(A’râf - 57.Ayet)

<< Geniş Meal

Beled

Bu beldeye yemin ediyorum

La uksimu cümlesi Kuranda toplam 8 yerde (Vakıa 75 Hakka 38 Mearic 40 Kıyamet 1,2 Tekvir 15 İnşikak 16 Beled Yüce Allahın yemin için kullandığı ifadelerden birisidir. Çeşitli manalara gelir. “ Muhakkak yemin ediyorum ki”, “yemin ediyorum ki”, “hayır, hayır, iş zannettiğin gibi değil, yemin ediyorum ki” , “iş o kadar açık ki, yemin bile etmiyorum” Bu dört değişik ihtimalin her biri kendine göre doğru sayılabilir. Özellikle bu suredeki yemin ifadesinde geçen el-beled kelimesi Mekke’yi nitelendirdiği ve (Tin 95/ 3) te ve (İbrahim14/ 35)  “ Güvenilir belde” ye, yani Mekke’ye yemin edildiği için tercihimiz bu yöndedir. Neden Mekke’ye yemin edildiğinin cevabı ise (Ali İmran3/ 96) ayet gereği, içerisinde insanlar için kurulan Mabedin bulunması olarak verilebilir. Muhammed Esed’e göre el- beled kelimesinden maksat “bu insanlık yurdu, yani dünya ”dır. Biz daha sonar gelen ayette de belirtildiği gibi “Sen bu belde de yaşamaktasın” ayetteki hıll kelimesi” meskûn olmak, durmak, yaşamak, mensup olmak “ demektir.

M.Okuyan

Bu beldenin neresi olduğunu âlimler ikinci ayetten çıkarmaktadır. Onlara göre Hz. Peygamber’in oturduğu Mekke şehridir. Çünkü bu ayetler indiğinde hicret gerçekleşmemişti. Âlimler bu konuda pek çok ayeti delil olarak getirmektedir.

“Makamı İbrahim’i namazgâh edininiz.” (Bakara 2/125)

“Nerede olursanız olun namazda yüzünüzü Mescidi Haram’a çevirin” (Bakara 2/144)

“Doğrusu insanlar için yapılan ilk ev Mekke’de bulunan o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet rehberi olan o evdir. Onda apaçık ayetler vardır.” (Al-i İmran 3/96-97)

“Bir zamanlar İbrahim’e Beytullâh’ın yerini hazırlamıştık” (Hac 22/26)

“Her bir binek üzerinde, uzak beldelerden hac için gelirler.” (Hac 22/27)

Bu ayetler Mescidi Harâm’ın bulunduğu Mekke’nin bu belde olduğunu ve üzerine yemin edildiğini iddia etmişlerdir. Onların bu açıklamalarına katılmamak mümkün değildir. Ancak Kuran da geçen bu beldenin bütün yeryüzünü ifade ettiği kanaatindeyiz ve bu konuda Muhammed Esed’e katılıyoruz.

Ayetlerin devamının ve surenin bütününün genel havası, daha geniş kapsamlı ve daha genel bir yoruma imkân tanımaktadır. Buna göre, hazel-beled sözü “insanlık yurdunu” yani yeryüzünü ifade etmektedir. İşte o zaman ikinci ayette geçen “sen” zamiri genel olarak insana göndermedir.

B.Bayraklı

Mekke-i Mükerreme ‘ye başındaki ahid mânâsı ifade eden "lâm" ile el-Beled denilmesi "Doğrusu insanlar için yapılan ilk ev elbetteki Mekke'de bulunan o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet rehberi olan evdir. Onda apaçık âyetler var."(Âl-i İmran, 3/96-97) niteliği gereğince Beyt-i Atik olan mübarek Kâbe-i Muazzama ile bazı apaçık ayetleri içeren bir "Harem-i âmin" olmak itibarıyla âlemin insanı hayretler içinde bırakan bir fazilet sinesi halinde hürmet ve saygıyla tanınması vacip, mübarek, bilinen bir şehir olduğuna işarettir.

Yüce Allah insanın sıkıntılar içinde yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla Rabbine doğru yükselmek için bu âlemde sıkıntılara göğüs germesi gerekeceğini vurgulu bir şekilde açıklamak için burada bu beldeye ve "vav" atıf harfi (bağlacı) ile buna bağlanan baba ve oğula yemin etmiştir ki önceki surede bu gibi yeminlerin gerçekte onların Rabb ‘ine yapılmış olduğu anlatılmıştı. H.Yazır

Hayır!

Surenin لا  [lâ=hayır] edatı ile başlamasından anlaşılmaktadır ki, ortada tartışılmakta olan bir mesele ve bu meseleyi tartışan kimseler vardır. Kıyamet Suresi’nin tahlilinde de söylediğimiz gibi, cümlenin başındaki lâ [hayır] edatı, tartışılan konuda ileri sürülen yanlış düşüncenin reddine yöneliktir. Tartışılan konunun ne olduğu, surenin ikinci bölümü olan 5–20. ayetlerden anlaşılmaktadır. Buna göre, sahip oldukları fazlalıklar, mal-mülk, evlât ve benzeri sebeplerle dünyaya aşırı bağlanan insanlar, kimsenin kendilerine güç yetiremeyeceğine ve kendilerini hesaba çekemeyeceğine inanmakta ve inananlarla bu konuda tartışmaktadırlar. İşte bu yüzden sure de inançsızların bu fikirlerini reddeden lâ [hayır] edatı ile başlamıştır.

Bu beldeye,

Bu kasem cümlesinin kasem bölümünü oluşturan belde, baba ve doğan, kasem cümlesinin cevap bölümünde ileri sürülen, Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık tezine kanıt gösterilmiştir.

Kasem cümlesinin ilk öğesi olan bu cümle hakkında, “Mekke’nin veya bazı kimselerin faziletine dikkat çekilmiştir” deyip geçmek yerine, kasem cümlesinin temel özelliği göz önünde tutularak cümlenin daha iyi tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

BELED: بلد [beled] sözcüğü Arap dilinde “memleket, şehir, büyük köy [içinde toplanılan, yaşanılan bölge] , göğüs, iki kaşın arasındaki kılsız bölge, arazi, kabir” gibi anlamlarda kullanılır. Sözcüğün bu cümlede, “yerleşim alanı” anlamında kullanıldığı tartışmasızdır.

Klâsik kaynakların çoğunda cümlenin kasem cümlesi olduğu dikkate alınmadan, el-beled sözcüğünün başındaki ال [el] edatı “ahd” anlamında kabul edilmiş ve söz konusu beldenin, “Mekke” şehri olduğu ileri sürülmüştür. Maalesef sonradan oluşturulan dirayetsiz eserlerde de bu kabul aynen sürdürülmüştür. Oysa kasem cümlesinin tüm ögeleri ile kasem cümlesinin mesajı dikkate alındığında bu görüşün yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Doğru olanı, cümledeki el edatının istiğrak için olduğunun kabul edilmesi ve البلد [el-beled] sözcüğünün dünyadaki tüm yerleşim birimlerini sembolize ettiğinin anlaşılmasıdır. Zira kaseme cevap bölümünde ileri sürülen tez, yani Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık tezi, sadece Mekke’de değil, dünyanın her yerinde geçerlidir. Dolayısıyla, insanların sıkıntı içinde yaratılması sadece Mekke şehrine özgü değildir. İnsanların sıkıntı içinde oldukları o belde, dünyanın her tarafındaki beldelerdir, yani beldelerin tümüdür.

H.Yılmaz

Lafzen, “sen bu beldede serbestçe otururken”. Klasik müfessirler, beled terimine “şehir” anlamı vermişler ve hâze'l-beled (“bu şehir”) ibaresinin Mekke'yi anlattığını ve ikinci ayetteki “sen” şahıs zamirinin ise Muhammed (s)'e işaret ettiğini belirtmişlerdir. Mekke'nin kutsallığı Kur’an'da defalarca vurgulandığı için bu yorum makul görünmektedir, ancak ayetlerin devamı ve surenin tümünün genel havası, daha geniş kapsamlı ve daha genel bir yoruma imkân vermektedir. Bana göre, hâze'l-beled sözleri ile “bu insanlık yurdu”, yani yeryüzü kastedilmektedir (ki bu ikinci terim, birçok dilbilimciye göre, beled ‘in aslî anlamlarından biridir). Sonuç olarak diyebiliriz ki, 2. ayetteki “sen” zamiri, genel olarak insana râcidir ve “tanıklığa çağırılan” da, onun yaşadığı dünyevî hayattır.

M.Esed

Sen bu beldede yaşamaktasın

Ayetteki hıll kelimesi “meskûn olmak, durmak, yaşamak, mensup olmak” demektir.

Buradaki el-beled kelimesi, aynı şekilde Mekke’yi ifade etmekte, ayrıca Hz. Peygamber’in de bu beldede yaşadığı belirtilmektedir.

Bazı yorumcular, ayetteki hıll kelimesine farklı anlamlar vermiş ve farklı sonuçlara varmışlardır. Bu kelimenin, Mekke’nin fethinde Hz. Peygamberin Mekke’ye döneceği anlamında, gelecek zaman ifadesiyle müjde içerdiği belirtilmektedir. Aslında bu görüş, Kasas 28/85 ile de desteklenebilir. Orada Yüce Allah Hz Peygamberi me’ade, yani “dönülecek yere, Mekke’ye” döndüreceğini beyan etmekte

M.Okuyan

Ki sen de bu beldeye girmektesin

Kasem bölümünün içinde bir parantez içi cümle [cümle-i mu’terize] olarak yer alan bu ifadenin iyi anlaşılabilmesi için önce حلّ [hıll] sözcüğünün iyi anlaşılması gerekmektedir. Hıll sözcüğünün çeşitli anlamlarına göre bu ifadenin ne manaya geldiği şu şekillerde sıralanabilir:

1) حلّ [hıll] sözcüğünün “hulûl etme, girme” anlamına göre ifade, “Sen bu beldedesin, oraya girmiş [hulûl etmiş] ve orada konaklamışsın” demektir.

2) Hıll sözcüğünün حلال [helâl] anlamına göre ifade;

A) Kâfirlerin bu beldeye saygı duyup orada herhangi bir saygısız harekette bulunmamalarına rağmen, Allah’ın peygamberlik görevi vererek ikramda bulunduğu Peygamberimize eziyet etmeyi helâl saymaları, başkalarına gösterdikleri saygıyı o’na göstermemeleri ve hatta imkân bulsalar o’nu öldürmeyi bile düşünmeleri yüzünden “Sen onlara helâlsin” demektir.

B) Peygamberimiz yönünden, “Sen bu beldede, Beytullah’a olan saygından ötürü, yapılması haram olan şeyleri hiç yapmadın” demektir.

Katade ise âyete şu manayı vermiş ve meseleyi şöyle açıklamıştır:

“Sen günahkâr değilsin, Mekke’de dilediğin kimseleri öldürmen sana helâldir”: Çünkü Allah Teâlâ, Mekke’nin kapılarını Hz. Muhammed (s.a.v)’e açmış ve Mekke’yi o’na helâl kılmıştır. Böyle bir fetih, o’ndan önce hiç kimseye nasip olmamıştır. Böylece istediğini helâl, dilediğini haram kılmış ve istediği gibi hareket etmiştir. Böylece Kâbe’nin örtüsüne tutunmuş olan Abdullah b. Hatel ile Makîs b. Sababe ve diğerlerini öldürtürken, Ebû Süfyân’ın evine girenleri öldürmeyi haram saymıştır.

Bize göre bu âyet için yukarıdaki anlamlardan tercih edilmesi gerekeni, Sen bu beldedesin, oraya girmiş [hulûl etmiş] ve orada konaklamışsın anlamıdır ki, bu takdirde verilen mesaj şöyle olmaktadır: “Sen de bu ortamda yaşayan babasın, oğulsun. Sen de sıkıntılar içinde yaratıldın, bu konuda senin de bir ayrıcalığın yok, yani bu sıkıntıları sen de çekeceksin.” Bu takdire göre, sıkıntı ve meşakkate dayanmanın insanlığın yaradılışından gelen bir özellik olduğu, peygamberlik makamında bile olsa her insanın bu ilkeye tâbi olduğu bildirilmiş olmaktadır.

Görüldüğü gibi, bu âyetle Rabbimiz cahiller ve kötü niyetliler tarafından Peygamberimize yüklenebilecek “olağanüstü nitelikleri olan insan” anlayışının önüne adeta set çekmiştir. Ne var ki, âyetin bu mesajı tam ters yöndeki yorumlarla mecrasından çıkarılmış ve Peygamberimiz neredeyse olağanüstü niteliklerle donatılmış ikinci bir ilâh konumuna getirilmiştir. H.Yılmaz 

Babaya ve doğana yemin ederim ki,

BABA ve DOĞAN [ÇOCUK] : Âyette geçen baba ve doğan sözcükleri, klâsik eserlerde yine kasem cümlesinin esas özelliğine aykırı olarak açıklanmıştır:

Baba, “Âdem”, doğan da “onun zürriyeti ”dir. (Allah bunlara, yeryüzünde yarattığı en ilginç varlıklar olmaları nedeniyle kasem etmiştir.)

Baba, “İbrahim ve İsmail”, doğan da “Peygamber ”dir. (Çünkü Cenab-ı Hakk, burada Mekke’ye yemin etmiştir. Mekke’nin banisi İbrahim, (en şerefli) sakinleri ise İsmail ve Hz. Muhammed’dir.)

Baba “Hz. İbrahim”, evlad [doğan] ise “Hz. İbrahim’in bütün nesli ”dir. (Çünkü o‘nun nesli, Arabı da, Acemi de içine alır. Zira İbrahim’in tüm zürriyeti, Şam, Mısır, Beyt-i Makdis [Kudüs] ve Arap topraklarının faziletli bölgelerinde oturmuşlardır. Rumlar da bunlardandır. Çünkü Rumlar, Îsâ b. İshak’ın çocuklarıdır.)

İbn-i Abbâs gibi bazı Kur’ân bilimcileri ise âyetin orijinalindeki mâ edatını “nefy” için kabul etmişler ve ifadeyi “doğuran ve doğurmayan” şeklinde anlamışlardır.

Bize göre bu ifade ile “bütün babalar ve bütün çocuklar” kastedilmiştir. Çünkü kasem ve kasemin cevabı olan tez dikkate alındığında, sıkıntı içinde olan, istisnasız herkestir; tüm babalar, doğanlar ve doğuranlardır.

H.Yılmaz

Lafzen, “doğuranı ve doğurduğunu”. Taberi’nin ikna edici açıklamasına göre bu ibare, “her anne-baba ve bütün çocukları” anlamına gelir: yani, baştan sona bütün insan soyu. (Vâlid müzekker şekli, elbette, hem erkek hem kadın ebeveyni göstermektedir.) 

M.Esed

Baba ve ondan olan evlat ifadesi kullanılarak insanın kendisi kastedilmiştir. Bu nedenle Baba’dan kasıt Adem (a.s)'dir. O'ndan olan evlattan kasıt, şimdiki ve gelecekteki dünyada bulunan bütün insanlardır     Mevdudi

Babaya ve çocuğa (yemin olsun)

Buradaki vâlid ve ve mâ veled ifadelerinden kimin kest edildiği konusunda farklı fikirler ileri sürülmektedir.

Maksadın Hz. Âdem ve zürriyeti, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail veya bütün nesli ya da Hz. Muhammed olduğu beyan edilmektedir. Veya bütün babalar ve çocuklar kast edilmektedir.

Hz. Muhammed ile ilgili görüş şu hadise dayandırılmıştır: “Ben, sizin için baba mesabesindeyim” Bu rivayet, “Onun eşleri ümmetin anneleridir.” (Ahzab 33/6) ayetiyle de desteklenmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki ayetlerdeki maksadın bütünüyle “dünya”, “dünyada yaşayan herkes”, “doğurabilen ve doğuramayan bütün varlıklar” olduğu rahatlıkla söylenebilir. Böylece ayetin mesajı herkesi içerdiği gibi, Yüce Allah’ın mahşerde insanlarla ilgili bütün bu varlıkların şahitliğini sağlayacağı da dolaylı olarak ifade edilmiştir. M.Okuyan

Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık.

Hiçbir insanın tamamen güven ve mutluluk içinde olmadığı, insanın devamlı zahmet, meşakkat, tehlike dolu çetin aşamalardan geçtiği, çünkü insanın meşakkat içinde yaratıldığı anlamına gelen bu ifade, kasemin temel mesajıdır. Ancak âyetteki mesajın iyi anlaşılması, كبد [kebed] sözcüğünün iyi anlaşılmasına bağlıdır.

كبد [KEBED] : Bu sözcük, ilk olarak bir kimsenin başkasının ciğerine vurmasını anlatan كبده [kebedehu] ifadesiyle ve bir kimsenin ciğerinin ağrımasını ya da şişip genişlemesini anlatmak için kullanılan كبد الرّجل كابدا فهو كبد [kebede’r-raculu, kebden fe hüve kâbidun] fiil çekimleriyle kullanılmıştır. Ancak daha sonra her türlü sıkıntı ve yorgunluğu ifade etmek için kullanılır olmuştur. Nitekim Arapça ’daki مكابدة [mukâbede=zahmet, sıkıntı] sözcüğü de buradan türemiştir. Mecâz ve istiare yönüyle birçok anlamlarda kullanılsa da كبد [kebed] sözcüğü genellikle, “bir şeyin dehşeti, şiddet ve kuvveti” anlamında kullanılır. Hatta sütün katılaşıp sertleşmesi [yoğurt olması] anlamına gelen تكبّد اللّبن [tekebbede’l-lebenu] ifadesinde de كبد [kebed] sözcüğü kullanılmıştır.

Sözcüğün aynı zamanda “istiva, istikâmet, dümdüz oluş, çetin ve güçlü yaradılışlı” anlamlarına geldiğini söyleyenler de vardır. Ancak bu anlamlar sözcüğün türetildiği kök anlamından değil de muhtemelen yöresel kullanımından ortaya çıkmış olabilirler. Zaten kasem cümlesinin ifade ettiği anlam ile tam bir çelişki oluşturacağından, bu anlamların bu âyet için uygun görülmesi mümkün değildir.

كبد [kebed] sözcüğü ile ifade edilen sıkıntının ne olduğu konusunda aşağıdaki türde görüşler ileri sürülmüştür:

 İyi şeylere karşı şükretme, kötü şeylere karşı da sabretme sıkıntısı ile ibadetleri yerine getirmedeki sıkıntılara göğüs germe gibi dinî sıkıntılar ve zor görevlerdir.

Ölüm, kabir karanlığı, ölümden sonra diriliş, Allah’a arz olunma ve cennete veya cehenneme gidinceye kadar geçirilen sıkıntılar gibi ahiretteki sıkıntılardır.

Ne var ki, bu görüşlerin kabul edilmesi mümkün değildir. Zira bu görüşlerde ileri sürülen sıkıntılar, İnsan sıkıntı içinde yaratılmıştır tezine kanıt teşkil edemezler, referans gösterilemezler.

İyi düşünülürse, ana rahmine düştüğü andan itibaren meşakkat, sıkıntı ve risk içinde olan insanın çilesiz ânı yoktur; o çile çekerek büyür ve yaşar. İnsanın doğması, doğurması, okuması, okutması, sosyal ilişkileri, hayat mücadelesi, biyolojik, fizyolojik ve zihinsel sorunları hep çiledir. Zengin insan da dertlidir, fakir insan da… Kral da dertlidir, köle de… Baba da dertlidir, evlât da… Hasta da dertlidir, sıcaktan veya soğuktan şikâyet eden sağlam insan da… Bu zincir böyle uzar gider.

Mademki dünya meşakkat ve sıkıntıdır, hiç olmazsa âhiret hayatı bu sıkıntılardan uzak olmalı, insan orada huzurlu ve mutlu olmalıdır. Zaten dünyada meşakkat ve sıkıntı içinde yaşayanların, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi bir de ahirette aynı meşakkat, sıkıntı, çile ve azapla karşılaşacaklarını düşünmemeleri akıllıca bir davranış olmasa gerektir. Diğer taraftan, dünyada çekilen sıkıntı ve çileler sonunda kısmî de olsa bazı rahatlamalar söz konusu olabilmektedir.

Meselâ, gençliğinde çalışan ve çeşitli sıkıntılarla boğuşan insan belli bir yaşa geldiğinde emekli olur ve artık yaşlılığında aynı sıkıntılara katlanmak zorunda kalmaz. Öyleyse insanın ancak bir takım sıkıntı ve meşakkatlerden geçerek amaçlarına ulaşabilmesi, yaratıcının, Biz insanı gerçekten bir sıkıntı içinde yarattık sözleriyle belirttiği ilâhî bir ilkedir ve kurduğu düzenin değişmez bir vasfıdır.

Bu ilâhî ilke aynı zamanda insanın öldükten sonra mutlaka diriltileceği anlamına da gelmektedir. Çünkü Allah’ın insanı sadece sıkıntılar içinde yaşaması ve çile çekmesi için yaratıp programlamış olması, O’nun rahmetine uygun düşmez. Şu hâlde meşakkat ve sıkıntı yurdu olan bu dünyadan sonra başka bir dünyanın daha olması gerekir. Hiç şüphesiz, bu ikinci dünya ahirettir.

H.Yılmaz

Kebed terimi, “acı”, “sıkıntı”, “zorluk”, “baskı”, “imtihan” vb. kavramlarını kapsadığından ancak yukarıdaki gibi bileşik bir ifade ile çevrilebilirdi.

M.Esed

Biz, insanı sıkıntılara, zorluklara (dayanıklı) yarattık.”

Ayetteki haleknâ fiili “yaratmak kebed sözcüğü ise, zorluk demektir.

Burada geçen kebed kelimesi “zorluk, zahmet, şiddet ve imtihan” anlamlarına gelmektedir. Bu kelimenin “dik durmak, düzgünlük, istikamet” gibi anlamlarının bulunduğu ve bu ayette maksadın “insanın iki ayak üzerinde dimdik duracak şekilde yaratılması” olduğu da ifade edilmiştir.

İnsan için hayat bir başıboşluk değil, bütünüyle imtihandan ibarettir; insanın görevi ise bu imtihanı başarmaktır. Burada anlatılan husus, imtihan için yaratılan insanın bunu başaracak şekilde programlanmış olduğunun beyanıdır. Bu gayeyi göremeyen veya kendisine yaratılış amacı dışında yollar belirleyen tiplerle ilgili olarak da devam eden ayetlerde bilgi verilmektedir.

M.Okuyan

Biz insanı zorluklar içinde yarattık.

Kebed kelimesi insanın dünyada zorluklar içinde yaratılıp, zorluklar içinde hayatını sürdüreceğini ifade etmektedir. Bu zorlukları şöyle özetleyebiliriz: İnsan bitkiden doğrudan ana babaya, ya da dolaylı olarak hayvansal gıdalardan ana babaya intikal etmiş, bitkinin içinden gelmiş, babanın bedeninde meniye, ananın bedeninde yumurtaya dönüşmüş, oradan sperm ile yumurta buluşmuş, döllenmiş, anne karnında merhaleye geçmiş, ardından doğmuş, bir sürü acı, sıkıntı ve ıstıraplarla büyütülmüş, buluğdan sonra insanlarla, Allah’ı ile, dini ile ilgili konularda sıkıntılar yaşamıştır ve yaşıyor.

Yüce Allah, Bakara 155 te imtihanın soruları olarak nitelendirdiği bir dizi sıkıntıdan bahsetmektedir. Korku, açlık, malın ve bedeni-ruhi güçlerin noksanlaşması, ürünün noksanlaşması, çocuğunu yetiştirmeme gibi sıkıntılar da hayatın içinde yer almaktadır.

İnsanlığın en büyük sıkıntıları, acıları ve zorlukları aklını kullanmamak, bilgisizlik ve imansızlıktan kaynaklanmaktadır. Bunların yokluğu sıkıntıya sıkıntılar katmakta, sıkıntıları derinleştirmekte, kan dökmeye, savaşa ve düşmanlığa yol açmaktadır. B.Bayraklı

O insan, kendisine karşı kimse güç yetiremez mi sanıyor?.

Ayetteki yahsebu fiili “sanmak, zannetmek”, yakdire fiili “gücü yetmek” ehad kelimesi “biri, herhangi biri”,

Belli ki burada "O sanıyor mu?" derken fiilin altında gizli olan zamir adı geçen insan cinsinin yerini tutmakla beraber, her insan demek değil, zihnen bilinme mahiyetinde olarak bu vasıf ile nitelenen mağrur ve kibirli bazı insanlardır. Bunun iniş sebebi, daha önce adı geçen kuvvetine mağrur Ebu'l-Eşedd Üseyd b. Keledete'l-Cümahi denilmiş, Amr b. Abdivedd denilmiş, Velid b. Muğire denilmiş, Ebu Cehil b. Hişam denilmiş, Haris b. Amir b. Nevfil b.Abdimen af denilmiş. Anlaşılıyor ki bunların hepsi iniş sebebi olmuştur. Soru kınama içindir. Hayret ifade etmek için olduğu da söylenmiştir. H.Yazır

(nankör insan): Ben nice servetler tükettim, diyerek,

Yekuulü fiili “söylemek, demek”, ehlektü fiili “tüketmek, bitirmek, harcamak”, mâl sözcüğü “mal, servet”, lübed kelimesi ise “fazla, çok” demektir.

Ayetteki ifade, onların bu dünya hayatı için oldukça fazla mal ve servet biriktirdikleri anlamına gelebildiği gibi, hayır yolunu engellemek için malları harcamaları anlamına da gelebilir. Bu kişiler dünya hayatı, sefası veya şan ve şöhret için emek sarf edip, elde ettikleri mallarına güvenerek, o malın kendilerini ebedi yaşatacağına da inanırlardı. (Hümeze 104/3)  M.Okuyan

Kendi kaynaklarını -ve dolayısıyla, imkânlarını- bitip tükenmez gördüğüne işaret. “İnsan” teriminin burada “insan soyu” anlamında kullanıldığını unutmamalıyız: bu nedenle, yukarıdaki övünme, -dinî gerilemenin ve zayıflamanın yoğunlaştığı bütün dönemlerin karakteristiği olan-insanın önündeki güç imkânlarının sınırsız olduğu ve bu nedenle dünyevî “menfaatler ”in doğru ile yanlışın tek ölçüsü olduğu şeklindeki yaygın inancın mecaz yoluyla ifadesidir.

M.Esed

“Ben yığın yığın mal heder ettim” diyor!

[LÜBED] : لبد [lübed] sözcüğü, “üst üste yığılmış, istif edilmiş, keçe gibi birbirine geçmiş” demektir. Nitekim Araplar, çok olduğu için tükenmesinden korkulmayan mala,مال لبد [mâlünlibedün] derler. Biz de bu sebeple âyetteki مالا لبدا [mâlen lübeden] ifadesini “yığın yığın mal” olarak çevirmiş bulunuyoruz.

Cahiliye dönemindeki Araplar, kendi anlayışlarına göre saygınlık göstergesi ve övünç vesilesi olarak saydıkları konularda çok mal harcamaktan kaçınmazlardı. Meselâ, şairlere büyük ödüller vermek, evlenme ve ölüm törenlerinde binlerce kişiye yemek yedirmek, kumarda kazanılan para veya malı develer keserek kutlamak gibi gösterişe yönelik harcamalar ile festival tarzı eğlenceler, yarışmalar ve benzeri merasimler için yapılan harcamalar bunlardandı. Bu tür harcamalar o dönemin cömertlik alâmeti ve büyüklük işareti sayılır, şairler de böyle harcamada bulunanlara birbirleriyle yarışarak kasideler yazarlardı. Bu husus göz önüne alınmak suretiyle âyet, “Bu kâfir, mal varlığı ile kibirlenerek ‘yığın yığın mal sarf etmeme rağmen benim için fark etmez, çünkü çok malım var’ diyor” şeklinde veya “Peygamber‘e düşmanlık için çok mal harcadığını söylüyor” şeklinde anlaşılabilir.

Bu âyetin, din yolunda sarf edilen malların boşuna bir harcama olduğunu iddia eden ve Peygamber‘e (dolayısıyla dine) itaat edilmemesini sağlamak için gayret eden Haris b. Nevfel ’in bir sözüne karşılık olarak indiği yolunda bir görüş daha vardır. Mukâtil b. Süleyman, sırf Peygamberimize eziyet vermek için söylenen ve tarihî kaynaklarca bu âyetin iniş sebebi olarak gösterilen Haris b. Nevfel‘e ait bu sözleri şöyle nakletmektedir:

Haris b. Nevfel bir günah işlediği zaman Rasulullah’tan fetva isterdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) de ona keffâret vermesini emrederdi. Haris, “Muhammed’e itaat ettiğimden beri keffâret ve o’na uyma yolunda çok mal telef ettim” demişti. H.Yılmaz 

Pek çok mal harcadım der,

Ayette geçen lübedâ, “üst-üste yığılmış, istif edilmiş, biriktirilmiş mal, para” anlamına gelen telbid ile aynı köktendir. Bu kelimenin Cin suresinin 19 ayetinde libed kalıbı ile geçtiğini görmüştük. Bizim “harcamak” diye manalandırdığımız heleke fiili, aslında helak etmek” demektir.

Öyle anlaşılıyor ki bu kişi helak etmek şeklinde para harcamıştır. Boşuna harcanan, işe yaramayan paralar ve mallar helak edilmiş demektir. Demek ki bazı insanlar, harcadıkları mal veya para nedeniyle kendilerinin hesaba çekilmeyeceği fikrine kapılmaktaydılar, şimdilerde de benzer şeyler görülmektedir.

Ekonomik güçleri nedeniyle, kendilerine güç yetirilmeyeceğine, kendilerini hesaba çekecek bir gücün olmayacağına inanmaktadırlar. Ne kadar mal ve para harcadığını kendisi söyler, sanki onu gören bir güç yokmuş gibi konuşur. Çünkü Yüce Allah, onun ne kadar, nasıl ve hangi amaçla harcadığını görmektedir. B.Bayraklı

Yani, “kendinden başka kimseye karşı sorumlu olmadığını mı sanıyor?” 

M.Esed

Hiç kimsenin onu görmediğini mi sanıyor?

Ayetteki yahsebu fiili “zannetmek”, lem yera fiili “görmemek” demektir.

Zemahşeri’nin dediği gibi, bu tür insanlar hasta ruhlu, gönül hastası ve yürek fesadı yaşayanlardır. Ayrıca bunlar, kendi kazandıklarını abartıp erişilmez sayarken, Yüce Allahın kendilerine verdiği sayısız nimetleri görmezlikten gelen şaşkınlardır.

Fecr 89/14 te Yüce Allah’ın gözetlemesinin devamlı olduğu bilinmektedir.

Yüce Allah “gönüllerin içindekini bilir” (Mülk 67/13; Al-i İmran 3/ 5;   Ala 87/ 8) gözlerin gizli bakış ve niyetlerini de bilir. (Mümin 40/ 19) Çünkü  “gaybın anahtarları sadece O’nun katında dır; karada ve denizde var olan her şeyi sadece O bilir; O’nun bilgisi olmadan bir yaprak bile yerinden düşemez; yerin karanlıklarında bulunan şeyler de, yaş ve kuru bütün varlıklar açık bir kayıtta” (Enam 6/ 59) yani onun bilgi sistemindedirler.

Yaptığı işleri Yüce Allah’ta dâhil hiç kimsenin bilmediğini veya görmediğini sananlar, O’nun bilgisinin boyutunu fark edemeyenlerdir. “Yaratan, yarattığını bilmez mi hiç!” (Mülk 67/14) ayeti, Yüce Allah’ın bilmediği hiçbir şeyin olamayacağına beyan etmektedir. Bu çerçevede Hz. Lokmanın, oğluna yaptığı nasihatler arasında yer alan şu ifade de oldukça dikkat çekicidir. “Yavrucuğum! (Yaptığın iyi veya kötü) bir iş, hardal tanesi ağırlığı kadar küçük (veya önemsiz) olsa, kayaların içerisinde gizlense veya göklerde (uzay boşluğunda) ya da yerin diplerinde bile olsa, Allah onu getirecektir. Çünkü Allah, bilgisi sınırsız olandır; her şeyi bilendir.” (Lokman 31/16) Burada verilmek istenen mesaj, Yüce Allah’ a hiçbir şeyin gizli kalmayacağı gerçeğidir.

İnsanların yaptığı eylemler, onların boyunlarına asılan bir kayıt defterine gün be gün, an be an kaydedilmektedir. (İsra 17/13) Bu kayıt alma işi, küçük-büyük ayırımı yapmadan her şeyi satır satır belirleme veya kaydetme şeklinde gerçekleştirilmekte ve bu durum herkes için hayatı boyunca devam ettirilmektedir. (Kehf 18/49; Kamer 54/52-53)

Yüce Allahın Basîr sıfatı, O’nun her şeyi vasıtasız bir şekilde görebildiğini ifade eder. “Gözler O’nu idrak edemezler/ göremezler; hâlbuki bütün gözleri O görür/idrak eder” (Enam 6/103) ayeti tek başına bu gerçeği gözler önüne sermektedir. Bundan farklı olarak Yüce Allah, kendisini her şeyin murakıbı, yani gözetleyicisi olarak tanıtmaktadır.(Nisa4/ 1 Ahzab 33/ 52)

Yüce Allah’ın gözetleyici olduğu gerçeği ahiretteki sorgulamada Hz. İsa’nın itirafları arasında da yer alacaktır.(Maide 5/117) Kulların Yüce Allah’ı hesaba katmama ya da O’nu atlatabilme yönündeki şaşkın ve çarpık anlayışlarına, Yüce Allah Fecr 89/14 te şu ölümsüz ve evrensel hitapla seslenmekte, adeta herkese meydan okumaktadır: “Muhakkak ki Rabbin (her zaman kulları) gözetleyip durmaktadır.”  Benzer bir ifade İnşikak 84/14-15 tedir: “Amel defteri kendisine arkasından verilen) nankör kişi, hiçbir zaman Rabbine dönmeyeceğini sandı; oysa Rabbi onu görüyordu.”

İnsanoğlunu insanlardan göremeyenler olsa da, en basitinden söyleyelim ki onu cinler görmektedir (Araf 7/ 27) yaptıklarını melekler gözetmekte ve kaydetmektedirler (Kaaf 50/ 18) Durum bu kadar açık olmasına, onu ve yaptıklarını insanlar, cinler, melekler ve nihayet Yüce Allah görmesine rağmen, insanın inkâr edemeyeceği bir başka görücü ise, yine insanın bizzat kendisidir. “İnsan kendi benliğine şahit olacaktır” (Kıyamet75/ 14) ayeti ile hem (Beled 90/ 3) hem de (Şems 91/7) ye göre, insanlar kendilerine şahit tutulacaklardır. O kadar ki, dünyada yaptıklarını inkâra kalkışanların organları kendi aleyhlerinde şahitlik edecek, (Nur24/ 24;  Yasin36/ 65;  Fussilet41/ 20) böylece insanlar yaptıklarından hesaba çekileceklerdir. (Bakara 2/225;  Maide 5/ 89;  İsra17/  36) Beled suresinin bu ayetlerinde ki mesaj bütün insanlaradır ve ayetler, insana hesaba çekileceğini bilmeyi öğretmektedir.

M.Okuyan

Biz ona iki göz, bir dil ve iki dudak vermedik mi?

Ayette ayneyn kelimesi “iki göz”, lisan sözcüğü “dil” şefeteyn kelimesi ise “iki dudak” anlamına gelmektedir.

Yüce Allah, insana işitme, görme gibi özellikleri bahşettiği gibi, (Yunus 10/31) onlara algılayabilme organı anlamında beyin ve gönül de vermiştir. (Secde 21/9) Gerçeği anlayabilecek kalpleri, hakkı görebilecek gözleri, hakikati duyabilecek kulakları veren de sadece Yüce Allah’tır. (Araf 7/179) İsra 17/36 da da belirtildiği gibi, bütün bu organlar ilahi bilgilendirmede muhatap kabul edilmiş, organların da hesaba çekileceği bildirilmiş, gerçeğin farkına varabilmesi için insanoğlu bütün değerlere sahip kılınmıştır. M.Okuyan

NECDEYN [İKİ BELİRGİN YOL] : نجد [necd] sözcüğü, “dağın tepesi, açık ve işlek yol, yüksek yer, minder, döşeme gibi oturacak yerler, ağaçsız mekân, deneyimli usta kılavuz, yiğitlik, çok terlemek, meme” gibi anlamlarda kullanılır. Burada ise pasajın genel anlamı itibariyle sözcüğün, “açık ve işlek yol [belirgin yol] ” anlamını kabul etme zorunluluğu vardır. Nitekim İbn-i Abbâs dışında hiçbir bilgin, bu âyetle ilgili olarak, sözcüğün “meme” dışında diğer anlamlarını dikkate alarak bir açıklama yapmamıştır.

Âyette geçen نجدين [necdeyn] sözcüğü, “iki belirgin yol” anlamına gelmektedir. Bu yollar, hayır ve şer; iman ve küfür, hakk ve bâtıl olarak isimlendirilebilen ve birbirlerinin zıddı olan iki yoldur. Rabbimizin iki yolu ifade eden birçok sözcük içinden necdeyn sözcüğünü seçmesi, bu yolların sıradan iki yol olmayıp dağın doruğu gibi çok uzaktan da görülebilen, çok belirgin iki yol olduğunu belirtmek içindir.

Bu açıklamalardan sonra âyetin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Biz insana sadece akıl ve düşünme yeteneği vererek onu kendi kendine yol bulsun diye bırakmadık, aynı zamanda ona yol da gösterdik. Ona önünde bulunan iyilik ve kötülük, doğruluk ve sapıklık gibi birbirinden belirgin şekilde ayrılabilen iki yolu açıkladık ki, düşünerek ve iradesi ile dilediğini seçsin.”

Bu iki yol Kur’ân’da pek çok yerde değişik ifadelerle dile getirilmiştir:

Nefse ve onu düzenleyene –ki O, ona fücurunu ve takvasını ilham etti– onu arındıran gerçekten kurtulmuştur. (Şems/7–9)

Ve de ki: “O hakk [gerçek] Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

Dinde zorlama yoktur; rüşd ğaydan [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)

Hoşlanmadığınız hâlde, zorla sizi buna mecbur mu ediyoruz? (Hûd/28)

Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.” (Kâfirûn/ 6)“

Oysa Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus/99)

O sizi yaratandır. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mümin. Allah yaptıklarınızı görmektedir de. (Teğabün/2)

Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah, sizden zengindir [size muhtaç değildir] . Bununla birlikte, kulları için, küfürden/inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. (Zümer/7)

Buna rağmen siz, onun astlarından dilediğinize kulluk edin!” (Zümer/15)

Dilediğinizi yapın, gerçekten O, yaptıklarınızı görendir. (Fussilet/40)

Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz; bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/2-3)

Doğru yolu göstermek Allah’a borçtur. Çünkü yolun eğrisi de vardır. Oysa O dileseydi, elbette hepinize doğru yolu gösterirdi. (Nahl/9)

Biz dileseydik, hiç kuşkusuz, herkese doğru yolu getirirdik. Ama tarafımdan şu söz kesinlik kazanmıştır: “Hiç kuşkusuz, cehennemi, cinn ve insten [tüm insanların bir kısmından] tamamen dolduracağım.” (Secde/13)

Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet yapardı. Ama bu, verdikleri konusunda sizi denemek içindir. (Maide/48)

Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidâyet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğruya ulaştırır] . Şüphesiz ki, bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız/sorulacaksınız. (Nahl/93)

De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size gerçek gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiş ve gerçekten sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizden sorumlu] değilim.” (Yunus/108)

Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz bir peygamber göndermedikçe, azap edici değiliz. (İsra/15)

And olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Her kim âhiret kazancını isterse, Biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama ona ahirette hiçbir nasip yoktur. (Şûra/20)

Her kim bu basit hayatı [dünya hayatını] ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, hiç eksiltmeden, orada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Bütün yaptıkları şeyler de bâtıldır. (Hûd/15–16)

Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra ona cehennemi hazırlarız; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. (İsrâ/18)  H.Yılmaz

Ve Biz, ona iki de yol gösterdik.

Hayır ve şer yollarını kastetmektedir. Yani göndermiş olduğumuz peygamberler ile bu iki yolu, o insana açıkladık.

"En-necd" "Yukarı doğru giden yol" demektir, Bu, İbn Abbas, İbn Mesut ve başkalarının görüşüdür.

Katade rivayetle şöyle demektedir: Bize nakledildiğine göre, Peygamber (sav) şöyle dermiş:

"Ey insan! Hepsi iki yoldur. Hayır, yolu ile şer yolu. Sen ne diye şer yolunu, hayır yolundan daha çok sevimli buluyorsun ki?

İkrime ‘den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Buradaki; "En-necdân" "İki meme" demektir. Aynı zamanda bu Said b, el-Müseyyeb ile ed-Dahhak'ın da görüşüdür. Bu İbn Abbas ve Ali (r.anhüma)'dan da rivayet edilmiştir. Çünkü bunlar çocuğun hayatı ve rızkı için iki yol gibidirler.

Bu lafız, "yükseklik" anlamına da gelir. Çoğulu; "Nucud"dur. Nec(i)d'e bu ismin veriliş şekli, Tihame düzlüğünde bir yükseklik teşkil ettiği içindir. O halde: "En-necdân" "İki yol" yüksekteki iki yol demektir. İmri’u’l-Kays da şöyle demiştir:

"(Onlar) iki gruptur, onlardan kimisi Batn-ı Nahle ‘yi kat eder

Onların bir diğeri ise Kebkeb tepesinin yukarı doğru çıkan yolunu kateder." 

Kuduri

Ona açık iki yolu gösterdik.

Ayetteki hedeyna fiili “iletmek, göstermek” en-necdeyn kelimesi ise iki yol demektir.

“Göstermek, iletmek, hidayet etmek” anlamlarına gelen hedeyna kelimesi, burada en-necdeyn kelimesiyle birlikte kullanılmaktadır. “Yükseklik, yücelik” anlamına gelen en-necdeyn tesniyesi olan en-necdeyn, “yüksek iki tümsek yer, iki gaye, iki yol” anlamlarına gelmektedir. Bunun “hayır ve şer yolu”, “iyilik ve kötülük”, “doğru ve yanlış”, “hak ve batıl”, “karanlık ve aydınlık” gibi iki farklı ve birbirine zıt şeyleri ifade ettiğini söylemek mümkündür.

“Biz insana yolu gösterdik; ya şükreden olur, ya da nankörlük eden” (İnsan 76/2) Bu ayette hidayete konu edilen şey es-sebil, yani yol kelimesiyle ifade edildiği için Beled 10 daki en-necdeyn kelimesi de “iki yol” olarak anlaşılmalıdır. M.Okuyan

Fakat o, ‘Akabe’ye [o sarp yokuşa] saldırmadı.

AKABE: عقبة [‘akabe] sözcüğü, “bâdire, sarp ve çıkılması zor olan yokuş, tehlikeli geçit” demektir.

İKTİHÂM: اقتحام [iktihâm] sözcüğü, “kendisi için zor ve meşakkatli bir işe yönelmek, çetin bir işe girişmek” demektir. Nitekim Arapça‘da kullanılan, قحم يقحم قحوما اقتحم اقتحاما تقحّم تقحّما [kahame, yekhumu, kuhûmen, iktehame, iktihâmen, tekahheme, tekahhumen] sözcüklerinin hepsi de, kişinin büyük işlere giriştiğini, zor görevlere teşebbüs ettiğini, zorlukları göğüslediğini ifade eder.

Pasajın söz akışından, Rabbimizin 10. âyette insana gösterdiğini söylediği iki belirgin yoldan birisinin akabe [zor olan, çetin yol] ,diğerinin de kolay yol olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda âyet, “o kişi zor işe teşebbüs etmedi, kolay yolu tercih etti” anlamına gelir.

İki belirgin yol ‘un birincisi olan ‘akabe, “yükseklere giden, fakat zor geçitleri olan meşakkatli bir yol ”dur. İnsanın bu yolu aşıp yükseklere çıkabilmesi için nefsine, heveslerine ve şeytanın vesveselerine karşı devamlı bir mücadele vermesi gereklidir. İkinci yol ise kolaydır. İnsanın bu yola düşmesi için sıkıntıya girmesi gerekmez; kendini serbest bırakıp nefsinin bağlarını gevşetmesi yeterlidir. Böylelikle dalâlete düşen insan, kendisine gösterilen iki yoldan kolayını seçmiş olur ve kendisini uçuruma götürünceye kadar bu yolu izler.

Bu âyet bir taraftan inançsızların pasifliğini, basitliğini vurgularken diğer taraftan da müminlere cennetin yolunu göstermektedir. Ne var ki, gösterilen bu yolun çetin ve zor aşamalardan geçtiğini, cennetin ucuz veya bedelsiz olmadığını da ihtar etmektedir. Cennete varabilmek için kişi ile cennet arasındaki o sarp yokuşun mutlaka aşılması gerekmektedir. Bu da demektir ki, insan cennete ulaşmak istiyorsa para, mal veya emeğini o sarp yokuşu aşmak için harcamalı, nefse kolay gelen, ama insanı kötü ve zararlı bir akıbete götüren yollarda harcamamalıdır.

Klâsik eserlerde ‘akabe ‘nin, “ahiretteki yollar”, “cennetle cehennem arasında bir yol”, “cehennemin üstüne konulan bir yol” olduğu şeklinde bazı rivayetlere de yer verilmiştir. Bize göre, –aşağıdaki ayetlerden de kolayca anlaşılacağı gibi– akabe [sarp yokuş] , Kur’ân’da bildirilmiş olan “Allah düşmanlarıyla [hevâ, ins ve cinnden şeytânlar ile] mücadele yolu ”dur.

H.Yılmaz 

Fakat o, (kuvvetine, malına güvenen mağrur insan) o sarp yokuşa atılamadı.

AKABE, engin bir vadiden yüksek bir dağa doğru çıkan sarp yokuş demektir.

İKTİHÂM, hız ve baskı ile bir şeye atılmak, saldırmak, kahramanlıkla hücum etmektir ki, düşünmeden bir işe kendini atmak mânâsına gelen "kühûm"dan türetilmiştir. Bu "iktihâm" kelimesi dilimizde pek yaygın olmuş bir tabirdir. Zorlayıp atılmak mânâsıyla müşkil şeyleri göğüslemek diye mef'ul alır.

Arapçadaki aslına göre ise müşkil şeylere göğüs germe, karşı durma diye ismin "e" hali ile mef'ul(tümleç) almış oluyor. Yani o yüksek gayeye ermek için çıkılması gereken o sarp ve çetin yokuşa göğüs verip de onun zorluklarını yenmek üzere ona kendini atacak bir kahramanlık, bir yiğitlik gösteremedi. Bundan anlaşılıyor ki iki yolda olumlu, asıl yükseklik sarp yokuş birindedir ki, o hayır yoludur. Üzerine atılmak değil, sakınılması gereken şer, gayesi veya yolu gerçekte iniş kabilinden olmakla ona tepe, yüksek yer denilmesi tağlib yoluyladır. Buradaki akabe tabiri de necid gibi yüksek zor amellerden istiare olarak mecazdır. Göğüs gerilmesi gereken bu akabeden maksadın hayır yolu olduğu anlatılmak için şöyle tefsir ediliyor: H.Yazır

Fakat o, sarp yokuşa saldıramadı.

Yani, Muhammed'e düşmanlığı uğrunda harcadığını iddia ettiği o malını niçin o sarp yokuşu tırmanıp geçmek için harcamadı? Harcasaydı da güvenliğe erişseydi.

"İktehame" "Saldırmak, tereddütsüz ve düşünmeden kişinin kendisini bir şeyin üzerine atması" demektir. "Kahame fi’l-emri kuhûmen" "Düşünmeksizin derhal kendisini o işin içerisine alıverdi" tabiri de buradan gelmektedir. 

"Kahame’l-ferasu fârisehu tefhimen âlâ vechihi" "At, binicisini yüzü üstüne attı" denilir. "Tefhimu’n-nefsi fi’ş-şey’i" "Canı bir şeye düşünmeksizin sokmak, atmak" demektir. "el-Kuhmetu" "Helak edecek kadar büyük tehlike, zorlu kıtlık bir sene" demektir. Bedevi Araplar, bulundukları yerde kıtlık baş gösterip, kırsal alanlara girecek olurlarsa; "Esâbeti’l-e’râbu’l-kuhmete" denilir. "El-Kuhme" "Yolun zor bölümleri" anlamındadır.  

Kuduri

Fakat o, sarp yokuşu, aşmayı seçmedi

Ayetteki iktehame “seçmek, tercih etmek”, el-akabe ise “yokuş, sarp yokuş” demektir. Ayette hatırlatılan husus, yaratılış özelliklerine ve gayesine uygun olarak, insanoğlunun bu fedakârlığı yapması gerekmesine rağmen bunu yapmamasıdır. İstenen davranışın muhatabı, ilk etapta önceki ayetlerde sözü edilen nankör tipler olsa da, mesajın evrenselliği gereği şimdilerde herkestir. Yüce Allah burada “sarp yokuş” a dikkat çekmekte ve bunun nasıl gerçekleştirileceği noktasında insanoğlunu bilgilendirmektedir.

M.Okuyan

Fakat insan sarp yokuşa atılamadı

Ayette geçen ıktehâm, “zor,  çetin bir işe girişmek, atılmak” demektir. El-akabe de, “sarp, dik yokuş yolu” dur. Yüce Allah insanın bu dik yokuşa tırmanamadığını ifade etmektedir. Yüce Allah Arapçada “dik yokuş” anlamına gelen bu kelimeye farklı bir anlam yüklemekte ve onu rabça’ya çevirmektedir. B.Bayraklı

Ve ‘Akabe’nin [o sarp yokuşun] ne olduğunu sana ne bildirdi?

Bu âyette hazfedilmiş [gizlenmiş] olan اقتحام [iktihâm] sözcüğü ile birlikte âyetin takdiri şöyledir:

وما ادراك ما اقتحم العقبة [ve mâ edrâke mâ iktehame’l-’akabe=‘Akabe’ye saldırmanın ne olduğunu sana ne bildirdi] ?

Bu ifade tarzı, ‘akabe’ ye saldırmanın kimse tarafından bilinemeyeceğini değil, ‘akabe’ ye saldırmanın önemini vurgulamaktadır. Bu görev, zor ve zahmetlidir, ama sonu –hem ferdî, hem de toplum olarak– mutluluktur. Yani, zahmetten rahmet meydana gelecektir. Dolayısıyla başta Peygamberimiz olmak üzere tüm insanlık ‘akabe’ ye saldırmaya, zor ve zahmetli bir göreve yönlendirilmektedir. 

H.Yılmaz

(Ey peygamber!) O sarp yokuşun ne olduğunu sana bildiren nedir?

Kuran da Yüce Allah ve ma edrâke diyerek Hz. Peygambere sorduğu şeylerin cevabını verirken ma yüdrike dediği yerlerde cevabı vermemektedir.

Çünkü Kuran da ve ma yüdrike ifadeleri Kıyametin kopma vaktiyle (Ahzab 33/63; Şura 42/17) ve insanın peygamber bile olsa gaybı bilememesi ile ilgilidir. (Abese 80/3) Allah bu iki konuyla ilgili bilgiyi hiçbir varlıkla paylaşmamaktadır.

Kuran da sözlük anlamları itibarıyla bilinmesine rağmen, bazı kavramlara Rabce diyebileceğimiz yeni anlamlar yüklenmiştir. ( Hakka 69/3; Müddesir 74/27; Mürselet 77/14; İnfitar 81/17-18; Muttaffifin 83/8,19; Tarık 86/2; Kadr 97/2; Kaaria 101/3,10; Hümeze 104/5) Ve ma yüdrike şeklindeki ifadeler için (Ahzab 33/63; Şura 42/17; Abese 80/3) bakınız.

İşte bunlardan biride akabe kavramıdır. Aslında “sarp yokuş, tümsek tepe” anlamına geldiği bilinen akabe kelimesi hakkında, Yüce Allah Hz. Peygambere bunun sıra dışı bir açılımının bulunduğunu hatırlatmakta ve sorunun cevabını ayetlerde bizzat kendisi vermektedir. M.Okuyan

Beğavî tarafından nakledilen ‘İkrime'nin ve ayrıca Razi’nin yorumu. Fekku Rakabe ibaresi, alternatif olarak, “insanoğlunu boyunduruklarından kurtarmak” şeklinde de çevrilebilir (karş. 2:177, not 146). “Boyunduruk/zincir” terimi, burada, “kölelik” olarak tanımlanabilecek olan bütün tutsaklık ve sömürü -sosyal, ekonomik veya politik- biçimlerini kapsar. 

M.Esed

Köle azat etmektir.

Ayetteki fekk kelimesi, “bağı çözmek, kelepçeyi çıkarmak ve engeli ortadan kaldırmak”, Rakabe ise “köle, boyun” demektir.

Kuran da, köleyi hürriyetine kavuşturmak anlamında çok önemli tedbirler alındığı görülmektedir.

1.Cariyelerle evlenilerek hürriyetlerine kavuşturulmaları (Nisa4/ 3; Ahzab33/ 50)

2.Savaş esirleri değiştirilir veya serbest bırakılır (Muhammed 47/ 4)

3.Esir alınmaması prensip haline getirilmiştir. “Hiçbir peygamber esir almamalıdır” (Enfal8/ 67)

4.Zekât verilecek kişiler sekiz grup insandan biri de kölelikten kurtulmak isteyenlerdir. (Tevbe 9/60)

5.İnfak ile ilgili ayetlerde “kölelere de sıralamada yer verilmiştir. (Bakara2/ 177)

6.Kölelerin ve cariyelerin evlendirilmesi emredilmiştir. (Nur24/ 32)

7.Kölelerle azatlık sözleşmesi yapılması öngörülmüştür (Nur 2433)

8. Keffaret lerde uygulama seçenekleri arasında köle azadı ilk sıralardadır

9.hata ile insane öldürenin cezalandırılmasında cezanın bir parçası köle azadıdır. (Nisa4/ 92)

10.Hanımına zıhar denen ayıbı ve ahlaksızlığı yapanların keffaretinde ilk seçenek “köle azadı” olarak belirlenmiştir.

(Mücadele58/ 3)

11. Keffaret gerektiren yeminlerde, gereği yerine getirilmeyen yeminin cezası olarak sunulan seçeneklerden birisi de “köle azat etmek”tir (Maide5/ 89)

“Köle azat etmek” ifadesinden maksadın, kişinin bizzat kendi boynunu ateşten koruması da olabilir. Bu durumda yapılacak iş, isyankârlıklardan kaçınmak ve itaate devam etmektir. Bu güzel yorumun Kuran dan destekleri de vardır. Müddesir 74/38 de “Her nefis, kendi kazancına karşı rehindir.” İfadesi yer almaktadır. Burada verilmek istenen mesaj, insanların yaptıklarına karşı rehine olacakları ve bundan kurtulmak için dünyada çalışıp fedakârlık yapmaları gereğidir. İşte Beled 13 te sözü edilen “boyun azadı” ifadesi, kişinin kendi yaptıklarından dolayı sıkıntıya uğramaması için kötülüklerden uzaklaşması ve iyiliklere devam etmesinin sağlanmasıdır. Buna göre ayete “Boynunu (günah zincirinden) kurtarmak” anlamı da verilebilir.

Ayetin tercümesi nasıl yapılırsa yapılsın, Kuran’ın maksadı insanları görünen ve görünmeyen bütün köleliklerden kurtarmak ve Allah’ın iradesi doğrultusunda, kula kul olmaktan kurtarıp özgürlüğün tadına varmalarını sağlamaktır. İşte sarp yokuşu tırmanmanın ilk yolu, Yüce Allah tarafından böyle belirlenmektedir.   

M.Okuyan

Köle azat etmektir.

Ayette geçen fekk kelimesi, “bağı çözmek, kelepçeyi çıkarmak”, zinciri kırmak, engeli ortadan kaldırmak” demektir. Rakabe de “köle” demektir. Fekku rakebe şeklinde ikisi bir araya gelince “köleyi azat etmek, hürriyetine, özgürlüğüne kavuşturmak” anlamına gelmektedir. Biz bundan şu neticeyi çıkartıyoruz:

İnfakın en üstünü köleleri özgürlüklerine kavuşturmak için yapılan yatırımdır. Günümüzde kölelik çok farklılaşmıştır. Eskiden köleler pazarda satılırdı, para ile alınıp kullanılırdı. Çağdaş kölelik çok daha farklılık kazanmıştır.

Kölelik siyasete girmiş, kalemlere sıçramış, istihdam alanı değişmiş, yakından değil uzaktan kölelikler başlamıştır. Teşkilatlanmalarda görülen kölelik eski köleliklere rahmet okutmaktadır. Belki özgür dolaşıyorlar, ama köle beyin, köle kalemler çağdaş köleliği çok iyi anlatmakta, köleliğin ne denli değiştiğine işaret etmektedir.

İşte Yüce Allah, insanlığı bu köleliğin bağlarından kurtarmak için para harcamanın zor bir yokuşa tırmanmak gibi önemli bir amel olduğunu açıklamaktadır.

Onun içindir ki, Araf 157 de Hz. Peygamber’e insanlara vurulan bu zincirleri kırma görevini vermektedir. Kısaca şunu söyleyebiliriz: Kuran, köleliği kaldırmayı ve bu uğurda para harcamayı, yatırım yapmayı ibadet olarak kabul etmektedir.. Böyle bir eyleme ibadet niteliğini verecek hiçbir doktrin yoktur.

B.Bayraklı

FEKKÜ RAKABE [KÖLE AZAT ETMEK] : فكّ [fekk] sözcüğü, “bağı çözmek, kelepçeyi çıkarmak” demek olup serbestliği kısıtlayan engeli ortadan kaldırmak manasına gelir. Meselâ, rehin bağını çözmek, rehni kurtarmak da فكّ الرّهن [fekkü’r-rehn] deyimi ile ifade edilir. Yani, serbest bırakılan her şey aslında fekke dilmiştir. فكّ الحطاب [fekkü’l-hıtâb=kontrolsüz söz, sözün salıverilmesi] deyimi de bu kökten gelir. Eskiden esirlerin boyunlarından ve ellerinden bağlanması Araplar arasında âdet olduğundan, bu bağların çözülmesi de فكّ [fekk] sözcüğü ile ifade edilirdi. Daha sonra esirlerin bu şekilde bağlanma âdeti kalkmış olmasına rağmen fekk sözcüğü, esirlerin salıverilmesi için kullanılmaya devam etmiş ve esirlerin salıverilmesi işi فكاك [fekâk= çözme] sözcüğü ile ifade edilmiştir.رقبة [rakabe] sözcüğü ise, “boyun” demektir. Bu sözcük zaman içinde “bir parçayı söyleyip bütününü kaydetmek” yoluyla mecâz olarak “zat, kişi, şahıs” anlamında, özellikle de hürriyetini kaybetmiş insan, esir veya köle için kullanılır olmuştur.فكّ رقبة [fekkü rakabe] deyimi, “esirlik bağıyla bağlanmış bir boynu, yani bir kimseyi, bir insanı esaretten kurtarıp hürriyetine kavuşturmak, köleliğini sona erdirmek” anlamına gelir. Bu da pek tabiî olarak insanın önce kendi hürriyetine mâlik olmasını, kendi boynunu her türlü tahakkümden kurtarmış olmasını gerektirir. Nitekim fekkü rakabe deyiminin bir başka anlamı da, “herkesin kendisini boyunduruktan kurtarması ”dır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu anlamdaki boyunduruk, herkesin kendi çalışması ve kendi kazandıkları ile altında bulunduğu ipotek [sorumluluk yükümlülüğü] olup Rabbimiz tarafından konulmuştur:

Her benlik kazancının karşılığında bir rehindir. (Müddessir/38)

Ve şu iman edip zürriyetleri de iman ile kendilerini izleyenler, işte Biz, onların nesillerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey de eksiltmedik. Herkes kendi kazandığı ile rehindir [ipotek altındadır] . (Tûr/21)

Kölelik, başlangıcı insanlık tarihinin çok eski devirlerine, tarihin “uygarlık” olarak kabul ettiği Eski Yunan ve Roma’ya dayanan ve insanî değerler bakımından yüz karası olan bir kurumdur. Bu kurum ancak XX. yüzyılda uluslararası sözleşme ve yasaklamalarla hukuk dışı ilân edilmiştir. Allah’ın özgür yarattığı insanın bir başka insanın mülkiyetine alınması demek olan bu utanç verici kurum, 14 asır önce Rabbimiz tarafından “köle azat etme ”nin insanı cennete götüren davranışlar arasında sayılması suretiyle işareten yasaklanmıştır. Çünkü yukarıda da açıklandığı gibi, köleleri özgürleştirme faaliyeti, saldırılması ve aşılması gereken ‘akabe üzerindeki işlerden sayılmaktadır.

Tek bir ferdin hürriyetine kavuşturulması bile insanı cennete götürecek erdemli ve kahramanca davranışlardan biri olarak kabul edildiğine göre, köleliğin topyekûn ortadan kaldırılması yolundaki mücadeleye Allah nezdinde ne değer verileceği, her Müslüman’ın üzerinde iyi düşünmesi gereken bir husustur. (Konunun önemine binaen surenin sonunda “Kölelik ve İslâm” adlı bir makalemiz ve Ana Britannica Ansiklopedisi’nde verilen bilgiler yer almaktadır.) H.Yılmaz

Rabbimiz, ‘akabe’ ye saldırmak anlamına gelen bir diğer işin de, salgın bir kıtlık gününde, akrabalığı olan [yakında bulunan] bir yetime veya topraklara düşmüş [sürünen] miskine [yoksula, işsize] yemek yedirmek olduğunu bildirmiştir. Bu erdemli iş, kölelerin özgürleştirilmesi yönündeki ilâhî teşvikten hemen sonra gelmektedir.

مسغبة [mesğabe] sözcüğü, سغاب [seğâb] sözcüğünden mimli mastar olup “açlık” (özellikle “sıkıntı ve yorgunluk içinde açlık”] demektir. Ebû Hayyân ise sözcüğün, “genel anlamda açlık” demek olduğunu, ancak “susuzluk” için de kullanıldığını belirtmektedir.

Yemeğin nadir ve bulunmaz olduğu açlık anları, imanın içyüzünü ortaya koyan bir mihenk taşı gibidir. Böyle genel bir açlık sırasında insanın kendisi de açlıkla karşı karşıya iken ihtiyaç içinde olan bir başkasına yemek yedirebilmek, bir bakıma o kişinin canını kurtarmak demektir. Bu nedenledir ki, böyle bir anda açı doyurmak, köle azat etmek gibi ‘akabe’ ye saldırma kapsamında sayılmıştır. Bununla beraber, yemek yedirilmeye en hak sahibi olanlar âyette şöyle sıralanmıştır:

H.Yılmaz

İşte o sarp yokuş böyle esir bir boynu kurtarmak veya salgın, yani genel bir açlık gününde yemek yedirmektir.

MESĞABE, "Seğâb" maddesinden mimli mastar olup açlık, özelikle sıkıntı ve yorgunluk içinde açlık demektir. Ebu Hayyan'ın açıkladığına göre genel olan açlıktır, susuzlukta da kullanılır. Genel olması mânâsı "zî" den anlaşılmak gerekir. Zira "fi yevmi mesğabe="açlık gününde" denilmemiş, açlıklı mânâsına "zî mesğabe" denilmiştir ki genellikle açlık, özelliği olan gün demek olur. Gerçekte böyle genel bir açlık zamanında yemek yedirebilmek can kurtarmak demek olduğu için fekk-i rakabe gibi büyük bir kahramanlıktır. Hem de kimlere yedirmek? 

H.Yazır

Veya açlık gününde yemek yedirmektir.

Ayetin başındaki ev edatına “veya” anlamı verilebileceği gibi “ve” “yani” anlamları da verilebilir. Bu durumda anlam, önceki ayette sözü edilen “boyun azat etme, bakımıyla ilgilenme” nin nasıl olacağını beyan eden bir özellik arz eder.

Al-i İmran 3/134 te infak eden muttakiler, bolluk günlerinde ve darlık zamanlarında bu işi yaptıkları için cennetlik olarak nitelendirilmektedirler. Demek ki en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda yardım yapmak, sonu cennet olan sarp yokuşu tırmandıran önemli bir hassasiyettir.

“Bir de onlar (gelmeden) önce kendilerine yurdu hazırlayan ve imanı (yerleştiren) kimselere (o ganimetten verilir). Onlar kendilerine sığınan muhacirleri severler, diğerlerinden verilenden dolayı içlerinde bir hasislik duymazlar; dahası kendileri çok muhtaç halde bulunsalar da başkalarını kendilerine tercih ederler. Evet, başkasının elindekine göz dikmekten korunanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr 59/9)

Ayette verdiğimiz bu anlamı destekleyen başka ayetler de vardır. Bakara 2/177 ve İnsan 76/8 de, bu tür yardımlaşmadan söz edilmekte ve kendisi muhtaç iken, malı sevmesine ve ona ihtiyaç duymasına rağmen, başka garibanları gözetebilmekten söz edilmektedir. M.Okuyan

yakını olan bir yetimi (doyurmaktır)

Ayetteki yetim kelimesi “yetim”, za makrebe sözcüğü “yakınındaki” demektir.

Yetim topluma emanettir. Kişi kendi çocuğuyla nasıl ilgileniyorsa yetimle de en az o kadar, hatta çok daha fazla ilgilenmek zorundadır. Kuran, herkesi yakınıyla ve yakındakilerle ilgilenmek hususunda görevlendirmektedir. Herkes yakınındakini gözetirse uzakta kimse kalmaz. Dikkat edilirse ayette “yetim” kelimesinde herhangi bir inanç veya cinsiyet belirlemesi yapılmamıştır. Fakirin de yetimin de inanç yapısına veya cinsiyetine ya da milliyetine bakılmadan ve hiçbir ayırım gözetilmeden hepsiyle ilgilenilmesi Kuran’ın evrensel mesajının gereğidir.

M.Okuyan

Akrabalığı olan [yakında bulunan] bir yetim

Yakınlık ‘tan kastın, nesep yakınlığı olduğu açıktır. Bununla beraber din yakınlığının da bu kapsamda olduğu kuşkusuzdur. Hatta komşu yakınlığını da bu kapsamda düşünmek, bizce yanlış olmaz.

İnkârcı ve azgın cahiliye toplumunda yetimler, –akraba bile olsalar– her zaman haksızlığa ve zulme uğramakta idiler. Bu yüzden yetimlere iyi davranılması yönündeki emirleri arka arkaya tekrarlayan Kur’ân, âdeta bu tip emirlerle dolup taşmıştır. Hatta yıllar sonra Medine’de inmiş olan surelerde miras, vasiyet ve evlenme ile ilgili konularda İslâm yasalarının yürürlüğe konması sırasında bile yine yetimlere iyi davranılması emredilmiştir. (bkz. Bakara 220, Nisâ 1-10, Enfâl 41). Bu durum, yetimleri ezen bu çevrenin ne kadar taş kalpli bir toplum olduğunu göstermektedir.

H.Yılmaz

15. Yakınlığı olan bir yetime ki, bundan açıkça anlaşılan nesep yakınlığıdır. Bununla beraber komşuluk yakınlığı da olabilir. Nesep ve din yakınlığının tercih edilmiş olacağı kuşkusuzdur.

H.Yazır

Açlık gününde yakını olan bir yetimi yahut toprakta sürünen bir yoksulu doyurmaktır.

Ayette geçen mesğabe “acıktı” anlamına gelen seğabeden türemiştir. Yüce Allah “açlık günü” derken, normal günlerdeki açlığı dışarıda bırakmıştır. Açlık günü, kıtlık günleri, savaş günleri olabilir.

Herkesin aç kalma ihtimalinin olduğu günlerde yakını olan yetimi doyuran insanlar sarp yokuşa tırmanmış demektir. 16. Ayette geçen miskin kelimesi de, “fakirliğin kendisinde yerleştiği”, metrabe de “toprakta sürünecek kadar imkânsızlıklar içinde yüzen” demektir. O kıtlık ve açlık gününde böylesi insanları doyurmak da yokuşa tırmanmaktır.

Peki, bu sarp ve dik yokuşa tırmanmanın neticesi nedir? Bu sorunun cevabını Yüce Allah Bakara 265 te vermektedir.

“Allah’ın rızasını kazanmak ve şahsiyetlerini sağlamlaştırmak için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşerse de yine ürün verir. Allah yaptıklarınız görmektedir.”

Bu insanlar dağ gibi yüce ruhlu insanlardır. Yaptıkları amelleri ile kendilerine bir cennet oluşturmaktadırlar. İşte Yüce Allah “akabe” denen dik yokuşu bu şekilde manalandırmaktadır. Bu dik yokuşa herkes tırmanamaz. Manevi kalbinin damarları tıkalı olan bu yokuşa atılamaz. B.Bayraklı

Topraklara düşmüş miskin

متربة [metrabe] sözcüğü de, “toprak” demek olan تراب [turâb] sözcüğünden mimli mastardır ve “topraklanmak” anlamına gelmektedir. Âyette geçen zâ metrabe deyimi, Türkçe’de “toprağa döşenip taşa yaslanan” tabiriyle ifade edilen, fakirlik ve şiddetli ihtiyaçtan kinayedir. Yani, fakirliğinden ve muhtaçlığından dolayı, üzerinde kendisini örtecek, altında da yere serecek bir şeyi olmadan toprağa yapışmış, aşırı yoksul, miskin demektir. Bu tür yoksullar için Türkçe’de “sürünüyor” tabiri kullanılır.

Genel açlık zamanlarında böyle şiddetli ihtiyaç ve yoksulluk içinde kalmış kimselerin varlığı sıkça görülebilir. Bu durumdaki çaresiz kimselere akrabalık ve yakınlık aramadan yemek yedirmek, âdeta aşılması büyük kalp kuvveti ve gayret gerektiren sarp bir yokuşa tırmanmak gibidir. Zaten değeri de bu zorluğu aşma konusunda gösterilen özveriden kaynaklanmaktadır.

Gerçekten de kıtlık ve zaruret döneminde karşılıksız yardımda bulunmak, nefse ağır gelen en zor şeylerden biridir ve bu yönüyle de normal dönemlerdekine göre daha fazla ücret ve mükâfatı hakk etmektedir. Bunu yapabilenler, sarp yokuşu aşan yiğitlerdir:

Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, Allah’a, ahit güne/son gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; sahip olduklarından akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolcuya ve dilenenlere ve boyundurukları çözmeye [hürriyeti olmayanların hürriyetlerine kavuşmaları için] , Allah sevgisi için vermek ve namazı kılmak, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte içtenlikli olanlar bunlardır. İşte bunlar takvâlıların ta kendisidir. (Bakara/177)

O’nun sevgisi için miskine, yetime ve esire yemek yedirirler de. (İnsan/8)

Sevdiğiniz şeylerden bağışlamadıkça asla “birr’e eremezsiniz. Ve siz her neyi bağışlarsanız da şüphesiz Allah onu iyi bilir. (Âl-i İmrân/92)

Bu tür harcamalar, insana şehvânî tatlar vermez. Tam tersine fedakârlık için nefislerin zorlanması gerekir. Köle azat etmek, bir kimseye malî yardımda bulunmak, bir borçlunun borcunu ödemek, yük altında ve borç içinde olan çaresize yardım etmek, aç bir kimseyi doyurmak, akraba veya komşu olan yetime destek olmak, iflâs ve fakirlik dolayısıyla muhtaç duruma düşene yardımcı olmak gibi davranışlar, insana zevk için yapılan harcamaların getirdiği şöhreti ve itibarı kazandırmaz, ama sahiplerini ‘akabe denen o sarp geçitten geçmiş olma başarısının manevî haz ve uhrevî kazancına ulaştırır.

Beled sûresi indiği sıralarda Müslümanlar Mekke’de müşriklerin kuşatması altında idi. Müminler o dönemde sırtlarını dayayacakları herhangi bir sosyal destek kurumundan da mahrum idiler. Kölelik hem Arap Yarımadası’nda hem de yarımadayı çevreleyen bölgede yaygın bir durumda idi. Kölelere çok sert ve acımasız davranılmaktaydı. Bu kölelerden Yâsir ve ailesi gibi, Rebah oğlu Bilâl gibi, Suheyb ve benzerleri gibi –Allah hepsinden razı olsun– bazı kişiler Müslüman olunca, zâlim olan efendilerinin çok acı, dayanılmaz işkenceleri ile karşılaştılar. Bunun üzerine anlaşıldı ki, bu köleler ancak zorba efendilerinin elinden satın alınmak yolu ile kurtarılabilirler. Her zaman âdeti olduğu gibi bu çağrıya da ilk koşan, emre tereddütsüz, gönül huzuru içinde ve dosdoğru olarak sarılan ve yerine getiren yine Ebû Bekr olmuştur.

Tarihçi İbn-i İshak şöyle nakletmektedir:

Hz. Ebû Bekri’n azat ettiği Hz. Bilâl, Cumhoğulları’nın yanında yetişenlerden birisiydi. İslâm’a gönülden bağlı, kalbi tertemiz biriydi. Umeyye b. Halef, öğle sıcağı bastırınca onu çıkarır, Mekke kumluklarına sırt üstü yatırır, sonra büyük bir kaya getirilmesini emreder ve o kaya Hz. Bilâl’in göğsü üzerine konurdu. Sonra ona, “Ölünceye kadar böyle kalacaksın. Ya da Muhammed’i inkâr eder, Lât ve Uzzâ’yı taparsın” derdi de bu çileler altında bile Hz. Bilâl, “Allah bir, Allah bir!” derdi.

Nihâyet bir gün Hz. Bilâl’e aynı işkenceleri yaparlarken Hz. Ebû Bekr rast gelir. Çünkü Hz. Ebû Bekri’n evi Cumhoğulları’nın yakınlarında idi. Umeyye b. Halef’e der ki: “Allah’tan korkmaz mısın da bu zavallıya böyle davranırsın? Ne zamana kadar buna devam edeceksin?”

Umeyye, “Sensin onu bozan. Gördüğün durumdan kurtar onu!” der. Ebû Bekr de; “Peki yaparım. Benim ondan daha güçlü ve dayanıklı zenci bir kölem var. O da senin dinindendir. Bunun karşılığında onu sana vereyim” deyince Umeyye, ‘”Kabul ediyorum” der. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr, “Tamam öyle ise… O senindir” der, kölesini Ümeyye’ye verir ve Hz. Bilâl’i alarak azat eder.

Hz. Ebû Bekr, Medine’ye hicret etmeden önce, altı köle daha azat etmişti. Bilâl ise yedinci oluyordu. Bunlar, Âmir b. Füheyre (ki Bedir savaşı ’na katılmış, Maune kuyusu savaşında şehit düşmüştü), Ümmü Abis ve Zenire’dir. Hz. Ebû Bekr onu azat edince gözleri kör olmuştu. Bunun üzerine Kureyşliler, “Onun gözlerini kör eden Lât ve Uzza’dan başkası değildir” deyince, Zenire, “Yalan söylemişler. Allah’ın Beyt’i hakkı için, Lât ve Uzza ne zarar verebilir, ne de bir yarar” der. Bunun üzerine Yüce Allah, gözlerine tekrar görme gücü bahşeder. Hz. Ebû Bekr Nehdiye ve kızını da azat etmişti. Bunlar Abduddâr oğulları ’ndan bir kadının kölesi idiler.

Kadın onlarla kendine ait un göndermişti. Onlara, “Vallahi sizi asla azat edemeyeceğim” diyordu. Hz. Ebû Bekr, “Ey filancanın annesi, boz yeminini” der. O da, “Tamam bozayım. Sen bozdun onları, sen azat et” der. Hz. Ebû Bekr, “Kaça veriyorsun onları?” deyince, kadın, ‘”Şu kadara” der. Hz. Ebû Bekr, “Tamam, aldım onları, ikisi de özgürdür” karşılığını verir ve kadınlara dönerek, “Onun ununu kendisine geri verin!” der. Onlar da, “Birazını boşaltıp öyle mi geri verelim?” deyince, “İsterseniz…” der.

Hz. Ebû Bekr, Müemmil oğulları ‘ndan –ki bu kabile Adiyyoğulları’ndandır– bir cariyeye rastlar. Bu cariye Müslümandır. Hz. Ömer o zamanlar henüz müşriktir. İslâm’ı bıraksın diye bu cariyeye işkence eder, vurur döver, dövmekten yorulunca ona, “Kusura bakma! Acıdığım için bırakmıyorum seni, usandığım için bırakıyorum” der. Cariye de, “Allah da sana böyle yapsın!” der. İşte Hz. Ebû Bekr bu cariyeyi satın alır ve azat eder.

İbn-i İshak der ki: “Muhammed b. Abdullah b. Ebû Atik bize Âmir b. Abdullah b. Zübeyr ’den nakletti. Âmir de kendi ailesinden birisinden duymuş. Babası Hz. Ebû Bekir’e der ki: “Yavrucuğum! Görüyorum ki, hep güçsüz köleleri azat ediyorsun. Şayet güçlü-kuvvetli kişileri azat edersen seni korurlar, sana destek olurlar.” Hz. Ebû Bekr, “Babacığım!” der, “Ben yapmak istediklerimi sırf Allah için istiyorum.”

Yukarıdaki nakle göre Ebû Bekr, çile çeken köleleri sırf Allah rızası için efendilerinden satın alıp salıvererek o sarp yokuşa saldırmış ve onu aşmaya çalışmıştır. Çünkü Arap Yarımadası’ndaki o günkü şartlar, Allah yolunda sarp yokuşu aşmak için yapılması gereken işlerin başında köle azat edilmesini gerekli kılmaktaydı.

H.Yılmaz

Yahut topraklı bir yoksula.

METRABE de toprak mânâsına gelen "türap" tan mimli mastar olup topraklanmak demektir. Zâ metrabe, Türkçe'de "toprak döşenip taş yaslanan" tabir edildiği gibi şiddetli fakirlik ve ihtiyaçtan kinayedir. Öyle genel açlık zamanlarında böyle şiddetli fakirlik ve ihtiyaç ile yoksulluk için de kalmış birçok kimse bulunabileceği için uzak yakın böyle çaresize yemek yedirebilmek kuşkusuz ki aşılması büyük kalp kuvveti ile bir gayrete bağlı olan sarp bir yokuştur. İşte, kendisine kimsenin gücü yetmezmiş gibi mağrurlanan ve "ben yığın yığın mal yok ettim" diye iftihar etmek isteyen o insan, ne öyle ne de öyle, bu sarp yokuşu aşamadı. Böyle bir kahramanlığa hiçbir şekilde girişemediği gibi

H.Yazır

Veya hiçbir şeyi olmayan yoksulu (doyurmaktır).

Ayetteki miskin kelimesi “yoksul”, za metrabe ifadesi “toprağa yapışmış” demektir.

Konuyla ilgili meseleyi açıkça ortaya koyan Nisa 4/36 ayet mealen şöyledir: “ Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın; ana-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya ve uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolcuya ve sahip olduklarınıza iyilik yapın, onlara iyi davranın. Allah, kendini beğenen ve böbürlenenleri sevmez.” İslam dini, toplumu oluşturan fertleri birbirinden sorumlu ilan etmiş, fakirlerin gözetilmesini ilahi programın en önemli dersleri arasına koymuştur. M.Okuyan

“İnanmak, güvenmek, güvende olmak ve güven vermek” şeklindeki dört anlamı da içeren bir “iman” ın doğal sonuçları, bu ayette “sabrı ve merhameti tavsiye” olarak şekillendirilmiştir. Bu iki değer ayrıca, sarp yokuşu tırmanmanın imanla birlikte iki özelliğini oluşturmaktadır.

M.Esed

Sonra da iman edip de sabrı tavsiyeleşen lerden ve merhameti tavsiyeleşen lerden olmaktır.

Bu âyet, yukarıda sayılan özelliklerin yanı sıra, ‘akabe ’yi aşarak cennete ulaşmak için kişinin aynı zamanda mümin olması gerektiğini bildirmektedir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, yapılan güzel şeylerin ancak iman ile birlikte olduğu zaman bir kıymetinin olacağı ve yapanı ancak bu takdirde kurtuluşa götüreceği açıklanmış, her nerede sâlihâtı işleyenlere ücretleri ödeneceği zikredilmişse, orada mutlaka iman etmenin de şart olduğu bildirilmiştir:

Ve erkekten veya kadından, kim mümin olarak sâlihâtı işlerse, işte onlar cennete girerler. Ve zerre kadar zulme uğratılmazlar. (Nisâ/124)

Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim sâlihi [düzeltmeye yönelik işi] işlerse, muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız [ödüllendireceğiz] . (Nahl/97)

Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Ve erkek veya kadın, her kim mümin olarak sâlihi [düzeltmeye yönelik işi] işlerse, işte onlar orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler. (Mümin/40)

Rabbimiz, iman etmeyenlerin yaptıkları iyi işler karşılığında onlara herhangi bir mükâfat vaat etmediği gibi, imansız yapılan iyi işleri var saymayacağını, kabul etmeyeceğini de açıkça bildirmiştir:

İşte onlar, Rabb’lerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdir de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz] . (Kehf/105)

Ve kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bu ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette zarar edenlerden olacaktır. (Âl-i İmrân/85)

Şüphesiz ki şu inkâr edip de kâfir olarak ölenlerin hiç birisinden, yeryüzü dolusu altın fidye verseler bile asla kabul edilmeyecektir. İşte dayanılmaz azap onlar içindir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur. (Âl-i İmrân/91)

İşte onlar, kendileri için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Yaptıkları şeyler de bâtıldır. (Hûd/16)

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da, sabrı tavsiyeleşmek ve merhameti tavsiyeleşmek fillerinin âyette iman ile birlikte zikredilmiş olmasıdır. Bu da demektir ki, ‘akabe ‘yi aşmak için sadece mümin olmak yetmemekte, müminlerin aynı zamanda aralarında sabrı ve merhameti tavsiyeleşmeleri de gerekmektedir. Böylece toplum, aralarında sabrı ve merhameti tavsiyeleşen müminlerden meydana gelmiş bir toplum olacaktır. Böyle bir toplumda kötü işler ortadan kaldırılacak, bireysel ve toplumsal boyutta sadece sâlih işler [düzeltmeye yönelik işler] yapılıyor olacaktır. Rabbimizin insanlardan oluşturmalarını istediği toplum böyle bir toplumdur. Rabbimiz böyle bir toplum isteğini, “sabrı tavsiyeleşmeyi” ve “merhameti tavsiyeleşmeyi” mümin toplumun iki özelliği olarak belirtmek suretiyle ortaya koymuştur.

Daha önce birkaç defa geniş açıklamalarla üzerinde durduğumuz ve pasiflikle, pısırıklıkla hiç alâkası olmadığını, aksine tam bir hareketlilik ve mücadele ifade ettiğini söylediğimiz sabır konusu, Kur’ân’da pek çok yerde işlenmiştir. Çünkü sabır, hayatı boyunca müminin daima sahip olması gereken bir özelliktir. İman yolunun başlangıcından itibaren sabır imtihanı da başlar. Allah’ın emirlerine uymak, O’na itaat ederek kulluk görevlerini yerine getirmek, kötü ahlâkı bırakarak Allah’ın haramlarından ve insanı günaha teşvik eden şeylerden sakınmak, temiz ahlâka uymak hep sabır ister. Bu dünyaya ait pek çok fayda ve lezzet imansızlık yolunda beklerken, insanın Allah’ın kanunlarına uyması ve bu yolda karşılaştığı mahrumiyet ve musibetlerle başa çıkması, ancak sabırla mümkün olur. İman yolunda elinin tersi ile reddettiği menfaatler ile ilgili olarak başta kendi nefsi ve hevası olmak üzere, ailesi, cemiyeti, toplumu hatta dünyadaki insanların çoğu ona karşı çıkarken, insanın Allah yolunda mücadeleye devam etmesi, bu mücadele içindeyken eziyetler görmesi, aşağılanması hatta bu uğurda hicret etmesi, sabr‘ın ta kendisidir.

İnsanın bu zor sınavlarda başarı sağlayamayıp bazılarında veya tamamında yenilgiye uğraması hiç de uzak bir ihtimal değildir. Ama eğer insanın içinde yaşadığı toplum, hem sabırlı hem de sabrı tavsiye eden fertlerden oluşmuş bir toplumsa, karşılıklı yardımlaşma ile bu zor sınavın başarılması kolaylaşır ve toplumca başarı kazanılır. Böyle bir toplum, insanlığı iyiliğe götürme yolunda büyük bir güç, yenilmesi zor bir ordudur.

Rabbimizin mümin toplumda olmasını istediği diğer bir özellik, fertlerinin birbirlerine merhameti tavsiye eden kişiler olmasıdır. Müminler katı kalpli, merhametsiz, zâlim kişiler olmayıp tam tersine, birbirlerine dert ortağı olabilen merhametli, şefkatli kişiler olmalıdırlar. Bu özellikleri birbirlerine tavsiye edip onlara sahip olma konusunda birbirleriyle yarıştıkları için, “merhamet” mümin toplumun temel bir vasfı hâline gelir. Bu vasıf, mümin toplumu diğerlerinden ayrıcalıklı kılan çok önemli bir donanımdır.

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki, Rabbimiz müminlerden ‘akabe ‘yi aşacak güzel şeyler yapan, birbirlerine sabrı ve merhameti tavsiye eden kişilerden olmalarını ve böyle insanlardan oluşan bir toplum meydana getirmelerini istemektedir.

Sarp yokuşun [‘akabe ‘nin] aşılması için sahip olunması gereken özelliklerin [imanın, sabrı ve merhameti tavsiyeleşmenin] hemen öncesinde zikredilen sümme [sonra] sözcüğü, bu özelliklerin, 13–16. ayetlerde belirtilen yapılması gereken diğer özelliklere göre daha kapsamlı, daha geniş çerçeveli ve daha üstün olduğunu vurgulamaktadır. Yani, buradaki sümme [sonra] sözcüğünün zamana yönelik bir anlamı yoktur. Çünkü “iman” denen donanım bir insanda köle azat etmekten ve yoksulu doyurmaktan zaman itibariyle sonra değil, önce var olması gerekli bir özelliktir. İman olmadan köle azat etmenin de, yoksulu doyurmanın da bir anlamı yoktur.

Rabbimizin ‘akabe’ ye saldırıp onu aşmak konusundaki mesajından şunları anlamak mümkündür: Sarp yokuşu [‘akabe ‘yi] geçmek için atılması gereken adımlar; köle azat etmek, açlık gününde yakınlığı olan bir yetimi veya toprağa bulanmış yerde sürünen bir yoksulu doyurmak ve bir de bunların üzerinde ve bunlara ek olarak, iman eden, sabrı ve merhameti tavsiye eden kişilerden olmaktır. Sabır, genel olarak iman için, özel olarak da sarp yokuşu aşmak için gerekli olan bir özelliktir. Müminlerin birbirlerine sabrı tavsiye etmeleri ise, kendilerinin sabırlı kişiler olmasının üstünde, başka bir dereceyi ifade eder. Çünkü karşılıklı duygu alış-verişinde olan Müslümanlar birbirleriyle sabrı tavsiyeleşerek, bireysel yükümlülükleri yanında “yeryüzünde iman sistemini gerçekleştirmek” yolundaki mücadelenin ağır yükünü de birbirlerine destek olarak, paylaşarak taşıyacaklar ve böylece toplum olarak her ferdin sabırlı olması ile tek başına elde edilebilecek kazançtan çok daha fazlasını bu tavsiyeleşme sayesinde sağlayabileceklerdir. Bu durum, özde kişisel sabra dayalı olsa bile, bütün toplumun böyle kişilerden oluşması başka bir olgudur.

Dolayısıyla 17. âyet, İslâm toplumunda yaşayan bir müminin en önemli görevlerinden birini belirlemektedir. Bu görev şudur: Mümin, toplumu zayıflatıcı bir üye değil, aksine, onu güçlendirici bir eleman olmalıdır. O, mağlûbiyet çığırtkanı değil, toplumun atılımının ve dinamizminin güçlü sesi olmalıdır. Sabırsızlığı körükleyen değil, huzurun kaynağı olmalıdır.

H.Yılmaz

Sonra da olamadı. Bu "kâne", "iktehame" üzerine bağlandığından mânâsı olumsuzdur. "Ne yokuşa göğüs verebildi, ne de oldu." demektir. Yani onların hiçbirine girişemedikten, o malın şükrünü eda edecek kahramanlardan olamadıktan başka iman edip de birbirlerine sabır tavsiye eden, merhamet tavsiye eyleyen sabırlı, merhametli müminlerden de olamadı ki H.Yazır

Sonra da iman edenlerden, birbirlerine sabrı ve merhameti öğütleyenlerden olmaktır.

Ayetteki kâne fiili “idi, oldu, devam etti” demektir. Medine dönemi surelerinden olan Bakara 177 de iyilik ve takvanın geniş açılımı yapılırken, öncelikle iman esasları zikredilmekte ve ekonomik yardımlar ikinci sırada verilmektedir. Burada ise, önce ekonomik konular hatırlatılmakta, ardından inanç ve diğer meseleler dikkatlere sunulmaktadır. Kuran da daha başka surelerde de bu konular zaman zaman yer değiştirilerek ele alınmaktadır. Muhatapların durumuna göre hissedilen ihtiyacın öncelemesi metodu uygulanmıştır.

Ayetin başındaki sümme edatı, esasında “sonra anlamına gelmektedir. Müminun 23/14 te olduğu gibi, bu edat “bu esnada, aynı zamanda” anlamını da verir.

Daha önce Fecr 89/23 te de izah ettiğimiz üzere, imanın yarar sağlaması için, gereğinin dünyada yapılması ve uğrunda fedakârlık yapmak gerekir. Zamanı geçince ya da ahiretteki imanın hiçbir anlamı olmayacaktır.

İman- amel ilişkisi hakkında Beled 17 ayeti dikkatle incelersek, şunları söylemek durumunda oluruz. Ayette sarp yokuşu tırmanıp cennete gitmek için sıralanan esaslardan biri de, “iman etmek” tir. İnsan 76/3 de genişçe açıklayacağımız iman, “”inanılması gereken bütün değerlere inanmak, inanılan değerlere güvenmek, güvende olmak ve çevreye güven vermek” demektir. İmana sahip olmadan yapılan davranışlar “itaat ve ibadet” kapsamında değerlendirilmez. Bu nedenle yapılan işlerin “ibadet” adını alması, Allah’a inanarak ve sadece O’nun rızası için yapılmasına bağlıdır.

İman, hayır içerikli her şeyin öncülüdür; imansız olarak yapılan davranışlara “salih amel” denemez. Münafıkların sadakalarının kabulünü engelleyen şeyin, Allah’ı ve Resulünü inkâr etmeleri olduğu Kuran da açıkça beyan edilmektedir.

Ayetteki tevasav fiili “karşılıklı tavsiye etmek”, es-sabr kelimesi ise “sabretmek” demektir. Bu kelimenin açılımı, Tevbe 9/71 ayettir: “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostudurlar; birbirlerine iyiliği emreder, birbirlerini kötülüklerden uzaklaştırmaya çalışırlar…”

Şu husus hiç unutulmamalıdır: Hak yolundaki insanların başına bazı sıkıntılar gelebilir; ancak yine akıldan çıkartılmamalıdır ki, Yüce Allah’ın yardımı daima bu tür insanlarla beraberdir. Pek çok ayette Yüce Allah, kendi rızasını kazanmak için hayatını seferber edenleri yalnız bırakmadığını ve onları desteklediğini ifade etmektedir. (Bakara 2/.153.155.157.214; Maide 5/56; Enam 6/34; Yusuf 12/110; Saffat 37/172; Zümer 39/10; Muhammed 47/7; Mücadele 58/21; Münafıkun 63/8)

Bu ayette tevasav kelimesi, birisi “sabır” için diğeri de “merhamet” için olmak üzere iki kez yer almaktadır. M.Okuyan

İşte bunlar sağın adamlarıdır. “İşte bunlar vicdan sahipleridir- İşte bunlar, dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlardır.”

Ayetteki el-meymeneh kelimesinin asıl anlamından hareketle şu hatırlatmaların yapılması gereklidir.

Kuran da bu konu ile ilgili olarak üç değişik ifade söz konusudur

1. men utiye kitabehu bi yemini “kitabı sağ tarafından verilen kişi” (İsra 17/71)

2.ashabül meymeneh, yani “sağın adamları” (Vakıa56/ 8;  Beled 90/ 18)

3. ashabul- yemin, yani “sağın adamaları”  (Vakıa 56/ 27,38,90,91;  Müddesir74/  39;  Hakka69/19)

“Sağın adamları” şeklinde ki ifade; vicdan sahipleri veya dürüstlüğe ve erdemliliğe erişmiş olanlar şeklinde düşünmeliyiz.

Bu kullanımlarda geçen el-yemin ve el-meymeneh kelimelerinin asıl anlamlarından hareketle şu hatırlatmaların yapılması gereklidir:

“Sağ elindeki nedir ey Musa?” (Taha 20/17) Bu ve benzeri bazı ayetlerdeki yemin kelimesi “sağ el” anlamında vücudun bir organı olan “el” i ifade etmektedir.(İsra 17/71; Vakıa 56/8,27; hakka 69/19; Müddesir 74/39; İnşikak 84/7)

“O nankörlere ne oluyor ki, sağdan soldan ayrı ayrı gruplar halinde sana koşuyorlar? (Mearic 70/36-37; Araf 7/17; Kasas 28/29; Hadid 57/12; Tahrim 66/8) Burada ve benzer ayetlerdeki yemin veya çoğul olarak eyman kelimeleri “sağ taraf” anlamına gelmektedir.

“Allah’ı gereği gibi bilemediler. Hâlbuki kıyamet günü yeryüzü tamamen O’nun avucu içindedir, gökler de sağ elinde dürülmüştür.” (Zümer 39/67; Saffat 37/93; Hakka 69/45) Bu ve benzer ayetlerde geçen yemin kelimesi “kuvvet” anlamındadır.

“Allah sizi yaptığınız kasıtsız yeminlerden sorumlu tutmaz; fakat kalplerinizin kazandığı yeminlerden sorumlu tutar.” (Bakara 2/225) Bu ve benzeri ayetlerdeki eyman kelimeleride “yemin” anlamına gelmektedir. (Maide 5/89; Enam 6/109; Nahl 16/94; Nur 24/94; Nur 24/53; Fatır 35/42)

“Eğer antlaşma yaptıktan sonra antlarını bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, o küfür önderleriyle savaşın.” (Tevbe 9/12) Bu ve benzeri bazı ayetlerdeki eyman kelimeleri de “ahit” anlamına gelmektedir. (Kalem 68/39)

“Siz bize sağdan gelirdiniz dediler” (Saffat 37/28) ayetindeki yemin kelimesi “güvenilen yan, kişinin şüphelenmeyeceği taraf” anlamına gelmektedir.

Eymen kelimesi meleket kelimesiyle birlikte, mâ meleket eymanuküm şeklinde kullanıldığında mecazi bir anlam kazanır ve sağ ellerin sahipliği “kişinin sahip olması” anlamına gelir. (Nisa 4/3,24,25,36; Nahl 16/71; Müminun 23/6; Nur 24/31,33,58; Rum 30/28; Ahzab 50,55; Mearic 70/30)

Bu surede de olduğu gibi, ashabul-meymeneh veya ashabul-yemin ifadeleri “ahirette amel defterleri sağ taraftan alanlar” demektir. İsra 17/71, Hakka 69/19 ve İnşikak 84/7 de, konu açıkça “kitabı/amel defteri veya karnesi kendisine sağ tarafından verilenler” şeklinde geçmektedir. Vakıa 56/27 ve Müddesir 74/39 da ise ifade ashabül-yemin şeklinde yine aynı anlamda kullanılmaktadır. Ayetlerin birbirini anlam olarak desteklemesi ve tamamlaması açısından bakıldığında bunun böyle olduğu açıkça ortadır.

Ashabul-meymeneh, men utiye kitabehu bi yeminih veya ashabul- yemin ifadeleri “Ahirette amel defterleri kendilerine sağ taraftan verilenler” şeklinde anlamlandırıldığı gibi, “Dünyadayken Yüce Allah’a verdikleri kul olma yeminine sadık kalanlar” anlamında da kabul edilebilir.  

M.Okuyan

18.İşte bunlar, meymenet [uğur-bereket] yâranıdır.

13–17. ayetlerde müminlerin dünyada iken sahip olmaları gereken özellikler sayılmış, bu âyette de bu özelliklere sahip olan kimselere ashabu’l-meymene pâyesi verilmiştir. Bu payeye layık görülenler, ‘akabe’ ye saldırarak köle azat eden, esir kurtaran, açlık gününde yakınlığı olan bir yetimi veya sürünen yoksul çaresizi doyuran, bunlara gücü olmasa bile iman edip sabrı ve merhameti tavsiyeleşen, kendilerine ve başkalarına yararlı olan, bunlardan dolayı da ahirette kitapları sağ taraflarından verilecek olan kimselerdir.

ASHÂBU‘L-MEYMENE: Sözlüklerde ميمنة [meymene] sözcüğü için يمين  [yemîn] veya يمن  [yumn] sözcüklerinden türemiş olmasına göre “sağ el” veya “uğurlu/bereketli” karşılıkları verilmiştir.

Kelimenin يمن [yumn] sözcüğünden türediği kabul edilirse, ashabu’l-meymene deyimi, “bahtı iyi olan, bereketli, mutluluk sahibi” anlamına gelir. Eğer yemîn sözcüğünden türediği kabul edilirse, bu takdirde de “sağ el” anlamına gelir ve âyette “yüksek mertebe” anlamında kullanıldığı anlaşılır. Çünkü Araplar için “sağ el”, kuvvet ve şerefin sembolüdür. Nitekim hürmet edilen kimseler meclislerde sağ köşeye oturtulur ve bir kimseye verilen değer فلان منّى باليمين [fulânun minnî bi‘l-yemîn=o benim sağ kolumdur] ifadesi ile belirtilirdi. Bu ifade günümüzde de aynen kullanılmaktadır. 

H.Yılmaz

Onlar, o yüksek vasıflarla nitelenmiş olan o kahramanlığı yapan, esir kurtarmak veya öyle zor bir günde bir yetime veya çaresize yemek yedirmek suretiyle cankurtaran, bunlara gücü yoksa iman edip de birbirine sabır ve merhamet tavsiye etmek suretiyle teselli ve kalp kuvveti vermeye çalışan müminler mutluluk sahipleri, kitapları sağ taraflarından verilecek kişiler, kendilerine ve başkalarına uğurlu kimselerdir.  H.Yazır

Bizim ayetlerimize küfreden, inanmayarak nankörlük eden kâfirler ise -ki o mağrur kişi de bunlardandır- onlar, uğursuz kişilerdir, uğursuzluktan kurtulmayan, kitapları sol taraflarından verilecek olan, kendilerine de başkalarına da uğursuz olan kimselerdir ki

H.Yazır

Ayetlerimizi inkâr edenler ise, işte onlar solun adamlarıdır.

Ayetteki ashabül-meşemeh tamlaması “solun adamları” demektir.

Genel olarak bütün buyrukları, özel olarak da yukarda sayılan özellikleri inkâr edenler, inkârı adeta hayat tarzı haline getirenlerdir. Bu isimle anılmayı hak edenler, aslında Enam 6/33 te de belirtildiği üzere Yüce Allah’ın ayetlerini inkâr eden zalimlerdir. “Zalim” sıfatı onların bu dünyadaki sıfatıdır; ahirette karşılaşacakları son ve nitelendirilecekleri isim ise ashabül-meş’emeh şeklindedir.

M.Okuyan

Ayetlerimizi inkâr edenler de meş’emet [uğursuzluk-şomluk] yâranının ta kendileridir.

ASHÂBU‘L-MEŞ’EME: مشئمة [meş’eme] sözcüğü, شئم [şu’m] kelimesinden türemiş olup “uğursuzluk, talihsizlik” demektir. Araplar, şu’ma [uğursuzluk] sözcüğü ile شمال [şimal=sol el] sözcüğünü aynı anlamda kullandıklarından, sözlüklerde şu’ma sözcüğünün anlamı, “sol el” olarak belirtilmiştir. Sefere çıkan bir kimsenin sol tarafından bir kuşun uçmasını uğursuzluk sayan Araplarda “sol el”, zayıflığın ve zilletin simgesidir. Nitekim önemsiz ve aşağı mevkide görülen kimseler meclislerde sol tarafa oturtulur ve bir kimsenin değersiz olduğu فلان منّى بالشّمال [fulânun minnî bi’ş-şimâl=o benim sol kolumdur] ifadesi ile belirtilirdi.  Özetle اصحاب المشئمة [ashabu’l-meş’eme] , Allah’ın aşağıladığı bedbaht kimselerdir ve O’nun huzurunda sol tarafta bulunacaklardır. Rabbimiz bu iki grup insandan Vâkıa/27 ve 41‘de de bahsetmiştir.

Surenin 19. âyetinde Yüce Allah, “sol ehli” olan zümre için ayetlerimizi inkâr edenler nitelemesinden başka herhangi bir nitelemede bulunmamıştır. Bunun sebebi, kâfirliğin bütün kötülükleri kapsaması ve hatta kötülüklerin tümünden baskın çıkmasıdır. Yani, kâfirlikle birlikte hiçbir iyi amel düşünülemez, kâfirler iyi davranışlarda bulunsalar dahi bu iyiliklerin kendilerine hiçbir yararı olmaz. Çünkü küfür her şeyi siler bitirir. Dolayısıyla kâfirlerin köle azat etmediklerini, yoksulu doyurmadıklarını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onlar uğursuz, kötü, defterleri sol taraftan verilecek olan “meş’eme” ehlidirler. Onlar sarp yokuşun gerisinde kalmışlar ve onu aşmak için o yokuşa saldırmamışlardır. 

H.Yılmaz

Yani, öteki dünyada “[günahkârların] kalpleri üzerinde yükselen” ve “onları kuşatan” ümitsizlik/çaresizlik ateşi: karş. 104:6-8 ve ilgili not 5. “Kötülüğe batmış kimseler” şeklinde çevirdiğim ibare, lafzi olarak, “sol tarafın insanları (el-meş’eme )” şeklindedir. M.Esed

20.Üzerlerinde kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır.

[el-mû’sadetü] deyimi, “kapılar” hakkında kullanılır. Buna göre âyetin takdiri şu şekilde yapılabilir: عليهم نار موءصدة الابواب [‘aleyhim nârun mû’sadetü’l-ebvâb=onların üzerine kapıları kapatılmış bir ateş salıverilir] . Onlar böyle bir ateş içindedirler, ateşin kapıları üzerlerine kapatıldığı için oradan kesinlikle çıkamazlar. Bu, cehennem kapılarının üzerlerine iyice kapandığı, içerdekilerin çıkabileceği hiçbir kapının açık bırakılmadığı anlamına gelir. İnkârcıların çıkış yollarının kapatılacağına ilişkin mesaj, Kehf sûresi’nde de şu ifadelerle yer almaktadır:

Ve de ki: “O hakk [gerçek] Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterlerse, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

H.Yılmaz 

Üzerlerine bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır.

MÜ'SADE, İysâd kökünden ism-i mef'ul (edilgen ortaç) olup "kapatılmış" demektir. "Kapıyı kapadım, sımsıkı kilitledim" mânâsına denir. Üzerlerine ateşin yakılıp fırın gibi kapısının kapanması ateşin şiddetli olmasını gerektireceğinden bu onların cehennemdeki azaplarının şiddet ve sonsuzluğundan kinayedir.

H.Yazır

(cezaları da), etrafı sarılmış, kapıları üzerlerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.

Ayetteki nârun mü’sade tamlaması “kilitlenmiş ateş” demektir.

Üzerlerine kapıları kilitli ateşin bulunması, azaptan kurtulmanın imkânsızlığını ortay koymak için olsa gerektir. Ayetteki mü’sade kelimesi, Hümeze suresinde Hutame cehenneminin sıfatı olarak şu şekilde geçmektedir. O, uzatılmış sütunlarla onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.” (Hümeze 104/8-9) Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, Hutame, içine girenlerin bir daha dışarı çıkamayacağı bir ateştir. Zaten kelime olarak mü’sade, “tıpalanmış, sımsıkı kapatılmış, kilitlenmiş” demektir. Bu durumda her iki suredeki ilgili kelimelerden maksat, Hutame cehenneminden çıkış olmayacağını ortaya koymaktadır. Yüce Allah, cehennemden ölüm olmayacağını (Nisa 4/56; İbrahim 14/17; Taha 20/74; Furkan 25/13-14; Fatır 35/36; İnşikak 84/11-12; Ala 87/13) ve oradan çıkmak isteyenlerin çıkarılmayacağını çeşitli ayetlerde dile getirilmektedir. (Fatır 35-36-37; Müddesir 74/28)

Özellikle Hümeze ’nin sonunda yer alan “Uzatılmış sütunlar içinde” ifadesi, benzer şekilde cehennemden çıkış olmayacağını ve orasının korunaklı bir yer olduğunu belirtmeye yönelik bir tamlamadır. Kehf 18/29 da, cehennemin duvarlarının, içinde bulunan suçluları çepeçevre kuşattığından söz edilmekte, böylece oradan kurtulmanın mümkün olmadığı hatırlatılmaktadır. Anlatılan özellikleri gereği Hutema cehennemi, insanları can evinden vuran ve gönülden dışarıya doğru çıkan ateş yapısıyla, uzun direkler veya tomruklarla arkasından kapatılmış kapılarıyla aslında dehşetli bir zindan havası vermektedir. Zindanların insandaki en önemli etkisi gönüllerde oluşturduğu “sevgilerden uzak kalma hicranı” dır.

M.Okuyan

19-20. Ayetlerimizi inkâr edenler ise, işte onlar soldakilerdir. Cezaları, kapıları üzerine sımsıkı kapatılmış bir ateştir.

İman edenlerin hem imanını hem de amellerini gündeme getirdiği halde kâfirlerin neden amellerini gündeme getirmemektedir? Bu sorunun cevabını Kuran başka ayetleriyle şöyle veriyor:

“Kim imanı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir.” (Maide 5/5)

“Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.” (Enam 6/88)

“Hâlbuki ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.” (Araf 7/147)

Bu ayetler bize şunu söylüyor: Kâfirler, müşrikler ve de Allah’ın ayetlerini inkâr edenlerin amelleri değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır.

İşte bu kapatılma Kehf 29 da şöyle ifade edilmektedir: “Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.”

Durmadan O’nun peygamberine şöyle dediler: “Dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde vardır. Onun için sen istediğini yap, biz de yapmaktayız.” (Fussilet 41/5) Zaten Yüce Allah, Muhammed suresinin 24. Ayetinde onlar için şu soruyu soruyor: “Onlar Kuran’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri kilitli midir?”

Kalpleri kilitleyince, Allah da cehennemi üzerlerine kilitleyip aynı tür cezayı vermektedir. B.Bayraklı