(A’râf - 58.Ayet)

<< Geniş Meal

İnfitâr

Dünyevî bilgi sınırları içinde bulunan bu dünyanın son bulacağı ve öteki dünyanın nihaî gerçekliğinin başlayacağı Son Saat'e işaret. M.Esed

Tekvir suresinde "denizler ateşle tutuşturulduğu zaman" diye buyurulmuştu. Burada ise, "denizler ayrıldığı zaman" diye buyuruluyor. Bu iki ayet ile birlikte Kıyamet gününde büyük bir zelzelenin dünyayı kapladığını düşünürsek, arz çatladığında, arzın altındaki sıcak lâv'a su ulaştığı zaman, suyu meydana getiren oksijen ve hidrojen gazları ayrılabilir. Oksijenin ateşi körükleyici ve hidrojenin de patlayıcı bir özellik taşımaları dolayısıyla, ateş haline dönüşüp zincirleme olarak dünyadaki tüm denizler tutuşabilir. Ben böyle anlıyorum, doğrusunuAllah (c.c.) bilir. Mevdudi

İlk üç ayette kıyametin ilk safhası açıklanırken, bu ayette ikinci safha açıklanmaktadır. Yani kabirler açılacak ve insanlar diriltileceklerdir. Mevdudi

"Ne yapıp öne sürdüğü ve ne yapmayıp geriye bıraktığı" (ma kaddemet ve ahharet) ifadesi birkaç anlama gelebilir. Bu anlamlar şunlardır:
a
) İnsanın yaptığı işler (makaddemet), yapmadığı işler ise, (ahharet) demektir.
b) İnsanın önceden yaptığı işler ve daha sonra yapacağı işler demektir. Yani insanın yaptıkları kronolojik olarak kaydedilmektedir ve insanın gözü önüne serilecektir.
c) İnsan bu dünyada iyi ya da kötü ne yapmışsa ve onun yaptıklarının insana ve topluma tesirleri demektir. Mevdudi                                                                                                                                                           Yani, yaptıklarını ve yapmayı ihmal ettiklerini. Alternatif bir çeviri şöyle olabilirdi: “öne koyduklarını ve geriye bıraktıklarını”, yani daha fazla değer atfettiklerini ve sübjektif değerlendirişlerine göre daha önemsiz gördüklerini. Böylece, yeniden dirilme anında insan, bu dünyadaki hayatında yapmış olduğu -veya bilinçli olarak yapmaktan kaçındığı- her şeyin gerçek sebepleri ile manevî/ahlakî sonuçlarını açık şekilde anlayacaktır: ve bu, onun yaptığı bütün güzel fiilleri ve kaçındığı günahları olduğu kadar işlediği bütün günahları ve yapmaktan kaçındığı iyilikleri de kapsar. M.Esed                                                                                                                         Bu ayet gurubunda, insanın kıyamet sonrasında, dünyada yaptıklarının, yapması gerekirken yapmadıklarının ve sonradan kendi adına yapılanların hepsini öğrendiği bildirilmektedir.
Pasajda evrenin kıyameti ile ilgili dört oluşum ortaya konmuştur: Bunlardan ikisi gökyüzüne, ikisi de yeryüzüne aittir.
Bütün evrenin değiştirileceği ve insanın mükellefiyetinin sona ereceği bu aşamalardan sonra artık iman etmek hiçbir işe yaramayacaktır:

Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En'am/158)

Bu konuya ait detay daha evvel “İman-ı Yeis” başlığı altında sunulmuştu. (Tebyinü’l Kur’an; c.1 ,  s.616, 617)

Kıyamet sahneleri açıklanırken daha evvel Tekvir suresinde “denizler kaynatıldığı zaman” ifadesi geçmişti. Burada ise denizlerin kıyamet günündeki durumu “denizler yarılıp akıtıldığı zaman” diye açıklanmaktadır. İki açıklamayı beraber değerlendirirsek, kıyamet anında oluşan depremler nedeniyle yerkabuğu altındaki magmanın denizleri kaynatacağı, denizlerin yarılıp yataklarından taşarak karaları kaplayacağı ve hayat diye bir şey bırakmayacağı anlaşılmaktadır.
Bu ayetlerde ifade edilen olaylar şu ayetlerde de bulunmaktadır:

Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir.
İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
Ve o gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. (Furkan/25- 29)

Sûr'a bir tek üfleme üflendiği,  yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Melekler onun [semanın]  çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını da bunların fevkınde, Biten, [yok edilenlerin yerine getirilenler] taşır. (Hakka/16)

Sonra da gök yarılıp zeytinyağı gibi bir gül olduğu zaman... (Rahman/37)

Gökyüzü de açılıp kapı kapı oluvermiştir.
Dağlar da yürütülüp serap oluvermiştir. (Nebe/19)
Gök bile onunla [o günün şiddeti ile] parçalanır. O'nun vaadi gerçekleşmiştir. (Müzzemmil/18)

Denizler kaynatıldığında… (Tekvir/6)

Ayetlerdeki kıyamet sahnelerini anlatan fiiller “mutavaat” kalıbıyla verilmiştir. Buradan anlaşılan o ki, bu olaylar kendi kendine olmamakta, Allah’ın plan ve programı çerçevesinde gerçekleşmektedir. Evren tamamen Yüce Allah’ın yaptığı bu programa uymaktadır.
İnsanoğlu kıyamet günü diriltildiğinde dünyada iken yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını öğrendiği gibi, ölürken de bunlar ile haberdar edilmekteydi. Biz bunu En’am suresin sonunda “Vefat” adıyla özel olarak detaylandırmıştık.

O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.
Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir.
Tüm mazeretlerini koysa da bile/ Tüm perdelerini koysa da bile.
Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme!
Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir.
O halde Biz onu [yaptıklarını - yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle!
Sonra, onun [yaptıklarının - yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir. (Kıyamet/13- 19)

Konumuz olan ayetlerdeki “kabirler altüst edildiği zaman” ifadesi, “kabirler altüst edilip içindekiler canlı olarak çıkarılacağı zaman” demektir. İçlerindeki ölüler diri olarak çıkartılmak suretiyle kabirlerin altı-üstüne getirilir.

Hâlâ o [insan], kabirlerde olanların dışa atıldığı [ölülerin diriltildiği], göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rabblerinin onlara gerçekten haber verici olduğunu bilmez mi? (Adiyat/9 – 11)

Gökyüzünün yapısı ve düzeni bozulduğunda, yıldızlar da ister istemez yeryüzüne (doğru) düşecektir.

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrahim/48- 51)

Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.” (Ta Ha/105, 106)

Yeryüzü sarsıldıkça sarsıldığı,  yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı zaman… (Zilzal/1, 2) H.Yılmaz

 

Hiçbir insanın “aralarından yalnız hakikati inkar etmeye şartlanmış olanlarla sınırlı olmayan şeytanî eğilimlerden (fitne)” tamamiyle masun olmadığına (bkz. 8:25 ve ilgili not 25) işaret eden bir belâgat sorusu. Cevabı, aşağıda 9. ayette verilmektedir. M.Esed

Yani, “bireysel hayatınızın ve çevrenizin zaruretleriyle ilgili bütün vasıf ve yeteneklerle sizi donatan”.                   Lafzen, “seni ölçülü yapandır O,” yani insanı maddî ihtiyaçlara ve duygusal dürtülere bağımlı ve aynı zamanda zihnî ve ruhî kavrayışlar ile donatılmış bir varlık yapan: başka bir deyişle, “ruh ile beden”in talepleri arasında önceden mevcut bir çatışmanın olmadığı bir varlık, çünkü insan cinsinin bu her iki yüzü/cephesi -sonraki ayette vurgulandığı gibi- ilahî irade eseridir ve bu nedenle de manevî/ahlakî açıdan dengeli ve adildir.M.Esed

Birincisi, seni yaratan Allah'ın lütuf ve keremine karşılık, senin O'na şükretmen gerekirdi. Sen Allah'a bilhassa itaat ve şükr etmen gerekirken, O'na isyan ediyor ve dünyada ne elde ettiysen onu kendi gayretinin bir sonucu zannediyorsun.
İkincisi, bu Rabbinin öyle bir lütfudur ki, dünyada yaptığın kötülüklerden dolayı sana hemen ceza vermemektedir. İşlediğin bir günahtan ötürü seni hemen felce uğratmaz, gözlerini kör etmez ve gözlerinde hemen şimşekler çakmaz. Fakat sen, Rabbinin bu lütuf ve rahmetini, 'Allah adaleti tesis etmekten acizdir' şeklinde yorumlarsın.Mevdudi                                                                                                                               Kıyamette / ölürken insanın mutlaka aklını başına toplayacağı; yaptıklarını ve yapması gerekirken yapmadıklarını iyice bildiği açıklandıktan sonra, bu ayetlerde de insanoğluna nankörlüğünün, vurdumduymazlığının, münkirliğinin nedeni sorulmaktadır: “Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan sonra da sana bir düzen içinde biçim veren sonra da seni dengeleyen, dilediği bir surette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?
İnsana yöneltilen bu soru ondan açıklayıcı bir cevap almayı değil, zaten açıklanan bir sürü nimete rağmen ne denli nankörlük yaptığını göstermeye yöneliktir.
Ayetlerdeki ifadelerden anlaşılacağı üzere, ayette “Ey insan!” diye seslenilenler, “ölümden sonra diriliş” hakikatini inkâr edenlerdir.                                                                                                                                          “İbn Abbas dedi ki: Burada "insan" Velid b. Muğire'dir. İkrime ise Ubey b. Halef’tir, demiştir. Buyruğun Ebu'1-Esed b. Kelede el-Cumahî hak­kında indiği de söylenmiştir.” (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)                                       Ata'nın rivayetine göre İbn Abbas, "Bu ayet Velid b. Muğîre hakkında nazil olmuştur" derken, Kelbi ve Mukatil, bu ayetin İbnu'l-Esed b. Kelde b. Useyd hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Zira bu kimse Hz. Peygamber (s.a.s)'e vurmuş, Cenâb-ı Hak da bu kimsenin cezasını hemen vermemiş ve bu ayetini indirmiştir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)                                                                                                                                          Ayetteki “Rabbine karşı seni aldatan şey nedir?” sorusunun tek cevabı vardır. O da, bu tür insanların ahmaklığı, cahilliği ve aptallığıdır. Zira ahiretin ebedi hayatı karşısında bu dünyadaki geçici zevkleri tercih ederek yanlış bir hayat yaşamanın kabul edilebilir hiçbir mazereti yoktur.                                                                                        Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için bu basit yaşam sizi aldatmasın. Ve sakın o aldatıcı, sizi, Allah ile aldatmasın. (Fatır/5)                                                                                                                        Ve O, göklerdeki ve yerdeki Allah’tır. O, gizlinizi ve açığınızı bilir. Kazandığınız şeyleri de bilir. (En’am/3)              Ve hani Allah size iki taifeden birinin kesinlikle sizin olacağını vaat ediyordu. Siz ise şanı ve şerefi olmayanı istiyordunuz. Hâlbuki Allah, kelimeleriyle hakkı yerine oturtmak ve suçluların hoşuna gitmese de gerçeği ortaya çıkarmak ve batılı yok emek için kâfirlerin arkasını kesmek istiyordu. (Enfal/7, 8)                                                Ve beğenmediklerini Allah için kılarlar. Ve dilleri, en güzelin kendilerine ait olduğunu, yalan yere söyler durur. Hiç şüphesiz onlar için ancak ateş vardır ve onlar, önden itileceklerdir. (Nahl/62)                                                “O halde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! (Nahl/29)                                                                                                                                            Ad ve Semûd’u da [kavimlerini de helak ettik]. Bu [Onların helaki], onların meskenlerinden [yurtlarından] size kesinlikle besbelli olmuştur. Ve şeytan onlara kendiişlerini süsledi de onları yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi. (Ankebut/38)                                                                                                                  Kur’an’a baktığımızda, Allah’ın rahmeti gereği mühlet vermesini, Allah’ın rahmeti gereği mühlet vermesini, değerlendirmeyip, aksine buna aldananların varlığını görmekteyiz. Hâlbuki Rabbimiz mühlet vermesine rağmen, aşağıda A’raf suresinden yapılan alıntıda görüleceği gibi tedricen azabı yaklaştırmaktadır.                                           Ve Bizi, ayetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semud’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsra/59)                                                                                            Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur. (İsra/94)                                                                                                                             Ve kendilerine doğru yol  [kitap, elçi] geldiği zaman insanların iman etmelerine ve Rabblerinden günahlarının bağışlanmasını istemelerine sadece “evvelkilerin sünnetlerinin kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” engel oldu. (Kehf/55)                                                                                                                              O halde Bana bırak bu sözü [ilâhî mesajı]  yalanlayanları! Biz onları bilmedikleri yerden yakalayacağız.  Ve Ben, onların iplerini uzatırım [süre tanır, mühlet veririm], çünkü benim fendim/tuzağım zordur/sağlamdır. (Kalem/44, 45)                                                                                                                                               Bazı insanlar Allah’ın rahmeti gereği mühlet vermesini değerlendirememiş, dünya hayatının nimet ve şaşaasına aldanıp şımarmışlar ve fırsatı heba etmişlerdir. A’raf suresindeki şu ayetler Rabbimizin insana mühlet vermesinin  nedenini açıklamaktadır:                                                                                                                     Ve ayetlerimizi yalanlayanları, bilemeyecekleri yönden derece derece [yavaş yavaş] helâke yaklaştıracağız.
Ben onlara mühlet de veririm. Muhakkak ki Benim planım pek çetindir. (A’raf/182, 183)                                     Bu ayetlerde de görüldüğü gibi, Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar, kendileri farkına varamayacak şekilde yavaş yavaş helâke sürüklenmektedirler. Bu yalanlayıcılar günah işledikleri zaman hemen cezalandırılmazlar; çünkü Allah onlara mühlet vermiştir. Buna karşılık, hemen cezalandırılmamaları sebebiyle şımarırlar ve içinde bulundukları durumun aslında kendileri için bir tuzak olduğunu fark etmezler. Öyle bir tuzak ki, hemen cezalandırılmadıklarını gördükleri için tutkularının peşinde koşmaya başlarlar, Allah’ı hiç düşünmez olurlar, hesap vereceklerini unuturlar ve bulundukları ortamı terk edemez olurlar. Bu hallerinden dolayı da, hiç farkına varmadan yaptıkları işlerin tutsağı olarak kendi kötü sonlarını hazırlamış olurlar. İşte, Allah’ın plânı, tuzağı budur. Üstelik bu plân, içine düşen kişinin helâke sürüklendiğini anlayamaması sebebiyle çok da çetindir.
Yalanlayıcılara hazırlanmış olan bu plân, En’am suresinde de dile getirilmiştir:                                                          Derken kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle sevince kapılıp şımarınca, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.
Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. Ve hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.
De ki: “Gördünüz mü / düşündünüz mü hiç; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah’tan başka getirebilecek ilâh kimdir?” Bak, Biz ayetleri nasıl açıklıyoruz da onlar [yine] sırt çevirip engelliyorlar?
De ki: “Ne dersiniz, Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimler kavminden başkası mı helâk olur?”
Biz elçileri ancak rahmetimizin müjdecileri ve azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim iman eder ve düzeltirse, onlara hiç korku yoktur. Onlar mahzun olmayacaklar da.
Ve ayetlerimizi yalanlayanlara, yapmakta oldukları fasıklıklar yüzünden azap dokunacaktır. (En’am/44–49)  Konumuz olan ayetlerdeki “seni yaratan sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir surette seni tertip eden” ifadesi, “senin her şeyini yerli yerinde yaratan” demektir.                               Nefse ve onu düzenleyene;
-ki O, ona fücurunu ve takvasını ilham etti- [ant olsun ki,] (Şems/7, 8)                                                                   ki O, yarattı ve sonra düzene koydu (A’la/2)                                                                                                       Arkadaşı konuşarak ona “Seni topraktan, sonra seni bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni olgun insan haline getireni mi inkâr ediyorsun? Fakat ben; O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: “Maşallah, la kuvvete illa billah [Allah ne isterse o olur. Allah’tan başka hiçbir güç yoktur]” deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlatça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felaketler gönderir de o [senin bağ], kaygan bir toprak haline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin” dedi. (Kehf/37)                                                                                                                         Merhum Seyyid Kutub, insanın anatomik ve fizyolojik yapısındaki mucizevî dengeyi çok güzel açıklamıştır. Bu açıklamanın bir kısmını sunuyoruz:                                                                                                                İşte, insanın engin kerem sahibi olan Rabbi onu bu güzel sitemle uyarmaktadır. Bu güzellikle ona hatırlatmaktadır. Fakat buna rağmen insan yanlış şeylere dalmaktadır. Kendisini yaratan, belini doğrultan ve dengede tutan Rabbine karşı edepsizlik yapmaktadır.
İnsanın bu kadar güzel, düzgün, dengeli, şekil ve görev açısından mükemmel biçimde yaratılması gerçekten uzun uzun düşünmeyi, çok çok şükretmeyi, son derece edepli terbiyeli davranmayı ve kendisine bu güzel yaratılışı lütfunun, ihsanın ve korumasının gereği olarak bahşeden engin kerem sahibi rabbine derinden sevgi beslemeyi gerektirir. Çünkü yüce Allah insanı dileseydi başka bir şekilde de yaratabilirdi. Fakat O her şeye rağmen insan için bu güzel, düzgün ve dengeli şekli seçmiştir.
Şüphesiz insan, yapısı gerçekten güzel ve düzgün, özü itibariyle dengeli bir yaratıktır. İnsanın bünyesindeki yaratmanın Hayret verici güzellikleri onun anlama kapasitesinin çok üstündedir. İnsanın etrafında gördüğü her şeyden daha Hayret vericidir.
Bu güzellik, düzgünlük ve denge insanın hem bedensel yapısında, hem akli yapısında hem de ruhsal yapısında gözlenebilmektedir. Ve bütün bunlar insanın bünyesinde şahane bir güzellik ve düzgünlük içinde dizilmiştir, uyum içine girmiştir.
İnsanın organik yapısının mükemmelliğini, inceliğini ve sağlamlığını ortaya koymak amacı ile yazılmış çaplı kitaplar vardır. Bu yaratığın bünyesindeki Hayret verici güzellikleri burada geniş biçimde verme imkânımız yoktur. Biz burada yalnız bazılarına değinmekle yetineceğiz.
İnsanın bedensel yapısını meydana getiren en genel sistemlerin her biri hayret verici güzelliktedir. İnsanların karşılarında durup dehşete kapıldığı insan yapısı ile sanat ve sanayi güzelliklerinin bütün hayret verici ürünleri asla karşılaştırılamaz. Bunlar: İskelet sistemi, kas sistemi, cilt sistemi, sindirim sistemi, kan dolaşımı sistemi, solunum sistemi, üreme sistemi, bezler sistemi, sinir sistemi, boşaltım sistemi, tat alma sistemi, koklama, işitme ve görme sistemleridir. İnsanlar insan yapısı sanatlara yönelmekte fakat incelikleri, derinlikleri ve büyüklükleri her türlü takdirin üstünde olan bu sistemleri unutmaktadırlar! "İngilizce yayınlanan Bilimler Dergisinde deniyor ki: İnsan eli eşsiz, Hayret verici doğal güzelliklerin başında yer almaktadır. Sadeliği, gücü ve hızlı uyum sağlaması yönünden insan elinin işlevini görecek bir makineyi yapmak gerçekten çok zordur, hatta imkânsızdır. Mesela bir kitap okumak istediğinde onu elinle rahatlıkla alıyorsun. Sonra onu okumaya en uygun biçimde indiriyorsun. İşte onu doğru biçimde ve otomatik olarak yerleştiren bu eldir. Kitabın bir sayfasını çevirmek istediğinde parmaklarını yaprağın altına koyuyor ve üzerine basıyor. Hem de kâğıdı çevirerek derecenin ne altında ne de üstünde bir biçimde. Sonra yaprağın çevrilmesiyle baskıya son veriyor. Kalemi tutan ve onunla yazı yazanda eldir. İnsanın günlük hayatında kaşıktan bıçağa ve daktiloya varıncaya kadar tüm adet ve edevatı kullanan. Pencereleri açıp kapatan ve insanın her istediğini kaldırıp taşıyan da eldir. Her iki el yirmi yedi kemikten ve on yedi kas sisteminden oluşmaktadır."
"İnsan kulağının [orta kulak] küçük bir kesimi yaklaşık dört bin kadar ince ve karmaşık kıvrımdan meydana gelen, şekil ve hacim bakımından hayret verici bir düzene sahip bir kompleksten oluşmaktadır. Bu kıvrımların bir musiki aletini andırdığını söylemek mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki, bunlar gök gürültüsünden ağaç hışırtısına kadar meydana gelen her sesi ve gürültüyü herhangi bir şekilde alıp beyne aktaracak biçimde hazırlanmıştır. Ayrıca orkestradan veya kendi düzenli bütünlüğü içinde her müzik aletinin çıkardığı tüm sesleri birbirinden şahane biçimde ayarlayacak yapıdadır."
"Gözdeki görme duyusunun merkezi, ışığı karşılayan yüz otuz milyon sinir uçlarından meydana gelmiştir. Kirpiklerle beraber göz kapakları onu, gece gündüz korumaktadır. Göz kapağının hareketi refleks halindedir ve gözü topraktan, mikroplardan ve yabancı maddelerden korumaktadır. Kirpikler meydana getirdikleri gölge ile güneş ışınlarının keskinliğini kırmaktadırlar. Göz kapaklarının hareketi, bu korumanın yanında gözün kurumasını da engellemektedir. Gözü kuşatan ve gözyaşı adı verilen salgıya gelince bu göz için en güçlü en etkili temizleyicidir."
"İnsandaki tat alma cihazı dildir. Dilin bu eylemi içinde epitelyum hücreleri bulunan tat alma hücrelerinin dilin üzerinde oluşturduğu kaygan dokularla gerçekleşir. Bu dokuların değişik şekilleri vardır. Bunların bir kısmı ipliksi, bir kısmı mantarsı, bir kısmı ise mercimeksidir. Bu dokular, tat alma sinirlerini ve dilin damarlarını beslemektedir. Yeme esnasında tat alma sinirleri etkilenmektedir ve bu etkiyi beyne iletmektedir. Bu cihaz ağzın girişindedir. Böylece insanın zararlı olduğunu hissettiği bir şeyi hemen dışarı atması mümkün olmaktadır. İnsan bu cihazla acı ve tatlıyı, soğuk ve sıcağı, tuzlu ve tuzsuzu, zehirli ve benzeri şeyleri hissetmektedir. Dil, küçük, ince tat alma hücrelerinden dokuz binini ihtiva etmektedir ve bu hücrelerin her biri birkaç sinirle beyine bağlıdır. Buna göre sinirlerin sayısı kaçtır, hacimleri nedir, tek olarak nasıl çalışırlar, beyinde duyuyu nasıl toplayıp oluştururlar, bilmiyoruz."
Vücudun her tarafını bütünüyle kuşatan sinir sistemi, vücudun her tarafından geçen ince ve kendisinden daha çok başkalarına bağlı olan ince, küçük duyarlılık hücrelerinden oluşmaktadır. Bunlarda, merkezi sinir sistemine bağlıdırlar. Vücudun herhangi bir tarafı etkilendiğinde isterse bu etkilenme insanı kuşatan havanın sıcaklığında ufak bir değişme olsun bu durumda sinir hücreleri bu duyguyu vücuda yayılmış olan merkezlere iletirler. Bunlar da duyuyu beyne iletirler. Böylece beynin gerekli tepkiyi göstermesi sağlanır. Sinirlerdeki işaretlerin ve uyarıların hızı saniyede yüz metreye ulaşır."
"Sinir sistemine baktığımızda onun bir kimya laboratuarındaki bir işlemi andırdığını görürüz. Yediğimiz yemeklere baktığımızda onların hayret verici maddelere dönüştüğünü fark eder ve orada meydana gelen işlemin gerçekten hayret verici olduğunu kesin anlarız. Çünkü burada midenin kendisi dışında hemen hemen her şey yenir.
Önce bu kimya lâboratuarına bir kaç çeşit basit yiyecek maddelerini koyalım ve bu konuda lâboratuarın kendisine ait düzenini hiç göz önünde bulundurmayalım. Sindirme kimyasının onları nasıl ayrıştırdığını düşünmeyelim. Biz birkaç et parçası, fasulye buğday ve kızartılmış balık yiyoruz. Sonra da bir miktar su içiyoruz.
Mide bu karışımın arasındaki yararlı maddeleri seçip almaktadır. Yemeğin her çeşidini ezmekte ve onları kimyasal bölümlerine ayırmaktadır. Geri kalanını yeni proteinlere dönüştürmektedir. Bunlar değişik hücrelerde gıdalar haline gelmektedir. Sindirim sistemi bu sırada kalsiyum, kükürt, iyot, demir ve diğer bütün zaruri maddeleri seçmektedir. Ve bu sırada öz maddelerin zayi olmamasına özen göstermekte, hormonların üretilmesine imkân sağlamakta ve hayat için gerekli olan tüm ihtiyaçların düzenli ölçüler içinde ve her zaruri ihtiyacın hazır hale gelmesine dikkat etmektedir. Açlık gibi herhangi bir geçici durumu karşılamak amacı ile yağ ve diğer ihtiyati maddeleri depo etmektedir. Bütün bunları insan düşüncesinden ve onun yorumundan habersiz yapar. Biz sayılamayacak derecede çok olan bu maddeleri bu kimyasal lâboratuara döküyoruz ve yaklaşık olarak bütünü ile yaptığımız işlerden sarfınazar ediyor, gerisine karışmıyoruz. Böylece hayatımızın devamı için gereken otomatik bir işlem saydığımız bu faaliyete sırtımızı dayamış oluyoruz. Bu yiyecekler sindirilip ve yeniden hazırlanıp sürekli olarak milyonlarca hücreye dağıtılır. Bu hücrelerin sayısı yeryüzündeki bütün insanların sayısından fazladır. Her hücreye ulaştırılması gereken bu kesin maddelerin sürekli ve tek tek her hücreye ulaştırılması gerekmektedir. Ve bu belli düzenin ihtiyaç duyduğu maddelerin dışında başka şeylerin ona götürülmemesi gerekir. Bu kesin maddelerinde kemik, tırnak, et, saç, göz ve diş yapacak olan her hücreye kendisine has besinlerin ulaştırılması gerekir.
Demek ki burada insan zekâsının icat ettiği en mükemmel laboratuarda daha çok maddelerin elde edildiği bir kimya lâboratuarı bulunmaktadır. Yine burada şu ana kadar dünyanın tanıdığı nakil ve dağıtım düzenlerinin çok ilerisinde bir dağıtım düzeni vardır. Burada her şey son derece düzenli bir şekilde gerçekleşmektedir."
İnsanın diğer bütün cihazları hakkında da çok şey söylenebilir. Fakat bu cihazlar açık seçik olmalarına rağmen herhangi bir şekilde hayvanların da sahip olduğu cihazlardır. İnsanın kendisine has özellikleri ise eşsiz olan akli ve ruhi özellikleridir. İşte bu surede özellikle üzerinde durulan konu budur. Şöyle ki "Ey insan!" çağrısından sonra, "O, seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılan" demektedir.
İşte bu mahiyetini bilmediğimiz, kavramadığımız özel akli kavrayış. Çünkü akıl anladığımız şeyleri anlamamızı sağlayan araçtır. Fakat akıl kendisini kavrayamaz. Nasıl kavradığını da idrak edemez.
Bütün bu algılanan imajların ince ve dakik bir şekilde dizilmiş olan sinir sistemi yolu ile beyne ulaştığını varsayıyoruz. Fakat bunlar nereye saklanmaktadır? Eğer bu beyin doğru bir bant şeridine benzetilse insan ortalama ömrü olan altmış senede onca tabloları, kelimeleri, olguları, duyguları yığınlarca malumatı kaydetmek için milyarlarca metre şeride ihtiyaç duyacaktı. Ancak bu durumda onları bir süre sonra hatırlayabilirdi. Nitekim insan bu olayları onlarca sene sonra, niye yıllar geçtikten sonra rahatlıkla hatırlayabilmektedir! Sonra akıl tek tek kelimelerden, tek tek olgulardan, tek tek olaylardan ve tek tek tablolardan bütün bir kültürü oluşturmak için nasıl onları bir bütünlük içine sokuyor? Sonra onları malumat yığınından sistemli bilgiye nasıl dönüştürüyor? Anlaşılabilecek şeylerden anlayışa, deneyimlerden kesin bilgiye nasıl ulaşıyor?
Bu, insanın en belirgin özelliklerinden biridir. Fakat bununla beraber bu özellik insanın en büyük özelliği değildir. En üstün ayırıcı vasfı olmadığı gibi. İnsanda Allah'ın ruhundan gelen, hayret verici bir ateş parçası da vardır. Bu insanın kendine has olan ruhudur. Bu ruh insanı varlığın güzelliğine ve varlığı yaratanın güzelliğine götürür. Ve ona hiçbir sınırı olmayan mutlak varlık ile temasa geçişinden kaynaklanan güzel ve mutlu anlar bağışlar. Tabi ki bu, evrendeki güzelliğin kaynakları ile temasa geçtikten sonra gerçekleşebilir.
Bu, insanın mahiyetini anlayamadığı ruhtur. İnsan kavrayabileceği somut gerçekleri daha yeterince kavrayamadığı halde bunu nasıl kavrayabilir, nasıl tanıyabilir? İnsan bu ruh sayesinde yeryüzünde yaşadığı halde sevincin ve üstün saadetin kaynağına erişebilir. Bu ruh onu yüceler âlemi ile temasa geçirir. Onu cennetlerdeki sonsuz hayata kendisi için belirlenen güzel hayata hazırlar. Bu mutlu dünyada ilahi güzelliğe bakmaya hazırlar.
İşte, bu ruh... Yüce Allah'ın insana en büyük hediyesidir, bağışıdır. İnsanı insan yapan da budur. Allah'ın adı ile kendisine hitap ettiği de budur. "Ey insan!" Utandırıcı şekilde kendisini kınaması da bu özelliğinden kaynaklanmaktadır. "Engin kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?" İşte bu Yüce Allah'tan insana doğrudan yöneltilmiş bir sitemdir. Çünkü Yüce Allah ona seslenmekte, o ise kendisinin önünde günahkâr, kusurlu ve gururlu bir şekilde durmaktadır. Allah'ın yüceliğini takdir etmemekte ve O'nun huzurunda edebini takınmamaktadır. Sonra Allah ona büyük nimetini hatırlatmakta, sonra da bu konudaki eksiklerini, edepsizliğini ve gururunu dile getirmektedir.
Bu gerçekten karşısında ezilinmesi gereken bir sitemdir. İnsan kendi gerçeğini, gerçek bilgi kaynağını ve Rabbinin huzurundaki gerçek konumunu düşündüğünde bu sitemin dehşetini kavrayacaktır. Rabbi ona bu şekilde seslenmekte ardından ona bu şekilde serzenişte bulunmaktadır:
"Ey insan! Seni engin kerem sahibi Rabbine karşı aldatan nedir? O, seni yaratan, belini doğrultan ve seni dengeli kılan, dilediği biçimde sana şekil veren Rabbine…
Ardından bu gururun ve kusurların sebebi ortaya konuyor. Bu ise hesap gününü yalanlamaktır. Yüce Allah hesabın gerçek mahiyetini bildirmekte ve her işin karşılığının farklı olacağını, pekiştirici ve kesin bir biçimde ortaya koymaktadır. (Seyyid Kutup; Fizılali’l Kur’ân) H.Yılmaz

Yani böyle bir yanılgıya düşmenin makul hiçbir sebebi yoktur. İnsan bizzat kendisinin dünyaya gelişini düşünsün. Sizler bu dünyaya kendi kendinize gelmediniz ve sizi anne-babanız da yaratmadı. Sizlerin doğabilmesi için birkaç unsurun biraraya gelmiş olması gerekir ve yaratılışınız bir raslantı da değildir. Tam aksineAllah (c.c.) sizleri makul bir sebeple yaratmıştır. Yeryüzünde bir çok hayvan görüyorsunuz. İşte Allah Teâlâ, sizleri onlardan daha mükemmel yarattı ve onların üstünde bir şeref ve fazilet bağışlayarak, sizleri mümtaz varlıklar kıldı. Bu nimetlere karşılık sizler aklınızı kullanmalı ve Allah'ın bu ihsanını idrak ederek şükür ve itaatte bulunmalıydınız. Ayrıca Rabbinize isyan da etmemeliydiniz. Şunu iyice bilmelisiniz ki, Allah Teâlâ Rahim ve Kerim olmakla birlikte, Cebbar ve Kahhar'dır da. O Allah (c.c.) ki, zelzele, fırtına, tufan ve sel gönderdiği anda, tüm önlemleriniz boşa çıkar ve onların hiçbir etkisi olmaz. Yine iyice bilmelisiniz ki, sizleri yaratan Allah, sizlere akıl da vermiştir. Dolayısıyla Hikmet sahibi Allah'ın sizlere hesap sorması da pek tabiidir. Tıpkı bir kimseye yetki verildiğinde, ona bu yetkisini nasıl kullandığının sorulması gibi, insana iyilik ve kötülük yapabilme kudreti verildiğinden ötürü, ona ceza ya da mükâfat vermek de pek tabiidir. Tüm bu deliller ortada iken, Allah Teâlâ'nın sizleri hesaba çekeceği konusunda hâlâ tereddüte düşmeniz için hiçbir makul sebep yoktur. Örneğin iktidar sahibiyken, emriniz altında çalışan bir memur hoşgörünüzü istismar etmiş olsa onu aşağılık olmakla suçlarsınız. Bundan dolayı bizzat vicdanınız bile, Allah'ın bunca lütfu karşısında isyankârlık, itaatsizlik yapmanın ve buna rağmen hiçbir karşılık ya da ceza görmemenin saçma olduğunu kabul eder.
 Yani bu dünya hayatından sonra bir ceza veya mükâfaatın olmayacağı şeklindeki bu zannınız ahmaklıktır ve hiçbir makul delile dayanmamaktadır. Bu yanlış ve asılsız düşünce sizleri Allah'tan gafil bırakmakta ve O'nun cezasından korkmadığınız için, dünyada ahlâken sorumsuz bir şekilde yaşamanıza neden olmaktadır. Mevdudi Bu pasajın yalnızca hakikati inkar edenlere değil, ama genel olarak “insan”a veya “insanlar”a seslendiği gerçeği ışığında baktığımızda görürüz ki “yalanlama(ya kalkışma)” ifadesi, bu bağlamda, mutlaka Allah'ın nihaî hükmünün/yargısının bilinçli inkarı anlamına gelmeyip, daha çok, birçok insanda mevcut olan, yaptıklarından dolayı Allah'ın huzurunda hesap verme gerçeğine zihnini -geçici veya sürekli olarak- kapama eğilimini gösterir: bu nedenle, yukarıdaki ifadeyi “yalanlamaya ne zaman kalkıştıysanız” şeklinde çevirdim. M.Esed

Yani ister kabul edin, ister inkâr edin, hakikat değişmez. Ancak Allah (c.c) sizleri tamamen kendi başınıza buyruk da bırakmış değildir. Her insan üzerinde gözetleyiciler tayin edilmiştir. Ve onlar da iyi ya da kötü ne yapıyorsanız herşeyi kaydetmektedirler. Onlardan asla kaçamaz ve gizlenemezsiniz.
İster karanlıkta olun, ister ormanlıkta, çölde veya tenha bir yerde bulunun her yerde ve her zaman yanınızdadırlar. İnsanoğlu ne kadar gizli bir iş yaparsa yapsın, onlardan saklayamaz. Allah Teâlâ bu gözetleyiciler için Kiramen Katibin, yani 'şerefli yazıcılar' demiştir. Bunlar kimseye kin ve nefret duymazlar ve tamamen tarafsız bir şekilde insanların defterlerini tutarlar. Görevleri esnasında uydurma şeyler yazmazlar. Rüşvet almazlar ki, rüşvet alarak bir kimsenin lehine birşey yazsınlar. Onlar bu gibi ahlâkî zaaflardan beridirler. İyi işler yapan kimseler için de, kötü işler yapan kimseler için de eksik ya da fazla hiçbir şey yazmazlar. Ayrıca bu meleklerin diğer bir özellikleri de onların herşeyi bilebilecek bir kapasitede olmalarıdır. Dünyadaki istihbarat ajanları gibi değillerdir ki bazı şeyleri onlardan saklamak mümkün olsun. Onlar sizlerin gizli ya da açık her yaptığınızı bilirler. Çünkü sürekli yanınızdadırlar ve sizler farkında bile olmazsınız. Onlar sizlerin hangi niyetle bir iş yaptığınızı dahi bilir. Bundan dolayı onların tuttukları defter, mükemmel bir şekilde yazılmıştır. Bu husus Kehf-49'da şöyle anlatılır: "Kitap ortaya konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak: "Vah bize, bu kitap da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, herşeyi sayıp döküyor!" dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez."  Mevdudi                                                                 Klasik müfessirler, burada, müteşabih olarak insanların bütün fiillerini kaydeden muhafız meleklere işaret edildiği görüşündedirler. Ancak, 50:16-23'ün çevirisinde buna başka bir açıklama getirdim ve bu açıklamayı ilgili notlar 11-16'da detaylı olarak ele aldım. Sözkonusu yorumdan hareketle diyebiliriz ki, her insanın başına dikilen “gözetleyici güç” (hâfiz), onun bilinç altında yatan bütün saikleri ve eylemlerini “kaydeden” kendi vicdanıdır. Bu, insan yapısının en temel unsuru olduğundan 11. ayette “değerli” olarak tanımlanmıştır M.Esed                                   Bu ayetlerde önce müşriklerin kör kabullerden oluşan inançları reddedilmekte, sonra da “Aslında siz, şüphesiz üzerinizde, yaptığınız şeyleri ezberleyen, saygın yazıcılar olmasına rağmen, Din’i yalanlıyorsunuz” denilerek yaptıklarının bir bir kayıt altına alındığı, bunun idrakinde olmadıkları için de Din’i düşünmeden yalanladıkları uyarısı yapılmaktadır. İnsanın yapısında sayısız yazıcı [hafıza, bellek] hücresi bulunmasına ve işlediği her davranışın kaydedilmesine rağmen “din”i yalanlaması insanın yaratılış üzerinde yeterince düşünmemesinden kaynaklanmaktadır. Allah insanı yaratıp da başıboş deve gibi salıvermemiştir. Bunun tersini düşünmek yaratılış üzerinde akıl yormamak demektir. Konumuz olan ayetlerde bir bakıma inkârcılara “İster kabul edin, ister etmeyin, gerçek böyledir. Her insan üzerinde kayıt yapan hücreler vardır; onlar iyi ya da kötü ne yapıyorsanız her şeyi kaydetmektedirler. Onlardan asla kaçamaz ve gizlenemezsiniz. Gizli, aşikâr hepsi önünüze konacaktır” mesajı verilmektedir.

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur; ki, ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/36- 40)

Hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir takım koruyucular bulunmasın [mutlaka her insanın üzerinde bir takım koruyucular vardır].
Onun için insan neden yaratılmış olduğuna bir baksın. (Tarık/4, 5)

Ve and olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız.
Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tesbitçi tesbit edip dururken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın.  (Kaf/16- 18)

Ayette geçen “Din”, Maun suresinde konu edilen  “Din” olup Fatiha suresinde de geçen “Yevmi’d-Din [Din günü, hesaplaşma günü]” kast edilmiştir.
“Din’i yalanlamak” konusu Maun suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s:304, 305 ) açıklandığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Daha önce de değindiğimiz gibi, ayetteki “… şüphesiz üzerinizde, yaptığınız şeyleri ezberleyen, saygın yazıcılar …” ifadesiyle insanın yaratılıştan kendi bünyesinde hafıza hücrelerinin var olduğu ve her şeyi  kayıt altına aldığı bildirilmektedir.

Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o:  “Keşke kitabım bana verilmeseydi,  hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti” der. (Hakka/25)

Kitabı kendisine arkasından verilen kişiye gelince de o, ölümü çağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, yakınları içinde sevinçli idi. Şüphesiz o, asla dönmeyeceğine kani idi. (İnşikak/10)

Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. -“Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”- (İsra/13, 14)

Ve onlar, saf halinde Rabbine yayılmışlardır: “Şüphesiz sizi ilk önce yarattığımız gibi Bize geldiniz. Aslında siz, sizin için buluşma zamanı kılmayacağımıza batılca inanıyordunuz.”
Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar,  yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/48, 49)

Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.
Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vadenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
Ve O [Allah], kulları üzerinde Kahir’dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler. (En'âm/61) H.Yılmaz

Bu ayetin başındaki sümme kelimesini “Ve bir kez daha” şeklinde çevirmem konusunda bkz. sure 6, not 31. Bu belâgat sorusunun tekrarlanması, insan aklının (intellect) ve tasavvurunun onu cevaplayamayacağını, çünkü Hesap Günü olarak tanımlanan şeyin, hâlâ bizim beşerî tecrübemizin ötesinde bulunan ve bu nedenle kavramsal olarak tasavvur edilemeyen gerçekliğin başlangıcını oluşturacağını göstermek içindir: Bu nedenle, yalnızca bir teşbîh -ve bizim ona göstereceğimiz duygusal reaksiyon- o gerçekliğin ne olabileceği hakkında bir ipucu verebilir.  M.Esed

Yani hiç kimsenin verilen bir cezadan, bir başkasını kurtarmaya gücü yoktur. O gün Allah'ın adaletini icra ettiği bir sırada, kimsenin böyle bir cesareti olmayacak ve "Filan şahıs benim dostumdur, benim müridimdir. Dünyadaki günahlarından dolayı ceza görmesin" diyemeyecektir. Mevdudi
Amellerin kayıt altına alınmasının sonuçları bu ayetlerde de yine karşıtlık metodu ile açıklanmaktadır. “Ebrar”dan olanlar “Naim” cennetlerine; “Füccar”dan olanlar ise cehenneme gidecektir.
Ebrar ve Füccar terimleri ile ilgili Abese suresinde yaptığımız  açıklamaları burada da naklediyoruz:

BİRR VE EBRAR KAVRAMLARI

“Takva” sözcüğünün anlamdaşı durumunda olan Birr” sözcüğü, “her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik” demektir. Sözcük, bu geniş anlam alanıyla her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır.
“Birr”, Kur'an'da şöyle tanımlanmıştır:

Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz “birr” değildir. Ama  “birr”, Allah'a, ahir [son] güne, meleklere, Kitap'a, peygamberlere inanmak; sahip olduklarından akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolcuya, dilenenlere ve boyundurukları çözmeye [hürriyeti olmayanların hürriyetlerine kavuşmaları için], Allah sevgisi için vermek, namazı kılmak, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte içtenlikli olanlar bunlardır. İşte bunlar takvalıların ta kendisidir. (Bakara/177)             

 “Birr” sözcüğü isim olarak kullanıldığı gibi, ism-i fail olarak da kullanılır ve bu takdirde “çok çok iyilik yapan” anlamına gelir. Meselâ müminler çok çok iyilik yaparak “birr”in bizzat kendisi hâline gelirler. Kur'an böyle kimseleri “berr” sözcüğünün çoğulu olan “ebrar” sözcüğü ile tanımlamış ve bu sözcüğü “müttekîn [iyiler, Allah'a saygılı insanlar]” anlamında kullanarak “muttekin”e sunulan nimetlerin “ebrar”a da sunulacağını bildirmiştir:

Ama Rabblerinden sakınanlara gelince, onlar için, Allah katından bir konak olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler [bahçeler] vardır. Ve Allah katındaki, ebrar için daha iyidir. (Âl-i Imran/198)

Hayır… Hayır… Ebrar’ın [iyilerin, yardımseverlerin] kitabı [yazgısı] kesinlikle ılliyyinde [yüksekte, cennette]’dir.
Kim bildirdi sana, ılliyyinin ne olduğunu? O, rakamlanmış [yazılmış] bir kitaptır [yazgıdır]! Yaklaştırılmışlar, ona tanıklık ederler.
Evet, ebrar  [iyiler, yardımseverler], elbette, nimetler [mutluluk] içindedirler, tahtlar üzerinde, seyrederler. Yüzlerinde mutluluğun aydınlığını tanırsın. Mühürlü, saf bir içkiden içirilirler, Mührü misktir; yarışanlar, ancak bunda yarışa girmeliler! Ve onun karışımı Tesnim'dendir; yakınlaştırılmışların içeceği bir kaynak [pınar]. (Mutaffifin/18- 28)

Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan “birr”, takva sahibi müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat “takva” denmese de, “takvalı olma hâli” denebilir. Zaten Rabbimiz de bize bu özelliğe sahip kişiler ile, yani “ebrar [iyiler, yardımseverler]” ile beraber ölmeyi istememizi tavsiye etmektedir:

“Rabbimiz! Evet, 'Rabbinize inanın!' diye imana çağıran bir sesleniciyi duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi sil ve canımızı ebrar [iyiler, yardımseverler] ile birlikte al.” (Âl-i Imran/193)          

FÜCUR VE  FÜCCAR KAVRAMLARI

“Fücur” sözcüğü sözlükte “yarmak, bir şeyi genişçe yarıp açmak” olarak tarif edilmiştir. Kur'an, bu eylemin olumlusu için “fecr”, olumsuzu için “fücur” sözcüklerini kullanmıştır.
Kur'an'ın olumsuz anlamda kullandığı “fücur” sözcüğü, gerek dil bilimciler ve gerekse din bilginleri tarafından “Şakku setri’d-diyanet [diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması]” olarak ifade edilmiştir. Bu şekilde din-iman örtüsünü yırtıp atanlara “facir” denir. Bu sözcüğün çoğulu da “füccar” veya  “fecere” şeklinde ifade edilir:

Ama insan, önünde [yaşadığı sürece] kötülük yapmak ister de, “Diriliş Günü ne zamanmış?” diye sorar. (Kıyamet/5, 6)

Sen onları bırakırsan, kuşkusuz onlar, kullarını saptıracaklar; yalnızca ahlâksız ve çok inkârcıdan başkasını doğurmayacaklar. (Nuh/27)

İmanın dışa yansıması nasıl ki “takva” ya da “amel-i salih” ise, küfrün dışa yansıması da “fücur”dur. Yani fücur işlemek, gerçek imana sahip olmayanların bir karakteridir. Çünkü Allah inancı, insanın haram-helal, hayır-şer, cennet-cehennem gibi kategorilerin bilincinde olmasını sağlar. Dolayısıyla bu bilinç insanın fücur işlemesine engel olur. Zaman zaman hataya düşen insan için daima “tövbe etme” imkânı vardır. Ancak insan aynı hatayı tekrarlamamak şartı ile Allah'ın affediciliğine sığınmalıdır. Tövbeden sonra sözünde durmamak, yalan söylemek tam anlamıyla fücur işlemektir.
Sınırları dinle belirlenmiş davranışlara karşı çıkmak, din adına kural tanımamak, dinle getirilen kısıtlamaları kabul etmemek, dolayısıyla her türlü irili ufaklı günahı işlemek facirlerin en belirgin özelliklerindendir. Bu insanlar dünyada yaptıklarının hesabını vereceklerine inanmadıklarından ya da Allah'a döneceklerini düşünmediklerinden, her türlü fücuru işlemekten çekinmezler.
Kur'an, fücuru işleyenlerin kâfir ve cehennemlik olduklarını bildirmiştir:

Füccar [inançsızlar] ise kesinlikle Cahim’de [Cehennem'de] olacaklar. (İnfitar/14)

Hayır… Hayır… Füccar’ın [inançsızların] kitabı [yazgısı] siccindedir [Zindan Cehennemi'ndedir]. -Ve kim söyleyecek sana, siccinin [Zindan'ın] ne olduğunu?- O, rakamlanmış [yazılmış] bir kitaptır [yazgıdır]! Vay haline, o gün, yalanlayanların; ki onlar, Karşılık Günü'nü yalanlayanlardır. Gerçekten de, onu sınırları aşan günahkârdan başkası yalanlamaz. (Muttaffifin/7-12)      

Yoksa inanan ve iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutarız? Ya da takvalıları “yoldan çıkanlar [füccar]” gibi mi tutarız? (Sad/28)

İslâm dışı yaşayan, Allah'a teslim olmayan, din-iman tanımaz kimseler olan fücur ehli, takva karşıtı olan davranışları sonucunda, kendilerini oradan hiç kimsenin kurtaramayacağı cehenneme girecek, kesinlikle müminler [muttakiler] ile bir tutulmayacak, onlarla aynı kefeye konulmayacaktır:

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûra/7)

Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün onlar, ayrılırlar.
Şimdi iman etmiş ve salihatı işlemiş kimselere gelince; artık onlar, bir bahçe içinde neşelendirilirler.
Şu küfreden, ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayan kimselere gelince; işte onlar azap içinde hazır bulundurulurlar. (Rurn/14- 15)

O gün [buluşma günü], onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. -‘Bugün mülk kimindir?’, Sadece tek ve kahhar olan Allah'ındır!’-
Bugün her kişi kazandığı ile karşılıklandırılacaktır. Bugün zulüm diye bir şey yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Mu'min/16-17)

Son ayetteki “... O gün [Din günü], kimse kimseye malik olmaz [efendilik yapamaz]. Ve o gün buyruk Allah’a aittir” ifadesinde asiler için büyük bir tehdit bulunmaktadır:

Ve en yakın aşiretini [oymağını] uyar. (Şuarâ/214)

İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. (Furkan/26)

Hamd/övgü, âlemlerin Rabbi, Rahman, Rahîm, Din Günü'nün sahibi Allah'adır. (Fatiha/2- 4)

Ve ant olsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız / teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En’am/94)

Ve o gün O [Allah], onlara seslenip der ki: “Yanlış olarak inandığınız Benim ortaklar hani, nerede?”
Ve Biz her ümmetten bir şahit çekip çıkardık da “Haydi, kesin delilinizi getirin!” dedik. Artık bildiler ki, hakikat Allah’a aittir ve uydurageldikleri şeyler kendilerinden ayrılıp kaybolmuştur. (Kasas/74,75)

Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı güne takvalı davranın. (Bakara/48)

Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Ve kâfirler, zalimlerin ta kendileridir. (Bakara/254) H.Yılmaz