Yahut, “Onu kendi uydurup söyledi?” mi diyorlar? Aslında onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğru kimseler iseler. (Tûr/33-34)
Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre siz getirin, Allah'ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru kimseler iseniz. Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korunun. (Bakara/23-24)
33. âyette, Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azab edecek değildi. İstiğfâr ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir ifadesiyle, geçmişten günümüze devam edip gelen bir ilâhî kanuna işaret edilmiştir: Allah, elçileri azmış toplum içinde bulunurken onları cezalandırmamakta; elçi aralarından ayrıldıktan sonra cezalandırmaktadır. Nitekim Nûh, Lût, Sâlih ve Mûsâ peygamberlerin kavimleri, onlar aralarından ayrıldıktan sonra cezalandırılmıştı. Ayrıca Mekke müşrikleri de Rasûlullah aralarından ayrıldıktan sonra birtakım yenilgilerle cezalandırılmıştır:
Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil-rüsvay etsin. Sizi de, onlara karşı muzaffer kılsın ve mü’min bir toplumun göğüslerine şifa versin, göğüslerinin kinini gidersin. Allah dilediğinin tevbesini de kabul eder. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir. (Tevbe/14-15)H.Yılmaz

Bu surenin vahyedildiği H. 2. yılda Mekke henüz düşman Kureyşlilerin elindeydi ve hiçbir Müslümanın oraya girmesine izin verilmiyordu. Kureyşliler, Hz. İbrahim'in soyundan gelmiş olmalarına dayanarak kendilerini, Hz. İbrahim tarafından tek Allah'a adanmış ilk mâbed olarak inşa edilmiş olan Kâbe'nin (Mescid-i Harâm'ın -bu konuda bkz. 2. sure, 102. not) bakıcılığıyla görevlendirilmiş sayıyorlardı. Kur’an bu iddiayı da, tıpkı Hz. İbrahim'in soyundan gelmiş olmayı “seçilmiş kavim” olmanın dayanağı olarak ileri süren İsrailoğulları'nın iddiaları gibi, reddediyor, yalanlıyor. (Bu bakımdan karş. 2:124 ve özellikle “Benim ahdim zalimleri içine almaz” şeklindeki son cümle.) Belirsiz ve bulanık bir biçimde Allah'a olan inançları hâlâ devam ediyor gibi olsa da, Kureyşliler Hz. İbrahim'in tevhîdî inancını bütünüyle terk etmişler, bu yüzden de, Hz. İbrahim'in inşa ettiği mâbedin (beyt) bakıcılığı konusundaki manevî haklarını aslında kaybetmişlerdi.M.Esed

Manevî ve ruhî öğelerden yoksun derinliksiz ve şekilci eylemler ve tapınma formları kasdediliyor. Bazı erken dönem otoriteleri, ıslık ve el çırpmaların eşliğinde Kâbe'nin çevresinde yapılan dansların İslam öncesi dönemde Araplar tarafından fiilen uygulanan başlıca tapınma biçimlerinden biri olduğunu söylemektedirler. Yukarıdaki ayet için böyle bir açıklama oldukça akla uygun görünse de, ayetin anlam örgüsüne ya da akışına bakılacak olursa, buradaki “ıslık çalmak, el çırpmak” ifadesi daha çok, zenginlik, iktidar, nüfûz, toplumsal konum gibi her türden çevresel, toplumsal olgulara; “talih” ya da “şans” denen ve sebep-sonuç ilişkisiyle açıklanmasında acze düşülen soyut olgulara yarı-tanrısal bir mahiyet yakıştırmaya alışkın bir toplumun dinsel törenlerindeki ya da tapınma formlarındaki manevî boşluğa, yoksulluğa mecazî bir yolla işaret etmek için kullanılmış gibidir.Azap ya da cezalandırma tabiriyle burada müşriklerin Bedir'deki çökertici yenilgileri kasdediliyor M.Esed

Kafirler daha sonra da şöyle uyarılmaktadırlar: "Siz şimdi bir azap istediğinize göre, ona hazırlanmalısınız. Çünkü sizi ondan kurtaracak hiç birşey yoktur." Kureyşliler, Allah'ın evinin koruyucuları oldukları için, kendilerine hiç bir azabın uğramayacağını sanıyorlardı. Bu yanlış anlama şöyle ortadan kaldırılmaktadır: "Onlar Kabe'nin gerçek koruyucuları değildirler. Çünkü sadece miras, onlara Kabe'nin koruyucusu olma hakkını vermez. Sadece muttaki insanlar, bu kutsal yerin koruyucularıdır. Kureyşliler eğer böyle bir hakka sahip idiyseler bile şimdi o hakkı kaybetmişlerdir. Çünkü onlar gerçek takva sahibi insanların, sadece Allah'a özgü olan bu Ev'e gelmelerini engellemişlerdir. Kureyşliler bu Beyt'in koruyucuları, hizmetçileri ve bekçileri gibi davranmıyor, bilakis onun sahibi ve efendisi gibi davranıyorlardı ve istedikleri kişiyi onu ziyaretten alıkoyuyorlardı. Onların Kabe'de yaptıkları ibadetlere gelince, bunlar mırıldanarak anlamsız sesler çıkartmak ve elleri çırpmaktan öte geçmiyordu, Allah'a bağlılık, O'nu zikretmek ve Allah'a ibadetin gerektirdiği tüm özelliklerden yoksundu. Böyle olduğu halde, onlar hala nasıl Allah'tan lütuf veya O'nun azabına uğramama konusunda bir garanti bekleyebiliyorlar?"
Onlara Allah'ın azabının, kendi "cahiliye" düzenlerine ölüm getiren, İslam'a ise hayat veren Bedir savaşındaki yenilgi şeklinde geldiği söylenmektedir. Böylece onların, Allah'ın azabının sadece gökten bir yağmur veya fırtına şeklinde geleceği konusundaki yanlış tasavvurları da ortadan kaldırılmaktadır.Mevdudi

Sözgeliminden anlaşıldığı üzere bu azâb, müşriklerin, Bedir Savaşında uğradıkları felâkettir. S.Ateş

Bu Kuran ayeti, tefsir ve tercümelerde, bizim de önceki baskılarımızda, aşağı yukarı, “Onların Kabedeki namazları ıslık çalmak, el çırpmaktan ibarettir” şeklindedir. Eğer salat kelimesini namaz, “mükaen” ve “tasdiye” kelimelerini ıslık, alkış anlamlarında alırsak, önceki çeviriler doğrudur. Ancak iyice düşünüp araştırırsak bu, ayetin buradaki muradını üstü ve altıyla olan bağlantısını tam vermiyor. Kuranın geneline ve Peygamberimizin mücadelesine bakılacak olursa ve müşrik Arapların vahyi engellemeleri, peygamberi pratesto etmeleri, inananlara işkenceleri, en sonunda onu Mekkeden çıkarmaya kadar varan davranışları göz önüne alınırsa, burada anlatılmak isteneni, müşriklerin, Peygamberin tebliğini ve başkalarının da vahyi dinlemelerini engellemek için, ıslıkla, alkışla, bağırarak protesto etmeleri şeklinde anlamanın daha isabetli olduğunu düşünüyorum. En iyisini Allah bilir. Bak. Alak suresi 9-18 ayetler ile beraber düşünün. M.Sağ

âyetteki, el çırparak, ıslık çalarak salât etme ifadesiyle de, Mekkeli müşriklerin sosyal yardım faaliyetlerini şaşalı, tantanalı bir şekilde yaptıkları belirtilmektedir. Söz konusu salatın, namaz ile alakası yoktur. Onların maksadı, yardım yapmak değil, reklam ve yatırım yapmak, rabbliklerini ortaya koymaktır ki bu durumları Mâûn sûresi'nde deşifre edilmişti:
Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu destekçilerin vay hâline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gâfildirler, onlar, gösteriş yaparlar, ve mâûnu vermezler. (Mâûn/1-7)
Bu konuya ait detay için Mâûn sûresi'ne bakılabilir.

Onlar namazlarından/destek verişlerinden gafildirler,

Âyette “فى - fi” edatının değil de “عن - an” edatının kullanılmasından anlaşılmaktadır ki, namaz esnasında zihinleri dalıp gaflete düşenler değil, namazın ne olduğunu, mahiyetini, erkânını, yararını bilmeden, atalarından gelen bir alışkanlıkla içi boşaltılmış boş namazı kılanlar kınanmaktadır. Bu da âyette belirtilen bu tür namaz kılanların kâfirler olduğunu göstermektedir. Yoksa bu tanımlamaların müminlerle hiç bir ilgisi yoktur. Eğer âyette “fi” edatı kullanılmış olsaydı, bu takdirde kınananlar namazlarını kılarken gaflete düşenler olacaktı. Yani gerçek namazı kılarken hata yapanlar, kusur işleyenler kınanmış olacaktı. Bu durum ise, hatasız bir kulun olamayacağı dikkate alındığında, bütün insanların kınanması anlamına gelecekti. Yüce Rabbimiz bu ayırımı “fi” yerine “an” edatı kullanarak yapmış, böylelikle de namaz kılarken hata yapması mümkün olan bütün insanlar değil, kıldığı namazın ne anlama geldiğini bilmeyenler kast edilmiştir. Rabbimizin kınamasına uğrayan bu kimseler, Celâleddin-i Rumi’nin tabiriyle “Ser bî zemin, dem bî hevâ [baş yere, kıç havaya]” şeklinde namaz kılanlardır.

Bu âyette geçen “ساهون - sâhûn” sözcüğü, Abdullah b. Mes’ud’un mushafında “lâhûn” olarak yer almıştır. Bu durumda âyetin anlamı “Onlar namazı eğlence olarak kılmaktadırlar” olur ki, Enfal sûresinin 35. âyeti de “Onların Beyt yanındaki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir” diyerek müşriklerin namazı zevk, eğlence, tatmin aracı olarak kıldıklarını doğrulamaktadır.

Bu noktada, müşriklerin Kur’ân’da net bir şekilde tarif edilen bu davranışları ile günümüzde dindar geçinen bazı kimselerin düğün-dernek ve çeşitli merasimlerde anlamını bilmeden güzel sesli sanatçılara Kur’ân okutmaları veya bazı kesimlerin dinî ibâdet [ritüel/ayin] olarak sema, zikir ya da sazlı sözlü semah yapmaları arasındaki benzerlik gözden kaçırılmamalıdır.

Yukarıdaki açıklamalar “salâtihim” sözcüğünün terimsel anlamı esas alınarak yapılmıştır. Sözcüğün sözlük anlamı esas alınırsa, âyetin anlamı da “Onlar desteklerinden gafildirler, verdikleri desteği eğlence olarak yapmaktadırlar” şeklinde olur.

6. Âyet: onlar gösteriş yaparlar,

Yani “âhirete inanmadan, namazın mahiyetinden habersiz, eğlence olarak namaz kılanlar gösteriş yapmaktadırlar.”

Âyette “gösteriş yapmak” diye çevirdiğimiz “رياء - riya” sözcüğünün kökü, görmek anlamına gelen “رئية - rü’yet”tir. Sözcük “riya” kalıbına girdiğinde anlamı da “gösteriş” olmaktadır. Gösteriş, bir kimsenin sırf “görsünler” diye bir davranış içerisine girmesi anlamındadır. Gösterişle amaçlanan şey, iyi görünerek insanların kalbinde yer etme isteğidir. Bu bir karakter bozukluğu ve alçakça bir davranıştır. Bu şekilde gösteriş yapanlara “riyakâr” veya “mürai” denir.

“Riya” samimiyetsizliğin ve kişiliksizliğin bir sonucudur. Bu ikiyüzlü kimseler, ya bir dünyalık elde etmek, ya bir makama çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için içten gelmeyen sahte davranışlarda bulunurlar. Bulundukları ortama göre, çıkar sağlamayı düşündükleri insanların hoşuna gidecek veya onlara şirin görünecek hareketler yaparlar. Oysa onları gören, izleyen birileri yoksa bu hareketleri yapmazlar. Zira amaçları doğru olanı yapmak değil, çıkar sağlamayı umdukları kişilerin gözlerini boyamaktır. Bu hareketleri ile beklenti içinde oldukları insanları kandırmaya çalışırlar. Böylece hem kendilerini hem de biriktirdikleri servetlerini korumuş olurlar.

Bu tür insanlar aslında inançsız kimselerdir. Bunlar komşularından en ufak bir yardımı bile esirgedikleri halde, yardım ediyor gibi görünmek istediklerinde de neredeyse televizyon kameralarını ve gazetecileri çağırıp ne kadar yardımsever olduklarını cümle âleme göstermeye çalışırlar. Aslında bu sözde sosyal destekçiliklerini, satışlarını ve prestijlerini artırmak için bir halkla ilişkiler metodu olarak kullanırlar. Bu da yaptıkları sosyal destekçiliğin toplumda kendilerine karşı oluşmuş karşıtlığı ortadan kaldırma amacıyla gerçekleştirildiği anlamına gelmektedir. Ayrıca bunun onlar için bir eğlence olduğu da meselenin bir diğer yönüdür. Tıpkı memleketi soyup soğana çevirenlerin birkaç okul, kültür merkezi, sağlık ocağı yapmaları gibi… Tıpkı bazı sosyetik kulüp ve derneklerin bayramlarda kimsesiz çocukların kaldığı yuvaları ziyaret etmeleri gibi… Tıpkı bazı süper marketlerin reklâm broşürlerinde, ulusal ya da uluslararası yardım kuruluşlarına yaptıkları yardımları ilân etmeleri gibi. Tıpkı Hıristiyan misyonerlerin aslî işleri olan Hıristiyanlık propagandasını perdelemek için sergiledikleri yoksullara yardım ve iş bulma çabaları gibi…

Riya, Kur’ân’da en çok yerilen kavramlardan birisidir:

Ve inananlara rastladıkları vakit “inandık” dediler. Şeytânlarıyla baş başa kaldıklarında ise, “biz kesin olarak sizinleyiz ve onlarla yalnızca alay ediyoruz” dediler. Bakara; 14.

Ey inanalar! Allah’a ve son güne inanmadığı halde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimseler gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın… Bakara; 264.

Ve Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri [Allah sevmez] .Ve şeytân Kim için arkadaş olursa, o ne kötü arkadaştır! Nisa; 38.

Evet, ikiyüzlüler Allah’ı aldatmaya çalışırlar; oysa onları aldatan O’dur. Onlar namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az hatırlarlar. Nisa; 142.

5. Âyet, bize göre Medine münafıklarını değil, Mekke müşriklerini işaret etmektedir. Çünkü Medineli münafıkların hem namazda hem de malî yardımda riyakâr olmalarına karşılık, Mekkeli müşrikler 7. âyette de gördüğümüz gibi hiç malî yardımda bulunmadıkları için sadece namazda riyakârdırlar.

Sûrede dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, ilk âyetlerde tekil ifade kullanılmışken 4. âyetten itibaren “المصلّين - el musallîn”, “الّذين - ellezîne”, “هم - hüm” gibi çoğul ifadeler kullanılmış olmasıdır. Bu da bize, Mekke müşriklerinin namazlarını evlerinde, bahçelerinde, kimsenin olmadığı, görmediği yerlerde tek başlarına değil, Enfal sûresinin 35. âyetinde belirtildiği gibi, Kâbe’nin yanında ve kalabalık içinde kıldıklarını göstermektedir.

7. Âyet: ve mâûnu vermezler.

ماعون - Mâûn”, kendisinde insanlar için fayda bulunan küçük ve az bir şeye denir. “Bol” sözcüğü ile zıt anlamdadır. Müfessirlerin çoğuna göre “mâûn”, komşuların birbirlerine ödünç verdiği ufak tefek eşyalara denir. Bunlar kap-kacak, keser-balta, su kabı gibi, “ıvır zıvır” denen basit eşyalardır. Bu anlamda pek kıymeti olmayan şeyler için kullanılır. Son âyet, dini yalanlayanların aslında çok basit şeyleri bile vermediklerini, toplumsal yarar için ellerini ceplerine atmadıklarını, yaralı parmağa bile üflemedikleri mesajını vermektedir.

Mâûn” sözcüğünün bazı tefsirlerde “zekât” şeklinde çevrildiği görülmektedir. Bu yorum, âyetin delâlet manasına dayanılarak “küçük, basit ve sıradan bir şeyi bile vermeyen bir insanın zekât gibi malının belli bir oranını hiç veremeyeceği” mantığı ile yapılmıştır. Gerek bu âyetin Mekkî, zekât emirlerinin ise Medenî olması ve gerekse Kur’ân’da açıkça “zekât” kavramının bulunması gibi nedenlerle mâûn sözcüğüne zekât anlamı vermek isabetli değildir.

Mâûnsûresi, dikkat edilirse, bundan evvelki sûrelerde üzerinde durulmuş olan sosyal adalet ve sosyal paylaşım ilkelerine ait öğretileri özetleyerek yine ön plâna çıkarmaktadır.

Gerek Mâûn sûresini iyi anlamak ve gerekse mümin ile mükezzibin [yalanlayıcının] bir karşılaştırılmasını yapabilmek için yalanlayıcıların bu sûredeki negatif tavırlarına karşılık müminlerin hangi pozitif tavırlara sahip olduğunun anlatıldığı Bakara sûresinin 3–5. âyetlerine bakmak yerinde olur.

Mâûn sûresi, peygamberimizin misyonunu sürdüren bugünkü müminlere hâlâ şu mesajı vermeye devam etmektedir:

Tüm insanları uyararak onlara öğreteceğiniz, tebliğ edeceğiniz ilk ilke, onları yapılan iyilik ve kötülüğün karşılığının mutlaka âhirette görüleceğine inandırmak olmalıdır. Âhirete inanmayanlar kesinlikle sosyal paylaşımda bulunmazlar. Yapar gözükseler de “dostlar alış verişte görsün” diye yaparlar. Onlar kesinlikle yaralı parmağa üflemezler, kimseye zırnık koklatmazlar. Onlardan hiçbir kimseye ve hiçbir topluma yarar gelmez. H.Yılmaz

Kâfirler mallarını, insanların İslâm'a girnıelerine engel olmak için harcar­lar. Bundan sonra da harcamalarına devam edeceklerdir. Fakat bu harcamaları onlar için sonunda bir pişmanlık sebebi olacaktır. Çünkü malları gidecek fakat onlar yine de, Allah'ın nurunu söndürüp, inkarcılığı yüceltme maksatlarına ula­şamayacaklardır. Sonunda müminler onlara galip gelecektir. Bu onların hem Ölüleri hem de dirileri için büyük bir kayıp ve ağır bir pişmanlık sebebidir. Ölen yok olmuş gitmiş, malları, yağma edilmiş ve ebedi olarak kalacağı azabın içine girmeye acele etmiştir, Sağ kalanlar ise mallarını kaybetmiş, hezimete uğramış, hor ve hakir olarak geri dönmek zorunda kalmıştır. En sonunda hepsi de topla­nıp cehenneme sürükleneceklerdir.

Kureyş kâfirleri Bedir savaşında mağlup olunca, savaştan sağ olarak kurtulanlar Mekke'ye dönmüşler ve şöyle demişlerdir. "Ey Kureyş topluluğu, Muhammed ileri gelenlerinizi öldürdü. Bize malarınızla yardım edin tekrar sa­vaşarak yaptıklarının intikamını alalım."

Said b. Cübeyr diyor ki: "Bu âyet-i kerime Ebu Süfyan hakkında nazil ol­muştur Ebu Süfyan, Uhut savaşında, soyu sopu belli olmayan karışık insanlar­dan iki bin kişi kiralamış ve Resulullaha karşı savaşmıştır. Bu ayet işte o günkü durumu tasvir etmektedir.

Zühri, Muhammed b. Yahya, Asım b. Amr, Husayn b. Abdurrahman ve Amr b. Said b. Muaz demişlerdir ki: "Müslümanlar, Bedir savaşında Kureyş kâfirlerinden ileri gelenlerini öldürüp kuyuya doldurmaları üzerine, geriye kalan perişanları Mekke'ye döndüler. Ebu Süfyan da ticaret kervanıyla Mekke'ya var­mıştı. Kureyşlilerden Rabia'nın oğlu Abdullah, Ebu Cehilin oğlu îkrime ve Ümeyye b. Halefin oğlu Safvan gibi babalan, oğulları ve kardeşleri Bedirde öl­dürülenler, Ebu Süfyanın ve kervanında eşyası bulunan diğer Kureyşli tüccarla­rın yanına gittiler. Onlara: "Ey Kureyş topluluğu Muhammed sizi helak etti. Seçkinlerinizi öldürdü. Siz bu kervan malıyla, onun taraflarına karşı bize yar­dım edin. Ola ki biz, ölenlerimizin intikamını onlardan oluruz." dediler. Onlar da bunların isteklerini yerine getirdiler. İşte bunun üzerine Allah Teala bu âyet-i kerimeyi indirdi. Taberi

"Onlar hüsrana uğrayanlardır." Çünkü onların tüm çaba, yetenek, zaman ve servetlerinin tamamen değersiz olduğu sonunda açığa çıkmıştır. Sadece hiç bir kâr elde edememekle kalmamış, aynı zamanda büyük bir kayba da girmişlerdir. Mevdudi

Kâfirler cehennemde bir araya getirilirler ki Allah, murdar olan kafirleri, temiz olan müminlerden ayırmış olsun. Müminler cennete kâfirler ise cehenne­me yerleşsin. Ve Allah, kâfirleri üstüste yığıp hepsini bir yere biriktirsin. So­nunda onları cehenneme atsın. İşte tamamen zarara uğrayanlar bunlardır. Zira, dünya malını harcayarak âhiret azabını satın almışlar ve bu harcamalarıyla ken­dilerini rezil etmişlerdir.

Âyet-i kerime'de, müminlerin kâfirlerden ayırdedilmesi zikredilmemek­tedir. Bir kısım müfessirlere göre bu iş âhirette olacaktır. Nitekim Allah Teaîa başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır!

"Kıyamet koptuğu gün, işte o gün, müminlerle kâfirler birbirlerinden ayrılırlar. "Ey mücrimler, bugün müminlerden ayrılan."Kıyamet günü bütün insanları bir araya toplarız. Sonra Allah'a ortak koşanlara şöyle deriz: "Siz ve Allah'a ortak koştuklarınız, yerinizden kımıldamayın." Sonra müşrikler­le ortak koştuklarını birbirlerinden ayırırız. Kendilerine tapanlara şöyle derler: "Siz, bize tapmıyordunuz.

Bir kısım âlimlere göre ise, kâfirlerin müminlerden ayırdedilmesi, daha dünyadayken de cihat ve benzeri yollarla gerçekleşmiş olabilir. Bu hususuta da şöyle buyurulmaktadır: "İki topluluğun karşılaştığı günde size gelen musibet, Allah'ın izniyledir. Ve müminleri ortaya çıkarması, münafıkları da belirtmesi içindir. "Yoksa Allah, içinizden cihad edenleri belirtmeden ve sabredenleri onaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Taberi

Yani, başkalarını Allah'ın yolundan çevirmekten ve inananlara karşı savaş açmaktan vazgeçerlerse.Yani, “eski çağlarda yaşamış olan toplumların örneği (sünneti) nasıl vuku buldu”: ahlakî ve manevî gerçekleri inatla görmezlikten gelip inkar eden toplumların başına gelmiş olan ve gelmesi mukadder olan felaketlere işaret ediliyor. M.Esed

Bu âyetlerin açıklanmasından elde edilecek neticeler şunlardır:

1. "Onlar Mescid-i Haram'in mütevellileri olmadıkları halde müminleri oradan geri çevirirler­ken, Allah onlara ne diye azap etmeyecek?" Âyetin bu kısmı, Allah'ın bazı insanlara azap etmesinin "sebebini" tesbit etmektedir. Enfâl sûresinin 30. âyetinde müşriklerin inanç özgürlüğüne mani olduğu anlatılmıştı. Burada ise "ibadet özgürlüğü" gündeme getirilmektedir. Müminleri Mescid-i Ha­ram1 dan geri çevirmenin bugünkü anlamı, ibadet özgürlüğüne engel olmak, Daha önce Bakara sûresinin 217. âyetinde de Mescid-i Haram'm ziyaretine mani olduklarını, halkını oradan çıkardıklarını görmüştük. Mescid-i Haram'ı ziyaret özgürlüğünü engelleyip halkı oradan çıkartmanın en büyük günâhlardan biri olduğu, Bakara sûresinin 217. âyetinde hükme bağlanmıştı.

Hicrî 2. yılda Mekke, müşriklerin elinde olduğundan, Mescid-i Haram'ı ziyaret için müslümanlara izin vermiyorlardı. Araplar'ın, özellikle de Kureyş kabilesinin kendilerini Hz. İbrahim'in soyundan kabul etmeleri sebebiyle, Mescid-i Haram'ın bakıcılığının sadece kendilerine ait olduğuna inanıyorlar­dı. Kur'ân onların kendilerini bu şekilde görevlendirmelerini yalanlamakta­dır.

Bu âyet, Mescid-i Haram'ın mütevellilerinin müşrikler olamayacağını vurgulamaktadır. Âyetin bu kısmında geçen evliya kelimesi, "koruyu­cu, bekçi" veya "mütevelli" anlamlarına gelmektedir. Mescid-i Haram'ın mü­tevellileri demek daha isabetli olacaktır. Mütevellileri olmadıkları halde müşriklerin müminleri Mescid-i Haram'ın ziyaretinden alıkoymaları, yani ibadet özgürlüğünü engellemeleri, Allah'ın onlara azap etmesine sebep ol­maktadır.

Yüce Allah'ın onları cezalandırma şekli, Tevbe sûresinin 14. âyetinde belirtildiği gibi müminlerin onları savaşta yenmesi ile gerçekleşmektedir. Demek ki Allah ibadet özgürlüğüne mani olanlara savaş açtırmakta ve buna izin vermektedir. Hac sûresinin 39 ve 40. âyetlerine bakıldığında, savaşa hangi sebeple izin verildiği görülecek, bunun inanç ve ibadet özgürlüğü ol­duğu anlaşılmış olacaktır.

2. "Mescid-i Haram'ın mütevellileri takva sahiplerinden başkaları değildir, fakat onların çoğu bunu bilmez". Yü­ce Allah Mescid-i Haram'ın mütevellisi olarak müttakîleri tayin etmektedir. Allah'ın haramlarından kaçan, farzlarını yerine getiren, Allah'a karşı sorum­luluğunun bilincinde olan, Allah'a saygı duyan müttakîler, oranın mütevelli­leri olacaktır.

Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mes­cid-i Haram'a yaklaşmasınlar".

Burada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah neden müşriklerin Mescid-i Haram'm mütevellisi olamayacağını buyurmaktadır? Biliyoruz ki Allah bunu

bildirmişti: zaman­lar Rabbi ibrahim'i birtakım kelimelerle imtihan etmişti. Onları tam olarak yerine getirince, 'Ben seni insanlara önder yapacağım demişti. 'Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)' dedi. Allah: 'Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)' buyurdu" (Bakara 2/124).

Demek ki âyette geçen zâlimler kavramı, müşrikler olarak tercüme edilmelidir. "Ahdim müşriklere ermez" ifadesinin anlamı da, "Onları önder yapmam" demektir. Onun için müşrikler Mescid-i Haram'ın mütevellileri olamazlar. Demek bu yasak, Hz. İbrahim'e bildirilen o dönemden başlayan bir yasak olmuştur. Hz. İbrahim'in soyundan bile olsa zâlimler, yönetici ol­mamalıdır. Diğer taraftan Tevbe sûresinin 28. âyetine göre müşrikler, Mes­cid-i Haram'a yaklaşamazlar. Müşriklerin çoğunluğunda bilgi eksikliğinin ol­duğu burada ortaya çıkmaktadır. "Fakat onların çoğu bunu bilmez" buyurulurken, bu bilgi eksikliğine dikkat çekilmektedir.

Kısaca şu neticeyi çıkartabiliriz: Enfâl sûresinin 34. âyetinde ibadet öz­gürlüğüne mani olmanın azabı gerektirecek bir davranış olduğu insanlara ilân edilirken, insan haklarından biri olan ibadet hakkının, yani ibadet özgür­lüğünün önemi vurgulanmıştır. İleri ve gelişmiş toplumların bu özgürlüğe inanç özgürlüğü kadar önem vereceğine işaret edilerek, gelişmişliğin ölçüle­ri arasında ona da yer verilmiştir.

Diğer taraftan ibadet yapılacak yerlere sahip çıkacak, onlarla ilgilene­cek mütevellilerin müminlerden oluşmasını da hükme bağlamaktadır. Günü­müz dünyasında insan eliyle yapılan ibadet yerleri, yani mescidler, Mescid-i Haram'm şubeleri durumundadır, onların tapusunu bizzat Allah üzerine al­makta ve "Mescidler şüphesiz Allah'ındır" (Cin 72/18) ifadesine yer vermektedir.

3. "Onların Beyt'teki yalvarmaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir". Bu âyet, Enfâl sû­resinin 32. âyetinin bir değerlendirmesi mahiyetindedir. O âyette şöyle dua etmişlerdi: "Ey Allahımız! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir gerçekse, üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem veren bir azap getir".

Yüce Allah kâfirlerin, daha doğrusu müşriklerin bu duasını ıslık çalma ve el çırpma olarak nitelendirmektedir. Aslında bazı müfessirler, âyette geçen salât kelimesine, dua mânası vermişlerdir. Salâtın bir anlamı da "namaz kılmak"tır. Biraz daha ileri götürürsek, âyetteki salât kelimesine "tapınma" de­mek de mümkündür. O zaman mânayı "Onların Kabe'nin önünde tapınma­ları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir" şeklinde verebili­riz. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah iman etmeyen insanların duasını, tapın­masını kabul etmemektedir.

Islık çalma ve el çırpma nitelemesi, onların tapınmasının manevî ve ru­hî derinlikten yoksun, şekle bağlı ve içsel öğelerden uzak bir tapınma türü ol­duğunu anlatmak içindir. Diğer taraftan ıslık çalma ve el çırpma nitelemesi, İslâm öncesinden gelen tapınma şekillerini de anlatmış olmaktadır. Bu anla­tımın tarihî bir nitelik taşıdığını da söyleyebiliriz. Buradan bir bakıma âdet­lerin dinî bir nitelik kazanması olarak da değerlendirebiliriz.

Diğer taraftan şunu da çıkartabiliriz: Müşriklerin bile bir tapınma ve ta­pınılacak yer kavramı vardı. Çünkü âyet bu tapınmalarım Beytullah'ın önün­de yaptıklarını söylemektedir. Demek ki aynı mekânda, aynı şekilde yapılan eylemler, her zaman aynı değeri taşımayabilir. Bunları birbirinden ayıran te­mel öğe, iman, ikinci derecede de niyetteki samimiyet ve amaçtır. Aynı mes-cidde ibadet eden iki müslümanın bile ibadetlerinde derece farkı olabilir.

4. "İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden dola­yı şimdi azabı tadınız!" Allah sebep-sonuç ilişkisi içinde hükmünü vermek­tedir, inkâr etmelerinden ötürü onlara "Azabı tadınız!" buyurmaktadır. İnkâr edilen şeyler çok önemli ise, cezalandırma devreye girmektedir. Bir önceki âyetleri dikkate alırsak, Hz. Peygamber'i inkâr ettiklerinden, ölümüne varın­caya kadar niyetlerini bozdular, Allah'ın âyetlerine geçmişin masalları diye­rek hem inkâr ettiler hem de alay ettiler, Kur'ân'ın hak kitap olduğunu kabul­lenmediler, inanç ve ibadet özgürlüğünü ortadan kaldırmaya çalıştılar (âyet: 30-34). Bu tutumları ve inkârları, azabı getirmiştir. Netice şudur: Allah se­bepsiz yere kullarını cezalandırmaz. İlâhî azabı getiren, kulun eylemleridir. İnsanın inkârı, özgürlüklere ve haklara saldırması, cezayı hak eden ve ceza­ya sebep olan tutumlar olmaktadır.

5. "Şüphesiz ki inkâr edenler, mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcıyorlar, daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu onlara yürek acı­sı olup en sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirler ise cehenneme toplanacak­lardır".

Bu âyeti iyi analiz etmek gerekir. Bedir Savaşı'ndan yenilgi ile dönen Mekkeli müşrikler, aralarında para ve malzeme toplayarak müslümanlara karşı mücadeleye devam etmek istediler. Allah, mallarını karşılıksız olarak veren bu insanların niyetini açıklamaktadır.

a) İnsanları Allah yolundan alıkoymak için mallarını harcıyorlardı. Bu­nun anlamı, ekonomik değerlerini bir araya getirerek Allattın yolunu engel­lemek için güç kazanıyorlardı. Demek ki ekonomik güç, çok iş becermekte­dir. Diğer taraftan işi yapanların kâfir olduğu söylenerek, eylemin arkasında­ki psikolojik sebebe inilmektedir. Ayrıca inkâr psikolojisine sahip olanların, bu psikolojilerini başkalarına bulaştırmak istedikleri için mücadele verdikle­rine de dikkat çekilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki inkâr psikolojisi, bulaşıcı bir hastalık niteliğini taşımaktadır.

b) "İstikbalde daha da harcayacaklardır" buyruğu ile Allah, kıyamete kadar bu mücadelenin devam edeceğine işaret etmektedir. Tevhîd inancı ile inkârın mücadelesi hiçbir zaman bitmeyecektir. Asırlar, sadece onun kılık de­ğiştirmesine sebep olacaktır, ama mücadele devam edecektir.

Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için o zaman da yatırım yapılı­yordu, şimdi de yapılmakta, istikbalde de yapılacaktır. Allah'ın yolunu engel­lemek, insanları o yoldan alıkoymak için harcamalar giderek dozunu artır­makta, metotlar değişmekte ve çeşitli kılıklara bürünmektedir.

Kitap, makale, konferans, çeşitli teşkilâtlar kurmakla, çeşitli yayın ku­ruluşları ile bu mücadele, tevhîd inancına karşı verilmektedir. İstikbalde da­hası da olacaktır. Tevhîd inancını karşılarına alarak Allah'ın yoluna engel ko­yanlar, kimi zaman insanı dehşete düşürecek çapta ezici ekonomik güce sa­hip olduklarından, insanların karamsarlığa düşmesine sebep olmaktadır.

c) Sonunda bu harcamaları ile amaçlarına ulaşamayacaklarından dola­yı onlara bir yürek acısı olacak, derin bir ıstırap çekeceklerdir. Allah'ın yolu­na taş koyanların, insanların o yola girmelerine engel olup amaçlarına ulaşa­mamalarından dolayı çektikleri ıstırap insanlığı çok geri bırakmış, erdemini alıp götürmüş ve bir kültürel enkaz olarak tarihte yerini almıştır. Boşa giden emek ve malın getirdiği yürek acısı, onları bu işten vazgeçirmesi gerekirken, tam tersine mücadelelerini daha da koyulaştırmıştır. Bu durumu bir benzet­me ile açıklamak gerekirse, parasını kumarda kaybeden kişi, onu kurtarabil­mek için her şeyini vermekten çekinmez. Kaybettiğini geri almak amacı ile geri kalan her şeyini vermek için oynar. Allah'ın yolunu engellemek için so­nu gelmeyen, başarıya ulaşılamayan eylemlerin ardından, başarısızlığını ge­ri almak için daha da harcama yapar, ama bir türlü kaybettiği malı geri ala­maz.

d) Tevhîd inancına karşı mücadele eden ve bunda inatlaşanların, bu dünyada mağlûp olmalarıyla tadacakları azap ve çekecekleri yürek acısı ye­terli olmayacak, âhirette cehennemde de bir araya geleceklerdir.

Allah'ın yolunu engellemek için dünyada hem düşünce hem eylem hem de ekonomik birliği kurdukları gibi, aynı sahneyi cehennemde de tekrar ede­ceklerdir. Hakka karşı olan o düşünce, emek ve harcamalar, cehenneme doğ­ru akmakta ve orada toplanmaktadır. Buradaki düşünce, eylem ve harcama­ları, orada cehenneme dönüşecek ve cehenneme tıkılacaklardır.

Yüce Allah bu âyeti ile inkâr edenlerle tevhîd inancına sahip olanların amansız ve kesintiye uğramayan mücadelelerine dikkat çekmekte ve mağlû­biyetin ve sonuçsuz kalan harcamaların ardından gelen yürek acısını anlata­rak psikolojik analiz yapmaktadır. Bu mücadele, tarihin en önemli dinamik­leri arasında yer almaktadır.

6. "Bu toplanma, Allah'ın murdarı temizden ayırması ve bütün murdarların bir kısmını diğer bir kısmının üstüne koyup yığarak cehenneme atması içindir. İste onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir".

a) Bu âyetin başında yer alan lâm harfi, bir önceki âyetin açıkladığı ma­lını Allah yolunu engellemek için harcayıp, dünyada amacına ulaşamadığından yürek acısı çeken, âhirette de cehenneme tıkılacak olanların neden bu muameleye tâbi tutulduklarına açıklık getirmektedir.

Buna biraz daha açıklık getirirsek şu soruyu sormak faydalı olur: Yüce Allah cennet ile cehennemi niçin yarattı? Bu sorunun cevabı, 37. âyetin ilk bölümünde verilmektedir: "Murdarı temizden ayırması için". Buradaki murdar, inanç ve ibadet özgürlüğünü tanımayıp, tevhîd inan­cına karşı, yani Allah'ın yoluna karşı mücadele veren, onu engellemeye çalı­şan ve bu uğurda malını harcayan, inkâr hastalığına tutulan insanlardır.

İnkârları ile hem kendi manevî âlemlerini kirleten hem de inkârlarını başkalarına bulaştırarak insanlığı kirleten bu insanlar murdardırlar. Akılları­nı kullanmadıkları için (Yûnus 10/100), iman etmedikleri için (En'âm 6/125) murdardırlar. Bunların iç âlemleri kirli olduğu kadar başkalarına da kirlerini bulaştırmak için uğraşırlar.

Âyette geçen tayyib kelimesi de "temiz" anlamına gelmekte ve kâfir­lerin tam tersine aklım kullanan, tevhîd inancına inanan, malım Allah'ın yo­lunu açmak için kullanan, iyiye güzele, doğruya ve hakka yardım eden mü­min insanlar tayyib kelimesiyle ifade edilmektedir.

Yüce Allah bu insanları birbirinden ayırt etsin diye cennet ile cehenne­mi var etmiştir. Onun için kâfirleri cehenneme toplayacaktır. Dünyada gönlü ve davranışları ile mükemmeli yakalayanla, inkâr edip Allah'ın yoluna engel olmak için malını harcayanın aym muameleyi görmemesi, âhirette farklı şe­kilde değerlendirilmesi şeklindeki adaletin gerçekleştirilmesi için var edil­mişlerdir.

b) "Ve bütün murdarların bir kısmını diğer bir kısmının üstüne koyup yığarak cehenneme atması için­dir" . Âyetin bu kısmı bize şunu anlatıyor, yüce Allah mahşerde temizleri bir araya getirdiği gibi, murdarları da bir araya getirecektir. İnsanların bu dünya­daki benzer amelleri, orada onların bir araya gelmesini temin edecektir. Mur­darlar murdarlarla buluşacak, temizler temizlerle bir araya gelecektir. Ama murdarların bir araya gelmesi, normal bir toplanma şekli değildir, üstüste bir yığın halinde olacaklardır. Çünkü üstüste yığılmanın da bir azabı olacaktır.

Dünyada Allah'ın yoluna engel olmak için mallarını yığın halinde nasıl bir araya getirdilerse, cehennemde de öyle yığın halinde atılacaklardır.

Buradan şu neticeyi çıkartıyoruz: İnkarcıların dünyada bir araya gelip Allah yolunu engellemelerindeki beraberlikleri, sosyolojik mânada bir yığın beraberliğidir, içten kaynaşan bir sevgi beraberliği değildir. Bunu nasıl ispat­larız? "Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalp­leri darmadağınıktır" (Haşr 59/14). Kâfirler dışarıya karşı derin bağlarla bir­birine bağlanmış imajını verirler, ama aslında onların kalpleri dağınık yığın halindedir. Buradaki yığın hallerinin, cehennemde de devam edeceğini âyet bize anlatmaktadır.

Yüce Allah'ın bu durumu anlatmaktaki maksadı, murdar ile temiz olan insanları anlatmak, iyiyi kötü, kötüyü de iyi ile açıklamak ve insanları iyiye yönlendirmektir. İnsana murdar demek, onu murdar olarak nitelendirmek için, onun eylemlerine bakıp bu eylemlerin onda yerleşip yerleşmediğini tes-bit etmek gerekir. Bu konuda insanları aydınlatarak temiz işlerden yana tavır koymalarını temin etmektir.

c) "İşte onlar ziyana uğrayanların kendileridir". Bura­daki hâsirûn kavramı, "manevî iflâs edenler" anlamına gelmektedir. Malla­rını Allah yolundan insanları alıkoymak için harcayanlar dünyada emellerine ulaşamadıkları için, hem maddî bakımdan hem de manen iflâs etmişlerdir. Manen iflâs etme, her bakımdan aldanma demektir. Diğer taraftan insan ola­rak Allah katındaki değerlerini boşuna harcadıkları için de iflâs etmişlerdir.

Böylece Allah, manen kimlerin iflâs ettiklerini anlatarak, müminleri şu-urlandırmaktadır. Ticarî hayatı bilmeyen, kısa zamanda iflâs eder. Manevî hayatı bilmeyenler de Allah katındaki değerlerini kaybedip iflâs edebilirler. Yüce Allah bu iflâsın nereden ve hangi davranışlardan geleceğini öğreterek, aldanmayı önlemektedir.

7. "İnkâr edenlere vazgeçerlerse, geçmiş günâhlarının bağışlanacağını söyle! Yok ge­ri dönerlerse, kendilerinden öncekilerin hali gözlerinin önündedir".

a) Yüce Allah bu âyette Hz. Peygamber'den onlara bir değişim teklifi yapmasını emretmektedir. Bu değişimin adı, Hz. Peygambere düşmanlıktan. tevhîd inancına karşı gelmekten, Allah'ın yolundan insanları alıkoymaktan vazgeçmektir. Başka bir ifade ile inkârlarım düşmanlık haline getirip insan­lığı kirletmekten, murdar olmaktan vazgeçmeleri için teklifte bulunmaktır.

b) Allah yolundan insanları alıkoymaktan vazgeçmek, bu konuda di­renmek, neticede günâhların bağışlanmasına gidecektir. Öyle anlaşılıyor ki Allah, değişim konusunda önce kâfirlerin adım atmasını istemekte, sonra da kendisinin günâhları bağışlayacağını ilân etmektedir. Kâfirler kendi değişim­lerini gösterecek, ardından Allah affedecektir.

Yeniye intibak eden, geçmişi kaybetmeyecektir. Yeniye intibak etmek için değişim yapamayanlar, geçmişlerini de kaybedeceklerdir. Ferdî ve sos­yal mânada tarihî oluşumun hikmeti budur. Geçmişi kaybetmemek için gele­ceğe intibak edebilmek için yeniliğe ve değişime gönül vermek gerekir. Kay­bedilen geçmiş, geleceğe intibak, kendini yenilemek ve gerekli olan değişi­mi yapmakla yeniden kazanılabilir. Âyetin bir ve ikinci kısmı bunu vurgula­maktadır. Geçmişlerini şirk ve inkâr ile kirletip kaybedenlerin, iyiden yana olarak onu kazanabileceklerini bu âyet müjdelemektedir.

c) Âyette geçen sünnet kavramı, "örnek, olgu, durum" anlamlarına gel­mektedir. Geçmiş toplumların yanlışta ısrarlarının, başlarına neleri getirdiği­ne bakarak, yapılan teklifin, verilen çıkış kapısının ve fırsatın kullanılması önerilmektedir.

Yüce Allah kendi yolundan insanları alıkoyma yanlışından vazgeçir­mek için inanmayanlara bir fırsat vermekte, onlara bir çıkış yolu sunmakta­dır. Bu fırsat hem onların faydasına olacak hem de Allah'ın yolunun tıkanma­sı önlenmiş olacaktır.

Demek ki insanlara hatalarından dönmek için bir fırsat tanımak bir çı­kış yolu sunmak, değişim için çok önemli bir dinamiği teşkil etmektedir. İn­sanların hata ve günâhları, onlardan ayrılmayan nitelikler olarak düşünülme­meli, onların kaderi haline getirilmemelidir. Fırsat verilirse, af imkânı tanı­nırsa, bir çıkış yolu olduğu onlara bildirilirse, değişim göstermelerinin müm­kün olacağı asla göz ardı edilmemelidir. İnatla doğruyu görmezlikten gelme­nin, yani fırsatı kaçırmanın neticesinin ağır olacağı da bilinmelidir. Fırsatı kaçırmak da bir suçtur. B.Bayraklı

Burada, Bakara: 193'de ortaya konulan İslam'ın gayesi tekrarlanmaktadır. Bu gayenin, bir olumlu, bir de olumsuz olmak üzere iki yönü vardır. Olumsuz yönüyle savaş, fitneyi ortadan kaldırmayı, olumlu yönüyle ise tam anlam ve bütünlüğü ile Allah'ın dinini ikame etmeyi amaçlar. Bu mü'minlerin savaşmasını helal, hatta zorunlu kılan tek amaçtır. Savaşı helal kılan başka hiç bir gaye yoktur ve başka bir amaçla savaşmak mü'minlere yakışmaz. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Bakara suresi an: 204-205) Mevdudi 

Yani, tâ ki insan, Allah'a kulluk etmekte tamamen özgür kalıncaya kadar. Karş. 2:193'deki benzer ifade ve ilgili not. Bu iki pasaj, nefsi müdafaanın -kelimenin en geniş anlamıyla- savaşı haklılaştıran tek sebep olduğunu göstermektedir.Yani, O, onların saiklerini, güttükleri amaç ve niyetlerini bilmektedir ve hak ettikleri karşılığı kendilerine verecektir.M.Esed

Ey müminler, kâfirlerle savaşın ki ortada şirk kalmasın, sadece Allah'a kulluk edilsin. Allah'ın kulları fitneye düşmekten kurtulsun. Yeryüzünde sadece Allah'ın dini hakim olsun. Eğer kâfirler, Allaha ortak koşmaktan ve onu inkâr etmekten vaz geçer de hak dine dönerlerse şüphesiz ki Allah, onlann yaptıkları­nı çok iyi görendir. Kullarının yaptıklarından hiçbir şey ona gizli değildir.

Âyet-i kerimede zikredilen "Fitne"den maksat, Allah'a ortak koşmak ve inkarcılığa düşmektir. Allah Teala âyet-i kerimede müminlerin, dinlerinden çı­karılıp şirke ve inkara düşürülmeden için ve sadece Allah'a ibadet etmeleri ve onu birlemeleri için savaşmaları emredilmiştir.

Bu hususta Urve b. Zübeyr diyor ki: "Allah Teala, Resulullah'a peygam­berliği verince o kavmini hidayet ve nur olan dine çağırdı Kureyş'liler buna kar­şı, önceleri sert davranmadılar. Ancak Resulullah onlann tağutlanm reddedince müşrikler sertleştiler, Resulullaha tabi olan müminleri dinlerinden çıkarıp tekrar sirke düşürmeye çalıştılar. Bunun üzerine Resulullah müminleri Habeşistana hicret ettirdi. Müşrikler gevşediler. Habeşistandaki müslümanlar, Mekkede du­rumunu sakin olduğu ve dinlerinden çıkmayanları zorlamayacakları kanaatıyla Mekke'ye döndüler. Bu sırada Medine'de de müslümanlar çoğalmaya başlamış­tı. Bu durum, müşrikleri tekrar kızdırdı. Onlar, müminleri dinlerinden döndür­meye çalıştılar. Resulullah bu sefer de müminlere, Medine'ye hicret etmelerini emretti. Daha sonra ise kendisini hicret etmesine izin verildi. Ardından müminlere, kâfirlere karşı savaşma emri geldi. Tâ ki müminleri, tekrar Allah'a ortak koşma fitnesine düşürmesinler. Taberi

Surenin ilk ayetine göre, “Savaş ganimetlerinin hepsi Allah'a ve Rasûl'e aittir”; bu, savaş ganimetlerinin kamu yarar ve ihtiyaçları gözetilerek İslam devlet ya da cemaat yöneticileri tarafından tasarruf ve tevzî edileceği; tasarruf ve tevziin onların gözetiminde gerçekleştirileceği anlamına geliyor. Büyük İslam fakihlerinin çoğu, ganimetlerin beşte dördünün savaşa aktif olarak katılmış olanlar arasında dağıtılabileceği yahut cemaatin refah ve ihtiyaçları doğrultusunda şu ya da bu yönde değerlendirilebileceği, ancak, Allah'a ve Rasûl'e (yani, daha açık bir ifadeyle Kur’an ilkelerine ve Rasûl'ün sünnetine göre işleyen yönetime) ayrılacak pay da içinde olmak üzere ganimetin beşte birinin, yukarıdaki ayette sayılan özel amaçlar için ayrı bir fon olarak ayrılması gerektiği görüşündedirler; Allah ve Rasûl için olduğu belirtilen pay devlet ya da cemaat yönetiminin ihtiyaç ve giderleri için kullanılacak kısımdır. Bu karmaşık fıkhî meselenin enine boyuna tartışılması bu açıklayıcı notların ilgi alanını aştığından, okuyucuya, özellikle İslamî hukuk ve hukuk usûlünün klasik temsilcilerinin bu konudaki görüşlerini derli toplu bir halde aktaran Menâr X, 4'ü okumalarını salık veririz. Ayette geçen ibnu's-sebîl terimi için bkz. 2. sure 145. not. “Yakın akraba ve yetimler”den kasıt açıktır ki, bu anlam akışı içinde (şehit) düşen savaşçıların yakınlarıdır.

Yani, “Size zafer bahşedebileceği gibi, sizi zaferden yoksun da kılabilir”. Bedir Savaşı burada “Hakkın bâtıldan ayrıldığı gün” olarak yani, yevmu'l-furkân olarak nitelendiriliyor: çünkü o gün küçük ve zayıf donanımlı inananlar topluluğu, kendilerinden kıyas kabul etmeyecek kadar iyi donanımlı ve üç kat daha kalabalık bir müşrik topluluğunu mutlak bir bozguna uğratmıştı. Bu itibarla burada işaret edilen, indirildiğinden söz edilen vahiy, surenin 12-14. ayetlerinde bildirilen Allah'ın zafer vaadidir. (Keza, bkz. 2:53'de 38. not.) M.Esed

Allah'ın Elçisine akrabâ olanlar: Hâşim Oğulları ve Abdu'l-Muttalib Oğullarıdır. Bir görüşe göre de Yalnız Hâşim Oğullarıdır. Başka bir görüşe göre de bütün Kureyş kabîlesi, Allah Elçisinin akrabâsıdır. İşte beşe bölünen ganîmetlerin beşte biri, bu sayılanlara ayrılır. Beşte dördü de savaşa katılanlara bölüştürülür. S.Ateş 

Bu ayet, surenin başında ganimetlerin paylaştırılması ile ilgili sorulan soruya bir cevap niteliğindedir. Surenin başında sadece: "Bunlar Allah'ın nimetleridir, ganimetler Allah'ın ve Rasulü'nündür, onları paylaştırmak da Allah ve Rasulü'ne aittir" denmekle yetinilmiştir. Burada ise ganimetlerle ilgili son hüküm verilmektedir. Savaştan sonra, savaşanlar tüm ganimetleri kumandana getirmeli ve bunlardan hiç birini gizlememelidirler. Daha sonra beşte biri bu ayette sayılan ihtiyaçlar için ayrılmalı, geri kalan beşte dördü ise savaşta rol alanlar arasında paylaştırılmalıdır. İşte bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) her savaştan sonra şöyle derdi: "Bu ganimetlerin hepsi sizin, yine sizin iyiliğiniz için kullanılacak olan beşte birden başka benim şahsıma ayrılan bir parça yok. Bu nedenle bir iğne veya iplik kadar da olsa bütün ganimetleri getirin. Küçük olsun büyük olsun, hiç birşeyi saklamayın. Çünkü böyle birşey utanç vericidir ve sizi cehenneme götürür."
Bu Allah'a ve Rasulü'ne ayrılan beşte birlik pay, Allah yolunda ve O'nun dinini ikame etmede kullanılmak üzere ayrılmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a) hayatta olduğu dönemde, ayette geçen akrabalarla Hz. Peygamber'in (s.a) akrabaları kastediliyordu. Hz. Peygamber (s.a) tüm vaktini Allah'ın dini yolunda harcadığı ve kendi ailesinin üyelerine ve bakmakla yükümlü olduğu akrabalarının geçimini sağlayacak parayı kazanmaya vakti kalmadığı için, beşte birden bir bölümü onun bakmakla yükümlü olduğu akrabalarına ayrılıyordu. Fakat ölümünden sonra onun akrabalarına ayrılan pay konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazıları bu payın Hz. Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra yürürlükten kaldırıldığı görüşündedirler; bazıları da payın onun varislerinin akrabalarına verilmesi gerektiğini söylerler. Bazıları da bu payın onun soyundan gelen muhtaçlara ayrılması gerektiği görüşündedirler. Yaptığım araştırmalara göre Raşit Halifeler döneminde bu pay onun soyundan gelen muhtaçlara ayrılmıştır."Kulumuza indirdiğimiz", Bedir savaşında zaferi sağlayan, Allah'ın tam zamanında gelen yardımı demektir. Mevdudi

Bu âyet grubunda yine Rasûlullah'ın Mekke'deki mücâdelesine göndermeler yapılmak sûretiyle Mekkeli müşriklerin gerçek kimlikleri, İslâm'a ve Müslümanlara karşı takındıkları tavırları, düşünceleri, planları bir kere daha hatırlatılıp onlara karşı yapılması gereken muamelelere değinilmekte, son olarak da Peygamberimizin Medîne'deki göreviyle ilgili yönlendirmeler yapılmaktadır.
Mekke ile ilgili olarak Rasûlullah'a şu vakalar hatırlatılıyor:
* Onlar Mescid-i Harâm'ın velîleri olmadıkları hâlde, her türlü gazabı göze alarak ondan menedip durmuşlardır.
* Onların Beyt'in [Ka‘be'nin] yanındaki salâtları, sadece ıslık çalmak ve el çırpmaktır. Onlar orada sadece riyakârlık yaparlar.
* Onlar, mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfetmektedirler ve sarfedeceklerdir. Onların kin ve düşmanlıkları bitmeyecektir.
* Sonra pişmanlık duyacaklar ama fırsat kaçmış olacak. Hem dünyada hem de âhirette cezalandırılacaklar.
34. âyette, Kendileri Mescid-i Harâm'ın velîleri olmadıkları hâlde ondan menedip dururlarken Allah'ın kendilerine azap etmemesi için neleri var? Onun velîleri sadece muttakilerdir buyuruluyor. Mekke'nin ileri gelenleri/Kureyş müşrikleri kendilerini Ka‘be'nin mütevelli heyeti kabul ediyorlardı. Ka‘be ve hacc hizmetlerini kendi aralarında taksim edip olağanüstü kâr elde ediyorlardı. Babalarının malı gibi, istediklerini Mescid-i Harâm'a sokuyor, istemediklerini sokmuyorlardı.
Âyetteki, Onun velîleri sadece muttakilerdir ifadesiyle, müşriklerin-kâfirlerin mescidlere, eğitim ve öğretim kurumlarına asla mütevelli [koruyan, gözeten, ayakta tutan yönetici] yapılmaması gerektiğine de işaret edilmiştir:
Onlar, inkâr eden ve sizi Mescid-i Harâm'dan ve ayarlanmış hedylerin yerlerine ulaşmasını engelleyen kimselerdir. Eğer kendilerini henüz tanımadığınız, bilmeyerek ezmek sûretiyle kendilerinden sorumluluğunuz olacak mü’min erkekler, mü’min kadınlar olmasaydı… bu, Allah'ın dilediği kimseyi rahmetine girdirmesi içindir. Eğer onlar, birbirinden ayrılmış olsalardı, kesinlikle onlardan inkâr eden kimseleri acıklı bir azapla azaplandırırdık. (Feth/25)
Müşrikler, kendi inkârlarına kendileri şâhit olup dururlarken Allah'ın mescidlerini imar etmeleri söz konusu olamaz. Onlar, işleri boşa gitmiş kimselerdir. Ve onlar ateş içinde sürekli kalacaklardır. Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve âhiret gününe inanan, salâtı ikâme edeni, zekâtı veren ve sadece Allah'a haşyet duyan kimseler imar ederler. Artık işte onların, hidâyet üzere olanlardan olmaları umulur. (Tevbe/17-18)
Sana harâm aydan ve onda [o harâm ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyüktür. Ve Allah yolundan alıkoymak, O'nu ve Mescid-i Harâm'ı inkâr etmek ve onun [Mescid-i Harâm'ın] halkını [hacc ve umre yapanları] oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür.” Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. (Bakara/217)
35. âyetteki, el çırparak, ıslık çalarak salât etme ifadesiyle de, Mekkeli müşriklerin sosyal yardım faaliyetlerini şaşalı, tantanalı bir şekilde yaptıkları belirtilmektedir. Söz konusu salatın, namaz ile alakası yoktur. Onların maksadı, yardım yapmak değil, reklam ve yatırım yapmak, rabbliklerini ortaya koymaktır ki bu durumları Mâûn sûresi'nde deşifre edilmişti:
Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. Bu nedenle, şu destekçilerin vay hâline! Onlar namazlarından/destek verişlerinden gâfildirler, onlar, gösteriş yaparlar, ve mâûnu vermezler. (Mâûn/1-7)
Bu konuya ait detay için Mâûn sûresi'ne bakılabilir.
36-37. âyetlerdeki, Şüphesiz, mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfeden o küfretmiş olan kişiler; yine onu sarfedecekler. Sonra o, bir pişmanlık olacak sonra da Allah'ın, murdarı temizden ayırdetmesi için ve bir de murdar kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya getirmesi, sonra da topunu birden cehenneme koyması için yenileceklerdir. Ve küfretmiş olan kişiler cehenneme toplanacaklar. İşte bunlar, o hüsran içinde kalanların ta kendileridir ifadesiyle de, müşriklere hasret; mal-mülkten, evlattan, vatandan mahrumiyet ve yenilgi tattırılacağı ihtar ediliyor.
38. âyetteki, Eğer bu işe son verirlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak ifadesiyle, o kâfirlerin, küfürlerinden vazgeçmeleri hâlinde bağışlanacakları; Yine de dönerlerse, kesinlikle önceki ümmetlerin sünnetleri [onlara uygulanan kurallar] devam etmiş olur ifadesiyle de, inkârlarında ısrar etmeleri hâlinde geçmişteki toplumlar gibi cezalandırılacakları belirtilerek Mekkeli müşrikler tehdit edilmektedir. Bu konu şu âyetlerde de yer almıştır:
Şu harâm aylar çıktığı zaman o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde onlar için oturun. Artık, eğer tevbe ederlerse, salâtı ikâme ederlerse ve zekâtı verirlerse artık onların yollarını serbest bırakın. Şüphesiz Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. (Tevbe/5)
Bundan sonra eğer tevbe ederlerse, salâtı ikâme ederlerse ve zekâtı verirlerse, bundan sonra onlar, dinde kardeşleriniz olurlar. Ve Biz, âyetleri, bilen bir kavm için detaylandırıyoruz. (Tevbe/11)
Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur. (Bakara/193)
39. âyetteki, Ve fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın ifadeleriyle, mü’minler için Medîne'de sağlam bir yol haritası çizilmesi gerektiğine işaret ediliyor. Buna ilk kez Bakara sûresi'nde işaret edilmişti:
Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur. (Bakara/193)
Bu âyetlerde zikredilen fitne, “dinden çıkarma, yurttan çıkarma” faaliyetleridir. Müşrikler Müslümanları İslâm dininden vazgeçirmek için maddî ve manevî her türlü gayreti gösteriyorlardı. Buna, 36. âyette, Mallarını, Allah yolundan alıkoymak için sarfeden o küfretmiş olan kişiler; yine onu sarfedecekler ifadeleriyle işaret edilmişti. İşte bu âyetlerde Müslümanlara, bu fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşmaları emredilmektedir.
40. âyette, Ve eğer onlar geri dururlarsa, artık siz, şüphesiz Allah'ın mevlânız olduğunu bilin. O, ne güzel mevlâ, ne güzel yardımcıdır buyurularak, küfürden dönenlere karşı iyi muamele yapılması emredilmekte ve Allah'ın her iki tarafı da [küfürden döneni de affedeni de] ödüllendireceği bildirilmektedir.
41. âyette, Yine, biliniz ki, eğer siz Allah'a iman etmiş, hakk ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği o gün [Bedir Günü], kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz, biliniz ki, herhangi bir şeyden ganimetleştirdiklerimiz; artık onun beşte-biri, Allah, Elçi, yakınlığı olanlar, yetimler, miskinler ve yolda kalmışlar içindir. Ve Allah, her şeye güç yetirendir buyurularak, İslâm adına yapılan savaşlarda ekstra olarak elde edilen dünyevî nimetlerin beşte-birinin Allah ve Rasûlü için [kamu için] ayrılması emredilmiştir. Sûrenin ilk âyetinde ganimetlere dair sorulan sualin cevabı bu âyette verilmiştir.
Tevbe sûresi'nde hazineden kimlere harcama yapılacağı genel olarak açıklanmıştır:
Kesinlikle, Allah tarafından bir fariza [taksim/zorunlu görev] olarak; sadakalar [kamu gelirleri] ancak, fakirler, miskinler [yoksullar, işsizler] o iş üzerine çalışan görevliler [kamu görevlileri], müellefe-i kulûb [kalbleri İslâm'a ısındırılacaklar], boyunduruktakiler [özgürlüğü olmayan köleler], ağır borç altındakiler, Allah yolundakiler [askerler, öğrenci ve öğretmenler], yolda kalmışlar içindir. Allah her şeyi en iyi bilendir ve yasa koyandır. (Tevbe/60)
Âyetteki, Eğer siz Allah'a iman etmiş, hakk ile bâtılın ayrıldığı o gün; iki ordunun karşı karşıya geldiği o gün [Bedir Günü], kulumuza indirdiğimiz âyetlere iman etmiş iseniz ifadesi, çok ciddi bir ikaz olup, “eğer Allah'a inanmışsanız sadakaları [kamu gelirlerini] böyle taksim edin, inanmıyorsanız ne yaparsanız yapın” demektir. Buradan, taksimatın böyle yapılmaması hâlinde Allah'a iman edilmiş olmayacağı anlaşılıyor.
Âyette, ganimetin öncelikle Allah için olduğu ifade ediliyor ki bundan maksat, –Allah'ın bir hissesi bulunduğunu bildirmek değil– söze tazim üslubu [Allah'ı zikretmek] ile başlamak ve kamu yararını önplana çıkarmaktır. Çünkü, her şey Allah'ın mülkü ve milkidir. Kur’ân'da Allah'a izafe edilen her şey, “kamu yararını” ifade eder; “Beytullâh”, “nâqatullâh” vs. gibi.
Âyetteki, yakınlığı olanlar ifadesiyle, genellikle Peygamber'in yakınları, Ehl-i Beyt, Kureyş kabilesi, Hâşimoğulları, Muttaliboğulları gibi akrabalarının kasdedildiği ileri sürülmüştür. Hâlbuki Haşr sûresi'nde savaş ganimetlerinden bahsedilirken, yakınlığı olanlar ifadesi, bizzat Allah tarafından açıklanmıştır:
Allah'ın, o kent halkından, Rasûlü'ne verdiği ganimetler, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi'ye yakınlık sahiplerine; göç eden fakirler –ki onlar, Allah'ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir– yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden aloyduysa ondan geri durun. Allah'a da takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması çok çetin olandır. (Haşr/7-8)
“Ganimetlerin tümü, niçin gaziler arasında paylaştırılmayıp da beşte-biri kamuya ayrılıyor?” diye sorulabilir. Bunun birinci nedeni, İslâm'daki savaşın ana gayesinin dünyevî çıkar için olmayışıdır. İkinci nedeni de, yetimler, yoksullar vs.'nin de Allah için savaşa katılmak istediği hâlde imkân bulamamalarıdır. Bunlar savaşa katılamasalar da gönülleri savaşa katılanlarla beraber olmuş ve onların zaferi için dua etmişlerdir.
Âyette, ganimetin beşte-dörtlük kısmının ne yapılacağı belirtilmemiştir. Ancak, âyetteki söz akışı ve Rasûlullah'ın uygulaması, kalan kısmın savaşa katılanlar arasında hakkaniyetle paylaştırılması gerektiğini göstermektedir. H.Yılmaz

Savaş başlamadan önce, Hz. Peygamber ve onun ashâbı Bedir vadisinin kuzey ucunda, Medine'ye yakın bölgede konuşlanmışlar; düşmansa Mekke yönünden gelerek vadinin güney ucunda karargah kurmuştu. Ebû Süfyân'ın yönetimi altında Suriye'den hareket eden Mekke ticaret kervanı bu sırada kıyı şeridi boyunca güneye doğru ilerlemekteydi (bkz. surenin giriş notu).Bu çeviri, tam olarak “Ve eğer [bir buluşma için karşılıklı] sözleşseydiniz, muhakkak ki, buna uymakta anlaşmazlığa düşerdiniz” şeklinde çevirilebilecek olan bu vecîz ibare için seçilmiş oldukça serbest bir karşılık durumundadır. Bu sure için yazılan giriş notunda da belirtildiği gibi Hz. Peygamber'in ashâbından çoğu, işin başında, harekatın hedefinin nisbeten zayıf donanımlı ticaret kervanı olduğu kanaatindeydiler ve güneyden ilerleyen güçlü Kureyş ordusuyla yüz yüze gelince içlerinden bazıları korku ve endişeye kapılmıştıBizim burada parantez içinde yaptığımız ilave, müfessirlerin ittifakla kabul ettikleri gibi, son derece vecîz (eksiltili) bir ifadeyle (mahzûfen) sevk edilmiş olan bu ibarenin manasında mündemiçtir. İbarenin son kısmı lafzen “[zaten] yapılmış olan şey” olarak çevrilebilir. Bunun anlamı: Allah bir şeyi murad etmişse o şeyin vuku bulması kaçınılmazdır; bu itibarla o şeye artık olup bitmiş gözüyle bakılabilirBüyük müfessirlerden bazıları, “yok olma/helak”ı hakkı inkar etme (küfr) ile, “hayat/hayy”ı da iman anlamına yorumlayarak bu cümleyi mecazî bir ifade olarak değerlendirmişlerdir. Bu yoruma göre yukarıdaki cümlenin anlamı şöyle olacaktır: “... hakkın inkarı, onu inkar edenlerin payına, iman da ona erişenlerin payına düşsün diye” (Zemahşerî); yahut “Allah iradesinin bu açık tecellisinden sonra artık (bırakın) hakkı inkara kalkışanlar onu inkar etsinler, imana erişenler de iman etmekte devam etsinler” (İbni Kesîr'in İbni İshâk'tan aktardığına göre). Ama yine de bizce buradaki ölüm ve hayata ilişkin göndermeleri mecazî anlamlarıyla değil de zahirî anlamlarıyla açıklamak, yani, bu ifadeyi Bedir Savaşı'na katılıp da ölen ya da sağ kalan inanan-inanmayan herkesle aynı derecede alakalı nihaî bir değerlendirme olarak anlamak daha yerinde olacaktır. Şöyle ki: savaşta öldürülen müminler nihayet Allah yolunda şehit olma bilinci içinde idiler, sağ kalan müminler ise bu zaferlerde Allah'ın irade ve müdahalesini şimdi artık açıkça fark edebilecek durumdaydılar. Öte yandan hakkı inkar edenler safında ölenlerin hayatlarını bir hiç uğruna feda ettikleri ortadaydı; buna karşılık onlardan sağ kalanlarsa bu ezici mağlubiyetin son tahlilde Müslümanların cesaret ve yiğitliğinin ötesinde daha büyük, daha belirleyici bir şeyin eseri olduğunu şimdi artık anlamak zorundaydılar (karş. 17. ayet ve ilgili notlar). M.Esed 

Yani, "Savaşta hangisi (İslam ve cahiliye) galip gelirse, onun gerçekten yaşamayı hakettiği, hangisi de yenilirse onun yok olmaya mahkum olduğu ispatlanmalıdır." Burada dikkat edilirse hayat kavgası insanlar arasında değil, müslümanlar ve kafirler tarafından temsil edilen İslam ve "cahiliye" arasındadır.

Allah herşeyi duyduğu, herşeyi gördüğü ve herşeyi bildiği için kainatı adalet ve hikmetle yönetmektedir ve sadece haklıların ve doğruların kazanmasına izin verecektir. Mevdudi 

Bedir savaşı'ndan bir sahne yer aldığı bu âyette, Allah'ın, Rasûlü'ne yaptığı yardıma ilişkin bir örnek verilmektedir: Müslümanlar vâdide, düşman ise tepede konuşlanmıştır. Fizikî şartlar tamamen Müslümanların aleyhinedir; sayıları az, techizatları zayıf, yolları ve konakladıkları yerler çöl olup ayakları kuma gömülmektedir. Kâfirlerin ise sayıları çok, teçhizatları fazla, konakladıkları yer suya yakın ve yürümeye elverişliydi.
Ama Yüce Allah, yukarıda nakledilen mucizevî yardımları ile durumu Müslümanların lehine değiştirdi de, Müslümanlar gâlip geldi. İşte âyette geçen “apaçık delil” ile, bu mucizeler kasdedilmiştir. Kâfirler; uyarılmadan, delil gösterilmeden değil, her türlü kanıt gösterildikten sonra cezalandırılmışlardır. Mü’minler de Allah'ın birçok delilini görerek imanlarını güçlendirmişlerdir.
Âyetteki, Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; helak olan apaçık bir delil gördükten sonra helak olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye ifadesinde, hazfedilen yüklem şu şekillerde takdir edilebilir:

Askerî açıdan hiçbir şansınız yokken…
* İşte siz bu hâlde iken Biz kulumuza hükümlerimizi indirdik.
* Siz bu şartlarda iken Biz size yardım ettik.
Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; helak olan apaçık bir delil gördükten sonra helak olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye… buyruğu, Bakara sûresi'ndeki Dinde zorlama/tiksindirme yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] kesinlikle iyice ayrılmıştır buyruğunun bir başka ifadesidir. Burada verilen mesaj, her türlü delil ortaya konulduktan [kimsenin ileri sürecek mazereti kalmadıktan] sonra, kâfirin küfründe, mü’minin de imanında devam etmesidir. H.Yılmaz

Bununla, Hz. Peygamber'in Bedir çatışmasından hemen önce görmüş olduğu bir rüyanın îma edildiği açıktır. Bu vaka hakkında elimizde sahih bir Hadis yok, fakat tâbiînden Mücâhid'in şöyle dediği naklediliyor: “Allah Peygamber'e, bir rüyasında düşmanlarını az olarak gösterdi; O da Sahâbîleri'ne böyle nakletti ve bu da onları adamakıllı yüreklendirdi” (Râzî ve az bir değişiklikle İbni Kesîr).Lafzen, “iş/mesele hakkında” -yani, savaşa girişmek ya da geri çekilmek konusunda. M.Esed

Bu olay, Hz. Peygamber (s.a) Medine'den savaş alanına doğru ilerlerken meydana gelmiştir. O zaman henüz kafir ordusunun ne kadar büyük olduğu bilinmiyordu. Hz. Peygamber (s.a) orduyu rüyasında gördü ve ordunun çok büyük olmadığı sonucuna vardı. Sonra rüyasını mü'minlere anlattı. Bu da onlara cesaret verdi ve korkusuzca düşmana doğru yürüdüler.Mevdudi

Bkz. yukarıda 45. not. Fiilen karşı karşıya gelme anında düşman kuvvetlerinin sayıca kendilerinden çok fazla olduğundan Müslümanların artık şüphesi bulunmayacağına göre “Onları sizin gözünüze az gösterdi” ifadesinin mecazî bir anlam taşıdığı açıktır. Bu durumda, sözü geçen ifade, Hz. Peygamber'in ashâbının düşman güçlerini azımsayacak kadar azim ve cesaretle dolu olduklarını îma ediyor olmalıdır. Beri yandan Kureyşliler kendi güçlerinden, sayı üstünlüklerinden o kadar emindiler ki Müslümanlar bunların gözüne önemsenmeyecek bir kuvvet olarak görünüyorlardı -bu yanılgıdır ki onlara hem kesin bir biçimde savaşı kaybettirdi hem de çok sayıda cana maloldu. M.Esed 

Bu âyetlerde de Allah'ın, Rasûlullah'a Bedir savaşı öncesi ve Bedir yolunda nasıl yardım ettiğine dair bir misal verilmektedir. Allah, savaşın arifesinde düşman askerlerini rüyasında Rasûlullah'a az göstererek moral vermiş; o da bu rüyasını arkadaşlarına anlatmıştır. Müslümanlar, onların gerçek sayısını bilselerdi moralleri bozulur, korkarlardı. 44. âyetten anlaşıldığına göre kâfirler de Müslümanları, olduklarından daha az görüyorlardı.
Nitekim Ebû Cehl o gün, Müslümanları hafife alarak, “Bunlar, bir deve eti yemekle doyacak sayıdadırlar. Haydi onları bir defada yakalayın ve bağlayın” demişti. Savaş başladığında Müslümanlar gözlerinde büyüdü ve sayıları çok görünmeye başladı. Bu duruma Âl-i İmrân sûresi'nde şöyle işaret edilir:
Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir âyet vardır: Birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de inkârcıydı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır. (Âl-i İmrân/13) H.Yılmaz

Arapça "" kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Sabretmek şu anlamlara gelir: "Duygu ve arzuları kontrol altında tutmak, acelecilik, şaşkınlık,ümitsizlik ve açgözlülükten sakınmak, soğukkanlı olmak ve düşünceli kararlara varmak, tehlike ve zorluk anlarında sebat ve dayanıklılık göstermek; en aşırı kışkırtma anlarında bile yanlış adım atmamak, çok büyük belalarla karşılaşıldığında ve çok kötü bir durumda olunduğunda dahi kontrolü kaybetmemek, görünürde yardımcı olan bir araçla, amaca gecikmeksizin hemen ulaşmak için sabırsızlıkla acele bir davranışta bulunmamak ve dünyevi kazanç ve faydalar elde etmeye veya nefsin eğilimlerine kendini kaptırmamak." Allah, yukarıdaki anlamıyla sabredenlere yardım eder. Mevdudi

Mekke'den Ebû Cehil komutasında, Hz. Peygamber ve ashâbını ezip geçecekleri inancıyla yola çıkan Kureyş ordusu kasdediliyor. Bu sözler, bütün çağlarda, inananların, böbürlenerek, şan şöhret için ve boş bir gurur uğruna savaşa çıkmamaları, savaşa girmemeleri yönünde açık bir uyarı hükmündedir.M.Esed

Müslümanlar, asla, kibirle evlerinden çıkıp yürüyen ve müslümanları Allah yolundan alıkoyan Mekkeli müşrikler gibi davranmamaları konusunda uyarılmaktadırlar. Kafirler yanlarına şarkıcı kızlar almışlardı ve her konakladıkları yerde şarkı, dans ve içki partileri düzenliyorlardı. Bunun yanısıra geçtikleri yerlerdeki kabilelere, güçleri, sayısal ve teçhizat bakımından üstünlükleri konusunda büyük bir gösteriş yapıyor ve hiç kimsenin kendilerine karşı savaşamayacağını söyleyerek övünüyorlardı. Ahlaki durumları böyleydi, fakat savaş gayeleri bundan da kötüydü. Hak, doğruluk ve adalet ölçüsünü yükseltmek için değil, bu ölçünün yükselmesini engellemek için savaşa çıkmışlardı. Gayeleri, bu ölçüyü yükseltmeyi amaçlayan tek topluluğu yok etmekti. Müslümanların böyle bir davranışa karşı kendilerini korumaları için, bu kötü örnek, gözler önüne serilmektedir. Çünkü imanları, müslümanların doğru davranışlarda bulunmalarını ve savaş amaçlarının da temiz ve soylu olmasını gerektirir.
Bu yol gösterme sadece o zamana mahsus değildir, bu gün de aynı derecede zaruridir ve gelecekte de önemini korumaya devam edecektir. Çünkü çağdaş "medeni" devletlerin ordularının ahlaki durumu, Mekkeli müşriklerinkiyle aynıdır. Fahişeler, müstehcen eğlenceler ve şarap onların ayrılmaz bir parçasıdır ve bunları gizli olarak değil açıktan açığa, utanmadan istemektedirler. Bunun da ötesinde, bu devletlerin askerleri, arzularını tatmin etmek için onlardan kendi kızlarını istemektedirler. O halde başka bir millet onlardan, nasıl kadınlarını ve onları arzularının oyuncağı haline getirmemelerini nasıl bekleyebilir? Kibirliliklerine gelince, ordularının her askerinin bir kendini beğenmişlik ve gurur abidesi olduğunu söylemek yeterlidir. Bu ülkelerin siyaset adamları da şöyle söylemekten kesinlikle bıkmazlar: "Bu gün bizi hiç kimse yenemez, çünkü bizden güçlü hiç kimse yok." Savaş gayeleri ise bundan da berbattır. Bu ülkelerin liderlerinden her biri tüm ciddiyetiyle, dünyayı tek amaçlarının insanların mutluluğu olduğu konusunda temin ederler. Oysa onların gerçek amacı herşey olabilir, ama asla bu söyledikleri olamaz. Bu ülkeler, Allah'ın tüm insanlar için yarattığı yeryüzünün tüm kaynaklarını ele geçirmek, bunları kendi ülke ve milletlerinin yararına, tekellerine almak ve diğer insanları kendilerine bağımlı birer köle kılmak için savaş yaparlar. İşte bu nedenle Kur'an müslümanların bu kötü insanların yoluna uymalarını yasaklar ve onlara hayatlarını ve servetlerini, bu insanların çaba harcadığı gaye uğrunda harcamaktan sakınmalarını emreder. Mevdudi 

Bu âyet grubunda mü’minler uyarılmakta ve hayata; ictimaî, siyasî ve askerî hayata hazırlamak için onlara şu direktifler verilmektedir:                                                                                                                                                             * Başarmanız/zafer kazanmanız için, bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı çokça anın.
* Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız/kokunuz [gücünüz-canınız] gider. Ve sabırlı olun.
* Çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkan ve Allah yoluna engel koyan kimseler gibi olmayın.
46. âyette geçen rîh [rüzgâr] kelimesi, “güç ve yardım” demek olduğundan, rîhiniz gider ifadesi, “gücünüz, yardımınız ve zaferiniz gider” anlamındadır.
47. âyetteki, Çalım satarak ve insanlara gösteriş yaparak yurtlarından çıkan… ifadesiyle, Mekkeli müşrikler kasdedilmiştir. Kendilerine son derece güvenen şımarık müşrikler, Bedir savaşı'na davul-zurnayla çıkmış, çevre kabilelerin yardımını da reddetmişlerdi. Ebû Cehl, “Eğer Muhammed'in iddia ettiği gibi biz Allah ile savaşıyor isek, Allah'a andolsun ki, Allah'a karşı koyacak gücümüz yoktur. Eğer insanlarla savaşacak olursak, Allah'a andolsun ki, insanlara gücümüz yeter. Allah'a yemin olsun, Bedir'e varıp orada şarap içmedikçe, câriyeler bize çalgılar çalmadıkça Muhammed ile savaşmaktan vazgeçmeyeceğiz. Çünkü Bedir, Arap panayırlarından bir panayır, pazarlarından bir pazardır. Böylece Araplar, bizim bu çıkışımızı işitsin ve ebediyete kadar bizden korkup çekinsin” diye nutuk atıyordu. Bu olay klasik eserlerde şöyle nakledilir:
Binâenaleyh, onlar Cuhfe denilen yere geldiklerinde, Ebû Cehl'in dostu olan el-Hikâf el-Kinânî, içlerinde oğlunun da bulunduğu bir heyeti birtakım hediyelerle birlikte Ebû Cehl'e gönderdi. Derken oğlu, Ebû Cehl'in yanına varınca şöyle dedi:
-- Babam, sana (hayırlı sabahlar dileyerek) selâm yolluyor ve sana, “Eğer istersen, sana adamlarımla yardım ederim. Eğer, yanımdaki yakınlarımla beraber senin yanında olmamı, savaşmamı istersen, bunu da yaparım” dedi.
Ebû Cehl şöyle karşılık verdi:
-- Babana de ki: “Allah, mükâfâtını ve hayrını bol versin. Eğer biz, Muhammed'in iddia ettiği gibi Allah'la savaşıyor isek, Allah'a yemin ederim ki bizim Allah'la savaşmaya gücümüz yoktur. Yok eğer biz insanlarla savaşıyor isek, Allah'a yemin olsun ki, bizim savaşacağımız insanlara gücümüz yeter. Biz, Muhammed'le savaşmaktan kaçmayacağız. Hatta, biz Bedir'e varacağız, orada içkilerimizi içeceğiz ve şarkıcı ve çalgıcılar çalgı çalıp bize şarkı söyleyecekler! Çünkü Bedir, Arapların panayırlarından bir panayır ve onların alış-veriş yaptıkları pazarlardan bir pazardır. Böylece Araplar bu hâdiseyi duyacaklardır.”
46. âyetteki,  ريح [rîh/koku-rüzgâr] sözcüğü,  روح [rûh/can] sözcüğünün türevlerinden olup âyetteki rîhiniz gider ifadesi, “gücünüz-canınız gider” demektir. Burada, egemenlikleri süren, işleri yolunda giden nüfuzlu kişi ve kurumlar, rüzgâra ve rüzgârın esmesine benzetilmiştir. Nitekim bir kimsenin devleti [saltanatı, iyi günleri] devam ederken, “Falancanın rüzgârları esiyor” denilir ki bu, Türkçe'deki “Forsu sökmek”, “Borusu ötmek” deyimlerine benzer.

Allah mü’minleri kâfirlere karşı her zaman tedbirli olmaya davet etmiştir:

Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. (Âl-i İmrân/125)
Ey iman etmiş kimseler! Toplu olarak kâfirlerle karşılaştığınız zaman, hemen onlara arkalarınızı dönmeyin. (Enfâl/15)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7) H.Yılmaz

Lafzen, “size komşuyum”. Kadîm Arap örfünden türemiş bir deyim: bu örfe göre, komşusuna yardım etmek ve onu korumak kişinin namus borcudur.Şeytanın pohpohlaması ve sonra da günahkarı yarı yolda bırakması hakkındaki bu temsîlî ifade, daha genel bir üslup içinde 59:16'da geçiyor. M.Esed

Bu âyetler müslümanların ne yapmalarını, ne yapmamaları, kime benzememeleri gerektiğini açıklamakta, önce olumlu eylem ve sonuçlarını, sonra da olumsuz eylemlerin sonuçlarını vermektedir. Şimdi bunla­rın analizlerini yapabiliriz:

1. " Ey iman edenler! Herhangi bir toplulukla karşılaştığınız zaman sebat ediniz ve Allah'ı çok anınız ki başarıya erişesiniz." Anlamını "başarı" olarak verdiğimiz bu âyetteki el-felâh kavramı "kurtuluş, zafer" anlamla­rına gelmektedir. Felah kelimesine bu âyetler içerisinde "kurtuluş" an­lamını vermek daha doğru olur. Çünkü müslümanlar inanç ve ibadet özgürlüğünden yoksun bırakılmak isteniyor ve bunun endişesi içinde yaşıyorlardı. Bedir Savaşı'nı kazanmak bu baskılardan kurtulmak anla­mına geliyordu. Yüce Allah kurtuluşa giden yolun önemli eylemlerini vermektedir:

a) Düşman topluluğu üe karşılaşılınca sebat göstermenin önde ge­len bir eylem olduğu anlatılmaktadır. Bunun anlamı sırtını düşmana dö­nüp kaçmamaktır, Âyetin bu kısmındaki fesbütû (sebat gösteriniz) emri, Âl-i İmrân sûresinin 125. âyetinde "sabır göstermek", Enfâl sûre­sinin 15. âyetinde de "arkanızı dönmeyiniz" şeklinde yer almaktadır.
Böylece sebat göstermek, "sabretmek, korkup arkayı dönmemek" de­mektir. Sebat göstermek, sabretmek, korkup sırtını dönmemek gönlün eylemleridir. Gönlün bu eylemleri davranışlara yansıyarak savaşta zafer
ya da kurtuluşu getirmektedir.

Âyeti dikkatle analiz edersek görülecektir ki Allah, müminlerden sebat göstermelerini istemektedir. Mümin bu eylemini gösterince Allah da ona Muhammed sûresinin 7. âyetinde olduğu gibi: "Allah da ayaklarınızı sebat

ettirir", yani kaydırmaz.

b) "Allah'ı çok anınız." En zor şartlar altında Allah'ı zikretmenin en önemli neticesi Rad sûresinin 28. âyetine göre kalplerin huzur bulmasıdır. Kalbi huzur bulanın cesareti artar.

Burada anma işini müminin kendisi yapacaktır. Allah'ı anma hem beynin hem de gönlün eylemi olmaktadır. Bu eylemlere düşmanın da­yanması mümkün müdür? O zaman düşmana gönül yürümektedir. Böyle bir yürüyüşün Allah tarafından desteklenmesi garanti edilmektedir.

"Sebat" ve "Allah'ı anmak" gibi manevî eylemlerin kurtuluşu ge­tirme ihtimali vardır. Onun içindir ki felah kavramının başına le'alle, yani ihtimali ifade eden kelime gelmiştir. "Sebat" sabrı getirmekte, "Al­lah'ı anma" da malını ve çocuklarını hatırlamayı ortadan kaldırmaktadır.

Allah müminlere askerî bir eğitim yaparak düşmana karşı kullanı­lacak manevî silâhların neler olduğunu öğretmektedir. Sabır, sebat, korkmamak ve dünyayı bir tarafa bırakıp Allah'ı anmak savaş silâhları­nın önde gelen, savaş taktiğinin en ince ayrıntılarını teşkil etmektedir. Bu silâhlar ve taktikler her çağa hitap etmektedir. Savaş silâhları tekno­loji geliştikçe değişmektedir, ama sabır, sebat, korkusuzluk ve Allah'ı anma gibi manevî silâhlar değişmemektedir.

2. "Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ediniz." Kur'an'ın pek çok âyetinde geçen bu emrin, önceki ve sonraki âyetlerle ilişkisi vardır. Buradaki itaat emri bir önceki âyette geçen emirlerin de­vamı mahiyetindedir. Yani: "Sebat ediniz", "Allah'ı çokça anınız" ve" Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ediniz."

Buradaki itaat kelimesi "bağlılık, saygı ve duyarlık gösterip emir­lerini yerine getirmek" anlamına gelmektedir. Allah'a ve Peygamberi'ne itaat, savaşta kumandana itaati getirecektir. Savaşta kumandana bağlılı­ğını göstermek için, kişinin, daha önce bu bağlılığı göstermiş bir manevî tecrübeye sahip olması gerekir. Bu âyette itaat eylemi başka olumsuz­lukları önleyeceği için emredilmektedir.

3. "Birbirinizle çekişmeyiniz, sonra korkuya kapılırsınız, da kuvvetiniz gider. " Savaş anında müminlerin bir­
birleriyle çekişmesi beraberinde korkuyu getirir. Allah ve Peygambe­ri'ne itaat eden insanlar çekişmeyi bırakacaklardır. İtaat bu çekişmeyi önlemenin uğruna emredilmiştir. Yüce Allah burada bir toplumun çöküş
dinamiklerini de vermektedir: Çekişme, korkma ve sosyal güç kaybı. Çekişme dağılmaya sebep olacak, onlar da sosyal gücün gitmesine ne­den olacaktır.

 "Rüzgârınız." kelimesi fizikî anlamdaki rüzgârı değil de, sosyal ve siyasî anlamındaki gücü ifade etmektedir. Râzî buradaki rüzgârı "devlet" anlamına almaktadır. Râzî bu mânayı Zemahşerî'den almıştır. Devlet, işleri yürür halde iken rüzgâra ve rüzgârın esmesine benzetilir diyen Zemahşerî, bir kimsenin devleti, yani saltanatı iyi gittiğinde, bu­nun rüzgârı esiyor dendiğini nakletmektedir.

Her toplumun ve savaş alanında bulunan her ordunun bir rüzgârı, yani bir gücü vardır. Toplumlar bilgi, kültür, ekonomi ve teknoloji ile bir hava bir ağırlık yakalarlar. Bu durumda rüzgâr durmadan eser, kimi za­man hafif, kimi zaman şiddetli. Bu gücü tahrip edenler toplumdaki ihti­lâflar, çatışmalar, ya da kısaca tefrikalardır. Savaşlarda da durum aynı­dır. Ordular birbirlerinden doğal olarak çekinirler. Ama ordudaki bera­berliğin kaybolması, dayanışmanın ortadan kalkması, yerini korkuya ve dağılmaya bırakır.

4. "Sabrediniz. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir." Bütün bunların yerine gelmesi için müminlerin sabırlı ol­ması gerekir. Sabtr hem Allah ve Peygamberi'ne itaati hem de Allah ile beraberliği getirir. Yüce Allah burada savaşın en etkili silâhını gündeme getirmektedir. Sabır pasifliği değil tam tersine aktifliği, yani karşılaşılan problemlerin altında ezilmeden, onlara göğüs germek, onları çözmek, onların üstesinden gelmek anlamını ifade etmektedir. Sabır, gönlün ey­lemi olduğuna göre, gönlün nefisle olan mücadelesinin en etkili silâhı durumundadır.

Onun içindir ki Âl-i İmrân sûresinin 200. âyetinde Yüce Allah, hem sabretmeyi hem de sabırla yarışmayı emretmektedir. Zorluklara katlanmak sabretmek olduğuna göre, sabırda yarışmak da daha üst bir ibadet olmaktadır. Demek ki Allah'ın beraberliğini çeken, yardımını, lutfunu, ihsanını göndermek anlamına gelen güç sabır olmaktadır. Sab­reden insanlarla beraber olduğunu ilân ederken Allah, müminlere cesaret vermektedir.

"Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar gibi olmayınız- "

a) Yüce Allah burada "olmayınız" emri ile aslında "farklı" olunmasını istemektedir. Müslüman, müşrikten farklı olmalıdır. Özellik-le savaşta müşriklerin yaptıklarını yapmamalıdırlar. Mümin, müşrikle aynîleşenıez, onu taklit edemez, örnek alamaz.

b) Müminler, müşriklerin hangi davranışları gibi yapamazlar? Ça­lım satmak, gözlen kamaştıran bir gösterişte bulunarak savaşa çıkmak. Diğer taraftan insanları yurtlarından çıkartmak İçin savaşmak da müşrik­lerin amacı ve davranışları olmaktadır. Mümin insanın savaşmaktaki amacı, insanları Allah yolundan engellemek için savaşanlara benzemek olamaz. Gösteriş içinde olan, insanlara çalım satan, insanları Allah'ın yolundan çıkaranlar gibi davranmamak Allah'ın emridir.

Müşrikler savaşa çıkarken yani Cuhfe denen yere vardıklarında Ebû Süfyân'ın gönderdiği adam gelmiştir. Kervanın tehlikede olmadığı­nı ve bu sebeple geri dönmelerini söylemişti. Bu haber üzerine Ebû Ce­hil yemin ederek, Bedir'e vanp şarap içeceklerini, çalgı eşliğinde câriye oynatacaklarını, Araplar'a yemekler yedireceklerini söyledi. Ebû Ce-hil'in söylediklerinin Kur'an'daki değerlendirmesi çalım satmak, göste­riş yapmaktır. Bu durum sadece Bedir'de olmuş değildir. Ondan sonra da olmuş ve olmaya da devam edecektir.

6. "Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır." Buradaki "kuşatma"nın birçok anlamı vardır. Bunlardan biri Allah, onların yaptıklarını her şeyi ile bilmektedir. Onların eylemleri kuşatıldığı için kimseye zararları dokunmayacaktır. Bir bahçenin etrafı­nı duvar içine almak gibi, Yüce Allah da onların amellerini kontrol altı­na almıştır, kıpırdayacak alanları yoktur.

7. "Hani şeytan onlara yaptıklarını süslü gösterdi." Âyetin bu kısmından çıkaracağımız önemli neticeler vardır: Şeytan onlara amel yaratmadı. Onların amelleri vardı da, şeytan onu onlara güzel gösterdi. Var olmayanı var etmedi, var olanı onlara süsledi. Şeytanın insanı etkileyip yoldan çıkartmasının metotlarından biri, ey­
lemlerini insanlara süslemesidir.

 "Ve şeytan da onlara yaptıklarını süsle­di" (En'âm 6/43). Kalpleri katılaşanlara, çocuklarını öldürenlere, pey­gamberlere tepki gösterenlere, şeytan amellerini süslü göstermektedir. Şeytan, bakırı altın suyuna batınp sahte bir süs vererek altın diye satanlar gibi, kötü işlemlere sahte bir süs vererek insanlara sunmaktadır. Al­lah müslümanlara şeytanın bu etkinliğini anlatarak, onların da aynı hata­ya düşmelerini engellemeyi istemektedir. Buradaki şeytanın güzel gös­termesinin anlamı, yapılacak eylemin yerinde olduğunu göstermektir. Şeytan, eylemin doğru zaman, doğru yer ve haklı bir durumda olduğunu göstererek müşrikleri aldatmıştır. Şeytanın bu aldatma tarzındaki etkin­liği devam etmektedir.

8. "(Şeytan): 'Bugün insanlardan size galip gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin yardımcınızım' dedi." Şeytan hangi sözlerle müşrikleri- etkilediğini, hangi eylemlerin yerinde olduğunu söylediğini burada gündeme getirip detaylarına kadar inmektedir. Şeytan müşrikleri savaş için cesaretlendirirken, onları kimsenin mağlûp edemeyeceği vesvesesini vermiştir. Âyette geçen ifade şudur, "Size komşuyum." "Komşu komşunun yardımcısıdır" ilkesinden hareketle, şeytan onlara "Ben sizin komşunuzum, arkanızdayım, yardımcınızım"

demiştir. Arap Örfüne göre komşunun komşusunu koruması namus borcudur. Şeytan bu örfü kullanarak onları

aldatma yoluna gitmiştir.

Ama biz "Ben sizin komşunuzum" ifadesinden başka bir mâna çı­kartıyoruz. Bunu âyetin devamındaki şeytanın hareketinden anlıyoruz. Dikkat edilirse şeytan doğrudan "Ben size yardımcıyım, sizin destekçi-nizim" demiyor da "komşunuzum" diyor. Bunun anlamı sahte komşu gibi davranacağı anlayışında yatmaktadır. Âyetin devamı bunu göster­mektedir. Öyle anlaşılıyor ki şeytan müslüman tarafla uğraşamamaktadır. Çünkü onlar inanç ve ibadet özgürlüğü adına savaşma kararıını al­mıştır, onların gönülleri ile Allah ilgilenmektedir. Allah'ın ilgilendiği gönüle şeytanın girmesi mümkün değildir.

9. "Fakat iki ordu birbirini görünce (şeytan), ardım döndü ve: 'Ben sizden uzağım, ben sizin görmediklerinizi görüyo­rum; ben Allah 'tan korkuyorum; Allah'ın azabı şiddetlidir' dedi. "

Müslüman ordusu ile müşrik ordusu birbirlerini görebilecek mesa­feye geldiklerinde, Allah burada şeytanın davranışını anlatarak, onları nasıl aldattığına dikkat çekmektedir. Şeytanın hareketi, nekesa ke­limesi ile ifade edilmektedir. Bu kelime "izi üzere geri dönmek, geri durmak, bırakıp kaçmak" anlamlarına gelmektedir. Nükûs kelimesi Kur'an'da Enfâl sûresinin 48 ve Mü'minûn sûresinin 66. âyetlerinde geçmektedir. Enfâl sûresinin 48. âyetinde şeytanın geri dönüp verdiği sözde durmaması ifade edilirken, Mü'minûn sûresinin 66. âyetinde Al­lah'ın âyetleri okunduğunda, kibirlenip arkasını dönenlerin davranışı açıklanmaktadır. Demek ki kibirlenip Allah'ın âyetlerine sırtını dönenle şeytanın hareketi müştereklik arzetmektedir. Nükûs kavramı Kur'an'da şeytan ve kâfirin eylemi olarak geçmektedir.

Şeytan tabanları üzerine geri dönerken, yaptığı eylemin mazeretini de ifade etmekten geri durmamıştır, "Ben sizden uzağım" ifadesi, şeytanın dönekliğini gösteren bir ifadedir. Önce beraber olduğu­nu söylüyor sonra da iş ağırlaşmca uzak olduğunu söylüyor. Böylece yapamayacağı işi söylediğinden dolayı döneklik gösteriyor. Demek ki bir işe söz verip ardından cayanın ahlâkı, şeytanî bir ahlâk olmaktadır. Aynı davranışı şeytan Haşr sûresinin 16. âyetinde imanlı bir insana da yapmaktadır: "(Münafıkların durumu) tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, 'inkâr et' der, insan inkâr edince de: 'Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah 'tan korkarım' der."

Şeytan Allah'a inanmaktadır, oysa inkâr eden insan, şeytandan da­ha kötü bir çizgiye gelmiş demektir. Ama şeytan inkâr edenden derhal uzak durma kararlığını göstermektedir. Arkadaşını yüzüstü bırakıp on­dan ayrılmak münafıklık ahlâkıdır.

"Sizin görmediğinizi ben görüyorum." Şeytan, me­lekleri görmüş ve onların müslümanlara yardım etmesinden korkmuştur. Kâfirlerin görmeyip şeytanın gördüğü şey meleklerdir. Enfâl sûresinin dokuzuncu âyetinde peşpeşe gönderilen bin meleğin, Âl-i İmrân sûresi­nin "O zaman sen müminlere: Rabbinizin size indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmedi mi? diyordun. Evet, sabreder, korunursamz onlar hemen üzerinize gelseler Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder." şeklindeki 124. ve 125. âyetlerinde üç bin meleğin, ve beş bin meleğin Bedir Savaşı'na katıldığı Allah tarafından bildirilmektedir.

Şeytanın melekleri görmesi onu dehşete düşürmüştür. Aslında şey­tanın müşrikleri böylesine yüzüstü bırakıp kaçması ve onlara böyle ko­nuşması müslümanlarm lehine olmuştur. Çünkü müşrikleri korkutmuş­tur.

"Ben Allah'tan korkuyorum; Allah'ın azabı şiddetlidir dedi." Demek ki şeytan Allah'a inanıyor ve O'ndan korkuyor. Korkunun sebebini de azabının şiddetli olması diye göstermektedir. Şeytan Allah'ın azabını göstererek niçin O'ndan korktuğunu söylemektedir? Bize göre Allah müminlerin tarafını tuttuğu için, şeytan da müşriklerin tarafını tutmuş olacaktı. Böylece şeytan Allah'a karşı savaşmaktan korktuğu için böyle söylemiştir.

Enfâl sûresinin 45-48. âyetlerinden şu neticeyi çıkartıyoruz: Al­lah düşman ordusu ile karşılaştığında normal silâhların dışında müslümanlarm sahip olması gereken manevî silâhların neler olduğunu öğreterek savaş taktiği vermektedir.

Sabır ve sebat göstermek, Allah'ı çok anmak, Allah ve Peygam­beri'ne itaat etmek, müminlerin dağılmalarına ve sosyal güçlerinin kay­bolmasına sebep olacak çekişmelere girmemek, sabrederek Allah'ın be­raberliğini temin etmek; gösteriş yaparak insanları hak yolundan çıkar­mak isteyenler gibi davranmamak. Çünkü şeytan bu tip insanlara amelle­rini sahte süsle süsleyip onları aldatıyor. Ne yapacakları ile ne yapmaya­caklarını açıklayan bu savaş taktiği manevî silâhlanmanın önemini vur­gulamaktadır. Bu noktada, askerlik müessesesi ile din eğitiminin ilişkisi ortaya çıkmaktadır. B.Bayraklı

Yani, sayıca az ve donanım olarak zayıf oldukları halde güçlü Mekke ordusuna karşı durabileceklerine inanmakla aldanıyorlar. Çoğu zaman bildiğimiz genel anlamıyla “religion” sözcüğünün karşılığı olarak geçen dîn terimi burada, öyle anlaşılıyor ki, kişinin dinine karşı aldığı vaziyet, benimsediği tutum anlamında, başka bir deyişle iman anlamında kullanılmıştır. “Kalplerinde eğrilik bulunanlar”dan kasıt, Hz. Peygamber'in ashâbı arasında, Kureyşle savaşa girmekten korkan mütereddit ve zayıf inançlı ya da ödlek kimselerdir. Yukarıdaki cümlenin başında yer alan iz takısı çoğu zaman “...diği zaman” anlamındadır; ama burada daha çok “bu arada” “bu sırada, bu esnada” anlamına denk düştüğü hissediliyor. M.Esed 

Bu, münafıkların ve dünyaya çok bağlı olan Medinelilerin görüşüydü. Bunlar, küçücük bir müslüman birliğinin büyük ve güçlü Kureyş ordusu ile savaşacağını gördüklerinde birbirlerine şöyle demişlerdi: "Dinlerine aşırı bağlılık bu insanları aptallaştırdı. Bunlar büyük bir felaketle karşılaşacaklar. Peygamberleri (s.a) tarafından körleştirildikleri için göz göre göre ölüme gittiklerini göremiyorlar."Mevdudi 

Mekke ve Medîne'de aynı anda gerçekleşen iki sahnenin yer aldığı bu âyetlerde de Allah'ın, Elçisi'ne yaptığı yardıma işaret edilmektedir:
MEKKE'DEKİ SAHNE
Şeytân, müşriklere amellerini çekici göstermiş ve, “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” diyerek onları savaşa kışkırtıp moral veriyor.
MEDÎNE'DEKİ SAHNE
Münâfıklar ve kalblerinde hastalık bulunanlar, “Şu adamları dinleri aldattı” diyerek mü’minleri savaştan caydırmaya, onların morallerini bozmaya çalışıyorlar.
SONUÇ
Sonra da, iki ordunun karşılaşınca şeytân, Müslümanların muzaffer olacağını anlıyor ve, “Şüphesiz ben sizden uzağım, ben sizin görmediğinizi görüyorum, ben Allah'tan korkuyorum” diyerek Mekke'ye dönüyor.
Bu âyette zikri geçen şeytân hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür:
Rivâyete göre şeytân o gün onlara, Bekr b. Kinâneoğulları'ndan Surâka b. Mâlik b. Cu’şum sûretinde görünmüştü. Kureyşliler, Bekroğulları'nın arka taraflarından gelip kendilerine saldıracağından korkuyorlardı; çünkü, Bekroğulları'ndan birini öldürmüşlerdi. Şeytân onlara görününce, “Bugün insanlardan sizi yenebilecek yoktur” dedi. ed-Dahhâk der ki: “Bedir Günü İblis onlara, sancağı ve askerleriyle geldi. Kalplerine asla yenilmeyecekleri ve atalarının dini üzere çarpıştıkları telkinlerini verdi.”
İbn Abbâs'tan da şöyle dediği nakledilmektedir: Yüce Allah, Peygamberi Muhammed'e (s.a) ve mü’minlere yardımcı olarak 1.000 melek göndermişti. Cebrâîl (a.s.) 500 melekle bir kanatta, Mîkâîl de 500 melekle öbür kanatta idi. İblis de Mudlicoğulları'ndan birtakım kimseler sûretinde, beraberinde sancak bulunduğu hâlde şeytânlardan bir ordu ile geldi. Şeytân, Surâka b. Mâlik b. Cu’şum sûretinde idi. Müşriklere, “Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur” demişti.

İBLİS'İN İNSAN KILIĞINA GİRMESİ

Şeytân insan kılığına girer ve vesvese [telkin] verir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: Müşrikler Bedir'e gitmeye niyet ettiklerinde, Bekr b. Kinâneoğulları kabilesinden endişe ettiler. Çünkü kendileri, onlardan birini öldürmüşlerdi. Dolayısıyla, bu kabilenin kendilerini arkadan vurmalarından korktular. Bundan dolayı İblis, Bekr b. Kinâneoğulları'ndan Surâka b. Mâlik b. Cu’şum kılığına girdi. Surâka, şeytânlardan oluşan ordunun en ileri gelenlerinden olup, sancak onun elinde idi. O şöyle dedi:
-- Bugün insanlardan size galebe edecek yoktur. Ben de muhakkak ki sizin yardımcınızım. Kinâneoğullar'ından size kötülük gelmeyeceğine dair size eman veriyorum.
İblis, meleklerin indiğini görünce, ökçeleri üzere gerisin geri kaçmaya başladı. Rivâyete göre o anda, Hâris b. Hişâm'ın elini tutuyordu. Gerisin geri dönüp kaçmaya başlayınca Hâris dedi ki:
-- Bizi bu hâlde yapayalnız mı bırakıyorsun?
İblis de şöyle karşılık verdi:
-- Ben, sizin göremeyeceğinizi görüyorum.
Sonra İblis Hâris'in göğsünden itip ondan ayrıldı; kâfirler de bozguna uğradılar.
Buradaki şeytân, ne halk kültüründeki şeytândır, ne de Surâka'nın kılığına girmiştir. Bilakis burada şeytân ile, “Surâka” kasdedilmiştir.
Târih ve siyer kitaplarından Bedir savaşı'nın ayrıntıları incelendiğinde adı geçen kişinin, âyette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek verdiği, sonra da onları yüzüstü bıraktığı görülür.
Bazı müfessirler, ilgili âyette geçen şeytân sözcüğü ile, “Surâka”nın kasdedildiğini, ancak Bedir savaşı'ndaki Surâka'nın gerçek Surâka olmayıp Surâka kılığına girmiş şeytân olduğunu, dolayısıyla da Kur’ân'ın aslında Surâka kılığına girmiş olan “şeytân”a işaret ettiğini iddia etmişler; Surâka'nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yaptığı bir açıklamayı da iddialarına delil olarak göstermişlerdir. Ancak, iddiaları ve iddialarına gösterdikleri delil inandırıcı olmaktan uzaktır. Çünkü askerî bir otorite olan Surâka'nın, birkaç bin nüfuslu Mekke'de yaşadığı hâlde çalınan davul-zurnaları ve kadınlarca okunan tahrik edici şiirleri duymaması ve savaştan bihaber olması mantık dışıdır.
Kur’ân'ın, şeytânî özellikleri olan insanları, “şeytân” olarak isimlendirdiğine dair bir diğer örnek de Bakara sûresi'nde bulunmaktadır:
Bunlar iman etmiş olanlarla yüzyüze geldiklerinde, “İman ettik” derler. Şeytânlarıyla baş başa kaldıklarındaysa, “Hiç kuşkunuz olmasın, biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz” derler. (Bakara/14)
Bakara-14'te zikr edilen şeytânlar da, “münâfıkların [ikiyüzlülerin] akıl hocaları olan insanlar”dır.
Yine, Âl-i İmrân/175'te geçen şeytân kelimesiyle de, Nuaym b. Mes‘ûd adlı bir müşriğin kasdedildiği klâsik eserlerde belirtilmektedir.
Daha evvel de ifade etmiştik ki Kur’ân'a göre şeytân;
* Harâm yemeyi, hakksız kazanç elde etmeyi öneren/emreden,
* Kötülük, hayâsızlık ve Allah'a karşı bilinmeyen şeyler söylemeyi telkin eden,
* Fakirlikle korkutan,
* Kuruntulara düşüren,
* Allah'ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
* Kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayan,
* Vesvese verip kışkırtan, zihin bulandıran,
* Amelleriyle insanları şımartan,
* İnsanları azdıran,
* İçki-uyuşturucu ve kumarla insanların arasına düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
* Allah'ı anmaktan ve O'na kulluk etmekten geri bırakmak isteyen kişiler ve güçlerdir.
Buna göre şeytân, yanı başımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri olabileceği gibi, göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz bir şey de olabilir. Zaten Allah da şeytânın, insanlar ve görünmez güçlerden [enerjiden] olduğunu bildirmektedir.
49. âyette Medîneli münâfıkların ve kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, savaşa çıkan mü’minler için, Şu adamları dinleri aldattı dedikleri bildirilmektedir. Buradaki münâfıklar, Evs ve  Hazrec kabilelerine mensup bazı kimseler; kalblerinde hastalık bulunanlar ise müslüman olmalarına rağmen imanları kökleşmemiş ve hicret etmemiş olan bir grup Kureyşlidir. Bunların bir kısmı, küçücük bir Müslüman birliğinin büyük ve güçlü Kureyş ordusu ile savaşmaya hazırlandıklarını gördüklerinde birbirlerine, “Dinlerine aşırı bağlılık bu insanları aptallaştırdı. Bunlar büyük bir felaketle karşılaşacaklar. Peygamberleri tarafından körleştirildikleri için göz göre göre ölüme gittiklerinin farkında değiller”; diğer bir kısmı da, “Bu müslümanlar, ölümden sonra diriltilmeyi ve şehit olup cennetle ödüllendirilmeyi umarak ölümlerine koşuyorlar” diyorlardı. Surâka'nın fark ettiği gerçek de işte bu idi. Bu inançla savaşan orduyla baş edilemezdi. En iyisi kaçmaktı.
Âyetteki, Ve her kim Allah'a tevekkül ederse bilsin ki, şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir ifadesiyle, “işini Allah'a havale eden, O'na güvenip dayanan kimsenin koruyucusu ve yardımcısının Allah olduğu ve O'nu mağlup edilemeyeceği, en iyi ilkeleri O'nun koyduğu, O'na tevekkül edenin hüsrana uğramayacağı” mesajı verilmiştir.H.Yılmaz

Yahut: “... melekler, hakkı inkara şartlanmış olanların canlarını alacakları zaman, onların yüzlerine, sırtlarına vuracaklar”. Bu ibarenin anlamı, yeteveffâ fiilindeki zamirin meleklere ya da Allah'a izafe edilmesine göre değişiyor. Meleklere izafe edilirse: “Onların canlarını aldıkları zaman ...” anlamına; Allah'a izafe edilirse: “Onları ölüme sürüklediği zaman ...” anlamına geliyor (Zemahşerî ve Râzî). Günahkarların yüzlerine, sırtlarına vurulması, Râzî'ye göre, onların bu dünyada yaşarken hakkı inkar etmelerinin bir sonucu olarak ahirette karşılarına çıkacak olan azabı ifade eden temsîlî bir anlatımdır: “Bunların arkalarında da kopkoyu bir karanlık vardır, önlerinde de kopkoyu bir karanlık ...”, “Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vuracaklar” sözünden kasıt da budur işte. Müfessirlerin çoğu bu bölümün münhasıran, Bedir'de öldürülen müşrik Kureyşlilere ilişkin olduğunu söylemişlerse de, bizce ayetin şumûlünü belli bir tarihsel olayla sınırlandırmak için ortada hiçbir sebep yoktur; kaldı ki sonraki bölüm (55. ayetin sonuna kadar) meselenin “hakkı inkara şartlanmış olan” herkesle alakalı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. M.Esed

Görseydin o inkâr edenleri: Melekler onların canlarım alırken yüzlerine ve arkalarına vuruyorlar: 'Haydi yangın azabını ta­dın'' (diyorlardı)". Bu âyetin Bedir Savaşı ile ilgili olarak evrensel bo-yutuna gitmek gerekir. Enfâl sûresinin 12. âyetinde "Vurunuz boyunlarına, vurunuz onların bütün parmaklarına" emri meleklere verilmişti. Bu vurmaların nihaî noktası da Enfâl sûresi­nin 50, âyetinde gündeme getirilmektedir. Bu âyetten çıkarılacak netice­ler şunlardır:

a) Meleklerin çoğul olmasından anlıyoruz ki, Azrail denen ölüm meleği tek değildir. Onun içindir ki âyette melekler ifadesine yer veril­miştir.

b) Melekler insanların canını alırken yapacakları muameleyi ölen insanın durumu tayin etmektedir. Meselâ En'âm sûresinin 93. Âyetinde Allah'a iftira eden, yahut yalancı peygamberlik iddiasında bulunan veya Kur'an gîbi bir kitabı yazabileceğini iddia edenlere, canlarını alırken meleklerin yapacağı muamele ele alınmaktadır. Melekler onlara pençele­rini uzatacak, "Haydi canlarınızı kurtarınız" diyecek ve azabı tatmalarını söyleyeceklerdir. Yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyette de yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alacakları gündeme getirilmektedir.

Kısaca kâfirlerin» Allah'a iftirada bulunanların, yalancı peygam­berlerin ve Kur'an gibi bir kitabı 

yakabileceklerini iddia edenlerin canlarının farklı alınacağı, onların bu durumunun ölümlerini bile etkileyeceği

anlaşılmaktadır, İyi insanın ölümü ile kötü insanın ya da kâfirin ölümü­nün farklı olacağı buradan anlaşılmaktadır. Bu durum sadece Bedir Sa­vaşana katılan kâfirleri değil Allah'ın dinine düşman olan bütün insanla­rı da kapsamaktadır.

Diğer taraftan Vakıa sûresinin 88-91, âyetlerinde Allah'a yakın o­lanlarla, iyi insanların can verişlerinin ne kadar güzel olacağı da açık­lanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki insanların inançları dünyadaki yaşam şekilleri, onların can verme biçimlerini etkileyecek ve meleklerin mua­melelerini belirleyecektir,

c) Yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken melekler onlara: Yakıp kavuran azabı tadınız" diyeceklerdir. Ayetin bu kısmından öyle anlaşılıyor ki melekler canlarını alırken onlar yakıcı azabı tadacaklardır. "Yakıp kavuran azap, ölüm anında mı yoksa âhirette mi olacaktır" sorusuna müfessirler farklı cevaplar vermektedirler. Râzî gibi bazıları ölüm anında, bazıları da âhirette olacaktır diyorlar el-Hasen gibi. el-Hasen'in bu görüşte olduğunu Kurtubî nakletmektedir.

Bize göre bu tartışmalara veya farklı görüşlere gerek yoktur. Çün­kü En'âm sûresinin 93. âyetinde melekler pençeleri ile Allah'a iftira edenlerin, yalancı peygamberlerin ve Kur'an gibi bir kitap yazacağını iddia eden zalimlerin canını alırken de onlara şöyle diyeceklerdir: "O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış: 'Haydi canlarınızı çıkarın, Allah'a, gerçek olmayanı söylemenizden ve O 'nun âyetlerine karşı kibirlilik tas­lamış olmanızdan dolayı, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız' (derken) onların halini bir görsen."

Öyle anlaşılıyor ki bu azap şekilleri hem ölüm anında hem de âhirette olacaktır. Çünkü bu ifadelerden onların canlarının alınacağı anlaşılmaktadır. Demek ki vurula vurula ve yanarak bu dünyadan ayrılıp giden kâfirlerin durumunu dışarıdakilerin görmesi, anlaması imkânsız­dır. Onun içindir ki Allah "görebilseydin" ifadesine yer vermektedir. Beşerî idrak ve gözlerle görülüp anlaşamayan olgulardan biri burada anlatılmaktadır.

Kâfirlerin canı çıkarken çektikleri ıstırapla, iyi insanın canı çıkar­ken içinde bulunduğu rahatlık arasındaki fark Kur'an'da anlatılarak, kötülüklerden caydırma ve iyiliğe teşvik ruhunun inananlara kazandırıl­ması istenmektedir.

Teşvikten caydırmaya giden bu oluşumun ilâhî eğitimdeki yerini tesbit ettikten sonra din eğitimindeki önemini de vurgulanmalıyız: Biz buna zıthklarıyla eğitim diyebiliriz. Işıkla karanlık, hak ile bâtıl, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin nihayet korku ile sevinç beraber anlatılınca veya ardarda insanın ruhunda oluşturulunca eğitimin devresi tamamlan­mış olacaktır. B.Bayraklı

"İşte hu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir, yoksa Allah kullarına zulmedici değildir." Bu âyet 50. âyetin devamıdır. Burada geçen zâlike "işte bu'\ 50. âyetin sonunda yer alan "yakıcı azabı" ifade etmektedir. Söz konusu kelime burada "tadacakları azab"ın yerine konmuştur. Diğer taraftan bimâ daki bâ harfi de sebep bildirmektedir. Böylece Allah sebep-sonuç ilişkisi içerisinde konuyu açıklamaktadır,

"Yakıcı azabı tatmak" sonuç, "elleriyle yaptıkları ameller11 de se­bep olmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Allah önce sonucu, sonra da sebebi gündeme getirmektedir. "Ellerinizle yaptığınız" ne anlama

gelmektedir? Sorunun cevabını 50. âyetteki "inkâr etme" ile verilebilir, yani "ellerinizle yaptığınız" demek "yaptığınız inkâr sebebi ile bu azap size tattırılmaktadır" dinebilir.

Âyetteki "el" kelimesi, "güc"ü ifade etmektedir. Kendi gücü­nüzle yaptığınız anlamına gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki insan kendi amellerini özellikle inkâr gibi kalbî eylemini kendi kudreti ile ortaya koymaktadır. Çünkü Allah isteyerek insana kendisini inkâr ettirmez.

"Yoksa Allah kullara zulmedici değildir" buyurulurken inkârın arkasında ilâhî takdirin olmadığını, aksi takdirde bunun zulüm olacağını bildirmektedir Allah bunu Fussılet sûresinin 46, âyetinde şöyle açıklamaktadır: 

"Kim iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir "

İyiliği Allah ve kul ister, Allah yaratır, ama kötülüğü kul ister Al­lah yaratır. Fakat işlenen her iki amelin sonucu kula dönecektir ve onun olacaktır. "Neden kötü amelîn altında kulun isteği var da Allah'ın isteği yoktur" sorusuna şöyle cevap verilir: Kuluna kötülüğü Allah isteseydi zulmetmiş olacaktı. Çünkü bazı kullarına iyiliği bazılarına da kötülüğü istemiş olacaktı.

Herkes yaptığının karşılığını görürse adalet gerçekleşmiş olur. Böylece Allah zulmün ne olduğunu, insana davranış özgürlüğünü ver­menin ne anlama geldiğini ve önemini vurgularken, kendisinin de bu özgürlüğü kullarına tanıdığını öğretmekte, insanın insana dayatarak yap­tırdığı bir davranışın hem ahlâkî hem de hukukî sorumluluğu olmadığını vurgulamaktadır.

Diğer taraftan Yüce Allah, kulunu cezalandırırken bu cezayı niçin verdiğini, yanı sebebini bildirmektedir. Bu durum beşerî âleme şu ilkeyi bildirmektedir: insanlar cezalandırılırken onlara bunun sebebinin bildi­rilmesi gerekir. Kişi niçin cezalandırıldığını bilmelidir. Onun için yargı­sız infaz yapılmamalıdır. Arâf sûresinin 12. âyetinde anlatıldığı gibi yargısız infaz olmaz.. Hukukta zulmü ortadan kaldırmak için haklı bir sebebe dayanmak gerekir. B.Bayraklı

"Bu durum,   tıpkı Firavun  ailesi  ve onlardan öncekilerin gidişatı gibidir. Onlar da Allah'ın âyetlerini inkâr etmişlerdi de Allah onları günahları sebebiyle yakalamıştı Allah güçlüdür, Onun cezası şiddetlidir."

a) "Bu durum, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin gidişatı gibidir." Yüce Allah Bedir Savaşı'ndaki cezalandırmayı    tarihî    olgularla    anlatırken    benzetme    yöntemine

başvurmakta   ve   özellikle   Firavun   ailesinin   ve   ondan   öncekilerin ta ve özellikle Firavun ailesinin ve ondan öncekilerin kötülüklerine dik­kat çekmektedir. Firavun ailesi ve ondan öncekilerin başına gelenler,

onlara verilen cezalar sünnetullahı oluşturmaktadır.

Ayetin ilk bölümünde yer alan ed-de'b kelimesinin anlamı âdettir. Fiil olarak alınınca "ısrar etmek, inat etmek, sebat etmek, devam etmek, yorulmamak, bıkmamak, usanmamak, bir işe girişmek, iştirak etmek, uygulamak, vakfetmek, büyük arzu ile tatbikata koymak" anlam­larına gelmektedir. Bu kelime Âl-i İmrân sûresinin 11. âyetinde açıklan­dı.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Enfâl sûresinin 52. âyetinde kötü mânada toplumsal değişimin sebepleri arasında, insanlann inkâr psikolo­jisi ile kendi şahsiyetlerini değiştirmeleri ifade edilmektedir. "Bir işi sürdürmek" anlamı ile de'b kavramı» davranışların âdet haline gelmesi demektir.

b) "Onlar da Allah'ın âyetlerim inkâr etmişlerdi/' Ayetin bu kısmından anlıyoruz ki inkâr ırmağı insanlığın ilk dönemle­rinden çıkıp gelmektedir ve devam ettiği için de de'b adını atmıştır. İn­kâr ırmağı kirlidir, ama onun yanında nur ırmağı akmaktadır. Kimi za­man bazı insanlar ırmağın kirli olduğunu farketmeden onun içine dal­maktadırlar, fakat inkâr ırmağı insanda bir alışkınlık haline gelmiştir.

Allah'ın âyetlerini yalanlamak sadece Hz. Muhammed devrinin in­sanlarının yaptığı bir iş değildir. Firavun ailesi ve ondan önceki toplum­lar da aynı eylemi yapmışlardır. Sanki Allah'ın âyetlerini yalanlama eylemi nesilden nesile intikal eden bir süreç halini almıştır, Allah bu örneği verirken hangi benzerliklerten hareket etmiştir? Bunlardan biri "Allah*in âyetlerini yalanlamaktır", ikincisi de âyetin devamında veril­mektedir.

c) "Allah onları günahları sebe­biyle yakalamıştı, Allah güçlüdür. Onun cezası şiddetlidir." İkinci ben­zerlik günahları sebebiyle Allah'ın onları yakalayıp cezalandırmasıdır.

Bedir Savaşı'na katılan Mekkeli müşriklerle Firavun ailesi ve ön­cekilerin   arasında   benzerlikler   vardı.   Onlar,   Allah'ın   âyetlerini yalanlıyorlar ve günahları sebebiyle cezalandırılıyorlar. Burada tarihî bir sürecin işlediğine işaret edilmektedir.

Geçmişin kötüleri kimi zaman tufanla, kimi zaman rüzgârla, kimi zaman suyla boğularak helak edilirken, Hz, Peygamber zamanında da kötüler, iyilerin ve meleklerin savaş gücüyle yok ediliyorlardı. Artık iyiler kendilerini kötülerin saldırısına karşı savunma gücünü ve fırsatını elde etmişlerdi. İşte fark ve değişim bu noktada ortaya çıkmıştı. Ayetin bu kısmında da, günahları sebebiyle Allah'ın, onları yaka­ladığı beyan edilirken, keyfî olarak cezalandırmadığı da vurgulanmakta­dır.

Aradaki fark ne olabilir? Geçmişteki toplumların cezalandırılması­nı genelde tabiat olaylarını kullanarak gerçekleştiren Allah, Hz. Pey­gamber döneminde bunu insanlarla insanlara açtığı savaşla gerçekleştir­miştir. Geçmişte iyiler kötülere karşı koyamıyordu ama Hz. Peygamber döneminde iyiler kötülere karşı durma, direnç gösterme gücünü bulmuş ve bunu pratiğe dökmüşlerdi.

Hukukun tatbik edilebilmesi için bir toplumun siyaset kültürü ba­kımından güçlü olması gerekir. Güçsüz toplumlar hukuku, özellikle ceza hukukunu tatbik edemezler. Onun içindir ki Allah güçlü olduğu için ce­zayı tatbik etmektedir.Öte yandan cezalar şiddetli olmalı ki caydırıcı olsunlar. Allah'ın azabı şiddetlidir' ifadesine âyetin sonunda bunun için yer verilmiştir. Cezayı uygularken suça denk bir ceza uygulanmalı ve asla cezanın şiddetinden tâviz verilmemelidir.Hukuk kültürü ve siyasî idarenin zayıf olduğu toplumlarda statüsü yüksek olanlara hafif ceza verilirken, aynı suçu işleyen diğer insanlara daha ağır ceza verilir. İşte bu durum adaletsizliğin en açık göstergesi olmaktadı. B.Bayraklı

Allah'ın, yaratılış olgusu ve yarattığı âlemler için belirlediği sebep-sonuç ilkesi (ki bu, Kur’an'ın başka yerlerinde sünnetullâh, “Allah'ın hüküm ve yaratışında irade buyurduğu yol” olarak geçmektedir) çerçevesinde olmak üzere yukarıdaki ifadenin geniş çağrışım alanı hakkında yapılmış bir açıklama için, 13:11'deki “Allah insanların durumunu değiştirmez, tâ ki onlar kendilerini değiştirinceye kadar” şeklinde geçen ifade için düştüğümüz nota bkz.Yani, nimeti ve esenliği geri almaz. M.Esed

Yani, "Bir topluluk davranışlarıyla verilen nimete layık olmadığını göstermedikçe, Allah, topluluktan lütuf ve nimetini esirgemez." Mevdudi

Bu âyet grubunda, İslâm'a karşı duran kimseler, ölürken yaşayacakları olaylar ve âhirette karşılaşacakları âkıbet hatırlatılarak uyarılmaktadır.
Bu kâfirlerin bellek hücreleri ölüm ânında devreye girip yaptıklarını birbir hatırlatıyorlar: Tadın bakalım kızgın ateşin azabını! İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde zulmeden biri değildir.
Vefat, “ölümden hemen önce, insanın takdim ve tehir ettiklerinden eksiksiz ve fazlasız haberdar edilmesi” demektir. Bu konudaki ayrıntılar, En‘âm sûresi'nin sonundaki “Vefat” adlı yazımızda bulunmaktadır.
Vefat esnasında her şey yakînî bir bilgiyle gerçekleşmekte ve inançsız kişi daha önce inkâr ettiği her şeye inanmakta; fakat bu inanma [iman-ı ye’s ve iman-ı be’s], kabul görmemektedir. Bu konuya dair daha evvel yaptığımız açıklamaya bakılabilir.
Bu pasajda, Mekke müşrikleri ile Firavun ve yakınları arasında benzerlik olduğu açıklanmış ve örneklenmiştir.
53. âyetteki, Bu, şüphesiz bir kavim [toplum], kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah'ın, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı, ve şüphesiz Allah'ın en iyi işiten, en iyi bilen olması nedeniyledir ifadesinden anlaşılıyor ki, siyasî, iktisadî ve ahlâkî bozulmaların neticesinde toplumların cezalandırılmasının nedeni, toplumun fertleridir. Zira sünnetullah, beşerî değişimin ilâhî değiştirmeye sebep olacağı şeklinde câri olmaktadır:
Her kişi için, önünden ve arkasından Allah'ın emriyle onu gözetip koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendi nefis/[öz]lerinde olanı değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için O'nun astlarından bir velî [yardım eden, yol gösteren] de yoktur.” (Ra‘d/11) H.Yılmaz

 

Bu âyetlerin analizi bize siyasî ve sosyal değişimlerin dinamikleri­ne götürecektir.

1. Bu böyledir, bir millet kendilerinde bulananı değiştirmedikçe Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez. Şüphesiz Allah işitendir, biledin " "Kendinde bulananı değiştirme"nin anlamı, toplumsal ahlâk ve meziyetlerdir Ayetteki nimet, siyasî erkin meydana getirdiği nimettir. Başka bir ifade ile bir toplumun sürü olmaktan kurtulup devlet kurması bir nimettin Nimete başka bir mâna da verilebilir: Güzel ahlâk ve mezi­yetler toplum için önemli sosyal ve manevî nimetlerdir. Bu nimetlerdeki değişimi meydana getiren sebep insanların, o toplumdaki fertlerin şahsi­yetlerini, güzel ahlâk ve meziyetlerini değiştirmeleridir, İnsanların meydana getirdiği bu değişim ilâhî değişimi getirmekte ve onun sebebi ol­maktadır.

Bir toplum kendi iyi hallerini bozmadıkça Allah'ın onlara bahşettiği ekonomik, siyasî ve ahlâkî nimetleri değiştirilmeyecektir Allah'ın nimetlerini değiştirmesi, onların başına felâketlerin gelmesi demektir. Beşerî değişim ilâhî değiştirmeye sebep olmaktadır.

Toplumdaki değişim Allah'ın onlara bahşettiği devlet kurma nimetini değiştirmekten yana oluşuyorsa, Allah o toplumu çökertir yerine başka bir toplum getirir. Böylece ilâhî değiştirme siyasî erkin el değiştirmesi şeklinde tecelli eder.

Allah'a kul olmayanları, Allah başkalarının kölesi yapar. 50. âyet­te geçen "inkâr" meselesini buraya taşırsak, insanın tevhid inancından "inkara geçmesi 53. âyetteki değişimi ifade etmiş olabilir. Allah'a inanmayan toplumun başkalarına köle olması mukadderdir diyebiliriz.

'Kendilerinde bulunan" ifadesine başka bir anlam daha verilebilir: Toplum iç dinamiklerini değiştirmedikçe, dış dinamikler onları asla de süremeyecektir. Toplumların içten çürüyeceğini, içteki özellikler canlı onlar kötüden yana değişmedikçe, Allah onlara dışarıdan değiştirici bir etki yapmayacaktır.

Allah, bir devletin iç işleri düzgün yürüdükçe, iç dinamikleri bozulmadıkça onları değiştirmeyeceğini hükme bağlamaktadır. Bunu biyo olgu ile açıklayabiliriz: Kanama iç organlarda ise Ölüm tehlikesi var demektir, kanama dışta ise tehlike az demektir. Bu kanunu ile Allah toplumların yöneticilerine iç dinamiklerdeki değişimin toplumu yıkmaya götüreceğini öğreterek, değişmeyen evrensel siyasî kanunu bildirilmektedir. Ra'd sûresinin 11. âyetinde de aynı kanun gündeme getirilmekte,öncelikle iç dinamiklerin kötüden yana insan iradesiyle değiştirilmesinin ardından ilâhî iradenin devreye gireceği vurgulanmakta ve bu ilâhî iradenin tecelli etmesinin asla durdurulamayacağına dikkat çekilmektedir.

Yüce Allah bu kanunu toplum açısından koymaktadır, ama toplumun değişiminin ferdî mânada psikolojik değişimle gerçekleştiğini belirtmekmektedir. Siyasal, sosyal, ekonomik ve ahlâkî değişimin temelinde insanların manevî değişimlerinin olduğunu söylemektedir. Böylece içten dışa doğru bir değişim sürecinin olduğu gündeme getirilmektedir. Allah insanın içinde oluşan sesleri ve fırtınaları bilmektedir.

2. "(Evet bunların durumu) Firavun ailesi ve onlardan Öncekilerin durumuna benzer." Yüce Allah 53. âyette
koyduğu değişim kanununa geçmişten delil getirmektedir. Buradaki benzetmenin en önemli yanlarından biri 52. âyette olduğu gibi Firavun ailesi esas alınarak ondan öncekiler ve sonrakiler diyerek tarihî bir ayı­rım yapılmaktadır.Demek ki insanlık tarihinin en kötü simgesi Firavun ailesi olmak­tadır. Kötülük tarihinin milâdı Firavun ailesidir. Allah kötülükleri örnek getirirken "Firavun ailesinden Öncekiler" ifadesine yer vermektedir. Bu aileden sonra kötülüğe bulaşanları onlara ve onlardan öncekilere ben­zetmektedir.

Kötülük tarihinin geçmişini geleceğe bağlayan ve ona bir süreç özelliği veren temel dinamikler nedir?

3. "Onlar Rabblerinin âyetlerini yalanlamışlardı; biz de onları günahla­rından ötürü helak etmiştik ve Firavun ailesini boğmuştuk. Hepsi de zalimler idiler." Yukarıda sorduğumuz sorunu cevabını âyetin bu kısmı

vermektedir.

a) Allah'ın âyetlerini yalanlamaları, bu sebeplerden birini teşkil etmektedir. Firavun ailesi, ondan öncekiler ve Hz. Peygamber dönemin-dekilerin temel özelliği, Allah'ın âyetlerini yalanlamış olmalarıdır. Top­lumu helake götüren sebeplerden biri Allah'ın mucizelerini, emirlerini ve vahyini yalanlamalarıdır. Tarihte helak olan toplumları objektif bir araştırma metodu ile tedkik edersek bu sebebin yakalanacağını bu âyet vermektedir. Şöyle bir örnek verebiliriz:

Halk kendi devletinin kanunlarını yalanlarsa, onları tanımazsa dev­letle çatışma durumuna girer ve devlet bu harekete ihanet damgasını vurur. Bu kâinatın yaratıcısı, hâkimi ve idare edeni Allah olduğuna göre, onun emirlerini tanımamak, onları yalanlamak O'nunla savaşa girmek

anlamına gelmektedir. Bu da bir çeşit ihanettir. Allah'ın mülkünde Al­lah'ın emirlerini yalanlayarak ihanet etmek helak şeklindeki değişime sebep olmaktadır.

b) Yüce Allah geçmiş toplumların helakinin sebebini işledikleri günahlara bağlamakta, yine sebep-sonuç ilişkisi içerisinde tarihî olgula­rın nasıl yorumlayacağına ışık tutmaktadır.

c) Allah, denizde boğduğu Firavun ailesini bu helake bir örnek olarak vermektedir. Hz. Musa ve kardeşi Harun'un durduramadığı bu ailenin cezasını Allah bir tabiat olayı ile vermiştir. Demek ki Allah, eğitilmesi mümkün olmayan ve günahları ile dünyayı kirletmeye devam eden ve buna giderek ivme kazandıran toplumu yaşamaya değer bulma­makta, çöküşüne karar verip uygulamaya koymaktadır.

d) "Hepsi de zâlim idiler." Zulüm kötülük tarihinin en önemli sebeplerinden biridir. Aynı zamanda helak olan toplumların müşterek özelliklerinden biri olmaktadır, Allah'ın âyetlerini yalanlama ve zulüm toplumların çöküş sebeplerindendir. O'nun âyetlerini yalanla­mak dinî boyutun, zulüm de hukukî boyutun kirlenmesine işaret etmek­tedir.Netice olarak diyebiliriz ki Yüce Allah Bedir Savaşı'nı anlatırken geçmişe işarette bulunmakta, kötünün devamlılığını anlatırken olguların benzeşmesine dikkat çekmekte, o dönemin dinamiklerinin hâlâ devam ettiğini vurgulamakta, günümüzü yorumlarken nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğretmektedir Bir taraftan bize iyi ile kötüyü öğretirken di­ğer taraftan da kötüden caydırmaya çalışmaktadır.

Ayette kötüden yana değişimin sebepleri anlatılırken, iyiden yana değişimin sebeplerini çıkarmamız istenmektedir. Böylece kullarına doğ­ru düşünmeyi öğretirken, bizim de aynı yollarla insanlara öğretmemiz

istenmektedir, Enfâl sûresinin 49 ile 54, âyetleri arasında bu öğretim tarzını görmek mümkündür. Olgular sebep-sonuç ilişkisi içerisinde anla­tılırken, geçmişten geleceğe ışık tutulmakla Bedir Savaşı gibi bir olgu­nun etrafına evrensel öğretiler örülmektedir.B.Bayraklı

Karş. bu surenin 22. ayeti; orada, “aklını kullanmayan” insanlar için benzer bir hitap bulunmaktadır. Buradaki ifade, belirtmeliyiz ki, fe-hum lâ yu’minûn cümlesinin başındaki fe takısı “ve bunun için/bu yüzden” (ve bu yüzden inanmıyorlar) anlamınadır: ve bu itibarla cümle, manevî gerçeklerden yana inanç eksikliğinin kişinin hakikati inkar konusunda taşıdığı eğilimin bir sonucu olduğunu ifade eder gibidir. Olumlu sözlerle ifade edilecek olursa, bu, ahlakî bir önermeyi benimsemenin, kişinin onun anlam ve değerini ölçüp tartmaya, onu -deneysel ya da sezgisel yollarla ulaşılmış- öteki gerçeklerle bir arada muhakeme etmeye önceden istekli ve niyetli olmasına bağlı olduğunu söylemekle aynı anlama gelmektedir. Ellezîne keferû ifadesine gelince, burada geçmiş zamanın (mâzînin) kullanılması, Kur’an'da sık sık olduğu gibi, bir niyetlilik tavrını vurgulamak içindir. Bu sebeple, biz de, anlam akışının izin verdiği yerde, ısrarla hep “hakikatı inkara şartlanmış olanlar” şeklinde aktardık (bkz. 2. sure, 6. not). M.Esed

 "Allah katında canlıların en kötüsü kâfirlerdir, artık onlar inanmazlar."

a) "Allah katında", "Allah'a göre" anlamına gelmektedir, Canlı­ların en kötüsü" konusu daha önce Enfâl sûresinin 22, âyetinde geçmişti. Buradaki ed-devâb kelimesi "yeryüzünde debelenen, yürüyen, ha­reket eden canlı" - anlamına gelmektedir. En küçük böcekten insana kadar hatta daha büyük cüsseli bütün canlılar bu kavramın kapsamına girmek­tedir.Yüce Allah "canlı" ile "en kötü" kavramlarını bir araya getirerek değerlendirme yapmaktadır. Allah "en kötü"yü farklı yerlerde ve olu­şumlarda aramaktadır. Kötü yani âdi, en kötü yani en âdi sıfatı biyolojik yapıya göre verilmemektedir. Enfâl sûresinin 22, âyetinde düşünce, can kulağını ve dilini kullanmadaki yeteneğe göre en iyi, en kötü sıfatları yakıştınlmaktadır. Düşünemeyen, can kulağı ile dinlemeyen ve dilini kullanamayan insanlar en kötü canlılardır. Yorumunu yapmakta oldu­ğumuz Enfâl sûresinin 55, âyetinde de en kötü canlının iman etmeyen ve etmesi imkânsız hale gelen kâfirler olduğu beyan edilmektedir.

b) "Artık onlar inanmazlar'' ifadesinden anlıyoruz ki bu tür insanların iman etmeleri mümkün değildir.

Demek ki bir inkâr vardır ki îmana geçişi muhtemeldir, bu tür insanların iman etmesi ümit edilen bir vak'adır. Bir de ümitsiz vak'a vardık ki en âdi, en kötü sevi­yeye düşmektedir. İman etme ihtimali ortadan kalkan kâfir, canlıların en kötüsü olmaktadır.Enfâi sûresinin 22. âyetinde geçen canlıların en kötüsü olmanın özelliklerini bir bütün olarak burada vermeye çalışalım: Düşünmemek, iman etmemek, can kulağı ile dinlememek, dili ile gerçeği ifade etme­mek. Böylece Allah'ın "en kötü" değerlendirmesini beyin ve gönül ey­lemlerine göre yaptığı ortaya çıkmaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “her seferinde”. Burada temas edilen andlaşma ya da sözleşmeler Müslüman cemaatle gayrimüslim siyasal gruplar arasındaki andlaşmalardır. Burada, ilk ağızda Hz. Peygamber'e hitab ediliyor olsa da “sen” hitabı Kur’an'a bağlılık gösteren herkese, dolayısıyla her çağda bütün Müslümanlara yöneliktir. Bu ayetle söylem, yine, surenin tamamında önemli bir yer tutan inanmayanlarla savaş sorununa dönmüş oluyor. Kafirlerin (inanmayanların) andlaşmaları bozmalarıyla ilgili bu bahisten hareketle iki yan çıkarsamada bulunulabilir: ilki, demek ki gayrimüslimlerle andlaşmalar yapmak (yani barışçı ilişkiler kurmak) yalnızca câiz (izin verilen) bir şey değil, gerçekte istenen, tercih edilen bir şeydir (karş. 61. ayet); ikincisi ise, Müslümanlar, ancak karşı taraf açıkça düşmanca tavırlar gösterdiği zaman savaş açabilir. M.Esed

 "... ahidlerini bozanlar ..." Yahudilerdi. Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye hicretinden sonra, karşılıklı fayda amacıyla anlaşma yaptığı ilk topluluk Yahudilerdi. Hz. Peygamber (s.a) onlarla iyi ilişkiler içinde olmak amacıyla elinden geleni yaptı. Çünkü onların İslam'a müşriklerden daha yakın olduklarını hissediyor ve ne zaman ikisi arasında bir seçim yapmak söz konusu olsa, onları müşriklere tercih ediyordu. Fakat Yahudi alim ve din adamları, onun tebliğ ettiği "Tevhid" ilkesinden, sunduğu yüksek ahlak ölçüsünden ve Hak yolun ikame edilmesi için onun tarafından gösterilen çabalardan hoşlanmıyorlardı. Bu nedenle yaptıkları tüm anlaşmalara rağmen, bu hareketi yok etmek için çalışıyorlardı. Bu amaçla bir çok planlar yapmışlardı: gerçek müslümanlara karşı münafıklarla işbirliği yapıyorlardı; Evs ve Hazreç kabileleri arasında İslam'dan önce var olan ve kanlı savaşlara yol açan eski düşmanlığı alevlendirmek için Kureyşlilerle ve diğer düşman kabilelerle işbirliği yapıp tuzaklar hazırlıyorlardı. Gerçi Yahudiler çoktan beri Hz. Peygamber (s.a) ile yaptıkları anlaşmaya ihanet ediyorlardı, ama Bedir savaşından sonra müslümanlara karşı düşmanlık ve kıskançlık daha da artıp alevlendi. Çünkü onlar bu yeni davanın Kureyşlilerden öldürücü bir darbe alacağını tahmin ediyorlardı, fakat sonuç tam bunun tersi oldu. Bu nedenle İslam'ın önüne geçilmez bir güç oluşturmasını engellemek amacıyla düşmanca faaliyetlerini daha da artırdılar. Hatta Kureyşlilerin yenilgi haberi geldiğinde Yahudilerin liderlerinden biri olan Ka'b b. Eşref üzüntüyle "bugün yerin altındakiler, bizim için üstündekilerden daha hayırlıdır" diye bağırdı. Bundan sonra bizzat Mekke'ye gidip Kureyşlileri intikam almaya kışkırtan ağıtlar okudu. Bunun da ötesinde Yahudi kabilelerinden Beni Kaynukalılar dostça ilişkileri bırakarak alışveriş için kendi yerleşim bölgelerine gelen müslüman kadınları rahatsız etmeye başladılar. Hz. Peygamber (s.a) onları payladığında ise, küstahça bir cevap verdiler: "Biz Kureyşliler gibi zayıf değiliz, biz ölene dek savaşmasını bilen bir topluluğuz, bizimle savaş da cesaretimizi bir dene." Mevdudi 

Bu âyetlerde canlıların en zararlısının, inkârcı olan ve sözleşmeleri bozanlar olduğu belirtiliyor. Bunlarla öncelikle, kendileriyle antlaşmayı bozan Yahûdiler kasdedilmektedir. Rasûlullah Medîne'ye geldiği zaman bunlarla anlaşma yapmış ve bunun gereği olarak da Yahûdileri, Evs ve Hazrec kabileleri ile olan münasebetlerinde ve havralarında serbest bırakmıştı. Bu anlaşmaya göre, savaş durumunda birbirlerine yardım edeceklerdi.
Medîne sözleşmesi; 24-30. maddeler:
Benî Şuteybe de Benî Avf Yahûdileri gibi aynı hakklara sahip olacaklardır. Kurallara mutlaka riâyet edilecek ve bunlara aykırı davranılmayacaktır.
Yahûdilere sığınanlar bizzat onlar gibi mülahaza olunacaklardır.
Yahûdilerden hiç kimse Muhammed'in izni olmadan, Müslümanlarla birlikte bir askerî sefere çıkamayacaktır.
Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Biri bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi hâlde hakksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi riâyet edenlerle beraberdir.
Bir savaş vukûunda Yahûdilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Bu sahifede gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar birbirleriyle yardımlaşacaklardır. Onlar arasında iyi davranma olacaktır. Kaidelere mutlaka riâyet edilecek, bunlara aykırı davranış olmayacaktır.
Hiç kimse müttefiklerine karşı bir cürüm işleyemez. Zulmedilene mutlaka yardım edilecektir.
Yahûdiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri sürece masrafta bulunacaklardır.
Burada kasdedilenler, Mücâhid ve başkalarının görüşüne göre Benî Kurayza ve Benî Nadîr'dir. Bunlar, antlaşmayı bozarak Mekke müşriklerine silah yardımında bulundular. Sonra da özür beyan ederek, “Unuttuk” dediler. Hz. Peygamber onlarla ikinci bir defa daha antlaşma yaptı, bunu da Hendek günü bozdular.
Bunlar, Kurayzaoğulları'dır. Zira onlar, Allah'ın Rasûlü ile olan ahidlerini bozdular ve Bedir Günü'nde müşriklere silah vermek sûretiyle, Rasûlullah'ın aleyhinde onlarla yardımlaştılar. Sonra da, “Biz yanıldık” dediler. Hz. Peygamber onlarla, yeniden anlaşma yaptı. Ama, Hendek Günü, bu andlaşmayı da bozdular.
İkinci olarak da burada kınananlar, ahde vefa göstermeyen herkestir. Allah ahde vefa konusunda birçok kez uyarıda bulunmuş, ahde vefayı İslâm dininin kurallarından saymıştır. Bu konu Nahl sûresi'nde detaylıca işlenmişti.
“Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden Felâkın Rabbi'ne sığınırım” de! (Felak/1-5)
Ve onlar [kurtulan mü’minler], emanetlerine ve ahitlerine riâyet eden kimselerdir. (Mü’minûn/8)
Ancak destekçiler bunun dışındadır. Onlar [destekçiler] ki salâtlarını sürdürenlerdir. Ve onlar [o musalliler/destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hakk olan kimselerdir. Ve onlar ceza gününü tasdik ederler. Ve onlar Rabb'lerinin azabından korkanlardır. –Şüphesiz Rabb'lerinin azabından emin olunmaz.– Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. –Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.– Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Ve onlar, şâhitliklerini yerine getirirler. Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar. İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Me‘âric/22-35)
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikâme etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvâlı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
Mü’minlerden öyle kimseler vardır ki, Allah'a, üzerine ahit verdikleri şeylere sadakat gösterdiler. İşte, onlardan kimisi adağını gerçekleştiren [canını veren] kimsedir, kimi de bekleyen kimsedir. Onlar, hiç değiştirmediler. (Ahzâb/23)
O kişiler, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. (Ra‘d/20)
Ey İsrâîloğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, Benim ahdime vefa gösterin ki Ben sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve sadece Benden korkun/sadece Bana ibâdet edin. (Bakara/40)
Ve hiç kuşkusuz onlar, bundan önce, arkalarını dönüp kaçmayacaklarına Allah'a ahit vermişlerdi. Ve Allah'ın ahdi sorumluluktur. (Ahzâb/15)
Hayır, kim O'nun ahdine vefalı olursa ve takvâlı davranırsa, bilsin ki şüphesiz Allah takvâlı davrananları sever. (Âl-i İmrân/76) H.Yılmaz

"Onlar kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra her defasında hiç çekinmeden ahidlerini bozan kimselerdir. " Bundan önceki âyette iman etmeme özelligi verilirken burada da antlaşma yaptıklarında hiç çekinmeden onu tek taraflı olarak bozduklarına değinilmektedir.

Âyetin sonundak "hiç çekinmeden" ifadesinde, bu insanların manevî bağışıklık sistemi olan ve çekinmek anlamına gelen takvayı kaybettikleri mânası vardır. Demek ki yaptığı antlaşmayı yerine getirme, verdiği sözde durma takvanın unsur­ları arasında yer almaktadır.

Bu tür insanlar, çekinme denen duygunun meydana getirdiği er­demi kaybetmişlerdir. "Her defasında" böyle yapmalarının anlamı ant­laşmayı bozmalarının, verdikleri sözde durmamalarının onlarda bir alış­kanlık haline gelmiş olmasıdır. Bu alışkanlıktan kopmaları imkânsızdır. Tıpkı iman etmelerinin imkânsız hale gelmesi gibi.

Buradaki antlaşmayı bozma fiilini, Mekke müşriklerine silâh ve mühimmat yardımında bulunan Kureyzâoğullan ve Nadîroğulları mey­dana getirmiştir. Daha sonra unuttuk diyerek Hz. Peygamberden özür dilediler; onlarla bir antlaşma daha yapıldı, onu da Hendek günü bozdu­lar.

Bu âyet sadece Kureyzâoğullan ve Nadîroğulları'm anlatmak için gönderilmemiştir. Aynı Özelliği taşıyan her devirde toplumlar gelecektir, insanlık hiç utanmadan, çekinmeden yaptığı antlaşmayı tek taraflı olarak bozan toplum liderleriyle doludur. Bu durumun yaraladığı en önemli değer güvendir Antlaşmalara bağlı kalmak, verdiği sözü tutmak güven duygusunu emziren iki memedir. O dönemde farklı bir dine mensup ol­maları sebebiyle müslümanlara karşı böylesine tutarsızca davranarak antlaşmalarını bozuyorlardı. Bunu ahlâk haline getirmeleri, onların ter­biye edilme zorunluluğunu getirdi.B.Bayraklı

Lafzen, “onlar(a yaptıkların)la, onların ardından gelenleri (de) darmadağın et”; yahut “onlar aracılığıyla onlara uyanların gözlerini korkut”: yani, “onlarla savaş ve onlara unutamayacakları bir ders ver”. M.Esed

Yani, "Eğer biz belirli bir toplulukla anlaşma imzalamışsak ve onlarda anlaşma maddelerini bozup bize karşı savaşta rol almışlarsa, biz de bu anlaşmanın maddelerinden sorumlu olmayız ve onlara karşı savaşabiliriz. Aynı sekilde, bir toplulukla savaşırken, düşmanlarımız arasında müttefiklerimize rastlarsak, onları öldürmekte ve onlara düşman gibi davranmakta tereddüt etmeyiz. Çünkü onlar birey olarak anlaşmanın gereklerini bozdukları için, bir müttefikin sahip olduğu can ve mal güvenliği haklarını yitirmişlerdir." Mevdudi

Eğer harpte onları ele geçirirsen, onlarla birlikte arkadakıleri de korkutup dağıt ki, ders alabilsinler." Allah'ın, Hz. Muhammed bir rahmet peygamberi olmasına rağmen, ona bu şekilde davranmasını emretmesinin iki önemli amacı vardır:

Yaptığı antlaşmayı tek taraflı olarak bozan, verdiği sözde dur mayan ve bunu defalarca yapıp ahlâk haline getiren grup veya toplumlar cezalandırılmayı haketmişlerdir. Çünkü bu insanlar güven denen değeri

yaralamaktadırlar. Antlaşmayı bozmanın savaşı hak edecek büyük bir ahlâksızlık olduğunu göstermek için onları ele geçirip dağıtmak, aslında arkada kalanlara eğitici bir etki yapma amacını gütmektedir. Onun için­dir ki âyetin sonunda "ders alabilsinler yani "uyum sağla­sınlar" ifadesine yer verilmiştir. Demek ki Hz. Peygamber'e verilen bu emir eğitim amaçlı bir cezalandırmadır.

Âyette geçen Utf sekıfe kelimesi "yakalamak, yetişmek", insanla kullanılınca "insanın zeki ve mahir olması" mânasına gelmektedir. Allah 'pfötâ tâ "Onları yakalarsan" buyururken, Kurtubî bu ifadeye "onları esir alırsan, onları yenik düşürecek ve zayıf hallerinde bulacak olursan" anlamını vermektedir. Bazıları da "onlara rastlarsan, onlarla karşılaşır­san" mânasını vermişlerdir. Bakara sûresinin 191- âyetinde de aynı an­lama gelmektedir: "Onları bulduğunuz yerde öldürü­nüz. " Buradaki bulduğunuz anlamına gelen kelime aslında "karşılaştığı­nız, yakaladığınız" demektir.

Yorumunu yapmakta oluduğumuz Enfâi sûresinin 57. âyetine dö­nersek "yakalamak" mânası en doğru olanıdır diyebiliriz. Buradaki ya­kalamak eylemini Hz. Peygamber ve ordusu yapacaktır. Yakalama ey­lemi bir gayreti, çalışmayı, hareketi ifade etmektedir. Savaşta eylem ve hareket vardır. îlâhî yardım bu gayretle gelecektir. Âyette kullanılan  "Onlarla birlikte arkadahileri dağıt!" emrindeki şerrede kelimesi "ürküp kaçmak, yoldan sapmak, itaatten çıkmak, kovmak, ürkütüp kaçırmak, dağıtmak, ayıbını teşhir etmek" anlamlarına gelmekter. "Yaptıklarını başkaları da işitsin, onları ibretli bir şekilde cezalan-i:r" diyen Dahhâk ve "Onları öldür ki, geriye kalanları bundan dolayı darmadağın olsunlar" diyen Zeccâc mânayı oldukça germişlerdir.

"Dağıtmak ve birbirinden uzaklaştırmak" mânası ile kelime, onla-nn bir sosyal güç olmalarını önlemeyi ifade etmektedir. Öyle anlaşılıyor üg antlaşmayı bozmayı ve müslümanlann düşmanlarıyla antlaşmalarına rağmen, onlara silâh tedarikinde bulunmayı ahlâk edinenlere verilecek :eza. arkadakilere ibret olacak mahiyette olmalıdır. Sağlam organları rüriitmemesi için tedavisi mümkün olmayan ve kangren olan organların edilmesi, ihanet edenlerin cezalandırılıp arkadakilerin kurtarılması a acını hatırlatmaktadır. Âyetin sonundaki "öğüt almak", "ibret almak.

uyum sağlamak" demektir. Önceki neslin başına gelenlerden ibret al­mak, gerekene uyum sağlamak demektir. B.Bayraklı

“İhanet etmelerine dair kaygı verici sebepler ya da deliller”, şüphesiz sadece zanna dayanan sebepler/belirtiler değil, açık ve nesnel deliller olmalıdır (Taberî, Beğavî, Râzî; keza Menâr X, 58).Yani, “onlara misilleme olarak (‘alâ sevâin) sen de andlaşmayı geçersiz say”. Taberî bu cümleyi şöyle açıklıyor: “Onlarla savaşa girmeden önce, ihanetlerini ortaya koyan açık delillere dayanarak onlarla senin aranda var olan muahedeyi geçersiz saydığını kendilerine duyur ki, hem sen hem de onlar kendileriyle savaş hali içinde olduğunuzu bilesiniz”. Beydâvî de bu ayetle ilgili kendi yorumunda benzer bir açıklama yaparak şöyle ekliyor: “Böyle yap ki, senin ancak savaşı başlattıktan sonra mevcut andlaşmayı bozduğun şeklinde yanlış bir kanaate kapılmasınlar”. Bu durumda, ayetin “Allah ihanet edenleri sevmez” şeklindeki bitiş cümlesi hem inananlar için, hem de onların düşmanları için bir uyarı hükmündedir (Menâr X, 58 vd.). M.Esed                                                                             Bu ayet, gerekli olduğunda anlaşmayı bozma ile ilgili çok açık ve kesin bir kural koymakta ve müslümanlara "anlaşmayı açıkça onların önüne atmayı" emretmektedir. Bu ayete göre, müslümanlar, anlaşma yaptıkları tarafın anlaşma şartlarına tam anlamıyla uymadıklarını hissetseler veya karşı tarafın ilk fırsatta ihanet edeceğinden korksalar bile tek taraflı bir kararla anlaşmayı sona erdirmek haramdır. Bu nedenle ayet, müslümanların karşı tarafa, sanki aralarında hiç anlaşma yokmuş gibi davranmalarını yasaklamaktadır. Diğer taraftan ise ayet, müslümanlara henüz karşı bir davranışta bulunmadan diğer tarafı anlaşmanın bittiğinden haberdar etmelerini emretmektedir. Bu zorunludur, çünkü karşı taraf anlaşmanın hala yürürlükte olduğu konusunda yanlış anlamaya maruz kalmamalıdır. Hz.Peygamber (s.a), İslam'ın uluslararası politikasını bu ayete dayandırmıştır: "Herhangi bir tarafla anlaşmaya giren kimse, anlaşmanın süresi bitinceye kadar o anlaşmaya bağlıdır. Eğer bozmaya zorlanırsa, iki tarafın da eşit olması için, anlaşmayı karşı tarafın önünde bozar." Daha sonra aynı ilkeyi her meseleye uygulayarak şöyle demiştir: "Size ihanet eden kimselere bile ihanet etmeyin." Ve bu ilkeyi, harfi harfine uygulanacak şekilde zihinlere işlemiştir. İşte bu nedenle, Emir Muaviye kendi sultanlığı döneminde, anlaşma süresi biter bitmez istila etmek amacıyla Roma İmparatorluğu sınırlarına asker yığmaya başladığında, Hz.Peygamber'in (s.a) ashabından Amir b. Anbese (r.a) buna şiddetle karşı çıkmış ve bu hadisi Emir'in huzurunda okumuştur. Bu hadise göre asker yığmak bile bir tür ihanet olmaktadır. Emir buna boyun eğmek zorunda kalmış ve sınıra asker yığmaktan vazgeçmiştir.
Eskiden, "cahiliye" döneminde çok yaygın bir davranış olan anlaşmaları tek taraflı bozma ve düşmana savaş ilan ettiğini bildirmeden saldırma olaylarının, bu günün medeni "cahiliye"sinde de gündemde olduğuna dikkat edilmelidir. Mesela 2. Dünya Savaşı sırasında hiç bir resmi açıklama yapılmaksızın Almanya Rusya'ya saldırmış İngiltere ve Rusya ise İran'a karşı askeri harekata girişmişti.
Bu tür anlaşmaları çiğneme ve ihlal ile ilgili öne sürülen özürler ise dayanaktan yoksundur: Eğer önceden savaş ilanı yapılırsa karşı tarafın daha evvel davranıp saldıracağı gibi özürler öne sürülmektedir. Fakat onlar, ahlaki sorumluluklar böyle sudan sebeblerle bir kenara bırakılabilirse, şu veya bu özürle haklı gösterilemeyecek hiç bir suç veya günah kalmayacağını ve her hırsızın, her soyguncunun, her fahişenin, her katilin ve her sahtekarın suçu veya günahını bir özürle haklı gösterebileceğini unutmuş görünüyorlar. Fakat ne gariptir ki, çağdaş liderlerin iki tür adalet ölçüsü var! İhanet ve yasaları ihlali uluslararası arenada haklı gösterip desteklerken, aynı kuralı kendi ulusal arenalarında uygulamıyorlar.
Fakat yukarıdaki kuralın da bazı istisnaları var. İslam hukuku, karşı taraf açıktan açığa anlaşmayı ihlal ettiği ve kendilerine karşı belirli bir düşmanca tavırda bulunduğunda, müslümanların karşı tarafa saldırmasına izin verir. Böyle açık bir durumda ayet, müslümanları anlaşmanın gerçek bitiş tarihini beklemekle sorumlu tutmaz, bilakis hiçbir ültimatom vermeksizin böyle bir hainlikte bulunan karşı tarafa askeri saldırıda bulunmalarına izin verir. İslam hukukçuları bu istisnayı, Hz. Peygamber'in (s.a) bir uygulamasından çıkarmışlardır. Kureyşliler, Beni Huza'alılarla ilgili olarak Hudeybiye anlaşmasını açıktan ihlal ettiklerinde, Hz. Peygamber (s.a) kendi tarafları açısından da anlaşmanın sona erdiğini bildirme gereğini duymamıştır. Bu nedenle onlara hiç bir haber vermeden Mekke üzerine yürümüştür. Fakat burada bir uyarı yapılmalıdır. Bu istisnadan yararlanılabilmesi için, Hz.Peygamber'in (s.a) Mekke üzerine yürümeyi doğru bulduğu zamanın tüm şartları göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak bu şartlar bulunduğunda, bu uygulamayı örnek alabiliriz, aksi takdirde bu uygulamadan haksız şekilde yararlanmış oluruz. Hadis ve Siret kitaplarından aşağıdaki şartların Hz. Peygamber'i (s.a) böyle bir adım atmaya yönelttiğini öğreniyoruz:
1) Kureyşlilerin anlaşmayı bozdukları o kadar aşikardı ki, bir ihlalin var olduğunda hiç bir şüphe söz konusu değildi ve onların kendileri de anlaşmanın sona erdiğini kabul ediyorlardı. İşte bu nedenle Kureyşliler anlaşmayı yenilemek üzere Ebu Süfyan'ı Medine'ye göndermişlerdi. Gerçi bu, onların anlaşmanın sona erdiğini bildiklerini göstermektedir, ama bu, yukarıda değinilen istisna kuralın işlerlik kazanması için anlaşmayı bozan tarafın bunu bilmesi ve kabul etmesini gerektirmez. Bu istisna kural, anlaşmayı ihlal, çok açık ve şüpheden uzak olduğunda geçerlidir.
2) Anlaşmanın bozulmasından sonra Hz. Peygamber (s.a), onların anlaşmayı bozmalarına rağmen kendisinin anlaşmayı yürürlükte kabul ettiğini gösterecek ne bir söz, ne bir hareket, ne de bir imada bulunmamıştır. Onlarla, böyle bir izlenim yaratacak ilişkilere de devam etmemiştir. Bütün hadisler, onun Ebu Süfyan'ın anlaşmayı yenileme teklifini kabul etmediğini göstermektedir.
3) Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere karşı açıktan askeri harekata girişti. Gizli savaş niyeti taşırken barışçıl görünmeye çalışarak iki yüzlü davranmadı.

Bu, Hz. Peygamber (s.a) tarafından bu konuda vaz'edilen mükemmel bir örnektir. O halde ayetteki emre istisna, ancak belirli koşullar gerçekleştiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) örneğindeki aynı dürüstlük ve açıklık söz konusu olduğunda uygulanabilir.
Bunun yanısıra müslümanların bir sorunu, karşı taraf bunu ne karşılıklı müzakere, ne de uluslararası hakemlik yoluyla çözmeye yanaşmayıp güç kullanmakta ısrar ettiğinde, askeri güç kullanarak çözmelerine izin verilmiştir. Böyle bir durumda, bu ayet müslümanların hiç bir girişimde bulunmadan önce açık bir savaş ilanında bulunmalarını emretmektedir. İslam, eğer müslümanlar açık bir savaş ilanına hazır değillerse, gizli askeri harekata girişmeyi ahlak dışı bir tutum olarak kabul eder ve buna izin vermez. Mevdudi

Eğer bir topluluktan hıyanet kuşkusu duyarsan, antlaşmaya bağlı kalmayaca­ğını aynı şekilde sen de onlara bildir. Çünkü Allah hainlik edenleri sevmez." 

a) Yüce Allah birtakım işaretlerden dolayı, antlaşma yapılan bir topluluk veya milletin ihanet etmesinden endişe duyulduğunda, onlarla yapılan anlaşmayı bozacağının bildirmesini istemektedir,

b) Milletlerarası hukukta antlaşmanın önemi büyüktür. Antlaşma­ya rağmen bir toplumun diğerine ihanet etmesi, diğer tarafın antlaşmayı bozmasının şartlarını hazırlaması anlamına gelmektedir. Ayetteki ihanet ile korku bir araya gelmektedir. Bir tarafın ihanet etme teşebbüsleri öteki tarafta korku uyandırmaktadır. Bu korkuyu duyan tarafa da antlaşmayı feshetme fırsatı verilmektedir.

Yüce Allah âyetin sonunda "Allah hıyanet eden­leri sevmez" ibaresini koymakla, antlaşmayı bozup ihanet etmenin sade­ce hukukî bakımdan bir değerlendirmesini yapmıyor, aynı zamanda bu hareketin Allah tarafından değerlendirilip, eylemi yapanlara karşı bir tavır takındığını göstermektedir. Yüce Allah ihanet eden insanlardan sevgisini esirgemektedir.

Bu âyetin Hz. Peygamberin antlaşma yaptığı Kurayzâoğulları ve Nadîroğulları hakkında indiği ifade edilmektedir.  Aslında Kaynuka yahudileri hakkında indiği görüşü daha doğrudur. Ayetin getirdiği hük mün hareket noktası onlar olabilir ama, isimlerinin geçmemiş olması hükmün evrenselliğini gündeme getirmektedir.

c) Âyette geçen at emri "reddetmek" anlamına gelmekte ve burada "seninle kendileri arasında antlaşma yaptığın topluluğun ihanet edeceğinden korkuyorsan antlaşmalarını onlara at" mânasını ifade et­mektedir. Âyette geçen sevâ' kelimesi de "adalet" anlamına gelmektedir.

Bu kelime "eşitlik, adalet, denge" mânalarını ifade etmekte olduğu gibi "orta, düzlük" anlamlarına da gelmektedir. Bu mânalardan hareket ederek Kurtubfnin nakline göre Ferrâ âyete şu mânayı vermiştir: "Ada­let üzere kendilerine antlaşmalarını bozduğunu bildir."

Hz. Peygamber bu âyeti yorumlanmasına şöyle buyurmuştur: "Bir kavimle arasında antlaşma bulunan kimse, antlaşmanın zamanı sona erinceye kadar, antlaşmanın ne bîr düğümünü çözsün ne de bağlasın. Ama karşı taraf antlaşmayı bozarsa, kendisi de onlara karşı antlaşmayı bozar"

Hadiste geçen "düğüm" kavramı antlaşmanın maddesi anlamına gelmektedir. "Ne bir maddesini silsin, yürürlükten tek taraflı kaldırsın ne de antlaşmaya bir madde ilâve etsin" anlamına gelmektedir. Başka bir açıdan bakarsak, antlaşmaya sıkı sıkıya bağlılık düğümle ifade edilmek­tedir.

Allah'ın burada vermiş olduğu emir, aslında müslümanlar antlaş­mayı bozarken açıktan bozması, entrika çevirerek yapmaması gerektiğini ifade etmektedir. Yahudilerin antlaşmayı gizli bozduğu, ama müslümanların açıktan tarif etmeleri gerektiği güdeme getirilmektedir. Karşı taraf anlaşmayı bozmadan, müslümanların da bozamayacaklarını hükme bağlamaktadır. Müslümanlar antlaşmayı bozan ilk adımı atamaz ve bunda açık olmalıdırlar. Bunun başka bir anlamı da müslümanların davranışlarında şeffaf olmaları gereğidir.

Diğer taraftan âyetteki "korku", zan üzerine antlaşmayı bozmayı değil, "kesin ve objektif delillere dayanarak antlaşmayı bozma" anlamını ifade etmektedir- Enfâl sûresinin 56. âyeti ile bu âyeti bir araya getirir­sek, inanmayanların öne çıkan özelliklerinden biri antlaşmalarında dur­mamalarıdır. İman eden veya bir dine mensup olduğunu söyleyen kişi de aynı hatayı yaparsa aynı davranışı taşıyor demektir.

Fertler arasında yapılan bir antlaşmayı bozmak günahtır, ama top­lumlar arası antlaşmaları bozmak ise ihanettir. Demek ki antlaşma siyasî, sosyal ve milletlerarası bir nitelik taşıyorsa, onu bozmak ihanet olarak nitelenmektedir. Bir de bu antlaşma, başka toplumların saldırısına karşı, birbirlerine yardım etmek, ortak savunmada bulunmak üzere yapılmış, ardından saldıran düşmanın tarafına geçmek gibi çok kötü bir davranışı içeriyorsa bu davranış tam ihanet olmaktadır.

Eğer bu ihaneti yapanlar kâfir olsalardı, âyetin sonunda Allah hem ismini hem de sevgisini anmazdı. Bu fiili İşleyenler, inançlı insanlar ol­duklarından dolayı, Allah ismini ve sevgisini orada anmakta, caydırmak için sevgisini esirgediğini ilân etmektedir. Aslında Allah'ın sevgisini esirgemesi en büyük ceza olmaktadır. B.bayraklı

 


 

Bu âyetlerde Rasûlullah'a, ihânet edenlere ibret-i âlem için yapılması gereken muameleler öğretilmektedir:
Hâinler harpte yakalanırsa, ibret için onlarla birlikte arklarındaki kişiler de dağıtılacaktır.
Eğer bir toplumun hâinlik yapacağından korkulursa, antlaşmanın bozulduğu kendilerine bildirilecek; devlet reisi, onlara ahdi bozduğunu haber verip kendileriyle savaşacağını duyuracaktır.
Ama ahid kesin ve açık bir biçimde bozulmuş ise, ahdin bozulduğunu bildirmeye gerek yoktur. Bunun örneği Rasûlullah'ın şu uygulamalarında görmektedir:
Hz. Peygamber'in sorumluluğunda olan Huzaaoğulları'nı öldürmek sûretiyle ahidlerini bozan Mekkeli müşriklere, Müslümanlar Mekke'ye dört fersah uzaklıkta olan Merru'z-Zahran'da yetişti.
Yine, Mekke'nin fethi de Mekke müşriklerinin ahdi bozmaları sonucu gerçekleşmiştir. Rasûlullah, antlaşmayı bozduğunu onlara bildirmeksizin üzerlerine yürümüştür.
59. âyette, O küfretmiş kimseler, kendilerinin öne geçtiklerini de sanmasınlar. Şüphesiz onlar âciz bırakamazlar buyurularak kâfirler tehdit edilmektedir. Bu tehdit onlara birçok yerde yapılmıştır:
Yoksa kötülük yapanlar, Bizi öne geçebileceklerini [Bizden kaçabileceklerini] mi sanıyorlar? İlke olarak benimsedikleri şey, ne kötüdür! Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, hiç şüphesiz ki Allah'ın belirlediği zaman kesinlikle gelicidir. Ve O, en iyi duyandır, en iyi bilendir. Ve kim gayret gösterirse, ancak kendisi için gayret gösterir. Şüphesiz Allah, kesinlikle âlemlerden zengindir. (Ankebût/4-6)
Sakın, şu küfretmiş kimselerin, yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanma! Onların da varacağı yer ateştir. Kesinlikle de o, ne kötü bir varış yeridir! (Nûr/57)
Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları sakın seni aldatmasın. (Bu,) çok az bir kazanımdır. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Âl-i İmrân/196-197)
Sakın zâlimlerin yaptıklarından Allah'ın gâfil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. (İbrâhîm/42-43) H.Yılmaz

 

"İnkâr edenler (bizim elimizden kurtulup) geçtiklerini sanmasınlar. Onlar bizi âciz bırakamaz­lar."

a) "İnkâr edenler geçtiklerini sanmasınlar" cümlesi, "Allah'tan ka­çıp kurtulacaklarını sanmasınlar" anlamına gelmektedir. Demek ki kâfir­lerin böyle bir düşünceleri vardır, ya da Hz. Muhammed'e karşı yapılan
ihanetin Allah'a yapılması anlamına gelmektedir. Hz, Muhammed'i yenmekle Allah'ı yenmiş olacakları

düşüncesini taşıyorlardı.

b) Yüce Allah, özelde Bedir Savaşı, genelde bütün müslümanlann nefis amaçlı savaşlarda esas gaye, tevhid İnancını yaymaktır. Buradan hareket ederek diyebiliriz ki, mutlak mânada Allah uğruna olmayan bir savaşı müslümanlar yapamazlar.

Üstünlük sağlamak, ülkeleri fethetmek, ganimetler elde etmek için yapılan savaş müslümanlann amacı olamaz. Zaten özellikle Hz, Pey gamber zamanına bakıldığında o dönemde yapılan savaşların hep sa­vunma amaçlı olduğu, herhangi birsaldın amacı taşımadığı rahatlıkla görülecektir. Ordusu güçlü olan tarafın savaşı kazacağı bilinmektedir. Bu durumda kâfirlerin, göklerin ve yerin orduları kendisine ait olan Al­lah'ı âciz bırakacakları iddiasından vazgeçmeleri onlara öğütlenmektedir, Burada âciz bırakmak, Allah'ın murat ettiği bir şeyi engellemeleri­nin imkânsızlığı anlamına gelmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki Bedir Savaşı eğitim amaçlı bir savaş olduğundan, Yüce Allah antlaşma hukukunu gündeme getirerek ihanet konusunu ele almıştır. Uluslararası antlaşma hukukunda tarafların davranma şeklini ele alan bu âyetler, Allah'ın devreye girişine de işaret et­mektedir.

Antlaşmanın yapıldığı konuya göre, kimi zaman onu bozmanın i-hanet olduğunu vurgulayan bu âyetler, hukuk eğitimi ile beraber din eğitimi de vermektedir. Allah bir taraftan antlaşmayı bozanları canlıların en kötüsü olarak nitelemekte, diğer taraftan da onları hain ilân ederek sevgisini onlardan esirgemektedir. Onların bu yaptıkları, Allah'ın murat ettiği amacın gerçekleşmesini engellemeyecektir. B.Bayraklı

Daha yakın bir çeviri: “at tavlası”; “tavlada bağlı atlar” yahut “atlı birlik” (ribâtu'l-hayl). Düşman saldırısına açık olan yahut düşmanın saldırabileceği yerlerde savaşa girmeye hazır atlı birlikler bulundurmayı” (suğûr) tenbih eden bir ifade; lüzumlu her türlü askerî hazırlığı îma ediyor.Lafzen, “Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanınız”. Şunu îma ediyor: Her kim ki “Allah'ın düşmanı” ise (yani, Allah tarafından vaz‘edilen ilke ve kanunlara bilerek karşı çıkıyor ve onları ortadan kaldırmaya çalışıyorsa) aynı zamanda ve aynı sebeple (eo ipso) O'na inananların da düşmanıdır.Yani, çaba, mal ve can olarak her ne ki sarf ederseniz... M.Esed 

"Düşman size aniden saldırdığında, hiç bir gerileme olmaksızın hemen askeri harekata girişebilmeniz için her an düzenli bir ordu ve gerekli bir teçhizatı hazır bulundurmanız gerekir. Bu önlemler alınmalıdır ki, sizi yarı eğitilmiş teçhizatsız, gönüllüleri askere almak zorunda bırakacak bir acele ve karışıklığa imkan kalmasın ve düşmanın sizi hazırlıksız yakalayıp, siz savunmaya hazır değilken büyük kayıplar verdirmesi gibi bir korku yaşamayın." Mevdudi 

Savaş araçları, jipler, kamyonlar, tanklar, uçaklar, toplar, füzeler ve her türlü savaş malzemesi. S.Ateş

Bu âyette hitap, tüm mü’minlere ve tüm zamanlara yöneltilerek, Siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla, Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız buyurulmuş ve böylece mü’minler için askerî strateji belirlenmiştir.
Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın, sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız. (Nisâ/71)
Âyette önce, gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin denilerek, her türlü askerî silah ve malzeme tedariki emredilmiş, sonra da savaş atları hazırlayın buyurularak, “savaş atları”na vurgu yapılmıştır. Malumdur ki Kur’ân'ın indiği dönemde en iyi savaş aracı at idi. O nedenle âyetteki “at” ifadesi, bugün için, savaş uçağı, tank, denizaltı, güdümlü füze, hatta atom bombası olarak anlaşılmalıdır.
Âyetteki, Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ifadesiyle, “müşrikler, Yahûdiler ve tüm İslâm düşmanları”; Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanlar ile de, “münâfıklar ve uzaklardaki düşmanlar” kasdedilmektedir:
Ve çevrenizdeki bedevilerden/bilgiçlik taslayanlardan münâfıklar var. Medîne halkından da münâfıklığa iyice alışmış olanlar var. Onları sen bilmezsin, Biz biliriz onları. İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler. (Tevbe/101)
Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118)
Evet Müslümanlar güçlü olurlarsa, bilinen ve bilinmeyen düşmanların hepsi korkar; Müslümanlara saldırmak şöyle dursun onları rahatsız bile edemezler. Ayrıca güçlü olmaları gelişmelerine ve ila-yı kelimetullah için gayretlerine de vesile olur.
Âyetteki, Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız ifadesi ise, bilinen-bilinmeyen düşmanlara karşı en üst düzeyde kuvvet ve teknoloji hazırlamanın infak gibi mâlî bir desteğe muhtaç olduğuna, dolayısıyla Müslümanların ekonomik yönden de çok güçlü olmaları gerektiğine işaret ediyor. Savaş ve infak konuları daha evvel de birlikte zikredilmişti:
Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur. Harâm ay [dokunulmazlık ayı], harâm aya karşılıktır. Ve bütün harâmlar [dokunulmazlıklar; bağlayıcı hükümler], kısastır [birbirine karşılıktır]. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Ve bilin ki Allah, takvâ sahipleriyle beraberdir. Ve Allah yolunda infak yapın, ellerinizi [kendinizi] ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri-güzelleştirenleri sever. (Bakara/193-195)H.Yılmaz

Bunun dolaylı anlamı şudur: “Onların gerçek niyetlerininin ne olduğu hakkında ancak açık delillere dayanılarak bir hüküm verilmesi gerektiğine göre, sırf seni oyalamak için barış teklif ediyor olsalar bile bu barış [teklifin]i kabul etmelisin” (Râzî). Bir başka ifadeyle, tek başına şüphe, barış teklifini reddetmek için bir sebep değildir.Lafzen, “inananlarla”: bu ifade, böylece, Allah'ın Hz. Peygamber'e yardım ederken görünür ve olağan vasıtaları kullandığını îma ediyor. M.Esed

Yani, "Diğer milletlerle ilişkiniz Allah'a olan güveninize dayanmalıdır, çünkü "O size yeter" Bu nedenle savaşta da barışta da düşmanınızla cesurca karşılaşmalısınız. Eğer düşman sizinle barış görüşmesi yapmak isterse, hiç bir tereddüt göstermeksizin karşı tarafla müzakere yapmaya hazır olmalısınız. Karşı tarafın gayri samimi ve haince niyetleri olduğu özrünü öne sürerek hiç bir teklifi geri çevirmeyin, çünkü hiç kimse karşısındakinin gerçek niyetini bilemez. Eğer karşı taraf teklifinde samimi ise, onun teklifini red edip kan dökmeye devam etmek doğru olmayacaktır. Diğer taraftan eğer karşı tarafın haince niyetleri varsa, o zaman Allah sizi cesaretiniz ve ahlaki üstünlüğünüz nedeniyle onlardan koruyacaktır. Bu durumda hain düşmanla, ona caydırıcı bir ders verecek şekilde savaşın." Mevdudi

Burada, daha önceden aralarında yüzyıllardan beri süregelen düşmanlıklar bulunan çeşitli Arap kabilelerinin gönüllerini birbirine bağlayan ve güçlü bir topluluk oluşturacak şekide onları kaynaştıran İslam'ın lütuf ve nimetleri kastedilmektedir. Allah'ın bu lütfu, özellikle Medineli Evs ve Hazreç kabilelerinde göze çarpmaktadır. Bu iki kabile birbirlerine düşmandılar ve kanlı Bu'as savaşı, bundan sadece iki yıl önce meydana gelmişti. Bu tür düşmanlıkların, Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde İslam toplumunun şahit olduğu birlik ve beraberliğe dönüşmesi gerçekten büyük bir mucizedir. Böyle bir şeyin hiç bir insan gücü ve kaynağıyla başarılamayacağı meydandadır. Çünkü ne başarılmışsa O'nun lütfu ile başarılmıştır ve ne başarılacaksa, yine O'nun lütfu ile başarılacaktır. Mevdudi 

 Burada, savaş öncesinde olabilecek gelişmelerden bahsedilmektedir: Ve eğer onlar barış için yanaşırlarsa, sen de ona [barışa] yanaş! Ve Allah'a tevekkül et. Ve eğer onlar, sana hile yapmak isterlerse, Bil ki şüphesiz sana Allah yeter. O, seni Kendi yardımıyla ve mü’minlerle güçlendirendir. Ve onların [mü’minlerin] gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, azîz'dir, hakîm'dir.
Savaş ânında yapılması gerekenler de şu âyette bildirilmiştir:
Öyleyse gevşemeyin ve siz üstün iken barışa çağırmayın. Allah da sizinle beraberdir. Ve O [Allah], sizin amellerinizi eksiltmeyecektir. (Muhammed/35)
Sayı ve teçhizat açısından yeterli olmaları hâlinde Müslümanların savaşı bırakıp barış yapmaları söz konusu olamaz.
Âyette, Ve onların [mü’minlerin] gönüllerini kaynaştırandır. Sen yeryüzünde ne varsa hepsini topluca harcasaydın yine de onların gönüllerini kaynaştıramazdın. Ama Allah, aralarını kaynaştırdı. Şüphesiz O, azîz'dir, hakîm'dir buyurularak Allah'ın, olmaz denilen şeyleri gerçekleştirdiği vurgulanmaktadır:

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Âl-i İmrân/103)
Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi kılar. Allah güç yetirendir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Mümtehine/7)
Âyette, Ve onların [mü’minlerin] gönüllerini kaynaştırandır ifadesiyle, Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki uzlaşmaya işaret edilmektedir. Rasûlullah'ın hicretinden önce birbirlerine düşman olan bu iki kabile arasında savaşlar olur, kan dökülürdü. İslâm sayesinde bunlar kardeş oldular.
Müslümanların yaptıkları savaşların savunma savaşı olması sebebiyle Allah, düşmanların barışa yanaşmaları hâlinde, Rasûlullah'ın da barışa yanaşmasını emretmektedir.
Ayrıca âyette, düşmanın barışa yanaşmasının bir hile gereği olma ihtimali bulunsa bile Rasûlullah'ın çekinmeden barışa yanaşması emredilmekte; Allah'ın yardım edeceği bildirilmektedir.
Buradaki barış, işgal altındaki Müslümanların inanç ve kültürlerinden taviz vermek sûretiyle yaptıkları barış değildir. Ülkeleri işgal altında bulunan Müslümanlar barış yapamaz; ya ölür ya da hicret ederler. Ayrıca, böyle bir duruma düşen mü’min bir topluma yardım etmek, tüm mü’minlerin boyunlarına borçtur; ayrı devletlerin vatandaşları olmalarının hiç önemi yoktur.H.Yılmaz

Harridi'l-mü’minîne ibaresi için yapılan bir açıklama için bkz. 4. sure, 102. not. Bizim yorumumuzla bağdaşım içinde, ‘ale'l-kıtâl sözcükleri, ya “savaşmak [amacıyla]” ya da “savaştıkları zaman” olmak üzere iki şekilde çevrilebilir. Harrid fiilinin “teşvik et” ya da “çıkar/kaldır” şeklindeki başlıca iki grup altında toplanabilecek geleneksel yorumu bazında, ibare “inananları savaşmaları için teşvik et” şeklinde tercüme edilebilir; fakat bu, kanaatimizce, konu hakkında yukarıdaki ilk notumuzda belirttiğimiz gibi, ayette geçen emir ya da öğüdü gerçek anlamıyla vermekten uzaktır.Bazı müfessirler bu ayette gelecek hakkında ilahî nitelikli bir haber görüyor ve dolayısıyla ayeti: “Sizden ... yirmi kişi çıkarsa, ikiyüz kişiyi tepeleyecek ...” şeklinde anlıyorlar. Oysa tarih göstermektedir ki inananlar, Hz. Peygamber devrinde bile her zaman bu kadar farklı bir kuvvete karşı galebe çalmamışlardır; bu itibarla bu yoldaki görüşlerin pek isbatlanabilir olmadığı ortadadır. Bu bölümü doğru anlamak için onu başlangıç cümlesiyle, yani: “İnananları, kavgada ölüm korkusunu alt etmeleri yönünde yüreklendir” hitabıyla bağlantılı olarak okumamız gerekir; ancak o zaman anlaşılacaktır ki, bizim çeviri metninde ifade etmeye çalıştığımız gibi, amaç, ölüm korkusunu yenmeleri ve zor durumlarda sayıca kendilerinden birkaç kat kalabalık düşmanın hakkından gelebilecek kadar sabırlı, dirençli olmaları yönünde inananların yüreklendirilmesidir (Râzî, keza bkz. Menâr X, 87). Ayetin “çünkü onlar bunu [yani, gerçeği] kavrayamayan (yahut kavrayamayacak) bir güruhtur” şeklindeki bitiş cümlesi iki şekilde de anlaşılabilir: (a) Müminlerin “hakkı inkara kalkışanlardan” (ellezîne keferû) üstün olduklarını gösteren sebeplerden birinin ifadesi olarak: çünkü bu sonrakiler değişmeyen gerçeklere, mutlak doğrulara ve ahiret hayatına inanmadıklarından, müminlere özgü coşku ve kendini adama duygusuna ulaşamamaktadırlar; (b) Hakkı inkara kalkışanların, bu tavır ya da tutuma, sırf manevî ya da ruhî plandaki sağırlıkları, körlükleri yüzünden sürüklendiklerini dile getiren bir ifade olarak. Bizce bu iki yorumdan ikincisi -özellikle Kur’an'ın “kafirlerin” tutumunu çoğu zaman bu terimlerle açıkladığı da gözönünde bulundurulursa- daha tercihe şayan görünüyor. (Bu konuda bkz. 6:25, 7:179, 9:87 vb.) M.Esed

" (anlamak) kelimesi burada, bu gün kullanılan "moral" kelimesiyle eş anlamlıdır. "Tefakkuh" kişinin güven ve cesaretini korumasını sağlayan maddi ve manevi durum anlamına gelen "moral" teriminden daha bilimsel bir terimdir. Çünkü gerçek şu ki, uğrunda savaştığı gayeyi apaçık anlayıp kavrayan bir kimse, bu gaye yok olduğunda, onun için hayatın hiç bir anlamı kalmayacak ve onun, kendi hayatından daha değerli olduğu sonucuna varacaktır. Böyle bir kimse ise, her iki tarafın fiziksel gücü aynı olsa da, uğrunda savaştığı gayeyi tam olarak anlayıp kavramamış olan kimseden daha fazla savaşma gücüne sahip olacaktır. Herşeyin ötesinde, gerçeği, Allah'ın varlığını, kendisinin evrendeki konumunu, Allah'la olan ilişkisini, hayatı ve ölümü, ahiret hayatını Hak ile batıl arasındaki ayrımı, batılın Hakka karşı zafer kazanmasının sonuçlarını doğru bir şekilde anlayıp kavrayan kimse, karşı taraf ne uğrunda savaştığının farkında da olsa ülkeleri, ulusları veya toplumsal sınıfları uğrunda savaşanlardan daha fazla güce sahip olacaktır. O halde gayelerini tam anlamıyla kavramış olan mü'minlerin, aynı seviyedeki kafirlerden on kat daha güçlü olacakları meydandadır. Fakat bu anlayıp kavramanın (tefakkuh etmenin) yanısıra, bu gücü elde etmek ve muhafaza etmek için sabretmek de zaruridir. Mevdudi

Bu ayet, Müslümanların hem sayıca hem de donanım olarak son derece zayıf oldukları, cemaatlerinin henüz kayda değer siyasal bir organizasyona erişmediği, Bedir Savaşı'ndan hemen sonraki günlere (H. 2. yıl) ilişkindir. Kur’an o günkü şartlar altında müminlerden -pek tabii, sonraki dönemlerde benzer şartlar altında başka Müslüman cemaatlerden de- her bakımdan gelişmiş ve güçlenmiş cemaatlerden beklenen çaba ve etkinliğin beklenemeyeceğini, ama yine de kendilerinden hiç olmazsa sayıca iki kat kalabalık bir düşmana karşı direnmeleri gerektiğini söylüyor. (Burada ikiye karşı bir, yahut önceki ayette olduğu gibi ona karşı bir gibi sayısal oranlar, kuşkusuz, tıpkısı tıpkısına mutlak oranlar olarak lafzî anlamlarıyla ele alınmamalı; nitekim Müslümanlar Bedir'de kendilerinden sayıca üç kattan daha fazla ve donanımca daha güçlü bir orduyu bozguna uğratmışlardır.) Bu itibarla; Allah'ın inananların üzerindeki “yükü hafifletmesi”ne ilişkin atıf da göstermektedir ki, hem bu ayet hem de önceki ayet, geleceğe ya da gaybe dair bir ihbar değil, fakat yüreklendirmeye ilişkin ilahî bir emir hükmündedir (Râzî). M.Esed 

Bir mü'minin kafire karşı güç oranının ondan, ikiye düşmesi, müslümanların moralindeki çökme nedeniyle böyle olduğu anlamına gelmez. 65. ayette müslümanlarla kafirler arasında güç oranının genel prensipleri vaz'edilmişti. 66. ayette ise bu ilkenin, mü'minlerin o zamanki moral durumlarına uygulanmış şekli yer almaktadır. O dönemde (H.2), müslümanların morali henüz mükemmel olgunluğa erişmemişti; çünkü çoğu İslam'a yeni girmişlerdi ve henüz hazırlık eğitimi görüyorlardı. Sonraları müslümanların moral gücü, Hz. Peygamber'in (s.a) eğitimi sayesinde istenen noktaya ulaştığında, bire on oranı pratikte uygulanmış ve Hz. Peygamber'in (s.a) son yıllarında ve onun Raşid Halifeleri döneminde meydana gelen savaşlarda bu oranın işlerliği gözler önüne serilmiştir. Mevdudi 

Bedir'de İslâm ordusu kırk kâfiri öldürmüş ve kırkını da esîr almıştı. Allah'ın Elçisi (s.a.v.), alınan esîrlere yapılacak işlem hakkında ashâbıyle istişâre etti. Düşüncelerini sorduğu Ömer, esîrlerin öldürülmesini; Ebubekir ise fidye karşılığında salıverilmesini önerdi. Ebubekir'in düşüncesini uygun bulan Hz. peygamber, fidye karşılığında bu esîrleri serbest bıraktı.S.Ateş 

Bu âyetlerde, savaş şartlarında mü’minlere nasıl bir hazırlık ve moral içinde olmaları gerektiği bildirilmektedir. Buna göre;
* Peygamber ve mü’minler rahat olmalıdırlar, Allah onlara her türlü yadımı sağlayacaktır.
* Peygamber mü’minleri savaşa teşvik etmelidir.
* Normal şartlarda sabırlı 1 mü’min 10 kâfiri; 100 mü’min 1.000 kâfiri yener.
* Ama mü’minlerin âyetlerin indiği günlerdeki durumuna göre sabırlı 1 mü’min 2 kâfiri; 100 mü’min 200 kâfiri yener.
Âyetteki, Şimdi Allah, sizden hafifletti ve sizde şüphesiz bir zaaf olduğunu bildi ifadesiyle, daha evvelki ifade çelişmez. Bu nedenle de aralarında nesh söz konusu değildir. Zira âyetler, haber cümlesidir.
1'e 10 oranı, normal şartlardaki durumu, 1'e 2 oranı ise mü’minlerin o anki [âyet indiği zamanki] durumunu haber vermektedir. Bugün ise bu oranın şartlara göre artması veya eksilmesi mümkündür. Elinde uçağı, atom bombası ve modern techizatı olan bir asker yüzbinlere bedeldir. Eğitimsiz, techizatsız bir asker ise bir askeri bile alt edemez. Müslümanların ila-i kelimetullah için yaptıkları savaşlarda düşman askerleri mü’minlerden genelde fazla idi, ama mü’minler gâlip geldi. Şehâdet şerbeti içmek isteyen mü’minlerin karşısında hiçbir ordu duramadı.
Âyette Rasûlullah'a, sabırlı 1 mü’minin 10 kâfire gâlip gelebileceği esasından hareketle Müslümanları teşvik etmesi emredilmektedir. Mesele, sabırda odaklanmakta; sabır ise, “sıkıntı ânında gevşememek, zaafa uğramamak ve boyun eğmemek”tir. Bu takdirde Allah, sabredenlere yardım edecektir:
Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. (Âl-i İmrân/125)
Nice peygamberler de vardı ki, kendileriyle beraber birçok Allah erleri savaştılar; Allah yolunda kendilerine isâbet eden şeylerden gevşemediler, zaafa düşmediler ve boyun eğmediler. Ve Allah, sabredenleri sever. (Âl-i İmrân/146)

Bu paragraf ile ilgili klasik kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır: 

Hz. Peygamber (s.a), 10 müslümanı, 100 kişilik bir kâfir ordusuna karşı gönderiyordu. Nitekim Hz. Hamza'yı (r.a) Bedir savaşı'ndan önce, 30 süvari ile birlikte kâfir bir topluluğa gönderdi. Onları, Ebû Cehl 300 süvari ile karşıladı. Müslümanlar o kâfirlerle savaşmak istediler ama, Hz. Hamza onlara engel oldu. Yine Hz. Peygamber (s.a), Abdullah b. Üneys'i (r.a), Hâlid b. Safvan el-Hüzeli'yi öldürmeye gönderdi. Hâlid, bir grup insan içinde bulunuyordu. Bundan dolayı Abdullah onu tanıyamadı, koşup, Hz. Peygamber'e (s.a) geri geldi ve dedi ki:
-- Ey Allah'ın Rasûlü, onu bana tavsif et.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi:
-- Onu gördüğünde şeytânı hatırlarsın ve tüylerinin ürperdiğini hissedersin. Onun, benim için bir ordu topladığı haberini aldım. Git ve onu öldür.
Abdullah der ki:
-- Ben de o tarafa gittim. Ona yaklaşınca, içimde bir ürperti hissettim. O da benim için, “Bu adam da kim?” deyince, ben, “Bir Arap... seni ve ordunu duydum sana katılmaya geldim” dedim. Onun yanında gitmeye başladım. Bir fırsatını bulunca onu kılıcımla öldürdüm ve oradan hızla uzaklaşıp, Hz. Peygamber'e (s.a) gittim ve onu öldürdüğümü söyledim. Hz. Peygamber (s.a) de bana bir asâ vererek şöyle dedi:
-- Bunu tut. Çünkü bu, Kıyamet günü benimle senin aranda bir alâmet olacak.H.Yılmaz

Yani, haklı bir sebebe dayanılarak girilen savaşın sonucu, ürünü olmadıkça. Kur’an'da hemen her zaman olduğu gibi burada da, Hz. Peygamber'e yöneltilen buyruk, zımnen onun takipçilerini de bağlamaktadır. Sonuç olarak yukarıdaki ayet yasa koyucu üslupla bildirmektedir ki, cihâd sırasında -yani, Din'in ya da (2. sure, 167. notta açıklandığı üzere) özgürlüklerin savunulması için Allah yolunda girişilen savaş esnasında olmadıkça- kimse esir edilemez; bu amaçla tutuklanıp az ya da çok mahsur tutulamaz. Ve dolayısıyla, barış şartlarında, “barışçı” yöntemlerle birini esir almak ve bu yolla ele geçirilen esiri tutmak, alıkoymak bütünüyle hukuk dışı, bütünüyle haramdır. Bu da hangi amaçla olursa olsun, “toplumsal bir kurum” olarak köleliğin, köleciliğin yasaklanması demektir. Kaldı ki, savaşta alınan esirler konusunda bile Kur’an (47:4'de), onların savaş bittikten sonra salıverilmelerini öngörmektedir.M.Esed

Görünüşe bakılırsa bu ayet Bedir'de Müslümanlar tarafından ele geçirilen esirler ve onlara ne yapılacağı hakkında Hz. Peygamber'in ashâbı arasında geçen tartışmalarla ilgilidir. Ömer b. Hattâb, geçmişteki kötü davranışlarından ve özellikle hicretten önce Müslümanlara reva gördükleri zulüm ve baskıdan ötürü onların öldürülmeleri gerektiğini ileri sürüyordu; Ebû Bekir ise bunların affedilip fidye karşılığı bırakılmasının iyi olacağını savunuyor ve fikrini, böyle bir hareketin onlardan bazılarının da belki İslam'ın gerçekliğini, üstünlüğünü anlamalarına vesile olabileceği teziyle de pekiştiriyordu. Hz. Peygamber, Ebû Bekir'in savunduğu hareket tarzını benimsedi ve esirleri serbest bıraktı. (Çoğu müfessir, özellikle de -tüm rivayet zincirini vererek- Taberî ve İbni Kesîr konuyla ilgili Hadisler kaydetmektedirler.) Ayette, “Allah tarafından önceden irade edilmiş (böyle) bir ilke (kitâb) olmasaydı Müslümanların başına geleceği” bildirilen “büyük azap” da açıkça göstermektedir ki esirlerin öldürülmesi gerçekten büyük, ürkütücü bir günah olacaktı.M.Esed

Allah'ın, 68. ayette müslümanları, niçin fidye aldıkları hususunda azarlaması konusunda müfessirler bazı rivayetler nakletmişlerdir. Bu rivayetlere göre, Bedir savaşından sonra Kureyş ordusundan alınan esirlere ne yapılacağı konusunda bir istişare heyeti toplanmıştı. Hz. Ebu Bekir (r.a) fidyeleri aldıktan sonra esirlerin serbest bırakılması, Hz. Ömer (r.a) ise onların öldürülmesi görüşünde idi. Hz. Peygamber (s.a) de Hz. Ebu Bekir'le aynı fikirdeydi ve fidyelerinin ödenmesinden sonra onları serbest bıraktı. Bunun üzerine Allah, bir azar olarak söz konusu ayeti indirdi. Fakat bu yorum bazı itirazlara açıktır.
Bu yorumu kabul edenlerin karşılaştığı birinci güçlük, şu sözlere uygun bir açıklama getirememeleridir: "Eğer Allah'tan bir yazı geçmemiş olsaydı..." Bazıları bunun, Allah'ın önceden tayin ettiği kaderi olduğunu veya Hz. Peygamber 'e (s.a) henüz bu konuda bir emir göndermemesine rağmen savaş ganimetlerini helal kılmayı dilediği anlamına geldiğini söylerler. Fakat hakkında apaçık bir emir gelmedikçe hiç bir şey helal olmaz. İkinci güçlük ise, bu açıklamaya göre, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı, fidye almakla günaha girmiş olmaktadırlar. Bu nedenle, sadece bir kaynaktan gelen rivayetlere dayanan açıklamalar kabul edilmeden önce tekrar tekrar düşünülmelidir.
Buna göre, Allah müslümanları, Muhammed suresi 4. ayette yer alan emri uygulamadıkları için itaba tabi tutulmaktadır: "Kafirlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice vurup sindirince bağı sıkıca bağlayın. Ondan sonra artık ya bir lütuf olarak bırakır veya karşılığında fidye alırsınız." Bu ayete göre, savaş esiri almakta veya bunları fidye karşılığı serbest bırakmakta bir beis yoktur, yanlış olan nokta, müslümanların "onları iyice vurup sindirince" şartını tam anlamıyla yerine getirmemeleridir. Çünkü Bedir savaşında Kureyş ordusu geri çekilmek zorunda bırakıldığı sırada, müslümanların çoğu ganimet toplamaya ve esir almaya başladılar ve onlardan çok azı düşmanı "sindirmek" için takibe girişti. Eğer bütün müslümanlar düşmanın arkasından gitselerdi, düşmanın gücünü hemen orada kırıp yerle bir edebilirlerdi. İşte bu nedenle Allah -Peygamber'i değil- müslümanları şu şekilde azarlamaktadır: "Ey Müslümanlar! Siz henüz Peygamber'in görevini tam anlamıyla kavrayamadınız. O, esirler alıp onların karşılığında fidye elde etmek veya ganimet toplamak için gönderilmedi. Onun gönderilişinin asıl gayesi küfrün gücünü kırıp yerle bir etmektir. Fakat siz, yine dünyevi kazançlara kapıldınız. Bu sefer sırasında, ilk önce Kureyş ordusu yerine ticaret kervanına saldırmak istediniz. Daha sonra ganimet toplamaya ve esirler almaya başladınız, bunun da arkasından ganimetlerin paylaştırılması konusunda tartışmaya giriştiniz. Eğer daha önceden size fidye vermek konusunda izin vermemiş olsaydık (Muhammed: 4), sizi şiddetli bir azaba uğratırdık. Şimdi bu aldıklarınızdan yararlanın, fakat gelecekte bizden korkun ve hoşnutsuzluğumuzu kazanmaktan sakının."
İmam Cessas da (Ahkamü'l-Kur'an adlı eserinde ifade ettiği şekliyle) bu görüştedir. O halde yukarıdaki yorum da düşünülmeye değer. Bu görüş, Siret-i İbn Hişam'da nakledilen bir hadis tarafından da desteklenmektedir. Bu rivayete göre, müslümanlar ganimet toplamaya ve esir almaya başladıklarında Hz. Peygamber (s.a) Sa'd bin Muaz'ın yüzünde bir hoşnutsuzluk ifadesi gördü. Bu nedenle Hz. Peygamber: "Ey Sa'd, müslümanların bu davranışını onaylamaz görünüyorsun" dedi Sa'd şöyle cevap verdi: "Evet, ey Allah'ın Rasulü, bu müşriklere karşı Allah'ın bize lütfettiği ilk zafer. Bu nedenle, onların gücünü tamamen kırıp yerle bir etmek, bizim için onları esir alarak sağ bırakmaktan daha hayırlı olurdu." (C.2, S. 280-281) Mevdudi  

Savaş hukukundan bahsedilen bu âyetlerde, Rasûlullah ve Bedir'de savaşan arkadaşlarına da serzenişte bulunulmaktadır:
* Yeryüzünde ağır basmadıkça [dünyayı idare edebilir hâle gelmedikçe, tam hükümranlık kurmadıkça], hiçbir peygambere esirler edinmesi uygun değildir.
* Zayıf hâldeyken esir edinmek, dünya metaına kapılmaktır ki bundan sakınılmalıdır.
Serzenişin doğrudan Rasûlullah'a yapılması, onun, Müslümanların esir aldıklarını gördüğü hâlde onlara engel olmaması sebebiyledir.
Bedir'de alınan esirlerin öldürülmeleri, fidye karşılığında serbest bırakılmalarından daha uygun idi; zira o şartlarda, Mekkeli müşrikleri fidye karşılığında serbest bırakmak, geçici dünya malını istemekten başka bir şey değildi. Hâlbuki Müslümanların, kalıcı olan âhireti, dünya malına tercih etmeleri gerekirdi.
69. âyette ise, hatalı olmalarına rağmen, Allah'ın Müslümanları affettiği, esirlere karşılık aldıkları fidyelerden faydalanmalarının helâl kılındığı bildirilmiştir.
Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlü hakkında nakledilenler şöyledir:
İbn Abbâs dedi ki: Alınan esirler hakkında Rasûlullah (s.a), Ebû Bekr ve Ömer'e sordu:
-- Bu esirler hakkındaki görüşünüz nedir?
Hz. Ebû Bekr şöyle cevap verdi:
-- Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar amca çocuklarımız, aşiretimizin çocuklarıdır. Onlardan fidye almanı uygun görüyorum. Bu bizim için kâfirlere karşı da bir güç sebebi olur. Umulur ki Allah onları İslâm'a hidâyet eder.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) Ömer'e sordu:
-- Ey Hattâb'ın oğlu! Senin görüşün nedir?
Ben [Ömer b. el-Hattâb] dedim ki:
-- Allah'a yemin ederim ki hayır, ben Ebû Bekr'in görüşünde değilim. Ben, bize boyunlarını vurma imkânını vermen görüşündeyim, Ali'ye emret Akil'in boynunu vursun. Bana da emret filanın –Ömer'in bir akrabasının adını vererek– boynunu vurayım. Şüphesiz bunlar kâfirlerin önderleri ve elebaşlarıdır.
Rasûlullah (s.a) Ebû Bekr'in dediğini beğendi, benim dediğimi uygun görmedi. Ertesi gün geldiğimde Rasûlullah (s.a) ile Ebû Bekr oturmuş ağlıyorlardı. Dedim ki:
-- Ey Allah'ın Rasûlü! Bana bildir; sen ve arkadaşın ne diye ağlıyorsunuz? Eğer ağlaya bilirsem ben de ağlarım, ağlayamazsam ağlar gibi yaparım.
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
-- Senin arkadaşların bana bunlardan fidye almayı teklif ettikleri için ağlıyorum. Bana bunların azapları şu ağaçtan daha yakın bir yerde gösterildi.
Hz. Peygamber bu sırada kendisine yakın bir ağacı kasdetmişti. Azîz ve celîl olan Allah da, Yeryüzünde çokça savaşıp zaferler kazanıncaya kadar esirler alması hiç bir peygambere yaraşmaz buyruğundan itibaren, Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve hoş yiyin buyruğuna kadar olan bölümleri indirdi ve böylelikle ganimetleri onlara helâl kıldı.
Savaş esirleriyle ilgili ilâhî hüküm Muhammed sûresi'nde yer almaktadır:
Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun [onları öldürün]. Sonra onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayın [cephe gerisindekileri esir alın]. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. İşte (Allah'ın emri budur.) Eğer Allah dileseydi onlardan elbette intikam alırdı [onları cezalandırıp adaleti sağlardı]. Fakat (böyle olması) sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere/öldürenlere/savaşanlara gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz. (Muhammed/4)

BEDİR ESİRLERİ

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber'in (s.a) yanına, içlerinde amcası Abbâs ile Âkil b. Ebî Tâlib'in bulunduğu 70 esir getirildi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), bu esirler hakkında Hz. Ebû Bekr ile istişare edince o şöyle dedi:
-- Bunlar senin kavmin ve akrabalarındır. Onları hayatta bırak. Belki Allah onlara tevbe nasîb eder. Onlardan, ashâbına güç ve kuvvet kazandıracak fidye al.
Hz. Ömer de bunun üzerine ayağa kalktı ve dedi ki:
-- Onlar seni yalanladılar ve seni yurdundan çıkardılar. Binâenaleyh onları öne çıkar ve boyunlarını vur. Çünkü onlar küfrün ileri gelenleridir. Üstelik Allah seni fidye almaktan müstağni kılmıştır. Bundan dolayı Hz. Ali'ye Âkil'i, Hz. Hamza'ya Abbâs'ı, bana da akrabam olan falancayı öldürme müsaadesi ver de, onların boyunlarını vuralım.
Hz. Peygamber (s.a) de şöyle dedi:
-- Allah birtakım insanların kalblerini yumuşatır ve onların kalbleri sütten daha yumuşak olur. Yine Allah birtakım kimselerin kalblerini sertleştirir ve onların kalbleri taştan daha sert olur. Ey Ebû Bekr! Sen tıpkı Hz. İbrâhîm gibisin. Çünkü o, Kim bana uyarsa işte o, bendendir. Kim de bana karşı gelirse, (ey Rabbim) Sen gafûr ve rahîmsin (İbrâhîm/36) demişti. Yine, “Sen tıpkı Hz. Îsâ gibisin. Zira o, Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki onlar Senin kullarındır. Eğer onları yarlığarsan, mutlak gâlip ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da, hakikaten Sensin Sen (Mâide/118) demişti. Ey Ömer! Sen de tıpkı Hz. Nûh gibisin; zira o, şöyle demişti: Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma (Nûh/26);Keza sen, Mûsâ gibisin, çünkü o, Sen onların mallarını yok et ey Rabbimiz, kalblerini şiddetli sık ki onlar o çetin azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyeceklerdir (Yûnus/88)demiştir.
Neticede, Allah'ın Rasûlü, Hz. Ebû Bekr'in görüşüne meyletti ve Hz. Ömer'e şöyle dedi:
-- Ey Ebâ Hafs –bu ona künyesiyle ilk hitab edişi idi–; sen bana amcam, Abbâs'ı öldürtmemi mi teklif ediyorsun.
Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle demeye başladı:
-- Vay Ömer'in hâline, anası onu kaybetsin.
Rivâyet olunduğuna göre Abdullah ibn Revaha da, o esirlerin, odunu bol bir ateş üzerinde yakılmalarını teklif etti de, bunun üzerine Abbâs ona şöyle dedi:
-- Sen, sıla-i rahmi kestin.
Yine rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a), “onlardan fidye almadan veya boyunlarını vurmadan hiç birini bırakmayın!” dedi. İbn Mes‘ûd diyor ki: Ben, “Süheyl ibn Beydâ hariç. Zira ben onu, müslüman olduğunu söylerken duydum...” dedim. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü sustu, benim de korkum şiddetlendi. Sonra Allah'ın Rasûlü, “Süheyl ibn Beydâ hariç!” dedi.
Ubeyde es-Selmanî'den de, Allah'ın Rasûlü'nün, ashâbına şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “İsterseniz onları öldürün; isterseniz fidye alın, fakat (fidye alırsanız) sizden de onların sayısınca şehid düşer.” Ashâb, “Hayır, biz fidye alırız” dediler. (Böyle diyenler,) Uhud'da şehid oldular. Diğer esirlerin fidyesi 20, Abbâs'ın fidyesi ise 40 ukiyye idi.Muhammed ibn Sîrîn'den, onların fidyelerinin 100 ukiyye olduğu rivâyet edilmiştir. 1 ukiyye, 40 dirhem (gümüş) veyahut da 6 dinar (altın)dır. Rivâyet olunduğuna göre ashâb fidyeyi alınca, işte bu âyet-i kerîme” nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Allah'ın Rasûlü'nün yanına girdi; bir de ne görsün, Allah'ın Rasûlü ve Ebû Bekr ağlıyorlar!.. Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:
-- Yâ Rasûlallah! Neden ağladığınızı bana da söyleyin de ağlayabilirsem ağlayayım. Yok, ağlayamazsam, ağlamaya çalışayım.
Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi:
-- Ben, fidye almalarından dolayı ashâbıma ağlıyorum; –yakınındaki bir ağacı kasdederek– bana, onların azabı şu ağaçtan daha yakın olarak gösterildi. Şâyet bir azab inecek olsaydı, Ömer ve Sa‘d ibn Mu‘âz hariç, hiç kimse kurtulamazdı.
İşte, bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkındaki söz bundan ibarettir.
68. âyetteki, Eğer Allah'tan bir yazı olmasa idi kesinlikle aldığınız şeylerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu ifadesiyle kasdedilen “yazı”, aşağıdaki âyetlerde konu edilen ilâhî karardır:
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azab edecek değildi. İstiğfâr ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfâl/33)
İşte bu; Rabbinin, halkı gâfil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır. (En‘âm/131)
Ve senin Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici] iken, o memleketleri hakksız yere/zulüm sebebiyle helâk edecek değildir. (Hûd/117)H.Yılmaz

Yani, “Eğer Allah kalplerinizde O'nun mesajını anlayıp kabul etme yönünde bir yatkınlık bulursa size iman ve dolayısıyla öteki dünyada da mutluluk bahşedecektir: ki bu da savaşta yenilmenizi de, dost ve yakınlarınızı kaybetmenizi de fazlasiyle tazmin etmiş olacaktır size”. Bu sözler öncelikle Bedir Savaşı'nda esir düşen Kureyşli müşriklere hitab ediyor ise de, savaşta müminlerin eline düşen inkarcı düşmanlara karşı benimsenecek İslamî tutumu iyi hulasa etmektedir. Savaş esirleri sorunu hakkında bir tartışma için bkz. 47:4. M.Esed

Yani, fidye ödeme yükümlülüğünden kurtulmak için görüş değiştirip İslam'ı kabul etmiş gibi ikiyüzlüce davranarak.Zımnen, “eğer Allah dilerse, bunu tekrar yapabilir”. Ve bununla dolaylı olarak Müslümanlara, esirlerin zahirî beyanları her neyse onu kabul etmeleri; onların gizli niyetlerinden şüphe ederek kararsız kalmamaları emredilmiş oluyor. Esirlerin ihanet edebilecekleri ihtimali -içlerinden bazılarının gerçekten oyun ve ihanet peşinde oldukları sonradan ortaya çıksa bile- Müslümanları Allah'ın öngördüğü davranış tarzından alıkoymamalı, saptırmamalıdır.M.Esed 

Yine savaş hukukunun ele alındığı bu âyetlerde, Elçi'nin, Bedir savaşı'nda alınan esirler hakkında ne yapması gerektiği bildirilmektedir. Hitap; elçi, komutan ve devlet başkanı olması hasebiyle zâhiren Rasûlullah'a yönelik olsa da, esasında mü’minlere yöneliktir.
Âyette zikri geçen esirler hakkında klasik kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:
İbn Abbâs (r.a) dedi ki: Bu âyet-i kerîmede sözü geçen esirler, Abbâs ve arkadaşlarıdır. Peygamber'e (s.a), “Biz senin getirdiğine iman ettik. Senin, Allah'ın Rasûlü olduğuna da şâhitlik ediyoruz. Andolsun ki, kavmine karşı senin lehine samimi davranacağız” demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
İbn İshâk'tan: Kureyşliler, esirlerinin fidye karşılığı serbest bırakılması için Rasûlullah'a (s.a) haber gönderdi. O gün her bir esiri akrabaları onların [Müslümanların] razı olacakları bir fidye karşılığında serbest bıraktı. Abbâs şöyle dedi:
-- Ey Allah'ın Rasûlü! Ben müslümandım.
Rasûlullah (s.a) da şöyle karşılık verdi:
-- Senin müslüman olup olmadığını en iyi bilen Allah'tır. Eğer dediğin gibi ise, Allah bunun karşılığını sana verecektir. Ancak, zâhiren senin durumunda görülen, bizim aleyhimize olduğundur. Haydi kendinin ve iki kardeşinin oğulları Nevfel b. el-Hâris b. Abdulmuttalib ile Âkil b. Ebî Tâlib'in ve antlaşmalın olan Hâris b. Fihroğulları'na mensup Utbe b. Amr'ın fidyelerini öde.
Abbâs dedi ki:
-- Ey Allah'ın Rasûlü! Bende bu kadar fidye ödeyecek para yok.
Rasûlullah şöyle karşılık verdi:
-- Umm el-Fadl ile birlikte gömüp sakladığın mal nerede? Sen ona şöyle demiştin: “Eğer bu yolculuğumda bana bir şey olursa, işte bu mal çocuklarım Fadl'a, Abdullah'a ve Kusem'e kalsın.”
Abbâs şöyle dedi:
-- Ey Allah'ın Rasûlü! Gerçekten ben, senin Allah'ın Rasûlü olduğunu biliyorum. Şüphesiz ki bu, benden ve Umm el-Fadl'dan başka kimsenin bilmediği bir husustur. Ey Allah'ın Rasûlü, beraberinde bulunan ve ganimet olarak benden aldığınız 20 ukiyelik maldan bunu düş!
Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
-- Hayır o, Allah'ın senden bize vermiş olduğu bir şeydir.
Bunun üzerine Hz. Abbâs fidye ödeyerek kendisini, iki yeğenini ve antlaşmalısını kurtardı. Yüce Allah da onun hakkında, Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki... âyetini indirdi. İbn İshâk (devamla) der ki: “Esirler arasında fidyesi en çok olan kişi Abdulmuttalib'in oğlu Abbâs'tı. Çünkü varlıklı bir kimse idi. O, kendisini 100 ukiyye altın fidye vererek kurtarmıştı.”
Buhârî'de de şöyle denilmektedir: Mûsâ b. Ukbe dedi ki: İbn Şihâb dedi ki: Bana Enes b. Mâlik'in anlattığına göre, Ensârdan birtakım kimseler Rasûlullah'tan (s.a) izin alarak şöyle dediler:
-- Ey Allah'ın Rasûlü! Bize izin ver de kardeşimizin oğlu Abbâs'ın fidyesini almayalım.
Hz. Peygamber şöyle karşılık verdi:
-- Hayır, Allah'a yemin ederim ki 1 dirhem dahi bırakmayacaksınız.
İbn İshak dedi ki: Bu, Bedir'den bir ay sonra olmuştu. Abdullah b. Ebî Bekr dedi ki: Bana Rasûlullah'ın (s.a) kızı Zeyneb'den nakledildiğine göre o şöyle demiş: Ebu'l-Âs Mekke'ye gelince bana dedi ki:
-- Hazırlan babanın yanına git.
Bunun üzerine ben de hazırlığımı yapmak üzere çıktım. Utbe kızı Hind karşıma çıktı ve bana sordu:
-- Ey Muhammed'in kızı! Bana, senin babana gitmek istediğine dair bir haber ulaştı doğru mu?
Ben ona şöyle cevap verdim:
-- Öyle bir isteğim yok.
O da şöyle dedi:
-- Öyle olsun amca kızı. Böyle bir şey yapma. Ben, varlıklı bir kadınım. Senin gerek duyacağın mallarım var. Eğer istediğin herhangi bir mal varsa, onu sana satarım. Yahut da herhangi bir harcamaya ihtiyacın varsa sana borç verebilirim. Zaten erkekler arasına giren şeyler kadınlar arasında görülmemelidir.
Hz. Zeyneb dedi ki:
-- Allah'a yemin ederim, görüşüme göre o bu sözlerini ancak gereğini yapmak kastıyla söylemişti. O bakımdan, ben de ondan korktum ve niyetimi gizleyerek, “Hayır böyle bir şey de istemiyorum” dedim.
Nihâyet Zeyneb (r.anha) hazırlıklarını bitirince, bineğine bindi ve kayınpederi Kinâne b. er-Rabî, gündüzün onun devesini çekerek yola koyuldu. Mekkeliler bunu haber aldılar. Hebbar b. el-Esved ile Fihroğulları'ndan Nafv b. Abdulkays onu tâkibe çıktılar. Hz. Zeyneb'in yanına ilk yaklaşan kişi Hebbar oldu. Hebbar, mızrağıyla hevdecinde bulunan Hz. Zeyneb'i korkuttu.
Kinâne b. er-Rabî diz çöktü ve oklarını saçarak yayını alıp şöyle dedi:
-- Allah'a yemin ederim ki, bana kim yaklaşırsa ona bir ok saplayacağım.
Bu sefer Ebû Süfyân, Kureyşlilerin ileri gelenleri ile birlikte yanına gelip şöyle dedi:
-- Be adam, bize ok atmaktan vazgeç ki, seninle konuşabilelim.
Ebû Süfyân, yanına gelip durdu ve şöyle dedi:
-- Sen kötü bir şey yapmış değilsin. Fakat herkesin gözü önünde bu kadını alıp çıktın. Bedir'de başımıza gelen musibeti biliyorsun. Bu sefer Araplar senin herkesin gözü önünde aramızdan o adamın kızını alıp çıktığın için bizim zaafa düştüğümüzü, gevşediğimizi söyleyip duracaklar. O bakımdan sen bu kadını geri getir, birkaç gün onunla beraber Mekke'de kal. Sonra da geceleyin kimsenin farketmeyeceği bir şekilde gizlice onu al ve babasına gönder. Yemin olsun ki, onun babasının yanına gitmemesine bizim ihtiyacımız yok. Fakat şu anda başımıza gelen bu musibetten dolayı bu yolla intikam almak istiyor değiliz.
Kinâne, Ebû Süfyân'ın dediğini yaptı. İki veya üç gün geçtikten sonra, gizlice Hz. Zeyneb'i Mekke'nin dışına çıkardı. Hz. Zeyneb de Rasûlullah'ın (s.a) yanına vardı. Naklettiklerine göre, Hebbar b. Umm Dirhem Hz. Zeyneb'i korkuttuğunda, karnındaki yavrusunu düşürmüştü.
İbn Abbâs (r.a), Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki... âyetinin Hz. Abbâs, Âkîl b. Ebî Tâlib ve Nevfel b. el-Hâris hakkında nâzil olduğunu söyleyerek şöyle demiştir:
Abbâs, Bedir Günü esir edilenler arasında idi. Beraberinde de, Kureyş kâfirlerine yedirmek [harcamak] için getirdiği 20 ukiyye altını verdi. Bedir'deki Kureyş (ordusuna) yemek yedirmeyi üstlenen on kişiden biri idi. Yedirme sırası daha ona gelmeden esir edilmişti. Bunun üzerine Abbâs şöyle dedi:
-- Aslında ben müslümandım. Ama onlar beni buna zorladılar.
Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verdi:
-- Eğer söylediğin doğru ise, Allah seni mükâfâtlandıracaktır. Ama senin zâhirî hâlin, bize karşı olmuştur.
Hz. Abbâs (r.a) şöyle demektedir: “Allah'ın Rasûlü ile, o altını bana geri vermesi hususunda görüştüm de, o şöyle dedi:[
-- Senin, bizim aleyhimizdekileri desteklemek için yanında getirdiğin o parayı, sana asla veremeyiz.
Ardından kardeşimin oğlu Âkîl b. Ebî Tâlib ile Nevfel b. el-Hâris'in fidyelerini de 20 ukiyye altın olarak bana yükleyince, ben dedim ki:
-- Ey Muhammed! Beni Kureyş'e el açacak şekilde fakir bıraktın.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verdi:
-- Senin Mekke'den çıkarken (hanımın) Ümmü'l-Fazl'a verdiğin ve “Başıma ne gelir, bilmiyorum. Eğer başıma kötü bir şey gelirse bu, sana, Abdullah'a, Ubeydullah'a ve Fazl'a aittir” dediğin o altınlar ne oluyor?
Abbâs da sordu:
-- Bunu nereden biliyorsun?
Hz. Peygamber (s.a) cevap verdi:
-- Rabbim haber verdi.
Bunun üzerine Abbâs şöyle dedi:
-- Ben, senin doğruluğuna, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve senin O'nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet ederim. Allah'a yemin olsun ki, bunu Allah'tan başka kimse bilmiyordu. Yine yemin olsun ki, ben o altınları Ummü'l-Fazl'a gecenin karanlığında vermiştim. Vallahi, senin risaletin hususunda biraz şüphem vardı. Ama sen bunu bana haber verince, artık şüphem kalmadı.
Hz. Abbâs sözünü şöyle sürdürdü:
Allah bana o altınlardan daha hayırlısını verdi. Şu anda 20 kölem var. Bunların en az iş yapanı, 20.000 dirhem sermaye ile ticaret yapıyor. Allah bana zemzemi de verdi ki, buna bedel olarak Mekke ahalisinin bütün malları da verilse razı olmam. Böylece ilâhî vaadin yarısına nail oldum. İkinci yarısı olan mağfiret vaadini de Rabbimden ümit etmekteyim.
Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber'e (s.a) Bahreyn zekâtı 80.000 dirhem olarak getirildiğinde, o öğle namazı için abdest almıştı, ama onu dağıtmadan namazı kıldırmadı. Hz. Abbâs'a (r.a) da ondan almasını emretti. O da o maldan, taşıyabileceği kadarını aldı ve (bu âyete işaret ederek), “Bu, benden fidye olarak alınandan daha hayırlıdır. Ben, bağışlanacağımı da umarım” dedi.
71. âyetteki, Ve eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki, bundan önce onlar, Allah'a hâinlik ettiler de O [Allah], mü’minlere onlardan fazla imkân verdi ifadesindeki ekmene fiilinin mahzuf olan mef‘ulü [tümleci], pasajdaki söz akışına göre mü’minlere sözcüğü olarak takdir edilebilir. Bu durumda âyetin anlamı, “onlar, Bedir'de Allah'ın Rasûlü'ne karşı savaşmak sûretiyle Allah'a karşı hâinlik edince, Allah da o mü’minlere, onları öldürme ve esir alma fırsat ve imkânı tanıdı” demek olur.
Bu âyet, Allah'a hâinlik edenlere karşı mü’minlere her zaman yardım edileceği müjdesini vermektedir.H.Yılmaz

Bkz. 2. sure, 203. not. Bu ifade, tarihsel olarak, Hz. Peygamber'le birlikte Mekke'den Medine'ye göç eden Mekkeli Müslümanlarla ilgilidir; fakat ayetin devamı açıkça göstermektedir ki, buradan çıkarsanacak tanım ve yönergeler her zaman geçerli genel bir hukukun özelliğini taşımaktadır. Bütün bunlarla birlikte belirtmeliyiz ki, burada hicret sözcüğüyle ifade edilen kavram, gayrimüslim bir diyardan İslam ilkelerine göre yönetilen bir diyara yapılan göçü işaret etmek üzere daha çok maddî (mekan değişimiyle alakalı) bir çağrışımla yüklüdür.

Bu ifade, ilk ağızda, Medine'deki ensâra, yani, bu şehrin ihtidâ eden sakinlerine -Hz. Peygamber'den hem önce hem de sonra Mekke'den göç edenlere (muhâcirîne) kol kanat açıp bütün kalpleriyle onların yardımlarına koşan Medineli Müslümanlara- işaret etmektedir; ne var ki, hicret ve muhâcir terimlerinin yüklenmiş oldukları manevî anlama paralel olarak, ensâr terimi de ifade ettiği özel tarihî çağrışımı aşarak “zulümden kaçınıp da Allah yoluna bağlananlara” kucak açıp yardımda bulunan bütün müminleri içine almaktadır.

Yani, şu ya da bu nedenle İslam devletinin yahut İslam cemaatinin nüfûz ve etki alanı dışında kalan Müslümanlar. Her gayrimüslim ülkenin “zulüm ve kötülük diyarı” olduğu söylenemeyeceğine göre, buradaki ve-lem yuhâcirû ibaresini “[sizin beldenize] göç etmemiş kimseler” şeklinde tercüme etmeyi yerinde bulduk.  Lafzen, “din konusunda sizden yardım isterlerse”: Bu ifade onların, dinî inanç ve tercihlerinden ötürü zulüm ve baskı altında olduklarına işaret ediyor.

Yani, kendileriyle ittifak ya da karşılıklı iç işlerine karışmazlık andlaşması içinde olduğunuz topluluklara karşı. Böyle bir durumda, İslam devletinin ya da cemaatinin, gayrimüslim yönetimlerin Müslüman uyrukları lehinde silahlı (yahut kuvvete başvurarak) müdahalesi mevcut andlaşmanın öngördüğü yükümlülüklerin ihlali olacağından, İslamî cemaatin soruna kuvvete dayalı bir çözüm aramasına şer‘an izin yoktur. Bu tür sorunların çözümü ya iki taraf arasında yapılabilecek andlaşmalarla ya da baskı altındaki Müslümanların İslam diyarına göç etmesi yoluyla sağlanabilir. M.Esed

Bu ayet, İslam anayasasının çok önemli bir maddesini içermekte ve müslümanlar arasında "" ilişkisinin şartlarını ortaya koymaktadır. Buna göre, sadece Darü'l-İslam'da yaşayanlar veya oraya hicret edenler velayet ilişkisi ile bağlı olabilirler. İslam devletinin sınırları dışında yaşayan müslümanlar içinse sadece İslam kardeşliği bağı varolacak, fakat onlarla velayet ilişkisi içinde olunamayacaktır. Aynı şekilde küfür diyarından İslam diyarına hicret etmeksizin sadece bir yabancı gibi ziyaret için gelen müslümanlarla da velayet ilişkisi içinde olunamayacaktır.
Arapça "" kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir. Gerek devletle vatandaşlar arasında, gerekse vatandaşların kendi aralarında var olan yardım, koruma, destek, dostluk gibi ilişkiler için kullanılan bir kelimedir. O halde bu ayet İslami siyasal ve anayasal vatandaşlığı sadece devlet sınırları içinde geçerli kılmakta ve ülke sınırları dışında yaşayan müslümanlarla olan ilişkileri bu özel ilişkinin dışında kabul etmektedir.
Darü'l-İslam sınırları dışındaki müslümanların velayeti'nin kabul edilmesinin bir çok yasal sonuçları vardır, fakat şimdi onları saymamıza gerek yok. Bu kurala göre Darü'l-Küfr'de yaşayan müslümanlar, Darü'l-İslam müslümanlarına ve bunlar da onlara varis olamazlar. Bunlar birbirlerinin velisi olamazlar. Aralarında evlilik de söz konusu olamaz. İslam devleti de, Darü'l-Küfr'de yaşayan bir müslümanı Darü'l-Küfr'ün vatandaşlığından çıkarmadıkça sorumluluk gerektiren bir mevkiye tayin edemez. Bunların yanısıra bu ayet, İslam devletinin dış politikasını da etkilemekte ve İslam devletini sadece sınırları içinde yaşayan müslümanlara karşı sorumlu kılıp sınırları dışında yaşayan müslümanların sorumluluğundan kurtarmaktadır. Hz. Peygamber (s.a) de aynı şeyi ifade etmektedir: "Müşrikler arasında yaşayan hiç bir müslümana sorumluluk borcum yok."
İslam'ın dış politikada takındığı bu tavır, genellikle bir çok uluslararası sorunun nedenini oluşturan bu tür tartışmalara kökten bir çözüm getirmektedir. Çünkü gerçek şu ki, eğer devlet kendi sınırları dışında yaşayan azınlıkların, koruma vasaire gibi sorumluluklarını üzerine almayı reddederse, onlarla ilgili tekrar savaşlara neden olan tartışmalar ortaya çıkamaz.
Gerçi bir önceki ayette İslam devleti sınırları dışında yaşayan müslümanlar, devletin siyasal korumasından hariç tutulmuşlardı ama bu durum onların iman kardeşliği ilişkisi içinde olmasını engellemez. Bu nedenle, eğer yardım isterlerse ezilmiş ve haksızlığa uğramış kardeşlerine yardım etmek, İslam devletinin ve vatandaşlarının en büyük görevidir. Fakat bu durumda da İslam devleti, uluslararası hukuka ve kabul edilen evrensel hukuk kurallarına riayet etmelidir. Eğer Darü'l-Küfr ile bir anlaşma yapmışsa bu anlaşmaya aykırı olduğu müddetçe Darü'l-İslam müslümanlarının Darü'l-Küfr'de zulüm gören müslümanlara yardım etmeleri yasaktır.
Bu ayette "velayet" kelimesi anlaşma için kullanılmıştır. Saldırmazlık kararından açık olarak bahsedilsin veya bahsedilmesin, ilgili taraflara barış garantisi verildiğini ifade eder.
Bunun yanı sıra metindeki "...ki onlarla sizin aranızda bir anlaşma vardır..." sözleri, İslam devleti ile küfür devleti arasında yapılan bir anlaşmanın sadece iki devlet arasında yapılmış bir anlaşma değil, aynı zamanda iki millet arasında da yapılmış bir anlaşma olduğunu göstermektedir. Bu nedenle anlaşma hem İslam devleti hem de İslam devletinde yaşayan müslümanlar için bağlayıcıdır. İslam hukuku, müslüman vatandaşların İslam devletinin başka ülke veya milletlerle yaptığı anlaşmalarda sorumlu olmaması gibi bir duruma müsamaha göstermez. Elbette anlaşma yapan devletin sınırları dışında yaşayan müslümanların anlaşmaya uyma gibi bir zorunlulukları yoktur. İşte bundan dolayı, Hz. Peygamber'in (s.a), Mekke müşrikleriyle yaptığı Hudeybiye antlaşması Darü'l-İslam'ın vatandaşlarından olmayan Ebu Busayr, Ebu Cendel gibi müslümanlar için bağlayıcı değildi. Mevdudi

Onların hakkı inkara yelteniyor olmaları, aralarında adeta kendiliğinden bir ortak payda oluşturmakta ve onların Müslümanlarla içten ve sahici dostluklar kurma imkanını ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, hiç şüphesiz daha çok topluluklar arası ilişkiler için geçerlidir; bireyler arası ilişkilere bu zaviyeden bakma zarureti yoktur; bunun içindir ki, evliyâ’ terimini, buradaki anlam akışı içinde “müttefikler” olarak tercüme ettik. M.Esed 

"Eğer siz birbirinize yardım etmezseniz" ayetinin iki anlamı vardır: 1) Eğer bir önceki "Kafirler birbirlerinin dost ve yardımcılarıdır" cümlesi ile bağlantılı olarak ele alınırsa, şu anlama gelir: "Eğer siz ey mü'minler, kafirlerin birbirlerine yardım ettikleri gibi birbirinize yardım etmezseniz, yeryüzünde büyük bir fitne ve bozgunculuk ortaya çıkacaktır." 2) Eğer, 72. ayette verilen emirle bağlantılı olarak ele alınırsa şu anlama gelir: Eğer Darü'l-İslam'da yaşayanlar, (a) Birbirlerinin dost ve yardımcıları olmazlarsa, (b) Darü'l-İslam'a hicret etmeyen ve Darü'l-Küfr'de yaşayan müslümanların siyasal korumaları dışında kabul etmezlerse, (c) Darü'l-İslam sınırları dışında yaşayan ve zulüm gören müslümanlar yardım istediklerinde onlara yardım etmezlerse ve aynı zamanda şu kurala, "Darü'l-İslam'da yaşayan müslümanlar anlaşma yaptıkları Darü'l-Küfr'de yaşayan müslümanlara yardım etmezler", kuralına dikkat etmezlerse ve (d) Kafirlerle tüm dostça ilişkileri kesmezlerse, işte o zaman yeryüzünde fitne ve bozgunculuk çıkacaktır. Mevdudi

Ellezîne âmenû (lafzen, “inanmış olanlar”) ifadesi yapı olarak geçmiş zaman kipinde olmakla birlikte, min ba‘d (“bundan sonra veya bundan böyle”) sözcüğünün varlığı, ayetin vahyolunduğu zamana kıyasla gelecek zamanı göstermektedir: dolayısıyla, ellezîne âmenû ile başlayan cümlenin tamamının geleceğe matuf olduğu anlaşılmaktadır (Menâr X, 134 vd., keza bkz. Râzî'nin bu ayet üzerindeki yorumu).Yani, bağlı bulunulan ortak dinin inananlar arasında oluşturduğu güçlü dayanışmaya, İslam kardeşliğine onlar da katılmış olacaklar.

Klasik müfessirler bu son cümlecikte temas edilen yakınlığın inanç birliğine dayanan manevî kardeşlikten ayrı olarak fiilî akrabalık, kan yakınlığı olduğu görüşündedirler. Bu müfessirlere bakılırsa, yukarıdaki ayet, ilk zamanlar Medine'de ensar ile muhacirîn arasında yaygın bir biçimde uygulanan özel “kardeşlik” örfünü ilga etmektedir; bu örfe göre ensârdan (“yardımcılar” anlamında Medineli mühtedîler) kimileri, istisnasız hepsi de Medine'ye fakr u zaruret içinde göç etmiş bulunan muhâcirlerden kimilerini ferdî olarak kendilerine “kardeş” ediniyor ve bu sembolik “kardeşlik” bağı her muhâcire “kardeşi”nin malından mülkünden belli bir pay, hatta sonrakinin ölümü halinde mirasından bir hisseye hak kazandırıyordu. Yukarıdaki ayetin, bundan böyle miras hakkının ancak yakın akraba arasında söz konusu olabileceği esasını getirerek böyle bir “kardeşlik” uygulamasını kaldırdığı ileri sürülmektedir. Oysa, bizce ayetin bu yönde yorumlanması ikna edici olmaktan oldukça uzaktır. Her ne kadar ulu'l-erhâm tabiri, lugat olarak “ana rahmi” anlamına gelen rahm (rihm ve rahim olarak da telaffuz edilebilir) isminden türemiş olsa da unutulmamalıdır ki, bu sözcük genel anlamda (yani, yalnızca kan bağına işaret etmemek üzre) “yakınlık”, “sıkı fıkılık” yahut “yakın ilişki” anlamlarına mecaz olarak da kullanılmaktadır. Bu yönde, klasik Arap dilinde ulu'l-erhâm her türlü yakınlığı, ilişkiyi ifade eder; hukukta ise [ferâiz olarak adlandırılan miras taksiminden] hisse almayan yakınlıkları (Lane III, 1056 öteki otoriteler arasında Tâcu'l-‘Arûs'u da zikrederek). Öte yandan, yukarıdaki ayette “yakın bağlar”a ilişkin ifade, Müminlerin birbirlerinin dostları ve hâmîleri (evliyâ’) oldukları ve bundan böyle inanan herkesin de İslam cemaatinin tabii üyesi sayılacağı öğretisinde yoğunlaşan bir bölümün sonunda yer almaktadır; bu durumda, ulu'l-erhâm'dan (yakınlık sahibi olanlar) kasıt kelimenin lugat anlamıyla sınırlı olsaydı ve bununla miras hukukuna ilişkin bir îmada bulunulmuş olsaydı, o zaman, gerçek müminler arasındaki din ve inanç bağını ve böyle bir bağın gerektirdiği manevî/ahlakî yükümlülükleri dile getiren, bölümün geri kalan kısmından anlam akışı olarak oldukça uzaklaşılmış olunurdu. Bu itibarla, bizce yukarıdaki ayet miras hukukuyla ilgili herhangi bir ilke getirmiyor; fakat yukarıda işaret edildiği gibi, önceki ayetlerde verilen öğretiyi hulasa ediyor; şöyle ki: bütün çağlarda tüm gerçek müminler kelimenin en derin anlamıyla tek bir cemaat oluştururlar; ve bu anlamda manevî düzeyde birbirleriyle sımsıkı bağlar, yakınlıklar içine girmiş bulunan kimseler, Allah'ın “bütün müminler kardeştirler” düsturu gereğince (49:10) en ileri düzeyde birbirleri üzerinde hem hak sahibidirler, hem de birbirlerinden sorumludurlar. M.Esed

Burada bir yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır. Medine'ye hicretten sonra Hz. Peygamber (s.a) Muhacirlerle Ensar arasında kardeşlik esasını ortaya koydu. Bu da onların birbirlerine mirasçı oldukları şeklinde bir yanlış anlamaya sebep oldu. Bu ayet, mirasın sadece kan bağı ile belirlendiğini ve iman kardeşliği bağı ile belirlenmediğini bildirmektedir. Mevdudi

Bu âyetlerde, mü’minlerin kendi aralarındaki konumlarına ve kâfirlere karşı takınacakları tavırlara ilişkin ilkeler ortaya konulmaktadır:
* İman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler birbirlerinin velîsidirler.
* İnanan ve hicret etmeyen kimselere, hicret edene kadar yakınlık söz konusu değildir.
* Ve din uğrunda yardım isteyenlere, arada antlaşma bulunan bir halk zararına olmamak kaydıyla yardımda bulunulacaktır.
* Küfretmiş olan kimseler de, birbirlerinin velîleridirler.
* Eğer bu kurallara uyulmazsa, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar.
* İman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler [Muhâcirler] ile, barındıran ve yardım eden kimseler [Ensâr], gerçek mü’minlerdir.
* Bunlar için bir mağfiret ve saygın bir rızık vardır.
* Sonradan inanan, hicret eden ve cihad eden kimseler de mü’minlerin bir parçasıdır.
* Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar.
Bu paragrafta zikredilen ilkeler şu âyetlerde de geçmektedir:
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimseleri velî [idareci] edinmenizi yasaklar. Kim onları velî edinirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine/8-9)
Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur. (Bakara/193)
72-73. âyetler, kâfirlerle mü’minler arasındaki velâyet konusu hakkındadır. Buna göre mü’minler mü’minlerin, kâfirler de kâfirlerin velîsi olup birbirlerini koruyup gözetir ve yardımda bulunurlar. Mü’minler kesinlikle velâyetlerini [korunmalarını, gözetilmelerini, yönetimlerini], müşriklere-kâfirlere teslim edemezler. Bu, kesinlikle yasaklanmıştır:
Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/80-82)
Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. (Mâide/57)
Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. (Mâide/51)
Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)
Ey iman etmiş kimseler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri bilirim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun doğrusundan sapmıştır. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar “keşke inkâr etseniz” istemektedirler. (Mümtehine/1-2)
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine/8-9)
Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)
Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)
NOT: Bu âyetlerde yer alan velî, evliyâ sözcükleri, genelde “dost”, dostlar” olarak çevrilerek âyetler ahlâkî bir davranışı öneriyor anlamına indirgenmektedir. Hâlbuki buradaki velâyet; idarî, siyasî ve hukukî velâyettir [korunma, gözetilme ve yönetilmedir].
23. âyetteki, Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar ifadesiyle, “şâyet, Allah'ın emir ve nehiylerine riâyet etmezseniz, yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat meydana gelir” [kimliğinizi, dininizi ve vatanınızı kaybedersiniz] demektir. Zaten dinin amacı da, insanlara kimlik kazandırarak dünyadaki zulüm ve kargaşayı kaldırıp adaleti tesis etmek değil midir? Günümüzde gâyet açık olarak görüldüğü üzere, velâyetleri gayr-i müslimlere verilen çocukların İslâm dininden uzaklaşmış, Hristiyan, hatta papaz olmuşlardır. Ayrıca, velâyetlerini gayr-i müslimlere veren Müslüman ülkelerin ahlâkî, siyasî, iktisadî ve askerî açıdan yürekler acısı bir durumda oluşu da bu âyetlerin işaret ettiği sonuçtan başka bir şey değildir.
Muhâcirler ve Ensâr daha bir çok âyette de övülmüştür:
Muhâcir ve Ensâr'dan ilk önce öne geçenler ve iyi amellerle onları izleyenler; Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular. Ve O [Allah] onlara, içlerinde temelli kalacakları altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe/100)
Andolsun ki, Allah, Peygamber'e ve en zor gününde o'na uyan Muhâcirlere ve Ensâr'a, kendilerinden bir kısmının kalbleri az kalsın kayacak gibi olmuşken, tevbe nasip etti. Sonra da onların tevbelerini kabul etti. Şüphesiz O, onlara, çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Tevbe/117)
Allah'ın, o kent halkından, Rasûlü'ne verdiği ganimetler, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi'ye yakınlık sahiplerine; göç eden fakirler –ki onlar, Allah'ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisi'ne yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir,– yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden aloyduysa ondan geri durun. Allah'a da takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması çok çetin olandır. Onlardan önce o yurda ve imana yerleşen kimseler de, kendilerine göç edenleri severler ve onlara verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerine tercih ederler. Kim de nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar, başarıya erenlerin ta kendileridir. (Haşr/7-9) H.Yılmaz