(Nahl - 115.Ayet)

<< Geniş Meal

Bürûc

Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir. 

İşte, surede kasemlerle dikkat çekilen, kanıtlarla ispat edilmek istenen yargı budur. Kasem cümlesinin cevabı olan bu âyette Rabbimiz zalimlerin yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağını, adaletin mutlaka sağlanacağını, suçluların ve zalimlerin kıskıvrak yakalanacağını bildirerek kasemle dikkatleri çektiği hükmünü belirtmektedir.

Bu âyette kısa bir açıklama şeklinde yapılan uyarı, Hud sûresinin 25–103. ayetlerinde Nuh peygamber ile kavmi arasındaki ilişkiyle başlayıp Mûsâ peygamber ile Firavun arasındaki ilişkiye kadar devam eden geniş açıklamalarla detaylandırılmış ve pasaj şu âyetlerle bağlanmıştır:

İşte bu, kentlerin ciddî haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan ve biçilmiş ekin olan da vardır. Onlara biz zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ın astlarından taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı ve onlara ziyandan başka bir şey arttırmadılar. Rabbin, haksızlık eden kentleri yakaladığında, onun yakalayışı işte böyledir. Şüphesiz onun yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir! Hud; 100–102. H.Yılmaz

Bu vaat ve tehdidi daha çok vurgulamak ve desteklemek için buyruluyor ki: Kuşkusuz Rabbinin yakalaması çok çetindir. Ey Muhammed!

BATŞ, şiddet ve kabalıkla sert bir şekilde tutmak demektir. Böyle iken ayrıca bir de "şiddetli, çetin" sıfatıyla nitelenmesi, o şiddetin olağanüstü derecede olan dayanılmazlığını anlatmak içindir. Maksat yüce Allah'ın zorba ve zalimleri sorguya çekip cezalandırmadaki kudretinin şiddetini ifade etmektir. Ki bu, tehdidi vurgulamaktadır

H.Yazır

Şüphesiz ki, Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir.

Ayetteki batş kelimesi “yakalama”, şedit sözcüğü ise “şiddetli” demektir. Mesela, “Biz de bunlardan daha güçlü (kuvvetli) olan kavimleri helak etmiştik.” (Zuhruf 43/8) Benzeri bir ayette (Kaaf 50/36) Ayetteki batş kelimesi “kuvvet anlamına gelmektedir.

Ayette, geçmiş milletlerin fiziksel özellikleri itibariyle güçlü ve kuvvetli oluşları beyan edilmektedir. Bu kelime Araf 7/195 ve Kasas 28/19 da insanlara ait bir fiil olarak “tutmak, yakalamak” anlamlarını vermektedir. Elbette insana ait bu tür yakalama işleminde şiddetin varlığı hemen anlaşılmaktadır. Benzer şekilde Şuara 26/130 daki betaştüm fiilleri de insana nisbet edilmekte, dolayısıyla cebbarın, yani “zorbalık yapanların” haksız eylemlerini nitelendirmektedir.

Batş kelimesi insana nisbet edildiği gibi, Yüce Allah’a da nisbet edilmektedir. Mesela, Kamer 54/36 da geçen ve okunuşunda da zorluk hissedilen batşetena kelimesi, Lut kavminin helakıyla ilgilidir ve bu doğrultuda Yüce Allah’ın hem dünyadaki, hem de ahiretteki azabını ifade etmektedir. Duhan 44/16 da sözü edilen el-batşetül-kübra “en büyük yakalayış” ise, bedir de müşriklerin mağlubiyetini ifade edebileceği gibi, ayetin başındaki yevme kelimesi gereği ve ahiretteki azabı da ifade edebilir.

Ayetin sonuna leşedid kelimesinin getirilmesi, Yüce Allah’ın, zalim insanları cezalandırmak üzere yakalamasının ne kadar kuvvetli, engellenemez ve ötelenemez olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Batş kelimesi, “yakalamanın kuvvetini”, şedit kelimesi de bunun “güçlü ve engellenemez olduğunu” ifade etmesine rağmen, bir de şedit kelimesinin başına “te’kid edatı” lam harfinin getirilmesi, ilahi cezadan kurtuluşun imkânsızlığını vurgulamaktadır.

M.Okuyan

Şüphesiz Rabbinin yakalaması son derece çetindir.

Bu ayette geçen batş, “kıskıvrak, şiddetle yakalamak” anlamına gelmektedir. Yüce Allah bir de şiddet kelimesini getirerek, yakalamanın son derece çetin ve kuvvetli olduğunu vurgulamaktadır. Bunun anlamı şudur: Bu ifade, tevhit inancına sahip oldukları için müminlere eziyet eden, onlara umulmadık hileler yapan, önlerine ateşten çukurlar kazanlara tehditte bulunmakta ve müminlere teselli vermektedir.

Bu ayetteki batş kelimesi Hud 102 de Ahz olarak geçmektedir. Her iki kelime de hemen hem aynı manaya gelmektedir. Hud 102 de şöyle buyurulmaktadır:

“Rabbin, haksızlık eden memleketlerin halkını yakaladığında, O’nun yakalayışı işte böyledir. Şüphesiz O’nun yakalaması pek elem verici, pek çetindir.”  B.Bayraklı

Kesinlikle başlatan ve iade eden yalnızca O’dur.

Bu âyet ilk bakışta bu evrendeki yaratılışı ve kıyamet sonrasındaki dirilişi çağrıştırmaktadır. Ancak evrene dikkatle bakıldığında, her şeyin sürekli bir yenilenme ve sürekli bir çürüme içinde olduğu görülmektedir. Bu, evrende her an gerçekleşen bir ilk yaratılışın, bir ölümün ve her ölenin yerine yeni bir dirilişin söz konusu olduğu anlamına gelmektedir. “Başlatma ve iade etme” sözünün işaret ettiği bu döngünün en belirgin örneği gece ile gündüzün sürekli meydana geliyor olmasıdır. Başlattığı evrende tüm bu işleyişi gerçekleştiren, dolayısıyla hem başlatan hem de iade eden, sonuçta da kıyametle sona erecek olan evreni âhiret yaşamı ile iade edecek olan, bunları yapan ve yapabilecek olan sadece Allah’tır. H.Yılmaz

O yaratmayı başlatan ve devam ettirendir.

Ayetteki yübdiu fiili “başlatmak”, yu’idu fiili ise “iade etmek, yeniden yaratmak” demektir. Bu durumda ayet, “Bilin ki O, ilk hayatı da ölümden sonraki hayatı da yaratandır” şeklinde anlaşılmış olur. Bu anlamın delili Rum 30/27 ayettir. Söz konusu ayette vurgulanan husus, yoktan yaratmanın Allah’ın işi olduğu, yaratılışın ahirette iadesinin de yani diriltmenin de O’na ait olduğudur. Ayrıca bunun yoktan var etmeye göre çok daha kolay olduğu açıkça beyan edilmektedir.

Rum 30/27 yi yaratma sisteminin dünya ve kâinat için başlaması ve devam ettirmesi şeklinde de anlayabiliriz. Ayette kullanılan fiillerin kalıbı bunu desteklemektedir. Varlıklar âlemindeki yaratmanın devam ettirilmesi Yüce Allah’ın sıfatları arasında yer almaktadır. Nitekim Kuran daki ellezî haleka fiili, Kuran da “muzari”, yani gelecek zaman veya geniş zaman kalıbında da gelmekte (Bakara 2/29; Enam 6/1,73; Araf 7//54; Yunus 10/3; Hud 11/7; İsra 17/99; Enbiya 21/33; Furkan 25/54,59; Secde 32/4; Yasin 36/36,81; Zuhruf 43/12; Ahkaf 46/33; Hadid 57/4; talak 65/12; Mülk 67/2,3; Ala 96/1) kaldı ki Yüce Allah’ın yaratma sıfatını ifade eden haleka fiili, Kuran da “muzari”, yani gelecek zaman veya geniş zaman kalıbında da gelmektedir (Al-i İmran 3/47; Maide 5/17; Nahl 16/8,17; Nur 24/45; Kasas 26/68; Rum 30/54; Yasin 36/81; ) Dolayısıyla yaratmanın devam ettirildiği anlamı söz konusu edilmektedir.

“Göklerde ve yerde bulunan herkes O’na muhtaçtır (O’ndan ister, O’na sorar); O, her an hayata ve varlığa dair bir iştedir.” (Rahman 55/29) şeklindeki ayette, yaratma işleminin devam ettirilmekte olduğu açıkça ifade edilmektedir.. Bu kullanım örneklerinden de anlaşılacağı üzere, Buruc 13 te kast edilen anlam kâinattaki sistemin kıyamete kadar devam ettirilmesiyle ilgilidir.

İnsanlar birbirlerini sadece dünyada ve en çok bir kere öldürebilirler. Tıpkı İsrailoğlullarından Hz. Musa’nın tarafına geçen büyücülere Firavunun uygulamak istediği azaba karşı onların söylediği şu söz gibi:

“Sen yapacağını yap; çünkü sen sadece bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin” (Taha 20/72)  Oysa Yüce Allah’ın hak eden insanları cezalandırmak üzere yakalaması şiddetlidir.( Hud 11/102) Dünyada verdiği ceza uzun sureli olabileceği gibi, ahiretteki cezası da sürekli tekrarlanan bir yapı arz edebilecektir. (Nisa 4/56)

M.Okuyan

Zira ilk yaratan ve sonra da tekrar yaratacak olan ancak odur.

İlk yaratmayı da, yeniden hayat vermeyi de o yapar. Onun için onun yakalaması, yaratıklardan hiçbirinin yakalamasına benzemez, son derece şiddetlidir. Çünkü yaratıkların yakalaması ne ilk, ne de sonradan yaratma hususunda etkili ve hâkim olamaz. Dolayısıyla Allah'ın azabı kulların azabı ile karşılaştırma kabul etmez.

İbnü Zeyd ve Dahhâk şöyle demişlerdir: Allah yaratışı ta başlangıçtan yapar. Sonra da kıyamet günü haşr ile iade eder. İbnü Abbas'tan rivayet edilen diğer bir mânâ ile her ilk yaratılanı o yaratır, her yeniden yaratılanı o yeniden yaratır. Başka birinin etki ve müdahalesi olamaz. Bu nedenle onun yakalaması son derece şiddetlidir. Yine İbnü Abbas'tan şöyle bir mânâ rivayet edilmiştir: Kâfirlere azap etmeye başlar, sonra da iade eder. Cehennem ateşi onları yer, nihayet kömür olurlar. Sonra da onları yeni bir yaratılışla yeniden yaratır. Bu mânâ, "Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine yeni yeni deriler vereceğiz." (Nisa, 4/56) ayetinin ifade ettiği mânâ olmalıdır.

Diğer bir mânâ ile Allah o sorguya çekip cezalandırmayı dünyada yaptığı gibi ahirette de yapar. Ashab-ı Uhdud (hendek ashabı) gibi zorba ve zalimlerin yaptığı yakalama ve işkence, "Senin bu dünyada hükmün geçer." (Tahâ, 20/72) ayetinin ifade ettiği mânâca yalnız dünyada kalır. Ölüm ile ondan kurtulunur. Fakat ölmekle Allah'tan kurtulunamaz. Onun yakalaması dünyadan ahirete, şiddetten şiddete sonsuza kadar devam edip gidebilir. 

H.Yazır

13. İnsanı yoktan yaratan ve sonra yeniden diriltecek olan O’dur.

Ayette geçen yübdiu fiili “yoktan yaratmak” demektir. Yu’idu de “yeniden yaratmak” tır. Yeniden yaratmayı iki manaya alabiliriz. Birisi “Yüce Allah’ın her an yeniden yaratmakta olduğuna”, diğeri de “öldükten sonra diriltmeye” işaret etmektedir. Yoktan yaratma ve öldükten sonra diriltme kudretine sahip olan Yüce Allah, cezalandırmasını da bilir ve buna gücü yeter. Onun yolunun önüne, O’nun yolundan yürüyenlerin önüne ateşten çukur açanların çukurlarını başlarına geçirir. B.Bayraklı

Ve O çok bağışlayandır, çok sevendir.

Günahı ne kadar büyük olursa olsun, isyanı ne kadar aşırı olursa olsun, tövbe edip dönüş yapan herkese açık bir kapı olan “bağışlanma”, Allah’ın hiçbir engel tanımayan rahmetinden, coşkun lütuf ve ihsanından kaynaklanmaktadır. Sevgi ise, her durum ve koşulda Rabbini tercih eden müminlere Allah’ın lütufkâr, cömert ve yumuşak yaklaşımını ifade etmektedir. H.Yılmaz

O çok bağışlayandır, çok sevendir.

Ayetteki el-ğafur kelimesi “çok bağışlayan”, el-vedüd sözcüğü ise “çok seven” demektir. Hud 11/90 ve Buruc 85/14 te vedüd kalıbında, Yüce Allah’ın bir sıfatı olarak “sevginin kaynağı, asıl sahibi, seven ve sevilmeye en layık olan” anlamlarında yer almaktadır. Bu anlamlardan çok farklı olarak, Nuh 71/23 te bu kelime vedüd kalıbında, bir putun adı olarak kullanılmaktadır.

Meveddet  “sevmek, istemek, sevgi” anlamlarında kullanılmaktadır. Vüdd, Meveddet “sonradan kazanılan sevgi” için kullanılır. Sırf bu nedenledir ki, iman edip Salih amel işleyenler için Yüce Allah Vüdd, yani “imana dayalı bir sevgi “yaratacağını beyan etmektedir. (Meryem 96) Aynı şekilde Hz. Peygamberin, tebliğine karşılık muhataplarından istediği el-Meveddet de “içeriği dinle şekillenmiş, Allah merkezli ve Allah’a daha yakın olma sevgisi” anlamına gelmektedir.(Şura 42/23) İman edenlerin, Yüce Allah’a ve müminlere düşman olanlara yönelik kalplerinde besledikleri Meveddet kınanmaktadır (Mümtehine 1) Sebebi ise bu sevginin iman birlikteliğinden kaynaklanmasıdır. Bütün bu kullanımlar, Meveddet denen sevginin sonradan kazanıldığını, dini değerlerle dolu ve bir enlemde “amaçlı ve anlamlı bir sevgi” olduğunu ortaya koymaktadır. Muhabbet denen sevgide ise dini değerlerin hiç olmadığını elbette söylemiyoruz. Nitekim Yüce Allah ve Hz. Peygambere duyduğumuz sevgi için muhabbet kelimesini kullanmaktayız. (Ali İmran 31) Ayrıca dinden kaynaklanan karşılıklı sevgi için tehabbu fiilide kullanılmaktadır. Ancak muhabbet kelimesinin doğuştan getirilen sevgi olması nedeniyle, Müslüman olmayanlar içinde söz konusu edildiği görülmektedir. “Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah dileyenlere hidayet verir ”(Kasas 56) ayetinde kullanılan “sevgi” anlamındaki kelime ahbebte sözcüğüdür. Demek ki iman etmeyen insanlara da muhabbet duyulabilir; ancak Meveddet duyulamaz.

Yüce Allah ayetlerinde bağışlayıcılık ve sevgi konusunu gündeme getirmekte, rahmetinin gazabını geçtiğini, merhametinin her şeyi kuşattığını (Araf 7/156) ve zatına merhameti yazdığını (Enam 6/54) beyan etmektedir.

M.Okuyan

Bununla beraber son derece bağışlayıcıdır o. Bu da vaadi vurgulamakta ve tehditteki kaydının faydasına işaret etmektedir. Çok sevendir, çok sevgili veya çok sevimlidir. Muhabbet ve sevgi mânâsına "Vüdd" kökünden türetilmiş olan vedüd, bu sığa (kip)nın ism-i fail mânâsı ifade etmesine göre " çok seven" mânâlarına gelebilir. İkisiyle de tefsir edilmiştir. Fakat "gafur" kelimesine uygun düşen ilk manadır. H.Yazır

Lafzen, “O, şanlı kudret tahtının (el-‘arşu'l-Mecîd) tanrısı”. ‘Arş'ın “kudret tahtı” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 7:54 ve ilgili not 43. 

M.Esed

14.Arş’ın sahibidir, Mecid’dir.

العرش - arş” sözcüğü, iktidar alameti olan “kral koltuğu, taht” demektir. “Arşın sahibi” ifadesi ise yeryüzünün, gökyüzünün, içindeki varlıklarıyla tüm evrenin tek sahibi, tek yöneticisi, tek hükümranı anlamına gelir. Her şeyin ve herkesin sahibi olan bu yüce varlık, kimsenin ve hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı Allah’tır.

Âyette Allah’ın “المجيد - Mecîd [Yüce]” olduğu belirtilerek insanoğluna âciz bir varlık olduğu hatırlatılmaktadır.

H.Yılmaz

Arşın sahibidir yücedir.

El-Arş “Allahın bütün yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını, yani sınırsız güç ve makamını ifade eder.” Bu anlamda yedi ayette âlemlerin yaratılması bağlamında geçer zül-arş ifadesi “egemenliği elinde bulundurmak” şeklinde yorumlanabilir. (Araf 7/54; Yunus 10/3; Rad 13/2; Taha 20/5; Furkan 25/59; Secde 32/4; Hadid 57/4) Bu anlam doğrultusunda yorumunu yaptığımız bu ayet ile (İsra17/ 42) ve (Tekvir81/ 20) de Yüce Allah “Arşın, yani otoritenin sahibi”  (Tevbe 9/ 129; Enbiya 21/22 ve Müminun23/ 116 ) ise “arşın Rabbi” olarak zikredilmektedir.

(Hud 11/7) de “Allahın arşının su üzerinde olduğu” beyan edilerek, maksadın hayatın su ile başladığı hakikatine işaret olduğu açıklanmaktadır. Ayrıca (Zümer39/ 75) te “arşın çevresi” ifadesi ile meleklerin onun etrafında toplanmaları yer almakta, (Hakka69/ 17) de ise, “Allahın arşını sekiz meleğin taşıdığından söz edilmektedir. Böylece Yüce Allahın kudreti tahtı ifade edilerek, konunun aşkın ve mecazi boyutuna dikkat çekilmiş olmaktadır.

Arş kelimesi kullar içinde kullanılmaktadır. El-Arş Hz. Yusuf’un, ailesini yerleştirdiği taht için “makam” anlamına gelmekteyken, (Yusuf 12/100) Seba Melikesi Belkıs’ın tahtı olarak onun “idaresi, yönetiminin sembolü” olarakta Kuranda yer almaktadır.(Neml 27/23,38,41,42)

Ayetteki el-Mecîd, el-arş kelimesini nitelendirebilir. Nitekim (Müminun23/ 116) da el Kerim, (Tevbe 9/ 129) ile (Neml27/ 26) da el-Azim sıfatları el-arş kelimesini nitelendirmektedir. Durum böyle olunca, (Buruc 85/15) teki el-Mecîd kelimesi “kesra” okunarak el-arş kelimesinin sıfatı olarak Kabul edilebilir. Böylece el Mecîd, bu ayette Yüce Allahın ayrı bir sıfatı değil de arşın sıfatı olarak “yüce arşın sahibi” şeklinde anlamlandırılmış olur.

Yüce Allah’ın el-Mecîd oluşu, tıpkı Hud 11/73 te olduğu gibi, O’nun hem yüceliğini ve şerefini hem de yücelik ve şeref kaynağı oluşunu ifade eder. M.Okuyan

Dilediğini en ileri derecede yapandır.

Yani; “O, en sonunda istediğini yapandır, dilediğini dilediği şekilde yapandır. O’na itiraz edilemez, O’nun iradesine karşı çıkılamaz ve O’na engel olunamaz. Çünkü kâinatta hiç kimse ve hiçbir şey O’nun gibi güçlü değildir, hiçbir güç O’nu mağlûp edemez.”

Bundan dolayı O, dostlarını cennetine sokar ve buna kimse mani olamaz. Düşmanlarını cehennemine sokar ve onlara kimse yardım edemez. Suçluların kimisini hemen cezalandırır, kimisine cezalandıracağı vakte kadar dilediğince mühlet verir; kimisine dünyada, kimisine de ahirette azap eder. Bütün bunları ve bunların dışında kalan her şeyi dilediği gibi yapar. H.Yılmaz

"İstediğini yapandır". Ne isterse dilediği gibi yapar da yapar. İradesi hiç şaşmaz. Bu nedenle vaadini ve tehdidini yerine getireceğinde de asla kuşku yoktur. Yok, etmek istediklerini muhakkak yok eder. Kurtuluşa erdirmek istediklerini de kesinlikle kurtuluşa erdirir. H.Yazır

Dilediğini elbette yapandır.

Ayetteki fe’al kelimesi “çok çeşitli olarak iş yapan”, yüridu fiili ise “istemek” demektir.

Fe’al kalıbı ,(Hud11/ 107) de geçtiği üzere mübalağa ifade eder ve “işini çok iyi yapan” veya “bir işi çeşitli şekillerde yapabilen” ya da “yapar da yapar” anlamlarını verir. El-hâlık kelimesi “bir çeşit yaratan” el-hallak kelimesi “her çeşit yaratabilen, yaratmanın her türlüsünü yapabilen” anlamına geldiği gibi  (Hıcr 15/ 86 Yasin 36/ 81) el-fa’ıl, “bir işi bir çeşit yapan”, el-fe’al ise “bir işi çeşit çeşit yapabilen” demektir ve Yüce Allah için kullanılmaktadır.

İnsanlar yaptıklarından hesaba çekilecek konumdayken, Yüce Allah hesaba çekecek olandır. (Enbiya 21/23) Allah bir şeyin olmasını istediğinde yaptığı sadece “ol “demektir; ilgili iş de hemen oluşmaya başlar (Ali İmran3/ 59;  Meryem 19/ 35;  Yasin36/ 82) 

Ayetteki lima yüridu ifadesi, Yüce Allah’ın yapabileceklerinin sınırsızlığını ortaya koymaktadır. Bakara 2/284 ve Ankebut 29/21 de de belirtildiği üzere Yüce Allah dilediğine azap eder, dilediğini ise bağışlar. Al-I İmran 3/26-27 de Allah, kâinatın mutlak hâkimi olduğunu, her şeyin O’nun kontrolünde gerçekleştiğini, sevk ve idarenin O’na ait olduğunu ve her şeye gücünün yettiğini beyan etmektedir.

Hz. İsa’nın şirk koşanlar için mahşerde dile getireceği, “Onlara azap edersen, onlar Senin kullarındır; kendilerini bağışlarsan, üstün olan ve hükmünde isabet kaydeden sadece Sensin.” (Maide 5/118. Benzer bir ifade de Hz. İbrahim’e aittir. İbrahim 14/36)  M.Okuyan

Firavun ve Semûd ordularının haberi sana geldi, (değil) mi?

Ayetteki etâ fiili “gelmek”, hadis kelimesi “olay, haber”, el-cünud sözcüğü ise “askerler” demektir.

(Ğaşiye 88/1) de de geçen, hadis kelimesi kök olarak, “vaki olmak, yokken var olmak, yeni olmak, bir şeyi yeniden meydana getirmek, icat etmek” gibi çeşitli anlamlara gelmektedir. Bu kavram fiil halinde “anlatmak, ortaya koymak ve haber vermek” (Zilzâl 99/4 Bakara2/ 76) anmak (Duha93/ 11) açıklamak (Kehf 18/ 70) çıkarmak, yaratmak (Talak 65/1  Taha  113) gibi anlamlara gelmektedir.

İsim olarak da “Kuran, mesaj” (Nisa4/ 78;  Kehf18/ 6;  Tur 52/ 34;  Necm53/ 59; Vakıa56/ 81; Kalem 68/  44) olay, olgu, haber (Taha20/ 9; Yusuf 12/ 6,21,101; Zariyat 51/24; Naziat 79/15; Buruc 85/ 17;  Ğaşiye 88/ 1) “sır, gizli bir mesele” (Tahrim66/ 3) “öğreti, söz” (Zümer 39/23; Nisa4/ 42, 87 140;  Enam 6/  68;  Araf7/ 185;  Yusuf 12/ 111;  Lokman31/ 6;  Ahzap33/ 53 Casiye 45/ 6;  Mürselat77/  50) Efsane masal (Müminun23/ 44;  Sebe34/  19) sonradan söylenen ve yeni (Enbiya 21/ 2;  Şuara26/ 6 ) gibi anlamları vermektedir.

M.Okuyan

"Orduların haberi sana geldi mi?". Bu soru, sorulan şeyin vuku bulduğunu anlatmak için sorulmuş bir sorudur. Yüce Allah'ın her islediğini yapıcı olduğunu ve yakalamasının şiddetini misal ile anlatmak ve düşmanlarına karşı Resulullah (s.a.v.)'a yardım vaat etmek suretiyle teselli vermektir. CÜNÛD'dan maksat, peygamberlere karşı toplanmış olan ordular, gruplardır. H.Yazır

Zımnen, “ikisi de günahlarından dolayı yok edilmişlerdi”. Firavun'un ve ordularının kıssası ve boğularak ortadan kaldırılmaları, Kur’an'da birçok kere zikredilmiştir; Semûd kıssası için bkz. özellikle 7:73 vd. ve ilgili notlar 56-62. 

M.Esed

18. Yani Firavun ve Semûd kavmi gibiler ki bunların kıssaları, Allah'a ve Resullerine karşı inkâr ve taşkınlıkları ve Allah'ın onları ordularına ve kuvvetlerine rağmen nasıl tutuverip de yok ve azap ettiği Kur'ân'ın birçok yerinde anlatılmıştır. İmanı olanlar bundan ibret alırlar. H.Yazır

19-20. Doğrusu, inkâra şartlananlar, (gerçeği) yalanlamada ısrarcıdırlar. Halbuki Allah onları arkalarından kuşatmıştır.

Ayetlerdeki ellezîne keferu ifadesi “kâfir olanlar” tekzib kelimesi “yalanlamak”, vera sözcüğü “arka”, muhit kelimesi ise “kuşatıcı demektir. Özellikle ayetin başındaki bel edatı, konunun ve muhatapların değiştiğini göstermekte, bir anlamda önceki bölümde istenen ve beklenen öğüt alma sağlanmayınca, ifade vurgulu bir şekilde Hz. Peygamberin yaşadığı döneme taşınmış olmaktadır.

İster kayaları yontup vadi yapan ve güvende olduğunu sanan Semûd kavmi olsun, isterse piramitleriyle kendince insanlara ve Yüce Allah’a meydan okuyan (!) Firavun olsun, sığındıkları maddi dayanaklardan mahrum bırakılmış ve Yüce Allah’ı hesaba katmamanın cezasını çekmişlerdir. Çünkü Müzzemmil 73/16 ve Fecr 89/13-14 te belirtildiği gibi, azap kamçısından paylarına düşeni almışlardır.

M.Okuyan

19, 20. Âyetler: Fakat o inkârcılar, Allah onları arkalarından kuşatıcı olduğu hâlde, hâlâ bir yalanlama içindedirler.

Yani “Bu inkârcılar Benim avucumun içindedirler. Ben bunları yok etmeye ve yalanlamalarının cezasını hemen vermeye kadirim. Öyleyse yalanlamalarından ötürü sabırsızlık gösterme, onlar Benim elimden kurtulamazlar.”

ALLAH’IN MUHÎT [KUŞATICI] المحيط - OLMASI: Bu ifade, Allah’ın inkârcıları arkalarından kuşatarak kaçacakları bir yer bırakmamak üzere yollarını kestiğini, onlara her zaman ve her yerde güç yetirdiğini, onları avucunun içine aldığını belirtmektedir.

Ancak “kuşatma” sözcüğü ile Fetih sûresinin 21, İsra sûresinin 60 ve Yunus sûresinin 22. ayetlerindeki gibi “helâkin yakınlığını ifade eden bir kuşatma” da kastedilmiş olabilir. Bu takdirde “Bunlar, yalanlamak suretiyle kendilerini bir helâkle karşı karşıya getiriyorlar” denmek istenmiş ve inkârcıların bir helâkle yüz yüze oldukları ifade edilmiş olabilir.

Bu ifadeyle, bir diğer anlam olarak; “Allah onların bütün yaptıklarını biliyor, Allah onların yaptıkları şeyleri [ilmiyle] çepeçevre kuşatmıştır, dolayısıyla da yaptıklarına karşılık ceza verme zamanını bekliyor” manası da kastedilmiş olabilir. H.Yılmaz

Hayır hayır! O (yalanladıkları şey), şerefli Kur’an dır.

Kuran kelimesi, Kuran da 70 yerde geçmektedir ve k-r-e kökenine uygun olan ismi olarak Kabul edilmektedir. Bu kökten düşünüldüğünde Kuran kelimesi “toplamak, bir araya getirmek, okumak, çok okunan şey” anlamlarına gelmektedir. Kıraat, “anlamını düşünerek, anlayarak ve hissederek okumak” demektir. (Alak 96/1) deki ilk emir böyle bir okumayı ifade eder, yani kâinatı okumak, düşünmek ve anlamaya çalışmak. Kuranı okumak, onu önce anlamayı (kıraat), sindire sindire okumayı (tertil) ve ardından, gerekeni yapıp aktarmayı (tilavet) zorunlu kılmaktadır. Tilavet dilin, kıraat aklın, tertil ise kalbin okumasıdır. Bu üçü de okumanın içinde olmalıdır, bunlardan herhangi biri yoksa okuma eksiktir. Kuran okumak aslında Kuranı hayata okumaktır. 

Mecîd kelimesi, Kuran’ın sıfatı olarak Kaaf 50/1 de de yer almaktadır. Bu kelime, vahyin etkisini ifade etmek üzere “hem özünde şerefli olan, hem de hayatını onunla inşa edene şeref ve onur katan” anlamına gelmektedir.  M.Okuyan

 

21-22. Hakikatte o, korunmuş levhada (Levh-ı Mahfuz) bulunan şerefli Kuran dır.

Yalanlayan kâfirler Hz. Peygamber döneminde Kuran’ı yalanlıyorlardı. Yüce Allah da onlara Kuran’ı bu şekilde tanıtmaktadır. Ayette geçen Mecîd kelimesi “şerefli” anlamına gelmektedir. Kuran’ın kendisi şerefli olduğu gibi şeref de dağıtmaktadır. (Enbiya 21/10; Zuhruf 43/44)

Diğer taraftan Kuran Levh-i Mahfuz denen “Korunmuş Levha” da bulunmaktadır. Kuran, koruma altına alınan ve kendisinin çıktığı, bulunduğu levha ’dadır. Bundan anlıyoruz ki, Kuran asla kaybolmayacak bir şekilde koruma altına alınmıştır. B.Bayraklı

Levhi Mahfuz’dadır.

(Vakıa 77-79) da belirtildiği üzere, Kuran değerli bir hitaptır ve sağlam korunan bir kitaptadır. Öyle ki, oradaki haline arındırılmışlardan, yani meleklerden başkası dokunamaz. Kuranın vahye konu olan bu metinsel görüntüsü, söz konusu Levhi Mahfuz “korunmuş levha” ve Kitabı meknun “Sağlam Korunan Kitap” tan, kelimelere ve cümlelere dönüştürülmüş şeklidir. Bu özelliği Kuranın müdahelerden ve bozulmalardan uzak tutulmuş oluşunun en önemli delillerindendir.

Önünden veya arkasından onu iptal edebilecek hiçbir şeyin gelemeyeceği garantisine sahip kılınan Kuran (Fussilet 42) böylece bazı ayetlerinin iptali anlamına gelen nesihten de uzak bir kitaptır. Kuran da hükmü iptal edilmiş hiçbir ayet olmadığı gibi, unutulan ayetleri de kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü (Hıcr 9) da açıkça belirtildiği üzere, “Kuranı indiren Yüce Allah’tır ve onun koruyucusu da elbette yine Allah’tır.” Bu garantili yapısıyla ilahi kelam, kaybolmak veya unutturulmak illetinden de uzak tutulmuştur.

Her peygambere gönderilen vahye müdahale girişimi olduğu gibi, şeytanın Kuran da benzer müdahale girişimi olmuştur. Ancak Hacc 22/52 de açıkça beyan edildiği gibi Yüce Allah şeytanın bu müdahale teşebbüsünü ortadan kaldırmış ve ayetlerini sapasağlam koruma altına almıştır. (Hacc 22/52) Bu anlamda Kuran’ın muhkem oluşu bu gerçeğin ifadesidir. (Hud 11/1)

Levhi Mahfuz, Yüce Allah’ın ezeli sıfatlarından biri olan “ilim” sıfatının değişik bir iadesidir. Bu anlamda Korunmuş Levha, Yüce Allahın kelam sıfatının da kayıtlı olduğu bir bilgi hazinesidir. (Enam 6/59) ve (Hud 11/6) daki kitâbün mübin ile (Rad 13/39) ve (Zuhruf 43/ 4) teki ümmü’l kitab kavramları Levhi Mahfuzu ifade etmektedir. Genel kanaate göre (Yasin36/ 12) deki imam ün mübin de Levhi Mahfuzdur. Levhi Mahfuz, tıpkı bilgisayarlarda ki gibi “merkezi belleğin” sınırsız olanı gibidir, akıl sır ermez bir levhadır.

M.Okuyan

Lafzen, “iyi muhafaza edilen bir levhada (levh-i mahfuz)” -Yalnız bu ifade, tek başına, Kur’an'ın bir tanımını vermektedir. Bazı müfessirler, söz konusu levhayı lafzi anlamıyla alıp Kur’an'ın ezelden beri kaydedildiği gerçek bir “ilahî levha” şeklinde anladıkları halde, diğer birçoklarına göre bu ifade her zaman mecazî bir anlam taşımaktadır: yani, bu ilahî kelâmın kaybolmazlık / korunurluk niteliğine bir işaret. Bu yorum, mesela Taberî, Beğavî, Razi ve İbni Kesir tarafından doğru görülerek nakledilmiştir. Bunlar, “iyi muhafaza edilen bir levhada” ifadesinin, Kur’an'ın hiçbir zaman bozulmayacağı ve her zaman bütün keyfî ilavelerden, çıkarmalardan ve lafzi değişikliklerden uzak kalacağı şeklindeki ilahî vaat ile ilgili olduğu konusunda hemfikirdirler. Bu bağlamda bkz. 15.9 ve ilgili not 10. 

M.Esed

22. Bir Levh-i Mahfuz'dadır, Allah'ın koruması sayesinde bozulmaktan, yanlışlıktan korunmuş bir Levh'te sabit olup koruma altındadır.

Bu "Levh," şeriat lisanında meşhur olan "Levh-i Mahfuz “dur ki Yasin Sûresi'nde "Biz her şeyi apaçık bir kütükte saymışızdır." (Yasin, 36/12) buyrulduğu üzere her şeyin yazıldığı varlık sahifesidir. Bunun da aslı, Ümmü'l-kitap (kitabın anası) olan Allah'ın ilmidir. H.Yazır

Ayetin aslında (zati'l-büruc) yani burçlara sahip olan ifadesi geçmektedir. Bazı müfessirler bunun anlamını, eski astrologlara dayanarak 12 burç şeklinde anlamışlardır. İbn Abbas, Mücahit, Katade, Hasan Basri, Dahhâk ve Süddi'ye göre buruç gökyüzündeki yıldızlar ve gezegenlerdir.

Mevdudi

Burçlar sahibi gökyüzüne

Kasem cümlesinin “kasem bölümü ”nü oluşturan bu ayetlerdeki her sözcük, gerek hakikat gerekse mecaz anlamları itibariyle müteşabih olup birden fazla anlam ifade etmektedirler:

SEMÂ: “السّماء - sema” sözcüğünden sadece dilimizdeki karşılığı olan “gökyüzü” nü anlarsak, sözcüğün kullanıldığı cümleleri anlamakta oldukça zorlanırız. Çünkü “sema” sözcüğünün ifade ettiği daha birçok anlam mevcuttur. Bu anlamlar şunlardır:

“Semâ” sözcüğü, ‘yükseklik, yücelik’ anlamındaki ‘ السّموّ - es-sümüvv’ sözcüğünün türevlerindendir. Her yüksek ve yüce şeye ‘es-sema’ denilir. Gökyüzüne semâ denilmesinin sebebi, yeryüzünden yukarıda olmasındandır. Her bir şeyin üstüne ve üstününe de sema denilir. Meselâ hesaba [matematiğe] da sema denilir. Çünkü matematik üstün bir ilimdir. Herhangi bir şeyin üst kısmına da sema denir. Ayakkabının üstü de, evin tavanı da birer semâ’dır. Hatta bulutlara ve yağmura da sema denmiştir. ‘Es-sema ’nın fiili olan ‘sema’ fiili, ‘ حسيب - hasîp [ince hesap bilen, muhasebeci]’ ve ‘ شريف - şerif [onurlu, erdemli]’ kimselerin işleri için kullanılır. Bu demektir ki, iyi hesap [matematik] bilen kimseler de ‘semâ’dır.” [Lisânu’l-Arab, cilt 4, s. 695-697; sema maddesi]

BURÛC: “البروج - buruç” sözcüğü, “البرج - burç” sözcüğünün çoğuludur. “Buruc” sözcüğü, “belirli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi, tek hisarlı kale, kale duvarlarının üstüne yapılmış çıkıntı, yüksek köşk, konak ve Dünya’nın Güneş etrafındaki bir dönüşünün on iki bölümünden her birini temsil eden Koç, Kova, Akrep burçları gibi göksel duraklar” anlamında kullanılır.

“Buruc” sözcüğünün “yıldız kümesi” anlamına geldiğinden hareket edilerek “necm” sözcüğüne benzer bir şekilde “her bir defada inmiş Kur’ân ayetleri” olarak da anlamlandırılabilir. Bu durumda “البروج - buruç [burçlar]” sözcüğünü de mecazî olarak “Kur’ân necmlerinden oluşmuş kümeler” ya da “Kur’ân ayetlerinden oluşmuş öbekler” şeklinde anlamak mümkündür.

“Buruc” sözcüğünün karşılığı olarak “âyet öbekleri”; “sema” sözcüğünün karşılığı olarak da “iyi hesap [matematik] bilen kimseler” anlamı esas alındığında 1. âyet şu şekilde anlamlandırılabilir: Kur’ân âyetlerini öğrenmiş matematik bilginleri şahittir ki,

Bu şekildeki bir ifadelendirmeye göre; 1. âyette yapılan kasemle, iyi hesap bilen bilim adamlarının evrenin yapısını ve işleyişini tespit ederek evrenin sonunun [kıyametin] mutlaka gerçekleşeceğini bilimsel olarak ispat edecekleri ve bu bilgiyi de açıklayacakları kanıt gösterilmiş olmaktadır.

Gerçekten de, 01. 08. 2002 tarihinde www.bilimveteknoloji.com adresinde yayınlanmış aşağıdaki bilgiler, âyetin yukarıdaki şekilde anlamlandırılmasını doğrular mahiyettedir:

“Devasa büyüklüğe ve akıl almaz karmaşıklığa sahip olan bu muhteşem evren her şey gibi bir gün son bulacaktır. Bu sonun nasıl olacağı sorusu, evrenin kapalı mı yoksa açık mı olduğu sorusunun cevabına bağlıdır. … Şu an teorik fizikçiler evrenin kapalı ya da açık oluşu ile ilgili kesin bir yargıya sahip değiller. Evren ister açık olsun ister kapalı, üzerindeki bu muhteşem denge eninde sonunda bozulacak ve madde bir şekilde yok olacaktır. Eğer evren kapalı ise, genişlemesi bir gün duracak ve Big Bang ’in tersi bir şekilde, kütle çekiminin etkisi altında kalan evren zamanla küçülecek, ısınacak ve sonuçta sonsuz yoğunluk ve sıfır hacme ulaşarak yok olacaktır. Kesin bir bulgu olmamasına rağmen, bilim adamlarının çoğu evrenin sonunu bu şekilde tanımlamaktadır. Eğer evren açık ise üzerine çöküş gerçekleşmeyecek fakat geçen zamanla birlikte genişleyen evren soğuyacak ve üzerindeki maddeyi oluşturan tüm enerji harcanarak yok olacaktır. Bu ikinci yok oluş senaryosuna göre 1014 yıl sonra evrendeki tüm yıldızların yakıtı tükenecek ve bu enerji tükenişi ile soğuyan evren yaklaşık 10150 yıl sonra tamamı ile demire dönüşerek var olan tüm enerjisini tüketecek. Şimdilik evrenin sonu hakkında ancak bu iki olasılıktan birinin gerçekleşebileceği tahmin edilmektedir. …”

H.Yılmaz

Andolsun burçlara sahip göğe;

Bu, Allah'ın ettiği bir yemindir.

"Burçlar “ın mahiyeti hakkında dört görüş vardır:

1- Yıldızlar sahibi demektir. Bu açıklamayı el-Hasen, Katade, Mücahit ve ed-Dahhâk yapmıştır.

2-Yüksek köşkler demektir. Bu açıklamayı ibn Abbas, İkrime ve yine Mücahit yapmıştır. İkrime dedi ki: Burçlar, semadaki yüksek köşklerdir. Mücahit dedi ki; burçlarda bekçiler, koruyucular bulunur.

3- Güzel yaratılış sahibi demektir. Bu açıklamayı el-Minhâl b. Amr yapmıştır.

4- Konaklar sahibi demektir. Bu açıklamayı Ebu Ubeyde ve Yahya b. Sellâm yapmıştır.

Burçlar on iki tane olup gezegenlerin, güneş ve ayın konaklarıdır. Ay bunların her birisinde iki tam gün ve üçte bir günlük bir süre ile yol alır. Böylece toplam yirmi sekiz gün eder. Daha sonra da iki gece görünmez. Güneş ise burçların her birinde bir ay süre ile yol alır.

Bu burçlar koç, öküz, ikizler, yengeç, arslan, başak, terazi, akrep, yay, oğlak, kova. ve balık adını alırlar.

Arapçada "buruç; burçlar" yüksek köşkler demektir. Yüce Allah: "...yüksek burçlar (kaleler) içinde olsanız bile" (en-Nisâ, 4/78) diye buyurmaktadır. Daha önceden (4/78. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Kuduri

Burçlarla dolu gökyüzüne yemin olsun.

Ayetteki es-sema kelimesi “gök”, el-buruç sözcüğü ise “burçlar” demektir. Bu ayetteki es-sema kelimesi, “yükseklik” anlamında uzay boşluğunu ve muhtemelen bütün yıldız ve gezegenleri içermektedir. Ayetin sema kelimesinden sonraki zati’l-büruc ifadesi de bu anlamı doğrulamaktadır. Burçlarla neyin kast edildiği ilim adamlarınca tartışılmıştır. Detaya girmeden bu konudaki görüşleri kısaca hatırlatmak istiyoruz.

Buruc, burç kelimesinin çoğuludur ve “yıldızlar”, “köşkler”, “kum ve yağmur”, “güneş ve ayın menzilleri”, “atlar” ve “güzel yaratıklar” gibi anlamlara gelmektedir. Zemahşerî, bunların 12 burç veya göğün kapıları olduğunu, dünyadaki köşklere benzetilerek göğün köşkleri olarak belirlendiklerini ifade etmektedir. Elmalı bunların görünen şey anlamında hareketle, her bakanın gözüne çarpacak şekilde “görünen şey” anlamından hareketle, her bakanın gözüne çarpacak şekilde görünen “yüksek köşk, şehir surları, kalelerin yüksek yerleri” olduğunu, bu anlamdan hareketle maksadın gökteki yıldızlar veya yıldız kümeleri ya da 12 burç (Zodyak) olduğunu da beyan etmektedir.

El-Buruc kelimesi Kuran da fiil olarak “açılıp saçılmak, kendini göstermek”, (Nur 24/60; Ahzab 33/33) isim olarak çoğul kalıpta “köşkler” anlamında kullanılmaktadır. (Nisa 4/78). Yorumunu yaptığımız Buruc 1, Hıcr 15/16 ve Furkan 25/61 de ise bu kelime “burçlar, yıldızlar” anlamında kullanılmaktadır. Bu üç ortak kullanımdan hareketle, göklerin burç sahibi olmasının, görünen yıldızlara sahip olması anlamına geldiği görüşü diğerlerine göre daha öndedir.

Devam eden ayetlerle birlikte düşünüldüğünde bu kelimeyle farklı anlamların da kast edilmiş olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda maksadın, dünyadaki köşklere benzetilerek gökteki köşkler veya onlara açılan kapılar olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, asıl maksadın ahiret sorgulaması öncesinde müminlere yönelik bir moral desteği sağlanması olduğu göz ardı edilmemelidir. M.Okuyan

Geleceği bildirilmiş olan güne yemin olsun

Ayetteki el-yevm ül-mevud tamlaması “vaat edilen gün” demektir. Ayette sözü edilen günün, haklının haksızdan, doğrunun yanlıştan, müminin kafirden ayrılacağı, mümine vaat edilen, kafirin ise tehdit edildiği kıyamet günü olduğunda âlimlerimiz arasında hemen hemen fikir birliği vardır. Çünkü yargılama yeri ve zamanı mahşerdir.

M.Okuyan

VAAT EDİLEN GÜN: 2. âyette geçen “vaat edilmiş gün ” ifadesi, klâsik kaynaklarda ve onları izleyenlerin eserlerinde “âhiret günü” olarak değerlendirilmiştir. Biz bu değerlendirmenin yanlış olduğu kanısındayız. Çünkü âyette “vaat edilen gün” e yemin edilmiştir. Yemin etmenin bir bakıma kanıt göstermek olduğu daha önceki bölümlerde de ifade edilmişti. Bu durumda, kanıt gösterilen şeyin mutlaka elle tutulur, gözle görülür, muhatap tarafından algılanabilir somut bir şey olması gerekmektedir. Dolayısıyla somut olmayan, geleceğe ya da gaybe ait [soyut] bir şeyin kanıt gösterilmesi akla uygun değildir.

Bize göre “ vaat edilmiş gün” ölüm günüdür, ölüm anıdır. Bu ölüm hem kişinin bireysel ölümünü hem de kıyametin birinci aşamasındaki toplu ölümü kapsar. Çünkü Kur’ân vaat edilmiş gün’ de herkesin mutlaka öldürüleceğini ve yine o gün herkesin mutlaka imana geleceğini bildirmektedir:

Ve İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihâyet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrâiloğullarını inandığı Tanrı’dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun. Bu nedenle senden sonra geleceklere ibret olasın diye bugün senin bedenini kurtaracağız. Ama insanlardan birçoğu, hakikaten bizim ayetlerimizden gafildirler. Yunus; 90–92.

Ve “eğer siz doğrulardan iseniz bu vaat ettiğiniz ne zaman kopacak?” derler. De ki: “Size öyle bir gün vaat edilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.” Sebe; 29, 30.

Bilakis onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar. Şimdi sen, göğün, açık bir duman getireceği günü gözetle. Duman insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır. Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Biz artık kesinlikle inananlarız. Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve “öğretilmiş bir deli/cinlenik!” dediler. Biz azabı birazcık kaldırırız, siz yine döneklersiniz. Bir gün Biz büyük bir şiddetle kıskıvrak yakalarız. Kesinlikle Biz intikam alanlarız [suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız]. Duhan; 9–16.

Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelmiştir de: [Ey insan] İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir. Ve Sur’a üflenmiştir. İşte bu, vaat edilen gündür. Kaf; 19, 20.

Sen hemen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynayadursunlar. Zühruf; 83.

İşte o gün insan, “Kaçacak yer neresi!” der. Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur! O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. O gün insana, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler haber verilir. Kıyamet; 10–13.

Hayır… Hayır… Artık gözünüzü açın! Köprücük kemiğine dayandığı zaman ve “Kim tedavi edicidir!” denildiği zaman ve [o can çekişen] bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı zaman ve bacak bacağa dolaştığı zaman, işte o gün sevk [sürülüp götürülmek] ,sadece Rabbinedir. Kıyamet; 26–30.

H.Yılmaz

O günde şahitlik edene ve hakkında şahitlik edilene yemin olsun.

Ayetteki şahit kelimesi “şahitlik eden” meşhûd sözcüğü ise “hakkında şahitlik edilen” demektir. Bu ayetteki kelimelerin neleri içerdiği noktasında oldukça farklı görüşler vardır. Şahidden maksadın, “Cuma günü”, “insan”, “Hz. Muhammed”, “Kurban bayramı”; meşhuttan maksadın ise, “Arafe günü”, “kıyamet günü”, “Cuma günü” şeklinde çeşitli günler olduğu beyan edilmektedir.

Bu ayette kastedilen şahitliğin, kıyametle ilgili olduğu, anlaşılmaktadır. Şahit, “Allah şahit olarak yeter “(Nisa 79 Enam 19) anlamındaki ayetlerde olduğu gibi, hem “Allah” tır; hem “Biz seni ancak şahit olarak gönderdik (Ahzab 45  Nisa 41) ayeti gereği “Hz. Peygamberdir” Ayrıca hem “içlerinde bulunduğum sürece durumlarına şahittim” (Maide 117) ayeti gereği “Hz. İsa” dır; hem de “Böylece size diğer insanlara şahit olasınız diye şahitler yaptık” (Bakara  143) ayeti gereği “Bütün müminlerdir” Dahası hem “O gün, insane hesap görücü olarak kendisi yeter.” (İsra 14) ayeti gereği “her insanın kendisidir”. Hem de “O gün onlara dilleri, elleri ve ayakları yaptıkları hakkında şahitlik yapacaktır.” (Nur 24) ayeti gereği “insanın kendi organları” dır. Ayrıca (Kaaf 21) ve (fecr 22) de “meleklerin şahitliği ile (Nisa 41) de “her ümmetin peygamber” nin şahitliği bu kapsama girmektedir.

Meşhûd hakkında, âlimlerimiz genellikle Hud 11/103 ve Meryem 19/37 ayetler gereği “kıyamet günü” tercihini Kabul etmişlerdir. Kıyametin kendisi şahit olmamak durumundadır; çünkü orası yeni tanıkların yeri değildir. Orada artık kararlar verilecektir. Kıyametin şahitliği demek, o günde insanlar aleyhine çeşitli şahitliklerin yapılacağının bilinmesi demektir. Bu nedenle meşhûd kelimesi, “hakkında şahit tutulan kişi”, yani “sanık” anlamına alınmalıdır.

Nisa 4/41 de de açıkça vurgulandığı üzere, bu şahitlikler kıyamet günü için söz konusu edilecektir. Dolayısıyla şahidi “tanık”, meşhudu ise “sanık” olarak Kabul etmek durumundayız. Aksi takdirde, şahit ile meşhûd arasında anlam farkı kalmamaktadır. Yukarıda saydığımız ayetlerden de anlaşılacağı üzere, hemen her şey şahit olmaktadır; işte onların şahitliği birilerinin sanık olması esasına bağlıdır. Bu nedenle meşhuda “sanık” demek zorundayız.

M.Okuyan

Âyetteki “şahitlik eden” ve “şahitlik edileni” bulma işi Müslümanların görevidir. Çünkü Rabbimiz birçok âyette yeryüzünde gezip dolaşmamızı ve eski medeniyetler hakkında bilgi edinmemizi emretmektedir. Rabbimiz tarafından böyle bir emrin verilmesi, inkârcıları nasıl kıskıvrak yakaladığının kanıtlarını bulmamıza ve bu yakalayıştaki çetinliğe tanık olarak aklımızı başımıza toplamamıza yöneliktir.

Rabbimizin geçmiş medeniyetleri araştırmamızı emreden birçok ayetinden bazıları şunlardır:

Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökyüzünü üzerlerine bereketlerle gönderip altlarında ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka bir nesil oluşturduk. En’âm; 6.

Zalim olduğu için helâk ettiğimiz nice kent var ki, şimdi duvarları tavanları üzerine çökmüş halde ıpıssızdır. Nice atıllaşmış [işe yaramaz hâle gelmiş] kuyular ve nice terk edilmiş saraylar vardır. Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olsun. Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur. Hacc; 45,46.

Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O hâlde Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler. Rum; 9.

Biz, onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki beldeleri delik deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı? Şüphesiz ki bunda kalbi olan ve kendisi şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt vardır. Kaf; 36, 37.

Ayrıca Âl-i İmrân 137, En’âm 11, Yusuf 109, Neml 69, Ankebût 20, Rum 42, Fâtır 44, Muhammed 10, Nahl 36, Zühruf 8, Mümin 21 ve 82. âyetlerine de bakılabilir.

Bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki, yeryüzü gezip dolaşılır ve bugüne kadar yapılmış arkeolojik çalışmalardan elde edilen veriler incelenirse, Rabbimizin inkârcıları kıskıvrak yakalayışına tanık ve kanıt olacak nice örenler/antik harabeler gözlenebilecektir. Eskiden yaşamış inkârcı toplumlara ait nice kalıntılar, bugün insanların dolaşıp incelemeleri ve ilahi yasanın nasıl işlediğini görmeleri için dünyanın her bir köşesinde meraklılarını beklemektedir.  H.Yılmaz

4. âyetteki “قتل - kutile” sözcüğünün anlamı “öldürüldü” demektir. Ancak İbn-i Abbas gibi bilginlere isnat edilen bazı rivayetlere dayanılarak sözcük “lânet olsun!” anlamında beddua olarak kullanılmaya başlanmış ve hâlâ da bu anlamda kullanılmaya devam edilmektedir. Tebbet sûresinin tahlilinde detaylı olarak açıklandığı gibi, Rabbimizin beddua etmesini mantıklı görmüyor ve bu tarz ifadeleri uygun bulmadığımızı bir kez ifade ediyoruz.

ASHÂB-I UHDUT: Kur’ân’ın üslûbundan, Mekke halkının Firavun, Âd ve Semûd’u bildikleri gibi, Uhdud halkından da haberdar oldukları anlaşılmaktadır. Ashâb-ı Uhdûd’un kimler olduğu, ne zaman ve nerede yaşadıkları hakkında çok değişik rivayetler vardır. Bu rivayetlerin her birinin de uzunca birer hikâyesi vardır. Hangisinin doğru olduğu belli olmamakla birlikte, bu rivayetlere göre olay Yemen, Necran, Irak, Şam, Habeş, Mecusî veya Yahudi krallarından biri tarafından meydana getirilmiştir. Zaten Kur’ân da bu olayı yer, zaman ve faillerinin kim olduklarını belirtmeden zikretmektedir. Kur’ân’ın anlatışına göre; Allah’a inanmayan kâfir bir beldenin hükümdarı, Allah’a inananları dinlerinden çevirmek ve tekrar eski sapık dine döndürmek için uzun ve derin hendekler, kanallar [uhdud] kazdırarak içine büyük ateşler yaktırmış ve Allah’a inanmakta ısrar edenleri bu ateşin içine atmıştır. Sadece Allah’a inandıkları için cezalandırılan insanların maruz kaldıkları bu vahşet ise Allah’a iman etmeyen zalimler tarafından seyredilmiştir.

H.Yılmaz

4-5.Tutuşturulmuş ateşin çukur kazan sahipleri kahrolsun!

Ayetlerdeki kutile fiili “öldürülmek, kahr edilmek”, ashabul-uhdud tamlaması “çukur sahipleri”, en-nar kelimesi “ateş”, zatil-vekuud ifadesi ise “tutuşturtulmuş” demektir.

(Müddesir 74/ 19) da geniş bir şekilde ele aldığımız, (Abese80/ 17 Buruc 85/4 Ve Mesed 111/1) de de kısaca değindiğimiz gibi Kuranda çeşitli şekillerde dua ve beddua formları vardır. Arapçada dua ve beddua ifadeleri, her zaman emir kalıbında gelmeyebilir; zaman zaman fiil kalıbı kullanımları da tercih edilir ve bunun Kuranda çeşitli örnekleri vardır. Bu bağlamda “Allah seni affetsin…” (Tevbe9/ 43) “Yalancılar kahrolsun” (Zariyat 51/10) “Kahrolası nasılda ölçüp biçiyor, etrafına bakınıyor” (Müddesir74/ 19-20) “kahrolası insan, nasıl da nankörlük ediyor” (Abese 80/17) “Ebu Leheb’in iki eli kahrolsun, kendisi de” (Tebbet 111/1) ayetleri zikredilebilir.

Bu nedenle Buruc 85/4 teki kutile fiili “öldürüldü” anlamına alınabileceği gibi, “kahrolsun, kahrolası” şeklinde de anlaşılabilir. Zaten İbn Abbas’tan gelen bir görüşe göre Kuran’daki bütün kutile ifadeleri “lanet olsun” demektir.

Ashabun–nar tamlaması her yerde “cehennemlikler, cehennemin içinde olanlar” anlamında kullanılmamaktadır. Müddesir 74/31 de de geçen bu tamlama “cehennemlikler” demek değildir; maksat, cehennemin işletilmesinde görevli olanlardır.  

4-7 ayetlere farklı bir yaklaşım

Buruç 4-7 deki ifadeleri farklı bir şekilde, yani ayetleri bütünüyle ahiretle ilişkilendirerek anlamak da mümkündür. 4. Ayetteki kutile, tıpkı Mesed suresindeki Tebbet kelimesinde olduğu gibi “beddua” olarak alınınca “kahrolsun” anlamını verir.

Karia 101/9 da “cehennem” haviye adıyla “uçurum” anlamında bir kelimeyle karşılanmakta, dolayısıyla uhdud ile nar kelimeleri yine “çukur, uçurum” anlamlarında buluşmaktadır. Bir de Meryem 19/59 da “cehenneme” anlamında ğayy ifadesi kullanılmakta ve “cehennemde bir çukurun adı” olarak Kabul edilmektedir. Dolayısıyla uhdud kelimesinin “çukur” anlamının bir gereği olarak “cehennem” anlamına geldiği ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki, cehennemin konum olarak aşağıda bir yer olduğu (Nisa 4/145; Araf 7/50) ve oraya atılmaktan söz edildiği ayetlerle sabittir. (Furkan 25/13; Mülk 67/8)

Durum böyle olunca “Tutuşturulmuş ateş” tamlamasının “cehennem” i tarif ettiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Çünkü Hümeze 104/5-6 da Hutema cehennemi tarif edilirken, onun tutuşturulmuş ateş” olduğu açıkça ifade edilmekte, ayrıca Bakara 2/24 ve Tahrim 66/6 da cehennemin yakıtının insanlar ve taşlar olduğu beyan edilmektedir.

Mülk suresi 22 de olduğu gibi, yüzüstü sürünen insan ile dimdik ayakta ve doğru yolda yürüyen insanın farkı açıklansaydı ve Mülk 10 da geçtiği üzere, bunun farkının “aklını kullanmak” olduğu anlatılsaydı, müminler ateş çukuruna düşmeyecek, dolayısıyla kâfirler de onların etrafında oturup kahkahalarla seyretmeyeceklerdi. M.Okuyan

Lafzen, “şu yanıp tutuşan ateş çukurundan sorumlu olanlar (Ashâb)”. Bu temsilî pasajı açıklamak için müfessirler, onu -gereksiz bir biçimde- geçmiş zaman kipinde alarak yorumlamışlar ve bu zalimlerin tarihsel “kimliklerini tespit” etmek amacıyla en zayıf ve çelişkili menkıbeleri nakletmişlerdir. Bu yorumların ürünü olarak, Hz. İbrahim'in putperest çağdaşlarıyla yaşadığı tecrübeden (karş. 21:68-70) Nebukadnezar'ın İsrâîloğulları’ndan üç dindar kişiyi yanan bir ocakta yakma teşebbüsünü anlatan Kitab-ı Mukaddes efsanesine (Daniel'in Kitabı iii, 19 vd.), yahut 6. yüzyılda Necrân Hristiyanları ‘nın Yemen Kıralı Zû Nevâs (ki Yahudi dinine mensup idi) tarafından idam edilmelerine yahut tamamen uydurma bir hikaye olan, bir Zerdüşt kralının erkek kardeş ile kız kardeşin evlenmelerine “Allah'ın müsaade ettiği” şeklindeki hükmünü kabul etmeyen teb’ası nı ateşe atarak öldürdüğüne vd. kadar uzanan bir hikayeler antolojisi meydana gelmiştir. Bu menkıbelerin hiç biri, elbette bu bağlamda ciddî bir araştırmaya değecek nitelikte değildir. Ancak yukarıdaki Kur’an pasajında atıfta bulunulan zalimlerin anonimliği, burada bir darb-ı mesel (parable) karşısında bulunduğumuzu ve “tarihî” yahut efsanevî olayların söz konusu olmadığını göstermektedir. İşkenceciler, kendileri hiçbir şekilde iman etmeyen ve başkalarının da iman etmesini nefretle karşılayan (bkz. aşağıda 8. ayet) kimselerdir; “ateş çukuru”, zalimlerin inananlara işkencelerinin mecazî bir ifadesidir: belli bir dönemle veya belli insanlarla sınırlı olmayıp yazılı tarih içinde çeşitli biçimlerde ve değişen yoğunluk derecelerinde tekrarlanan bir olgu. M.Esed

O vakit ki onlar ateşin üzerine oturmuşlardı. Yani etrafına toplanmışlar, karşısından seyrediyorlardı. Bu durum kendi haklarında daha sonra felaketi gerektirmiş olduğuna işaret için bizzat ateşin üzerine oturmuşlar gibi tasvir olunmuştur. H.Yazır

Yemen'de yahudi Zûnüvâs ve adamları, yahudi dinine dönmeyen Necrân Hristiyanlarını ateş dolu hendeklere atıp yakmış ve onların cayır cayır yanmalarını seyretmişlerdir. Âyet bu olaya işaret etmektedir.

(S.Ateş)

7. Onlar, müminlere yaptıklarına karşı şahit de oluyorlardı, öyle katı yürekli kâfirler idi ki, hem müminleri ateşe atıyorlar, hem de o feci durum karşısında oturup seyretmekten zevk alıyorlardı. Yahut diğer bir mânâ ile: Müminlere yaptıkları kendi başlarına geçmiş, o azabı kendileri de görmüşlerdi. H.Yazır

8. Onların bunlardan İntikam almalarının tek sebebi, Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmiş olmaları idi.

"Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi" buyruğundaki: "Nekamu" "intikam almaları" lafzını Ebu Hayve kesreli olarak; "Nekimu" diye okumuştur. Ancak fasih olan "kaf" harfinin üstün okunmasıdır. Buna dair açıklamalar daha önce et-Tevbe Sûresi'nde (9/74, âyet,. 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Kuduri

8-9. Onlardan (müminlerden), sırf, güçlü ve övgüye layık olan, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait bulunan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. Oysa Allah her şeye şahittir.

Bu ayetlerdeki nekamu fiili “intikam almak”, yü’minu fiili “iman etmek””, el-aziz kelimesi “üstün”, el-hamîd sözcüğü “övgüye değer”, mülk kelimesi “mülk, sahiplik”, es-semavat sözcüğü “gökler”, el-ard kelimesi “arz, yeryüzü”, şehid sözcüğü ise “şahit, gören” demektir.

Değişik vesilerle ifade ettiğimiz üzere, Kuran da konular sebep sonuç ilişkisi içersinde ele alınırlar. Bakara 2/6-7 ve Saff 61/5 te olduğu gibi, genellikle sebep önce, sonuç sonra verilir. Bazen de Araf 7/179 da olduğu gibi, önemine binaen önce sonuç üzerinde durulur, sonra da bunun nedenine değinilir. Buruç 4 te “hendek kazanlar kahrolsun” denildiğinde de hendeği kimin kazdığı öncelikle çok önemli değildi; çünkü dolu kuyularda yakılmak, her şeyden daha önemli ve öncelikliydi. Bu nedenle, daha büyük ve daha önemli şeylere öncelik verilmesinin gereği kendiliğinden anlaşılmaktadır.

İntikamın sebebi, müminlerin Yüce Allah’a iman etmeleri olarak belirlenmektedir. İtibar ettikleri kişiler kendilerinden farklı düşününce, onları en ağır şekillerde paylamışlar, onlara hakaret etmişler, şiddetle karşı çıkmışlar, kendilerine ve taraftarlarına eziyet ve işkenceler yapmışlardır. (Araf 7/88; Hud 11/28, 32, 62; İbrahim 14/13; Meryem 19/46; Müminun 23/24-25, 33-38; Şuara 26/27 ,29, 54, 111, 153; Neml 27/46; Yasin 36/18)

İşte bazı ayetlerin mealleri:

“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Şu bir gerçek ki, onların yalanladığı sen değilsin; bu zalimlerin asıl inkâr ettiği Allah’ın ayetleridir. Doğrusu, senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Ama yalanladıkları hakikat üzerinde direndiler ve bu yüzden eziyete uğratıldılar; en sonunda kendilerine yardımımız yetişti. Zira hiçbir güç Allah’ın kesin vaadini değiştiremez. Doğrusu, peygamberlere dair bir kısım bilgiler daha öncede sana ulaşmıştı.” (Enam 6/33-34)

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler, kentlerin ahalisinden (seçip) kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkası değildi. Hem onlar yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı? Öyle yapsalardı kendilerinden öncekilerin başına gelen feci akıbeti görmüş olurlardı. Allah’a karşı duyarlı olanlar için ahiret yurdu daha hayırlıdır. Bunu olsun akletmiyor musunuz? Önceki peygamberler öylesine zorlandılar ki, en sonunda nerdeyse tüm umutlarını yitirdiler; artık iyiden iyiye yalanladıklarını düşünmeye başlayınca, yardımımız kendilerine ulaştı; sonuçta, dilediğimizi kurtuluşa ulaştırmışızdır. Azabımız, günaha gömülmüş toplumdan asla geri çevrilmez.” (Yusuf 12/109-110)

Bakara 2/214 te de belirtildiği gibi, öncekilerin çektiği sıkıntıların, başlarına gelen zorlukların, boğucu darlıkların benzerleri yaşanmadığı sürece, cennete gitme beklentisi boş bir kuruntudan öte bir anlam taşımamaktadır. Al-i İmran 3/142 de ifade edildiği gibi, Allah yolunda fedakârlık yapan ve direniş gösterenler bilinip ayırt edilmeden, Tevbe 9/16 da vurgulandığı üzere, Allah için fedakârlık yapıp Yüce Allah, Resulü ve müminlerden başka can dost edinip edinmedikleri denenmeden hiç kimse bırakılmayacaktır.

Tercihini Allah’tan yana belirleyip O’nun rızasını kazanmak için çalışanlar, tıpkı Hz. Lokman’ın, oğluna yaptığı nasihatlerde olduğu gibi bazı eziyetlerle karşılaşabileceklerdir. Namazı kılıp iyiliği emreden ve kötülükten nehy edenlerin başına, sabretmelerini gerektirecek şeyler gelecektir; işte onlara karşı sabırlı ve dayanıklı davranabilmek işlerin en çok azim gerektirenlerindendir (Lokman 31/17)

Buruc suresinin, yorumunu yapmakta olduğumuz 8 ve 9 ayetlerinde Yüce Allah kendisini dört sıfatıyla tanıtmaktadır. Bunlar sırasıyla el-aziz ve el-hamîd olması, göklerin ve yerin sahibi oluşu ve her şeye şahitliğidir. Şimdi bu sıfatlar hakkında kısaca bilgi vermek istiyoruz:

EL-AZİZ

Kuran da “şeref” (Fatır 35/10; Nisa 4/82; Münafıkun 63/8) “üstünlük” (Sad 38/82), “gurur”, taassup” (Bakara 2/206), “katı, şiddetli onurlu olmak” (Maide 5/54), “ağır” (İbrahim 14/20; Tevbe 9/128), “yüce” (Fussilet 41//41), “put adı” (Necm 53/19), “galip gelmek” (Sad 38/23), “desteklemek” (Yasin 36/14; Meryem 19/81) ve “yüceltmek” (Al-i İmran 3/26) gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Tercihini Allah’tan yana kullananların, aslında haktan yana oldukları ve üstün gelecekleri de ifade edilmiş olmaktadır. Çünkü izzet ve şeref arayanlar, güçlü sandıklarının yanında değil, Nisa 4/139, Yunus 10/65, Fatır 35/10 ve Münafıkun 63/8 de de hatırlatıldığı üzere, Yüce Allah’ın yanında aramalı ve O’nu tercihin izzetini yaşamalıdırlar.

EL-HAMİD

Ayetteki el-Hamid sıfatı, Yüce Allah’ın övgüye layık tek varlık olduğunu ifade eden bir kelimedir. Hamd, “övgü” anlamına gelmekte ve Kuran da fiil kalıbında sadece bir ayette kullanılmaktadır. (Al-i İmran 3/188). Bunu dışında da söz konusu kelime 43 kez hamd, birer ayette el-hamîdün (Tevbe 9/112) ve mahmud (İsra 17/79), 17 ayette hamîd kalıbında gelmekte ve her yerde “övgü” anlamını vermektedir. Ayrıca, bir ayette bu kökten gelen Ahmed (Saff 61/6), dört ayette ise Hz. Peygamberin ismi olarak Muhammed şeklinde kullanılmaktadır.(Al-i İmran 3/144; Ahzab 33/40; Muhammed 47/2; Fetih 48/29)

EL- MALİK

Bu kelimenin fiil olarak Kuran daki anlamlarına bakıldığında iki anlamı öne çıkmaktadır: Nisa 4/3, Nur 24/61, Yasin 36/71 gibi pek çok ayette geçen emlikü, meleke(t), temlikü, yemlikü fiilleri “sahip olmak” anlamında kullanılmaktadır. Maide 5/41 ve Araf 7/188 gibi ayetlerde emlikü, temlikü gibi fiiller “muktedir olmak” anlamında değerlendirmelidir. Mülk kavramı Allah için sürekli bir hak anlamına gelir. “Mülk de Hamd de sadece onundur.” (Teğabün 64/1) ayetiyle, “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden alırsın” (Al-i İmran 3/26) ayeti bu gerçeğin delillerindendir.

Bu genel bilgilerden sonra, şimdi de mülk kelimesinin diğer kullanım ve anlamlarına değinmek istiyoruz.

“Siyasi güç, erk, idare” (Nisa 4/53; Enam 6/73; Araf 7/185; Yusuf 12/101; İsra 17/111; Taha 20/114; Hac 22/56; Müminun 23/88, 116; Furkan 25/2; Fatır 35/13; Haşr 59/23; Cuma 62/1), “peygamberlik” (Bakara 2/251), “sahip, yönetici” (Al-i İmran 3/26, 189; Maide 5/17-18, 40, 120; Araf 7/158; Tevbe 9/116; Nur 24/42; Furkan 25/2; Yasin 36/71; Sad 38/10; Zümer 39/44; Şura 42/49; Zuhruf 45/85; Casiye 45/27; Fetih 48/14; Hadid 57/2, 5; Buruc 85/9), “hükümranlık” (Enam 6/75; Araf 7/185), “zenginlik, servet” (Maide 5/20; Taha 20/87), “melek” (Zuhruf 43/77; Secde 32/11), “köle” (Nahl 16/75), “amir, hükümdar, kral” (Yusuf 12/50; Bakara 2/246, 247; Yusuf 12/43, 54, 72, 76; Kehf 18/79; Taha 20/114; Müminun 23/116; Neml 27/34; Haşr 59/23; Cuma 62/1), “kudret” (Taha 20/87), ve “kanun” (Enam 6/75), Bu anlamların dışında Buruc suresinde de geçtiği üzere, “mülkün sahibi” veya malik kelimesi, “mutlak güç, Allah’ın sıfatı” olarak da pek çok ayette kullanılmaktadır.(Kamer 54/54-55; Taha 20/114; Müminun 23/116; Haşr 59/23; Cuma 62/1; Nas 114/2)

EŞ-ŞEHİD

Şahit, şehid, şüheda ve şehadet gibi kelimeler aynı kökten gelmekte, çeşitli varlıklar için “şahit olmak” anlamını vermektedir. Meryem 19/37 de meşhet ve Hud 11/103 te meşhûd kalıbında “şahit tutulan gün” ve “insanların huzurunda, şahit olunan yer” anlamında kıyamet için kullanılmaktadır. Buna karşılık şehid kelimesi de “Allah yolunda öldürülenler” için söz konusu edilmektedir.”. Oysa Türkçede kullandığımız “şehit” kelimesinin Arapçada karşılığı bu değildir ve Kuran da şehid kelimeleri “şehit” anlamında hiç kullanılmamaktadır; daha çok “şahit” veya “gerçeğe şehadet eden” anlamı söz konusu edilmektedir.

Bu kelimelerin Kuran da kullanım ve anlamlarına baktığımızda şunlarla karşılaşmaktayız: “Peygamberlerin (Nisa 4/41; Maide 5/117; Hud 11/18; Nahl 16/84), meleklerin (Kaaf 50/21), Bu ümmetin (Bakara 2/133, 282; Nisa 4/72; Maide 5/106-108; Nur 24/2; Furkan 25/72; Kasas 28/44; Talak 65/2 Müddesir 74/13) ve fertlerin şahitliği (Müddesir 74/13;) ortak put (Bakara 2/23), görünen âlem (Enam 6/73), şahit, şahit olmak (Bakara 2/282; Enam 6/19; Neml 27/49), erişmek, ulaşmak (Bakara 2/185), inanmak (Al-i İmran 3/86), ve hakka şahit olanlar (Nisa 4/69). Bu kelime Buruc 3 te ise “tanık ve sanık” anlamında kullanılmaktadır.

Surenin 3. Ayetinde şahit ve meşhûd ile 7. Ayetteki şuhûd kelimesi 9. Ayette Yüce Allah’ın şehid sıfatıyla birlikte düşünüldüğünde, çok önemli ve derinlik kazandırıcı bir mesajla karşılaşılmaktadır. İnsanlar nelere şahit olacaklarını iyi belirlemeli, mahşerde karşılaşmak istemeyecekleri şeylerden dünyada da uzak durmaları gerektiğini unutmamalıdırlar. Bu nedenledir ki, Yüce Allah Furkan 25/72 de övdüğü kullarının nitelikleri arasına “yalana, asılsız şeylere ve günaha şahit olmama” yı önemli bir nitelik olarak sıralamaya almaktadır. M.Okuyan

Ayetin sonundaki “ve Allah her şeye şahittir” ifadesi, deyim yerindeyse Allah’ın gözünden hiçbir şeyin kaçmadığını vurgulamaktadır. Bu ifade müminler için ne kadar büyük bir ümit kaynağı ise, zalim müşrikler için de bir o kadar tehdit ve uyarı unsurudur.  H.Yılmaz

Şüphesiz, inanmış erkeklerle inanmış kadınlara işkence edip, sonra tevbe de etmeyenlere (cehennem azabı, yani yakıcı azap vardır)

Ayetteki fetenu fiili “fitneye düşürmek, cezalandırmak”, lem yetubu fiili ise “tevbe etmemek” demektir. Tevbe, “yanlış bir işten vazgeçip, onu bir daha yapmamak üzere kesin dönüş yapmak” demektir. (Nisa 4/17-18)

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün” (Tahrim 66/8) Burada ve diğer ayetlerde olduğu gibi o kötü işi terk edip, Allah’a yönelmektir.

Tevvab kelimesi Kuran da tekil olarak “tevbeleri Kabul eden” anlamında Yüce Allah’ın sıfatı olarak, tevvebin ise (Bakara 2/222) de “tevbe edenler” anlamında insanlar için kullanılmaktadır.

İstiğfar “Bağışlanma dileğinde bulunmak” anlamına gelen bir kelimedir. Ğufran ve mağfiret de “Allah’ın kula azap erişmesinden onu koruması” demektir. “Rabbinizden mağfiret dileyin” (Hud 11/90) ayetinde istiğfar, şirkten dolayı “mağfiret dilemek” anlamında değerlendirildiği gibi mutlak anlamda “bağışlanma dileği” şeklinde de anlamlandırılmaktadır.

Tevbe-istiğfar farkı “Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin…(Hud 90 İstiğfar kelimesinin “bağışlanma dileğinde bulunmak” şeklindeki anlamıyla ilgili örnekler için bakınız Ali İmran 17 Tevbe 80 Yusuf 29 Mümin 3,7 Nuh 10 ) Bu ayette ve (Hud 3 ve 52) de de olduğu gibi, istiğfar ile tevbe kelimeleri peş peşe zikredilmektedir. İstiğfar, önceden yapılan hatalardan dolayı özür dilemek ve bağışlanma dileğinde bulunmaktır. İşte bu istekte bulunan kişinin samimi olup olmadığının test edilişi de tevbe ile mümkündür. Çünkü tevbe, önceki hataları yapmamak ve hatanın tersini, yani doğruyu yaparak bu yönelişi göstermek demektir. İstiğfar, hayatın yaşanmış kısmındaki hatalardan özür dilemeyi kapsarken, tevbe hayatın yaşanmakta ve yaşanacak olan kısmındaki istikameti ve kararlılığı ifade eder. Her iki kavram hayatın tamamını içerir. Tevbe geleceğe, istiğfar ise geçmişe yöneliktir. Bir kimse başkası için tevbe edemez, ama başkası için Allahtan af dileyebilir. Buna delil olan pek çok ayet vardır: Bir örnekle yetinelim “Ey rabbimiz! Hesabın görüleceği gün beni, anamı ve bütün müminleri bağışla. (İbrahim 41 Nisa 64 Hud 3, 52 Mümin 7)

Azabul harık tamlaması yakıcı azap demektir. Şeklen iki cümle vardır ve bunun sonucu olarak, iki ayrı azaptan söz edilmektedir. Bir görüşe göre bu iki azabın ilki dünyada diğeri de ahirette çektirilecektir. Dünyada helak edilen kavimler buna bir örnektir. Başka bir görüşte ise; bu azabın her ikiside ahirette yaşatılacak, iki azabında cehennemde gerçekleşeceğini, ancak bir kısmının cehennemin daha soğuk, diğerinin de daha sıcak yerinde olacağını belirtmektedirler. Oysa Kuran, bir suçun karşılığının dengi bir ceza olduğunu beyan etmektedir. (Hac 60 Nahl 126 ve Şura 40) ta bu husus açıkça vurgulanmaktadır. Buna göre günahın karşılığı olan ceza neyse sadece o verilir. Vav kelimesine verdikleri anlamdan kaynaklanan tercümede iki azab bir tercüme hatasıdır.

M.Okuyan

İnanan erkek ve kadınları ateşlere salıp sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır, yangın azabı da onlar içindir.

İbret alınması gereken tarihî Uhdud olayının anlatılmasından sonra, bu ayetten başlayarak bazı ilâhî ilkelerin açıklanmasına geçilmiştir.

10. âyet çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Bu, müminleri ateşe atıp da tövbe etmeyenler için cehennem azabından başka bir de “yangın azabı ”nın var olduğu konusudur. “Yangın azabı” ifadesini, müminleri yakanların kendilerinin de yanacakları şeklinde anlamak eksik bir anlayıştır. Bize göre “yangın azabı”, cehennem azabından ayrı ve başka bir azaptır. Bu azap, müminleri ateşe atıp da tövbe etmeyenlerin bu dünyada çekecekleri ruhsal acıdır, özellikle vicdan azabıdır. Dolayısıyla âyetteki “yangın azabı” sadece Ashâb-ı Uhdud’u yakanlara mahsus olmayıp genel bir ilâhî ilkeyi ifade etmektedir.

Âyetin bir başka mesajı da kâfirlere bir ümit ışığı olarak tövbe kapısının açık tutulduğudur. Nitekim tarihe baktığımız zaman, müminlere pek çok zararları dokunmuş kimselerin bu açık kapıdan girerek [tövbe ederek] mümin oldukları, kendilerini kurtardıkları gibi İslâm’a da hizmette bulundukları görülmüştür. Bu durumun en iyi örneği Halid b. Velid ’dir.

“Ateşlere salıp” diye çevirdiğimiz “fetenu” sözcüğü, altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin cürufunu hasından ayırmak için yüksek sıcaklıkta eritilmesi anlamındaki “fetn” kökünden gelmektedir. Sözcük, “ateşte yakıp eritmek” anlamı doğrultusunda “denemek, imtihana tâbi tutmak, sıkıntıya-belâya sokmak, ayrılık, iç çekişme, kavga, kargaşa, kışkırtma, baştan çıkarma, birbirine düşürme” anlamlarında da kullanılmaktadır. Dikkat edilirse bu anlamların hepsi de acı ve ıstırap içeren, mecazî anlamda ateş gibi yakıp eriten bir ima taşımaktadır. Bu sebeple âyetin ifade ettiği manayı sadece “müminleri ateşe atmak” olarak değil, “Müslümanları birbirine düşürmek, baştan çıkarmak, başlarını belâya sokmak” olarak da anlamak gerekir. Bu konuyla ilgili detay Sad sûresinde verilecektir.

Ayrıca şu gerçeğin hatırlanmasında da yarar vardır: Müslümanlar bu dünyada her zaman İbrahim peygamber, peygamberimiz, Ashâb-ı Uhdud ’da bahsedilen inananlar, Yâsir, Sümeyye, Bilâl ve diğer birçok mümin gibi eza ve cefa içinde bulunacaklardır.

Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda belâlanacaksınız [zayıf düşeceksiniz].Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva gösterirseniz, muhakkak ki bu, işlerin en amaçlananıdır/zorlularındandır. Âl-i İmran; 186.

Onlar ki, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir. Hacc; 40.  H.Yılmaz

İman edip yararlı işler yapanlara ise alt tarafından ırmaklar akan bahçeler verilecektir. İşte büyük kurtuluş budur.

Ayetteki cennat kelimesi “bahçeler”, tecri fiili “akmak”, tahtiha sözcüğü “alt tarafı”, el-fevz ül-kebir tamlaması ise “büyük kurtuluş” demektir.

(Tin 3 Asr 3 )ve (İnşikak 25) te de görüldüğü gibi, Kuran inancıyla davranışı birbiriyle uyumlu ve birbirini tamamlayan, özü, sözü ve pratik uygulamaları birbirleriyle çelişmeyen insanlar yetiştirmek ister.

İman; “ inanılması gereken bütün değerlere inanmak, inanılan değerlere güvenmek, güvende olmak ve çevreye güven vermek” İman, hayır içerikli her şeyin öncülüdür; imansız yapılan davranışlara  “salih amel “ denemez. “Salih amel”, bir kötülüğün, yerini iyiliğe bırakmasına vesile olan işlerdir; bir anlamda toplumsal yararı olan, sadece yapanına değil, çevreye de katkısı olan eylemlerdir. İmanın gerçek olmasını sağlayan iki önemli husus olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri “kalbin onaylaması” diğeri de “imanın gereği olan salih amelleri, yani iyi davranışları ortaya koymaktır”

Amellerin en hayırlısı, Allah yolunda verilen candır. Fatır 35/10 da belirtildiği üzere, “Güzel sözler Allah’a yükselir; onları yükselten değer ise salih ameldir.”

“Ekmeyen biçemez” sözüyle de ifade edildiği gibi, uğruna canlarını verdikleri hak din için dünyada fedakârlık eken bu insanlar, ahirette en büyük ödül olan cennet nimetleriyle buluşturularak sonuç biçeceklerdir, ayette vurgulanan husus budur.

M.Okuyan

Muhakkak ki, inanan ve sâlihâtı işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte budur büyük kurtuluş.

Âyette geçen “الفوز - fevz” sözcüğü “kurtuluş” ve “başarma” demektir. Burada, inananlara ve sâlihâtı işleyenlere Allah’ın ikramda bulunacağı ve onlardan razı olacağı, cennet vaadi ile ifade edilmektedir. Aslında sırf ahiretteki azaptan kurtulmak bile büyük bir başarıdır. Bunun üzerine bir de altlarından ırmaklar akan cennetleri elde etmek ise en büyük zaferdir. H.Yılmaz

Buna karşılık "İman edip iyi iş yapanlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur".

FEVZ-İ KEBİR, büyük kurtuluş, büyük murattır. Razi der ki: Ashab-ı Uhdud kıssası ve özellikle bu âyet şunu gösterir: Öldürülme tehdidi ile küfre zorlanan kişinin yapması gereken en uygun iş korkutulduğu şeye karşı sabretmektir. Ve o halde "Ancak kalbi iman ile yatışmış olduğu halde zorlanan hariç." (Nahl, 16/106) ayetini delil göstererek açıktan küfür sözünü söylemek ruhsat gibidir. Yalancı Müseyleme Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashabından iki zatı yakaladı. Birine, "Benim, Allah'ın resulü olduğuma şehadet eder misin?" dedi. O zât, "evet" dedi.

Bunun üzerine Müseyleme onu bıraktı. Diğerine de aynı soruyu sordu, o ise, "hayır, sen yalancısın" dedi. Böyle diyeni de öldürdü. Resulullah (s.a.v.) da buyurdu ki: Bırakılan ruhsat yolunu tercih etti. Onun için "Ona bir beis yok". Öldürülen ise fazileti aldı. "İşte ona mübarek olsun." Kehf Sûresi'ndeki "Onlar sizi ele geçirirlerse sizi taşlarlar yahut zorla dinlerine döndürürler. Bu takdirde ebediyen kurtulamazsınız."(Kehf, 18/20) ayetinin tefsirine bkz.

H.Yazır

İman edip iyi amel yapanlara ise, içinden ırmaklar akan cennetler vardır. İşte, büyük kurtuluş budur.

Muhammed 15 te belirtilen sudan, sütten, süzme baldan ve şerbetten oluşan ırmakların suyunu içeceklerdir. Ayette geçen fevzi-kebiri, yani “büyük kurtuluş” u, büyük mutluluğu, büyük muradı yakalamanın yolu iman ve iyi amelden geçmektedir. Kehf suresinin 20. Ayetine göre, bu müminler kendi dinlerini terk edip kâfirlerin anlayışına ve hayat tarzına dönmeleri için zorlanmışlar, işkenceye uğramışlardır. Ama onlar bu baskıya boyun eğmediler: “Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse, ya sizi taşlayarak öldürürler veya kendi inancalarına çevirirler. Onların inancına dönerseniz ebediyen iflah olmazsınız.”

İnkârdan veya şirkten tevhit inancına geçişin değişimine karşıt değişim olmamalıdır. Müminlerin önünde kazdıkları ateş çukurunu veya çukurlarını müminlerin doyuma ulaşmış imanlarının bulunduğu gönüller söndürmelidir. B.Bayraklı