(Duhân - 29.Ayet)

<< Geniş Meal

Mutaffifîn

Ayette geçen mutaffifin ifadesi, tatfif'ten türemiştir. Arapçada tafif, küçük ve hakir görülen şeyler için kullanılır, tatfif ise, tartıda belli etmeden hile yapmak anlamına gelir. Mevdudi

Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde, alışverişte hile yapmak şiddetli bir şekilde kınanmıştır. "Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın. Biz kişiye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz." (En'am-152), "Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam yapın, doğru terazi ile tartın. Bu daha iyidir ve sonu da daha güzeldir." (İsrâ-35) ve "Tartıda taşkınlık edip dengeyi bozmayın. Tartıyı adaletle yapın, terazide eksiklik yapmayın." (Rahman-8-9). Hz. Şuayb'ın (a.s) kavmine işte bu sebepten dolayı azap inmiştir. Çünkü o kavim, Hz. Şuayb'ın (a.s) kendilerine ısrarla yaptığı ikazlara rağmen, bu kötülükten vazgeçmemişti. Mevdudi 

Bu pasaj (1-3. ayetler), elbette yalnız ticarî muamelelere işaret etmeyip, her kişinin maddî mal-varlığı ile ilgili haklarını ve sorumluluklarını kapsayan hem pratik hem de ahlakî her türlü sosyal ilişki türüne temas etmektedir M.Esed

Kıyamet gününe, büyük bir gün denmektedir. Çünkü insanlar ve cinler Allah'ın adaleti önüne çıkacaklar ve o gün ceza ve mükâfat verilmesi hakkında, kendileriyle ilgili önemli bir karar alınacaktır.Mevdudi

Ölçülerini eksik yapanlara, cehenemliklerin kan ve irinlerinin aktığı Veyl deresi vardır. Onlar insanlardan bir şey alırken onu ölçtüklerinde tam Ölçerler ve haklarını tam olarak alırlar. Fakat onlar insanlara vermek için bir şey ölçüp veya tartarken onların haklarını eksik verirler. Yoksa bu hilekâriar, dehşeti çok büyük olan kıyamet gününde tekrar diriltilip hesaba çekileceklerini sanmıyorlar mı Taberi

Bu ayet grubunda, ahirete inanmamanın yol açtığı ahlakî bozukluktan dolayı ölçü ve tartıda hile yapanlar; bir şeyi satın alırken tam ve noksansız ölçüp tartan, başkasına bir şeyi satarken ise eksik ölçüp tartan, dolayısıyla başkalarını zarara uğratmak suretiyle kâr elde et­meyi amaçlayan kimseler sergilenip tehdit edilmektedirler.
Ayetlerdeki “Onlar, büyük bir gün; insanların âlemlerin Rabbi için ayakta dikilecekleri gün için tekrar diriltileceklerini bilmiyorlar mı?” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, birçok insanın pervasızca günah işlemekten kaçınmaması, din gününe inanmamaktan yani ahirette hesaba çekile­ceğini hesaba katmamaktan ileri gelmektedir. Nitekim bu husus Maun suresinde şöyle yer almıştı:

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü?
İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. (Maun/1- 3)

İslam dini ölçü ve tartıda dürüst davranmayarak ticarette yolsuzluk yapmayı kesinlikle yasaklamıştır.

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O’nun [Allah’ın] size vasiyet ettikleridir. (En’am/152)

Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve tevil [sonuç, uygulama] olarak daha güzeldir. (İsra/35)

Ve semayı; onu yükseltti ve terazide /ölçüde taşkınlık etmeyin diye teraziyi/ ölçüyü koydu. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi yanlış tutmayın. (Rahman/7- 9)

Küçücük bir menfaat elde edebilme uğruna eksik tartanlara böylesine bir tehdit yöneltildiğine göre, ölçüp-tartmadan pek çok şeyi gasp edenlere, yağmalayanlara, hortumlayanlara uygun olacak cezayı düşünmek gerekir.
Şuayb peygamber de ölçü ve tartıyı eksik yapan bir topluma peygamber olarak gönderilmiş ve onları bu konuda ısrarla uyarmıştır:

Medyen’e de kardeşleri Şu’ayb’i [gönderdik]. O [Şuayb]: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçeği ve teraziyi eksik tutmayın. Şüphesiz ben sizi hayır ile görüyorum. Ve ben kuşatacak bir günün azabından sizin için korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçmeyi ve tartmayı hakkaniyetle tam tamına yerine getirin. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyin. Eğer mümin iseniz, Allah’ın bıraktığı [helâlinden size ihsan ettiği kâr] sizin için daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim” dedi.
Onlar dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmeyi sana senin salâtın mı emrediyor? Şüphesiz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.”
O [Şuayb]: “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Şayet ben Rabbimden bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şayet O bana kendi katından güzel bir rızk ihsan etmişse!? Ve Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeyi istiyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah iledir. Ben yalnızca O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim. Ve ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Ve Lut kavmi sizden pek uzak değildir. Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir” dedi.
Onlar [Şuayb’in kavmi] dediler ki: “Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin grubun [akrabaların, taraftarların] olmasaydı mutlaka seni recm ederdik [taşa tutar öldürürdük]. Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün [galip gelecek durumun] yoktur.”
O [Şuayb]: “Ey kavmim! Benim grubum [akrabalarım, taraftarlarım] size karşı Allah’tan daha mı güçlü/değerli? Ve O’nu [Allah’ı] arkanıza atılmış bir şey edindiniz. Şüphesiz ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır. Ve ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Şüphesiz ben yapıcıyım. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyiniz, şüphesiz ben sizinle beraber gözetleyiciyim”  dedi.
Ve ne zaman ki, emrimiz geldi, Şuayb’i ve onunla birlikte inanmış olan kişileri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve o zalim kişileri korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında çöküp kaldılar.
Sanki onlar orada hiç yaşamadılar. Haberiniz olsun! Semud kavmi nasıl uzaklaştı ise Medyen’e de öyle uzaklık vardır. (Hud/86-95)

Konuyla ilgili detaylı açıklamamız Hud suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 87-90) verilmiştir. H.Yılmaz

Kıyamet gününün ne kadar sıkıntılı olduğu ve insanların, Alahın huzurunda nasıl bekledikleri ve bekleme müddetlerinin ne kadar olacağı hadisi şeriflerde beyan edilmiştir.

Abdullah b. Ömer Resulullah (s.a.v.)ın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"İnsanlar kıyamet gününde, âlemlerin rabbi olan Allanın huzurunda duracaklardır. Öyle ki onlardan biri, kulaklarının yarısına kadar dolacak olan ter içinde kaybolacaktır."

Mikdat b. el-Esved diyor ki:

"Ben, Resulullahın şöyle buyurduğunu işittim. "Kıyamet günü güneş, yaratıklara yaklaşacak. Öyle ki onlara bir mil kadar bir mesafede bulunacaktır. İnsanlar amellerine göre ter içine batacaklardır. Bazılarının teri topuklarına, bazılarınınki dizlerine, bazılarınınki böğürlerine, bazılarının ki de ağızlarına kadar ulaşacak ve onlar için bir gem olacaktır." Mikdat b. el-Esved diyor ki: "Resulullah bunu anlatırken eliyle ağzını gösterdi."

İnsanların, Allanın huzurunda ne kadar kalacaktan hususunda ise Abdul­lah b. Mes´ud, kırk yıl kalacaklarını, Abdullah b. Ömer, yüz yıl kalacaklarım, Ebu Hureyre ve Kâ´b ise üç yüz yıl kalacaklarını rivayet etmişlerdir.

Ebu Hureyre (r.a) diyor i: Resulullah (s.a.v.) Beşir el-Ğifariye dedi ki: "İnssanlann, âlemlerin rabbi olan Allanın huzurundu, dünyanın günleriyle üç yüz gün kalacaktan kendilerine gökten herhangi bir haberin gelmeyecği ve kendileri hakkında herhangi bir emrin verilmeyeceği günde ne yapacaksın " Beşir: "Ey Allahın Resulü, yardımcım Allahtır." dedi. Resululiah da buyurdu ki: "Sen döşeğine vardığında kıyamet gününün sıkıntılarından ve kötü hesaptan Allaha sığın."..´") Taberi

Ey Muhammed, sen, amel defterlerinin kaydedildiği siccin´in ne olduğunu nereden bileceksin O, yazılı bir kitaptır. İnsanların hesaba çekilecekleri kıyamet gününü yalanlayanlann vay haline.

İbn-i Zeyd, "Onlar hesap gününü yalanlarlar." âyet-i kerimesini "Müşrikler dini yalanlarlar." şeklinde izah etmiş ve bu âyetin de buna işaret ettiğini söylemiştir.Taberi

Allah'ın huzurundaki nihaî sorumluluğun -ve dolayısıyla O'nun hüküm vericiliğinin- inkarının, her zaman günah işlemeyi ve manevî/ahlakî değerleri ihlal etmeyi teşvik ettiğine işaret. (Bu ve bundan sonraki ayet, tekil bir ifade içinde formüle edilmiş olduğu halde ben onları çoğul biçimde çevirmeyi tercih ettim; çünkü bu çoğulluk, deyimsel olarak, betimleyici isim-fiiller olan mu‘ted ve esîm'den önce küll [bütün] kelimesinin ve 14 vd. ayetlerde açıkça çoğul ifadelerin kullanılması ile ortaya konulmuştur.) M.Esed

Bu ayet grubu “  الردعer Red’ (Engelleme)” edatı olan “ كلاّkella ile başlayarak inkârcıların inanışları; tutum ve kanaatleri reddedilmiştir. Yapılan açıklamada, inançsızlıkları nedeniyle ortaya koydukları kötü ameller yüzünden inkârcıların kayıtlarının Siccin’de olacağı; Siccin’in havsalaların alamadığı kadar dehşetli olduğu bildirilmiş ve yalanlayanlar tehdit edilmiştir.

الفجّار FÜCCAR”

Bu sözcükle ilgili olarak daha evvel detaylı bir açıklamamız (Tebyinü’l Kur’an; c. 1 ,  s. 464) olmuş ve “fücur” sözcüğünün gerek dil bilimciler ve gerekse din bilginleri tarafından “Şakku setri’d-diyanet [diyanet örtüsünün yırtılması, çatlaması]” olarak açıklandığı ifade edilmişti. Özetle söylemek gerekirse; din-iman örtüsünü yırtıp atanlara bu yaptıklarından dolayı “facir” denir. Sözcüğün çoğulu فجّار füccar” veya  “فجرة  fecere” şeklinde ifade edilir.

SİCCİN

Bu sözcük "hapishane" anlamındaki “sicn” isminden türetilmiştir. “En iyi, en sağlam, en iyi korunan zindan” anlamındadır. Anlaşılan o ki, kötülerin işlemiş oldukları amel defterleri [davranış tutanakları] burada olacaktır; yani burada korunacak, kaybolmayacak, çalınmayacak, silinmeyecektir. Adeta mermere işlenmişçesine sağlam kaydedilmiştir; silinmesi, yok olması kesinlikle söz konusu olmayacaktır. “Siccin”in ne olduğunu sana kim bildirdi?” ifadesi ise bu kayıt korunağının boyutlarını kimsenin bilmediği anlamındadır. Yani Siccin, bilinen, duyulan en çetin zindanların da ötesinde bir zindandır. Bilindiği gibi Rabbimiz “… sana kim bildirdi?”şeklindeki soru-cevaplı anlatımı birçok önemli konuda [Karia/2,10, Hakka/1-3, Müddessir/27, Mürseat/14, İnfitar/17, 18, Tarık/2, Beled/12, Kadir/2, Hümeze/5] uygulamıştır.

YALANLAYANLARIN NİTELİKLERİ

Pasajda sözü edilen “yalanlayıcı” kimselerin birinci planda o günün tağutlarından Velid b. el-Muğire, Ebucehil, Nadr b. El-Haris ve benzer­leri olduğu söylenebilir. Zira daha evvel onlar ile ilgili şu ayetler inmişti:

İtaat etme şunların hiç birine: Çok yemin eden, aşağılık, alaycı, gammaz, kovuculuk için gezip duran, hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış, kaba/obur, sonra da kötülükle damgalı, asalak… Mal ve oğulları var diye...
Ayetlerimiz ona okunduğu zaman "Daha öncekilerin masalları" dedi. (Kalem/10-15)

İkinci planda ise bu mel’unların karakterini taşıyan tüm zamanların yalanlayıcıları da aynı kapsamda anlaşılmalıdır. H.Yılmaz

Hesap gününü ancak, Allahın emirlerine karşı gelerek kendisi için konulan sınırlan aşan ve rabbine karşı günah işleyen kimseler yalanlar. Böyle bir insana, Muhammed´e Kur´anda indirdiğimiz âyetlerimiz okunduğu zaman "Bu, Öncekilerin efsaneleridir. Onlardan kopya edilmiştir, bize aktarılmaktadır." der.Taberi

Yani ceza ve mükâfaat gününü inkâr etmektedirler ve onların bu konuda hiçbir makûl ideali bulunmamaktadır. Ancak günah işlemekten kalpleri öylesine paslanmıştır ki, gâyet makûl ve açık delillere rağmen bile, ceza ve mükâfaat gününü inkar etmektedirler. Rasulullah (s.a) kalbin paslanmasını şöyle izah etmektedir: "Bir kul günah işlediğinde, kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul tevbe ederse, bu siyah leke kaybolur. Şayet tevbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, bu leke onun tüm kalbini sarar." (Müsned-i Ahmet, Tirmizi, İbn Mace, Neseî, İbn Cerir, Hakim, İbn Ebi Hatim, İbn Hibban) Mevdudi 

Lafzen, “kazandıkları, kalplerini pasla örtmüştür”: kötülükte ısrar etmelerinin, onları tedrîcen ahlakî sorumluluk bilincinden ve dolayısıyla, Allah'ın nihaî hükmünün vukuunu tahayyül etme yeteneğinden yoksun bıraktığına işaret. M.Esed                       

Bu ayette yine müşriklerin ahireti yalanlama kapsamındaki inançlarından, Kur’an için “Daha öncekilerin masalları” deyişleri reddedilerek gerçek ortaya konmaktadır. İşin aslı, söz konusu inkârcıların kalplerinin pas tutmuş olmasıdır. İşledikleri amellerin kötülüğü kalplerini kirletmiş, bu kir ise kalplerini işe yaramaz bir hale getirmiştir.
Bilindiği gibi, iyi ya da kötü bir şeyin sürekli yapılması insanda bir alışkanlık, tutku haline dönüşür. Kişi sürekli o işi yapmak ister. Hatta elinde olmadan sürekli yapar durur. İnsan sürekli kötülük yaparsa bu durum onda alışkanlık haline gelir. Kişi giderek bu alışkanlığının tutsağı olur. Hayatını bu tutsaklıkla devam ettirir gider. Ayette konu edilen kâfirler de kötülük ede ede kötülüğü alışkanlık haline getirip gönülleri paslanmış, başka bir şey yapamaz olmuşlardır.
Kalplerin pas tutması ile ilgili olarak Tin suresinin tahlilinde “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi” başlığı altında (Tebyinü’l Kur’an; c. 1,  s. 564) detaylı bir açıklamamız bulunduğundan,  konunun oradan tekrar okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Âyet-i kerimede geçen ve "Kalblerini paşlandırmıştır." şeklinde tercüme edilen "Râne" fiili çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

Abdullah b. Abbas´a göre bundan maksat, "Kalbleri mühürlenmiştir." demektir. Hasan-ı Basri ve Katade´ye göre ise "Günahlar üst üste gelerek kalbi körletir ve onu öldürür." demektir.

Mücahid ise bu âyeti şu şekilde izah etmiştir: Kul günah işler, günahlar kalbini kuşatır ve her tarafını kaplar." Mücahid diyor ki: "Âlimler kulun kalbini insanın eline fenzetirler. Kul, her günah işledikçe bir parmağı kapanır Böylece günah işlemeye devam ettikçe bütün parmaklar kapanır ve üzen muhur emr. Mücahid, bu âyetin, şu âyete benzediğini söylemiştir. "Evet kim bir kotuluk iş­ler ve hatalar, kendisini kuşatırsa işte onlar, cehennemliktiler. Orada ebedi ola­rak kalacaklardır."

Ebu Hureyre (r.a.) "Râne" kelimesinin Resulullah tarafın­dan şöyle açıklandığını rivayet etmektedir. Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki: "Kul bir hata yaptığında kalbine siyah bir nokta işlenir. Eğer kul onu işlemek­ten elini çeker, af diler ve tevbe edecek olursa kalbi parlatılır. Şayet tekrar hata­ya düşecek olursa o siyah nokta büyütülür. Öyle ki bütün kalbini kaplar. İşte Al-lahın, "Hayır, doğrusu onların yaptıklan, kalblerini paslandırmışım" âyetinde zikredilen "Râne" "Paslandirmıştır." kelimesinden makat buüur. Ahmed b. Hanbel ve İbn-i Mace´nin rivayetinde "kul" kelimesinin yerine "Mümin" kelimesi zikredilmiştir Taberi

Kalbleri paslandığı için O'nu göremezler. Halbuki mü'minler âhirette O'nu göreceklerdir.S.Ateş 

Yani onlar Allah'ın cemâlini görmekten mahrum kalacaklar ve bu şeref sadece salih kullara nasip olacaktır. İzah için bkz. Kıyame. an: 17. Mevdudi

Hayır, durum,ceza.gününü yalanlayanların söylediği gibi değildir. Onlar, rablerine yakın olduklarını iddia ediyorlar. Fakat hal böyle değildir. Bilakis onlarla rableri arasına perde çekilmiş olacaktır.Bu âyet-i kerime iki şekilde izah edilmiştir. Katade ve İbn-i Ebi Müleyke´ye göre bu âyetten maksat, kıyamet gününü yalanlayanların, rablerinin ikramından mahrum olduklarını beyan etmektir. Bunlar, Allahm, âhirette mümin kullan için hazırladığı nimetlerden istifade edemeyeceklerdir.Hasan-ı Basri´ye göre ise bu âyetten maksat, kâfirlerin kıyamette Allah Tealayı göremeyeceklerini beyan etmektir. İman Şafii de bu âyeti bu şekilde izah etmiş ve bunun zıt anlamını alarak müminlerin, rablerini göreceklerini söylemiştir.Taberi, Ayet-i Kerimenin genel ifadesinin iki görüşü de kapsar mahiyette olduğunu, bunlardan sadece birinin kasdedildiğine dair herhangi bir delil bulunmadığını bu itibarla âyetin genel manada anlaşılmasının gerekli olduğunu söylemiştir. Taberi

Sonra kıyamet gününü yalanlayanlar mutlaka cehenneme girecekler. Onlara orada "işte sizin dünyada iken yalanlamış olduğunuz azap budur. Şimdi onu tadın." Denilecektir.Taberi

Bu ayetlerde, gönülleri pas tutmuş olan kâfirlerin beklentileri reddedilmektedir.  Onlar Rablerinin affına, mağfiretine mazhar olamayacaklardır. Varıp gidecekleri yer kesinlikle cehennem olacaktır. Onlara “İşte bu, kendisini yalanlayıp durduğunuz şeydir” denilerek utandırılacaklar ve pişmanlıkları artırılacaktır. 

 Daha evvel birçok ayetten inkârcıların ahirette de dünyadaki gibi saltanat süreceklerine inandıklarını öğrenmiştik: Peki, ayetlerimizi inkâr eden ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?
O [inkârcı kişi], gayba muttali oldu ya da Rahman katında bir söz mü aldı? Hayır... Hayır... [Onun zannettiği gibi değil]... Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir. (Meryem/77- 80)

Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve Saat’ın geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle inkâr eden kimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız. (Fussilet/50)

Şüphesiz ki şu, ayetlerimizi inkâr etmiş kişileri Biz yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye, derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır. (Nisa/56)

Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/97)

Şüphesiz şu, Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir paraya satanlar; işte onlar, ahirette kendilerine hiçbir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir. (Al-i Imran/77)  H.Yılmaz

Yani, kötü ruhluların kaydının tersine (bkz. yukarıdaki ayet 7). ‘İlliyyûn teriminin ‘illî veya ‘illiyyeh (yücelik/değerlilik) kelimelerinin çoğulu olduğu, yahut tekil hali olmayan bir çoğul olduğu söylenmektedir (Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs); her iki durumda da sözkonusu terim, “[bir şey] “yüksek” yahut “yüce/değerli” idi [veya “hale geldi”]” yahut -mecazî olarak- “yükseldi” anlamına gelen ‘alâ fiilinden türetilmiştir: böylece, meşhur huve min ‘illiyeti kavmihî deyimsel ifadesi de “o kavminin [en] yüceleri arasındadır” anlamına gelir. Bu türetilme karşısında ‘illiyyûn çoğul kelimesi, muhtevanın yoğunluğunu ifade eden “kat kat soyluluk/değerlilik” (Tâcu'l-‘Arûs) veya “en yüce/değerli tarz” anlamına gelir. M.Esed

Müfessirler, "illiyyin" kelimesini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.

Kâ´bui Ahbar, Mücahid, Katade ve Abdullah b. Abbas´tan nakledilen bir görüşe göre İlliyyin, yedinci gök demektir. Müminlerin ruhları oraya yükselir.

Katade ve Ka´b´dan rivayet edilen başka bir görüşe göre İlUyyin´den maksat, arş´ın sağ ayağıdır. Kâ´b diyor ki: "Müminin ruhu alındıktan sonra yukarı doğru çıkarılır. Göğün kapıları ona açılır, melekler onu sevinçle karşılarlar. Sonra onu alıp arşa kadar ulaştırırlar. Arşta o ruh için bir kağıt çıkarılır ve o ruhun da bilgisiyle kıyamet gününde hesaba çekilmekten kurtulacağını beyan eden bir yazı yazılır. Sonca o mühürlenir. Allaha yaklaştırılmış olan melekler de buna şahit olurlar." Bu izaha göre "İyilikte bulunanların amel defterleri" diye tercüme edilen "Kitabül Ebrar"dan maksat, iyilikte bulunanlar için düzenlenen kurtuluş belgesidir.

Ali b. Ebi Talha´nın Abdullah b. Abbas´tan rivayet ettiğine göre "İlliyyin"den maksat, cennettir.

Avfı´nin, Abdullah b. Abbas´tan naklettiğine göre ve Dehhak´a göre "İl-liyyin"den maksat, Allanın nezdindeki Gök´tür. Buna göre müminlerin amel defterleri gökte Allanın huzuruna çıkarılacaktır, j

Eclah´ın Dehhak´tan naklettiğine göre "ÎUiyyin"den maksat,I^Sidretül Münteha"dır. Eclah, bu hususta Dehhak´ın şunları söylediğini rivayet etmekte­dir: Müminin ruhu alındığında göğe çıkarılır. Melekler onu alıp ikinci göğe götürürler." Dedim ki: "Mukarrebler kimlerdir " Dehhak dedi ki: "İkinci göğe en yakın olanlardır." Sonra mukarrebler o ruhu alır ikinci göğe götürürler. Sonra dördüncü sonra beşinci sonra altıncı sonra yedinci göğe götürür ve Sidretül Münteha´ya ulaştırırlar. Dedim ki: "Oraya niçin Sidretül Münteha adı verilmiştir " Dehhak dedi ki: "Allahın emirlerinin vardığı en son nokta orası olduğu içindir. O noktadan Öteye hiçbir emir geçemez." Dehhak diyor ki: "Melekler mümin kulun ruhunu oraya götürünce "Ey rabbimiz, bu falan kulundur." derler. Halbuki Allah o kulunu onlardan daha iyi bilmektedir. Bunun üzerine Allah o meleklere o kulun azaptan emin olduğunu beyan eden mühürlü bir belge verir. İşte Allah Tealanın: "Hayır (bunlardan olmayın) Şüphesiz ki iyilikte bulunanların amel defterleri, İlliyyin denilen kitaptadır." İlliyyinin ne olduğunu sen nereden bileceksin " âyetleri bunu belirtmektedirler.

Bu izaha göre de "İyilikte bulunanların amel defteri" diye tercüme edilen "Kitabül Ebrar"dan maksat, bunlar için düzenlenen kurtuluş belgesidir.

Taberi de İlliyyin kelimesinin manasının "Yüksekler yükseği" demek ol­duğunu ancak bu yüksekliğin neresi ve ne kadar olduğunu sadece Allanın bildi­ğini, bunun, yedinci gök, Sidretül Münteha, arşın ayağından herhangi birisi ola­bileceğini, bununla birlikte yedi kat gökten aşağıda olamayacağını zira âyeti yo­rumlayan bütün âlimlerin bu hususta ittifak ettiklerini söylemiştir. Taberi

Ey Muhammed, illiyyinin ne olduğunu sen nereden bileceksin O, Allahın, mümin kullarının cehennem azabından kurtulup cennete gireceğine dair yazdırmış olduğu bir kitaptır.Taberi´nin bu izah tarzı Kâ´bul Ahbar ve Dehhak´ın "Kitabül Ebrar" ifadesini "Kurtuluş belgesi" şeklinde izah etmelerine uygun düşmektedir.Taberi

Çünkü ancak onlar, o mertebelere çıkabilirler. 9. ve 20. âyetlerde geçen Kitaptan maksat, onun konulduğu yerdir. Bunda büyük bir incelik vardır: Bu Kitap, bir yazı değil, eylemlerin aldığı şekildir. Kötülerin yaptıkları işler cehennem azâbları biçimini alıp aşağılardaki cehenneme konuluyor; iyilerin işleri de cennet ni'metleri biçimine sokulup yücelerde, cennete konuluyor. İşte bütün Kur'ân'da hep bu gerçek anlatılır: "Bir kötülük işleyip de günâhı kendisini kuşatmış olan", "Yaptıklarınızı tadacaksınız", "Yaptığınızla karşılaşacaksınız", "İnsan yaptığını hazır bulacaktır", "İnsan ister ki yaptığı ile kendisi arasında uzun bir mesafe olsun"...Bütün bunlar, insanın yaptığı işlerin birer ma'nevî şekil alıp cennete veya cehenneme gittiğini gösterir. Yani insan dünyâda yaptığı hareket ve davranışlarıyla ya cennetini veya cehennemini örmektedir; ya kendisini iyi eylemlerinin saraylrına yükseltiyor; ya da kötü eylemlerinin cehennemine atıyor.S.Ateş 

Yani, bütün dönemlerin peygamberleri ve velîleri ile melekler tarafından.M.Esed

İyilikte bulunanlar için düzenlenen bu kurtuluş belgesine yedi gökte bu­lunan bütün melekler şahit olurlar Taberi

Şüphesiz ki Allanın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkanlar, kıyamet gününde vardıklarında cennette nimetler içinde yaşayacaklardır. Taberi

Karş. 75:23. Kur’an'ın başka yerlerinde olduğu gibi, erdem sahiplerinin cennetteki “sedirler”i, onların duydukları eksiksiz huzuru ve iç tatmini sembolize eder. M.Esed

İnci ve Yakuttan yapılmış koltuklar üzerinde Allahın kendilerine verdiği, cennetteki çeşitli nimetleri seyrederler. Ey Muhammed, sen onların yüzünde, içinde yaşadıkları nimetlerin güzelliğini ve parlaklığını görürsün. Taberi

Bu âyet-i kerime çeşitli şekillerde izah edilmiştir Âyette geçen ve "İçecek" diye tercüme edilen "Rahik" kelimesi Abdullah b. Ab-bas, Mücahid, Katade, İbn-i Zeyd, Hasan-ı Basri ve Abdullah b. Mes´ud tarafın­dan "İçki" olarak izah edilmiştir. Buna göre cennette müminlere, sarhoş etmeyen, herhangi bir rahatsızlığa vesile olmayan içkilerin sunulacağı anlaşılmaktadır. Bu hususu diğer âyetlerde de şöyle Duyurulmaktadır. "Ölümsüz gençler onların etrafında, bardaklar, ibrikler, baş ağrısı yapmayan ve aklı gidermeyen, cennette akan şaraplardan doldurulmuş kâseler, beğendikleri meyveler ve arzuladıkları kuş etleriyle dolaşırlar."(Vakıa 17-21) "Ayette geçen ve "Mühürlenmiş" diye tercüme edilen "Mahtum" kelimesi, Abdullah b. Mes´ud ve Alkame tarafından "Karıştırılmiş"

şeklinde izah edilmiştir. Buna göre âyetin manası "Cennette, içine misk karıştırılmış meşrubatlar sunulur. Yani içtikleri meşrubatın kokusu ve tadı misk gibi­dir." şeklindedir.

 

Abdullah b. Abbas, Katade, Dehhak, İbrahim en-Nehai, Hasan-i Basri ve Ebudderda ise "Mahtum" kelimesini "Sona eren, tükenen"

şeklinde izah etmişlerdir. Buna göre âyetin manası "İyilik yapanlara, cennette, içtiklerinde tüketecekleri ve sonunda miske dönüşecek olan meşrubatlar vardır." şeklindedir. Taberi de bu görüşü tercih etmiş, cennetteki içeceklerin sonunun misk kokulu olacağını izah etmiştir.

Mücahid ve İbn-i Zeyd´e göre ise "Mahtum" kelimesinden maksat, "Sıvanmış" demektir. Buna göre âyetin manası "İyilere cennette, kapları misk ile sıvanmış içecekler vardır." demektir  Taberi

Burada "hıtamühü misk" ifadesi geçmektedir. Bu ifade cennette verilecek olan şarapların kabı (mektup zarfı anlamında) toprak ya da mum yerine misk ile mühürleneceği anlamına gelmektedir. Yani kabın içindeki şaraplar, nehirden akan şaraplardan bile daha kaliteli olacaktır. Bu şarapları cennetteki hizmetçiler özel kaplarda misk ile mühürlenmiş bir şekilde getireceklerdir. Diğer bir anlamının da şöyle olması mümkündür. Bu şaraplar insanın boğazından geçerken misk kokusu hissedilecektir. Bu özellik dünyadaki şarapların tam tersidir. Çünkü daha şarabın kapağı açılırken etrafa pis bir koku yayılır ve içildikten sonra da pis bir koku hissedilir. Hatta insanın boğazından geçtikten sonra, şarabın koku ve tesiri zihne sirayet ederek, içenin yüzünden belli olur. Yani kişinin yüzünü buruşturur. Mevdudi 

 Lafzen, “ki sonu (hitâmuhû) misk olacaktır”. Benim yukarıdaki ifadeyi çeviri şeklim, ona ikinci kuşak otoritelerden birçoğunun ve Ebû ‘Ubeyde b. Musennâ'nın verdiği anlamı (ki tümünü Râzî nakletmektedir) yansıtmaktadır. Öteki dünyanın “halis içki”si (rahîk) -ki, bu dünyadaki içkinin tersine Allah'ın “mührü”nü (yani, damgasını) taşıyacaktır, çünkü “onda ne çarpma/sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar” (37:47)- cennetin başka bir sembolüdür ve insanın bu dünyada yaşadığı duygularla karşılaştırmak suretiyle, öteki dünyada dürüst ve erdemlileri bekleyen, insan tasavvurunun kavrayamayacağı bir biçimde yoğunlaşmış öte dünya zevklerine işaret etmektedir. Bazı büyük Müslüman sûfîler (mesela, Celâleddîn Rûmî) bu “halis içki”de Allah'ın rûhen (keyfiyetsiz -T.ç.n) görü(lü/nü)şüne (spiritual vision) bir atıf görürler: bence surenin devamının da teyid ettiği bir yorumdur bu. M.Esed

Ayette geçen ve "Son" diye tercüme edilen "Hitam" ke­limesi, bundan önceki âyette izah edilen ve aynı kökten olan "Mahtum" kelimesi gibi çeşitli şekillerde izah edilmiştir. Bu kelimenin manası bazılarına göre "Karışan" bazılarına göre "Sonu" bazılarına göre de "Sıva" de­mektir. Bunlardan herbirine göre âyetin manasının nasıl olacağı, bir önceki âyetin izahında belirtilmiştir.
Ayet-i kerimenin devamında, insanlar, kıyamet gününde, takva sahipleri­ne verilecekleri vaadedilen nimetleri hak etmek için yanşa davet edilmekte ve onu elde etmeye teşvik edilmektedir. Taberi

Tesnîm, yükseklik anlamına gelir. Bir çeşmeye tesnîm denilmesinin nedeni de, suyun yüksekten gelerek akmasıdır. Mevdudi 

Klasik müfessirlerin büyük kısmı tesnîm masdar-ismini temsîlî “cennet pınarları”ndan birinin ismi olarak gördükleri ya da onunla ilgili herhangi bir tanımlamadan kaçındıkları halde, bana göre, senneme fiilinin -“o [herhangi bir şeyi] yükseltti” veya “[onu] değerli/soylu kıldı”- türevi olan tesnîm isim-masdarı, ilahî bilgi “şarabı”nın onu cennette “içen”ler üzerinde yaptığı etkiye işaret eder. Bu nedenle Tâbiînden olan ‘İkrime (Râzî tarafından nakledildiğine göre) tesnîm'i “onurlandıran” yahut “yücelten” anlamındaki teşrîf ile özdeşleştirir. M.Esed

"Pınar" diye tercüme edilen "Tesnim" kelimesi müfessirler tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.Mücahid ve Kelbi´ye göre "Tesnim" cennetliklerin Önüne yukarıdan dökülen bir su demektir. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.Abdullah b. Mes´ud, Abdullah b. Abbas, Malik b. Haris ve Mesruk´a göre Tesnim, bir pınarın adıdır. Amel defterleri sağlarından verilenlere "Rahik" isimli meşrubatlar sunulurken tesnimden de içine bir miktar karıştırılacaktır. Ancak Allaha yaklaştırılmış olanlar sadece tesnimden içeceklerdir.Hasan-ı Basri´ye göre ise´Tesnim", Allanın, cennetlikler için gizli tuttuğu bir mükafaattır.Katade, Dehhak ve Ebu Salih´e göre "Tesnim" Allahın.cennetlikler için gizli tuttuğu bir mükafaattır.Katade, Dehhak ve Ebu Salih´e göre "Tesnim" cennetteki en kıymetli içecektir. Allaha yaklaştırılan kulların içeceğidir. Diğer cennetlikler için ise bu içki bir katkı olarak verilecektir. Taberi

Surenin önceki ayetlerinde Füccar’ın durumundan bahsedilmiş ve bu inançsız günahkârların düşünceleri reddedilmişti. Bu ayetlerde ise Füccar’ın karşıtları olan Ebrar’dan bahsedilmekte ve onların iyi durumları ortaya konmaktadır. Ebrar’dan olan bu iyi insanların kayıtları Illiyyin’dedir. Illıyyin, kimsenin aklının eremeyeceği derecede yüksek, yüce bir konumdur. Ona ancak “yaklaştırılmış” kimseler tanık olabilir. Ebrar, nimet cennetlerinde, kendileri için hazırlanmış tahtlara kurulmuş, Rabblerinin nimetlerini beklemektedirler. Mutlulukları yüzlerinden okunmaktadır. Onlara mühürlü; daha evvel hiç açılmamış, tadılmamış bir meşrubat sunulmaktadır. Mührü misk olan bu içecek çok özel bir karışımdır.

 الابرارEBRAR

Bu sözcük ile ilgili olarak daha evvelki surelerin tahlilinde detaylı açıklama yapmıştık. Özetlemek gerekirse:
“Takva” sözcüğünün anlamdaşı durumunda olan “birr” sözcüğü, “her türlü hayır ve iyilik işlerinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik” demektir. Sözcük, bu geniş anlamıyla her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı davranışı kapsamaktadır. “Ebrar” da kişilikleri bu iyiliklerle özdeşleşmiş kimselerdir.
“Birr”, Kur'an'da şöyle tanımlanmıştır:

Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz “birr” değildir. Ama  “birr”, Allah'a, ahir [son] güne, meleklere, Kitap'a, peygamberlere inanmak; sahip olduklarından akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolcuya, dilenenlere ve boyundurukları çözmeye [hürriyeti olmayanların hürriyetlerine kavuşmaları için], Allah sevgisi için vermek, namazı kılmak, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte içtenlikli olanlar bunlardır. İşte bunlar        takvalıların ta kendisidir. (Bakara/177)      

“ el-Berr” sıfatı hem Allah için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah için kullanıldığında anlamı “Kullarına karşı şefkati, ihsanı geniş ve yaygın olan” demektir. Kullar için kullanıldığında ise; “itaati yaygın, çok itaatkâr, sadık [sözünde duran]” anlamına gelir. Sözcük bu anlamıyla Kur'an'da İsa ve Yahya peygamberler için kullanılmıştır.
Sosyal hayatın kurulması ve sağlıklı işlemesi açısından çok önemli olan ve âdeta insanlar arasındaki kaynaşmanın harcı olan “birr”, takva sahibi müminlerin olmazsa olmaz bir özelliğidir. Bu özelliğe bizzat “takva” denmese de, “takvalı olma hâli” denebilir.
Takva ile ilgili açıklamalarımız A’râf suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.544-556)  verildiğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
ILLİYYİN

Bu sözcük, “uluvv [yükseklik, yücelik]” sözcüğünün mübalağa kalıbından olup “en yüksek nokta, en şerefli yer” anlamındadır.

Surede “füccar”ın kaydı ile “ebrar”ın kaydı mukayese edilmektedir. Füccarın kaydı “en aşağı karanlık, çok muhkem bir zindan”da iken, “ebrar”ın kaydı “en yüksek mevki”de bulundurulmaktadır.

 المقرّبونMUKARREBUN [YAKLAŞTIRILMIŞLAR]

“Yaklaştırılmışlar”ın kimler olduğu vakıa suresinde açıklanmıştı:

Öne geçenler de, öne geçenlerdir.
İşte onlar [öne geçenler], yaklaştırılanlardır.
İşte onlar [öne geçenler], Naim cennetlerindedirler.
Bir topluluk [çoğu] evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir.
(Onlar), yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış]  çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!” (Vakıa/10- 26)

Konumuz olan ayetlerde geçen “Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar” ifadesiyle akıllı adamların yapması gereken hareket gösterilmiş ve dünyada hiçbir şeyin “yaklaştırılmış”lar için hazırlananların yerini tutamayacağı, dünya malı için yarışanların bunun için yarışmaları gerektiği vurgulanmıştır. Buna benzer mesajlar daha evvel de geçmişti:

Şüphesiz siz, o acı azabı tadacaksınız ve sadece yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.
Allah'ın arıtılmış kulları müstesnadır.
İşte onlar [Allah’ın arıtılmış kulları], kendileri için belli bir rızık; meyveler olanlardır. Naîm cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde ikram görenlerdir. İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş, kendisinde zararlı bir yön olmayan, sarhoşluk da vermeyen bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar.
Sonra da bazısı bazısına dönüp birbirlerine sorarlar.
Onlardan bir sözcü der ki: “Şüphesiz benim ‘Sen gerçekten, kesinlikle doğrulayanlardan mısın? Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?’ diyen bir karinim [yaşıtım, yakın arkadaşım] vardı.”
Dedi ki: “Siz muttali olanlar mısınız [onu tanıyan, bilen biri misiniz]?”
Derken kendisi muttali oldu da onu cahimin [cehennemin] ta ortasında gördü.
Dedi ki: “Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de bu hazır bulundurulanlardan olacaktım. Peki, nasılmış bak! Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?”
Şüphesiz işte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.
Artık, çalışanlar, sadece bunun [büyük kurtuluşun] gibisi için çalışsınlar. (Saffat/38 61)
Gerçekten Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman secde ederek yerlere kapanan ve Rablerine hamd ile tesbih eden ve büyüklük taslamayan kimseler inanırlar.
Onların yanları yataklardan uzaklaşır, onlar korku ve ümit içinde Rablerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan bağışlarlar.
İşte, kişi, kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden gizlenmiş olan şeyleri bilmiyor! (Secde/15 17)

Şüphesiz, ebrar/iyiler/yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiriren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz;  evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız.” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları, içerler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak,   sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde,  saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5-122)

Yüzler var ki o gün apaydınlıktır.
Rabblerine nazar edicidirler. (Kıyamet/22-23)

Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl.
Gülen, müjdeleyen. (Abese/38,39)

İşte onlar [Allah’ın arıtılmış kulları], kendileri için belli bir rızık; meyveler olanlardır. Naîm cennetlerinde karşılıklı olarak tahtlar üzerinde ikram görenlerdir. İçenlere lezzet veren, pınardan doldurulmuş, kendisinde zararlı bir yön olmayan, sarhoşluk da vermeyen bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır. Yanlarında da gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar. (Saffat/41- 49)

Takvalı davranmışlara vaad edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15)
Ayetteki “… mührü/ neticesi misktir” ifadesi, “meşrubatın bulunduğu şişenin başı misk ile mühürlenmiştir, kimse açmamıştır. Bunu tadan, o nimete mazhar olan ilk kişi olacaktır” veya “o içkinin neticesinin misk olması” şeklinde anlaşılabilir. Yani, bu kimse, meşrubatını bitirince, tadının hoşluğunun yanı sıra, onun lezzetini ve en güzel kokusunu da alacaktır” anlamı çıkarılabilir. Kazançlı, hayırlı sonuçlar için “misk gibi!” deyimi buradan gelse gerektir.

TESNİM

Ayette geçen “Karışımı Tesnim'dendir” ifadesindeki “tensim” sözcüğü, س ن م snm” kökündendir. “Senem”, her şeyin en üst, şerefli yeri demektir. (Lisanü’l Arab, c.4 , s. 711, “snm” mad)
Klasik yorumcular Tesnîm’in cennette bir çeşmenin özel ismi olduğunu; suyunun cennetteki köşklerin yukarısından akarak kaplara döküldüğünü söylemişlerdir.
Sözcüğün “nekre [belgisiz hal]” olduğu dikkate alındığında, ifadeden cennet içeceklerinin insan aklının ötesinde, en değerli, en üstün, en şerefli, en çok zevk veren maddeler ile karıştırılmış bir kokteyl şeklinde ikram edileceği anlaşılmaktadır.  Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

İşte, kişi, kendileri için, yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden gizlenmiş olan şeyleri bilmiyor! (Secde/17)

-Onların [muttakilerin] çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.- Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine varis edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/71-73) H.Yılmaz

Kur’an'ın orijinal metninde 29-33. ayetler, sanki Hesap Günü görülecekler hatırlatılıyormuşçasına geçmiş zaman kipiyle ifade edilmişlerdir. Ancak, önceki ve sonraki pasajlar (yani, 18-28. ayetler ile 34-36. ayetler) gelecek zaman kipiyle formüle edildiklerinden dolayı, bu dünya hayatı ile ilgili 29-33. ayetlerin geniş zaman kipinde ifade edilmeleri daha uygundur. M.Esed

Yani, artık evlerine dönerlerken, bugün müslümanlarla nasıl alay ettik, küçük düşürerek onlarla nasıl eğlendik, diye düşünürlerdi Mevdudi

Yani bunlar (Müslümanlar), sadece Hz. Muhammed'in (s.a) ahiretten, cennet ve cehennem'den söz etmesinden korkarak aptallaştılar ve dünyanın bunca zevkinden vazgeçtiler. Tehditleri ve musibetleri göze aldılar. Tüm bunları sadece bir ümit için yaptılar. Dünyanın nimetlerinden vazgeçerek, uzak bir ümit için çile çekiyorlar. Güya cehennem diye bir yer varmış da, onlar oradaki azaptan korkuyorlarmış!.. Mevdudi

Böylesine veciz bir ifadeyle müslümanlar ile alay eden kimselere ders verici bir uyarıda bulunulmuştur. Yani Müslümanların inandıkları hususların yanlış olduğunu farzetsek bile, bunun size ne zararı olabilir? Müslümanlar kendi inançlarına göre hareket etmekte ve özel ahlâkî bir tavır ortaya koymaktadırlar. Sizler onların üzerinde bekçi değilsiniz ki! Onlar sizlere karışmıyorlar fakat sizler onlara eziyet veriyor, alay ediyorsunuz. Müslümanlar sizlere karışmadıkları halde, sizler Müslümanlara karışıyorsunuz.Mevdudi 

Günah işleyen veya inkar edenler, dünyada iken Allah’a  iman edenlerle alay ederler ve onları hafife alırlardı. İman edenlerin yanlarından geçtiklerinde kaş göz işareti yaparlar ve birbirlerini dürterlerdi. Evlerine döndüklerinde de zevk içinde olurlar ve müminler hakkında konuşup eğlenirlerdi. Onlar müminleri gördükleri zaman da "Şüphesiz ki şunlar sapıklardır." derlerdi. Halbuki bu kâfirler, müminleri denetleyici olarak gönderilmemişlerdi. Onlar kendilerinden sorumluydular. Allaha iman edip onu itaat etmekle mükelleftiler. Başkasını çekiştirmeye hakları yoktu Taberi

Lafzen, “onlar başkaları üzerine gözetleyici olarak gönderilmemişlerdir” -imandan yoksun olan hiç kimsenin kendi çevresindeki insanların imanını eleştirme hakkına sahip olmadığına işaret. M.Esed 

Bundan evvelki ayetlerde kötülerin kötülüklerinin sonucu açıklanmıştı. Bu ayetlerde de onların dünyadaki kötülükleri nakledilmektedir. Bunlar inananların bir kısmını alaya alıp gülüyorlardı. Sonra da arkadaşlarının yanında onlarla nasıl eğlendiklerini ballandıra ballandıra anlatıyorlardı.
Kılasik kaynaklarda bu kişilerin Kureyş'in elebaşılarından Velid b. el-Muğîre, Ukbe b. Ebi Muayt, As b. Vail, Esved b. Abdi Yağus, As b. Hişam, Ebu Cehil ve Nadr b. el-Haris' olduğu nakledilir. Çünkü bunlar ilk Müslümanların garibanları olan Ammar, Habbab, Suheyb ve Bilal ile alay eder gülerlerdi.
Müfessirler bu ayetin sebeb-i nüzulü olarak şu iki şeyi zikretmişlerdir:                                                                        1- Ayetteki "mücrimler" ile Ebû Cehil, Velid b. Muğlre, As b. Vâil es-Sehmî gibi kodaman müşrikler kastedilmiş olup bunlar Ammar, Suheyb, Bilal (r.a) gibi fakir müslümanlara gülüyor ve onlarla alay ediyorlardı.
2- Hz. Ali (r.a), bir müslüman cemaat ile geliyordu. Derken münafıklar onlarla alay edip üzerlerine güldüler, birbirlerine kaş-göz işaretlerinde bulundular. Sonra kendi eş ve dostlarının yanlarına döndüklerinde "Biz bugün kelleri gördük" dediler ve buna hep beraber gülüştüler. Bu ayet, Hz. Ali (r.a) daha Hz. Peygamber (s.a.s)'in yanına varmadan bu olay üzerine indi. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)  H.Yılmaz

Dürüst ve erdemlilerden bahsederken Kur’an, Hesap Günü Allah'ın “onların içlerinde [takılıp kalmış] olabilecek uygunsuz bütün düşünce veya duyguları (ğill) silip çıkaracağını” sık sık vurgular (7:43 ve 15:47). Öteki dünyada günahkarların başına gelecek belalara karşı kutsanmışların bir intikam sevinci duymaları “değersiz/uygunsuz duygular” kategorisine girdiğinden, onlara “gülmeleri”, sadece kendi güzel hallerinden hoşnutluk duyduklarını gösteren mecazî bir anlama sahiptir. M.Esed

Kıyametin koptuğu o günde de, dünyada iken Allaha iman eden müminler, kâfirlere gülecekler, cennetteki koltukların üzerine oturup cehennemde azap gören kâfirleri seyredeceklerdir.Abdullah b. Abbas diyor ki: "Cennet ve cehennem arasında bulunan surdan kapılar açılacak, tahtlar üzerine oturan müminler, bu kapılardan cehennemliklerin nasıl azap gördüklerini seyredecekler ve onlara güleceklerdir Böylece Allah, müminlere, kâfirleri nasıl cezalandırdığını gösterecek ve onları sevindirecektir.Süfyan es-Sevri diyor ki: "Cehenemlikler getirilir. Cennette tahtları üzerinde oturan müminler onlara gösterilir. Kâfirler müminlere bakarken kapılar kapanır. İşte o zaman müminler, kâfirlere gülerler. Âyet-i kerime bu hususu beyan etmektedir  Taberi

Bu çok latif ve ince bir ifadedir. Çünkü kâfirler müslümanlara eziyet ederek sevaba girdiklerini zannediyorlardı. Ahiret gününde mü'minler cennette keyif ve refah içindeyken, kâfirler kendilerini ateşin içinde yanar bulacaklar ve mü'minler için için sevinerek, 'bekledikleri sevabı gerçekten bulmuşlar" diyeceklerdir. Mevdudi 

Nasıl, kâfirler dünyada iken müminlerle alay etmenin ve onlar hakkında konuşarak eğlenmenin cezasını âhirette gördüler mi Evet onlar, cehennem ateşinde yanacaklar ve kendileri de işte orada müminlere alay konusu olacaklardır. Taberi

 Bu ayetlerde, müminlerle alay eden inkârcılar ile müminler arasında cereyan eden zıtlığın sonucu açıklanmaktadır. Bu sonuca göre, son gülen müminler olmaktadır. Şöyle ki: Bu kez de müminler cennette koltuklarına yaslanmış, “kâfirler işleye geldiklerinin cezasını buldular mı?” diyerek gülüp eğlenmektedirler. 

O [Allah], dedi ki: “Sinin oraya! Bana konuşmayın da.

Şüphesiz Benim kullarımdan bir gurup: "Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin." diyorlardı.

İşte siz onları alaya aldınız; sonunda da onlar, size benim zikrimi/ öğüdümü unutturdu/ terk ettirdi. Ve siz onlara gülüyordunuz.
Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir. (Mü'minûn/108- 111) 

Şüphesiz ki, Ayırma Günü onların hepsinin buluşma yeridir/ kararlaştırılmış buluşma vaktidir.
O gün Allah'ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının, yakına hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmazlar. Şüphesiz ki O [Allah],  Azîz’in, Rahîm’in ta kendisidir.
Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O,  erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.

-“Tutun şunu da Cahim’in ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.”
- “Tat bakalım! Şüphesiz sen, çok güçlü ve çok üstün biri idin! Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyup durduğunuz şeydir.”-
Şüphesiz ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; Bahçelerde ve pınardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlülerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. (Duhan/40 – 57)                                                                                            

Surenin bu son ayetinde, sosyal statüsü düşük, gariban müminleri alaya alan, onlara gülen kişilerin sonunda kendilerinin gülünç duruma düşeceği; müminlerin ise kendileriyle alay edenlerin aksine cennet nimetleri içinde mesut bir hayat yaşayacakları mesajı verilmektedir. H.Yılmaz