(Mutaffifîn - 27.Ayet)

<< Geniş Meal

Abese

Yüzünü ekşitti ve arkasını döndü.

Buradan bakıldığında, Hz. Peygambere nisbet edilen “ilgilenmeme” davranışı mazur görülebilirdi. Ancak “Seni izleyen müminlere kol kanat ger” şeklindeki (Şuara 215) ayetinde ise, onun çevresindeki müminleri dışlamamak ve onları koruyup gözetlemek emir yer almaktaydı. Bu nedenle Hz. Peygamber, Yüce Allah tarafından uyarılmak durumunda kalmıştı. Demek ki, Hz. Peygamber burada içtihat hatası yapmıştı ve bu nedenle de uyarılmıştı.

Aslında Yüce Allah Enam 6/52 de Hz. Peygamber’e “Rablerinin rızasını gözeterek sabah akşam O’na yalvaranları huzurundan kovma” buyurarak, bu konuda bir uyarıda bulunmuştu.

Eğer Abese suresinin ilk ayetindeki fiiller Hz. Peygambere aitse, Enam 6/52 deki bu uyarınında Abese 1 deki davranışla ilgili olduğunu söylemek durumundayız. Çünkü bir peygamber uyarıldığı konuda aynı hatayı iki kere yapmaz. Kaldı ki Hz. Peygamber Kehf 18/28 de, “Rablerinin rızasını gözeterek sabah akşam O’na yalvaranlarla birlikte sen de sabret” buyurularak, sabırlı olması noktasında uyarılmıştı. Durum böyle olunca Enam 6/52 ve Kehf 18/28 deki uyarıların Abese 1 deki davranıştan sonar indirildiğini söylemek zorundayız. Ancak, surelerin Kabul edilen iniş sırası bu görüşü zora sokmaktadır.

Yüzünü ekşitip arkasını dönme işini Mekke’nin ileri gelenlerinin yaptığını benimseyenler de vardır. Buna göre, yüzünü çevirip arkasını dönen kişi Hz. Peygamber değil, yanındaki kibirli şahıstı.

Ayetteki, abese ve tevella fiillerinin ait olduğu kişinin Müddesir 74/22-23 te de geçtiği üzere Velid b. Muğire olma ihtimali yüksektir. Orada hem abese hem de “arkasını dönme” anlamındaki edbera kelimeleri geçmektedir. Söz konusu fiillerin Kuran da ilk kez geçen abese fiilinin bir yerde Velid b. Muğire ’ye ait diğer yerde Hz. Peygambere nispeti zihinleri yorabilecek sonuçlara da neden olabilir.

Abese suresi iniş sırasına göre 23. Sıradaki Necm suresinden hemen sonradır, yani 24. Sıradadır. Bu durumda Abese suresinin ilk iki ayetindeki zamirlerin ait olduğu şahsı Necm de aramak yanlış değildir. Hatta eğer bir sorun varsa, zamirin ait olduğu kelimeyi orada aramak bir zorunluluktur. Buna göre Necm 53/33-42 ayetlerde, haktan yüz çeviren bir tipten söz edilmekte ve33. Ayette bu kişinin ilk özelliği, tıpkı Abese de olduğu gibi tevella fiiliyle ifade edilmektedir. Kaynaklar da belirtildiğine göre, bu şahısta Müddesir de olduğu gibi Velid b. Muğire ’dir

Anlaşılan o ki, bu kişi hem kendini diğer insanlardan üstün gören, hem de başkalarının dertleriyle ilgilenmemede ısrarcı bir anlayışa sahip biriydi. Dolayısıyla, görme engelli sahabi Hz. Peygamberin yanına geldiğinde yüzünü ekşitip arkasını dönenin Velid olduğunu söylemek, diğer görüşe göre daha doğrudur; çünkü bu iki sure peş peşe indirilmiştir. Duha ve İnşirah ’ta veya Fil ve Kureyş surelerinde, hatta bütün surelerde olduğu gibi, Necm ve Abese sureleri arasında da konu ilişkisinin bulunduğunu ifade ederek, bu yaklaşımın isabetli olduğunu belirtmek zorundayız. Vahyin indiriliş sırasına göre peş peşe olan surelerden zamirlerin önceki suredeki bir isme ait olmasında bir sorun yoktur.

İniş sırasındaki peş peşeliğe ilaveten resmi sıralamada Abese suresinden önceki sure olan Naziat suresinde de, iki insan tipinden söz edilmektedir. Buna göre surenin 37-39 ayetlerinde azgın insana yer verilmekte, onun dünya hayatını tercihi gündeme getirilmekte ve sonunda varacağı yerin Cehennem olduğu beyan edilmektedir. İşte Abese deki yüzünü ekşitip arkasını dönen kişinin, böyle bir tip olduğunu söylemek ve maksadı Velid b. Muğire olarak belirlemek gerekir. Çünkü resmi sıralamada da sureler arasında çok önemli konu bağları mevcuttur.

Bir peygamberin yanında bulunan mağdur ve mazlum kişilerin oradan uzaklaştırılması isteği, kâfir yöneticilere ait bir talep ve beklenti olarak Kuran’da yer almaktadır. Kâfir ileri gelenler, “ayak takımı, sığ görüşlüler, toplumun en düşükleri” olarak gördükleri o günün müminlerini Hz. Nuh’un yanından uzaklaştırılmasını ondan istemiş, Hz. Nuh ise bunu yapamayacağını kendilerine ifade etmişti. (Hud 11/27-31; Şu ’ara 26/111-115) Bu ayetlerden de açıkça anlaşıldığı üzere, küfrün tabiatında İblis ’ten gelme bir bozukluk olarak “imanı ve mümini hakir görmek” vardır. Eğer Abese suresinin ilk ayetindeki fiilleri Velid b. Muğire ile ilişkilendirirsek, bunu küfrün tabiatını devam ettirmesi olarak anlayabiliriz. Onların isteği, statü farkı yaratmak ve sınıf ayırımı yapmaktı.

İşte, küfrün yapısında imanı hakir görmek olduğu için, Abese suresinin ilk ik ayetindeki fiillerin Velid b. Muğireye ait olması fikrinin diğer görüşe göre daha tutarlı olduğunu belirtmek durumundayız. Bu nedenle ve saydığımız gerekçeler doğrultusunda, “yüzünü ekşitip arkasını dönen kişinin Hz. Peygamber değil, Velid b. Muğire olduğu görüşünü benimsediğimizi özellikle belirtmek istiyoruz. 

M.Okuyan

Yüzünü ekşitti ve döndü.

"yüzünü ekşitti". ABS ve UBUS, huzursuzluktan yüz burkulmak mânâsınadır ki, yüz ekşimek, burun civrilmek, çehre dürülmek, turşu olma tabir edilir. Kâmus Şârihi'nin açıklamasına göre müteaddi (geçişli) olarak da kullanılır ki, yüz ekşitmek, surat etmek, surat asmak, çehreyi dürmek, kaşını çatmak, alnını buruşturmak deyimleri ile ifade edilir. Lâzım (geçişsiz) olarak denilir, "yüzü ekşidi" demek olur. Geçişli olarak da " vech" kelimesinin nasbı ile, "yüzünü ekşitti" demek olur. Bizim buna ekşime ve ekşitme dememiz, pek ekşi veya buruk bir şey yenildiği zaman yüzü bu halde buruşturması münasebetiyle olmalıdır. Çoğu zaman "yüzü ekşidi" denilirse de yerine göre sadece "ekşidi" denilmekle de aynı mânâ ifade edilir. "Falanca gelince falan kimse ekşidi." denilirse yüzü ekşidi, onun gelmesinden hoşlanmadı demek olduğu bellidir. Burada da böyle yüz zikredilmeden buyrulmuştur. Yani, hoşlanmadı, ekşidi.

H.Yazır

Birçok sağlam rivayete dayanan bir Hadiste kaydedildiği gibi, bir gün Hz. Peygamber müşrik Mekke'nin en nüfuslu kabile reislerinden bir kısmı ile sohbete dalmıştı. Onları ve onlar aracılığıyla Mekke toplumunun geniş bir kesimini  mesajının doğruluğu konusunda ikna etmeyi ümit ediyordu. O sırada, ona tabi olanlardan birisi, ama Abdullah. Şureyh büyükannesinin ismi ile, İbni Ümmi Mektum olarak biliniyordu- kendisine yaklaştı ve KUR’AN’ın ilk ayetlerinden bir kısmını kendisine tekrarlamasını veya açıklamasını istedi. O anda çok daha önemli gördüğü konuşmasının kesilmesinden rahatsız olan Muhammed (sa) suratını astı ve o ama insandan uzaklaştı ve hemen orada ve o anda nazil olan bu surenin ilk on ayeti ile uyarıldı. Daha sonraki yıllarda İbnü Ümmi Mektumu çoğu zaman şu tevazu sözleriyle karşıladı: "Hoş geldin Rabbimin kendisi yüzünden beni azarladığı adam" derdi. Kuranın bu şiddetli azarı (1-2 ayetlerde üçüncü şahıs halinin kullanılması ile özellikle vurgulanmıştır), ilkin, sıradan bir insan tarafından yapıldığında küçük bir nezaketsizlik olarak değerlendirilecek olan bir fiilin bir peygamber tarafından işlenmesi halinde ilahi bir azarı hak eden büyük bir günah olarak görüldüğüne dolaylı olarak işaret etmekte ve ikinci olarak da, Kur’ânî vahyin objektif niteliğini sergilemektedir. Çünkü Allah'ın kendisini azarlamasını bütün dünyaya duyurmakla Hz. Peygamber, "kendi istek ve özlemlerini dile getirmediğini göstermiş olmaktadır.   

M.Esed

Görme engelli biri ona geldi diye 

Masum bir istekle gelip bilgi almak istemesi nedeniyle, öğütten yararlanıp yararlanmayacağı belli olmayan insanların gerisinde bırakılması, uyarı gerektiren bir tutum olarak görülmüş ve ilahi müdahale yapılmıştır. Tebliğde önceliğin kime verilmesi sorusunu cevaplandırmak için (Naziat 79/ 45) e de bakmak durumundayız. Orada Yüce Allah Hz. Peygambere “Sen sadece onun (kıyametin) azametinden korkanları uyarabilirsin” diyerek, uyarının öncelikli olarak kime yapılması gerektiğini de belirtmiş olmaktadır. (Yasin36/ 11) de ifade edildiğine göre, Hz. Peygamber, öğüdün peşinden gitmek isteyen ve Rahmana gaybda saygı duyan kişileri uyarabilecek, başka bir ifadeyle, uyarıdan bu kişiler yararlanabilecektir. Yüce Allah (Duha 10) da Hz. Peygamberi, kendisinden bir şey istenmesi durumunda muhatabı azarlamaması gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

M.Okuyan

Kendisine âmâ geldi, diye.

2. Ve döndü, yüzünü çevirdi, öteye yöneldi, Çünkü ona âmâ geldi. Âmâ ‘nın gelmesinden hoşlanmadığı için böyle yaptı.

Özellikle âmâ sıfatıyla ifade, âmânın mazeretini ve kendisinden yüz çevrilmeye değil, aksine kendisine yönelmeye ve onu irşat etmeye çağıran zahiri ihtiyacını göstermek ve hükmü, kişisel olacak şekilde bırakmayıp mânâyı genel olarak yol göstermeye muhtaç özürlü ve ihtiyaç sahibi olanları içine alacak şekilde genelleştirmek içindir.

Bu gibilere yüz ekşitmek ve onlardan yüz çevirmenin doğru olmadığını açıklamak için üçüncü şahısa yapılan sitemden ikinci şahsa ve zahiri mânâdan içe geçilerek buyruluyor ki:

H.Yazır

Nereden biliyorsun, belki de o (ama kişi) arınacaktı.

Ayetteki yüdri fiili “bildirmek, idrak ettirmek”, yezzekkâ fiili ise “arınmak” demektir. Ayetin başında ve ma yüdrike ifadesi, “Sen nereden bilebilirsin ki!”, “Sana hangi şey bildiriyor ki!”, “Bilirmisin ki!” , (bundan) maksat nedir? Veya “Bildin mi?” şeklinde de tercüme edilebilir. Zaman zaman hatırladığımız gibi Kuran da sözlük anlamları itibarıyla bilinmesine rağmen, bazı kavramlara Rab’ca diyebileceğimiz yeni anlamlar yüklenmiştir.

(Beled 90/12) de Kuran da yüce Allah ve ma edrake dediği yerlerde Hz. Peygambere sorduğu şeylerin cevabını verirken. Ve ma yüdrike dediği yerlerde cevabı vermemektedir. Çünkü Kuran da ve ma yüdrike ifadeleri, kıyametin kopma vakti (Ahzab 63;  Şura 17) ve yorumunu yapmakta olduğumuz bu ayette de olduğu gibi insanın peygamber bile olsa gaybı bilememesi ile ilgilidir. İşte yüce Allah bildirmediği için Allahtan başka hiçbir varlığın bilemeyeceği konulardan biri de “Abese 3,4 “ te geçmektedir. Tebliğden kimin yararlanacağı konusu gaybla ilgilidir.

Razinin dediği gibi le allehu yezzekkâ ifadesindeki hu zamirinin ve yezzekkâ fiilindeki gizli zamirin failinin Mekkeli ileri gelen kişiye ait olması da mümkündür. Yani, sen onun arınmasını umuyordun, ancak bu konuda kesin bir bilgin yoktu. Bu anlam ihtimal dâhilinde olsa da, bizce ilk tercih daha isabetlidir. Çünkü zamirlerin öncelikle “uygun en yakın isme ait olması” kuralı, maksadın görme engelli sahabi olduğunu göstermektedir. Le alle edatının verdiği “umulur ki” anlamı da yararlanmak isteyerek gelenin, ayağına gidilene göre daha çok arınabileceğini ve öğüt alabileceğini göstermektedir.   

M.Okuyan Kendisine âmâ geldi, diye.

 

2. Ve döndü, yüzünü çevirdi, öteye yöneldi, Çünkü ona âmâ geldi. Âmâ ‘nın gelmesinden hoşlanmadığı için böyle yaptı.

Özellikle âmâ sıfatıyla ifade, âmânın mazeretini ve kendisinden yüz çevrilmeye değil, aksine kendisine yönelmeye ve onu irşat etmeye çağıran zahiri ihtiyacını göstermek ve hükmü, kişisel olacak şekilde bırakmayıp mânâyı genel olarak yol göstermeye muhtaç özürlü ve ihtiyaç sahibi olanları içine alacak şekilde genelleştirmek içindir.

Bu gibilere yüz ekşitmek ve onlardan yüz çevirmenin doğru olmadığını açıklamak için üçüncü şahısa yapılan sitemden ikinci şahsa ve zahiri mânâdan içe geçilerek buyruluyor ki:

H.Yazır

Yani öğüt alacak da öğüt kendisine fayda verecekti.

Ayetteki yezzekkeru fiili “hatırlamak, öğüt almak” tenfe’u fiili “fayda vermek, yarar sağlamak”, ez-zikra kelimesi ise “öğüt” demektir. Ayetin başındaki ev edatını “veya” şeklinde değil de, “yani” anlamında değerlendirmekteyiz. Bu nedenle bu ayetler şu anlamı verir: “Sen nereden biliyorsun, belki de o (görme engelli kişi) arınacak, yani öğüt alacak ve öğüt kendisine fayda verecek”

Öğüt, dinleyen ve dinlemeyen herkes için fayda sağlar, herkes öğütten yararlanır. Tam bir istikamet sahibi olmasa da, en azından mesajdan haberdar olması yönüyle öğüdün herkese yararı vardır. “Sen öğüt ver; çünkü öğüt müminlere yarar sağlayacaktır.” (Zariyat 51/ 55) ayeti gereği, müminlerin öğütten yararlanabileceği kesindir. “Öğüt ver; çünkü öğüdün muhakkak yararı vardır.” (Ala 87/ 9) ayeti de öğüdün yararını ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Yüce Allah asıl öğüt almak durumunda olanın bu görme engelli kişi olabileceğini beyan ederek Peygamberi uyarmıştır.

M.Okuyan

Veya öğüt belleyecek de öğüt ona fayda verecek.

4. yahut öğüt alacak, ders alıp öğüt belleyecek de o öğüt, (o senin belleteceğin Kur'ân, edeceğin vaaz ve nasihat) ona fayda verecektir. Yani hemen temizlenemese bile öğüt ala ala belleyecek, iyiyi kötüyü öğrenecek ve yerine göre hatırlayıp gereğince amel etmeye çalışarak bundan sonra olsun o sayede günahtan korunup sevap işlemek suretiyle faydalanacaktır. Onun o kör haliyle gelerek, "Ey Allah'ın Resulü! Beni irşat et. Bana Kur'ân oku." demesinde bu iki ihtimalden biri düşünülebilir ve umulabilirdi. Ya günah izlerinden bir şey kalmayacak şekilde tam anlamıyla temizlenip feyiz almak veya öğüt ala ala ilerde faydasını görmek. Bunlardan birincisi kemâl (olgunluk); ikincisi olgunluğa giden yola girmektir. Fakat sen bunu bilemedin de öyle yaptın.

H.Yazır

Kendini (hiçbir şeye) muhtaç görmeyene gelince

Ayetteki isteğna fiili “kendini yeterli görmek” demektir. İsteğna fiilinin kalıbı, “layık olmamasına ve gerekli özellikleri taşımamasına rağmen öyleymiş görüntüsü vermeyi” ifade eder. İstikbar, “büyük olmamasına rağmen kendini büyük göstermek, büyüklük taslamak” anlamına geldiği gibi, istiğna da “zengin ve ihtiyaçsız olmamasına rağmen kendisini böyle sanan, ukalalık yapan, pervasız, fütursuz kişi” anlamına gelir. Bu tipler kibirli insanlar oldukları için, ilahi rehberliğe ihtiyaç hissetmezler. Bunlar, imandan da Allah’tan da uzak yaşamayı yeğlerler; Hiçbir işte ilahi bilgilendirmeye yanaşmazlar, çünkü kendilerini kendine yeterli görürler.

İstiğna kelimesi, Kuran da başka içeriklerde de kullanılmaktadır. (Teğabun64/ 6) de belirtildiğine göre, bu kibirli tipler, kendilerine peygamber geldiğinde “ Bir insan mı bize yol gösterecek” diyerek inkâr etmiş ve arkalarını dönerek Allaha muhtaç olmadıklarını ifade etmişlerdir. (Leyl92/ 8) de bu kelime takvanın zıddı olarak tanıtılmaktadır. “duyarsızlık, sorumsuzluk” anlamıyla tam karşılanmaktadır. Gerçekten de bu tipler, kendilerini Allah’a karşı sorumsuz ve duyarsız gördükleri gibi, başka varlıklara karşı da benzer bir duyarsızlık ve ilgisizlik içerisinde davranırlar. Bu tür duyarsızlık, toplumsal hayata karşı ilgisizlik anlamına da gelmektedir. Allah’a ve peygambere karşı sorumsuz anlayışlar hayata da yansımış olmaktadır.  Alak 96/7 de de geçen bu kelime, orada azgınlığın gerekçesi olarak sunulmaktadır. İnsan kendisini yeterli gördüğünde azgınlaşır. Yüce Allah, Kuran da pek çok ayette asıl ve gerçek zenginin kendisi olduğunu beyan ederek, dünya hayatındaki zenginlik görüntülerinin birer imtihan aracı olduğunu belirtmektedir. Fatır 35/15 te, “Ey insanlar, hepiniz Allah’a muhtaçsınız; zengin olan ve övgüye layık olan varlık ise sadece Allah’tır” buyurularak, insanların ihtiyaç sahibi varlıklar olduğu ortaya konulmaktadır. Muhtaç olan varlık insandır, ihtiyaçları gerçekte karşılayan ise sadece Yüce Allah’tır. Muhammed 47/38 de de, “Zengin olan Allah’tır; sizler ise fakirsiniz, (yani O’na muhtaçsınız)” buyurularak benzer mesajlar verilmektedir.  M.Okuyan

Yani, ilahi rehberliğe ihtiyaç duymayana. Hz. Peygamber'in konuştuğu kibirli müşrik kabile liderlerine. İşaret.

M.Esed

t. Bana Kur'ân oku." demesinde bu iki ihtimalden biri düşünülebilir ve umulabilirdi. Ya günah izlerinden bir şey kalmayacak şekilde tam anlamıyla temizlenip feyiz almak veya öğüt ala ala ilerde faydasını görmek. Bunlardan birincisi kemâl (olgunluk); ikincisi olgunluğa giden yola girmektir. Fakat sen bunu bilemedin de öyle yaptın.

 

H.Yazır

Sen ona yöneliyorsun

Ayetteki tesadda fiili “yönelmek demektir. Ayette geçen tesadda fiili, aslında tetesadda şeklindedir. Önceki ayetlerde geçen yezzekka ve yezzekkeru fiillerinde de olduğu gibi, bu kalıpta söyleniş zorluğu çekilebileceği gerekçesiyle baştaki tâ harfi düşürülmüştür. Kelimenin anlamı, “yönelmek, üzerine düşmek, dinlemek, kulak vermek” şeklindedir.

Kibirli olup, yeterli olduğunu sanarak böyle davranan Mekkeli ileri gelen müşriklere yönelmesi, Hz. Peygamber için bir hata olarak ele alınmakta, böyle bir davranışın ona yakışmadığı, adeta kendisine bir daha böyle bir şey yapmaması gerektiği hatırlatılmaktadır. Hz. Peygamberin bu kişiye yönelişi, kınama üslubuyla dile getirilmektedir. Sebebi ise, aslında yönelmesi gereken başkası varken, bunlara yönelmeyi tercih etmesi veya hatalı yönelişi devam ettirmesidir. Yüzünü ekşitip arkasını dönen kişinin Hz. Peygamber olmama ihtimali çok yüksekse de, kibirli ve hatırlı Mekkelilere yönelen kişinin Hz. Peygamber olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Yüce Allah, bu yönelişin hatalı olduğunu devam eden ayette açıkça beyan etmektedir.

M.Okuyan

Yüce Allah, Hz. Peygambere “Sen ona yöneliyorsun” diyerek yanlış kişilere tebliğ yaptığını, yanlış kişilerle uğraştığını ifade etmektedir. Bu ayetteki tesadda fiili, saded veya sadadan türemiştir. Sadedden alınırsa ayet, “Sen onun sadedinde oluyorsun

Ona yönelip, onunla ilgilenip irşad edersin” anlamına gelir. Sadâ kalıbından alınırsa bu defa, “sen ondan ses ve sada bekliyorsun, uzaktan uzağa dağdan dağa sesin yankı yapmasını bekliyorsun, tebliğ yaptığının yankısını, karşılığını, olumlu etkisini bekliyorsun” demek olur.

Ölü gönüle duyurulamaz, ölü gönül de ses veremez (Neml 27/80; Rum 30/52). O zaman sana yankı yapamayacak, bir ses veremeyecek ölüye neden işittirmeye çalışıyorsun, neden boşuna kürek çekiyorsun?

Burada Hz. Peygamberin ve bizlerin dikkat etmesi gereken nokta, arınmayacak olan insandan dolayı bir üzüntü duymamak, onun bu durumunu üzerimize almamak, bunun bize düşmeyeceğinin bilincinde olmaktır. Kendini ihtiyaç sahibi olarak görmeyen insanın hakikati kabul etmesinin ve doğruya yönelmesinin sorumluluğu kimsenin üzerinde değildir. Ama öğrenmek, öğüt almak ve arınmak isteyen bir mümine alaka göstermemenin, ondan yüz çevirmenin sorumluluğu vardır.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Abese 6 ayet, daha sonra Kehf ve Şu ‘ara surelerinde ifade edildi: “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın” (Şuara 26/3; Kehf 18/6)

B.Bayraklı

Lafzen, “onun arınmaması senin sorumluluğunda (‘aleyke) değildir”. 

M.Esed

Oysa onun temizlenip arınmamasından sen sorumlu değilsin.

Ayetteki la yezzekkâ fiili “arınmamak” demektir. Bu ayet, “Senin işin, mutlaka onların arınmış olmalarını sağlamak değildir” şeklinde de anlaşılabilir. 

Kuranda, bütün peygamberlerin olduğu gibi Hz peygamberin de asıl görevinin “tebliğ” (Nahl 16/35 Yasin36/ 14) ve “hatırlatıcılık” (Maide 5/76;  Ankebut 29/ 18;  Şura 42/ 48) olduğu bildirilmektedir. Bu gerçeğe rağmen kendi hedeflediği kişiler üzerinde fazla ısrarcı olmak, ilahi irade tarafından uyarı gerektiren bir tutum olarak değerlendirilmektedir.(Enam 6/70 Kaaf 50/ 45;   Ğaşiye88/  21)

Tercüme de tercih ettiğimiz anlam “uyarı” içeriği gibi, ayrıca Hz. Peygamber için bir moral anlamı da verilebilir. Nitekim (Kehf 6 Şuara 3 ve Fatır 8 ) de açıkça belirtildiği üzere, Hz. Peygamber Mekkelilerin Kurana inanmamasından dolayı çok üzülüyor ve kendini harap edecek düzeyde etkileniyordu. Yüce Allah, onun bu hassasiyetini gözeterek, muhataplarının inanmamasın nedeniyle çok fazla üzülmemesi gerektiğini kendisine bu şekilde hatırlatmakta ve inkârcılıklarından onun sorumlu olmayacağını beyan etmektedir. Elbette bu ifadeye bu açıdan bakıldığında ayetin Hz. Peygamber için bir teselli olduğu anlamında görmekteyiz. M.Okuyan

Onun temizlenmemesinden sana ne?

7. Oysa onun temizlenmemesinden sana ne? Senden ve Kur’an’dan yararlanmak istemeyen o kendini ihtiyaçsız sayan kişinin temizlenmesinden, İslâm'a girmemesinden sana bir sorumluluk gelmez. Fakat ihtiyacı olduğunu söyleyen, öğrenmek isteyen bir Müslümandan yüz çevirmekte sorumluluk vardır. Yani inanmayanların, ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin irşat edilmesi ve hallerinin düzeltilmesiyle de uğraşmak asıl itibariyle yasaklanmış değil, fakat ihtiyacı olduğunu söyleyip duran bir müslümânâ aldırmayıp da ihtiyaç hissetmeyenlere yönelip özenmek yasak. Onun için işin bu yönü daha çok açıklığa kavuşturularak buyruluyor ki:

H.Yazır

nmek, öğüt almak ve arınmak isteyen bir mümine alaka göstermemenin, ondan yüz çevirmenin sorumluluğu vardır.

 

Yorumunu yapmakta olduğumuz Abese 6 ayet, daha sonra Kehf ve Şu ‘ara surelerinde ifade edildi: “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın” (Şuara 26/3; Kehf 18/6)

B.Bayraklı

Âmâ sana can atarak gelen,

8. Âmâ sana koşarak yani sende bulunan ilmi ve irfanı, senden irşat alıp doğru yolu bulmayı isteme ve arama uğrunda sana can atarak, gayret ederek 

H.Yazır

Nitekim Kasas 28/20 ve Yasin 36/20 de sözü edilen şehrin en ileri gelen, akıllı, hatırlı ve muhakemesi güçlü kişinin koşarak gelmesi olayında da durum aynıdır; onların geliş gayesi hayır içerikli bir hizmettir. Kasas 28/20 deki kişi Hz. Musa için kurulmakta olan tuzağı kendisine haber vermek için koşuşturmakta, Yasin 36/20 deki kişi ise Habib-i Neccar olarak bilinen ve şehir halkına peygamberlere itaat etmeleri gerektiğini öğütleyen şahıstır. İşte bu iki örnekle birlikte yorumunu yapmakta olduğumuz ayette sözü edilen görme engelli sahabenin de Hz. Peygambere geliş niyetinin salim olduğu böylece ortaya konulmuş olmaktadır.

Bu iki ayette Yüce Allah, Hz. Peygambere koşarak gelen görme engelli sahabeyi anlatmakta ve onun gelişinin, gerçeği aramak için gerçekleştiğini beyan etmektedir. Demek ki görme engelli sahabi, Cuma 62/9 daki ilahi emre uygun olarak hayır elde etmek, bilgi sahibi olmak ve yeni gelen vahiylerden istifade etmek için bedensel engelli bir insan olmasına rağmen koşarak gelmişti. Elbette bu koşmanın fiziksel olması gerekmez.

M.Okuyan

“Ğaybda ki Rahman’dan haşyet duymaya” (Yasin 36/11) uygun olarak, görme engelli sahabi, hakikatin peşinden gitmek üzere adeta yollara düşmüş, samimi bir niyet taşıdığı da ilahi vahiy ile tescillenmiştir. Aslında, yaşanan olaylardan dolayı onun kırıldığını düşünmek bile bizce doğru değildir.

Tıpkı Hz. Zeynep’in Hz. Peygamberle evlenmesinden söz eden ayetlerde ifade edildiği üzere, nikâhını Yüce Allah’ın onaylaması (Ahzab 33/37) onuru gibi, benzer bir onur bu defa İbn Mektum için söz konusudur. Çünkü Hz. Peygamberin yanına gelirken yaşadığı duygu, Yüce Allah’ın onayına mazhar olmuş, bir anlamda niyet testinden başarıyla geçtiği belgelenmiştir. Benzer bir başka onur ise iftiraya uğrayan Hz. Aişe ’ye layık görülmüş ve Nur suresinin 11-20 ayetleri arası pasaj onun suçsuzluğunu ilan etmiştir.

Söz konusu görme engelli sahabenin haşyet içerisinde olduğu ve hüve yahşa cümlesiyle dile getirilmektedir. “Haşyet”, korkulanın yüceliğinden kaynaklanan ve kaynağını bilgiden alan bir saygıdır. “Allah’a, kulları içinde yalnızca (hakikatin hikmet ve amacını) bilenler hakkıyla saygı duyarlar.” (Fatır 35/28) ayetinde de vurgulandığı üzere “haşyet”, hakikatin bilgisiyle dolu kalbin Allah’a saygı duyması ve hayatı bu saygının kontrol edişi demektir. Haşyet aynı zamanda meleklerin Yüce Allah’a olan saygılarının da ifadesidir. (Enbiya 21/28)

M.Okuyan

Ayette geçen “خشية - haşyet sözcüğü “bilgi ve idrak neticesinde oluşan saygı ve hayranlığın doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusu” demektir. [Bu konuda daha fazla bilgi için A’lâ sûresinin tahlilinde verilen açıklamalara bakılabilir.]

Bu ayetlerden, söz konusu kör adamın [İbn Ümmü Mektum ’un] “haşyet” denen bu bilince ermiş biri olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân bunu tescil etmiştir. 

H.Yılmaz 

Allah'tan korkarak gelmişken,

Haşyet kelimesi, korkarak, yani bir kusur eder sürçerim, bir günaha girerim diye Allah korkusu, Hak saygısı ile gelen kimse ki o âmâ fakir böyle bir şevk ve saygı içinde bunları istemek üzere gelmişti.

H.Yazır

âyette geçen telehha sözcüğünün aslı tetelehhadır. Sözcüğün kök anlamında “zevklenerek eğlenip oyalanma” anlamı vardır. Bu anlam peygamberimizin ciddi bir kınamaya muhatap olduğunu ima etmektedir. Ne var ki, gerek surenin ilk ayetindeki “yüz ekşitmek” ve “sırt çevirmek” gibi davranışları ve gerekse bu davranışlar nedeniyle azarlanıp kınanmayı peygamberimize uygun görmeyenler, âyetin orijinal anlamını bozarak “telehha” sözcüğünü “sen onu bırakıp oyalanıyorsun” şeklinde çevirmektedirler. 

H.Yılmaz

Sen onunla ilgilenmiyorsun.

Sen onunla ilgilenmiyorsun, anlamamazlıktan geliyor, aldırmıyor, ihtiyaç hissetmeyenle uğraşmak gibi, buna göre boş ve yararsız demek olan bir işe dalıyorsun. Yani bu, gözleri görmese de kulağı ve kalp gözü açık, hidayet aşığı bir istekliyi bırakıyorsun da bakıldığı zaman gözü var görünen, fakat kalp gözü kör, hak sözü dinlemek gibi bir derdi olmayan o kendini ihtiyaçsız hisseden kimselerle, boşuna uğraşıyorsun.

Ve fiilleri, mâzi (geçmiş zaman) değil, muzari (geniş zaman)nin ikinci tekil şahsıdır. Asılları ve olup başlarındaki "tâ" lar hafiflik için düşürülmüştür. 

H.Yazır

Sen onunla ilgilenmiyorsun

Ayetteki telehha “ihmal etmek” demektir.

Bu cümleyi, “Sen onu ihmal ediyorsun” veya “Sen onu görmezlikten geliyorsun” ya da “Sen onu bırakıyorsun” şeklinde tercüme etmek de mümkündür.

Ayette yer alan telehha fiili, bir taraftan hakkı ve hakikati öğrenmeye gelen kişilere yönelmemenin hatalı bir davranış olduğunu ortaya koyduğu gibi, diğer taraftan da böyle bir niyetle ve samimiyetle gelenlere yönelmenin şart olduğunu vurgulamaktadır. “Bir şeyi yapmak yasak ise o şeyi yapmamakta şarttır.” Gelenle ilgilenmemek hata ise, o zaman onunla ilgilenmek gerekmektedir. Gerçeği öğrenmek için gelen kişileri veya bu konuda soru soranları azarlamamak Kuran’ın emridir. (Duha 93/10)  

M.Okuyan

Yani, Allah'ın varlığının ve kudretinin hatırlatılmasından Kur'an burada başka birçok yerde olduğu gibi "bir öğüt verici ve hatırlatıcı" olarak tanımlamıştır. Çünkü onun amacı, insanın Allah'ın varlığını -bazen müphem veya bilinçaltından da olsa - fıtri kavrayışını bütünüyle bilincin aydınlığına çıkarmaktır.

M.Esed

Hayır, hayır bu davranış doğru değil! Hiç şüphe yok ki bunlar birer öğüttür.

Ayetteki tezkira kelimesi “hatırlatma, öğüt” demektir. Bu ayetteki kella edatı, konunun öncesiyle bağlantısı nedeniyle “hayır, hayır” anlamına gelmektedir. (Fecr 89/17) bak.

Bu ayette Yüce Allah, Kuran’ın bir öğüt ve hatırlatma olduğunu beyan etmektedir. Ayetteki zamirin inne hâ şeklinde gelmesi, öncelikle maksadın “bu nasihatler” veya “bu sure” olduğunu gösterse de asıl gayenin bütünüyle Kuran olduğunu, bir sonraki ayette gelen zekerahu fiilindeki hu zamiri göstermektedir. Başka bazı ayetlerde, Kuran’ın öğüt olduğunu beyan maksadıyla söz konusu zamirin innehu şeklinde geldiği de görülmektedir. (Müddesir 74/54)

Zikr, tezkira, müzekkir ve zikra kelimeleri, hem görev olarak Hz. Peygamberi ilgilendirmekte, hem de Kuranla ilgili mesaj vermektedir. Bu nedenle, Kuranın isimlerinden biri de zikr, tezkira ve zikradır. Kuran dan isteyenlerin yararlanabileceği bildirilmektedir.

M.Okuyan

Hayır, hayır, sakın. Çünkü o Kur'ân bir öğüttür.

11. Hayır hayır. Sakın öyle yapma, koşup saygıyla gelen istekliyi anlamamazlıktan gelip de o ihtiyaç hissetmeyenin üzerine düşme. Çünkü o, birinin isteyip öbürünün ihtiyaç duymadığı o öğüt, yani o nasihatleri kapsayan bu Kur'ân bir hatırlatmadır. Yüce Allah'ı andırmak, hak ve vazifeyi düşündürmek, hayrı ve yararı belletmek için bir öğüttür.

H.Yazır

Dileyen o (Kuran) dan öğüt alır

Ayetteki şae fiili “dilemek”, zekera fiili ise “öğüt almak” demektir.

Yüce Allah insanları barış yurduna, yani İslam’a davet ederken, dileyen herkesi “dosdoğru yol” demek olan sırat-ı müstakime ulaştıracağını beyan ve vaat etmektedir. (Yunus 10/25) Kuran vahyi, insanlığa sunulmuş son bir imkândır, son ilahi bilgidir, son mesajdır, son mektuptur. Onun herkese açık mesaj ve rahmet dünyasından yararlanmak herkesin hakkıdır.

Kuran bir öğüttür, dileyen kişi Rabbine giden yolu tutar. (Müzzemmil 73/19) Kuran bir hatırlatmadır, dileyen ondan faydalanır. Tercihini böyle belirleyenler, zaten Allah’ın kendilerinden istediğini dilemiş olacaklardır. (Müddesir 71/54-56; İnsan 76/29-30) Kuran fedakârlıkta önde olmak veya geride kalmak isteyen insanlar için âlemlere sunulmuş bir öğüttür, bundan yararlanılması Yüce Allah’ın isteğidir. (Tekvir 81/27-29)

Hidayet vermek ve doğru yolu göstermek sadece Yüce Allaha aittir.(Nahl 9 Leyl 12) Gösterilen bu yolu tercih etmek ise insana bırakılmıştır. ((İnsan 1-5) Bu noktada Hz. Peygamber bile devreye girememekte, kişi istemediği sürece, sevdiğini dahi hidayete erdirememektedir. (Bakara 272 Kasas 56) Kuranda hidayeti kulun istemesi gerektiği (Fatiha 6) ve hidayetin isteyene verileceği açıkça beyan edilmekte, bunun şansa bırakılacak veya tamamen ilahi kadere terk edilecek herhangi bir yönünden söz edilmemektedir. Yüce Allah isteyene hidayet verir; isteyeni de sapıklıkta terk eder.(İbrahim 4 Müddesir 31) Hz. Peygamberin yapabileceği şey, Yüce Allahın da çağırdığı gibi (Yunus 25) Allahın yolunu göstermek, ona davet etmektir. ((Şura 52-53) İman edene (Teğabün 11) ve Hakka yönelene hidayet edilir. (Rad 27) Çünkü (Fatiha 6 ve Hac 16 da) belirtildiği üzere, hidayet bir isteğin sonucudur.

Sanıldığı gibi, ilahi irade, senaryoyu yazıp bütün roller insanlara dağıtmış değildir. Yüce Allah senaryoyu yazmış, yani kuralları belirlemiş, ancak roller dağıtmamış, tanıtmıştır. Şimdi insanlar bu rollerden istediğini seçebilecek ve seçimi doğrultusunda bir işleme tabi tutulacaktır. Elbette Yüce Allah’ın her şeye gücü yeter; ancak, hayat bir imtihan alanı olarak belirlendiği için, tercihlerin veya alternatiflerin belirlenmesinde aklın ve iradenin vazgeçilmez önemi vardır. İnsan 76/2-3 te ve daha pek çok ayette ifade edildiği gibi, insanlar imtihan için yaratılmış ve imtihanın gerekli koşulları sağlanmıştır. Bu koşullar içerisinde en anlamlı olan da, insanın seçme hürriyetine sahip kılınmasıdır.  

M.Okuyan

Artık dileyen onu düşünür.

12. Artık onu dileyen düşünsün, dileyen bellesin, çünkü yararı ve zararı asıl kendine aittir. Bu cümle, bir önceki cümlenin dallandırılması mahiyetinde bir ara cümlesidir. Bu şekilde "kim dilerse" demek, dileme işinde kişiyi serbest bırakmak için değil, Türkçe'de de mesela, "canı isteyen dinlesin" derken kastettiğimiz mânâ gibi bir korkutma ve tehdit mahiyetindedir.

TEZKİRE, esasen hatırlatmak, yani bir şeyi ana ana belletmek ve hatıra getirmek mânâsına mastar olmakla beraber unutturmayıp hatırlatmaya vesile olan "anımlık" mânâsına hatırlatıcı, hatıra getirici gibi isim olarak kullanılır. Mesela, parmağa bağlanan bir iplik, unutulmayıp kulakta küpe olacak ibretli bir söz, bir hatıra defteri hep birer tezkire olduğu gibi, bu şekilde verilen öğüt, edilen vaaz ve nasihat, yazılan bir eser, bir mektup ve kitaplar hep birer tezkiredir. Bunda esas itibariyle bilinen bir şeyi dalgınlık anında hatıra getirip düşündürmek mânâsı asıl olmakla beraber, o şekilde yeniden bir şey haber vermek ve bildirmek, akla ve hatıra koyup belletmek mânâsı da yok değildir. İşte Kur'ân, ayetleri, sahifeleri, sureleri ve bütün görünüşü ile de Allah tarafından bir tezkiredir.  H.Yazır

Mukaddes, değerli sahifelerdir.

Ayetteki suhuf kelimesi “yazılı veya yazılacak kâğıt” anlamındaki sahifenin çoğuludur; mükerreme ise “değerli kutsal ve seçkin” anlamlarına gelmektedir. Suhuf kelimesinin önceki peygamberlere ilahi mesajlar anlamındaki kullanımlarından hareketle (Taha 20/1333; Necm 53/36; A’la 87/18-19) buradaki maksadın “önceki kitaplar” olduğu da söylenmektedir. Böylece burada onların değerlerine gönderme yapılıyor demektir. Bu kelimenin mahşerde herkesin eline verilecek” amel defteri” anlamındaki kullanımı (Tekvir 81/10) ve “açık özel bilgi” (Müddesir 74/52) anlamları bir tarafa, özel olarak Hz. Peygamberin tebliğ ettiği ilahi mesaj “Kuran” veya “vahiy parçaları (Beyyine 98/2) olma ihtimali de elbette vardır.

Kuranın bu özelliği elbette onun ilahi makamdaki halini tasvir etmektedir; dolayısıyla maksat, Kuranın Levhi Mahfuz daki halidir. Yüce Allah, bu son vahiyleri, korunmuş bir kitapta ve arındırılmış meleklerden başkasının dokunamayacağı bir yücelikte bulunmakla tanıtmaktadır. (Vakıa 77-79) Kuranın şerefli bir yapıda olduğu ve Levhi mahfuzda bulunduğu da yine Kuranda beyan edilmektedir. (Buruc 21-22) Ayrıca Yüce Allah’ın, ümmü’l Kitap olarak anılan “ilim sıfatının” sadece O’nun katında olduğu (Rad 39)ifade edildiği gibi, Kuranın da Allahın katında Ümmü’l Kitab da olduğu gerçeği Yine Kuran da belirtilmektedir. (Zuhruf 4)

Bu ihtimallere rağmen, ayetteki maksadın özellikle Kuran’ın Levh-ı Mahfuzdaki orijinal haline işaret etmek olduğunu ve Kuran’ın asıl değerini de oradan aldığını düşünmekteyiz. Bu nedenle Hz. Peygamberin Mekke’nin ileri gelenlerinden bu dine destek sağlamak arzusu, eğer dinin onlarla izzet kazanması amacına yönelik idiyse, Yüce Allah bunu reddetmekte ve Kuran’ın değerinin insanlarla artırılamayacağını ortaya koymaktadır. Çünkü Kuran, zaten, değerlerin en büyüğünü taşımakta, ilahi kaynaklı oluşu da desteğin en büyüğüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır. 

M.Okuyan

O, değerli sahifelerdedir.

13. Onun için bu tezkire ve öğüdün sıfatı olmak üzere buyruluyor ki: "O, kıymetli sahifelerdedir."

SUHUF, "Sahife “nin çoğuludur. Sahife, yazılı veya yazılacak kağıttan, kağıt tabakasından bir parçadır ki bizim Türkçe'de sahife dediğimiz "safha" dan daha genel mânâda yaprak ve varak dediğimiz parçadan ibarettir. "Sahife “nin çoğulu "sahâif" ve bir de Kütüb (kitaplar) kalıbında "suhuf" gelir. Bu şekilde sahife ve suhuf; mektuba, risâle ve kitaba da denilir. Nitekim peygamberlere inmiş olan kitaplara suhuf denilir.

Mukaddimede geçtiği üzere Kur'ân sahifelerinin bir arada toplanıp şirazelenerek ciltlenmiş olduğu kitaba da "Mushaf" denildiğini biliyoruz. Kur'ân'ın böyle bir Mushaf'ta toplanması ilk önce Hz. Ebu Bekir (r.a) zamanında olmuştu. Ondan önce ise Kur'ân ta Mekke'de inişinden itibaren hem ezberlenmeye, hem yazılmaya başlanmış olmakla beraber her biri ağaçtan, deriden, taştan, kemikten yapraktan birer sayfa ve yassı, düz nesneler halinde yapılmış ve düzeltilmiş ayrı ayrı yüzlere, sahifelere yazılmış, özenle zapt edilip korunmuştu. Bunlara Mushaf gibi hepsi bir ciltte olmak mânâsına suhuf denilemese de her biri bir sahife demek olacağından "dağınık bir halde sahifeler" mânâsına suhuf sözü bunları da kapsar.

Burada ilk akla gelen, suhuf ‘tan maksadın Kur'ân sahifeleri olmasıdır ki bu sahifelerin, "Nûn, Kalem'e ve yazdıklarına andolsun."(Kalem, 68/1) âyetinde açıklandığı üzere yüce Kalem'in Levh-i Mahfuz'a yazdığı sahifeleri, meleklerin Levh-i Mahfuz'dan yazıp alarak vahiy ile getirdikleri sahifeleri ve sonra Mushaf sahifelerini teşkil eden genel mânâda Kur'ân sahifelerini ifade etmiş olması doğru ve sahihtir. Bunun bazan Levh-i Mahfuz, bazan Levh-i Mahfuz'dan yazılıp alınan sahifelere ve bazan da müslümanların sahifeleri olduğuna dair gelen rivayetler, sadece öyle olduğu şeklinde yorumlanmayıp, konunun çeşitli yönlerini açıklamak için gelmiş olsa gerektir. Bu şekilde şu zikrolunan niteliklerde Kur'ân yazılan bu sahifelerde tanınması gereken vasıfları ve hükümleri açıklamaktadır. Öyle sahifeler ki,

H.Yazır

Kuran değerli sayfalardadır.

Yüce Allah’ın bütün peygamberlere gönderdiği vahy sahifeleridir. Bu sahifeler bizim bildiğimiz Kitabın sahifeleri olacağı gibi, manevi sahifeler de olabilir. Bütün vahiylere “kitap” dendiği gibi, “sahife” de denmektedir. “Şüphesiz bu anlatılanlar önceki sahifelerde, İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde vardı.” (A’la 87/18-19) O zaman sahife “kitap”, suhuf da “kitaplar” anlamına alınabilir. Başka bir ifadeyle A’la 18-19 ayetlere şu manayı verebiliriz: “Şüphesiz bu anlatılanlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Musa’nın kitaplarında da vardı.”

Abese suresi indiğinde, Kuran bizim anladığımız manada sahifelerde toplanıp çoğaltılmış değildi. Çünkü bitmemişti. Burada kast edilen Levh-ı Mahfuz denen “korunmuş levhalardaki” sahifelerdir. Başka bir ifade ile Cebrail’in alıp geldiği, peygamberimize getirdiği sahifeler kast edilmiş olabilir. Cebrail Kuran vahyini hangi şekilde getirdi ise, ona “sahifeler” denmektedir, diyebiliriz.

Ayette geçen mükerreme, “değerli, şerefli, kutsal” anlamına gelmektedir. Kutsal sahife denince, elimizde kâğıttan meydana gelen sahifeler akla gelmemelidir.

Kuran’ın kendi manen kutsal olan sahifelerinin içerisi ilahi bilgi ve hikmet ile dolu olması nedeniyle beşerin ürünü olmaması sebebiyle şereflidir, kutsaldır, değerlidir.

Bu açıdan bakınca Kuran, Allah’ın kerim sıfatını taşımaktadır. Bir bakıma Kuran, Yüce Allah’ın kerim sıfatının yeryüzüne yansıması, insanın ayağına gelmesidir. Şerefli, kutsal, değerli olan Kuran’ı tatbik eden insanlar da Allah katında şeref ve değer kazanmaktadırlar. Çünkü Enbiya 10 ve Zuhruf 44 e göre Kuran’da insanların şerefi vardır. Onu hayatlarına tatbik edenler de şeref kazanacaklardır. Kuran’a bu özelliği ile yaklaşanlar, onun bu özelliğinden pay alma isteyenler, onu hayatlarına uyarlayanlar olacaktır.

B.Bayraklı

Yüksek tutulan tertemiz sahifelerde.

14. Değerli, yüce Allah katında şeref ve ikram ile seçkin kılınmış, hürmet ve saygı ile kabul edilip alınması gereken, saygı değer, hürmet edilen yüksek tutulmuş, kıymeti yüce, yukarı, el üstünde tutulması gerekli. Bu nedenle mushaflar yüksek, hürmetli yerlere konmalı ve okunurken belden yukarı tutulmalıdır. Tertemiz. Maddî ve manevî kir bulaştırılmaz, son derece temiz tutulmasına özen gösterilir, kirli, taharetsiz eller sürülmez, tertemiz. 

H.Yazır

Yüceltilmiş, arındırılmış

Ayetteki merfua kelimesi “yükseltilmiş, yüceltilmiş”, mutahhara sözcüğü ise “arındırılmış” demektir. Bu nitelikler Kuran’ın Levh-I Mahfuz’daki yüceltilmiş durumunu ve orada bulunması nedeniyle her türlü şaibeden ve müdahaleden uzak tutulduğu ortaya koymaktadır.

Kuran’ın mutahhara oluşu ise, onun arı-duru oluşunu, müdahalelerden uzak tutulduğunu ve Levh-ı Mahfuz’daki haline uygunluğunu koruduğunu ortaya koymaktadır. “Ona, arındırılmışlardan başkası dokunamaz.” (Vakıa 56/79) ayeti, Kuran’ın asıl kaynağındaki korunmuşluğunun en açık ifadesidir. Korunmuş bir kitapta bulunan Kuran’a, meleklerden başkası istese de el süremez, onun saf ve arı duru özelliğini bozamaz, buna güç de yetiremez. Levh-ı Mahfuz’a müdahale imkânsızlığının ötesinde, yüce makamdan bilgi çalma teşebbüsleri her defasında başarısızlıkla sonuçlanan şeytanların da bu anlamda müdahale istekleri sonuçsuz kalmıştır. (Saffat 37/7-10; Cinn 72/8-9) dahası o âlemden insanlık âlemine, yani peygamberlere inan mesajlara müdahale istekleri de aynı şekilde başarısızlıkla sonuçlanmıştır. (Hacc 22//52; Cin 72/27)

Kuran’ın mutahhar oluşunu, çelişkilerden, yalandan ve eksiklikten uzak oluş şekilde anlayan âlimlerimiz de vardır. Elbette bu bakış da Kuran için uygundur; ancak maksadı onun Levh-I Mahfuz’daki haliyle ilişkilendirmek daha doğru olsa gerektir. Bu itibarla, Kuran’ın mutahhar oluşu şeytanların müdahalesinden uzak tutulması ve sadece arındırılmış meleklerin ona ulaşabilmesi demektir. Buradaki anlam, meleklerin vasıtasız bir şekilde onunla iletişim kurabileceği ile ilgilidir.

M.Okuyan

Kıymetli ve güvenilir elçilerin ellerindedir.

Günümüzde sefir kelimesi “elçi” anlamında kullanılmaktadır. Bu durumda, ayetteki elçilerden kasıt, Kuran’ı Levh-ı Mahfuz’dan yazıya geçiren melekler olmaktadır. Sefera kelimesinden maksadın “okuyucular, amelleri sayanlar” olduğu da tefsirlerde nakledilmektedir. Söz konusu kelimenin “elçiler” anlamı dışında, esfar şeklinde “kitaplar, ilahi kitaplar” anlamları da vardır. (Cum’a 62/5) Buradan hareketle, sefara kelimesinin ilahi kitapları yazanlar, yani vahiy kâtipleri anlamının bulunduğunu söylemek durumundayız.

Ayetteki eydi kelimesinin “eller” anlamının dışında “güç, takat, kudret” anlamları da vardır. Nitekim Kuran’da bu kelimenin bu anlamda kullanım örnekleri mevcuttur. (Sâd 38/17; Zariyat 51/47) Buradan hareketle, ilahi vahyin korunmuşluğu ve meleklerin gözetiminde bulundurulduğu anlaşılabilir. Zaten vahyin peygamberlere gönderilişinde korumalarla indirildiği Kuran’da haber verilmektedir. (Cinn 72/27)

Gönderen varlık “güvenin kaynağı olan Yüce Allah” aracı “güvenilir elçi melekler”, ilk muhatap “güvenilir peygamber” ve ilk yazıya geçirenlerde “ güvenilir vahiy kâtipleri” olunca, vahyin nasıl bir güven ortamında geldiği ve insanlara nasıl aktarıldığı açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Zaten vahyin peygamberlere gönderilişinde korumalarla indirildiği Kuranda haber verilmektedir. (Cin 72/27)

M.Okuyan

Kıymetli ve erdemlidirler.

Bu iki sıfat da meleklere aittir. Çünkü berara kelimesinin “günahtan uzak olanlar” anlamı bulunduğu için, bu özelliği insanlara ait görmemek gerekir. Bu nedenle, maksadın meleklerle ilgili olduğunu, değer verilen, hatta ilahi huzurda kendilerine itaat edilen varlıkların da melekler olduğunu (Tekvir 81/21) söylemek durumundayız.

Elçilerin bu özelliği, vahyin nasıl bir güvenirliğe sahip kılındığının delillerindendir. Levh-ı mahfuz ’daki değerli sahifelerde bulunan, yüceltilmiş ve her türlü müdahaleden uzak tutulmuş olan bu ilahi kelam, aynı zamanda güçlü, değerli, erdemli ve güvenilir elçi meleklerin gözetiminde çok özel bir yapıya sahip kılınmıştır.

Her zaman olduğu gibi, şimdi de insanları yüceltmek için gönderilmiş olan Kuran’la yücelmenin zamanıdır. İzzet ve şerefi Allah’ın yanında arayanlar için Kuran çok önemli bir rehberdir(Fatır 35/10), ilahi izzete ulaşmak için net bir yol haritasıdır. Bu yolu takip edenler, meleklerinde şahitliğini kazanarak ilahi rızanın muhatabı olmayı hak edeceklerdir. Bunlarda olmayı Rabbimizden niyaz ediyoruz.

M.Okuyan

Değerli, iyi yazıcıların.

16. Sefere maddesi esasen "açmak" mânâsına konulmuş olması itibarıyla sahifeleri getiren elçilerin, yazan kâtiplerin ve yazılarını tertemiz muhafaza eden veya anlatan ve okuyanların hepsinin ellerini ihtimal üzere değil, karşılıklı alıp verme suretiyle kapsayan bir mânâ da anlaşılabilir. Ancak unutulmamak gerekir ki bu sefere Onlar değerli ve takva sahibi sıfatlarıyla nitelenmiştir.

KİRÂM, keramet veya kerem kökünden türetilen "kerim" in çoğuludur. Değer vermek ve saygı göstermek mânâsına gelen keramet ‘ten olduğuna göre, yüce Allah katında değer verilen ve saygı duyulanlar demek olur. Lütuf ve bağış mânâsına gelen kerem'den türemiş olduğuna göre de, müminlere karşı iyiliksever ve şefkatli, onlara söyler ve onlar için mağfiret talep ederler demek olur.

BERARA, de ebrar gibi berr ‘in veya bârr'in çoğuludur. Berr ‘in çoğulu olduğuna göre, çok hayır sahibi, bârr'in çoğulu olduğuna göre de söz ve fiillerinde doğru demek olur ki, ikisini de kapsamak üzere "takva sahibi kişiler" diye tefsir edilmiştir. Bazıları demiştir ki: Kur'ân'da ebrar, Âdemoğullarından olanlar hakkında; berara da melekler hakkında kullanılmıştır. Zira ebrar, azlık bildiren bir çoğuldur. İnsanoğulları içinde takva sahipleri de azdır. Berara ise, çokluk bildiren bir çoğuldur. Melekler de insanoğlundan çok olduğu gibi takvalıları da çoktur ve hatta hepsi takvalıdır, "Allah kendilerine ne emrettiyse karşı koymazlar ve her neye memur iseler yaparlar."(Tahrim, 66/6). Bunun için şeriat dilinde "sefere-i kiram-ı berara" (değerli ve takva sahibi elçiler), melekler olarak şöhret bulmuştur. Çünkü Sefir ve Resul kelimelerinin taşıdığı elçi mânâsı, melaike kelimesinin de manasıdır. Şu halde bu vasıf, ibaresinin taşıdığı mânâ dolayısıyla melekler hakkında doğrudan doğruya nass, insanlardan bu nitelikleri taşıyanlar hakkında da dolaylı yoldan işarettir.

H.Yazır

Kutile fiilini “kendini mahveder” şeklinde çevirmem konusunda bkz. sure 74, not 9. 

M.Esed

Mahvoldu o insan - Ne tuhafça kâfir oldu o!

Yani; “Tuhaf bir şey! O insan afak ve enfüste [dış dünyada ve kendi yapısında] bunca apaçık kanıt varken, buna rağmen kâfirlik ediyor!”

Âyette, Allah’ın verdiği aklı ve fikri iyi kullanmaması, gönderdiği peygambere kulak vermemesi ve indirdiği kitaptan öğüt almaması yüzünden kâfir bir insanın kendini nasıl da mahvettiği beyan edilmiş, insanın bu kadar inkârcı oluşunun anlamsızlığı taaccüp [hayret] fiili kullanılarak vurgulanmıştır.

Âyette geçen “el-insan” sözcüğünün başındaki “ال - el” takısı “ahd” içindir. Bu takı, “insan” sözcüğü ile bütün kâfir insanların değil, Ebû Leheb gibi adı sanı belli bir kâfirin kastedildiğini göstermektedir. Kastedilen bu şahıs, kâfir kalacağı Rabbimiz tarafından bilinen ve peygamberimize de bildirilen birisidir. Uyarmanın yarar sağlamayacağı bu tür insanların var olduğu, “Şu kâfirleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir; inanmayacaklar” anlamındaki Bakara sûresinin 6. ayetinden de anlaşılmaktadır.

Âyette bahsedilen kâfirliğin küçük nimetlerin kâfirliği olan “nankörlük” anlamında ele alınması yanlış olur. Âyetin sonrasında da görüleceği gibi, burada kastedilen kâfirlik, Allah’ın varlığına ve birliğine inanmamak, kendinde ve çevresinde kanıt olan onca mucizeye itibar etmemek, onları hiçe saymak gibi bilinçli davranışlarla yapılan kâfirliktir.

H.Yılmaz

O kahrolası insan, ne nankör şey.

17. O kahrolası insan ne nankör şey! Müddessir ‘de de geçtiği gibi Arapça'da "kutile", Türkçe'de "kahrolası" tabiri gibi öfke ve yermeyi gösteren beddua suretinde kınama ve ayıplamadan kinayedir. "Öyle fena bir durumda bulunuyor ki, hayata hakkı kalmayacak derecede" demektir. Nankörlük mânâsına gelen "küfran" kökünden türetilmiş hayret ifade eden bir fiil olup o bedduanın sebep ve kaynağını beyandır. Yani o öfke ve ayıplamanın sebebi, insanın şükredecek yerde hayret edilecek derecede nankörlükte ileri gitmiş olmasıdır. Çünkü nankörlük etmek ahlâksızlığın en adisi olduğu gibi vücudunun başlangıcından son anına kadar nail olduğu nimeti unutmak, nimeti verenden ve onun gücünden gafil olmak, hem de hatırlatıldığı halde nazar-ı itibara almamak kuşkusuz ki nankörlüğün en hayret edilecek biçimidir. 

H.Yazır

Kahrolası insan, gerçeği nasıl da inkâr eder!

Ayetteki kutile fiili “öldürmek, kahredilmek, kahrolası”, ma ekferahu ifadesi ise “nasıl da nankör” demektir. Ayetteki kutile fiili. “öldürüldü” anlamına gelse de, Arapçada dua formlarından biri bu olduğu için, söz konusu ifade “kahrolası” anlamına da gelmektedir. Zaten İbn. Abbas’dan gelen bir görüşe göre, Kuran’daki bütün kutile ifadeleri hakkında geniş bilgi verdiğimiz için burada aynı şeyleri tekrarlamak istemiyoruz.

Talep eğer yüce veya daha üstün bir makamdan daha aşağıya doğru geliyorsa, ona “emir” denir. İstek eğer düşük makamdan daha yükseğine yönelik ise, buna da “dua, arz” denir. Kulun Rabbinden olan istekleri emir kalıbında olsa da bunun anlamı “dua” dır; yoksa istek veya emir değildir.

Ayetteki ma ekferahu ifadesi, “ne kadar da nankörlük etti!”, “Ne kadar da nankördür o!” veya “Nasıl da inkâr etti!” gibi anlamlara gelmektedir. Buradaki ifade şu hale dönüşür. “Kahrolası insana gerçeği inkâr ettiren nedir?” şeklini almış olur.

M.Okuyan 

Ayette geçen ve “ölçülendirip biçimlendirdi” olarak çevirdiğimiz “قدّره - kadderahu” kelimesi, Arapça’da “قدر - kadera” fiil kökünden gelmektedir. Bu fiil sözlükte “ayarlamak, ölçüp biçmek, plânlamak, programlamak, geleceğini görmek” anlamlarına gelmektedir. H.Yılmaz

(Allah, insanı) bir nutfeden (zigottan) yaratıp ona şekil verir.

Ayetteki nutfe kelimesi “zigot”, kaddera fiili ise “takdir etmek, şekil vermek” demektir. Bu ayette Yüce Allah insanın biyolojik olarak ilk canlı haline dikkat çekmektedir.

Tarık suresi 5-7 ayetlerin tefsirinde genişçe açıkladığımız üzere, Kuran’da insanın yaratılışı hakkında iki genel kategori oluşturulduğu görülmektedir. Bunlardan ilki, ilk insanın “elementer” geçmişiyle, yani tabiattaki cansız ve potansiyel haliyle ilgili olandır. İlk insan, su, (Enbiya 21/30), toprak (Al-i İmran 3/59; Hacc 22/5; Kehf 18/37; Rum 30/20; Mü’min 40/67; Mü’minun 23/35.) Toprağı çağrıştıran diğer bir kullanım da Nuh 17 ayettedir; orada insanların yerden ot bitirir gibi bitirildiği, yaratıldığı ifade edilmektedir.

Çamur (Araf 7/ 12 Secde 32/ 7) Bu ayette insanın yaratılışının bir süreç içersinde gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Çünkü ayette “insanı çamurdan yaratmaya başlamıştır” ifadesi yer almaktadır.) Yapışkan çamur (Saffat 11) Kupkuru çamur (Hıcr 28) Özlü kara balçık (Hıcr 28) ve pişmiş çamur (Rahman 14) aşamalarını geçirdikten sonar, nefsi vahide denilen “ilk can” aşaması başlamıştır. İlk insana ve eşi işte bu ilk cevher veya candan yaratılmıştır. (Nisa 4/ 1; Enam 6/ 98; Araf 7/ 189; Zümer 39/ 6) İnsanın yaratılış aşamalarına işaret etmesi bakımından şu ayet çok ilginçtir: “Yarattığı her şeyi güzel yapan ve insanı da yaratmaya çamurdan başlayan O’dur” (Secde 32/7) Bu ayetle O size aşama aşama yarattı (Nuh 71/ 14) ifadesi insanın yaratılış sürecinde çeşitli aşamaların (Kehf 18/ 37 Hac 22/ 5 Mü’minun 23/ 12-14 Fatır 35/ 11 Mümin 40/ 67 İnfitar 82/7) 

Ayette yer alan helekahu fiiliyle, yaratılışın bedensel boyutu gündeme getirilmektedir. İnsanın yaratılışıyla ilgili elementer aşamadan sonraki ikinci grup bilgi ise, insanın ana rahmindeki “biyolojik” veya “embriyolojik yapısı” yla ilgilidir. Ayetteki HALEKA fiili, “bir şeyden başka bir şeyi yaratmak”, bir anlamda “dönüştürmek” anlamına gelmektedir. İnsanın bu aşamada nutfeden (Hac 22/5; Fatır 35/11; Mümin 40/67; Kıyamet 75/38; Abese 80/19;) Eğer Nutfeye “sperm” anlamı verilirse, bu takdirde ilgili kelime ile insanın yarısı anlamında erkek hücresi kast ediliyor demektir. Bugünkü bilimsel ifade ile “zigot” tan yaratıldığı, bunun nutfe-i Emşâc, (İnsan 76/2) yani döllenmiş yumurta aşaması olduğu, daha sonra buradan alak/alaka (Hac 22/5; Mümin 40/67; Alak 96/2) yani “embriyo” aşamasına geçildiği Kuran’da ifade edilmektedir.

Ayni şekilde, “oluşmuş, ancak henüz tam şekillenmemiş bir çiğdem et” gibi bir duruma getirildiğinden de söz edilmekte,(Hac 22/5), bunun peşinden bir çiğnem et halin kemiğe dönüştürülmesi ve onun da et, yani kas ile giydirilmesi bilgisine yer verilmektedir. (Mü’minun 23/14), dahası, insanın ana rahminde üç karanlık içerisinde bulunduğu Kuran da belirtilmekte, (Zümer 39/6), bilimsel olarak bunların “Amniyon, Kor iyon ve decidua zarları” olduğu dile getirilmektedir. Bu arada, Yüce Allah’ın insana ruh üflediği (Secde 32/9; Sad 38/72) veya onu bambaşka bir yaratılışın sahibi yaptığını da ayette vurgulamaktadır. (Mü’minun 23/14)

Ayetteki kaddera kelimesi, HALEKA fiilinden daha farklı bir boyutu ortaya koymaktadır. Bu fiil, “takdir etmek” anlamına gelmektedir. Yüce Allah her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette, insanın ana rahmi yolundaki zigot halinden sonra, muhtemelen rahim içerisinde onun bir ölçüye göre takdir edilip şekillendirildiği “embriyo” aşamasına dikkat çekilmektedir. Bu aşamada, insanın her organının belirli veya belirsiz şekillerdeki yapısına gönderme yapılarak, detaya varıncaya kadar onun bir plan ve program çerçevesinde yaratıldığı hatırlatılmakta, rastgelelik veya amaçsızlıktan uzak tutulduğu beyan edilmek istenmektedir.

Kâinatta da ölçü vardır. Mülk 67/3-4 te belirtildiği gibi, Yüce Allah’ın yaratmasında herhangi bir düzensizlik veya uygunsuzluk yoktur. Talak 65/3 te Yüce Allah her şey için bir ölçü koyduğunu beyan etmektedir. Ala 87/3 teki “takdir etmek” ifadesi ile Kamer 54/49 daki “her şeyin bir kadere göre, yani bir ölçü ve bir sisteme sahip olarak yaratıldığı” açık birer Kuran gerçeğidir. Hıcr 15/21 de geçtiği üzere, bulutlardan yağmurun indirilişindeki ölçülülükten, kâinattaki bütün varlıkların bir düzen ve ölçüye göre yaratıldığından bahsedilmektedir. Bundan sonra yaratılacak olanlar da aynı ölçüye tabi olacaklar ve rastgelelikten uzak tutulacaklardır.

Ölçülü yaratılmış olmak, aynı zamanda boşuna yaratılmamışlığı (Sad 38/27) ve abes olmamayı (Mü’minun 23/115) da beraberinde getiri. Bu iki husus, yaratılışta bir oyun ve eğlencenin amaçlanmadığını göstermektedir. (Duhan 44/38) Boşuna yaratılmamışlık ise, haliyle anlamlı olmayı gerektirmektedir. (Hıcr 15/85; Duhan 44/39) Bütün bunlar zerrelerden kürrelere, zincirleme olarak birbirine bağlanmış hakikatlerdir. Dünya yaratılırken nimetlerin belirlenmesinden (Fussilet 41/10) ayın menzillerinin hassasiyetle şekillendirilmesinde, (Yunus 10/5; Yasin 36/39) gece ve gündüzün yapısında, (Müzzemmil 73/20) hâsılı, bütün varlıkların şekillendirilmesinde aynı ölçü, denge ve hassasiyet gözetilmiştir. (Furkan 25/2) Sadece bu âlemde değil, ahirette cennet nimetlerinin belirlenmesinde de aynı hassas durum söz konusudur. (İnsan 76/16)

Bütün bu benzer nedenlerle, “takdir etmek” ifadesinin, “kaderle buluşturulmak, ölçüye sahip kılınmak ve başıboşluktan uzak tutulmak” anlamlarına geldiğini söyleyebiliriz. Genel yapının içerisinde, insanın yaratılışındaki takdirin anlamını ve önemini kavratmak olduğunu anlamak zor olmasa gerekir.

M.Okuyan

"Yolu onun için kolaylaştırır" Bu insanın, doğru ile yanlış arasında ayırım yapabilmesini ve yeryüzündeki çevresinin ona sunduğu fırsatları verimli bir şekilde kullanabilmesini sağlayan entelektüel donanımla donatıldığına işarettir.

M.Esed

Sonra tutacağı yolu kolaylaştırmıştır.

Bu ayeti birkaç açıdan yorumlamamız mümkündür. İnsanın tutacağı “yol” hayat yoludur. Hayatını sürdürmesi için gerekli olan içsel, manevi ve psikolojik donanım ona verilmiştir. Bu donanım içinde akıl, zekâ, kabiliyet ve yeteneklerin tümü, içgüdüler, duygusal boyut da vardır. Bütün bu donanım, ona hayat yolunu kolaylaştırmakta ve bu hayatı sürdürmesini temin etmektedir.

Tutacağı yolu kolaylaştırmak, onu eğitmek, rehberlik etmek, bilgi ile donatmak demektir. “Şüphesiz biz onu doğru yola ilettik. İster inanır, ister inkâr eder. (İnsan 76/3)

Yüce Allah yaratıp başıboş bırakmıyor. Onu eğiterek geliştirmekte, hayatını doğru ve düzenli yaşamasını temin etmekte ve hayatını ona kolaylaştırmaktadır. Yüce Allah’ın bu uygulamasını insanlar da örnek alacak, doğurdukları çocukları sokağa bırakmayacak, onların eğitimi ile ilgileneceklerdir. Onların maddi ve manevi yollarını, hayatlarını kolaylaştıracak donanıma sahip hale getireceklerdir.

Ayrıca buradaki kolaylaştırılmış yol, insanın dünyadaki yaşamını anlatabileceği gibi daha dar bir anlamda onun doğumundaki kolaylığı da ifade etmiş olabilir.

B.Bayraklı

Sonra ona yolu kolaylaştırır.

Ayetteki es-Sebil kelimesi “yol”, yessera fiili ise “kolaylaştırmak” demektir. Yüce Allah, insan için yolun kolaylaştırıldığını beyan etmektedir. Ayetteki es-Sebil “yol” dan kastın ne olduğu önemlidir.

Buradaki es-sebil “yol” dan kasıt, İbn Abbas gibi bazı alimlerimize göre “insanın rahimden çıkması”, yani doğması olabilir. Ana rahmindeki evrelerden sonra, çok zor hatta imkansız gibi görünen doğumun nasıl gerçekleştiği gündeme getirilerek, Yüce Allah’ın kudreti hatırlatılmaktadır.

Ayetteki “yol” dan kasıt, Mücahit gibi bazı alimlere göre, İnsan 76/3 ve Beled 90/10 da işaret edildiği gibi “hayır veya şer yolu” olabilir. Bu görüş de son derece isabetlidir. Çünkü aynı şekilde, duyarsızlık yapan nankör insandan söz edilen Beled 90/4-10 ayetlerde, her insana olduğu gibi “hayır veya şer yolu” olabilir. (Bu görüş de son derece isabetlidir. Çünkü aynı şekilde, duyarsızlık yapan nankör insandan söz edilen Beled 90/4/10 ayetlerde, her insana olduğu gibi bu tür insanlara da iki yolun gösterildiği beyan edilmektedir. Ancak nankör tiplerin fedakârlık gerektiren ve sonu cennete çıkan yolu tercih etmedikleri kınayıcı bir uslüple dile getirilmektedir.

İnsan hayır ve şer anlamında bir yol tutabilecek şekilde yaratılmıştır. Hangi yolu tercih ederse o yol ona kolaylaştırılır. Leyl 92/4-10 ayetlerde dile getirilen husus budur. Tercih insana aittir, insanın bu tercihini kolaylaştıran varlık ise Yüce Allah’tır. Hz. Peygamber örneğinde olduğu gibi, (Ala 87/8) hayır tercih edilmişse hayrın kendisi, ona ulaşma yolları ve onun ulaştıracağı cennet yolu Yüce Allah tarafından kolaylaştırılır; şer seçilmişse, bu defa kolaylaştırılan yol cehenneme giden yol olur.

Doğru bilgiyle buluşmasını sağlamak noktasında, insan aklının etkin kılındığı ve bu amaçla insanın hayatı ve hakikati daha kolay kavrayabilecek şekilde yaratıldığı bir gerçektir. Akıl ve iradenin verilmiş olması nedeniyle, insanın doğru değerlerle donatıldığını söylemek durumundayız. Yaratılıştan getirilen beyan sahibi olma, (Rahman 55/3-4) kalemi kullanabilme yeteneği (Alak 96/4-5) ve benzeri özellikler, elbette insanın yaratılış sürecinin bir parçasıdır; ancak bu ayette doğumun ve hayat şartlarının insanın hizmetine uygun şekilde yaratıldığı anlamı kast edilmiş olmalıdır.

M.Okuyan

Daha sonra onun canını alıp kabre koydurur.

Ayetteki emate fiili “öldürmek”, akbera fiili ise “kabre koydurmak” demektir. Ayette vurgulanan husus şudur: İnsanı öldüren, ona ölümü tattıran ve Maide 5/31 de geçtiği gibi kabre koydurma sistemini insanlığa öğreten varlık Yüce Allah’tır. Bu ayet grubundaki fiiller Yüce Allah’a nisbet edilerek, varlığın, yaratılışın, sistemin devamının, sona erdirilmesinin ve yeniden inşa edilmesinin sadece Yüce Allah’ın kudretinde olduğu özellikle işlenmektedir.

Necm 53/43-44 te geçtiği üzere güldüren de ağlatan da öldüren de diriltecek olan da sadece Yüce Allah’tır. Sistem O’nun kararı ve onayı ile işlemektedir. Asıl unutulmaması gereken nokta burasıdır, nankör insan tipi özellikle bu noktada kınanmaktadır.

İnsan nankör bile olsa bedeni saygınlığını korumaya devam etmektedir. Çünkü Tin 95/4 e göre insanoğlu en güzel kıvamda yaratılmıştır. Sırf bu nedenle Yüce Allah İsra 17/70 te, insanoğlunun “kerim” bir varlık olduğunu ve ona çeşitli ikramlarda bulunulduğunu ilan ederek, saygınlığına dikkat çekmektedir.

M.Okuyan

Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltir.

22. Sonra yaratan onu dilediği zaman yeni bir hayata da sevk etti.

İNŞAR, daha önceleri geçtiği üzere diriltmektir. Yani ölümünden sonra da o kabirde öyle bırakacak değildir. Dilediği zaman onu öldükten sonra diriltip yeniden hayat verecektir. Fakat bunun vakti belli değildir, dilediği zaman diriltecektir.

H.Yazır

En sonunda, dilediği zaman onu yeniden diriltir.

Ayetteki şae fiili “dilemek”, enşera fiili ise “diriltmek” demektir. Bu ayette diriltme zamanının bilinemeyeceğine vurgu yapılmaktadır. Bu ifade, aynı zamanda kıyametin kopma zamanının da Hz. Peygamber dâhil hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini göstermektedir. (Araf 7/187-188; Taha 20/15; Enbiya 21/109; Neml 27/65; Ahzab 33/63; Şura 42/17; Muhammed 47/18; Naziat 79/42-44) Yeniden diriltmenin sahibi sadece Yüce Allah’tır; dolayısıyla ahirette yeniden bedenlenmenin ne zaman gerçekleşeceğini de sadece O bilmektedir. Başkasının istemiyle diriltme olmayacağı gibi, diriltme işleminden kurtulan da hiçbir şekilde olamayacaktır.

Bu ayet grubunda ele alınan konulara bakıldığında insan için hayatın öncesi, hayatın kendisi, sonlandırılması, bedenin kabre koydurulması ve en sonunda yeniden diriltilmesi aşamaları sıralanmaktadır. Bu husus Bakara 2/28 ile gayet uyumludur; bir anlamda onun bir açılımı durumundadır. Orada Yüce Allah, insan yokken veya cansız maddelerdeyken onu hayat sahibi kıldığını, sonra öldüreceğini, sonra yeniden diriltileceğini ve sonunda Allah’a sunulacağını beyan etmektedir. Bu ayet grubunda ise asıl olarak insan bedeninin inşası, hayatı, ölümü, kabre konulması ve yeniden diriltilmesine değinilmektedir.

M.Okuyan

Başka bir deyişle, insan 20. ayette işaret edilen akli/zihni (intellectual) ve manevi/ruhi (spritual) donanımları yeterli şekilde kullanamamıştır.. Bazı müfessirler, bunun 17. ayette zikredilen insan türünü ilgilendirdiği görüşünde olmalarına rağmen, ötekiler, daha makul şekilde bunun insana genel bir atıf olduğunu iddia ederler -böylece; "hiçbir insan, kendisine manevi/ahlaki (moral) bir mükellefiyet olarak yüklenmiş olan şeyleri yerine getirmiş değildir. Bu, mükemmelliğin yalnız Allah'a mahsus olduğu şeklindeki Kur’ânî ilke ile uyumlu bir yorumdur.

M.Esed 

Bu ayetlerde kâfirlerin yaşamları boyunca Allah’ı tanımadıkları, O’nun emirlerini yerine getirmedikleri dile getirilmektedir.

23. âyetteki “kellâ” sözcüğü kâfirlerin bu davranışlarından hiçbir zaman vazgeçmediklerini vurgulamaktadır. Hayatlarında bir kez bile Allah’ı tanımaya yönelik bir yaklaşım göstermemeleri, bu hâllerinin bilinçli bir küfürden kaynaklandığını göstermektedir. 

H.Yılmaz

Gerçek şu ki, (bu insan tipi, Allahın) ona emrettiği (görevlerini) yerine getirmedi.

Ayetteki lemma yakdı fiili “yerine getirmemek, emara fiili ise “emretmek” demektir. Hz. Âdemden itibaren hiçbir insanın ilahi emirleri tam anlamıyla tam anlamıyla, yani kemaliyle yerine getirmediği bu şekilde ifade edilmiş olmaktadır. Buna göre surenin ilk ayetlerinde uyarılan Hz. Peygamber’in bu şekilde teselli edildiği ve “kusursuz kul olmaz” denilerek rahatlatılmak istendiği belirtilmektedir.

Ayetin sonun yer alan mâ emerahu “emrettiği şeyler” cümlesi de, doğru tercihi bulmada belirleyicidir. Çünkü cümlenin başındaki edatı, Yüce Allah’ın emrettiği bütün görevleri kapsayan bir anlam vermektedir. Diğer anlam kast ediliyor olsaydı, bu edatın mimmâ “bir kısmı” şeklinde olması gerekirdi ki, durum böyle değildir. Bu surede kınamaya konu edilen nankör insan, Yüce Allah’ın hiçbir emrinin yerine getirmediği için kınanmakta ve duyarsız tutumu bu şekilde deşifre edilmektedir.

M.Okuyan

Hayır, hayır, doğrusu o, hiç Allah'ın emrini tam yerine getirmedi,

23. "Hayır hayır". Tefsircilerin çoğu burada "kellâ" nın, "gerçekten" mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Yani, doğrusu insan cinsi Allah'ın emrettiğini hiç tam olarak yapmadı, şükrünü, kulluğunu tam yerine getirmedi.

Mücahit ve Katâde'den nakledildiğine göre tefsirciler şöyle der: Burada 'dan maksat, Allah'ın bütün emrettikleridir. Yani yükümlülüğün başlangıcından kabre gömülünceye kadar yahut Âdem'in yaratılışından bu zamana kadar bunca seneler, asırlar geçmiş olduğu halde insan cinsi yaratılışından beklenen ve istenen olgunluğa ermedi. Allah'ın emirlerini tamamıyla yerine getirmedi. Çünkü şükredici kullar pek az "Kullarım içinde şükreden pek az." (Sebe', 34/13) olduğu gibi bir tür kusuru olmayan fert de yok gibidir. Kazada "tamamlama" mânâsı bulunduğu ve bir işin henüz vuku bulmadığını ifade ettiği için buradaki olumsuzluğun, tam olumsuzlukla henüz tamamlanmadığı mânâsında olduğu açıktır. Ancak fiilinde gizli olan "o" zamiri, her ferdin değil de insan cinsinin yahut kendisini ihtiyaçsız gören insanın yerini tutması itibariyle "kaziyye-i mühmele" alarak ref' edilmesi "tam olumluluk" mahiyetinde demektir. Onun için bu, ihlaslı kullar gibi bazı fertlerin görevlerini yerine getirmiş olmalarına engel olmazsa da, insan cinsinin, vazifesini tam olarak hiç de yapmamış olduğunu ifade etmede nasstır. Onun için genel olarak insanlık daha çok büyük ilerleme ve olgunlaşmaya muhtaçtır ki, bu mânâ İnsan sûresinde "Onu imtihan ederiz." (İnsan, 76/2) kaydıyla ifade edilmişti ve onun için Hz. Ebubekir "Ah ne olurdu o tamam olaydı." demişti.

İnsan, Allah'ın iyi bir dirilmeye erdirmek için olan emirlerini tam yerine getirmemiş olduğunu önce kendi yaratılışının nasıl cereyan etmekte bulunduğunu düşünerek anlasın.

H.Yazır

Bu ayeti 5. Ayette yer alan “kendini ihtiyaçsız gören insan” a bağlayıp açıklamamız da mümkündür. Yüce Allah’ın insana verdiği bütün manevi güçler, insanı kibirlendirip şımartabilir. Kendini yeterli görüp Yüce Allah’ın emirlerini saf dışı bırakabilir; onlara hayatında yer vermeyebilir ve onların gerekli olmadığı iddiasını öne sürebilir. İşte o zaman Allah’ın emirlerini yerine getirmemiş olacaktır. B.Bayraklı

Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!

18 – 22. ayetlerde Rabbimiz insana onun kendi yaratılışındaki âyetlerini/işaretlerini göstermişti. Bu âyetler kişinin bedeninde ve iç dünyasında yaratılan ve insanı Allah’ı tanımaya sevk eden iz ve işaretlerdir. 24–32. ayetlerde ise Yüce Allah’ın varlığına kanıt oluşturan afaktaki [dış âlemdeki] iz ve işaretler gözler önüne serilmektedir. 

H.Yılmaz

Bir de o insan yiyeceğine baksın.

Bir de insan, yiyeceğine baksın. Yediği nimetlerin de nasıl bir kudret ve hikmet ile yavaş yavaş yükselerek yetiştirildiğine baksın. Böylece hem kendi içinde hem de dışında olmak üzere ne kadar nimet içinde bulunduğunu ve onların hakkını ödeyerek yararlanmak için nasıl çalışmak gerektiğini düşünsün. 

H.Yazır

24. (Allah’ın emrettiğini yapmayan) bu insan, yediğine bir baksın!

Ayetteki felyenzur emri “baksın, düşünsün, incelesin” ta’am kelimesi ise “gıda, yiyecek” demektir. Bu ayette kullanılan felyenzur emri, Yüce Allah’ın insanoğluna yüklediği ev ödevlerini gündeme getirmektedir.

Bu ayetteki felyenzur emri, tıpkı Tarık 86/5 ve Ğaşiye 88/17 deki gibi, inceleme ve araştırma işlemini içermektedir. Abese suresinin 24-32 ayetlerinde, kâinat kitabının tabiat kısmına ve özellikle bitkilerin gıdaya dönüşümünde yaşanan ilginçliklere dikkat çekilmekte, nankör insan tipinin duyarsızlığı gözler önüne serilmek istenmektedir.

Ayetteki el-insan kelimesi, dar anlamda “inkârcı insan” ı nitelendirmekte, dolayısıyla bu tiplerin ibret alması istenmektedir. Surede işlenen konulara bakıldığında, insanların öğütten yüz çevirdiği anlaşılmaktadır. “Bu insanlar, Allah’ın kendilerine emrettiği hiçbir şeyi yerine getirmemişlerdir.” İfadesi gereği, maksadın inkârcı nankörler olduğu açıkça ortay konulmaktadır.

Tek bir tohumdan meydana gelen bu sistemli yaratılış, gıdaların topraktan getirildiğini göstermektedir. Aynı şekilde Taha 20/55 te ifade edildiği gibi, topraktan yaratılıp hayat sahibi kılınan insanoğlu yine toprak olacak, sonunda bu topraktan diriltilip mahşere sevk edilecektir. Bunca yüklü hakikatlere ulaşmak için, insanoğlu her şeyden önce yediğine baksın, onun geçirdiği evreleri gözlemlesin, daha sonra diğer ayetlere de elbette bakması gerekecektir.

M.Okuyan

24. İnsan yediğine bir baksın!

İnsanın nankörlüğü ve inkârını kırmak, kendini yeterli görüp Allah’a muhtaç olmadığı şeklindeki psikolojisini gidermek için Yüce Allah 18-22 ayetler arasında insanın yaratılışını, yolun ona kolaylaştırılışını, ölümünü ve yeniden dirilişini ona hatırlatmaktadır. Yüce Allah önce kendisinin nereden gelip nereye gittiği üzerinde düşünmesini, araştırma yapmasını istemiş, ardından sofrasındaki yemeğin oraya nasıl geldiğini ve bedenine nasıl gıda olduğunu gözlemleyip araştırmasını, bunun bilimini yapmasını emretmektedir. B.Bayraklı

Biz suyu döktükçe döktük.

Âyette “döktükçe döktük” olarak çevirdiğimiz “صبّ - sabb” sözcüğü aslında ince manalar içermektedir. Araplar normal bir dökme eylemi için bu sözcüğü değil, “السّكب - sekb” sözcüğünü kullanırlar. “Sabb” sözcüğü sıradan bir dökme olmayıp “suyu yukarıdan aşağıya, yavaşça, süzerek, belirli bir amaca yönelik olarak ve ayarlı bir biçimde dökmek” demektir. Ancak bu şekilde dökmekteki amaç rahmet olabileceği gibi, azap da olabilir ( Fecr 13, Duhan 48, Hacc 19). Âyette kısa ve öz anlatımla [icaz yapılarak], yağmur yağdırma eylemi için “sabb” sözcüğünün seçilmiş olması anlamlıdır. “Sabb” sözcüğünün seçilmesiyle yağmurda “yavaşlık, süzülmüşlük, amaca göre ayarlılık” gibi özelliklerin bulunduğuna işaret edilmektedir.

Gerçekten de yağmur:

Normal şartlar altında canlılara zarar vermeyen ve “yavaş” denilebilecek bir hızla yağar.

Pisliği ve tuzu nedeniyle içemediğimiz ve birçok işimizde kullanamadığımız sulardan buharlaşarak oluşmasına rağmen, yeryüzüne süzülmüş, temizlenmiş, saf su olarak düşer. Yağış hızı ve süresine göre rahmet veya afet hâline gelebilir. H.Yılmaz

Biz o suyu bol bol döktük.

25. Evvela: O suyu biz bol bol dökmekteyiz, yani yerkürede maddi hayat için, gerekli olan yiyecekleri yetiştirmek için ilk sebep "Canlı olan her şeyi sudan yarattık."(Enbiya, 21/30) ayetinin gösterdiği gibi sudur. Bu ise her şeyden önce Allah'ın bir lütfudur. Suyu yaratıp o yağmurları şarıl şarıl döken, yağdıran Allah'tır.

H.Yazır

Yağmuru bolca yağdıran biziz

Ayetteki sabebnâ ve sabb kelimeleri “indirmek, yağdırmak, bol bol dökmek”, el-mâ’ sözcüğü ise “yağmur” demektir. Bu ayeti önceki ayetle ilişkilendirilerek, baştaki ennâ edatına “nasıl” anlamı da verilebilir. Bu durumda her iki ayet şöyle tercüme edilebilir: “nankör insan gıdasına baksın ki, (onu oluşturan) suyu nasıl bol bol yağdırmışız.”  Tercümede “bol bol, bolca” ifadelerine yer vermemizin nedeni, ayette fiilin mef’ule aynı kökten getirilmesidir.

Nebe 78/14 te açıkladığımız üzere, Yüce Allah hayatın kaynağına suyu yerleştirdiğini ve her canlı şeyi sudan yarattığını beyan ederek (Enbiya 21/30) bir çeşit “canlanmak” demek olan bitkilerin yeşerip ürün vermesi için öncü gücün su olduğunu belirtmektedir. Suyun bitkilerin ürün vermesindeki etkisini ortaya koymak anlamında daha başka ayetlerde vardır. (Yunus 10/24; Kehf 18/45; Hacc 22/5; Neml 27/60; Hadid58/20) Hepsini birlikte düşünerek, suyun hayatımızdaki önemine bir kez daha dikkat çekilmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Aslında yağmuru yağdıran varlığın Yüce Allah olduğunu itiraf eden (Yunus 10/31; Neml 27/60; Ankebut 29/63) bu nankör insan tipinin sorunu, yoktan var eden Allah’ın yeniden yaratamayacağına inanmasıdır. Surenin son bölümünde vurgulanacağı üzere, bu tip insanlar ahirete inanmadıkları için, Yüce Allah onlara hem kendi vücut yapılarındaki dönüşümleri, hem de tabiattaki değişim örneklerini hatırlatmakta, bu hayatın sonunda başka bir hayatın daha yaşanacağını bilip ona inanmalarını istemektedir.

M.Okuyan

25. Doğrusu suyu bol bol indirdik.

Enbiya 30 da bütün canlıların, yani H2O “iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomunun bir araya gelmesi” nden yaratıldığı, tüm canlılığın kaynağını suyun teşkil etmekte olduğunu Yüce Allah bizlere bildirmektedir. Yeryüzünde maddi hayatın yürümesi için gerekli olan yiyecekleri temin etmek veya yetiştirmek için suyun gerekliliğine dikkat çekmektedir. B.Bayraklı

Ardından toprağı göz göz yaran Biziz

Ayetteki şekaknâ ve şakk kelimeleri “yarmak, çatlamak”, el-ard sözcüğü ise “yeryüzü, toprak” anlamlarına gelmektedir.

Hacc 22/5 te öldükten sonar diriltilmenin bir anlamda ispatı bağlamında şu şekilde ifade edilmektedir: “Önce yeryüzünü kupkuru bir halde görürsün; fakat ona indirdiğimiz suyun ardından canlanır, kabarır ve her türden göz alıcı bitkilerle yeşerir.” Her iki ayet, birlikte düşündüğümüzde, maksadın yağmurla buluşmasından sonar tohumun filizlenmesi ve ardından toprağın yarılması olduğu kolaylıkla anlaşılabilecektir. Hacc 22/5 in bütününde de ifade edildiği gibi, burada hedef inkârcı insan tipine hayatın her alanında örnekler getirilerek öldükten sonar diriltilmenin gerçekleşeceğini beyan etmektir.

Kuru toprağın canlandırılmasının asıl amacını belirlemede Fussilet 41/39 ayet de çok önemlidir ve ufuk açıcıdır. Ayet mealen şöyledir: “Onun varlığının delillerinden biri de şudur: Sen toprağı boynu bükük (hareketsiz, ölü, cansız) olarak görürsün; ama onun üzerine (yağmur) suyunu indirdiğimiz zaman, harekete geçer ve kabarır (uyanıverir). Ona hayat veren, elbette ölülere de hayat verecektir. Çünkü O, her şeye gücü yetendir.” İşte bu ayette, suyun toprakta meydana getirdiği değişim ortaya konulmakta ve konu, öldükten sonra mahşerde yeniden diriltilmeyle ilişkilendirilmektedir.

Abese 26 da ifade edilen “toprağın yarılması” işlemi, kuraklık nedeniyle yaşanan çatlamalar demek olmadığı gibi, kıyamet için yeryüzünün parçalanması da değildir. (Meryem 19/90; Kaaf 50/44) Burada anlatılan husus, bitkilerin oluşum sürecine dikkat çekmek, suyun etkisini ortaya koymak ve hepsinden önemlisi, bütün bu yaşananların Yüce Allah’a nispetinin unutulmamasıdır.

Konuyla ilgili çok çarpıcı bir ayet meali şöyledir: “Göklerin yağmuru bir ölçüye göre sürekli indiren O’dur. Bu sayede Biz, ölü toprağı diriltmekteyiz. İşte yine aynı şekilde siz de (öldükten sonar topraktan) böyle çıkartılacaksınız.” (Zuhruf 43/11) M.Okuyan

Sonra toprağı nasıl da yardık.

26. Sonra da toprağı güzelce biz yarmaktayız. Hacc sûresinde "Yeryüzünü sönmüş kül halinde görürsün. Fakat biz ona suyu indirdiğimizde harekete geçer, kabarır." (Hacc, 22/5) buyrulduğu gibi bu yarma, o sönük kupkuru yerküre, yağmurların inmesiyle harekete geçip kabarmaya, sonra çatlayıp bitkiler çıkarmaya başladığı bir yarmadır ki bunu da yapan Allah'tır.

H.Yazır

27. Orada tahıl ürünleri yetiştiren Biz’ iz.

Ayetteki enbetna fiili, “yetiştirmek, bitirmek”, habb kelimesi ise “arpa, buğday gibi hububat, tahıl” anlamına gelmektedir. Habb veya habbe hem ürünün tohumu, hem de bizzat ürünün meyvesi için kullanılan ortak bir kelimedir. Kuran da bu kelime, tekil ve çoğul anlamda aynı kalıpta kullanılmaktadır. (Bakara2/261; Enam 6/59,95; Enbiya 21/47; Lokman 31/16; Yasin 36/33; Kaaf 50/9; Rahman 55/12; Nebe 78/15; Abese 80/27)

Bu ayet özelinde söylenebilecek sözlerden biri şudur: tahıl ürünlerinin ve diğer mahsullerin tohumuna habb/habbe denildiği için, ilahi sevgi olmadan hiçbir tohum, ürüne dönüşemez. Mahbup olan Yüce Allah’ın sevgisi olmadan hiçbir habbe canlanamaz. M.Okuyan

Üzümler ve sebzeler (M.Okuyan)

Ayetteki ıneb kelimesi “üzüm, üzüm bağları”, kadb sözcüğü ise “sebze” demektir. İsra 17/91 de de geçen ıneb kelimesi, “üzüm” anlamına gelmekte, pek çok ayette ise a’nâb şeklinde çoğul kalıpta kullanılmaktadır. (Bakara 2/266; Enam 6/99; Rad 13/4; Nahl 16/11,67; Kehf 18/32; Mü’minun 23/19; Yasin 36/34; Nebe 78/32) Ancak kadb kelimesi sadece bu ayette vardır ve “sebze” anlamına gelmektedir.

Bazı âlimler, bunun hayvan yiyeceği anlamında “yonca, ekin” anlamına geldiği görüşündedir. (Bu görüş de doğru olabilir. Ancak kadb kelimesinin, insan yiyeceği olan “sebze” anlamı da vardır. “Otlak, çayır, ekin” anlamlarına gelen ebb kelimesi pasajın sonunda zikredildiği için kadb kelimesini “sebze” anlamında almayı tercih ettik. M.Okuyan

Zeytinler ve hurmalar

Ayetteki kelimeler zeytin ve hurma anlamına geldiği gibi, bir anlamda bunların yetiştirildiği zeytinlik ve hurmalıkları da ifade etmektedir. M.Okuyan

İri ve sık ağaçlı bahçeler,

30. Bu suretle o yerkürede bitirmekteyiz: hububat ve (bildiğiniz) üzüm ki yerkürenin sürülüşünde, hububat ve bağların bakımında insanların çalışmalarının da bir kıymeti olmakla beraber o kara toprakta böyle daneler, üzümler yetiştirecek derecede kabarma ve olgunlaşma uyandıran hep yüce Allah'tır, taze yonca veya sebze, zeytin ve hurma ağaçları, bahçeleri, girift ağaçlı. Bu kelime "galbâ" kelimesinin çoğuludur. Hadika-i galbâ, ağaçları iri boylu ve birbirine girift bahçe demektir. Bu kelimenin aslı "boyun" a sıfat olmaktır. Boynu kalın adama ağleb denilir.

H.Yazır

Sık ağaçlı bahçeler

Ayetteki hadâık kelimesi “ bahçeler”, ğulb ise “sık” demektir. Hadıka kelimesinin, “etrafı çevrilmiş bahçeler” (Neml 27/60; Nebe 78/32) anlamının da bulunduğu beyan edilmektedir. (Bu takdirde maksat “çevrili ve sık bitkilerin bulunduğu özel bahçeler” olur. İbn. Abbas da ğulb kelimesinin “iri” anlamına geldiğini beyan etmektedir. Öyleyse maksat yeryüzünde iri ve sık ağaçların bulunduğu bahçeler veya ormanlardır.

Her iki görüşü de dikkate alarak, ayetteki bu tamlamanın, bir taraftan “etrafı çevrili ve özenle yetiştirilmiş bahçeler”, diğer taraftan “iri ve sık ağaçların bulunduğu ormanlar” anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Her iki durumda da bahçelerin veya yeşilliklerin, insanların muhtaç olduğu ve her zaman kendilerinden çeşitli şekillerde yararlandıkları küçük-büyük bitkilerden oluştuğu anlaşılmaktadır. M.Okuyan

Meyveler ve çayırlar

Ayetler fakihe kelimesi “meyveler”, ebb sözcüğü ise “çayır” demektir. Kuran da oldukça fazla yerde kullanılan fakihe kelimesi “meyve” anlamına gelmekte ve bir anlamda bütün meyve türlerini içermektedir. Bu kelime çoğul olarak fevakih şeklinde de üç ayette geçmektedir. (Mü’minun 23/19; Saffat 37/42; Mürselat 77/42)

Kuran da sadece bu ayette geçen ebb kelimesi ise Naziat 79/31 inde işaretiyle “ot, çayır” anlamına alınmalıdır. Bu kelime hakkında çeşitli tartışmalara yapılmışsa da, maksadın bir sonraki ayette yer alan “hayvanlar” anlamındaki en’am kelimesi gereği “hayvan yiyeceği, yani ot, çayır” olduğunu düşünmekteyiz. Fakihe, esas olarak insan yiyeceği anlamına alınırsa, ebb de hayvan yiyeceği olarak anlaşılabilir. Bu durumda, Yüce Allah’ın, insanların ve diğer canlıların hayatlarını devam ettirebilmeleri için gerekli gıdaları yarattığı anlaşılmaktadır. M.Okuyan

Sizi ve hayvanlarınızı yararlandırmak için (bütün bunları var eden Biziz) M.Okuyan

Ayetteki meta kelimesi “geçimlik” en’am sözcüğü ise “hayvanlar” demektir. Bütün bu yaratılan ürünlerin yaratılma nedeni, insanların ve hayvanların geçimi olarak belirlenmektedir. Ayetteki meta kelimesi, genellikle ni’met/naîm kelimelerinin zıddı olarak kullanılır ve dünyevi hazları ifade eder. Bu nedenle met’a denen geçimlikler, devamlı ve sabit değildir; ayrıca bir mükemmellik de arz etmezler.

Bu kelime, özellikle insanın dünya hayatına aldanışını ifade eden bir bağlamda Al-i İmran 3/196 da da geçmektedir. M.Okuyan

Kulakları sağır eden o ses geldiğinde

Ayetteki câet fiili “gelmek”, es-sahha kelimesi, “vurmak, çarpmak” anlamına gelmektedir. - Şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiğinde-

Ayetin başındaki izâ edatı “şart edatı” olduğu için, devam eden cümle de “şart cümlesi” dir. Bu cümlenin cevabı “Herkes kendi canıyla meşgul olacaktır.” Anlamında gizli bir ifade olarak Kabul edilmektedir.

Es-Sahha kelimesi tıpkı el-vakıa “meydana gelen büyük olay”, (Vakıa 56/1) el-hakka “gerçekleşen hakikat”, (Hakka 69/1-3) et-tâmme “her şeyi bastıran büyük felaket” (Naziat 79/34) ve el-kâria “çarpıp gelen şey” (Karia 101/1-3) gibi kıyametin isimlerinden biridir. Haliyle es-sahha kelimesi de “kulakları sağır eden gürültü” anlamına gelmektedir.

Ayetteki es-sahha kelimesi, bazı âlimlere göre, mahşer için insanların yeniden dirilmesine yönelik sesleniştir. Zemahşerî, söz konusu kelimenin “bir sese kulak vermek” anlamındaki kullanımı gereği, ayetin diriltilmeye ve yargılanmaya yönelik bir anlam verdiğini beyan etmekte, böylece Sura üfürmenin sâhha ile nitelendirilmesinin mecaz olduğunu belirtmektedir. (Bu yoruma göre söz konusu ayet kıyametle değil, mahşerle ilişkilidir; haliyle anlam da “Sur’a ikinci üfürülüş” olmaktadır.

Ayette ki sahha adlı gürültünün gelmesi, böyle bir bağrışmanın yaşanmasını da ifade edebilir. Mahşerde cehennem ateşine atılacak suçluların bağrışmaları (Fatır 35/37) ve imdat çığlıkları Kuranda haber verilen gerçeklerdendir. (İbrahim14/ 22)

Bu durumda ayetteki maksadın, yargılamanın hemen öncesinde yaşanacak bir durum olduğunu söylemek de mümkündür. M.Okuyan

Bu durum pek çok ayette dile getirilmektedir. Hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşıyamayacaktır; hiç kimse başkasının günah yükünü çekemeyecektir. (Enam /164; İsra 17/15; Fatır 35/18; Zümer 39/7; Necm 53/38) Hiç kimse bir başkasından, yani hiçbir baba oğlundan, oğul da babasından bir şey gideremeyecektir. (Lokman 31/33) Kişi en yakınından yardım istese de, günah yükünden hiçbir şey başkasına devredilmeyecektir.(Fatır 35/18) Yardım isteyenin imdadına yetişmek mümkün olmayacağı gibi (İbrahim 14/22) kendisinden yardım istenenler de buna güç yetiremeyeceklerdir (Yasin 36/75) Azabı gördüklerinde, kendilerine tabi olunanlar, tabi olanlara sırtlarını dönecekler, aralarındaki bütün ilişkiler kökten kesilecek (Bakara 2/166) ve hiçbir dost başka bir dostundan yardım alamayacaktır. (Duhan 44/41; Mearic 70/10)

Örneklerini çoğaltabileceğimiz bu ayetlerde de görüldüğü üzere, mahşerde yargılanma öncesinde ve o esnada herhangi bir yardımlaşma mümkün olmayacak, kişiler kendi yaptıklarını karşılarında bulacaklardır. (Necm 53/39-41; Zilzâl 99/7-8)

Abese 34-36 da sözü edilen kaçışma, mahşerin bu hakikatine bir işaret olarak da anlaşılabilir. Şu husus unutulmamalıdır ki, bu kaçışma yargılanma öncesindedir. Yargılanma sonrasında cennetlik oldukları ortaya çıkanlar ise, salih olan babaları, eşleri ve nesilleriyle birlikte adn cennetlerine girecek (Rad 13/23; Yasin 36/56) nesilleriyle buluşturulacak (Tur 52/21) ve ailelerinin yanına mutlu bir şekilde döneceklerdir. (İnşikak 84/9)

Abese suresinin bu ayetlerinde dile getirilen kaçışma, aslında mahşerin bir başka gerçeğini de hatırlatmaktadır. Dünya dolusu fidye vermek isteseler de, inkârcı olarak ölenlerden bunun kabul edilmeyeceği Kuran da beyan edilmektedir.(Al-i İmran 3/91) Suçlu insanlar ahirette birbirlerinin görüş alanına girdiklerinde, azaptan kurtulmak için kendi öz oğullarını, eş, kardeş ve kendilerini besleyen yakınlarını, hatta yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek isteyecekler, (Mearic 70/11-14) ancak bu teklifler kesinlikle dikkate ve ciddiye alınmayacaktır.

Öyleyse, mahşerde birbirinden kaçışmaya veya fidye vermeye neden olabilecek davranışlardan bu dünyada uzaklaşmak durumunda olduğumuz ortaya çıkmaktadır. Dünya hayatında malına, şöhretine, parasına, makamına veya çevresine güvenip mahşer duruşmasını inkâr eden ve bu surenin başından beri davranışları kınanan nankör insan tipi başta olmak üzere, bütün insanlar bu ilahi sese kulak vermeli ve dünya hayatlarını istenen düzeyde yaşamaya çalışmalıdır. M.Okuyan

Onlardan her birinin o gün başından aşan işi vardır.

37. Çünkü onlardan her kişinin o gün kendisine yeter bir işi vardır. Yani kendisini meşgul eden öyle önemli bir işi, bir meşgalesi vardır ki başından aşar. Onun önemi başkalarını düşünmeğe, yardıma koşmaya meydan vermediği gibi ayrıca onlardan kaçırır, hepsini feda ettirir, kimisi kendi başının derdiyle onlara yardımdan kaçar, kimisi de sorguya çekilmekten kaçar. Çünkü kardeş, "sen bana dünyada yardım etmedin" diye; ana baba, "sen bize iyilikte kusur ettin" diye; karısı, "sen bana haram yedirdin" diye; çocukları, "sen bize dinimizi belletip öğreterek bizi irşat etmedin" diye yakasına sarılırlar.

Taberaní, İbnü Merduye, Beyhakî ve Hâkim müminlerin anası Sevde binti Zem'a'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Hz. Peygamber (s.a.v); "İnsanlar Kıyamet günü yalınayak, çırılçıplak, sörpük ve sarkık, ter, gem gibi boğazlarına takılmış ve kulaktozlarına çıkmış bir halde haşr olunurlar" buyurdu.

"Ey Allah'ın Resulü! Eyvah o ne sefillik, birbirinin ayıbına bakacaklar" dedim. İnsanlar bundan meşguldür" buyurdu ve şu âyeti okudu: "Onlardan her kişinin o gün kendisine yeter bir işi vardır."

Ebu Ubeyde ve İbnü Münzir'in Katâde’den rivayetlerinde de şöyle denilmiştir: "Kıyamet günü insan tanıdığı bir kimseyi görmekten sıkıldığı kadar hiçbir şeyden sıkılmaz. Çünkü yaptığı bir haksızlık nedeniyle peşine düşülmesinden korkar." H.Yazır

(Çünkü) o gün herkesin kendine yetip artacak bir işi, meşguliyeti olacaktır.

Ayetteki imri kelimesi “kişi, şahıs” şe’n sözcüğü “iş, meşguliyet”, yuğni fiili ise “kendine yetmek” anlamına gelmektedir. Son iki kelimeyi birlikte “yeterli mazereti olmak” veya “yeterli bir endişe kaynağı” şeklinde anlamak mümkündür.

Bu ayet öncekilerde sözü edilen kaçışın gerekçesini ortaya koymakta ve herkesin o gün kendine yetecek kadar işinin ve meşguliyetinin bulunacağını beyan etmektedir. Hiç kimse, en yakını dahi olsa başkasıyla ilgilenemeyecek, herkes dünya hayatındaki kazanımlarının hesabını kendisi verecektir. Ayetteki yuğni fiili, “kişinin kendisini meşgul etmesi” anlamına geldiği gibi, “kişiyi yakınlarından alıkoymak, geri durdurmak, yüz çevirtmek” anlamına da gelebilir. Bu durumda, her ne olursa olsun, kişinin kendi durumunu düşünmek ve kendi meselesiyle ilgilenmekten başka bir işe fırsatının ve imkânının bulunmayacağı ortaya çıkmaktadır.

Mahşer duruşması için, insanlar yedi aşama yaşayacaklardır. Bunlar sırasıyla “diriltme, toplanma, Allah’a sunulma, bilgilendirme, sorgulanma, değerlendirme (yargılanma) ve cennet veya cehenneme sevk edilme.”  Ayetteki meşguliyet işte diriltildikten sonraki bütün bu aşamaları içermektedir. Bu aşamaların yaşanması noktasında, sorgulanma yerine gelmek için sahha denilen müthiş sese kulak verilmesi ve kaçışma işlemi, “diriltme” ile “toplanma” aşamaları arasında yaşanacaktır. M.Okuyan

O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.

İbn. Kuteybe ayette geçen yuğni kelimesini ve cümleyi “kişiyi yakınlarından alıkoyacak, geri durduracak, yüz çevirtecek bir işi meşguliyeti olacak” şeklinde manalandırmıştır. Bir bakıma bu ayet önceki ayetler grubundaki kaçma eylemini açıklamaktadır. Çünkü : “O gün; hiçbir dost hiçbir dosta, hiçbir hususta fayda veremeyecektir. “(Duhan 44/41)

“Dost dostu soramaz.” (Mearic 70/10) Çünkü o gün “Hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz, hiç kimseden şefaat kabul edilmez, fidye alınmaz, onlara asla yardım da yapılmaz.” (Bakara 2/48)

“Hiç kimse başkası namına hiçbir şey ödeyemez, kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da görmezler.” (Bakara 2/123)

“Ey iman edenler! Kendisinde alış-veriş, dostluk ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yoluna harcayın.” (Bakara 2/254)

Kimsenin kimseye faydası olmayacağından dolayı, herkes kendi derdinin peşine düşecek ve adeta kimseyi göremeyecektir. B.Bayraklı

Yukarıdaki âyetler, bu insanların mutlu veya mutsuz olduklarının yüzlerinden anlaşılacağını haber vermektedir.

Bu tablo Kur’ân’da başka ayetlerde de yinelenmiştir:

O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, kâfirliğinizden dolayı tadın cezayı!” Ve yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada temelli kalacaklardır. Âl-i İmran; 106,107.

O gün kimi yüzler parlayacak, Rablerine bakacaklardır. Ve o gün kimi yüzler de asıktır, bel kemiklerinin kırılacağını düşünürler. Kıyamet; 22–25.

H.Yılmaz

38-39. Ogün birtakım yüzler parıl parıldar; güler ve müjdelere sevinir.

Ayetlerdeki müsfira kelimesi “ışıl ışıl, pırıl pırıl, sabah aydınlığı gibi” Ayette kast edilen yüzler, mümin, itaatkâr ve cennetlik oldukları kendilerine bildirilen insanlara ait olacaktır. Burada yüzlerin anılması “parçayı anarak bütünü kast etme” kuralı gereğidir, maksat ödülü hak edenlerdir. Yüzün sevinçli olması, sahibinin huzurlu oluşunu ifade etmektedir.

Salat kelimesinin özel olarak “namaz” anlamından ziyade, genel olarak Allah rızası için yapılan bütün fedakârlıklar anlamına geldiğini düşünmekteyiz. Çünkü salat kelimesi, ikame kökünden sözcüklerle birlikte kullanıldığında özel olarak “namaz ibadeti” anlamını verir; burada böyle bir kullanım söz konusu değildir.

M.Okuyan

dâhika sözcüğü “(sevinçten dolayı) gülen, neşeli, rahat”, müstebşira kelimesi ise “sevinçli” demektir.

Güler, sevinir.

39. Güler, çünkü hesaptan kurtulmuştur; Müjdelenir, sevinir, çünkü Allah'ın rahmet rızasını elde ederek Hakk'ın cemaline kavuşmaktadır. H.Yazır

Ayetlerdeki vücuh kelimesi “yüzler”, yevmeizin ifadesi “o gün” ğabera sözcüğü “toz toprak”,

Ahirette insanların yüz ifadeleri hakkında daha başka ayetler de vardır.

“Nice yüzlerin ağardığı, nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün). Yüzleri kararanlara, ‘İnanmanızdan sonar kâfir mi oldunuz? Öyleyse inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı!’ (denilir), Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler; orada çok uzun sureli kalacaklardır.” (Al-i İmran 3/106-107)

“Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi? O gün bir takım yüzler zelildir. Durmadan çalışır, (fakat boşuna) yorulur; kızgın ateşe girer. Onlara kaynar su pınarından içirilir. Onlar için kuru dikenden başka yemek yoktur. O ise ne besler, ne de açlığı giderir. O gün birtakım yüzler de vardır ki mutludurlar, çabalarından hoşnut olmuşlardır. Yüce bir cennettedirler. Orada boş bir söz işitmezler.” (Ğaşiye 88/1-11)

“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerini bekleyeceklerdir. Yüzlerde vardır ki, o gün buruşacaktır.”

(Kıyamet 75/22-25)

Cennetliklerle cehennemliklerin yüz ifadelerinin ikişerli olarak bir arada verildiği bu örneklerin dışında, Mü’minun 23/104 te, “ateş yüzlerini yakar, orada suratları çirkin ve gülünç bir halde bulunurlar” buyurularak, yanan yüzün durumu dile getirilmektedir.

Furkan 25/34 te “Yüzükoyun cehenneme (sürülüp) toplanacak olanlar; işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır” ifadesi gereği; bunların yüzüstü cehenneme sürülecekleri ifade edilmektedir. Yine, Ahzab 33/66 da yüzlerinin ateşe çevrileceği, İbrahim 14/50 de yüzleri ateşin bürüyeceği, Zümer 39/60 ta yüzlerinin kararacağı şeklinde bilgiler verilmektedir.

Enbiya 21/39 da yüz ve sırtlara ateşin vurulmasından da söz edilmektedir. Tevbe 9/35 te geçen bir ifadeye göre, cehenneme atılanların o gün alın, yan ve sırtlarının ateşle dağlanacağından söz edilmektedir. 

M.Okuyan

Bu ayetlerde geçen ğabera “toz”, katera de “duman şeklindeki siyahlık” demektir. Terhaku ise “tez elden Helen, çabucak helak olmak” anlamına gelen rahktan türemiştir. Burada toz ile siyahlığın birleşmesi anlatılmakta ve onun korkunçluğu ifade edilmektedir. Bazı kimselerin yüzünü toz kaplayacak ve simsiyah bir görüntü verecektir.

El-kefera “kâfirler” demektir. İnkâr psikolojisi, ahirette yüze yansıyacak, orada toz olarak birikip korkunç bir siyahlık meydana getirecektir. El-fecera, “Allah’a iftira edip yalan söyleyen kimseler” demektir. Bir bakıma “Allah’ın çocuğu vardır diyenler, Allah’a eş koşanlar, O’na iftira ettikleri gibi, Allah’ın dinde emretmediğini emretmiş gibi söyleyen, fetva veren, diliyle gelişigüzel helal, haram diyerek Allah’a iftirada bulunanlar bu kavramın kapsamına girmektedirler. Bir bakıma bu insanlar bu dünyada haktan sapmışlardır.

“Nice yüzlerin de karardığı günü düşün. Yüzleri kararanlara, ‘İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı’ denir” (Al-i İmran 3/106) ayetinde ifade edildiği gibi inkâr onların yüzüne yansıyıp yüzlerini karartacaktır. Bu anlatımda insanları inkârdan ve Allah’a iftiradan caydırma metodu ile eğitim vardır.

B.Bayraklı

Onları karanlık bürümüş,

41 O tozu da is gibi bir karalık sarmıştır. Yüzlerde böyle tor toz ile karanın bir araya gelmesi ise, korku ve zelillik ile elem ve azabın en ürkütücü bir şekilde ortaya çıkışıdır. H.Yazır

İşte bunlar, evet bunlar küfre sapanlar, kötülüğe batanlardır.

Surenin bu son âyeti, önceki iki âyette belirtilmiş olan “üzerleri toz-toprak, yüzlerini is bürümüş” kimselerin kâfirler ve Facirler olacağını bildirmektedir.

“Küfür” ve “kâfir” sözcüklerinin ne anlama geldiği Kâfirûn sûresinin tahlilinde açıklanmıştı. Ancak kısa da olsa hatırlatmakta yarar görüyoruz:

“Küfür” sözcüğünün esas anlamı “örtmek” demektir. Bu anlamdan hareketle, erişilen nimetleri yok sayarak teşekkür etmemeye küfür [nankörlük] denmektedir.

“Kâfir” sözcüğü, “nimetlere nankörlük eden, onlara uzak kalan, onlardan kaçınan, onların üzerini örten” anlamında, “kefera” fiilinin ism-i faili olarak kullanılır.

“Küfür” sözcüğünün terim anlamı ise “Allah’ın varlığını, birliğini, elçileri vasıtası ile gönderdiklerini inkâr etmek” demektir. Bu duruma kısaca imansızlık da denilebilir.

“Kâfir”, imanı olmayan kimseye verilen isimdir.

FÜCÛR:فجور - fücûr” sözcüğü sözlükte “yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak” olarak tarif edilmiştir. Kur’ân, bu eylemin olumlusu için “فجر - fecr”, olumsuzu için “فجور - fücûr” sözcüklerini kullanmıştır.

“Fecr” sözcüğü Kur’ân’da “olumlu anlamda yarılıp açılmak, fışkırmak, yeri açıp kaynak fışkırtmak” manalarında kullanılmıştır:

Yeryüzünden kaynaklar [فجّرنا - feccernâ] fışkırttık; sonunda su [sular], daha önce belirlenen bir buyruk üzere birleşti. Kamer; 12.

Her iki bahçe de, hiçbir şeyi eksik bırakmaksızın, ürünlerini veriyorlardı. Aralarından bir de ırmak [فجّرنا -feccernâ] yarmıştık [akıtmıştık] . Kehf; 33.

Bundan sonra, yürekleriniz katılaşarak taş gibi, hatta daha da katı kesildi. Çünkü öyle taşlar vardır ki, içinden nehirler [“يتفجّر - yetefeccerü] fışkırır. Öylesi de vardır ki, çatlar, sonra ondan su çıkar. Yine öylesi de vardır ki, Allah’ın haşyetinden yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir. Bakara; 74.

Olumsuz anlamdaki “yarmak, yırtmak” anlamını ise “fücûr” sözcüğü karşılamaktadır. Kur’ân’ın olumsuz anlamda kullandığı “fücûr” sözcüğü, gerek dil bilimciler ve gerekse din bilginleri tarafından “Şakku setri’d-diyanet [diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması]” olarak ifade edilmiştir. Bu şekilde din-iman örtüsünü yırtıp atanlara “fâcir” denir. Bu sözcüğün çoğulu da “فجّار - füccar” veya “فجرة - fecere” şeklinde ifade edilir:

Ama insan, önünde [yaşadığı sürece] kötülük yapmak [ليفجر - liyefcüre] ister de, “Diriliş Günü ne zamanmış?” diye sorar. Kıyamet; 5, 6.

Sen onları bırakırsan, kuşkusuz onlar, kullarını saptıracaklar; yalnızca [فاجراَ - fâciren] ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurmayacaklar. Nuh; 27.

İmanın dışa yansıması nasıl ki “takva” ya da “amel-i sâlih” ise, küfrün dışa yansıması da “fücûr ”dur. Yani fücûr işlemek, gerçek imana sahip olmayanların bir karakteridir. Çünkü Allah inancı, insanın haram-helal, hayır-şer, cennet-cehennem gibi kategorilerin bilincinde olmasını sağlar. Dolayısıyla bu bilinç insanın fücûr işlemesine engel olur. Zaman zaman hataya düşen insan için daima “tövbe etme” imkânı vardır. Ancak insan aynı hatayı tekrarlamamak şartı ile Allah’ın affediciliğine sığınmalıdır. Tövbeden sonra sözünde durmamak, yalan söylemek tam anlamıyla fücûr işlemektir.

Sınırları dinle belirlenmiş davranışlara karşı çıkmak, din adına kural tanımamak, dinle getirilen kısıtlamaları kabul etmemek, dolayısıyla her türlü irili ufaklı günahı işlemek facirlerin en belirgin özelliklerindendir. Bu insanlar dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerine inanmadıklarından ya da Allah’a döneceklerini düşünmediklerinden, her türlü fücuru işlemekten çekinmezler.

Kur’ân, fücuru işleyenlerin kâfir ve cehennemlik olduklarını bildirmiştir:

Füccar [inançsızlar] ise kesinlikle Cahîm’de [Cehennem ’de] olacaklar. İnfitar; 14.

Hayır… Hayır… Füccâr’ın [inançsızların] kitabı [yazgısı] siccindedir [Zindan Cehennemi ’ndedir] .Ve kim söyleyecek sana, siccinin [Zindan ’ın] ne olduğunu?- O, rakamlanmış [yazılmış] bir kitaptır [yazgıdır] ! Vay haline, o gün, yalanlayanların ki onlar, karşılık Günü’nü yalanlayanlardır. Gerçekten de, onu sınırları aşan günahkârdan başkası yalanlamaz.

Muttaffifin; 7–12.

Yoksa inanan ve iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutarız? Ya da takvalıları, yoldan çıkanlar [füccar] gibi mi tutarız? Sad; 28.

Dikkat edilirse, bu ayetlerde tüm insanlar, “müminler” ve “kâfirler” olmak üzere iki gruba ayrılmış olarak ele alınmıştır. Müminlerin grubu “ebrar”, kâfirlerin grubu da “füccar” olarak isimlendirilmiştir. Kur’ân, “ebrar” ile “füccar” sözcüklerini birbirinin tam zıddı olarak kullanmaktadır. Bu da şu demektir:

İslâm dışı yaşayan, Allah’a teslim olmayan, din-iman tanımaz kimseler olan fücûr ehli, takva karşıtı olan davranışları sonucunda, kendilerini oradan hiç kimsenin kurtaramayacağı cehenneme girecek, kesinlikle müminler [müttekiler] ile bir tutulmayacak, onlarla aynı kefeye konulmayacaktır.

H.Yılmaz

İşte bunlar kâfirlerdir, günaha dalan suçlu insanlardır.

Ayetteki el-kefera kelimesi “küfrü hayat tarzı edinenler, kâfirler, nankörler”, el-fecera sözcüğü ise “fütursuzca günah işleyen, ilahi emirlere hiç itaat etmeyen, yoldan çıkmış, sorumsuz kişiler” demektir.

Surenin son ayetinde ise, yüzü toz toprak içerisinde olacakların kimlikleri açıklanmaktadır. İşte bunlar, yüzleri kapkara kesilecek kişilerdir. Buradaki el-fecera kelimesini el-kefera kelimesinin bir sıfatı olarak da kabul edebiliriz ki bu durumda “haddi aşan kâfirler” anlamı söz konusu olur.

Surenin başından beri kendilerinden söz edilen, nankörlük yaptıkları belirtilen, yaratılışı hakkında hiç düşünüp ibret almadığı gibi çevresine de bakmayan bu tiplerin, nankörlükte ileri giden ve bütünüyle yoldan çıkanlar olduğu açıkça beyan edilmiş olmaktadır. Bunlar Yüce Allah’ın kesin emirlerini görmezlikten geldikleri gibi, haramlarını da tereddütsüz bir şekilde işleyenlerdir. Bu insanlar dünyada gerçeğin üzerini örttükleri gibi, ahirette de zillet kendilerini örtecek, adeta tanınmaz hale geleceklerdir.

Abese suresinin son ayetinde kullanılan hüm zamiri, nankörlüğü, azgınlığı, ilgisizliği, hak hukuk tanımazlığı, haddi aşmayı, duyarsızlığı ve nihayet inkârı hayat tarzı edinen bu tiplerin, özellikle bu hale getirilecek kişiler olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, her günahkârın böyle olmasının gerekmediği sonucunu dolaylı olarak vermektedir. Çünkü Yüce Allah, küçük günah işleyenleri, (Nisa 4/31) dahası şirk hariç bütün günahları dilediğine bağışlayabileceğini pek çok ayette belirtmektedir. (Bakara2/284; Nisa 4/48, 116; Zümer 39/53) 

M.Okuyan