(Mü’min - 80.Ayet)

<< Geniş Meal

Tevbe

Âyette geçen kelime oruç tutanlar anlamına geldiği gibi, cihâdeden ve yeryüzünde Allah'ın güzel eserlerini görmek, bilgi ve görgülerini artırmak veya özgürlük içinde ibâdet ve tâ'atlerini yapabilmek için seyâhat edenler anlamına da gelir. S.Ateş

Arapça bir kelime olan " ", "tövbe edenler" anlamına gelir. Fakat burada geçtiği şekilde, "Sürekli bir özellik olarak pişmanlık duymaya sahip olanlar" anlamına gelir. Yani tekrar tekrar tövbeden geçerler. Ayrıca "tevbe" kelimesinin lugat manası "dönmek, yönelmek" veya "geriye dönmek" demektir. Buna göre, bu kelimenin tercümesi şöyle olur: "...Tekrar tekrar Allah'a dönen kimseler..." Bu hal, gerçek bir mü'minin en başta gelen özelliğidir. Zira bir mü'min bile, canını, malını Allah'a sattığı hususunda yaptığı pazarlığı bazen unutabilme istidadındadır. Çünkü bu duyu organlarıyla alakalı olmadığı, aksine onun aklı ve kalbi ile ilgili olduğu için bunların, gerçekte kendisinin değil bilakis Allah'a ait olduğunu her an unutabilir. Yani, bu yüzden, hakiki bir mü'min bile bazen "pazarlığı" unutabilmekte ve sanki bunların sahibi kendisi imiş gibi davranabilmektedir. Fakat bu, bir anlık dalgınlığını ve yaptığı anlaşmanın şartlarını ihlal etmekte olduğunu farkeder etmez bu davranışından dolayı hemen pişmanlık duyar ve bundan utanır, Allah'a dönerek O'nun affını talep eder, yaptığı mukaveleyi yeniler ve her bir azgınlığının ayağını kaydırmasından sonra da, O'na bağlılığı hususunda şerefi üzerine and içer, söz verir. Bu şekilde bir pişmanlık ve nedamet duygusu bile tek başına, insanın sahip olduğu imana her zaman döneceğinin bir teminatıdır. Yoksa fıtratından kaynaklanan zaafından dolayı kişinin, hiç hata yapmadan ve ihmal tuzağına düşmeksizin bu mukavelenin şartlarını tam tamına ve hissederek yerine getirmesi mümkün değildir. İşte bu nedenledir ki gerçek mü'mini överken Allah'ın "...tekrar tekrar Allah'a döner..." diye buyurmakta ve tam tersine "Allah'a itaat ve kulluk hususunda mukavelesini yaptıktan sonra asla hataya düşmez" dememektedir.
Bu da, insanın başarabileceği en yüce mükemmelliktir. Şimdi bu karakterin, gerçek mü'minlere ait özellikler listesinin en başında yer almasının hikmeti üzerinde biraz düşünelim: Bu, imanı ikrardan sonra suç işleyenleri ikaz etmek içindir. 111. ayette gerçekten inananların, canlarını ve mallarını Allah'a satanlar oldukları söylenebilmişti. Bundan sonra da onları eğer gerçekten samimi olarak mü'min olmayı istiyorlarsa, herşeyden önce kendilerine bu özelliği kazandırmaları gerektiği ve daha fazla hataya sapmamaları için de inatçılık göstermeksizin hemen Allah'a dönmeleri hatırlatılmaktadır.
Bazı müfessirler "" ibaresinin "...oruç tutanlar" anlamına geldiği görüşündedirler. Bu, kelimenin lugat manası değildir, aksine Hz. Peygamber'e (s.a) isnad edilen sahih olmayan bir rivayete nebnî mecazdır. Bu nedenle, biz bu hususta kelimenin lugat manasından ayrılmanın gerekmediği kanaatindeyiz. Yani, bu durumda, "...(O'nun rızası için) yeryüzünde dolaşanlar" manasına gelir. Çünkü bu kelime burada salt "...yeryüzünde sadece dolaşmak ..." anlamına gelmez, aksine "... İslam'ı yaymak, cihada çıkmak, kafirlerin iktidarda oldukları yerlerden hicret etmek, insanları ıslah etmek, gerçek bilgiyi aramak, helalinden geçim sağlamak ve bunlara benzer asil ve yüce gayeleri tahakkuk ettirmek üzere yeryüzünde dolaşmak, seyahat etmek" gibi manaları içerir. Mü'minlerin bu karakterinin burada özellikle hatırlatılması, kendilerinin "mü'min" olduğunu iddia etmelerine rağmen cihada gitmemiş olanları azarlamak içindir. Onlara hakiki bir mü'minin Allah'ın kelimesini yükseltmek için beldelere dağılan, inancının gereklerini yerine getirmek için bütün kuvveti ile çalışan ve yeryüzünde harekete geçmeye çağrıldığında evine kapanıp geride kalmayan olduğu öğütlenmektedir.
Yani, imanın gerekleri, ibadet, ahlak, toplumsal davranış, kültür, ekonomi, politika, hukuk, savaş-barış, kısacası bireysel ve toplumsal hayatın bütün yönlerinde "...Allah'ın belirlediği sınırları titizlikle gözönünde bulunduran..." veya "... Allah'ın hükümlerini hakkıyla gözeten..." kimseler demektir. Onlar, arzularını tatmin için ne bu hudutları aşar ve kendi kafalarından kanunlar uydurur ne de ilahi hukuk yerine başka sistemleri ikame ederler. Onlar bu hududları korur ve çiğnenmelerine mani olurlar. Binaenaleyh gerçek mü'minler öyle kimselerdir ki, Allah'ın belirlediği sınırları sadece yerine getirmekle kalmaz aynı zamanda bütün güç ve imkanlarıyla bu hududu hakim kılmak ve korumak için ellerinden geleni de yaparlar. Mevdudi

Müfessirlerin çoğu sâihûn (lafzen, “gezginler/seyyahlar”) tabirine sâimûn yani, “oruç tutanlar” anlamını vermişlerdir; bu görüşü ileri sürerken, oruç tutan kimsenin de, tıpkı gezginler gibi kendisini geçici olarak dünya nimetlerinden, dünyevî tadımlardan geri tuttuğu düşüncesinden hareket etmişlerdir (Râzî'nin, Süfyân b. ‘Uyeyne'den aktardığına göre). Bu müfessirlerin siyâha (“gezginlik/seyyahlık”) terimiyle siyâm (“oruç”) arasında kurdukları bu mecazî özdeşliği sâihûn teriminin, yukarıdaki anlam örgüsü içinde, muhtelif Sahâbîler ve onların bazı erken ardılları tarafından da böylece tefsir edilmiş olmasına dayandırdıklarını belirtmeliyiz (bkz. Taberî). Diğer bazı otoriteler ise (ör. Râzî'nin kaydettiği kadarıyla Ebû Müslim), terimin orijinal anlamını (lugat anlamını) tercih ederek onu az çok “muhâcirûn” (“zulüm ve kötülüğün egemen olduğu diyarı terk edenler”) teriminin eşanlamlısı olarak tefsir etmişlerdir. Bize kalırsa, sâihûn ifadesi için kullanılabilecek en iyi karşılık “[Allah'ın hoşnutluğunu aramaya] durmaksızın devam edenler” şeklinde olanıdır; ki böylece siyâha teriminin hem lugat hem de mecazî çağrışımları oldukça geniş bir anlam alanı içinde birleştirilmiş de oluyor. M.Esed

Bu âyetlerde, Allah yolunda yapılan gayretler, mücâdeleler ve savaşlar özetlenmekte, samimi mü’minlerin sıfatları sayılmaktadır. Münâfıklar bu savaştan kaçarken mü’minler gönüllü olarak koşmaktadırlar. Bu, onlar için sanki çok kârlı bir alış-veriştir: Canları ve malları karşılığında cenneti satın almışlardır.
Âyetteki, es-sâihûn kelimesi, genellikle mecazî olarak değerlendirilip “oruç tutanlar” anlamında kabul edilir. Bizce kelime gerçek anlamında, “Allah'ın rızasını aramak [İslâm'ı yaymak, cihada çıkmak, kâfirlerin iktidarda oldukları yerlerden hicret etmek, insanları ıslah etmek, gerçek bilgiyi aramak, helâlinden geçim sağlamak] için seyahat edenler” anlamında kullanılmıştır.
Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler aktarılmıştır:
Sayıları 70 olan bir Ensâr grubu, Akabe Gecesi'nde Mekke'de Hz. Peygamber'e (s.a) biat edince, Abdullah b. Revâha (r.a), “Yâ Rasûlallah! Bize, hem Rabbin için, hem de kendin için istediğin şartı koş” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ben Rabbim hakkında, sadece O'na ibâdet etmenizi ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı; kendi hakkımda da, kendinizi ve mallarınızı tehlikeden koruduğunuz gibi beni de korumanızı şart koşuyorum” deyince, Ensâr, “Bunu yaptığımız takdirde, bizim için ne var?” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “Cennet” cevabını verdi. Biat eden bu kimseler, “Alış-verişimiz kârlı oldu. Biz bu alış-verişimizi ne bozarız, ne de bozulmasını isteriz” dediler. İşte bunun üzerine, bu âyet nâzil oldu.
Âyet-i kerîme büyük Akabe Biati diye de bilinen II. Akabe Biati hakkında inmiştir. Ensâr'dan bu biate katılan erkeklerin sayısının 70 dolaylarında olduğu biat budur. Aralarında yaşça en küçükleri Ukbe b. Amr idi. Bunlar, Rasûlullah'ın (s.a) yanında Akabe denilen yerde bir araya gelmişlerdi. Abdullah b. Revaha'nın, Peygamber'e (s.a), “Rabbin için de, kendin için de dilediğin şartı koş” demesi üzerine, Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştu: “Rabbim için, O'na ibâdet etmenizi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanızı şart koşuyorum. Kendim için de beni, kendinizi ve matlarınızı neye karşı ve nasıl koruyor iseniz öylece korumanızı şart koşuyorum.” Bunun üzerine biate katılanlar, “Bunu yerine getirecek olursak bize ne var?” diye sordular, Hz. Peygamber, “Cennet” buyurunca da, “Böyle bir alış-veriş kârlıdır. Biz ne bu alış-verişten döneriz, ne de dönme teklifini kabul ederiz” dediler. Bunun üzerine, Şüphesiz Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını –onlara cenneti vermek karşılığında– satın almıştır âyeti nâzil oldu. H.Yılmaz

"... müşrikler için duada bulunmak... yakışık almaz..." ibaresi iki şeye delalet eder. Birincisi, "biz onları seviyoruz ve onlara yakınlık duyuyoruz." İkincisi ise, "onların suçlarının bağışlanabilir olduğunu düşünüyoruz" demektir, sadakati olduğu halde, günahkar olan bir kimse için böyle şeyler istemekte, dilekte bulunmakta bir beis yoktur. Fakat isyankar olduğu açıkça belli olan ve bu tutumunu gizleme ihtiyacını duymayan kimseye sevgi beslemek, ona karşı sempati duymak ve kendi sadakatimizi şüpheye düşürecek bir yaklaşımla bu kimsenin durumunun affedilebilir bir husus olduğunu düşünmek bir kere prensip olarak temelden yanlıştır.
Yakın akrabalarımızdan dahi olsa, "müşrik" kimselerin affedilmeleri için duada bulunursak, bu tip suçların işlenmesini de teşvik etmiş oluruz. Çünkü bu tutum, akrabalık bağlarımız, Allah'a karşı beslediğimiz sadakat ve samimiyetten daha değerli ve üstün kabul ettiğimiz, Allah'a ve O'nun Yoluna duyduğumuz sevginin bütünüyle saf ve katışıksız olmadığı anlamlarına gelir. İsyankarlara karşı duyduğumuz bu sevgiden Allah'da etkilensin de ötekilerin hepsi bu suçtan cehennemi boylarken, kendi yakınlarımız olan bu kimselerin bağışlanmasını arzulamaktayız. Açıkçası bütün bunlar sadakat ve samimiyete aykırıdır. İman, "Allah'a ve O'nun yoluna olan sevgimizin kesinlikle saf olmasını ve Allah'ın dostunun bizim dostumuz, düşmanının da bizim düşmanımız olmasını gerektirir. Allah'ın, "... müşriklerin affedilmeleri için dua etmeyin" dememiş olması bunun yerine, "müşriklerin yarlığanmalarını dilemek Peygamber'e de, iman edenlere de yaraşmaz" diyerek ikazda bulunması şuna işaret eder: "Sizin için doğru olsa, bizim düşmanlarımıza sempati göstermenin uygun olmadığını bizzat kendinizin düşünmesi ve suçlarının bağışlanabilir cinsten olmadığını bilmenizdir: hatta, bu konuda bizden herhangi bir affın geleceğini de ummamalısınız."
Bu hususta "müşriklere, sadece imani konularda sempati duyulmasının yasaklandığına iyice dikkat edilmesi gerekir. İnsani ilişkilere gelince ki bu da, kişinin kendi akrabasının haklarını gözetmesini, sevgi beslemesini, sempati ve merhamet hislerini taşımasını ve onlara karşı dostane duygulara sahip olmasını gerektirir ve bu kesinlikle yasak değildir. Aksine bu tip bir davranış fazilet sayılır. İster mümin ister kafir olsun bir akrabamıza karşı bütün dünyevi vazifelerimizi yerine getirmemiz gerekir. Onun derdine ortak olmalı, muhtaç ve yetim olanlarına destek sağlamalı, hasta ve yaralı olanlarına, müslüman olup olmadıklarına bakmaksızın olabildiğince yakınlık ve ilgi göstermeliyiz. Mevdudi

Sonraki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, bu yasaklama müşriklerden ölmüş bulunanlar, yani tevbe etmeden ölenler için geçerlidir (Zemahşerî, Râzî); henüz yaşayanlar için değil: Çünkü “henüz hayatta olan birinin (bir günahkarın) bağışlanmasını dilemek, bunun için dua etmek... Allah'ın böyle bir kişiye hidayetini bahşetmesini istemek demektir, ki bu caizdir” (Menâr XI, 60). M.Esed

Senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim diye söz verdiği için ona du'â etmişti S.Ateş

Buradaki atıf babası ile olan bütün bağları kopardığı zaman Hz. İbrahim'in söylediği şeylerdir:
"Sana selam olsun: Ben senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü Rabbim bana karşı pek lütufkardır." (Meryem: 47)
"Ve sapanlardan olan babamı da bağışla. Beni, insanların yeniden diriltildikleri gün rezil rüsvay etme! O gün ne mal ne evlat fayda verecektir. Allah'a ancak, selim ve saf bir kalble gelenler kurtulacaklardır." (Şuara: 86-89)
"... Senin için bağışlamayı dileyeceğim,fakat Allah'tan gelecek herhangi birşeyden seni kurtarmaya gücüm yetmez." (Mümtahine:4)
İlgili ayetlerde Hz. İbrahim'in (a.s) babasının affedilmesi için kullandığı ifade ve tonun bile çok ihtiyatla seçilmiş olduğuna dikkat edilmelidir. Fakat Hz. İbrahim (a.s), kendisi için duada bulunduğu ve yargılanmasını istediği şahsın, açıkça Allah'a karşı gelmiş bir asi ve O'nun Yolu'nun amansız bir düşmanı olduğunu farkedince artık onun hakkında ihtiyatlı bir üslupla da olsa dua etmekten bizzat kaçınmış ve Allah'tan ona gelecek herhangi bir şeyi önleme gücüne sahip olmadığını açık ifadelerle ilan etmiştir. (Hatta bu kimse, kendisini sevgi ve ihtimamla besleyip büyüten babası dahi olsa bu durum değişmedi.)
Kur'an-Kerim'in, Hz. İbrahim (a.s) hakkında kullandığı "" ve "" kelimelerinin, çok geniş manaları vardır. "Evvah" yufka yürekli, ince ve yumuşak kalbli, alçak gönüllü, hüzünden müteessir ve Allah korkusundan kalbi ürperti içinde olan kimse demektir. "Halim" ise, çeşitli şartlarda kendine hakim olan, hiddetli ve düşmanlık anında kendini kaybetmeyen ve muhabbetinde, dostluk ve ilişkilerinde itidali koruyan kimsedir. Kelimelerin her ikisi de burada, en geniş anlamlarında kullanılmıştır. Hazreti İbrahim (a.s), Cehennem ateşinde yanacak olan babasına karşı son derece merhametli ve saygılı olması nedeniyle onun için duada bulundu. Kendisine hakim ve ihtiyatlı bir yapıya sahip olduğundan, kendini İslam Yolu'ndan uzaklaştırmak için gaddarca zulmeden babasına bile dua etmiştir. Kısaca, o Allah'tan gerçekten korkardı ve babası için bile olsa sınırları aşmayı bile düşünmedi ve babasının bir Allah düşmanı olduğunu anladığı anda da onunla olan bütün ilişkilerini kesti. Mevdudi

Hz. İbrahim'in, babasına bu yolda verdiği söz 19:47-48 ve 60:4'de geçmektedir. Hz. İbrahim'in yaptığı duanın aslı için bkz. 26:86-87. M.Esed

Lafzen, “... suçlamak Allah'a yakışmaz/yaraşmaz” -yani, “bir toplumu doğru yola ulaştırdıktan sonra onları sapıklığa düşürmek”, Allah'ın mutlak ve sınırsız ilmiyle, yüceliğiyle kâbil-i telif olmaz. Yukarıda asıl metinde “onları sapıklığa düşürmez” şeklinde olan ifadeyi “sapıklıkla suçlamaz” şeklinde aktarırken, büyük klasik müfessirlerden bazılarının bu konudaki tefsirlerine dayandığımızı belirtelim (örn. Taberî, Râzî). “Onlara doğru yolu gösterdikten sonra” şeklindeki ifadeye gelince, Râzî bunu, “onları doğru yola (ruşd) davet ettikten sonra” şeklinde yorumluyor.Çoğu müfessirler, bu ayetle uyarılan kimselerin, 113. ayet indirilmeden önce, şirk (yani, Allah'tan başkasına tanrılık yakıştırma) tutum ve davranışı içinde ölen akraba ve dostlarının bağışlanması yolunda dua eden müminler olduğunu söylemişler ve bu ayetle, 113. ayette yer alan yasaklama vahyedilmeden önceki günlerde (yani, “onları sakınıp gözetecekleri şeyler hakkında iyice aydınlatmadan önce”) bu yolda yaptıkları girişimlerden, ettikleri dualardan ötürü müminlerin sorumlu tutulmayacağının ifade edilmek istendiğini ileri sürmüşlerdir. Öte yandan Râzî, alternatif bir başka yorum getirerek diyor ki: bu ayet, “Allah kendilerini sakınıp gözetecekleri şeyler hakkında bütünüyle aydınlattıktan sonra” bile hâlâ sapıklıklarına devam eden kafirlere ve münafıklara yöneltilen ve bütün sure boyunca vurgulanan kınama ya da suçlamanın ciddiyetini açıklamak maksadına matuftur. (Bu konuda bkz. 6:131-132 ve ilgili notlar). Bu yorum bizce, özellikle müteakip 116. ayet de gözönünde bulundurulduğunda diğer yorumdan daha kabule şayan görünüyor. M.Esed

Şu, şu düşüncelerden, fiillerden ve yollardan uzak durmaları için önceden yapmamaları gerekenleri, "Allah, onlara açıklar". Fakat yine de buna aldırmaz ve batıl düşünce ve eylemlerinde ısrar ederlerse, o taktirde Allah, Hidayeti'ni onlardan esirger ve izlemeye karar verdikleri batıl yolda yürümelerine mani olmaz.
Bu, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'in çeşitli bölümlerinde, hidayeti kendi zatına, dalaleti de insanlara nisbet eden ifade tarzının anlaşılmasında umumi bir prensiptir. Allah'ın hidayeti, uyarınca Allah önce, peygamberler ve kitaplarıyla, 'hak' olan yolunu insanlara açıklar. Daha sonra bu yola uymak niyeti taşıyanlara imkan verir. Hak yolu takip hususunda onları zorlamaz. Şayet, Hak yolun kendilerine açıklanmış olmasına rağmen hala batıl yollarda yürümeye inat ediyorlarsa, o taktirde Allah, bilakis peşinden gitmeye kararlı oldukları yolu izlemeye imkan verir.
Burada bu hususun geçtiği sözün gelişi mucibince bu durumun burada da açıklanışı, daha önce geçen paragrafta bahsi geçen kimseleri uyarma, daha sonraki bölümde de zikredilecek onlanları da tanıtma anlamına gelir. Mevdudi

Bağımsız bir necm olan ve genel bir beyânname niteliğinde bulunan bu âyetlerde şu gerçekler açıklanmaktadır: Peygamber ve iman etmiş kişiler, kendilerine cehennem ashâbı oldukları iyice belli olduktan sonra, akraba; ana-baba ve kardeş vs. bile olsalar, müşrikler için istiğfar etmemelidirler. Allah, bir kavme hidâyet ettikten sonra, takvâlı davranacakları şeyleri kendilerine ortaya koymadıkça onları saptırmaz. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. Kuşkusuz, göklerin ve yeryüzünün mülkü yalnızca Allah'a aittir. O, diriltir ve öldürür. O'nun astlarından bir velî ve bir yardımcı yoktur.
Burada, İbrâhîm'in müşrik babası için istiğfar edişinin gerekçesi de, İbrâhîm'in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşman olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan uzaklaştı. Şüphesiz İbrâhîm, çok içli, çok halîm birisi idi buyurularak açıklamıştır.
İbrâhîm'in babası için istiğfarı daha önce şu âyetlerde konu edilmişti:
Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat! Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl! Ve beni naim [nimeti bol] cennetin mirasçılarından kıl! Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu. (Şu‘arâ/83-86)
Ve hani bir zaman İbrâhîm, “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan bir çoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse, … Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. Rabbimiz! Şüphesiz ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı ikâme etmeleri için, Senin dokunulmazlaşmış Ev'inin yanında, ekinsiz bir vâdiye yerleştirdim. Rabbimiz! Şükretmeleri için artık Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. –Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.– İhtiyarlık hâlimde bana İsmâîl'i ve İshâk'ı lütfeden Allah'a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitendir. Rabbim! Beni salâtı ikâme eden kıl, soyumdan da! Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim için, anam-babam için ve mü’minler için mağfirette bulun!” demişti. (İbrâhîm/35-41)
O [İbrâhîm], “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah'ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi. (Meryem/47-48)
İbrâhîm'de ve o'nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm'in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah'tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin, Allah'ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen azîz ve hakîm'in ta kendisisin” demişlerdi. (Mümtehine/4-5)
Bu âyette, kâfir ve müşrik olarak öldükleri kabul edilen kimselerin cenazelerine katılıp onlar için bağışlanma talebinde bulunmak da yasaklanmaktadır.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler nakledilmiştir:

Nesâî'nin rivâyetine göre Ali b. Ebî Tâlib (r.a) şöyle demiştir: “Ben, birisinin –müşrik oldukları hâlde– anne-babasına mağfiret dilemekte olduğunu duyunca ona, ‘Her ikisi de müşrik oldukları hâlde onlara mağfiret mi diliyorsun?’ diye sordum. O bana, ‘İbrâhîm (a.s) babasına mağfiret dilememiş miydi?’ dedi. Bunun üzerine ben, Peygamber'in (s.a) yanına gittim ve o'na bunu sordum. İbrâhîm'in babasına mağfiret dilemesi ancak ona verdiği bir sözden dolayı idi buyruğu indi.
Taberî bu âyetin nüzûl sebebiyle ilgili çeşitli rivâyetler zikretmiştir. Bir rivâyete göre Hz. Peygamber, atalarının dininde ısrar eden ölüm döşeğindeki amcasına mağfiret dileyeceğini vaat etmiş ve ona mağfiret dilemek istemiş, Allah o'nu bundan nehyetmiştir.
Bir rivâyete göre bir Mekke yolculuğu esnasında annesinin kabrini ziyaret etmiş ve ona mağfiret dilemek istemiş, Allah da o'nu bundan nehyetmiştir.
Bir rivâyete göre de ashâbından bazıları kendisine, “Ey Allah'ın Peygamberi! Muhakkak ki bizim babalarımızdan komşuluğu güzel olan, akrabalığa önem veren, esirleri kurtaran ve zimmetlerine vefa gösterenleri vardır. Onlar için mağfiret dilemeyelim mi” diye sormuşlar. Hz. Peygamber de, “Evet, Allah'a yemin olsun ki, ben de İbrâhîm'in babası için mağfiret dilediği gibi babama mağfiret diliyorum” buyurdu. Bunun üzerine Allah, birinci ve ikinci âyeti indirdi.
Başka bir rivâyete göre; bir kişi, başka birinin müşrik olan anne ve babası için mağfiret dilediğini duymuş ve “Kişi, müşrik olan ebeveyni için mağfiret dileyebilir mi?” diye sorunca o kişi, “İbrâhîm, babası için mağfiret dilemedi mi?” diye cevap verdi. O adam Hz. Peygamber'e gelip bu durumu bildirince iki âyet nâzil oldu. Ayrıca, babaları için mağfiret dileyenler, bu iki ayetin nüzûlünden sonra günah işlediklerini düşündüler, Allah da 3. âyeti indirdi. Beğavî 3. âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olarak şu rivâyeti zikretmiştir: Bir grup, Hz. Peygamber'e gelerek Müslüman oldu. Onlar Müslüman olduklarında daha içki yasaklanmamıştı ve kıble de Ka‘be'ye doğru değişmemişti. Aradan bir zaman geçtikten sonra bu grup tekrar Hz. Peygamber'e geldiklerinde içkinin haram kılındığını ve kıblenin değiştiğini gördüler. Bunun üzerine, “Ey Allah'ın Peygamberi! Sen bir din üzeresin, biz başka bir din üzereyiz, bizler dalalet içerisindeyiz” dediler. Bunun üzerine Allah, 115. âyeti indirdi. H.Yılmaz

Lafzen, “onlardan bir grubun kalpleri neredeyse [Din'den] kayacak gibi olduktan sonra”: Bu ifade, önce, Hz. Peygamber Tebük seferine çıkacağı zaman o'nun sefere katılma çağrısına, haklı mazeretleri olmadığı halde olumlu bir tepki göstermeyen, sonra da pişmanlık duyup tevbe eden bir kısım mümine ilişkindir. Bkz. yukarıda 132. not.   -   Bkz. 6. sure, 31. not. Zemahşerî ve Râzî'ye göre buradaki sümme takısı bizim verdiğimiz anlamdadır ve “Allah, merhametiyle Peygamber'e ve sıkıntılı bir zamanda o'na bağlı kalanlara teveccüh etti” ifadesini pekiştirmek için kullanılmıştır. M.Esed

Gösterdikleri üstün hizmet nedeniyle Allah, Tebûk Seferi ile alakalı olarak Hz. Peygamber'i ve ashabını, dikkatsizliklerinden kaynaklanan yanlışlarından dolayı affetti. Hz. Peygamber'in (s.a) hatası, cihada katılabilecek durumda oldukları halde, bazı kimselerin geride kalmalarına müsaade etmiş olmasıydı. (Ayet: 43)
Bu, önceleri öyle kritik bir anda savaşa gitmeye pek arzulu olmayan fakat daha sonra, kalblerinde gerçekten imana sahip olmaları ve Hak Yolu sevmeleri nedeniyle bu zayıflıklarını yenen samimi sahabelere işaret eder.
Yani, Allah bir insanı, bizatihi düzelttiği bir zaafından dolayı cezalandırmadığı için, onların yanlış eğilimlerini hesaba çekmeyecektir. Mevdudi

Yahut: Tebük seferine çıkıldığında “geride kalan”. Ellezîne hullifû ifadesi için verdiğimiz “fesada kapılanlar” şeklindeki karşılık halufe ya da hullife fiilinin “[kötü yönde] değişti/değiştirildi” ya da “fesada uğradı/iğvaya kapıldı” şeklindeki, ahlakî planda kötülüğe meyli işaret eden mecazî anlamına dayanmaktadır (bkz. Esâs, Nihâye, Lisanu'l-‘Arab, Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs). Ellezîne hullifû ibaresinin yukarıdaki anlam örgüsü içinde, düzmece mazeretlerle seferden geri kalanlarla ilgili olarak kelimenin bu mecazî anlamıyla yorumlanması Abdülmelik el-Asma‘î gibi çok önde gelen Arap dilcilerinden bazılarınca da teyid edilmiştir (surenin 83. ayetine ilişkin yorumunda Râzî bu hususu belirtmiştir). “Bozguncu telkinlere kapılan üç kişi ya da üç grub”a gelince, klasik müfessirler burada sözü geçen üç sayısıyla, Tebük seferine katılmaktan kaçınan ve seferden sonra da yukarıdaki ayet vahyedilinceye kadar Hz. Peygamber ve Sahâbîlerince kendilerine küskünlük gösterilen üç kişinin, Ka‘b b. Mâlik, Merâre b. er-Rabî‘ ve Hilâl b. Ümeyye'nin îma edildiğini söylemişlerdir (İsmi geçen bu kişilerin üçü de Ensar'dandır). Bu üç Sahâbînin gerçekten de sefere katılmaktan kaçınan kimseler arasında bulundukları tarihî olarak belgelenmiş olsa da (Taberî ve İbni Kesîr, bu ayete ilişkin açıklamalarında konuyla ilgili rivayetlere ayrıntılı bir biçimde yer vermişlerdir), bize öyle geliyor ki, ayetin anlam akışı, îmasının yalnızca üç kişiyle sınırlandırılmasına imkan vermemektedir; dolayısıyla bu üç sayısı, bizce, sefere katılmak konusunda hatalı davranan üç grup mümini işaret etmektedir: (1) şüpheli mazeretler ileri sürerek Hz. Peygamber'den evde kalma izni koparan kimseler (bunlara hem 43-46. ayetlerde hem de 90. ayetin ilk cümlesinde temas edilmiştir); (2) izinsiz olarak kendi kararlarıyla seferden uzak kalan ama sonradan kendiliklerinden pişmanlık gösterip hataları için tevbe eden kimseler (102-105. ayetlerde sözü edilenler); ve nihayet, (3) durumlarının ne olacağı Allah'ın yargısı gelinceye kadar “belirsiz” olan (106. ayet) ve Hz. Peygamber'in Tebük seferinden dönüşünden kısa bir süre sonra (118. ayetin indirildiği günlerde) pişmanlık gösterip tevbe eden kimseler.Yukarıdaki ayet, en geniş yüklemiyle -vahyine neden olan tarihî olguyu da aşarak- doğru yoldan geçici ve arızî olarak ayrılır gibi olan, sonra ya kendi iradeleriyle ya da başkaları tarafından yapılan uyarmalar, kınamalar sonucu “bir fitneye dûçâr olduğunu” anlayan ve içtenlikle günahından dönüp tevbe eden bütün müminlerin durumuna ışık tutmaktadır. M.Esed

Geriye kalışlarının mazeretlerini Hz. Peygamber'e (s.a) arzetmek üzere gelenler arasında bu üç kişi de bulunuyordu. Onların seksenden fazlasını Hz. Peygamber'e yalan mazeret beyan eden münaafıklar teşkil ediyordu. Hz. Peygamber (s.a) söylediklerini kabul etti ve onları başından savdı. Daha sonra sıra, gerçek birer mü'min olan bu üç kişiye geldi. Bunlar suçlarını açıkça itiraf ettiler. Bundan dolayı, Hz. Peygamber, onların hakkındaki kararını tehir etti ve durumları konusunda Allah'tan herhangi bir karar gelinceye kadar onlarla her türlü sosyal münasebeti kesmelerini müslümanlara emretti. Onların durumları hakkında karar vermek için de bu ayeti kerime nazil olmuştur.
Bu konuda, sözkonusu üç kişinin halinin, 99. açıklama notunda geçen yedi insanın durumundan farklı olduğu hususu akılda bulundurulmalıdır. Onlar ise, hatalarından dolayı hesaba çekilmeden önce kendi kendilerini cezaya çarptırmışlardı.
119. Durumları, bu ayeti kerimede belirtilen üç kişi, Ka'b b. Malik, Hilal b. Umeyye ve Marare b. Ruba'i idi. Bunlar, daha önce de söylendiği gibi samimi birer mü'min idiler. Bu hadiseden önce samimiyetlerini ispat edecek birçok delil ortaya koymuşlardı. Son ikisi Bedir Harbine de katılmışlardı. Dolayısıyla imanları, her türlü şüpheden uzaktı. Ka'b ise, Bedir savaşına katılmamış olmasına rağmen Hz. Peygamber'in (s.a) diğer bütün seferlerine iştirak etmiş bulunuyordu. Fakat yaptıkları tüm bu hizmetlerine rağmen bütün sağlam müslümanların cihada gitmeleri emredildiği Tebûk Seferi gibi çok kritik bir zamanda göstermiş oldukları ihmalden dolayı şiddetle cezalandırıldılar.
Tebûk dönüşünde Hz. Peygamber (s.a) müslümanlara, sefere katılmayanlardan tüm alakalarını kesmelerini emretti. Hatta o kadar ki müslümanlar bunların selamını bile almayacaklardı. Bu şekilde devam eden sosyal boykot ve tecritten kırk gün sonra, ailelerine de, onlarla teşrik-i mesaide bulunmamaları emredildi. Velhasıl, onlar Medine'de bu ayette de anlatıldığı gibi, çok kötü bir duruma düştüler. Nihayet, elli günlük bir boykottan sonra sözkonusu üç kişinin affedildiklerini ilan eden bu ayet nazil oldu.
Yukarıda zikredilen boykot hikayesi, bu üç kişiden biri olan Ka'b b. Malik tarafından detaylı olarak anlatılmıştır. Yaşı ilerleyip gözleri de görmez bir hale geldiğinde, hikayesini kendisine her yerde eşlik eden oğlu Abdullah'a bizzat kendisi anlatmıştır. Bu hikaye, herkes için güzel bir ders olduğundan Ka'b b. Malik'in kendi ifadesi ile aynen aktarıyoruz:
Hz. Peygamber (s.a) her ne zaman müslümanları cihada hazırlanmaları için teşvik ettiyse ben de bu hususta hazırlıklar yapmaya karar verirdim. Fakat eve gittiğimde "Acelesi yok, hele bir zamanı gelsin, hazırlıklarımı kolayca yapar, yola koyulurum" diyerek ihmalkarlık yapardım. Bu ihmalcilik durmayıp devam etti. Bu şekilde, ordu sefere çıkacağı zamana kadar hazırlıkları yine ihmal ettim. Hiçbir hazırlık yapmadığım halde kendi kendime, "Adam sende, bir iki gün sonra ben de hazırlanır, onlara yolda yetişirim" dedim. Fakat ihmalkar oluşum niyetlerimi uygulamaya koymaktan beni yine alıkoydu. Sonunda orduya katılabilmem için hiçbir fırsat kalmadı. Bedbahtlığıma ilaveten, sefere katılmayıp Medine'de kalan diğer kimselerin de ya münafık ya da yaşlı veya cihada gitmeleri uygun olmayan insanlar olduğunu görünce hepten mahvoldum ve bu vicdanımı sürekli kemirdi durdu.
Her defasında olduğu gibi, Tebûk seferinden dönüşünde de Hz. Peygamber (s.a), mescidde iki rekat namaz kıldı. Daha sonra, halkla görüşmek üzere orada oturdu. Önce sayıları, seksen küsur olan münafıklar huzuruna geldi, ciddi ciddi yeminlerle utanmadan aslı astarı olmayan uydurma mazeretlerini söylediler. Hz. Peygamber (s.a), onlardan herbirinin uydurma hikayelerini dinledi, gösterdikleri görünüşteki mazeretlerini kabul etti ve kalblerinde gizlediklerini ise: "Allah sizi affetsin" diyerek Allah'a havale etti. Daha sonnra mazeret beyan etme sırası bana geldi. Rasulullah'a doğru yürüdüm ve selam verdim. Gülümseyerek, "Peki seni ne tuttu?" dedi. (Bir an durakladım). Vallahi, şu dünyadan her kim olursa olsun, onu ikna etmek için bir veya birkaç mazeret uydurabilirdim. Çünkü konuşma ve ikna sanatında pek mahir biriydim. Fakat burada benden açıklama yapmamı isteyen Yüce Peygamber'di. İnanıyorum ki şayet ben onu, şu anda yalan mazeretler uydurarak kandırsam bile, Allah sözkonusu durum hakkında hakikatı ona bildirir ve tekrar onu öfkelendirirdim. Öte yandan, eğer doğruyu söylesem bir an için belki onu kızdırmış olmama rağmen umulur ki, Allah beni affedebilirdi. İşte bunun için, dedim ki "Hayır! Ya Rasulullah, vallahi benim sizden geri kalmama sebep olacak hiçbir özrüm yoktu. Ben, Tebûk seferine katılmak için her yönden her zamankinden daha çok hazırlanabilecek güçteydim." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Hakikaten bu şahıs doğru söyledi" dedi. Daha sonra bana döndü ve: "Ey Ka'b, haydi kalk, Allah hakkında hükmedinceye kadar bekle" buyurdu.
Ben de kalktım ve kabilemin mensupları arasındaki yerime oturdum. Hiçbir mazeret ileri sürmediğim için etrafımdakiler hemen beni dürtmeye ve azarlamaya başladılar. Bu durumda şeytan bana "git ve yalan mazeretler uydur" diyordu. Fakat benden başka aynı şeyi söyleyen, Marare b. Rebi ve Hilal b. Ümeyye gibi daha iki iyi kimsenin de bulunduğunu öğrenince, söylediklerimden dolayı memnun oldum ve doğru ne ise onda sebat ettim.
Bu olaydan sonra, Hz. Peygamber (s.a) aynı durumda olan üçümüzle müslümanların konuşmasını yasaklayan bir emirname çıkardı. Diğer iki kişi evlerine kapandıkları halde ben evimden dışarı çıkar, namazları cemaatle kılar ve çarşı pazarda dolaşırdım. Benimle hiçbir kimse konuşmadığı için bana hiç tanıdığı olmayan yabancı bir şehirdeymişim gibi geliyordu. Mescide vardığımda, daha önceleri olduğu gibi selamımı verir ve Hz. Peygamber'in (s.a) selamımı almasını beyhude yere beklerdim. Sonra namazı Rasulullah'a (s.a) yakın kılardım ve gizlice onu gözetlerdim. Namazıma durduğum sıra, bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi. Bu durum böyle sürüp benim için dayanılmaz bir hal alınca, bir gün, amcamın oğlu olan ve çocukluktan beri arkadaşım yeğenim Ebu Katade'yi görmeye gittim. Bahçesinin duvarını tırmanarak aştım ve selam verdim, fakat vallahi o bile selamımı almadı. Bunun üzerine ben de:
-Ey Ebu Katade, Allah adına sana soruyorum, ben Allah'ı ve Rasulünü sevmiyor muyum? dedim. Fakat sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah adına sordum. Yine sükut etti. Üçüncü bir daha Allah adına tekrar and verdim. Bu defa sadece:
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir diye cevap verdi. Gözlerim yaşla doldu ve oradan da umutsuzca ayrıldım, geri döndüm.
O günlerde başka bir hadise daha olmuştu. Bir keresinde pazardan geçerken bir Suriyeli bana gelerek ipek içine sarılı bir mektup verdi. Bu mektup Gassan kralından geliyordu ve şöyle diyordu: "Haber aldığımıza göre senin liderin, bu günlerde sana eza ve cefa ediyormuş. Fakat sen, öyle değersiz alalade bir şahıs olmadığın için biz senin orada heba olmana rıza göstermeyiz. Binaenaleyh, bize gel, sana şanına layık bir hürmet ve ihsanda bulunuruz." Mektubu okuyup bitirince kendi kendime "İşte bir imtihan daha" dedim ve derhal mektubu yanmakta olan ocağın içine attım.
Boykotun kırkıncı günü falandı, bir gün baktım birisi Hz. Peygamber'den, bundan böyle artık hanımdan da ayrı kalacağım haberini getirdi. "Onu boşayacak mıyım?" diye sordum. "Hayır" dedi. "Sadece ayrı duracaksın." Bu haber üzerine hanıma: "Babanın evine git ve Allah'tan benim hakkımda bir hüküm gelinceye kadar bekle" dedim.
Nihayet boykotun ellinci günü sabah namazını kıldıktan sonra, son derece üzgün evimin damında otururken, tam o sırada "Ka'b ibn Malik, müjde" diye olanca kuvvetiyle bağıran birisinin sesini işittim. Hemen Allah'ın huzurunda secdeye kapandım. Çünkü affım için gerekli emrin gelmiş olduğunu anlamıştım. Az sonra, tevbemin kabulünden dolayı beni tebrik etmek için koşanlarla evimiz dolup taşmaya başladı. Kalktım ve doğruca mescide gittim. Mutluluktan Hz. Peygamber'in (s.a) yüzünün parıldadığını görüyordum. Selamımı aldı ve şöyle buyurdular: "Seni tebrik ederim, bugün hayatının en hayırlı günüdür."
-"Ya Rasulullah (s.a) bu müjde sizden mi, yoksa Allah tarafından mı" diye sordum. O da, "Hayır Allah'tandır" diye cevap verdi. Daha sonra bu ayetleri (117 ve 118) okudu. "Ey Allah'ın Rasulü, tevbe için bütün malımı mülkümü sadaka olarak bağışlamam isteniyor mu?" diye sordum. Allah'ın Rasulü:
-"(Hayır) malının bir kısmını kendine alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır" buyurdu. Buna göre ben de:
-Şu Hayber'deki hissemi alıkorum, dedim. Geri kalan malımın tümünü sadaka olarak dağıttım ve daha sonra Allah'a şöyle yemin ettim: "Allah beni bu badireden ancak doğruluğumla kurtardı. Artık ben, bundan böyle yaşadığım sürece doğrudan başka hiçbir söz söylemeyeceğim. Şu ana kadar da gerçeğin aleyhinde kasten bir söz söylememiş olmam bundandır. İnşaallah, aynı şekilde gelecekte Allah'ın beni yalanlardan koruyacağını umarım."
Bu kıssa ibret alınacak bir çok dersleri içermektedir. Her mü'minin bunları, kafasına ve kalbine nakşetmesi gerekir.
Bu derslerin ilki ve en önemlisi şudur: İslam ile küfür arasında süren çatışma son derece önemli ve hassastır. Bu hususta mümkün olduğu kadar uyanık ve dikkatli olmalıyız. Faal olarak "küfür" tarafına katılan kimsenin durumunu anlatmak gereksizdir, zira o açıktır. Eğer bir müslüman ömründe bir kere bile olsa, İslam'ın yanında yer almakta en ufak bir ihmal gösterse ve bunu da hiçbir art niyeti olmaksızın yapsa dahi, bütün hayatı boyunca yaptığı ibadetleri, amelleri ve İslam uğrunda bulunduğu fedakarlıkları tümüyle kaybetme ile karşı karşıya kalır. İşte Bedir, Uhud, Ahzab ve Huneyn savaşlarında büyük işler başarmış ve samimiyet ve imanları şüpheden bütünüyle uzak değerli kimselere bile böyle şiddetli bir tavır alınması bundandır.
Birincisi kadar önemli olan ikinci hususa gelince, kişi vazifesini yaparken en ufak bir ihmali bile kesinlikle düşünmeli. Çünkü bu tür bir ihmal kişiyi affedilmez suçlar arasında sayılan büyük bir günahı işlemeye götürür. Bir kimsenin herhangi bir art niyet olmadan bir suçu işlemesi gerçeği bile kişiyi cezalandırmadan kurtaramaz.
Son olarak bu olaydan alacağımız ders şudur: Bu kıssa bize, Hz. Peygamber'in (s.a) liderliğinde ortaya konan toplum modelinin gerçek özünü gösteriyor. Bir tarafta, haince işleri herkes tarafından çok iyi bilinen münafıklar vardı. Kendilerinden, sergiledikleri haince davranışlardan daha iyisi beklenmediği için ileri sürdükleri yalan mazeretleri hiç itiraz etmeden kabul edildi. Diğer tarafta, mü'min olduğu ispat edilmiş ve her tür şüpheden uzak fedakarlıkları olan o üç kişinin halini bir düşünelim. Onlar, kendilerini haklı çıkarmak üzere hiçbir yalan hikaye uydurmayıp aksine kabahatlerini açık ve net olarak itiraf ettiler. Fakat, münafıkların tersine, ağır bir cezaya çarptırıldılar. Bu ceza onlara, imanları hakkında bir şüphe bulunduğundan dolayı değil, fakat o kendileri gibi gerçek mü'minlerin, ancak bir münafığa yakışacak davranışa benzer bir davranış sergilediği için verildi. Böylece, bu ceza ile, hatırlatılmak istenen husus şu idi: "Siz dünyanın tadı tuzusunuz. Ama sizin gibi iyi insanlar da bozulursa, o zaman, bu dünyanın tadı tuzu nereden gelecek?"
Meselenin dikkate değer bir başka yönü de vardır. Bu olayda, liderin ve onun takipçisi müslüman toplumun ortaya koydukları tavır gerçekten eşsizdir. Azıcık dahi olsa herhangi bir kin ve öfke duygusu karıştırmamak şartıyla lider, şefkat duygusundan da ayrılmaksızın tebaasını -gerektiriyorsa- en şiddetli bir şekilde cezalandırabilir. Onun cezası, babanın oğluna verdiği cezaya benzer. Babalık şefkatinin ne olduğunu anlar anlamaz kişi, liderinin de, kendisine verdiği cezanın, hareketlerini ıslaha yönelik, dolayısıyla kendi hayrına olduğunu anlar. Böylece takipçi çok zor şartlar altında bile en mükemmel itaat örneğini sergiler. Ağır cezalandırmadan muzdarip olur ama bunu şahsi veya taassubi gurur meselesi yaparak liderine başkaldırmayı asla düşünmez. Hatta önderin sevgisine karşı kalbinde hiçbir nefret beslemez, aksine onu öncekinden daha çok sevmeye başlar. Hayatının bu en mutsuz süresi boyunca liderinden sadece şefkatli bir bakışın özlemini çeker. Böyle bir kimsenin durumu, umudu gökte gördüğü bir bulut parçasında olan kuraklık ve kıtlık içinde kıvranan çiftçiye benzer.
Şimdi de, hiçbir toplum tarafından gösterilemeyen en kuvvetli disiplin ve en yüksek ahlaki espiyi ortaya koyan İslam Toplumuna bir göz atalım. Liderin emretmesiyle bir toplum sözkonusu kişilere bütünüyle yabancı hale geliyor. Liderin boykot ilan etmesiyle genel olarak da, özel olarak da bütünüyle bir toplum o ferde yabancı oluyor. O kadar ki, en yakın akraba ve candan arkadaşları bile onunla konuşmamaktadır artık. Hatta hanımı bile onu kendi başına terketmektedir. Çevresindekilerden samimiyeti konusunda şüphe edip etmediklerini kendisine söylemeleri hususunda yeminle yalvarıyor. Fakat ömrünü beraber geçirdiği en samimi arkadaşları bile, gerekli şahitliği Allah ve Rasulünden istemesi gerektiğini söyleyerek geçiştiriyorlar.
Ama gösterilen bu sıkı disipline rağmen, toplumdaki ahlaki espiri, kimsenin kötülüğe başka kötülükleri ilave ederek bu düşkün kardeşinin durumundan avantajlar sağlamaya çalışmayacak kadar yüce ve temizdir. Aksine her fert, kardeşinin bu gözden düşmüş haline üzülüyor ve affedilir edilmez de onu kucaklayıp bağırlarına basmak için yarışıyorlar. Zaten ona müjdeyi vermek için evine aceleyle koşuşmaları da bundandır.
Kur'an'ın oluşturmak istediği dürüst toplum modeli işte yukarıda anlatıldığı gibidir.
Allah'ın, onları sadece affettiğini bildirmekle kalmayıp, aynı zamanda Tevvab (Tevbeleri kabul eden) ve Rahim (Merhamet eden) sıfatları da zikretmesinin nedenini, bu sebeb-i nüzul açıklar. Bu, elli günlük cezaları süresince gösterdikleri samimiyetlerinin bir sonucuydu. Böyle yapmayıp da şayet onlar; kabahati işledikten sonra küstahlık gösteren ve gururu rencide olan herhangi birinin yapacağı gibi öfkeyle ve uygunsuz hareketlerle karşılık verseydiler veya boykot süresince, adeta toplumla olan bağları koparmak pahasına bu karara asla boyun eğmeyecekleri gibi bir anlama gelen tavırda bulunsaydılar ya da bu boykot süresini, toplum içinde memnuniyetsizlikleri yaygınlaştırmak ve lidere karşı güçlü bir "muhalefet" oluşturmak için bütün hoşnutsuzları etraflarında toplamakla geçirmiş olsaydılar, işte o zaman toplumdan kesinlikle uzaklaştırılıp ihraç edilmiş olacaklardı. Ve adeta onlara şöyle denilecekti: "Artık gidiniz ve kendi benlik putunuza tapınız! Çünkü bundan böyle artık Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmek için size hiçbir imkan verilmeyecektir." Fakat bu üç kişi, kendilerine açık olmasına rağmen bu tip yolu benimsemediler. Aksine görüldüğü gibi farklı bir yol tuttular ve Allah'a kul olma özelliği sayesinde, kalblerinde bulunabilecek her türlü putu yok ettiklerini kendilerini Allah'ın yoluna tamamıyla vakfetmiş olduklarını, İslam toplumuna katılırken bir daha geri dönmemek için bütün gemilerini yaktıklarını, bu uğurda her türlü muameleye dayanacaklarını, fakat yine de İslam ümmeti içinde kalmak pahasına şiddetli aşağılanmalara göğüs gereceklerini ispat ettiler. Bundan dolayı da, evvelki haysiyet ve şerefleriyle yeniden cemaate kabul edildiler. İşte o affedilişin şefkatli kelimeleri: "Allah, onlara şefkati ile yöneldi, ki onlarda O'na tevbe etsinler." Hadisenin gerçek çehresini, Kur'an-ı Kerim, bu veciz ifadelerle tasvir etmiştir. İlk önce Mevla ilgisini bu üç kulundan esirgemiş, fakat hala kendi Rahmet kapısını terketmemiş olduklarını ve buruk, perişan kalbleri ile orada beklediklerini görünce onların sadakatlarını takdir ederek tekrar cemaate dahil etmek için onlara yönelmiştir. Mevdudi

Bu âyetler, hatalı davranan mü’minlere bir müjde mahiyetindedir. Burada, şefkat ve merhameti sebebiyle Allah, Peygamber'e ve en zor gününde o'na uyan Muhâcirlerlere, Ensâr'a ve geri bırakılanlardan o üç kişiye –kendilerinden bir kısmının kalpleri az kalsın kayacak gibi olmuşken– tevbe nasip ettiğini, sonra da onların tevbelerini kabul ettiğini bildirerek müjde vermektedir.
O günün dehşetini de, Öyle ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmeye başlamıştı, benlikleri de kendilerini sıkıntıya sokmuştu. Allah'tan kurtuluşun, ancak Allah'a sığınmakta olduğuna da iyiye inanmışlardı diye bizzat açıklamaktadır.
Târih kaynaklarına göre geri bırakılan üç kişi, Ensâr'dan Ka‘b b. Mâlik, Âmiroğulları'ndan Murâre b. Rebî ve Vakıfoğufları'ndan Hilâl b. Umeyye'dir.
Târih kitaplarında bu hâdise –genellikle de hâdisenin kahramanlarından Ka‘b'ın ağzından– uzun uzun nakledilmiştir. Biz olayı Kurtubî'nin nakliyle veriyoruz:
Peygamber'in yaptığı savaşlardan, Tebük savaşı hariç hiç birine iştirak etmekten geri kalmamıştım. Gerçi Bedir savaşı'na da katılmamıştım ama Peygamber, Bedir savaşı'na katılmayanlardan hiç kimseyi azarlamamıştı. Bedir savaşı'nda, Hz. Peygamber ve Müslümanlar, Kureyş'in ticaret kervanına karşı koymak için çıkmışlardı. Allah, belirtilmemiş bir anda Müslümanlarla düşmanlarını karşı karşıya getirdi.
Akabe gecesi'nde İslâm üzere Hz. Peygamber'e biat ettiğimizde o'nunla beraberdim. Bedir'in, insanlar arasında Akabe'den daha fazla bir üne sahip olduğu gibi ben de Akabe'de bulunmayı, Bedir'de bulunmaya tercih etmem. Tebük savaşı'na katılmaktan geri kaldığımda her zamankinden daha kuvvetli ve daha varlıklı olduğumu biliyordum. Vallahi, bu savaştan önce asla iki bineğim bir arada olmamıştı. Bu savaşta tam teçhizatlı iki binek sahibiydim.
Hz. Peygamber, bu savaşa sıcakların şiddetli olduğu bir zamanda çıkmıştı. Uzun ve tehlikeli yolları kat etmek zorunda kaldı. Sayısı çok olan bir düşmanla karşılaştı. Başka savaşların aksine hedefini gizlemedi. Tüm hazırlıklarını yapmaları için Müslümanlara meseleyi açıkça anlattı. Peygamber'le birlikle bu savaşa katılan Müslümanların sayısı o kadar çoktu ki isimleri bir kitaba zor sığar. Bir vahiy nâzil olmadığı sürece anlaşılmayacağını sanarak gizlenmek isteyenler azdı. Bu savaş, meyvelerin tam olgunlaştığı bir zamana denk gelmişti. Geride kalıp meyveleri toplamayı daha çok istiyordum.
Peygamber, hazırlığını tamamladı. Müslümanlar da hazırlıklarını tamamladılar. Ben de onlarla birlikle hazırlanmak için sabah evden çıkıyordum. Fakat bir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime, “İstersem bu işi yapabilirim” diyordum. Ben böyle düşünüp dururken, insanlar ciddiyetle işlerine sarılıyorlardı. Kuşluk vakti Peygamber'le birlikte Müslümanlar da hazırlıklarını tamamladılar. Ben hâlâ bir hazırlık yapmamıştım. Böylece, durum sürüp gitti. Nihâyet onlar savaş yerine doğru hareket ettiler ve savaş başladı. Bunu görünce ben de bineğime atlayıp onlara yetişmek istedim. Keşke yapsaydım. Fakat bunu yapmak mukadder olmadı. Peygamber savaşa gittikten sonra insanlar arasına çıkınca üzüntü duymaya başladım. Çünkü, münâfıklıkla itham edilenlerden ve zayıflardan Allah'ın mazur gördüğü kimseden başka bana örnek olacak hiç kimse yoktu. Tebük'e varıncaya kadar, Peygamber beni anmamış. Tebük'e gelip insanlarla beraber oturunca, “Ka‘b b. Mâlik ne yaptı?” diye sormuş. Selemeoğulları'ndan biri, “Yâ Rasûlallah! Onun kendisine ve elbiselerine karşı olan gururu, onu bize katılmaktan alıkoydu” demiş. Fakat Mu‘az b. Cebel, bu adama, “Ne kötü konuşuyorsun. Vallahi ey Allah'ın Rasûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz” diyerek karşılık vermiş. Bunun üzerine Peygamber susup bir şey söylememiş. Derken Hz. Peygamber, uzaktan önündeki serabı hareket ettiren bir adamın geldiğini görmüş ve “Herhâlde bu gelen Ebû Hayseme'dir” buyurmuş. Baktıklarında, gerçekten de gelenin sadaka olarak bir sa‘ hurma verdiğinden dolayı münâfıkların kendisiyle alay ettiği Ebû Hayseme el-Ensârî olduğunu görmüşler.

Peygamber'in Tebük'ten dönmek üzere hareket ettiğini haber aldığımda içime bir üzüntü çöktü. Bir yalan uydurmayı düşünüyor ve “Yarın o'nun gazabından nasıl kurtulurum?” diyordum. Bu konuda tüm aile ferilerine danışıyordum. Fakat Rasûlullah'ın iyice yaklaştığını duyunca bu yalan kuruntularından kurtuldum. Nihâyet hiçbir yalanla yakayı kurtaramayacağıma kanaat getirdim ve doğruyu söylemeye karar verdim.
Rasûlullah sabahleyin geldi. Bir seferden döndüğü zaman önce mescide giderdi. Yine böyle yapıp mescide gitti. Orada iki rekat namaz kıldıktan sonra halkla görüşmek için oturdu. Savaşa katılmayanlar geldi, her biri özrünü yemin-billah arzetmeye başladı. Bunlar 80 küsur kişiydi. Hz. Peygamber onların beyân ettikleri mazeretleri zâhiren kabul edip, onlar için istiğfarda bulundu. İşin gerçek yüzünü Allah'a havale etti. Sonra ben geldim. Selâm verdiğimde Peygamber kızgın bir adamın gülümsemesi gibi gülümsedi ve bana “Gel” dedi. Gittim, önüne oturunca bana, “Savaşa katılmaktan seni alıkoyan neydi, hayvanlarını cihad için satın almamış mıydın?” diye sordu. Ben de, “Yâ Rasûlallah! Eğer dünyada senden başka biriyle oturup konuşsam bir özür beyân ederek kendimi onun öfkesinden kurtarırım. Çünkü bende karşı tarafı ikna kabiliyeti vardır. Fakat, şunu kesin olarak biliyorum ki, bugün sana mazeret diye seni kandıracak bir yalan uydursam, korkarım ki yakında Allah, gerçeği sana bildirir, yine öfkeni üzerime çekmiş olurum. Seni bana karşı kızdıracak işin doğrusunu söylersem, yine bu hususla Allah'ın bana hayır veya avf ile mukabele edeceğini ümit ediyorum. Doğruyu söylüyorum. Allah'a yemin olsun ki Tebük savaşı'na katılmayışımın bir mazereti yoktur. Aksine bu sırada her zamankinden daha varlıklı ve kuvvetliydim” dedim.
Bunun üzerine Rasûlullah, “Buna gelince, işte bu doğruyu konuştu” dedi ve bana, “Kalk git, Allah hükmünü verinceye kadar bekle” dedi. Hemen kalktım, arkamdan Selemeoğulları'ndan bazıları beni takip etti ve “Vallahi, bundan önce bir günah işlediğini bilmiyoruz, fakat savaşa iştirak etmeyen diğerlerinin yaptığı gibi bir özür beyân etmeyi beceremedin. Hâlbuki Peygamber'in senin için olan istiğfarı bu günahının affedilmesine yeterli olurdu” dediler. Bu sözlerinde o kadar ısrar ettiler ki, nerdeyse dönüp Peygamber'e yalandan bir mazeret arz edecektim. Fakat onlara dönüp, “Benden başka, benim davrandığım gibi davranan oldu mu?” diye sordum. “Evet, iki kişi aynen senin gibi konuştu, Rasûlullah, sana söylediğinin aynısını onlara da söyledi” dediler. “O iki kişi kimdir?” diye sorduğumda, “Mürare b. Rebia el-Âmirî ile Hilal b. Ümeyye el-Vakifî” dediler. Böylece, bana örnek olan ve Bedir savaşı'na katılan iki iyi kişiyi zikrettiler. Bu iki kişinin isimlerini bana söyleyince yürüyüp gittim. Hz. Peygamber, insanların, Tebük savaşı'na katılmayanlar arasında yalnızca biz üçümüzle konuşmasını yasakladı. Bundan dolayı insanlar, bizimle konuşmaktan kaçınmaya ve bize karşı davranışlarını değiştirmeye başladılar. Öyle ki memleket bana yabancı bir memleket oldu ve o tanıdığım memleket olmaktan çıktı. Tam 50 gece bu vaziyette sürüp gitti. Bu iki arkadaşım bir eve kapanıp ağlayıp duruyorlardı. Ben, içlerinde en atak ve hareketli olanıydım. Bundan dolayı evden çıkar namaza katılırdım. Kimse benimle konuşmadığı hâlde sokaklarda dolaşırdım. Peygamber'e gelir, o namazdan sonra insanlarla sohbet ederken selâm verirdim ve kendi kendime, “Acaba dudaklarını kımıldatıp selâmımı aldı mı?” derdim. Ona yakın bir yerde namaz kılardım ve gözlerimi o'ndan ayırmazdım. Namaz kılarken bana bakardı, fakat ben namazı bitirince yüzünü benden çevirirdi. Müslümanların bana karşı olan bu boykotları uzayıp gitti. Bir defasında Ebû Katâde'ye ait bir bahçenin duvarından atladım. Ebû Katâde, amcamın oğlu ve çok sevdiğim biriydi. Selâm verdim. Vallahi selâmımı almadı. Kendisine, “Ey Ebû Katâde! Allah için söyle! Sen benim Allah ve Rasûlü'nü ne kadar sevdiğimi bilmiyor musun?” diye sordum. Cevap vermedi. Tekrar Allah'a yemin ederek sordum, yine sustu. Yine yemin ederek aynı soruyu tekrar sordum. Bu sefer, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedi. Bunun üzerine gözlerim yaşardı, döndüm ve duvarı atlayarak çıktım.
Bir gün Medîne çarşısında dolaşırken, Şam halkından satmak için Medîne'ye yiyecek getirmiş olan bir çiftçi, “Bana Ka‘b b. Mâlik'i kim gösterebilir” diye konuşuyordu. Halk beni kendisine gösterdi. O da yanıma gelip, Gassan Kralı'ndan getirdiği bir mektubu bana verdi. Ben okur-yazardım. Mektubu okumaya başladım. Şöyle yazıyordu: “Arkadaşının seni yalnız bıraktığı haberini aldık. Onun yanında zillet ve ihanet altında yaşamak sana yakışmaz. Hemen bize gel. Bolluk ve rahatlık içinde hayatını sürdürürsün.”
Mektubu bitirdikten sonra, “Bu da ayrı bir bela ve imtihan” dedim. Derhal ateşin bulunduğu bir yere gittim ve mektubu ateşe attım.
Bu hâl üzere geçirdiğimiz 50 günün kırkıncı günü tamamlandığında ve herhangi bir vahiy gelmeyince, Hz. Peygamber tarafından gönderilen biri geldi ve “Peygamber hanımından uzak durmanı emrediyor” dedi. Ben de, “Hanımımı boşayayım mı, yani ne yapayım” diye sordum. Adam, “Hayır boşama, ancak ondan ayrı yaşa ve onunla ilişkiye girme” dedi. Peygamber diğer iki suç arkadaşıma da aynı emri göndermişti. Bunun üzerine hanımıma, “Ailenin yanına git ve bu konuda Allah'ın hükmü belli oluncaya kadar onların yanında kal” dedim.
Bu arada Hilâl b. Ümeyye'nin hanımı Hz. Peygamber'e gelip “Ey Allah'ın Rasûlü, Hilâl yaşlı bir adamdır, hizmetçisi de yoktur, ona hizmet etmeme izin vermez misin?” dedi. Hz. Peygamber, “Ona hizmet edebilirsin, ama seninle cinsî ilişkide bulunmasın” buyurdu. Hilâl'in hanımı, “Vallahi o hiçbir hareket yapacak güçte değildir. Başına bu iş geldiği günden bu yana ağlayıp durmaktadır” dedi. Aile halkımdan bazıları, “Hanımının sana hizmet etmesi için Rasûlullah'tan izin istesen, çünkü Rasûlullah Hilâl'in hanımına ona hizmet etmesi için izin verdi” dediler. Ben ise, “Hayır! Böyle bir izin isteyemem, ben genç bir adamım, kim bilir Rasûlullah sonra bana ne der?” dedim.
On gece daha böyle kaldım. Bizimle konuşma yasağının başladığından bu yana 50 gün tamamlandı. Bu ellinci gecenin sabahında evlerimizden birinin damında sabah namazını kıldım. İşte böyle, Allah'ın tasvir ettiği gibi, vicdanımın beni sıkıştırdığı, tüm genişlik ve rahatlığına rağmen yeryüzünün bana dar geldiği bir hâlde oturuyorken Sel Dağı'na çıkmış birinin sesini duydum. Alabildiğine yüksek sesle, “Müjde ey Ka‘b b. Mâlik” diye bağırıyordu. Bu sesi işitince yere kapanıp secde ettim. Bunun bir kurtuluş haberi olduğunu anladım. Peygamber, sabah namazından sonra halka, Allah'ın bizim tevbemizi kabul ettiğini haber vermişti. İnsanlar da bizi müjdelemeye gelmişlerdi. İki suç arkadaşıma da müjdeciler gitmişti. Biri de atına atlayıp bana geldi. Selem kabilesinden biri koşarak Sel Dağı'na çıktı. Bunun sesi, atına atlayıp gelenin atından daha erken geldi. Sesini işittiğim bu adam müjdelemek üzere yanıma gelince, müjdesinin karşılığı olarak üzerimdeki elbiseleri çıkarıp kendisine verdim. Vallahi o gün üzerimdeki elbisemden başka elbisem yoktu. Birinden ödünç bir elbise aldım, Rasûlullah'ı aramaya başladım. İnsanlar grup grup beni karşılıyor ve tevbemin kabulünü tebrik ediyor, “Allah'ın seni affetmesi mübarek olsun” diyorlardı. Nihâyet mescide girdim. Peygamber mescitte oturuyordu, etrafında da insanlar vardı. Ben girince Talha b. Ubeydullah hemen kalktı, koşarak gelip elimi sıktı ve beni tebrik elti. Ondan başka kimse yerinden kımıldamadı. Onun bana karşı olan bu sıcak davranışını hiçbir zaman unutmadım. Peygamber'e selâm verdiğimde sevinçten yüzü parlıyordu. Bana, “Müjdeler olsun, ananın doğurduğu günden beri geçirdiğin günlerin en hayırlısıdır bugün” dedi. Ben, “Yâ Rasûlallah! Bu lütuf senden mi yoksa Allah'tan mı?” diye sordum. Rasûlullah, “Allah tarafından” buyurdu. Peygamber sevindiği zaman yüzü ay parçası gibi parıl parıl parlardı. Biz bunun farkına varırdık.
Peygamber'in huzurunda oturunca, “Ey Allah'ın Rasûlü! Tevbemin kabulü vesilesiyle Allah ve Rasûlü uğrunda sadaka olmak üzere malımın tamamını dağıtmak istiyorum” dedim. Rasûlullah, “Malının tamamını dağıtma, bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlıdır” buyurdu. Ben de, “Hayber'deki hissemi kendime ayırıyorum, yâ Rasûlallah, Allah beni doğruluğum yüzünden kurtardı, ben de bundan sonra hayatta olduğum sürece hep doğruyu söylemeye söz verdim” dedim. Ve Allah'a yemin olsun ki, bu sözümü Hz. Peygamber'e aktardığım günden beri Müslümanlardan, doğru söyleme konusunda Allah'ın beni imtihan ettiği gibi güzel imtihan olan birini bilmiyorum. Ve yine yemin ederim ki, bu ahdimi Rasûlullah'a söylediğim andan bugüne kadar asla bilerek yalan söylemeye teşebbüs etmedim. Allah'ın beni hayatımın kalan kısmında da yalan söylemekten korumasını dilerim.”
Ka‘b der ki: İşle bu hâdise üzerine yüce Allah, Andolsun ki, Allah, Peygamber'le birlikte bir kısmının kalpleri kısmen sarsıldıktan sonra kendisine güçlük zamanında tâbi olan Muhâcirlerle Ensâr'ı tevbeye muvaffak kıldı, sonra da tevbelerini kabul buyurdu. Çünkü O, çok esirgeyen ve çok bağışlayandır. Savaştan geri bırakılan üç kişinin tevbelerini de kabul etli. Yeryüzü tüm genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanlarını sıkıştırmıştı ve onlar Allah'tan başka sığınacak bir yer olmadığını anladılar. Bundan sonra eski hâllerine dönsünler diye Allah, onların tevbelerini kabul buyurdu. Şüphesiz Allah tevbeyi en çok kabul eden ve gerçekten esirgeyendir. Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğru olanlarla beraber olun (Tevbe/117-119) âyetlerini indirdi. H.Yılmaz

Yani mü'minler, Allah yolunda açlığa ve susuzluğa, sıkıntıya uğradıkça, bir yeri zaptettikçe veya düşmana karşı başarı kazandıkça kendilerine sevâb yazılır. S.Ateş

Bu ve bundan sonraki ayetler ilk bakışta her ne kadar “Peygamber Şehri'nin halkı”yla (bkz. yukarıda 133. not) ve bir de “onların çevresinde yaşayan bedevîler”le ilgili görünse de, bunların taşıdığı mesaj, muhakkak ki, bütün çağları ve bütün mümin topluluklarını kuşatacak mahiyette genel ve süreklidir. Burada Peygamber Şehri için yapılan özel atıf, bu şehrin Kur’an'ın vahyedilmesinin tamamlandığı, İslam'ın, Hz. Peygamber'in rehberliğinde bütün temel çizgileriyle boy verip olgunlaştığı yer olmasından dolayıdır.Lafzen, “öfkelendiren”.   -   Lafzen, “(zaten) ulaşacakları şeye [ne zaman] düşmanın eliyle ulaşsalar”; yani, zafer, ölüm ya da yaralanma gibi.Orijinal metinde bu uzun cümlenin kuruluşu aslında şöyledir: “Lehlerinde makbul bir eylem olarak yazılmadıkça ... onlara ne susuzluk çatar ... ne kafirleri çileden çıkaran bir adım atarlar ... ne de başlarına gelecek olan, düşman eliyle onlara ulaşır”. Aynı ifade tarzı sonraki ayet için de geçerlidir. M.Esed

Lafzen, “bir vadiyi katetseler”. Zemahşerî'nin bu ayeti tefsir ederken pek yerinde olarak belirttiği gibi vâdî (“vadi, akarsu yatağı”) terimi klasik Arapça'da çok defa “yeryüzü/arazi” anlamında kullanılır; terimin bu kullanımı, özellikle terim “katetmek”, “yol tepmek” ya da “[yolculuğa] devam edip gitmek” anlamına gelecek şekilde kata‘a (lafzen, “kesti”) fiiliyle birlikte geçtiği zaman, Arabistan Yarımadasındaki bedevîler arasında bugün dahi bilinen, anlaşılan bir kullanımdır. Bu itibarla, yukarıdaki Kur’ânî ifadenin “ne zaman yeryüzünde yol katetseler” şeklinde aktarılması yerinde olacaktır. (Cümlenin kuruluş üslubu hakkında bkz. bundan önceki not.)  M.Esed

Bu âyet, bir ulusun, savaş zamanında dahi bilimsel fa'âliyetlerini sürdürmesini ve ilimle uğraşacak bir zümrenin görevlendirilip, onların sadece bu işe tahsis edilmesini öngörmektedir. Çünkü savaş yıllarca sürebilir. Bir ulusun ayakta kalabilmesi için dîn ve bilim adamlarının bilgi, inanç ve teknik bakımdan savaşan kütleyi beslemeleri gerekir. Bazı kimseler, İslâmda dîn adamı olmadığını söylerler. Gerçi İslâmda dîni seven, kendini ona veren anlamında dîn adamı yoktur. Çünkü dîni sevmek ve dînin yanında yer almak her bireyin üstüne farzdır. Bu anlamda herkes dînin adamıdır. Allah ile kul arasında aracılık yapan kişi anlamında da dîn adamı yoktur. Ancak, dîn uzmanı vardır. Bu âyet, toplumda dîn ve bilim uzmanlarının yetiştirilmesini öngörmektedir. Millet içinde bir grupun, dîn bilimlerini öğrenmek üzere görevlendirilmesini bu âyet, kifâye olarak farz kılmaktadır. Şayet toplumda dîn görevlerini öğretecek ve yönetecek hiç kimse bulunmazsa bütün toplum günâhkâr olur. S.Ateş

Lafzen, “kavimlerine geri döndüklerinde, onları uyarsalar, (böylece) olur ki, (daha iyi) sakınırlar”. Yukarıdaki talimat her ne kadar özellikle din alanındaki bilgilenmeden söz ediyor gibi ise de, aslında her türlü bilgilenme için olumlu bir yüklem taşımaktadır -Kur’an'ın hayatın manevî yanıyla dünyevî yanı arasına herhangi bir ayırıcı sınır çekmediği, fakat bu iki alanı tek ve aynı realitenin değişik iki yüzü olarak değerlendirdiği gözönünde bulundurulursa bu husus daha iyi anlaşılacaktır. Pek çok ayetiyle Kur’an inanan kişiyi tabiatı her yanıyla müşahede etmeye ve onun değişik fenomenlerinde, bağlı olduğu yasalarda Allah'ın yaratıcı etki ve kudretini fark edip kavramaya çağırmakta, insanı harekete geçiren saikler, davranışlarının altında yatan içsel dürtüler hakkında derin ve sağlıklı bir görüş kazanması için onu tarihin verdiği ders üzerinde tefekkür ve teemmüle sevk etmektedir; ve bunun içindir ki Kur’an, kendisini “düşünenlere” hitab eden bir vahiy olarak nitelendirmektedir. Kısacası, zihinsel (intellectual) etkinlik hem Allah'ın istek ve iradesini daha iyi anlamanın güvenilir bir yolu olarak, hem de -ahlakî bilinç ve duyarlıkla pekiştirildiği takdirde- Allah'a kulluk etmenin en sağlam ve güvenilir yolu olarak öngörülmektedir. Bu Kur’ânî ilke Hz. Peygamber'e izafe edilen pek çok sahih Hadisle de pekiştirilmiş, desteklenmiştir; örn: “İlim için çaba sarf etmek kendisini Allah'a teslim edip boyun eğmiş erkek ve kadın (müslim ve müslime) herkes için kutsal bir görev (farîza)dır” (İbni Mâce); “Bilgili/eğitim görmüş kişinin [yalnızca namaz, oruç vb. belirli] ibadetleri yapan (zâhid) kişiye üstünlüğü dolunayın öteki bütün yıldızlara üstünlüğü gibidir” (Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbni Mâce, İbni Hanbel, Dârimî). Sonuç olarak, inananların “Din hakkında derin ve sağlam bilgi elde etmek için çaba göstermeleri”ne ilişkin yükümlülükleri (li-yetefekkahû fi'd-dîn) ve bu çabalarının ürününü inanan kardeşleriyle paylaşmaları bilgilenmenin, pratik uygulaması da dahil, her çeşidini içine almaktadır. M.Esed

Bu ayetin anlamını kavramak için, alakalı olduğu 97. ayetin gözönünde bulundurulması gerekir. "Bedeviler kafirlik ve münafıklıkta daha beterdirler. Allah'ın peygamberlerine gönderdiği hükümleri bilmemeye ve tanımamaya daha yatkındırlar."
Kur'an-ı Kerim 97. ayette hastalığı sadece teşhis ederek belirtilerine işaret etmişti. Bedeviler, Allah yolunun kanunları konusundaki cehaletleri yüzünden nifak hastalığından muzdarip idiler. Bu bilginin merkeziyle hiçbir münasebet kurmadıklarındandı. Surenin bu sonuç bölümünde bu illetin çaresi gösterilmektedir ki, İslam ve onun muhtevası hakkında bir anlayışa sahip olsunlar. Bunun için, herkesin evini barkını terkederek bu bilgiyi öğrenmek üzere Medine'ye gelmesi gereksizdir. Ancak, her kabile ve bölgeden sadece bazı kimselerin ilim merkezlerine (Medine, Mekke ve benzeri) gelmeleri ve İslam'ı öğrenmeleri ve sonra da bölgelerine dönerek genel halk arasında onun öğretilerini yaymaları yeterlidir.
Bu, İslami haraketi güçlendirmek için tam zamanında verilen çok önemli bir talimattır. Zira o sıralarda insanlar doğru-düzgün malumat sahibi olmadan büyük kalabalıklar halinde İslam dairesine giriyordu. İslam'ın ilk yıllarında böyle bir talimata ihtiyaç olmadığı açıktır, çünkü başlangıçta İslam'a girenler, manasını tam anladıktan sonra onu kabul ediyorlardı. Hiçbir kimse ön araştırma yapmadan müslüman olmayı düşünmemişti. Çünkü İslam'ı kabul etmek, aynı zamanda eziyetler görmeye açık bir davetiye idi. Hareket başarıya ulaşıp belli yerlerde güç kazanmaya başladığı zaman, oraların sakinleri, bölük bölük İslam dairesine girmeye başladılar. Tabiatıyla kabul etmeden önce, inancın içerdiği muhtevayı çok az kimse kavramıştı. Bunun yanında, hareketin sebep olduğu haleti ruhiye neticesinde insanların ezici çoğunluğu, önceden oldukları halleriyle pek değişmeden İslam dairesine girmekte idiler. Sayı olarak bu büyük artış, dış görünüş itibariyle İslam'a büyük bir güç kaynağı oluyordu. Fakat İslam konusunda doğru bilgiye sahip olmadıkları ve onun ahlaki vazifelerini yerine getirmeye hazır bir kıvamdan da yoksun oldukları için aslında bunlar İslam'a faydalı olmak değil, bilakis zarar verebilirlerdi. Bu durum, Tebûk seferine hazırlıklar yapıldığı sırada açıkça ortaya çıktı.
Allah'ın, İslam toplumunu tek bir bütün haline getirecek gerekli adımların atılması için sözkonusu talimatı göndermesi bu sebeptendir. Bundan dolayı, bütün yerleşim merkezlerinden bazı kimseler çağırılarak onlara İslami vecibeler öğretildi ve bu konularda fiilen eğitildiler. Böylece bütün İslam'a mensup olanların Allah'ın belirlediği hudutlar hakkında bilgi sahibi olmaları için bu kimseler dönüşlerinde kendi kavim ve insanlarına bunu talim edip, öğreteceklerdi.
Bu konuyla ilgili olarak, ayrıca iyice bilinmelidir ki; bu ayette kitle eğitimi hakkında verilen emir, yalnızca okuma-yazma ile ilgili değildir. Aslında, kitleler arasında İslam'ın anlaşılmasını ve kitlelerin İslam dışı yollardan korunabilmelerini sağlama, bu emirin kati hedefiydi. Bizzat Allahu Teala'nın müslümanlara sunduğu eğitimin hakiki ve daimi gayesi budur. Ve bu yüzden de her eğitim sistemi bu kritere göre değerlendirilir ve bu yukarıdaki hedefi gerçekleştirilip, gerçekleştirilmemesine göre ne derece İslami bir eğitim olup olmadığı anlaşılır. Dolayısıyla en temel hedefinin, yukarıda altı çizili olarak belirtilen noktaları başarmak olduğu bilinmelidir. Bu olmadan, çağının Einstein'ını veya Freud'unu çıkarsa bile, herhangi bir eğitimi onaylamak ve ona İslami eğitim demek mümkün değildir.
Metinde geçen " " ibaresinin kelimelerinin doğru anlamı üzerinde durmakta yarar var. Çünkü bu kelimeler, son zamanlarda insanlar arasında çok garip bazı yanlış anlamalara yol açmış ve müslümanların dinsel eğitimlerinde, hatta genel olarak tüm dini hayatlarında öldürücü zehirler saçmıştır. Şüphesiz ki, Allah, bu kelimeleri müslümanlara eğitimin maksadını öğretmek için kullanmıştır, yani bu İslami hayat tarzını ve sistemini iyice kavramak ya da başka bir ifadeyle hayatın her sahasında İslami olan ve olmayan düşünce ve tavırlarını ayırt edip onlar hakkında hüküm verebilmek için İslam'ın gerçek yapısı ve ruhuyla tanışmak demektir. Fakat daha sonra, teknik bir ifade olarak, İslam Hukuk ilmine "fıkıh" ismi verilince, bu kelime, dış şekillerin ayrıntılı, cüzziyat ile uğraşan ve İslam hukukunun külli yorumunu reddeden "bilim" için de kullanmaya başlandı.
"Fıkıh" kelimesi "fakahe" ve ayette geçen "li-yetefakkahu" ile aynı kökten olduğu için Kur'an'ın bu emrinin fıkıh bilgisini elde etmek hakkında olduğu şeklinde bir yanlış anlayış ortaya çıktı. Bu ilmin İslam'ın hayat sistemi içerisinde önemli bir yeri olduğu inkar edilemez, ne var ki Kur'an'ın ifade etmek istediği şeyin hepsi olmayıp sadece bütünün bir parçasıdır. Bu yanlış anlama nedeniyle İslam toplumunun uğradığı zararların hepsini burada saymamız mümkün değildir. Fakat şu kadarını belirtmek gerekir ki, İslam'ın ruhuna hiç önem vermeksizin, İslam'daki dini eğitimin, salt zahiri şekillerin yorumuna indirgenmesinin sebebi işte bu yanlış anlamadır. Sonuçta bu durum zorunlu olarak kuru bir şekilciliğin, müslümanların hayatının nihai gayesi haline gelmesine sebep olmuştur. Mevdudi

Yani, ahlakî ilkeler konusunda ödün vermez/uzlaşmaz. Savaşın caiz olduğu genel şartlar hakkında bkz. 2:190-194, 22:39, 60:8-9 ve ilgili notlar; ayrıca bu surenin 5. ayetine ilişkin 7 ve 9. notlar. “Yakınınızda bulunan kafirlere/hakkı inkar edenlere ilişkin atıf ya da uyarma, maddî anlamda ancak “yakında bulunanlar” tehlikeli olacağı içindir her halde; ya da alternatif bir yorum olarak, uzaktan gelip de Müslümanların bölgesine saldırgan bir amaçla yaklaşan birilerini îma ettiği söylenebilir. M.Esed

Bu ayetin zahirinden, kafirlerle savaştan sadece onların yaşadıkları bölgelere yakın müslümanların sorumlu tutuldukları neticesi çıkarılabilir. Ancak, eğer bu ayeti müteakip paragrafla birlikte okursak, şu gerçek ortaya çıkar: "Yakınınızdaki kafirler sözü, samimi müslümanlar arasına karışarak İslam toplumuna çok büyük zararlar veren münafıkları gösterir.
Bu, sözkonusu bölümün daha başında 73. ayette ifade edilen ilk husustur. Aynı emir burada müslümanlara meselenin önemini iyice anlatmak, yani kavmi, ailevi, içtimai ve daha önceden bağlı oldukları bir takım işlere aldırmaksızın kafirlere karşı cihada teşvik etmek üzere tekrarlanmıştır. İki emir arasındaki tek fark, 73. ayette müslümanlardan sadece onlarla cihad etmeleri istenmesine rağmen bu ayette "Onlarla savaşın (Kıtal edin)" gibi tamamen münafıkların kökünü kazımayı onlara iyice anlatmayı hedefleyen kelimeler kullanılmıştır. İki ayet arasında başka bir fark da şu iki kelimedir: 73. ayette "münafıklar ve kafirler" diye iki kelime kullanıldığı halde bu ayette sadece "kafirler" kelimesi kullanılmıştır. Bunun sebebi, münafıkların bir müslümanmış gibi iddia ettikleri bütün haklarını kaybettiklerini göstermektedir. Çünkü, "münafıklar" kelimesi içerisinde bu genişlik vardı.
Bu şu demektir: "Onlar (mü'minler) bundan sonra, şu ana kadar onlara karşı gösterdikleri yumuşak muameleyi göstermemelidirler. Bu zaten daha önce 73. ayette "Onlara karşı katı olun ve haşin davranın" biçiminde ifade edilmişti.
Bu uyarı iki mana içermektedir ki her ikisi de burada ifade edilmiştir: Birincisi "Eğer siz, aranızdaki ferdi, ailevi ya da iktisadi ilişkilerden dolayı onlara karşı herhangi bir şekilde yumuşaklık gösterirseniz, böyle bir şeyin takvaya ters düşeceğini bilmelisiniz. Çünkü takva yani Allah korkusu ile Allah düşmanlarıyla dostça ilişkiler kurmak, bağdaşmaz. Eğer Allah'ın yardımını arzu ediyorsanız bunlara son vermelisiniz." İkincisi: "Onlarla mücadele ederken ve cihad yaparken ahlaki ve insani sınırları titizlikle gözetmelisiniz. Çünkü, her konuda sizler kendinizi sürekli belirlenmiş sınırlar içerisinde tutmanız gerekir. Nasıl olursa olsun eğer bu sınırları aşarsanız, Allah'ın sizi yüzüstü terkedeceğini bilmelisiniz. Çünkü Allah sadece Allah'tan korkanlara (muttakilere) yardım eder. Mevdudi

Lafzen, “...aralarında ... diyenler var”. Burada inanmayanlar tarafından söylenen “söz”, muhtemelen, 8:2'de, “ne zaman O'nun ayetleri/mesajları kendilerine ulaştırılsa bununla imanları güçlenir” ifadesiyle müminlerden söz eden ayete yönelen alaycı, küçümseyici tavrın ürünüdür.Yukarıda 111. ayette ifade edilen cennet vaadine ilişkin bir atıf. M.Esed

Lafzen, “bu sadece onların rüsvaylığına rüsvaylık katar” -yani, bu onları, Allah'ın ayetlerini inkar tavırlarında daha da inatçı kılar. Çünkü onlar, insanın duyu ve algı alanının ötesindeki şeylerin (ğayb, bkz. 2. sure, 3. not) varlığını yadsıma tavırlarına ters düşen her şeyin karşısında yer almaya peşinen kararlı görünüyorlar. M.Esed

Lafzen, “her yıl bir ya da iki kere” -sürekliliği işaret eden deyimsel bir ifade (Menâr XI, 83 vd.). “Sınav” ya da “deneme”, insanın akılla ve dolayısıyla eğri ile doğru arasında seçim yapabilme yetisiyle donatılmış olmasının bir gereğidir ya da sonucudur. M.Esed

Yani, her sene boyunca bu tip olaylar, onların iman konusundaki iddialarını denemek için bir iki defa oluşturulur, ki bu da onların müslümanlıklarının bir sahte paraya benzediğini açığa çıkartmıştır. Örneğin, onların imanları bazen, onların şehvetlerini sınırlayan bir Kur'an emriyle veya çıkarlarını alt üst eden bir şeye inanmaları emredilerek yahut onların kişisel, ailevi ve kabilevi çıkarlarıyla Allah, Rasulü ve iman arasında bir tercih yapmaya sevkedecek dahili mücadeleyle ya da mal, can, vakit ve güç fedakarlığı gerektiren bir savaşta denenmekteydi. Bütün bu imtihanlar, onların müslümanlık kisvesi altında kalblerinde gizledikleri nifak pisliğinin açığa çıkmalarını sağlamıştır. Öte yandan, bu imtihanlara tabi tutulmaları zaten imanın esaslarından sapmış olduklarından, onların kalblerinde birikmiş olan pisliklerini daha da artırmıştır. Mevdudi

Lafzen, “Sizi gören biri mi var” -bununla Allah'ın var olmadığını îma etmiş oluyorlar. - 169 Karş. 8:55. M.Esed

Bu olay, sadece yeni inen bir surenin okunması münasebetiyle düzenlenen bir toplantıya, münafıklar da katılmak zorunda kalınca, ortaya çıktı. Hz. Peygamber, her yeni sureyi yerine yazılmadan önce bir hutbe gibi okurdu. Gerçek mü'minler, onu mutlaka çok saygılı ve duygulu bir şekilde dinlerlerdi. Fakat sadece müslüman olduklarını göstermek için toplantıya katılmış münafıklar, okunan şeylere hiçbir ilgi duymadıkları için moralleri bozuk bir şekilde sıkılarak otururlardı. Ve kendilerinin toplantıda hazır bulunduklarını diğer insanlara fark ettirdiklerinden emin oldular mıydı, hemen sıvışmak için fırsat ararlardı.
"Allah onların kalblerini Kur'an'dan çevirdi." Çünkü onlar Kur'an'ı dinlemenin ve onun emirlerine uygun bir şekilde hareket etmenin çıkarları için olduğunu anlamamaktalar. Bu ahmak insanlar, Kur'anı ve peygamberi inkar etmekle kendilerini büyük bir mutluluktan mahrum bıraktıklarını fark edemiyorlardı. Kendi basit menfaatleriyle haddinden fazla meşgul oldukları için Kur'an'daki büyük gerçeklerin ve Hz. Peygamber'in gösterdiği dosdoğru hidayetin, kendilerini bu dünyanın efendileri yapma ve ahiret'te de büyük bir mağfiret kazandırma gücüne sahip olduğunu görmüyorlar.
Onların bu ahmaklıklarının ve bu büyük nimeti tepmelerinin neticesi olarak, Allah kendi kanununa uygun olarak, onları bu nimetten faydalanma kabiliyetinden mahrum bıraktı ve "kalblerini ondan çevirdi." Çünkü bir tarafta mü'minler, bu büyük kuvvet kaynağından, azami fayda elde edip kendilerini hiçbir insanın şimdiye kadar elde edemediği en büyük zaferi kazanmaya hazırlanırlarken, bu bedbaht insanlar başlarına gelen bu büyük kaybı bile farkedememişlerdir. Mevdudi

Yani, “sizin gibi bir beşer; tabiatüstü güçlerle donatılmamış, ama Allah tarafından O'nun mesajını size ulaştırmak üzere seçilmiş bir insan”. M.Esed

Bu pasajda, mü’minlere birtakım emirler verilmiş, uyarılarda bulunulmuş ve verilen nimetler sayılmış ve onlardan bu nimetlerin kadrini bilmeleri istenmiştir. Bu nimetler şunlardır:
• Mü’minler, Allah'a takvâlı davranmalı ve doğru kimselerle birlikte olmalıdırlar.
• Medîne halkı ve bedevî Araplardan civardakiler (bunlar, Müzeyne, Cüheyne, Eşca, Eslem ve Gıfâr kabileleridir), Allah'ın Elçisi'nden geri kalmamalı ve o'nu kendi canlarından önde tutmalılar. Çünkü Allah, küçük-büyük onların her gayretini ödüllendirmeyi Kendisine borç bilmektedir. Şüphesiz Allah muhsinlerin [iyilik-güzellik üretenlerin] ödülünü zayi etmez.
• Mü’minler hep birden topyekun yola koyulmamalı, onlardan her kesimden bir tâife, dinde derin bilgi elde etmek ve önlem almaları umuduyla toplumlarına döndükleri zaman onları uyarmak için yola koyulmalıdır.
• Mü’minler, inkârcılardan tehlike oluşturan kişilerle savaşmalı ve kâfirler mü’minlerde bir sertlik bulmalılar ve Allah'ın, takvâ sahipleri ile birlikte olduğunu bilmeliler.
Mü’minlere bu talimatlar verildikten sonra münâfıklar ile samimi mü’minlerin durumu hakkında bilgiler verilmektedir: Bir sûre indirildiği zaman, içlerinden bir kimse, “O [indirilmiş sûre] hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o [inen sûre], onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar. Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince de; onların da pisliklerinin içine pislik ilave etmiştir. Ve onlar kâfir olarak ölmüşlerdir. Onlar her yıl bir veya iki kere şüphesiz kendilerinin fitnelendirildiklerini [denendiklerini] görmüyorlar mı? Sonra da tevbe etmiyor ve öğüt almıyorlar. Bir sûre indirildiğinde, bazısı bazısına bakar, “Sizi bir kimse görüyor mu?” Sonra sırt çevirir giderler. Gerçekten onlar, iyice anlayıp kavramayan bir topluluk olmaları dolayısıyla, Allah onların kalplerini çevirmiştir.
Tüm bu açıklamalardan sonra insanlara şöyle sesleniliyor: Andolsun, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, sadece inananlara çok sevecen ve çok merhametli bir elçi gelmiştir.
120. âyetteki, Mü’minlerin, önlem almaları için, hepsinin birden topyekun ayrılmaları da olmazdı. Öyleyse, dinde derin bilgi elde etmeleri, toplumları kendilerine döndükleri zaman onları uyarmaları için onlardan her kesimden bir tâifenin, ayrılmaması gerekmez miydi? ifadesiyle, mü’minlerin hepsinin savaş veya ticaret maksadıyla Rasûlullah'ın yanından ayrılmalarının uygun olmadığı, her kesimden bir grubun mutlaka Rasûlullah'ın yanında kalıp, ilim öğrenmesi ve seferden dönenlere öğrendiklerini öğretmesi gerektiği bildirilmektedir. Bu âyet, bilgi edinmenin zorunlu bir görev oluşuna, öğretmen ve öğrencilerin savaşa götürülmemesi gerektiğine delâlet eder.Rasûlullah için  رئوف [raûf] ve رحيم [rahîm] sıfatlarının kullanıldığı 128. âyette, kasr vardır. Buna göre anlam, “sadece inananlara çok sevecen ve çok merhametli bir elçi” şeklinde olur. Bu durumda, bu mübalağa fail isimlerin Allah'a ait nitelikte olmadığı anlaşılır. Zira Allah'ın raûf ve rahîmliği, sonsuz ve sınırsızdır. H.Yılmaz

Lafzen, “en yüce arşın/kudret ve hükümranlık tahtının Rabbi”. ‘Arş için bizim seçtiğimiz karşılık konusunda bkz. 7:54'le ilgili 43. not. M.Esed

Bir meydan okuma âyeti ile biten sûrenin sonunda Allah, Elçisi'ne, Buna rağmen eğer uzaklaşırlarsa hemen de ki: “Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Ben sadece O'na tevekkül ettim O, büyük Arş'ın Rabbidir demesini emretmektedir.
Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi tevekkül; “kişinin, âcizliğini ortaya koyarak ‘vekil’ olan Allah'ı kendisine vekil tutması, yani inanç olarak varlığını ve varlığının devamını rızık, terbiye ve koruma bakımından Allah'a bırakması, her türlü sonucun kendisi için en iyisi olacağını kabullenmesi ve sonuca razı olması” demektir. Diğer bir ifadeyle tevekkül; “kişinin, azimden [her türlü hazırlığı yapıp kesin karar verdikten] sonra sonucu ‘vekil’e [varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızık veren Allah'a] bırakması” demektir.
Buradaki yüz çevirme ifadesi, “Rasûlullah'tan yüz çevirme”, “Allah'a itaatten ve Peygamber'i tasdikten yüz çevirme”, “bu sûrede bahsedilen güç teklifleri kabul etmekten yüz çevirme”, “cihadda Rasûlullah'a yardım etmekten yüz çevirme” şeklinde geniş kapsamlı olarak ele alınabilir.
Bu anlamda Rasûlullah başka âyetlerle de destek görmekteydi:
Doğunun ve batının Rabbidir O. O'ndan başka, tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O'nu vekil et! (Müzzemmil/9)
Tevekkül tüm elçilerin aslî görevlerindendir:
Bir de onlara Nûh'un önemli haberlerini oku: Hani o kavmine, “Ey kavmim! Eğer benim aranızda duruşum/size karşı çıkışım ve Allah'ın âyetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah'a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah'ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti. (Yûnus/71-72)
Onlar dediler ki: “Ey Hûd! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hûd] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ı şâhit tutuyorum, siz de şâhit olun ki, ben, Allah'ın astlarından O'na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. O'nun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dâbbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O'na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (Hûd/53-57)
O [Şu‘ayb], “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Şâyet ben Rabbimden bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şâyet O bana Kendi katından güzel bir rızık ihsan etmişse!? Ve Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeyi istiyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah iledir. Ben yalnızca O'na tevekkül ettim ve ancak O'na yönelirim. Ve ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nûh kavminin veya Hûd kavminin veya Sâlih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Ve Lût kavmi sizden pek uzak değildir. Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir” dedi. (Hûd/88-90)
Ve dedi ki: “Ey yavrularım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah'tan hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm yalnızca Allah'ındır. Ben sadece O'na tevekkül ettim. Artık tevekkül edenler de sadece O'na tevekkül etmelidirler.” (Yûsuf/67)
İşte böyle, seni, onlar Rahmân'ı inkâr edip duruyorlarken, onlara sana vahyettiklerimizi okuyasın diye kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş olan bir ümmet içinde elçi yaptık. De ki: “O [Rahmân], benim Rabbimdir, O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Ben yalnızca O'na tevekkül ettim, dönüşüm de yalnızca O'nadır.” (Ra‘d/30)
Elçileri onlara dediler ki: “Biz ancak sizin gibi bir beşeriz. Velâkin Allah kullarından dilediğini kayırır. Ve Allah'ın izni olmadıkça bizim için size bir delil getirmemiz olacak şey değildir. Onun için de inananlar sadece Allah'a tevekkül etsinler. Ve bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah'a tevekkül etmeyelim! Ve elbette biz, bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah'a tevekkül etsinler.” (İbrâhîm/11-12) H.Yılmaz

Zımnen, “ki bu andlaşmayı onlar (o inkarcılar) bile bile ihlal etmiş bulunuyorlar” (Taberî, Beğavî, Zemahşerî, Râzî); keza bkz. müminlere karşı andlaşmalarına sadık kalan kafirlerden söz eden 4. ayet. Yukarıdaki bölüm önceki surenin (Enfâl) 56-58. ayetleriyle bağlantılıdır. Berâeh ismi (ki, “[bir şeyden] sıyrıldı, serbest kaldı” yahut “[bir şeyde] dahli olmaktan/[bir şeye] katılmaktan vazgeçti” anlamına gelen berie fiilinden türemiştir) ilgili kişi ya da kişilere karşı gözetilen, ahlakî ya da andlaşmalarla belirlenmiş bağ ya da yükümlülüklerden muaf olunduğunun, yahut onlardan sıyrılmış bulunduğunun bildirilmesi, duyurulması anlamını ifade eder (bkz. Lane I, 178). M.Esed

Kur’andaki “Allah’a ve elçisine uyunuz ifadesi anlam kaydırarak çok istismar edilmektedir.Müslümanlar arasındaki yaygın inanca göre, Allah’tan Kur’an elçiden  de hadis kitapları anlaşılmıştır.Halbuki elçi , Allah’ın gönderdiklerini aynen tebliğ etmiştir. Yani elçi, kendisinin olamayan mesajı taşıyan kişi demektir. Elçinin bildirdiği Allah’ın gönderdiğidir.O mesaja uyulunca hem Allah’a hem de mesajı bildirene uyulmuş olur.Yani Allah elçi kelimesi ile Hz. Muhammed’in kendisinin olmayan mesajı bildiren kişi olarak söylüyor. İtaat edilmesi emredilen elçi, kendisi adına değil göndericisi, Allah adına konuşmaktadır. Bu yüzden elçiye itaat, mesajı gönderen Allah’a itaattir.Bu Kur’an ayeti bunu çok açık bir şekilde anlatmaktadır.Çünkü Allah bu ayeti, Hz. Muhammede danışarak ortaklaşa hazırlamadığına göre, Allah’tan sonra elçinin anılmasının tek nedeni, Allah’tan gelen ültümatomu, elçinin aynen iletmesidir. Elçiyi yaratıcısının yanında ikinci bir hüküm kaynağı yapmak, Allah’a ortak koşmadır. Bu durum kur’an ile çelişir.(Enam 114) Mustafa SAĞ

Bu surenin giriş bölümünde de ifade edildiği gibi bu kısım, Hz. Ebu Bekir'in hacıların başında Hacc Emiri olarak Mekke'ye gitmek üzere ayrıldığı zaman Hicri 9. senede nazil oldu. Bundan dolayı, Ashab Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rasulullah! Hacc vesilesiyle halka ilan etmesi için onu Hz. Ebu Bekir'e gönder" dediler. O, "Tebliğin önemi ve doğası gereği bunun, benim adıma, benim ailemden biri tarafından ilan edilmesi gerekiyor" diye cevap verdi. Bundan dolayı bu görevi Hz. Ali'ye havale etti ve onu hacıların önünde açıkça okuyup açıklaması ve ayrıca da şu dört hususu da ilan etmesi hususunda ona talimat verdi:
1
) İslam'ı reddeden hiçbir kimse Cennet'e giremeyecek,
2) Bundan sonra hiçbir müşrik hacc (Kabe'yi tavaf) edemez,
3) Kabe'nin etrafında çıplak bir durumda dolaşarak tavaf yapmak yasaktır,
4) Halen yürürlükte olan anlaşmaların şartlarına (yani o ana kadar, Rasulullah ile yapmış oldukları anlaşmalarını bozmayanlarla olan anlaşmalar) akit sürelerinin bitimine kadar, sadakatle uyulacaktır.
Bu konuda, Mekke fethinden sonra, eski adetlere göre İslami dönemde ilk haccın Hicri 8. yılda yapıldığını bilmek faydalı olur. Daha sonra, müslümanların İslami usulle, müşriklerin de kendi adetlerine göre yaptıkları ikinci hacc'da Hicri 9. yılda yapıldı. Ancak, "Veda Haccı" olarak bilinen üçüncü hac, bizzat Hz. Peygamber'in (s.a) rehberliğinde, sadece İslam usulüyle Hicri 10.yılda icra edildi. O zamana kadar henüz müşriklere yasaklanmamış ve hacc ibadetine bulaşmış olan bir takım şirk izleri hala varlığını sürdürdüğü için bundan önceki iki yıl süresince Hazreti Peygamber (s.a) hacc ibadetini yapmadı.
Müşriklerle yapılmış anlaşmaların ilgası hususunda açıklanan bu berat (deklarasyon), Enfal suresinin 58. ayetinde hain kimseler hakkında zikredilen şer'i yasaya göre yapıldı; çünkü İslam açısından, anlaşmanın sona erdiği açıkça ilan edilmeksizin, aralarında bir barış anlaşması yapılmış olan insanlara savaş açmak ihanettir. Yapmış oldukları barış anlaşmalarına rağmen, İslam'ın aleyhine sürekli komplolar düzenlemekte olan bu müşrik ve benzerlerine karşı, anlaşmaların ilgası konusunda bir deklarasyon yayınlanma gereği bundandır. Onlar ele geçirdikleri ilk fırsatta anlaşmaları bozacak ve düşman olacaklardı. Beni Kinane, Beni Demre ve daha bir iki kabile dışında diğer müşrik kabileler için de aynı şey söz konusu idi.
Bu berat (deklarasyon) ülkenin büyük bir kısmının İslam hakimiyeti altına girmiş olması ve kendileri için sığınacakları hiçbir barınağın kalmamış olması nedeniyle, Arap yarımadası müşriklerini fiilen kanundışı bir duruma düşürdü. Bu iş, müslümanları, onlarla yapmış oldukları anlaşmaların yükümlülüklerinden azade kıldığı ve onları bu hususta, iddia makamına geçirdiği için müşrikler dar bir köşeye sıkıştırılmış oldu. Çünkü bu, Roma ve İran'dan gelecek bir tehdit anında veya Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra iç savaş teşvik ve tahrikiyle tehlike yaratma hususundaki bütün şeytani planlarını alt- üst etti. Ancak Allah ve Rasulu, beklemekte oldukları fırsat anı öncesinde onlara misli ile mukabelede bulundular. Şimdi onlarla ilgili geriye sadece şu alternatifler kalıyordu; ya İslam'ı kabul etmek ya ona karşı savaşmak ve yok olmak, yada ülkeyi terkederek göç etmek...
Bu büyük planın hikmeti, bundan bir buçuk yıl sonra vukubulan Hz. Peygamber'in (s.a) vefatını takiben, Arabistan'ın çeşitli yerlerinde 'irtidat' (dinden dönme) fitnesinin patlak verdiği zaman ortaya çıktı. Bu kargaşa o kadar ani ve şiddetli meydana geldi ki, eğer şirkin teşkilatlı gücü bu ilga hareketiyle önceden kırılmamış olsaydı, yeni kurulmuş İslam devletinin temellerini sarsacak ve ona çok büyük zarar vermiş olacaktı. Hz. Ebu Bekir'in hilafetinin daha ilk günlerinde ortaya çıkan, iyi zamanlanmış bu irtidat hareketi isyan ve iç savaş ile İslam devletine on kat daha zarar verecek ve belki de İslam tarihini bütünüyle degiştirmiş olacaktı. Mevdudi

Adını, 102-118. âyetlerde detaylı olarak geçen “tevbe” konusundan alan sûrenin, Medîne'de 113. sırada indiği kabul edilir. 113 ve 128-129. âyetlerin Mekkî olduğuna dair görüşler de vardır.
İçerisinde bulunan farklı konular nedeniyle bu sûre; Berâe, Tevbe, Mukaşkışe, Mübasire, Müşerride, Muhziye, Fâdıha, Müsîra, Hâfira, Münekkile, Müdemdime ve Azâb sûresi olarak da isimlendirilmiştir.
Sûre İslâmî hacc'daki bildiri ile başlar. Daha sonra savaş, infak, velâyet, tevbe, münâfıkların durumunun beyânı, Tebük seferi öncesi ve sonrası meselelerin açıklaması ve değerlendirmesi gibi konular yer alır.
Sûrenin içeriğinden, Tebük seferiyle ilgili âyetlerin dışındakilerin farklı zamanlarda indiği anlaşılır.
Mushaf'ı tertip eden heyet, bu sûrenin başına besmele koymamıştır. Bunun nedeni kaynaklarda şöyle açıklanır:
1) Araplar câhiliye döneminde, eğer kendileriyle bir kavim arasında bir antlaşma bulunup da onlar bu antlaşmayı bozmak istediklerinde kavme, besmelesiz bir mektup yazmaları adetleri idi. İşte Tevbe sûresi de Peygamber (s.a) ile müşrikler arasındaki antlaşmayı bozmak üzere nâzil olunca, Peygamber (s.a) bu sûreyi Ali b. Ebî Tâlib (r.a) ile birlikte gönderdi. O da bu sûreyi hacc mevsiminde Araplara okudu. Arapların ahdi bozarken besmele okumamak şeklindeki uygulana gelen adetlerine uygun olarak o da besmele okumadı.
2) Nesâî rivâyetle der ki: Bize Alımed anlattı dedi ki, bize Muhammed b. el-Müsenna, Yahyâ b. Sa‘îd'den anlattı, Yahyâ dedi ki: Bize Avf anlattı dedi ki: Bize Yezîd el-Rukaşi anlattı, dedi ki: Bize İbn Abbâs dedi ki: Ben, Osman'a şöyle dedim: “el-Enfâl sûresi Mesânî'den, Berae [Tevbe] sûresi de Miûndan olduğu hâlde onları arka arkaya yazmaya; Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm satırını da yazmayarak bu sûreyi yedi uzun sûre [es-Sebu't-Tivâl] arasına yazmaya sizi iten sebep nedir?” Osman dedi ki: “Rasûlullah'a (s.a) bir şey nâzil oldu mu, nezdinde bulunan yazıcılardan birisini çağırır ve, “Siz bunu şu şu hususun söz konusu edildiği sûreye koyun” buyururdu. Ona, birden çok âyet-i kerîme nâzil de olur ve yine, “Bu âyetleri içinde şu şu hususların söz konusu edildiği sûreye koyun” derdi. el-Enfâl sûresi de Medîne'de hicretten sonra ilk nâzil olanlardandı. Berae [et-Tevbe] ise, Kur’ân'ın son nâzil olan sûrelerindendir. Bunun söz konusu ettiği hususlar, öbürünün söz konusu ettiği hususları andırıyordu. Rasûlullah (s.a) ise bize, onun ötekinden olduğunu açıklamaksızın vefat etti. Ben de onun [Tevbe'nin] ondan [el-Enfâl'den] olduğunu zannettim. İşte bundan dolayı her iki sûreyi yanyana getirdim ve aralarına Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm satırını yazmadım.” Bu hadisi, Ebû Îsâ et-Tirmizî de rivâyet etmiş olup, “Bu hasen bir hadistir” demiştir.
3) Üçüncü görüş, yine Osman'dan (r.a) rivâyet edilmiştir. Mâlik de, İbn Vehb, İbnu'l-Kâsım ve İbn Abdi'l-Hakem'in rivâyetine göre şöyle demiştir: “Bu sûrenin baş tarafları (vahiyle) kaldırılınca, Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm de onlarla birlikte kaldırıldı.” Bu görüş, ayrıca İbn Aclân'dan rivâyet edilmiştir. Ona göre Tevbe sûresi, Bakara sûresi kadar veya ona yakındı. Onun bir bölümü gittiğinden dolayı, her iki sûre arasına Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm yazılmadı. Sa‘îd b. Cübeyr de der ki: “Tevbe sûresi, Bakara sûresi gibi idi.”
4) Hârice, Ebû İsmet ve başkalarının görüşü olup şöyle demişlerdir: “Hz. Osman'ın halifeliği döneminde Mushaf'ı yazdıklarında Rasûlullah'ın (s.a) ashâbı arasında görüş ayrılığı ortaya çıktı. Kimileri, ‘Berae ve Enfâl tek bir sûredir’ derken, kimileri ‘Bunlar iki ayrı sûredir’ dedi. ‘Bunlar iki ayrı sûredir’ diyenlerin görüşü dolayısıyla iki sûre arasında bir boşluk bırakıldı ve ‘Bunlar tek bir sûredir’ diyenlerin görüşü dolayısıyla da Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm yazılmadı. Böylelikle her iki kesim de buna razı oldu ve her iki kesimin de Mushaf'ta delilleri tesbit edilmiş oldu.”
5) Abdullah b. Abbâs dedi ki: Ali b. Ebî Tâlib'e, “Niçin Tevbe sûresi'nde Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm yazılmadı?” diye sordum, şu cevabı verdi: “Çünkü, Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm bir emandır. Tevbe ise kılıç [savaş emri] ile nâzil olmuştur. Onda eman diye bir şey yoktur.” Bu manada bir açıklama el-Müberred'den rivâyet edilmiştir. O da şöyle der: “Bundan dolayı ikisi bir arada olmaz, çünkü “Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm” bir rahmettir. Tevbe sûresi ise gazap olarak nâzil olmuştur.” Süfyân'dan da benzeri bir görüş rivâyet edilmiştir. Süfyân b. Uyeyne der ki: “Bu sûrenin baş tarafına Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm'in yazılmayış sebebi, besmelenin rahmet oluşundan dolayıdır. Rahmet ise bir emandır. Bu sûre ise münâfıklar hakkında ve kılıç ile inmiştir. Münâfıkların ise emanı yoktur.Besmelenin yazılmayış sebebi hususunda sahih olan Hz. Cebrâîl'in bu sûre ile birlikte besmeleyi indirmemiş olmasıdır. H.Yılmaz

Hicri 9'un Zilhicce ayının 10. gününden (ültimatomun verildiği tarih) Hicri 10'un Rebiussani ayının 10. gününe kadar olan zaman, müşriklere mühlet olarak garanti edildi. Bu zaman zarfında onlar, savaşa hazırlanmak veya ülkeyi terk edip göç etmek yada İslam'ı kabul edip etmeyecekleri konusunda dikkatlice düşünüp karar vereceklerdi. Mevdudi

Kendileriyle inananlar arasındaki andlaşmaları kuvvete başvurarak ihlal eden müşriklere (“Allah'tan başka şeylere/varlıklara ilahlık yakıştıran kimselere”) hitab eden bu sözler, andlaşmanın öngördüğü bütün yükümlülüklerin inananlar lehine geçersiz kılındığını, kaldırıldığını ifade ediyor. Bu duyuruyla açık ve fiilî düşmanlık halinin ilişkilere doğrudan yansımaya başlayacağı güne kadar geçecek dört aylık süre, 8:58'de, müşrik düşman tarafının andlaşmayı ihlal edici davranışlarına dikkat çekilerek verilen “sen de, buna bir karşılık olarak, onlarla yaptığın andlaşmayı boz” emrinin tafsili kabilindendir (keza bkz. 8. sure, 58. ayet, 62. not). M.Esed

"Hacc-ı Ekber" terimi burada "Yevm'un-Nahr" olarak da bilinen Zilhicce'nin onuna delalet eder. Bunun böyle olduğu bir sahih hadiste izah edilmiştir. Son hacc sırasında Zilhicce'nin onunda Hz. Peygamber (s.a) ashabına, "Bugün günlerden nedir?" diye sordu. Ashab, "Kurban günüdür" şeklinde cevap verdiler.
Hz. Peygamber (s.a) "Bugün Hacc-ı Ekber günüdür" dedi. Burada Hacc-ı Ekber (büyük Hacc) tabiri, Arapların "umre" için kullandıkları "Hacc-ı Asgar'ın (küçük Hacc) mükabili olarak kullanılmıştır. Bundan dolayı, Zihicce'nin belli günlerinde yapılan hacc, "Hacc-ı Ekber" diye isimlendirilir. Mevdudi

“Büyük Hac günü”nden hangi haccın kasdedildiği konusunda müfessirler arasında görüş birliği yoktur. Müfessirlerin çoğu bunun, Hz. Peygamber'in bizzat katılmadığı ve Hz. Ebû Bekir'i Hac Emîri olarak tayin ettiği H. 9. yılda yapılan hac olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa Kur’an'da bu özel haccın “Büyük Hac” olarak nitelendirilmesi bu görüşü ihtimal olmaktan çıkarmaktadır. Öte yandan, bu konuda Abdullah b. Ömer'e dayanılarak rivayet edilen bir Hadis'e göre Hz. Peygamber, H. 10. yılda bizzat imamet ettiği, tarihe Veda Haccı diye geçmiş bulunan son haccı tam da bu sözcüklerle yani “Büyük Hac” olarak anmıştır (Zemahşerî, Râzî). Bu Hadis de gözönünde bulundurulduğunda, ayette sözü geçen haccın, bu Vedâ Haccı olduğuna rahatlıkla hükmedilebilir. Eğer bu son görüş doğruysa, bundan, surenin 3 ve 4. ayetlerinin de Veda Haccı sırasında, yani Hz. Peygamber'in vefatından kısa bir süre önce vahyedildiği sonucu çıkarılabilir. Bu, ayrıca, güvenilir bir rivayet üslubu içinde Hz. Peygamber'in Sahâbesi'nden el-Berâ’ya isnad edilen -ve başka türlü şaşırtıcı olacak olan- “Tevbe suresinin Hz. Peygamber'e vahyedilen son sure” olduğu yolundaki ifadenin de anlaşılabilir olmasını sağlıyor; çünkü, her ne kadar surenin bir bütün olarak H. 9. yıl içinde vahyedilmiş olduğu ve Kur’an'ın Mâide gibi muhtelif başka surelerinin onu izlediği, herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak biçimde biliniyor olsa da, mümkündür ki, el-Berâ’ bu ifadeyi kullanırken (Buhârî, Kitabu't-Tefsîr), sadece Tevbe suresinin, muhtemelen Vedâ Haccı sırasında vahyedilen bu iki anahtar-ayetini (3 ve 4. ayeti) kasdediyordu. M.Esed

Buradaki âyetler gâyet açıktır. Yalnız, Enfâl sûresindeki şu ilkeyi hatırlatmakta yarar vardır:
Eğer bir toplumdan; hâinlik yapmasından korkarsan, aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Şüphesiz Allah, hâin kimseleri sevmez. (Enfâl/58)
Burada konu edilen ültimatomlar, işte bu ilâhî ilke kapsamında yapılmıştır. Aksi hâlde anlaşmanın sona erdiği açıkça ilan edilmeksizin, antlaşma yapılmış bir gruba savaş açmak ihanettir. Yaptıkları anlaşmaya rağmen İslâm aleyhine komplolar düzenlemekte olan müşriklere karşı, artık anlaşmaların tek taraflı olarak tanınmadığı bir deklarasyon yayınlanma gereği bundandır.
HACC-I EKBER GÜNÜ
Âyetteki, hacc-ı ekber [en büyük hacc] günü ifadesinin, “Arefe günü”, “kurban bayramının birinci günü”, “Minâ'da kalınan bütün günler”, “hacc-ı kıran”, “bütün hacc günleri”, “o yıl Müslümanlarla müşriklerin birlikte haccetmeleri”, “Yahûdi, Hristiyan ve Mecusîlerin bayramlarının da o güne denk düşmesi”, Bugüne, “ekber” sıfatının verilmesi, o günde Ebû Bekr'in haccetmesi ve antlaşmaların bozulduğunun ilan edilmesi sebebiyledir” gibi açıklamalar yapılmıştır. Bizce bu, Rasûlullah'ın katılımı ile yapılan hacc olması nedeniyle “en büyük hacc”tır. Zira, Rasûlullah'ın bulunmadığı hacc, Rasûlullah'ın da katılımıyla gerçekleşen hacc seviyesinde olamaz. H.Yılmaz

"....Ancak andlaşma yaptığınız (müşrik) kimselerden (şartlara tam riayet eden ve andlaşma şartlarından) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve size karşı hiç kimseye arka çıkmayanların anlaşmalarına" uymalısınız. Çünkü böyle durumlarda andlaşmayı bozmanız dine aykırı bir davranış olur. Müslümanlar, şartlar ne olursa olsun muttaki kimseler olmalıdır. Zira, "Allah ancak müttaki kimseleri sever." Mevdudi

Burada "" tabiri ile "hacc" veya "umre" ibadetlerinin yapılabilmesi için savaşın yasaklandığı dört ay değil, aksine ikinci ayetle müşrikler için mühlet olarak garanti altına alınan ve müslümanlar için müşriklere herhangi bir hücumun yasaklandığı dört ay kastedilmektedir.
Yani, "Sadece küfür ve şirkten dönüp tevbe etmekle mesele bitmez, dahası, onlar namaz kılmak ve farz olan zekatı vermek mecburiyetindedirler. Bunlar yapılmaksızın onlar, küfrü bırakmış ve İslam'ı kabul etmiş sayılmazlar". Hz. Ebu Bekir (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra, farz zekat vermeyi reddetmiş olsalar bile namaz kılmalarından dolayı İslam'ı reddetmiş sayılmayacaklarını iddiaya kalkan mürtedler konusunda verdiği hükmü bu ayete dayandırdı. Bu hüküm genel olarak Ashab-ı Kiram'ın zihninde bu kimselerle savaşmaya hakları olup olmadığı konusunda tereddütlere yol açtı.
Fakat Hz. Ebu Bekir, "Beşinci ayeti kerime bize, "şirkten tövbe edip dönmek, "namaz" kılmak ve "zekat"ı ödemek şartlarını yerine getirenlerin yollarını serbest bırakmamızı emreder, onlar bu üç rükünden birini yerine getirmediklerinden dolayı onlara taviz vermeyiz" diyerek Ashab'ın tereddütlerini giderdi. Mevdudi

Arabistan'da yaygın İslam öncesi bir örfe göre, Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları, kabileler arası saldırmazlık ya da mütareke anlamında “haram” aylar olarak kabul edilirdi. Kur’an, bu mütareke dönemlerini korumak ve çoğu zaman birbiriyle kavgalı olan kabileler arasında barışı yerleştirip geliştirmek amacıyla bu eski örfü ilga etmemiş, tersine destekleyip güçlendirmiştir. Yine bu konuda bkz. 2:194 ve 217Önceki iki ayet ve keza 2:190-194 birlikte okunursa görülecektir ki, yukarıdaki ayette, andlaşmadan doğan yükümlülüklerini yerine getirmeyen saldırgan bir toplulukla, zaten içine girilmiş bulunulan bir savaş hali sözkonusudur.Yani, “savaş durumunda yapılması gerekli ve yararlı ne varsa, her şeyi yapın”. Mersad, “düşmanın görülebileceği, hareketlerinin gözetlenebileceği yer” demektir (Menâr X, 199).Daha önce de pek çok yerde işaret ettiğimiz gibi, Kur’an'ın her ayeti, Kur’an'ın bütünü gözönünde bulundurulup bütünlük içinde değerlendirilmeye çalışılarak okunmalı, anlamlandırılmalı ya da yorumlanmalıdır. Yukarıda, inananların savaş içinde bulundukları müşrikler arasında vaki olması mümkün ihtida olayından söz eden ayet de Kur’an'ın temel ilkeler örgüsü içinde değerlendirilmelidir. Bunlardan biri de “Dinde zorlama yoktur” (2:256) ilkesidir. Bu ilke, inananların zora başvurarak insanların dinlerini değiştirmeye girişmelerinin kesin bir biçimde yasak olduğunu ortaya koymaktadır ki, bu da Müslümanların, baş eğdirdikleri bir düşmandan kurtulma şartı olarak İslam'ı benimsemesini istemeleri ya da beklemeleri ihtimalini ortadan kaldırmaktadır. Bunun gibi, yine Kur’an: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda siz (de) savaşın; fakat aşırı gitmeyin, çünkü muhakkak ki Allah aşırı gidenleri sevmez”. (2:190); ve “Eğer sizi kendi halinize bırakmazlar, size barış teklif etmez ve ellerini çekmezlerse, o zaman onları yakalayın, ele geçirdiğiniz zaman öldürün: İşte böylelerine karşı size [savaşmanız için] apaçık yetki verdik” (4:91) şeklinde ölçüler koymaktadır. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, savaşa ancak savunma amacıyla izin vardır (bkz. 2. sure, 167 ve 168. notlar); bunu pekiştiren bir ifade de: “Eğer vazgeçerlerse -(o zaman) Allah çok- bağışlayıcı, çok-merhamet edicidir” (2:192) kaydıdır. Aynı anlamda: “Eğer vazgeçerlerse, o zaman husumet bütünüyle son bulacaktır” (2:193) tekidi de vardır. Öte yandan, düşmanın “Eğer tevbe eder, salâta katılır [lafzen, “namazı kılar”] ve arındırıcı yükümlülüklerini (zekât) yerine getirirlerse” sözleriyle ifade edilen İslam'a dönüşü, onlar için “düşmanlığı bırakma”nın yollarından, nereden bakılırsa bakılsın, sadece biridir ve dolayısıyla, bu surenin 5 ve 11. ayetlerinde bu konuya yapılan atıf, İslamiyet'in bazı kasıtlı tenkitçilerinin ileri sürdüğü gibi, kesinlikle, “ya ihtidâ ya ölüm” gibi bıçak sırtı bir seçimi îma etmemektedir. Nitekim, 4 ve 6. ayetler, inananların, bu tür inkarcılara karşı benimseyecekleri, onlar düşmanları değilmiş gibi davranmalarını öngören tutum hakkında ilave bir açıklama getirmektedir. (Bu konuda ayrıca bkz. 60:8-9.) M.Esed

Yani, "Savaş sırasında, eğer bir düşman İslam'ı tanımak için kendisine bir fırsatın verilmesini talep ederse, müslümanlar himaye edeceklerine dair ona teminat vermeli ve gelip ziyaret ederek kendilerini gözlemesine müsaade etmelidirler. Daha sonra, tanıması için ona İslam'ı tebliğ etmelidirler. Bundan sonra da İslam'ı kabul etmezse kendisini ikametgahına emniyetle ulaştırmalıdırlar. Sözkonusu himaye altında Daru'l-İslam'a gelen bu tür şahıslar İslam fıkhında "müste'min" olarak isimlendirilirler. Mevdudi

Lafzen, “senin yakınlığını/komşuluğunu ararsa”. Kişinin komşusuna kol kanat açıp bütün gücünü ve imkanlarını seferber ederek korumasını öngören (İslam'ın da kuvvetle pekiştirdiği) eski Arap göreneğine dayanan bir himaye talebini ifade eden mecazî bir ifadeLafzen, “emniyet bulacağı yere” -yani, “bırak, yurduna yuvasına kavuşsun” (Râzî). Bu ifade, bu durumda olan kişinin Kur’an mesajını benimseyip benimsememekte serbest olduğunu îma eder gibidir: Kur’an'ın “Dinde zorlama yoktur” (2:256) ilkesinin bir teyidi daha. M.Esed

Bunlar, Beni Kinane, Beni Huzaa ve Beni Demre kabileleridir. Mevdudi

Lafzen, “Allah ve O'nun Elçisi'nin huzurunda [ya da Allah ve O'nun Elçisi'nin tanık olduğu] bir andlaşma sağlaması...” yani, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanan kimselerce himaye edilmesi. Burada Allah Elçisi'ne yapılan özel atıf, o'nun Allah adına konuşuyor, Allah adına hareket ediyor olması olgusunu vurgulama amacıyladır Karş. yukarıda 4. ayet. Sözü geçen “andlaşma”, H. 6. yılda, Mekke yakınlarında Hudeybiye'de Hz. Peygamber'le müşrik Kureyşliler arasında aktedilen ve kendilerine açıkça düşmanlık göstermeyen inkarcılara karşı gerçek müminlerden beklenen itidal ve hoşgörü için model teşkil eden (ve bir model olarak da kalması istenen) saldırmazlık andlaşmasıdır. M.Esed

Yani, "Her ne kadar görünüşte onlar barış andlaşmaları için görüşmelerde bulunduysalar da, aslında, kalplerinde kötü niyetler beslediler ve onları ihlal etmek için fırsat kolladılar. Ve bunun böyle olduğu daha sonraki tecrübelerle ortaya çıktı." Hiçbir ahlaki sorumluluk duygu ve düşüncesi taşımayıp, ihlal etmekten çekinecekleri ahlaki kayıtlar tanımadıklarından dolayı onlar, fasıkların ta kendileridir. Mevdudi

Bu ifade, önceki ayetin başlangıç cümlesiyle bağlantılıdır ve müşrikler (Allah'tan başkasına tanrılık yakıştıranlar) arasındaki saldırgan kliğe işaret etmektedir.İll terimi, bir sözleşmeden ya da kan bağından doğan ve her iki tarafı birbirini koruma yükümlülüğü altına sokan bir bağlanmayı, bir sorumluluk/yükümlülük bağını ifade ediyor (karş. Lane I, 75); koruma yükümlülüğü, sözcük olarak “koruma andlaşması” anlamına gelen zimmet sözcüğüyle de ifade edilmektedir. M.Esed

Yani, "Onlar, İlahi Hidayet ile dünyevi emel ve ihtiraslardan birini tercih etme durumunda kaldıkları; ikincisi, yani dünya ihtiraslarını seçtikleri zaman. Çünkü onlar, ikisini mukayese edip hangisinin değerli olduğunu kavramadılar. Halbuki, Allah'tan gelen vahiyler, ayetler onları kendilerini ebedi mutluluğu götüren hayır, iyilik, doğruluk ve ilahi kanuna uymaya davet etmekteydi. Onlar ise, kendilerine bazı dünyevi menfaatler sağlayan, fakat neticede onları ebedi hüsrana sevkeden nefsin başıboş, doymak bilmeyen zevklerinin peşine düşmeyi tercih ettiler." Bu fasık kimseler sadece kendileri için dalaleti seçmekle kalmayıp aynı zamanda, başkalarını doğru yolu takipten alıkoymakla başkalarına karşı Hakk'ın yolunu kapadılar. Doğruluğa davet yolunda her türlü engellemeyi yaptılar. Hatta onlar, bu daveti yaymakta olanların ağzını tıkamak ve susturmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve hayatlarını yaşanmaz hale getiriyorlardı. Sözün kısası bu fasık kimseler, Allah'ın, insanlardan yerleştirmelerini istediği adalet temelli hayat tarzının yerleştirilmesine engel olmak üzere yapabildikleri herşeyi yapmaya çabaladılar. Mevdudi

Yahut: “mütecaviz olanlar/saldırganlar”. Ayetin anlam akışı içinde bu iki ifade birbirinin anlamdaşı durumundadır. M.Esed

Burada da, namaz ve zekat farzlarını yerine getirmeyen kimselerin sadece tövbe etmekle imanda müslümanların kardeşi sayılmayacağı, böyle bir vasıf kazanamayacağı açıkça ifade edilmiştir.
"Fakat eğer tövbe eder, namazı kılar ve zekatı verirlerse, (ancak o zaman) dinde sizin kardeşleriniz olurlar." Ayetin bu kısmı "Eğer bu şartları yerine getirirlerse o zaman onların sadece canları ve malları haram olmaz, aynı zamanda onlar, İslam toplumunda sizinle eşit haklara(da) sahip olurlar. Sosyal, kültürel, yasal ve siyasal haklar konusunda bunların diğer müslümanlardan hiçbir farkı yoktur. Mevdudi

"... Onlarla savaşmalısınız..." belki savaş korkusu onları, yeminlerini bozmaktan ve İslam'a dil uzatmaktan vazgeçirir.
Metinde geçen "yeminler" ve "ahid" kelimeleri, İslamı kabul ettiklerine dair ettikleri yemin ve bulundukları ahdi ifade eder. Bundan dolayı, onlarla yeni bir ahit yapma gibi bir problem ortaya çıkmaz. Eski anlaşmalara gelince, bunların tümünü onlar zaten bozmuş bulunuyorlardı. Allah ve Rasulu tarafından beraatin (deklarasyon) açıkça ilan edilmiş olması bundan dolayıdır. Böylelerinin, kendileriyle herhangi bir anlaşma yapmaya değmeyen kimseler oldukları onların, eğer imansızlık ve şirklerinden tövbe edip dönerler ve namazlarını kılar, zekatlarını verirlerse ancak o zaman serbest bırakılabilecekleri hususu da bu şekilde ifade edilmiştir. Bu ayet, mürtedlere nasıl muamele edileceğini açıkça belirtir. Doğrusu, bu ayet nuzülünden bir buçuk yıl sonra patlak veren irtidat fitnesini daha önceden haber verdi ve Hz. Ebu Bekir (r.a) o fitneyi ortadan kaldırmak için bu ayette verilen işaret doğrultusunda davrandı. (Daha fazla izah için, lütfen, "İslam Hukukunda Mürtedin Hükmü" adlı kitabıma bakınız.) Mevdudi

Lafzen, “eğer andlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlarsa”. Bu ifade, açıktır ki, kendi inançlarından dönmeksizin Müslümanlarla dostluk andlaşmaları yapmış bulunan gayrimüslimlerden söz ediyor. Bunların sonradan “andlarını bozmaları” ifadesi ise, Kureyşli müşriklerin Hudeybiye musalahasını ihlal etmelerini dile getiriyor ki, bu H. 8. yılda Mekke'nin Müslümanlar tarafından fethine yol açmıştır.İmâm sözcüğü (çoğulu eimme) sadece “lider/önder” anlamına değil, aynı zamanda ve belki de öncelikle “bağlılarınca özenilen, örnek alınan kişi” anlamına geliyor (Tâcu'l-‘Arûs); dolayısıyla, “model”, “örnek” ya da “timsâl” sözcükleriyle karşılanabilir. Daha çok “Hakkı inkar [ya da hakkı tanımayı/kabul etmeyi reddetme]” anlamına gelen küfr terimi burada özellikle resmî ve alenî bir andlaşmayı, bağlantıyı bilerek ihlal etmek makamında kullanıldığı için “sadakatsizlik” sözcüğüyle aktarıldı. M.Esed

Bu bölümde, muhatap müslümanlardır. Müslümanlar başkalarıyla olan kan ve akrabalık bağlarına, dünyevi menfaatlarına aldırmaksızın sebat ve azimle Allah yolunda savaşmaya ve mücadeleye teşvik ediliyorlar. Bu pasajın özünü hakkıyla anlayıp kavrayabilmek için okuyucunun, andlaşmaların ilgasının ilan edildiği zaman, durumun ne merkezde olduğunu gözönünde bulundurmalıdır. İslam, Arabistan'ın hemen hemen büyük bir bölümünde hakim olup hakimiyetine meydan okuyacak daha üstün bir gücün bulunmamasına rağmen, hala zahiri gözle bakanlar, o zamanda atılıyor olan nihai inkılabi adımda bazı tehlikeler olduğunu sanıyorlardı.
Birincisi, müşrik kabilelere yapılan bütün anlaşmaların bir defada ve aynı zamanda ilgası, onların hac yapmalarına mani olunarak, Kabe'nin sidanet ve siyanetinin (Kabe'ye bakım ve hizmet) değiştirilmesi ve "cahiliye" devrinden kalan bütün dini merasimlerin iptal edilmesinin, müşrik ve münafıkların menfaat ve haksız yetkilerini yeniden teminat altına almak ve korumak uğruna, kanlarının son damlasına kadar akıtacak denli tahrik etmiş ve düşmanlık duygularını alevlendirmiş olacağından korkuldu.
İkinci olarak korkulan husus şuydu: Hac ibadetini yerine getirme konusunda müslümanlara hareket serbestisi tanınan bu beyanname ile büyük bir ihtimalle müşrikler öfkelendirildi. Zira aynı tebliğ ile Hac gayr-ı müslimlere yasak ediliyordu. Ayrıca hac, o dönemde Arabistan'ın ekonomik hayatında, çok önemli bir rol oynamakta olması nedeniyle, bunun, onların iktisadi durumlarını ters yönde etkileyeceği açıktı.
Son olarak bunun Hudeybiye Andlaşması ve Mekke'nin fethinden sonra, henüz İslam'ı yeni kabul edenleri zor bir imtihana sokacağından korkuluyordu. Çünkü birçoklarının yakın dost ve akrabaları hala müşrikti ve aynı zamanda bu yeni müslümanların bir kısmının çıkarları, kaldırılmış olan "cahili" yetkilerle yakından bağlantılı idi. Şimdi ise müşriklere karşı ilan edilen topyekün savaş, bu yeni müslümanlardan sadece kendi yakını hısım ve akrabalarını öldürmesini değil, aynı zamanda asırlardır zevkini çıkardıkları eski yetki ve ayrıcaklıklarını bizzat kendilerinin ilga etmesini istiyordu.
Bu beklenen tehlikenin hiçbirinin fiili bir şekle dönüşmediği doğru olsa da, andlaşmaların ilgası anında olayların akışını önceden hiç kimse bilemeyeceği için, yine de bu endişeleri haklı çıkaracak uygun sebepler vardı. Fakat sözkonusu tehlikeler engellendi, çünkü gelen emirler, müslümanları bu tehlikelere karşı önceden hazırlamıştı. Ayrıca, bu hazırlık daha başka güzel neticeleri de ortaya çıkardı. Geriye kalan "müşrik"lerin reis ve idarecileri İslam devlet merkezi Medine'yi ziyaret etmeye, İslami bağlılıklarını belirtmeye ve kendilerine eski konum ve yetkilerini iade eden Hazreti Peygamber'e (s.a) itaat yemini yapmaya başladılar. Bu olanlar, eğer müslümanlar "ültimatomun" ihtiva ettiği hükümleri kılıç yoluyla tatbikata koymak için ivedi harekette bulunacak şekilde hazırlıklı bulunmamış olsaydı, ültimatomu takip eden hadiselerin daha farklı bir yön olabileceğini ispatlamaktadır. Bundan dolayı, müslümanların hızla cihada sevkedilmiş olmaları gerekiyordu ve endişelerini giderecek zamana ihtiyaçları vardı. Onların, Allah'ın iradesini yerine getirirken hiçbir şeyin mani olmasına fırsat tanımamaları hususunda uyarılmış olmaları bundandır. İşte bu bölümün teması budur. Mevdudi

Yani, o'nun ve ashâbının Mekke'den Medine'ye göç (hicret) etmelerine yol açmak suretiyle.Lafzen, “Allah, Kendisinden korkmanıza daha layıktır (ehakk)”. M.Esed

Bu, ültimatomun ilanından sonra, fiilen meydana gelecek hadiseye çok ince bir işaretti. "Ve Allah yüreklerinin öfkesini (gayzını) gidersin. O dilediğinin tövbesini kabul eder". Bu, ültimatomun bir sonucu olarak kanlı bir savaşın çıkacağı konusunda endişe ve beklenti içinde olan müslümanların yanlış düşünce ve anlayışlarını gidermek içindi. Onlara, düşmanlardan bir kısmına Allah'ın tövbe nasip edeceği ve İslam'ı kabul edecekleri vakıası da anlatıldı. Bu husus, bir açıdan da müşriklere karşı yapılan uyarının şiddetini azaltmasın diye bütünüyle açıklanıp izah edilmedi. Uyarı şiddetinin azalması, müşriklerin, neticede kendilerini İslam'ı kabul etmeye iten kritik durumu ciddi ciddi düşünmelerine mani olmuş olabilirdi. Mevdudi

Bu ifade, Müslümanların savaş halinde oldukları inkarcılarla ilgilidir: çünkü Allah dilerse, onların kalplerinde bir değişme yaratıp hakkı tanıyıp benimsemelerini sağlayabilir (Beğavî ve Zemahşerî; keza bkz. Menâr X, 236). M.Esed

Onaltıncı ayette geçen hitaplar, İslam'ı henüz yeni kabul eden müslümanlara yönelikti. Onlara şu anlatılmak isteniyordu: "Artık siz İslam'ı kabul etmiş bulunuyorsunuz, İslam'ı müminlerin gayretleriyle ülkede hakim güç haline geldiği için değil, Hakk'ın rızası ve iradesi onda olduğu için kabul etmiş olduğunuzu ispatlayacak imtihan konusunda inandırıcı bir delil getirmek mecburiyetindesiniz. Canınızı, malınızı, yakınlarınız ve dostlarınızı Allah rızası için ve O'nun yolunda feda etme durumunda olmanız, bu konuda vereceğiniz imtihanın özünü teşkil eder. Ancak o zaman siz, gerçek müminler olarak kabul edileceksiniz." Mevdudi

Lafzen, “Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve inananlardan başka kimseyi yakın dost/yardımcı (velîceten) tutmaksızın”.Lafzen, “Allah daha sizden kimlerin cihad ettiğini/çaba gösterdiğini ortaya çıkarmamışken”. Burada “Allah'ın ortaya çıkarması” ifadesiyle aktarılan ama orijinal metinde “Allah'ın bilmesi” olarak geçen ifade hakkında bir açıklama için bkz. 3:142 ve ilgili not.Lafzen, “[sizi kendi halinize] bırakacağını mı ...” yani, darlık ve sıkıntılarla denemeden bırakacağını mı sanıyorsunuz? M.Esed

Bu, sadece Allah'a ibadet için yapılmış olan ibadet yerlerinin korunup kollanması konusunda genel prensibi ortaya koyar. Zatı, hakları ve yetkileri hususunda başkalarını Allah'a ortak ittihaz eden, O'na şirk koşan kimselerin, böyle kutsal yerlerin koruyucu, hizmetçi ve idareciliğine layık ve uygun olamayacağı açıktır. Ve onlar, "Tevhid"i kabul etmeleri konusunda yapılan çağrıları bizzat kendileri reddetiği, ibadet ve taatları sadece Allah'a tahsis edeceklerini açıkça ilan etmediği sürece, yalnız Allah'a ibadet edilmek üzere yapılmış olan bu gibi yerlerin koruyuculuğu ve bakımı hususunda (daha önce) sahip oldukları her çeşit hak ve görevleri otomatik olarak düşer, ortadan kalkar. Bu prensip, genel durum hakkında olmasına rağmen, burada özelde müşrikleri, Kabe ve Mescid-i Haram'ın koruyuculuğundan uzaklaştırmak ve bundan böyle, bu mukaddes yerlerin koruyuculuğu ve bakımını Allah'a inananların üzerinde sürekli bir görev olarak yerleştirmek için zikredilmiştir.
"... Onların bütün yaptıkları işler heder olup gitmiştir..." yani, "Beytullah"a yönelik yaptıkları -biraz samimiyet taşıyan- hizmetleri de, içine "şirk" ve bazı "cahiliye" uygulamalarını karıştırıp bulaştırmaları sebebiyle "... onların yaptıkları işler heder olup gitmiştir..." Biraz hayır ve samimiyet taşıyan hizmetlerini, daha büyük kötülükler işlemek suretiyle silip yok etmişlerdir. Mevdudi

Geçişli formuyla ‘amera fiili, bir yeri hem ziyaret etmek, hem de idame ettirmek yahut bakıp gözetmek anlamına geliyor; buna dayanarak biz de en ye‘muru ifadesini “ziyaret etmeleri yahut onarıp gözetmeleri” ifadesiyle aktarmayı daha uygun bulduk.Müfessirlerden bazıları, bu ayetten, müşriklerin mescidlere (Allah'a düzenli ibadetlerin yapıldığı yerlere) girmesine izin verilmediği sonucunu çıkarmaktadırlar. Oysa, Hz. Peygamber'in, bizzat kendisinin, bu surenin vahyedilmesinden sonra yani H. 9. yıl içinde müşrik Benî Sakîf oymağına mensup bir heyeti Medine'deki Mescid'de kabul etmiş olduğuna bakılırsa, bu görüşün hiçbir şekilde savunulamayacağı söylenebilir (Râzî). Bu itibarla, yukarıdaki ayet, müşriklerin “Allah'ın mescidlerini ziyaret etmelerinin ya da bakıp gözetmelerinin” ancak kendileri açısından ahlakî bir uygunsuzluğa, ikiyüzlülüğe delalet edeceğini ifade etmek içindir. Onların, İslam'ın merkezî mâbedi durumundaki Mekke'deki Mescid-i Harâm'dan çıkarılmalarına gelince, bu konuda bkz. bu surenin 28. ayeti. M.Esed

Lafzen, “olabilir ki, işte bunlar hidayete ulaşan kimseler arasında yer alırlar”. ‘Asâ sözcüğü hem (Râzî'nin kaydettiği üzere) Ebû Müslim'e hem de büyük nahivci Sîbeveyh'e (Menâr X, 253) göre çoğu zaman “olabilir ki/ola ki/olur ki” anlamlarına gelmekle birlikte, burada, yukarıda kendilerinden söz edilen müminlerin akılda tutabilecekleri ya da tutmaları istenen umudu dile getirmektedir. M.Esed

Bu soru, mukaddes bir yerin koruyuculuğu, bakımı veya gösterişten ibaret dindarlıklarının nişanesi olmak üzere materyalist kimselerin yerleştirmek ve idare etmek suretiyle istismar ettikleri diğer dini yayın, ayin ve törenleri Allah indinde hiçbir değer taşımadıkları gerçeğini ispat etmek için ortaya konmuştur. Çünkü kişinin Allah yanındaki gerçek değerinin, inançlarındaki samimiyet ve Allah yolunda yapacağı fedakarlıklarla doğru orantılı olduğu, yoksa o kimsenin bu gibi ayrıcalıklardan hoşlanıp hoşlanmamasının ya da dinen muhterem şeyh, hoca, müftü vs. gibi kimselerin soyundan gelip gelmemesinin bu konuda bir mana ifade etmediği bir gerçektir. Aksine, inancında samimiyet ve Allah yolunda fedakarlıklardan yoksun olan kimselerin Allah yanında hiçbir değerleri yoktur. Nitekim bu gibi insanların, dinen ulu kişilerin soyundan gelmeleri, uzun bir meşayih ve ulema silsilesiyle mukaddes yerlerin koruyuculuğunu tevarüs etmeleri, özel gün ve yıldönümleri vesilesiyle, sırf gösteriş ve merasim olsun diye bazı dini ayin ve hareketlerde bulunmalarının Allah yanında hiçbir mana ve değeri yoktur. Ve, sırf atalarından gelen haklar olarak kendilerine miras kalmış diye, mukaddes yer ve kurumların, böyle değersiz (Allah yanında değeri olmayan) insanların eline terkedilmiş olması hiçbir şekilde caiz değildir. Mevdudi

 Çoğu müfessir bu ayette, Mekke'nin Müslümanlarca fethinden önce, Kureyşli müşriklerin, Kâbe'nin bakım ve gözetim işini yerine getirdiklerini, hacılara su temin ettiklerini (sikâye) ileri sürerek kendilerini başkalarından üstün görüp övünmelerine ilişkin bir îma görmüştür. Hatta, Kâbe üzerindeki bu görevlerin müşriklerin gözündeki önemini vurgulayıcı yönde Taberî'nin naklettiği bir rivayet de vardır. Buna göre, Bedir savaşında tutsak alınan Hz. Peygamber'in amcası ‘Abbâs, vaktiyle Müslümanlarla beraber Mekke'den Medine'ye göç etmeyişine bir mazeret olarak Kâbe'deki bu kabil görevlerini ileri sürmüştür. Bizce, yine de bu ayetin daha derin bir başka anlamı vardır. Müslim, Ebû Dâvûd, İbni Hibbân ve Taberî'nin kaydettiği sahih bir rivayete göre, Hz. Peygamber'in Sahâbîleri'nden biri Medine Mescidi'nde şöyle bir söz sarfetti: “İslam'ı kabul ettikten sonra, hac vakti hacılara su sağlamaktan daha iyi bir iş göremiyorum!” -bunun üzerine diğer bir sahâbî: “Yoo,” dedi, “[bana kalırsa Kâbe'nin bakım ve gözetimi daha üstün”; bunun üzerine, başka bir sahâbî söze katılıp: “Hayır, hayır” dedi, “Allah yolunda cihâd etmek, bu söylenenlerin hepsinden daha üstündür!” Rivayete göre bu konuşmadan kısa bir süre sonra Hz. Peygamber'e Kur’an'ın bu ayeti vahyedildi. Bu rivayetten de açıkça anlaşıldığı gibi, yukarıdaki ayette dile getirilen husus, belli bir önemi haiz olsalar da, haricî tezahürleriyle sadece birtakım biçim ve kalıplara indirgenebilen yapıp-etmelere kıyasla Allah'a inanmanın ve O'nun yolunda cihad edip çaba sarfetmenin daha üstün ve önemli olduğu, kısacası Allah'a karşı gerçek ve yürekten bağlılık ve teslimiyetin törensel eylemlerden önce geldiği hususudur. M.Esed

Velâyet (“bağlılık”, “dostluk”) terimi buradaki anlam akışı içinde, başkalarıyla diğer müminlere karşı kurulan dostluklar, ittifaklar anlamındadır (3:28'de olduğu gibi). (Bu ifadenin, en geniş anlamıyla manevî plandaki çağrışımları hakkında bkz. 4. sure, 154. not). Sözkonusu terimin burada normal insan ilişkileri içinde yer alan “dostluk/arkadaşlık” anlamında kullanılmadığı, kişinin anne-babasına ve akrabalarına karşı iyi ve rahm edici davranmasını öğütleyen pek çok ayetin varlığıyla sabittir. Bu hususu, Müslümanlar cemaatine düşmanca davranmayan gayrimüslimlerle dostça ilişkiler kurmanın caiz ve hatta istenir bir durum olduğunu müminlere hatırlatan 60. surenin 8 ve 9. ayetleri daha açık bir biçimde ortaya koymaktadır. (Bu konuda bkz. benzer bir yorumun yer aldığı Menâr X, 269 vd.) M.Esed

Yani, "Hüküm (emri) onları gerçek imanın nimetlerinden, onun meydana getireceği itidale sahip olaraktan ve dünyalarını onun hidayet aydınlığına doğru sevketmelerinden mahrum eder ve (bütün bunları) diğer kimselere (Allah'ın istediği gibi hareket edenlere) bağışlar." Mevdudi

Yahut: “buyruğunun yerine gelmesini sağlayıncaya kadar”. Bu ifade, Hesap Günü'nü ya da -daha muhtemeldir ki- kısır çıkar kaygılarını ahlakî değerlerin üstünde tutan toplumların kaçınılmaz yozlaşmalarını, çöküşlerini işaret ediyor olabilir. Ve daha önemlisi, bu ayet, soy ve kan bağına, ırk asabiyetine, ırk düşkünlüğüne toplumsal davranışları belirleyen temel öğe olarak bakan görüş ve eğilimleri reddetmekte ve bir müminin -bireysel ve toplumsal- hayatını üzerinde yükselteceği tek sağlam ve meşru temel olarak dünya görüşünü, hayat görüşünü (“Allah ve Rasûlü'ne bağlılık ve Allah yolunda cihad/üstün çaba göstermek” olarak) öne çıkarmaktadır. M.Esed

Bağımsız bir necm olan bu âyette, Allah yolunda savaşma hususunda gevşek davranan mü’minler uyarılmaktadır.

Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne sınırı aşmaya uğraşanlarla karşılıklı sevgi bağı kurmuş hâlde olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Onlar, Allah'ın, onların kalplerine imanı yazdığı ve kendilerini Kendisinden olan rûh [güvenli bilgi] ile desteklediği kimselerdir. Ve O [Allah], onları, sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar, Allah'ın hizbidir [grubudur]. Gözünüzü açın! Allah'ın hizbi [grubu], başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Mücâdele/22) H.Yılmaz

"Savaştan niçin korkuyorsunuz? Bundan önce birçok defa olduğu gibi, daha kötü ve daha tehlikeli durumlarda size yardım eden Allah, size şimdi de yardım eder. Bu görev sizin gücünüze bağlı kalmış olsaydı, ne Mekke'deki şiddetli fitne ve belalardan, ne de şartların bütünüyle aleyhinizde olduğu bir dönemde meydana gelen Bedir savaşından başarı ile çıkmış olabilirdiniz. Bu, Allah'ın kudretinin size yardım etmekte olmasındandır ve geçmiş tecrübeler bu gücün nasıl etkili olduğunu göstermiştir. Aynı kudretin, bu görevinizde başarılı olmanız için size yardım edeceğinden emin ve müsterih olun" der gibi,anlaşmaların ilgası hakkındaki ültimatomun sebep olacağı sonuçlardan korkanların endişelerini teskin etmek için bu husus burada zikredilmiştir.
Huneyn savaşı, surenin bu bölümünün nüzulunden bir veya birbuçuk yıl önce Hicretin 8. yılının Şevvalinde, Mekke ile Taif arasında ve Mekke'ye on küsur mil mesafede yer alan Huneyn vadisinde meydana gelmiştir. Bu savaş 12 bin tevhid savaşçısının katılmasıyla o güne kadar ulaşabildiği en büyük sayısal güce varan İslam ordusunun ilk savaşı idi. Fakat bu sayıya rağmen, Havazin kabilesine mensup okçular, pusuya yattıkları yerden çıkıp İslam ordusunu ok yağmuruna tuttu ve öncü kuvvetlerini dağıttı. İslam ordusunun bu ön hattı geri çekilmeye mecbur oldu. Bu ricat gerideki hatlara da sirayet ederek umumi bir panik halini aldı. Buna rağmen Hz. Peygamber (s.a) ve cesur bir kaç ashabı, bütün metanetleriyle yerlerinde durdu ve panik halindeki orduyu toparlamaya çalıştı ve neticede bu gazayı da zaferle noktaladılar. Hz. Peygamber (s.a) ve çevresinde kalan bir avuç kahraman mücahidin azimleri ve orduyu tekrar toplama hususunda gösterdikleri ısrar ve sebatları sayesinde müslümanlar kesin bir zafer kazandılar. Aksi durumda, güçlü ve büyük ordularına rağmen müslümanlar, Mekke'nin fethiyle kazandıklarından daha çoğunu Huneyn'de kaybetmiş olacaklardı. Mevdudi

Huneyn savaşı, Mekke'den Tâif'e giden yollardan biri üzerinde bulunan bir vadide, H. 8. yılda, Mekke'nin Müslümanlarca fethinden kısa bir süre sonra vuku bulmuştur. Bu savaşta Müslümanların hasmı (ki Huneyn vadisi onların arazisinde yer alıyordu) müşrik Hevâzin boyları ve onların müttefiki olan Benî Sakîf oymağıydı. Dine yeni giren pek çok Mekke'liyle takviye edilmiş olan Müslüman ordusu onikibin dolayındayken, savaşa katılan Hevâzin ve Sakîflilerin sayısı bunun üçte biri kadardı. Müslümanlar, anlaşılan, sayıca üstünlüklerine dayanarak kendilerinden fazla emin ve rahat davranıyorlardı. Bu yüzden olacak, Huneyn vadisinin gerisindeki dar geçitlerde düşman gruplarınca kurulan bir pusuya düşürüldüler ve ağır kayıplar vererek düzensiz bir biçimde geri çekilirken bu sefer de bedevîlerin ok yağmuruna tutuldular. Yalnızca Hz. Peygamber ve o'nun ilk bağlılarının (Muhâcir ve Ensâr'ın) gayretleriyledir ki, duruma hakim olundu ve Müslümanların başlangıçta içine girdikleri bozgun havası kesin bir zafere dönüştürüldü. 25 ve 26. ayetler, gerçek yardımın ancak Allah'tan gelebileceğini; değerce “Allah'ın, O'nun Elçisi'nin ve Allah yolunda girişilecek cihadın/üstün çabanın” önüne geçirildiği sürece, sayıca çokluk olmanın, soy ve kan bağının, malın-mülkün hiçbir şeye yaramayacağını belirterek (bkz. bir önceki ayet) zikri geçen bu Huneyn savaşının bir değerlendirmesini ortaya koymaktadır. M.Esed

Yani, manevî güçlerle. Karş. (Uhud savaşıyla ilgili olarak) 3:124-125 ve ilgili not. Keza, Bedir savaşı hk. bkz. 8:9. Ayette sözü geçen yardımın manevî mahiyeti, “senin görmediğin [ya da göremeyeceğin] güçlerle...” şeklindeki ayetle de işaret edilmektedir. M.Esed

Ayette geçen "...Allah dilediğine tövbe etmeyi nasip eder (Allah bunun ardından yine dilediğinin tövbesini kabul eder)..." ifadesi, daha önce sergiledikleri düşmanlığa rağmen, Huneyn zaferinden sonra Hz. Peygamber'in (s.a) kendilerine gösterdikleri merhamet ve alicenaplığın bir sonucu olarak İslam'ı kabul eden çok sayıdaki kafirlere atıfta bulunur. Müşriklere karşı ilan edilen ültimatomun bir sonucu olarak bütün müşrik yakınlarının kılıçtan geçirileceği konusunda yeni müslümanların taşıdığı endişeyi ortadan kaldırmak ve yatıştırmak üzere bu husus zikredildi. Bu duygu içinde olanları, bu müşriklerin "cahiliye" düzeni için isyan etme hususunda ne bir ümit, ne de onu desteklemek için bir gücün kalmamış olduğunu anladıkları zaman, İslam'ı kabul etmek mecburiyetinde kalacağı hususunda, daha önceki tecrübelerin de gösterdiği gibi, umutlu olmaları anlatılmıştır. Mevdudi

Lafzen, “sonra/bunun ardından”.  -  Müfessirlerin çoğu (Taberî, Beğavî, Zemahşerî, İbni Kesîr vb.) bu ayetin daha çok inanmayanlarla ilgili olduğu ve genel bir mahiyet taşıdığı görüşündedirler. Halbuki Râzî, ayetin, Huneyn savaşının başında hatalı davranan müminlerle ilgili olduğunu söylüyor. Bizce, ilk yorum daha tercihe şayandır. (Bkz. 15. ayetin son cümlesi ve yukarıda 22. not). M.Esed

Ayrı bir necm olan bu âyetlerde durumları konu edilen mü’minler onure edilip nimetlerle müjdelenmektedir: İman eden, hicret eden ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihad edenler, Allah katında derece bakımından daha büyüktür. İşte bunlar, kurtulanların ta kendileridir. Onların Rabbi, onları Kendi katından bir rahmet, bir rıza ve içinde ebedî olarak kalmak üzere, içinde tükenmez nimetler bulunan kendilerine ait cennetlerle müjdeler. Şüphesiz Allah, katında çok büyük mükâfât olandır.
Daha sonra da mü’minlere dünya ve âhiret mutluluğunu yaşayabilmeleri için yol gösterilmektedir: Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir.
Bu talimatlardan sonra mü’minlere geçmişte yaşadıkları bazı olaylar hatırlatılmıştır: Allah, birçok yerde ve Huneyn Günü size yardım etti. Hani çokluğunuz size güven vermişti de onun size bir faydası olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkası dönenler hâlinde kaçmıştınız. Sonra Allah, Elçisi'nin üzerine ve mü’minlerin üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygularını; morallerini indirdi ve sizin görmediğiniz ordular indirdi. Küfreden kimseleri de azaba uğrattı. Ve işte bu, o kâfirlerin cezasıdır. Sonra, bunun [bütün bu olup bitenlerin] arkasından Allah, dilediği kimseye dönüş nasip eder. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. H.Yılmaz

Gerçekten o yıldan sonra fetihler birbirini izlemiş, müslümanlar çok zengin olmuşlardır. S.Ateş

Bu yasaklama, "şirk" ve "cahiliye"den kaynaklanan bütün izleri, kökünden tümüyle söküp atmak demekti. Zira, "müşrikler"e yalnız hacc'ı yapmaları ve Mescid-i Haram'a girip çıkmaları değil, aynı zamanda onlara kutsal sınırlar içindeki sahalara da girmeleri yasaklandı.
Bizzat bedenleri itibariyle, maddi varlıkları bakımından değil, inançları ahlaki anlayış ve davranışları, amelleri ve "cahiliye" yollarında olmaları yönünüden "necis" (pis) diler. Müşriklerin, mübarek yerin kutsal sınırları içinde kalan sahalarına girmelerinin yasaklanmış olması bu sebepten dolayıdır.
Bu yasaklama çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. İmam Ebu Hanife bu emrin, müşriklere, sadece "hac" ve "umre" yapmalarını ve mübarek yerde "cahiliye" ayinleri icra etmelerini yasakladığı görüşündedir. Fakat İmam Şafii, her ne suretle olursa olsun, herhangi bir maksat için bu kimselerin Mescid-i Haram'a girişlerinin yasaklanmış olduğunu beyan eder. İmam Malik ise, bunların, yalnız Mescid-i Haram'a değil, aynı zamanda herhangi bir camiye girmelerinin bile yasak olduğu görüşündedir. Mamafih bu son görüşün isabetli olmadığı açıktır. Çünkü Hazreti Peygamber'in (s.a) bizzat kendisi, "müşriklerin" Medine'deki Mescid-i Nebevi'ye girmelerine müsade etmiştir. Mevdudi

Neces (“kirli, pis, murdar”) terimi Kur’an'da bir tek kere ve burada geçmekte ve münhasıran manevî bir yüklem taşımaktadır (bkz. Menâr X, 322 vd.). Bugün doğu ve merkezî Arabistan'da yaşayan ve modern şehir ve kasabalardaki Arapların tersine Arapça deyimleri son derece aslına uygun bir düzeyde dillerinde yaşatan bedevîler ahlaken düşük, sadakatsiz ve güvenilmez kimseleri neces sıfatıyla nitelendirirler. Mescid-i Harâm, hiç kuşkusuz aslen Kâbe'dir, ama bir sonraki cümleden de anlaşılacağı gibi, dolaylı olarak bütün bir Mekke havalisini işaret etmektedir.Lafzen, “onların bu yıllarından sonra” -yani, bu surenin de vahyedilmiş olduğu Hicret'in 9. yılından sonra.Bu ifade, inanmayanların Mekke'de yaşamaktan yahut orayı ziyaret etmekten men edilmelerinin, bir ticaret ve iş merkezi olan şehrin bu özelliğini kaybetmesine ve dolayısıyla sakinlerinin yoksullaşmasına, mağdur olmasına sebeb olacağı yolunda bazı Müslümanların (sadece bu ayetin vahyedildiği günlerde değil, başka dönemlerde de) duydukları kaygıya işaret etmektedir. M.Esed

Ehli Kitaptan Allah'a ve Ahiret Günü'ne inandıklarını iddia edenler, aslında onların hiçbirine inanmadılar. Çünkü Allah'ı yegane tek Tanrı ve bir Rab olarak tanıyan, kabul eden ve O'nun sıfatları, O'na yapılan ibadetler ve O'nun güç ve kudreti konusunda başka herhangi bir şeyi ortak koşmayan kişi, ancak gerçekten Allah'a inanmış demektir. Halbuki, "şirk"in, bu tarifine göre, gerek hrıstiyanlar ve gerekse Yahudiler, müteakip ayetlerde de açıklandığı gibi, şirkin içindeydiler. Bu nedenle Allah'a inandıkları yolundaki iddiaları anlamsızdır. Aynı şekilde onlar, ölümden sonra dirilişe inanmış olmalarına rağmen ahirete de gerçekten inanmadılar. Zira bu yeterli değildir. Kişinin, dirilişin vukubulacağı günde insanın iman ve amelini esas alan mutlak adaletin icra edileceğine de inanması gerekir. Aynı şekilde, hiçbir fidye, kefaret ve herhangi bir "veli" ile olan hiçbir "manevi" yakınlığın fayda vermeyeceğine inanmalıdır. Bunlar olmaksızın ahirete inanmanın tümüyle anlamsız olduğu izah gerektirmeyecek kadar açıktır. Ve bu açıdan bakılınca Yahudi ve Hıristiyanlar imanlarını bozmuşlardır. Çünkü onlar, bu tür şeylerin hesap gününde onları, adalete karşı koruyup himaye edeceğine inanmışlardır.
Onlara karşı cihad ilan edilmesinin ikinci nedeni, Allah'ın Rasulü vasıtasıyla gönderdiği şeriatı kabul edip benimsememeleridir.
Yahudi ve Hıristiyanlarla yapılan cihadın hedefi budur. Onları müslüman olmaya zorlamak ve İslami hayat tarzını benimsetmek değildir.
Yeryüzünde idarecilikleri ve hakimiyetleri kalmayacak şekilde bağımsızlıklarına ve büyüklüklerine son vermek için onlar "cizye" vermeye zorlanmalıdır. Bu hakimiyeti sağlayan güçler, müslüman olmayan unsurların elinden, onları teb'a haline getirmek ve cizye almak suretiyle Hak Yol istikametince sevk ve idare etmek üzere geri alınmalıdır. "Cizye", bir İslam devletinde zımmi olarak yaşayan gayrı müslimler tarafından ödenir. Aynı zamanda bu, teb'a olarak İslam devletinde yaşamak niyetinde olduklarının da sembolik bir ifadesidir. Bu, "...küçülüp boyun eğerek cizye verecekleri zamana kadar..." ayetinin anlamıdır, yani ifade, "Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak vazife gören, müminlere, kendi arzularıyla teb'a olmak için tam bir rıza göstererek..." şeklinde bir anlama gelmektedir.
Bu emir önceleri, sadece Yahudi ve Hıristiyanlara mahsustu. Hz. Peygamber (s.a) daha sonra onu, Mecusilere de teşmil etti. O'nun vefatından sonra ashabı bu kuralı Arabistan'ın dışında yaşayan bütün gayrı müslimlere ittifakla uyguladı.
Bu "cizye" konusu, gerileme sürecini oluşturan son iki asır boyunca bazı müslümanların çeşitli mazeretler gösterdikleri, özür dileme tavırları takındıkları ve halen de bazı kimselerin bundan dolayı, ezilip büzülmeye devam ettikleri bir husustur. Halbuki Allah'ın yolu dosdoğru ve açıktır ve O'na asi olanlara karşı herhangi bir özür ileri sürmeyi de gerektirmez. Müslümanlar İslam namına özürler beyan etmek yerine, O'nun himayesi altında yaşamayı tercih edenlerin can, mal ve inanç güvenliğini sağlayan böyle cizye gibi insani bir kanuna sahip oldukları için gurur duymalıdırlar. Zira apaçıktır ki, Allah'ın yoluna girmeyip de batıl yolları izleyenlere, hayatlarını diledikleri gibi sürdürmeleri için verilebilecek azami özgürlük bu kadar olabilir. "Cizye" verip zımmiler olarak yaşamak isterlerse, İslam devletinin onlara himaye teklif etmesi bundandır. Ancak İslam, onların, herhangi bir bölgede hakim idareciler olarak kalmalarına, kendi batıl adetlerini yerleştirmelerine ve bunları başkalarına zorla kabul ettirmelerine müsaade etmez. Bu gibi şeylerin varlığı, fesad ve anarşinin ortaya çıkmasına neden olacağından onların şer idarelerine son vermek ve onları adil idarenin yönetimi altına sokmak için cihad etmek, gerçek müslümanların vazifesidir.
"Gayri müslimler cizye verme karşılığında ne elde ediyorlar?" Böyle bir soruya karşılık olarak cizyenin, gayri müslimlere İslam devleti tarafından tanınan özgürlüğün, İslam Hukuk sistemi ve himayesi altında yaşıyor olmalarına karşılık batıl yolları izleme konusunda tanınan iznin bir bedeli olduğunu söylemek yeterlidir. Bu şekilde onlardan alınan para, kendilerine bu özgürlüğü sağlayan ve haklarını koruyan söz konusu adil idareyi kurarak çekip çevirmek için harcanıyor. Aynı zamanda, böyle bir uygulama Allah yolunda harcanmak üzere zekat verme şerefinden mahrum kaldıklarını ve batıl yollarda hayatlarını sürdürmelerinin bir bedeli olarak zekat yerine "cizye" ödemeye zorlandıklarını senede bir defa olmak üzere onlara hatırlatma vazifesini de görür. Mevdudi

Lafzen, “kendilerine [önceden] vahiy/kitap verilmiş olup da inanmayanlarla ...” yahut: “kendilerine [önceden] kitap verilen kimseler içinden inanmayanlarla ...” Bizim çeviri ve yorumlarımızda genellikle gözönünde tuttuğumuz üzere, Kur’an'daki bütün ifadelerin, bütün ilke ve öğretilerin karşılıklı olarak birbirini tamamladığı ve dolayısıyla bunların her birinin bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak okunmadıkça doğru olarak anlaşılamayacağı temel ilkesi uyarınca, bu ayetin de, savaşın ancak savunma amacıyla caiz olduğu (bkz. 2:190-194 ve ilgili not) yolundaki açık seçik Kur’ânî ilkenin ışığı altında okunması, değerlendirilmesi gerekir. Başka bir deyişle, yukarıdaki savaş buyruğu ancak, Müslümanlar cemaatine ya da devletine karşı girişilen bir saldırı yahut onun güvenliğini açıkça ve tereddüte yer bırakmayacak biçimde tehlikeye sokan bir tehdidin mevcudiyeti halinde geçerlidir. Büyük Müslüman düşünür Muhammed Abduh da bu görüşe katılarak bu ayeti tefsir ederken şöyle demektedir: “İslam'da savaş ancak hakkı ve ona bağlı olan insanları savunmak gerektiği hallerde farz kılınmıştır... Hz. Peygamber'in bütün seferleri hep savunma niteliğindedir; İslam'ın ilk dönemlerinde Sahâbîlerce girişilen savaşlar için de aynı şey geçerlidir” (Menâr X, 332).Bizce, yukarıdaki buyruk ya da mesajın anahtar cümlesi budur. “elçi” terimi, şüphe yok ki, burada temsîl edici anlamıyla kullanılmış olup, Yahudi ve Hristiyanların inanç ve öğreti olarak bağlılık iddiasında bulundukları bütün peygamberlere -Yahudiler için özellikle Hz. Musa'ya, Hristiyanlar için de Hz. İsa'ya- ilişkindir (Menâr X, 333 ve 337). Burada kendilerinden söz edilen kimseler önceki cümlede Allah'a ve Ahiret Günü'ne (yani ölümden sonraki hayata ve kişinin, bu dünyada yapıp-ettiklerinden bireysel olarak sorumlu tutulacağına) inanmayı inatla reddetmek gibi ciddî ve temel bir günahla suçlandıktan sonra, devamla, kendi şeriatlarına karşı işledikleri, öncekine nisbetle hafif kalan birtakım amelî günahlarla suçlanmaları ilk bakışta anlaşılmaz gibi geliyor. Öyleyse, burada onlar için yapılan “Allah ve O'nun Elçisi'nin yasakladığını yasak saymıyorlar” şeklindeki suçlamanın, Allah'a inanmamak kadar ağır bir şeyi îma ediyor olması gerekmektedir. Onlara karşı savaş buyruğunun yer aldığı bir söylem, bu anlam örgüsü içinde buradaki “şey”, olsa olsa ancak, ortada hiçbir kışkırtıcı sebep olmadığı halde “saldırganlık eğilimi göstermek” olabilir: zaten, Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmakla görevli elçilerin hemen hepsinin tebligatları aracılığıyla Allah'ın yasakladığı en ağır, en ciddî suçlardan biri de budur. Şu halde, yukarıdaki ayet, müminler için, Kur’an'a bağlı cemaate karşı saldırganca davranarak benimsemiş göründükleri kendi inançlarını dahî çiğnemekten çekinmeyen kitap ehline karşı, ama kitap ehlinin yalnızca böyle olanlarına karşı yapılmış bir savaş çağrısı olarak anlaşılmalıdır (karş. Menâr X, 338).Zımnen, “İslamî devletin hüküm ve yönetimi altına alınıp ...”. Burada “bağışıklık vergisi” sözcükleriyle karşıladığımız cizye terimi Kur’an'da yalnız bir kere geçmektedir ama terimin anlamı ve onunla ifade edilen uygulamanın amacı pek çok sahih Hadisle yeteri kadar açıklanmış bulunmaktadır. Sözkonusu terim bir ideolojik organizasyon olarak İslamî cemaat ya da devlet kavramıyla son derece yakından bağlantılıdır: ve bu nokta, bu verginin gerçek amacı doğru olarak anlaşılmak isteniyorsa, her zaman akılda tutulması gereken bir husustur. İslamî cemaat ya da devlet organizasyonu içinde gücü yeten her Müslüman, dinî özgürlüğünü yahut cemaatin siyasal güvenliğini tehdit eden her tehlikeye karşı, böyle bir tehlikenin fiilen kendini gösterdiği her zaman cihâd için silahlanma yükümlülüğü altındadır; başka bir deyişle gücü yeten her Müslüman zorunlu askerlik (savunma) hizmetiyle yükümlüdür. Bu öncelikle dinî bir yükümlülük olduğuna göre, İslamî dünya görüşünü (İslam ideolojisini) onaylamayan gayrimüslim uyrukların benzer bir yükümlülük altına sokulmaları haklı bir uygulama olmazdı. Ama, beri yandan onların vatandaşlık haklarının, dinsel özgürlüklerinin de bütün kapsamıyla tam bir koruma ve güvenlik altında tutulması gerekmektedir: İşte Müslüman tebaayı, vatandaşlık yükümlülüklerinin bu eşit olmayan dağılımı sebebiyle bir dereceye kadar tazmin edip dengelemek amacıyladır ki gayrimüslim tebaa (ehl-i zimmet, lafzen, “andlaşmalı” [ya da “koruma altındaki”] tebaa”, yani güvenlikleri hukuken Müslüman tebaa tarafından sağlanan gayrimüslimler) üzerine özel bir vergi yüklenmiştir. Bu itibarla, cizye, ne eksik ne fazla, askerî hizmetten bağışıklık vergisidir ve İslamî yönetimin bu durumdaki uyruklarıyla akdettiği “koruma sözleşmesinin” (zimmet) hukukî bedeli ya da karşılığıdır. (Terimin kendisi, ceza, yani, “tazminat ya da bedel olarak [bir şey] ödedi” fiilinden türemiştir -karş. Lane II, 422.) Ne Kur’an ne de Hz. Peygamber tarafından bu vergi için kesin bir miktar ya da nisbet belirlenmiş değildir; fakat konuyla alakalı rivayetlerin hemen hepsi, bu verginin, özellikle İslamî bir farîza olduğu için, doğal olarak gayrimüslimlerin değil yalnızca Müslümanların ödemekle yükümlü oldukları zekât (“arınma farîzası”) terimiyle ifade edilen vergiden adamakıllı düşük olduğunu açıkça göstermektedir. Şu hususu da sarahaten belirtmek gerekir ki, yalnızca, eğer Müslüman olmuş olsalardı, kendilerinden askerlik hizmeti vermeleri beklenebilecek olan gayrimüslimler, üstelik kolayca ödeyebilecekleri görülen kimseler cizye ödemekle yükümlüdürler. Dolayısıyla, kişisel durum ya da şartları bakımından askerlik hizmetinden hukuken zaten bağışık olan gayrimüslim uyruklar -Hz. Peygamber'in sünnetine, öğreti ve uygulamalarına dayanılarak bilindiği üzere- cizye yükümlülüğünden de bağışıktırlar; bu sınıfa giren gayrimüslimler: (a) Kadınlar, (b) ergenlik yaşına gelmemiş erkekler, (c) yaşlı erkekler, (d) hasta ve sakat erkekler, (e) rahipler, keşişler, ayrıca askerî hizmet için gönüllü olan bütün gayrimüslimler de, doğal olarak cizye yükümlülüğünün dışındadırlar. Bizim yukarıda ‘an yed (lafzen, “ellerinden”) terimi için kullandığımız “kendi elleriyle” yani, direnmeden ifadesi, Zemahşerî'nin bu ayet hakkındaki kendi tefsirinde verdiği muhtelif açıklamalardan birine dayanıyor. Reşid Rıza, yed sözcüğünü, “güç” ya da “iktidar” anlamını veren mecazî çağrışımlarıyla ele alarak, ‘an yed tabirini, teorik olarak cizye ödemekle sorumlu kişinin malî gücüne bağlıyor (bkz. Menâr X, 342): bu açıklama, hiç kuşkusuz bu verginin kabul gören tanımıyla da doğrulanmaktadır. M.Esed

Ortak koşucular Allahı inkar etmezler. Ancak, Allaha şefaatçiler aracılığıyla ulaşılacağına inanırlar. Peygamberleri aşırı derecede överek, Allaha ait ilahlık kavramlarını peygamberlerine yüklerler ve onları insanüstü birer varlık olarak gösterirler, tanrılaştırırlar. Yahudilerin Hz. Üzeyere (Ezraya), Hırıstiyanların Hz. İsaya “Allahın oğlu” demeleri onlara olan sevgilerini Tanrının vasıflarıyla birleştirmelerinden dolayıdır. Müslüman alemine gelince, Hz.Muhamedi yüceltme adına, zaman zaman aynı hatalara düşüldüğünü ibretle görmekteyiz. İnsanlık aleminin Allah indinde sıkıntıya düşecekleri en büyük zaafları, peygamberlere insanüstü bir varlık sıfatı atfederek, tanrısal vasıflarında tek olan, Allaha ortak koşmaları olacaktır. (Bak: Yunus suresi 18 ve 19 ayetleri inceleyin) M.Sağ

 Üzeyr (Ezra), yaklaşık M.Ö 450 yıllarında yaşadı. Hz. Süleyman'ın vefatından sonra Babil'deki esaretleri döneminde kaybolmuş olan Tevrat metinlerini ihya edici olarak ona büyük bir kudsiyet atfettiler. O dereceye kadar ki, onlar şeriatları, adetleri ve dilleri (İbranice) hakkında bütün bildiklerini yitirmişlerdi. Daha sora dağınık rivayetler halinde bulunan Tevrat'ı yeniden toparlayıp yazan ve şeriatlarını tekrar ihya eden Üzeyr (a.s) oldu. Bu hizmetlerinden dalayı Üzeyr (Ezra) İsrailoğulları'nın aşırı takdir ve saygısını kazanmıştı. Bu saygı dolayısıyla hakkında kullanılan mübalağalı ifade, bazı Yahudi mezheplerinin sapıtmasının ve onu "Allah'ın oğlu" sanmalarının sebebidir. Mamafih Kur'an-ı Kerim, Haham Üzeyr'i "Allah'ın oğlu" kabul etme hususunda bütün Yahudilerin müttefik olduğunu iddia etmez. Yukarıdaki ifade, şunu demek ister: Allah'a iman konusunda Yahudilerin sahip oldukları hurafeler, onlardan bir kısmının Üzeyr'i Allah'ın oğlu olduğunu vehmettirecek kadar aşırı bir dereceye varmıştı.
"Onlardan önce küfr'e bulaşan kimseler", eski Mısırlılar, Yunanlılar, Romalılar ve Persler idi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, bu eski kavimlerin felsefelerinden, hurafelerinden ve hayallerinden onların yaptığı gibi aynı yanlış ve hatalı hareketlere dalacak kadar etkilendiler. (Daha fazla açıklama için Maide suresinin 101. ayetinin açıklama notuna bakınız.) Mevdudi

Bu ifade, vahyedilen önceki mesajların sapkın takipçilerinden söz eden önceki ayetle bağlantılıdır. Şirk (yani, tanrılığı [ya da tanrılık niteliklerini] Allah'tan başkalarına yakıştırma) ithamı, burada, önceki ayetteki “[Allah'ın, kendileri için din olarak vaz‘ettiği] hak dini din olarak benimseyip ona uymayanlar” ifadesine açıklık kazandırmak suretiyle, Yahudi ve Hristiyanlara da yöneltiliyor. Üzeyr'in (İbrani dilinde Ezra'nın) Allah'ın oğlu olduğu yolunda Yahudilere isnad edilen inanca gelince, belirtilmesi gerekir ki, hemen bütün klasik müfessirler, bütün Yahudilerin değil, yalnızca Arabistan Yahudilerinin böyle bir hurafeyle suçlanmış oldukları konusunda görüş birliği içindedirler. (Taberî'nin bu ayeti tefsir ederken kaydettiği, İbni ‘Abbâs'tan rivayet edilen bir Hadis'e göre, Medineli bir kısım Yahudi bir keresinde Muhammed (s)'e şöyle demişti: “Sen bizim kıblemizi terk etmişken ve Üzeyir'i Allah'ın oğlu olarak görmezken, biz nasıl uyabiliriz sana?”) Öte yandan, Ezra (yani, Arap diliyle ‘Uzeyr) bütün Yahudilerin gönlünde saygı ve itibarca müstesna bir yer tutmakta ve onlar tarafından en tazimkâr, en abartılı vasıflarla anılmaktadır. Yahudilerin inancına göre, Babil sürgünü sırasında kaybolduktan sonra Tevrat'ı yeniden toparlayıp cem ve tanzim eden, az çok bugünkü formu ve muhtevasıyla “tedvîn” eden kişidir o; ve dolayısıyla, “sonraki Yahudilikte hakim olacak olan, kendine has, resmî ve standart Yahudi din kurumunun kurucusudur” (Encyclopaedia Britannica 1963, c. IX, s. 15). O dönemden bu yana kendisine öylesine büyük bir saygı beslenmiştir ki, Hz. Musa Kanunları (ya da on emir) konusundaki hüküm ve içtihatları Talmutçular tarafından pratikte bu kanunların kendileriyle eşdeğer sayılmıştır ki, bu da, Kur’an öğretisi ışığında bakıldığında, bir insanı yarı-tanrısal bir kanun-koyucu konuma yüceltmek ve mecazî anlamda da olsa Allah'a nisbetle onu “oğul” yerine koymak ve dolayısıyla ona iftira etmek demek olacağından düpedüz affedilmez biçimde şirk derecesine varmaktadır. Karş. bu konuda Eski Ahid, Çıkış iv, 22-23 (“İsrail benim oğlumdur”) yahut Yeremya xxxi, 9 (“Ben İsrail için bir babayım”): bu ifadelere, müşrikçe çağrışımlarından ötürü Kur’an öğretisi şiddetle karşı çıkmaktadır.Parantez içinde “işte şu bedduayı hak ediyorlar” şeklindeki açıklayıcı ilavemiz, ayetin bu kısmı hakkında Zemahşerî ve Râzî'nin yaptığı inandırıcı açıklamalara dayanıyor. Aslında, Araplar “Allah kahretsin” yahut “Allah yok etsin” ifadesini doğrudan bir kargış, bir beddua anlamında kullanırlardı; fakat Kur’an öncesi Arapça'da dahî bu ifade, olağandışı tuhaf ve korkunç bir şeye dikkat çekip altını çizmeye yarayan deyimsel bir ifade karakterini de taşımaktaydı; pek çok dilbilimciye göre “bu ifade, burada da, olağan sözcük anlamından çok, dikkat uyandırıcı, belli bir olguya dikkat çekici işlevi için kullanılmıştır” (Menâr X, 399). Bkz. 5. sure, 90. not. M.Esed

Tarih boyunca Allah’ın Kitaplarını hep din adamları değiştirmişlerdir. Din sadece Allah’ındır. (Beyyine5) Kutsallaştırılmış kişilerin yorumlarını, fetvalarını Allah’ın dini ile özdeşleştirmak. Kur’ana göre şirktir. “Yoksa, Allahın izin vermediği dini kendilerine yasallaştıran ortakları mı var?! Eğer kesin bir karar olmasaydı, aralarında kesinlikle hüküm verilirdi. Kuşkusuz zalimlere acıklı bir azap vardır.” (Şura 21) M.SAĞ

Rivâyetlere göre yahûdîler, Tevrât'ın hükümlerini uygulamayı bırakınca yüce Allah, Tevrât'ın içinde bulunduğu Tâbût'u ortadan kaldırmış. Tevrât'ın yazılı metni ellerinden gittiği gibi, belleklerindeki âyetler de tamamen silinmiş. Tevrât'ın ortadan kalkmasına çok üzülen Uzeyr (Kitapı Mukaddes'e göre Ezra), Tevrât'ın kendisine verilmesi için Allah'a çok yalvarmış. Nihâyet bir gün, Allah'a yönelmiş vaziyette namaz kılarken Allah'tan inen bir nûr, içine dolmuş ve Tevrât, olduğu gibi kalbine doğmuş olan Uzeyr, Allah'ın, Tevrât'ı kendisine verdiğini kavmine duyurmuş ve Kutsal Kitapı onlara öğretmiş. İşte bunun için İsrâîl Oğulları: "Uzeyr, Allah'ın oğlu olmasaydı, Tevrât kendisine verilmezdi" demişler (Taberî, Câmi'u'l-beyân: 10/111). Bu rivâyetlerin, İsrâîl Oğulları geleneklerinden tefsîrlere geçtiğinde şüphe yoktur. Gerçek şu ki: Yahûdîlerin Kutsal Kitaplarını taşıyan sandık, birkaç kez düşmanlarının eline geçmiş; Kutsal Kitap saldırıya uğramış; bizzat Hz. Mûsâ'ya verilen levhaların orijini ortadan kaybolmuştur. Yahûdî dîn uzmanları, belleklerinde kalan Tevrât âyetlerini parça parça yazmışlar. Babil tutsaklığı sırasında, iyi bir yazıcı olan kâhin Ezra, bu şifâhî ve kısmen yazılı rivâyetleri bir araya toplayıp yahûdî Kutsal Kitapını bir bütün halinde ortaya çıkarmıştır. Bu hizmetinden dolayı Ezra, İsrâîl Oğullarının takdir ve saygısını kazanmış, zamanla aşırılığa doğru tırmanan bu saygı, onun, Allah'ın oğlu sayılması noktasına kadar ileri götürülmüştür (Ezra hakkında, Kitabı Mukaddes, Ezra, s. 466-476'ya bakınız). İşte Kur'ân-ı Kerîm, insanı tanrılaştıran bu aşırı inanç ve davranışları reddetmektedir. S.Ateş

"...Hahamlar (alimler) ve rahiplerini Rabb'ler edindiler...": Bu kısmın gerçek manasını, bizzat Hz. Peygamber (s.a) kendisi açıkladı. Daha önceleri bir Hıristiyan olan Adiy b. Hatim, İslam'ı kavrayıp anlamak niyetiyle geldiği zaman, taşıdığı şüpheleri gidermek için Hz. Peygamber'e (s.a) birkaç soru sordu. Bu sorulardan biri şu idi: "Bu ayet bizi, alimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz" dedi. Hz. Peygamber (s.a) cevaben, ona karşı bir soru yönelttiler: "Siz onların gayrı meşru (haram) ilan ettiklerini gayri meşru, onların meşru (helal) kabul ettiklerini meşru sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?" Adiy, "Evet böyledir" diye tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a), "İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir" buyurdu. Dolayısıyla bu hadis-i şerif, Allah'ın kitabına yetki tanımaksızın helal ve haramın sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilah ve rabb ittihaz ettiklerini ve onlara kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabbler edindiklerini göstermiş olmaktır.
Onların, a) Allah'a oğullar isnad etmek, b) Kanunları yapma yetkisini Allah'tan başka kimselere vermekle itham edildiklerine ayrıca dikkat edilmesi gerekir. Bu iki husus Allah'ın varlığına inansalar bile, onların O'na inandıklarına dair iddialarının inandırıcı olmadığını ispat eder. Allah hakkındaki böyle yanlış bir kavrayış, mensuplarının Allah'a olan inançlarını anlamsız kılar. Mevdudi

Bu âyetlerin analizinden çıkarılacak neticeler şunlardır:

1. "Yahudiler, 'Üzeyir Allah'ın oğludur' dediler." Üzeyir kimdir? Arap dilinde Üzeyr, İbrânîce'de Ezra adıyla anılan bu insan kaybolan Tevrat'ı yeniden toparlayıp tedvin eden kişidir.

Tevrat'a bugünkü şeklini veren kimsedir. Ona Allah'ın oğlu sıfatını ve­ren Arabistan yahudilerinin olduğunda hemen hemen ittifak vardır. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre, Medineli Yahudilerin bir kısmı bir keresinde Hz. Peygamberce şöyle demişti: "Sen bizim kıblemizi terketmişken ve Üzeyir'i Allah'ın oğlu olarak görmezken biz sana nasıl uyarız?" Tevrat'ı tedvin etmesi sebebiyle yahudiler Üzeyir e saygı ve iti­barda müstesna bir yer verdiler ve onu en abartıl] sıfatlarla andılar. Üzeyir, sonraki Yahudilik'te hâkim olacak olan, kendine has, resmî ve standart yahudi din kurumunun kurucusudur.

Yahudiler tanrısal sıfatlar vererek tam anlamıyla şirk olan bir ifa­deyle Üzeyir'in, Allah'ın oğlu olduğunu söylediler. Ona bu sıfatları ya­kıştıran ifadeleri Eski Ahid'de bulmak mümkündür: "İsrail benim oğ-lumdur"]; "Ben İsrail için babayım" Bu ifadeler müşrikçe çağrışımlar olduğu için Kur'ân bunları reddetmektedir.

Yahudilerin sadece Üzeyir ile ilgili olan bu ifadeleri, daha sonra genişletilerek bütün yahudilerin Allah'ın oğlu olduğu iddiasına ve inan­cına kadar uzandı (Mâide 5/18). Öyle anlaşılıyor ki yahudiler bir taraftan Allah'ı beşeri leştiriyor, diğer taraftan da beşer olanı tanrılaştırıyorlardı.

2. Hıristiyanlar da 'Mesih, Allah'ın oğludur' dediler." Mesih de Hz. İsa'dır, "Onları baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz ettiler" (Matta, 19/28). Öyle anlaşılıyor ki yahudi kültürü Hıristiyan kültürünü etkilemiştir. Üzeyir'e Allah'ın oğlu diyen yahudilere karşı nazire olarak hıristiyanlar da Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu dediler. Hz. İsa Allah'ın oğlu olarak kalmadı, onu doğrudan tannlaştırdılar: "Andolsun ki Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesih, diyenler kâfir olmuşlardır" (Mâide 5/72). "Rahman çocuk edindi dediler." Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız; bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşe­cektir" (Meryem 19/88-90).

Görüldüğü gibi Kur'ân ve Matta İncili, Hıristiyanların Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu olduğuna inandıklarını ispatlamaktadır. Yahudiler gibi, bu oğul olma işi Hz. İsa'da kalmadı kendilerinin de Allah'ın oğlu olduğuna kadar uzandı (Mâide 5/18),

3. "Bu onların ağızlarında geveledikleri sözler­dir." Ağız kelimesi buna "bilgilerin köksüz olduğu, hakikatle ilgisi ol­madığı, akıldan gelmediği" anlamını katmaktadır. Düşünmeden, doğru­luğunu tartışmadan gelişigüzel söylenen bir söz olmaktan Öte, herhangi bir değer taşımadığı mânasını vermektedir. Akıldan kaynaklanmayan, bir delile dayanmayan bu iddia ağızdan çıkan dayanaksız bir sözden iba­rettir. Bunu şu âyetlerle ispat edebiliriz. "On­lar, kalplerinde olmayanı ağızlarıyla söylerler" (Al-i îmrân 3/167) "Bu, ağızlarından çıkan ne büyük bir sözdür. Onlar ancak yalan söylerler" (Kehf İS/5),

Allah, ağızdan geveleyerek fetva vermeyi de müslümanlara yasak­lamıştır: "Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak bu helâldir, şu da haramdır demeyiniz, çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ere­mezler" (Nahl 16/116). Üzeyir'i ve Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu olarak ifade eden söz Allah'a iftiradan ve şirk koşmaktan başka bir şey değildir,

4. "Daha önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine benzetiyorlar." Ayetin bu kısmından çıkarılacak neticeler şun­lardır:

a) Ayette geçen müdâhaât kelimesi "benzemek" anlamına gelmektedir. Bu mânayı Ferrâ vermiştir. Şemîr de bu fiilin "uymak, tâbi olmak" mânasına geldiğini söylemektedir.

Bu mânadan hareket edersek varacağımız netice yahudilerin ve hıristiyanların bu sözlerini geçmişteki kâfirleri taklit ederek söyledikle­ridir. Çünkü onlardan önce inkarcılar, melekleri Allah'ın kızları olarak görüyorlardı: "Ey müşrikler! Rabbiniz, erkek çocukları sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden kız çocukları mı

edindi?" (İsrâ 17/40). Yahudiler ve hıristiyanlar, müşriklerin bu sözleri­ni değişik bir şekle sokarak taklit ettiler.

b) Önceki kültürün sonraki kültürü taklit anlamında etkilediğini görüyoruz. Arap kültüründeki inanış biçiminde Allah'ın kızları olduğu anlayışı vardı. Bu anlayış önce yahudi inanış biçimini etkiledi, daha son­ra da Yahudiliğin bu inanışı, Hıristiyanlığı etkileyip Allah'ın oğlu inan­cına dönüştürdü. Demek ki şirk, kültürden kültüre kimi zaman kılık de­ğiştirmektedir. Bulaşıcı bir hastalık biçiminde ortaya çıkan şirk, insanlı­ğın manevî hayatının en tehlikeli mikrobu olmuştur. Âyetteki "benzeti­yorlar" ifadesi hem taklidi hem de geçmişin inanç biçiminin etkisini gündeme getirmektedir.

5. "Allah   onları   kahretsin!   Nasıl   da döndürülüyorlar." Arapça'da bir beddua şeklidir. Allah helak, kahr ve
lanet etsin mânasına gelmektedir. Bedduadaki "ölüm" sözcüğü, lanet edilen kimsenin manen ölmüş olmasındandır, Yahudi ve hıristiyanlann Üzeyir ve Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu olarak görmelerinden dolayı Allah onlara beddua etmektedir.

"Nasıl da döndürülüyorlar?" ifadesinden anlıyoruz ki, onlar yanlış bir inanış biçiminin etkisinde kalıp hak inanıştan döndürül­mektedirler. Döndürülen insanların, düşünce bağımsızlığı yok demektir. İradesi elinden alınmış kimse kimliksiz hale getirilmiş, başkalarının tut­sağı haline getirilmiş demektir. "Başkaları" ifadesiyle şeytan ve diğer insanlar kastedilmektedir. İnsanların her zaman etki altında kalıp döndü­rülecekleri ihtimali hiçbir zaman din bilginleri tarafından göz ardı edil­memelidir Bu insanlar şirk gibi en çirkin iftirayı Allaha isnat edecek kadar dön dürü leb i İm işlerdir.

6. "Yahudiler Allah 'ı bırakıp bilginlerini, Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler." "Hz. Üzeyir ve Hz, isa'nın Allah'ın oğludur' gibi ağır bir söz ve şirk yetmemiş gibi, yahudiler "ahbâr" denen bilginle­ri rab edindiler. Buradaki rab, tanrı anlamına gelmektedir. Yahudiler bu bilginlere Allah'a tapar gibi taptılar. Allah'ın hükümlerini bırakarak o bilginlerin kişisel görüşlerine inandılar. Allah'ın emirleriyle onların gö­rüşleri çatıştığında bilginlerin görüşlerini tercih ettiler.

Bilginlerini, Allah'ın emirlerini öğrenip anlatan bir kişi olarak görme yerine, dinde Allah gibi hükümler veren varlıklar olarak gördüler, inandılar. Allah, hiristiyanların da aynı tarzda rahiplerini rab edindikleri­ni hatta Hz. İsa'yı da rab edindiklerini bize nakletmektedir. Allah onların yaptıklarını bize niçin anlatıyor? Müslümanların da aynı duruma düşme ihtimali vardır, bu ihtimali ortadan kaldırıp müslümanları eğitmek için bu ayrıntıları vermiştir.

Müslümanlar da âyetle hadis çatıştığında hadisi, âyet ile ictihad ça­tıştığında içtihadı alabilirler, Beşerin fetvasını Kur'ân'ın önüne geçirebi­lirler, hatta geçirmektedirler. Öyle ki bunları fıkıh usulü kitaplarında bile görmek mümkündür. "Mezhebin nedir" diye sorulunca Kur'ân yerine bir mezhebin adını verebilirler. Din adına halka âlimlerin görüşünü verebi­lirler. Bunun ne anlama geldiği yahudilerin ve hıristiyanların yaptıkları örnek verilerek anlatılmaktadır.

Bu âyet tarihî bir olguyu anlatmak yerine müslümanları eğitmeyi hedef almaktadır. Hucurât sûresinin birinci âyetinde yer alan Allah'ın ve Peygamberi'nin önüne geçmeme emri de bunu anlatmaktadır. Bu âyette âlimlerin görüşlerini veya kendi görüşlerini Allah'ın vahyi önünde tut­manın vahametine işaret edilmektedir.

Bir âlimi nasıl rab ediniriz? Bu sorunun cevabını şu hadisle verebi­liriz: "Adî b. Hatim: Boynumda altından bir haç bulunduğu halde Hz. Peygamberdin huzuruna vardığımda şöyle buyurdu: 'Bu da ne oluyor ey Adî? Şu putu üzerinden at!" Hz. Peygamber'i Tevbe sûresinin, "Onlar Allah'ı bırakıp âlimlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler" âyetini okurken dinledim. Hz. Peygamber'e, 'Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı dedim. Hz. Peygamber buyurdu ki: 'Allah'ın helâl kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız? Ben de 'evet de­dim. 'İşte bu onlara ibadettir* buyurdu"

Al-i İmrân sûresinin 64. âyetinde, "Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimimizi rabler edinmeyelim" ilkesine çağrılmaktadır. Müslüman da olsa geçmişteki, ya da yaşamakta olan bir âlimi veya âlimleri rabler edindiğimizin farkında değiliz. Masum bir anlayışla, onlara saygı gösterdiğimizi söyleyerek davranışlarımızı aklîleştiriyoruz. Bunun sınırını kaçırıp şirke düşüyoruz.

Allah'tan başkasının rab edinilmesi anlamı verilen ve Kurân'da pek çok âyette zikredilen ifadesi, "Allah'ın daha aşağı mertebesinde", "O'nun altında" anlamına da gelir. Çünkü sözü edilen müşrik gruplar ve kitap ehlinden küfür içindeki insanlar Allah'a inanmaktadırlar. Yaptıkları yanlışlık ise başka varlıkları Allah'a ortak ilâha ibadet etmekle emrolunmuşlardı" ifadesi "Allah, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir" ifadesi bu grupların, tek ilâha ibadetle yükümlü tutulmalarına rağmen şirke düştüklerini göstermektedir. Şirk ortaklık anlamına geldiği için "Allah'ı bırakmak" veya "Allah'tan başkası" anlamından ziyade Allah'a ortak koşanların ortaklarından söz eden âyetlerde dûn kelimesinin altında, aşağı anlamından hareketle "Allah'ın daha aşağı mertebesinde" şeklinde anlamlandırılmalıdır. Çünkü şirkte mutlak inkar değil, ortaklık söz konusudur. Ortakların zirvesine de Allah yerleştirilmiştir.

7. "Halbuki onlara sadece tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır,"

a) Yahudiler ve hıristiyanlar Allah'tan başkasına kulluk etmemele­ri konusunda uyarılmışlardı. Bunun anlamı, bilinçli olarak şirk koşmuş olmalarıdır. Bilgilendirilmelerine rağmen şirk koşmuş  olmaları affedilmez bir hatadır.

b) Allah'tan başka hiçbir varlığa tanrılık sıfatı verilemez. Bu ilke bütün peygamberlerin kutsal kitabında ve ilâhî Öğretilerde yer almıştır. Evrensel nitelik taşıyan tevhid inancı, yahudiler ve hıristiyanlar tarafın­dan tahrif edilmiştir.

c) Onların tanrılık verdikleri varlıklardan ve Allah'a atfettikleri "çocuk edindi" inancından Allah'ın uzak olduğu ilân edilmektedir. Sübhân burada "uzak" anlamına gelmektedir. Tevhid inancını ayakta tutan en güçlü sıfatlardan biri sübhândır. Allah âyetin sonunda tevhid inancının eğitimini yapmaktadır. 30. âyette başlayan şirk koşma çeşitleri 31- âyetin sonuna kadar devam etti. Öncelikle yahudilerin ve hıristiyanlann nasıl şirke düştükleri anlatıldı, oradan şirk hastalığının nasıl tedavi edileceğine geçildi. İnsanın insanı tanrılaştırması anlatılırken, kültürlerin, inançların birbirini etkilemesine dikkat çekildi ve bu etkilemede taklidin rolü gözler önüne serildi. B.Bayraklı

Lafzen, “ağızlarıyla” -30. ayette sözü geçen “söylenti”lere (yani, bâtıl inançlara) ilişkin bir atıf.Lafzen, “Allah illâ ki nurunu tamamlayacaktır” ya da “olgunlaştıracaktır”. Tercümedeki “çünkü O ... irade etmiştir” (yani, sapkınlık içinde olanların arzusu hilafına) ifadesi, orijinal ibaredeki illâ lafzının yükleminden çıkarsanmıştır. M.Esed

İnsan sözlerini Allahın ayetlerinden üstün tutanların, insan yorumlarını ve görüşlerini Müslümanlara dinin kendisiymiş gibi sunup, Allahın dinini anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hale getirmelerine rağmen, gelişen ve değişen dünya koşulları, ilerleyen bilim ve teknoloji, din adına ortay atılan görüşlerin tutarsızlığını ve çelişkisini gözler önüne sererken, öte yandan, Kuran ayetlerinin yaşamla uyumunu ve güncelliğini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır. M.Sağ

Karş. 3:19 -“Allah katında yegane [hak] din, [insanın] O'na boyun eğip teslim olmasıdır”. Bkz. keza 61:8-9. M.Esed

Arapça olan "" kelimesi "yollar" olarak tercüme edilmiştir. Nitekim Bakara suresinin 204. ayetinin açıklanmasında daha önce geçtiği gibi, "" hakim otoriteye itaatı simgeleyen "hayat tarzı" veya "yaşam biçmini"ni benimseme manasında da kullanılır.
Şimdi bu ayetin manasını anlamaya çalışalım. Rasulullah'ın vazifesinin amacı, Allah indinden getirmiş olduğu Hidayet ve Hak yolunu, diğer hayat tarzı ve sistemlerinin üzerine hakim kılmaktır. Başka bir ifadeyle, Rasulullah (s.a), Allah'ın yolu diğer hayat tarzlarının keyfi egemenliği altında da olsa varlığını sürdürsün diye gönderilmemiştir. Halbuki yer ve göklerin Hakimi onu, kendi yolunu başka yollara üstün getirmek üzere gönderir. Eğer yeryüzünde herhangi bir batıl hayat tarzına izin verilecekse, bu ancak böylelerinin cizye ödeyen zımmilerin fıkhi durumlarına uygun olarak, ilahi nizam içinde yer alan hudutlar uyarınca cizye ödeyerek himaye altında yaşamalarına müsamaha edilmek suretiyle olur. (Bkz. Zümer, an: 3, Mümin, an: 43, Şura an: 20) Mevdudi

Büyük bir ihtimalle bu ifade, her şeyden önce, Yahudi ve Hristiyan cemaatlerinin zenginliğine ve bu cemaatlerin bu zenginliği kötüye kullanmalarına işaret etmektedir. Yine de bazı müfessirler, buradaki îmanın, Müslümanlar da dahil, doğru/maruf amaçlar için hiçbir harcamada bulunmaksızın servet toplayan ve ona sarılıp tutunan herkesi içine aldığı görüşündedirler. M.Esed

Bu dini önderler şu iki günahtan dolayı suçludurlar: Birincisi, bunlar aslı esası olmayan fetvalar satarak, rüşvet, hediye ve mükafatlar alarak halkın elindeki serveti yiyip tüketirler. Aynı şekilde bu kimseler, halkı kendilerinden, henüz hayattayken kurtuluş ve beratlarını satın almaya teşvik eden ve ölümlerini, evlenmelerini bu cennet 'tekelciler'inin koyduğu bir fiyatı ödemeye bağımlı kılan dini tören ve düzenlemeler icad ederler. Bu günaha ilaveten ikinci olarak da, kendi çıkarları için çeşitli sapıklıklara meydan vermek ve her hakiki tebliğ yolu üzerine alimane hilelerini "muttaki" gibiymişcesine şüphelerini dikmek suretiyle insanları Allah yolundan alıkoyarlar. Mevdudi

Kuran sadece geldiği çağa değil, sonraki çağlara da hitap eder. Eğer Müslümanlar bir din sınıfı, dini meslek edinmiş bir sınıf oluşturmuşlar ise, bu Kuran ayetleri onları da kapsar. Çünkü Allahın dinini hiç kimse tekeline alamaz. Din sınıfı oluşturamaz. M.Sağ

Karş. Hasis ve tamahkar kimseleri öteki dünyada bekleyen azap konusunda 3:180'deki paralel temsîlî anlatım. Bu ve benzer temsîllerin öte dünya ve kıyamet olgusuna ilişkin îma ve çağrışımları için bkz. Ek I. M.Esed

34-35. âyetlerde, haham ve rahiplerin durumuna dair bilgi verilmekte, 34. âyette de bu uyarıya bağlı olarak, Ve altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayan kimseler; hemen onlara acıklı bir azabı müjdele! O gün, onların [altın ve gümüşlerin] üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak: “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi şimdi tadın şu biriktirmiş olduğunuz şeyleri!” ifadesiyle, kenz yapanlar kınanmaktadır. Onlar bâtıl yolla kazanıp biriktirdiklerini tedavüle de sokmamışlar, hatta bunları insanların sapmaları yönünde kullanmışlardır. H.Yılmaz

Bu dini önderler şu iki günahtan dolayı suçludurlar: Birincisi, bunlar aslı esası olmayan fetvalar satarak, rüşvet, hediye ve mükafatlar alarak halkın elindeki serveti yiyip tüketirler. Aynı şekilde bu kimseler, halkı kendilerinden, henüz hayattayken kurtuluş ve beratlarını satın almaya teşvik eden ve ölümlerini, evlenmelerini bu cennet 'tekelciler'inin koyduğu bir fiyatı ödemeye bağımlı kılan dini tören ve düzenlemeler icad ederler. Bu günaha ilaveten ikinci olarak da, kendi çıkarları için çeşitli sapıklıklara meydan vermek ve her hakiki tebliğ yolu üzerine alimane hilelerini "muttaki" gibiymişcesine şüphelerini dikmek suretiyle insanları Allah yolundan alıkoyarlar. Mevdudi

İslam öncesi Araplar toplu bir millet değil, sürekli birbiriyle savaş halinde olan kabilelerden oluşan bir halktı. Böyle bir geleneğe sahip olan Araplara Allah en azından senenin dört ayında barış içinde olmalarını öneriyor .Günümüz İslam dünyasında yaygın olan haram ayların isimleri şöyledir. Recep, Zul-kade, Zu-hicce ve Muharrem (Ay senenin 7,11,12 ve 1 aylarıdır) M.Sağ

Bu ifade, arkasından gelecek olan savaş buyruğuyla alakalıdır (bkz. bundan sonraki not). Bu ayette sözü edilen aylar, güneş takvimindeki aylar değil de, güneş yılının mevsimleri içinde tedrîcen (yılda on günlük bir farkla ilerleyerek -T.ç.n.) dolaşan ay takviminin (ya da ay sistemine göre düzenlenmiş takvimin) aylarıdır (bkz. 2. sure, 165. not). Bu sisteme göre ayın kolay gözlenebilir hareketlerine dayanılarak yapılan takvim, güneş yılının (ya da güneş takviminin), keyfî tesbitlere dayanan takvime göre daha doğal ve yalın olduğu için ayette ay sistemi “[Allah'ın] her zaman geçerli gerçek yasa[sı] (dîn)”i olarak nitelendirilmektedir. İslam öncesi Arabistan'da savaşmanın yasadışı ya da bozgunculuk sayıldığı -ki İslam da bu örfü pekiştirmiştir (bkz. yukarıda 6. not)- bu aylar: Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce'dir.Ay sistemine göre belirlenen ayların mevsimler içinde dolaşmasının yol açtığı belli birtakım ticarî mahzurlardan kaçınmak çabası içinde müşrik Araplar, ay takvimini az çok kararlı (dolanımsız) ve böylece güneş yılına kabaca uygun hale getirmek amacıyla, her sekiz yıllık dönem içinde sırayla üçüncü, altıncı ve sekizinci yıllarda aylara bir onüçüncü ay ilave ederlerdi. Müslümanların bu ilaveyi, hiçbir haklı mazereti olmayan böylesine keyfî bir düzenlemeyi kabul etmeleri, hac farîzasının ve Ramazan orucunun hep aynı mevsimlere bağlanması ve dolayısıyla bu ibadetlerin uygulanmada ya hep zor ya da hep kolay günlere, kolay mevsimlere rast getirilmesi demek olurdu ki her iki durumda da inananlar, bu ibadetlerin özünde yatan ruhsal amacı zedelemiş, gölgede bırakmış olurlardı. Ayette “bu aylar konusunda kendinize yazık etmeyin” ifadesiyle anlatılmak istenen de budur bizce. Yani, Allah'tan herhangi bir hüccet, bu yolda bir buyruk olmadıkça, müşriklerin ihdas ettiği bir âdeti benimseyerek kendinize yazık etmeyin (yani, ibadetlerin yıldan yıla değişen mevsimlerde, uzun kısa, sıcak soğuk, zor ya da kolay, yılın değişik günlerinde size kazandıracağı arındırıcı, duyarlandırıcı feyizden kendinizi yoksun kılmayın -T.ç.n.).Yani, “onlar, hakka karşı direnişlerinde size karşı nasıl topyekün birleştilerse, siz de hak yolunda kendinizi adamaya hazır bir tavırla onlara karşı öyle topyekun birleşin”. Müslümanlara inanmayanlara karşı savaş açma izninin verildiği ortam ve şartlar konusunda bkz. bu surenin baş kısımları ve özellikle 12-13. ayetler; ve yine savaşla ilgili genel ilkelerin konduğu 2:190-194. M.Esed

Ka'be ziyâreti, bütün Arabistan'ın ortak ibâdeti haline gelince Araplar, hac mevsimini, herkesin kolayca gelip gidebileceği ılımlı bir mevsime getirmeye gerek duymuşlardır. Arapların kullandıkları Ay takvîminde Ay yılı, Güneş yılından kısa olduğundan, hac mevsimi, yılı dolaşmakta, çok sıcak yaz günlerine veya çok sıcak kış günlerine de rastlamakta idi. Bu çok sıcak veya soğuk mevsimler, gelen hacıların sayısının düşmesine, dolayısıyle ticâretin durgunlaşmasına, ekonominin gerilemesine neden oluyordu. İşte hac ibâdetini her zaman ılımlı bir mevsime rastlatmak için nesî'e denilen şu uygulamaya başvurdular: Güneş yılındaki fazlalık bir aya vardığı zaman, o artık yılı on üç ay kabul ediyorlardı. Güneş yılından 11 gün eksik olan Ay yılı , üç yılda 33 gün fazlalık verir. İşte her üç yılda bir yıl, 13 ay hesabedilince ayların yerleri de değişir. Muharrem Ayı Safere, Safer Rebî'u'l-Evvel'e, Rebî'u'l-evvel Rebî'u's-sânîye, Rebî'u's-sânî Cumâdâ'l-ûlâ'ya, Cumâdâ'l-ûlâ Cumâdâ's-sâniye'ye, Cumâdâ's-sâniye, Receb'e, Receb de Şa'bân'a rastlar. Hac mevsimi değişmiş olur. S.Ateş

Lafzen, “ayların sayısını çoğaltmak, hakkın inkarında (küfr) bir ziyadeleşmedir”. Bizim “aylara ilave yapmak” ifadesiyle aktardığımız nesî teriminin “geciktirme/tehir” olarak da tercümesi mümkündür; yani, yukarıda 54. notta açıklandığı gibi, sırf dünyevî gerekçelerle geleneksel ay takvimini güneş yılına yaklaştırmak amacıyla ay yılının, İslam öncesi Araplarının yaptıkları gibi, dönemsel olarak bir onüçüncü ay ilavesiyle geciktirilmesi, uzatılması. Kur’an bu uygulamayı, muhtelif ibadetlerin muktezası olarak ay takvimine uyulması konusundaki ilahî buyruğa ters düştüğü için, küfr'ün ilave bir örneği, taşkın bir tezahürü olarak nitelendirmektedir (karş. önceki ayet ve 2:189 ile ilgili not 165).İslam öncesi dönemde Arapların, sekiz yıllık bir devre içinde üçüncü, altıncı ve sekizinci yıllara bir onüçüncü ay ilave ederek yaptıkları keyfî uygulamaya işaret ediliyor.Yukarıda sözü geçen artırmayı ya da geciktirmeyi yaparak, müşrik Araplar çoğu yıl, diyelim ki, ayların sayısını oniki olarak sabit tutabiliyorlardı; ama dört haram ayı (Muharrem, Receb, Zilkâde, Zilhicce) ay sistemindeki dolanımlı durumlarından kopararak tabii işleyişe açıkça saygısızlık yapmış, onu çığırından çıkarmış oluyorlardı M.Esed

Putperest Araplar " " uygulamasını iki şekilde yapıyorlardı. Ne zaman işlerine gelse bir haram ayı; kendi arzularına göre savaş ve intikam için adam öldürmenin helal olduğu normal bir ay gibi kabul ediyorlardı. Daha sonra haram ayların sayısında oluşan eksikliği tamamlamak üzere, bu ayın yerine başka bir ayı haram ay ilan ediyorlardı.
Nesî'nin ikinci şekli ise, ay yılı ile güneş yılını dengeye getirmek için yıla bir ay daha eklemeleriydi. Böylece hacc, her yıl aynı mevsime denk geliyor ve haccı ay yılına göre tayin etme sırasında karşılaşılan tüm güçlük ve zahmetlerden kurtulmuş oluyorlardı. Bu şekilde hacc 33 yıl boyunca gerçek tarihinden başka bir tarihte yapılmış oluyordu. Ancak 34. yılda Hacc olması gereken tarihte Zil-Hicce'nin 9 ve 10'unda ifa edilebiliyordu. Hz. Peygamber'in (s.a) veda haccını yaptığı yıl, tarihler bu şekilde dönerek, ay takvimine göre gerçek Hacc mevsimine denk gelmişti. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) Arafat'taki tarihi hutbesinde şöyle demişti: "Bu yıl hacc günleri, uzun müddet devir yaptıktan sonra gerçek ve tabii tarihine rastladı." H. 9. yılda Veda Haccı'ndan beri de hacc günleri, asıl tarihine denk gelmekte, ay takvimine göre belirlenmektedir.
İslam hukuku nesî'yi haram kılıp yasaklayarak, bu uygulamanın nedenini oluşturan iki amacı da günah olarak ilan etmektedir. Birincisi, onlar sadece Allah'ın haram kıldığını helal saymakla kalmamışlar, aynı zamanda kanuna uyarmış gibi görünüp Allah'ı kandırmaya çalışmışlardı. Hacc mevsimini güneş yılına göre sürekli aynı zamana denk getirmekten oluşan ikinci gayeleri ise, kamu yararına yapılan zararsız bir şeymiş gibi görünmesine rağmen aslında ilahi kanuna karşı en büyük isyanlardan biriydi. Bu uygulama, zorunlu ibadetlerin zamanını belirlemede güneş takvimini değilde ay takvimini ölçü tayin eden ilahi kanunun asıl gayesini ortadan kaldırmış oluyordu. Allah bunu müslümanlara birçok hayırlar ihsan etmek için emretmişti. Bu hayırlardan biri de kullarının, yılın her anında ve her koşulda O'nun emirlerine itaat edecek şekilde eğitilmeleriydi. Mesela Ramazan ayı dönüşümlü olarak yılın tüm mevsimlerine denk gelir ve müslümanlar, kış olsun yaz olsun, mevsim yağışlı veya kurak olsun O'nun emirlerine itaat etmeye alışırlar. Bu, onlara ilahi kanunun zorunlu kıldığı tüm ibadetlerin asıl gayesi olan mükemmel bir ahlak eğitimi verir. Aynı şekilde Hacc günleri de ay takvimine göre çeşitli mevsimlere denk gelir. Böylece Allah'ın kulları şartları olsun veya olmasın tüm mevsimlerde yolculuk yapmak zorunda kalırlar. Bunun sonucunda müslümanlar, ilahi imtihanı her tür koşulda başarı ile verirler ve bu emirlere itaat etmekte sabır ve sebat göstermeyi öğrenirler.
Tabii ki böyle bir eğitim onların, kişinin Hak uğrunda savaş vermesi gerektiği diğer alanlarda başarılı bir konumda olmalarını sağlar.
İşte şimdi nesî'nin neden haram kılınıp yasaklandığı açıklığa kavuşmuş oldu. Bu uygulama, haccın ve haram ayların asıl gayesini hiçe sayarak, müşriklerin kendi çıkarlarına uygun olması için hacc mevsiminin sürekli (güneş yılına göre) belirli bir tarihe denk gelmesi için yapılıyordu. Bu, onların Allah'a isyan ettikleri ve kendilerinin ondan bağımsız kıldıkları anlamına gelir ki, bu da küfürdür. Bunun yanısıra İslam evrensel bir dindir ve tüm insanlar içindir. Eğer oruç ve hacc dönemleri, güneş yılının aylarına göre belirli zamanlara yerleştirilse, bu dönem herkese eşit olarak uymaz. Bunun sebebi de bu dönemlerin değişik ülkelerde her yıl aynı mevsime yani sürekli kış veya yaz, çok sıcak veya çok soğuk, yağmurlu veya kurak, ekim dönemi veya hasat dönemine denk gelmesidir.
Bu bağlamda, nesî'nin yasaklanmasının H.9. yılın hacc mevsimine denk geldiğine ve bir sonraki yıl haccın ay takvimindeki tarihlere uygun bir zamanda yapıldığına da dikkat edilmelidir. O zamandan beri hacc vazifesi her yıl tam zamanında yapılmaktadır. Mevdudi

Bu âyetlerde haccın [en üst düzeydeki uluslararası eğitim ve öğretimin] önemine dikkat çekilmekte ve hacc yapmamanın, ertelemenin zararları konu edilmekte ve evrenin yaratılışından bu yana ayların sayısının 12 olduğu, bunlardan 4'ünün haram [dokunulmaz/özerk eğitim-öğretim ayı] olduğu ve bu ilkenin sağlam bir din olduğu ifade edilmektedir. Öyleyse insanlar, özellikle de Müslümanlar senenin dört ayını, yüksek düzeyde uluslararası eğitim-öğretimle geçirmeli ve bu süre içinde barış, huzur ve sükunet sürdürülmelidir.
37. âyette, nesî’ ile haram ay ilkesini sulandırma, sulandıranların durumu ve bunların âkıbetleri bildirilmiştir.
“Erteleme, geciktirme” demek olan النسيئ [nesî’], Arapların haram aylara riâyet etmekten kaçınmalarını, yozlaştırma çabalarını ifade eder. Bu konuyu da Merhum Mevdûdî ve Kurtubî'nin tesbitleriyle sunuyoruz:
Putperest Araplar nesî’ uygulamasını iki şekilde yapıyorlardı
. Ne zaman işlerine gelse bir haram ayı; kendi arzularına göre savaş ve intikam için adam öldürmenin helâl olduğu normal bir ay gibi kabul ediyorlardı. Daha sonra haram ayların sayısında oluşan eksikliği tamamlamak üzere, bu ayın yerine başka bir ayı haram ay ilan ediyorlardı.
Nesî’nin ikinci şekli ise, ay yılı ile güneş yılını dengeye getirmek için yıla bir ay daha eklemeleriydi. Böylece hacc, her yıl aynı mevsime denk geliyor ve haccı ay yılına göre tayin etme sırasında karşılaşılan tüm güçlük ve zahmetlerden kurtulmuş oluyorlardı. Bu şekilde hacc 33 yıl boyunca gerçek târihinden başka bir târihte yapılmış oluyordu. Ancak 34. yılda hacc olması gereken târihte Zi'l-Hicce'nin 9 ve 10'unda ifa edilebiliyordu. Hz. Peygamber'in (s.a) Veda haccı'nı yaptığı yıl, târihler bu şekilde dönerek, ay takvimine göre gerçek hacc mevsimine denk gelmişti. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) Arafat'taki târihî hutbesinde şöyle demişti: “Bu yıl hacc günleri, uzun müddet devir yaptıktan sonra gerçek ve tabii târihine rastladı.” H. 9. yılda Veda haccı'ndan beri de hacc günleri, asıl târihine denk gelmekte, ay takvimine göre belirlenmektedir.
ARAPLARIN NESÎ’ [AYLARI ERTELEME] UYGULAMASI
Araplar Muharrem ayında savaşı haram kabul ediyorlardı. Muharrem ayında savaşmak ihtiyacını duyacak olurlarsa, onun yerine Safer ayını haram ay kabul eder ve Muharrem ayında savaşırlardı. Buna sebep ise şudur: Araplar savaş ve talanla uğraşan kimselerdi. Ardı arkasına baskın ve talan yapmadan üç ay beklemek onlara ağır gelirdi ve şöyle derlerdi: “Eğer üç ay arka arkaya biz hiçbir baskın ve talan yapmaksızın (ve bunun sonucunda) bir şeyler elde etmeksizin geçirecek olursak, hiç şüphesiz telef olur gideriz.” O bakımdan, Minâ'dan ayrıldıkları vakit Kinaneoğulları'ndan Fukaymoğulları'na mensup ve el-Kalemmes diye bilinen birisi kalkar ve, “Ben hükmüne karşı itiraz olunmayan birisiyim” derdi. Bunun üzerine onlar da, “Bize (haram ayı) bir ay ertele” derlerdi. Yani, “Bu Muharrem ayının hanımlığını ertele ve bunu Safer ayına koy” derler, o da bunun üzerine Muharrem ayını kendilerine haram olmaktan çıkartır, helâl kılardı. Onlar böylelikle bir ay yerine başka bir ayı değiştiriyorlardı, nihâyet bu haram kılma işi yılın bütün aylarını dönüp dolaştı. İslâm hâkim olduğunda ise, Muharrem, yüce Allah'ın o ayı yerleşmiş olduğu asıl yerine dönmüş oluyordu.
Âyette, Bunlardan dördü harâmlardır. İşte bu koruyan dindir. Bu sebeple onlarda [haram aylarda] kendinize zulmetmeyiniz uyarısıyla, bu aylarda savaştan kaçınmayanların ve hacca [ileri derecede eğitime] önem vermeyenlerin kendilerine zulmedecekleri; dinî, askerî, siyasî ve iktisadî yönden kendi sonlarını hazırlayacakları ihtar edilmektedir.
Burada verilen mesaj, on iki ayın dördünün mutlaka eğitim ve öğretim ayı yapılması, bunun sulandırılmamasıdır. H.Yılmaz

Yani, “geçici haz ve doyumlarıyla bu dünyadaki hayata sarılıp tutunarak, savaşa çıkın buyruğuna icabet etmekte yılgınlık ve atalet gösteriyor, ağırdan alıyorsunuz”. Bu surenin bundan sonraki çoğu ayeti gibi, bu ayet de H. 9. yılda yapılan Tebük seferine ilişkindir. Bu seferin en önde gelen sebebi, Hz. Peygamber'in, İslam'ın Arabistan'daki hızlı gelişiminden kaygı duyan ve Hz. Peygamber'in düşmanı Ebû ‘Âmir tarafından kışkırtılan Bizanslıların, Medine'ye doğru yürüyüp Müslümanları ezmek amacıyla yarımadanın sınır boylarında büyük bir kuvvet toplamakta oldukları yolunda aldığı haber olmuştu (bkz. Ebû ‘Âmir gibi kimselerin karşı çabaları hakkında bu surenin 107. ayeti ve ilgili 142. not). Böyle bir saldırıya karşı tedbir olarak Hz. Peygamber, Müslümanların o günkü imkanları içinde güçlü bir kuvvet topladı ve H. 9. yılın Receb ayında sınıra doğru hareket etti; Medine ile Şam arasında yarı yolda bulunan Tebük'e varınca, Hz. Peygamber, ya Bizanslıların Arabistan'ı işgal için henüz hazır olmadıklarını ya da şimdilik böyle bir niyetten vazgeçmiş olduklarını tesbit ettiğinden olacak, ancak savunma amacıyla savaşa girilebileceği yolundaki İslamî ilkeye uyarak herhangi bir çatışmaya girmeden bağlılarıyla birlikte Medine'ye döndü. Bu sefer için gerekli hazırlıklar yapıldığı sırada, münafıklar ve müminler arasından da küçük bir grup Bizans'la savaşa girmek konusunda (bu ve bundan sonraki ayetlerde işaret edilen) aşırı bir direnç ve isteksizlik sergilediler. İşte bu isteksiz azınlıktır, yukarıdaki ayette “size ne oldu ki ... yere çakılıp kalıyorsunuz!” ifadesiyle yerilenler (Menâr X, 493). M.Esed

Buradan itibaren, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk gazvesi hazırlıkları ile meşgul olduğu bir dönemde indirilen bölüm (38-72. ayetler) başlamaktadır.
"...dünya hayatının geçimi, ahiretin yanında pek azdır..." cümlesi iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Ahiret hayatının ebedi, nimetlerin ve faydalanılacak şeylerin de sayısız olduğunu gördüğünüz zaman, o büyük mülkün lütufları yanında bu geçici dünya hayatının eğlence ve faydalarının hiçbir değeri olmadığını farkedeceksiniz. O zaman, bu kısa hem de çok kısa fani dünyanın faydaları için kendinizi ebedi mutluluk ve nimetten mahrum bıraktığınıza pişman olacaksınız." İkincisi: "Ne kadar çok olursa olsun bu dünyanın geçim ve faydalarının ahirette hiçbir değeri yoktur. Son nefesinizi verdiğiniz an her şeyden vazgeçmek zorundasınız, çünkü bu dünyadan hiçbir şey sizinle birlikte ahirete gidemez. Elbette Allah rızasını gözetmeniz ve İslam uğrunda yaptığınız fedakarlıklar için bir ecir alacaksınız." Mevdudi

Bu ayet İslam hukukunda genel bir kuralın çıkmasına neden olmuştur. Eğer imam tarafından müslümanlara genel bir cihad çağrısı yapılırsa, hangi bölgeye veya hangi gruba dahil olurlarsa olsunlar tüm çağrılanların cihada gitmesi farz-ı ayndır. O denli ki makul bir sebebi olmaksızın cihada gitmeyenlerin imanından şüphe edilir. Ancak genel bir cihad çağrısı yapılmamışsa, cihad farz-ı kifayedir. Yani müslümanların cihada çağrıldıkları, fakat bir bölge veya gruba mensup tüm müslümanların katılmasının zorunlu tutulmadığı durumlarda ise, (zorunlu olmamasına rağmen) savaşa katılmak dini bir görevdir. Hiç olmazsa müslümanların bir kısmının bu savaşa katılması zorunludur.
Yani, Allah'ın davası sadece size bağlı değildir, sadece sizin yaptığınızla başarılacak da değildir. Allah'ın size kendi yolunda hizmet etme fırsatı bahşetmesi O'nun lütuf ve merhametindendir. Bu nedenle eğer siz kendinize verilen bu mükemmel fırsatı saçma bir zan yüzünden kaçırırsanız, Allah başka bir topluluk çıkarır ve onlara kendi davasını yürütme yetenek ve fırsatı verir, siz de kaybedenlerden olursunuz. Mevdudi

Lafzen, “o'na”, yani Muhammed (s)'e. Lafzen, “ikinin ikincisi”. Hz. Peygamber'in, M.S. 622 yılında Hz. Ebû Bekir'le birlikte Mekke'den Medine'ye hicretine ilişkin bir îma. “İkinin ikincisi” ifadesi bir hiyerarşiyi îma etmiyor, “iki kişiden biri” anlamına geliyor. Karş. Hz. Peygamber'in yine bu olay sırasında arkadaşı Hz. Ebû Bekir'e söylediği rivayet edilen söz: “Üçüncüleri Allah olan iki (kişi)ye, sence ne olabilir ki?” (Buhârî, Kitâbu Fezâili Ashâbi'n-Nebî: Hz. Peygamber'in Arkadaşlarının Erdemleri Bölümü.)Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir Medine'ye hicret için yola çıktıklarında, önce Mekke yakınlarında Sevr Dağı'ndaki bir mağarada üç gece saklandılar; orada, onların izini süren Mekkeli müşrikler tarafından neredeyse bulunup yakalanacaklardı (a.g.e.).  - Karş. Yukarıda 26. ayet.Lafzen, “Allah'ın kelimesi en uludur”. Burada bizim “dâvâ” olarak aktardığımız sözcük, cümlede iki kere geçen ve tam karşılığı “söz/sözcük” olan kelime sözcüğüdür. M.Esed

Burada, kafirlerin Hz. Peygamber'i (s.a) öldürmeye karar verdikleri ve tam öldürecekleri gece Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıktığı zamana değinilmektedir. O zamana dek müslümanların çoğu ikişer üçer Medine'ye hicret etmiş ve Mekke'de sadece bir kaç çaresiz müslüman ile kalplerinde nifak bulunan ve emin olmayan bazı müslüman geçinen kimseler kalmıştı. Bu sebepten dolayı Hz. Peygamber (s.a) kendisini takip edeceklerini bildiği için yanına sadece Hz. Ebu Bekir'i (r.a) aldı. Medine'ye giden kuzey yolunu takip etmek yerine güneye doğru yol aldı ve üç gün boyunca "Sevr" mağarasında kaldı. O sırada kana susamış düşmanlar tüm Mekke çevresinde onu aramışlar ve bazıları onun saklandığı mağaranın ağzına kadar gelmişlerdi. Bu kritik durumda doğal olarak Hz. Ebu Bekir (r.a) onların mağaraya girip kendilerini göreceklerinden korkarak heyecanlanmıştı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) sükunetini korumuş ve arkadaşını: "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyerek teskin etmişti. Mevdudi

Lafzen, “hafifçe ya da ağırca”. Çeviride benimsenen ifade, çoğu klasik müfessirin bu ayete ilişkin yorumlarına uygundur (örn. Zemahşerî ve Râzî). M.Esed

".....hafif de olsanız, ağır da olsanız..." sözleri çok geniş bir anlama sahiptir: "Cihada çıkılması emredildiğinde, bundan hoşlansanız da, hoşlanmasınız da, zengin de olsanız, fakir de, techizatınız çokda olsa, az da; şartlarınız uygun olsa da olmasa da; genç ve sağlıklı olsanız da, yaşlı ve hasta olsanız da savaşa gitmelisiniz." Mevdudi

Silâhlı silâhsız; binekli, bineksiz, kolay, zor herhalde olursa topluca savaşa çıkınız. S.Ateş

Bazı Müslümanların Hz. Peygamber'in çağrısına uyup (yukarıda 59. notun son paragrafında sözü edilen) sınır boylarına düzenlenen sefere katılmak konusunda gösterdikleri isteksizliğe ilişkin bir atıf. Seferin hedefi durumundaki Tebük'e varmak için yapılması gereken yaklaşık ondört günlük zorlu yürüyüş, seferin sonucuna ilişkin belirsizlik ve nihayet katlanılması zorunlu sıkıntılar, bilinç ve duyarlıktan yana zayıf olan müminlerle iki yüzlülerin (münafıkların) olur olmaz her türlü mazerete başvurarak seferden geri durmalarına yol açtı. Sonraki ayetten de anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber çoğu hallerde bu mazeretleri kabul edip sahiplerinin Medine'de kalmalarına izin verdi. M.Esed

 Onlar Tebûk seferinin zor olacağını tahmin ediyorlardı, çünkü güçlü ve büyük Roma İmparatorluğu ordusuyla savaşacaklardı; çünkü yaz mevsiminin kavurucu sıcağında, çölde yolculuk yapmak zorunda kalacaklardı, çünkü ülkede kuraklık vardı ve ümitlerini bağladıkları yeni ürünlerin hasat zamanı gelmişti. Mevdudi

Asılsız özürler öne süren münafıklara Hz. Peygamber (s.a) izin vermiştir. Fakat Allah verilen bu izni onaylamamıştır. Hz. Peygamber (s.a) onların özürler uydurduklarını bildiği halde, tabiatında olan yumuşaklığı nedeniyle onlara savaştan geri kalma izni vermiştir. Fakat Allah, Hz. Peygamber'i (s.a), onlara münafıklıklarını gizleme fırsatı verdiği için böyle yumuşaklığın yerinde olmadığı konusunda uyarmıştır. Eğer onlar kendilerine izin verilmediği halde savaştan geri kalmış olsalardı, o zaman iman ettikleri iddiasının yalan olduğu ortaya çıkmış olacaktı. Mevdudi

Dilek ya da temenni formunda dile getirilmiş olsa da, bu ifadenin, “Allah seni affeder” ya da “Allah seni affetti” anlamında, kendilerinin sefere katılmaktan mazur görülmelerini isteyen kimselerin şüphe götürür özürlerini hataen, ama beşerî açıdan anlaşılabilir nedenlerle kabul etmesi yüzünden Hz. Peygamber'in ahlaken sorumlu tutulmayacağını bildiren bir bağışlama ifadesi/ikrarı olduğu görüşünde bütün müfessirler birleşmişlerdir. Bizce bu “bağışlama” bildirisi, öncelikle, Hz. Peygamber'i, sözkonusu meselede fazlaca serbest davrandığı kaygısıyla kendini suçlamaktan, kendini kınamaktan kurtarma niyetine matuftur. (Akılda tutulmalıdır ki, Tevbe suresinin bu bölümü Tebük seferi sırasında ya da seferden hemen sonra vahyedilmiştir.) M.Esed

Lafzen, “Allah, sorumluluk bilinci taşıyanlar (bi'l-müttakîn) hakkında mutlak bilgi sahibidir”. M.Esed

Bu ayet, İslam'la, küffar arasındaki savaşın, gerçek bir müminle bir münafığın ayrımını sağlayan ölçü olduğunu göstermektedir. Bu savaşta tüm kalbiyle İslam'ı destekleyen tüm enerji ve kaynaklarını onun zafere ulaşması için harcayan ve bu amaç uğrunda hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan kimse gerçek bir mümindir. Bunun tam aksine, bu savaşta İslam'ı desteklemekte tereddüt eden ve küfrün zafere ulaşması gibi bir tehditle karşı karşıya bulunduğunda bu uğurda fedakarlıklar yapmaktan kaçınan bir kimse ise münafıktır. Çünkü böyle bir tutum, o kimsenin kalbinde iman olmadığının apaçık delilidir. Mevdudi

Allah onları durdurmuştur, çünkü onların, hiçbir samimi niyetleri olmaksızın istemeye istemeye savaşa katılmalarından hoşnut olmamıştır. Onların İslam uğurunda fedakarlık yapmak gibi bir niyetleri olmadığı halde onlar, müslümanların dininden kurtulmak veya karışıklık yaratmak amacıyla istemeye istemeye savaşa katılmış olsalardı, bu, bir sonraki ayette de (48) açıkça belirtildiği gibi çok kötü bir sonuca yol açabilirdi. Mevdudi

Bu ifade, makul ve meşru gibi görünen mazeretlerle sefere katılmayacak durumda olan bir kısım arkadaşlarına Hz. Peygamber tarafından verilen izni (bkz. 43. ayet) îma ediyor olabilir (Taberî, Zemahşerî, Râzî). Sözkonusu olan böyle bir izinse, bu zaten ikiyüzlülerin kendi lehlerinde kullanmaya dünden hazır oldukları bir şeydi. Allah'ın münafıkları böyle bir günah üzere alıkoyması, ya da onların böyle bir günah işlemelerine meydan vermesi konusunda bkz. 2:7 ve ilgili 7. not, keza 3. sure, 117. not. M.Esed

Bu âyetler, Tebûk Seferindeki olayları anlatmaktadır. Münâfıklar bu çetin günlerde İslâm ordusuna katılmamışlar, bahâneler uydurarak Allah'ın Elçisi'nden izin istemişler; Allah'ın Elçisi de onlara izin vermişti. Çünkü gönülsüz savaşa katılanlardan bir hayır gelmeyeceğini biliyordu. İşte âyetler, onların bu kötü davranışlarını anlatmaktadır. S.Ateş

Yani, Tebük seferinden önce, bu bölümlerin vahyedildiği günlerde. M.Esed

Hz. Peygamber'den (s.a) şu veya bu bahaneyi öne sürerek geride kalmak için izin isteyen münafıklar o denli küstah idiler ki Allah yolunda cihaddan geri kalabilmek için dini veya ahlaki özürler icat ediyorlardı. Bunlardan biri de Cedd bin Kays idi ve rivayetlere göre Hz. Peygamber'e (s.a) gelip şöyle demişti: "Ben güzelliğe hayranım ve halkım benim kadınlara karşı ne denli zayıf olduğumu bilir. Bu nedenle Romalı kadınların beni günaha saptıracağını düşünerek savaşa gitmekten korkuyorum. İşte bu yüzden ".... beni fitneye düşürme".
İzin istedikleri halde, onlar zaten yalan söyleme, iki yüzlülük ve münafıklık fitnesine düşmüşlerdi. Cihaddan kaçınmak için fitneye düşmeme özrünü öne sürdüklerinde, dindar ve takva sahibi insanlar olarak kabul edileceklerini düşünerek kendilerini aldatıyorlardı. Oysa gerçekten onlar, İslam'la küfür arasındaki savaştan kaçarak en büyük fitneye düşüyorlardı.
Yani, "Böyle bir dindarlık gösterisi onları cehennemden kurtaramamıştır; hatta tam tersine bu yaptıkları, cehennemin onları çepeçevre kuşatmasına neden olacaktır." Mevdudi

Yani, Hz. Peygamber'in sefer için hazırlıklara giriştiği günlerdeBkz. yukarıda 44 ve 45. ayetler. Belirtmek gerekir ki, (bizim “beni böylesine çetin bir sınava sokma” ifadesiyle çevirdiğimiz) lâ teftinnî emir formundaki fetene fiili de fitne ismi de sınav, deneme, imtihan, bela, kötülük yönünde ayartı, iğvâ, kışkırtma, zulüm, baskı, ayrılık, nifak, karışıklık, iç savaş gibi büyük bir anlamlar, çağrışımlar alanını kapsayan aynı kökten gelmektedir (karş. 8. sure, 25. not). Arapça'dan başka bir dilde bu anlam farklılıklarının hepsini birden bir tek sözcük ya da ifadeyle dile getirmek imkansız olduğu için fitne teriminin karşılığı, ister istemez, yer aldığı anlam örgüsüne göre değişecektir. M.Esed

Yani, bu surenin büyük bir kısmının vahyedildiği Tebük seferi sırasında. Bununla birlikte, akılda tutulmalıdır ki, bu ayetler sadece tarihsel olgulara dikkat çekmiyor, aynı zamanda ve belki daha çok ikiyüzlülüğün genel çehresini sergilemek amacını güdüyor. M.Esed

Bu bölümde, biri sadece dünya hayatı için yaşayan diğeri ise Allah için yaşayan iki adamın tutumları arasındaki sınır belirlenmektedir. Bu dünya için yaşayan adam ne yaparsa sadece kendisini tatmin etmek için yapar. Dünyevi bir amaca ulaştığında sevinir, elde edemediğinde ise üzülür. Bunun yanısıra başarısı için sadece kendi maddi kaynaklarına güvenip dayanır. Eğer bu kaynaklar elverişli ise cesurdur, fakat bunlar elverişli değilse, o zaman cesaretini kaybeder.
Bunun tam aksine Allah için yaşayan bir adam her ne yaparsa Allah'ı hoşnut etmek için yapar ve ne kendi güçlerine, ne de maddi kaynaklarına güvenmeyip sadece O'na güvenir. Bu nedenle ne Allah yolunda kazandığı başarıdan gurur duyup coşar, ne de başarısızlığa uğradığında cesaretini kaybedip üzülür. Çünkü o, her iki durumunda Allah'ın iradesinin bir sonucu olduğunu bilir. Bu nedenle o ne felaketler sonucu ümit ve cesaretini yitirir, ne de başarılar sonucu gurura kapılır. Çünkü o, zenginliğin de fakirliğin de Allah katından olduğuna ve her ikisinin de birer imtahan olduğuna inanır. Bu nedenle onun tek kaygısı, bu imtihandan başarılı çıkabilmek için elinden geleni yapmasıdır. Ayrıca, onun önünde dünyevi gayeler bulunmadığı için, başarı veya başarısızlığı bu tür gayelere göre de değerlendirmez. Bunun aksine, onun tek gayesi malını ve canını Allah yolunda feda etmektir. Başarı veya başarısızlığı, bu görevin yerine getirilip getirilmemesi ölçüsüne göre değerlendirir. Eğer o, bu görevi yerine getirmek için elinden geleni yaptığına kani olursa, dünyevi açıdan hiçbir şey elde edememiş de olsa, Allah'ın lütfu ile başarıya ulaştığına inanır. Çünkü o, uğrunda canını ve malını harcadığı Allah'ın çabalarını karşılıksız bırakmıyacağına inanır. O, sadece maddi kaynaklara güvenip dayanmadığı için bunlar elverişsiz şartlarda bile, dünya için yaşayanların sadece elverişli şartlarda gösterebilecekleri bir şevk ve sabırla görevini yapmaya devam eder. İşte bu nedenle Allah, Hz. Peygamber'den (s.a) münafıklara şöyle demesini istiyor: "Meselelere karşı takındığımız tavır açsından sizinle bizim aramızda temel bir fark var. Biz iyinin de kötünün de Allah'tan olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle görünür sonuçlar bizi ne üzüyor ne de sevindiriyor. Bunun yanısıra biz işlerimizde Allah'a güvenip dayanıyoruz, siz ise maddi kaynaklarınıza. Bu nedenle biz herhalükarda mutmain ve sevinçliyiz." Mevdudi

Bu, her zaman olduğu gibi, İslam'la küfür arasındaki savaşta hiçbir rol almayan, Peygamber (s.a) ve ashabı Tebûk'ten muzaffer olarak mı dönecekler, yoksa güçlü Roma ordusu tarafından tamamen yok mu edilecekler diye, savaşı uzaktan "akıllıca" izleyen kimslere verilen cevaptır. Onlara bekledikleri her iki sonucun da müslümanlar için hayırlı olacağı söylenmektedir. Çünkü zaferi kazanırlarsa tabii bu hayırlı bir sonuçtur. Fakat eğer Allah yolunda öldürülürseler bile, dünyevi açıdan olmasa da bu, onlar açısından bir başarı olacaktır. Çünkü müslümanın değer ölçüsü münafıkların ve benzerlerinin değer ölçüsünden farklıdır. Bir mümin canını ve malını Allah yolunda feda ederse, bunu, bir ülkeyi fethetmede veya bir hükümet kurmada zafere ulaşmasa bile büyük bir başarı olarak kabul eder. Onun tek ölçüsü (sonuç dünyevi açıdan bir hiç de olsa) bedenin ve ruhunun, zihninin ve gönlünün tüm güçlerini Allah'ın kelimesini yüceltmek için harcayıp harcamadığıdır. Mevdudi

Yani, ya zafer ya da Allah yolunda şehid olma. Terabbesa fiilinin, daha çok ümitle beklemek çağrışımı verdiği için, “umup gözlemek” şeklinde karşılanması yerinde olacaktır.Zımnen, öte dünyada M.Esed

53. ayet, cihaddan geri kalmak için izin isteyen, fakat aynı zamanda nifaklarını gizlemek için bir takım maddi katkılarda bulunmak isteyen münafıklara sert bir uyarıdır. Onlar: "Bizi askeri hizmetten muaf tut, çünkü bunu yapamayız. Fakat maddi yardımda bulunmaya hazırız demişlerdi. Buna karşılık Allah şöyle demektedir: "Ne verirseniz verin, verdiğiniz kabul edilmeyecektir..." Mevdudi

Yani, “bu, asla Allah için kabul edilebilir olmayacaktır”: yahut “bu asla Allah uğruna harcanmış sayılmayacaktır”. Pek çok münafıkta görülen ve görünüşte yüce ahlakî değerler, ahlakî ülküler uğrunaymış gibi olsa da, gerçekte sadece gösterişe ve insanların katında övgü ve saygınlık elde etme saikine dayanan “bonkörlük” ya da “hayırlı girişimler”i desteklemeye teşne gözükme tavrına işaret eden bir ifade (karş. 2:264 ve 4:38). M.Esed

Lafzen, “...nın dışında yaptıkları harcamaların kabul edilmesine hiçbir şey engel değildir”.Lafzen ve üşenmeden namaza yaklaşmazlar yani, belli ibadet eylemlerine katılırken, bunu içten, yürekten bir yönelmeyle ve inanarak değil sadece gösteriş için, zevahiri kurtarmak için yaparlar. M.Esed

"Allah bunlarla onlara bu dünya hayatında azap etmeyi istiyor." Çünkü onlar, çocuklarına ve mallarına karşı, münafık olmalarına sebep teşkil eden büyük bir sevgi besliyorlar. Bu da onların İslam toplumunda gözden düşmelerine neden olmaktadır. Sonuç olarak onlar İslam devletinde, İslam-öncesi dönemde sahip oldukları saygınlık, şöhret ve prestijlerini kaybedeceklerdir. Bunun aksine imanlarında samimi olduklarını ispatlayan müslüman köleler, köle çocukları, çiftçiler ve çobanlar bile bu yeni sistemde şeref kazanacaklar ve dünyayı sevdikleri için imandan kaçınan ileri gelen liderler ise şöhret, şan ve şereflerini kaybedeceklerdir.
Yukarıdaki durumu açıklığa kavuşturmak için Hz. Ömer'in (r.a) hilafeti zamanında meydana gelen bir olayı burada analım. Bir keresinde içlerinde Süheyl bin Amr ve Haris bin Hişam'ın da bulunduğu bir grup Kureyşli lider, Halife Ömer'i (r.a) görmeye gitmiş ve onun yanında yerlerini almışlardı. Bundan kısa bir süre sonra muhacirler ve ensardan mütevazi niteliklere sahip bir kaç kişi geldi. Halife, Kureyşli liderlerden bu mütevazi insanlara yer vermelerini istedi ve onları yanına oturttu. Bu olay birkaç kez tekrarlandı, nihayet Kureyşli liderler mecliste en uç köşeye dek uzaklaştılar. Dışarı çıktıklarında Haris bin Hişam: "Gördünüz, bize karşı bugün nasıl alçaltıcı bir davranışta bulunuldu" dedi. Süheyl bin Amr ona şöyle cevap verdi: "Bu Ömer'in hatası değil, bizim kendi hatamız. İslam'a çağrıldığımızda biz ondan yüz çevirdik fakat bu mütevazi insanlar onu kabul ettiler ve onun uğurunda fedakarlıklar yaptılar." Daha sonra ikisi de meclise geri döndüler ve şöyle dediler: "Bugün sizin davranışınızı gördük ve bunun kendi eksikliğimizden kaynaklandığını hissediyoruz. Fakat bize eski eksikliklerimizi kapatabileceğimiz bir yol gösterin." Halife hiçbir cevap vermeksizin Roma sınırına doğru işaret etti. Bu, saygınlıklarını tekrar kazanmanın tek yolunun, orada cihad ederek mallarını ve canlarını feda etmek olduğu anlamına geliyordu.
"Allah onların kafir olarak canlarının çıkmasını istiyor." Çünkü kalplerindeki nifak, onların ölünceye dek samimi bir imana sahip olmalarına izin vermez. Bu nedenle onlar, bu dünyadaki ahlaki ve ruhi hayatlarını mahvettikten sonra kafir olarak hayattan ayrılırlar. Bu da onların ahiret hayatını helak eder. Mevdudi

Zımmen, ahrette pişmanlık duymak zorunda kalacakları günah yüzünden Bkz 3:178 ve 8:28 ve bunlarla ilgili notlar M.Esed

Çoğu yaşlı ve zengin olan Medine'li münafıkların durumu işte böyleydi. İbn Kesir'in el-Bidaye ve'n-Nihaye'sinde yeralan münafıkların listesinden, içlerinden sadece bir tanesinin genç ve fakir olduğunu öğreniyoruz. Bu insanların Medine'de çok malları ve parlak bir ticaret hayatları vardı. Sadece dünyayı düşünen insanlardı ve tecrübeleri de onlara çıkarlarına göre hareket etmelerini öğretmişti; fakat kişisel çıkarları onları bir ikileme itiyordu. İslam Medine'ye ulaştığında ve büyük bir çoğunluk samimiyet ve şevkle İslam'ı kabul ettiğinde, bu insanlar kendilerini çok tedirgin bir durumda hissetiler. İslam'ı açıkça reddedemezlerdi, çünkü halkın çoğunluğu, hatta kendi kızları ve oğulları İslam'a gönülden bağlıydılar. Eğer kafir olarak kalsalar saygınlık, makam ve şereflerini kaybedebilirler veya kendi ev halklarından olan müslümanların isyanı ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Diğer taraftan eğer samimi olarak İslam'ı kabul etseler, o zaman da sadece Arabistan'ın tümüyle değil, bütün çevre millet ve imparatorluklarla savaş etme tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardı. Herşeyin ötesinde, kişisel çıkarları gözlerini o denli köreltmişti ki, meseleyi, tek başına bile her tür fedakarlığa değecek olan doğruluk ve gerçek yönünden ele almıyorlardı. Bu nedenle, mevkilerini, mal ve ticaretlerini korumak için dışardan İslam'ı kabul etmiş görünmeye ve İslam'a samimi bağlılığın gerektireceği zorluk ve kayıplardan kaçınmak içinde ikiyüzlü bir tavır takınmaya karar verdiler.
Bu ayet (57) münafıkların yaşadığı ikilemi anlatmaktadır: "Bu insanlar sizin gibi müslüman olduklarına yemin etmelerine rağmen gerçek müslüman değildirler. Onlar sadece açıktan reddettiklerinde karşılaşacakları kayıplardan korktukları için, İslam'ı kabul ettiklerini söylerler. Medine'de gayrı müslimler olarak kalmayı da istemezler, çünkü bu durumda sahip oldukları yüksek mevkileri kaybedebilirler ve hatta eşleri ve çocukları ile bağlarını yitirebilirler. Medine'den göç etmeye karar verdiklerinde ise mallarını ve ticaretlerini geride bırakmak zorunda kalırlar. Onlar bu fedakarlıklara hazır değildirler, çünkü "küfre" bile samimi bir bağlılıkları yoktur. Bu nedenle onlar şartlar zorladığı için Medine'de kalıyorlar. Bu münafıklar namazı kılarlar, fakat bunu zorla yaptırılan bir iş olarak kabul ederler ve zekatlarını sanki bir ceza imiş gibi öderler, çünkü gönülleri bunlara tam olarak yatmaz. Bu "belalar"ın yanısıra bir de onlardan her an canlarını ve mallarını feda etmeye, cihada gitmeye ve şu veya bu düşmanla savaşmaya hazır olmaları istenmektedir. Onlar bu "belalar" dan o denli korkuyorlar ki, bunlardan kurtulmak için, kendilerini bu felaketlerden koruyacağını tahmin ettikleri her deliğe girip saklanmak istiyorlar. Mevdudi

Böylece Kur’an, nifak ve ikiyüzlülüğün temelinde en derin, en köklü saik olarak korkunun yer aldığını gösteriyor. Ahlaken bağlanma, taahhüt altına girmiş olma korku ya da endişesinin, mevcut toplumsal çevreden açıkca kopmanın yol açacağı yoksunluklardan yana duyulan korkunun vb. Toplumsal statü ve saygınlık için duydukları alt edilmesi zor, bayağı, ahlak dışı tutkuları içinde münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Oysa onları kendi kendilerini aldatma tuzağı içinde bırakan O’dur 4:142 ve yine onlar Allah’a karşı umursamaz davranırlar, bu yüzden Allah da onları gözden çıkarır 9:67 Bu bakımdan belirtmek yerinde olacaktır ki, daha uygun bir karşılık bulunamadığı için ikiyüzlü sözcüğüyle çevirdiğimiz Arapça münafık terimi hem çevresindekileri bilerek aldatmaya çalışan deyim yerindeyse bilinçli mürailer için, hem de zihin karışıklığı, ruh boğuntusu ya da irade eksikliği yüzünden kendi kendilerini aldatma zaafı içindeki kararsız insanlar için kullanılır. Bu terim üzerinde daha geniş bir tartışma için bkz. Terimin muhtemelen Kur’anda ilk defa kullanıldığı 29:11 de 7. Not  M.Esed

Burada bahsedilen kimseler, kendilerine hakettikleri payın verilmediğini düşünerek her zekat dağıtımında rahatsız olan münafıklardır. Onlar her seferinde Hz. Peygamber'i (s.a) adaletsiz bir dağıtım yapmakla suçlarlardı. Bu olay, mal varlığı belirli bir sınırı aşan her müslümana zekat vermesi farz kılındığında meydana gelmiştir. Müslümanlar sahip oldukları tarımsal ürünlerden, hayvanlardan, ticari mallardan, ocaklardan çıkarılan madenlerden, altın ve gümüşten %2.5'tan %20'ye kadar değişen oranlarda zekat vermeliydiler. Bu zekatların tümü de sistematik bir şekilde bir merkeze toplanıp oradan harcanmaktaydı.
Bunun sonucunda bir tek şahsın, yani Hz. Peygamber'in (s.a) elinde tüm Arabistan'da hiç eşine rastlanmayan miktarda çok servet toplanıyordu. Doğal olarak materyalistler bu mallara açgözlülükle bakıyorlar ve bu servetten mümkün olduğunca çok pay almak istiyorlardı. Fakat onların bu açgözlülükleri tatmin edilmiyordu, çünkü zekat fonundan kullanmayı kendi şahsına ve akrabalarına yasaklayan Hz. Peygamber'in (s.a), hak etmeyen kimselere zekattan pay vermesi beklenemezdi. Bu nedenle münafıklar, Hz. Peygamber'i (s.a) toplanan zekatları adaletsizce dağıttığı için değil, kendilerinin zekattan hak etmedikleri birşeyi almalarına engel olduğu için suçluyorlardı. Fakat bu asıl şikayetlerini gizliyorlar ve Hz. Peygamber'in (s.a) toplanan zekatların dağıtımında adaletsizlik yaptığını ve taraf tuttuğunu söylüyorlardı. Mevdudi

Sadakât (tekili sadaka) terimini İngilizcede tam olarak karşılayan bir sözcük olmadığı için burada “Allah için sunulan şeyler” diye tercüme ettik. Sadaka terimi, hem inanan kişinin bir başkasına sevgi ve merhamet saikiyle ihtiyarî olarak sunduğu her şeyi, yaptığı her türlü yardımı, hem karşılığında dünyevî hiçbir şey beklemeden, ahlakî ya da hukukî gerekçelerle yapmakla yükümlü olduğu yardımları, yani, örneğini 2:263 ve 264'de gördüğümüz (sadakât kavramının birincil anlamına denk düşmek üzere) her nitelikle hayırhahça ya da diğergâmca sunulan şeyleri yahut yapılan iş ve eylemleri, ve hem de zekât dediğimiz (“arındırıcı yükümlülük”: çünkü bunun ödenmesi, deyim yerindeyse, kişinin malını ya da servetini, bencil tasarruflarının yol açabileceği bulaşıklıklardan arındırır) zorunlu vergiyi kapsar. Yukarıdaki ayetin anlam örgüsü içinde bu terim, Müslüman cemaatin ya da devletin toplayıp yönlendirdiği malî kaynak ve imkanları işaret etmektedir. Bu kaynak ve imkanların hayırhahça, diğergâmca yapılan ihsanlar olma özelliği, onların hangi doğrultuda kullanılacağını belirleyen aşağıdaki 60. ayetle bir kere daha -ama bu sefer onlardan yararlandırılan kimseler açısından- ortaya konmaktadır. M.Esed

Yani eğer Hz. Peygamber'in (s.a) kendilerine ganimetlerden verdiği pay ile, Allah'ın fazlından kazandıkları ve Allah'ın onlara lütfettiği servetle yetinselerdi, bu kendileri için daha iyi olurdu.
Eğer onlar "Allah bize yeter, yakında Allah da bize bol lütfundan verecek" diyerek böyle bir tavır takınsalardı kendileri için daha iyi olurdu. Çünkü onların, zekatın yanısıra devlet hazinesine giren servetten hakettikleri payı, daha önceden olduğu gibi alacaklarını bilmeleri gerekirdi.
"Biz sadece Allah'a rağbet ederiz": "Biz ilgi ve dikkatimizi dünyaya ve onun değersiz faydalarına değil, Allah'a ve O'nun lütfuna yöneltiriz ve sadece O'nun dileklerini yapmak isteriz. Beklenti ve ümitlerimizi O'na bağlarız ve O'nun bize lutfettiğiyle yetinir razı oluruz." Mevdudi

Lafzen, “Allah onlara ne verdiyse ve O'nun Elçisi”: gerçek veren elin Allah, Rasûl'ün ise bir vesile, bir vasıta olduğunu dile getiren tipik Kur’ânî bir ifade birimi. Bu bölüm ilk ağızda her ne kadar Medine'deki münafıklarla ve dolayısıyla tarihsel bir durumla ilgili ise de, bu ayetlerin ortaya koyduğu mesaj, vahyedilmelerine neden olarak karşımıza çıkan tarihsel olayı aşarak “her çağda ve her toplumda namuslu düşünce ve aksiyonun yoluna çıkan eyyamcı/ikiyüzlü kişiliğin genel tutum ve zihniyetini” sergilemektedir (Menâr X, 567). Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, bu anlam örgüsü içinde “Allah'ın Elçisi”ne ilişkin gönderme, Peygamber Muhammed (s)'in kişiliğiyle sınırlı olmayıp temsîlî bir ifade tarzı içinde, o'nun aracılığıyla vaz‘edilen İslam Hukuku'nu ve dolayısıyla bu hukuka dayanarak yetkiyi elinde tutan ve ona göre yöneten her yönetimi işaret etmektedir. M.Esed

Bu âyetlerde mü’minlere sitem edilmekte, münâfıkların ve keyif düşkünü kimselerin davranışları kınamakta ve Müslümanlara; herhangi bir özür beyân etmeden ağır ve hafif olarak her şartta Allah yolunda malları ve canlarıyla cihad etmeleri emredilmektedir.
Mü’minler bu konularda daha evvel de uyarılmışlardı:
Ey iman etmiş kimseler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında gazap bakımından büyüdü [büyük bir suç/günah olarak belirlendi]. Şüphesiz Allah, Kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf saf hâlinde savaşan kimseleri sever. (Saff/2-4)
Târihî bilgi ve belgelere göre burada Tebük seferine işaret edilmektedir. Âyetlerin iyi anlaşılması açısından Tebük seferiyle ilgili ansiklopedik düzeyde bilgi vermek istiyoruz:
TEBÜK SEFERİ
Tebük seferi, hicrî 9. yılda, Şam'da toplanan 40.000 kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medîne'den Şam'a doğru düzenlenen askerî bir harekettir.
Tebük, Medîne ile Şam'ın ortasında, suyu ve hurmalıkları bol olan bir yerin adıdır. Seferin son noktası orası olması nedeniyle bu sefer, “Tebük seferi” veya “Tebük gazası” diye isimlenmiştir.
SEFERİN NEDENİ
Sûriyeli Hristiyanlar, Bizans İmparatoru Heraklius'a bir mektup yazar; Muhammed'in öldüğünü, Müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını, üzerlerine asker gönderilirse, onları dinden döndürmenin, kendi dinlerine katmanın, gerekirse yok etmenin tam zamanı olduğunu bildirirler.
Bunun üzerine Bizans kralı, Müslümanlara karşı 40.000 kişilik bir orduyu yola çıkarır. Bazı Arap kabileleri de Bizanslılarla işbirliği yaparlar.
Durum, Medîne'ye; Rasûlullah'a ulaşır. Mü’minler hazırlığa davet edilirler. Kadın-erkek, zengin-fakir herkes imkânları nisbetinde katkıya koşar.
İklim şartları; sıcaklık, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman bu seferin “güç ve zor bir sefer” olacağını göstermektedir. Nitekim bu sefer, sûrenin 117. âyetinde “saatu'l-usrat” [en zor saat] olarak nitelenmektedir.
Müslümanlar canlarıyla başlarıyla bu sefere katkıda bulunmaya çalışırken münâfıkların kimisi, “Muhammed Roma devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashâbıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum” diyerek Müslümanların moralini bozmaya çalışıyorlardı. Bunlardan bir kısmı da Rasûlullah'tan bu sefere katılmamak için izin istediler. Rasûlullah da onlara izin verdi. Kimi münâfıklar da ganimet umuduyla Tebük ordusuna katıldı. Bunlar gittikleri yerlerde bozgunculuk yapmaktan geri durmadılar.
Rasûlullah yaklaşık 10.000 kişilik bir ordu hazırladı ve Şam'a doğru yola çıktı. On sekiz yerde konaklandı, on dokuzuncu konaklama yeri Tebük oldu.
Tebük'e geldikten sonra Şam üzerine yürünüp yürünmemesi konusunda Rasûlullah askerleriyle istişare etti. Rasûlullah'a, “Eğer gitmekle emrolunduysan git” dediler. Rasûlullah, “Eğer bu konuda Allah tarafından emrolunmuş bulunsaydım, size danışmazdım” diyerek iyi bir ders verdi.
Hazırlıklı, düzenli ve her çeşit savaş riskini göze alarak Bizans'ın üzerine; Tebük'e kadar gelmeleri, güç dengesini psikolojik bakımdan Müslümanların lehine çevirdi, düşman askerlerinin kalbine korku düşürdü. Hicaz'a saldırıp yakıp yıkmak üzere yola çıktıkları Müslümanlarla savaşmayı göze alamadılar.
Artık amaca ulaşılmıştı. Daha fazla ileri gidip kan dökmeye ihtiyaç yoktu. Çünkü Şam yöresini fethetme amacıyla da yola çıkılmamıştı.
Rasûlullah ve ordusu Tebük'te yirmi gün kadar kaldıktan sonra Medîne'ye döndü. Çünkü Bizans ordusu saldırmaya cesaret edememiş ve amaca ulaşılmıştı.
Bu seferde, savaş olmamış fakat askerî ve siyasî açıdan önemli kazanımlar elde edilmiştir.
Bu sefer ile ilgili bir başka dikkat çeken nokta da, samimi mü’min olmasına rağmen ihmal nedeniyle bu sefere katılmamış olan Ka‘b b. Mâlik, Mirâre b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye isimli Müslümanların durumlarının bu sûrede; 102-118. âyetlerde yer almasıdır. Sûrenin “Tevbe” adı da, bu kişilerin tevbelerinin kabulünden gelmektedir.
Bu pasajda yer alan âyetlerle ilgili bazı noktalar üzerinde duracağız.
55. âyette, Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit yaşamda cezalandırmak, onlar kâfir iken benliklerini çıkarmak istiyor buyurularak, Rasûlullah ve dolayısıyla da mü’minler uyarılmışlardır. Peygamberimizi destekleyen ve o'nu teselli eden bu âyetler, öncelikle Peygamberimizin eğitilmesine yöneliktir. Allah, Elçisi'nden, kendisine verilen nimetlerin daha hayırlı olması sebebiyle, başkalarında olan mala, mülke, makama, mevkiye özenmemesini istemekte, mü’minlere merhametli davranmasını ve kendisinin sadece bir uyarıcı olduğunu söylemesini emretmektedir, ki bu uyarı daha evvel de yapılmıştı:
Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. Ve ehline salâtı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni Biz rızıklandırıyoruz. Âkıbet takvâ içindir. (Tâ-Hâ/131-132)
Andolsun ki, Biz sana ikişerlilerden [katmerli] yediyi ve büyük Kur’ân'ı verdik. Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve, “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hicr/87-89)
Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Âl-i İmrân/196-197)
Küfredenlere bu malın veriliş nedenleri de şöyle açıklanmaktadır:
Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile başbaşa bırak! Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar. (Mü’minûn/54-56)
Onların malları ve evlatları da seni imrendirmesin. Allah, ancak onları dünyada bunlarla cezalandırmayı ve onlar kâfir iken canlarının güçlükle çıkmasını istiyor. (Tevbe/85)
Konumuz olan âyet ve bu âyeti destekleyen diğer âyetlerden anlaşıldığına göre mal ve evlat nimet olmasının yanısıra azap sebebi de olabilmektedir. Bunun nasıl olduğuna gelince:
Müslüman, mal ve evlâtların kendisine Rabbi tarafından verilmiş emânetler olduğunu ve bunlarla imtihan edildiğini bilir ve bunların dünya hayatının süsü olduğuna, esas hayırlı olanların ise âhirette kendisine verileceğine inanır. Kısaca Müslüman emânetçidir. Bu nedenle onları kaybettiği zaman, “Allah verdi, Allah aldı” diyerek teslimiyet gösterir. Eğer bunlar Rabbi ile kendi arasına girecekse, bunlar olmasın daha iyi diye düşünür.
Kâfir için ise mal-mülk her şeydir, nihâi gâyedir; zira o malı ve parası kadar adamdır, oğulları nisbetinde güçlüdürler.
İnsan çok sevdiği ve amaçladığı herhangi bir şey için çok gayret sarf eder. Amacına ulaştığında ise onu muhafaza etmeye çalışır, kaybetmek korkusuyla yaşar.
Amacı çok mal ve çocuk olan kimse de onları kaybetmekten korkar, kaybettiğinde onların acısıyla yanar tutuşurlar. Her iki hâlde de azap içinde olur.
Mal kazanmak ve evlât büyütmek çok meşakkatli olmasının yanı sıra, onları korumak da kolay değildir. Bu nedenle kimi insanlar, azalmasından korktukları için, yemek ve vermek şöyle dursun, koklamazlar bile. Kısacası malları onlara yük ve azaptır. Müslüman ise zekât, sadaka, infak yoluyla malını Allah yolunda harcar, şehit olması için evladını cepheye gönderir.
Konumuz olan âyette, Rasûlullah'tan imrenmemesi istenenler münâfıklardır. Mal ve evladın münâfıklara nasıl bir azap aracı olacağına gelince:
Mü’minler, dünya için değil âhiret için yaratıldıklarını bildikleri için dünyaya, dünya malına ve evlada sevgileri zayıftır. Mutluluğun sadece dünyada mal ve evlât ile olduğuna inanan münâfıkların ise bunlara sevgisi ve rağbeti çok; bunları kaybetmeleri hâlinde duyacakları elem ve acıları fazla olur. Ölüm yaklaştığında da bu elem ve acılar daha da artar. İşte azabın bu çeşidi, mala ve evlada olan sevgileri sebebiyle daha dünyada iken onların başına gelir.
Rasûlullah'a buğz etmelerine rağmen münâfıklar, o'na hizmet için mecburen mallarını, canlarını ve çocuklarını seferber ediyorlardı. Şüphe yok ki bu, onlar için bir azaptı.
Münâfıklar, rezil ve rüsvay edilmekten, nifak ve küfürlerinin ortaya çıkıp Rasûlullah'ın kendilerini öldürmeye, çoluk-çocuklarını esir etmeye ve mallarını ellerinden almaya yönelmesinden korkuyor, inen her âyetle rezilliklerinin ortaya çıkmasından endişe ediyorlardı. Yine, Hz. Peygamber onları her çağırdığında, yaptıkları hile ve kötülüklere o'nun vakıf olmuş olacağından korkuyorlardı. Kısacası diken üstünde duruyorlar; her an yakalanma korkusu içinde olan bir hırsız, her an yalanı ortaya çıkacak olan bir yalancı gibi tedirgin yaşıyorlardı. İşte bütün bunlar, onların kalplerinin çok acı duymasına ve çok azap çekmelerine sebep oluyordu.
Bazı münâfıkların mü’min ve muttaki çocukları olmuştur; Hanzala b. Ebî Âmir ve Abdullah b. Ubey gibi. Çocukları mü’min ve muttaki olan münâfıkların duyacağı elem, sıkıntı ve kederi düşünün. İşte böylece evlât onlar için azap vesilesi olur.
Sahabenin yoksul ve güçsüzleri, savaşlara katılarak, Rasûlullah'ın hizmetine koşuyor; şerefli bir nam, büyük bir övgü elde ediyor, birçok da ganimete nail oluyorlardı. Münâfıklar ise, çok olan mallarına ve güçlü kuvvetli evlâtlarına rağmen, adeta yatalak, zayıf ve güçsüz kimseler gibi evlerinde kalakalıyor, herkes onlara hınç ve istihza ile bakıyorlardı. Böylece mal ve evlât çokluğu, onların itibarsız ve şerefsiz olmalarına sebep oluyordu. Dünyada bundan daha kötü bir azap ise düşünülemez.
58-59. âyetlerde, Onlardan bazıları da, sadakalar hakkında sana dil uzatan kimselerdir. Ki, o sadakalardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar, verilmemişse hemen öfkeleniverirler buyurularak, Rasûlullah'ı eleştirmeye kalkışanlar konu edilmişlerdir. Bunların kimliğiyle ilgili şu bilgiler ulaşmıştır:
Ebû Sa‘îd (r.a) şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a), mal taksim ediyordu. Derken o'nun yanına, Mikdâd ibn Zî'l-Huvaysıra, et-Temîmî denilen, Hurkûs ibn Züheyr –ki Hurkûs (daha sonra) Hâricîlerin reisi olmuştur– gelir, “Adil ol yâ Rasûlallah” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Yazıklar olsun sana, ben adalet yapmazsam kim yapar?” deyince, bu âyet nâzil olur.
Bu kimselerle ilgili olarak, Ve keşke onlar, Allah ve Elçisi'nin kendilerine verdiğine razı olsalardı. Ve “Bize Allah yeter. Allah, yakında bize lütuf verecektir, Elçisi de. Şüphesiz biz, sadece Allah'a rağbet edenleriz” deselerdi buyurularak, bu kişilerin Allah ve Rasûlü'nü iyi tanıyamadıkları açıklanmıştır. H.Yılmaz

Arapçada "fukara" kelimesi, hayati ihtiyaçları için başkalarına bağımlı olan herkesi içerir. Arapça "fukara" kelimesi, fiziksel bir sakatlık, yaşlılık nedeniyle veya geçici olarak fakir düşmüş kimseler, ya da işsizler, yetimler, dullar gibi yardım edildiğinde kendi kendilerini idare edebilecek hale gelen fakirler için kullanılan genel bir terimdir.
Arapçada"Miskin" kelimesi, genelde fakirlerden daha büyük bir sefalet içinde bulunan kimseler için kullanılır. Hz. Peygamber (s.a) müslümanları, özellikle bu tür insanlara, yani hayatlarını sürdürecek ihtiyaçlarını karşılayamayan, çok zor şartlar içinde bulunan, fakat hiç kimseden hiçbir şey istemeyen ve dışardan bakıldığında ihtiyaç sahibi olduğu anlaşılmayan kimselere yardım etmeleri için teşvik etmiştir. Bir hadise göre, Gerçek miskin, kendisini geçindirecek zenginliğe sahip olmayan ve halkça hali bilinmediği için sadaka verilmeyen, kendisi de kalkıp sadaka istemeyen kimsedir. (Sahihayn) Kısacası miskin, fakir düşmüş saygın bir kimsedir.
"...onlar üzerinde çalışan memurlara...", fakir veya muhtaç olsun veya olmasın zekat toplayan, toplanmasına gözcülük eden, hesap tutan ve dağıtılmasına yardım eden kimselerdir. Bu memurların ücreti zekat fonundan ödenir. Ayrıca bunu "Onların mallarından bir miktar sadaka al" ayetiyle birlikte düşünürsek, bu işlerin İslam devletinin görevleri arasında olduğunu anlarız. Bu bağlamda, Hz. Peygamber'in (s.a) toplanılan zekattan pay almayı kendisine ve akrabalarına (Beni Haşim) haram kıldığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle o hiçbir zaman toplama ve dağıtma görevi nedeniyle zekattan pay almamıştır. Beni Haşim'e mensup diğer kimselere gelince, onların da hiçbir ücret almaksızın bu hizmete katılmalarına izin verilmiştir, aksi takdirde onlara bu hizmet de haramdır. Diğer taraftan eğer mal varlıkları belirlenen sınırları aşarsa Beni Haşim ailesinin de zekat vermesi zorunluydu. Fakat hangi şartlar altında olurlarsa olsunlar, onların başkalarından toplanan zekattan pay almaları haramdı.
Bununla birlikte, kendi aileleri içinden toplanan zekattan pay alıp alamayacakları konusunda görüş ayrılığı vardır. İmam Ebu Yusuf, fakir, miskin ve yolcu olduklarında bu zekatı kabul edebileceklerini söyler, fakat fakihlerin çoğu bunun da haram olduğu görüşündedirler.
Zekatın bir kısmı da, onun İslam'a kazanmak amcıyla, İslam'a karşı faaliyetlerde bulunanlara kafirlerin tarafında bulunup müslümanlara yardım edebilecek türde kimselere veya kendilerine maddi yardım yapılmadığı takdirde küfre döneceğinden korkulan yeni müslümanlara (Müellefe-i Kulup) verilebilir. Bu tür insanlara onları İslam'a kazanmak veya boyun eğdirmek ya da en azından onları zararsız düşmanlar haline getirmek için maaş bağlamak veya bir miktar para vermek caizdir. Ganimetlerin ve diğer gelirlerin bir kısmı, gerekirse zekatın da bir kısmı bu insanlara harcanabilir. Böyle durumlarda muhtaç, fakir veya yolcu olup olmama şartları dikkate alınmaz, hatta zekat almayacak denli zengin olanlara dahi pay verilebilir.
Hz. Peygamber'in (s.a) yaşadığı dönemde "kalbleri ısındırılacaklar" adı altında bazı kimselere, harcamalar yapıldığı konusunda görüş birliği vardır, fakat onun ölümünden sonra bu harcamaların kaldırılıp kaldırılmadığı konusunda ihtilaf vardır. İmam Ebu Hanife ve taraftarlarına göre bu uygulama Halife Ömer (r.a) zamanında kaldırılmıştır ve "şimdi bu ad altında bir harcama yapmak caiz değildir." İmam Şafii, kafirlere değil, günahkar müslümanlara bu başlık altında zekattan pay verilebileceğini söyler. Diğer fakihler ise bu tür harcamaların bugün de ihtiyaç duyulduğunda caiz olduğu görüşündedirler.
Hanefiler görüşlerini, Hz. Peygamber'in (s.a) ölümünden sonra meydana gelen bir olaya dayandırırlar. Uyeyne bin Hısın ve Akra' bin Habis, Hz. Ebu Bekir'e gelip kendilerine bir parça toprak vermesini istediler. O da bunun için yazılı bir emir verdi. Onlarda bu emrin onaylanması için bazı sahabelerin şahitliğine başvuruyorlardı. Fakat bu kağıdı Hz. Ömer'e (r.a) götürdüklerinde o, kağıdı onların gözleri önünde yırtıp şöyle dedi: "Evet, o dönemde İslam zayıf olduğu için Peygamber (s.a) kalblerinizi İslam'a ısındırmak üzere size birşeyler veriyordu. Fakat şimdi İslam güçlendi ve sizin gibi insanlara ihtiyacı yok." Bunun üzerine onlar Hz. Ebu Bekir'e gidip "Halife sen misin, yoksa Ömer mi?" diye şikayet ettiler. Fakat Hz. Ebu Bekir bu şikayeti dikkate almadı ve sahabeden hiçbiri de Hz. Ömer'in görüşüne karşı çıkmadı. Hanefiler bu olaydan, Allah'ın lütfu ile müslümanların gücü ve sayısı arttığında ve artık böyle insanların yardımına ihtiyaç kalmadığında, bu harcamalara izin verilmesinin nedeninin de ortadan kalkmış olduğu sonucunu çıkardılar. Onlara göre, bu nedenle sahabeler icmaen bu uygulamayı tamamıyla kaldırmışlardır.
İmam Şafii, Hz. Peygamber'in (s.a) zekattan kafirlere bu başlık altında harcama yaptığını gösteren hiçbir delil olmadığını söyler. Ona göre hadislerde değinilen tüm olaylar, kafirlerin kalblerini İslam'a ısındırmak için yapılan tüm harcamaların zekat fonundan değil, savaş ganimetlerinden yapıldığını göstermektedir.
Bence kalpleri İslam'a ısındırmak için yapılan harcama uygulamasının kıyamet gününe dek kaldırıldığını gösteren hiçbir delil yoktur. Hz. Ömer'in davranışının tamamen doğru olduğunda da şüphe yoktur. Çünkü İslam devleti bu tür bir harcamayı gerekli görmediği zaman ve durumda, İslam dini, "kalbleri ısındırmak" adı altında bir harcama yapmayı zorunlu kılmaz. Diğer taraftan, ne zaman böyle bir ihtiyaç doğsa İslam devletinin bu tür bir harcama yapma yetkisi vardır, çünkü Allah bunun için belirli bir pay ayırmıştır. Hz. Ömer (r.a) ve diğer sahabeler sadece, o dönemde şartlar gerektirmediği için bu tür bir harcamaya ihtiyaç olmadığı konusunda görüş birliğine varmışlardır. Bu olaydan, Kur'an'ın belirli şartlarda İslam'ın hayrı için izin verdiği bir harcamayı, sahabelerin tamamen ortadan kaldırdıkları sonucu çıkarılamaz.
İmam Şafii'nin görüşüne gelince, bu harcamalar başka kaynaklardan karşılanabildiği sürece zekattan bunlara pay ayırmanın caiz olmadığı noktasında isabetli bir görüştür. Fakat bu tür harcamaların zekattan karşılanması gibi bir ihtiyaç doğduğunda, bu bakımdan günahkar müslümanlarla kafirler arasında bir ayırım yapmanın hiçbir anlamı ve sebebi yoktur. Çünkü Kur'an payı, alan kişilerin imanı için değil, İslam'ın o insanların kalbinin kazanılmasına ihtiyacı olduğu ve bu da ancak onlara bir miktar servet verilerek başarılabildiği için ayırmıştır. O halde Kur'an, müminlerin imamına gerekli yer ve zamanda bu amaca ulaşmak için zekatın bir kısmını harcama yetkisi verir. Hz. Peygamber'in (s.a) bu amaçla kafirlere hiçbir zekattan pay vermemiş olması böyle yapmanın haram olduğu anlamına gelmez. O zekat fonundan harcama yapmamıştır, çünkü diğer fonlarda yeteri kadar para mevcuttu. Eğer zekat fonundan kafirlere vermek caiz olmasaydı, o zaman Peygamber (s.a) bunu açıkça yasaklardı.
Zekatın bir kısmı da köleleri özgürlüğe kavuşturmak için iki şekilde sarfedilebilir. Birincisi, efendisi ile belirli bir miktar para ödendiğinde özgür kalmak üzere anlaşma yapan kölenin bu parayı ödemesine yardımcı olunabilir. İkincisi ise İslam devleti kölenin özgürlüğünü satın alıp, daha sonra onu serbest bırakabilir. Birinci yol hakkında görüş birliği (icma) vardır, fakat ikinci yol hakkında ihtilaf vardır. Hz. Ali, Said bin Cübeyr, Leys, Sevri, İbrahim Nehai gibi, Şa'bi, Muhammed bin Sirin, Hanefiler ve Şafiiler bunun caiz olmadığını söylerler. İbni Abbas, Hasan Basri, Malik, Ahmed ve Ebu Sevr ise bu harcamanın caiz olduğu görüşündedirler.
Para kazansın veya kazanmasın, gerçek anlamıyla miskin olsun veya olmasın tüm borçlarını kendi servetinden ödendiğinde fakir düşecek olan borçlulara da zekat fonundan yardım yapılabilir. Bazı fakihlere göre, zekattan yardım yapılamayacak tek borçlu, müsrif kimse veya haram işlerde para harcayarak borca giren kimsedir. Bu tür kimseler ancak tevbe ettiklerinde yardım yapılabilir.
 "Allah yolu", Allah'ı hoşnut eden tüm iyi amelleri kasteden çok genel bir terimdir. İşte bu nedenle bazı fakihler, zekat fonunun her tür iyi iş kullanabileceği görüşündedirler. Fakat gerçek şu ki burada "Allah yolu" terimi Allah yolunda cihad, yani küfre dayalı tüm sistemleri yıkıp yerlerine İslami sistemi kurmak anlamındadır. Önceki alimler de bu görüştedirler. O halde zekat fonu, yapılan askeri seferlerin giderlerini karşılamakta veya askerlerin kişisel ihtiyaçlarını karşılamada başkalarının yardımına muhtaç olup olmaması gözönünde alınmaksızın cihadda gerekli olan silah, techizat, ulaşım araçları ve diğer ihtiyaçlar için harcanabilir. Aynı şekilde, tüm zaman ve enerjilerini cihad için sarfedenlere geçici bir süre için veya sürekli bir maddi yardım yapılabilir.
Evvelki alimler genellikle cihad yerine, "kıtal"le eş anlamlı bir kelime olan "gazve"yi kullandıkları için burada "Allah yolu " tabiri ile ilgili bir yanlış anlama ortaya çıkmıştır. Buradan yola çıkarak onlar, zekatın sadece "kıtal" için harcanabileceği sonucuna varmışlardır. Fakat Allah yolunda cihad, Allah yolunda kıtal etmekten (savaşmaktan) çok daha geniş bir terimdir. Cihad, küfür kelimesinin alçaltılıp Allah'ın kelimesini yüceltmek (ilay-ı kelimetullah) ve İslami hayat tarzını kurmak için harcanan tüm çabaları içeren bir terimdir. Bu çabalar ister ilk etapta Allah'ın mesajını tebliğ etmek şeklinde, isterse son aşamada savaşmak şeklinde olsun farketmez.
Kendi vatanında iken yardıma muhtaç degilse bile yolculara zekattan pay verilebilir.
Bazı Fakihler sadece, günah işlemek amacıyla yola çıkmamış bir yolcuya zekat fonundan yardım yapılabileceği görüşündedirler. Fakat Kur'an'da ve hadislerde bunu kasteden hiçbir şart ve sınırlama yer almamıştır. Bunun yanısıra, İslam'ın temel ilkelerinden, muhtaç bir kimsenin günahlarının, bizi ona yardımdan alıkoymaması gerektiğini öğreniyoruz. Aslında böyle bir yardım, günahkar ve yoldan çıkmış kimselerin ıslah olup doğru yola gelmelerini de sağlayabilir. Çünkü eğer ihtiyaç içindeyken bir destek görürlerse, onlardan nefislerini temizlemeye yönelmeleri beklenebilir. Mevdudi

Bkz. Yukarıda 81. not.  - Yani, zekât'ın toplanması ve yönlendirilmesiyle görevli kimseler. Bu sekiz kategori, zekât'ın harcanabileceği ya da tahsis edilebileceği bütün alanları hulasa etmektedir. “Kalpleri kazanılacak olanlar” deyimiyle, açıktır ki, İslam'ı anlamaya ve belki benimsemeye yatkınlık gösteren ve İslam'a dönmeleri yönünde, dolaylı ya da dolaysız yollarla (yani, İslam öğretisinin en etkin ve doğru biçimde insanlara ulaşması ve yayılması için başvurulması mümkün ve meşru olan her türlü araçla) çaba sarf edilecek olan kimseler kasdedilmektedir. Fi'r-rikâb (“insanları boyunduruklarından kurtarmak için”) terimine gelince, hem savaş esirlerinin hem de kölelerin fidye ödenip kurtarılmalarıyla ilgili olan bu terim için bkz. 2. sure, 146. not. Ğârimûn terimi, iyi niyet ve amaçlarla borçlanıp sonra da kendi hata ve eğrilikleri olmaksızın borcunu ödeyemeyecek duruma düşenleri işaret etmektedir. “Allah uğruna” ya da “Allah yoluna” terimi, İslam'ın yayılıp insanlara ulaşması başta olmak üzere doğru ve maruf amaçlarla yapılan her türlü harcamayı, savaşta ve barışta hak uğruna girişilen her türlü çabayı içine alır. İbnu's-sebîl (“yolda kalmış”) deyiminin anlamı için bkz. 2. sure, 145. not. M.Esed

Daha önce, sadakalar konusunda Rasûlullah'ı eleştiren saygısız, bencil kişiler konu edilip onlara tavsiyelerde bulunulmuştu. Burada ise bu vesileyle, sadakaların kimlere verilmesi gerektiği bildirilmektedir. Buna göre sadakalar; fakirler, miskinler [yoksullar, işsizler], o iş üzerine çalışan görevliler [kamu görevlileri], müellefe-i kulûb [kalpleri İslâm'a ısındırılacaklar], boyunduruktakiler [özgürlüğü olmayan köleler], ağır borç altındakiler, Allah yolundakiler [askerler, öğrenci ve öğretmenler], yolda kalmışlar için harcanmalıdır.
FAKİR
Fakir, “ailesine yetecek kadar malı olmayan, hayatî ihtiyaçları için başkalarına bağımlı olan kimse”dir.
MİSKİN
Miskin, “hareket kabiliyetini kaybetmiş, iş yapma imkân ve fırsatları kalmamış kimse”dir.
Zekâttan köleleri özgürlüğe kavuşturmak için de harcama yapılmalıdır. Bu da, özgürlük sözleşmesi yapan köleye malî destek vermek ya da onu sahibinden satın alıp azat etmek sûretiyle olur.

Borçları nedeniyle kendisi ve ailesi sıkıntıya düşmüş kimselere de zekât fonundan yardım yapılır.
Âyetteki, Allah yolu ifadesi, –Allah yolunda askerliğin, eğitim-öğretimin, tebyîn için yayının önceliği olsa da– “Allah'ı hoşnut eden tüm iyi ameller”i kapsayan genel bir ifadedir.
ÂMİLÎN
Âmilîn, “zekâtı toplamakla görevli kimseler”dir. Bunlar bugün için “kamu personeli” olarak değerlendirilebilir.
MÜELLEFET-İ KULUB
Müellef-i kulub, “İslâm'a ısındırılmak için –zengin dahi olsalar– kendilerine zekât verilecek kimseler”dir. Rasûlullah, zengin kabile reislerine bu amaçla zekâttan para aktarmıştır.
İBNÜ'S-SEBÎL [YOLCU]
İbnü's-sebîl, “elindeki tükenen, memleketinde zengin olsa bile bulunduğu yerde yardıma muhtaç olan yolcu”dur. Bu gibilere de zekât fonundan destek verilir. H.Yılmaz

 

Bak. Bakara suresi 215 ve Rum suresi 38, 39 “  M.Sağ

 

Âyette geçen sadaka kavramı "zekât" anlamına gelmektedir. Âyet: münafıkların sadaka dağıtımında Hz. Peygamber'i ayıplamalarının yersiz olduğunu göstermek için, sadakanın kimlere verilmesi gerektiğini açıklayarak Hz. Peygamber'in kendi arzusuna göre hareket etmediğini açıklamaktadır. Burada zekât kelimesi geçmemekle beraber, zekâtın ne anlama geldiği Bakara sûresinin 83. âyetinde anlatıldı. Sadakadan hare­ket edersek şunu söylemek gerekir. Allah çalışan insanların bazısına farklı şekilde lutufta bulunur. Bunun sebebi Zuhruf sûresinin 32. âyetin­de anlatılacaktır. Farklı maddî nimete sahip olanlar, nimetlerinin şükrünü yerine getirmelidir. Maddî nimetlerin şükrünü yapma yollarından biri de zekât vermektir. Zekât mânasındaki sadaka ihtiyarî olmayıp müslüman zenginlere farzdır. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin dışında iyi sadaka"Zekâtı veriniz" diye Kur'ân'da pek çok emir yer almaktadır. Ayrıca Zâriyât sûresinin 19. âyetinde zekâtın fakirin hakkı olduğu ilân edilmiştir: "Mallarında muhtaç ve yoksullar için bir hak vardır" buyurulmaktadır.

Bu âyetin açıklaması bağlamında Hz. Peygamber sadaka isteyen birine şöyle dedi: "Allah sadakayı sekiz bölüme ayırdı. Sen o bölümler­den birine girersen sana veririm". Âyetin ön­ceki bölümünde bu konuda kimsenin, peygamberin bile hüküm vereme­yeceğine dikkat çekildi.

Şimdi zekâtın verileceği sekiz grup insanı ele alabiliriz.

1. Fakirlere. Ayette geçen fakir kelimesi "yoksul" olarak tercüme edilmektedir. Bu kelimenin üç harfli kalıbı yi fekara kalıbıdır. "Bir yeri kazmak, delmek; bir şeyi kırmak, musibet şiddetli gelmek, malı gitmek, fakir düşmek." Fekıra da "omurgasından şikâyet etmek"; avla ilgili kullanıp  efkara kalıbından alınınca, "avın avcının yanına gelmesi" mânalarına gelmektedir. Fakir kelimesinin "derviş" anlamı da vardır. Bu anlamda fakir, manen kendisini yoksul hisseden demektir. Bu kelime, Kur'ân'da hep yoksul anlamında kullanılmasına rağmen Kıyâme sûresi­nin 25. âyetinde "bel kemiği" mânasına gelmektedir.

Fakirlik kelimesinin lügat mânası ile sosyal mânası arasında sıkı bir bağ vardır. "Delmek, kırmak, musibet" anlamlan ile fakirlik arasın­daki bağlantı şudur: Fakirlik ferdin ve toplumun hayatında bir delik, bir kırılma ve bir musibettir. Allah bu musibetlerin zekât vasıtasıyla tedavi edilmesini istemekte ve emretmektedir.

Fakirlik kavramı ile Allah sadece inanan fakirleri kastetmemektedir. Kelime evrensel mânada kullanılmıştır. Fakirin inananı ve inanma­yanı düşünülmeden kendisine yardım edilmelidir. Çünkü fakirliğin, mil­lîsi, gayri millîsi; dinlisi dinsizi olmaz; yakını ve uzağı olur. Önce ya­kından başlanır en uzak fakirlere kadar gidilir.

2. Miskinlere. Miskin kelimesi "düşkün" anlamına gelmek­tedir. Fakir ile miskin arasındaki fark, fakir çalışarak fakirliğinden kurtu­labilir, ama miskinin bu imkânı yoktur. Miskinin mânası "fakirliğin bir
daha ayrılmayacak kadar kendisinde yerleştiği kimse"dir ve yerde sürü­nen fakir demektir (Beled 90/16).

Başa çıkılamayan fakirlik artınca toplum da miskinleşir. Miskinin bulunduğu toplum bağımsız kalamaz, kültürünü, namusunu, şahsiyetini koruyamaz. Onun için Allah hem fakirlik hem de miskinlikle mücadele edilmesini emretmekte ve bunun bir yolunun da zekât olduğunu bildir­mektedir.

3. Zekâtı toplayan memurlara. Zekâtı toplayan memurların durumu iyi değilse onlara da zekât verilir. Memurlar maaş alamıyorsa, kendileri­ne yardım edilmesi gerekir. Zekât toplama işini yaparken para kazanmak
mümkün değildir. Bundan anlıyoruz ki zekâtı kişiler kendi isteklerine göre dağıtamazlar, devlet zekâtı toplar, âyette belirlenen gruplara verir. Aksi takdirde zekâtı toplayan memur kavramı burada kullanılmazdı.

Zekât gelişigüzel dağıtılmayıp bir disiplin içinde belirlenen insan­lara verilmelidir. Onun içindir ki Yemen'e vali olarak tayin ettiği Muâz'a Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Zekâtı onların zenginlerin­den al, fakirlerine ver!"

Zekâtı niçin devlet toplayıp dağıtacaktır? Bunun iki sebebi oldu­ğunu söyleyebiliriz:

a) Zekâtı veren ile zekâtı alan arasında psikolojik bir alan oluş­maması için. Veren gururlanacak, alan da aşağılık duygusuna kapılacak­tır. Bunu önlemek için kimin zekâtının kime gittiğinin bilinmemesinde yarar vardır.

b) İhtiyaç sahiplerinin kimler olduğunu kişilerin belirlemesi zor­dur. Devletin ihtiyaç sahiplerini tesbit etmesi mümkündür. Zenginlerin çoğu büyük şehirlerde oturduğu için kişisel olarak zekâtı verirlerse, ken­di köşelerinde yaşayan fakirleri bilemeyebilirler. Onun içindir ki devlet zekâtı toplumun katmanlarına daha dengeli bir şekilde dağıtma imkânına sahiptir.

4. Kalpleri kazanılacak olanlara. Müslüman olmayanların kalpleri­ni İslâm'a ısındırmak için verilen zekât bu gruba girmektedir. Müslüman olmayan insanlara ulaştırmak, onların gönüllerini İslâm'a ısındırıp kay­naştırmak için onlara zekât verilebilir. Bundan anlıyoruz ki söz konusu niyetle müslüman olmamış olan müşrik, kâfir ve diğerlerine de zekât verilebilir. Bu konudaki uygulamayı ilk yapan Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Ben, henüz küfürden yeni çıkmış birtakım kimselere, onları (kalpleri İslâm'a) ısındırmak gayesi ile bir şeyler veriyorum". Hadislerde zekât kelimesi geç­memekte, fakat karşılıksız yapılan bir yardımın olduğu anlaşılmaktadır.Âyetin bu grubunu günümüze taşırsak şu neticeyi çıkartabiliriz: Müslümanlar çalışıp zengin olacak, zekât verir hale gelecek ve dinini yaymak için sahip olduğu ekonomik imkânları kullanacak, gerekirse müslüman olmayanlara da zekâtını verecektir. Zekâtı devlet dağıtacağına göre, bu faaliyet aynı zamanda devletin faaliyeti olacaktır. Müslüman olmamış fakat kalbi tevhid inancına yatkın olan insanların kalbini ka­zanmanın bir yolu da, onu ekonomik imkânlardan istifade ettirmektedir. Gönül kazanmanın yollarından biri de budur. Böylece zekâtın eğitici bir yönünün olduğu da ortaya çıkmaktadır.

Maddî bir imkânın, kalplerde oluşturduğu manevî bir oluşuma dikkat çekilmektedir. Maddenin mânaya dönüşümü burada görülmekte­dir. İnancı ne olursa olsun mideye giden gıdanın gönülde bir değişim meydana getireceği gerçeğine işaret eden bu âyet, insan psikolojisini gündeme getirmektedir.

5. Kölelere. İnsanları hürriyetlerine kavuşturmak için yapılacak ya­tırımlara devlet zekât ile katılabilir. İnsanları kölelikten kurtarmak gibi erdemli bir harekete destek çıkmak müslümanın görevidir. i'r-rikâb kelimesinin anlamına "köle ve esirler" girmektedir. Onları hürri­yetlerine kavuşturmak için verilecek fidye zekâttan ödenebilir.Rikâb kelimesinin tekili rakabe olup sözlük mânası "boyun"dur. Fakat aynı zamanda insanın bütün şahsiyetini ifade etmektedir. Fi'r-rikâb mecazî anlamda insanları zincirlerinden kurtarmak mânasına gel­mektedir. Bu durum A'râf sûresinin 157. âyetinde Hz. Peygamber'in görevi olarak gündeme getirilmektedir: "Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zinciri indirir." Hürriyeti elinden alınmış insanlar zincire vurulmamış bile olsa, âyette zincire vurulmuş olarak kabul edilmektedir. Hz. Peygamber'den hürriyetsizliğin zincirinden in­sanların kurtulmasını istenmektedir. Bunun yollarından biri fidye vere­rek onları hürriyetlerine kavuşturmaktır. Onun içindir ki Kur'ân'daki cihad şeklindeki savaş hak ve özgürlüklerin savunulması için yapılan bir faaliyetir. Böyle bir faaliyetin dışında asla kimse esir alınamaz (Enfâl 8/67). Böylece Allah insanlığın hayatında köleliği kaldırma faaliyetini öylesine önemsemiştir ki ona ibadet payesini vermiştir.Savaşta alınan esirleri fidye karşılığında hemen serbest bırakılma­sını emreden Allah, bu eylemle savaşın izlerinin silineceğine dikkat çekmektedir (Muhammed 47/4). Ayrıca köleliği kaldırmak için çeşitli günahların giderilmesi uğruna kefareti aracı kılar (Nisa 4/92; Mâide 5/89; Mücâdele 58/3). Diğer taraftan Hz. Peygamber, köleleri şartsız olarak kölelikten kurtarmanın Allah katında bir müminin yerine getire­ceği en övgüye değer bir eylem olduğunu vurgulamıştır.

6. Borçlulara. Âyetteki "borçlu" kelimesi ğârim olarak geç­mektedir. Bu kelimenin kökü ğarime fiilidir. "Zimmetinde olan şeyi ödemek, ticaretle kullanılınca zarar etmek; bir şeye düşkün olmak";  ğârim "kefil olduğu ve garanti ettiği borcu yüklenen"; ğaram "aşk; devamlı azap, helak" mânalarına gelmektedir. Zeccâc'a göre garm "güç bir şeyi üstlenmek"tir.

Ğaram Kelimesinin Kur'ân'daki Mânaları:

1) Şiddetli azap. "Doğrusu onun azabı pek kor­kunçtur" (Furkân 25/65). Borcun insana ağır bir yük olarak gelmesi ile azabın şiddeti arasında da bir bağlantı vardır.

2) Angarya. "Bedevilerden öylesi vardır ki (Allah yolunda) harcayacağını angarya sayar" (Tevbe 9/98).

3) Borç. Bu anlamda Kur'ân'da çeşitli kalıplarda geçmektedir. Tûr sûresinin 40.  âyetinde   mağram,  Vakıa sûresinin  66.  Âyetinde "borçlu" anlamında muğramün kalıbında geçmektedir: "Doğrusu borç altına girdik." Âyette geçen ğarimin kelimesini Muhammed Esed şöyle açıklamaktadır: İyi niyet ve amaçlarla borçlanıp sonra da kendi hata ve eğrilikleri olmaksızın borcunu ödemeyecek du­rumu düşenlerdir.

"Borcunu ödeyemediğinden manen azap içinde olan, borcun ağır­lığından dolayı kemikleri sızlayan" anlamında ğarm zekât verilecek kadar kötü durumda olmayı ifade etmektedir. Borç İslâm'da o kadar ö-nemlidir ki ödeyemeyene ödemesi için zekât verilmesi şarttır.

Ğârim "borçlu" kelimesi âyette sadece ferdi ifade etmektedir. Ça­lışan işçilerini çıkartabilecek kadar iflâsa doğru giden bir şirket de borçlu kavramının kapsamına girmektedir. Ekonomiye faydası olan bir şirketi batmaktan kurtarmak da devletin görevleri arasında yer almaktadır.

7. Allah yolunda. İslâm dininin, yani Kur'ân'ın yayılıp insanlara ulaşması; doğru ve iyinin öğretilmesi uğruna yapılan harcamaların, insan hak ve özgürlüklerini engelleyenlere karşı verilen mücadele ve fiilen
savaşmakta olanlar için harcananlar Allah yolunda harcama anlamına gelmektedir.

8. Yolda kalmışa. Âyette bu terimin karşılığı "yolun oğlu"dur. "Yolda parasını kaybeden veya parası yetmeyen kimse" mânasına alınan bu terimin kapsamına, bitirilemeyen, yolda kalan herhangi bir proje de
girmektedir. Bu konuda sağlık yatırımlarına, ilâçla ilgili araştırmalara, bilimsel araştırmalara ait başa çıkılamayan problemlerle ilgili projelere zekât verilebilir. Aynı şekilde bu yarım kalmaya mahkûm olan projelere infak da yapılabileceği Bakara sûresinin 177. âyetinde anlatıldı.Âyetin devamında sayılan bu sekiz gruba zekât verilmesi farzdır. Demek ki müslümanın zekâtı verme konusunda seçeneği yoktur. Zekat, Allah'ın, mutlaka yerine getirilmesi gereken yönergesidir. Allah bu em- rini alîm ve hakîm sıfatlarıyla koymuştur. Âyetin sonundaki bu sıfatları dikkate alarak şöyle bir değerlendirme yapabiliriz: Bu emir alîm ve ha­kîm olan Allah'ın damgasını taşımaktadır.Âyetin iniş sebebiyle ilgi kurarak açıklarsak zekât müessesesinden herkes istifade edemeyecektir. Allah kimlerin istifade edeceğini, kimlere verileceğini belirlemiştir. Bir bakıma Allah zekâtın hukukunu yazmıştır. Âyette sıralanan sekiz gruba bakınca, hemen hemen zekâtın her yere verildiğini görmek mümkündür. Kamunun yararına yapılacak olan her şeye zekat uzanmaktadır. B.Bayraklı

Bu, münafıkların Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri suçlamalardan biriydi. Hz. Peygamber (s.a) herkesi dinlediği ve herkesin istediği şeyi söylemesine izin verdiği için onlar bunu hata olarak görürler ve şöyle derlerdi: "O saf bir adam. Herkes ona rahatça yaklaşıp dilediğini söyleyebilir, o da hemen her duyduğuna inanıyor!" O'nun herkesi dinlemesi aslında iyi birşeydi, Fakat münafıklar fakir ve mütevazi müslümanların Hz. Peygamberin (s.a) yanına yaklaşmalarını engelleyebilmek için, bunu sanki kötü bir özellik imiş gibi yaydılar. Münafıklar, bu gerçek müminlerin kendi düzenlerini, kötülüklerini ve düşmanca konuşmalarını gidip Hz. Peygamber'e (s.a) haber vermelerinden hoşlanmıyorlardı. Hz. Peygamber'in (s.a) kendileri gibi "saygın" kimseleri değil de, bu fakir ve basit insanları dinleyip onlara inanmasına çok kızıyorlardı.
Bu suçlamaya verilen cevap iki noktayı ifade etmektedir. Birincisi: "Gerçi Peygamber (s.a) herşeyi dinler, ama sadece hayırlı ve toplum yararına olan şeyleri dikkate alır. Çünkü o kötü ve günah olan şeyleri dinleyen veya bunları teşvik eden bir kimse değildir. İkincisi: "Onun sabırla herbirinizi dinlemesi sizin hayrınızadır. Aksi takdirde sizin Allah yolunda savaştan geri kalabilmek için bahaneler öne sürmenize izin vermezdi. Eğer o sabırlı olmasaydı sizin sahte iman iddialarınızı ve İslam hakkındaki iki yüzlü dileklerinizi dinlemez ve sizi yaptığınız kötülüklerden hesaba çekip Medine'de yaşamanızı imkansız hale getirebilirdi. O halde, onun herkesi dinlemesinin sizin hayrınıza olduğu apaçık bir gerçektir."
Yani, "Siz onun herkesi dinlediği konusunda yanılıyorsunuz. O sadece gerçek müminlere güvenir. Bu nedenle sizin hakkınızda, sadece yalan ve dedikodudan uzak iyi ve güvenilir kimselerin ulaştırdığı haberlere inanır. Onların sizin hakkınızda söyledikleri şeyler doğruydu ve doğru olarak kabul edilmeliydi." Mevdudi

Yani, “duyduğu her şeye inanıyor”. Çoğu müfessir, bununla, münafıkların Hz. Peygamber için, o'nun başkaları hakkında -iyi ya da kötü- kendisine söylenen her şeye inanma eğiliminde olduğu yolundaki iddialarının ifadesi olarak zikredildiğini söylemiştir (karş. Menâr X, 600). Bununla beraber, ortada Hz. Peygamber'in böyle bir eğilim taşıdığını gösteren başka hiçbir tarihsel kayıt olmadığına göre, bizce münafıkların Hz. Peygamber için, “duyduğu her şeye inanıyor” derken, bununla, öteki pek çok inkarcının fikrine katılarak ifade etmek istedikleri şey, o'nun yalnızca sanrı gördüğü, olmayan birtakım sesler işittiği ve yanılarak bunu onlara vahiy olarak yansıttığı görüşüydü. Ayetteki “... şöyle şöyle” diyerek “peygamberi incitiyorlar” ifadesi de olsa olsa Hz. Peygamber'i böyle bir “yanılgı”, böyle bir “kendini-aldatma” içinde görme küstahlığıyla açıklanabilir. Nitekim 74. ayetteki “hakkı inkara varan bir söz söylemiş oldular” ifadesi de bununla ilgilidir. Ezâ fiili, öncelikle, “rahatsız etmek, sıkıntı vermek” ya da fiilî ve maddî acıya varacak ölçüde birini “taciz etmek, incitmek” (zarar) anlamını taşımaktadır. Yukarıdaki anlam akışı içinde bu fiil, daha çok bir aşağılama, alçaltma anlamı yüklenmiş olduğuna göre, yu’zûne sözcüğünün “yerip kınıyorlar” şeklinde aktarılması yerinde olacaktır.  - Yani, vahyi. M.Esed

Lafzen, “Oysa, onların hoşnutluğunu aramalarına en layık olan Allah ve O'nun Elçisi'dir”. Çoğu müfessirin (ve en özlü bir biçimde de Menâr X, 607 vd.'da Reşid Rıza'nın) belirttiği gibi yukarıdaki ifade Allah ile O'nun Rasûlü arasında asla bir eşdeğerlik ya da yanyanalık dile getirmez. En-yurzûhu (“O'nun hoşnutluğunu aramaları”) cümleciğinde, (humâ) değil de (hû) yani, üçüncü tekil şahıs zamiri kullanılması da bunu göstermektedir. Bununla, Kur’an'a has, başka dile kolay çevrilemez kısa ve özlü bir ifade tarzı içinde, insanın bütün çabalarında güdülmeye değer en yüce amacın Allah'ın hoşnutluğunu elde etmek olduğu ve inanmış kimsenin Hz. Peygamber'in rehberliğine bağlanmasının da ancak o'nun Allah'ın mesajını ulaştıran kişi olmasından ileri geldiği anlatılmak istenmiştir. Bu konuda karş. “Rasûle uyan, böyle yapmakla Allah'a uymuş olur” (4:80) yahut, “[Ey Peygamber] de ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun, [böyle yaparsanız] Allah da sizi sevecektir” (3:31). M.Esed

Yüce Tanrı, ikiyüzlülere karşı peygamberi bu Kuran ayeti ile uyarıyor. Ne yazık ki, bu iki yüzlülerin hayatta kalanları ve çocukları, peygamberin vefatından seneler sonra, bu emellerine ulaştılar. Peygamberin kişisel sözlerini ya da onun adına ürettikleri çelişkili rivayetleri dinin kaynağı, kendisini de adeta, dinin kurucu ortağı yaptılar. M.Sağ

Bu âyetlerde de münâfıkların portreleri çizilmektedir: Onlardan bazıları, Peygamber'i inciten ve “O, bir kulaktır [kendisine söylenen her şeyi dinleyip tasdik eden biridir]” diyen kimselerdir. Rasûlullah, herkesi dinlediği ve herkesin istediği şeyi söylemesine izin verdiği için onlar bunu bir hata olarak görür ve bu şekilde itham ederlerdi.
Bunlara, Sizin için bir hayır kulağıdır; Allah'a inanır, mü’minlere inanır ve sizden iman edenlere de bir rahmettir açıklaması yapılarak, Rasûlullah'ın kıymetini bilmeleri istenmekte, sonra da, Ve Allah'ın Elçisi'ni inciten kimseler, acıklı bir azap kendileri için olanlardır buyurularak uyarılmaktadırlar.
Rasûlullah'ın onlara rahmet olması, başta Rasûlullah içlerinde iken Allah'ın kendilerine azap etmeyeceği ilkesidir:
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. İstiğfâr ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfâl/33)
Sonra da Rasûlullah'ın, onların dünya ve âhiret hayatlarını kurtarmak için çalışmasıdır:
Biz seni de ancak, âlemler için bir rahmet olarak/rahmet için gönderdik. (Enbiyâ/107)
Bundan sonra da, Sizi hoşnut etmek için, sizin için Allah'a yemin ederler buyurularak, başka bir kesim tanıtılmakta ve onlar da, Bunlar eğer mü’min iseler Allah'ı ve Elçisi'ni razı etmeleri daha doğrudur denilerek uyarılmaktadırlar.
Buların ardından da Allah ve Rasûlü'ne karşı tavır alanların tümü, Şüphesiz kim Allah ve Elçisi'yle boy ölçüşmeye kalkarsa, şüphesiz onun için içinde ebedî kalanlar olarak cehennem ateşi olduğunu bilmediler mi? İşte bu, en büyük rüsvaylıktır tehdit edilmektedir. H.Yılmaz

Münafıklar, gizli planlarının Kur'anda, kendilerini büyük bir hezimete uğratacak şekilde açığa çıkarılacağından korkuyorlardı. Gerçi Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasulü olduğuna inanmıyorlardı, ama dokuz yıllık tecrübeler onlara, Hz. Peygamber'in (s.a) kendi gizli sırlarını öğrenebildiği doğaüstü güçlere sahip olduğunu ve bunları Kur'an'a yerleştirdiğini göstermişti. (Münafıklar Kur'an'ı, Hz. Peygamber'in (s.a) yazdığına inanıyorlardı.) Mevdudi

Bu ifade belli bir münafık tipini îma ediyor: yani, Allah'ın birliği ve/veya Muhammed (s)'in peygamber olduğu konusunda tam bir iman ve itminan taşımadığı için bu konuları bir kenara bırakıp dünyevî çıkar kaygısıyla inananlardan biriymiş gibi görünmeyi seçen şüpheci ve kararsız tipi (Menâr X, 610.) (Bütün münafıkların, açıkçası bu tipe uyması düşünülemeyeceğine göre, ayetin başında bizim “[bazıları]” sözcüğüyle yaptığımız ilave böylece doğrulanmış görünüyor.) Burada işaret edilen karışık ya da kararsız zihnî tutum, bu tutumu taşıyan kişinin yalnızca toplumsal çevreye karşı gösterdiği ikiyüzlülüğü değil, ister istemez kendine karşı oynamak zorunda kaldığı ikiyüzlü rolü de îma etmektedir: bu durum, böyle kişilerin, “kalplerinde olup biteni bütün gerçeğiyle” görmek ya da kabul etmek konusunda duydukları “isteksizlik” ya da ayette kullanılan deyimle, “tasa” şeklinde kendini gösterir (karş. 56-57. ayetler ve yukarıda ilgili 80. not). Tabii, bu marazî duyguların yanına bir de bu zihinsel karışıklık ya da kararsızlığın, aslında sadece manevî yükümlülüklerden kaçma arzusunu gizleyen bir örtü olduğunu belli belirsiz farkediyor olmanın verdiği ruhsal sıkıntıyı da eklemek gerekir (karş. 2:9 -“Allah'ı ve imana erişenleri aldattıklarını sanıyorlar oysa onlar ancak kendi kendilerini aldatıyorlar”).Yani, içlerindeki gerçeği, kalplerinde sakladıkları şeyi. “Alay” suçlaması, Hz. Peygamber için yaptıkları uygunsuz yakıştırmayla ilgilidir: “O her söze kulak veriyor” (bkz. 61. sure ve yukarıda 86. not). M.Esed

Burada, Hz. Peygamber (s.a) ve sahabe Tebûk gazvesi için hazırlanırken, münafıkların gizli toplantılarında onlarla alay edici tarzda yaptıkları konuşmalar kastedilmektedir. Bu şekilde samimiyetle ve cihada gitmek için hazırlanan müslümanların cesaretini kırmak istiyorlardı. Bu bağlamda hadislerden bir çok şey öğreniyoruz. Örneğin, münafıkların dedikodu yapıp eğlenmek için toplandıkları bir seferde içlerinden biri şöyle dedi: "Sizler, Romalıları Araplar gibi mi sanıyorsunuz? Yakında kendinizi bu "cesur" adamların ipleriyle bağlı bir halde göreceksiniz." Başka biri de şöyle karşılık verdi: "Bağlar herbirinin vücudunu sardıktan sonra yüz kez de sopa yeseler ne kadar iyi olur değil mi?" Bir başkası da Hz. Peygamber'in (s.a) sefer için yaptığı hazırlıkları alaya alarak: Şu adama ve yaptığı hazırlıklara bir bakın! Suriye'deki ve Roma İmparatorluğundaki kaleleri fethedecekmiş" diyordu. Mevdudi

Klasik müfessirlerin çoğu, bu sözlerin, Tebük seferinin güya boşuna olduğu yolunda bazı münafıkların yaptığı alaycı eleştirilerle ilgili olduğu görüşündedirler. Ama anlatımın akışına bakılacak olursa, bizce bu sözler yine, “Her söze kulak veriyor” diyerek Hz. Peygamber'i yerip inciten, yani, o'nu kendi kendini aldatmakla suçlayan kimselerle ilgilidir (61. ayet) ve dolayısıyla “Allah ve O'nun ayetleriyle alay” olgusuyla bağlantılıdır (bkz. bir sonraki cümle). M.Esed

Yani, "Böyle konuşmalardan hoşlanan ve hayatta kendilerine göre ciddi bir şey olmadığı için ciddi konularla dahi alay eden soytarılar affedilebilir. Fakat iman ettiklerini söylemelerine rağmen Rasulü ve onun öğrettiği yolu (dini) gülünç buldukları için bu ciddi konularla kötü niyetle kasten alay eden kimseler de vardır. Bunların gerçek amacı, müslümanları cihada hazırlıktan vazgeçirmek olduğu için, bunlar, soytarılar değil, günahkarlardır. Bu nedenle de asla affedilmezler." Mevdudi

Bkz. yukarıda 89. not.  - Yani, ikiyüzlülüğü bilerek sürdürmek suretiyle (Zemahşerî). Yukarıdaki Kur’ânî cümle, Allah'ın, nihaî yargısında, bir günahkarın kalbinde sakladığı her şeyi hesaba katacağı zayıflıktan, güçsüzlükten ya da kötülüğe karşı bilerek isteyerek duyduğu eğilimden değil de, şüphe ve tereddütlerini çözmekteki içsel güçsüzlüğünden ötürü günah işlemiş bulunan kimseleri ötekilerden ayırmadan yargılamayacağı ya da cezalandırmayacağı yolundaki öğretiyi dile getiriyor (karş. 4:98: “Erkek olsun, kadın ya da çocuk olsun, zayıflar; hiçbir çareye güç yetiremeyenler ve kendilerine doğru yol gösterilmemiş olanlar [veya bulamayanlar] ayrı tutulacaktır”). M.Esed

Bu paragrafta da ilk önce münâfıkların davranışları; Rasûlullah ve mü’minler Tebük seferi için hazırlanırken gizli toplantılarında alaylı konuşmaları ifşa edilmekte ve rûh hâlleri; diken üstünde duruşları, gerçek yüzlerini ve gizli oturumlarını açığa vuran bir âyetin nâzil olmasından çekindikleri bildirilmektedir: Münâfıklar, kalplerindeki şeyleri kendilerine haber verecek bir sûrenin üzerlerine indirilmesinden çekinirler.
Sonra da, Siz, alay edin! Şüphesiz Allah, sizin çekindiğiniz şeyi ortaya çıkarandır buyurularak uyarılmaktadırlar. Münâfıklara sorulduğunda, “Biz sadece dalmıştık, oyun oynuyorduk” diyecekler. Allah'ın, âyetleri ve Elçisi ile alay edip etmedikleri sorulduğunda ise, birtakım mazeretler ileri sürerek özür dileme cihetine gidecekler. Bunların özürleri dikkate alınmayacak, zira “İman ettik” dedikten sonra küfretmişlerdir. Allah bir kısmını affetse bile, günah işleyen kimseler oldukları için onları azaplandıracaktır. H.Yılmaz

 

Bunlar tüm münafıkların ortak özellikleridir. Hepsi de kötülükle meşgul olur ve iyiye düşmandır. Eğer bir kimse kötülük yapmaya niyetlense, münafıklar tüm sempati, tavsiye, teşvik, iyi dilek, övgü ve onaylarını böyle bir kimseye tahsis ederler. Bu kötülüğün işlenmesinde elbirliği yaparlar, başkalarını da bunda rol almaya ikna ederler ve bu işi yapanı her yönden gösterirler. Diğer taraftan eğer bir kimse bir iyilik yapmaya niyetlense, bunu duyduklarında şok olurlar, çünkü bu kalblerine acı verir, hatta onlar böyle bir işe niyetlenilmesinden bile hoşlanmazlar. Bir kimsenin bu iyiliğe yardımcı olmak istediğini gördüklerinde çok rahatsız olurlar ve onu vazgeçirtmek için ellerinden geleni yaparlar. Eğer o kimse vazgeçmezse (yardım etmeyi) başaramamasını dilerler. Tüm münafıkların şu ortak özelliği de vardır: Cimri olsun, cömert olsun hiçbir münafık hayırlı bir gaye için harcama yapmaz. Servetleri ya biriktirip stoklamak yada kötü yollara harcamak içindir. Aslında münafıklar, kötü yollar için cömertçe büyük miktarlarda paralar harcarlar, fakat hayırlı işler için zerre kadar bile harcama yapmak istemezler. Mevdudi

Yani, onların davranışları -en azından etki ya da sonucu bakımından- müminden beklenenin tam tersidir (karş. 3:104, 110 ve 114; 9:71, 112 ve 22:41).Öyle görünüyor ki bu ve bunu izleyen ayetler, ikiyüzlülüğü içsel korku ve tasalardan, zihinsel bulanıklıklardan, karışıklıklardan ileri gelen kimseleri değil de, önceki ayetin son cümlesinde sözü geçen bilinçli münafıkları/ikiyüzlüleri işaret ediyor. M.Esed

Bir önceki ayette münafıklardan üçüncü şahıs olarak bahsedilmişti. Bu ayette ise onlara direkt olarak (ikinci şahıs) hitap edilmektedir. Mevdudi

Bu 67. ayette geçen ve münafıkların hepsinin yapı olarak gerçekte “aynı türden/aynı yapıda” (ba‘zuhum min ba‘z ) kimseler olduğuna işaret eden ifadeye ilişkin bir atıftır.Zımnen, “tevbe edip bu yoldan dönmedikçe sizin de başınıza gelecek olan budur”. M.Esed

Münafıklardan yine üçüncü şahıs olarak bahsediliyor.
Bu ifade ile Hz. Lut'un kavminin helak olduğu yerleşim bölgesine telmihte bulunuluyor.
"Onlar kendi kendilerine zulmettiler". Çünkü helak oluşlarından kendileri sorumlu idi. Allah'ın onlara bir düşmanlığı ve onları helak etme gibi bir isteği yoktu. Aslında onlar helak olmalarına yol açan hayat tarzını kendileri seçmişlerdi. Oysa Allah, Rasuller göndermek suretiyle onlara düşünme, anlama ve kendilerini düzeltme fırsatları vermiş ve hem kurtuluşa, hem de helake götüren yolları onların gözleri önüne sermişti. Fakat onlar gidişatlarını düzeltmeleri için kendilerine verilen fırsatlardan yararlanmadıkları ve kendilerini felakete sürükleyen yolları izlemekte ısrar ettikleri için, kaçınılmaz bir şekilde bekledikleri sona ulaşmışlardır. Bu korkunç son, Allah'ın onlara zulmetmesi nedeniyle değil, bilakis onların kendi kötü amelleri nedeniyle başlarına gelmiştir. Mevdudi

Yani, Hz. Lût kavminin iki şehri Sodom ve Gomore'nin başına gelenleri (bkz. 7:80-84 ve 11:69-83). Hz. Nûh toplumunun, ‘Âd ve Semûd'un ve Medyen (Eski Ahid'de geçen ismiyle Midian) halkının başına gelen felaketlerle ilgili atıflar Kur’an'ın muhtelif surelerinde yer almaktadır; bunlar için bkz. özellikle: 7:59-79 ve 85-93 ve ilgili notlar. Hz. İbrahim toplumuna ilişkin atfın, o'nun tebliğ ettiği tevhid inancına karşı çıkan Babillilerle ve onların ilk imparatorluklarının M.Ö. 1100 dolaylarında Asurlular tarafından yıkılmasıyla ilgili olduğu anlaşılıyor. M.Esed

Bu âyetlerde münâfıklar tanıtılmakta; kadınıyla erkeğiyle birbirinin aynısı oldukları, kötülüğü emredip iyilikten sakındırdıkları, ellerini sıkı tuttukları [cimrilik ettikleri], Allah'ı terk ettikleri, buna mukabil Allah'ın da onları terk ettiği, fâsık oldukları, Allah'ın kadın ve erkeğiyle münâfık ve inkârcılara, içinde temelli kalacakları cehennem ateşini vaat ettiği, onun onlara yeteceği, Allah'ın onlara lânet ettiği ve onlar için kalıcı bir azap olduğu bildirilmektedir.
Onların dünyadaki durumları ve âhirette karşılaşacakları âkıbetleri açıklandıktan sonra, onlar doğrudan muhatap alınarak, Siz de tıpkı kendinizden önceki, sizden daha güçlü, kuvvetli, mal ve evlatça sizden daha varlıklı ve de paylarına düşen kadar yararlanan kimseler gibisiniz. İşte siz de sizden öncekiler paylarına düşen kadarıyla nasıl yararlanmak istedilerse siz de onlar gibi payınıza düşen kadarıyla yararlanmak istediniz. Siz de dalanlar gibi daldınız denilerek uyarılmış, sonra da ibret almaları için tüm insanlara, İşte bunların, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitti ve işte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. Onlara, kendilerinden önceki kişilerin; Nûh'un kavmi'nin, Âd'ın, Semûd'un, İbrâhîm'in kavmi'nin, Medyen ashâbı'nın ve mü’tefikelerin [alt-üst olmuş kentlerin] haberi gelmedi mi? Onlara elçileri açık delillerle gelmişlerdi. Ve sonra Allah, onlara zulmeden değildi. Velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı denilerek onlarla ilgili bilgi verilmiştir. H.Yılmaz

 

Münafıklarla (67. ayet), gerçek mü'minlerin (71. ayet) özellikleri arasındaki karşıtlık, dış görünüşte İslam'a iman ve itaat bakımından ikisi arasında benzerlik olmasına rağmen, birbirlerinden tamamen farklı olduklarını göstermektedir. Farklılık, ahlaklarında, davranış, alışkanlık, tavır ve düşünce şekillerindedir. Bir tarafta, İslam'a inandıklarını söylemekten hiç bıkmayan, fakat samimi imandan yoksun olan ve davranışları inancını yalancı çıkaran münafıklar vardır. Bunlar, üstündeki etikette "misk" yazan, fakat içinde hem görüntüsünden hem de yaydığı kokudan inek pisliği olduğu her yönden, görünüşü, kokusu ve diğer özellikleri ile ispatlanan şişelere benzerler. Diğer tarafta ise, içinde misk olan ve misk olduğu her yönden, görünüşü, kokusu ve diğer özellikleri ile ispatlanan şişelere benzeyen gerçek mü'minler vardır. Gerçi dıştaki İslam etiketi münafıklarla müslümanları bir tek İslam toplumu yapar, ama ikiyüzlülerin özellikleri gerçek müslümanlardan o kadar farklıdır ki, bu ikisi aslında iki ayrı toplum oluşturur. Kadın, erkek münafıklar, benzer özelliklere sahip diğer kimselerle birlikte ayrı bir toplum oluştururlar. Bunların hepsi Allah'tan gafildirler, kötü işlerle meşgul olup, hayırlı işlerden yüzçevirirler ve asla gerçek mü'minlerle işbirliği yapmazlar; kısacası bunlar birbirlerinin dostudurlar, kendilerini İslam toplumundan saymazlar ve kendilerine özgü bir grup oluştururlar. Bunların aksine kadın, erkek, gerçek mü'minler bir tek toplum oluştururlar. Hepsi de hayırlı işlerle meşgul olup kötülükten nefret ederler, gece gündüz Allah'ı zikrederler ve O'nu anmaksızın geçen bir hayat düşünmezler, Allah yolunda harcarken çok cömerttirler, hiçbir şart ve kayıt tanımaksızın Allah'a ve Rasulüne itaat ederler. Bu ortak özellikler onları münafıklardan ayırır, onları tek bir toplum haline getirir ve birbirinin dostu kılar. Mevdudi

Yahut: “birbirlerinin koruyucusu [veya “hâmîsi ve koruyucusu]durlar.” Bununla birlikte, burada müminler, 67. ayette “aynı türden/aynı yapıda” olduklarından söz edilen münafıklara tezat olarak konduklarına göre, velî (çoğulu evliyâ’) teriminin, “birbirine dost, yakın” sözcükleriyle ifade edilebilecek birincil anlamıyla aktarılması daha yerinde olacaktır. M.Esed

İbranice'de “neşe/mutluluk” anlamına gelen edên sözcüğüyle akraba olduğu anlaşılan ‘adn sözcüğüne burada verilen karşılık için, terimin Kur’ânî vahyin nüzul sırasına göre ilk defa geçtiği 38:50 ile ilgili olarak verilen açıklayıcı 45. nota bkz. M.Esed

Münâfıkların durumunun beyân edilmesinden sonra karşıtlık metodu çerçevesinde gerçek mü’minlerle ilgili de açıklamalar yapılmaktadır: İnanan erkekler ve inanan kadınlar; bunların bazısı bazılarının velîleridirler. Bunlar ma‘rûfu emrederler, münkerden vaz geçirirler, salâtı ikâme ederler, zekâtı verirler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat ederler. İşte bunlar; Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir. Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde hoş meskenler vaat etti. Allah'ın rızası ise daha büyüktür. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir. H.Yılmaz

Buradan itibaren, Tebûk gazvesinden sonra gönderilen üçüncü bölüm yer almaktadır.
Bu emir, münafıklara karşı uygulanan politikadaki değişikliği belirlemektedir. Bu zamana kadar iki sebep yüzünden onlara yumuşak davranılıyordu. Birincisi müslümanlar, harici düşmanların yanısıra bir de iç çatışma riskini göğüsleyebilecek denli güçlü değillerdi. İkinci sebep ise, şüphe ve tereddütlere kapılan kimselere iman ve inanç sahibi olabilmeleri için gerekli zaman ve mühleti vermekti. Fakat artık bir politika değişikliğinin zamanı gelmişti. Tüm Arabistan'a boyun eğdirilmişti ve dış düşmanlarla sert bir çatışma başlamak üzereydi. Bu nedenle iç düşmanların, dış düşmanlarla işbirliği yapıp müslümanlar için bir iç tehlike oluşturmamaları için yok edilmeleri gerekiyordu. Ve şimdi onları baskı altına almak mümkündü. İkinci sebebe gelince, münafıklara doğru yolu gözleme, düşünme ve denemeleri için dokuz yıllık bir süre verilmişti. Onlar da bir "hayır" olsaydı bu süreden yararlanırlardı.
Bu nedenle onlara daha fazla yumuşaklık gösterilmesi için hiçbir sebep yoktu. İşte bu yüzden Allah müslümanlara, münafıkları kafirlerle aynı seviyede tutmalarını, onlara karşı cihada başlamalarını ve onlara karşı uyguladıkları yumuşaklık politikasından vazgeçip sert ve katı bir politika uygulamalarını emretmektedir.
Bu bağlamda ayetin müslümanlara, münafıklarla savaşmayı emrettiğine dikkat edilmelidir. Burada sadece o zamana dek uygulanan yumuşak politikaya bir son verilmesi istenmektedir. Bu ayet münafıkların artık İslam toplumunun bir parçası ve bölümü olarak kabul edilmemesini, onlara yönetimde söz hakkı tanınmamasını ve ikiyüzlülüklerini yaymamaları için hiçbir meselede onlara danışılmamasını emretmektedir. Bu yeni politika, gerçek mü'minlerin, münafıkça bir davranış ve tutumda bulunan ve herhangi bir şekilde Allah ve Rasulüne bağlı olmadıklarını ve gerçek müslüman sayılmadıklarını gösteren herkesi teşhir etmelerini gerektirmektedir. Bu münafıklardan her biri, artık İslam toplumunda şerefli ve saygın bir konuma sahip olmamaları için açıktan eleştirilip uyarılmaktadır. Münafıklar toplumsal boykota tabi tutulmalı ve toplumla ilgili istişare meclislerinden uzaklaştırılmalıdırlar, saygın mevki ve memuriyetlerinin kapıları yüzlerine kapanmalı ve topluluklarda onlara hor bakılmalıdır. Kısacası her müslüman davranışlarıyla, İslam toplumunda bir münafığın saygın, şerefli ve güvenilir bir yeri olmayacağını göstermelidir. Bunun yanısıra eğer münafıklardan biri ihanet suçu işlemişse, onun suçuna göz yumulamaz ve affedilemez de; tam aksine bir mahkemede yargılanıp hakettiği cezayı almalıdır.
Bu emire, indirildiği dönemde çok acil ihtiyaç vardı. İslam toplumunu düşüş ve gerileyişten korumak için, birlik ve bütünlüğü tehdit eden tüm iç tehlikeler bertaraf edilmeliydi. Çünkü münafıkları ve hainleri besleyen, iç düşmanların onurlu bir şekilde ve güvenle yaşamalarına izin veren bir toplum, kaçınılmaz olarak ahlaki çöküşe ve nihai yokoluşa mahkum olur. Münafıklık bir vebadır ve münafık da veba mikrobunu taşıyıp etrafa yayan faredir. Bu nedenle ona toplum içinde hareket özgürlüğü tanımak, topluluktaki herkesi münafıklık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir. Aynı şekilde bir münafığa şerefli ve saygın bir konum vermek, başkalarını da münafıklık ve ihanete teşvik etmek demektir; çünkü bu, toplumda samimiyet ve gerçek imanın geçerli değer ölçüsü olmadığını gösterir. Böyle bir toplumda bir kimse sadece müslüman olduğunu diliyle söyleyip, diğer taraftan ihanet ve ikiyüzlülükle uğraşacağı halde rahatça yaşayıp toplumda iyi bir yer edinebilir. Hz. Peygamber'de (s.a) aynı şeyi üzülerek ifade etmiştir. "Kim İslam'a aykırı bid'atler çıkaran kimselere saygı gösterip yüceltirse, aslında İslam'ın temel yapısının yıkılmasına yardım etmiş olur." Mevdudi

Yani, “temel ilkelerden asla taviz verme, onlarla uzlaşma”. Cehede (doğru yolda ya da haklı sebeplere dayanarak yılmadan savaşmak, uğraşmak) fiilinin anlamı için bkz. 4. sure, 122. not. Câhid formundaki emir, açıktır ki, burada daha çok soyut ve manevî çağrışımıyla yüklü olup, önceki bölümde sözü geçen her türden münafıklar da dahil küfrünü saklamayan kafirlere ve kararsızlara yönelmiş her türlü ikna ve inandırma ya da irşad çabasını işaret etmektedir. Buyruk ilk ağızda her ne kadar Hz. Peygamber'e yöneltilmiş ise de, zımnen bütün müminlere hitab ettiği aşikardır. M.Esed

Onların söyledikleri "küfür sözü"nün ne olduğunu kesin bir şekilde bilemiyoruz. Fakat o dönemde münafıkların söyledikleri küfür sözlerine değinen birçok hadisler vardır. Mesela, bir münafığın akrabası olan genç bir müslümanla konuşurken şöyle dediği rivayet edilir: "Eğer bu adamın (Hz. Muhammed (s.a) bütün söyledikleri doğru ise, o zaman biz eşeklerden de beteriz." Başka bir hadiste de Tebûk seferi sırasında Hz. Peygamber'in (s.a) develerinden biri kaybolup müslümanlar onu aramaya çıktıklarında münafıkların bu olayı alaya alıp birbirlerine şöyle diyerek eğlendikleri rivayet edilir "(Şu adamın peygamberliğine bakın) Gökten haberler alıyor, fakat devesinin nerede olduğunu bilmiyor!".
Burada münafıkların Tebûk seferi sırasında kurdukları tuzaklar kastedilmektedir. Dönüş sırasında münafıklar Hz. Peygamber'i (s.a) geceleyin bir tepe üzerinden geçerken bir çukura itip düşürmeyi planladılar. Hz. Peygamber (s.a) bu planı haber aldı ve kendisi Ammar b. Yasir ve Huzeyfe bin Yeman ile kısa yoldan, yani tepelerin üzerinden giderken ordunun tepelerin çevresindeki uzun yolu takip etmesini emretti. Yolda giderken yüzleri örtülü bir düzine kadar münafığın kendilerini takip ettiğini gördüler. Bunun üzerine Huzeyfe (r.a), develerini uzaklaştırabilmek için onlara doğru ilerledi. Fakat münafıklar onun kendilerine yaklaştığını görünce dehşete düştüler ve tanınmamak için kaçmaya başladılar.
Münafıkların yaptığı diğer plan ise, İslam ordusu hakkında "kötü haberler" duyulur duyulmaz Abdullah ibn Ubey'in Medine'de kral ilan edilmesiydi. Çünkü onlar Hz. Peygamber (s.a) ve ashabının asla büyük Roma İmparatorluğu karşısında dayanamayacağını düşünüyorlardı.
Burada, Medineli münafıkları utandırmak için imalı bir ifade yer almıştır ve Medine halkının zenginliğine işaret edilmektedir. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce Medine yüksek bir konuma sahip değildi. Fakat dokuz yıl kadar kısa bir süre içinde Hz. Peygamber'in (s.a) o şehirde ikameti ve gerçek müslümanlar olan Ensar'ın fedakarlıkları nedeniyle bu küçük şehir tüm Arabistan'ın başşehri oldu. Bunun sonucunda, eskiden köylü olan Evs ve Hazreçliler İslam devletinin "büyükleri" haline geldiler ve gerek savaş ganimetleri şeklinde gerekse hareketli ticaret hayatı nedeniyle Medine'ye servet akmaya başladı. Bu ayette münafıklar, Peygamber'e (s.a) şükranda bulunmak yerine, onlara sadece zenginlik getirmek gibi bir suçu olduğu için onu kıskandıkları ve haset ettikleri için tenkid edilmektedirler. Mevdudi

Bkz. yukarıda 61. ayetin ilk cümlesi ve ilgili 86. not. Vahiy konusunda Hz. Peygamber'in bir yanılgı, bir kendini aldatma hali içinde olduğu yolundaki iddia, doğal olarak o'na vahyedilen şeyi, yani Kur’an'ın muhtevasını, ortaya koyduğu öğretiyi inkar etmekle aynı şeydir.Lafzen, “ulaşmaya güç yetiremeyecekleri bir şey peşindeydiler”. Klasik müfessirler buradaki ifadeyi, bazı münafıkların, Tebük seferi sırasında Hz. Peygamber'i öldürmek için giriştikleri başarısız bir suikast eylemine işaret olarak yorumlamaktadırlar. Ama yine de biz, bu tarihsel açıklamanın doğruluğunu ya da geçerliliğini tartışmadan inanıyoruz ki yukarıdaki ifade, çok daha derin bir anlama işaret etmekte ve kişinin, insan hayatının anlam ve amacı hakkında müsbet bir inanç -ki böyle bir inanca, üstün erdem ve duyarlıklarla donanmış kişilere yani, peygamberlere indirilen vahiy yardımıyla ulaşılabilir- sahibi olmadan içsel bir huzura, manevî yetkinliğe ulaşamayacağı gerçeğini dile getirmektedir. (İlahî vahyin, böyle bir bilgilenmenin, böyle bir aydınlanmanın biricik kaynağı olduğuna işaret eden dolaylı bir ifade 96:5'de karşımıza çıkmaktadır ki bu Hz. Peygamber'e vahyolunan ilk Kur’ânî pasaj içindedir.) Bu itibarla, “Allah'a teslim olmak” konusunda gösterdikleri kararsız istekle, Hz. Peygamber'in kendilerine teklif ettiği rehberliğe itibar etmek konusundaki isteksizlikleri arasında bocalayan, kendilerini tüketip duran münafıklar, böyle yapmakla, “ulaşamayacakları bir amaç güdüyorlardı”.Yani, Kur’an'ın manevî rehberliğinin ve onun ahlakî ve toplumsal ilke ve öğretilerine bağlılığın sağlayacağı maddî ve toplumsal refahtan başka. Yukarıdaki ifade, münafıkların, Hz. Peygamber'e bağlılıkta gösterdikleri isteksizliğin, o'nda ve o'nun tebliğ ettiğinde bu bakımlardan bulabildikleri hata ya da eksikliklerden ötürü değil de, bu dinin onlara sağlayabileceği maddî manevî nimet ve erdemlere karşı nankör ve liyakatsiz olmalarından ileri geldiğini işaret ediyor. (Vahyine önayak olan tarihsel neden ya da olaylardan ötürü bu ayetin büyük bir kısmı geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olsa da, dile getirdiği ahlakî boyut ya da öğretinin zamanla kayıtlı olmadığı ortadadır.) M.Esed

Bu da münafıkların 74. ayette eleştirilmelerine neden olan nankörlüğe bir örnektir.
Münafıklar, Allah kendilerini bol ihsanından verdiğinde sadaka olarak infak etmek üzere verdikleri sözden döndüler. Bu da onların müzmin günahkar olduklarını, yaptıkları anlaşmalara aldırmadıklarını, cimri olduklarını ve uyacakları hiçbir ahlak kuralına sahip olmadıklarını gösterir. Mevdudi

Lafzen, “Allah da onlara, O'nunla karşılaşacakları güne kadar kalplerinde (taşıyacakları) bir nifak ile karşılık verir” (a‘kabehum). (Burada, “O'nunla karşılaşacakları gün”den kasıt Kıyamet Günü'dür.) Bu açıklamasıyla Kur’an, belli bir tip insanda, “nifak” ya da “ikiyüzlülük” olarak tanımlanan zihnî tutumun dünyevî zenginliklere karşı duyulan aşırı tutkudan kaynaklandığını vurgulamaktadır; bunun tersi pek mümkün değildir; yani nifakın bir sonuç değil de sebeb olduğunu söylemek mantıken pek doğru olmayacaktır (keza bkz. 29:11 ve ilgili 7. not). Bu konuda karş. Ebû Hureyre'nin Hz. Peygamber'den rivayet ettiği: “Münafığın alameti üçtür: konuştuğu zaman yalan söyler; söz verdiği zaman sözünden döner ve kendisine güvenildiği (bir şey, bir iş, bir sır emanet edildiği) zaman ihanet eder” Hadisi. (Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Neseî; Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Neseî, İbni Mâce ve İbni Hanbel Abdullah b. ‘Amr'dan benzer içerikli hadis metinleri nakletmişlerdir.)Yani, yeminleri bozmak için bahane arayarak kendi kendilerine karşı yalan söylemeleri, kendi kendilerini aldatmaları yüzündendir. M.Esed

Burada, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferi için maddi yardım isteğinde bulunduğu zaman münafıkların takındığı cimrice tavır kastedilmektedir. Münafıklardan zengin olanlar, kendileri bir katkıda bulunmadıkları gibi kendi imkanları dahilinde cömertçe yardımlarla katkıda bulunan samimi müslümanlarla da alay etmeye başladılar. Zengin bir müslüman büyük bir katkıda bulunduğunda onu gösteriş yapmakla suçluyorlardı. Diğer taraftan fakir bir müslüman, ailesinin ihtiyaçlarından fedakarlık yapıp ayırdığı veya çalışıp çabalayıp biriktirdiği az miktarda bir sadaka getirdiğinde alay ederek: "Şuna bakın hele; işte Roma İmparatorluğunun kalelerini fethetmeye yarayacak para!" diyorlardı. Mevdudi

Bizim burada sadakât terimine karşılık olarak kullandığımız “Allah yolunda verilen şeyler” ifadesi için bkz. yukarıda 81. not.Medine'de münafıkların, Kur’an'ın “Allah için vermeleri gerekir” talimatı uyarınca müminlerin, cemaatin imamı olarak Hz. Peygamber'e getirdikleri şeyleri (sadakaları) küçümseyip alay konusu yaptıklarına dair pek çok sahih rivayet vardır. Sözgelimi, sahâbîlerden Ebû Mes‘ûd'un bu konuda şöyle dediği nakledilmiştir: “Biri biraz fazla bir şeyler takdim etse, [bu ikiyüzlüler] hemen: ‘sadece göze girmek, insanlar tarafından övülmek istiyor’ derlerdi; biri de mütevazi bir şeyler [biraz hurma yahut hububat] getirirse bu sefer de, ‘Allah'ın böyle bir sadakaya ihtiyacı yok’ derlerdi”. (Buhârî, Müslim ve öteki Hadis derlemelerinde benzer başka rivayetler). Yukarıdaki ayet, hiç kuşkusuz yalnızca tarihî örneklere işaretle kalmıyor; kendi art niyetli, içtenliksiz ruh durumunu başka insanlara da yansıtan münafık insanın seciyesini, bakış açısını da sergiliyor.Lafzen, “Allah da onları küçümseyecektir”. Kur’an'da sık sık başvurulan bir mukabele üslubu. Burada Allah'ın onlarla alay edeceği değil, onların alaylarının bir karşılığı olarak kendilerini cezalandıracağı, azaplandıracağı anlatılmak istenmektedir (örn. 2:15). M.Esed

Bu âyetlerde Allah, Elçisi'ne, kâfir ve münâfıklarla cihad etmesini ve cihadı sürdürmesini emretmekte ve onların değişmez tutumları ile ilgili daha detaylı bilgiler vermektedir: Ey Peygamber! İnkârcılar ve münâfıklar ile cihad et. Ve onlara karşı sert ol. Onların barınma yerleri de cehennemdir. Ve o, ne kötü bir oluş yeridir. Onlar, söylemediklerine, Allah'a yemin ederler. Hâlbuki onlar, o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâmlaşmalarından sonra da kâfir oldular. Ve nail olamadıkları şeyleri çok istediler. Onlar, sadece, Allah'ın ve Elçisi'nin onları [mü’minleri] O'nun [Allah'ın] lütfundan zenginleştirmiş olmasından kinlendiler. Artık, eğer tevbe ederlerse kendileri için hayırlı olur. Eğer geri dururlarsa da Allah onları dünyada ve âhirette çok acıklı bir azap ile azaplandıracaktır. Yeryüzünde onlar için bir velî ve iyi bir yardımcı da yoktur. Ve onlardan bazıları, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız” diye Allah'a söz veren kimselerdir. Sonra, ne zaman ki Allah, onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar. Sonunda Allah'a vaat ettikleri şeylerde sözlerini tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da Kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalplerinde sürüp gidecek bir münâfıklık yerleştirerek onları cezalandırdı. Şüphesiz onlar; mü’minlerden, sadakalardan kendi gönülleriyle bağışta bulunanlara ve güçlerinin yettiğinden fazlasını bulamayanlara dil uzatan, sonra da onlarla alay eden kimseler, Allah'ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah'ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi? Allah, onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için çok acıklı bir azap vardır.
Bu paragrafın sebeb-i nüzûlüne dair kaynaklarda şu bilgiler nakledilmektedir:
Yüce Allah'ın, Söylemediler diye Allah'a yemin ederler diye başlayan âyet-i kerîmesinin, el-Culâs b. Suveyd b. es-Sâbit ile Vedia b. Sâbit hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Bunlar, Peygamber (s.a) hakkında ileri-geri konuşmuş ve, “Allah'a andolsun eğer Muhammed bizim efendilerimiz ve hayırlılarımız olan diğer kardeşlerimiz hakkında söylediklerinde doğru ise, hiç şüphesiz biz de eşeklerden daha kötüyüz” demişlerdi. Âmir b. Kays kendisine, “Evet, Allah'a yemin ederim Muhammed hem doğrudur, hem doğruluğu tasdik edilmiştir. Şüphe yok ki sen de eşekten daha kötü bir durumdasın” diyerek bunu Peygamber'e (s.a) bildirir. el-Culâs, gelip Peygamber'in (s.a) minberi yanı başında Âmir'in gerçekten yalancı olduğuna dair yemin etti, Âmir ise el Culâs'ın bu sözü gerçekten söylediğine yemin etti ve, “Allahım! Doğru söyleyen Peygamberi'ne (bu hususta) bir şeyler bildir” diye dua etmesi üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Yüce Allah'ın, İçlerinden kimi de Allah'a şöyle söz vermişti... ile ilgili olarakKatâde şöyle demektedir: Burada sözü edilen kişi Ensâr'dan birisidir. O şöyle demişti: “Allah bana rızık olarak bir şeyler verecek olursa, hiç şüphesiz ondaki Allah hakkını ödeyeceğim ve tasaddukta bulunacağım.” Allah ona bu dediği şeyi verince, bu sefer Kitab-ı Kerîminde size okunan bu buyruklarda belirtilen işleri yaptı. O bakımdan yalan söylemekten kaçının. Çünkü yalan günahkârlığa götürür. Ali b. Yezîd, el-Kâsım'dan, o, Ebû Umâme el-Bâhilî'den rivâyet ettiğine göre Sa‘lebe b. Hatıb el-Ensârî Peygamber'e (s.a) dedi ki: “Allah'a dua et de bana mal rızık versin, ihsan etsin.” Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Yapma ey Sa‘lebe! Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, (şükrünün) altından kalkamayacağın çok (mal)dan hayırlıdır.” İkinci bir defa gelerek yine Peygamber'e isteğini tekrarlayınca, Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: “Allah'ın Peygamberi gibi olmaya razı değil misin? Ben, dağların benimle birlikte altın olup yol almasını isteyecek olsam, hiç şüphesiz öylece yol alırlardı.” Sa‘lebe şöyle dedi: “Seni hakk ile gönderen adına yemin ederim ki, eğer sen Allah'a dua edip de O da rızık olarak bana mal ihsan edecek olursa, hiç şüphesiz her hakk sahibine hakkını vereceğim.” Bunun üzerine Peygamber (s.a) ona dua etti, O da koyun satın aldı. Solucan ve kurtların çoğalması gibi çoğaldılar. Medîne ona dar geldi. Bu sefer Medîne'nin dışına çıktı, Medîne vâdilerinden birisine yerleşti. Artık sadece öğle ve ikindi namazlarını cemaatle kılabiliyordu. Diğerlerini ise terk etti. Zamanla koyunları daha bir artıp çoğaldı, bu sefer Peygamber ve cemaati –Cuma namazı müstesna– büsbütün terk etti. Koyunları artmaya devam etti, nihâyet Cuma'yı da terk etti. Bu sefer, Rasûlullah (s.a) üç defa, “Yazıklar sana ey Sa‘lebe” buyurdu. Daha sonra yüce Allah'ın, Matlarından bir sadaka al ki... (Tevbe/103) âyeti nâzil oldu.Peygamber (s.a) da zekât toplamak üzere iki kişiyi gönderdi. Onlara, “Sa‘lebe'ye ve –Süleymoğulları'ndan bir adamın adını vererek– filana uğrayın ve onların sadakalarını [zekâtlarını] alın” dedi. Bu iki görevli Sa‘lebe'ye gittiler. Ona, Rasûlullah'ın (s.a) gönderdiği mektubu okuttular. Bunun üzerine o, “Bu ancak cizyenin bir benzeridir. İşinizi gidin görün, bitirdikten sonra bana uğrayın” dedi... ve hadisin geri kalan bölümünü zikretti. Bu ise bilinen ünlü bir olaydır.
Bil ki bu âyet, bir grup münâfığın, birtakım yanlış ve hata olan şeyler söylediklerine ve fakat onlara, “Siz, şöyle şöyle söylemişsiniz” denildiğinde, korkup böyle söylemediklerine dair yemin ettiklerine delalet etmektedir. Müfessirler, bu âyetin nüzûl sebebi olarak şunları ileri sürmüşlerdir:
1) Rivâyet olunduğuna göre Hz. Peygamber, Tebük gazvesi'nde iki ay geçirdi. Bu arada kendisine Kur’ân âyetleri nâzil oluyor ve savaşa katılmayan münâfıkları ayıplıyordu. Bu sırada, Cülâs ibn Süveyd, “Allah'a yemin ederim ki, bizim en şereflilerimiz olan ve Medîne'de bırakmış olduğumuz kardeşlerimiz hakkında Muhammed'in söylemiş olduğu şeyler şâyet doğru ise, biz eşekten daha adiyiz, kötüyüz, demektir” dedi. Bunun üzerine, Âmir ibn Kays el-Ensârî, Cülas'a, “Evet, Allah'a yemin ederim ki, Hz. Muhammed doğrudur. Sen, eşekten daha adisin” dedi. Bu söz, Hz. Peygamber'e (s.a) ulaştı. Bunun üzerine Cülas, Hz. Peygamber'in huzuruna çıkarıldı. Ve o bunu söylemediğine dair Allah'a yemin etti. Bunun üzerine Âmir, ellerini yukarıya kaldırarak, “Allahım! Kuluna ve Peygamberi'ne, doğru olanı tasdik eden, yalancıyı da tekzip eden hükmünü/âyetini indir!” diye dua etti. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Bunun peşinden de Cülas, “Hiç şüphesiz Allah, bu âyette tevbeden bahsetmektedir. Ben bu sözü söyledim, Âmir doğrudur” dedi. Tevbe etti ve tevbesinde hep samimi kaldı.
2) Rivâyet olunduğuna göre bu âyet, Abdullah ibn Ubey hakkında nâzil olmuştur. Çünkü o, Hz. Peygamber'i kastederek, “Andolsun ki, şâyet Medîne'ye dönersek, aziz ve şerefli olanlar, zelil olanları Medîne'den çıkaracaktır” dedi. Zeyd ibn Erkam bunu duydu ve Hz. Peygamber'e haber verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, Abdullah ibn Ubey'i öldürmeye niyetlendi. Bundan dolayı, Abdullah gelerek bunu söylemediğine yemin etti de, hemen bu âyet nâzil oldu.
3) Katâde şunu rivâyet etmiştir: Biri Cüheyne, biri de Gıfâr kabilesi'nden olmak üzere iki adam birbiriyle dövüştüler. Gıfâr kabilesi'nden olan, Cüheyne kabilesi'nden olana üstün geldi. Bunun üzerine Abdullah ibn Ubey, “Ey Evsoğulları! Kardeşinize yardım edin. Allah'a yemin olsun ki, bizim ve Muhammed'in misali, tıpkı ‘Köpeğini besle, seni yesin’ darb-ı meselinde olduğu gibidir” diye bağırdı. Bunun, üzerine, orada bulunanlar, bunu Hz. Peygamber'e söylediler. Abdullah, bu sözü söylemediğini ileri sürerek, yemin etmeye başladı.

SA‘LEBE'NİN KISSASI

Bu âyetin en meşhur nüzûl sebebi olarak şu hâdise anlatılmıştır: Sa‘lebe ibn Hâtıb, “Yâ Rasûlallah! Allah'a dua et de, bana mal-mülk versin” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Ey Sa‘lebe! Şükrünü eda edebileceğin az mal, takat getiremeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır” dedi. Sa‘lebe, Hz. Peygamber'e tekrar müracaat ederek, “Seni hakk olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, şâyet Allah bana mal verirse, her hakk sahibine hakkını vereceğim...” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber de onun için dua etti. Derken o, bir koyun edindi. Bu koyun, tıpkı kurtların üreyip çoğalması gibi çoğaldı. Öyle ki, koyun sürüleri Medîne'ye sığmaz oldu. Bunun üzerine Sa‘lebe, koyun sürülerini bir vâdiye götürdü. Ve, öğlen ve ikindi namazlarını kılmaya, diğerlerini ise kılmamaya başladı. Sürü iyice üreyip çoğalınca da, Cuma namazları hariç, bütün namazları kılmaz oldu. Daha sonra, Cumayı da terk etti. Derken kervancılarla karşılaştığında, “Ne var, ne yok?” diye soruyordu. Hz. Peygamber (s.a) Sa‘lebe'nin durumunu sorduğunda, o'na onun durumu anlatıldı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber, “Yazıklar olsun sana Sa‘lebe!” dedi. İşte bunun üzerine, Onların mallarından sadaka al... (Tevbe/103) âyeti nâziloldu. Bundan dolayı Hz. Peygamber Sa‘lebe'ye iki adam yollayarak, “Sa‘lebe'ye gidin ve zekâtını alın...” dedi. Bu adamlar Sa‘lebe'nin yanına varıp da ona Hz. Peygamber'in emrini ilettiklerinde o, “Bu, bir cizyedir; ya da cizyenin benzeridir” dedi ve zekâtını vermedi. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, âyetini indirdi. Hakkında, bu âyetin inzâl buyurulduğu haber verildiğinde, Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, kendisinden zekâtını kabul etmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Allah beni, bunu kabul etmekten men etti “ buyurdu. O, yüzüne-gözüne toprak saçmaya başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ben sana söyledim, ama sen beni dinlemedin”' buyurdu. Hz. Peygamber'in evine vardığında, Hz. Peygamber ona kapısını açmadı. Sonra, zekâtını Ebû Bekr'e getirdi, Hz. Peygamber kabul etmediği için Ebû Bekr de onu kabul etmedi. Daha sonra Hz. Ömer de, Ebû Bekr'e uyarak onun zekâtını kabul etmedi. Hz. Osman da kabul etmedi. Ve Sa‘lebe, Hz. Osman'ın hilafeti zamanında ölüp helâk oldu.
İmdi şâyet, “Allah Teâlâ, Sa‘lebe ibn Hâtıb'a zekâtını vermesini emretmişti. O hâlde, Peygamber'in, onun zekâtını kabul etmemesi nasıl caiz olabilir?” denilirse, biz deriz ki:
Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: Allah Teâlâ Hz. Peygamber'i (s.a), başkaları bundan ibret alsın ve böylece de zekâtlarını vermekten imtina etmesinler diye, Sa‘lebe'yi hor ve hakîr kılmak için zekâtını kabul etmekten men etmişti.
Şöyle de denilebilir: O, zekâtını ihlâslı bir biçimde değil, riya maksadıyla getirmişti: Allah Teâlâ, bunu Hz. Peygamber'e bildirdi, o da bundan dolayı o zekâtı kabul etmedi.
Şu da muhtemeldir: Allah, Onların mallarından sadaka al ki, bununla kendilerini temizlemiş (…) olasın (Tevbe/103) buyurup, böyle bir maksat da,münâfıklığı sebebiyle Sa‘lebe'de mevcut olmayınca, Hz. Peygamber (s.a), onun zekâtını almaktan geri durmuştur. H.Yılmaz

Yani, pek çok kere. Arapça'da “yetmiş” sayısı genellikle “çok, pek çok” anlamında kullanılır, tıpkı “yedi” sayısının da “muhtelif” sözcüğünün eşanlamlısı olarak kullanılması gibi (bkz. Lisânu'l-‘Arab ve Tâcu'l-‘Arûs). Başka derlemeler yanında Buhârî ve Müslim'de kaydedilen pek çok güvenilir rivayet, Hz. Peygamber'in, düşmanlarını affetmesi için sık sık Allah'a dua ettiğini ortaya koymaktadır.Yani, “haksız ve günahkarca davranışlarında olumsuz derecede ileri giden, kötülükte inat ve ısrar gösteren (temerrüd) kimseleri... (ki) böyleleri tevbe etmek ve imana erişmek konusundaki yatkınlıklarını bütün bütün kaybetmişlerdir” (Menâr X, 657). M.Esed

Peygamberden şefaat istiyenlere karşı, Allahın cevabı çok kesin. Peygamberler, Allah istemese kimseye şefaat edemezler. Hz. Muhammed, kendi amcalarına, Hz. İbrahim, babasına şefaat edemedi. Nuh Peygamber ise oğlunu kurtaramadı. (Bak Bakara suresi 48; Hud Suresi 45 ve 46; Mümtehine suresi 4; Şuara suresi 90 ve 171 ayetleri inceleyiniz) M.Sağ

Lafzen, “kendilerinin [evde] kalmasına sevindiler” -şu ya da bu bahaneyi ileri sürerek Tebük seferine katılmaktan kaçınan kimselere ilişkin bir atıf (bkz. yukarıda 59 ve 66. notlar). Bir sonraki ifadeden -ve pek çok sahih rivayetten- anlaşılacağı gibi, ileri sürülen bahanelerden biri de aşırı mevsim sıcaklıklarıydı. M.Esed

Lafzen, “Allah seni [sefer dönüşü yine] onlardan bir grupla karşı karşıya getirirse” -yani, aslı olmayan mazeretlerle evde kalan münafıklarla.Yani, yaşlı erkekler, kadınlar, çocuklar, hastalar ve savaşa katılmayacak ya da katılmaları beklenmeyecek başkalarıyla beraber (Menâr X, 662). M.Esed

Savaştan kaçanlara af yok ve cenaze namazları kılınmaz. M.Sağ

Bu ayet, Tebûk seferinden kısa bir süre sonra ölen münafıkların lideri Abdullah İbn Ubey'in cenaze namazını kılmaktan alıkoymak için nazil olmuştur. Samimi bir müslüman olan Abdullah İbn Ubey'in oğlu Abdullah (O muhlis bir müslümandı) Hz. Peygamber'den (s.a) babasına kefen yapmak üzere gömleğini istedi. Hz. Peygamber (s.a) bu isteği cömertçe yerine getirdi. Daha sonra Abdullah ondan babasının cenaze namazını kıldırmasını istedi. Hz. Peygamber (s.a) bunu da kabul etti, fakat Hz. Ömer, Peygamber'e (s.a) tekrar tekrar bunun yapılmamasını söyledi: "Ey Allah'ın Rasulü, şu şu günah ve suçların sahibi olan bu adamın mı namazını kıldıracaksın?" diyerek onu vazgeçirmeye çalıştı. Hem dostları hem de düşmanları için bir rahmet olan Hz. Peygamber'in (s.a), İslam'ın en azılı düşmanı olan böyle bir adamın bile cenaze namazını kıldırmak için hazırlandı. Tam namazı kıldırmak için yerini almışken, müslümanlar içinde münafıkları cesaretlendiren ve teşvik eden herşeyi yasaklayan 73. ayetle açıklanan yeni politika uyarınca Allah'tan gelen direkt emirle böyle bir davranışı yasaklayan bu ayet nazil oldu.
Yukarıdaki olay şöyle bir kuralın düzenlenmesine neden oldu: Müslümanların imamları ve liderleri, İslam düşmanlarının veya İslam'a itaatsizliği ile meşhur olanların cenaze namazlarını ne kıldırabilir ne de kılabilir. Bundan sonra ne zaman Hz. Peygamber'e (s.a) cenaze namazı kıldırması teklif edilse, ilk önce ölen adamın durumunu araştırırdı. Onun kötü bir insan olduğunu öğrenirse, ölenin ailesine: "Onu istediğiniz gibi gömebilirsiniz" derdi. Mevdudi

Yani, ölmeden önce tevbe edip ıslah bulmadığı takdirde. Rivayete göre, hayatı boyunca Hz. Peygamber'e muhalefet tavrı içinde olan ve Medine'li münafıkların lideri durumunda bulunan Abdullah b. Ubeyy ölüm yatağındayken oğlunu Hz. Peygamber'e göndererek, o'ndan, mezara konurken sarsınlar diye gömleğini vermesini, bir de cenaze namazını o'nun kıldırmasını ister. Hz. Peygamber bunu, Abdullah b. Ubeyy'in tevbe haleti içinde olduğuna yorar ve gömleğini gönderir, cenaze namazını da kıldırır. Ömer b. Hattâb, bütün müminlerin “Allah'ın düşmanı” olarak gördükleri birine karşı gösterilen bu hoşgörüye şiddetle karşı çıktığı zaman Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Allah bu konuda beni muhtar kılmıştır [surenin 80. ayetine atıfla: “Onların bağışlanmaları için ister dua et, ister etme... -onlar için istersen yetmiş kez af dile ...vb.”]; dolayısıyla [onun için] yetmişten daha fazla dua edeceğim.” (Buhârî, Tirmizî ve Neseî'de bu rivayetin muhtelif tarîkleri kaydedilmiştir. İbni Hanbel, İbni ‘Abbâs'a dayanarak; Buhârî ve Müslim İbni Ömer'e dayanarak; Müslim keza Câbir b. Abdullah'a dayanarak). Aynı olaya ilişkin muhtelif rivayetler başka bazı Hadis derlemelerinde de yer almaktadır. Abdullah b. Ubeyy, Hz. Peygamber Tebük seferinden döndükten bir süre sonra öldüğüne ve surenin 84. ayeti de -surenin büyük bir kısmı gibi- bu sefer sırasında vahyedilmiş olduğuna göre bu ayetle getirilen yasak, müteakip ayetlerin de delalet ettiği gibi, sadece, “Allah'ı ve O'nun Elçisi'ni inkara yeltenen ve bu günah içinde ölen” yani, bu günahtan tevbe edip dönmeden ölenlerle ilgilidir, onlar için geçerlidir.Lafzen, “günahkar olarak öldüler”. M.Esed

Karş. 3:178 ve 8:28, ve ilgili notlar. Yukarıdaki 55. ayetin aynen tekrarı olan bu ifade sorunun psikolojik önemini vurgulayıcı bir anlam taşıyor (Zemahşerî) -yani, manevî değerlerin, manevî bahtiyarlığın yanında yahut onların yokluğunda dünyevî zenginliğin, bahtiyarlığın hiçbir değer ifade etmediği vurgulanıyor. M.Esed

Lafzen, “bir sure indirildiğinde”. Sûre sözcüğü burada “vahyedilen mesaj” anlamınadır (bkz. 47:20'de 25. not).Yani, kadın ve çocuk gibi savaşa katılmaları beklenmeyen yahut hastalık ve yaşlılık yüzünden savaşa katılamayacak durumda olan kimseler. M.Esed

"... artık onlar anlamazlar" Çünkü onlardan cihada çıkmaları istendiğinde, sağlıklı, bedenen sağlam, zengin olmalarına ve İslam'ı kabul ettiklerini söylemelerine rağmen, bilerek ve isteyerek kadınlarla geride kalma yolunu seçtiler. Bu nedenle ilahi kanun gereğince kablerine mühür vuruldu ve onlar, böyle şerefsiz bir davranışta bulunmaktan alıkoyan soylu duyguları hissetmez oldular. Mevdudi

Burada "Bedevi" ifadesi ile Medine yakınındaki çölde yaşayan Araplar kastedilmektedir.
Münafık olarak İslam'ı kabul ettiğini ilan etmek burada küfür olarak anılmaktadır. Çünkü uygulanarak ispat olunmaktan, teslimiyet, samimiyet ve itaatten yoksun olan bu tutum aslında küfürdür. Bu tür insanlar, kendi çıkarlarını ve dünyevi arzularını, Allah'a ve O'nun yoluna tercih ettikleri için, her ne kadar bu dünyada iman ettiklerini söylediklerinden hukuksal olarak müslüman kabul edileceklerse de Allah onlara asi ve kafir muamelesi yapacaktır. Çünkü bu dünya hayatında İslam hukuku, sadece açık küfür, isyan, ihanet ve sadakatsizlik gösteren münafıklara kafir muamelesi yapar. İşte bu nedenle İslam şeriatında küfür adını almayan birçok nifak durumu vardır. Ama bu, İslam hukukuna göre cezadan kurtulan bir kimsenin ilahi hükmün cezasından da kurtulacağı anlamına gelmez. Mevdudi

Yani, Tebük seferine katılmaktan bağışık tutulmaları yönünde. El-mu‘azzirûn terimi, hem gerçek ve geçerli bir özrü olanları, hem de “asılsız özürler ileri sürenleri” akla getiriyor; bu itibarla, “arzedilecek birtakım özürleri olanlar” ifadesi bize en uygun karşılık olarak gözüktü. Bu ve sonraki bölümlerde a‘râb'dan (“bedevîlerden”) özel bir vurguyla söz edilmesi, muhtemelen onların, İslam tarihinin bu erken dönemlerinde, olumlu ya da olumsuz, İslam'a karşı tavırları bakımından son derece büyük bir önem taşımalarından ileri gelmektedir; o kadar ki, Yarımadadaki nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu göçebe ya da yarı-göçebe savaşçı boyların birinci elden ittifakını sağlamaksızın İslam tebligatının Arabistan'da gerçek ve kalıcı bir dayanak elde etmesi, süratle yayılıp yerleşmesi mümkün olamazdı. Hz. Peygamber Tebük seferine hazırlandığı sırada, ihtidâ etmiş kabilelerden birçoğu o'nun kumandası altında savaşa gitmeye istekli görünürken (ki, sefere katılarak bunu fiilen isbat etmişlerdir); bir kısmı da, yokluklarında savunmasız kalan obalarının, henüz ihtidâ etmemiş düşman kabilelerin saldırısına uğramasından, soyulup yağmalanmasından korkuyorlardı (Râzî); diğer bir grup da vardı ki, bunlar uzak diyarlara yapılan ve ilk bakışta kendileri için pek bir çıkar sağlayacak gibi gözükmeyen bir sefere katılmanın zorluk ve sıkıntılarını göze alamıyorlardı.Yani, Medine'ye gelip özür belirtmek zahmetine bile katlanmaksızın. M.Esed

Yani, yaşlı ve sakatlar.  -  Lafzen, “sarf edecek bir şey bulamayan”, yani kendine silah, binek ve teçhizat sağlamak üzre. Sözkonusu dönemde henüz beytu'l-mâl (cemaat hazinesi) yoktu ve bu sebeble, sefer durumunda herkesin kendi silah ve teçhizatını, kendi bineğini kendinin sağlaması gerekiyordu. M.Esed

 Bu, hastalık, sakatlık veya fakirlik nedeniyle özürleri kabul edilebilecek kimselerin bile, ancak samimi oldukları Allah ve Rasulüne içten iman ettikleri taktirde bağışlanabilecekleri anlamına gelir. Bu sadakat olmaksızın hiç kimse, sadece savaşa çağrıldığı zaman hasta veya fakir olduğu için affedilmeyecektir. Çünkü Allah sadece görünüşe göre hüküm vermez ve hastalık, yaşlılık veya başka bir bedeni sakatlığa müptela olduklarını gösterir bir "doktor raporu" getiren herkese eşit muamele yapıp hepsini affetmez. Hüküm gününde Allah herkesin kalbini inceleyecek, gizli açık tüm davranışlarını ve öne sürdüğü özrün samimi bir kulun mu yoksa asi ve hain bir kulun özrü mü olduğunu gözönünde bulunduracaktır.
Görünüşte aynı olmasına rağmen her olay ve her durum farklı bir hüküm gerektirir. Mesela, cihaddan bir önceki gün hasta olan iki adamı ele alalım. Birisi tam zamanında hastalandığı için şansına sevinir ve şöyle der: "Ne kadar şanslıyım, tam zamanında hasta oldum. Aksi takdirde bu cihad belasından kurtulamaz ve gitmek zorunda kalırdım." Diğeri ise tam aksine bu zamansız hastalığına üzülür ve kendi kendine şöyle der: "Ne kötü şans! Tam yatakta yatmak yerine savaş meydanında olabileceğim bir sırada bu hastalık beni yakaladı." Birincisi ise sadece kendi hastalığını cihaddan geri kalmak için bahane olarak kullanmakla kalmaz, aynı zamanda başkalarını da savaştan vazgeçirmeye çalışır. Tam aksine diğeri ise yatağında yattığı halde akrabalarını, arkadaşlarını ve başkalarını cihada gitmeye teşvik eder, hatta kendisine bakmak üzere savaştan geri kalanlara şöyle der: "Beni Rabbime bırakın ve cihada gidin. Nasılsa bana bir bakan olur. Bunun için benim yüzümden bu değerli fırsatı kaçırmayın ve gidin ve Hak Dine yardım edin." Fakat evde kalan diğer hasta tüm zamanını hoşnutsuzluk ve kötü haberler yayarak, savaş çabalarını baltalayarak ve savaşçıların ailelerinin işlerini engelleyerek geçirir. Aynı şartlarda olan diğer adam ise gerideki cepheyi elinden geldiğince sağlamlaştırıp güçlendirmeye çalışır. Gerçi bu iki adamın da savaştan geri kalma sebepleri aynıdır, ama bu ikisi Allah katında eşit işlem göremez. Sadece ikinci adam Allah'tan bağışlanma umabilir, savaştan geri kalmak için haklı sebebi olmasına rağmen hain ve Allah'a asi olan birinci adam değil.

Bu, hastalık, sakatlık veya fakirlik nedeniyle özürleri kabul edilebilecek kimselerin bile, ancak samimi oldukları Allah ve Rasulüne içten iman ettikleri taktirde bağışlanabilecekleri anlamına gelir. Bu sadakat olmaksızın hiç kimse, sadece savaşa çağrıldığı zaman hasta veya fakir olduğu için affedilmeyecektir. Çünkü Allah sadece görünüşe göre hüküm vermez ve hastalık, yaşlılık veya başka bir bedeni sakatlığa müptela olduklarını gösterir bir "doktor raporu" getiren herkese eşit muamele yapıp hepsini affetmez. Hüküm gününde Allah herkesin kalbini inceleyecek, gizli açık tüm davranışlarını ve öne sürdüğü özrün samimi bir kulun mu yoksa asi ve hain bir kulun özrü mü olduğunu gözönünde bulunduracaktır.
Görünüşte aynı olmasına rağmen her olay ve her durum farklı bir hüküm gerektirir. Mesela, cihaddan bir önceki gün hasta olan iki adamı ele alalım. Birisi tam zamanında hastalandığı için şansına sevinir ve şöyle der: "Ne kadar şanslıyım, tam zamanında hasta oldum. Aksi takdirde bu cihad belasından kurtulamaz ve gitmek zorunda kalırdım." Diğeri ise tam aksine bu zamansız hastalığına üzülür ve kendi kendine şöyle der: "Ne kötü şans! Tam yatakta yatmak yerine savaş meydanında olabileceğim bir sırada bu hastalık beni yakaladı." Birincisi ise sadece kendi hastalığını cihaddan geri kalmak için bahane olarak kullanmakla kalmaz, aynı zamanda başkalarını da savaştan vazgeçirmeye çalışır. Tam aksine diğeri ise yatağında yattığı halde akrabalarını, arkadaşlarını ve başkalarını cihada gitmeye teşvik eder, hatta kendisine bakmak üzere savaştan geri kalanlara şöyle der: "Beni Rabbime bırakın ve cihada gidin. Nasılsa bana bir bakan olur. Bunun için benim yüzümden bu değerli fırsatı kaçırmayın ve gidin ve Hak Dine yardım edin." Fakat evde kalan diğer hasta tüm zamanını hoşnutsuzluk ve kötü haberler yayarak, savaş çabalarını baltalayarak ve savaşçıların ailelerinin işlerini engelleyerek geçirir. Aynı şartlarda olan diğer adam ise gerideki cepheyi elinden geldiğince sağlamlaştırıp güçlendirmeye çalışır. Gerçi bu iki adamın da savaştan geri kalma sebepleri aynıdır, ama bu ikisi Allah katında eşit işlem göremez. Sadece ikinci adam Allah'tan bağışlanma umabilir, savaştan geri kalmak için haklı sebebi olmasına rağmen hain ve Allah'a asi olan birinci adam değil. Mevdudi

Böyle, cihada katılmak için büyük bir istek duyan, fakat gerçekten ciddi bir özür nedeniyle katılamayan kimseleri, Allah bedenen katılmasalar ve uygulamada bir şey yapmamış olsalar da savaşa katılanlar arasında sayacaktır. Çünkü onlar kendi hataları olmaksızın cihaddan geri kalışlarına, bir adamın bir işi veya yüksek bir kârı kaçırdığı zaman nasıl üzülürse öyle üzülürler. Allah böyle bir kimseyi görevde sayar, çünkü o ciddi bir özür nedeniyle aktif bir hizmet yapmasa da kalbi Allah yoluna hizmet etmekle meşguldür. Hz. Peygamber'de (s.a) Tebûk'ten dönüşte aynı noktayı vurgulamıştır: "Hastalıklarından dolayı Medine'de kalan öyle adamlar vardır ki, her yürüyüşünüzde ve her vadiyi geçişinizde sizinle beraberdirler." (Müttefekun aleyh) Doğal olarak çevresindeki sahabeler buna şaşırdılar ve "Medine'de kaldıkları halde mi?" diye sordular. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Evet, Medine'de kaldıkları halde. Çünkü şartlar onları Medine' de kalmaya zorladı, aksi takdirde sizinle birlikte olurlardı." Mevdudi

Lafzen, “zengin oldukları halde, senden [sefere katılmamak hususunda] izin isteyen”. Ğanî terimi, “zengin olan kimse”, yahut “ihtiyaçtan azade olan” ya da “kendine yeterli” anlamına geliyor; bu anlam örgüsü içinde malî yeterlilik yanında bedenî elverişliliği de ifade ettiği açıktır. Demek ki, burada hem bedenî yeterlik olarak sefere katılmakta bir engeli bulunmayanlar, hem de parasal gücüyle kendi silah, teçhizat ve bineğini sağlayabilecek durumda olduğu halde sefer dışı kalmak isteyenler sözkonusudur (karş. yukarıda 86-87. ayetler). M.Esed

Zımnen, “onları suçlamayasınız, kınamayasınız diye”. Aslında sözü geçen kimselerin çektikleri bu korku pek de yerinde değildi; çünkü, Tebük seferinden döndüğünde Hz. Peygamber, seferde kendisine katılmayan bu kimselere karşı herhangi bir kınama ya da cezalandırma eylemine başvurmamıştır. M.Esed

 Arapça "" ve """ kelimeleri aynı köktendir, fakat kullandıkları iki ayrı cümlede farklı anlamlara gelmektedir. Birinci cümlede şu anlama gelir: "... onlardan vazgeçmen, onları affedip hesaba çekmemen için..." ikinci cümlede ise şu anlama gelir: "... o halde onlardan yüz çevir, onlarla tüm bağlarını kes ve onlarla sizin aranızda artık hiçbir bağ yokmuş gibi onlarla hiç ilgilenme." Mevdudi

Bu âyet grubunda da münâfıklarla ilgili bilgiler, yaptıkları ve yapacakları işler açıklanmakta ve Rasûlullah'ın bu kesime nasıl davranması gerektiği bildirilmektedir.
Burada ilk önce münâfıkların Allah ve Rasûlü'nü inkâr etmeleri ve fâsık bir kavim olmaları nedeniyle Allah'ın onları bağışlamayacağı, o yüzden de Peygamber'in onlar için yalvarmasının faydası olmayacağı bildirilmiştir. Münâfıkların bu kötü âkıbeti, Nisâ sûresi'nde de konu edilmişti:
Mü’minlerin astlarından küfre sapanları velî edinen şu münâfıklara, şüphesiz, çok acıklı bir azabın kendileri için olduğunu müjdele! Onların yanında izzet [onur ve yücelik] mi arıyorlar? Oysa izzetin [onur ve yüceliğin] tümü Allah'ındır. (Nisâ/138-139)
Şüphesiz ki münâfıklar –tevbe edenler, düzeltenler, Allah'a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesna; artık bunlar, mü’minlerle beraberdirler. Ve Allah, mü’minlere büyük bir ecir verecektir– ateş'ten, en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın. (Nisâ/145-146)
Daha sonra bu münâfıkların bir grubunun, Allah'ın Elçisi'ne karşıt olarak oturmalarıyla ferahlandıkları ve mallarıyla-canlarıyla Allah yolunda cihad etmekten hoşlanmadıkları ve “Bu sıcakta savaşa çıkmayın” dedikleri bildirilip onlara şöyle denilmiştir: “Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke iyice kavrayıp anlayabilselerdi. Artık kazandıkları günahın cezası olarak, çok az gülsünler, çok çok ağlasınlar.
Bu teşhir ve uyarıdan sonra da Rasûlullah'a şu emirler verilmiştir: Eğer Allah, seni onlardan bir tâifenin yanına döndürür de onlar çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: “Artık siz hiçbir zaman benimle beraber asla çıkmayacaksınız. Ve hiçbir zaman benimle birlikte düşmanla savaşmayacaksınız. Şüphesiz siz ilkinden oturup kalmaktan hoşlanıyordunuz. Artık geride kalanlarla beraber oturup kalın!” Ve onlardan ölen biri için destek olma, onun kabrinin üzerine durma. Şüphesiz onlar, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne küfredenlerdir. Ve onlar, fâsık olarak ölmüşlerdir. Onların malları ve evlatları da seni imrendirmesin. Allah, ancak onları dünyada bunlarla cezalandırmayı ve onlar kâfir iken canlarının güçlükle çıkmasını istiyor. Ve “Allah'a iman edin ve Elçisi ile birlikte cihad edin” diye bir sûre indirildiği zaman, onlardan güç [mal, mülk, evlat] sahibi olanlar senden izin istediler ve “Bırak bizi oturanlarla beraber olalım” dediler. Geri kalanlarla birlikte olmayı seçtiler. Onların kalpleri de damgalandı/mühürlendi. Artık onlar iyice kavrayıp anlamazlar.
Münâfıklarla ilgili açıklamalardan sonra, bunların karşıtı olan mü’minlerle ilgili bilgiler verilmiştir: Fakat Elçi ve o'nunla beraber olan inanmış kimseler mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. Ve işte onlar, bütün hayırlar kendilerinin olanlardır. Ve işte onlar, felâh bulanların ta kendisidir. Allah onlar için içinde sürekli kalanlar olarak, altından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, o çok büyük kurtuluştur.
Bu açıklamalardan sonra Rasûlullah'a, gelişecek bazı olaylar önceden haber verilmekte ve bunlar karşısında nasıl davranması gerektiği bildirilmektedir: Bedevî Araplardan özür beyân edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah'a ve Elçisi'ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar. Bunlardan kâfir olan kimselere yakında çok acıklı bir azap dokunacaktır. Allah ve Elçisi için samimi oldukları takdirde, zayıflara, hastalara ve de infak edecek bir şey bulamayan kimselere, bir de kendilerini bindiresin diye sana geldiklerinde, “Sizi üzerine bindirecek bir şey bulamıyorum” dediğin zaman, infak edecekleri bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözlerinden yaş döke döke geri dönüp giden kimselere bir günah yoktur. Muhsinler [iyilik, güzellik üretenler] aleyhine bir yol yoktur. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Yol, ancak o, zengin oldukları hâlde senden izin isteyen kimselerin aleyhinedir. Bunlar geride kalanlarla birlikte olmaya razı oldular. Allah da onların kalpleri üzerine damga/mühür bastı. Bundan dolayı onlar, bilmezler. Kendilerine döndüğünüz zaman size özür beyân edecekler. De ki: “Özür beyân etmeyin. Size kesinlikle inanmayız. Allah bize, sizin haberlerinizden önemli haberler verdi.” Bundan sonra da Allah ve Elçisi işinizi görecektir. Daha sonra da görünmeyeni ve görüneni bilene [Allah'a] döndürüleceksiniz. Sonra da O, size yapmış olduklarınızı haber verecektir. Kendilerine döndüğünüz zaman, onlardan mesafelenmeniz için, size Allah'a yemin edecekler. Siz de onlardan hemen mesafelenin. Şüphesiz onlar pisliklidir. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden razı olasınız diye size yemin ederler. Artık eğer siz onlardan razı olursanız da bilin ki Allah, şüphesiz o fâsıklar toplumundan razı olmaz.
Ve onlardan ölen biri için destek olma, onun kabrinin üzerine dikilme. Şüphesiz onlar, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne küfredenlerdir. Ve onlar, fâsık olarak ölmüşlerdir âyeti [84. âyet], târihî bilgilere göre Tebük seferi'nden kısa bir süre sonra ölen münâfıkların lideri Abdullah ibn Ubey'in ölümü üzerine nâzil olmuş ve ona ölüm desteği (bugünkü cenaze namazının aslı) verilmemesi istenmiştir. Târihî belgelerde yer aldığına göre samimi bir Müslüman olan Abdullah ibn Ubey'in oğlu Abdullah, Rasûlullah'tan babasına kefen yapmak üzere gömleğini istedi. Rasûlullah bu isteği cömertçe yerine getirdi. Daha sonra Abdullah o'ndan babasının cenazesini kaldırmasını istedi. Rasûlullah bunu da kabul etti. İşte bu sırada bu âyet indi ve Rasûlullah o münâfığın cenazesiyle ilgilenmedi.
Bu âyet, tüm zamanların mü’minlerine de kâfirlerin cenazeleriyle ilgilenmeme yükümlülüğü getirmiştir. H.Yılmaz

Soy olarak peygamberimizin Arap olmasını istismar edenler, peygambere gönülden inanan saf Müslümanlara, tüm arap ırkının faziletinden bahsederler. Halbıki Allah, bu Kuran ayetiyle Arapların karakteristik durumlarını bildiriyor. Peygamber sadece Arapların değil tüm insanların/ alemlerin peygamberidir. M.sağ

90. açıklama notunda da belirtildiği gibi burada "Bedevi" Medine'nin hemen dışında yaşayan çöl Arapları anlamında kullanılmaktadır.
Bu ayetin anlaşılabilmesi için şu arka-plan gözönünde bulundurulmalıdır: Bu insanlar dış görünüş itibarıyla İslam'ı kabul etmişlerse de, tam mutmain bir şekilde mü'min olmamışlardı. Medine'de yükselen İslam gücünü görünce, o denli korkmuşlardı ki, İslam'ı görmezlikten gelememişlerdi. Bu nedenle ilk önceleri İslamla küfür arasındaki savaşta çıkarcı bir tavır almışlardı.
Fakat İslam devletinin gücü Hicaz ve Necd'in büyük bir bölümüne yayıldığında ve düşman kabilelerin güçleri zayıflamaya başladığında İslam'a girmenin uygun olacağını düşündüler. Fakat içlerinde Doğru Yol olduğuna kani olup da İslam'ı samimiyetle kabul edenler azınlıktaydı. İşte bu nedenle onlar gerçek inancın gerektirdiği samimi çabalar göstermiyor ve sadece İslam'ın zorunlu kıldığı görevleri yerine getiriyorlardı. Bedevilerin çoğunluğu kendilerine en uygun politika olduğu için İslam'ı kabul etmişlerdi. Onlar İslam'ı kabul etmenin gerektirdiği zorunlu görevleri yapmaksızın yöneten grubun bir üyesi olmanın sağladığı faydaları elde etmek ve sadece müslüman olmanın avantajlarına sahip olmak istiyorlardı. Bu nedenle namaz kılmaya, oruç tutmaya ve hurma bahçelerinden, hayvan sürülerinden zekat vermeye tamamen karşıydılar. Bunun yanısıra İslam devletinin disiplini altında canları sıkılıyor ve tarihte ilk kez bir güce boyun eğdikleri için pişmanlık duyuyorlardı. Bunun da ötesinde, İslam'ın istediği Allah yolunda mallarını ve canlarını feda etmek onların doğalarına aykırı bir tutumdu, çünkü onlar sadece yağmalamak ve ganimet elde etmek amacıyla savaşmaya alışkındılar. İşte bu nedenle kendilerine uygulanan sınırlama ve zorunluluklardan kurtulmak için her zaman yeni bir bahane icat ediyorlardı. Çünkü "Hak" veya "insanlığın refahı" gibi şeyler onları ilgilendirmiyordu. Onları ilgilendiren tek şey develeri ve keçileri, yani çadırlarının çevresindeki küçük ve dar dünya idi. Bunların ötesinde inanabilecekleri tek şey onların dünyadaki mutluluğunu garanti eden, onların verdiği hediyelere karşılık dua eden kimselere karşı gösterilen saçma ve akıldışı hürmet ve saygıydı. Fakat bu insanlar, tüm kültürel, sosyal ve ekonomik hayatlarını ahlaki ve hukuki disiplini altına alacak ve onlardan, evrensel bir ıslah hareketi için canlarını ve mallarını feda etmelerini isteyecek bir iman veya düşünceyi kabul etmeye hazır değillerdi.
Bu ayette, Bedevilerin yukarıda değinilen zihni ve ahlaki durumları şöyle anlatılmaktadır: "Bu bedeviler, şehirli Araplardan daha ikiyüzlü ve Hakkı inkarda daha inatçı, daha dikbaşlıdırlar. Çünkü şehirliler bilgili ve hikmet sahibi insanlarla tanışma ve böylece doğru yolun kanun ve talimatlarını öğrenme imkanına sahiptirler. Diğer taraftan bedeviler ise Hak din hakkında az bilgi edinebilirler, çünkü öğrenmek için çok az fırsatları olur. Bunun yanısıra bedeviler, ahlaki ve ruhi değerleri olan insanlar gibi yaşamazlar ve hayatlarını "ekonomik hayvan" olarak devam ettirirler. Bu nedenle hayvansal dürtülerinin ötesinde daha yüce bir duygu ve düşünceleri yoktur.
Bu ayetlerin (97-99) indirilişinden iki yıl sonra Hz. Ebu Bekir'in (r.a) hilafeti zamanında çıkan isyan ve irtidat hareketinin en önemli nedeni, bedevilerin yine burada adı geçen özellikleriydi. Mevdudi

Büyük parantez içinde yaptığımız bu açıklayıcı ilave, bedevîler arasında bulunan müminlerden sözeden 99. ayet gözönünde bulundurularak Râzî tarafından yapılan açıklamaya dayanmaktadır (keza bkz. Menâr XI, 8). Göçebe hayat tarzına ve bu hayatın yoğurduğu sert, esneklikten yoksun bir mizaca sahip olan bedevîler, günübirlik kabilevî ilgi ve maslahatlarıyla doğrudan bağlantılı görünmeyen ahlakî emir ve yaptırımlara ayak uydurmayı yerleşik insanlara göre daha zor başarabilmektedirler. Bu zorluk, onların metropollerden, yüksek kültürlerin doğduğu, geliştiği merkezlerden maddî olarak uzak kalmalarıyla daha da artmakta ve bunun sonucu olarak da, bedevîler dinî öğretilere/talimatlara karşı nisbî olarak daha kapalı, daha kavrayışsız kalmaktadırlar. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber yerleşik hayat tarzının göçebe hayat tarzına olan üstünlüğünü sık sık dile getirmiştir. Bu konuda karş. Tirmizî, Ebû Dâvûd, Neseî ve İbni Hanbel'in İbni ‘Abbâs'a dayanarak kaydettikleri Hadis: “Çölde (bâdiye) yaşayan kimse mizac olarak kabalaşır/sertleşir (yahut kaba ve sert olur)”. Ebû Dâvûd ve Beyhakî'nin, Ebû Hureyre'ye dayanarak kaydettikleri benzer bir başka Hadis daha vardır. M.Esed

Bu demektir ki, "Zekat ödemesini", bir cereme ve misafirperverliğe karşılık yapılan harcama, bir İslami vazife, bir para cezası yükümlülükleri olarak görmekteydiler. Yine bunun gibi şayet "Cihad" için yardımda bulunmak mecburiyetinde kalmışlarsa bunu samimi olarak maddi katkıda bulunmakla Allah'ın rızasını kazanarak O'nu memnun etmek için değil, İslam devletine karşı güya besledikleri sadakatleri göstermek adına yapmış oluyorlardı. Mevdudi

Bu paragrafta bedevî Arapların bir kısmının, yerleşik Araplara göre daha kaba, daha anlayışsız, daha dikbaşlı [vahşi, yabani] oldukları bildiriliyor. Bunlar yasa tanımayan, her istediğini yapan kimselerdir. Bunlardan kimisi, Allah'ın, Elçisi'ne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye daha yatkındır; kimisi de, infak ettiğini zorla ödenmiş borç sayar ve Müslümanlar için belâlar bekler; kimisi de, Allah'a ve âhiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri edinir [sayar]. H.Yılmaz

 Bir ırk toptan kötü ya da toptan iyi olmaz. Allah bu ayetle de inanmış Arapların durumunu açıklıyor. Kuran ayetindeki, “Peygamberi destekleyin”  anlamındaki desteklemek, teşvik etmek anlamına gelen “salavat kelimesi” için Bk. Ahzap 56 ayet ve dipnotu. Ayrıca bak. Fatiha suresi 2 ayet “Övgü sadece evrenlerin Rabbi Allah içindir”  M.Sağ

Yukarıdaki anlam örgüsü içinde bizim “zulüm ve kötülüğün egemen olduğu diyardan göç edenler” ifadesiyle aktardığımız muhâcirûn (bkz. 2. sure, 203. not ve 4. sure, 124. not) terimi öncelikle, Mekke'nin henüz İslam düşmanlarının elinde olduğu dönemlerde, oradan, o günlerde hâlâ Yesrib diye bilinen Medine'ye göç eden (hâcerû) Hz. Peygamber'in Mekkeli arkadaşlarına matuftur; “onların ilkleri, önde gelenleri” ifadesi, bu göçmenlerin ilk kafilelerine, yani Miladî takvime göre 622 yılı içinde (ki bu tarih İslamî Hicrî takvimin de başlangıcıdır) yahut bu tarihten önceki ve sonraki birkaç yıl içinde Medine'deki Müslüman cemaatinin henüz güçlü Mekkeli müşriklerin tehdidi altında bulundukları dönemde Mekke'yi terk eden müminlere işaret etmektedir. Benzer şekilde ensâr (lafzen, “yardımcılar”) terimi de, bu anlam örgüsü içinde, din kardeşlerine kucak açıp onları barındıran, onlara yardım ve destek veren (nasarû) Medine halkından ilk mühtedîlere matuftur. Onların “ilklerinden, önde gelenleri”nden kasıt da, Hz. Peygamber ve Arkadaşlarının Medine'ye hicretinden önce ve bu tarihten az sonra İslam'ı benimseyenler ve özellikle de, Hz. Peygamber'le Yesribli Evs ve Hazrec kabilelerine mensup temsilciler arasında Mekke yakınlarında bulunan Akabe vadisinde, ilki yaklaşık Hicret'ten bir yıl önce, ikincisi birkaç ay önce yapılan ve Akabe Biatleri olarak bilinen iki görüşmede hazır bulunan kimselerdir. Bütün bunlarla beraber, muhâcirûn ve ensâr terimleri, bu tarihsel çağrışımlarını aşarak Kur’an'da daha genel ve kuşatıcı bir anlam yüklenmişler ve çok defa “zulüm ve kötülüğün egemen olduğu ortamdan” kendini ahlaken uzak tutan ve “Dîn'e sahip çıkan ve koruyan” kimseleri ifade eder olmuşlardır (bkz. 8. sure 78. not). M.Esed

 Müşrik ve münâfıkların durumlarına ait bilgilerden sonra onların karşıtı olan mü’minler [Allah yolunda malını-canını feda etmiş örnek öncüler ve iyileştirme-güzelleştirme faaliyeti kapsamında onları izleyenler] konu edilmiş ve övülmüşlerdir.Burada övülenlerin, sadece ilk Muhâcirler ve onları izleyenler [Muhâcirler ve Hudeybiye günü'nde Rıdvan Biati'nde bulunan Ensâr] olarak kabul edilmesi yanlış olur. Zira bu övgü, İslâmî faaliyeti sürdüren, İslâm'ın yayılmasına zemin hazırlayan fedakâr ve vefakâr kimselerin hepsine şamildir. H.Yılmaz

Yani, Medine'de. Sözkonusu şehrin asıl adı Yesrib'di; Hz. Peygamber'in Mekke'den buraya hicretinden sonra Medînetu'n-Nebî (“Peygamber Şehri”) adıyla anılır oldu; ve giderek, üstünlük ve saygı ifade eden bir belirlilik yüklemi içinde, nevinin mümkün en mükemmel örneği (par excellence) manasında yalnızca el-Medîne (“Şehir”) denilegeldi.Yani, önce zihinsel karışıklık ve bunun tabii sonucu olarak baş gösteren ruhsal sıkıntılarla el ele giden dünyevî iş ve uğraşlarında içine düşecekleri başarısızlık ya da rüsvaylık; sonra da, ölüm gelip çattığında, günah ve kötülüklerinin bağışlanmaz yükünü duyduklarında içine düşecekleri yararsız pişmanlık ve yazıklanma şeklinde (Menâr XI, 19). M.Esed

Nifaklarını gizleme sanatında öyle ustalaşmışlardı ki, insan tabiatına nüfuz edici çok kuvvetli bir feraset ve keskin görüşe sahip olmasına rağmen Hz. Peygamber (s.a) bile onların bu özelliğini farkedememişti, bundan dolayı Allah, Rasulünü münafıklar hususunda uyarmıştır.
Bu çifte cezalandırma; münafıkların dünyalık avantajlarının kaybı ve onların muhalefetlerine rağmen İslami Tebliğ'in zaferi olacaktır. Bu, şu demektir: Cezanın biri, onun için sahtekarlıklar yaptıkları, münafıkça tavırlar benimsedikleri dünyalık menfaatlerini kaybetmeleri olacak ve servet, şeref ve prestij kazanma yerine, aşağılanmaya ve tümüyle kayba uğrayacaklardır. Onları ikinci cezalandırma ise, mağlup edip bozguna uğratmak için bütün güçleriyle entrika ve suikastlar düzenledikleri, İslami Tebliğin zafere ulaşması şeklinde olacaktı. Fakat, onların bütün kötü temennileri ve delice gayretlerine rağmen İslam Daveti muzaffer çıkacak ve onlar da buna çaresizlik içinde bizzat şahit olacaklardır. Mevdudi

Lafzen, “iyi olan bir işini kötü olan bir ötekiyle karıştırmak suretiyle işledikleri günahı kabul ve itiraf eden”. Bu ifade ilk bakışta her ne kadar Tebük seferine katılmaktan kaçınan kararsız Müslümanları îma ediyor ise de, ayetin mazmunu, en geniş anlamıyla, ortada haricî bir ayartma ve kışkırtma olmadığı zaman işlediği günahın ya da kötülüğün farkında olan ve dönüp tevbe eden herkesi içine almaktadır. Yani, kelimenin tam anlamıyla ne mümin ne de münafık olduğu söylenemeyecek, eğriyle doğru, hakla bâtıl arasında gidip gelen kafası karışık, kalbi tam olarak henüz mutmain olmamış kararsız kimseler. M.Esed

Lafzen, “Onların mallarından Allah için sunulanı (sadaka) al”. Bu terimin anlamı için bkz. yukarıda 81. not. Burada sadaka öncelikle, her Müslümana farz olan ve malın belli bir kısmının verilmesini öngören zekât'ı (“arındırıcı yükümlülükler”i) ifade etmektedir. Zekât'ın devletin ya da cemaatin imamı (ya da başkanı) tarafından kabul edilmesi, terimin Kur’ânî anlamı çerçevesinde (arınma ya da kendini temize çıkarma anlamında), verenin Müslümanlığına delalet ettiği için Hz. Peygamber, davranışlarıyla ikiyüzlü olduklarını ortaya koyan kimselerden zekât kabul etmiyordu; bununla birlikte, yukarıdaki ayet Hz. Peygambere (ve dolayısıyla her devir için geçerli olmak üzere, devlet ya da cemaat başkanına) hem sözleriyle, hem de davranışlarıyla tevbe ve pişmanlıklarını gösteren kimselerden de zekât kabul etme izin ve yetkisini vermektedir. M.Esed

Lafzen, “kullarından tevbe kabul eden”: böylece işaret edilmiş oluyor ki, Hz. Peygamber de dahil hiçbir insan, hiçbir ölümlü, günahkarın günahını bağışlayıp onu arındıracak güce ve yetkiye sahip değildir (Menâr XI, 32). Hz. Peygamber'in bu konuda yapabileceği tek şey, günahkarın bağışlanması için Allah'a dua etmektir. M.Esed

Bu ifade, yukarıda 103. ayette geçen “onların mallarından Allah için sundukları şeyleri kabul et... ve onlar için dua et” yönergesiyle bağlantılı görünüyor. İmanın bütünleyici bir parçası olarak yapıp-etmeler (‘amel) konusundaki ısrar Kur’an'ın ahlak öğretileri çerçevesinde son derece büyük, son derece aslî bir önem taşımaktadır: karş. “inanmak” ve “iyi ve doğru işler yapmak” kavramlarının Kur’an'da çok kere yanyana zikredilmesi; “inandıkları halde, iyi ve doğru eylemler ortaya koymayanlar”ın kınanması (bkz. 6:158 ve ilgili 160. not).   -  Bkz. 6. sure, 65. not. M.Esed

Bu paragrafta, yalandan inananlar ile gerçekten inananlar arasına açık bir sınır çizilmiş ve münafıklara karşı gösterilmesi gereken muameleler ve takınılması gereken tavır konusunda bazı talimatlar verilmiştir. Binaenaleyh birisi kalkar da hem müslüman olduğunu iddia eder ve hem de kendisini içtenlikle, Allah'a, O'nun Yoluna ve İslam toplumuna adamazsa, bu duruma birkaç şekilde yaklaşılır: Eğer hal ve hareketinden, samimi olmadığı açıkça anlaşılıyorsa veya Allah yolunda hiçbir infakta bulunmuyorsa, derhal sert karşılık görmeli, öldüğü zaman da namazını kılmamalı ve hatta Allah'tan onun için mağfiret dilenmemelidir. Bunun aksine, eğer bir mü'min bir günah işler ve o günahını itiraf ederse, affedilmeli, infakı kabul edilmeli ve affedilmesi için kendisine dua edilmelidir.
Münafık olsun veya olmasın, samimiyetsiz bir tavrından suçlu görülen bir kimsenin yargılanacağı kıstasa gelince, aşağıda üç hususta buna işaret edilmektedir:
l) Samimi bir müslüman kabahati hususunda herhangi bir uydurma mazeret, boş izahlar ve sathi yorumlar aramaksızın suçunu itiraf edecektir.
2) Onun, alışkanlıkları sonucu mu yoksa gafilliğinden dolayı boş bir anında kışkırtma neticesinde mi o günahı işlediği daha önceki davranışlar gözönünde tutularak kararlaştırılacaktır.
Eğer doğru bir müslüman gibi davranmakta ve kayıtlarda da yaptığı samimi hizmet, bağış ve iyilikleri lehine gözüküyorsa, o zaman böyle bir kimsenin münafık olmadığına mantıki olarak hükmedilir.
3) Yaptığı itirafın sadece laftan ibaret mi, değil mi, kalbinde gerçekten bir değişiklik olmuş mu, olmamış mı görmek için, o kişinin bundan sonraki davranışları da gözlemlenir. Şayet işlediği günahtan dolayı samimi olarak pişmanlık duyuyorsa ve onu telafi etme arzusunda ise ve bütün davranışları da kendisini günah işlemeye sevk eden imanındaki bu zaafiyeti kökünden söküp atmak niyetinde olduğunu gösteriyorsa, o takdirde o kişinin, işlediği suçtan dolayı samimi olarak pişmanlık duyduğuna ve münafık değil sadece günahkar bir mümin olduğuna karar verilir.
Bu bölümün nazil olmasına sebep olan olay, meseleyi oldukça net bir şekilde açıklar. Muhaddisler bu ayetlerin Ebu Lubabe b. Abdul Menzer ve arkadaşları hakkında nazil olduğu konusunda bazı nakillerde bulunurlar. Hz. Ebu Lubabe, Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce Akabe biatı sırasında İslam'ı kabul etmiş olanlardandı ve Bedir, Uhud gibi savaşlarda ve daha başka seferlerde de bulunmuştu. Fakat Tebûk Seferi sırasında o, bazı nefsi zaaflarına kapılarak, makul ve meşru hiçbir sebebi olmaksızın evde kaldı, sefere katılmadı. Samimi birer müslüman olan diğer altı sahabenin de durumu aynı idi. Hz. Peygamber (s.a) Tebûk seferinden döndüğünde, Allah ve Rasulünün, sefere katılmayıp da evde kalanlar hakkında çok kötü bir kanaata sahip olduğunu öğrendikleri zaman şiddetli bir mahcubiyet ve pişmanlık duydular. Bu yüzden, bu davranışlarının sebebini izah etmek üzere çağrılıncaya kadar kendilerini mescidin direklerine bağladılar, "Af edilinceye kadar hiçbirşey yemeyeceğiz ve uyumayacağız, ya da ölürüz" diye ilan ettiler. Birkaç gün sonra, açlık ve uykusuzluktan kendilerini kaybettiler, baygın düştüler. Sonunda da, Allah (c.c) ve Rasulü'nün (s.a) kendilerini affettikleri haberi verildiğinde Hz. Peygamber'i (s.a) görmeye gittiler ve şöyle dediler: "Ey Allah'ın Rasulü, evlerimizi ve bütün mal ve mülkümüzü bu günahımıza karşılık olarak kabul etmenizi istiyoruz, çünkü Tebûk Seferine katılmayı ihmal etmek suretiyle işlemiş olduğumuz günahın sebebi bunlardır. Biz onları Allah yolunda vermek istiyoruz" dediklerinde Allah Rasulü, onları "üçte bir yeterken, bütün mallarınızı vermeye gerek yok" diyerek cevaplamıştır.
İyice düşünüldüğünde, insanda bulunan herhangi bir zayıflığın affedilebileceği anlaşılır. Bu insanların hepsi suç ve günah işlemeyi alışkanlık haline getirmiş azılılar değillerdi. Onların geçmişteki bütün davranışları birer samimi müslüman olduklarına şahitlik etmektedir. Hiçbirisi kendilerini mazur göstermek için yalan mazeretler ileri sürme yoluna gitmemiş, bilakis kabahatlerini itiraf etmişlerdi. Bütün servetlerini keffaret olarak da vermek istemeleri, davranışlarından dolayı gerçekten üzüldüklerini ve günahlarını telafi etmek istediklerini ispat etmektedir.
Bu hususta ilgili ayetlerden, ayrıca önemli başka bir dersin daha alınması lazımdır. Bir kimsenin işlediği günahına karşılık keffaret olarak vereceğini kabul edilmesi için, o kişinin, sözlü itirafı ve kalbi pişmanlığının yanında, fiili delil getirmesi, yani hareketleriyle de bizzat bu durumu tasdik etmesi gereklidir. Bu hususta takip edilecek yollardan birisi kalbte yerleşip beslenen ve işledikleri suçun kaynağı olan bu pislikten temizlenmek için Allah yolunda infakta bulunmak ve sadakalar vermektir. Bu kişinin içinde gizli olan şer duyguları söküp atmakla kalmaz aynı zamanda hayırlı olan konulara karşı da beslenen niyetleri arttırır. Zira kişinin işlediği günahtan dolayı yaptığı itiraf, çukura düşmüş insanın hissedeceği şeylere benzer. Yani bu kimse, içinde kalmak istemediği ve kendisini bütünüyle kuşatan o çukur içinde çok tehlikeli bir durumda olduğunu hemen farkeder ve bu tehlikeli durumdan sıyrılmak için çaba sarfeder. İşte aynı bunun gibi kabahatini itiraf eden ve bu davranışından dolayı utanç duyan biri, işlediği günaha keffaret olsun diye sadakalar verir, daha başka hayırlı işlerde bulunur ve böylece günah çukurundan kurtulmak niyetinde olduğunu açıkça göstermiş olur.
Herşey hakkında mutlak hüküm sahibi olan ve kendisinde hiçbir şeyin gizli kalamadığı "Allah'a, en sonunda döneceksiniz..." Binaenaleyh bir kimse, bu dünyada iken münafıklığını gizlemeyi başarabilse, veya insanlar tarafından imanlı ve samimi olduğuna hükmedilebilse bile, bu o kimseyi ahirette münafıklar için hazırlanan azaptan kurtaramaz. Mevdudi

Lafzen, “Allah'ın buyruğuna/takdirine (emr) kalmış”; yani, gelecekte tevbe edecekleri ihtimali ya da beklentisi içinde durumları henüz açıklığa kavuşmamış. Önceki dört ayette olduğu gibi, bu ayette de kendilerine atıfta bulunulan kimseler, öncelikle, Tebük seferine katılmayan kararsızlar grubu olmakla birlikte, zımnen, doğruyla eğri arasında kararsızlık, sebatsızlık içinde gidip gelen kimselerdir; şu farkla ki, 102-105. ayetlerde sözü geçen tevbekarların hatalı ya da günahkarca davranışlarını kendiliklerinden fark etmiş oldukları ifade edilirken, 106. ayette sözü edilen kimseler henüz nefis muhasebesine, öz eleştiriye başvurup tevbe aşamasına varmamışlar ve bunun sonucu olarak da bunların durumları, iç saiklerinin kendilerini şu ya da bu yolda kesin bir tercihe yönelteceği güne kadar “askıda kalmış” gibidir. Psikolojik açıdan bu ayetle 7. surenin 46 ve 47. ayetleri arasında ince bir ilgi görmek mümkün. M.Esed

Günahkar mı yoksa münafık mı oldukları hususunda yasal olarak herhangi bir karara varılamadığı için bu insanların durumlarından bahsediliyor. Yoksa, bu kişilerin durumlarının Allah'ın nazarında şüpheli olduğundan falan değil. Bu açıktır. Bunun böyle oluşu, onların bu hastalıklarının belirtilerinin sözkonusu iki yoldan (hak-batıl) hangisinde olduklarını açıkça gösterecek şekide şimdiye kadar henüz su yüzüne çıkmamış olmasındandır. İslam, müslümanlara zanna değil bilinçli muhakemeye dayalı kesin bilgilere sahip olmadan hiçbir kimse veya grubu hemen yargılamamayı öğretmektedir. Mevdudi

Örnek ve öncü mü’minlerle ilgili açıklamalardan sonra konu yine münâfıklara getirilmiş, ardından da Rasûlullah ve mü’minlerin onlarla ilişkilerinin nasıl olması gerektiği bildirilmiştir.
Mü’minlerin yanında Medînelilerden ve bedevî Araplardan –Allah'ın bilip de Rasûlullah ve mü’minlerin bilmediği– katmerli münâfıklar vardır. Onlar iki kez azap çekecekler, sonra da çok büyük bir azaba döndürüleceklerdir. Bunlara nasıl iki kez azap edileceğini 55. âyetin tahlilinde açıklamıştık.
Rasûlullah'ın yanında bir de günahlarını itiraf edenler [sâlih bir amelle diğer kötüyü karıştıranlar] vardır. Allah onların tevbelerini kabul edebilir.
Bunların mallarından sadaka alınmalı ki, onunla [sadaka ile] onlar temizlensinler. Bir de onlara destek olunmalı. Şüphesiz Elçi'nin desteği onlar için bir huzurdur.
Bu âyetlerin nüzûl sebebi hakkında şu nakledilmiştir:
Bu âyet-i kerîme Tebük gazvesi'nden geri kalan 10 kişi hakkında inmiştir. Bunların yedisi kendilerini mescidin direklerine bağlamışlardı. Katâde de buna yakın bir görüş ifade etmiş ve şöyle demiştir: “Yüce Allah'ın, Mallarından bir sadaka al... (Tevbe/103) âyeti de bunlar hakkında inmiştir.” Bunu da el Mehdevî nakletmektedir. Zeyd b. Eslem, “Bunlar 8 kişi idi” der. 6 kişi oldukları, 5 kişi oldukları da söylenmiştir. Mücâhid ise der ki: “Âyet-i kerîme yalnızca Ensâr'dan Ebû Lübâbe hakkında, onun Kurayzaoğulları ile başından geçen olay ile ilgili olarak inmiştir. Şöyle ki: Kurayzaoğulları Ebû Lübâbe ile Allah ve Rasûlü'nün hükmünü kabul ederek kalelerinden inmeleri hususunda konuşmuşlar, o da inip bu hükmü kabul ettikleri takdirde, Peygamber'in (s.a) kendilerini keseceğini anlatmak kastı ile boğazına işaret etmişti. Bu durumu açığa çıkınca, tevbe edip pişman olmuş, kendisini mescidin direklerinden birisine bağlamış ve Allah kendisini affedinceye yahut bu hâlde ölünceye kadar yemek yememek, bir şey içmemek üzere yemin etmişti. Yüce Allah onu affedinceye kadar bu şekilde devam etti ve bu âyet-i kerîme indi. Rasûlullah (s.a) da çözülmesi için emir verdi.” Bunu Taberî Mücâhid'den naklettiği gibi İbn İshâk da Sîret'inde daha kapsamlı olarak nakletmiştir.
Onlarla ilgili Rasûlullah'a bilgi ve emirler verildikten sonra onlara sitemkâr mesajlar verilmektedir: Onlar, Allah'ın, kullarından tevbeyi kabul ettiğini, sadakaları aldığını ve Allah'ın, tevbeleri çok kabul edenin ve çok merhamet edenin ta kendisi olduğunu bilmediler mi?” İşleyin! Artık Allah, Elçisi ve mü’minler işlerinizi görecektir. Ve siz görünmeyeni ve görüneni bilene [Allah'a] döndürüleceksiniz. Sonra O, işlemiş olduklarınızı size haber verecektir.
Bu grubun dışında bir de Rasûlullah'ın hiç ilgilenmeyeceği, bütünüyle Allah'a havale edeceği bir grup daha vardır: Ve diğerleri, Allah'ın emrine bırakılmış olanlardır. O, ya kendilerini azaplandırır ya da tevbelerini kabul eder. Ve Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.
Bu grupla ilgili de kaynaklarda şu olay nakledilir:
İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: Bu âyet, Ka‘b ibn Mâlik, Mürare ibnu'r-Rebî ve Hilal ibn Ümeyye hakkında nâzil olmuştur. Ka‘b, “Medîne'deki en hızlı deve benimdir; bu sebeple, dilediğimde Hz. Peygamber'e ulaşırım” der ve günlerce gecikir. Daha sonra da, Hz. Peygamber'e ulaşmaktan ümidini keser ve yaptığı şeye pişman olur; aynı şekilde arkadaşları da. Hz. Peygamber (s.a), Medîne'ye geri döndüğünde Ka‘b'a, Hz. Peygamber'e git ve yaptığından dolayı o'ndan özür dile” denildiğindeyse o, “Hayır, tevbenin kabulüne dair bir hüküm, âyet nâzil olmadıkça gitmeyeceğim vallahi” der. Diğer iki arkadaşı ise, Hz. Peygamber'e giderek özür beyânında bulunurlar. Hz. Peygamber onlara, “Sizin, bana katılmayarak geride kalmanızın sebebi nedir?” dediğinde onlar, “Hatadan başka bir mazeretimiz, hakklı gerekçemiz yoktur” cevabını verirler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın, Savaşa gitmeyenlerden diğer birtakımı da Allah'ın emrine intizaren hakklarındaki hüküm ertelenmiştir âyeti nâzil olur.
Bunun üzerine, bu âyetin nüzûlünden sonra Hz. Peygamber onları (hakklarında hüküm ininceye kadar bir yerde) durdurtur. İnsanları, onlarla oturup kalkmaktan men eder; onlara, hanımlarından ayrılmalarını ve onları, ana-babalarının yanına yollamalarını emreder. Derken, kendisine yiyecek getirmek arzusuyla, Hilâl'in hanımı gelir; çünkü Hilâl, son derece yaşlı bir kimsedir. Sadece ona izin verilir. Şam'dan ise bir elçi gelmiş, Ka‘b'ı kendilerine [Bizans'a] katılmaya teşvik etmektedir. Bunun üzerine Ka‘b, “Yaptığım hata öyle bir dereceye ulaşmıştır ki, müşrikler bile benden bir şey umar hale geldiler. Onca genişliğine rağmen. yeryüzü bana dar geldi” der. Hilâl ibn Ümeyye ise öylesine ağladı ki, gözlerinin kör olacağından korkuldu. Elli gün geçtikten sonra, onların tevbelerinin kabul edildiğine dair, Allah, Peygamberi'nin tevbesini kabul buyurdu (Tevbe/117) ve, Savaştan geri bırakılan üç kişinin (tevbelerini de kabul etti) (Tevbe/118) âyetleri nâzil oldu. H.Yılmaz

Münafıklar mescitleri kendi çıkarları için kullanırlar. M.Sağ

Lafzen, “ötedenberi Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı savaş verenlere”, yani Tebük seferinden önce de. Bu ayetin atıfta bulunduğu tarihî vaka şöyle özetlenebilir: Mekke'den Medine'ye hicret ettiği günden beri Hz. Peygamber, Hazrec kabilesinin önde gelenlerinden biri olan ve yıllarca önce Hristiyanlığı benimsemiş bulunan ve bu yanıyla da gerek kendi hemşehrileri arasında gerekse Suriyeli Hristiyan topluluklar arasında bir hayli ün salmış olan Ebû ‘Âmir'in (“Keşiş”) şiddetli muhalefetine hedef oldu. Sözü geçen kişi tâ başından beri Hz. Peygamber'in düşmanlarıyla, Mekkeli müşriklerle ittifak içine girdi ve Uhud savaşında onların yanında yer aldı (H. 3. yıl). Bu savaştan kısa bir süre sonra Suriye'ye göçüp orada, Bizans İmparatoru Heraklius'u, Medine'yi istila edip Müslüman cemaati bir daha kendini toparlayamayacak biçimde çökertmesi yönünde kışkırtmak için elinden geleni yaptı. Kendisi oradayken Medine'de, kendi kabilesinden sürekli temas ve haberleşme halinde olduğu gizli yandaşları vardı. H. 9. yıl içinde bu yandaşlarına, Heraklius'un Medine'ye bir ordu göndermeyi kabul ettiği ve bunun için büyük hazırlıkların yapılmakta olduğu yolunda bir haber uçurdu. (Hz. Peygamber'in savunma amaçlı Tebük seferi de böyle bir habere dayanıyor olmalı.) Ebû ‘Âmir, Medine'nin istilasını hedefleyen bu askeri harekat gerçekleştiği takdirde yandaşları için bir toplanma yerine/bir ileri karakola ya da karargaha ihtiyaç duyulacağı düşüncesiyle, onlara Medine'nin hemen yakınında bulunan Kubâ yerleşim bölgesinde kendilerine bir mâbed kurmalarını ve böylece Hz. Peygamber'in Medine'ye vardığı günlerde aynı semtte yaptırdığı mescidde toplanma mecburiyetini ortadan kaldırmaya çalışmalarını önerdi (bkz. aşağıda 145. not). Nitekim, Ebû ‘Âmir'in yandaşları onun bu önerisine uyup sonunda böyle bir mescid yaptılar. Yukarıdaki ayette atıfta bulunulan mescid de işte bu mesciddir ve Tebük seferinden döndükten hemen sonra Hz. Peygamber'in emriyle yıktırılmıştır. Ebû ‘Âmir'in kendisi ise bu vakadan kısa bir süre sonra Suriye'de öldü. (Bu konuyla ilgili tüm rivayetler için bkz. Taberî ve İbni Kesîr'in bu ayete ilişkin yorumları.)Bu ayetin tamamı ilk ağızda her ne kadar önceki notta açıklanan tarihî vakayla ilgiliymiş gibi görünse de, temelde, Müslümanlar arasında görülebilecek her türlü hizipçi girişime karşı alınan, alınması gereken kesin bir tavrı yansıtmakta ve böylece bu konuda daha önce verilen bir talimatı pekiştirip genişletmektedir (bkz. 6:159 ve ilgili 161. not). M.Esed

Amr ibn Avf Oğulları, Kubâ Mescidini yaptıkları zaman Allah'ın Elçisinden, gelip mescidlerinde teberrüken namaz kılmasını ricâ etmişler, o da gidip orada namaz kılmıştı. Ganem ibn Avf Oğulları da bir mescid yaptılar. Bunlar, İslâm düşmanı olan münâfık Ebû Âmir er-Râhib'in, Şam'dan dönünce, kendilerine imamlık yapması için bu mescidi yapmışlardı. Ebû Âmir'in önderliğinde o mescidde toplanıp İslâmın ve müslümanların aleyhine planlar hazırlayacaklardı. İşte âyet o münâfık insanların bu niyyet ve davranışını sergilemektedir. S.Ateş

Lafzen, “oraya” -zımnen, “orada dua etmek için.”   -  Lafzen, “Doğrusu, takvâ üzerine kurulu bir mescid en uygunudur...” vb. Bazı müfessirler burada sözü edilen mescidin, Hz. Peygamber'in ya da arkadaşlarının inşa ettikleri ilk mescid olması bakımından, Hz. Peygamber'in H. 1. yılın Rebiülevvel ayında Medine'nin yakın köyü ya da kenar mahallesi Kubâ'ya vardığında orada yapımına başlanan Kubâ mescidi olduğu kanaatindedirler. Ne var ki, Hz. Peygamber'in, buradaki “takvâ (Allah'a karşı sorumluluk bilinci) üzerine kurulu mescid” tanımını daha sonraki dönemlerde inşa edilen Medine'deki mescidine de yakıştırdığını ifade eden sahih Hadisler vardır (Müslim, Tirmizî, Neseî, İbni Hanbel). Dolayısıyla, buradaki tavsif ve tanımlamanın, yapımcıları tarafından gerçekten ve samimî olarak içlerinde yalnızca Allah'a ibadet edilsin diye kurulmuş her mescid için geçerli olduğunu söylemek en doğrusudur. Bu son görüş müteakip ayetle de zaten doğrulanmaktadır. M.Esed

"...Allah ve Rasulü ile savaşmış olan..." Medine'de Hazreç kabilesine mensup Ebu Amir'dir. O Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce "cahiliye" döneminde Hıristiyan bir rahip olmuştu. Kutsal metinler hakkındaki bilgisinden dolayı meşhur bir alim ve dindar bir rahip olarak çok saygı görüyordu. Fakat alim olması ve zahitliği onu gerçeğe götüreceği yerde bilakis buna engel olmaktaydı. Bundan dolayı, İslam'ı sadece inkar etmekle kalmayıp aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a) ve O'nun davetinin amansız düşmanı idiydi de. Zira o, Hz. Peygamber'i (s.a) papazlığın "mukaddes vazifesi"ne rakip olarak görüyordu. Kureyş'in gücünün Hz. Peygamber (s.a) ve davetini ezip yok etmeye kafi geleceği ümidi ile Ebu Amir önceleri Hz. Peygamber'i önemsemedi. Fakat Kureyş ordusunun Bedir harbinde tam bir hezimete uğradığını gördüğü zaman artık daha fazla bu hareketi görmezlikten gelemezdi. Bundan dolayı da İslami harekete karşı şiddetli bir fesat kampanyası başlattı.
Böylece Medine'den ayrılarak, İslam'a karşı teşvik ve tahriklerde bulunmak üzere çeşitli kabileleri ziyaret etti. Uhud savaşının meydana gelmesine sebep olan kişilerden birisi de bu Ebu Amir'dir.Uhud savaşının yapıldığı yerde bazı çukurlar kazdırdığı ve Hz. Peygamber'in (s.a) bu çukurlardan birinin içine düşüp yaralandığı da rivayet edilir. Daha sonra Ahzap savaşında Medine'yi işgal etmeye gelen orduların teşkilatlandırılmasında da önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, bu Hıristiyan rahip Huneyn harbine kadar meydana gelen bütün savaşlarda, İslam'a karşı müşriklere destek sağlamada aktif olarak faaliyette bulunmuştu. En sonunda Arabistan'da, İslam'ın hamlesini durdurulabilecek hiçbir güç kalmadığını anlayınca Arabistan yarımadasını terketti ve Medine'den yükselmekte olan "tehlike" konusunda Roma Kayser'ini uyarmaya gitti. Roma Kayser'inin, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferine mukabil Arabistan'ı istila etmek için hazırlıklara başlaması, Ebu Amir'in gösterdiği çabaların bir sonucudur.
Şimdi, Hakk Davet'e zarar vermek üzere inşa edilmiş olan "caminin" yapılmasının gerisinde yatan gerçeği bir düşünelim: Medine'de bulunan münafıkların bir bölümü İslam'a karşı çirkin faaliyetlerin hepsinde Ebu Amir'le yakından işbirliği yapmışlardı. Ayrıca, Roma Kayser'i ve diğer Kuzey Arabistan Hıristiyan devletlerinden askeri yardım koparılması için "manevi" nüfuzunu kullanması hususunda da onunla anlaşmışlardı. Binaenaleyh Ebu Amir, Arabistan'a saldırması konusunda Kayser'i ikna etmeye gitmeye hazırlandığı sırada, onlarda kendilerini ayrı bir hizip olarak örgütleyebilmeleri için emin bir toplanma yeri olarak işlev görecek bir "cami" yapma planı tasarladılar. Çünkü bu sayede, din maskesi altında şeytanca faaliyetler yürüttüklerini kimse farketmeyecekti. Ayrıca, bu mescid Ebu Amir'in ajanlarının yolcu ve dilenci gibi gözükerek hiçbir şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargah olarak da hizmet görecekti.
Aslında, biri Kuba'daki Kuba Mescidi ve diğeri Mescid'i Nebevi olmak üzere Medine'de halen iki cami zaten bulunmaktaydı. Şehirde üçüncü bir camiye ihtiyaç olmadığı gün gibi aşikardı. Bunu münafıkların kendileri de biliyorlardı, bundan dolayı üçüncü bir camiye ihtiyaç olduğunu göstermek üzere bir takım "nedenler" uydurmaya başladılar. Bu maksada binaen, Hz. Peygamber'e (s.a) gittiler ve "Bu bölgenin halkı ve bilhassa yaşlı, hasta, sakat olanlarımız için, kış mevsimi ve yağmurlu havalarda bu iki mescidden birisine, günde beş defa gidip gelmelerinin çok zor olduğu için bir başka mescide ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı, Kuba Mescidi ve Mescid'i Nebevi'den uzak bir mahallede oturan ve namazlarını cemaatle kılmak isteyen bu kimselere yeni bir mescid yapmayı arzu ediyoruz" dediler.
Böylece bu fitne-fesat odakları, güya temiz niyetlerinden kaynaklanan sözkonusu istekleri neticesinde yeni bir cami yaptılar. Daha sonra Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek "Efendimiz, yeni mescidimize gelmenizi ve açılış merasimi olarak ilk cemaatle namazı sizin kıldırmanızı rica ediyoruz" dediler. Fakat Rasulullah (s.a) "Şu an, Tebûk'e yapılacak sefer hazırlıklarıyla meşgulüm. Konuyu sefer dönüşünde düşünürüm" diyerek teklifin yerine getirilmesini bir süre erteletti. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'e sefere çıkınca bu münafıklar da, haince seri faaliyetlerine başladılar. Bu yeni mescidle kendilerini teşkilatlandırmaya ve İslam'a karşı komplolar düzenlemeye devam ettiler. Hararetle bekledikleri müslümanların yenildiği ve Romalıların onları bütünüyle imha ettikleri haberini alır-almaz Abdullah b. Ubey'i kendilerine kral yapmayı kararlaştırdılar. Fakat Tebûk'te olanlar ise bunların bütün umutlarını boşa çıkarmıştı. Daha sonra seferden dönüş esnasında, Medine'ye yakın Zi-Evan denilen yerde bu ayetin inmesiyle Hazreti Peygamber (s.a) şehire girmeden önce bu "mescidi" yerle bir etmek üzere birkaç kişiyi bulunduğu mahalle gönderdi . Mevdudi

Bu teşbihin anlamını bütünüyle kavrayabilmek için önce, Arapça " " kelimesinin anlamı üzerinde bir düşünmemiz gerekir. Bu kelime dere kenarında suyun, yanlarının dibini aşındırıp altını oyarak üst yüzünü desteksiz bırakması olayıdır. Öyle ki bu toprak parçası her an çöküp yıkılmaya hazır vaziyettedir. Bu çok manalı teşbihte, müşrikçe bir temele oturtulan hayat tarzı da işte böyle dibi oyulmuş, her türlü dayanaktan yoksun bir toprak parçası üzerine inşa edilen binaya benzetilmiştir. "Normal, sıradan bir toprak parçası işte" diyerek böyle bir yere bina yapmaya kalkan cahil kimsenin, binasını kaybetmekle kalmayıp, canını da kaybedeceği açıktır. Zira, üzerine ev inşa ettiği arazi her türlü sağlam temel ve destekten mahrum olduğu için bina kaçınılmaz olarak dereye çökecektir. Tıpkı bunun gibi, hayat sisteminin binasını, insan hayatının yegane sağlam temeli olan Allah korkusu ve rızası gözönünde bulundurmaksızın geçici dünyalıklar üstüne oturtan kimse, dibini suyun oyduğu, her an yıkılmaya hazır toprak parçası üzerinde evini yapan adama benzer. Zira böyle bir insan, işlediği yanlış yoldaki fiilleriyle hayat binasının temelini bizzat kendisi oymaktadır. Allah korkusu ve rızası gibi sağlam granit bir zeminden yoksun olacağı için, bina kaçınılmaz olarak yıkılacaktır. Böylece, hayatını inşa ettiği zemin günün birinde, hayatı boyunca kazandıklarıyle birlikte Cehennem çukuruna kayıp yuvarlanacaktır."Doğru Yol" (Sıratu'l-Mustakim) ancak gerçek felaha götürür. Mevdudi

Lafzen, “kalpleri parça parça oluncaya kadar” -yani, ölünceye kadar. 109-110. ayetlerdeki “onların yaptığı yapı” ifadesi, açıktır ki, burada ibadet için yapılmış evler anlamında odaklanan önceki yüklemini aşıp genişleyerek temsîlî bir ifade tarzı içinde insanların bütün davranışlarını, bütün yapıp-etmelerini içine alıyor. M.Esed

Bak. Cin suresi 18 “Kuşkusuz bütün mescitler Allahındır. Allahla beraber hiçbirkimseye kulluk etmeyin”  Bakara 114 “ Allaha ibadet edilen mabetlerde O’nun isminin anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Onlar, buralara ancak korka korka girerler. Onlar için dünyada bir rüsvaylık, ahirettede büyük bir azap vardır.”  Hac suresi 40 “; “Tevbe 107-108”  M.Sağ

Yani, tebliğini yaymak için adına mescidler yapılan hakiki İslam'a zarar vermek niyetiyle bir "mescid" inşa ederek, en iğrenç günahı işlemekle bu münafıklar, kalblerini imanı algılayıp kabul edebilme şansından mahrum ettiler. Bu suç, onların kalblerine, inançsızlık tohumlarını öyle derin yerleştirmiştir ki, yaşadıkları sürece orada kalacak ve sadece ölüm anında, o kalblerin artık atmadığı zamanda onlardan kopacaktır. Bu gibi insanların, açıkça puthaneler inşa eden ve Allah'a karşı açıkça savaş hazırlığı yapan kafirlerden daha farklı olduğu malumdur. Çünkü mert, samimi ve bir bakıma cesur olması nedeniyle böyle birisinin hidayeti kabul etmesi imkan dahilindedir. Üstelik, onun açık ve net muarızlığı gösteriyor ki, birşeye ikna olabilme, inanabilme cüretkarlığına sahip olan bu kimse, eğer gerçeği kavrayabilirse İslam'ı da kabul edebilir. Fakat küfre hizmet etmek için "cami" inşa eden, Allah'ın dinine karşı savaşında, Allah'a ibadet maskesi altında gizlenen korkak, yalancı, hilekar ve riyakar insan içinse hiçbir ümit yoktur. İşte bu, bu gibi davranışların insanın içinde yatan asil duyguları öldürmesi ve onu İslam'ı anlayamaz ve tabii ki kabul etmez kılmasından ötürüdür. Mevdudi

Bu paragrafta da münâfıklar, onların faaliyetleri ve onlara karşı nasıl tavır alınması gerektiği açıklanmıştır. Buna göre, münâfıklardan bir grup, zarar vermek, kâfirlik etmek, Müslümanların arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Elçisi'ne karşı savaş açmış olanlara gözcülük etmek için mescit yapmışlar; bu amaçla sürdürdükleri faaliyetlerini de, “Biz en güzelden başka bir şey istemedik” diye yeminler ederek örtmeye yeltenmişlerdir. Bunlar, yalancı kimselerdir, Allah bunun şâhididir. Onların kalpleri parça parça olmadıkça, o kurdukları temelleri, kalplerinde bir kuşku olarak kalıp kaybolmayacaktır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır.
Bu ifşadan sonra Rasûlullah, onların oyununa gelmemesi hususunda uyarılıyor: Sen onun içinde ebediyen dikilme [görev yapma]! İlk gününde takvâ üzerine kurulan mescit, elbette içinde dikilmene [görev yapmana] daha layıktır. Onun içinde arınmayı seven er kişiler vardır. Allah da arınıcıları sever. Peki, temelini Allah'tan takvâ ve hoşnutluk üzerine kurmuş olan kimse mi hayırlıdır, yoksa temelini yıkılmak üzere olan bir uçurumun kenarına kurup da onunla birlikte cehennemin ateşine yuvarlanan mı? Ve Allah, zâlimler toplumuna kılavuz olmaz.
Âyet-i kerîme, rivâyet edildiğine göre, Ebû Âmir er-Râhip hakkında inmiştir. Çünkü sözü geçen bu kişi, Bizans Kayserinin yanına gitmiş, orada Hristiyanlığı kabul etmiş, Kayser de, kendilerine pek yakında yanlarına geleceğine dair söz vermişti. Bunun üzerine onlar da orada Kayser'in gelişini gözetleyip beklemek üzere Mescid-i Dırar'ı inşa ettiler.
Tefsir âlimleri derler ki: Amr b. Avfoğulları Kubâ mescidi'ni inşa ettiler ve Hz. Peygamber'den yanlarına gelmesi ricasında bulundular. O da onlara gelip Kuba'da namaz kıldı. Kardeşleri Ğunm b. Avfoğulları onları kıskanarak, “Biz de bir mescit yapacağız ve Peygamber'e (s.a) haber gönderip, kardeşlerimizin mescidinde namaz kıldığı gibi bizim de mescidimizde namaz kılmak üzere gelmesini rica edeceğiz. Daha sonra da Ebû Âmir, Şam'dan geldiği takdirde bu mescitte namaz kıldırır” diyerek Peygamber'e (s.a) gittiler. O sırada Hz. Peygamber Tebük'e çıkmak üzere hazırlık yapıyordu. Hz. Peygamber'e, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dediler, “Biz, ihtiyacı olan hastalar ve yağmurlu geceler için bir mescit inşa ettik. Bizim için gelip orada namaz kılmanı ve mübarek olması için dua etmeni arzuluyoruz.” Bunun üzerine Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: “Şimdi ben yola çıkmak üzereyim ve meşgul bir hâldeyim. Dönecek olursak, size gelir ve sizin için orada namaz kılarız.”
Peygamber (s.a) Tebuk'ten döndüğünde yanına geldiler. Kendileri de mescidi bitirmiş bulunuyorlardı. Orada Cuma, Cumartesi ve Pazar günü de namaz kılmışlardı. Hz. Peygamber yanlarına gitmek maksadıyla giymek üzere gömleğinin getirilmesini istedi. Bu sefer Mescid-i Dırar'ın durumunu bildiren Kur’ânî buyruklar nâzil oldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Mâlik b. ed-Duhşum, Ma’n b. Adiy, Âmir b. es-Seken ile Hz. Hamza'yı öldürmüş olan Vahşi'yi çağırarak şöyle dedi: “Halkı zâlim olan şu mescide gidin; onu yıkın ve yakın.” Onlar da hemen yola koyuldular. Mâlik b. ed-Duhşum evinden bir miktar alevli ateş aldı. Hep birlikte gidip mescidi yaktılar, yıktılar. Bu mescidi inşa edenler 12 kişi idiler: Amr b. Avfoğulları'ndan birisi olan Ubeyd b. Zeydoğulları'ndan Hizam b. Hâlid –ki, Dırar Mescidi onun evine ait arsada yapılmıştı–, Muattib b. Kuşeyr, Ebû Hubeybe b. el-Ezar, Amr b. Avfoğulları'ndan Sehl b. Huneyf'in kardeşi Abbâd b. Huneyf, Câriye b. Âmir, onun iki oğlu Mucemmi ve Zeyd, Nebtel b. el-Hâris, Bahzec, Becâd b. Osman ve Vedia b. Sâbit. Salebe b. Hâtıb da aralarında zikrolunmaktadır.
Bu pasajda, târihe “Mescid-i Dırar” diye geçen hâdise nakledilmiştir. Bu konuya dair İbn Kesîr ve Mevdûdî'nin derlemelerini naklediyoruz:
...Allah ve Rasûlü ile savaşmış olan... Medîne'de Hazrec kabilesine mensup Ebû Âmir'dir. O Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden önce câhiliye döneminde Hristiyan bir râhip olmuştu. Kutsal metinler hakkındaki bilgisinden dolayı meşhur bir âlim ve dindar bir râhip olarak çok saygı görüyordu. Fakat âlim olması ve zâhitliği onu gerçeğe götüreceği yerde bilakis buna engel olmaktaydı. Bundan dolayı, İslâm'ı inkâr etmekle kalmayıp aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a) ve o'nun davetinin de amansız düşmanı olmuştu. Zira o, Hz. Peygamber'i (s.a) papazlığın “mukaddes vazifesi”ne rakip olarak görüyordu. Kureyş'in gücünün Hz. Peygamber (s.a) ve davetini ezip yok etmeye kafi geleceği ümidi ile Ebû Âmir önceleri Hz. Peygamber'i önemsemedi. Fakat Kureyş ordusunun Bedir harbi'nde tam bir hezimete uğradığını gördüğü zaman artık daha fazla bu hareketi görmezlikten gelemezdi. Bundan dolayı da İslâmî harekete karşı şiddetli bir fesat kampanyası başlattı.
Böylece Medîne'den ayrılarak, İslâm'a karşı teşvik ve tahriklerde bulunmak üzere çeşitli kabileleri ziyaret etti. Uhud savaşı'nın meydana gelmesine sebep olan kişilerden birisi de bu Ebû Âmir'dir. Uhud savaşı'nın yapıldığı yerde bazı çukurlar kazdırdığı ve Hz. Peygamber'in (s.a) bu çukurlardan birinin içine düşüp yaralandığı da rivâyet edilir. Daha sonra Ahzâb savaşı'nda Medîne'yi işgal etmeye gelen orduların teşkilatlandırılmasında da önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca, bu Hristiyan râhip Huneyn harbi'ne kadar meydana gelen bütün savaşlarda, İslâm'a karşı müşriklere destek sağlamada aktif olarak faaliyette bulunmuştu. En sonunda Arabistan'da, İslâm'ın hamlesini durdurulabilecek hiçbir güç kalmadığını anlayınca Arabistan Yarımadası'nı terk etti ve Medîne'den yükselmekte olan “tehlike” konusunda Roma Kayserini uyarmaya gitti. Roma Kayserinin, Hz. Peygamber'in (s.a) Tebük seferine mukabil Arabistan'ı istila etmek için hazırlıklara başlaması, Ebû Âmir'in gösterdiği çabaların bir sonucudur.
Şimdi, Hakk Davet'e zarar vermek üzere inşa edilmiş olan “caminin” yapılmasının gerisinde yatan gerçeği bir düşünelim: Medîne'de bulunan münâfıkların bir bölümü İslâm'a karşı çirkin faaliyetlerin hepsinde Ebû Âmir'le yakından işbirliği yapmışlardı. Ayrıca, Roma Kayseri ve diğer Kuzey Arabistan Hristiyan devletlerinden askerî yardım koparılması için “manevî” nüfuzunu kullanması hususunda da onunla anlaşmışlardı. Binaenaleyh Ebû Âmir, Arabistan'a saldırması konusunda Kayser'i ikna etmek için gitmeye hazırlandığı sırada, onlar da kendilerini ayrı bir hizip olarak örgütleyebilmeleri için emin bir toplanma yeri olarak işlev görecek bir “cami” yapma plânı tasarladılar. Çünkü bu sayede, din maskesi altında şeytânca faaliyetler yürüttüklerini kimse fark etmeyecekti. Ayrıca, bu mescit Ebû Âmir'in ajanlarının yolcu ve dilenci gibi gözükerek hiçbir şüphe uyandırmadan kalabilecekleri bir karargâh olarak da hizmet görecekti.
Aslında, biri Kuba'daki Kuba Mescidi ve diğeri Mescid-i Nebevî olmak üzere Medîne'de hâlen iki mescit zaten bulunmaktaydı. Şehirde üçüncü bir mescide ihtiyaç olmadığı gün gibi aşikârdı. Bunu münâfıkların kendileri de biliyorlardı, bundan dolayı üçüncü bir mescide ihtiyaç olduğunu göstermek üzere birtakım nedenler uydurmaya başladılar. Bu maksada binaen, Hz. Peygamber'e (s.a) gittiler ve “Bu bölgenin halkı ve bilhassa yaşlı, hasta, sakat olanlarımız için, kış mevsimi ve yağmurlu havalarda bu iki mescitten birisine, günde beş defa gidip gelmelerinin çok zor olduğu için bir başka mescide ihtiyacımız vardır. Bundan dolayı, Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevî'den uzak bir mahallede oturan ve namazlarını cemaatle kılmak isteyen bu kimselere yeni bir mescit yapmayı arzu ediyoruz” dediler.
Böylece bu fitne-fesat odakları, güya temiz niyetlerinden kaynaklanan söz konusu istekleri neticesinde yeni bir cami yaptılar. Daha sonra Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, “Efendimiz! Yeni mescidimize gelmenizi ve açılış merasimi olarak ilk cemaatle namazı sizin kıldırmanızı rica ediyoruz” dediler. Fakat Rasûlullah (s.a), “Şu an, Tebük'e yapılacak sefer hazırlıklarıyla meşgulüm. Konuyu sefer dönüşünde düşünürüm” diyerek teklifin yerine getirilmesini bir süre erteledi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) Tebük'e sefere çıkınca bu münâfıklar da, haince seri faaliyetlerine başladılar. Bu yeni mescitle kendilerini teşkilatlandırmaya ve İslâm'a karşı komplolar düzenlemeye devam ettiler. Hararetle bekledikleri Müslümanların yenildiği ve Romalıların onları bütünüyle imha ettikleri haberini alır-almaz Abdullah b. Ubey'i kendilerine kral yapmayı kararlaştırdılar. Fakat Tebük'te olanlar ise bunların bütün umutlarını boşa çıkarmıştı. Daha sonra seferden dönüş esnasında, Medîne'ye yakın Zi-Evan denilen yerde bu âyetin inmesiyle Hz. Peygamber (s.a) şehre girmeden önce bu “mescidi” yerle bir etmek üzere birkaç kişiyi bulunduğu mahalle gönderdi.
Dırâr Mescidi Bu âyetlerin nüzûl sebebi şöyledir: Allah Rasûlü'nün (s.a) Medîne'ye gelmesinden önce orada Hazrec kabilesinden Ebû Âmir er-Râhip isminde birisi vardı. Câhiliye devrinde Hristiyan olmuş, Kitab Ehlinin ilmini okumuş ve câhiliye devrinde ibâdet etmiş olup Hazrec kabilesi içinde büyük bir yer sahibiydi. Allah Rasûlü (s.a) Medîne'ye muhâcir olarak gelip Müslümanlar o'nun etrafında toplanınca, îslâm kelimesi en yüce olunca, Allah Teâlâ Bedir günü onları üstün kılınca, lanetli Ebû Âmir hiddetinden dilini gösterdi ve düşmanlığını ızhâr etti, düşmanlara yardımcı oldu ve Kureyşli müşriklere, Mekke kâfirlerine kaçıp gitti. Onları Allah Rasûlü'ne (s.a) karşı harbe teşvik etti. Arap kabilelerinden onlara muvafakat edenler toplanıp da Uhud senesinde Müslümanlara karşı çıktıkları zaman Müslümanların başına gelenler gelmiş, Allah onları imtihan etmiş ve sonuçta güzel âkıbet muttakilerin olmuştu. Bu fâsık, her iki saf arasına çukurlar kazmıştı. Allah Rasûlü (s.a) o gün bunlardan birine düşmüş ve yaralanmıştı. Yüzü yaralanmış, sağ alt çenesinin ön dişi kırılmış, başı yarılmıştı. Bu Ebû Âmir savaşın başlangıcında kendi kavmi olan Ensâr'a doğru ilerlemiş, onlara hitap ederek onları kendine yardıma ve muvâfakata meylettirmek istemişti. Onun sözünü [sesini] tanıdıklarında, “Ey fâsık, ey Allah'ın düşmanı! Allah senin gözünü aydın etmesin” demişler, üzerine yürüyüp dövmeye kalkışmışlardı. O, “Benden sonra andolsun kavmime bir kötülük isabet etmiş” diyerek dönmüştü. Mekke'ye firarından önce Allah Rasûlü (s.a) onu Allah yoluna çağırıp, ona Kur’ân okurdu. O ise Müslüman olmamakta diretir inat ederdi. (Firarından sonra) Hz. Peygamber, (onun imandan) uzak, kovulmuş olarak ölmesi için ona beddua etti de bedduası tuttu. Uhud'da iş bitip de Allah Rasûlü'nün (s.a) durumunun devamlı bir yükselme içinde olduğunu görünce; Ebû Âmir, Hz. Peygamber'e karşı yardım istemek üzere Rûm kralı Hirakl'e gitti. Hirakl, ona vaatte bulunup ümit verdi. O da Hirakl'in yanında (bir süre) ikâmet etti. Orada iken kavmi olan Ensâr içinde nifak ve şüphe içinde bulunan bir gruba yazıp onlara vaatlerde bulundu. Allah Rasûlü (s.a) ile savaşacak bir ordu ile birlikte onların yanına geleceği, ona gâlip geleceğini bildirdi ve durumu tersine çevireceği konusunda ümit verdi. Mektuplarını iletmek üzere kendisinin yanından gelecek kimselerin sığınabilmesi için bir yer yapmalarını emretti. Burası daha sonra onların yanına geldiğinde onun için bir gözetleme yeri olacaktı. Kuba mescidi civarında bir mescit inşâsına başladılar. Yapılarını kurup tahkim ettiler. Bu işi Hz. Peygamber'in (s.a) Tebük'e çıkışından önce bitirdiler ve Allah Rasûlü'nün gelerek mescitlerinde kılacağı namazla bu mescidi makbul saydığına delil olarak kullanmak üzere gelmesini ve mescitlerinde namaz kılmasını istediler. Bu mescidi sadece içlerindeki zayıf ve hastalıklıların soğuk ve yağmurlu gecelerde namaz kılmaları için yaptıklarım söylediler. Allah Teâlâ Peygamberini orada namaz kılmaktan korudu da, “Şimdi biz sefere çıkmak üzereyiz. Fakat Allah dilerse döndüğümüzde” buyurdu. Allah Rasûlü (s.a) Tebük'den Medîne'ye dönmek üzere yola çıktığında, onlarla arasında bir gün ya da bir günün bir bölümü kadar zaman kalmışken Mescid-i Dırâr'la ilgili vahiy geldi ve bu mescidi bina edenlerin, bu mescitleriyle ilk günden takvâ üzerine kurulmuş olan Kuba mescidindeki mü’minler cemaatini bölme ve küfür maksadı taşıdıkları bildirildi. Allah Rasûlü Medîne'ye gelişinden önce bu mescidi yıkmak üzere adam gönderdi. İbn Abbâs'tan rivâyetle, Zarar vermek, küfretmek... üzere bir mescit edinenler... âyeti hakkındaAli ibn Ebî Talha der ki: Bunlar Ensâr'dan bir gruptur. Bir mescit kurmak istediler. Ebû Âmir onlara, “Bir mescit bina edin. Gücünüz yettiğince kuvvet ve silâh hazırlayın. Ben Rûm kralı Kayser'e gidiyorum. Rûm diyarından bir ordu getireceğim, Muhammed ve ashâbını (Medîne'den) çıkaracağım” dedi. Mescitlerini bitirdiklerinde Hz. Peygamber'e gelip “Mescidimizin inşâsını bitirdik,senin orada namaz kılmanı ve bize bereketle dua etmeni isteriz” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Orada asla (namaza) durma. İlk gününden takvâ üzerine kurulmuş olan mescit, içinde namaza durmana daha uygundur... Allah zâlimler güruhunu hidâyete erdirmez âyetlerini indirdi. Sa‘îd ibn Cübeyr, Mücâhid, Urveibn Zübeyr, Katâde ve âlimlerden bir çoğundan bu şekilde rivâyet edilmiştir. Muhammed ibn İshâk ibn Ye’sâr'ın Zührî kanalıyla... Âsım ibn Ömer ibn Katâde ve başkalarından rivâyetine göre; onlar, şöyle demiştir: Allah Rasûlü Tebük'ten gelişinde Medîne'ye bir günden az bir mesafede bulunan Zû Evân'da konakladı. Daha önce o, Tebük için hazırlanırken Mescid-i Dırâr'ın sahipleri o'na gelmişler ve, “Ey Allah'ın Elçisi! Biz hastalıklı ve ihtiyaçlı kimseler için yağmurlu ve soğuk gecelerde (namaz kılmaları için) bir mescit inşâ ettik. Gelip orada bize namaz kıldırmanı isterdik” dediler. Hz. Peygamber, “Ben şimdi yola çıkmak üzereyim ve meşgulüm –veya buna benzer bir söz söyledi– Allah diler de gelirsek [dönersek] size gelir ve orada size namaz kıldırırım” buyurdu. (Dönüşünde) Zû Evân'da konakladığında bu mescidin haberi [Mescid-i Dırâr olduğu] nâzil olunca Allah Rasûlü (s.a) Sâlim ibn Avf oğulları'ndan Mâlik ibn ed-Duhşum ve Ma’n ibn Adiyy'i –veya Bil’aclân kabilesinden olan kardeşi Âmir ibn Adiyy'i– çağırdı ve, “Gidin, halkı zâlim olan şu mescidi yıkın ve yakın” buyurdu.Süratle çıkıp Mâlik ibn ed-Duhşum'un topluluğu olan Sâlim ibn Avfoğulları'na geldiler. Mâlik, Ma’n'a, “Beni bekle, ailemden sana ateş getireyim” dedi. Ailesinin yanına girip yapraklı bir hurma dalı aldı, onu yaktı, sonra çıkıp hızla gittiler ve mescide girdiler. Mescit halkı mescidin içindeydi. Mescidi yaktılar, yıktılar. İçindekiler kaçıp dağıldı. İşte onlar hakkında Kur’ân'dan, Zarar vermek, küfretmek üzere bir mescit edinenler... âyetleri nâzil oldu. Ve râvî kıssanın devamını sonunakadar zikretti. Bu mescidi inşâ edenler 12 kişidir: Ubeyd ibn Zeyd oğulları'ndan Hazam ibn Hâlid, Amr ibn Avf oğulları'ndan birisi, –bu, şekavet mescidi fikri onun evinde çıkarılmıştı–. Ubeyd oğulları'ndan ve Ümeyye ibn Zeyd oğulları'nın dostu Sa‘lebe ibn Hâtib. Dubey’a İbn Zeyd'den Muattib ibn Kuşeyr. Dubey’a ibn Zeyd oğulları'ndan Ebû Habîbe ibn Ez’ar, Amr ibn Avf oğulları'ndan ve Sehl ibn Huneyf'in kardeşi Abbâd ibn Huneyf, Câriye ibn Âmir ve iki oğlu Mücemmi ibn Câriye ve Zeyd ibn Câriye, Nebtel el-Hâris –bunlar Dubey’a oğulları'ndandır– Dubey’a oğulları'ndan Bahzec, Dubey’a oğulları'ndan Bicâd ibn Osman, Ümeyye oğulları'nın dostu olan Vedîa ibn Sâbit. Bunlar Ebû Lübâbe ibn Abdulmünzir'in topluluğudur.
Âyette, Mescid-i Dırâr'ın karşıtı olarak zikredilen takvâ üzerine kurulan mescit ile, “Kuba mescidi” veya Medîne'deki Rasûlullah'ın mescidi” kastedilmiş olabileceği gibi, “dünyanın neresinde olursa olsun iyi niyetle temeli atılan her mescit” de kastedilmiş olabilir. H.Yılmaz

Bu ayette, Allah ile kulları arasındaki ilişkinin doğasını belirleyen İslam inancı görüşü, bunu bir "mukavele" olarak tanımlamaktadır. Bu keyfiyet, inancın, sadece metafizik bir kavram olmayıp, aslında, hayatlarını ve mallarını Allah'a satmak karşılığında, ölüm sonrası hayatta da Allah'ın kendisine Cennet vereceği vaadini kabul etmek suretiyle kul tarafından yapılan bir mukaveledir. Bu "mukavele" nin tazammun ettiği muhtevayı tam olarak anlayabilmek için, ilk önce bu mukavelenin doğasını kavramaya çalışalım.
Herşeyden önce, şu hususa dikkat etmeliyiz ki, kulun hayatını ve sahip olduğu herşeyi, gerçekten Allah'a satması diye bir şey sözkonusu değildir. Çünkü insanın hayatının ve sahip olduğu herşeyin gerçek malik'i zaten Allah'tır. Bunlara sahip olma hakkı, insanın sahip olduğu ve kullandığı herşeyin yaratıcısı olan sadece Allah'ındır. Binaenaleyh dünyevi anlamda birşeyin satımı ya da alımı, katiyyetle sözkonusu değildir, zira insanın satabileceği kendisinin hiçbir mülkü yoktur ve herşey zaten evvelemirde O'na ait olması hasebiyle Allah'ın da satın alacağı hiç birşey yoktur. Bununla birlikte Allah'ın insana kullanma yetkisi verdiği bir irade ve seçme, hürriyeti (free will and freedom of choıce) vardır ve sözkonusu mukavele de buna dairdir.
Elbette kuldaki bu hürriyet, insanın kendi hayatı ve mallarına mutlak sahiplik hakkı konusundaki gerçek konumunda herhangi bir değişiklik getirmez. Onlar Allah'ındır. Onlara ise, sadece kendinden herhangi bir zorlama ve cebir olmadan, bunları istediği yönde iyiye ya da kötüye kullanma selahiyeti vermiştir. Bu da insana, hayatı ve elinin altında bulunan herşeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu itiraf etmesi ya da etmemesi hürriyetinin tanındığını ifade eder. 111. ayette geçen "mukavele" (alışveriş) bu hürriyeti gönüllü olarak, Allah'ın iradesine bırakmak, ona havale etmekle ilgilidir. Başka türlü ifade etmek gerekirse, Allah insanı ona verilen bu özgürlüğüne karşılık, hayatı ve sahip oldukları üzerinde Malik-ul-Mülk olarak Allah'ı tanıyor ve kendisini de bunları sadece bir emanetçisi olarak mı görüyor, yoksa sanki bunların sahibi o imiş gibi mi davranıyor diye imtihan etmek ister.
Bu vechile, Allah'ın indinde bu mukavelenin (alışveriş) şartları şunlardır: "Eğer siz gönüllü olarak (ve herhangi bir baskı altında kalmadan) hayatınızın, sahip olduklarınızın ve bu dünyadaki herşeyin aslında benim, bana ait ve kendinizi de sadece onların emanetçisi olduğunu kabul etmeye ve böyle görmeye razı olursanız, ben de bunun karşılığında size sonsuz ahiret hayatında cennetler vereceğim."Allah'la böyle bir pazarlık yapan kimse bir mü'mindir. Dolayısıyla iman, aslında bu alışverişin başka bir adıdır. Öte yandan bu pazarlığı yapmayı reddeden veya yaptıktan sonra sanki böyle bir taahhüde girmemiş insanın tavrını takınan kişi ise "kafir"dir. Çünkü teknik olarak "küfür" kelimesi, böyle bir pazarlığa reddedişe uygulanan bir terimdir.
Bu mukaveleyi yapmanın sonuçları şunlardır:
1) Allah bu konuda insanı iki zor imtihana tabi tutmuştur: Birincisi, insanın kendisine verilen seçme hürriyetine rağmen, hakiki el-Malik'i sahib olarak tanıyor mu? Yoksa, bunu reddederek nankör, hain ve asi mi oluyor? İkincisi ise, Allah'a tam olarak güveniyor mu, güvenmiyor mu? Cüz-i iradesini, O'nun iradesine teslim ediyor mu, etmiyor mu? İki alemin kıyası, "eldeki bir kuş, çalılıktaki iki kuştan değerlidir" halk deyişine teşbih edilirse de öteki alemde sonsuz bir saadet ve cennetler müjdesine karşılık, halihazırdaki bu dünyada arzularını, emellerini ve tutkularını feda edebiliyor mu, edemiyor mu bunun imtihanıdır.
2) Bu mesele, İslam hukuku ile, Cenabı Allah'ın ahirette, bir kimseyi ona göre yargılayacağı daha yüce ve manevi inanç telakkisi arasında net bir sınır çizgisi çizilmesine yardım eder.
İmanın yasal (şer'i) tanımına göre, imanın esaslarını yalnızca söz ile ikrar etmesi bir kimsenin yasal olarak müslüman olmasına yeter sebeptir. Bundan sonra, bu kişinin ikrarının sahte olduğunu gösteren kesin ve açık bir delil olmadıkça bu şahsın kafir olduğu ve İslam toplumu dışına atılması gerektiği hususunda karar vermeye hiç bir üst merci yetkili değildir. Fakat Allah katında durum böyle değildir: Allah ancak öyle kimsenin imanını doğru olarak kabul eder ki, bu kimse Allah'la pazarlığı yaparak fikir ve hareket hürriyetini O'na hibe eder ve en tabii mülkiyet hakkı iddiasını bütünüyle O'nun keremine terk eder. Yani bir insan iman esaslarını ikrar edebilir ve tayin edilen farzları yerine getirebilir, fakat eğer kendisini hala kendinin, cesedinin, ruhunun, kalbinin, beyninin ve diğer yeteneklerinin, mülkiyetinin, servetinin ve diğer sahip olduğu şeylerin biricik efendisi ve maliki olarak görür ve bunları dilediği şekilde kullanma hakkını da kendine tahsis ederse, bu kimse, bu dünya gözüyle bir mü'min olarak görüldüyse de Allah katında bir kafir olarak anılacaktır. Çünkü böyle bir insan Allah'la, Kur'an'a göre imanın özü olan bu alışverişi yapmamıştır. Bu demektir ki, canını ve malını Allah'ın istediği yolda harcamayan veya O'nun razı olmadığı şekilde harcayan kimse dil ve ikrar suretiyle iman sahibi olduğunu iddia etse dahi gerçekte bunları (kendisine verilen şeyleri) ya Allah'a satmadığını ya da böyle bir pazarlık yaptıktan sonra kendisini hala bu nimetlerin efendisi ve sahibi olarak gördüğünü göstermektedir.
3) Yukarıda anlatıldığı şekliyle gerçek İslami anlayış, müslümanın hayata karşı tutumu ile kafirinkini birbirinden ayıran net bir çizgi çekmektedir. Müslüman, samimiyetle Allah'a inanan, kendisini Allah'ın iradesine teslim eden ve tutumunda tamamıyla bağımsız olduğunu (yaptığı pazarlığın şartlarını bir anlık unuttuğu durumlar hariç) gösterecek herhangi bir şey yapmayan kişidir. Aynı şekilde, hiçbir müslüman toplumu da politik, kültürel, ekonomik, toplumsal ve devletler arası herhangi bir meselede Allah'ın kanunlarından bağımsız bir tavır takınır ve hala müslüman kalamazlar. Şayet, eğer ast olduğunu, üste bağlı olduğunu ve gönüllü olarak özgürlüğünü teslim ettiğini bir süre için unutacak olsa, hatasını fark eder etmez derhal kendi başına buyruk tavrını terk edecek ve yeniden teslimiyet tavrını takınacaktır. Bunun tersine, eğer bir kimse Allah'a karşı bağımsızca bir tavır takınırsa ve kendi istekleri, hevesleri, tutkularına göre hayat işlerinde bir takım kararlar alırsa o kimsenin müslüman mı gayrı müslim mi olduğuna bakılmaksızın küfür tutum ve davranışını benimsediğine hükmedilir.
4) Ayrıca iyi anlaşılmalıdır ki, insanın kendisini teslim etmesi istenilen Allah'ın iradesi, bizzat Allah'ın kendisinin belirttiği ve bildirdiği iradesidir, yoksa insanın kendisinin uydurduğu Tanrı iradesi değil. Bu durumda o kişi Allah'ın iradesine değil, bilakis kendi iradesine uymaktadır ki, bu da tamamıyla mukavelenin şartlarına aykırıdır. Sadece, O'nun Kitabı'nın ve peygamberinin öğretilerine uygun tutum ve tavır benimseyen kimse ya da topluluk, mukavelenin şartlarını yerine getirmiş sayılacaktır.
Yukarıdaki mukavelenin açıklamalarından, Allah'ın şartlarının yerine getirilmesini, niçin bu dünya hayatının son bulmasından sonraki öteki aleme bıraktığı hususu da açıklık kazanmaktadır. Aşikardır ki, cennet sadece satıcının canını ve malını Allah'a satması işinin karşılığı değil, "aksine bu şeylerin ve tasarruflarının, Allah'ın bir vekili" olarak O'nun iradesine teslim etmesi"nin karşılığı olacaktır. Şu halde, bu mukavele, ancak satıcının hayatı son bulduktan ve pazarlığı yaptıktan sonra son nefesine kadar anlaşmanın şartlarını yerine getirdiği de ispatlandıktan sonra ikmal edilmiş olacaktır. İşte sadece bu andan itibaren, mukavelenin şartlarına mutabık olarak o, mükafatlandırılmaya layık görülecektir.
Ayrıca bu hususun içinde yer aldığı siyak ve sibakı da anlamamız çok iyi olacaktır. Bir önceki bölümde, iman konusundaki imtihanı kaybeden ve iş güçlerine rağmen, cahillikleri yüzünden veya samimiyetsiz oluşlarından veyahut da tamamıyla nifaklarından dolayı, Allah ve dini için, zamanlarından, pazarlarından, hayatlarından ve arzularından hiçbir fedakarlıkta bulunmayan insanların zikri geçmiştir. Bu yüzden, değişik kişi ve kesimlerin tutum ve tavırları tenkit edildikten sonra, kabul ettikleri imanın nelere delalet ettiği açık bir ifade ile anlatılmakta: "Bu, Allah'ın var olduğu, tek olduğu hususunu salt dil ile ikrar etmek değil, fakat O'nun sizin nefsinizin ve sahip olduklarınızın Malik'i ve Efendisi olduğu gerçeğini kabul etmenizdir. O halde, eğer bunları Allah'ın emrine uygun olarak sarfetmeye hazır ya da istekli değilseniz ve üstelik bunları ve diğer bütün enerji kaynaklarınızı Allah'ın iradesinin hilafına harcıyorsanız, imanı ikrarda sahtekar olduğunuzun açık bir delilidir. Gerçekten samimi olarak inananlara gelince, onlar gerçekten kendilerini ve servetlerini Allah'a satanlar, O'nu sahibleri ve efendileri olarak görenler ve hiçbir ayırma-kayırma olmadan bütün enerjilerini ve mallarını, O nereye harcanmasını emrediyorsa, oraya harcayan, nereye harcanmasını yasaklıyorsa oraya sarfetmeyenlerdir."
107. Bazı münekkitler ayette geçen "... bu vaad, Tevrat'ta ve İncil'de muhtevidir..." ifadesinin adı geçen bu kitaplarca doğrulanmadığını söylerler. İncil'le ilgili itirazları, bugünkü mevcut İncillere göre bile açıkça ters düşmektedir. Hz. İsa'nın, bu niyeti tasdikleyen sözleri vardır. Örneğin: "Ne mutlu, doğruluk ve salah uğruna eziyet edilenlere, çünkü cennet onlarındır." (Matta, 5: 10)
"Hayatını bulan onu kaybedecektir ve benim uğruma hayatını kaybeden de onu bulacaktır." (Matta, 10, 39)
"Ve, benim adım uğruna evlerini veya kardeşlerini veya kızkardeşlerini veya babalarını veya analarını veya çocuklarını veyahut topraklarını terk eden herkes yüz mislini ve ebedi hayatı miras alacaktır." (Matta, 19:29)
Mamafih, eldeki mevcud Tevrat'ın bütünlüğü içerisinde bu mukavele meselesini tasdik bir durum görülmediği doğrudur. Fakat, örneğin, pazarlığın ilk kısmı, şöyle ya da böyle bazı yerlerde zikredilmektedir:
"...Seni satın alan babanız o değil mi? Seni yaratan, pekiştiren o değil mi?..." (Tesniye, 32: 6)
"Dinle, ey İsrail! Tanrımız olan Rab, bir olan Rabdir. Tanrın olan Rabbi bütün yüreğinle ve bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin." (Tesniye, 6: 4-5)
Fakat "pazarlığın" diğer bölümüne gelince, yani "cennetler vaadi"ni Filistin topraklarına hamletmişlerdir.
"Dinle, ey İsrail! Ve onu yapmaya özen göster, ta ki sana iyilik olsun ve atalarının Tanrısı Rabbin sana vadettiği gibi, süt ve bal akan diyarda ziyadesiyle çoğalasınız." (Tesniye, 6: 3)
Çünkü bu, ahiret ve hesap gününe iman Hak yolun ayrılmaz bir parçası olmasını rağmen Tevrat'ın, ölümden sonraki hayat, hesap günü, mükafat ve cezalar konusunda herhangi bir esas zikretmemesinden dolayıdır. Fakat yine de, orjinalinde Tevrat'ın böyle bir inancı ihtiva etmediği anlamına gelmez. Hakikat şu ki, dejenerasyon dönemlerinde yahudiler, o kadar maddeci olmuşlardı ki, bu dünyadaki refah ve servetten başka Allah'tan herhangi bir mükafatın gelebileceğini düşünemez hale gelmişlerdi. İşte bu yüzden, ibadeti ve itaatine karşılık olarak Allah'ın insanoğluna vermeyi taahhüt ettiği sözlerin hepsini aslından saptırmışlar ve bunları Filistin topraklarına hamletmişlerdir.
Bu çerçevede ayrıca unutulmamalıdır ki, orijinal Tevrat nüshasının birçok şekilde değişikliklere uğramış olması, yukarıda bahsedilen tahriflerin mümkün olduğunu göstermektedir. Ondan bazı bölümler çıkartılmış ve aslında olmayan bazı bölümlerde ona ilave edilmiştir. Böylece, şimdiki bu haliyle Tevrat, safi olarak Allah'ın kelamı olmayıp, bazı Yahudi alimlerinin karıştırdıkları birçok yorumlar vs.'de ihtiva etmektedir. O kadar ki, bazı yerlerde Yahudilerin rivayetlerini, ırkçı önyargılarını, hurafelerini, arzu ve isteklerini, hukuksal yorumlamalarını, vs. Allah'ın sözüne karıştırdıkları ne varsa bunları Allah'ın sözünden ayırdedebilmek tümüyle imkansız hale gelir. (Daha fazla izah için lütfen bkz. Al-i İmran an: 2)  Mevdudi