(Hicr - 72.Ayet)

<< Geniş Meal

Fecr

(Maun 2) de Yüce Allah, yetimin itilip kakılmamasını ahireti yalanlamanın ilk sonucu olarak vermektedir. Ahiret sorgulamasını inkâr eden kişinin de, Yüce Allahın verdiği nimeti az bulan kişinin de bu dünyada ki en tehlikeli uygulaması, yetimi itip kakması ve onunla ilgilenmemesidir. Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimleri gözetmek, onları koruyup kollamak (Nisa 6) yetimlere iyilik ve yardımda bulunmak (Bakara 83,177,215,220 Nisa 2,3,8,36,127 Fecr 17-18 Beled 14-15) yetimin malına kötü şekilde yaklaşmamak (Enam 152  İsra 34) ve yetimleri azarlamamak (Duha 9) Kuran da açık ifadelerle emredilmektedir. Mallarının haksız yere yenmemesi ise, karınlarda ateş yemek (oralara ateş doldurmak) ve sonunda cehenneme yaslanmak olarak nitelendirilmektedir. (Nisa 4/ 10)

Mala köle olanın, efendisi de haliyle malıdır, malın kölesi olanlar bilmelidir ki, “köleler efendilerini azat edemezler” İşte, “Rabbim beni önemsemedi, küçümsedi, rezil etti” gibi şikayetlerde bulunan kişi veya kişilerin yapmadığı ilk şey, “yetime ikram” dır. M.Okuyan

Kuran’ın Hz. Peygambere, dolayısıyla bize yüklediği temel ahlak kuralı “Öyleyse yetimi aşağılama (Duha 93/9) ilkesidir. Yetimin elinden tutmayı Kuran peygamber ahlakı haline getirmekte ve tüm insanlıktan bunu istemektedir. Yetimi terk edip, onun derdiyle, ihtiyacı ile ilgilenmeyenler imtihanı geçememektedirler.

B.Bayraklı

Âyette geçen ikram”, çay, kahve ve benzeri şeyler ikram etmek anlamına gelmez. Buradaki “اكرام - ikram”, üstün kılma, saygın hâle getirme demektir. Bu da eğitim vermekle, fırsat vermekle, iş imkânı vermekle mümkün olabilir. Bir başka ifade ile ikram , “aç, susuz, öğretimsiz, eğitimsiz, becerisiz bırakma, toplumda seviyesiz hâle getirme” demek olan “ قهر - kahr etmenin” tam tersidir.

Âyette geçen “مسكين - miskin” sözcüğü fıkıh literatüründe “fakirden daha yoksul olan kimse” olarak tanımlanmıştır.

Gerçekte miskin sözcüğü “sakin olmak, hareketsiz durmak” anlamındaki “سكن - sekene” sözcüğünün türevlerindendir. Lisânu’l-Arab adlı eserde “sekene sözcüğünün esas anlamının “واضع - eğilen/boynunu büken, tevazu gösteren” demek olduğu belirtilmektedir. (Cilt 4, Sh. 630–635, Sekene maddesi ) Bu iki anlam bir arada düşünülürse, “miskînin gerek fakirlik yüzünden gerekse başka bir etken nedeniyle hareketsiz kalmış, serbest hareket imkânını kaybetmiş, boynu bükülmüş kimse” olduğu anlamına ulaşılır. Bu ikinci nedenle miskinleşmenin örneği Kehf sûresi 79. âyette görülür. “Miskin” bazı hallerde fakirden üstün olabileceği gibi, bazen de fakirden daha yoksul olabilir. Bunun Kur’ân’da birçok örneği mevcuttur.

Özetle bu ayetlerde değinilen hususlar, İslâm’ın sosyal adalet ilkesinin temelini oluşturmaktadır. Günümüzdeki ekonomik sistemlerin bu ilkelerle taban tabana zıt oluşu göz ardı edilmemeli ve İslâm’ın istediği sosyal adalet düzeni ile bu sistemler arasındaki uçurum topluma bir “tez-antitez”, yani “Hakk ile batıl” sunumu ile anlatılmalıdır. Böylelikle insanların en güzel sistemi tercih etmelerine yardım edilmiş olunur.

H.Yılmaz

"Miras yiyorsunuz". TÜRAS, aslı olup miras demektir. Vav zammeli olduğu için "tâ" ya çevrilmiştir. Yani, ne yetime ikramdan, ne de fakire yedirmekten hoşlanmadığınız halde başkasından miras kalan malı yiyorsunuz. Öyle bir yiyiş yiyorsunuz ki oburcasına.

LEMM, iyisine kötüsüne bakmayıp toplamak, derleyip toplamak, bir de bir yere inip konmak mânâlarına gelir. Burada "yeme" nin sıfatı olması nedeniyle haramına helalına bakmayıp yiyişte toplamak, toptan yemek yahut hazıra konarak nereden geldiğini düşünmeksizin acımadan yemek manalarını ifade eder ki, ikisi de hak ve hukuku gözetmeyerek şiddetli hırs ve iştah ile oburcasına yemek demek olur. Tefsircilerin açıklamasına göre maksat, yetimlerin ve diğer varislerin haklarını gözetmeyerek hırs ile mirasın hepsine konmak istemek yahut alnı terlemeden eline geçen mirası, bir hayra yaramasını sağlamayıp birçok mirasyedilerin yaptığı gibi israf ve eğlenceyle zevk ve sefa yolunda yiyip bitirmek huylarının yerilmesidir. Hem mirası öyle bir yiyiş yiyorsunuz.

H.Yazır

Müminlerin mallarında fakirlerin hakkı olduğu Kuran ifadesidir (Zariyat 19 Mearic 24-25) Bu durumda fakire, yetime ve yoksula hakkını vermemek, aslında onlara ulaştırılması gereken bir ekonomik miktarı gasp etmek demektir. Bu itibarla, hem kendi yakınlarından kalan mirası hesapsızca yemek, hem de başkasının hakkına riayet etmemek şeklindeki duyarsızlıklar bu ayette kınanmaktadır diyebiliriz.

M.Okuyan

Sevgi Allah’tan, peygamberinden ve O’nun yolunda cihattan fazla olarak başkalarına, -bunların içinde mal da vardır - yönlendirilemez. Bunun anlamı fâsıklıktır ve cezayı gerekli kılar (Tevbe 9/24) malı toplayıp yığanı ve yığma konusunda hırs göstereni cehennem çağıracaktır. (Mearic 70/15-19)

Bu bilincin verilmesi, şirk denen tehlikeyi nispeten ortadan kaldıracaktır. Çünkü sevgi alanı çok kaypak bir alandır. İnsanlar bu alanda ayaklarını sağlam basmalıdırlar.

B. Bayraklı

Ayetteki tuhıbbune fiili” sevmek” el-mal kelimesi “mal, servet” hubb sözcüğü “sevgi” cemm kelimesi ise “çok, sınırsız, ölçüsüz” demektir. İnsana bunca hatayı yaptıran en önemli sebeplerden bir diğeri ise “aşırı mal sevgisi” dir. Ala 87/16 da genişçe açıkladığımız üzere, insanlar mal sahibi olabilirler; o malı arzu edilen şekilde Allah rızasına uygun olarak harcarlar; kendi geçimlerini ve ailesinin bakımını gerçekleştirirler. Helalinden rızık temini Kuran’ın emri olduğu için bu doğrultuda çalışmak hiç de yanlış değildir.

M.Okuyan

Hayır hayır, öyle yapmayın; mirasa, mala öyle hırs ile sarılmayın da hayatta fırsat elinize geçmiş iken Allah için güzel işler yapmaya çalışın, önden hayırlar gönderin. Yetime ikram ve fakire yedirmek için birbirinizi teşvik ederek hayırda yarışın, ahireti gözetin. Çünkü Arz, çarpılıp yıkıldığında. (Hakka Sûresi'ndeki "Yer ve dağlar kaldırılıp arkasından da bir defa bir çarpılış çarpıldılar mı."(Hakka, 69/14) ayetinin tefsirine bkz.)

DEKK, duvar ve dağ gibi şeyleri çarpıp bir hurda yığını, bir kırıntı haline getirmek ve düzlemek mânâlarına geldiği ve "dekk" ile "dakk"ın benzerlikleri ve farkları geçmişti. "Peş peşe gelen çarpmalarla" bu tekrar, soyut bir vurgu için değil, kapsam ve artarda gelmeyi ifade içindir. Bölük bölük, alay alay geldiler demek gibidir. Yani Arz, ard arda gelen sarsıntı ve çarpışmalarla vurula vurula, çarpıla çarpıla yıkılıp düzlendiği, toz duman haline çevrildiği   

H.Yazır

"Kella" "Böyle yapmayın!" Olması gereken böyle değildir, demektir. Onların dünyaya abanmaları ve dünyalık toplamaları reddedilmektedir. Çünkü böyle yapan bir kimse, yerin darmadağın edileceği ve pişmanlığın fayda vermeyeceği zaman pişman olacaktır.

"Ed-Dekk" "Kırmak ve dövmek" demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Araf, 7/143; el-Kehf, 18/98 ve el-Hakka, 69/14) geçmiş bulunmaktadır. Yer sarsılıp, ardı arkasına sallandırıldığında; demektir.

Ez-Zeccac dedi ki: Yer sarsılıp da birbirini kırıp döktüğü zaman demektir. El-Müberred dedi ki: Birbirine yapıştırılıp, yüksekliği gittiği zaman, demektir.

Kuduri

(Fecr 21) deki ifade ile (Kaaria 5) te geçen “dağların atılmış yün gibi oluşu” Kuran da kıyametin anlatıldığı pek çok ayetteki anlatımların bir benzerini oluşturmaktadır. Ayrı ayrı söylemek gerekirse, “dağların yürütülmesi” (Kehf 47 Tekvir 3), “Un ufak edilip savrulması” (Taha 105) “tıpkı bulutlar gibi hareket etmesi” (Neml 88), “serpilmesi” (Vakıa 5) “Yeryüzü ve dağların birbirine şiddetli bir şekilde çarpılması” (Hakka 14), “Dağların yüne dönüşmesi” (Mearic 9), “etrafa saçılması” (Mürselat 10) ve “yürütülüp yerlerin serap olması” (Nebe 20) gibi olaylar, kıyamet gününün dehşetini ortaya koymaktadır.

M.Okuyan

Lafzen, “Rabbin geldiği [zaman]”, ki klasik müfessirlerin hemen hemen hepsi bunu (kelimenin soyut anlamıyla) Allah'ın aşkın haşmetinin görünmesi ve O'nun hükmünün bir tezahürü olarak görür.

M.Esed

“Rabbin gelmesi”, âlimler arasında farklı yorumlanmıştır. Bazılarına göre maksat Allah’ın görülmesi, bazılarına göre emrinin, hükmünün ve kararının gelmesi, bazılarına göre de, Allah’ın kudret ve saltanatının belirtilerinin ortaya çıkışıdır. Yüce Allah’ın bir mekândan başka bir mekâna fiziksel olarak intikali anlaşılabilir ve Kabul edilebilir bir yorum değildir.

M.Okuyan

Ki o gün cehennem de getirilmiştir. "Azgınlar için cehennem, gözlerinin önüne apaçık getirilmiştir." (Şuara, 26/91) buyrulduğu gibi azgınların gözleri önüne çıkarılmış, artık inkârlarına, kaçınmalarına imkân kalmayacak şekilde meydana çıkarılmıştır. O gün, "izâ" dan bedeldir. Cevabı şudur: O insan anlar, o gafil insan daha önce dünyada anlamadığı hakikat’ı o gün onlar, tutmak istemediği öğüdü tutmak ister. Ama ona o anlamadan ne fayda? Çünkü iş işten geçmiş, geri dönüp de bir iş yapmak ihtimali kalmamış.

H.Yazır

Nitekim (Şuara 91) ve (Naziat 36) da geçtiği üzere, önce suçlu insanlara cehennem gösterilecek, ardından değerlendirme yapılacak ve sonunda (Tekvir 12) de belirtildiği gibi, cehennem tutuşturulup hak edenler oraya atılacaktır. İnsanların cehenneme veya cennete sevkleri ahirette yaşanacak yedi aşamanın ilk altı tanesi yaşandıktan sonra gerçekleşecektir. Zümer 39/68-74 te bu hususlar detaylı bir şekilde ortaya konulmaktadır.

“fakat bu hatırlatmanın ona ne faydası olabilir ki!” Naziat 79/34-35 te de belirtildiği gibi, Kıyamet sonrasında insanlar yargılanmadan önce gerçeğin farkına varacaklar ve dünyada yaptıkları yanlışlıkları hatırlayacaklardır. Muhammed 47/18 de de benzer bir ifade yer almakta, kıyamet esnasında duyulan pişmanlıkların veya gerçeği fark edişin, inkârcı insana hiçbir faydası olmayacağı beyan edilmektedir.

M.Okuyan

Yekuulü fiili “söylemek itiraf etmek” kaddemtü fiili “takdim etmek, önceden yapmış olmak” li hayati ifadesi ise “hayatım için” demektir.

Ayetteki ya leyteni ifadesinde iki tane pişmanlık kullanımı vardır. Bunlardan ilki baştaki ya edatıdır, diğeri de leyte kelimesidir. “Ah, eyvah” gibi anlamlara gelen ya edatı, bazen bu ayette de olduğu gibi ”pişmanlık” anlamı verir. Bazen Yasin 36/26  da cennetlik olduğu kendisine müjdelenen kişinin sevinci gibi, “a, ne güzel!” şeklinde “sevinç, mutluluk” anlamı verir. Tercümelerde genellikle hesaba katılmayan bu edatın anlamı, leyte “keşke” kelimesinin anlamıyla geçiştirilir. Oysa bu edat, pişmanlığın boyutunu ortaya koyup onu iki katına çıkartmayı amaçlamaktadır. İkisini de anlama katarak, söz konusu ifadeyi “Ah, ne olurdu, keşke” veya “Ah, nolaydım, keşke” şeklinde tercüme etmek bu maksadı ortaya koymaktadır.

M.Okuyan

25 ve 26 ayette “Allah” ismi geçmemektedir. Belki de buradaki zamir pişmanlık duyan kimseye gitmektedir. Bunun anlamı şudur: Kendime yaptığım azabı bana kimse yapmadı, kendime vurduğum bağı da bana kimse vurmadı. Bu mana daha doğru gibi görünmektedir. Çünkü insan kendine azap eder ve kendine bağ vurmuş olur. Bu dünyada gönlüne, aklına bağ vurdu, hakikati kabullenmesine engel oldu. Şimdi ahirette de aynı bağ kendine vurulacak, aynı azabı görecektir. Ne yaptıysa kendisine yapmıştır.

Onun içindir ki Yüce Allah Hz. Peygambere insanlara vurulan bağları, zincirleri kırmasını emretmektedir. (Araf 7/157)

Gönlünü İslam’a açmak, açık tutmak ve ilahi nuru oraya yerleştirip zincirlerden kurtarmaktır. Zümer 22 de İnşirah 1 de anlatılan budur.

B.Bayraklı

Bu ayetlere şöylede anlam verilebilir: “O gün kişinin kendisine yaptığı azabı ona hiç kimse yapamaz; vurduğu bağı da kimse vuramaz.” Bu durumda, kişinin başına gelen sıkıntıların kendi davranışlarının sonucu olduğu mesajına dikkat çekilmiş olmaktadır. (Nisa 4/79, Şura 42/30)

İnsanların başına azap iki yerde ve zamanda gelir. Bunlardan ilki dünya hayatında yaşanan sıkıntılar, diğeri de ahirette yaşanacak olanlarıdır. Cenabı Hakk, dünya azabına göre, ahiret azabına  “en büyük azap” veya “en şiddetli azap” adını vermektedir. (Rad 34 Taha 127 Secde 21 Zümer 26 Kalem 33) İşte en büyük en şiddetli azabın başka bir ifadesi olan bu ayette insanlar ve özellikle suçlular, ahiret azabına karşı daha dikkatli davranmaya çağırılmaktadırlar. Dünyada yaşanan sıkıntılar ne kadar ağır olursa olsunlar, ahirette yaşanacak azaptan kesinlikle daha hafiftirler. Bu itibarla, bu hayattakilere bakarak ahiret âlemindekileri hesaba katmamak, aldanmanın başka bir çeşidini oluşturmaktadır.

M.Okuyan

Buradaki "azabehu" ve "vesakahu" kelimelerinin sonlarındaki zamirde iki vecih vardır.

Birisi, bunların Allah lafzı yerine kullanılmış olmasıdır ki, Allah'ın o gün o insana ettiği azabı kimse edemez ve vurduğu bağı kimse vuramaz, demek olur. Bundan murat da o günkü azabın şiddetini, bağ ve pranganın kuvvetini açıklamak olur.

Birisi de bu zamirlerin insan yerine kullanılmış olmasıdır ki bu daha çok tercih edilmektedir. Buna göre mânâ şu olmalıdır: O gün öyle diyecek olan insanın kendine ettiği azabı başka birisi etmez ve kendine vurduğu bağı kimse öyle sıkı vuramaz. Çünkü bugün bu azap v e bağ ona sırf kendi inkârının ve kötü amellerinin cezası olduğundan kendi kendine etmiş demektir ki "Sana gelen her fenalık da kendindendir."(Nisâ, 4/79) ayetinin manasıdır.

Kisaî ve Yakub kırâetlerinde ve fiilleri "zâl" ve "sâ"nın fethiyle meçhul okunur ki bunda zamirin o insan yerine kullanıldığı kesin olur. Onun azabı gibi kimse azap görmez ve onun bağlanışı gibi kimse bağlanmaz, demek olur.

Dünyaya gönül bağlayan ve huzuru ancak dünya lezzetlerinde bulan kâfir insanın sonu bu olduğu anlatıldıktan sonra buna karşılık Allah'a gönül bağlayan ve huzuru ancak onun zikir ve itaati ile rızasında bulan nefs-i mutmainne (iyilikle kötülüğü ayırt eden, temizlenerek kişiyi Allah'a yaklaştıran nefs) nin sonu anlatılmak için de buyuruluyor ki;

H.Yazır

(Fecr 26) da sözü edilen “bağ”, ahiretteki ateş azabının nasıl başlayacağını veya ateşe atılacak kişilerin nasıl bağlanacağını haber vermektedir. Günahkârların zincire vurulması(İbrahim 49) Bu zincirin 70 arşın uzunluğunda oluşu (Hakka 32) Boyunlarına demir halkaların geçirilmesi (Mümin 71) üzerlerinde demir kamçıların ve boyundurukların bulunması (Hac 21 Müzzemmil 12) boyunlarına kadar tasmaların geçirilmesi (Yasin 8) gibi ifadelerde anlatılmak istenen hususlar, işte (Fecr 26) da dile getirilen bağ ile ilgilidir.

M.Okuyan

Bir kimsenin mutmain olması, o kimsenin gerçeğe ulaşması, içinde en ufak bir şüphe kalmaması demektir. Bu noktaya ulaşmış kimseler, hiç bir şeyden korku ve üzüntü duymazlar. Tam olarak huzur ve güven içindedirler.

Bunu başarabilmek ise sadece Allah’ı anmak, akılda tutmak ve unutmamakla mümkündür (Ra’d 28). Zaten ilk vahiyden itibaren Fecr suresine kadar bütün vahiylerin özü de Allah’ı unutmama ilkesine dayanmaktadır.

H.Yılmaz

İbn Keysan dedi ki: Burada "mutmain nefs" ihlas sahibi nefis demektir. İbn Ata dedi ki: Onsuz bir göz açıp kapayacak vakit kadar dahi duramayan arif nefis demektir. Yüce Allah'ın zikriyle huzur bulan nefis diye de açıklanmıştır. Yüce Allah'ın: "Haberiniz olsun ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur" (er-Ra'd, 13/28) buyruğu bunu açıklamaktadır.

İman ile huzur bulmuş, öldükten sonra dirilişi ve amellerin mükâfatının görüleceğini tasdik etmiş nefis, diye de açıklanmıştır 

Ayetteki en-nefs kelimesi “nefs, insan”, el mutmainne sözcüğü ise “huzura ermiş” demektir.  Ayetteki hitabın, pişmanlık içeren önceki hitap gibi ahirette gerçekleşeceği anlaşılmaktadır. İtmi’nan, “iç huzura ermek, tatmin olmak, huzur ve güven duymak, doygunluğa ulaşmak” demektir. Bu hal, Bakara 2/260 ve Rad 13/28 de dile getirildiği üzere dünyada elde edilebileceği gibi, asıl anlamıyla ve kâmil olarak ahirette yaşanabilecektir. Ahiretteki huzuru elde etmenin yolu ise dünyadaki fedakârlıklardan geçmektedir.

M.Okuyan

Nefsin gelişim basamakları vardır. “Kötüyü emreden nefis” (Yusuf 12/53) Biz bu nefse ham nefis, hiç olgunlaşmamış nefis diyebiliriz.

“Kendini kınayan nefis” (Kıyamet 75/2) Manevi gelişim basamağının en önemlilerinden biridir. Bu merhaleye çıkan kişi, kendi hatalarını görmeye başlar, kendini kritize eder.

“İlham alan nefis” (Araf 7/201) Bu nefis merhalesinde kişi takvayı yakalıyor, gönül gözü oluşuyor, kendi içindeki fırtınaların Rahmani mi, şeytani mi olduğunu ayırabilir seviyeye geliyor ve olgunluğu yakalıyor.

Bir de doyuma ulaşmış nefis merhalesi vardır. Bu merhale nihai merhale olmaktadır. Bunu şöyle bir benzetme ile açıklayabiliriz: Kişinin Ağrı dağına tırmanıp zirveye ulaşması, manen doyuma ulaşması merhalesine benzemektedir.

Nefis bir taraftan bu gelişim psikolojisi merhalelerini alırken, diğer taraftan da gönül gelişmekte ve doyuma ulaşan gönül haline gelmektedir ve gelmelidir. Hz. İbrahim, Bakara 260 ta bu doyuma ulaşmış gönül kavramına işaret etmektedir. Doyuma ulaşan gönül akılla birleşmektedir. (Hacc 22/46)

B.Bayraklı

Rabbimizin kastettiği kullar, Sad sûresinin 83. âyetinde İblis’in aldatamayacağından bahsedilen “insanların içinden ihlâslarıyla seçilmiş has kullar” dır. “Rahman’ın kulları” ya da “Allah’ın seçilmiş kulları” olarak da adlandırılan bu kulların nitelikleri ve akıbetleri Furkan sûresinin 63-74 ve Saffat sûresinin 39-49. ayetlerinde açıklanmıştır.

Fecr sûresinin 27–30. ayetlerini Fussilet sûresinin 30–32. ayetleri ile de ortaya koymak mümkündür:

Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır!” deyip sonra dosdoğru gidenler üzerine melekler [Kur’ân ayetleri] habire iner [içlerine işler] de şöyle derler: “Korkmayın, üzülmeyin! Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz sizin, dünya hayatında da ahirette de [yardımcı, yol gösterici] yakınlarınızız. Orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var. Sizin içindir orada ne istiyorsanız.” Gafur ve Rahîm Allah’tan bir ağırlama olarak… Fussilet; 30–32: 

H.Yılmaz

Bunun anlamı bu kişi hem Allah’ı hoşnut etmiş, hem de kendisi O’ndan hoşnut olmuştur. Peki insanın Allah’tan razı olması düşünülebilir mi? İnsan kim oluyor ki Allah’tan hoşnut olacak? Yüce Allah insanın Allah’tan razı olma durumuna başka ayetlerde değinmektedir:

“Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara, doğruluklarının fayda vereceği gündür. Onlara içinde sürekli kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan razı olmuştur, onlarda O’ndan razı olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç budur.” (Maide 5/119)

“hayırda muhacirler ve ensâr da ipi önce göğüsleyenlerle, onlara iyilikte tabi olanlar var ya işte Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Tevbe 9/100)

Demek ki doyuma ulaşmış insanların Allah’tan razı olmaları söz konusudur. İşte Mahşer ’de bir ses, bu manevi haliyle Rabbine dönmesini ona söyleyecektir. Bu Rabbine dönme hitabına nail olacak, o şerefe erecektir. “Bu dünyada doyuma ulaşırsan, öteki âlemde de o şekilde sana seslenilecektir.” Bu sesleniş Allah’tan gelecektir.

B.Bayraklı

Ayette sözü edilen “radiyeten mardiyeten” tamlaması, “razı eden memnun kişi” anlamına da alınabilir. Çünkü ahirette bir insanın memnun olması Yüce Allahın ondan razı olmasına bağlıdır. Allahın rızasını kazanmadan orada memnun olmak mümkün değildir. İşte söz konusu “radiyeten mardiyeten “ifadesi bu anlamı vermektedir. Dahası, Kuranda değişik yerlerde geçen “Allah onlardan razı olmuştur; onlarda Allahtan memnun olmuşlardır. (Maide 119- Tevbe 100 haşr 22 Beyyine 7) ifadeleriyle anlatılmak istenen de bu olsa gerektir.

M.Okuyan

"Kim Allah'a ve peygamberine itaat ederse, bu gibi kimseler, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, iyilerle birliktedir. Onlar ne güzel arkadaştırlar."(Nisâ, 4/69); 

Onlar, ramazan ’ın ve Kuranın kıymetini bilen, Yüce Allaha şükreden, orucu kavrayan ve duyarlı olmayı başaran (Bakara 186) şeytanın aldatmasına kapılmayın üzerlerine şeytanın baskı kuramadığı ve tercihini Allahtan yana belirleyen (Hıcr 42 İsra 65) Hz. Yusuf gibi gönlünü ihlasla Yüce Allaha yönlendiren ve fuhuş illetinden uzaklaşmayı başaranlardır. (Yusuf 24) Onlar inancını güvene ve güven vermeye dönüştürebilen, namazlarını hakkıyla kılan, Yüce Allahın verdiği rızıklardan gizli ve aşikâr olarak dağıtan (İbrahim 31) takva denilen duyarlı olmayı başaran (Hıcr 45-49) Yüce Allahın meleklerini vahiy ile kendilerine gönderdiği seçkin kullardır, yani peygamberlerdir.(Nahl 2 Şura 52)Ayrıca yine bunlar arasında zalimleri Yüce Allahın kendileriyle cezalandırdığı yiğit kullarda yer almaktadır (İsra 5) onlar muhataplarına en güzel sözü söyleyen (İsra 53) peygamberlere gerçekleri ileten ve Yüce Allahın özel olarak görevlendirdiği meleklerdir (Kehf 65) Onlar yüce Allah’ı bırakıp O’nun peşi sıra başka varlıkları veli edinmeyenler veya kendilerini kafirlerin dost edinemediği kişilerdir (Kehf 102) Onlar, duyarlıklarının sonucu güzelliklere ve cennete varis kılınan(Meryem 63 Zümer 10,16) tercihlerini Allahtan ve peygamberinden yana belirleyip onların yolunda giden (Taha 77 Şuara 52 Duhan 23) Allahın salih dediği ve yeryüzüne varis kılacağını haber verdiği (Enbiya 105)  Allaha iman eden, bağışlanmayı ve merhameti sadece O’ndan bekleyenlerdir. (Müminun 109 Zümer 53) Onlar, tek olan Yüce Allaha inanıp güvenen ve sadece O’na ibadet eden (Ankebut 56) Şükür ehli olmayı kendilerine ilke edinenler ve bu nedenle sayıları az seçkinlerdir (Sebe 13)Onlar, ilahi mesaja sıkıca sarılan (Fatır 32 Saffat 81,111,122,132  Tahrim 10) Allah’ın vaat ettiği üstün gelme sözüne sadık kalan, güçlü ve basiretli peygamberlerdir.(Saffat 171-172  Sad 45) Onlar çeşitli sözleri dinleyen, ancak sadece gerçeğe kulak veren, Allahın hidayet ettiği ve sağduyu sahibi kıldığı (Zümer 17-18)mahşerde korku ve hüzünden güvende bulunacak, Yüce Allahın ayetlerine inanan ve hakka teslim olup cennete girecek olanlardır. (Zuhruf 68-70) İşte Yüce Allahın “kullarım “dediği kişiler bunlardır ve (Nisa 69) da şu dört grup halinde sayılmaktadırlar: Nebiyyun “peygamberler”, sıddıkun “hakkı onaylayanlar”, şüheda “hakka şahit olanlar” ve salihun “özü ve sözü bir olanlar, bir yanlışı düzeltenler.” Huzurlu olan, Rabbini razı edip kendisi de verilecek ödülden memnun olan kişiler önce bunların arasına gireceklerdir. 

M.Okuyan

“Şafak sökmesi” ya da “tanyeri ağarması” olarak ifade edilen “فجر - fecir” sözcüğü, gecenin karanlığının çatlayarak dünyanın aydınlanmaya başlamasını, sabahın ilk beyazını, insanın mutluluk duyduğu ve ümitlendiği o değerli anları ifade etmektedir.

Ancak burada mecazî bir anlatımla, ilk gelen vahiyden bu sonuncusuna kadar, bütün vahiylerle yapılan uyarıların, verilen öğütlerin meyvesini vermeye başladığı ve insanlık üzerindeki küfür, şirk, azgınlık karanlığının vahyin ışığı sayesinde yırtıldığı ifade edilmektedir. Aslında bu tasvir bir topyekûn aydınlanma sürecini simgelemektedir. Daha önce Müddessir sûresinin 32–37 ve Tekvîr sûresinin 17–18. ayetlerinde fecrin yaklaştığına işaret edilerek başladığı ilân edilen bu süreç, bu surede fecrin/şafağın sökmesi ile belirginleşmekte, bundan sonraki “ضحى - duhâ [kuşluk vakti]” sûresinde ise iyice ortaya çıkmaktadır. 

H.Yılmaz

Tan yerinin ağarması, insan zihninde, gönlünde yeni düşünceleri, yeni oluşumları temsil etmektedir. “Solumaya başlayan sabaha yemin olsun” (Tekvir 81/18)  Bize fecr, yani tan yerinin ağarması, Şura 52 de bir nur, bir ışık olarak tanımlanan Kuran’ın insan beyninde ve gönlünde doğmasıdır; onun ışığının yavaş yavaş oraya sızmaya başlamasıdır. Bu durum, hidayete gelmekte olan insanın zihin semasında Kuran’ın ışığının aydınlatmaya başladığı anı temsil etmektedir.

B.Bayraklı

Fecrin “sabah namazı vakti”, “sabah namazı”, “Kurban Bayramı sabahı”, “zilhiccenin ilk sabahı”, “Muharrem ayının ilk sabahı” veya “suların fışkırdığı ve yaratılmışların hayatının beslendiği çeşmeler, gözeler” anlamına geldiği beyan edilmektedir. Bu konuda başka görüşler de vardır. Müddesir 74/34 ve Tekvir 81/18 den delil getirerek, fecrden maksadın  “sabah” vakti olduğunu, böylece günün tamamını zımmen ifade ettiğini beyan etmekte bir sakınca yoktur. Bütün sabahlara yemin edilmesi, zamanın önemine yapılan bir vurgudur. Biz ise fecrin “vahiy”, yani “Kuranın aydınlığı” olduğu kanaatindeyiz.

M.Okuyan

"Aydınlanmaya başladığı zaman sabaha andolsun." (Tekvir, 81/17) âyetinde olduğu gibi fecir cinsine yemin, kuşkusuz ki manalıdır. Birçoklarının görüşü de budur. Bununla beraber bazı sabahların daha çok özellikleri bulunduğunda da kuşku yoktur. Bu itibar ile de başındaki lâmı ahd mânâsına alarak cuma ve bayram gibi mübarek günlerden birinin fecri olarak düşünülebilir. Bu durumda ilk akla gelen Mücahit’ten rivayet edildiği üzere, kurban bayramı gününün fecri olmasıdır ki, bu da Zilhicce ‘nin onuncu günüdür. Birincisi bunu dahi kapsasa da bunda daha çok bir özellik ve kapsamlık ile neşe ve sevince işaret vardır. Şu da buna bir karine (ipucu) gibidir:

H.Yazır

İkrime dedi ki: "Andolsun fecre" buyruğu ile Cem' yani Müzdelife gününün fecri "tan yerinin" ağarması kastedilmiştir.

Muhammed b. Ka'b el-Kurazî’den; "Andolsun fecre" buyruğu Cem'den ayrılış vakti olan on günün (Muharremin ilk on gününün) son zamanıdır.

Ed-Dahhâk dedi ki: Maksat Zilhiccenin fecridir. Çünkü yüce Allah diğer günleri onunla birlikte söz konusu ederek "ve on geceye" diye buyurmuştur ki; bu Zilhiccenin on gecesidir. İbn Abbas da böyle demiştir.

Mesruk da bunlar yüce Allah'ın Musa (a.s)'ın kıssasında söz konusu ettiği "Ve buna ayrıca on gece daha kattık." (el-Araf, 7/142) buyruğunda sözünü ettiği on gecedir. Bunlar senenin en faziletli günleridir.

Kuduri

Şafak (Fecr) İnsanın ruhi uyanışını sembolize eder, bu nedenle, “on gece” hicretten önceki 13.yılda, Muhammed as. İlk vahyini aldığı ve insanlığın ruhi uyanışına katkıda bulunmakla görevlendirildiği Ramazan ayının son üçte birlik kısmına işaret eder.

M.Esed

Zil-Hicce ayının ilk on gecesine. Buradaki fecr, 'arafe, yahut Kurban bayramı, yahut Ramazanın son on gününün fecri diye tefsîr edilmiştir.

Mevdudi  

Buradaki “on gece ”nin hangi “on gece” olduğuna dair birçok rivayet vardır.

Zilhicce ayındaki on gece,

Ramazan ayındaki son on gece,

Muharrem ayının ilk gecesi ile aşure günü arasındaki on gece,

Mûsâ peygamberin Tur suresindeki 30 gecelik vaatleşmesine eklenen on gece olduğu ileri sürülen görüşler arasındadır.

Ancak bunların hiç biri itibar edilebilir nitelikte değildir. Çünkü Zilhicce ayındaki Hacc, Ramazan ayındaki oruç, Muharrem ayının ilk on günü ve Mûsâ peygamber ile ilgili bilgiler henüz bu sure indiğinde peygamberimize bildirilmiş değildi. Dolayısıyla, bilgisinin olmadığı konularda peygamberimizin dikkatinin çekilmiş olması mantıklı değildir. Buradaki “on gece”, peygamberimizin yakinen bildiği bir “on gece” olmalıdır ki, dikkati ona çekilsin ve o “on gece ”ye yemin edilsin.

Bu açıdan bakılır ve daha önce inen dokuz surenin içerikleri dikkate alınırsa, âyette geçen “on gece “nin vahyin başladığı ilk gece ile 10. sure olan bu surenin indiği gece arasındaki “on gece” olduğu söylenebilir. Bu durumda; Alak sûresinin indiği gece [Kadir Gecesi] ilk gece, Fecr sûresinin indiği gece de onuncu gecedir.

Sure veya ayetlerin hangi yıl, ay, hafta ve günde indikleri tam olarak bilinemediği için görüşümüz kesinlik ifade etmemekte, sadece akıl yolu ile yapılmış bir öngörü niteliği taşımaktadır.

H.Yılmaz

Bilindiği gibi Hz Musa’nın hayatında, peygamberlik görevi için aldığı vahiyde gecenin önemi büyüktür: “Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilave ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu.” (Araf 7/142)

İşte Hz. Musa’nın on gecesine bu ayette ayrı bir vurgu yapılmaktadır. Hz. Peygamber için Ramazan’ın son on gecesi ile Hz. Musa’ya ilave olarak verilen on gecenin bir araya gelmesi bu vurguyu daha ileri götürmektedir.

B.Bayraklı

Lafzen, “çifti ve teki” yahut “bir” i: yani, Yaratıcı ‘nın tekliği ve benzersizliğine karşılık yaratılanların çokluğunu (Beğavî, Sa‘îd el-Hudrî'den naklen ve Taberî, yukarıdaki ifade ile ilgili alternatif yorumlarından birinde). “Çift sayı” kavramı, aynı türden birden fazla unsurun varlığına işaret eder: başka bir deyişle, karşıtı veya karşıtları olan ve bu nedenle başka şeylerle belli bir ilişki içinde bulunan her şeyi kapsar (karş. 36:36'da, bütün varlık evrenindeki bariz kutupluluğa işaret eden ezvâc terimi). Buna karşılık vetr terimi -veya daha yaygın olan Necdî telaffuzuna göre vitr -“tek” veya “bir” olan şeyi kapsar ve bu nedenle, Allah'a verilen adlardan biri olarak kabul edilir: çünkü “hiçbir şey O'na denk tutulamaz” (112:4) ve “hiçbir şey O'na benzemez” (42:11). 

M.Esed

Çift ve tek olmak bütün varlıkları kapsayan bir durumdur. Çünkü varlıklar kesinlikle ya çift ya da tektir. Bu nedenle âyete “çok olana ve tek olana” şeklinde de anlam verilebilir. “Çift” kavramı, herhangi bir nesnenin aynı türden olan bir diğer bireyinin varlığına işaret eder. Başka bir deyişle çift, karşıtı veya karşıtları olan ve bu nedenle de başka şeylerle belirli bir ilişki içerisinde bulunan her şeyi kapsar. Buna karşılık, “وتر - vetr” terimi, tek veya bir olan şeyi ifade eder. Bu anlamından dolayı Allah’a verilen adlardan biri olarak kullanılmıştır. Çünkü hiçbir şey O’na denk tutulamaz.

Özetle bu âyet Yaratıcı ‘nın tekliği ve benzersizliğine karşılık, yaratılanların çokluğunu ifade eder. 

H.Yılmaz

Razi der ki: "Şef ve vetr, Araplar ‘ın "tek ve çift" ve genel olarak herkesin "çift ve tek" dediğidir. Yunus şöyle der: Aliye halkı, sayı ifade ederken vetr; öç ve intikam alma manasında ise vitr derler. Temim ise her iki mânâda da vitr der." Bunun izahı şudur: Şef' ve vetr kelimeleri mastar ve isim olarak kullanılır. Mastar olduğu zaman eşşef, bir şeyi diğerine katmak demek olup çiftlemek ve şefaat etmek mânâlarına gelir. Vetr de, iyfar gibi teklemek ve öç almak mânâlarına gelir. Öce ve kine " t ire" denilir. İsim olduğu zaman da şef', çift; vitir, tek demek olur. Nitekim iki rekât namaza şef' denildiği gibi, tek namaza da vitir denilir. Demek ki şef ve vetir; şefaat ve intikam, çiftleme ve tekleme, çift ve tek mânâlarına gelebilen bir cem ve fark ifade eder.

"Onun zatından başka her şey yok olacak tır."(Kasas, 28/88) hükmünce, şef ve vetrden maksadın, Allah'ın zatı dışındaki şeyler olması gerekir

"Hem her şeyden iki çift yarattık ki öğüt alasınız. O halde hemen Allah'a sığının. Kuşkusuz ben onun tarafından size apaçık bir uyarıcıyım."(Zariyat, 51/49-50) ayetlerinin mânâsı olur.

"Bütün çiftleri yaratan Allah bütün noksanlıklardan uzaktır."(Yasin, 36/36)

Esma-i Hüsna hadisinde de "Allah tektir; teki sever." veya zıddı vardır ki bunlar bir şef teşkil ederler: Küfür-iman, saadet-bedbahtlık, hidayet-sapıklık, gece gündüz, Gök-yer, deniz-kara, cin-insan, ruh-cisim hep çifttir. Yüce Allah ise ortaksız dır, "Hiçbir benzeri yoktur."(Şûra, 41/11), tektir, birdir, o hiçbir şeye muhtaç değil, her şey ona muhtaçtır.

H.Yazır

Çifte ve tek olana yemin olsun

“Çift” kavramı kâinattaki çift kutupluluğu ifade edebilir. Bu durumda maksadın bütün yaratılmışlar olduğunu beyan ederek, bunları “iman-küfür, mutluluk-huzursuzluk, hidayet-şaşkınlık, aydınlık-karanlık, gündüz-gece, sıcaklık-soğukluk, güneş-ay, yaz-kış, gök-yer, insan-cin, artı-eksi, pozitif-negatif, erkek-dişi” gibi ikililer şeklinde sıralayabiliriz. Bütün bunlar, (Yasin 36, Zariyat 49 ve Nebe 8) de ifade edilen kâinattaki bütün çiftleri içerir. Kanaatimizce “Tek” ten kasıt ise, (ihlas 1) gereği “Yüce Allah ”tır. Nitekim Hz Peygamber de bu anlamda “Allah tektir; teki sever” buyurmaktadır. M.Okuyan

Yemin edilen “fecr”, “on gece”, “çift varlıklar ve tek olan Yüce Allah” ile “bitmek üzere olan gece” nin anlam ilişkisi şöyle kurulabilir: Kuran aydınlığının dünyayı aydınlattığı Ramazan’ın son on gecesindeki Kadir Gecesinin sabahında, tek olan Yüce Allah, çift olan bütün yaratıkları ilahi bilgilendirmeyle aydınlatmıştır. Böylece Kuran ile aydınlanan ilk sabah, cehalet karanlıklarını gidermeye başlamıştır. İsra 17/81 de de ifade edildiği gibi, hak gelince batıl zaten yok olmaktadır. Batılın tabiatı, yok olmaya elverişli kılınmıştır. İşte tam da bu esasa uygun olarak, burada vahyin aydınlığı gelince, gecenin, yani cehalet karanlıklarının yok olup gitmesi söz konusu edilmektedir, diyebiliriz.

M. Okuyan

Ve giderken, (yani geçtiği sırada) geceye yemin olsun. Nitekim Müddessir Sûresi'nde "Döndüğü an o geceye yemin olsun." (Müddessir, 74/33) buyrulmuştu.

YESR: aslı "yesrî" dir. Fâsıla için "yâ" düşürülerek "râ" nın kesresiyle yetinilmiştir, cezm edilmiş değildir. Onun için Nafi, Ebu Amr ve Ebu Cafer kırâetlerinde vasledilir (geçilir)ken, İbnü Kesir ve Yakub kırâetlerinde vakf halinde (durulduğunda) ve geçilirken "yâ" ile okunur. İsra gibi gece gitmek mânâsına süra ve sirayet kökünden geniş zamandır. Gecenin gece gitmesi, gece içinde geceyi düşündürür gibi katmerli bir ifadedir. Bu gibi makamda tecrit (soyutlama) âdet olduğundan mücerred (soyut) yürümek mânâsına alınması uygun ise de bunda diğer iki nükte vardır. Birisi, geceden maksat karanlık olduğuna ve karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu ana işaret olması, birisi de gecenin bir de gam ve elemle ilgili olduğuna ve o gam ve elemin geçmek üzere bulunduğu ana işaret olmasıdır. Ki bu anlar, sabaha yakın olan mübarek seher vakitleridir. Bu itibarla fecr ve gecenin cins için olması daha kapsamlı olur ise de Bayram sabahı ve sabahı bayram olan gecenin seheri olması daha toplayıcı ve daha güzeldir. Bir takım tefsirciler de bunun Leyle-i cemi' (akşam ve yatsı namazlarının birleştirilerek yatsı vaktinde kılındığı gece) denilen Müzdelife gecesi olduğunu söylemişler dir.

H.Yazır

Geçip giden geceye yemin olsun

İzâ yesr ifadesi “geçtiği zaman” anlamına gelmektedir. Bu ifadenin anlamını şu ayetler vermektedir: “Dönüp gitmekte olan geceye” (Müddesir 74/33) Ayrıca Yüce Allah, kararmaya başlayan geceye de yemin etmektedir.

“Kararmaya yüz tuttuğunda geceye and olsun” (Tekvir 81/17)

Neden Yüce Allah gecenin geçip gitmesine yemin etmektedir? Artık Kuran gelince cehaletin karanlığı gitmeye başlamıştır. Akıl güneşi doğunca da nefsin ve düşüncesizliğin karanlığı gitmektedir. Bu oluşum yemin edilmeye değer.

B.Bayraklı

HICR, men etmek ve alıkoymak mânâsından alınarak akıl mânâsınadır. Zira, sahibini kötülükten men etmesi itibariyle akla "nuha" denildiği gibi münasebetsizlikten alıkoyması itibarıyla de "hıcr" ismi verilir. Dolayısıyla "zi hıcr", tam akıl sahibi demek olur.

H.Yazır

İşte bunlarda, akıl sahibi için bir yemin var mı?

Âyette geçen “حِجْرٍ - Hicr” sözcüğü, men etmek, alıkoymak anlamındadır. Men edilen, alıkonulan şeyden kasıt ise “akıl” dır. Çünkü Arapçada kişiyi kötülükten men etmesi itibariyle akıla “nuha” dendiği gibi, münasebetsizlikten alıkoyması itibariyle de hicr denmektedir. Dolayısıyla âyetteki “ذىحجر - zî hicr” ifadesi “tam akıl sahibi” anlamına gelmektedir.

Bu durumda âyet, ilk dört âyette yemin edilerek dikkat çekilen konuların tam akıl sahipleri için Allah’ın varlığına ve tek oluşuna dair ikna edici, sağlam kanıtlar oluşturduğuna işaret etmektedir.

H.Yılmaz

Ayetteki kasem kelimesi “yemin” zı hıcr ifadesi ise “akıl, akıl sahibi” demektir.

Ğaşiye 88/1 de ele aldığımız üzere, ayette hel edatı, cevabı beklenen bir soru edatı olarak değil de, anlamı pekiştiren bir konumda kad edatı anlamında kabul edilebilir. Bu durumda anlam “bütün bunların her birinde muhakkak ki bir yemin vardır.” Şeklini alır. Söz konusu anlam, “Akıl sahiplerine bundan öte bir yemin olabilir mi?” diye şekillenmiş olur. Aklı olanlar bu yeminlerden yeterince sonuç çıkarırlar, çıkarmalıdırlar.

Ayetlerdeki yemin ifadelerini Kuran’ın aydınlık dünyasıyla ilişkilendirince, surelerin parçalar halinde peyderpey indirilişinden ve yeminin büyüklüğünden söz eden Vakıa 56/75-76 ya bakmalıyız. İlgili ayetlerin tercümesi şöyledir: “Kuran’ın parçalar halinde indirilişine yemin ediyorum ki, elbette bu, eğer bilirseniz çok büyük, çok ağır bir yemindir.” Demek ki Kuran’ın indirilişi çok önemli bir olaydır; onunla ilgili zamana veya mekana yemin edilmesi de çok önemlidir.

M.Okuyan

Bunda akıl sahibi için hakikatin sağlam kanıtı yok mudur?

Bu ayette iki temel kavram yer almaktadır: Bunlardan biri hıcr dir. Hicr kelimesi hacer denen “taş” anlamına gelmektedir. Kuran da yer alan Hıcr suresi, “taşlı bölge” anlamına gelen “yasak bölge, yasaklanmış arazi” manasına gelmektedir. Onun içindir ki insanlar da hukuk ve kanunlar yaparlar. Ferdin ve toplumun hayatını korumak için yasak koyarlar. İnsanlar içsel anlamda nefislerine karşı koyarlar, hem de sosyal hayatta yasak koyarlar. Bunu yapan akla hıcr veya hilm denir.

Diğer bir kavram da kasem kelimesidir. Bu kelime “yemin” anlamına gelmektedir, ama biz yemini niçin yaparız? Kanıt, delil olsun diye yaparız. İşte Allah’ın varlığına, birliğine, öldükten sonra dirilmeye ikna edici, doyurucu bir delil ve bir kanıt olmaktadır. Bu da hicr denen akıl sahibine sunulmaktadır.

B.Bayraklı 

“Bize yalnız Allah’a kulluk etmemizi, babalarımızın taptıklarını bırakmamızı söylemek için mi geldin? Doğru sözlülerden isen haydi bizi tehdit ettiğin azaba uğrat” dediler.” (A’râf 70)

“Allah o fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti de, öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi orada yerlere serilmiş olarak görürdün.” (Hakka 7)

İrem'in sıfatı olan da "sütunlu", direkli demek olarak üç şekilde tefsir edilmiştir:

1. İmad, direk ve sütun mânâsına "amed" gibi tekil veya çoğul olarak, "refiu'l-imad" yani direkleri yüksek tabirinde olduğu gibi "uzun boylu" veya "boyları uzun" olmaktan kinayedir. Çünkü "Sizi Nuh kavminden sonra halifeler kıldığını ve yaratılışta sizi onlardan üstün kıldığını hatırlayın."(A'râf, 7/69) buyrulduğu üzere Ad kavmi uzun, iri cüsseli olduklarından boyları direğe benzetilmiş demektir. Nitekim "racülün amedün" ve "umüddanün" denilir ki "uzun" demektir. Bu İbnü Abbas'tan rivayet edilmiştir.

2. İkrime ve Mukatil demişlerdir ki: Göçüp kondukları evlerinin direkleri demek olup çadır halkı olduklarına işaret olur. Nitekim "Âd'ın kardeşini (Hud'u) hatırla. Hani bir zamanlar Ahkaf ‘takî (Yemen'de denize doğru kumluk bir arazideki) kavmini uyarmıştı."(Ahkaf, 46 / 21) buyrulduğu gibi Ahkaf taraflarında idiler.

3. İbnü Zeyd ‘den rivayet olunduğuna göre, binalarının direkleri demektir. Çünkü "Siz her tepeye bir alamet bina edip eğlenir misiniz?"(Şuara, 26/128) buyrulduğu üzere yüksek yerde veya geçit başında bir alâmet bina ediyorlardı.

H.Yazır

Biz, zatül-ımad ifadesinin “yüksek binalar” anlamına geldiğini ve bu noktada Şuara 26/128-129 un delil olduğunu belirtmek istiyoruz. Kaldı ki, sonraki ayette “Şehirlerde benzeri yaratılmamış” buyurularak, maksadın şehir, yani o kavmin meydana getirdiği medeniyet olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.

M.Okuyan

 


"Vadi-i Kura"dan maksat Semûd kavminin dağları yontarak binalar yapmasıdır. Galiba tarihte dağlar içinde bina yapmaya başlayan ilk kavim Semûd kavmiydi. (Bkz. A'raf an: 37-59, Hicr an: 45, Şuara an: 95-99.

Mevdudi

SEMÛD KAVMİ: Arapça dilbilimcilerin çoğunun görüşüne göre “Semûd ” sözcüğü Arapça değildir ve dolayısıyla da çekimli değildir. Bazılarına göre ise Arapçadır ve “smd ” kökünden türemiştir. “smd” sözcüğü “maddesi [kütlesi] bulunmayan su” demektir ki, bununla “az su” anlamı kastedilir ve “kırağı, çiy” suları için kullanılır. Su sarnıçları, az su bulunan çukurlar, çukur kazılıp suyun bulunamaması durumu semd” sözcüğüyle ifade edilir. (Tacü’l-Arûs, 4/373, 374 ve Lisânu’l-Arab, 1/698 )

Eğer sözcüğün bu kökten geldiği varsayılırsa Semûd ismi “suyu kıt olan” anlamına gelir.

H.Yılmaz

Dediler: “Sen ve beraberindekiler yüzünden başımıza uğursuzluk geldi [Seni ve beraberindekileri uğursuzluk belirtisi sayıyoruz.] ” Dedi: “Uğursuzluk kuşunuz Allah katındadır. Daha doğrusu siz, sınanan bir halksınız.” Neml; 47.

Bir imtihan aracı olarak kendilerine dişi deveyi göndereceğiz. Artık gözetle onları ve sabret. Suyun, aralarında bölüştürüleceğini de onlara bildir. Her su alış, içiş nöbetlidir/içilecek her miktar hazırlanmıştır. Kamer; 27–28.

Kibre sapanlar “Biz sizin inandığınızı inkâr edenleriz” dediler. Bu arada dişi deveyi boğazladılar. Ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar: Dediler ki: “Ey Salih! Eğer Allah tarafından gönderilenlerdensen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir.” A’râf; 76,77.

Zulme sapmış olanları o korkunç titreşimli ses yakaladı da öz yurtlarında yere çökmüş hâle geliverdiler. Sanki hiç hayat sürmemişlerdi [zenginlik taslamamışlardı] . Orada. Dikkat edin! Semûd kavmi, Rablerine nankörlük etmişti. Dikkat edin, Semûd yok olup gitmiştir. Hûd; 67,68.

“Zulmedenleri de o korkunç şey yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. Semûd toplumu Allah’ın rahmetinden uzak kılındı. (Hud 11/7-68)

“Bak işte, tuzaklarının akıbeti nice oldu! Onları da toplumlarını da toptan helak ettik. İşte hırsızlıları yüzünden çökmüş evleri! Anlayan bir toplum için elbette bunda bir ibret vardır. (Neml 27/51-52)

“Biz onların üzerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler.” (Kamer 54/31)

Musa ve Firavun kıssaları da birçok surede geçmiştir.

EVTÂD, bilindiği gibi "veted" in çoğulu olup kazıklar demektir. Kur'ân'da "Dağları birer kazık yaptık." (Nebe', 78/7) buyrularak dağlara da "evtad" denilmiş olduğunu biliyoruz. Kazık, kuvvetli ve sabit olma vasıtalarından olduğu için zü'l-evtad yani kazıklar sahibi vasfı da kuvvetli ve sabit olmayı ifade eder.

"Mısır mülkü benim değil mi?"(Zuhruf, 43/51) diyen Firavun bu piramitlere sahip bulunuyor ve bunlarla dünyaya kazık kakmak istediklerini gösteren bir emel ve kuvvet gösteriyordu.

Mısırlı Şeyh Abduh der ki: Mısırlılar ‘ın bıraktıkları kalıcı eserler için "evtad" tabirinin kullanılması ne güzeldir.

H.Yazır

(Bir de) kazıklar sahibi Firavun’a (ne yaptığını görmedin mi?)

Bilindiği üzere Kuran da kıssası en çok anlatılan ve ibrete en çok konu edilen kişi Firavun ’dur. Onun burada ve Sad 38/12 de “Kazıklar sahibi” olarak anılmasının muhtemel bazı gerekçeleri vardır:

1. Sebep, kızdığı kimselere “kazık cezası” olabilir.

2. Sebep, inanca karşı uyguladığı zorbalık olabilir.

3.Sebep, ekonomik ve askeri açıdan güçlü oluşu şeklinde de belirlenmiş olabilir.

4. Bütün bunlara ilave olarak, aslında Firavun, ilahlık iddiasının kendince bir ispatı mahiyetinde, dağlara nazire olsun diye piramitler yaptırmış olmasıdır. M.Okuyan

Halkı gruplara ayırmak, bu guruplardan birini tutup diğerlerine zulm etmek, onları sömürmek, onlara statü yükseltmesini tanımamak, köle gibi kullanmak bozgunculuktur. (Kasas 28/4) Her üç toplum bu fesadı ve bozgunculuğu farklı şekillerde uyguladılar. Zulüm, israf ve ekonomik dengesizlikler onların toplumda fesat çıkarmalarına yetmişti.

SEVT aslında karıştırmak manasında mastar olup deriden örülmüş, katları birbirine karıştırılmış olan kamçıyı ifade eden bir tabir olarak kullanılması yaygın olmuştur. Birbirine karışmış türlü azabın darbeleri kamçıya benzetilerek peş peşe indirilmesi de şiddetle döğmek ve yağdırmak gibi "sabb" tabiri ile ifade olunmuştur. Azab kelimesi belirsiz kullanılmakla da her birine olan azabın başkalığına işaret edilmiştir.

H.Yazır
“Azap kamçısı” deyiminden yola çıkarak dünya ve ahiretteki cezanın da âdeta bir azap yumağı gibi değişik azapların bir bütün hâlinde uygulanmasıyla gerçekleştiği/gerçekleşeceği düşünülebilir. (Nebe sûresi 20–26. âyetlerine bakınız.) 

H.Yılmaz

“Artık kötülüğü örgütleyip düzenleyenler; Allah’ın, kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya şuuruna varamayacakları yerden azabın gelmeyeceğinden emin midirler? – Ya da onlar, dönüp-dolaşmaktalarken, onları yakalayıvermesinden (mi emindirler?) Ki onlar (bu konuda Allah’ı) aciz bırakacak değildirler.- Veya onları bir korku üzerinde yakalayıvermesinden (mi emindirler)? Öyleyse Rabbin, gerçekten şefkatli ve merhamet sahibidir.” (Nahl 16/45-47)

MİRSAD, gözetleyicilerin gözetledikleri, etrafı kolaçan ettikleri yerdir. (Nebe' Sûresi'nde "Kuşkusuz cehennem gözetleme yeri olmuştur." ayetinin tefsirine bkz). Bu sözde istiare-i temsiliyye vardır. Yani, seni yetiştiren, her işini yöneten Rabb ‘in kulları üzerinde gözetleme yerinden gözeten bir gözetleyici gibi her an ve her durumda gözetip duran bir şahit ve görendir. Hiçbir şeyi kaçırmaz, her birine bakar, yaptığı işe göre karşılığını verir. Onun için yeryüzünde kargaşayı çoğaltıp duran taşkınlar Allah'tan, Allah'ın azabından kaçıp kurtulacaklarını sanmasınlar.

H.Yazır

Rabin kesinlikle gözetmektedir.

Yüce Allah hem kâinatı, hem de içindeki varlıkları, özel anlamda insanları her şart ve durumda gözetmektedir. Aslında el-mirsad “gözetleyicilerin gözetlemeyi yaptıkları yer” e denmektedir. Nebe suresinin 21-22 ayetlerinde cehennemin azgınları pusuda beklediği gündeme getirilmektedir. Bir bakıma cehennemin gözetleme yeri olacağına işaret edilmektedir.

B.Bayraklı

Fe-emmâ (“Ama ...'e gelince”) edatı ile başlayan yukarıdaki ifade, 5. ayetteki “hakikatin sağlam kanıtı” na atıf ile açıkça bağlantılıdır -insanın yalnız bu dünya ile ve ona en yakın/somut faydalar vaat eden şeyler ile ilgili olup kural olarak öteki dünyayı düşünmediğine işaret (Zemahşerî, Razi, Beydâvî).

 Yani o, Allah'ın lütfunu kendisinin hakkı olarak görür (Razi). 

Fe-emmâ (“Ama ...'e gelince”) edatı ile başlayan yukarıdaki ifade, 5. ayetteki “hakikatin sağlam kanıtı ”na atıf ile açıkça bağlantılıdır -insanın yalnız bu dünya ile ve ona en yakın/somut faydalar vaat eden şeyler ile ilgili olup kural olarak öteki dünyayı düşünmediğine işaret (Zemahşerî, Razi, Beydâvî). Yani o, Allah'ın lütfunu kendisinin hakkı olarak görür (Razi). 

M.Esed

Nimetler ve ikramlar bir hak edişi değil, imtihan varlığını ortaya koymaktır. Bu inceliği anlamayan insanlar, “Rabbim bana ikram etti, derler” ve bunu adeta kendi hak edişleri olarak nitelendirirler. Oysa bu bakış, Kuran da ret edilen Karun anlayışıdır; nitekim o da “Bu hazine bana, sahip olduğum bilgi nedeniyle verildi” (Kasas 78) diyerek, asıl amacı kaçırmış ve sonunda helak edilmişti.

“Nitekim veriliş nedeni imtihandır; ancak insanların çoğu bunu bilmemektedir.” (Zümer 39/49) ifadesi, nimeti hak ettiğini düşünen ve onu imtihan ile buluşturmayan insan tipine Yüce Allah’ın verdiği cevaptır.

M.Okuyan

Ayette geçen ibtilâ “denemek, imtihan etmek, sınamak” demektir. Yüce Allah, insanı çeşitli sorular sorarak imtihan etmektedir. Bu sorular o insanı bazı şartlar altında bulundurmak şeklinde olur. İmtihan konusu geniş bir şekilde Bakara 155 de Kısaca şu şekilde geçmektedir “Korku, açlık, mal, nefis ve çeşitli ürünleri noksanlaştırmak” (Bakara 2/155); mal ve can (Al-i İmran 3/186); iyilik ve kötülük (Enbiya 21/35) imtihanların sorularıdır.

Ancak buradaki imtihan ikram etmek ve nimet vermek şeklinde, bu alanlarda yapılmaktadır. Bu normal bir şekilde nimet vermek değildir; tamamen imtihan amaçlıdır ve Fecr 14 ayete bağlıdır. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini gözlemek için bu imtihan yapılmaktadır. Hatta Fecr 5 ayete de gönderme yapmaktadır.

B.Bayraklı

Yani o, refah yokluğunu veya kaybını bir imtihan olarak değil, ama ilahî “adaletsizliğin” bir delili olarak görür -ve dolayısıyla Allah'ın varlığını inkara kadar gider. M.Esed

İnsanın ihanet sandığı şey, belki de kendisine yapılan ikramdır; ancak kişi bunun farkına varamayabilir. Allah yolunda infak edilmeyen mal, ahirette sahibinin boynuna adeta bir yılan gibi dolanacaktır. (Al-i İmran 180) Doğru ve helal yollarla elde edilmeyen ve biriktirilip Allah yolunda dağıtılmayan altın-gümüş gibi mallar, ahirette kızgın bir ateşe dönüştürülüp azabın malzemesi yapılacaklarıdır. (Tevbe 34-35) Allaha adanmayan ömürler ve O’nun yolunda yaşanmayan hayatlar da sadece ve sadece, mahşerdeki sorgulamanın daha ağır olmasına neden olacaktır.

M.Okuyan