(Sâffât - 44.Ayet)

<< Geniş Meal

İnşikâk

Yani son saat gelip çattığında ve hem olgu olarak hem de insan kavrayışında yeni bir gerçeklik başladığında M.Esed

Ayetin orijinalinde asıl ifade ve ezinet lirabbiha şeklinde geçmektedir: 'Rabbinin emrini işiteceklerdir' anlamına gelmekle birlikte bu ifade, Arapçada bir deyim olan (kelime) sadece duymakla kalmayacaklar, Allah'ın emrine tam teslimiyetle uyacaklardır anlamında da kullanılmaktadır. Mevdudi

Yeryüzü dümdüz edildiğinde, yani denizler, dereler kaldırılacak, dağlar parçalanacak ve arz düz bir meydana dönüştürülecektir. Tâhâ-106.107'de bu husus şöyle beyan edilmiştir: "Yerlerini boş, dümdüz bırakacaktır. Orada ne bir eğrilik, ne de bir tümsek göremeyeceksin." Hakim ve Müstedrek salim bir senetle Hz. Cefar bin Abdullah'tan rivayet olunan şöyle bir hadis nakletmişlerdir. "Kıyamet günü yeryüzü bir sofra gibi serilecek ve insanlar için orada ancak ayak basılabilecek kadar bir yer olacaktır." Unutulmamalıdır ki, o gün ilk insandan kıyamete kadar dünyadan gelmiş-geçmiş tüm insanlık diriltilecektir. İşte bundan ötürü dağlar, denizler, dereler ve ormanlar kaldırılarak, yeryüzü düzeltilecektir. Ancak bu şekilde bunca insan ayak basabilmek için yer bulabilir Mevdudi

Yani tüm ölüler kabirlerinden dışarı atılacak ve bunun yanısıra yer altında bulunan (insanların yaptıklarına şehadet edecek) herşey dışarı çıkacaktır. Yerin altında gizli ve saklı hiçbir şey kalmayacaktır.Mevdudi 

Yani, bütün gerçekliğini kaybettiğinde. M.Esed

Buraya kadar Rabbine mülâki olan insanın sonunun ne olacağı izah edilmemiştir. Ancak daha sonraki ayetlerde bu husus açıklanmaktadır. Rabbine doğru bir yol tutan insan, O'nun huzurunda hazır bulunacak ve yaptıklarının karşılığında ceza veya mükafat görecektir. Mevdudi 

Surenin ilk beş ayetinden oluşan bu pasajda kıyamet günü tasvir edilmektedir. Tasvir edilen bu durumlar, İnfitar suresinin son ayetindeki “O gün” ifadesinin açılımıdır. Bu durum, tıpkı Vakıa suresinin 1-6. ayetlerinin durumu gibidir.
Şöyle ki: Vakıa suresinin ilk altı ayeti nasıl bir önceki sure olan Ta Ha suresinin 135. ayetinin “hal, zaman zarfı” öğesi durumunda olup anlamca onun açılımı ise, bu ayetler de İnfitar/19’un anlamca açılımı olup onun “hal, zaman zarfı” öğesi durumundadır. Aynı durum ileride “zilzal” suresinde de gelecektir.

Bu durum dikkate alınarak pasajın takdiri şöyle yapılabilir:

“Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra bir kere daha, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? O gün [din günü], kimse kimseye malik olmaz [efendilik yapamaz]. Ve o gün;  Gök yarıldığı, Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman; yeryüzü de dümdüz olduğu, içinde ne varsa attığı, boşaldığı ve Rabbine kulak verdiği ve gerçekleştirildiği zaman, buyruk Allah’a aittir.”
Klasik kaynaklarda ise surenin başındaki ayetlerin doğru anlaşılabilmesi için şu yollar aranmıştır: 

“Şartların Cevabı

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, bu sûrenin başından buraya kadar olan ifadeleri, bir şart cümlesi [cümleleri]dir. Binâenaleyh, bunların mutlaka bir cezası, cevabı olması gerekir. Âlimler bu cevabın ne olduğu hususunda ihtilaf etmiş ve şu izahları yapmışlardır.
1- Keşşaf sahibi şöyle der: "Burada, “İzâ” edatının cevabı, anlayan herkesin [hayal gücünü çalıştırarak] her şeyi anlayabilmesi için hazfedilmiştir. Böylece de bu, daha fazla korkutucu ve ürkütücü olmuştur."
2- Ferrâ ise şöyle der: "Burada bu şartın cevabı getirilmemiştir. Çünkü şartın cevabının ne olacağı malumdur. Zira, bunun manası, Kur'ân'ın diğer ayetlerinde de defaatle geçmiştir. Dolayısıyla da maruf ve malum olmuştur. Ki, bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın, “İnnâ enzelnâhu fi leyleti’l-Kadri (Kadr/1” ifadesidir. Burada “Huve” zamirinin mercii olan Kur'ân kelimesi zikredilmemiştir. Çünkü bu zamirin merciinin Kur'ân olduğu diğer yerlerde açık bir biçimde geçmektedir."               
3- Bazı muhakkikler de şöyle demişlerdir. Bu şartın cevabı, “Fe mulâkîhi” ifadesi olup aradaki “Yâ eyyuhe’l-insânu inneke kâdihun” ifadesi ise itiraziyye cümlesidir. Ve bu, tıpkı bir kimsenin "Şöyle şöyle olduğunda, ey insan, bu esnada yaptığın iyi ve kötü şeyleri görürsün" demesi gibidir. İşte burada da böyledir. Buna göre kelamın takdiri, "Kıyamet günü olduğu zaman, insan ameliyle baş başa kalır" şeklindedir.

4- Ayette, bir takdim-tehir vardır. Buna göre adeta sanki "Ey insan, sen, Rabbine doğru didineceksin. Derken, gök parça parça olduğunda, yarıldığında ve kıyamet koptuğunda ise, O'nunla karşılaşacaksın" denilmek istenmiştir.
5- Kisâî, bu cevabın “Fe emmâ men ûtiye kitabehu (İnşikâk/7)” ifadesi olduğunu; “Yâ eyyuhe’l-insânu inneke kâdihun” ifadesinin ise araya giren bir cümle-i mu'teriza olduğunu, buna göre kelamın takdiri manasının "Gök yarıldığında ve şöyle şöyle ... olduğunda, kime de kitabı sağdan verilirse, şöyle şöyle; kime de kitabı arkasından verilirse şöyle olur..." şeklinde olduğunu söylemiştir. Bunun bir benzeri de Cenâb-ı Hakk'ın "Şayet benden size bir hidayet rehberi gelir de, kim de benim hidayetime tabi olursa, onlara korku yoktur (Bakara/38)” ayetidir.
6- Kâdî şöyle demiştir: "Şartın cevabı, “İnneke kâdihun” ifâdesinin delalet ettiği şeydir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki "Ey insan, yaptığını görüyorsun. Binâenaleyh, ahirette nimetler elde etmen için, bu gün için çalış çabala, didin" demek istemiştir” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Kıyametin dehşetinin anlatıldığı bu ayetlere göre, o gün göğün ve yeryüzünün düzeni bozulacaktır. Durum gerçekten dehşet vericidir. Gökte milyarlarca yıldızın düzeni bozulmuş, gök paramparça olmuştur. Yeryüzü de küreselliğini kaybetmiş, dümdüz olmuş, içi dışına çıkmıştır. Artık gök ve yeryüzü Rabbinin emrine boyun eğmiştir. Evren O’nun planladığı programa aynen uymuş ve plan gerçekleşmiştir. İşte, bu ortamda buyruk sadece Allah’ındır. Allah’tan başka kimsenin herhangi bir şeye müdahalesi söz konusu değildir.
Paragrafta yer alan fiiller “mutavaat” veya “edilgen” kalıplarla gelmiştir. Fiillerin bu kalplarla yer almasından, gelişen olayların kendi kendine olmadıkları, Allah tarafından bir plan ve program gereği oluşturuldukları anlamı çıkmaktadır.

Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de  “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussılet/11)

Evrendeki oluşumlar ile ilgili olarak konumuz olan pasajda yer alan ayrıntı bundan evvelki surelerde de birçok kez ile getirilmişti:

Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.” (Ta Ha/105- 107)

Yeryüzü sarsıldıkça sarsıldığı,  yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı zaman… (Zilzal/1, 2)

Gök çatladığı zaman, yıldızlar dökülüp dağıldığı zaman, denizler yarılıp akıtıldığı zaman, kabirler altüst edildiği zaman kişi, önünden gönderdiği ve geri bıraktığı şeyleri öğrenmiştir. (İnfitar/1-5)

Hâlâ o [insan], kabirlerde olanların dışa atıldığı [ölülerin diriltildiği], göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rabblerinin onlara gerçekten haber verici olduğunu bilmez mi? (Adiyat/9- 11) H.Yılmaz

İnsanın yeryüzündeki hayatında -farkında olalım veya olmayalım- üzüntü, acı, sıkıntı ve endişenin, nadir anlardaki gerçek mutluluk ve tatminin çok üzerinde olduğu gerçeğine işaret. Böylece, bu insanlık durumu, “zahmetli bir çaba ile Rabbine doğru yönelmek” -yani, O'na kavuşacağı yeniden dirilişteki âna doğru yönelmek- olarak tanımlanmıştır. M.Esed 

 Bu ayette Rabbimiz doğrudan insana hitap ederek aklını başına toplamasını istemektedir. Bu ifadesi ile insana gidecek başka yerinin olmadığını hatırlatmaktadır.

Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor:
Soruyor: “Kıyamet günü ne zamanmış?”
İşte, göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçış nereye / Kaçacak yer neresi?” der.
Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur.
O gün varıp durmak sadece Rabbinedir. / O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. (Kıyamet/5-12)

Ayette “Ey insan!” diye seslenilen varlık,  İnfitar suresinde de konu edilmiş olan insan cinsidir; “Ey Âdemoğlu!” de­mektir. Ona “Sen doğduğun andan itibaren koşarak Rabbine gidiyorsun. Sonunda da ona kavuşacaksın” denilmektedir.
Burada konu edilen “insan”ın belirli bir şahıs olduğu da ileri sürülmüştür:

"Mukatil dedi ki: Bu­ (insan ile) el-Esved b. Abdi'l-Esed kastedilmektedir. Ayrıca Ubey b. Halef’in veya bütün kâfirlerin kastedildiği de söylenmiştir. “Ey kâfir, sen ... çalı­şıp çabalamaktasın.  (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

“İbn Abbas (r.a)'a göre bu ifadeyle Ubeyy İbn Halef kastedilmiş olup, onun didinmesi ise dünyayı elde etmede, Hz. Peygamber (s.a.s)'e eziyet etmede ve küfründe ısrar etmesindeki çaba ve gayret göstermesi kastedilmiştir. Ama doğru olanı ise ayetteki bu ifadenin genel [cins] manasına alınmasıdır. Çünkü böyle alınması daha çok mana temin eder. Bir de, Cenâb-ı Hakk'ın "Kime kitabı sağından verilirse ..." ifadesi ile "Kime kitabı arkasından verilirse ..." ifadesi, o cinsin iki türü gibidirler. Bu ise, o ifadenin cins olması durumunda tam ve mükemmel olur.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Ayetteki “Ey İnsan! Şüphesiz sen, Rabbine doğru koştukça koşan birisin” ifadesinden bizim anladığımız ise şöyledir:
“Ey İnsan! Sen, dünyada bir dizi zorluk ve sıkıntı çekmekte, yorulmaktasın. Aslında hiç huzurun ve rahatın yok. Aklın varsa bu çabayı, mesaiyi sana yarayacak konularda harca! Yorulduğuna, sıkıntı çektiğine değsin. Heba olup gidecek şeyler için yorulma, sıkıntı çekme!” H.Yılmaz

Yani dünyadaki tüm telaş, zahmet ve meşakkatı insan 'sadece bu dünya vardır' inancıyla çekmektedir. Oysa gerçek, insanın ister istemez kendini Allah'ın huzurunda bulacağıdır. Mevdudi 

 Yani, hayattaki davranışları sayesinde “dürüst ve erdemliler” arasına giren kimse: bkz. 69:19, not 12. M.Esed

Yani onların (iyilerin) hesabı zor olmayacak ve onlara dünyada hangi kötülükleri yaptın? diye sorulmayacaktır. Şayet iyilikleri kötülüklerinden ağır basarsa, onların hesabı görülürken kötülükleri affedilecek ve onlara bu konuda hesap sorulmayacaktır. Kur'an'a göre kötüler hesaba çekilirken hesapları çok zor olacaktır. Bu husus Rad-18'de hesabın en kötüsü ifadesi ile anlatılmıştır. Salih insanlar için ise, Ahkaf-16'da hesaplarının nasıl olacağı hakkında şöyle buyurulmuştur: "Onlar öyle kimselerdir ki, yaptıklarının en iyisini onlardan kabul eder ve onların kötülüklerinden geçeriz, cennet halkı arasındadırlar. Bu kendilerine doğru vaadedilen vaaddir." İmam Ahmet, Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei, Ebu Davut, Hakim İbn Cerir, Abd bin Hamid ve İbn Merdûye, değişik ifadelerle Hz. Aişe'den rivayet edilen şöyle bir hadisi nakletmişlerdir. "Her kimden hesap sorulduğunda vay onun haline!" Hz. Aişe (r.a) Rasulullah'a şöyle dedi: Ya Rasulallah! Allah, kimin eline defteri sağdan verilirse onun hesabı kolay olacaktır, demiyor mu? Hz. Peygamber (s.a): "Onun sadece hesabı görülecektir. Öyle uzun uzun soruşturulmayacaktır." buyurdu. Diğer bir rivayete göre Hz. Aişe şöyle der: "Bir defasında Rasulullah'ı namazda şöyle dua ederken duydum: "Yarabbi! Hesabım kolay olsun!" Selam verdikten sonra, ona bu duanın anlamını sordum. Rasulullah (s.a) şöyle buyurdu: "Kolay hesap kulun hesabının hemen görülmesi ve affedilmesidir. Ya Aişe! Her kimden hesap sorulduysa o helâk oldu." Mevdudi

Lafzen, “halkına” -yani, kendisi gibi dünyada iken dürüst ve erdemli bir hayat sürenlere. M.Esed 

Ayette geçen onun ehli ifadesi ile onun akrabası, dostları ve onun gibi azaptan kurtulanlar kastolunuyor. Mevdudi 

Bu ayetlerde, dünyayı iyi değerlendiren kimselerin ahiretteki durumları nakledilmektedir.
Temiz inanca ve iyi amele sahip olanların amel defterleri, yaptıklarının kayıtlarının yer aldığı kitap [hayat tutanağı] sağ ellerine verilmekte, hesapları kolaylaştırılmakta ve bu kimseler mutlu olarak cennetteki yakınlarının yanına gönderilmektedirler.
Ayetteki “
اهلehl [yakınlar]” ifadesi Kur’an bütünlüğü çerçevesinde ele alındığında, bununla “Allahın cennette sunacağı yakınlar”ın ve “dünyadaki yakınlarından imanlı olup da cennete girebilmiş olanlar”ın kastedildiği anlaşılmaktadırÖne geçenler de, öne geçenlerdir.
İşte onlar [öne geçenler], yaklaştırılanlardır.
İşte onlar [öne geçenler], Naim cennetlerindedirler.
Bir topluluk [çoğu] evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir. [Onlar] Yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış]  çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!”
Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! [Onlar], dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen [tükenmeyen] ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.
Şüphesiz Biz onları [kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su…] öyle bir inşa ile inşa ettik [yarattık]. Ki onları, sağın ashabı için albenili ve hepsi bir ayarda bakireler [dokunulmamışlar] kıldık [yaptık].
Bir cemaat [çoğu] öncekilerdendir. Bir cemaat da sonrakilerdendir. (Vakıa/10- 40) 

 İşte bu [bilgeleşmiş, bilinçlenmiş kimseler], vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak ve onlar zulmedilmeden, O’nun [Allah’ın] onlara amellerini tam olarak ödemesi için kendilerinden,  yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve cennet ashabı içinde kötülüklerden koruyacağımız kimselerdir. (Ahkaf/16) 

 Şüphesiz takvalı davrananlar, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevk-ü sefâ sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlülerle eşleştirdik de. – “Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yeyin, için!”-  

Ve iman eden, zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olan kimseler; işte Biz, onların zürriyetlerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir.
Onlara canlarının istediği meyvalar ve etlerden bol bol sergiledik.
Orada kendisinde lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar.
Ve kendilerine ait bir takım delikanlılar onların etrafında dönerler; sanki onlar sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir. (Tur/17- 28)  Şüphesiz ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; Bahçelerde ve pınardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlülerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. (Duhan/51- 57) H.Yılmaz

Hakka Suresi'nde "amel defterlerinin sol elleri tarafından verileceği" beyan edilmişti. Bunun nedeni herhalde şu olmalıdır. Kâfir yaptığı işlerin kötü olduğunu bildiği için, utanarak eline arkaya çekecek, fakat buna rağmen amel defteri arkasından eline verilecektir. Kısaca bundan kurtuluş yoktur. Mevdudi  

 Bu, ilk bakışta, kötülerin sicilinin “sol eline verileceği”ni belirten 69:25 ile çelişir gibi görünmektedir. Ama şimdiki ifade ve tasvir, günahkarın kendi sicilinden duyduğu dehşeti ve onu hiç görmeme dileğini yansıtmaktadır (69:25-26): başka bir deyişle, onu görmek istememesi, (sicilinin) ona, “arkasından” verilmesi ile sembolize edilmektedir. M.Esed

Bu âyetlerde, dünyada zengin olup etrafına yardım etmeyen, egoist olarak yaşayan, zenginliği kendisi için bir imtiyaz sayarak fakirleri, yoksulları hiç düşünmeyen kimselerin ahiretteki acıklı hali sergilenmektedir. Bu âyetten gerekli ibret dersini almayanlar, ölümle kendilerini azabın ve ateşin içinde bulacaklardır. Halbuki onlar zenginlik ve refah halinin devam edeceğini, yeniden dirildikleri takdirde dünyadaki durumlarına göre dirileceklerini sanıyorlardı. Sonuç umdukları gibi olmayacaktır. A.K.G  

Yani onların hâli salih insanların tam tersidir. Bu husus hakkında Tur-260'da şöyle buyurulmuştur: "Daha önce biz ailemiz içinde korkardık dediler" Yani onlar çoluk-çocuklarının muhabbet ve sevgisi, ahiret hayatlarını tehlikeye sokmasın diye, her an bunun korkusu içinde yaşarlardı. Kâfirler ise, tam aksine çoluk-çocuklarına eğlence dolu bir hayat geçirtebilmek için haram-helâl demeden her yola başvururlar ve onların refahı için başkalarının haklarına tecavüz ederek, Allah'ın hudutlarını çiğnerlerdi. Mevdudi

Lafzen, “kendi toplumu” -yani, aynı günahkar eğilimlere sahip olan halk. (Karş. 75:33, not 14.) M.Esed

Yani eğer Allah (c.c.) onlardan hesap sormayacak olursa, bu O'nun insaf ve adaletine ters düşmüş olurdu. Mevdudi 

Bu ayet grubunda, amellerinin kayıtlı olduğu kitap kendilerine arkalarından verilenlerin durumu aşağılayıcı bir üslup ile verilmektedir. Kitabı arkasından verilen o bedbaht kişi, bir zamanlar forslu ve havalı birisiydi. Ölüp Allah’a döneceğine de inanmazdı. Şimdi ise hesap vermesi çok çetin geçmekte, utancından kitabını arkadan almakta, durumunu saklamaya çalışmaktadır.Şüphesiz suç işleyen o kimseler, inanan kimselerden bir kısmına gülüyorlardı.
Onlara uğradıkları zaman da birbirlerine kaş-göz işareti yapıyorlardı.
Kendi yakınlarına döndükleri zaman da zevklenenler olarak dönüyorlardı.
Ve onları [Müminleri] gördükleri zaman; “Şüphesiz işte bunlar, kesinlikle sapıklardır” diyorlardı. (Mutaffifin/29- 32)

Rablerine uyanlar için daha güzeli vardır. O'na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır. (Ra’d/18) 

Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; işte o:  “Keşke kitabım bana verilmeseydi,  hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim. Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı. Malım bana hiç fayda vermedi. Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti” der. (Hakka/25- 29) 

Ve solun ashabı; nedir o solun ashabı?
Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler.
Şüphesiz onlar [solun ashabı] bundan önce mütref [varlık içinde sefahate dalanlar] idiler. Ve büyük günah [şirk] üzerine ısrar ediyorlardı. Ve “Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra mı, biz gerçekten kaldırılacağız? Önceki atalarımız da mı?” diyorlardı. (Vakıa/41- 48)Aslında onlar Saat’i [kıyameti] yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgın alevi [cehennemi] hazırladık.

O [çılgın alev] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler [işitecekler].
Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan [cehennemden] dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
-Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!- (Furkan/11-14)  H.Yılmaz

Böylece Allah, kendi yarattığı evrendeki hiçbir şeyin durağan olmadığı gerçeğini “tanıklığa çağırmakta”dır. Çünkü her şey, sürekli olarak bir durumdan diğerine, her durumda görüntüsünü ve şartlarını değiştirerek, hareket edip durmaktadır: Yunan filozofu Heraklitus tarafından yerinde olarak panta rhei (“her şey akar/değişir”) ifadesiyle tanımlanan bir olgu. M.Esed

Yani siz hep aynı halde kalmayacaksınız. Gençlik, yaşlılık ve ölümden sonra berzah aleminde diriltilecek ve mahşerde ceza ve mükâfat aşamasına geleceksiniz. Bunun için üç şey üzerine yemin edilmiştir. Güneşin batışından sonraki şafağa, gündüzden sonra gelen gecenin karanlığına (ki o zaman insan ve hayvanlar evlerine dönerler) ve derece derece büyüyerek hilâlin bedir haline gelişine. Yani tüm bunlar, insanın içinde yaşamakta olduğu kainatta herşeyin devamlı bir hareket halinde olduğuna şehadet etmektedirler. Bu nedenden ötürü, kâfirlerin "ölümden sonra herşey bitmiş olacaktır" şeklindeki düşünceleri yanlıştır.Mevdudi 

Yahut: “bir safhadan/durumdan diğerine” (Zemahşerî): yani, kesintisiz bir ilerleme içinde -hamilelik, doğum, büyüme, yaşlanma, ölüm ve sonunda yeniden dirilme. M.Esed  

Sanal ve geçici dünyanın yaşam koşullarından, gerçek ve sonsuz hayatın yaşam koşullarına geçilecektir. M.Sağ Bu âyeti müfessirler: "Halden hale, nesilden nesle geçecek, değişikliklere uğrayacaksınız" şeklinde açıklamışlardır. Fakat yıldızlara âidolan ışık ve karanlık olaylarına, özellikle Aya yemîn edildikten sonra "Siz, mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz!" denmesi, son uzay çalışmalarına işâret olmalıdır. Bu âyet, insanın nesilden nesle geçerek tekâmül etmesine işâret olduğu gibi, uzay gemileri aracılığıyla Aya, göğün derinliklerine gitme çabalarına da işâret olabilir. S.Ateş   

 Bu ayetlerde; şafak, gece, içinde barındırdığı şeyler ve dolunay kanıt gösterilmek suretiyle insanların da halden hale girmeleri kanıtlanmaktadır. İnsanların dikkatleri evrendeki değişime çekilerek Sünnetüllah’ta [Allah’ın koyduğu düzende] her şeyin bir plan çerçevesinde gerçekleştiğine, değişimin bu plandaki temel süreçlerden biri olduğuna, bu sürecin kıyamete kadar sürüp gideceğine işaret edilmektedir.
İnsan da evrenin bir parçası olarak sürekli bir değişim içindedir; “nutfe”den sonra “alaka”ya, sonra bir çiğnem ete, sonra da canlı ve akıllı bir varlık haline gelmektedir. Bunu bebeklik, çocukluk, delikanlılık, yaşlılık aşamaları takip etmektedir. Sosyal bakımdan ise zenginlik ve fakirlik, sağlıklılık, hastalıklılık gibi değişimlere uğramaktadır. En sonunda ise yaratılmış bir varlık olarak yeni bir değişime tabi olmakta ve ölmektedir.Konumuz olan ayet, insanın tabi olduğu bu değişim yasasının ölümle de sona ermeyeceğini; dirilme, toplanma, hesap, ödül ya da ceza görme aşamalarıyla ahirette de devam edeceğini; insanın bunu asla aklından çıkarmaması gerektiğini öğütlemektedir. H.Yılmaz

Var olan her şeyin bir safhadan diğerine yahut bir durumdan diğerine kaçınılmaz bir şekilde evrilmesi, bütün evrende açıkça görülen temel bir kanuna tekabül ettiğinden, bunun istisnasının yalnızca insan olacağını ve onun ileriye doğru hareketinin bedensel ölümü ile sona ereceğini ve ardından başka bir oluşun takip etmeyeceğini varsaymak, makul olmaz. M.Esed

Meâlde geçen «secde etmezler» ifadesi şu şekillerde açıklanmıştır: 

1. Saygı göstermezler; 

2. Hz. Peygamber ve müminler, secde âyeti okunduğunda secdeye kapandıkları halde onlar dikilip dururlar;                      

3. Namaz kılmazlar S.Ateş 

Yani onların içinde Allah (c.c.) korkusu bulunmuyor ve bu yüzden Allah'a secde etmiyorlar. İmam Malik, Müslim, Nesei, Ebu Hüreyre'nin (r.a) rivayet ettiği şu hadisi naklederler. "Rasulullah İnşikak suresini okurken, bu ayetin okunuşu esnasında secde etti." Buhari, Müslim, Ebu Davut ve Nesei, Ebu Râfî'nin rivayet ettiği şu hadisi naklederler. "Ebu Hüreyre yatsı namazını kıldırırken, İnşikak suresini okudu ve bu ayete geldiğinde secde etti. Ben (Ebu Râfi) Ebu Hüreyre'ye bunun nedenini sordum. O da şöyle cevap verdi: "Peygamberin arkasında namaz kılarken, bu ayeti okuduğunda secde etmişti. Bundan dolayı ben ömrümün sonuna kadar bu ayeti okuduğumda secde ederim." Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, Nesei, İbn Mace, Ebu Hüreyre'den (r.a) ayrıca şöyle bir hadis nakleder: "Rasulullah bu ayeti okurken secde etti." Mevdudi 

Yani, onun bütün mevcudattaki kesintisiz ilahî değişim ve ilerleme kanununu nasıl sürekli olarak vurguladığını gördükleri halde M.Esed 

Bu ayetlerde, 15- 19. ayetlerde gösterilen kanıtlar tam anlamıyla ortada iken insanların akılsızlık ederek iman etmeyişlerinin, kendilerine haber verilen akıbete ikna olmayışlarının nedeni sorgulanmaktadır:
O halde onlara ne oluyor? İman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu vakit boyun eğmiyorlar [ikna olmuyorlar]?  

Buradaki soru bir hayret mesajıdır. Yani “Bu inkârcı tavır, şaşılacak, akıllı insanın göstermeyeceği bir tavırdır” denilmektedir. H.Yılmaz

Diğer bir anlamı şöyle olabilir. Kalblerinde olan küfrü, inadı, Hakka karşı düşmanlıklarını, kötü niyetlerini ve bozguncu düşüncelerini Allah (c.c.) çok iyi bilir.Mevdudi 

Yani, Yüce Varlığa karşı sorumluluklarını itiraf etme isteksizliğini. M.Esed

Bu ayetler, bunca kanıta rağmen gözlerini, gönüllerini kapatanların halini ortaya koyarak Rabbimizin onlara hazırladığı akıbeti haber vermektedir. Küfrettikleri gibi bir de yalanlama cihetine giden bu katmerli inkârcıların akıbeti nükteli bir üslupla ele alınmaktadır.
Birçok ayette açıklandığına göre; bu kâfirler, iman etmeyi gerektiren deliller çok net ve açık olmasına rağmen ya atalarını taklit ettikleri için, ya kıskançlıklarından dolayı, ya da iman ettiklerini ortaya koyduklarında dünyevi bir takım makam ve menfaatlerin ellerinden çıkacağı endişesiyle yalanlama cihetine gitmişlerdir.
Klasik kaynakların birçoğunda (Mukatil) bu ayetlerde konu edilen kişilerinAmr b. Umeyroğulları olduğu nakledilmiştir. Ancak ayetin mesajı, bu karakterdeki tüm kâfirleri kapsamaktadır.

24. ayette, inkârcılarla ilgili anlatım bırakılarak Resulullah’a hitap edilmiş ve “Artık sen onlara elem verici bir azabı müjdele!” denilmiştir. İnkârcılar hemen müjdenin ne olduğuna kulak kabartsalar da, buradaki müjde sevindirici bir müjde değildir.

Ve Biz, cehennemi o gün, Beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içinde olan ve dinlemeye [vahye kulak vermeye]  güçleri olmayan kâfirler için genişlettikçe genişlettik.
Peki, o kâfirler Benim astlarımdan bir takım veliler edineceklerini mi sandılar? Şüphesiz Biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.
De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi?
Onlar, kendileri sanat/sanayi olarak, güzellik ürettiklerini sanarken basit hayatta çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”
İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz].
İşte, inkâr etmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle,  onların cezaları cehennemdir. (Kehf/100-106)

İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. -Ancak Rabbinin dilediği müstesna.- Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır. (Hud/106- 108)

Şüphesiz şu, iman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri giden kimseler; Allah onları bağışlayacak ve onları bir yola kılavuzlayacak değildir.
Münafıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! (Nisa/137, 138)

Ve “en büyük hac” günü, Allah’tan ve O’nun elçisinden insanlara bir bildiri: “Şüphesiz Allah ve O’nun elçisi müşriklerden beridir[ilişkili değildir]. Artık eğer hemen tevbe ederseniz, bu, sizin için hayırlıdır. Ve eğer sırt çevirirseniz o zaman biliniz ki, Şüphesiz siz, Allah'ı acizleştirecek değilsiniz. Şu küfretmiş kişilere de acıklı bir azabı müjdele! (Tevbe/3) H.Yılmaz

SALİHATI İŞLEMEK

Kur'an'da kullanıldığı bağlam dikkate alınarak “salihat” ve “salihatı işlemek” konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz, oruç, zekât “salihat” olmadığı gibi, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek de “salihatı işlemek” değildir. Ancak öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek “salihatı işlemek”tir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, salihatı işlemek kapsamına girer.
“Dışa yansımayan güzel işler” demek olan “hasenat” ile “salihat” arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Bu iki konu arasındaki farka Kur’an şu şekilde işaret etmiştir: Rabbimiz her bir haseneye on karşılık verirken [En'âm 160] salihat karşılığında ise cenneti vaat etmektedir.
“Salihatı işlemek” konusu Asr suresinin tahlilinde genişçe ele alındığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c:1 s: 261, 262) okunmasını öneriyoruz.

Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennetin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. -Ancak Rabbinin dilediği müstesna.-  (Hud/108)

Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!”dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “selâm!”dır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!”dur. (Yunus/10) H.Yılmaz