(İsrâ - 94.Ayet)

<< Geniş Meal

Târık

"Andolsun gökyüzüne." Buradaki "vav" yemin içindir. Sema ise, bildiğimiz göğe ve mutlak yüksek mânâsına maddi ve ruhani her yüksekliğe ve dolayısıyla hava boşluğuna, buluta ve yağmura veya yağmurdan meydana gelen bitkilere ve yiyeceklere dahi denir. Burada bazıları "yağmur" mânâsına demişlerse de çoğunluğun dediği gibi bildiğimiz gök mânâsına olması açıktır ki yukarıda çatlayacağı, yarılacağı hatırlatılan ve burçları olduğu bildirilen gök demek olur. Bununla beraber Arş'a kadar maddi ve ruhani mutlak yükseklik mânâsına olması da yeminin cevabına pek uygundur.

Yeminin faydası, yemin edilen şeyin önemine dikkati çekerek verilen haberi desteklemektir. Burada iki şeye yemin olunuyor. Birisi gök, birisi de Tarık’tır.

TÂRIK, aslında "tark" kökünden ism-i fâildir. Tark, bir ses işitilecek şekilde şiddetle vurmak, çarpmaktır. Bu asıl mânâsından genişletilerek bunun gerektirdiği birçok mânâda kullanılmıştır. "Çekiç" ve "çomak" mânâsına "mıtraka" bu köktendir. Yol mânâsına gelen "târîk" da bundan türetilmiştir. Zira yolcular ona ayak vururlar. Buna göre "târîk", esasen "tokmak vurur gibi şiddetle vuran" demek olduğu halde sonra ayak vurmak, yol tepmek mânâsıyla lügat örfünde yola giden yolcuya isim olmuş ve bu mânâda yaygın şekilde kullanılarak hakikat olmuştur. Sonra "gece gelen" mânâsında özelleşmiştir ki geceleyin gelip kapı çalan veya gönül hoplatan ziyaretçi mânâsını ifade eder. Mastarı "tark" ve "turuk" tur. Sonra bu mânâdan genişletilerek her ne olursa olsun geceleyin ortaya çıkıp göze, gön ü le çarpan her şeye, hatta hayalî görüntülere dahi târîk denilmiştir. Nitekim Şair:

"O hayal gördü ve hiçbir tarafa meyletmedi. Oysa kervanlarımızı hızlandırma açısından gece kadar etkili bir şey yoktur." demiştir. Bizim zihne çarpmak tabirimiz de bu türdendir. Bir de Târîk, özellikle sabaha karşı doğan sabahyıldızına da denir. Burada Târîk, yemin ile cevabı arasında bir ara cümlesi olarak şöyle tefsir olunuyor:

H.Yazır

Semâ’ya ve Târık’a kasem olsun ki, hiçbir nefis yoktur ki, üzerinde bir takım koruyucular bulunmasın [mutlaka her insanın üzerinde bir takım koruyucular vardır] .

Kasem cümlesinin yapısı ve anlamı hakkında daha önce verdiğimiz ayrıntılı açıklamalara uygun olarak, burada da semâ ve târîk kanıt gösterilerek her insanın üzerinde bir takım koruyucuların var olduğu tezi ileri sürülmektedir.

SEMÂ: Buruc sûresi’nde de açıkladığımız gibi, السّماء [semâ] sözcüğü sadece –dilimize geçmiş– “gökyüzü” anlamıyla kabul edilirse, sözcüğün kullanıldığı bu cümlenin anlaşılması zorlaşmaktadır. Dolayısıyla sözcüğün ne anlamlara geldiğini açıklayan Lisânu’l-Arab’ın semâ ile ilgili maddesini hatırlamakta yarar görüyoruz: السّماء [semâ] sözcüğü, “yükseklik, yücelik” anlamındaki السّمو [es-sümüvv] sözcüğünün türevlerindendir. Her yüksek ve yüce şeye, es-semâ denilir. Gökyüzüne semâ denilmesinin sebebi, yeryüzünden yukarıda oluşundandır. Her bir şeyin üstüne ve üstününe semâ denilir. Meselâ matematiğe de semâ denir. Çünkü matematik üstün bir ilimdir. Herhangi bir şeyin üst kısmına da semâ denir. Ayakkabının üstü semâ‘dır; evin tavanı da semâ‘dır. Hatta bulutlara ve yağmura da semâ denmiştir. Es-Semâ‘nın fiili olan semâ, حسيب [hasîp=ince hesap bilen, muhasebeci] ve şerif [onurlu, erdemli] kimselerin işleri için kullanılır. Bu demektir ki, iyi hesap [matematik] bilen kimseler de semâ‘dır.

Bize göre sözcüğün buradaki en uygun anlamı, “bilenler, âlim kişiler” anlamıdır.

TÂRIK: الطّارق [târîk] sözcüğü, “bir ses işitilecek şekilde şiddetle vurmak, çarpmak” anlamına gelen tark kökünden türemiş bir ism-i faildir. “Çekiç” ve “tokmak” anlamındaki مطرقة [mıtraka] sözcüğü de bu kökten türemiştir. Târîk sözcüğü zaman içinde bu asıl anlamı genişletilerek başka manalarda da kullanılır olmuştur. Meselâ, طريق [tarik] sözcüğü, üzerinde yürüyen yolcuların ayak vurması sebebiyle “yol” anlamında kullanılmıştır. Târîk sözcüğü de esasen “tokmak vurur gibi şiddetle vuran” demek olmasına rağmen, “ayak vurmak, yol tepmek” manasıyla lügat örfünde [dilbilgisi geleneğinde] “yola giden yolcu ”ya isim olmuş ve bu anlamda yaygın şekilde kullanılır olmuştur. Daha sonra geceleyin kapıyı çalarak yürek hoplatan ziyaretçi manasında özelleştirilerek, “gece gelen” anlamında kullanılan târîk sözcüğü, bu manasının genişletilmesi sonucu, “geceleyin ortaya çıkıp yürek çarptıran maddî veya hayalî her şey” için kullanılır olmuştur.

HÂFIZ: Günlük hayatımızda, “Kur’an’ı ezberlemiş kişi” anlamında kullandığımız حافظ [hâfız] sözcüğü, “koruyucu” demektir. Sözcüğün Kur’an’ı ezberleyen kişiler için kullanılıyor olması da aslında o kişilerin ezberlemek suretiyle Kur’an’ı korumalarındandır. Âyetteki حافظ [hâfız] sözcüğü, nefy edatından sonra kullanılmış olup nekredir ve bu şekilde kullanıldığı için “genellik” ifade eder. Bundan dolayı da “bir koruyucu” değil, “bir takım koruyucular” anlamına gelmektedir.

Kasem cümlesi, sözcüğün bu “genellik” ifadesi dikkate alınarak okunduğunda, târîk ve semâ ‘nın kanıt gösterilmesi suretiyle, her insanda bir takım koruyucuların bulunduğunun iddia edildiği görülmektedir.

Biyoloji biliminin gelişmesi sonucu, bilim adamları tarafından teşhis edilmiş ve ortaya konmuştur ki; bu bir takım koruyucular, “bağışıklık sistemi, endokrin sistem [iç salgı sistemi] ve beyindeki dikkat fonksiyonu gibi zihinsel fonksiyonlar ”dır.

Her insanın üzerinde var olan bu koruyucular hakkında surenin sonuna, “Hormonlar ve Yaşam” ile “Bağışıklık Sistemi” adlı iki bilimsel yazı alıntılanmıştır. Rabbimizin insanların gözlerine sokarcasına yarattığı mucizeleri biraz daha yakından tanımak isteyenlerin bu yazıları dikkatlice okumalarını öneriyoruz. Ayrıca insanın biyolojik ve psikolojik yapısını inceleyen bilim adamlarının da, insanın yapısında “koruyucular” olduğunu bildiren ilk bilginin Kur’ân’da yer aldığı gerçeğini herkese ilân etmelerini bekliyoruz.

Buradaki hâfız sözcüğü, Ra‘d/11. En‘âm/61. ve İnfitâr/10–11. ayetlerdeki sözcükleri aynı olan ifadeler ile karıştırılmamalı ve kesinlikle “melek” olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü hâfız sözcüğünü burada “melek” olarak anlamak ve çevirmek, Kur’ân’ın asıl mesajının anlaşılmasına engel teşkil ettiği gibi, dinde de hurafelerin oluşmasına yol açmaktadır.

H.Yılmaz

1-2. Semaya ve Tarık’a yemin olsun. (Ey Peygamber!) Tarık’ın ne olduğunu sana bildiren nedir?

Ayetteki es-sema kelimesi “gök, yücelik, uzay”, et-Tarık sözcüğü ise “vurmak, çarpmak, geceleyin gelen yıldız” demektir.

Beled 90/12 de de ifade ettiğimiz üzere, bu ayette geçen ve ma edrâke ifadesi, “Sen nereden bilebilirsin ki!”, “Sana hangi şey bildirdi? “Bilirmisin?” (Bundan) maksat nedir?” veya “Bildin mi?” şeklinde de tercüme edilebilir.

Tarık kelimesinin “gece gelme” ile ilgili anlam boyutunu, vahyin Kadir Gecesi gelmeye başlamasıyla birleştirince, çok önemli anlam buluşmalarının yaşandığı görülmektedir. Yıldızlar karanlığı yarıp ışığını etrafa ulaştırdığı gibi, Kuran da şirk, küfür ve cehalet karanlıklarını ilahi nurla aydınlığa dönüştürmektedir.

M.Okuyan

Tarık’ın ne olduğunu ne bildirdi sana?

Târîk sözcüğünün, “tokmak gibi şiddetle vuran” anlamına geldiği yukarıda açıklanmıştı. Burada ise târık‘ın bir “necm” olduğu bildirilmektedir. Necm sözcüğünün “yıldız” manası dikkate alınırsa, birçok eserde yer aldığı gibi, târık‘ı “vuruşlu yıldız” olarak kabul etmek mümkündür. Ancak bu “vuruşlu yıldız ”ın her insan üzerinde bulunan bir takım koruyucuların varlığına nasıl kanıt teşkil ettiği [delil gösterildiği] , düşünülmesi gereken bir durumdur. Yüce Rabbimizin kasem cümlesinin içinde bir parantez açarak târık‘ın “delip geçen necm” olduğunu belirtmesi, târık‘ın hangi açıdan delil olduğu konusundaki bu müşkülü ortadan kaldırmaktadır.

Kur’ân’ın iniş sırasına göre okuyup anlayanlar, necm sözcüğünün, “Kur’ân’ın inen her bir pasajı ”nı ifade ettiğini iyi bilmektedirler. Kur’ân’ın inen her pasajı öyle sert ve etkili bir vuruş yapmaktadır ki, âdeta tokat gibi inen bu vuruşlar kâfirlerin yüreklerini hoplatmakta, kalplerini paramparça etmekte ve toplumdaki küfür ve şirk bloklarını delip geçmektedir. Cahiller güruhunun bütünlüğünü bozan “necm ”lerin etkileri, hatırlanacak olursa Mürselât sûresi’nde şöyle sıralanmıştı:

‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki, –dolayısıyla da büküp devirenlere,– canlandırdıkça canlandıranlara da (kasem olsun ki), –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara– ve bir öğüt bırakanlara da (kasem olsun ki), –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere– kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir. (Mürselât/1–7)

Bununla beraber târık‘ı sözcük anlamıyla “vuruşlu yıldız” olarak değerlendiren ve bu anlamla da Kur’ân’ın mucize bir beyanda bulunmuş olduğunu ileri süren bir okuma parçasına surenin sonunda yer verilmiştir.

Bu açıklamalara göre, her insanın üzerinde yaratılıştan birtakım koruyucular olduğu iddiasının kanıtı ve tanığı olarak Kur’ân [târîk] ve bilginler [semâ] gösterilmiş olmaktadır. Yani, Kur’ân’da ileri sürülen “herkesin üzerinde bir takım koruyucuların bulunduğu” yolundaki tezin doğruluğunun kanıtı olarak bilim adamları, dolayısıyla da bilim adamlarının yapacakları araştırmalar sonucunda elde edecekleri bulgular gösterilmiştir. Bu da, şu demektir: İnanmıyorlarsa, buyursunlar bilim adamları kendileri araştırsınlar. H.Yılmaz

"Karanlığı yaran yıldızdır." Üzerine yemin edilen o Târîk, delen yıldızdır.

NECM-İ SÂKIB, delik mânâsına "sakb" kökünden "delen yıldız" demek olup ışığının kuvvetinden dolayı karanlığı deliyor gibi görünen her parlak yıldıza denir. Nitekim aynı mânâ ile şihaplara yani kıvılcımlara veya akan yıldızlara da "sâkıb" denilir. Bir de kuş yukarı yükseldi demek olan tabirinde olduğu gibi sakb, yükselme mânâsına gelir ki bazıları bu mânâyı göz önünde bulundurarak necm-i sâkıb, yüksek yıldız demek olduğunu söylemişlerdir. Şu halde 'nün başındaki "lâm" cins ifade eden lâm olmak üzere, gece doğan herhangi bir parlak veya yüksek yıldız cinsi veya lâm ahd için olarak, sabahyıldızı ve İbnü Abbas'tan bir rivayete göre Cediy yıldızı veya Suresi’nin başında geçtiği gibi Süreyya veya Kur'ân yıldızı olmak ihtimali de vardır.

İlk akla gelen Sabahyıldızı olmakla beraber Târîk manevi şeyler için de kullanılabildiğine ve "yıldızla da yol bulurlar"(Nahl, 16/16) manasınca yıldızda bir hidayet ve yol gösterme mânâsı olduğuna göre "Necm-i Sâkıb “tan maksadın geceleyin gökte doğan herhangi bir parlak yıldızın göze çarpması halinde ışığın şuurumuzda parlayışı gibi manevi semadan nefislerimize gelip vicdanımıza işleyen ve zihnimize nakşedilerek bizi içimizdeki ve dışımızdaki karanlıklardan çıkaran iman ve kesin inanç nurlarıyla manevi kalbe doluşları ve ilâhî irşatları kapsaması daha uygundur. Yani, göğe ve sizi karanlıklardan aydınlatmak için yıldız gibi şuurunuza çarpan ve maddenizi delip gönüllerinize işleyen hak nuruna yemin olsun.

H.Yazır

(O, karanlığı) delen yıldızdır.

Ayetteki en-necm kelimesi “yıldız, aydınlık vesilesi şey”, es-sâkıb sözcüğü ise “delip geçen” demektir.

Necm kelimesinin üç anlamı vardır

1. Yıldız

“(Onlar) yıldızlarla da yol bulurlar.” (Nahl 16/16) Bu ve benzer ayetlerdeki (Nahl 16/12; Saffat 37/88) en-necm veya en-nücum kelimeleri “yıldız” vey “yıldızlar” anlamına gelmektedir.

2. Gövdesiz bitki

“Necm (gövdesiz bitkiler) ve ağaçlar (gövdeli bitkiler Allah’a) secde etmektedirler. “ (Rahman 55/6) da “bitkiler” şeklinde çoğul bir anlam vermesine rağmen, kelime en-necm kalıbında getirilmiştir. Eğer bu kelime “yıldızlar” anlamında olsaydı öncelikle çoğul olarak ve en-nücum kalıbında getirilmeliydi. Bu durum, söz konusu kelimenin “bitkiler” anlamına geldiğinin en önemli delillerinden biridir.

3. Kuran’ın peyder pey indirilmesi

“Peyderpey inene (Kuran’a) yemin olsun” (Necm 53/1) Bu ayetteki en-necm kelimesi “yıldız” anlamına gelebileceği gibi, Tencimu’l-Kuran yani “Kuran’ın yavaş yavaş, bölüm bölüm indirilmesi” anlamına da gelebilir. Nitekim bazı müellifler bu ayetteki en-necm kelimesini “Kuranın peyder pey indirilmesi” anlamında değerlendirmişlerdir. Vakıa 56/75 teki mevâkıun-nücum ifadesinde de “yıldızların yerlerinden” ziyade, Kuranın peyder pey indirilişi” ne ve “Kuranın indirildiği gönüllere” dikkat çekilmektedir.

Necm kelimesinin üçüncü anlamından hareketle, Tarık suresindeki “delip geçen yıldız” ifadesinden maksadın “Kuran vahyi” olduğunu söyleyebilir miyiz? Nahl 16/16 da belirtildiğine göre insanlar yıldızlar sayesinde yön belirlemede etkin oluyor. İşte Kuran ile yıldızlar bu anlamda da buluşuyor demektir. Yıldızlar madde anlamında yol gösterirken, kuran da hidayet anlamında yol göstermektedir.

Tarık kelimesinin “gece gelme” ile ilgili anlam boyutunu, vahyin Kadir gecesi gelmeye başlaması ile birleştirince, çok önemli anlam buluşmalarının yaşandığı görülmektedir. Yıldızlar karanlığı yarıp ışığını etrafa ulaştırdığı gibi, Kuran da şirk, küfür ve cehalet karanlıklarını ilahi nurla aydınlığa dönüştürmektedir. M.Okuyan

Her can üzerinde bir koruyucu mutlaka vardır.

Ayetteki küllü nefs ifadesi “her can, her insan”, haafız kelimesi “koruyucu demektir.

“Her insanı koruyan bir melek vardır” veya “Her canın yaptığını kaydeden bir melek vardır” şeklinde de anlayabiliriz. (Enam 6/61;  Kaaf50/ 18 ve İnfitar 82/ 10-12) gibi ayetlerdeki “koruyucu veya kaydedici melekler” ifadesi, bu ayetle buluşturulabilir. Ayrıca (Rad 13/ 1) de, insanı Yüce Allahın emriyle koruyan meleklerin bulunması da bu anlamın destekleyicisi durumundadır. İşte surenin ilk ayetlerindeki yemin ve dikkat çekmenin amacı, bu hakikatin önemine vurgu yapmaktadır. İnsan mutlak surette, bizzat Yüce Allahın görevlendirdiği melekler tarafından gözetlenmektedir. (Maide 5/117; Fecr 89/14)

Doğruyu yanlıştan ayırt etme furkan sahibi olabilmenin yolu Furkan olan Kuranı bilmekten ve onu yaşamaktan geçer. Kanaatimizce, koruyuculuğuna dikkat çekilen şey “vahiy” dir, kaydedidiciliğine dikkat çekilen varlık ise “Yüce Allah ve O’nun melekleri ”dir.

M.Okuyan

Lafzen, “üzerinde muhafızı bulunmayan [yahut “gözetilmeyen”] hiçbir insan yoktur”. Bkz. bu bağlamda 82:10-12, not 7. M.Esed

HÂFIZ: Günlük hayatımızda, “Kur’an’ı ezberlemiş kişi” anlamında kullandığımız حافظ [hâfız] sözcüğü, “koruyucu” demektir. Sözcüğün Kur’an’ı ezberleyen kişiler için kullanılıyor olması da aslında o kişilerin ezberlemek suretiyle Kur’an’ı korumalarındandır. Âyetteki حافظ [hâfız] sözcüğü, nefy edatından sonra kullanılmış olup nekredir ve bu şekilde kullanıldığı için “genellik” ifade eder. Bundan dolayı da “bir koruyucu” değil, “bir takım koruyucular” anlamına gelmektedir.

Kasem cümlesi, sözcüğün bu “genellik” ifadesi dikkate alınarak okunduğunda, târîk ve semâ ‘nın kanıt gösterilmesi suretiyle, her insanda bir takım koruyucuların bulunduğunun iddia edildiği görülmektedir.

Biyoloji biliminin gelişmesi sonucu, bilim adamları tarafından teşhis edilmiş ve ortaya konmuştur ki; bu bir takım koruyucular, “bağışıklık sistemi, endokrin sistem [iç salgı sistemi] ve beyindeki dikkat fonksiyonu gibi zihinsel fonksiyonlar “dır.

Her insanın üzerinde var olan bu koruyucular hakkında surenin sonuna, “Hormonlar ve Yaşam” ile “Bağışıklık Sistemi” adlı iki bilimsel yazı alıntılanmıştır. Rabbimizin insanların gözlerine sokarcasına yarattığı mucizeleri biraz daha yakından tanımak isteyenlerin bu yazıları dikkatlice okumalarını öneriyoruz. Ayrıca insanın biyolojik ve psikolojik yapısını inceleyen bilim adamlarının da, insanın yapısında “koruyucular” olduğunu bildiren ilk bilginin Kur’ân’da yer aldığı gerçeğini herkese ilân etmelerini bekliyoruz.

Buradaki hâfız sözcüğü, Ra‘d/11. En‘âm/61. ve İnfitâr/10–11. ayetlerdeki sözcükleri aynı olan ifadeler ile karıştırılmamalı ve kesinlikle “melek” olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü hâfız sözcüğünü burada “melek” olarak anlamak ve çevirmek, Kur’ân’ın asıl mesajının anlaşılmasına engel teşkil ettiği gibi, dinde de hurafelerin oluşmasına yol açmaktadır. 

H.Yılmaz

Hiçbir ne fis yoktur ki ille üzerinde bir hafız, bir koruyucu olmasın.

Her nefis üzerinde, her halde mutlak bir koruyucu vardır. Onu, her halinde bütün varlığıyla bütün fiil ve davranışlarını ve onunla ilgili olan her şeyi görür gözetir, hepsi onun koruması, gözetimi ve kontrolü altında olur. Ki O, Levh-i Mahfuz'u da koruyan yüce Allah'tır. Bir nefis ne kadar yüksek olursa olsun, her halinde üzerinde bir koruyucu bulunmaktan kurtulamaz. Hiç bir zaman kendi kendine başıboş bırakılmaz. Her an kontrol altındadır. " Oysa üzerinizde muhakkak gözcü melekler var. Dürüst yazıcılar var. Her ne yaparsanız bilirler."(İnfitar, 82/10-12) buyurulduğu üzere insanlar üzerine her yaptıklarını bilerek yazan değerli melekler ve "Onun önünden ve arkasından takip eden melekler vardır. Onu Allah'ın emrinden dolayı gözetirler."(Ra'd, 13/11) buyrulduğu üzere Allah'ın emriyle her insanı önünden ve arkasından muhafaza ederek takip eden muhafız melekler bulunmakla beraber, Kaf Sûresi'nde "Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız." (Kaf, 50/16) âyetinde geçtiği gibi onlar insanın nefsindeki her gizli vesveseye ulaşamaz; fiillerini, sözlerini, kararlarını kayıt edip zabıt tutarlarsa da bütün içindekileri bilemezler. Fakat şahdamarından daha yakın, "Her şeyi koruyucu" (Hud, 11/57), "Her şeyi hakkıyla gözetici"(Ahzab, 33/52), "Her şeye şahit" (Maide, 5/1117) "Göğüslerdekileri bilici"(Âl-i İmran, 3/119, 154) olan yüce Allah hepsinin üzerinde koruyucudur. Bütün muhafızlar onundur. İnsanın hafızası da onun koruyucu olduğunu gösteren delillerden biridir.

Ebu Ümame (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: Mümine yüz altmış melek vekil kılınmıştır. Onlar bal çanağından sinek kovalar gibi müminden şeytanları kovarlar. İnsan kısa bir süre kendine bırakılsa şeytanlar onu kapışıverirlerdi.

Bazıları bu âyette geçen "hâfız"ı, koruyucu hafaza melekleriyle, bazıları da amelleri kayda geçiren yazıcı kontrol melekleriyle tefsir etmek istemişlerse de asıl maksat her iki mânâ ile hepsinin üzerinde gerçek koruyucu olan yüce Allah'tır.

Bazıları da burada "hâfız"ı akıl diye anlamak istemişlerdir. Fakat söylediğimiz gibi insanın akıl ve hâfızası da yüce Allah'ın âyet ve delillerinden biridir. Nefis, göğü ve Târık'ı onunla anlayıp kendisiyle mukayese ederek üzerindeki "hâfız"ı anlamaya giden yolu bulabilir. Bundan dolayı akıl yoluyla bu dâvâyı isbatın veya nakil yoluyla bu haber vermenin bir dalı ve şubesi olarak buyruluyor ki: H.Yazır

İnsan hangi şeyden yaratıldığına bir baksın

Ayetteki felyenzur emri “baksın”, hulika fiili ise “yaratılmak” demektir.

İncelemeye konu edindiğimiz ayetlerde seçilen kelime çok önemlidir. Abese 80/24 ve Ğaşiye 88/17 de de olduğu gibi, Tarık 5 ayetteki istek, yenzuru kelimesiyle dile getirilmektedir. Bu fiil “bakmak, görmek, gözlemlemek, incelemek ve ibret alma” yı içeren bir anlam derinliğine sahiptir.

İnsan 76/1-2 ve Abese 80/18-19 ayetlerin tefsirinde de ele aldığımız üzere, Kuran da insanın yaratılışı hakkında iki genel katagori oluşturulduğu görülmektedir. Bunlardan ilki, ilk insanın “elementer” geçişiyle, yani tabiattaki cansız ve potansiyel haliyle ilgili olandır. İnsanın yaratılışı hakkında bilgi veren ayetlere bakıldığında, canlılığın kaynağı olan suyun (Enbiya 21/30) dışında, toprak, (Al-i İmran 3/59; Hac 22/5; Kehf 18/37; Rum 30/20; Mümin 40/67; Müminun 23/35; Nuh 71/17), çamur, (Araf 7/12; Secde 32/7; ) yapışkan çamur, (Saffat 37/11) kupkuru çamur, (Hıcr 15/28), özlü kara balçık (Hıcr 15/26) ve pişmiş çamurdan (Rahman 55/14) söz edilmektedir.

Bundan sonra nefsi vahide denilen “ilk can” aşaması başlamıştır. İlk insan ve eşi işte bu cevher veya ilk candan yaratılmıştır. (Nisa 4/1; Enam 6/98; Araf 7/189; Zümer 39/6) Öncelikle “insan” anlamına gelen nefs kelimesinin, bu ilk cevherin yine insanın olarak bütün özelliklerini içerdiğini söyleyebiliriz. Genetik bilimi ve genlerle ilgili haritalar, insanda bir genetik kodlamanın olduğunu göstermektedir.

Esasında Kuran ilk insanın yaratılışı hakkında bilgi verirken o henüz herhangi bir canlı halinde bile değilken ona “insan” veya “beşer” adını vermektedir.(Hıcr 15/26,28; Sad 38/71; İnsan 76/1-2; Tarık 86/5; alak 96/2) Bu nedenle insanın yaratılışında elementer bir süreçten söz edilse de bu hiçbir şekilde türler arası bir geçişi ifade etmez. Dolayısıyla en başta bile yaratılacak varlığın tek bir adı vardır, o da “insan” dır.

İkinci grup bilgi ise, insanın “ana rahminde aşama aşama yaratıldığı” Kuran’ın açık ifadesidir. (Zümer 39/6) Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, insanın bu aşamada nutfeden, (Hac 22/5; Fatır 35/11; Mümin 40/67; Kıyamet 75/38; Abese 80/19;) bugünkü bilimsel ifadesiyle “zigot” tan yaratıldığı, bunun nutfei emşâc, (İnsan 76/2) yani “döllenmiş yumurta” aşaması olduğu, daha sonra buradan alak/alaka” yani embriyo aşamasına geçildiği Kuran da ifade edilmektedir. Aynı şekilde, “oluşmuş, ancak henüz tam şekillenmemiş bir çiğnem et halinin kemiğe dönüştürülmesi ve onun da et, yani kas ile giydirilmesi bilgisine yer verilmektedir. (Müminun 23/14) Dahası insanın ana rahminde üç karanlık içersinde bulunduğu belirtilerek (Zümer 39/6) bunların “amniyon, koriyon ve decidua zarları” olduğu dile getirilmektedir. Bu arada Yüce Allah’ın insana ruh üflediği (Secde 32/9; Sad 38/72) veya onu bambaşka bir yaratılışın sahibi yaptığı da ifade edilmektedir. (Müminun 23/14)

Bütün bu şamalara işaret etmesi bakımından şu ayet çok ilginçtir: “Yarattığı her şeyi güzel yapan ve insanı da yaratmaya çamurdan başlayan O’dur” (Secde 32/7) Bu ayet ile “O, sizi aşama aşama yarattı” ( Nuh 71/14) ifadesi, insanın yaratılış sürecinde çeşitli aşamaların (Hac 22/5; Müminun 23/12-14; Fatır 35/11; Mümin 40/67) yaşandığını açıkça göstermektedir.  M.Okuyan

İnsan neden yaratıldığına bir baksın

Bu ayette yer alan fel yenzur “baksın” emri, “gözlem yapsın, incelesin, araştırsın” demektir. Demek ki Yüce Allah insanın “gözlem” metodunu kullanmasını emretmekte ve öldükten sonra dirilmeye bilinçli olarak inanmasını emretmektedir.

Ahirete imanın en başta gelen konusu da öldükten sonra dirilmedir. Öldükten sonra dirilmeyi ispat etmek ve onun etrafındaki şüpheleri gidermek (Hac 22/5) için bilimsel bilgiden hareket edilmesini emretmektedir. İlk yaratılıştan yeniden dirilişe giden yolun bilimsel bilgiden örmenin emrini vermektedir. B.Bayraklı

MÂ-İ DÂFİK [ATAN SU] : دافق [dâfik] sözcüğü ism-i fail olup “atan” demektir. “Su” demek olan ماء [] sözcüğü ile birlikte oluşan ماء دافق [mâ-i dâfik] tamlaması ise “atan su” anlamına gelir. Böyle olmasına rağmen mâ-i dâfik ifadesi bugüne kadar, dâfik sözcüğü sanki ismi mef‘ul imiş gibi kabul edilip “atılan su” olarak çevrilmiştir. Sözcüğün yanlış çevrildiğini bilenler, kendilerini, deyimi neden gerçek anlamıyla çevirmediklerine ilişkin bir açıklama yapmak zorunda hissetmişler ve bir takım zorlama yorumlar yapmışlardır. Netice olarak deyim hep gerçek anlamı dışında kullanılmış ve mâ-i dâfik deyimi ile “atılan su” anlamına uygun gelen “meni ”nin ve “nutfe ”nin kastedildiği ileri sürülmüştür. Ne var ki, bu zorlama kabul, ortaya başka bir sorun çıkarmıştır. Allah’ın bildirdiği mâ-i dâfik ‘in [atan su ’yun] صلب [sulb] ile ترائب [terâib] arasından çıkmasına karşılık, zorlama yorumcuların ifadesiyle “atılan su”, vücudun bu bölgesinden çıkmamaktadır. Dolayısıyla zorlama yorumcuların, deyimin gerçek anlamına ters düşen açıklamaları, Allah’ın bildirdiğine ve dolayısıyla bilime ters düşmüştür.

Bize göre mâ-i dâfik ‘in [atan, atıcı su ‘yun] ne olduğunu anlamaya çalışırken iki noktaya dikkat edilmelidir:

A) 5. âyetin başındaki ف [fe] edatının bu âyeti hangi cümleye bağladığı,

B) Mâ-i dâfik ‘in [atan, atıcı su ‘yun] vücudun neresinden çıktığıdır.

5. âyetin başında bulunan ve “onun için” diye çevirdiğimiz ف [fe] edatı, 5. âyeti kendisinden evvelki 4. âyete bağlamaktadır. Dolayısıyla 5. âyeti, 4. âyetle birlikte değerlendirerek anlamaya çalışmak gerekmektedir:

Hiçbir nefis yoktur ki üzerinde bir takım koruyucular bulunmasın. Onun için insan neden yaratılmış olduğuna bir baksın.

Bu ayetlerde insanın kendi üzerindeki koruyucuları görmesi için insanın yaratılış aşamalarına, yaratılış özelliklerine bakması, bu özellikleri incelemesi istenmekte; insanın bu koruyucu sistemlerden biri olan atan su koruyucusundan başlanarak yaratıldığı bildirilmektedir. Gerçekten de insan, burada belirtilen atan su koruyucularından olan “östrojen” ve “testosteron”dan başlanarak yaratılmıştır. Üstelik bu koruyucuların salgı merkezleri kol, bacak, boyun, baş bölgesinde değil, tam âyette belirtildiği gibi sulb ve terâib arasında bulunmaktadır. 

H.Yılmaz

Akan bir sudan yaratılmıştır.

Ayetteki hulika fiili “yaratılmak”, mâ kelimesi “su, sıvı”, dâfik sözcüğü ise “akan, dökülen, atılan” demektir.

Ayetteki “yaratma” eyleminden söz eden hulika kelimesi, “bir şeyden başka bir şey yaratmak”, başka bir ifadeyle “dönüştürmek” anlamına gelmektedir. Mâ kelimesi “su” anlamına gelmekteyse de, burada maksat, insanın yaratılışından söz eden Furkan 25/54 ve Mürselat 77/20 deki gibi insanın yaratıldığı “erlik suyu” dur. “Her canlı şeyin yaratıldığı su” (Enbiya 21/30) ile bu su aynı olmasa gerektir.

Tarık suresinin bu ayetinde, söz konusu erlik suyu, dâfik kelimesiyle nitelendirilmektedir ki, bu kelime “çıkmak, atılmak, akmak ve dökülmek” gibi anlamlara gelmektedir.. Vücuttan bu sıvının çıkması ifadesi, ilk etapta ilgili suyun atılması, dışlanması, hatta Mürselat 77/20 de olduğu gibi “basit, zayıf, dayanıksız ve hakir” anlamında değerlendirilebilir. Böylece bu suyun önemsizliği, hatta tiksindirici hali dile getirilmiş olmaktadır. Bu anlamın bir devamı olarak dâfik kelimesine “atılan” anlamı verildiğinde, bunun “erkeğin spermi” olduğu anlaşılır ve kadının yumurtasıyla buluşması için bu sıvının ileri atılmasının kast edildiği söylenebilir.

 Burada şu husus unutulmamalıdır. Ayetteki “sıvı” dan maksat erkeğin spermi ise, insanın yaratılış sürecinde bu aşama henüz döllenmenin gerçekleşmediği aşamadır. Zira döllenmenin işlendiği ayetlerde “su” ile birlikte nutfe, (Abese 80/19) nutfe-i Emşâc (İnsan 76/2) ve alaktan (Alak 96/2) söz edilmektedir. Bu ayetler dikkatte alındığında Tarık 6 da insanın henüz zigot ve embriyo olmadan önceki sperm haline değinildiği söylenebilir.

Bütün bunlar kadar önemli olan başka bir husus ise, ayetteki min edatının teb’id/ba’diyet “bir kısmı” anlamında kullanılmasıdır. Buna göre insan, söz konusu suyun tamamından değil, bir bölümünden yaratılmıştır. Bugün insanın yaratılışında milyonlarca spermden sadece bir tanesinin kadının yumurtasıyla birleştiği ve döllenmenin meydana geldiği bilinmektedir. Ayrıca Bakara 2/28 ve Mülk 67/22 de ifade edildiği üzere, önce ölümün, sonra hayatın yaratılmasının insan için anlamı da bu olsa gerektir. Bu durumda ilgili ayete göre, yaratılış aşamalarının başında önce ölüm, sonra da hayat dile getirilmektedir. M.Okuyan 

“Leğen kemiği” olarak çevirdiğim terâib çoğul ismi, aynı zamanda “kaburga kemiği” veya “kaval kemiği” anlamlarına da gelir; nadiren kullanılan Kur’ânî kavramların etimolojisi üzerinde uzmanlaşmış otoritelerin çoğuna göre bu terim, özellikle kadın anatomisi ile ilgilidir (Tâcu'l-‘Arûs). 

M.Esed

TERÂİB: التّربة [teribe] sözcüğünün çoğulu olan ترائب [terâib] sözcüğü Lisânu’l-Arab’a göre, “göğüs tahtası” tabir edilen, iki meme ile boyun halkası kemiklerinin arasında kalan göğsün sağ ve sol tarafındaki üstten dört kaburgaya, özellikle de göğüste gerdanlık takılan yere denir. Teribe de, göğüs kemiğinin sağ ve sol kaburgaları oluşturan her boğumudur.

Arapça’da من [min] edatı, içinde bulunduğu cümleden, teb’iz [kısımlama, bazısını alıp bazısını almama] , cinsin beyanı, ta ’lil [sebep gösterme] , mukâbele [karşılık] , bedel ve ibtida-i gâye [amacın başlangıcı, ilk amaç] gibi bir takım anlamların elde edilmesi için kullanılır. Ama asıl olarak cümledeki “ibtida-i gâyeyi” [amacın başlangıcını, ilk amacı] belirler. Yani, bu edat, cümledeki olayın zaman veya mekân yönünden ilk hareket noktasını belirtmektedir. Meselâ, “İstanbul’dan İzmir’e geldim” cümlesinde kullanılan من [min=den] edatı, yolculuğun İstanbul’dan başladığını anlatır. Âyetteki dâfik sözcüğünün “atan, atıcı” şeklindeki asıl anlamı dikkate alındığında, من [min] edatı da yaratılışın atan veya atıcı bir sudan başlatıldığını belirtmiş olmaktadır. Eğer dâfik sözcüğü ism-i mef‘ul kabul edilip esas anlamı dışında “atılan” olarak anlaşılırsa, bu takdirde de min edatı ile asıl olan ibtida-i gâye anlamının değil, تبعيض [teb’iz=kısımlama, bazısını alıp bazısını almama] anlamının elde edilmesi uygun düşmektedir.

Sonuç olarak, dâfik sözcüğünün ve min edatının esas anlamları ile Kur’ân’ın büyük mucizelerinden biri daha ortaya çıkmaktadır. İnsanlık kendi yaratılış şeklini inceleyip öğrenebilecek düzeye geldikçe, Kur’ân’ın asırlar önce verdiği bilgilerin bilimsel gerçeklerle örtüştüğünü görebilmekte ve Kur’ân mucizelerinden biri ile daha yüz yüze geldiğine tanık olmaktadır. Buradaki mucize, kasem cümlesinin tezi olan “her insanda bir takım koruyucuların bulunduğu” ve “atan, atıcı” olan bu koruyucuların insan yaşamının ilk başından itibaren devrede olduğu iddiasının bilimsel gerçeklerle tam bir uyum içinde olduğudur:

Tüm canlılar, dokularının kimyasal yapısına bağlı olarak… Doğuştan bir bağışıklık taşır. … Bağışıklığın oluşmasını sağlayan mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılamamıştır

Taşıyıcı kanalları olmayan bu bezlerden salgılanan hormonlar hedef doku ve organlara kan dolaşımı yoluyla taşınır. … Hormonlar büyüme ve üreme etkinliklerinin yanı sıra canlının iç dengesinin korunmasıyla ilgili birçok fizyolojik etkinliği düzenler. … Progesteron, gebeliğin kesintiye uğramadan sürmesini sağlar.

H.Yılmaz

Bel ile kaburga kemikleri arasından çıkar.

Ayetteki yahrucu fiili “çıkmak”, es-sulb kelimesi “bel kemiği” et-terâib sözcüğü ise “göğüs kemikleri” demektir.

Hem erkeğin hem de kadının üreme hücrelerinin Araf 7/172 nin de işaretiyle, embriyo henüz 5. Haftasında iken, vücudun sırt bölgesinde kalan ve bel kemiği ile kaburga kemikleri arasındaki bölgede yaratıldığı bilinmektedir. Bu, embriyologların da kabul ettiği bir gerçektir. 6. Ayetteki dâfik kelimesini “akmak, aşağıya inmek” anlamına alırsak, bu durumda üriner sisteme ait hücrelerin embriyodaki ilk oluşum yeri akla gelir. Sulb ve terâib arasında yaratılan hücreler oradan aşağıya doğru inerek sistemdeki işleyiş mekânlarına yerleştirilirler.

Demek ki, bu ayetlerde üreme hücrelerinin kimden geldiği değil, ilk olarak oluşturulma yeri veya bölgesi hakkında bilgi verilmektedir. Bu haliyle kuranda insanın yaratılış süreciyle ilgili ilgili, ana rahmine düşmeden çok önceki aşaması hakkında da bilgi verildiği görülmektedir.

Tekrar vurgulamak gerekirse, bu ayetlerde insan henüz embriyo halinde iken, üriner sistem hücrelerinin embriyodaki oluşum yeri hakkında bilgi verildiği anlaşılmaktadır. Bu haliyle söz konusu bilgi, müthiş bir “Kuran mucizesi” olarak isimlendirilmelidir.

M.Okuyan

O su erkeğin belinden, kadının leğen kemiğinden çıkmaktadır.

Ayette geçen es-sulb “erkeğin beli” demektir. Et-terâib ise dil otoritelerinin açıklamasına göre kadının anatomisi ile ilgilidir ve “leğen kemiği, kaburga kemiği, kaval kemiği” manalarına gelmektedir. Terâib, teribenin çoğuludur. B.Bayraklı

Onun için buyruluyor ki: Kuşkusuz o yaratıcının onu geri döndürmeye elbette gücü yeter. Yani bu yaratılış şekline gerek bir bütün olarak ve gerek ayrıntılarıyla bakılınca insanı başlangıçta yaratanın tekrar geri döndürmeye gücü yettiği, onu ölümle çevirip yeniden dirilterek huzuruna dikmeye ve o suretle kendini tanıtmaya kadir olduğu anlaşılır ve bu şekilde size onu haber verir.

Burada "Ancak ona döndürüleceksiniz." (Bakara, 2/245) mânâsını ifade eden bu geri döndürüş, insanın Müminun Sûresi'nde anlatılan yaratılışının dokuz aşamasından sekizinci ve dokuzuncu mertebe olarak "Sonra siz bundan sonra muhakkak öleceksiniz. Sonra da muhakkak siz kıyamet günü diriltileceksiniz." (Mü'minûn, 23/15-16) ayetleriyle haber verilen ölüm ve kıyamet günü yeniden dirilme aşamalarını anlatmaktadır.

H.Yazır

O (Allah) insanı tekrar yaratmaya da elbette kadirdir.

Ayetteki rac kelimesi “dönüş, geri döndürme”, kaadir sözcüğü ise “kudret olmak, gücü yetmek” demektir.

Allah’a döndürülmekten söz eden pek çok ayetin açık ifadesiyle maksadın, ahiret için diriltilmek olduğu anlaşılmaktadır. (Müminun 23/15-16; Rum 30/27; Yasin 36/79) Tarık suresindeki bir sonraki konuyla ilgili bir sonraki ayet zaten bu döndürülmenin nerede ve ne zaman olacağını açıkça ortay koymaktadır.

Kaaf 50/3 te “Öldüğümüzde ve toprak olduğumuzda biz mi diriltileceğiz? Doğrusu bu, çok uzak bri dönüştür, yani imkânsızdır” deyip de diriltilmeyi inkâr edenlere karşı Yüce Allah, aynı surenin 4-11 ayetlerinde çeşitli ibret levhaları sunmakta, sonunda ise “İşte, diriliş de böyledir” ifadesini kullanmaktadır. Bu cümlenin getiriliş amacı, ahireti inkâr edenlerin bundan vazgeçip inanmalarını sağlamaktır. Demek ki, kâinata dair verilen bilgiler, ahiret inancını sağlamaya ve pekiştirmeye yöneliktir.

Hac 22/1-2 de, kıyamet ve o esnada yaşanacaklar hakkında bilgi verildikten sonra 5. Ayette öldükten sonra diriltilme konusunda şüphede olanlara, insanın topraktan yaratılması ve ana rahmindeki aşamaları hatırlatılmaktadır. 6. Ayette, Yüce Allah’ın gerçek olduğu, ölüleri dirilteceği ve her şeye gücünün yeteceği ilan edilmekte 7. Ayette ise kıyametin mutlaka kopacağı, bunda hiçbir şüphenin olamayacağı ve Yüce Allah’ın kabirlerdeki ölüleri de dirilteceği açıkça belirtilmektedir.

İşte bu iki örnekte ve Kurandaki pek çok ayette de görüleceği üzere, kâinat kitabına ve insanın yaratılışına yapılan göndermelerde asıl amaç, ahiret hayatına imanın esas sağlanmasıdır.

M.Okuyan

Şüphesiz Allah’ın insanı öldürdükten sonra diriltmeye de gücü yeter.

Bu ayet bize Yüce Allah’ın insana neden yaratıldığını incelemesini emrettiğini açıklamaktadır. Onu bu şekilde yoktan var eden Yüce Allah öldükten sonra diriltmeye de kadirdir. Allah’ın, insanı yaratmak için yaptığı şey, onu öldükten sonra diriltmeye delil olmalıdır. Böylece öldükten sonra dirilmeye iman, bilimsel bilginin temellerine oturtulmakta, olay, tabiat bilimi ile metafizik bir olguya iman etmeye getirilmektedir. B.Bayraklı

SIRLARIN MEYDANA ÇIKARILDIĞI GÜN: Âyette geçen تبلى [tüblâ] sözcüğü, “imtihan etmek” demektir. İmtihan ise, “saflaştırma, açığa çıkarma” anlamına gelir. Çünkü imtihan ile kişinin ne bilip bilmediği veya kim olup olmadığı açığa çıkmaktadır. Dolayısıyla Allah’ın kişiyi imtihan etmesi, Allah’ın bilmediklerini öğrenmesi anlamına değil, o kişinin Allah tarafından zaten ayrıntılı olarak bilinen fiillerinin yine Allah tarafından ifşa edilmesi anlamına gelir. Tıpkı bir öğretmenin öğrencisini, ondan bir şey öğrenmek için değil de, neyi ne kadar bildiğini açığa çıkarmak için imtihan etmesi gibi.

سرائر [serâir] sözcüğü, سررة [serire] sözcüğünün çoğulu olup “her türlü sırlar” anlamına gelir. Sözcüğün anlamı, iyi ya da kötü, eyleme geçmiş ya da düşüncede kalmış bütün sırları kapsasa da, sözcüğün başında bulunan harf-i tarif [belirteç] , bu sırların sadece gizli yapılmış, Allah’tan başka kimsenin görmediği, bilmediği eylemler olduğunu belirtmektedir. Çünkü –Kaf sûresi’nde de söylediğimiz gibi– Rabbimiz insanın zihninde oluşan her dürtüyü bilmesine rağmen, eyleme geçmeyip düşüncede kalmış sırları kayda aldırtmaz, bu sırların kötülerine ceza, iyilerine de ödül vermez.

İşte, kıyamet gününde bu sırlar ortaya çıkacak ve her kişiden yaptıklarının hesabı sorulacaktır. Bazı insanlar bir takım davranışlarının kimlerde ne gibi etkiler meydana getirdiğinden habersizdirler. Kıyamet gününde bütün bunlar ilân edilecek, ekilmiş olan tohumların meyveleri insanın önüne gelecek ve insan buna göre ceza ya da mükâfata görecektir.

Bütün sırların yoklanacağı, imtihan meydanına çıkarılıp bildirileceği gün ki bu, arz ve hesap günüdür.

SERÂİR, "Serire “nin çoğuludur ki kalplerde gizlenen inançlar, niyetler, sevgiler, kinler ve maksatlar gibi sırf batıni işlerden olan sırları ve gizli şekilde yapılan iyi veya kötü gizli işleri kapsar. Bu sırların imtihan meydanına çıkarılması, yoklanması da iyisini kötüsünü, pisini temizini ayırmak için ortaya çıkarılıp teftiş ve tetkik edilerek seçilmesi ve tanınmasıdır.

Bazı hadislerde tevhit, oruç, namaz, zekât, cünüplükten temizlenme yüce Allah'ın buyurduğu sırlardır diye buyrulmuştur. Bunların "sırlar" olmasının iki türlü izahı vardır:

Birisi, bunların doğru olmasının, sırf kalp ile ilgili işlerden olan tasdik ve niyete bağlı olmasıdır. İkincisi de, tevhidin dışındakilerin sırf ibadetle ilgili işlerden olmasıdır. Bununla beraber hadisten maksadın, sadece bunların sırlardan olduğunu başkalarının olmadığını if a de etmek değil, güzel sırların esaslarının beyan olduğu açıktır. Çünkü âyetteki sırlar, iyi ve kötü bütün sırları içerip kapsaması ve ortaya çıkması da korkulacak kötü sırları içine alması nedeniyle büyük bir korkutma akışı içersinde söylenmiş bulunduğu açık olduğundan belli bazı sırlara mahsus kılınamaz. Onun için Hasan-ı Basri Hazretleri Şair Ahvas'ın:

"Sırların yoklanacağı gün, kalbin ve iç uzuvların derinliklerinde,

Onun için bir sevgi sırrı kalacaktır."

beytini işittiği zaman "Ve's-semâi ve't-târık"tan ne kadar gaflet etmiş! Diyerek şairin cahil olduğunu söylemiştir. Çünkü şair kendisinin kalp ve iç uzuvlarının derinliklerinde sevgilisine ait bir sevgi sırrının, sırların ortaya çıkarılacağı gün dahi sır olarak kalacağını iddia etmiş bulunuyor.

Âyetteki "yevm" kelimesi ilk bakışta zannedilebileceği gibi "kâdir" kelimesinin mef'ul (tümleç)ü değil, rec' yani geri çevirme kelimesinin mef'ulü (tümleci)dür. Çünkü Allah'ın buna kudreti o gün ile kayıtlı değil, her zaman için mutlaktır. Onun için bunun, arada mukadder bir soruya cevap olan başlangıç cümlesi olması daha uygundur. Yani, "o geri çevirme ne vakit olacak?" denilirse, "o, sırların ortaya çıkarılacağı gün olacaktır" demek olur.

H.Yazır

Bütün sırların ortaya çıkartılacağı günde (yeniden diriltilecektir).

Ayetteki tüblâ fiili “ortaya çıkartılmak, görünmek” es-serâir kelimesi ise “sırlar” demektir.

Nitekim Hakka 69/18 de “Bütün insanların mahşerde ilahi huzura arz edileceği ve insanlara ait hiçbir şeyin gizli kalmayacağı” açıkça beyan edilmektedir. Muhammed 47/31 de olduğu gibi tüblâ kelimesi, hem insanların imtihan edilmesi, hem de haberlerin ortaya konulması anlamına gelmektedir.

İnsanların gönüllerinde barındırdıkları şeyler de hesaba konu edilip tahsil edilecek, (Bakara 2/284; Âdiyât 100/10) yapıp unutturduklarını sandıkları davranışlar defterlerinde ortaya dökülecek, (İsra 17/13) yaptıkları küçük büyük her şey önlerine konulacak, (Kehf 18/49) sözün gizlisi ile aşikârı arasında dünyada da ahirette de Yüce Allah için hiçbir fark söz konusu olmayacaktır. (Rad 13/9-10; Mülk 67/13-14) İnsanlar yaptıkları hayır veya şer türü her şeyi görmek üzere diriltileceklerdir. (Zilzâl 99/6-8) Dünyadaki davranışlar, yapanlarına gösterilecek ve yaptıklarının tam karşılığı kendilerine verilecektir. (Necm 53/39-41) İnsanlar yaptıklarını dilleri ile inkâra kalkışsalar bile bu defa eller, ayaklar ve deriler devreye sokulacaktır. (Nur 24/24; Yasin 36/65; Fussilet 41/20-21) 

M.Okuyan

Bütün sırların ortaya döküleceği gün

Bu ayette iki önemli kelime yer almaktadır. Bunlardan biri tüblâ fiilidir. Bu kelime, “sınamak, imtihan etmek, yoklamak” anlamına gelen ibtiladan türemiştir. İmtihan anında bütün bilgiler ortaya döküldüğü için, bu anlamdan hareketle ayetteki tüblâ kelimesine, “ortaya konur, ortaya dökülür, ortaya serilir ve bildirilir” manası verilmiştir.

Diğer kelime es-serâir dir. Bu kelime, “kalplerde gizlenen inanç, niyet, sevgi, kin ve sır” anlamlarına gelen serranın çoğuludur. “İnançlar, sırlar, niyetler, kinler, nefretler ve sevgiler” manalarına gelmektedir.

Yüce Allah bunu Bakara 225 te şöyle açıklamaktadır:

“Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat kalplerinizin kazandığından/ yaptığınızdan dolayı sizi sorumlu tutar.”

Demek ki kalbin de eylemi vardır. Kalp niyetler, maksatlar ve inançlar üretir. Onun eylemleri budur. Ama bu niyetlerin, kinin bir kısmını davranışa döndürmeyebilir.

Hatta kin ve nefretinin bir kısmını davranışa döndürür de, bir kısmını döndürmeyebilir. İşte bu davranışa döndürmedikleri sır kalpte kalır. Ahirette bunlar imtihan alanına dökülecektir. Davranışa döndürdüğü halde hala kalpte tamamen eyleme dönüştürmediği şeyler olur mu? Sorusunun cevabını şu ayetle verebiliriz:

“Gerçekten kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülen sözlerden belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları kin ve düşmanlıkları ise daha büyüktür.” (Al-i İmran 3/118)

Mesela şu ayete inceden bakıldığında aynı şeyi görmek mümkündür:

“şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten inkâr edivermenizi istemektedirler.” (Mümtehine 60/2)

Peki, orada olacak bir şeyi Yüce Allah Kuran ile niçin bu dünyada gündeme getirmektedir? Bize göre bu sorunun cevabı şudur:

“Allah gizlediğinizi de açıkladığınız da bilir” (Nahl 16/19)

“Oysa ben, sizin gizlediklerinizi de, açıkça söylediklerinizi de biliyorum.” (Mümtehine 60/1)

“Sözünü ister gizleyin ister açıklayın, şüphesiz Allah kalplerden geçen her şeyi bilmektedir.” (Mülk 67/13) B.Bayraklı

(Ogün) insane için hiçbir güç ve yardımcı olmayacaktır.

Ayetteki kuvvet kelimesi “güç, takat”, nâsır sözcüğü ise “yardımcı demektir.

Mahşerde insana mirası, malı ve çocukları fayda vermeyecek (Şuara 26/88; Hakka 69/28; Leyl 92/11; Tebbet 111/2)

Gücü, otoritesi ve saltanatı da yarar sağlamayacaktır. (Hakka 69/29)
Dünyadayken çevresinde dolaşanlar veya kendisinin çevresinde dolaştığı ya da tabi olduğu varlıklar, bu tapınma iddialarını inkâr edecekler. (İbrahim 14/22; Meryem 19/82)

İnsan o gün anasından, babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacaktır (Abese 80/34-36)

İşin şiddetinden ve dehşetinden dolayı suçlu kişi, o gün oğlunu, eşini, kardeşini ve kendisini barındıran ailesini, hatta yeryüzündeki bütün insanları fidye olarak vermek isteyecek (Mearic 70/11-14)

ANCAK SONUÇ DEĞİŞMEYECEKTİR.

Mahşerde Yüce Allah’tan başka ne bir veli ne bir yardımcı ne bir güç ne de bir kuvvet kaynağı olacaktır. “(Bakara 2/107,120; Enam 6/70; Tevbe 9/74,116; Rad 13/11,37; Ankebut 29/22; Şura 42/8,31)

Bu nedenle, dünya hayatındayken Yüce Allah’a yaslanmak ve O’nun kulu olup, dediği gibi yaşamaya çalışmak gerekmektedir. Aksi takdirde, bilinmelidir ki nankör insanın mahşerde gücü ve yardımcıları olamayacaktır. Allah’a yaslanmayanlar azaba yaslanmak zorunda kalacaktır.

M.Okuyan

Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı.

Daha önce Necm sûresi’nde yapıldığı gibi bu âyette de ahiretteki şefaat anlayışı reddedilmekte ve Allah’a döndürülmüş olan kulun herhangi bir gücünün ve yardımcısının olmayacağı belirtilmektedir.

Bilindiği üzere, insanın dünyadaki gücü ya kendisinin sahip olduklarından ya da oğul, uşak, arkadaş, akraba, dost gibi yardımcılarından kaynaklanır. 10. âyet, insanın ahirette bu güçlerden yoksun olacağını, başına gelecekleri kendisinden uzaklaştırabilecek bir güç veya yardımcı bulamayacağını ifade etmektedir.

Âyetteki من قوّة [min kuvvetin] ifadesinin başına olumsuz bir siyakta من [min] harf-i cerrinin gelmesi, kuvvetin azının da çoğunun da bulunmayacağını göstermekte ve ifadenin, “İnsan için o günde hiçbir kuvvet, hiçbir yardımcı yoktur” anlamına gelmesini sağlamaktadır.

10. âyetteki bu mesaj, başka ayetlerde de ayrıntı verilerek tekrarlanmıştır:

Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, hiç kimsenin yerine bir şey ödemez, kimseden fidye kabul edilmez ve ona şefaat de fayda vermez. Onlar yardım da olunmazlar. (Bakara/123)

O gün hükümranlık Allah’ındır. Aralarında O hüküm verir. Artık iman edip sâlihâtı işleyenler nimet cennetlerindedirler. (Hacc/56)

O gün ki, mal fayda vermez, oğullar da… Ancak Allah’a tertemiz bir kalple gelenler hariç. (Şu ‘ara/88-89)

Surenin 5. ayetinden başlayan ve bu âyeti de içine alan pasajda verilen mesajdan alınması gereken ders, bir cümle ile şöyle özetlenebilir: “İnsan neden yaratıldığına bir baksın, yaratıcının kendisine verdiği kuvveti kötüye kullanmasın ve nefsini dünya zevklerinin insana yakışmayan adi ve iğrenç olanlarına kaptırmasın. Aksine, dünyanın geçici sıkıntılarına göğüs gererek [onlarla mücadele ederek] lekesiz, selim bir kalple hareket etsin ve sırların ortaya döküleceği günde, kendisini koruyucularla, gözeticilerle ölüme kadar koruyan Allah’ın huzuruna temiz sırlar ile varmak için güzel ve düzeltici işler yapsın.”

H.Yılmaz

O gün, insanın ne bir gücü, ne de yardımcısı olacaktır.

Bu dünyada kendinde bir güç gören, kibirlenip Allah’ın vahyine sırtını dönen, peygamberine karşı gelen, dini küçümseyen kişiler orada böyle bir güce sahip olmadıklarını anlayacaklardır. İşte ayet oradaki anlayıştan ve fark edişten önce bunu dünyada bilmek gerektiğini belirtmektedir.. Yüce Allah bunun bilgi ve bilincini şu ayetlerde vermektedir.

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardımda yapılmaz.” (Bakara 2/48)

“Ey iman edenler! Kendisinde artık alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıktan infak edin” (Bakara 2/254)

“O gün mülk Allah’ındır” (Hacc 22/56)

“İnsanların yeniden dirilecekleri gün beni mahcup etme. O gün, ne mal fayda verir ne de çocuklar. Ancak Allah’a temiz bir kalple gelenler fayda bulur.” (Şuara 26/87-89)

“Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” (Müddesir 74/48)

“O gün, hiçbir kimse başkası için bir şeye yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır. “ (İnfitar 82/19)

Bu dünyada insan kendisinin müstağni, yani ihtiyaç sahibi olmadığını görür ve bu nedenle azdıkça azar. (Alak 96/6-7) Rabbine dönmeyeceğini, sorgulanmayacağını zanneder. Kendini yeterli görerek Allah’a ve O’nun vahyine ihtiyacı olmadığını zannederek bir hayat yaşamaya çalışır. Bu anlayışın yanlış olduğunun bilincini Yüce Allah bu ayetlerde vermektedir. Mahşerde şunu söylemeden önce insana eğitim amaçlı bir faaliyet hatırlatılmaktadır:

“Malım bana hiç fayda sağlamadı, saltanatım da benden ayrılıp gitti”  (Hakka 69/28-29) B.Bayraklı

Ayette "erraci" ifadesi geçmektedir. Lügatta 'geri dönmek' anlamına gelir. Fakat burada mecazi olarak yağmur anlamında kullanılmıştır. Çünkü yağmur tekrar tekrar yağdığı gibi, bazen de mevsiminin dışında yağar. Ayrıca böyle bir ifade kullanılarak, suyun denizlerden buhar halinde yükselerek, tekrar yağmur halinde geri dönmesi anlatılmak isteniyor da olabilir.

(Mevdudi)

Zımnen “ve son olarak, Allah'ın yaratma ve yeniden diriltme kudretini tam olarak kavrayabilmek için düşün ...” vd.

M.Esed

والسّماء ذات الرّجع [DÖNÜŞ SAHİBİ SEMÂ] : Buradaki semâ sözcüğü yine 1. âyetteki gibi “bilenler, âlim kişiler” anlamı ile ele alınmalıdır. Buna göre “dönüş sahibi semâ” ifadesi, “dönüş sahibi bilgin, yani öldükten sonra dirileceğine, Allah’a döneceğine inanan bilgin” demek olur. İşte bu bilginler, sûrenin 13–14. âyetlerinde ileri sürüldüğü üzere, Kur’ân’ın toplumlar üzerindeki etkisini görebilen ve bu etkinin kanıtı olan kimselerdir.

Klâsik anlayıştaki eserlerde semâ sözcüğü, “gökyüzü” anlamında, rac‘ sözcüğü de “yağmur” anlamında kabul edilmiştir. Normal bir metin içinde semâ ve “rac’ “ sözcüklerinin bu şekilde anlaşılmasında bir sakınca olmaz. Nitekim rac‘ sözcüğünün yukarıda sıraladığımız anlamları arasında “yağmur” da yer almaktadır. Ancak buradaki durum farklıdır. Zira bu sözcükler, kasem cümlesinin kasem bölümünde yer almaları sebebiyle, Kur’ân’ın قول فصل [kavl-i fasl=ayırıcı söz] olmasına kanıt olmak durumundadırlar. Oysa ne “gökyüzü” ne de “yağmur”, Kur’ân’ın “kavl-i fasl” [ayırıcı söz] olması konusunda bir delil olarak sayılamazlar. Dolayısıyla burada sözcüklerin mecaz anlamlarına yönelmek gerekmektedir.

H.Yılmaz

Dönüş sahibi olan göğe yemin olsun

Bununla göğün ve cisimlerinin kıyamette parçalanıp mahşer için yeniden bir varoluş sürecine girmesi kast edilmiş olabilir (Enbiya 21/ 104)Kıyamet günü gök, kâğıt tomarlarının dürülmesi gibi dürülecektir. Bu dürülme daha sonar yeni bir açılmayı da beraberinde getirecektir. (Rum30/ 26-27) de gölerin ve varlıkların yaratılışından, yaratılışın tekrarından ve ikinci yaratmanın ilkine göre çok daha kolay olacağından söz edilmektedir. (İnfitar82/ 1-2) de sistemin yeniden şekillendirilmesi olarak ortaya konulmakta, (İbrahim14/ 48) de ise arzın başka bir arza, göklerin de başka göklere dönüştürülmesi şeklinde dile getirilmektedir.

Tekvir 81/1-6 ve daha pek çok ayette sistemin bozulup dönüştürülmesi, İbrahim 14/48, Enbiya 21/104, Rum 30/26-27, İnfitar 82/1-2 ve İnşikak 84/1-5 gibi ayetlerde ise mahşer için sistemin yeniden inşa edilmesi anlatılmaktadır. Tarık 11 de de âlemin ahiret için yeniden şekillendirilmesinden söz edildiği anlaşılabilir.

Bu görüşler, gerek kelimelerin verdiği anlam, gerekse söylendikleri dönemin şartları gereği doğru sayılabilir. Ancak biz bu ayetteki kullanımdan, daha başka bir anlamın kast edildiğini düşünmekteyiz. Buna göre ayetteki es-sema kelimesi “uzayı ve gök cisimlerini”, zâtur-rac yani “dönüş sahibi oluşu” da “onların hareketini ve başlangıç noktasına dönüşlerini” ifade etmektedir.

Bu yaklaşımın Kuran da delili vardır. Nitekim Zariyat 51/7 ye göre göğün yörüngeleri vardır. Yörüngeye sahip olmak, onu takip etmeyi, bir anlamda bir dönüş hareketi yapmayı gerektirir. Zariyat 51/47 ye göre ise “gök çok güçlü bir şekilde bina edilmiştir ve genişletilmesi de devam etmektedir.” Göğün genişlemesi onun hareketi demektir. İşte Tarık suresindeki bu ayet, söz konusu hareketin bir dönüş içerdiğini ve gök cisimlerinin dairesel bir hareket gerçekleştireceğini ortay koymaktadır. Çünkü dönüş için önce gidiş gerekir.

Kâinattaki iradesiz tesbihe, yani tavaf korosuna insanın katılmasının gerekliliği bu şekilde hatırlatılmaktadır. Konu dönüş, yani tavaf olunca elbette bir şeyin etrafında dönülmesi gereği de ortaya çıkmaktadır. Tarık 13 ün işaretiyle, insan için çevresinde dönülmenin ve kendisinden ayrılmamanın istendiği merkez değer, hiç şüphesiz Kuran-ı kerimdir. 

M.Okuyan

Andolsun o dönüşlü göğe

Ayette geçen er-rac “geri çevirmek, geri dönmek” anlamına gelmektedir. Ne demek geri dönümlü gök? Bu soruya şu ayetlerle cevap verebiliriz:

“Yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştüğü gün” (İbrahim 14/48) Demek ki, Kıyametin koptuğu ani müthiş bir değişim olacak, gökler ve yer ahiretteki yer ve göklere dönüşecektir. İşte Tarık 11 deki dönüşüm göğün bu özelliğine işaret etmiş olabilir.

“Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede7 boşlukta yüzerler” (Yasin 36/40) Tarık 11 de Yüce Allah bütünü söyleyerek parçaları kast etmiş olabilir. Gökten kasıt, ondaki gezegenler olabilir. Dönüşümlü gök derken, oradaki gezegenlerin hareket ettiği veya gece ile gündüzün yer değiştirmesi kast edilmiş olabilir.  B.Bayraklı

ARZ: Tüm meal ve tefsirlerde الارض [arz] sözcüğü hep “yeryüzü” olarak çevrilmiştir. Bu sözcük için de yukarıdaki durum söz konusu olup 14. âyette geçen arz, Kur’ân’ın “ayırıcı söz” oluşuna kanıt teşkil etmelidir. Eğer arz sözcüğü “yeryüzü” anlamında kabul edilirse, Kur’ân’ın “ayırıcı söz” oluşunun kanıtı olarak “yeryüzü” gösterilmiş olmakta, fakat gösterilen bu kanıt, ileri sürülen tezi ispatlayamamaktadır. Çünkü “yeryüzü” ile Kur’ân’ın “ayırıcı söz” oluşu arasında mantıkî bir bağ bulunmamaktadır.

Bu sebeple burada yapılması gereken, önce arz sözcüğünün kadim Arapça’daki anlamlarına bakmak ve bu anlamlar içinden pasaja uygun olanını tercih etmektir. Arz sözcüğü aşağıdaki anlamlara gelmektedir:

Üzerinde insanların bulunduğu yer.

Her aşağı olan, aşağıda bulunan şey.

Devenin ayakları.

Yere yakın yaratıklar.

Hayvanların ayaklarının yere yakın kısımları.

İnsanın topuğundan aşağıdaki kısmı.

Ayakkabının tabanı.

Kuru ağaç yiyen böcek.

İlkbahar günleri ortaya çıkan karıncaya benzer beyaz kurtçuk.

Kum içinde yaşayan solucan, keme cinsinden yaratıklar.

Dikkat edilirse, yukarıdaki anlamların ortak noktası, hepsinin de “aşağı olmayı, sefilliği, yere yakınlığı” ifade etmekte oluşlarıdır. Zaten “dünya ”ya arz denilmesinin sebebi de, herkesin ayakları altında olmasından dolayıdır.

Âyette arz sözcüğü yalın olarak değil, “yarılma, çatlama sahibi olan” nitelemesiyle birlikte zikredilmiştir. Bu durum, burada ifade edilen arz ‘ın, normal “arz” olmadığına işaret etmektedir. Bu durum dikkate alındığında ortaya yarılıp çatlayan, aşağılık bir “arz” çıkmaktadır ki, bu arz bizim bildiğimiz “yeryüzü” olmadığı gibi, Kur’ân’ın “ayırıcı söz” olduğuna kanıt teşkil edecek bir şey de değildir. Dolayısıyla yapılması gereken iş, sözcüğün mecaz anlamına gitmektir.

Bize göre bu âyetteki arz‘dan maksat, “cahil, inançsız, yalanlayıcı kâfirlerdir. Bu insanların çatlamaları, yarılmaları ise akıllarının karışmasını, bütünlüklerinin bozulmasını ifade etmektedir. Kur’ân karşısında kâfirlerin kafaları karışmakta, bütünlükleri bozulmaktadır. Bu karışıklık ve dağılma, bazılarının İslâm’a girmelerini sağlayacaktır. Cahil kâfirlerin çatlama, yarılma kelimeleriyle ifade edilen bu hâlleri, hatırlanacak olursa Kaf/2-3‘de şaşkınlık olarak dile getirilmişti.

Sonuç olarak denebilir ki, bu darmadağın olmuş, bunalıma düşmüş aşağılık kâfirler, Kur’ân’ın قول فصل [kavl-i fasl=ayırıcı söz] olduğunun canlı kanıtlarını teşkil etmektedirler. Kur’an’a sırt çevirdikleri için bu hâle düşmüşler, içlerinde bin bir zihinsel çatlak oluşmuştur.

H.Yılmaz

(Bitki çıkarmak için ) yarılan yere yemin olsun

Ayetteki el-ard kelimesi “yeryüzü”, zâtus-sad ifadesi ise “yarılan” demektir.

Bundan maksat “bitkilerin çıkması” olabilir. Bu yorumun ayet desteği de vardır. Yüce Allah Abese 80/26 da, yeryüzünü yardığını ifade ettikten sonra, 27/32 ayetlerde bununla şu oluşumların gerçekleştirildiğini bildirmektedir. Yerin yarılmasıyla tohumlar, üzüm bağları, sebze bahçeleri, zeytinlik ve hurmalıklar, ağaçları sık ormanlar, meyveli ve meyvesiz bitkiler yetiştirilmekte ve bütün bunlar insanların ve hayvanların geçimi için gerçekleştirilmektedir. Demek ki, yerin yarılması öncelikle insan ve hayvanların beslenmesi amacına yöneliktir.

“Maksat “yarıklar ve geçitler şeklinde yollar” olabilir. Bu durumda Enbiya 21/31 ve Zuhruf 43/10 da yeryüzünde yollar yapılmasının ve yarıklar oluşturmasının anlamı da ortaya çıkmış olmaktadır.

Maksat “ölülerin mezara konulması ve mahşer için oradan tekrar çıkarılması” da olabilir.” Bu anlam da çok dikkat çekicidir. Gerçekten de özellikle Mekke müşriklerinin önemli bir bölümünün ahirete inanmadıkları düşünüldüğünde, bu anlamın oldukça isabetli olduğu ortaya çıkar. Her gün insanların gözleri önünde cereyan eden topraktaki dirilişin, aslında ahiret için bir haberci olduğu ayette hatırlatılıyor olabilir. Bu durumda toprağa ekilen tohum gibi, insanlar da ölünce toprağa konulmaktadır. Tohum bitki olarak yeryüzüne nasıl çıkıyorsa, insanlar da mahşer için aynı şekilde yeniden diriltileceklerdir. Bu diriltilme ve kabirlerden çıkartılma işlemi yine bu topraktan olacaktır. Demek ki, toprak insan için iki kez yarılacaktır. İlk ölünce mezara konulmak, diğeri de mahşer duruşması nedeniyle oradan çıkartılmak içindir.

M.Okuyan

12. O yarılıp çatlayan yere

Ayette geçen es-sad kelimesi “yarılmak” anlamına gelmektedir. Bu anlamda söz konusu kelimenin kıyamette insanların birbirlerinden ayrılmalarını ifade etmek için de kullanıldığına şahit oluyoruz:

“Allah katında dönüşü olmayan bir gün gelmeden önce yönünü o gerçek dine çevir! O gün, insanlar bölük bölük ayrılacakladır.” (Rum 30/43)

İşte bu ayette es-sad kelimesi yessadde’un şeklinde fiil kalıbında yer almaktadır. Bu kelimenin geniş açıklanması Hıcr 94 te yapılmıştır.

Bu es-sad kelimesi, emrolunanı açıkça söylemek, tebliğ etmek anlamına da gelmektedir. (Hıcr 15/94)

Es-sad kelimesi, Haşr 21 de Allah’a saygıdan, korkudan parça parça olmak anlamına gelmektedir:

“Eğer biz bu Kuran’ı bir dağa indirseydik onu Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu örnekleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” Böylece psikolojik bir anlamda da kullanıldığını görüyoruz.

Netice olarak diyebiliriz ki, yerin çatlaması, İnfitar ve İnşikak ile aynı anlama gelmektedir. İnşikak ve İnfitar gök için, sad da yer için kullanılmaktadır. Ama yerin çatlaması, içindekileri dışa vurmak ve Allah’a sunmak içindir. B.Bayraklı

Kuran, (doğru ile yanlışı) ayıran bir sözdür.

Ayetteki le kavlün fasl tamlaması “ayıran bir söz” demektir.

Ayetteki, le kavlün fasl “ayıran söz” ifadesi, Kuran’ın hakkı batıldan ayıran özelliğini, yani onun Furkan oluşunu dile getiren değişik bir tamlamadır. Hakkı batıldan ayırmak, din adına neyin doğru neyin yanlış olduğunu ortaya koyabilmek, bu noktada ölçü belirlemek, hatta bizzat kendisi ölçü olmak demektir.

Ayette geçen fasl kelimesi, “ayırmak, hüküm vermek, ayrılmak ve ertelemek” (Bakara 2/233, 249; Yusuf 12/94; Lokman 31/14; Ahkaf 46/15) anlamına geldiği gibi, kıyamet günü yaşanacak hüküm verme işlemi için de kullanılmakta ve o günün adı olarak zikredilmektedir. (Saffat 37/21; Duhan 44/40; Mürselat 77/13-19,38; nebe 78/17) Ayrıca Hac 22/17 de çeşitli inanç grupları anıldıktan sonra, Yüce Allah’ın kıyamet günü bunlar arasında hüküm vereceği beyan edilmekte ve bu işlem için yefsılü kelimesi kullanılmaktadır. (Secde 32/25; Mümtehine 60/3) “Ertelemek” veya “kesin yasa” anlamı için (Şura 42/21) bakınız.

Kuran fasl işini yapan bir sözdür. Onun bu özelliği, ayetlerinde çeşitli meseleleri açması veya açıklaması anlamına gelmektedir. (Enam 6/55,57,97,98,114,119,126,145,154; Araf 7/32,52133,174; tevbe 9/11; Yunus 10/5,24,37; Hud 11/1; Yusuf 12/111; Rad 13/3; İsra 17/12; Rum 30/28; Fussilet 41/3,44 Hüküm ortaya koymak anlamıyla Hz. Davut için de aynı kelime kullanılmaktadır.(Sad 38/20) Bu kullanımlar, Kuran’ın “kesin hükümler ortaya koyan” bir kitab olduğunu göstermektedir. O, bu yönüyle insanlara hedef gösterir ve ufuk kazandırır.

M.Okuyan

Kuşkusuz o, ayırıcı bir sözdür [karardır]

الفصل [el-fasl] sözcüğü –Mürselât sûresi’nde de belirttiğimiz gibi– isim olarak “iki şey arasındaki mesafe”, fiil olarak da “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” demektir. Sözcük, âyetteki gibi kavl sözcüğüne sıfat olduğunda, ism-i fail anlamıyla “ayırıcı” demektir. Hakk ile bâtılı, mümin ile kâfiri, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için Kur’ân da bu sıfatla nitelenmiştir. H.Yılmaz

O, asla bir şaka değildir.

Kuran’ın el-hezl olmaması, onun “bir şaka, oyun ve eğlence aracı” olarak kabul edilmemesi, yani “anlamsız bir lakırdı olmaktan uzak olması” demektir.

Kuran da anlamsız, yararsız ve hedefsiz mesajlar bulunmamaktadır. Kuran bir ciddiyet abidesidir; içerisinde hiçbir batıl yoktur. Onun iptal edebilecek hiçbir şeyde gelmeyecektir. (Fussilet 41/42) Kuran gönüllere etki eden, kalplerde büyüyen, anlamaya çalışarak okuyanını ve dinleyeninin yücelten bir yapıya sahiptir. Kuran demek, ciddiyet demektir, anlam demektir, amaç demektir. Kuran, gerçeği ortaya koyan ilahi bir sözdür. Kaynağı Yüce Allah olduğu için onda şaka, alay, eğlence veya lakırdıya yer yoktur.

Resulullah sa. Şöyle buyurmuştur: “Ümmetin ayrılıklara düşmemesi için çıkış yolu nedir? Cevaben denildi ki, “Allah’ın kitabıdır. Yüce Allah onunla zorbaları perişan eder. Ona sıkıca sarılanlar kurtulur, terk edenler (dünyada ve ahirette olmak üzere) iki kere helak olur. O ayırt edici sözdür, alay ve lakırdı değildir. Onu okumakla diller yorulmaz, incelikleri de bitmez. Sizden öncekilerin haberi ve işlerinizin hükmü ondadır. Sizden sonra gelip yaşayacakların bilgisi de ondadır.”

“Dünyada ve ahirette çıkış (kurtuluş yolu) Allah’ın kitabıdır. Kuran şaka ve lakırtı olmayan kesin bir doğru-yanlış ayırım ölçüsüdür. Onu azgınlığı nedeniyle terk edeni Allah perişan eder. Hidayeti ondan başka yerde arayanı Allah şaşırtır. Kuran, Allah’ın sağlam ipidir, doğru yoludur. Arzular onunla azmaz, diller karışmaz, âlimler şaşmaz. Tekrarıyla eskimez, ilginçlikleri, incelikleri bitmez. Cinler bile onu duyunca geri dönüp ondan vazgeçmez. Onu konuşan doğruyu konuşur. Onunla amel eden ödüllendirilir. Onunla hüküm veren adalet yapmış olur. Ona çağıran (veya onun çağrısına uyan) kişi de doğru yola ulaştırılmış olur.” 

M.Okuyan

Ve o bir şaka değildir.

Kur’ân’da yer alan şeylerin tümü ciddî ve gerçektir. Onda şaka veya mizah türü şeyler asla yer almamıştır. Bu yüzden Kur’an’ı hakk kulağıyla dinlemeli, aydınlatıcı hükümlerinden yararlanıp sırların açıklandığı o günde gerçek mutluluğa erişmelidir. H.Yılmaz

Lafzen, “[birçok] tuzak (keyd) kurarlar”: bkz. hemen hemen eş anlamlı bir kelime olan mekr ‘in aynı anlamda kullanıldığı 34:33, not 41.

M.Esed

Şüphesiz onlar, oldukça tuzak kuruyorlar.

Bu âyetlerle Rabbimiz, müşriklerin Peygamberimize ve müminlere karşı sinsice gizli plânlar yapıp tuzaklar kurduklarını ihbar etmektedir.

Âyetteki onlar ifadesi, bir evvelki sure olan Beled/19‘da konu edilen “Mekkeli müşrikler ”dir. Onlara yapılan göndermeler, bundan sonraki Kamer sûresi’nde de yer alacaktır.

KEYD: الكيد [keyd] sözcüğü; “tuzak, hile, kötülük, engel olmak, kusmak, çakmağın geç yanması, savaşmak, dövüşmek, karganın ötmesi” anlamlarında kullanılır. Ancak bu âyette ve bu sözcüğün geçtiği diğer Kur’ân ayetlerinde [Enbiya/57; Yusuf/5, 28, 52; A‘râf/195; Mürselât/39; Hûd/55; Nisâ/76; Enfâl/18; Tâ-Hâ/69; Mümin/25, 37; Sâffat/98; Tûr/42 vd. geçen keyd sözcüklerinin “tuzak kurmak” olarak çevrilmesi, diğer anlamlara nazaran daha uygun görünmektedir.

Mekkeli müşrikler hem hümezelik ve lümezelik yaparak ve hem de sâhir [sihirbaz] , şair, mecnun şeklinde iftiralar atarak Peygamberimizi aşağılamaya çalışıyorlar, ortalığa kafa karıştırıcı asılsız iddialar atarak Peygamberimizin tebliğ çalışmalarını engellemeye uğraşıyorlardı. Kur’ân, Mekke müşriklerinin bu saptırıcı söz ve iddialarının şunlar olduğunu bildirmektedir:

Hayat, sadece dünya hayatımızdan ibarettir.

Bu çürümüş kemikleri kim yeniden diriltecek?

O [Peygamber] , tapılacak bir tek ilâh olduğunu söyleyerek bir kaç ilâhı bir tek ilâha mı indiriyor, bizim ilâhlarımızı ortadan kaldırmak mı istiyor?

Bu Kur’ân, iki beldenin en büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?

O [Kur’ân] , sabah-akşam o’na [Peygamber’e] yazdırılıyor.

Hatta içlerinde Peygamberimizi öldürmeyi veya yakalayıp memleket dışına sürüp atmayı plânlayanlar da vardı. Rabbimizin 15–16. ayetlerdeki ihbarı, müşriklerin kurdukları bu tuzakları açığa çıkarmaktadır. H.Yılmaz

Lafzen, “Ben, [daha ince] bir tuzak kuracağım”, yani onlarınkini boşa çıkarmak için. Benim kullandığım açıklayıcı ifadeler, bütün otoritelere göre yukarıdaki ayetin taşıdığı anlamı yansıtmaktadır.

M.Esed

Ben de bir tuzak kurarım [onları cezalandırırım]

ALLAH’IN KEYDİ (ALLAH TUZAK KURARMI?): Allah’ın tuzak kurması ve tuzağa düşen kulları cezalandırması gibi bir durum, O’nun şanına yaraşmayacağı için asla söz konusu değildir. Yani, Allah tuzak kurmaz.

Bu, bir ifade tarzıdır. Belağat ilminde مشاكلة [müşâkele] sanatı denilen bu ifade tarzı dünya dillerinde de mevcuttur. Müşâkele sanatı, “iki zıt şeyden birinin, diğerinin adıyla adlandırılması” veya “birinin söylediği sözü, diğerinin ilk söyleyenin kullandığı manaya zıt olarak kullanması” olarak tanımlanır. Meselâ, Arapça’da kullanılan, “Bize sakın bir cahillik etmeyin, biz de size cahillik ederiz!” şeklindeki tehdit ifadesinde, ikinci olarak zikredilen cahillik sözcüğü aslında “size ceza veririz, size kötülük ederiz” anlamına gelir. Türkçe’de de benzer ifadeler vardır. Meselâ, “Sen beni üzersen ben de seni üzerim” ifadesindeki ikinci üzme, aslında “cezalandırmak” anlamındadır. Örneklerde de görüldüğü gibi, yapılan fiil [suç] ile bu fiile verilecek karşılık [ceza] bu tarz ifadelerde aynı sözcükle ifade edilmiş olmaktadır.

Kur’ân’da bu üslûbun kullanımına örnek olacak birçok âyet vardır:

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. (Şûra/40)

Ve Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, yoldan çıkan kimselerin ta kendileridir. (Haşr/19)

Ve onlar [inanmayanlar] bir düzen kurdular. Allah da bir düzen kurdu. Allah düzen kurucuların en hayırlısıdır. (Âl-i İmrân/54)

Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz unuttuk [cezalandırdık] sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın! (Secde/14)

Şüphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah’ı ancak, pek az olarak anarlar. (Nisâ/142)

Onlar böyle bir tuzak kurdular, Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk. (Neml/50)

(Allah,) “Bu böyledir! Ayetlerimiz sana gelmişti, sen onları unutuverdin. Bu gün de sen işte böyle unutuluyorsun!” dedi. (Tâ-Hâ/126)

Ve denilmiştir ki: “Bugün Biz sizi, sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi unuttuk. Yatağınız da ateştir. Sizin için yardımcılardan herhangi biri de yoktur. (Casiye/34)

Ayrıca şu âyetler de müşâkele sanatının örnekleri arasındadır: Bakara/14, 15, 194; Tövbe/79; Ra‘d/42; Neml/50; İbrahim/46; Enfâl/30.

Buna göre, Allah’ın tuzak kurduğu bildirilen âyette, aslında tuzak kuranların Allah tarafından cezalandırılacağı, bu âyetteki uyarıyla onların tuzaklarına karşı müminlere tedbir aldırılacağı ve Allah’ın aldırtacağı tedbir sayesinde de müşriklerin tüm hilelerinin boşa çıkacağı ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim aynen böyle olmuş ve müşriklerin önlemeye çalıştığı aydınlık giderek yayılmıştır.

H.Yılmaz

16. Ben de hilelerine karşı hile kuruyorum ki "Biz onları bilemedikleri yönden derece derece azaba yaklaştıracağız."(Kalem, 68/44), "Benim tuzağım sağlamdır."(Kalem, 68/45) 

H.Yazır

Onlar (Kur’an gerçeklerine karşı) tuzak kurarlar. Ben de tuzağı boşa çıkartırım.

Ayetlerdeki yekudü ve ekidü fiilleri ile keyd kelimeleri aynı köktendir ve “tuzak kurmak, tuzağı boşa çıkartmak” demektir.

Ayetteki keyd kelimesinin “tedbir, tasarı, hile” gibi anlamlarıda vardır. (Enbiya 21/57; Hacc 22/15; Fil 105/2) Diğer ayetlerde ki mekr kelimesi hemen hemen aynı anlamı vermektedir.

Tuzak kurmak Mekke müşriklerinin kararıydı ve Hz. Peygambere karşı kendilerince çok yaman tuzaklar kurmuşlardı. Düşmanlıkları öylesine ileri düzeyde ki ne olursa olsun, içinde öldürmenin dahi bulunduğu her seçeneği düşünüyor ve Hz. Peygamberi engellemek istiyorlardı. (Enfal 8/30) Ancak Yüce Allah onların tuzağını her defasında boşa çıkarmıştı. Bundan sonra da hakkın karşısına dikilenler, karşılarında Yüce Allah’ın kudretini bulacaklardır. Al-i İmran 3/54, Enfal 8/18 ve 30 da ifade edildiği üzere Yüce Allah inkâr edenlerin tuzağını boşa çıkarmıştır.

Daha pek çok örnekte olduğu gibi, Tarık 16 da da insanların tuzak kurma girişimlerine Yüce Allah’ın aynı türden karşılık vereceği beyan edilmektedir. “Bir kötülüğün karşılığı dengi bir kötülüktür.” (Nahl 16/126; Şura 42/40) kuralı gereği, insanların yaptıkları türden kendilerine cevap verileceği ayetlerde ortaya konulmaktadır. (Bakara 2/15; Nisa 4/142; Haşr 59/19)

Araf 7/99 da hakkı yalanlayanların, Yüce Allah’ın tuzakları boşa çıkartıcı kudretinden güvende olamayacakları beyan edilmektedir. Tuzak kurmak sadece eylemlerle sınırlı değildir; aklın gerçeklere karşı şartlanmışlığı ve yanlışın izinden gitmekteki ısrar da çeşitli tuzak tiplerini oluşturur. Ancak Yüce Allah bütün bu girişimlerden daha süratlidir ve insanların kurguladığı bütün tuzakları meleklerine kaydettirmektedir. (Yunus 71/21)

Tuzak kurma işlemi sadece Hz. Peygamber dönemiyle sınırlı değildir. Daha önce Hz. Nuh’un kavmi de ona karşı büyük tuzaklar kurmuşlardı. (Nuh 71/22) Demek ki, peygamberlere veya hakikate karşı tuzak kurma eylemi, peygamberler tarihi kadar eskidir ve kıyamete kadar da süreceğe benzemektedir.

Yüce Allaha nisbet edilen tuzak işlemini Enfal 8/18 in ışığında anlamak durumundayız. Orada Yüce Allah tuzaklara karşı mühîn, yani “boşa çıkartıcı” olduğunu söylemektedir. Aslında insanların tuzaklarının sonucuna Fatır 35/10 daki ifade çerçevesinde yaklaşılmalıdır. Yüce Allah orada, tuzak kurmanın şiddetli azap nedeni olduğunu beyan etmekte ve ayetin sonunda da yebur fiilini kullanarak, kötü niyetlilerin tuzaklarının etkisiz kalacağını, sıfıra çıkacağını, yani yok olacağını belirtmektedir.

Araf 7/182-183 ve Kalem 68/44/45 te de belirtildiği üzere, Yüce Allah’ın tuzakları boşa çıkartma işlemi bir anlamda hak eden insanları yavaş yavaş, adım adım yok etme veya eritme şeklindeki cezalandırmasıdır. Bu işlem yapılırken zamana yayılma nedeniyle, insanlar bunu fark edemezler; dolayısıyla kendilerine bunun ansızın geldiğini sanırlar. Oysa Yüce Allah’ın ilahi cezalandırma anlamındaki muamelesi son derece güçlüdür, azabı hak edenlere sadece biraz zaman tanımaktadır.

Tuzak kurmak insanlar için bir acizliğin ifadesidir; mertçe yapılmayan bir mücadelenin kaçamak yolunu tercih etmektedir. Yüce Allah ise her gücün üstündedir. Tuzak, karşıdakinin bilemeyeceği bir şekilde kurulur. Oysa Yüce Allah’ın bilemeyeceği, O’na gizli olan hiçbir alan ve hile söz konusu olamaz. Ayetlerde Yüce Allah’a nisbet edilen bu tür ifadeler, O’nun cezalandırılmasını ve yapılanlardan haberdar olduğunu bildirmesidir.

Bu arada kâfirlerin tuzaklarının boşa çıkartılmasıyla Hz. Peygambere ve kıyamete kadar yaşayacak bütün müminlere moral verilmekte, onların sahipsiz ve desteksiz olmadıkları bildirilmekte, kâfirlere de gözdağı ile karışık korku salınmaktadır. (Nahl 16/47) İşte bunun önemli bir örneği Bedirde yaşanmıştı. Tercihini Yüce Allah’tan yana kullananlar yalnız bırakılmamıştır. Bedirde meleklerini desteğini ortaya koydurarak onları motive etmiş (Al-i İmran 3/123-126) ve kâfirlerin kalplerine de korku salmıştı. (Enfal 8/12) İşte Yüce Allah’ın saldığı bu tarifsiz korku nedeniyle müşrikler bir tür algı yanılması olan halisinasyon görmek suretiyle, savaş meydanında Müslümanları gerçek sayılarıyla görememişler, onları az sanarak gevşek davranmış ve mağlup olmuşlardır (Enfal 8/44)

Mühim olan, Yüce Allah’ın desteğini almayı hak etmektir. O’nun desteği her gücün üstündedir. Destekçisi Yüce Allah olanlar, kaybetme riskinden uzaktırlar. Onlar bu hayatta da gelecek hayatta da hak ettikleri yardımla mutlak surette buluşacaklardır. M.Okuyan

Yani onlara bir zaman tanı, bırak ne yaparlarsa yapsınlar. Onlar çok geçmeden yaptıklarının karşılığını görecekler ve tedbirleri boşa çıkacaktır.

Mevdudi

Onun için sen kâfirlere mühlet ver, onlara azıcık zaman tanı.

Yani, onlara birazcık zaman tanı, bırak ne yaparlarsa yapsınlar. Onlar çok geçmeden yaptıklarının karşılığını görecekler ve tedbirleri boşa çıkacaktır.

H.Yılmaz

(Desteğimiz sana geleceği için) kısa bir süre kâfirlere mühlet ver.

Ayetteki mehhil ve emhil emirleri “zaman tanımak, mühlet vermek”, ruveyda kelimesi ise “biraz, az bir süredemektir.

“Az zaman” dan kasıt Bedir olabileceği gibi, bunun kıyamet olduğu da söylenmektedir. Allaha göre zaman yoktur. İnsanlar için uzun zamanlar O’nun için çok yakındır (Meariç70/ 6-7 Nebe78/  40) Yüce Allah, bu bilgisi gereği (Meryem19/ 84) te de hatırlatıldığı gibi Hz. Peygamberden acele etmemesini istemektedir. Bu arada ısrarla inanmayacaklar için de (Araf 7/ 182-183) ve (Kalem 68/ 44-45) te de ifade edildiği gibi, muhataplar farkına varmasalar da kafirlerin yavaş yavaş, adım adım azaba sürüklendiklerinin haberi verilmektedir.

M.Okuyan

Onun için o kâfirlere mühlet ver mühlet ver onlara biraz.

Çünkü Ve'n-Naziat Sûresi'nde geçtiği üzere "Onlar onu görecekleri gün sanki dünyada bir akşam veya kuşluk vaktinden başka durmamışa dönecekler."(Naziat, 79/46)dir.

EMHİL, âyetin başında geçen "mehhil" den bedeldir. "Ruveyden" aslında mühlet mânâsına "rûd" mastarının küçültme ismidir. "Bir mühletçik ver." demek gibidir. Ebu Hayyan'ın ifade ettiğine göre, mühlet vermek mânâsına gelen "irvâd" mastarının, kısaltıldıktan sonra yapılmış küçültme ismidir. Burada küçültme ismi yapılması hakir görmek ve az olduğunu ifade etmek içindir. Bundan başka bu kelimenin iki kullanış şekli daha vardır. Birisi, emir mânâsına fiil ismi olur. "Zeyd'e mühlet ver." mânâsına denir. Birisi de, hal olarak kullanılır. "Ağır ağır, acele etmeden yürüdüler." mânâsına denilir. Burada mef’ulü mutlaktır. Yahut, yani, az bir mühlet demektir. H.Yazır