(Ahkâf - 28.Ayet)

<< Geniş Meal

Tekvîr

Arapçada 'Tekvir', dürülmek, sönmek, sarmak anlamına gelir. Örneğin başın üzerine sarığın sarılması şeklinde ifade edilir.

Mevdudi

Âyet: Güneş katlanıp dürüldüğünde,

“تكوير - tekvîr” sözcüğü, “كوّرت - küvviret” fiilinin mastarı olup “كور - kevr” sözcüğünden türemiştir. Tekvîr; yuvarlak şekle sokmak, toplamak, sarık sarar gibi sarmak, bohçalamak anlamlarına geldiği gibi, devirmek, kürümek, yıkıp atmak anlamlarına da gelir. Bu sözcük Arapça’dan Farsçaya ve Farsçadan da Türkçeye “kör olmak” anlamında geçmiştir. Sözcüğün yapısı [tef’il babından oluşu] çokluk, peklik anlamlarını içerir. Bu kalıp işin “çok” yapıldığını ifade ederek fiile “çok sarılmış, çok yuvarlanmış” anlamını kazandırır. Bu hususlar dikkate alındığında “Küvvirat” sözcüğü âyette “Güneş iyice köreltildiğinde” anlamını ifade eder.

H.Yılmaz

Kıyamet sahnesi olarak ilkinin daha anlaşılabilir olduğunu söylemek durumundayız. Mürselat 77/8 de geçen “yıldızların sönmesi” ifadesi, elbette bir yıldız olarak güneşi de içermektedir, Dolayısıyla güneşin dürülmesini, ışığının sönmesi olarak anlamak gerekmektedir.

Güneşin dürülmesi, aslına dönmesi, ayrıldığı ilk fıtratına doğru yol alması ve yeniden yapılanma için bir taraftan yolun sonuna gelip diğer taraftan yeni bir oluşumun ilk adımını atması şeklinde de anlaşılabilir. Nitekim (Enbiya 104) e göre, Yüce Allah kıyamet günü gökleri “sayfaları dürer” gibi dürecek ve âlemi ilk kez nasıl yarattıysa yaratılışı iade edecek, yani onu yeniden yaratacaktır. Sayfaların yazı tomarı gibi dürülmesi, bir gün onların yeniden açılmasını hatırlattığı gibi, göğün dürülmesi de bir sure sonar yeniden açılmasını çağrıştırmaktadır.

Küvviret fiili, tıpkı sarığın sarılması gibi, yuvarlak bir biçimde dürülme veya bükülme anlamına gelmektedir. Bu kelime “bir taraftan eksilirken diğer taraftan artma” yı da içerir. Bu durum, sadece yuvarlak nesnelerde gerçekleşebilir. Güneşin dürülme işleminde olduğu gibi, yuvarlak cisimler için kullanılan bu fiilin, (Zümer 5) te “gece ve gündüz” içinde kullanılması, dünyanın yuvarlak veya elips şeklinde olduğunu hatırlatan mucizevi bir işaret olarak görülebilir.

M.Okuyan

Yani güneş sistemi dağılmış olacak ve yıldızlar sönecektir. Çünkü (kederet) karanlık anlamında kullanılmıştır. Yıldızlar yalnızca dağılmakla kalmayacak, aynı zamanda da söneceklerdir.

Mevdudi 

Yıldızların sönüp dökülmesi kıyamet sahnelerindendir. Yıldızların kararıp dökülmesi elbette (Mürselat 8) de geçen “yıldızların sönmesi” anlamını da içermektedir. Yıldızların veya gezegenlerin bu hali işlevlerini tamamlamaları anlamındadır. (İnfitar 2) de yeniden yapılanma, burada ise sistemin yıkılması dile getirilmektedir.

Bazı âlimlerimiz, (Enbiya 98) i delil getirerek güneş ve yıldızların kıyamet günü cehenneme atılacağını, böylece onlara tapanlara gösterileceklerini ifade etmektedirler. Söz konusu ayette “Siz ve tapındığınız varlıklar cehennemin yakıtı olacaksınız” buyurulmaktadır. Buradan hareketle kendilerine tapınılan varlıkların insanları saptıran “insanlar ve şeytanlar” olduğunu söyleyebiliriz. Cansız ve sorumsuz varlıkların cehenneme atılması Kuranda sadece “taşlar” için kullanılmaktadır.(Bakara24- Tahrim 6) Taşların seçilmesinin nedeni ise ateşin şiddetini belirtmek ve tapınılan varlıkların acziyetini ortaya koymaktır. M.Okuyan

YILDIZLARIN BULANMASI: Yıldızlar bulandığı zaman. İnkidâr, bulanmaktır. Bunda da iki mânâ rivayet edilmiştir.

Birisi, nurlarının parlaklığı bozulup sönmesi, silinmesi, "Yıldızlar silindiği vakit." (Mürselat, 77/8) âyeti de bunu açıkça göstermektedir.

Birisi de, "Yıldızlar döküldüğü vakit."(İnfitar, 82/2) buyrulduğu üzere saçılıp dökülmeleridir. Buhârî yalnız bunu rivayet etmiş, tefsirciler de çoğunlukla bunu tercih etmişlerdir. Razi şöyle der: Çünkü inkidârda asıl olan dökülmektir. İmam Halil demiştir ki: "Ard arda gelip döküldüler" mânâsına denilir. Kelbî de şöyle demiştir: O gün gök yıldız yağdıracak, gökte yıldız kalmayıp düşecektir. Mülk Sûresi'nde geçtiği üzere Atâ demiştir ki: Çünkü yıldızlar, gök ile yer arasında kandillerde nurdan zincirlerle asılıdır. Bu zincirler meleklerin ellerindedir. Gök ve yerde bulunanlar ölünce o zincirler meleklerin ellerinden düşecektir.

Bunları bizim anlayabileceğimiz şekilde ifade edecek olursak şöyle demek olur: Güneşin ışığı söndüğü zaman kuşku yok ki Ay ve gezegenler gibi ondan ışık alan yıldızlar tamamen bulanıp sönecektir. Sonra güneş küresi yani güneşin kütlesi patlayıp atılarak yok olduğu zaman da cisimlerin dengesini tutan ve nurdan zincirler diye tabir edilmiş bulunan genel cazibe ve çekim yok olarak âlemin dengesi bozu l muş olacağından gökte yıldızlar alev yağmurları halinde dökülüp düşüşmeye başlayacaktır.

Türkçe'de "bulanma" tabiri, İnkidâr kelimesi gibi, yukarda anlatılan iki mânâyı da ifade edebileceği kanaatiyle mealde "yıldızlar bulandığı zaman" denilmekle de bu mânâlar anlaşılabilir zannederim.

H.Yazır

Bu yorum İbrahim suresinin 48. Ayetine uygun düşmektedir. Çünkü burada anlatılan, ani bir değişim ile yerin başka bir yere, göklerin de başka göklere dönüşümü söz konusudur.

B.Bayraklı

Kıyamet koparken dağların hali ile ilgili ayetlerden bazılarına bir göz atalım.

Dağlar atılmış yün gibi olacak
وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ

Dağlar atılmış renkli yünler gibi olacak. (Karia 101/5)
Dağlar yürütülecek

وَيَوْمَ نُسَيِّرُ الْجِبَالَ وَتَرَى الْاَرْضَ بَارِزَةً وَحَشَرْنَاهُمْ فَلَمْ نُغَادِرْ مِنْهُمْ اَحَدًا

Gün olur, dağları yürütürüz de yeryüzünü çırılçıplak görürsün. İnsanları huzurumuzda toplamış, içlerinden hiçbirisini hesap dışı bırakmamışızdır. (Kehf 18/47)
Dağların un ufak edilmesi

وَيَسْپَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّٖى نَسْفًا

Sana dağlardan soruyorlar. De ki: "Rabbim onları toz edip savuracak. (Taha 20/105)
Dağlar bulut gibi hareket etmesi

وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِىَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ صُنْعَ اللّٰهِ الَّذٖى اَتْقَنَ كُلَّ شَیْءٍ اِنَّهُ خَبٖيرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ
Sen dağlara bakar da onları donuk, durgun görürsün. Oysaki onlar, bulutların dolaştığı gibi dolaşmaktadır. Her şeyi güzel ve mükemmel yapan Allah'ın sanatıdır bu. Yaptıklarınızdan gereğince haberdardır O. (Neml 27/88)
وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا

Dağlar etrafa saçılmış toz olduğu zaman. (Vakıa 56/5)

Dağların birbirine şiddetle çarpması

وَحُمِلَتِ الْاَرْضُ وَالْجِبَالُ فَدُكَّتَا دَكَّةً وَاحِدَةً

Dağlar ve yeryüzü kaldırılıp bir çarpmayla çarptırıldığında. (Hakka 69/14)

Dağların yüne dönüşmesi

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ

Dağlar yün gibi olur. (Mearic 70/9)

Dağların savrulması

وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْ

Dağlar savrulduğu zaman (Mürselat 77/10)

Yerlerin serap haline gelmesi

وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا

Dağlar yürütülecek serap olacaktır. (Nebe 78/20)

Hacc 1-2 de dile getirilen hususlar, yaşanacak felaketin boyutları hakkında fikir vermektedir.

“Ey insanlar! Rabbinizden korkunuz. Şüphe yok ki, Kıyametin zelzelesi pek büyük bir şeydir.- Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın, emzirdiğinden gaflet eder (onu) unutur ve her yüklü kadın, yükünü düşürür ve insanları sarhoşlar görürsün ve hâlbuki onlar sarhoş değillerdir velakin Allah’ın azabı şiddetlidir.”

Bugün el-ışar kelimesini “en değerli mallar” şeklinde anlamak durumundayız. Çünkü her çağın, her yörenin ve her insanın en değerli malı “on aylık gebe deve” değildir. İnsanlar, kıyamet vaktinde her neye sahipseler, yaşanacak dehşet onların terk edilmesine neden olacak kadar büyük olacaktır.

Ayetteki el-işar kelimesi, “yağmur yüklü bulutlar” anlamına da gelebilir. Bu durumda ayetten maksat “bulutların, suyunu tamamen çekmesi veya kesmesi” olur.

“Nice ülkelerin halkını zulmederlerken yok ettik. Artık duvarları çatıları üzerine çökmüş kuyuları kullanılmaz hale gelmiş, yüce sarayları terk edilmiştir.” (Hac 22/45) Dolayısıyla Tekvir 4 deki ifade de “yağmur yüklü bulutların kıyamet esnasında suyunu tamamen çekmesi” anlamına gelebilir.

Bayraklının yorumunu da burada dile getirelim. Kıyamete yakın dönemde “insanlar, özellikle gençler alabildiğine serbest bırakılacak, özgürlükler vahşete, yani vahşiliğe ve insanlığa yabancılaşmaya dönüşecek, iyiler salıverilecek, dağılacak ve vahşiler toplanacaktır. İyilerde dağılma kötülerde birleşme olacaktır. İşte bu sosyal hayatın kıyametinin kopması demektir.  

M.Okuyan

KIYILMAZ MALLARIN BIRAKILMASI: Kıyılmaz mallar bırakıldığı zaman. İşar, Uşerâ kelimesinin çoğuludur. Nifas ve nüfesa gibidir. Uşerâ, "onarlı" demek gibi olup Araplar on aylık gebe deveye doğuruncaya kadar bu adı verirler. Onlara göre bunlar, kendilerinin en kıymetli mallarıdır. Bu şekilde bunun çoğulu olan ışar sürüsü bazı yeni doğurmuş, bazısı doğurmak üzere bulunan ve en çok bakılması, gözetilmesi gereken en kıyılmaz mallar demek olur.

Bunların bırakılmasından maksat ise çobansız, bakımsız, başıboş bırakılıvermesidir. Zira yüz gösteren korkunç kıyamet olayları içinde sahipleri böyle en kıymetli mallarını bile başıboş bırakırlar. Çünkü o gün, "O günde ne mal fayda verir ne oğullar. Ancak Allah'a selim bir kalp ile varan başka." (Şuara, 26/89) diye nitelenen bir gündür.

Razi’nin yazdığına göre bazıları, âyette sözü edilen "ta'til-i ışâr"ın, bulutların kurumasından, yağmurların kesilmesinden kinaye olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Araplar bulutu, yağmur yüklü olduğu için hamilelere benzetirler. Bu mânâ mecaz olmakla beraber dağların yürütülmesiyle münasebeti de vardır.

Alû sî'nin nakline göre, bazıları da, "ziraat olunur, öşrü, vergisi alınır arazi", bazıları ise, "diyar" yani yurtlar demiştir.

Bunlar kıymetli, kıyılmaz malların bırakılması mânâsı içinde vardır.

Kurtubi demiştir ki: Kelâm, durumun dehşetini tasvir için temsil üzere söylenmiştir. Çünkü o zaman ne kıymetli mal vardır, ne de bunların bırakılması söz konusudur. Mânâ şudur: Böyle deve sürüleri olsa, sahipleri onları bırakır, kendileriyle meşgul olurlardı.

Bununla beraber âyetler sıralamayı gösteren "fâ" ile değil de "vav" ile birbirlerine bağlanmış olduğundan bunlar, dağlar yürütülmeden önce ve yerkürede sarsıntıların başladığı sırada olabilir. O zaman deve sürüleri de, yurtlar da, diğer kıymetli mallar da mevcut iken dehşetler içinde hepsi başıboş bırakılır. Şu da öyle olmalıdır: H.Yazır

VUHÛŞ, vahşi hayvanlar mânâsına olup "vahş" kelimesinin çoğuludur. Vahş, tekil olan vahşî kelimesinin cins ismidir. İnsana yakın olmayan kara hayvanlarına bu ad verilir. Ehlî ve evcilin zıddıdır. Dilimizde yabani diye de söylenir. Bunun, önceki âyette geçen "develer" le münasebeti evcile karşılık yabaninin söylenmiş olmasıdır. Bu münasebetle "vâv" ile birbirlerine bağlanmalarında bu zıtların bir araya getirilmesi var demektir. Bundan dolayı maksat, evcil ve yabani mutlak olarak hayvanların toplanması denilmiştir.

H.Yazır

Tekvir suresinin 4-5 ayetlerini Enam 38 ile açıklamamız mümkündür:

“Yerde yürüyen ne kadar hayvan, kanatlarıyla uçan ne kadar kuş varsa, bütün bunlar sizin gibi birer topluluktur. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Onlar sonunda Rableri önünde haşr edilirler.”

Demek ki mahşerde, hayvanlar da Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. Mahşer onların da mahşeri olacaktır. İşte Tekvir suresinin 5. Ayeti bu toplantıya işaret etmektedir.

B.Bayraklı

Yani, Son Saat'in tezahürlerinin dehşeti ile veya -Mutezile müfessirlerin ileri sürdükleri gibi- insanların kendilerine yaptıkları zulümlerden dolayı uğradıkları zararları gidermek üzere Allah tarafından bir araya getirildiklerinde (Razi). Ayrıca, insanlar tarafından sevilen hayvanların öteki dünyada kendilerini sevenler ile birlikte olacakları söylenmiştir (Zemahşerî). Bu yorum, 6:38'e dayanmaktadır -“yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi [Allah'ın] mahlukları olmasınlar” ve hemen ardından: “Onlar[ın tümü] Rableri (katında) toplanacaklardır”.  

M.Esed

Bu ayette "succiret" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime 'tescir' den mazi-meçhul sığasıdır. Tescir, Arapça'da tandır içindeki ateşi tutuşturmak, körüklemek anlamına gelir. Gerçi denizlerin tutuşturulması insana ilk bakışta tuhaf gelebilir ama eğer suyun gerçek yapısını dikkate aldığımız zaman, bunun hiç de tuhaf olmadığını görürüz. Bu öyle bir mucizedir ki, Allah (c.c) suyu iki farklı gazdan (oksijen ve hidrojen) yaratmıştır. Biri (oksijen) ateşin yanması için gereklidir, ikincisi (hidrojen) ise, kendi kendine tutuşarak ateş alır. Bu iki gaz birleştiğinde suyu meydana getirirler ve ateşi söndürücü bir özellik alırlar. Allah Teâlâ işte bu hususa dikkati çekmektedir. Yani bu iki gaz birbirinden ayrıldığında, hidrojen kendi kendine tutuşur ve oksijen de bu ateşi hızlandırır. Zaten bu gazların asıl özellikleri de budur.  Şiddetli depremlerde oluşan dev tusinamileri de düşünürsek. Denizlerin kabarması ve karaları işgal etmesi de dâhil edilmelidir  Mevdudi 

Ayette geçen succiret “ateşlenmek” demektir. Denizlerden volkan halinde ateşler çıkarak sular çekilecektir. İşte Hz. Peygamberin “Bir damla su kalmayacak” dediği de bunu ifade etmektedir. Demek ki İnfitar 3 te geçen “Denizler yarılıp birbirine karıştığı vakit” anlatımından sonra, bu volkan şeklinde yanma olayı meydana gelmiş olacaktır.

Demek ki denizlerin suyu bu ateşle kurutulacak, bu kurutulmadan önce fokur fokur kaynatılacaktır. Ateşin düşmanı olan su, ateşin kabarması ile buharlaşıp yok olacaktır.

Netice olarak biz bu ayete şu açılımı da getirebiliriz: Güneş denen akıl, nefsin karanlığına gömüldüğü zaman, insana yol gösteren yıldız şeklindeki bilgilerin değer kaybedip etrafa saçıldığı zaman, dağlar gibi yüce ruhlu bilginlerin kökü kazındığı zaman, aşırı özgürlüklerin vahşiliğe dönüştüğü zaman, insan nefsinin denizler gibi kaynamaya başladığı zaman kıyamet kopuyor demektir. B.Bayraklı

“succiret” (Mümin 72) “cehennemde yakılmak” (Tur 6) da “fokur fokur kabartılmak” anlamındadır. Burada sözü edilen kaynatılmak, kıyamet esnasında (denizlerden muhtemelen volkanların çıkması veya) denizlerin suyunu ateşe çevirip tamamen çekmesi olabilir. Denizlerin kaynatılması ise artık kıyamet sahnelerinin tamamlandığını göstermektedir. Çünkü su bitince dünyaya ait bedensel hayat da bitmektedir.

Esasında bütün bu hercümercin gerçekleşmesi için, yerçekiminin ve gravitenin, yani maddi varlıkları bir arada tutan atomlar arası çekim gücünün Yüce Allah tarafından tek ve basit bir emirle iptal edilmesi, tüm bu sahnelerin yaşanması için yeterli olacaktır.  M.Okuyan

ENFÜS KELİMESİNİN KURANDA KULLANILIŞI النُّفُوسُ

El-Enfüs, altı şekilde tefsir edilir:

1. el-Enfüs, kalpler manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Başka değil, zanna ve en füsun/nefislerin (yani, kalplerin) hevasına tâbi oluyorlar. (Necm/23)

Bununla beraber, ben nefsimi {yani, kalbimi} tebrik etmiyorum. Doğrusu nefs, {bedene} daima kötülüğü emreder. (Yusuf/53)

Nefsinin {yani, kalbinin} ona ne vesvese verdiğini iyi biliyoruz. (Kaf/16)

Rabbiniz, nefislerinizdekini {yani, kalplerinizdekini} en iyi bilendir. (İsra/25)

Benzeri buyruklar çoktur.

2. en-Nefs, insanın kendisi manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Nefse nefs {yani, insana insan/cana can}... (Maide/45)

Kim bir nefsi {yani, insanı}, bir başka nefse {yani, insana} karşılık olmaksızın öldürürse... (Maide/32)

3. Enfusiküm [nefisleriniz] kelimesi, dininize mensup olanlar demektir; şu ayette olduğu gibi:

Nefislerinizi {yani, birbirinizi: dininize mensup olanları} katletmeyin! (Nisâ/29)

4. Enfusiküm; sizden kendinizden, (kendi cinsinizden) manasında kullanılır; şu ayette olduğu gibi:

Andolsun ki size, nefsinizden {yani, sizden kendinizden, kendi cinsinizden} öyle bir Resul geldi ki... (Tevbe/128)

5. el-Enfüs, insan ruhu: ruhunun kabzedildiği sıradaki hayatı manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

O zalimleri, ölüm dalgaları içerisinde boğulurken ve meleklerin de ellerim uzatarak, "Nefislerinizi {yani, ruhlarınızı i canlarınızı} çıkarın!" derken bir görsen. (Enam/93)

Burada ruhlarının kabzedileceği vakit, "Ruhlarınızı/canlarınızı, çıkarın!" denileceği kastedilmektedir.

Allah ölümleri vaktinde nefisleri vefat ettirir (yani, ruhunu, kabzettiğinde insanın hayatını canını alır). (Zümer/42)

6.  Taqtulûne enfusekum [nefislerinizi katlediyorsunuz] ibaresi, birbirinizi öldürüyorsunuz demektir; şu ayetlerde olduğu gibi:

Sonra, nefislerinizi katlediyorsunuz (yani, birbirinizi öldürüyorsunuz). (Bakara/85)

Nefislerinizi katledin {yani, birbirinizi öldürün}! (Bakara/54)

7. Agtulû enfusekum [nefislerinizi katledin öldürün] ibaresinin, okunduğunda anlaşılan manaya göre (yani, kişinin kendisini öldürmesi şeklinde) tefsir edilmesidir; şu ayette olduğu gibi:

Şayet onlara, "Nefislerinizi katledin {yani, kendinizi öldürün} veya yurtlarınızdan çıkın!" diye yazsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı. (Nisâ/66)

A. Hamdi Akseki

“en-nüfus” kelimesi (İsra 25) te de geçmekte ve “bizzat insanın kendisi, özü, ruh, zat” anlamlarına gelmektedir. Aslında bütün canlılar için de kullanılan ve nefs sözcüğünün çoğulu olan “el-enfüs” kelimesi, elif lamlı olarak Kuran’da canlar (Bakara 155), “insan fıtratı” (Nisa 128), “İnsanın bizzat kendisi” (Nahl 7) “İnsanların canları” (Zümer 42-Zuhruf 71) ve “nefsani arzular”( Necm 23) anlamlarında yer almaktadır.

Kıyamet dehşetinden söz eden ayetlerden sonra, (Vakıa 7-10) da şu bilgiler yer almaktadır. “Sizler üç sınıfa ayrılacaksınız. Defterleri sağdan alanlar ne mutlu insanlardır onlar! Defterini soldan alanlar, ne mutsuz insanlardır onlar! (Hayır ve fedakarlıkta) önde olup (ödül de) önde olanlar.” İşte bu ayetlere göre, Tekvir 7 de sözü edilen husus, İbn. Abbas ve Hasan el Basrinin de belirttiği gibi, mahşerde insanları inanç bakımından guruplara ayrılmasıdır. Aslında bu yorum öncekilerin hepsini doğrudan ve dolaylı olarak içermektedir. Dolayısıyla “Mahşerde bütün insanları önderleriyle çağıracağız” (İsra 71) ayetiyle bu izah birbirini desteklemektedir.

M.Okuyan

Bu ayetten itibaren kıyamet sahneleri bitmiş, mahşer sahneleri anlatılmaya başlanmıştır. Âyetteki “nefislerin eşleştirilmesi” ifadesi hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. “Ruhlar bedenleriyle birleştirildiğinde”, “Herkes amellerinde kendi benzerleriyle birleştirildiğinde”, “Müminler hurilerle birleştirildiğinde”, “Yahudi Yahudi ile Hıristiyan Hıristiyan ile birleştirildiğinde”, “Canlar amelleriyle birleştirildiğinde” şeklindeki yorumlar bunlardandır.

Âyetteki “زوّجت - züvvicet” kelimesi, bir araya getirmek demektir. Ama her hangi iki şeyi bir araya getirip bir çift oluşturmak değil, bir şeyi misliyle, simetrik eşiyle bir araya getirmek, bir takım oluşturmak demektir. Aynı kelime, Şûra sûresinin 50. âyetinde bir batındaki/ana karnındaki birden çok çocuğu ifade etmek için, Vakıa sûresinin 7. âyetinde ise mahşerde diriltilen insanların üç grupta toplanmalarını ifade etmek için de kullanılmıştır.

Tekvîr sûresinin bu âyetinde de mahşer sahnelendiğine göre, Vakıa sûresinin 7. ve sonraki ayetleri bu âyetin detayı olarak düşünülebilir. Bu durumda, âyette geçen eşleştirmenin Vakıa suresindeki “sağcılar, solcular ve öncüler” şeklinde kendi aralarındaki eşleştirme ile aynı olduğu söylenebilir. H.Yılmaz

Sura ikinci kez üfürüldüğünde bütün insanlar ayağa kalkıp bakacaklardır. (Zümer 39/68) Bu ayağa kalkış ve bakış ruh olmadan mümkün değildir. Onun için kıyametin hemen ardından canlar bedenlere dönecek, onlarla eşleşeceklerdir. Ayette geçen en-nefs kavramının geniş açıklaması Nisa 1 de geçmektedir. B.Bayraklı

NEFİSLERİN EŞLEŞTİRİLMESİ: Nefisler eşleştirildiği zaman.

Nüfus, bilindiği gibi nefs ‘in çoğuludur. Nefis de kişi ve can mânâlarına gelir. Nitekim "şurada şu kadar nüfus var" dediğimiz zaman, şu kadar kişi veya şu kadar can var demek olur.

Tezvîc de; eşi eşe, dengi denge, benzer ve yaşıtları birbirine katıp bir yere getirmek, çatmak, çiftleştirmek, kısacası sınıflandırmak ve birleştirmek manalarını ifade eder.

Bunun tefsirinde başlıca iki rivayet vardır.

Birincisi: Sâffât Sûresi'nde "Zalimleri ve eşlerini toplayın." (Sâffat, 37/22) ve Vakıa Sûresi'nde "Siz üç sınıf olduğunuz zaman, amel defterleri sağlarından verilenler; ne mutlu insanlardır, amel defterleri sağlarından verilenler! Amel defterleri sollarından verilenler; ne mutsuz insanlardır, amel defterleri sollarından verilenler! İmanda en ileri geçenler

İse..."(Vakıa, 56/7-10) ayetlerinin ifade ettiği mânâ üzere şu rivayetlerle izah edilmiştir:

Buhari’de: Hz Ömer "cennetlik ve cehennemlik nefisler benzerleriyle bir araya getirilir." dedi. Sonra ayetini okudu.

İbnü Cerir ve daha başka tefsirlerde şöyle yazılıdır: Numan b. Beşir (r.a) demiştir ki: Ömer b. el-Hattab hutbe okuyordu, dinledim. " ayetini okudu. Sonra ayetini okudu ve daha sonra "bazı eşler cennette, bazıları cehennemdedir" dedi.

Yine Numan b. Beşir merfu olarak Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet ederek şöyle demiştir: "durebâ" (sınıflar ve benzerleri)dır, yani, "Herkes, kendisi gibi amel eden her toplulukla beraberdir." dedi. Zira yüce Allah: buyuruyor ki, bunlar "durebâ" dır dedi.

DUREBÂ, sınıf ve benzer mânâsına gelen "darîb"in çoğulu olarak sınıflar ve benzerleri demektir. Yani "ezvâcen selâse" âyetinde geçen "ezvâc", fertleri birbirine benzeyen sınıf mânâsına "zevc" in çoğulu olduğu gibi burada da tezvîc, aynı mânâdan sınıflandırmak demek olup "Kim bir topluluğa benzerse o da onlardandır." mânâsı üzere herkes amelde benzerleriyle, iyiler iyilerle, kötüler kötülerle dizilip haşrolunacağı vakit demek olur.

Diğer rivayetler de şöyledir. İbnü Abbas'tan: "insanlar üç sınıfa ayrıldığı vakit",

Mücahit’ten: İnsanlar içinde benzerler birbirleriyle toplandığı vakit"

Katâde'den: "Her insan kendi tarafına; yahudiler Yahudilere, hıristiyanlar hıristiyanlara katıldığı vakit"

Rebî b. Haysem ‘den: "Herkes sahip olduğu ameliyle haşrolunur: Kişi, sahip olduğu ameliyle beraber gelir." diye rivayet edilmiştir ki, bütün bunlarda nüfus kelimesi kişiler; tezvîc kelimesi de iyi ve kötü amelde benzer olanları bir araya toplayıp sınıflandırmak mânâsına olarak

"O gün bütün insanları önderleriyle çağıracağız. O gün kime kitabı sağından verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklardır."(İsra, 17/71) mânâsı üzere insanların, iyi ve kötü amelde peşlerinden gelenleri ve birbirlerine benzerleri ile sınıf sınıf, bölük bölük mahşere çağrılıp büyük mahkemede amel defteri, sağından verilenler, amel defteri solundan verilenler diye, bir grup cennete, bir grup cehenneme gitmek üzere yeniden diriltilip sınıflara ayrıldıkları vakit demek olur ki bunda "Kaf Sûresi'nde geçen "Her nefis, beraberinde bir sevk memuru ve şahit ile gelmiştir."(Kaf, 50/21) mânâsı; dostun dost ile hasmın hasım ile yanyana ve karşılıklı olarak durma yerindeki duruş ve seçilişleri mânâsı da dâhil olur. Sözünden bazıları, müminlerin cennette zevceleri ve huriler ile bir araya getirilişleri ve kâfirlerin cehennemde şeytanlarla çatılmaları mânâsını da anlamak istemişlerse de "cennet yaklaştırıldığında" ayetinden anlaşıldığına göre bu henüz cennet ve cehenneme girilmeden önceki sınıflandırma ve ayırmayı anlattığı için "cennete girecek sınıflar", "cehenneme girecek sınıflar" demek olması daha doğrudur.

İkincisi: İkrime, Dahhâk ve Şa’bî’den rivayet olunduğu üzere nüfus, ruhlar mânâsına olarak, ruhların bedenlere iade olunup birleştirildiği vakit diye tefsir edilmiştir ki bu da ikinci üfürme ile ruhun vücuda tekrar girişindeki dirilme vakti, demek olur.

Demek ki bu iki tefsirin ikisine göre de kıyametin ikinci safhası demek olan öldükten sonra dirilme hallerini anlatmaktadır. Rivayet itibariyle önceki daha kuvvetli ve mânâ itibariyle de daha kapsamlıdır. Bunun özellikle iki tarafı "büyük mahkeme “ye getirmek manasında soru ve hesap ile ilgili olduğu da şununla anlatılıyor: H.Yazır

Âyetin orijinalinde geçen “موؤدة - mev’ûde”, küçükken diri diri toprağa gömülen kızcağız demektir ki “وئد - ve’d” kökünden türemiştir. “وئد - ve’d” aslında “اود - evd” sözcüğü gibi, ağır basmak, üzerine basınçla bastırmak anlamında olup cahiliye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki insanlık dışı âdetlerine denmektedir. 

H.Yılmaz

MEV'ÛDE, küçükken diri olarak gömülüp öldürülen kızcağız demektir ki kökünden türetilmiştir. Ve'd aslında evd gibi ağır basmak mânâsıyla ilgili olup cahiliyye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki adi âdetlerine denilir. Tefsircilerin yazdıklarına göre cahiliyye Araplarında bu çirkin âdet yaygın idi ve bunu türlü türlü yaparlardı. Kimisi kızlar yüzünden bir ar gelmek korkusuyla yapar, kimisi parasızlık ve besleyememek korkusuyla yapar, kimisi de melekler Allah'ın kızlarıdır, dediklerinden dolayı kızlarını da meleklere katmak üzere, Allah'a daha layıktırlar diye yaparlardı.

Enam Sûresi'nde "Yoksulluktan dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin ve onların rızkını veren biziz." (Enam, 6/151) âyeti ve İsra Sûresi'ndeki "Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da sizlere de rızkı biz veririz. Onları öldürmek elbette büyük günahtır."(İsra, 1 7 /31) âyetiyle de defalarca yasaklandığı gibi Hz. Peygamber (s.a.v) kadınlardan biat alırken "Çocuklarını öldürmemek" kaydının da açıkça konduğu Mümtehine Sûresi'nde geçmişti.

H.Yazır

 

مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَ كَتَبْنَا عَلٰى بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمٖيعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَا اَحْيَا النَّاسَ جَمٖيعًا وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ اِنَّ كَثٖيرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِى الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ

İşte bu yüzden biz, İsrâîloğulları üzerine şunu yazdık: Kim bir kişiyi, bir kişiye karşılık yahut yeryüzünde bir fesat sebebiyle olmaksızın öldürürse, insanları toptan öldürmüş gibidir. Ve kim bir kişiye hayat verirse insanlara toptan hayat vermiş gibidir. Andolsun, resullerimiz onlara açık-seçik kanıtlar getirmişlerdir. Ama onlardan birçoğu bunun ardından da yeryüzünde zulüm ve azgınlığa sapmaktadır. (Maide 5/32)

وَكَذٰلِكَ زَيَّنَ لِكَثٖيرٍ مِنَ الْمُشْرِكٖينَ قَتْلَ اَوْلَادِهِمْ شُرَكَاؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ دٖينَهُمْ وَلَوْ شَاءَ اللّٰهُ مَا فَعَلُوهُ فَذَرْهُمْ وَمَا يَفْتَرُونَ
Aynen bunun gibi, müşriklerden birçoğuna, Allah'a ortak koştukları kişiler, öz evlatlarını öldürmeyi güzel göstermiştir ki, hem onları yok etsinler hem de dinlerini onlar aleyhine karmakarışık hale getirsinler. Allah dileseydi bunu yapamazlardı. O halde onları, düzdükleri iftiralarla baş başa bırak. (Enam 6/137)

Bu husus, Kuran da çeşitli ayetlerde açıkça ortaya konulmaktadır. (Ali İmran181- Yunus 21- Meryem 79-80- Yasin 12- Zuhruf 80- Casiye 29- Kaaf 17,18 –Kamer 52,53- Cin 28- Tarık 4)

Adına resul/rusul, (Yunus 21-Zuhruf 80), mütelakkıyan (Kaaf 21),saık, şehid(Kaaf 21), hafız, kâtip, (İnfitar 10-12; Tarık 4), Rakip (Kaaf 18) ve nihayet topluca Kirâmen kâtibin denilen meleklerin yazdığı amellerin yer aldığı kayıt defterine Kuranda Zübür (Kamer 53) ve imamı mübin (Yasin12) dendiği gibi, Suhuf adı da verilmektedir. İşte, kayıt altına alınan bu davranış sicilleri mahşerde insanların önlerinde açık bulacakları birer “kitap” olarak meydana çıkarılacaktır.(İsra 13- Kehf 49- Zümer 69- Hakka 19, 20), (Zilzâl 7,8) de yer aldığı üzere, herkes yaptığını orada görecektir.

M.Okuyan

AMEL DEFTERLERİNİN AÇILMASI: Ve sayfalar açıldığı vakit. Burada iki türlü sahife zikredilmiştir:

Birisi, amel defterler idir ki, bunların açılması hesap için açılmaları demektir. İbnü Münzir'in İbnü Cüreyc ‘den rivayet ettiği gibi, "İnsan ölünce defteri dürülür, sonra kıyamet günü açılır. Ona göre hesabı görülür."

İkincisi de Hakka Suresi’nin "Kitabı sağından verilmiş olan kimseye gelince.." (Hakka, 69/19) âyetinde de geçtiği gibi, hesabın görülmesinden sonra mahkeme neticesini bildirme gibi açılıp dağıtılacak sayfalardır ki, bunların açılması da dağıtılıp sahiplerine verilmesi demektir. Buna bazı hadislerde "tetayürü Suhuf" yani "sahifelerin uçuşması" tabir edilmiştir.

Alû sî’nin kaydettiği üzere Mersed b. Vedâa'dan şöyle rivayet edilmiştir: Kıyamet günü olunca Arş'ın altından sahifeler uçuşur. Müminin sahifesi "yüksek cennette" diye eline düşer. Kâfirlerin sahife leri de, "cehennemde, kaynar ateşte" diye ellerine düşer. Yani o sahifelerde bunlar yazılıdır.

Burada birinci mânâ daha uygundur. Bundan sonraki surede "Oysa üzerinizde muhakkak gözcüler var. Dürüst yazıcılar var. Her ne yaparsanız bilirler." (İnfitar, 82/ 10-12) ayetleri de bunu açıklar mahiyettedir. O, defterlerin açıldığı hesap günüdür. O gün insanın bütün amelleri ortaya dökülür.

H.Yazır

Amel defterleri açıldığında

İnsanlar bu dünyada konuştukları, kalpleri ile kazandıkları, davranışları ile yaptıkları kaydedilmektedir. (Bakara 2/225; Yasin 36/65; İnfitar 82/10-12) Kıyametin kopmasının ardından yeniden dirilince sorgulama başlayacak, sorgulama da amel defterleri üzerinden cereyan edecektir. Hatta kendi kitabını okutturup değerlendirilmesini yine kendisine yaptıracaktır. (İsra 17/13-14) İnsanın kendi bedeninin de bir amel defteri olduğu unutulmamalıdır. Çünkü bedenimiz amellerimizi kaydetmektedir ve ahirette organlarımız konuşacak, bazıları da şahitlik edecektir. (Nur 24/24; Yasin 3/65; Fussilet 41/20-21) Amel defterlerinin açılması Kehf 49 da kitabın ortaya konması şeklinde ifade edilmektedir.

B.Bayraklı

GÖĞÜN SIYRILIP AÇILMASI: Ve gök sıyrıldığı vakit.

KEŞT, kesilmiş bir hayvanın derisini yüzmek ve ağacın kabuğunu soymak ve yüzden örtüyü sıyırmak gibi, örtülü bir şeyi bürüyen örtüyü yüzünden atıp açmaktır. Göğün böyle sıyrılması da hayvanın derisi soyulur gibi sökülüp, yok edilmesiyle tefsir olunmuştur. Bundan ilk bakışta "O gün göğü, kitapların sahifelerini dürer gibi düreceğiz."(Enbiya, 21/104) gibi yüce âlemin harap edilmesi ile tam yok oluş mânâsı akla gelirse de, bu mânâ, güneşin dürülmesi ve yıldızların bulanması sözlerinden de anlaşılmış olduğu için bundan muradın, göğün dürülmesinden sonra yüce Allah'ın "İlk yaratışa başladığımız gibi yine onu iade edeceğiz."(Enbiya, 21/ 104) buyurduğu üzere yeni kurulacak olan âlemde örtünün kaldırılarak tam arz ile her hakikatin tecelli etmesi mâniasının olması ifadenin akışına daha uygundur. Nitekim Nisâburî bunu tefsirinde, "gök açılıp giderilerek üstünde cennet ve Arş ortaya çıkacak" mealinde ifade etmiştir.

Demek ki o gün o âlemde, bu dünyanın kütle ve cisimlerinden bir şey kalmayacağı gibi, hakikati örten hiç bir şey de kalmayacak, Hakk'ın Arş'ı ortaya çıkıp her hakikat, kendisinde hiçbir şüphe olmayacak şekilde açılacaktır ki bu mânâ, "Andolsun sen bundan gaflette idin, şimdi senden perdeni açtık, artık bugün gözün keskindir."(Kaf, 50/22), "O gün arz olunursunuz. Öyle ki gizli bir şeyiniz kalmaz." (Hakka, 69/18), "O gün yeryüzü başka yeryüzüne çevrilir. Gökler de değişir. Hepsi, o tek ve her şeye üstün olan Allah'ın huzurunda toplanacaklar."(İbrahim, 14/48) ve "O gün onlar ortaya çıkarlar. Allah'a hiçbir şeyleri gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Tek ve her şeye üstün olan Allah'ın."(Mümin, 40/16) ayetleriyle beyan olunan manadır. Bundan sonraki surede de göğün yarılması ile başlanıp "O gün kimse, kimse için bir şeye malik olamaz. Emir o gün yalnız Allah'ındır." (İnfitar, 82/19) sözü ile bitirilmek suretiyle bunun din günü olduğu beyan olunarak bu mânâ izah edilecektir.

Gök bu surette sıyrılıp örtü kaldırıldığı vakit Hakk'ın Arş'ı ortaya çıkacak, insan nefisleri Hakk'ın şu iki tecellisi arasında bulunacaktır. Bir taraftan bütün dehşet ve azametiyle ilâhî öfkenin tecellileri, bir taraftan da bütün güzellik ve enginliğiyle ilâhî rahmetin tecellileri: H.Yazır

Gökyüzü sıyrıldığında

Konuyu açıklayabilmemiz için Enbiya 104 e gitmemiz gerekiyor: “Göğü kitap sayfalarını dürer gibi dürdüğümüz zaman, yaratmaya ilk başladığımız gibi katımızdan verilmiş bir söz olarak yaratmayı tekrar edeceğiz; Biz bunu yapacağız.”  İşte dürülen gök, İbrahim 48 de olduğu gibi yeniden bir göğe dönüşecektir. İşte bu dönüşümü yorumunu yapmakta olduğumuz Tekvir 11. Ayet açıklamaktadır. Enbiya 104 te kıyamet koparken dürülen gök, ikinci yaratılışta sıyrılacak, yani yeni bir göğe ahiretin göğüne dönüşecektir. Onun için yeniden yaratılma deyince, sadece insanların yaratılmasını anlamamak gerekiyor, çünkü tüm kâinat yok olup yeni bir ahiret kâinatı kurulacaktır. (İbrahim 14/48); ahiretin de göğü ve yeryüzü olacaktır. (Hud 11/107-108) B.Bayraklı

CEHENNEMİN KIZIŞTIRILMASI: Ve cehennem kızıştırıldığı vakit, bütün şiddetiyle alevlendirilip kızıştırıldığı zaman ki, Âdemoğullarının kötü amelleri ve yüce Allah'ın gazabı ile azgınlar için kızıştırılacaktır. "Azgınlar için de cehennem apaçık ortaya çıkarılmıştır." (Şuara, 26/91).

H.Yazır

Cehennem tutuşturulduğunda

Buradan anlaşılıyor ki cehennem ateşinin tutuşturulma zamanı ahirettir ve sorgulamadan sonradır. Şimdilerde cehennemin mevcut olduğu, işler halde bulunduğu, kabir azabının cehennemde devam ettiği gibi kabuller bu ayetin ifadesiyle anlamını kaybetmektedir. B.Bayraklı

Şuara 90 ve Kaaf 31 de de kullanılan bu kelime, cennetliklerin cennete gitmek için yorulmayacakları hissini vermekte ve adeta “cennete gitmek” yerine, “cennet onların ayağına getirilmesi mesajını içermektedir.

M.Okuyan

CENNETİN YAKLAŞTIRILMASI: Ve cennet yaklaştırıldığı vakit ki, cennet Allah'ın lütuf ve rahmeti ile güzel amellerin sevabından donanmış olarak takva sahiplerine yaklaştırılacaktır. "Cennet de takva sahiplerine uzak olmayarak, yaklaştırılmış olacak."

(Kaf, 50/31)

Demek ki bu vakit henüz cehennemlikler cehenneme, cennetlikler cennete girmek üzere ayrıldığı son hüküm faslında olacak ve bunlar bir şeyin vuku bulacağı zamanı gösteren edatı ile ifade edildiği için kesinlikle olacaktır.

H.Yazır

Cennet yaklaştırıldığında

Cehennem tutuşturulacak, ama cennet yaklaştırılacak. Dikkat edilirse iman edip iyi amel işleyenler cennete yaklaştırılmıyor, cennet onlara yaklaştırılıyor. Bir bakıma cennet onların ayağına getiriliyor. Genelde bu insanlar takva denen ruh olgunluğuna ulaşanlardır. Daha önce Kaf suresinin 31 ayetinde şöyle denmişti: “cennet de takva sahiplerine yaklaştırılır. Onlardan uzakta olmayacaktır.”

Bu ifadeyi Tekfir suresine bağlı olarak açıklarsak şu açılımı getirebiliriz: Kız çocuklarının ve kadınların haklarına riayet eden, onları layık olduğu yerlere oturtan insanlar takvaya ulaşabilirler. Kadın haklarını tam anlamayanlar, kızlarına, kadınlarına zulmedenler takvayı elde edemezler ve neticede cennet onlara yaklaştırılmaz. Takvanın yolu kadın haklarından geçmektedir. Kadına bir değer vererek itina ile yaklaşana cennet yaklaştırılacaktır.

B.Bayraklı

Her can kendine ne hazırladığını bilecektir.

Yaptığımız amelleri mahşerde karşımızda bulacağız, göreceğiz, bileceğiz. Çünkü Allah yapmakta olduklarımızı bize haber verecektir. (Maide 5/105) Zerre ölçüsündeki iyi veya kötü amellerimizi göreceğiz (Zilzâl 99/7-8) mahşerde kitap önümüze konacak, açılacak ve biz onu okuyup amellerimizi bileceğiz, öğreneceğiz. (Kehf 18/49; İsra 17/13-14)

Her can kendisi için ne hazırladığını görecek, bilecek ve bulacaktır. Bundan anlıyoruz ki, başkası bizim için hiçbir amel yapamaz, hazırlayamaz. Kendin yapıp bu dünyaya bıraktıysan sana sevabı gelir, ama oğlun senin için hacca gidemez, kurban kesemez. Kimse, kimse için bir ameli buradan ahirete gönderemez. Bu konu Bakara 272 ve Fussilet 46 da açıklanmaktadır.

B.Bayraklı

El-Hunnes kelimesi “dönen, yumulan, gizlenen, sinsi şey” el-Cevar sözcüğü “seyahat eden, hareket eden, gezegen, akıp giden şey” demektir. Bu ayetlerde üç kelimenin “gizlenmek, hareket etmek ve kaybolmak” şeklindeki anlamları, maksadın yıldızlar veya gezegenler olduğunu gösterebilir. Meselenin hayvanlarla ilişkisi ise konu bütünlüğüne uymamaktadır. Tekvir 15-ve 16 da sözü edilen özelliklerin “vahiy” veya inşa ettiği müminler” olma ihtimali de vardır. Bu takdirde ayetlerin anlamı şöyle olur: “Yemin ederim, gönüllere gizlenerek onları harekete geçiren vahye, o vahyin yörüngesinde kâh gizli, kâh aleni atağa kalkan müminlere.”  M.Okuyan

HUNNES, "hânis" kelimesinin çoğuludur. Hans ve hunus, büzülüp sinmek veya gerilemek ve geri kalmak mânâlarına lazım (geçişsiz) ve müteaddi (geçişli) olduğuna göre hânis; sinen, gaip olan veya sindirip gaip eden yahut geri kalan veya gerileten demek olur. "Ha “nın v e "nun “un fethiyle "hanes" de, sığır ve ceylanların burunlarında olduğu gibi, burunun ucu dudaktan geride biraz kalkık ve gerisi basık olmaya denir ki, bu, "fatas" denilen "yass" dan yakışıklıca olur. Onun içindir ki ceylanlara ve yanaklarına ve sığırlara "hunus" denilir. Burada hans, çoğunlukla lazım (geçişsiz) mânâda kullanılarak geri dönmek ve sinmek demek olur. Dolayısıyla "hunnes", sinenler veya geri dönenler manalarıyla tefsir edilmiştir.

H.Yazır

Surenin 15–25. ayetleri ayrı bir necmdir. Ayrıca bu âyetler Kur’ân’ın özelliklerini kanıt gösteren birer kasem cümlesidir. Ayetlerin her birinde müteşabih ifadeler vardır. Bize göre ayetlerdeki;

“Sinenler” ile “Kur’an’dan kaçanlar”,

“Akıp akıp gidenler” ile “İslâm’a koşanlar”,

“Yönelen gece” ile “küfrün bitmesi”,

“Nefeslenen sabah” ile de “toplumun mutluluğa ermesi” kastedilmektedir.

Bundan sonra da böyle müteşabih ifadeler ile sıkça karşılaşılacaktır.

H.Yılmaz

15-16. Kara deliklere, ak deliklere yemin olsun

Hunnes, “büzülüp sinmek, gerilemek, geri kalmak, gaip olan, sindirip yok eden, geri kalan ve gerileten” anlamlarına gelen hans ve hunus köklerinden türemiştir. Bu manadan hareket edersek bu kelimenin, “sinenler veya geri dönenler” manasına geldiğini söyleyebiliriz.

Çağımızın Astronomi biliminin bulgularından hareket edersek bu kavrama “kara delikler”, yani yok eden delikler de diyebiliriz. Zaten bu kelimenin yok olan, sindirip yok eden” manası da vardır. Bilime göre bize düşen de bu manayı öne çıkarmaktır.

El-cevar “akanlar” demektir ve akıp kara deliklere, yok eden deliklere giren yıldızları ifade etmektedir.

El-künnes de “yıldızların geceleyin görünür olması durumunu” na işaret etmektedir. Onun için buna ak delik, yani var eden delik anlamını vermekte tereddüt etmedik. Kaybolan yıldızın yerine, yeni bir yıldızın doğması demektir. Yüce Allah bu kara deliklere ak deliklere yemin etmektedir.

B.Bayraklı

"el-Künnes" vasfı hep kinasa girmek yani ceylanların ağaçlık ve ormanlık aralığında gizlendiği yataklarına girmesi demek olan "künüs" tan olmak üzere düşünülmüş ve kelimenin aslı olan kens, yani süpürmek mânâsına hiç işaret olunmamıştır. Oysa bu kelimenin, asıl maddesine göre daha kapsamlı olmak üzere bu manaya da ihtimali vardır. Bu durumda "kens" in müteaddi (geçişli) olan bu mânâsıyla hunûs'un geçişsiz olan iki mânâsından her birine göre şu mealleri ifade eder.

Birincisi: "Yemin ederim o gayb âleminde gizlenenlere, o akıp akıp süpürenlere." demek olur ki, in "hunnes" kelimesinin sıfatı olarak bunda fesat âlemi olan dünyada temizlik yapma işini yerine getirmekle görevlendirilmiş olan meleklere yemin edilmiş olur.

İkincisi, "Yemin ederim o sinip sinip dönenlere, o akıp akıp süpürenlere." demek olur ki, bunda da "hunnes", dünyaya gelip gidenlere; "el-cevâri'l-künnes" de ondan bedel olarak onları alıp alıp ahirete götüren meleklere işaret olmuş olur. Başvurduğum tefsirlerde meleklere işaret olmasına dair bir nakil görmedim. Ancak "Kâmus “da: "Etrafında melekler dahi" denildiği yazılmıştır. Nazmın da buna ihtimali vardır. Şu halde İbnü Cerir ‘in dediği gibi, mecazın genelliği daha iyi olunca, "hakiki veya mecazî mânâ ile kendisine "kaybolan, akıp giden ve yerine dönen" denilebilen şeyler" sözünün ifade ettiği gibi bütün bu mânâların düşünülmesi daha iyi olur.

Bu geniş açıklamalardan şunu anlamış oluyoruz ki, iş bu yemininde âlemdeki değişiklik ve halden hale geçişleri anlatmak üzere "Ve'l-Mürselâti" ve "Ve'n-Nâziâti" surelerinin başındaki yeminleri de kısaca ifade eden bir kapsam vardır. Nitekim şu yeminlerde de zamanın uğradığı değişiklikler hatırlatılmak suretiyle açık bir korkutma ve müjde görülmektedir. H.Yazır

Yöneldiği an geceye yemin ederim.

AS'ASE, zıt anlamlı kelimelerden olmak üzere hem gelmek, hem de gitmek mânâlarına gelmesi nedeniyle, burada bazıları bunu gelmek, çokları da gitmek mânâsıyla tefsir etmişlerdir. Gecenin gelme vakti, kararmaya başladığı ilk saatlerdir. Bunda bir korkutma mânâsı vardır. Gecenin gitme vakti de, yok olmaya yüz tuttuğu, sabaha yöneldiği son saatleridir ki sabahın müjdecisidir. Çoğunluk bu mânâyı tercih etmiştir. Buhârî de bu mânâyı, rivayet ederek, "As'ase, gitti mânâsınadır." demiştir ki bu, Müddessir Sûresi'ndeki "Gittiği an geceye andolsun." (Müddessir, 74/33) gibi olur. Mealde "yöneldiği an" demekle de bu iki manaya işaret ettiğimizi zannediyoruz

H.Yazır

“Gecenin gelmesi” anlamına göre, maksat önceki ayetlerde dile getirilen sona doğru gidişin geceyle sonuçlanmasıdır; bir anlamda bozulmanın veya bu sistemin bitişinin tamamlanmasıdır. Tekvir suresinin ilk altı ayetinde ifade edilen sahnelerin artık sonuçlandığı bu şekilde ifade edilmiş olmaktadır. (1 Güneş dürülüp ortadan kaldırıldığında 2 ve yıldızlar kararıp yok olduğunda, 3 dağlar yerinden oynatılıp yürütüldüğünde, 4 doğurmak üzere olan dişi develer başıboş bırakıldığında, 5 vahşi hayvanlar bir araya toplanıp, beraber kaldıklarında, 6 denizler ateş haline geldiğinde,)

Yeminleri vahiy ile ilişkilendiren yaklaşıma göre, gecenin gidişi çok anlamlıdır. Çünkü gecenin gitmesi sabahın gelişinin habercisidir. Böylece önceki ayetleri vahiy ve müminlerle ilişkilendirince, vahyin, karanlıkları gideren yönüne işaret edilmekte olduğu ortaya çıkmış olur. Dahası, yeminlerin birbiriyle konu birlikteliği de sağlanmış olur.

M.Okuyan

17-18. Çöken geceye, söken şafaklara yemin olsun

Ayetlerde geçen as’ase, “hem gelmeyi hem de gitmeyi” ifade etmektedir. Yüce Allah soluk almaya başlayan sabaha, yani şafağa da yemin etmektedir. Teneffese kelimesi, Müddesir 34 te geçen esfera ile aynı manayı ifade etmektedir.

B.Bayraklı

18. Teneffüs ettiği an sabaha yemin ederim. Sabahın teneffüsü de, "açtığı zaman." (Müddessir, 74/34) âyetinde belirtildiği gibi açılmağa başladığı sıradır ki tatlı tatlı esen sabah rüzgârının hoşluğuna da işaret eder. Bunun gece sıkıntısını yok eden bir müjde ifade ettiğinde ise kuşku yoktur. Bu şekilde bu yeminlerde Hz. Peygamber (s.a.v)'e ve müslümanlara "Kuşkusuz ahiret

senin için dünyadan daha hayırlıdır." (Duha, 93/4) ayetinin mânâsı üzere iyi bir son vaat ve müjde edilmektedir. Bu, dünya onlar için sabaha yönelmiş bir gece ve herkesin ne hazırlamış olduğunu bileceği o kıyamet vakti böyle gelmekte olan bir sabah demek olduğun u müjdelemektedir. H.Yazır

sevabı gelir, ama oğlun senin için hacca gidemez, kurban kesemez. Kimse, kimse için bir ameli buradan ahirete gönderemez. Bu konu Bakara 272 ve Fussilet 46 da açıklanmaktadır.

 B.Bayraklı

Sürekli olarak tekrarlanmalarından dolayı insanın aşina olduğu bazı tabiat olgularını “tanıklığa çağırmak” suretiyle, “tabiat kanunları” olarak adlandırdığımız şeyin Allah'ın yaratma planının görünür unsurlarından başka bir şey olmadığı gerçeğine dikkat çekilmektedir -bu planda (bu ve bundan sonraki ayetlerde değinilen) ilahî vahiyler belirleyici bir rol oynamaktadırlar: ve böylece, sonuç olarak, Muhammed (s)'e indirilen ilahî kelâm, Allah'ın yaratılış alanındaki soyut ya da somut herhangi bir olgu kadar “tabii ”dir. 

M.Esed

19. Bütün bunlara yemin olsun ki O, yani olacak dehşetli olayları haber veren bu Kur'ân kuşkusuz bir değerli elçinin, yani yüce Allah katında ikrama layık, saygın bir elçinin getirdiği kelâmdır. Hakka Sûresi'nde de anlatıldığı üzere burada bu değerli elçiden maksat, Kur’an’ı Hz. Peygamber (s.a.v)'e getiren Ruh-i Emin Cebrail (a.s)'dir. "Kuşkusuz onu Allah'ın izniyle senin kalbine o indirdi."(Bakara, 2/97)

H.Yazır

Elçi Muhammed (as), kendisinin değil, kendisini elçi olarak seçen otoritenin mesajını aktarmaktadır. Üstelik bu elçi, Allah katında itibar edilen, güvenilecek ve itaat edilecek bir elçi olduğu için, “Elçi sözü” olarak aktardığı mesajlara da itibar edilmeli, güvenilmeli ve itaat edilmelidir. Nitekim Alak sûresinde “Yaratan Rabbinin adına oku!” emrini alan peygamberimiz, tebliğine Fatiha sûresinin ilk âyeti olan “Rahman ve Rahîm Allah’ın adına” cümlesiyle başlamıştır. Yani elçinin sözleri, Allah’ın kendisine vahyettiği sözlerden başka bir şey değildir.

H.Yılmaz

“Hiç şüphesiz Kuran çok şerefli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Ne de azınız iman ediyor! Bir kâhin sözü de değildir. Ne de azınız düşünüyor!” (Hakka 69/40-42) Peki bunlar değildir de nedir?

“Kuran Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” (Hakka 69/43)

Netice olarak diyebiliriz ki, bu ayetlerde Cebrail’in şu özellikleri gündeme getirilmektedir: “Elçilik, şeref, kuvvet, itibar, itaat edilen ve güvenilir.”  B. Bayraklı

19 – 21. Âyetler: Şüphesiz bu, güçlü, Arş’ın Sahibi ’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir bir elçi sözüdür.

Âyette geçen “انّه - hu” [o] zamiri Kur’an’a işaret etmektedir. Kur’ân, bir elçinin sözleriyle tebliğ edildiği için “قولرسول - elçi sözü” dür. Ama “Elçi sözü”, elçilik yapan kişinin kendi sözü değildir. “Elçi sözü”; elçilik yapan kişinin, elçi yollayan otorite tarafından kendisine emanet edilen mesajdır, yani elçi yollayan otoritenin sözüdür. Ama pek çok meal ve tefsirde, âyette geçen “Elçi sözü” ifadesi ile Cebrail’in kastedildiği yazılıdır. Bunun sebebi, “Elçi sözü” ile “Muhammed’in sözü” arasındaki inceliğin fark edilemeyişidir. Elçi Muhammed (as), kendisinin değil, kendisini elçi olarak seçen otoritenin mesajını aktarmaktadır. Üstelik bu elçi, Allah katında itibar edilen, güvenilecek ve itaat edilecek bir elçi olduğu için, “Elçi sözü” olarak aktardığı mesajlara da itibar edilmeli, güvenilmeli ve itaat edilmelidir. Nitekim Alak sûresinde “Yaratan Rabbinin adına oku!” emrini alan peygamberimiz, tebliğine Fatiha sûresinin ilk âyeti olan “Rahman ve Rahîm Allah’ın adına” cümlesiyle başlamıştır. Yani elçinin sözleri, Allah’ın kendisine vahyettiği sözlerden başka bir şey değildir. H.Yılmaz

 

HİÇBİR ELÇİNİN SÖZÜ KENDİSİNE AİT DEĞİLDİR. SADECE KENDİSİNİ GÖNDERENİN SÖZÜNÜ NAKLEDER.

Lafzen, “kudret tahtının Sahibi katında”. Dikkat edilmesi gereken nokta, Kur’an'daki ‘arş teriminin -ki bu ayet, nüzul sırasına göre ilk kullanıldığı yerdir- her zaman Allah'ın kudret ve hâkimiyetini gösterdiğidir (karş. 7.54, not 43).

M.Esed
20. Pek kuvvetli, yüklendiği elçilik görevini, aldığı emri yerine getirmede güçsüz değil; karşı konulmaz, kuşku götürmez büyük bir kuvveti var, güçlü bir elçi. Öyle ki, "Çok çetin kuvvetlere sahip, güçlü."(Necm, 53/5-6) (Necm Sûresine bkz.)

Arş'ın sahibi olan ve onu gönderen yüce Allah'ın katında çok itibarlı, yani büyük bir şeref ve itibarı var.

H.Yazır

Cebrail’in güçlülüğü, üstlendiği elçilik görevini yârine getirmede ki başarısı, görevinde herhangi bir eksiklik yapmaması, başka varlıklardan ve özellikle şeytanın vahye müdahale teşebbüslerinden etkilenmemesi gibi anlamlara gelmektedir. Onunla ilgili benzer nitelendirmeler Necm 53/5-6 da da şöyle yer almaktadır. “Onu meleklerin son derece güçlü bir (melek) öğretti: Etkileyici ve tam donanımlı.”

Ayrıca eğer Cinn 72/27 deki resul kelimesini “melek” anlamına alırsak, vahiy indirilirken elçinin gözetim altında tutulduğu ve dış müdahalelerden korunduğu da söylenebilir. Bu ve benzer nedenlerle, vahiy meleğinin çok güçlü olduğu kolaylıkla anlaşılmış olmaktadır.

“Arşın sahibi (Allah’ın) katında çok itibarlıdır.” 

Cebrail as. Mekin oluşu, Yüce Allah’ın katında “itibarlı, makam ve mekân sahibi” veya “şerefli ve haysiyetli oluşu” demektir. Makam ve itibar, ona Yüce Allah tarafından ihsan edilmiştir. Bu yönüyle de elçilik görevine daha büyük bir inandırıcılık kazandırılmak istenmektedir. M.Okuyan

Âyetler: Şüphesiz bu, güçlü, Arş’ın Sahibi ’nin yanında çok itibarlı, itaat edilir, güvenilir bir elçi sözüdür.

Âyette geçen “انّه - hu” [o] zamiri Kur’an’a işaret etmektedir. Kur’ân, bir elçinin sözleriyle tebliğ edildiği için “قولرسول - elçi sözü ”dür. Ama “Elçi sözü”, elçilik yapan kişinin kendi sözü değildir. “Elçi sözü”; elçilik yapan kişinin, elçi yollayan otorite tarafından kendisine emanet edilen mesajdır, yani elçi yollayan otoritenin sözüdür. Ama pek çok meal ve tefsirde, âyette geçen “Elçi sözü” ifadesi ile Cebrail’in kastedildiği yazılıdır. Bunun sebebi, “Elçi sözü” ile “Muhammed’in sözü” arasındaki inceliğin fark edilemeyişidir. Elçi Muhammed (as), kendisinin değil, kendisini elçi olarak seçen otoritenin mesajını aktarmaktadır. Üstelik bu elçi, Allah katında itibar edilen, güvenilecek ve itaat edilecek bir elçi olduğu için, “Elçi sözü” olarak aktardığı mesajlara da itibar edilmeli, güvenilmeli ve itaat edilmelidir. Nitekim Alak sûresinde “Yaratan Rabbinin adına oku!” emrini alan peygamberimiz, tebliğine Fatiha sûresinin ilk âyeti olan “Rahman ve Rahîm Allah’ın adına” cümlesiyle başlamıştır. Yani elçinin sözleri, Allah’ın kendisine vahyettiği sözlerden başka bir şey değildir. H.Yılmaz

Elçi kendisini gönderenin haberinden başka bir şey söyleyemez. Temsil ettiği makamın temsilcisidir. Onun adına bilgilendirir.

Arkadaşınız (Sahibuküm) ifadesi ile Hz. Muhammed (s.a) kast olunmaktadır. Hz. Muhammet’ten arkadaşları olduğu şeklinde bahsedilmesinin nedeni, Mekkeliler için Hz. Muhammed'in (s.a.) yabancı biri olmadığına, çocuklarının bile onu tanıdıklarına dikkat çekmektedir. Hz. Muhammed'in (s.a) ne derece akıl sahibi biri olduğunu biliyorsunuz. O halde böyle birine bile bile mecnun demekten utanmıyor musunuz? (İzah için bkz. Necm: 2-3) Mevdudi

 

Bkz. sure 68, not 3. Muhammed (s)'in “bu arkadaşınız” şeklinde tanımlanmasının amacı, o'nun mutlak beşerî tarafını vurgulamak, böylece kendisine tâbi olanların o'nu ilahlaştırma ihtimalini bertaraf etmektir. (Bkz. ayrıca 7:184, not 150.)  M.Esed

 

22. Arkadaşınız hiçbir şekilde mecnun değildir.

Bu ayet, Hz. Peygamberi cinlenmiş olmakla, yani delilikle suçlayanlara karşı bir cevaptır. Önceki peygamberlere de olduğu gibi (Araf 7/109, Taha 20/63, İsra 17/101, Şuara 26/27,34, Mümin 40/24,37, Zuhruf 43/49, Zariyat 51/39,52, Kamer 9/25) Mekke müşrikleri ona “deli” (Hıcr 15/6, Saffat 37/36, Duhan 44/14, Tur 52/29, Kalem 68/2,51) şair (Enbiya 21/5, Yasin 36/69, Saffat 37/36, Tur 52/30, Hakka 69/41) Büyücü, büyülenmiş (Yunus 10/2, İsra 17/47, Furkan 25/8, Sad 38/4, Tur 52/29) veya yalancı (Sad 38/4) diyorlardı. Bizzat kendilerinin el-emin dedikleri ve güvenleri nedeniyle kıymetli eşyalarını kendisine emanet ettikleri Hz. Peygambere bu sıfatları yakıştıranların, nasıl bir psikolojiye sahip oldukları ve ne düzeyde bir yürek parçalanmışlığı yaşadıkları anlaşılmaktadır.

 Yüce Allah, bu ayetiyle insanlar için görevlendirilen peygamber, insan olmak zorundaydı; bu nedenle melek peygamber bekleyenler şiddetli bir şekilde reddedilmektedir. (Enam 8- İsra 94,95- Furkan 7) Melek peygamber beklemek, kendi türünden ümit kesmek ve sorumluluğu reddetmektir. Nitekim Hz. Nuh’un kavmi de, benzer bir arzuyu dile getirerek melek peygamber beklentilerini ifade etmişlerdi.(Müminun 24)

(Araf 184- Sebe 46) ve (Necm 2) de de geçtiği üzere, Yüce Allah bu ayette sahıp diyerek, Hz. Peygamberin, onların arkadaşı olduğunu özellikle dile getirmektedir. Hz. Peygamber onların arasında yıllarca yaşamıştı. Nitekim “Ben o (Kuran vehyedilmeden) önce yıllarca sizin aranızda kalmıştım zaten ifadesi (Yunus 16)Bu ayetin anlamını pekiştirmektedir. Sâhib demek, “sohbetinde bulunan” ya da “sohbet eden” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, yıllarca sure gelen arkadaşlık ve sohbet ortamları birlikte oldukları arkadaşları için bu tür yakıştırmalarda bulunmaları anlaşılamaz bir tutumdur. Ayette bu duruma işaret ve gönderme vardır.

Hz. Peygamberle muhataplarının “arkadaşı” denmesi, aslında onun diğer insanlar gibi bir beşer olduğunu, ilah olmadığını ve sorumluluk taşıdığını ortaya koymaktadır. Çağdaşı olan veya olmayan bütün muhataplar, Hz. Peygamberin “insan” olduğu gerçeğini unutmamalıdırlar; vahye adres olma yönüyle de, ilahi rızayı kazanmak için takip edilmesi gereken hatırdan çıkartılmamalıdırlar. M.Okuyan

22,23. Âyetler: Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.

Birçok tefsir ve mealde, bu ayetle ilgili olarak da Kur’ân’daki diğer sure ve ayetlere uygun olmayan açıklamalar görmek mümkündür. Âyetteki “ه - hu / [o]” zamiri hayalî Cebrâil’e gönderilerek büyük bir hata yapılmıştır. Hâlbuki bu âyette bahsedilenler, Necm sûresinin 1–18. ayetlerinde detaylandırılmıştır.

İndiği zaman necme kasem olsun ki, (Parça parça inmiş ayetlerin her bir inişi kanıttır ki), Arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır. O, hevasından da konuşmuyor. O kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. Ona, onu müthiş kuvvetleri olan öğretti. O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O. Ve O en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [Onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyordunuz?] Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. Son Sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü gördü. Necm; 1–18.

Anlaşılmaktadır ki, peygamberimizin gördüğü Cebrâil değil, Rabbimizin büyük bir tecellisi, büyük bir âyetidir. Bu husus Necm suresi tahlilinde detaylandırılacaktır. H.Yılmaz

Necm 53/7 de ki el-ufukul ala ”en yüce ufuk” tamlaması Tekvir 23 te el-ufukul mübin “apaçık ufuk” şeklinde ifade edilmektedir; ikisi de aynı yeri tanımlamaktadır.

“Ufk” un mübin oluşu, aslında ilahi kaynaktan gelen bilgilerin apaçık ve açıklayıcı olduğunu da dolaylı olarak göstermektedir. Yücelerden gelen bilgiler ufuk bilgileridir., ufuk açıcı bilgilerdir. Apaçık oldukları için, apaçık ve açıklayıcı hakikatleri de getiren prensiplerdir. Müslüman, bilgi olarak yücelerden beslenen, ufuk fikirler üreten ve açık gerçekleri bütün açıklığıyla insanlığa sunan insan olmalıdır. M.Okuyan

O, gaybın bilgilerini de hiçbir şekilde esirgemez.

Ayetteki el-ğayb kelimesi “gayb” danin kelimesi ise “ zanlı, cimri” demektir.

“Cimri”. Buna göre, ayette Hz. Peygamberin kendisine vahyedilen gaybın iletilmesi konusunda hiçbir şekilde cimri davranmadığı anlatılmış olur. Maide 5/67 ile bu ayet aynı konuyu içeren mesajlar olarak görülebilir. Bu durumda bir taraftan, vahyin esirgenmeden insanlara ulaştırıldığı anlatılırken, diğer taraftan bilginin herkesle buluşturulmasının gereği ifade edilmiş olmaktadır.

“Zanlı” Buna göre de, ayette Hz. Peygamberin gayb ile ilişkili olan vahyin iletilmesi konusunda hiçbir şekilde suçlanamayacağı ifade edilmiş olur. Vahyi almada ve onu insanlara tebliğ etmede hiçbir şekilde suçlu zanlı ve töhmet altında bırakılacak birisi olmadığı vurgulanmış olmaktadır. M.Okuyan

ŞEYTÂN-I RACİM: Pek çok kimse “şeytan” ile “الشّيطانالرّجيم - şeytan-ı racim”i birbirine karıştırmakta ve ikisinin de aynı olduğunu düşünmektedir. Bize göre ise “Şeytan-ı racîm”; genel anlamdaki Şeytan kavramıyla ifade edilen özelliklerin dışında başka özellikler de gösteren özel bir Şeytanın sıfatıdır. Bu özelliği sebebiyle Kur’ân tarafından kendisine Şeytan-ı Racîm adı verilen bu Şeytanın özel ismi “ ابليسiblis” tir. Başka bir ifadeyle iblis, yaptığı Şeytanlıktan dolayı Rabbimiz tarafından “Şeytan-ı racîm [Kovulmuş Şeytan]” olarak adlandırılan bir varlıktır. [Hicr 34, Sad 77, Tekvîr 25 ve Nahl 98. ayetlere bakılabilir.]

Kur’ân Şeytani özellikler gösteren insanları “şeytan” diye nitelediği gibi, aynı şeytani özellikleri gösterdiği için Bakara 36, A’râf 14, 15, İsra 64. ayetlerde olduğu gibi İblis’i de “Şeytan” olarak nitelemiştir. Ancak Kur’ân Bakara 34, A’râf 11–27, Hicr 28–44, İsra 61–65, Kehf 50, Ta Ha 116–123, Sad 71–85, Şuara 94, 95, Sebe 15–21. ayetlerde olduğu gibi İblis ’ten kendi özel ismiyle de bahsetmiştir. Saffat sûresinin 7. âyetinde ise İblis boyun eğmeyişi, itaat etmeyişi ve inatçı oluşu nedeniyle “شيطانماردŞeytan-ı mârid” olarak nitelenmiştir.

RACÎM:رجيم - racîm” sözcüğünün mastarı “رجم - recm” olup bu sözcüğün ilk anlamı “قتل - katl öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleridir. Sonraları her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’ân’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelmektedir. Ne var ki, “recm” ve türevleri Kur’ân’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.

“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “Taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zan ve zanna dayalı söz söylemek.” (Lisânu’l-Arab, Cilt 4, s.90).

Bu anlamların hepsi de uygun görülerek şeytân’a -İsm-i Mef’ul anlamıyla- “taşlanmış Şeytan”, “lânetlenmiş Şeytan”, “kovulmuş Şeytan”, “sövülmüş Şeytan” denilmiştir.

Ancak; “recm” sözcüğünün yukarıdaki anlamlarından biri olan ve Şeytanın tarzını en iyi ifade eden “zan ve zanna dayalı söz söyleme” anlamı bize göre en tercih edilebilir olanıdır. Bu anlamdan yola çıkarak “racîm” kelimesine verilebilecek en uygun karşılık, sözcüğü İsm-i Fail olarak anlamlandıran “katil Şeytan, aslı astarı olmayan söz söyleyen Şeytan, karanlığa taş atan Şeytan, kafadan atan Şeytan, palavracı Şeytan” ifadeleridir.

MARİD:مارد - mârid” sözcüğü, “azgın, karşı çıkan, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden” demektir. Sözcüğün mübalâğa kalıbına sokulmuş olan “مريد - merîd” şeklindeki bir başka türevi “Şeytân-ı merîd” olarak Hacc sûresinin 3. ve Nisa sûresinin 117. ayetlerinde geçmektedir. Sözcüğün geçmiş zaman kipiyle farklı bir kullanımı da “مردواعلى النّفاق - meredû ale’n-nifakı [Münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler]” şeklinde Tövbe sûresinin 101. âyetinde yer almıştır. “Mârid” sözcüğünün mastarı olan “مرد - merd” sözcüğünün türevleri, kendi öz anlamı ekseninde olmak üzere, farklı kalıplarda değişik anlamlar kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, “معرّى - soymak, soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş, yaprağı olmayan ağaca “شجرامرد - şecerûn emred”, bitki bitmeyen kumluklara “رملة مرداء - remletin merdai”, sakalı bitmeyen köseye de “امرد - emred” derler. (Lisânu’l- Arab, cilt 8, s. 247-250).

تمرّد - temerrüt [uzun bir süre inat etme]” sözcüğü de aynı kökten türemedir.

“Mârid” sözcüğü “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytan-ı Mârid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan”; ism-i fail anlamıyla da “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan” demek olur. Bu anlam A’râf sûresinin 27. âyetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.

“Mârid” sözcüğü ile İblis’e yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’ân’da anlatılan olaylardaki İblis’in [Şeytân-ı Racim’in] davranışları ile birebir örtüşmektedir. “İblis’e ‘Âdem’e secde et! [boyun eğ!]” denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.

ابليس - İblis” sözcüğünün anlamı, “hayırdan son derece ümitsiz olan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesen” demektir. Araştırmacılar bu sözcüğün aynı “Âdem” sözcüğü gibi Arapça olmadığını, Arapçaya başka dillerden geçtiğini belirtmişler ve Yunanca “Diabolos” sözcüğünün değişmiş hâli olduğunu ileri sürmüşlerdir. 

H.Yılmaz

 

Kuran bir öğüttür, hatırlatmadır. Bu kökten gelen kelimeler Kuran da sıklıkla kullanılmaktadır. Zikr, tezkira ve zikra kalıplarında bu kelime “gerçeğin hatırlatılması” anlamına gelmekte ve pek çok ayette Kuran’ın bir ismi olarak yer almaktadır. (Yasin 36/11, Saffat 37/3, Sad 38/8,49, Zümer 39/22,23, Fussilet 41/41, Zuhruf 43/5,36,44, Necm 53/29, Mücadele 58/19, Talak 65/10, Kalem 68/51, Cin 72/17, Müzzemmil 73/19, Müddesir 74/54, İnsan 76/29, Abese 80/11) 

M.Okuyan

ALLAH’IN HİDÂYET EDECEĞİ KİMSELER

Kendilerini değiştirmek isteyenler (Ra’d 11, Enfal 3 )

Müminler (Muhammed 46, Meryem 76, Hacc 54, Tövbe 124, İbrahim 27, Müddessir 31, Hucurât 7, 8, Bakara 26, Enfal 2, Nahl 102, Nur 55, Zümer 23, Fetih 4, Zariyat 55 )

Tağuttan kaçınanlar (Zümer 17, 18)

Allah’a yönelip O’na sarılanlar (Şûra 13, Zümer 17, Ra’d 27, Âl-i İmran 101 )

Salih amelde bulunanlar (Şûra23 )

Fakirlere yardım edenler (Leyl5–7 )

Cihat edenler (Ankebut 69 )

Sözü dinleyip en güzeline uyanlar (Zümer 18 )

ALLAH’IN SAPTIRACAĞI KİMSELER

Kâfirler (Mümin 74, Nisa 155, Tövbe 37, Nahl 107, Meryem 83, Müddessir 31 )

Âhirete inanmayanlar (İsra 45)

Ayetlere inanmayanlar (Nahl 104 )

Zalimler (İbrahim 27, Tövbe 109, Enam 129 )

Münafıklar (Nisa 82 )

Fâsıklar (Saff 5, Bakara 26, Maide 108, Tövbe 80, Münafıkun 6 )

Kalplerinde hastalık olanlar (Bakara 10, Tövbe 124, 125, Müddessir 31, Hacc 53 )

Mücrimler (Hicr 11–13 )

Düşünmeyenler, öğrenmeyenler (Tövbe 127, Rum 59, Yunus 100, A’râf 179 )

Dünya hayatını tercih edenler (Nahl 107)

Haddi aşanlar (Mümin 10, 12, 28, 34, Yunus 74, 20, 125–127 )

Kur’an’dan yüz çevirenler (Zühruf 36, 37)

Allah’ı unutanlar (Haşr 19 )

Cimriler (Tövbe 76, 77 )

Kibirliler (Mümin 35 )

Müstağniler (Leyl 8–10, Abese 5-7, Alak 6, 7 )

Zorbalar (Mümin 35, İbrahim 13 16 )

Yalancılar (Zümer 3, Bakara 10, Tövbe 77, Nahl 36, Mümin 28, Leyl 8–10 )

Nankörler (Bakara 276, Hacc 38, Lokman 32, Sebe 17, Fatır 36, Kaf 24, İsra 27, Zümer 3)

Şüpheciler (Mümin 34 ) 

H.Yılmaz

Yani, “Siz onu isteyebilirsiniz, çünkü ancak Allah insana bağışladığı olumlu içgüdüler yoluyla ve peygamberlerine indirdiği vahiyler aracılığıyla size doğru yolu göstermek istemiştir: bu da, doğru yolu seçmenin Allah'ın evrensel rehberliğinden yararlanmak isteyen herkese açık olduğuna işarettir. (Karş. 76:29-30'daki benzer pasaj.) 

M.Esed

Âyette yer alan “شاء - şae” fiili müteaddi [geçişli] bir fiildir. Geçişli fiillerin cümle içinde tümleçlerinin de bulunması lâzım gelirken, yukarıdaki cümlede böyle bir tümleç/mef’ul yer almamıştır. Bu sebeple cümlenin tümleci konu akışına göre takdir edilmeli ve cümle bu şekli ile tam olarak anlaşılmalıdır. Böylece hem Allah’ın neyi dilediği, hem de kulun neyi dilediği belirlenmelidir. Aksi halde cümle tam olarak anlaşılmaz.

26. âyetin delâletiyle anlaşılmaktadır ki, cümlede yer verilmeyen tümleç küfürdür, şirktir. Bu durumda cümlenin takdiri şöyle olabilir: “Âlemlerin Rabbi Allah sizin kâfir olmanızı, müşrik olmanızı dilemeseydi, siz kâfirliği de müşrikliği de dileyemezdiniz, dolayısıyla da işleyemezdiniz.”

Dikkat edilirse âyette insanın dilemesi, İnsan sûresinin 29–31. âyetinde de görüleceği gibi] Allah’ın dilemesine bağlanmıştır. Gerçekten de Allah dilemedikten sonra hiç kimse, herhangi bir şey yapabilme irade ve gücüne sahip değildir. Her türlü ön hazırlığın yapıldığı ve gerçekleşmesi için gerekli uygun koşulların bulunduğu nice plânın boşa çıkması sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu demektir ki, hayalini kurduğumuz herhangi bir arzumuzun, düşüncemizin, plânımızın gerçekleşebilmesi ancak Allah’ın dilemesiyle, ya da bir başka deyişle ancak Allah’ın izni ile mümkün olabilir. Eğer Allah’ın dilemesi/izni söz konusu değilse, hayallerimiz için harcanan zaman da, sarf edilen çaba da boşunadır.

Âyette verilen mesajı iyi anlayabilmek için öncelikle “مشيئة - meşîet” kavramının Kur’ân bağlamında doğru anlaşılması gerekir. Aksi takdirde birçok noktada çelişkiler ortaya çıkar, çıkmaza girilir. Nitekim geçmişte bu konuda birçok görüş ortaya atılmış ve bunun sonucu olarak da Cebriye, Kaderiye, Mutezile, Eş’ariye ve Maturidiye gibi birçok mezhep/ekol ortaya çıkmıştır. Mezhepler arası tartışmaları Kelâm kitaplarında bırakıp konuyu sadece Kur’an’dan öğrenmek amacıyla dikkatimizi konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağına inandığımız başlıklar altında topladığımız ayetlere çevirmeyi uygun buluyoruz.

MEŞÎET : “مشيئة - meşîet”, Türkçeye de aynen Arabça’daki anlamıyla geçmiş olan bir sözcüktür. Sözlük anlamı “Bir şey üzerinde karar vererek onu yapmaya azmetmek” olup “ إرادة irâde” sözcüğü ile eş anlamlıdır. Bu durumda nasıl “irâde” Allah’ın sıfatlarından biri ise, “Meşîet” de Allah’ın ilim ve kudret sıfatlarından başka ayrı bir sıfatıdır. Ancak dinî gelenekte Allah’ın bu sıfatı belirtilirken “meşîet” değil de daha çok “irâde” kullanılmış ve kullanılmaktadır.

İrade sahibi bir varlığın, elindeki seçeneklerden birini tercih etmesi, elindeki seçeneklerden biri üzerinde karar vermesi demek olan irade/meşîet sıfatı, Allah için şöyle ifade edilebilir: “Meşîet, Allah’ın olabilecek veya olmayabilecek her şeyi, dilediği zamanda ve dilediği niteliklerde yapması veya yapmaması ”dır. Bu tanım, evrendeki olmuş veya olacak her şeyin Allah’ın dilemesiyle olduğunu ve olacağını, O’nun her dilediğinin mutlaka olacağını, dilemediğinin ise asla olmayacağını bildiren şu âyetlerle de Kur’an’dan destek almaktadır:

Dedi ki: Bu böyledir! Allah dilediğini yaratır. O bir şeye karar verince, yalnızca “Ol!” der o da oluverir. Âl-i İmran; 47.

O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu yalnızca o şeye “Ol!” demektir; o da oluverir. Ya Sin; 82.

ALLAH İNSANLARA İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ TANIMIŞTIR

Nitelikleri yukarıda açıklanmaya çalışılan ölçülerde bir Meşîet/İrade sahibi olan Allah, bu sıfatından kapasiteleri nispetinde insanlara da bahşetmiş ve insanlara özgür iradeleri ile seçme hakkı tanımıştır. İnanç özgürlüğünün temeli Allah’ın bu konudaki meşietidir.

Herkesçe bilinen bir gerçektir ki, insanların baskıyla bir şeye inandırılmaları veya inanmaktan vazgeçirilmeleri mümkün değildir. İnanç bir gönül işidir. Bundan dolayıdır ki, insanların ne kalplerine nüfuz etmek, ne de beyinlerini kontrol etmek mümkündür. İnanç konusunda insanları zorlamanın ikiyüzlü kimseler üretmekten başka bir işe yaramadığı da insanlık tecrübeleriyle sabittir. Ayrıca جبر - cebr/zorlama ve baskı imtihan esprisine de aykırıdır. O nedenle Yüce Rabbimiz insanları bu konuda özgür bırakmıştır. Şimdi bu sözlerimize Kur’ân desteği aramak üzere Rabbimizin ayetlerine bir göz atalım:

Dinde zorlama yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. Bakara; 256.

“Hoşlanmadığınız halde, zorla sizi buna mecbur mu ediyoruz?” Hud; 28.

“Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.” Kâfirûn; 6.

Oysa Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? Yunus; 99.

O sizi yaratandır. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. Teğabün; 2.

Ve de ki: “O hak rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Çünkü biz zalimler için öyle bir ateş hazırladık ki, duvarları çepeçevre onları içine alan. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecektir ve dayanma yeri olarak ne kadar kötüdür! Kehf; 29.

Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah sizden zengindir [size muhtaç değildir]. Bununla birlikte, kulları için, küfürden/inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. … Zümer; 7.

“Buna rağmen siz, onun astlarından dilediğinize kulluk edin!”… Zümer; 15.

Dilediğinizi yapın, gerçekten O, yaptıklarınızı görendir. Fussilet; 40

Doğrusu biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz; bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. İnsan; 2, 3.

Doğru yolu göstermek Allah’a borçtur. Çünkü yolun eğrisi de vardır. Oysa Allah dileseydi, elbette hepinizi doğru yola iletirdi. Nahl; 9.

Biz dileseydik, hiç kuşkusuz, herkese doğru yolu getirirdik. Ama tarafımdan şu söz kesinlik kazanmıştır: “Hiç kuşkusuz, cehennemi cin ve insten [her tür insandan] tamamen dolduracağım.” Secde; 13

Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Ama bu, verdikleri konusunda sizi denemek içindir. … Maide; 48.

Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidâyet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğruya ulaştırır]. Şüphesiz ki, bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız. Nahl; 93.

De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size gerçek gelmiştir. Artık doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapan da gerçekten kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizden sorumlu] değilim.” Yunus; 108.

Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap edici değiliz. İsra; 15.

Ant olsun ki, biz her ümmete “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının!” diyen bir peygamber gönderdik. Allah bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş! Nahl; 36.

Her kim âhiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama ona ahirette hiçbir nasip yoktur. Şûra; 20.

Her kim şimdiki hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, hiç eksiltmeden, orada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. Hud; 15.

Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, [evet,] dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. … İsra; 18.

(Benzer âyetler: Enam 35, Rad 31, Şuara 3, 4)

SAPTIRAN DA, HİDÂYETE ERDİREN DE SADECE ALLAH’TIR

Allah’ın insanı özgür bıraktığı Kur’ân ile tespit edildikten sonra, bir başka konunun da iyi anlaşılması gerekir. Bu, saptıran da hidâyete erdiren de sadece Allah olduğu konusudur. Zira “Meşîet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidâyet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidâyete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek, Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Zaten konu detaylı araştırıldığında işin öyle olmadığı anlaşılacaktır. Önce iki örnek verelim:

Ama Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. … Fatır; 8

(Benzer âyetler: Enam 39, İbrahim 4, Nahl 93, Müddessir 31 )

Hiç kuşkusuz biz açık açık âyetler indirdik. Allah gerçekten de dilediğini doğru yola iletir. Nur; 46.

(Benzer âyetler: Bakara 142, 213, 272, Enam 88, Yunus 25, Hacc 16, Nur 35, Kasas 56, Fatır 22, Zümer 23, Şûra 13 )

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak her şeye güç yetiren Allah’ın dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği ifade edilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu âyetler rastgeleliği değil, bir seçimi [meşîeti/iradeyi] ifade ederler.

Doğru bakılırsa, Yüce Allah’ın saptırma ve hidâyete erdirmeyi rastgele dilemediği Kur’ân’da açıkça görülür:

ALLAH EVRENDEKİ HER ŞEYİN VE HER İŞİN YARATICISIDIR

Oysa sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır. Saffat; 96.

İşte budur Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse O’na kulluk edin! O, her şeyin yönetenidir. Enam; 102.

De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır”. De ki: Allah’ın astlarından o kendi kendilerine fayda ve zarar vermeye gücü olmayanları yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.” Ra’d; 16.

Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir  [her şeyin yöneticisidir]. Zümer; 62.

İşte, her şeyin yaratıcısı Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O halde nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz! Mümin; 62.

Bütün bu âyetler, Allah’ın her şeyin ve her işin asıl yaratıcısı olduğunu açıkça ifade etmektedir. Bu O’nun ilâhlığının olmazsa olmaz gereğidir. Şu hâlde dalâleti yaratan da, hidâyeti yaratan da Allah’tır. Bu ikisinden [dalâlet ve hidayetten] herhangi birini isteyen ve o yönde meyil gösteren ise kulun kendisidir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Hidâyet ve dalâletin Allah’a izafesi “yaratma” açısından, insana izafesi ise “seçme” açısındandır. H.Yılmaz