(Câsiye - 32.Ayet)

<< Geniş Meal

Gâşiye

Yani, Kıyamet Günü'nden.M.Esed

Bu ifade ile kıyamet kastedilmektedir. Yani o afetler kainatı tamamen kaplayacaklardır. Burada ahiret toplu bir şekilde ifade edilmiştir. Bu safha, dünyanın alt-üst olarak ortadan kalkmasından sonra başlayacağı ve insanlar diriltildikten sonra, Allah'ın huzurunda bulunacakları, ceza ve mükâfatın verileceği şeklinde tüm merhaleleri ile açıklanmıştır. Mevdudi

Sure, insanların başına gelecek ve kurtulmalarının mümkün olmayacağı büyük felakete dikkat çekilerek peygambere ve tüm dinleyenlere yöneltilen bir soru başlamıştır. Bu soru, cevabı belli olan bir sorudur ve anlamı  “Kuşatan’ın haberi sana gelmiş bulunmaktadır” demektir.  Haberi gelen bu olay, dehşet ve korku­tucu halleriyle bütün mahlûkatı kapsayacak olan kıyamettir. Bu ifadeler ile müşrikler korkutulmakta, müminler de müjdelenmektedir.
Kıyametin tüm insanlığı sarıp sarmalayacağı, cehennemin de inkârcıları kuşatacağı birçok ayette bildirilmiştir.

De ki: “Herkes beklemektedir. Siz de bekleyiniz. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolu bulduğunu yakında; olacak o vak’a olduğu -ki onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir-, yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği ve sizler üç eş [sınıf] olduğunuz zaman bileceksiniz.” (Ta Ha/135, Vakıa/1- 7)

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrahim/48- 51)

Yoksa bunlar Allah’ın azabından hepsini saracak bir felaket gelmesinden veya farkında değillerken ansızın kendilerine saatin gelmesinden güven içinde midirler? (Yusuf/107)
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kafirleri kuşatıcıdır. Ve O, ‘yapmış olduğunuzu tadın!” der. (Ankebut/55)

Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zalimleri işte böyle cezalandırırız. (Araf/41)  H.Yılmaz

Vech ifadesi ile insanın kendisi kastedilmektedir. Çünkü insanların en önemli azalarından biri yüzleridir. İnsanlar yüzlerinden tanındığı gibi, ayrıca iyi ya da kötü bir durumda oldukları da yüzlerinden anlaşılır. Bu nedenden ötürü bazı insanlar yerine, bazı yüzler ifadesi kullanılmıştır. Mevdudi

Dünyâda saygı göstermeyen, Allah'ın önünde eğilmeyen, Allah için çalışmayan yüzler, bugün saygı göstermekte, çalışmakta ve boyunlarına, ayaklarına vurulan zincirleri çekerek azâb verici işleri yapmakta, yorulup bitkin düşmektedirler. S.Ateş

Kur'an'ın bazı yerlerinde, cehennemliklerin zakkum ve irin'den başka yiyeceklerinin olmadığı ifade edilirken, burada kuru bir diken'den başka yiyeceklerinin olmadığı anlatılmaktadır. Bu iki farklı ifade arasında bir çelişki yoktur, çünkü cehennemde farklı farklı dereceler vardır. Cehennemliklerin suçlarına göre, yani her suç için, ayrı bir azabın verilmesi sözkonusudur. Şu şekilde de anlaşılması mümkündür. Onlar zakkum yemekten kaçınacaklar ve onlara irin verilecektir. Ondan da kaçınacaklar ve bu kez onlara yemeleri için kuru diken verilecektir. Kısaca onlara sevdikleri bir yiyecek verilmeyecektir. Mevdudi

Kiffâl'e göre, (Râzî'nin naklettiği üzere,) bu tür cehennem yiyecek ve içecekleri, tam bir ümitsizliğin ve alçalmanın simgesidir. Kurumuş haliyle acı ve dikenli bir bitkiyi ifade eden (Cevherî) darî‘ ismi, “o, küçüldü/aşağılandı” veya “gururu kırıldı” anlamlarına gelen dara‘a veya dari‘a fiilinden türetilmiştir: açıkça mecazî anlamda kullanılan bu ifadeyi “kuru dikenlerin acılığı” olarak çevirmemin sebebi budur. Benzer mecazî bir anlam, Kur’an'da çok sık zikredilen hamîm terimini hatırlatan, 5. ayetteki “kaynar bir pınar” ifadesine de yüklenebilir (bkz. 6:70'in son cümlesi ile ilgili not 62). M.Esed

Bu ayetlerde, غاشيةğâşiye” diye nitelenen olay anında meydana gelecek hallerden müşriklere yönelik olanlar kısaca nakledilmektedir: “Yüzler [kişiler] var ki, o gün çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen eğilmiş, zillete düşmüştür, onlar kızışmış bir ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan sulanırlar. Onlar için güç vermeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur.”
وجوهVücûh [yüzler]” sözcüğü ile kişilerin “zat”ları kastedilmiş olup ayette bir “cüz’iyyet mecaz-ı mürseli” yapılmıştır. Kast edilen kimseler bizzat o yüzlerin sahipleridir. Sözü edilen bu yüzler ise, o gün bürünecekleri nitelikler itibariyle inkârcıları temsil etmektedir. Vesikalık fotoğraftaki bir yüz nasıl o kişinin bütün varlığını temsil ediyorsa, “yüz” sözcüğü de Arapçada varlıkların en belirleyici organı olması sebebiyle o yüzün ait olduğu varlığı temsil eder.
Suçluların ahiretteki zelillikleri; kızgın ateşe sokulmaları, kaynar su, irin içirilmeleri, diken yedirilmeleri ve diğer aşağılanma şekilleri birçok ayette dile getirilmiştir. Bu ayetlerden bazılarını naklediyoruz:

Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! (Secde/12)

Ve sen, onları aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ona [ateşe] sunulduklarını göreceksin. İman etmiş kimseler de: “Şüphesiz zarara uğrayanlar, kendilerini ve ehillerini [ailelerini, yakınlarını] kıyamet günü zarara uğratmış olan kimselerdir.” dediler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. (Şûra/ 4)

O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın. (Ta Ha/108)

Artık siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını,  O’na [Allah'a] karşı fitneye sürükleyemezsiniz [ateşe atamazsınız]. (Saffat/161- 163)

-Onu yakalayın sonra da bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın onu. Sonra da onu yetmiş arşın zincir içerisinde onu oraya [cehenneme]sokun! Şüphesiz o, büyük Allah'a inanmıyordu. Miskinin yiyeceği üzerine teşvik de etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun için hiçbir sıcak dost yoktur. Sadece hata edenlerin yiyeceği olan bir irinden başka yiyecek de yok. – (Hakkah/30 37)

Ve kim kendisine doğru yol apaçık ortaya çıktıktan sonra Elçi’ye karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasını izlerse, Biz onu döndüğü şeye döndürürüz ve onu cehenneme sokarız. O da ne kötü bir gidiş yeridir! (Nisa/115)

Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahman/44)
Ve de ki: “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

-Onu yakalayın sonra da bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın onu. Sonra da onu yetmiş arşın zincir içerisinde oraya [cehenneme] sokun! Şüphesiz o, büyük Allah'a inanmıyordu. Miskinin yiyeceği üzerine teşvik de etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun için hiçbir sıcak dost yoktur. Sadece hata edenlerin yiyeceği olan bir irinden başka yiyecek de yok. (Hakka/30- 37)

Kesinlikle Bizim yanımızda bukağılar ve cahim/cehennem var.
Boğazdan zor geçen bir yiyecek, can yakıcı bir azap var. (Müzzemmil/12,13)

Şüphesiz Biz onu zalimler için bir fitne kıldık. (Saffat/63)

Şüphesiz zakkum ağacı, aşırı günahkârların yiyeceğidir. O,  erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhan/43)
De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde/ randevu yerine mutlaka toplanacaklardır. Sonra şüphesiz siz, ey sapıklar, yalanlayıcılar! Kesinlikle zakkumdan bir ağaçtan yiyeceksiniz de karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Sonra da onun üstüne kaynar su içeceksiniz. Hem de susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.” İşte bu, din gününde onların ziyafetleridir. (Vakıa/52)

Kur’an’ın bazı yerlerinde cehennemliklerin zakkum ve irinden başka yiyeceklerinin olmadığı ifade edilirken, burada kuru bir dikenden başka yiyeceklerinin olmadığı anlatılmaktadır. “Kuru bir diken” ile “işe yaramaz, insan yiyeceği olmayan, azap edilenlerin de yemeyeceği bir yiyecek” kastedilmiş ve müşrikler aşağılanmıştır.

2. ayetteki “çalışmış, yorulmuş olmasına rağmen” ifadesinden, sözü edilen inkârcılar grubunun bir şeyler yapmış oldukları ama emeklerinin boşa gittiği anlaşılmaktadır. Zira imansız olarak işlenen amellerin işe yaramayacağı, teraziye konmayacağı birçok kez ihtar edilmiştir:

De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi?
Onlar, kendileri sanat/sanayi olarak, güzellik ürettiklerini sanırken basit hayatta çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.”
İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz].
İşte, inkâr etmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle,  onların cezaları cehennemdir. (Kehf/103-  106)

Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslam’dan başka din arayan kimse] ahirette zarar edenlerden olacaktır. (Al-i Imran/85)

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkarcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın  - onu fidye verseler bile -  asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/91) H.Yılmaz

Yani onlar, çektikleri meşakkatlerden ve işledikleri salih amellerden sonra, ahirette tüm bunların karşılığını görecekler ve memnun olacaklardır. Ayrıca kesinlikle emin olacaklardır ki, dünyada salih ameller işlemeleri takva üzerine hayatlarını sürdürmeleri, heva ve heveslerini terk ederek, Allah'ın emirlerini yerine getirmek için dünyadaki musibet ve zahmetlere katlanmaları, ahiret için zararı göze almaları ve dünyadaki lezzet ve nimetlerden vazgeçmeleri, tüm bu nimetler karşısında gerçekten değermiş! Mevdudi

Veya: "Sen orada boş söz işitmezsin.." Bir kırâate göre de: "Orada boş söz işitilmez" anlamı vardır. Fakat daha önce "yüzler" geçtiğinden, işitenlerin, bu yüzlerin sâhibi insanlar olması daha uygundur. S.Ateş

Bu, Kur'an'ın bir çok yerinde 'büyük nimet'ten sayılmıştır. Bkz. Meryem. an: 38, Tur. an: 18, Vakıa. an: 13, Nebe, an: 21 Mevdudi

Lafzen, “bir pınar” -ama, Zemahşerî ve İbni Kesîr'in işaret ettiği gibi, tekil biçimdeki kullanılış, burada “pınarların çokluğu”na işaret eden bir cins ismi anlamı taşımaktadır. Bu hayat veren nesne mecazı, Kur’an'daki cennet tasvirlerinde sıkça kullanılan “ırmaklar” (enhâr) ifadesi ile benzerdir. M.Esed

Yani dolu kadehler onların sürekli önlerinde bulunacak ve isteme ihtiyacı bile hissetmiyeceklerdir. Mevdudi

İnkârcılarla ilgili anlatımdan sonra bu ayet grubunda da müminleri kuşatan ahiret ortamı ve oradaki halleri anlatılmaktadır. Müminler, çektikleri meşakkatler ve salihat işlemeleri karşılığında ahirette tüm bunların karşılığını fazlasıyla almışlar ve çok mutlu bir konumdadırlar.
Cennetliklerin konumları Kur’an’da birçok kez nakledilmiştir:

Ebrar [iyiler, yardım severler] kesinlikle nimet [mutluluk] içindedir.
Tahtlar üzerinde nazar edicidirler [Rablerinin nimetleriyle yüz yüzedirler].
Yüzlerinde nimetin[mutluluğun] aydınlığını görürsün. (Muttaffifin/22-24)

Kesinlikle müttekiler için, Rabbinden; göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbinden; Rahman’dan bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak Korunaklar/kurtuluş mekanları; sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri] Dolu dolu su kapları vardır. Onlar,  orada boş bir söz ve yalan duymazlar. —Onlar, O’nun huzurunda söz söylemeye güç yetiremezler.- (Nebe’/31- 37)

Şüphesiz, ebrar/ iyiler/ yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve  “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz;  evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız.” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada, Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rabbleri, onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5- 22)

(Onlar) Yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış]  çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!” (Vakıa/15- 26)

Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yunus/26)
Şüphesiz ki muttakiler, cennetlerde ve pınarlardadır: “Selametle güven içinde oraya girin!”
Ve Biz onların [muttakilerin] göğüslerindeki kinleri çıkarıp attık. Onlar kardeşler hâlinde yüz yüze sedirlere otururlar.
Orada [cennette] kendilerine hiçbir yorgunluk dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da değildirler. (Hıcr/45 48)

Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak “Selâm” işitirler. Orada onlar için sabah akşam [her zaman] rızkları da vardır. (Meryem/62)

Orada kendisinde lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar. (Tur/23) H.Yılmaz

Yeniden dirilmeyi ve öteki dünyadaki hayatı inkar etmenin bilinçli Yaratıcı kavramını tamamiyle anlamsız hale getireceğine işaret; ayetin birinci bölümünde “yeniden dirilmeyi inkar edenler” sözlerini eklememin sebebi budur -İbil ismi ise, öncelikle, “develer” anlamına gelir, ki tekil şekli olmayan ve sadece çoğul şekilde kullanılan bir cins ismidir (generic plural). Ama bu isim, aynı zamanda “yağmur taşıyan bulutlar” için de kullanılmaktadır (Lisânu'l-‘Arab, Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs): ki bu karşılık, yukarıdaki anlam örgüsü içinde daha tercihe şayan olan bir karşılıktır. Eğer bu terim “develer” anlamında kullanılmış olsaydı, yukarıdaki ayette ona yapılan atıf, sadece, Hz. Peygamber'in çağdaşı olan Araplara hitab etmiş olurdu. Çünkü dikkat çekici dayanıklılığı, çok çeşitli işlerde (binme, yük taşıma, süt ve et verme, yün kaynağı olma gibi) kullanılabilmesi ve çöl ortasında yaşayan insanlar için adeta vazgeçilmez bir değer taşıması gibi sebeplerden dolayı deve, Araplar arasında daima hayranlık ve bağlılık duyulan bir hayvan olmuştu. Ayrıca, “develer”in kasdedilmiş olması, anlamı belirli bir çevrenin ve belirli bir zamanın insanları ile (geçmiş olaylara tarihî atıfların faydasından bile yoksun şekilde) sınırlamış olacağından, burada hiç dikkate alınmamalıdır. Çünkü Kur’an'da, Allah'ın yarattığı evrenin olağanüstülüklerini gözlemlemek için yapılan çağrı, bütün zamanların ve bütün toplumların insanlarına yöneliktir. Bu nedenle, İbil teriminin burada “develer” için değil, ama “yağmur yüklü bulutlar” için kullanıldığını varsaymak için birçok neden vardır: Ayrıca, burada suyun buharlaşması, buharın göğe yükselmesi, yoğunlaşması ve sonunda yere düşmesi şeklindeki olağanüstü dönüşümlü sürece yapılan işaret, ne kadar hayranlık verici ve faydalı olsalar da “develer”e yapılan atıftan çok, sonraki ayetlerde (18-20. ayetler) gökyüzüne, dağlara ve yeryüzüne yapılan atıf ile daha uyumlu görünmektedir. M.Esed

Yani bunlar, ahiret hakkında bir şey duyunca 'bu nasıl mümkün olabilir?' diye sorarlar. Bu kimseler çevrelerinde sürekli bulunan deve gibi bir hayvanı nasıl yaratmış olduğumuzu, gökyüzünü tepelerine nasıl astığımızı, dağları nasıl diktiğimizi ve yeryüzünü nasıl döşediğimizi görmüyorlar mı? Şayet tüm bunların hepsini yaratmak mümkün oluyor ve bu harikalar sürekli gözlerinin önünde bulunabiliyorsa, kıyametin vuku bulması ve kıyametten sonra cennet ve cehennemin yaratılması niçin mümkün olmasın? Eğer bu kimselerde biraz akıl varsa, kainattaki bunca şeyin nasıl yaratılmış olduğunu düşünmelidirler. Bunların yaratıldıklarını kabul ediyorlar, çünkü varolduklarını bizzat görüyorlar. Ancak müşahede ve tecrübeye dayanmayan hususları hiç düşünmeden, sırf göremediklerinden ötürü 'bu mümkün değildir' diyorlar. Oysa deveyi nasıl yarattığımızı ve onu nasıl çevresine uygun vasıflarla donattığımızı görmüyorlar mı? Öyle ki, çölde Araplara ancak bu özelliklere sahip olan bir hayvan yararlı olabilir. Gökyüzünü ve feza içerisindeki havayı nasıl yarattık? Ayrıca bulutlardan yağmur yağmakta, güneş ısı ve ışık saçmakta, onun vasıtasıyla da ay ve yıldızlar parlamaktadır. Yeryüzünü insanın üzerinde hayatını sürdürebileceği bir şekilde düzenledik. İhtiyaçlarını temin etmeleri için çeşmeler, kuyular varettik. Çünkü hayatın kaynağı sudur. Dağları yeryüzünde nasıl rengarenk kıldık ve toprak, taş ve madenlerle donattık.
Tüm bunların bir yaratıcısının olmadığını mı sanıyorsunuz? Akıl sahibi bir insan bu soruya elbette olumsuz cevap vermez. Ayrıca inatçı olmayan bir kimse de bunların hepsini yaratan bir kudret ve hikmet sahibinin varlığını kabul etmek zorundadır. Şayet böylesine herşeye kâdir bir varlık için, tüm bunları yaratmak mümkün ise, o halde hakkında haber verilen kıyamet ve ahirete de inanmamanın hiç bir makul nedeni yoktur. Çünkü müşahade edemediğiniz bir takım hususlar hakkında size haber verilmektedir ve onları da aynı kudret sahibi yaratacaktır. Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz zihinleri afaktaki [dış dünyadaki, evrendeki] ayetlere yönelterek insanların bu ayetler hakkında gözlem yapmalarını istemektedir. Bunu soru yönelterek yapması, söz konusu ayetleri gördükleri halde gerçeği anlamayanları kınama anlamı taşımaktadır. Zira tefekküre dayanan bir gözlem sonunda Allah’a inanmamak ve O’nun yeryüzünü ve tüm evreni bir ecel ile yarattığını anlamamak mümkün değildir.
Dağlar, gökyüzü ve arza yönelik ayetler daha önce birçok kez detaylı olarak nakledilmişti. Burada özellikle dikkat çekilen nokta “İbil”in yaratılışı olgusudur.
17. ayette geçen “ إبلibil” sözcüğü, ilk Mushaflarda “ ا ب لebl” harfleriyle harekesiz olarak yazılıdır. Bu sözcüğü harekelerken [ses verirken] “ إبلibil” veya “ إبّل ibbil” olarak okumak mümkündür. Sözcük “ibil” şeklinde okunursa “deve”; “ibbil” şeklinde okunursa “yağmur yüklü bulut” anlamına gelmektedir. (Lisanü’l Arab, c. 1, s. 55,  Tacü’l Arus; c. 14, s. 4, “ebl” mad.)

Derim ki: el-Asmaî Ebu Said Abdulmelik b. Kurayb'ın naklettiğine göre, Ebu Amr şöyle demiştir: "Artık onlar bakmazlar mı devenin nasıl ya­ratıldığına?" buyruğundaki “İbil” kelimesini şeddesiz olarak okuyanların bu okuyuşu ile maksat devedir. Çünkü deve dört ayaklılardandır. Yere çöker ve üzerine yük vurulur. Diğerleri ise dört ayaklı olmakla birlikte, yük on­lara ayakta oldukları halde vurulur.
Bu kelimeyi şeddeli olarak okuyanların okuyuşuna göre ise, bununla su ve yağmur taşıyan bulutlar kastedilmiş olur. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
Kelimenin kıraati genelde
إبلibil [deve]” diye kabul görmüş olsa da, biz her iki okuyuşa göre de değerlendirme yapacağız:

İBİL [DEVE]

Vahyin ilk muhatapları olan Arapların dikkati yaşam alanlarındaki en önemli hayvan olan deveye çekilmiş, devenin yaratılış özellikleri üzerinde düşünerek Allah’ı tanımaları, takdir etmeleri sonucuna varmaları istenmiştir.
Gözlem yapıldığında, Allah’ın deveyi insana boyun eğdirdiği, küçük bir çocuğun bile deveyi yönlendirebildiği görülür.
Deve birçok hayvanın özelliğini topluca taşır. Rabbimiz, insanlarca yetiştirilen hayvanları çeşitli maksatlardan ötürü; kimini eti yenilsin, kimini sütü içilsin, kimini yolculukta binilsin, kimini de insanların eşyalarını taşısın diye yaratmıştır. Bu hayvanların içinde insanlara süs ve güzellik olsun diye yaratılanlar da vardır. Gerçek şu ki, sayılan bu özelliklerin hepsi de devede mevcuttur. Çünkü eti yenir, sütü içilir, yük taşıtılır, üzerine binilir, dersinden ve yününden istifade edilir. Bu özellikleriyle bölge insanının en gözde varlığıdır.

Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Ya Sin/71, 73)

Hayvanları O yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Siz onlardan bir kısmını da yersiniz.
Ve onlarda [hayvanlarda], akşam vakti getirdiğinizde ve sabahleyin saldığınızda sizin için bir güzellik vardır.
Ve onlar [hayvanlar], ancak canınızın bir parçası tükenerek ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir.
Ve O [Allah], kendilerine binesiniz, hem de ziynet olsun diye atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve O, bilmediğiniz şeyleri yaratıyor. (Nahl/5- 8)

Devenin herkesçe bilinen başka özellikleri de vardır:
Her şeyden önce, vücudundaki her detay ayrı bir yaratılış mucizesidir. Çölün kavurucu sıcağında her türlü canlının en büyük ihtiyacı sudur. Çölde su bulmak ise son derece zordur. Ayrıca uçsuz bucaksız kum denizinin ortasında yiyecek bulmak da su temin etmekten daha kolay değildir. Bütün bu zorluklar, çölde yaşayabilecek bir hayvanın açlık ve susuzluğa çok dayanıklı olmasını gerektirmektedir.
Nitekim deve açlık ve susuzluğa son derece dayanıklı yaratılmıştır. Öyle ki, 50 derece sıcaklıkta tam 8 gün boyunca aç ve susuz yaşayabilir.
Günlerce susuz yaşayabilen deve, bir su kaynağı bulduğunda kendisine uzun süre yetecek miktarda su depo etme yeteneğiyle yaratılmıştır. 10 dakikada vücut ağırlıklarının üçte biri oranında su içebilirler. Bu miktar bazen tek seferde 130 litre suya ulaşabilmektedir.
Açlığa karşı devenin vücudunda özel bir besin deposu yaratılmıştır. Bu depo devenin sırtındaki hörgücüdür.
Hörgüç içinde 40 kiloya yakın yağ depolanır. Bu depo sayesinde deve günler boyunca hiç yemek yemeden yol alabilir.
Çölde bulunan yiyeceklerin çoğu kuru ve dikenlidir. Ne var ki, devenin sindirim sistemi bu zor şartlara da uygun olarak yaratılmıştır. Hayvanın dudakları ve dişleri sivri dikenleri bile rahatlıkla yemesini sağlayacak yapıdadır. Özel bir tasarıma sahip midesi ise çöldeki hemen her bitkiyi öğütebilecek kadar güçlüdür.
Çöller ansızın bastıran şiddetli rüzgârları ile ünlüdür. Bu rüzgârlar genellikle kum fırtınaları şeklinde eserler. Bu fırtınaların savurduğu keskin kum tanecikleri boğucu ve kör edicidir. Yüce Allah, bu güç şartları aşabilmesi için devenin vücudunda yine özel koruma sistemleri yaratmıştır.
Devenin göz kapakları şeffaftır. Bu kapaklar hayvanın gözlerini hem tozdan ve kum tanelerinden korur, hem de gözleri kapalıyken bile ışığı görebilmesini sağlar. Uzun ve sık kirpikleri ise gözüne toz girmesine izin vermeyecek şekilde yaratılmıştır.
Devenin burnunda da özel bir tasarım vardır. Kum fırtınası başladığı anda, burun delikleri özel kapakçıklarla kapanır.
Çölde yolculuk yapan bir araç için en büyük tehlikelerden biri kuma saplanmaktır. Ancak yüzlerce kilo yük taşımasına rağmen deve için böyle bir tehlike yoktur. Çünkü devenin ayakları da çöl için özel yaratılmıştır.
Hayvanın geniş ayak parmakları kuma gömülmesini engeller ve bir kar ayakkabısı gibi görev yapar.
Devenin uzun bacakları da gövdesini çöl zemininin yakıcı sıcağından uzak tutar.
Devenin vücudu sık ve sert tüylerle kaplıdır. Bu post, hayvanı hem güneşin yakıcı ışınlarından, hem de güneş battıktan sonra başlayan çöl soğuğundan korur.
Devenin vücudunun belirli bölgelerinde kalın ve koruyucu deri tabakaları vardır. Bu sert tabakalar, deve kızgın kuma oturduğu zaman kumla temas edecek bölgelere yerleştirilmiştir. Bu sayede hayvanın derisi sıcaktan kavrulmaz. Bu sert deri tabakaları zamanla oluşan birer nasır değildir. Deve bunlarla birlikte doğar. Bu özel tasarım, devenin yaratılışındaki mükemmelliği bir kez daha göstermektedir.
Devenin tüm bu özellikleri üzerinde dikkatle düşünülmelidir: Susuzluğa dayanmasını sağlayacak özel sistemleri, açlığa dayanmasını sağlayacak hörgücü, kuma gömülmesini engelleyen ayak yapısı, gözlerini kumdan koruyan şeffaf göz kapakları, kirpikleri, kum fırtınalarına karşı özel tasarıma sahip burnu, dikenleri ve çöl bitkilerini yiyebilmesini sağlayan ağız, diş ve dudak yapısı, her türlü yiyeceği sindirmesini sağlayan sindirim sistemi, kızgın kumdan derisini koruyan özel deri tabakaları, hem sıcaktan hem soğuktan korunmak için tasarlanmış özel kürkü tesadüf eseri olmayıp bu hayvanın akıllı bir tasarımla yaratıldığını gösterir. Böyle bir mucize yaratık da yalnızca Allah’ın eseri olabilir.

 إبّلİBİL [YAĞMUR YÜKLÜ BULUT]

Sözcüğü bu anlamıyla ele aldığımızda Rabbimiz Arabistan ortamındaki suya hasret kimselerin dikkatlerini yağmur yüklü bulutlara çekmiş olmaktadır. Yağmur yüklü bulutların o kimselerin hayatındaki önemi ve bulutların çok uzak yerlerden oluşturulup onların üzerine getirilişi üzerinde düşünmeleri istenmiştir.
Bu anlam, ayetin mesajının Arabistan ortamından çıkarılıp tüm evrene şamil olması açısından tercihe şayandır. Zira suyun buharlaşması, buharın göğe yükselmesi, yoğunlaşması ve sonunda yere düşmesi şeklindeki olağanüstü dönüşümlü sürece çekilen dikkat, deveye çekilen dikkatten daha uygun düşmektedir. Bu anlam aynı zamanda pasajda dikkat çekilen “gökyüzü, dağlar ve yeryüzü” ile de daha uyumlu olmaktadır.
Gökyüzü, dağlar ve yeryüzünün gözlemlenmesi üzerine yüzlerce ayet mevcuttur. Bundan evvelki surelerde bunlardan birçoğu sunulmuştu. H.Yılmaz

Yani eğer bir kimse bunca makul delile rağmen inanmamakta ısrar ediyorsa onları zorlayarak inandırmak senin vazifen değildir. Senin vazifen onlara doğru ya da yanlış yolları göstermek ve yanlış yolun sonucu hakkında onlara haber vermektir. Sen anlatmaya devam etmelisin! Mevdudi

Bu ayetlerde Resulullah’a asli görevi olan öğütçülük hatırlatılmaktadır. Kimseyi zorla iman için zorlamaması emredilmektedir. Bunca makul delile rağmen hâlâ inanmamakta direnenler varsa, onları zorlayarak inandırmak elçinin görevi değildir. Elçinin görevi onlara doğru ve yanlış yolları göstermek ve yanlış yola gitmenin sonucu hakkında onları uyarmaktır.
Dinde zorlamanın olmayacağı, herkesin inanıp inanmamakta serbest olduğu birçok ayette açıkça belirtilmiştir:

Dinde zorlama yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)

Ve de ki: “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah’ındır. O nedenle eğer O [Allah] dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.” (En’am/149)

Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. (Kaf/45)

Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus/99)

O sizi yaratandır. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. (Teğabün/2)

Bunlardan başka Zümer/7, 15, Fussılet/40, İnsan/2, 3, Hud/28, Nahl/9, Secde/13, Maide/48, Nahl/36, 93, Yunus/108, İsra/15, Şûra/20, 48, Hud/15, İsra/18, En`âm/35, Rad/31, Şuara/3, 4’e de bakılabilir. H.Yılmaz

Surenin bu son ayetleri ise genel bir beyanname niteliğindedir. Herkese yöneliktir. Bunca ayeti görmezden gelerek küfredenler [gerçeği örtmeye çalışanlar] ahırette cehennem ile cezalandırılacaklardır. Ayette konu edilen  “en büyük azap” cehennem azabıdır.

Ve fâsıklara [yoldan çıkanlara] gelince, onların varacağı yer, Ateş olacaktır. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın”  denilecektir. Hiç kuşkusuz, dönerler diye onlara büyük cezanın astından en yakın cezadan tattıracağız. (Secde/21)

Kâfirlere iki tip azap söz konusudur: Birincisi, “edna [bayağı] azap” diye nitelenen bu dünyadaki azaptır. Helak ediliş, sıkıntı, esaret, malın-mülkün, evladın zayii ve ölüm anındaki sıkıntılar bu nitelikteki azabın kapsamı içindedir.

Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit yaşamda cezalandırmak, onlar kâfir iken benliklerini çıkarmak istiyor. (Tevbe/55)

Ve çevrenizdeki bedevilerden/ bilgiçlik taslayanlardan münafıklar var. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar var. Sen onları bilmezsin.  Biz biliriz onları... İki kez azap edeceğiz onlara, sonra da çok büyük bir azaba itilecekler. (Tevbe/101)
Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman,
ve “Kim tedavi edicidir! [Çare bulan kimdir!]” denildiği (zaman),
ve o [can çekişen kişi] bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı (zaman),
ve bacak bacağa dolaştığı (zaman),
işte o gün sevk [sürülüp götürülmek], sadece Rabbinedir. (Kıyamet/26- 30)

Azab-ı ekber  [en büyük azap] ise ahıretteki cehennem azabıdır.
Ayetteki
إلاّ من تولّىilla men tevella” ifadesi, bir tenbih edatı olarak, “   ألا من تولّى elâ men tevellâ” şeklinde de okunmuştur. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)  Bu nedenle, verdiğimiz mealde her iki formun anlamını da göstermiş bulunuyoruz. H.Yılmaz