(Tûr - 29.Ayet)

<< Geniş Meal

A’lâ

Hz. Ukbe bin Amir el-Cüheynî'den rivayet olunan bir hadise göre, Rasullah bu ayet nazil olduktan sonra, secde ederken "Subhane rabbiye a'lâ" denmesini, Vakıa suresinin son ayetinin nüzulundan sonra da (Azim olan rabbinin adını tesbih et) "Subhane Rabbiyel azim" denmesini istemiştir. (Müsned-i Ahmet, Ebu Davud, İbni Mace, İbn Hayyan, Hâkim, İbn Münzir). 

Mevdudi

İSMİN TESBÎHİ: Bir ismi tesbih” etmek [noksanlıklardan uzak tutup yüceltmek] demek, aslında o ismin sahibini “tesbîh” etmek demektir. Çünkü bir ismin sahibinin yüceliği ve kutsallığı, o ismin yüceliği ve arınmışlığı ile ifade edilir. Bir kısım âlimler “İsim ile sahibi aynıdır” demişlerse de, ismin arındırılmasındaki maksadın o ismin sözlük anlamlarının değil, o sıfat ve isimlerin sahibinin arındırılmasına yönelik olduğu hepsi tarafından kabul edilmiştir. Dolayısıyla ismin tesbih edilmesinden maksat, kendisine yakışmayan isim ve sıfatların Rabbimizden uzak tutulması ve adına sürülmüş karaların temizlenmesidir.

Mesela: Kur’ân’daki bazı ayetlerde Allah’ın tuzak kurduğuna dair ifadeler yer almaktadır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu âyetler örnek gösterilerek Allah’a “hile ve tuzak kuran” sıfatını yakıştırmak doğru değildir. Çünkü Ra’d sûresinin 13. âyetinde de açıklandığı gibi, bu ifadeler sadece ve sadece Allah’ın “tuzak kuranların hilelerini başlarına geçirmede çok güçlü” olduğu anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ayetlerdeki Allah’ın gücünü vurgulamaya yönelik maksadın göz ardı edilerek Kur’ân’ın her tarafında kınanmış olan hile ve tuzak kurma gibi fiil ve sıfatların Allah’a yakıştırılması yanlıştır.

Verilebilecek bir diğer örnek de “intikam” sözcüğünden türetilmiş isim ve sıfatların Allah’a yakıştırılmasıdır. “İntikam” da “sabır” ve “zulm” gibi dilimize yanlış anlamda geçmiş bir sözcüktür. Allâme İbni Menzur, “Lisânu’l-Arab ” adlı eserinde “intikam” sözcüğünün manasını açıklarken şu ifadeleri kullanmıştır:

“ Suçluyu cezalandırmak suretiyle beraberliği sağlamak, altta kalmamak, Allah için kullanıldığında ise dilediğini suçuna denk bir ceza ile cezalandırmak suretiyle adaleti sağlamak.”

Görüldüğü gibi, sözcüğün dilimizde “kin duyarak öç alma” anlamında kullanılan “intikam” ile bir anlam benzerliği yoktur.

İlk dönem Kur’ân bilimcilerinden olan Zemahşerî, ismin tesbîhini şöyle açıklar:

“Yüce Allah’ın ismini tesbih etmek demek, Allah hakkında doğru olmayan sıfatları O’na yakıştırmak ve Allah’ı bir şeye benzetmek gibi, onun isimlerini inkâr etmeye götüren manalardan onu uzak tutmak, o ismi hafife almak ve saygı dışında bir maksatla anmaktan sakınmaktır.” ki O, yarattı O, her şeyin yaratıcısıdır. Allah, her şeyden önce, yaratma fiili ve yaratıcı olma sıfatıyla bilinir. Kuşku yok ki, yaratan [Hâlık], yaratılan mahlûktan yüksek ve üstündür. Allah, yaratılanlarda bulunan imkân [olurluk-olmazlık], sonradan olma ve bir illete ihtiyaç duyma gibi noksan sıfatlardan uzaktır. Dolayısıyla yaratıcı ile yaratılmış olanın isim ve sıfatları karıştırılmamalı, yaratıcının ismi her şeyden üstün tutulmalıdır. Böylelikle ismi tesbih edilerek Yüce Allah her türlü eksiklikten uzak tutulmalıdır.

H.Yılmaz

Tespihte tenzih ve nefiy vardır; yani tesbih, Yüce Allah’ı eksikliklerden ve olumsuzluklardan uzak tutmak, eksikliklerle onu buluşturmamak demektir. Takdiste de bunlar vardır; ayrıca takdis ve hamd de isbat vardır; yani Yüce Allah’ı, bütün kemal sıfatlarıyla birlikte bilmek, anmak ve yüceltmek vardır. “kelimei tevhit “ dediğimiz la ilahe illallah cümlesi tesbih ve takdisi birlikte içermektedir. Bu cümlede önce tesbih, sonra takdis yer almaktadır. Bu doğrultuda bakıldığında, İhlas suresinin ilk iki ayeti takdis, son iki ayeti ise tesbihtir.

El-Ala kelimesi, ayetteki ism kelimesini nitelendiriyorsa “en yüce” anlamına gelir. Çünkü İsra 17/110 da Yüce Allah’ın Allah ve Rahman kelimeleriyle anılmasını emreden hitap vardır. Fatiha’da iki ayette iki defa sıfat tekrarlanmış olmaktadır. Demek ki, isimlerin birbirine göre farklılık arz edebilme durumu vardır. Ancak yine Araf 7/180 ve İsra 17/110 a göre, bütün güzel isimler sadece Allah’a aittir; O’na bu isimlerle dua edilmelidir. Bu nedenle isimlerin güzeli veya en güzelinin bulunması doğaldır.

Allahuekber (Allah en büyük) şeklinde Kabul edilirse sanki başka büyüklerde varmış gibi algılanır. Bundan dolayı “Allah gerçek ve tek büyüktür” şeklinde söylememiz gerekir.

Tesbih-namaz ilişkisine gelince Peygamber efendimiz surenin ilk ayetini okuyunca Sübhâne Rabbiyel ala “Ey Yüce Rabbim, seni her türlü eksiklikten tenzih ederim”  dedi ve ekledi. Bunu secdelerde söyleyin. Ayrıca “Yüce Rabbinin adını tesbih et” şeklindeki (Vakıa 74, 96 ve Hakka 52) ayetler indiğinde ise ”Sübhâne Rabbiyel Azim “ tesbîhini de rükûda söyleyin demiştir.

Demek ki, namazlarda sadece hareketler değil, aynı zamanda kıraat ve tesbihler de zorunludur. Namaz, bir dua ve tesbih eylemidir. Bu isme uygun olarak, dua ve tesbih içerikli ayetleri okumak, namazın ismine ve ruhuna uygun bir bilinçli okuma biçimidir. M.Okuyan

Rabbinin o yüce ismini tesbih et.

Ayette geçen tesbih emir Allah’ı noksan sıfatlardan uzak tutmak, yüceltmek anlamına gelmektedir. Anacak tesbîhin ne olduğu Bakara 30 ve İsra 44 te de geçmektedir.

“Hani Rabbin meleklere: Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim demişti. Onlar da: Biz Seni şükrünle yüceltir ve sürekli takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Dediler. Allah: Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim dedi.” (Bakara 2/30)

“Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır.” (İsra 17/44)

Allah’ın Yüce ismini tesbih edip yüceltmenin tevhit inancının temelini oluşturmakta olduğunu söylemekte yarar vardır. Allah’ın yüceler yücesi olduğunu kabullenmek, O’na şirk koşmamak, O’na denk bir tanrı tanımamak demektir. Bir bakıma Şura 11 de yer alan şu ifadeye işaret edilmektedir. “Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur.”

Ayetin sonunda yer alan el-ala, Vakıa 96 ve Hakka 52 de yer alan “O halde, ulu Rabbinin ismini tesbih et” emrindeki el-azimin yerine geçmektedir. B.Bayraklı

"O ki; yaratıp, düzenleyendir" buyruğunda geçen "tesviye" "düzenleme" nin anlamı daha önceden el-İnfitar Sûresinde (82/7. âyetin tefsirinde ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Yani o, yarattığını düzenli kılandır. O'nun yaratmasında karışıklık ve düzensizlik yoktur. Kuduri

O, yaratan ve düzene koyandır.

Halk/haleka fiilinin Kuran daki kullanımlarına bakıldığında, bunun “yoktan var etmek” ten ziyade “var olandan başka bir şey var etmek” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Yoktan var etme de fetara, bedea gibi farklı fiiller kullanılmaktadır.

Sevva fiili “tesviye etmek” anlamında yaratılan her şeyin düzgün bir şekle sokulup bir düzene sahip kılındığını ve rastgelelikten uzak tutulduğunu ortaya koymaktadır. Varlıkların birer yaratılış gayesi olduğu için, yaratılışın da o gayeyi gerçekleştirecek şekilde düzenlenmesi gerekiyordu. İşte ayetteki sevva fiili bir anlamda bu amaç doğrultusunda varlıkların şekil düzgünlüğüne sahip bir yapıda yaratılması anlamına gelmektedir.

Kehf 18/37 de insanın topraktan ve zigottan yaratılışının peşinden onun insan şeklinde tesviyesi, yani düzenlenmesi zikredilmektedir. Sevva fiili, İnfitar 82/7 de Ala suresindekine uygun olarak “yaratma” nın peşinden getirilmektedir. Bu fiil insan ile ilgili ise, anlamı “hücrelerin” insan şekline sokulmasıdır. Bu durumda Şems 91/7 ve Tin 95/4 teki gibi en güzel şekilde yaratılmış olmayı ifade eder. Ancak Ala suresindeki sevva fiilinin sadece insanı değil, bütün yaratılmışları ilgilendirdiğini düşündüğümüz için, izahı insanla sınırlı tutmadık. M.Okuyan

Her varlığın kendine has bir maddi yapısı, bir içyapısı vardır. Varlık donanımına göre iç ve dış donanımını vermek te tesviye etmek demektir. Şems suresinin 7 ayetinde geçtiği gibi nefsi yaratıp ona tüm kabiliyet, yetenek ve güçlerini vermek tesviye olmaktadır.

B.Bayraklı

Her şey, kendisi için belirlenen hedefe doğru koşmaktadır. Hiçbir şey yaratılış hedefinin dışına çıkamaz. Meselâ spermin hedefi insan, çekirdeğin hedefi dallı budaklı ağaç olmaktır. Bu biçim ve hedef, her varlık için takdir edilmiştir.

(S.Ateş)

Dolayısıyla insanoğlu ne kadar karşı çıkarsa çıksın, Allah (c.c.) her varlığa fıtratına uygun bir yol göstermiştir. İnsana geniş bir özgürlük vermiş olmasına rağmen yine de ona istikametini tayin edebilmesi için, bir yol göstermemiş olması mümkün değildir. Bkz. Nahl. an: 9-10 14-56, Taha. an: 23, Rahman. an: 2-3, İnsan. an:

Mevdudi

İnsanoğlunun anlayabildiği ya da henüz kavrayamadığı, bilmediği tüm sistemler, atomdan gezegenlere kadar tüm evrenin düzeni, Rabb ’in sonsuz iradesinin tecellisidir O, yarattığı her şeye sonsuz ilim ve iradesi ile bir قدر - kader [ölçü] tayin etmektedir. Yaratılmış olan tüm canlılar, kendilerini kuşatan fiziksel, kimyasal ve biyolojik yasalarla iç içe bulunmakta, cinsleri, türleri, özellikleri, yapabildikleri ve yapamadıkları işler, yaşam şartları ve yaşam süreleri bakımından değişik sınırlara ve ölçülere tabi bulunmaktadır. Aynı evrensel yasalar cansız varlıkları da ihata etmekte, mahiyet ve biçim itibariyle birbirlerinden farklı özellikler gösteren tüm yaratılmış cansız varlıklar da işlevlerini Yaratıcı ’nın evrene koyduğu ölçüye göre sürdürmektedir.

Yaratılanların hepsi de, gerek kendilerine verilmiş olan doğal özellikleriyle, gerekse dışarıdan gelen etkilerle ortaya çıkan özellikleriyle, Yaratıcı tarafından kendilerine belirlenen işlev ve amaçlara yönlendirilmişlerdir.

H.Yılmaz

Takdir edip takdire uygun imkanlar sunan da O’dur.

Burada takdir ve hidayet ve sisteminin devam ettiği anlaşılmaktadır. Ayetteki kaddere fiili, “takdir etmek” anlamına gelmektedir. Yüce Allah her şeyi bir ölçüye göre yaratmıştır. Mülk 67/3-4 te belirtildiği gibi, Yüce Allah’ın yaratmasında herhangi bir düzensizlik bulamazsın veya uygunsuzluk bulamazsın. Abese 80/19 da insanın ana rahmi yolundaki zigot halinden sonar, onun bir ölçüye göre takdir edilip şekillendirildiği belirtilmektedir. Talak 65/3 te Yüce Allah her şey için bir ölçü koyduğunu beyan etmektedir. Ayrıca Kamer 54/49 da geçtiği gibi, her şeyin bir ölçü koyduğunu beyan etmektedir. Ayrıca Kamer 54/49 da geçtiği gibi, her şeyin bir kadere göre, yani bir ölçü ve bir sisteme sahip olarak yaratıldığı açıkça ifade edilmektedir. Hıcr 15/21 de belirtildiğine üzere, bulutlardan yağmurun indirilişindeki ölçülülükten, kâinattaki bütün varlıkların düzen ve ölçüye sahip kılınmış lığına kadar bütünüyle mahlûkat aynı ölçünün sonucu olarak varlık âlemine getirilmişlerdir. Bundan sonar getirilecek olanlar da aynı ölçüye tabi olacaklar ve rastgelelikten uzak tutulacaklardır.

Ölçülü yaratılmış olmak aynı zamanda boşuna yaratılmamış lığı (Sad 38/27) ve abes olmamayı (Müminun 23/115) da beraberinde getirir. Bu iki husus, yaratılışta bir oyun ve eğlencenin amaçlanmadığını göstermektedir. (Duhan 44/38) Boşuna yaratılmamışlık ise haliyle anlamlı olmayı gerekli kılmaktadır. (Duhan 44/39) Bütün bunlar zincirleme olarak birbirine bağlanmış hakikatlerdir. Takdir etmek ifadesi, “kaderle buluşturulmak, ölçüye sahip kılınmak ve başıboşluktan uzak tutulmak” anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla Ala 3 teki takdiri, Yüce Allah’ın kâinata koyduğu bir “yaratma amacı” nın habercisi olarak Kabul etmek durumundayız.

Şu husus bilinmelidir ki, bütün yaratılmışların mutlak surette bir yaratılış amacı vardır; işte Kuran, bu amaca “onların hidayeti” demektedir. Hz. Musa ve Hz. Harun’a Firavun’un sorduğu; “Sizin rabbiniz kimmiş?” sorusuna, Hz. Musa şu cevabı vermiştir: “Bizim rabbimiz her şeye yaratılışını veren ve onu yaratılış amacına uygun yönlendirendir.” (Taha 20/49/50) İşte buradaki hidayet kelimesi, tüm varlıkları çepeçevre kuşatan ve hepsinin bir yaratılış amacının bulunduğunu ortaya koyan bir anlamdadır. İşte hidayet etmek “yaratılış hedefini göstermek” demektir.

M.Okuyan

Her şeyi ölçüyle yapıp doğasına göre görevini belirleyen.

Yüce Allah kozmik âlemi, kâinatı ve içindeki tüm varlıkları ölçü içinde yaratmıştır. Bu ifade, Kamer suresinin 49 ayetinde belirttiği gibi “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” anlamına gelmektedir. Ayetteki kaddera “ölçü ile yaratma” yı ifade ettiği gibi, Furkan 2 de geçen, “belli yasalar, kanunlar örgüsüne göre düzene koymak” anlamına da gelmektedir. Yaratmış düzene koymuş, ama onun iş görme yasalarını da belirlemiştir.

Kozmik alemde bütün gezegenlere yörüngesini vermek, insan da nasıl hareket edeceğinin kurallarını belirlemesi de kederini, yasasını tayin etmektedir. Göksel cisimler nasıl kendi yörüngesinin dışına çıkmıyorsa, doğumundan ölümüne kadar insan da kendisine tayin edilen hayat yörüngesini takip etmelidir. Bu onun kaderidir.

Ancak insan bazen bu yörüngesinin dışına çıktığı için, ona ikinci bir yasalar sistemi, yani vahiy gönderilmiştir. Onun birinci yasası aklı ikinci yasası da dini olmaktadır. Akıl yörüngesinden çıkan insan vahşileşmektedir.

Yüce Allah yarattığı varlıkları kendi başına bırakmamış, yaratılış amaçlarına varabilmesi için takip edecekleri yolu onlara göstermiştir. Bu yol gösterme işini için düşünürsek, vahiy ve peygamber göndererek insanları eğitmesi gelmektedir diyebiliriz.

Taha 49/50 de gördüğümüz gibi Firavun, Hz. Musa’ya Rabbin ne olduğunu sormuş, Hz. Musa da “her şeyi yaratan ve doğasına göre görevini belirleyen” diye cevap vermiştir. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah her varlığa kendi tabiatını, doğasını vermiş, ardından bu doğaya uygun hareket tarzını da öğretmiştir.

B.Bayraklı

"Hazineleri bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Fakat biz onu sadece bilinen bir miktar ile indiririz."(Hıcr, 15/21)

buyurduğu gibi belli ve özel bir kader ile sınırlayıp özelleştirmiştir ki, bu mânâda yücelerin yücesinden aşağıların aşağısına kadar bütün eşya ve âlemler dahildir. Onun için bunu tefsir etmek ve ayrıntılarına girmek için ciltlerce yazı yazılsa yetmez, her birini gözlem sahasında incelemek gerekir. Bununla beraber Allah katında belli olan o kaderin sırrı bizim için ortaya çıkmadan önce tamamen belli de olmaz. Sonra "hidayet etti" şunu gösterir ki: Mümkün olma tabiatına nazaran her şey, var olma veya olmama hususunda her özelliğe elverişli olmakla beraber, yaratıcının takdir etmesi ve özellik vermesiyle, var olma hususunda her tabiat özel bir kuvvete sahip olmaya hazır ve müsait kılınmıştır. Her kuvvet ancak belli fiillere elverişli olmuştur. Tabiatta "ritim ve

hareketsizlik" kanunu diye ifade olunan mümkün olma tabiatına göre bir cisim sonsuz sayıda hareket yapmaya elverişli var sayılırken cisimlerin sonlu ve sınırlı hareketler içinde varlıklarının tükenip tabiatlarının sona erdiğini görürüz ki bu, işte yaratıcının o tabiata ayırdığı belli bir kader, belli bir kabiliyettir. Her biri belli bir fiile kaynak olan bu özel kavvetlerin o cüzler, uzuvlar ve cisimlerde yaratılmasıyla göreceği işin tamamlanması için özel gayelerine yönetilmesi de o takdir dairesinde öze l bir hidayettir. Bütün bunların üzerinde takdir edici ve hidayet edici olarak hükmünü sürdüren ilâhî kudretin hepsinden yüksek olduğu açık bulunmakla onun yüce ismi bunlardaki sınırlılık ve eksiklik lekelerinden uzak tutulmalı ve dolayısıyla onun emri ve tedbirinin kâfirlerin tuzaklarına üstün geleceğinde şüphe edilmemelidir. H.Yazır

Kusma ve kay etme mânâlarıyla ilgili olan GUSÂ, lügat ve tefsirlerde açıklandığına göre, sel suyunun otlaklardaki otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışımlara denir ki, bunu "sel kusuğu" ifadesiyle terceme etmeyi uygun buldum. Alû sî’nin "Mecma"dan nakline göre aslı, perakende cinslerden karışık şeylerdir. Araplar, perakende kabilelerden toplanmış olan kavme "ahlât" ve "ğusâ" derler.

EHVÂ; karamsı, esmer, koyu yeşil, isli, duru renklere denir. Burada siyah veya esmer veya yeşil mânâlarıyla tefsir edilmiştir. Birinci ve ikincide "ğusâ" nın sıfatı, üçüncü de ise meranın yerini tutan "onu yaptı" cümlesindeki "o" zamirinden hâl olması düşünülmüştür ki, kapkara veya esmer bir sel kusuğuna çevirdi yahut yemyeşil iken bir sel kusuğuna çevirdi demek olur.

Burada biri kısa ve toplu, diğeri ayrıntılı iki göz atma ve düşünce vardır:

H.Yazır

Hâkim’in Sa'd bin Ebu Vakkas’dan, İbn Merduye'nin de İbn Abbas'tan rivayet ettiği bir hadise göre, Resulullah ayetleri unutmamak için korkudan aceleyle tekrarlardı. Mücahit ve Kelubî, Rasûlullah’ın, Cibril'den vahyi aldıktan sonra unutmak endişesiyle, birinci kısmı tekrarlamaya başladığını naklederler. Bu sebepten dolayı Allah, Rasulullah'a "Emin ol, biz sana okutacak ve hafızana yerleştireceğiz. Unuturum diye endişelenme, hiçbir kelimeyi unutmayacaksın. Cibril sana vahyi okurken sadece dinle" demiştir. Burada üçüncü kez Rasulullah'a vahyi nasıl alacağı hakkında yol gösteriliyor Bu husus bundan önce iki farklı yerde (Taha-114 ve Kıyamet-16-19) de ifade edilmişti. Bu ayetler ile Kur'an Rasulullah'a nasıl bir mucize olarak nazil olmuşsa, her kelimenin ezberletilmesinin de mucize olduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki Rasûlullah’ın, kendisine okunan bir kelimeyi unutarak, aynı anlamda farklı bir kelime dahi söylemesi mümkün değildir.

Mevdudi  

Sana (Kuran’ı) Biz okutacağız ve sen unutmayacaksın.

Hz. Peygamberin önderliğinde Kuran metinleri bazı kişilere yazdırılıyordu; ancak yaşanan sıkıntılı ortam, bu işlemin tek başına yeterli olmayabileceği endişesini de beraberinde getiriyordu.

Unutma korkusuyla sürekli tekrarlamaya çalışması, hatta bazen vahiy tamamlanmadan önce aceleyle okuması konusunda uyarılması, (Taha 20/114) onun bu endişesini açıkça ortaya koymaktadır. Yorumunu yaptığımız Ala 6. Ayetin de benzer bir olay üzerine indirildiği kaynaklarda yer almaktadır.

Ayette yer alan senukriüke, “sana okutacağız” anlamıyla, Hz. Peygamberin de yakında okuyabileceği bir ilahi metnin, kendisine tam olarak verileceğini ve ona bunun öğretileceğini ifade etmektedir. Durum Hz. Peygamberin başka bir kutsal metin okumamış olmasıyla ilişkilidir; nitekim Şura 42/52 de onun el-kitap anlamında belirli bir ilahi metni ve el-iman anlamında kurumsal imanı bilmediği açıkça belirtilmektedir.

Kasas 2/86 da açıkça ifade edildiğine göre, Hz. Peygamber kendisine böyle bir kitabın verileceğini zaten beklemiyordu. Bu nedenle “acaba bana verilecek olanla öncekilerin ilişkisi nasıldı?” şeklinde bir soru sorup cevabını beklemesi anlamsızdı. 

M.Okuyan

Allah'ın unutmanı diledikleri hariç; çünkü yalnız O'dur insanın kavrayışına açık olan her şeyi ve ondan gizli olanları bilendir.

(M.Esed)

Yani, zihnin huzura ermesine ve ruhun sükûnetine giden yolu. 

M.Esed

Ve sana en kolay olanı kolaylaştıracağız

Âyetteki “اليسرى - el-yüsra/en kolay olan şey ile ilgili “hayırdır, mutluluktur, rahat yaşamdır” diye farklı yorumlar yapılmıştır. Ancak “el-yüsra” sözcüğünün yapısal anlamı dikkate alındığında bu yorumlar yetersiz kalmaktadır. Sözcüğün tam anlamı “Her şeyden daha kolay olan” demektir. Bu anlam, kendisinden daha kolay hiçbir şeyin olamayacağı zirve bir kolaylığı ifade eder. Böyle bir kolaylık ancak cennet yaşamı olabilir. Buna göre âyetin manası “Biz ona cennet için her kolaylığı sağlayacağız” demektir. H.Yılmaz

Seni en kolaya muvaffak kılacağız.

Kolayın kolaylaştırılması, zaten kolay olan vahyi anlama işleminin Hz. Peygambere daha da müyesser kılınmasıdır. Kuranın kolay olduğu çeşitli ayetlerde açıkça ortaya konulmaktadır. “Yemin olsun ki biz Kuranı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık; hani öğüt alanlar nerede?” (Kamer 17,22,32,40) “biz onu senin dilinde kolaylaştırdık ki öğüt alsınlar” (Duhan 58- Meryem 97) Bu ayetler vahyin tabiatının kolay olduğunu ve onun kolayca anlaşılabileceği açıkça ortaya koymaktadır.

Kolaylaştırılan şeyin Leyl 92/7 de olduğu gibi ahirette cennet olması da mümkündür; ancak bu anlam diğerine göre uzak ihtimaldir.

“Biz sana okutacağız” cümlenin anlamını “ seni eğitime ve öğretime tabi tutmaya devam edeceğiz” şeklinde genel olarak eğitim diye Kabul edersek, “Seni en kolaya muvaffak kılacağız” cümlesini ise “başarıya giden yolu sana kolaylaştıracağız” şeklinde anlamak gerekmektedir. Başarının yolu öğretimden ve okumaktan geçmektedir.

Bu çok önemli açılım, Kuran mesajının evrensele taşınmasının ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Elbette bazı ayetlerin bir veya daha çok iniş sebebi olabilir. Ala 6-8 in de asıl ve öncelikli muhatabı Hz. Muhammed’dir; ancak o şimdi beden olarak yaşamadığına göre, onunla ilgili ayetlerin bile günümüze getirilmesi, çağa taşınması ve onlardan hayat için ilkeler çıkartılması çok önemli bir bakış açısıdır.  M.Okuyan

O nedenle hemen öğüt ver/hatırlat, eğer öğüt fayda veriyorsa/verecekse,

Yani, “oku, unutma da hatırlat, Kur’ân’ın içerdiği hükümleri ve bilgileri insanlara ulaştırıp öğreterek vaaz ve nasihat et, düşündür ki, herkes için olmasa bile muhakkak faydası olur.”

Tefsircilerin hemen hepsi, buradaki şart cümlesinin herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı görüşündedir. Yani yapılacak hatırlatma, verilecek öğüt sadece bunlardan fayda göreceklere değil, peygamberimizin aslî görevi gereği istisnasız herkese yönelik olacaktır. Ya da herkesin bu öğüt ve hatırlatmadan yararlanması zorunlu olmayıp Allah’ın insana bahşettiği özgür iradenin bir sonucu olarak sadece isteyenin yararlanabilmesi söz konusudur. Bu durum ise peygamberimizin görevini bir dereceye kadar hafifletmektedir. Nitekim Yunus sûresinin 99. ayetindeki“ Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. Öyleyse sen mi halkı inanmaları için zorlayacaksın?” ifadesi ile belirtildiği gibi, peygamberimizin görevi insanları ikna etmek değil, sadece tebliğ etmektir.

Diğer taraftan, bu şart cümlesiyle açık ve düzgün bir öğüdün mutlaka faydalı olacağı vurgulanmaktadır. Öğüde muhatap olanların bundan faydalanmak isteyip istememeleri ayrı bir konudur. Âyet, “öğüt ver, çünkü öğüdün bir faydası olduğu muhakkaktır” şeklinde bir öngörüyü belirtmektedir. Öğüt vermekle ilgili çok çarpıcı bir örnek ileride, Abese sûresinde görülecektir. 

H.Yılmaz

O halde öğüt fayda vereceği için öğüt ver.

Tercih ettiğimiz tercüme, Zariyat 51/55 teki, “Öğüt ver; muhakkak ki öğüt, müminlere yarar sağlayacaktır.” İfadesine dayanmaktadır. Bu tercüme aynı zamanda ayetteki in edatının iz veya kad anlamına gelmesi fikrinden de kaynaklanmaktadır. Al-I İmran 3/139 da da geçtiği üzere in edatı bazen iz anlamına gelmektedir. Bu tercih, ayrıca öğüdün her akıl sahibine bir çeşit fayda vereceği düşüncesinden destek almaktadır.

Öğütün muhatabına ne kadar fayda verip vermeyeceği önceden bilinemez; ancak öğüt veren kişi görevini yaptığı için bunun ona faydası kesindir. Çünkü tebliğ, önemli bir görevdir; bunu yapanlar karşılığını sevap olarak elbette alacaklardır. Öğüt verilenler açısından da sonuçta zaman zaman bazı farklılar yaşanmakta olduğu bilinen bir gerçektir.

Bakara 2/6 ve Yasin 36/10 da gördüğümüz, “Uyarıp uyarmaman onlar için birdir; inanmıyorlar.” Cümlesi, “sen uyarsan da olur, uyarmasan da “şeklinde anlaşılmamalıdır. Dolayısıyla Ala 9 un “Yarar sağlayacaksa öğüt ver.” Şeklindeki tercümesi sorunludur. Uyarı yapılacaktır; ancak uyarılanların öğüt alıp almaması onların bileceği iştir. Kaldı ki bugün uyarıdan ders almayanların yarın da almayacağı kesin değildir. Bugün ders almayan yarın alabilir.; burada ders almayan başka yerde alabilir; birinden etkilenmeyen, başkasından etkilenebilir. Dolayısıyla, ayetteki öğüt emrinin verenle ilgili kısmı elbette görevdir ve mutlaka yerine getirilmelidir. Yüce Allah’ın Hz. Musa ile Harun’u Firavuna gönderme gerekçesi bu şekilde anlaşılmalıdır. (Taha 20/43-44) Allah bildiği halde uç noktada ki şeytana ve Firavuna tebliğ ettirmiştir. Kabul etmemişlerdir.

Öğüt muhatap açısından mümin için bir hatırlatma ve ders alma vesilesidir; kâfir için ise aleyhte bir delil olmaktadır. İbni Abbas’ın dediği gibi öğüt dostlara yarar sağlar; düşmanlara ise sağlamaz. Ancak uyarı yapmadan karşıdakinin öğüt alıp almayacağı nasıl belirlenebilir ki? Bu nedenle, öğüde devam edilmelidir. Helak edilecek veya azaba uğratılacaklara nasihat edilmesinin gerekçesi sorulduğunda verilen şu cevap çok anlamlıdır. “Rabbinizin katında sorumlu olmayalım (bir mazeretimiz olsun) diye; bir de belki sorumluluklarını hatırlarlar umuduyla” (Araf 164) Ala 9 . Ayet, Öncelikle Hz. Peygambere görevini tekrar hatırlatmaktadır. Ayrıca “Sen uyar, çünkü sadece uyarıcısın “(Ğaşiye 21- Tur 29) ifadesi, bu görevin ciddiyetini ve önemini ortaya koymaktadır.

Necm 53/29 da geçen, “Öğüdümüzden yüz çevirenlerden sen de yüz çevir” ifadesi ile, bu söylediklerimiz arasında herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü orada da yüz çevirenler, kendilerine önce öğüt verilenlerdir. Hiç öğüt vermeden, yüz çevirmekten söz edilmez. Şimdilerde din tebliğinde bulunanlar da aynı görevi yapmakla sorumludurlar. “Nasıl olsa öğüt almayacak; ne gerek var!” deyip sorumluluktan kaçamazlar, kaçmamalıdırlar.

Nahl 16/25 te Allah’ın yoluna davette, hikmet denilen anlamlı ve içi dolu kavramlarla güzel öğüdün kullanılması emredilmektedir. Şüphe yok ki bu iki özelliği toplayan kaynak Kuran’ı Kerimdir. Bu nedenle Enam 6/70 ve Kaaf 50/45 te, Kuran ile öğüt vermenin farz olduğu açıkça beyan edilmektedir. Kuran’a sarılmalı, onu anlamalı, yaşamalı ve insanlığa anlatılmalıdır.

Öğüt veren kişi, öğüdün fayda verip vermediğiyle veya kime yarar sağlayıp kime sağlamadığıyla değil, öğüdü doğru verip vermediğiyle ilgilenmelidir. Bilmelidir ki öğüt, her şeyden önce, verene yarar sağlayacaktır. Ayrıca, saygılı olanların öğütten yararlanacağı, en azgın kişilerin ise bundan uzaklaşacağı, dolayısıyla öğüde kulak vermeyenlerin sonunda en büyük ateşe yaslanacağı hatırlatılmaktadır. M.Okuyan

Saygısı olan kimse hatırlayacak/öğüt alacaktır.

HAŞYET :خشية - haşyet” sözcüğünün Türkçeye “basit korku” anlamındaki “خوف - havf” sözcüğüyle eşanlamlı olarak çevrilmesi yanlıştır. Haşyet, bilgi ve idrakin bir sonucu olarak ortaya çıkan hayranlık ve saygının doğurduğu bir “hasret kalma, uzak düşme” korkusudur. Bu yönüyle kesinlikle basit korkuya benzemez. Nitekim Ra’d sûresinin 21. âyetinde her iki sözcük de farklı anlamlarda kullanılmıştır:

Onlar, Allah’ın birleştirilmesini buyurduğunu birleştirirler, Rablerine haşyet ederler ve hesabın kötülüğünden korkarlar. Ra’d; 21.

Âyetteki “يخشون ربهم - yahşevne” ibaresi “haşyet”i [hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmayı],ويخافون - yehâfûne” ibaresi ise bilinen sade ve basit anlamlı korkuyu ifade etmektedir.

“Havf” denen basit korku duygusu bir yaradılış özelliği olarak herkeste var olmasına karşılık, içerdiği saygı ve hayranlık duyguları ancak çaba gösterilerek elde edilebilen “haşyet” duygusu herkeste olmaz. Basit korkuya [havf’a] kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ: Ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbirleri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından ya da vahşî hayvandan korkan onlarla karşılaşmamaya, onlara yaklaşmamaya gayret eder. Ama haşyet sahibi öyle değildir. O, haşyet duyduğuyla hep yakın olmayı arzular. Ondan uzak kalmaktan korkar. Ona derin bir sevgi, saygı ve hayranlık duyar. Onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder. Daima kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.

Haşyet, havf gibi yaradılıştan gelen bir duygu değildir. Haşyet duygusu sonradan oluşur. Bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrak ile doğru orantılıdır.

Haşyet hakkında Kur’ân’daki örneklerden bazıları aşağıdadır:

İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkarlar] . Evet, Allah güçlüdür, bağışlayıcıdır. Fâtır; 28:

Âyette “Kasr” sanatı yapılmıştır. Ancak bilgi sahiplerinin Allah’a karşı haşyet duygusuna sahip oldukları ifade edilerek onların bilgileri sayesinde Allah’ı bilgisizlerden daha iyi tanıyıp idrak edecekleri, O’nun gücü karşısında sonsuz bir hayranlık ve saygı duyacakları anlatılmak istenmiştir. Gerçekten de, atomun içini gören bir fizik bilgini, maddenin yapısındaki akıl almaz incelikleri bilen bir kimyacı, hücrelerin yapısını iyi bilen bir biyolog, tüm evreni incelemeye çalışırken sonsuz ahenkleri keşfeden bir astronomi veya astrofizik uzmanı ile sıradan bir kimsenin Allah’ı idraki ve Allah’a karşı duyduğu saygı ve hayranlık aynı değildir.

Allah’ın sonsuz gücünü ve programını [Rabb olma özelliğini] gören ve bilen bilginler, hissettikleri saygı ve hayranlıktan dolayı O’na uzak kalmaktan da, saygısızlık etmekten de korkarlar.

Allah’a saygı ve hayranlıkta peygamberler ve melekler ön plândadırlar. Zira onların Allah’ı tanıma ve idrakleri, başkalarının tanımasından daha ileri düzeydedir.

Onlar [peygamberler] , Allah’ın mesajlarını bildiriyorlardı ve O’na haşyet duyuyorlardı [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkuyorlardı]. Allah’tan başka kimseye haşyet duymuyorlardı [derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmuyorlardı] . Hesap görücü olarak da Allah yeter. Ahzab; 39

Kesinlikle onlar [melekler] Rabb’lerinin haşyetinden [Rabb’lerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O’ndan uzaklaşma korkusundan] tir tir titrerler.” Müminun; 57:

O, onların [meleklerin] önlerinde olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat [dünyada yardım ve aracılık] edemezler. Bununla birlikte onlar O’nun haşyetinden [O’na duydukları derin saygı ve sevgiden dolayı ondan uzaklaşma korkusundan] tir tir titrerler.” Enbiya; 28

İşte, İslâm’daki Allah korkusu bu haşyet duygusudur, sıradan bir korku değildir. Surenin 10. âyetinde öğüt alacakları belirtilenler de bu özelliğe sahip olanlardır. Bu özellikteki kimseler, İbrahîm sûresinin 52. âyetinde de “ulü’l-elbab [akıl ve vicdanı temiz olanlar]” olarak nitelenmişlerdir.

Haşyet konusu ile ilgili olarak şu ayetlere bakılabilir: Ya Sin 11, Naziat 45, Ta Ha 3, 44, Enbiya 49, Fatır 18, Kaf 33, Maide 44, 52, Tövbe 18, Nur 52, Beyyine 8, Zümer 23, Ahzab 37, Bakara 74 ve Haşr 21.

H.Yılmaz

10. (Allah’a) saygı duyan kişi öğütten yararlanacaktır.

Bu ayette yer alan yahşa fiili, “haşyet” denen duyguyu ifade etmektedir. “Haşyet”, muhatabın yüceliğinden kaynaklanan bir duygudur. Allah’a duyulan tazim, hürmet, sevgi ve yüceltmeyi içerir; bu duygu Kuran da devamlı olarak övülür. Haşyetin kaynağı bilgidir. “Yüce Allah’a kulları içerisinden sadece âlimler hakkıyla saygı duyarlar” (Fatır 35/28) ayetinde vurgulanan husus budur. Haşyet aynı zamanda meleklerinde bir sıfatı olarak Kuran da yer almaktadır. (Enbiya 21/28) Anlaşılan o ki haşyet, sahibini olgunlaştıran bir değerdir ve âlimler ile melekleri nitelendirmektedir.

Allaha kimlerin saygı duyacağı ancak öğüt verme işleminden sonra ortaya çıkacaktır. Öğüt almak elbette öğüt verilmesinden sonra gerçekleşebilir.( Yasin 11) de haşyetin uyarı ile ilişkisine dikkat çekilmektedir. Buradan hareketle, izah etmeye çalıştığımız ayete göre de haşyetin, insanlar için öğüdün sonucu olarak gerçekleşeceğini söylemek bir yanılgı olmasa gerektir. Her öğüdün ftrata ve bunun doğru bir şekilde yapılması durumunda faydasının olacağı açıktır.

M.Okuyan

 

Allah’a saygılı olan öğüt alır

Burada öğüt alanına “Allah’a saygı duyma” gibi bir özelliği olmalıdır. Burada saygı Kaf 45 te “Allah’ın tehdidinden korkma” ve Zariyat 55 te “iman” öğüdü etkili kılan, faydalı hale getiren alt yapıyı oluşturmaktadır. Saygı, korku ve iman tamamen psikolojik değer ve oluşumlardır.

B.Bayraklı

Korkan kimse, öğüt alacak.

Allah'tan sakınan ve korkan kimse... Demektir.

Ebu Salih, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Âyet; İbn Um Maktum hakkında inmiştir. El-Maverdî dedi ki: Allah'a kavuşacağını uman kimseler de öğüt alabilir. Şu kadar var ki, korkan kimselere öğüt vermek, uman kimselere öğüt vermekten daha etkilidir. O bakımdan, öğüt almak, her ne kadar korkmak (haşyet) ve ümit (Reca) ile alâkalı ise de yüce Allah, burada ümidi dışarda tutarak, doğrudan doğruya ve yalnızca haşyet ile ilgili olarak öğüt söz konusu etmiştir.

Verdiğin öğüt, her ne kadar ancak korkan kimselere faydalı oluyor ise de, sen öğüt verip, hatırlatmayı genel olarak herkese yap! Çünkü bu durumda sen, davet etmenin sevabını elde edersin. Bu açıklamayı el-Kuşeyrî nakletmiştir.

Kuduri

En azgın kimse ise öğütten kaçacaktır.

El-eşkaa kelimesi, şaki şeklinde “azgın”, (Hud 11/106) el-eşka kalıbında “en azgın, en kötü, en duyarsız kişi” (Leyl 92/15) şeklinde geçmekte, bir ayette ise “hakkı yalanlayıp ondan yüz çevirenler (Leyl 92/16) olarak tanımlanmaktadır. Taha 20/2 de teşka kalıbında “hayatı zindana çevirmek” anlamında fiil olarak da kullanılmaktadır. İşte böyleleri öğütten yüz çizerler, ona yanaşmazlar ve ondan yararlanmak istemezler.

Bir insan hakkında “bir şeyden kaçtı” diyebilmek için önce onu o şeye çağırmak gerekir. Çağırmadan, kaçmakla suçlamak doğru olmaz. Bu nedenle kişilere önce öğüt verilmeli ve değerlendirilmelidir.

İşte bu peşinden gelen ayet, öğütten azgınların kaçacağını, uzaklaşacağını ve sonunda cehennemi boylayacağını ifade etmektedir. M.Okuyan

(o azgın) En büyük ateşe girecek kişidir.

Kuranda ister fiil (sala, yasla, salla, yusallî vs.) ister mastar (tasliye), isterse isim (sal) olsunlar, “cehenneme atılmak” anlamına gelmektedir. (Nisa 4/115, Saffat 37/163, Vakıa 56/94, Hakka 69/31, İnfitar 82/15, Muttaffifin 83/16, Leyl 92/15) Hatta bu kelime, Meryem 19/70 te cehenneme yaslanmaya en elverişli olma ve adeta oraya ait olmayı ifade eden sıliyya kalıbında dahi gelmektedir.

Salat kelimesi, “Allaha yaslanmak, tercihini O’ndan yana belirlemek, O’nun değerlerine gönülden bağlı olmak” anlamlarında, dinin direği olan “namaz” ibadetinin adı olarak belirlenmiştir. “Birine salat etmek” demek, ona destek vermek demektir. Hz. Peygambere yönelik salat-selam onun için dua etmek anlamına geldiği gibi, ona destek olmak ve onun getirdiği değerlere gönülden teslim olmak anlamına da gelmektedir. Hz. Peygamberin yaşadığı dönemde bu ifade böyle anlaşıldığı ve uygulandığı için, Müslümanlar üstün gelmişlerdi. Şimdilerde, salat-selam denince sadece dua ile yetinerek Hz. Peygambere ve onun tebliğ ettiği dine yardım etmemek, salatın asıl anlamını yeterince kavramamaktan kaynaklanmaktadır.

Cehennem azabının “en büyük, en şiddetli azap” olduğu, Kuran da defalarca dile getirilmektedir. (Rad 13/34, Taha 20/127, Secde 32/21, Zümer 39/26, Kalem 68/33) Buna uygun olarak ayette getirilen el-kübra kelimesi, tıpkı Müddesir 74/35 te olduğu gibi, bu büyüklüğü ifade etmekte ve muhataplara açık bir bilinç kazandırmayı amaçlamaktadır. M.Okuyan 

Sonra o, ateşte ne (tam) ölür, ne de (tam) yaşar.

Bu ayet, öğütten yüz çevirip cehenneme gidecek olanların oradaki durumlarını anlatmaktadır. Cehenneme gidenler, ölümle işin bitmiş olmasını arzu edecekler,(Hakka 27), orada toprak olmayı (Nebe 40), hatta yok olmayı (İnşikak 11),isteyeceklerdir. Cehennemi görenler veya içerisine atılanlar oradan çıkartılmayı ve dünyaya geri döndürülmeyi dileyecekler (Müminun 99,100 Secde 12,20 – Fatır37 Mümin 11) ateşi uzaktan görenler, onun uğultusunu duyacaklar, dar bir yerden oraya atılınca da ölüp yok olmayı derin bir özlemle dile getireceklerdir.(Furkan 12-13)

İşte hem Ala suresinin bu ayeti, hem de (Taha 74). Ayet, cehennemde ölüm olmadığını, bu nedenle orada yeniden bir dirilmenin de söz konusu olamayacağını ve azap durumunun devamlı olacağını beyan etmektedir. Bu anlamın bir gereği olarak, ayete “orada ölmeyecekler ki dirilsinler”  anlamını vermek de mümkündür.

Azaptaki durum, ne ölümdür ne de hayat. Yok, olmak mümkün olmadığı için orada ölüm yoktur; oradaki sağ oluş da huzur içermediği için tam hayat anlamına gelmemektedir. Cehennemde ölüm ne tam ölümdür ne de yaşamak tam yaşamaktır. Ölüm ve hayat kavramları cehennemde anlamlarını yitirirler. Oraya gidecek olanları tarifi imkânsız bir sıkıntı beklemektedir. Buradan hareketle şunu belirtebiliriz: Yüce Allah işte bu ayetleriyle “ölüm” ve “hayat” kavramlarına yeni bir boyut kazandırmakta, kavramların sadece bilinenden ibaret olmadığını hafızalara kazımaktadır. Nitekim şehitlere ölü denmemesi, onların insanların anlayamayacağı şekilde diri olduğu gerçeği ”de (Bakara 154- Ali İmran 169) ölüm ve hayat kavramlarının farklı boyutlar içerdiğinin başka bir örneğidir.

M.Okuyan

Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır.

Bu ayetlerde hem cehennemin sürekliliği, hem de azaba karşı herhangi bir bağışıklılığın olmayacağı vurgulanmaktadır.

Kimlerin cehenneme gireceği, cehennemin sürekliliği ya da geçiciliği gibi konular ilerideki surelerde detaylı olarak gelecektir.

H.Yılmaz

Doğrusu kendini kurtarmıştır: Arınan kimse, Kendini fenalıklardan kurtarıp tezkiye edenler kesinlikle mutluluğa ereceklerdir.

تزكية - tezkiye”, “زكى - zekâ” fiilinden gelir. “زكى - zekâ”, sözlükte temizlik, paklık, artıp büyümek, feyiz ve bereket anlamlarına gelir.

Tezkiye”, temizlemek, geliştirmek, feyizlendirmek, büyütmek ve temize çıkarmak demektir.

Bir Kur’ân kavramı olarak tezkiye”, nefsini temizlemek, onu şirk, günah, nifak [ikiyüzlülük], rics [pislik], cehalet, kötü duygular ve benzeri şeylerden temizlemek, ona itaati ve takvayı [sakınmayı] öğretmek demektir.

“Tezkiye” Allah’ın bir emri ve bir ibâdet eylemidir. Bu anlamda tezkiye”, takvaya ulaşmak için çaba harcamak, insanı Allah’tan uzaklaştıracak her şeyden kaçmaya çalışmak, nefsi fücûr [iman ve din örtüsünü yırtıp atmak] sayılan şeylerden alıkoymaya gayret göstermektir. “Zekât sözcüğü de bu kökten gelmektedir.

H.Yılmaz

Doğrusu (bu dünyada günahlardan) arınan kişi mutluluğa ermiştir.

Kurtuluşun üç temel şartı

Surenin iniş zamanı dikkate alındığında, bu ayette sözü edilen arınmanın, her türlü şirk, küfür ve isyandan uzaklaşıp Allahın emirlerine sarılmak ve onları yerine getirmekle ilişkili olduğu ortaya çıkacaktır. Şirk ve küfürden arınmak la ilahe illallah demekle başlar, diğer bütün ilahi emirlere sarılmakla birlikte haramlardan kaçınmakla sonuç verir.

Müminun 23/4 te, kurtuluşa erenler arasında “arınmak için çalışanlar” ifadesi kullanılmaktadır. Her iki ayetteki maksadı birlikte düşündüğümüzde genel anlamda arınma amaçlı her türlü faaliyetin bu kapsama girdiğini söyleyebiliriz. Bunu gerçekleştirenler için hem bu dünyada söz konusu kötülüklerden kurtulmak, hem de ahirette tarifi imkansız cennet ödülleriyle buluşturmak mümkün olacaktır.

Şems 92/8-9 u dikkate aldığımızda, yorumunu yaptığımız bu ayetteki arındırmanın, takvayı artırmak, yani nefse yerleştirilen takvaya yatırım yapmak olduğu da söylenebilir. Bakara 2/197 deki takva azığını hazırlama işlemi de bu şekilde anlaşılmalıdır. Bu durumda, arındırma işleminin hayat boyu süreceği ve kurtuluşun ahirete yönelik bir müjde olduğu sonucuna varılmış olur. Arınmaya çalışmak dünya hayatını içerir. Zaten ayetteki fiilin tezekka şeklinde getirilmesi bunun bir süreç halinde gerçekleşeceğini ortaya koymaktadır. Bu kalıp, bir işin gerçekleşmesinde sürecin gerekliliğini ifade eder.

Arınmış olmanın tam anlamıyla ne demek olduğu veya kimin arınmış olduğu, ahirette belli olacaktır. Bu nedenle, haksız yere kendini temize çıkaranlar, bir anlamda arınma iddiasını ispatlayamayanlar Kuran’da kınanmaktadır. Arınmışlık nitelendirmesini yapmak sadece Yüce Allah’a aittir.(Nisa 4/49, Nur 24/21, Necm 53/32)

M.Okuyan

Muhakkak felah buldu, kendini fenalıklardan kurtarıp murada erdi temizlenen, vaaz ve öğüdü dinleyip temizlenen, feyiz alan, kalbini şirkten ve kötü ahlâktan, bedenini maddî ve manevî pisliklerden temizleyip iman ve ihlas, gusül ve abdest ile arınan ve zekâtını verip Allah'ın huzuruna temizce çıkmak için çalışan

H.Yazır

Temizlenenler, Rabbinin adını anıp O’na dua edenler, mutlaka kurtuluşa erecektir.

Ayette geçen salla bazılarının dediği gibi “namaz kılmak” değildir. Çünkü bu sure Mekke’de inen surelerin ilk sıralarında gelmiştir. O dönemde namaz farz kılınmamıştı. Müddesir 43 te olduğu gibi, burada salla da “Allah’a yönelmek, Allah’a kulluk etmek ve O’na dua etmek” anlamına gelmektedir.

8. ayette geçen başarının yolunu kolaylaştırmak, kurtuluşa ermektir. Gönlünü tevhit inancı ile şirk kirinden temizleyip Allah’a kul olan kişi, kurtuluşu, zaferi ve mutluluğu mutlaka yakalayacaktır.

B.Bayraklı

Buradaki zikir ifadesi, Allah’ı hem kalple hem de lisanla zikretmek şeklinde iki anlama gelebilir.

S.Ateş

Rabbinin adını anan (kişi mutluluğa ermiştir). Ona kulluk eden kişi mutluluğa ermiştir.

Yüce Allah’ı adını çokça anmak, yani onu zikretmektir. Ayetteki bu ifade, surenin “Yüce Rabbinin adını tesbih et” şeklindeki ilk emriyle uyumludur. Buradan hareketle, “tesbihle” zikrin birbiriyle yakın ilgisinin olduğunu, tesbih emrinin insanlar tarafından zikirle de karşılanabileceğini söyleyebiliriz.

Yüce Allahın adını anmak, “Allah” ı anmak demektir. Ayette Allah kelimesinin değil de, Rabb kelimesinin kullanılmış olması, Allah’ı hatırda tutmak anlamında sonucu değiştirmez. Ancak Rab kelimesi, başka yönlerden çok önemli mesajlar içermektedir. “Sahip, efendi, idare eden, terbiye eden ve yetiştiren” gibi anlamlara gelen rab kelimesi, Hz. Peygamberin sahipsiz olmadığını, onu daima destekleyen varlığın Yüce Allah olduğunu beyan etmektedir. Bu kelimenin kullanılmasıyla, bir taraftan Hz. Peygamber ve inananlar motive edilirken, diğer taraftan karşıtlarına gözdağı verilmektedir.

Taberi’nin de ifade ettiği üzere, buradaki maksadın “Allah’ı zikretmek, Ona dua etmek ve O’na yönelmek” olduğu bazı âlimlerce de benimsenmiştir. Dolayısıyla salat kelimesini, “yaslanmak” anlamından hareketle, “Allaha yöneltilen, O’nun rızası için yapılan, tercihi Allahtan yana belirlenmiş olan her türlü tevhit eylemi” olarak anlamak, namazı da diğer ibadetleri de kuşatacaktır “Allaha yaslanmak ve O’ndan istemek” şeklindeki bütün yakarışlar Allahtan yana olmayı ortaya koyan ve O’nun vazgeçilmezliğini ilan eden davranışlardır. Kurtuluşun başkaca sağlanabilme yolu yoktur. M.Okuyan

Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz.

Yani, “Fakat siz ey gafil insanlar, temizlenmeye çalışarak kurtuluşa erecek yerde, öyle yapmıyorsunuz da o kurtuluşa her şeyi tercih ederek basit hayatı, dünya hayatını istiyorsunuz. Onun süsünü, yemesini-içmesini, kadınlarını, lezzetlerini öne alıyor, bunlara öncelik tanıyor, bunlarla meşgul olmaktan ve o yolda mal harcayıp tüketmekten hoşlanıyorsunuz da ahirette esenlik ve mutluluğu hazırlayacak temiz ve güzel amelleri arkaya atıyorsunuz.”

Kur’ân’da birçok yerde geçen “el-hayâtü’d-dünya” tamlaması, meal ve tefsirlerin çoğunda Türkçeye “dünya hayatı” olarak çevrilmiştir. Yapılan bu çeviri “insanların yeryüzünde yaşadıkları hayat” olarak anlaşıldığı ve bu nedenle de yanlış anlamaya yol açtığı için hatalı bir çeviridir. Buradaki “dünya” sözcüğü, üzerinde yaşadığımız gezegen olan Dünya değil, Arapçada “en aşağı, en adî, en basit” anlamlarına gelen bir sıfattır. Dolayısıyla bu tamlama da bir isim tamlaması değil, bir sıfat tamlamasıdır. Bu noktalar gözetilerek doğru çevrildiğinde, “el-hayâtü’d-dünya” ifadesinden, ne kadar ihtişamlı olursa olsun, yeryüzündeki hayatın en aşağı, en adî, en basit olduğunun vurgulandığı anlaşılacaktır.

H.Yılmaz

Fakat siz (ey inançsız insanlar), dünya hayatını tercih ediyorsunuz.

Ayetin başındaki bel edatı, önceki ayetlerde sözü edilen hakikatlere rağmen yapılan tercihe dikkat çekmekte, dünyaya yönelik tercihin daha baştan yanlış olduğu bu edatla belirtilmiş olmaktadır. Bel edatı, “bilakis” şeklinde kendisinden önceki ifadenin tersi bir anlam verir. Bu durumda ayetlerde şu mesajın kast edildiğini söyleyebiliriz.

“Kurtuluş ve arınmanın yolu, Allah’ı anıp O’nun için fedakârlık yapmaktan geçmesine rağmen, sizler hala dünya hayatını tercih ediyorsunuz” Benzer bir ifade Kıyamet suresinde geçmekte, orada da insanların dünyaya yönelik sevgi ve tercihleri kınama içerikli bir üslupla dile getirilmekte, ancak “tühıbbu”  kelimesi kullanılmaktadır. (Kıyamet 20-,21) ayetteki “tü’sirune “ fiili, “tercih etmek” demektir ve burada nankör insanların dünyayı tercihlerini ifade etmektedir. Ayrıca (Naziat 37-39) a göre bazı insanlar azgınlıkları gereği dünya hayatını tercih etmekte ve onun sonucunda cehennemi boylamaktadırlar. Bu ifadeden anlaşılıyor ki, dünya hayatını tercih edenler bütün insanlar değil, insanların azgın olanlarıdır.

İşte azgın insanlar, ahirete genellikle inanmadıkları veya onu çok uzakta Kabul ettikleri için yakın olan dünya hayatını tercih etmektedirler. Onlar ahireti uzak görseler de ahiret çok yakındır. (Mearic 70/6-7)

M.Okuyan

Fakat siz, ey gafil insanlar! O kurtuluşu her şeye tercih ederek o temizlenmeye çalışacak yerde öyle yapmıyorsunuz da dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Onun süsünü, eğlencesini, yemesini, içmesini, kadınlarını, lezzetlerini öne alıyor, bunlara öncelik tanıyor, bunlarla meşgul olmaktan ve o yolda mal harcayıp tüketmekten hoşlanıyorsunuz da ahiret esenlik ve mutluluğunu hazırlayan temiz ve güzel amelleri arkaya atıyorsunuz. Bayram yapmak istediğiniz vakit de temizlik, sadaka verme, zikir, namaz, hayır ve iyilikler gibi sonu kurtuluş olan işlerden çok, gelip geçici dünya lezzetlerinden zevk alıyorsunuz. Ki bu da iki kısımdır:

BİRİSİ, ahireti hiç hesaba katmayarak yalnız dünya lezzetlerine bağlanmaktır ki bu, "Bize kavuşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olup onunla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden gafil olanlar. İşte bunların, kazandıkları sebebiyle varacakları yer cehennemdir." (Yunus, 10/7-8) ölçütüne göre Allah'a kavuşmayı arzu etmeyip sade dünya hayatına razı ve onunla tatmin olan v e ibadet etseler bile yalnız "Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver."(Bakara, 2/200) diyenlerin halidir ki bunlar, "Onun ahirette hiçbir nasibi yoktur."(Bakara, 2/200) âyeti gereğince ahiret hayatından nasipleri olmayan ve "O kimse ki en büyük ateşe girecek tir. Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır." hükmünce o büyük ateşe yaslanacak olan bedbahtlar, kâfirlerdir.

BİRİSİ de, "Ey Rabbimiz! Bize hem dünyada hem de ahirette iyilik ver."(Bakara, 2/201) demekle beraber ikisi karşılaştığında dünyayı ahirete tercih edenler, dünya zevki için ahireti feda eyleyen gafil veya asi müminlerdir.

Bunların da "İşte onlar için kazandıklarından bir nasip vardır."(Bakara, 2/203) âyeti gereğince kazançlarına göre ahiretten bir nasipleri vardır.

H.Yazır

Sabit, Enes’ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ebu Musa ile birlikte yol alıyordu. İnsanlar da konuşuyor ve dünyayı söz konusu ediyorlardı. Ebu Musa dedi ki:

"Ey Enes, şu kimselerden herhangi birisi neredeyse dili ile bir deriyi kesip parçalayacak gibi oluyor. Gel biz de bir an olsun Rabbimizi hatırlayalım." Sonra: "Ey Enes" dedi, "insanları alıkoyan nedir? Onları gerileten nedir?" Ben:

"Dünya, şeytan ve arzulardır." dedim. O:

"Hayır" dedi fakat dünya onlara acilen verildi, âhiret ise gayb kılındı. Allah'a yemin ederim ki, eğer onlar ahireti görmüş olsalardı, asla hiçbir şeyi ona denk tutmaz, onun hakkında asla tereddüt etmezlerdi. Kuduri

Oysa âhiret daha hayırlı [önemli] ve devamlı kalıcıdır.

İnsan psikolojisi, para, mal, mevki, şöhret gibi ancak ölüme kadar elde kalabilen kazanımlar konusunda oldukça tatminsizdir. Hele bu insan âhirete inanmıyor da hayatını sadece bu dünyadaki varlığından ibaret sanıyorsa, hissettiği tatminsizlik de yerini daha derin bir huzursuzluğa bırakacaktır. Çünkü giderek ölüme yaklaşma duygusu ona daha fazla tatminsizlik getirecek, önceden belirlenen hedefler gerçekleştikçe yeni ve daha yüksek beklentilere kapılacaktır. Elindekileri muhafaza etmek için hep kötümser senaryolar üretecek ve ona göre önlemler almaya çalışacak, elde edilemeyen beklentiler ise giderek ıstıraplı birer hayal kırıklığına dönüşecektir.

Oysa âhirete inancı olan insan, gerçek başarının Teğabün sûresinin 16. âyetinde bildirildiği gibi, nefsin bencillik ve cimriliğinden korunmak olduğunu bilir ve para, mal, mevki, şöhret gibi geçici başarıların bile yok edemeyeceği tatminsizlik hastalığına yakalanmaz. Dolayısıyla tatminsizliğin insanı adım adım sürüklediği huzursuzluk çukuruna da düşmez. Hatta bu dünyada sıkıntı ve üzüntü çekse bile ümitsizliğe düşmez, kötümserliğin bataklığına saplanarak psikolojisini bozmaz. Çünkü böyle bir insanın temel amacı dünyada bırakıp gideceği geçici tatmin vasıtaları sağlamak değil, Allah’ın rızasına ulaşarak “sürekli kalıcı” olan kazanımlar elde etmektir.

H.Yılmaz

Hâlbuki âhiret, hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır.

Yani âhiret yurdu olan cennet "daha hayırlı" daha üstün, dünyadan daha sürekli "hem de daha kalıcıdır."

Peygamber (sav) şöyle buyurdu:

"Ahirette dünya ancak sizden herhangi bir kimsenin parmağını denize daldırması gibidir. (Parmağını çıkardıktan sonra) denizden ne aldığına bir baksın.”

Bu hadis sahih olup daha önceden (Al-i imrân, 3/190-200. ayetlerin tefsiri, 17. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Malik b. Dinar dedi ki: Eğer dünya sonu gelen altın, âhiret ise kalıcı olan bir testi türünden olsaydı, şüphesiz ki kalıcı bir testinin, sonu gelecek olan altına tercih edilmelidir. Üstelik âhiret kalıcı olan altından, dünya ise sonu gelen bir testi türündendir. Kudu

Haberiniz olsun ki, bu öğüt, yani ahiretin dünyadan hayırlı ve devamlı olduğunun hatırlatılması, yahut buyurularak temizlenenin kurtulduğunun haber verilmesi veya bu surenin içerdiği mânâlar, yani Kur'ân'ın indirilip okutulması ve ezberlenmesi ile en kolay olanı elde etmeyi içeren Muhammed (s.a.v.)'in peygamberlik görevinin başarılı olacağı müjdesi ilk sahifelerde vardır. Önceki peygamberlere verilmiş olan sahifelerde, kitaplarda zikredilmiş ve vaat edilmiştir.

H.Yazır

Bu iki isim, geçmiş vahiylerin sadece birer örneği olarak verilmiş ve böylece, insanoğlunun dinî tecrübesinin devamlılığı ve bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen temel hakikatlerin aynılığı gerçeği bir kez daha vurgulanmıştır. (Karş. Ayrıca 53:36 vd.) Lafzen, “[bir kitabın] yaprakları ”nı veya “kağıt tomarları ”nı gösteren Suhuf (tekili sahife) ismi, en geniş anlamıyla kitab kelimesi ile eş anlamlıdır (Cevheri): bu nedenle, yukarıdaki bağlamda, “vahiyler” olarak çevirdim. 

M.Esed

İbrahim ve Mûsâ’nın sahifelerinde.

Yukarıda belirtilen vaat, özellikle de İbrahim (as) ve Mûsâ (as)’ya indirilen vahiylerde de yapılmıştı. Bu iki peygamber ve sahifeleri sadece geçmiş vahiylerin birer örneği olarak verilmiş ve böylece insanoğlunun dinî tecrübesinin devamlılığı ve bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen temel hakikatlerin aynı oluşu gerçeği bir kez daha vurgulanmıştır. Tekil hali “sahife” olan ve lâfzen “ [bir kitabın] yaprakları “nı veya “kâğıt tomarları “nı gösteren “صحف - suhuf” sözcüğü, en geniş anlamıyla kitaptaki her bir “necm ”in [vahy parçasının] yazılı olduğu nesneyi belirtmektedir.

İleride görüleceği gibi, Necm sûresinin 36-54. Ayetlerinde, İbrahim ve Mûsâ’nın sahifelerinde bulunanlardan somut örnekler verilmiştir.

H.Yılmaz

Şüphesiz bunlar, önceki sayfalarda, İbrahim’in ve Musa’nın sayfalarında da vardı. B.Bayraklı

Bunun anlamı şudur: Önceki vahyin kültürüne sahip olanlar, sonraki vahye inanmakta zorluk çekmemelidir. Mekke’de inen ilk surelerden birinde geçmiş vahiylere işarette bulunulması ve gönderme yapılmasının amacı bir ortak vahy, iman zemini oluşturmaktadır.

Nedir bütün vahiylerin Ala suresine göre temel ilkeleri? Allah’ı tesbih etmek, O’nun yaratıcı ve yol gösterici olduğunu, insanı bilgilendirdiğini, her şeyi bildiğini, başarıya giden yolu kolaylaştırdığını, fayda verdiği kişi ve ortamlarda öğüt vermenin zorunlu olduğunu, öğüt almayanların istikbalinin ateş olduğunu, ahireti tercih etmenin çok önemli olduğunu bilmek, inanmak müşterek bir dini alan oluşturmaktadır.

Kuran’a girdiğinizde bu müşterek ahlaki temel ilkelere başkalarını da ilave etmek mümkündür. Mesela:

“Yoksa Musa’nın, ahdine vefa gösteren İbrahim’in sahifelerinde yazılı olanlar kendisine haber verilmedi mi? Gerçekten hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenemez. İnsan için kendi çalışmasından başkası yoktur. Çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir. Şüphesiz en son varış Rabbinedir. Doğrusu güldüren de ağlatan da O’dur. Öldüren de dirilten de O’dur.” (Necm 53/36-44)

Bu örnekleri çoğaltmamız mümkündür. Fetih suresinin 29. Ayetinde yer alan Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğu, onunla beraber olan müminlerin şahsiyetleri hem Tevrat, hem de İncil’de yer almıştır.

Hz. Âdemin oğullarının durumu, bir insanı öldürmenin, kurtarmanın ve fesat çıkarmanın ne anlama geldiği Hz. Musa’ya, yani İsrâiloğulları’na indirilen vahiyde de yer almıştı. (Maide 5/27-33)

B.Bayraklı

Şüphesiz bu (anlatılanlar), önceki vahiylerde, (mesela) İbrahim ve Musa’nın sahifelerinde de vardı.

Bu ayetler Kuran’ın mesaj içerikli ayetlerinin ve temel konularının önceki mesajlarda bulunduğunu göstermektedir.

Şuara 26/192-196. Ayetler oldukça dikkat çekicidir. “Şüphesiz bu mesaj, elbette âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir; onu güvenilir ruh (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, apaçık Arapça bir lisan ile senin kalbine getirmiş, indirmiştir. Yine şüphe yok ki, bu mesaj, öncekilerin hikmet dolu sayfalarında da vardı.”

Yüce Allahın ilk peygamberden son peygambere kadar gönderdiği bütün mesajların ortak adı “İslam” dır. Hz. Nuh a kadar neler vahyedilmişse, şeriat olarak Hz. Muhammed’e de onlar vahyedilmiştir. (Şura 13) Ayrıca önceki ümmetlerin inanırlarına da Yüce Allah tarafından “Müslüman” adı verilmiştir.(Hac 22/78, Al-I İmran 3/52, Araf 7/126) Hiçbir günah yüklüsünün başkasının yükünü yüklenmeyeceği, insana sadece kendi yaptığının fayda vereceği, yaptığı işlerin kendisine gösterilip, yaptıklarının tam karşılığının verileceği bilgisi hem Hz. Musa’nın, hem de Hz. İbrahim’in sahifelerinde bildirilmiş gerçekler olarak bizlere sunulmaktadır.(Necm 36-41)

“Sahife” ile “kitap” arasında anlam içeriği bakımından herhangi bir fark yoktur. Bir peygamberin sahifeleri demek, ona verilen kitap demektir. Yani ona verilen ilahi mesaj anlamına gelmektedir.

Yüce Allah, insanlığa vahiy gönderirken onları birbirinin karşıtı veya zıttı olarak göndermiş değildir. Resuller de birbirinin rakibi değil, birbirinin onaylayıcısı ve destekleyicisidir. Enam 6/83-90 da pek çok peygamber zikredildikten sonar, Yüce Allah Nebi as. a “Sen de onların hidayetine uy” talimatını vermiş, hidayetin herkes açısından aynı değeri ve anlamı ifade ettiğini belirtmiştir.

Ahkaf 46/9 da şöyle bir ifade yer almaktadır: “De ki: ben peygamberlerin ilki değilim; bana da size de ne yapılacağını bilmiyorum” Ayette geçen bid kelimesi, bir taraftan “bidat” anlamına geldiği gibi, diğer taraftan da “türedi öncesi olmayan” anlamına gelmektedir. Demek ki Hz. Muhammed ilk nebi değildi; resullük anlamında herhangi bir bidat da ortaya koymuyordu; çünkü nebilik kurumu onunla başlamamıştı. O peygamber zincirinin son halkasıydı; risalet kurumu onunla bitirilmiştir.

Hz. Muhammed’in nebiliğin în evrenselliği ve bütün insanlara gönderilmiş oluşu da, anlamını Kuran’ın bu yönünden almaktadır. Bozulmamış bir inanç sahibi, Kuran vahyi ile karşılaştığında onu yadırgamayacak, adeta kendi çocuğunu tanır gibi, mesajı veya Hz. Muhammed’i tanıyacaktır. (Bakara 2/146, Enam 6/20) Nitekim Maide 5/82-84 te böyle insanların varlığından söz edilmekte ve itiraflarına uzun uzun yer verilmektedir.

Kitap ehlinden öylesi vardır ki, kendisine bir hazine emanet etsen, zerresine tenezzül etmeden onu sana iade eder; öylesi de vardır ki bir dinar versen, dünyayı başına yıkmadan, başına dikilmeden onu sana geri vermez. (Al-I İmran 3/75) Demek ki kitap ehli insanlar tek tip değil, çeşitlilik arz etmektedirler. Onların övülenleri Kuran’ında emrettiği hareketleri yapan, yani Kuran ahlakını taşıyanlardır.

Al-i İmran 3/113-115 te, kitap ehlinden bazılarının gece boyunca Allah’ın ayetlerini okudukları, sağlam bir duruş sergiledikleri ve secdelere kapandıkları belirtilmektedir. Bunların Allah’a ve ahiret gününe inandıkları, iyiliği emredip kötülüğü yasakladıkları, hayırda yarıştıkları ve salih kullardan olmayı hak ettikleri beyan edilmekte, yatıkları hiçbir fedakarlık ve hayrın inkar edilmeyeceği, dahası onların da muttaki oldukları ifade edilmektedir.

Al-i İmran 3/199 da, kitap ehlinden bazılarının hem kendilerine indirilmiş olana, hem de bizlere indirilene iman ettikleri, Allah’a derin bir saygı içerisinde boyun eğdikleri ve Allah’ın ayetlerini az bir dünyevi bedel karşılığında satmadıkları, bu nedenle ödüllerinin de Yüce Allah katında tam olduğu açıkça beyan edilmektedir.  M.Okuyan