(Muhammed - 24.Ayet)

<< Geniş Meal

Şems

Burada "duhâ" kelimesi kullanılmıştır. Kelime, aydınlık ve ısıya da delalet etmektedir. Arapça'da bunun genel anlamı, güneşin epeyce yükselmesini ifade eden kuşluk vaktidir. Ama güneş yükseldiği zaman sadece aydınlık değil ısı da verir. Onun için "duhâ" kelimesi güneş'e nispet edildiği zaman, "aydınlık" ve dolayısıyla gündüzün güneşli olması tam olarak ifade edilmiş olur.

Mevdudi

Ayetteki eş-şems kelimesi “güneş” duhâ sözcüğü ise “kuşluk, ışık” demektir. Duha,” kuşluk vakti, gündüzün ışığı, güneşin ısısı ve bütünüyle gün” anlamlarına gelmektedir. İkinci ayette, kamer “ay” kelimesi gelmekte ve ay da geceyi temsil etmektedir. Bu nedenle ilk ayetteki duhâ kelimesiyle aslında güneşin gün boyu devam eden ışığının kastedildiğini söylemek yanlış olmasa gerektir.

M.Okuyan

"Güneşe ve onun parıltısına yemin olsun".

Naziat Sûresi'nde geçtiği üzere "duhâ “nın asıl mânâsı güneşin, doğduğu mer'i ufuktan yükselip ışığının parlama ve yayılmasıyla bakanlara açıkça görünmesidir. Sonra o vakti ifade etmekte hakikat olmuştur.

O zaman kerahet vakti geçmiş olur. Bu aydınlığın başlamasına dahve (kuşluk), biraz sonrasına duhâ (kaba kuşluk), daha sonrasına zevale yakına kadar "hâ" nın fethası ve med ile dahâ (koca kuşluk) denir. Kuşluk vakti kesilen kurbana da udhiye ve dâhiye denilmiş, daha sonra bu genelleştirilerek her kurbana bu isim verilmiştir. Burada "güneşin duhâ ’sı" denilerek onun güneşe ait olduğu belirtilmesi nedeniyle tefsirciler bunu güneşin doğarak parlayan ışığı diye tefsir etmişlerdir

H.Yazır

Lafzen, “onu izleyen (telâhâ)”, yani güneşi. Hicret'ten sonra 2. yüzyılda yaşamış olan büyük dilbilimci Ferra’ya göre, “bunun anlamı, ayın ışığını güneşten aldığıdır” (Razi’nin nakli). Bu, aynı zamanda Rağıb’ın da yukarıdaki ibare ile ilgili yorumunu yansıtmaktadır. 

M.Esed

Güneş’e ve onun parıltısına, onu izlediği zaman Ay’a,

Bu âyette, Ay’ın Güneş’i izlediği söylenmek suretiyle yukarıdakilere ek olarak Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığı ve Dünya’yı aydınlatma işinde onu izlediği vurgulanmaktadır. Mecazen ise Güneş’in Kur’ân olduğu, sunduğu mutluluk reçetesinin parıltısıyla insanlığı aydınlattığı, Ay’ın da Kur’an’ı izleyen, onun aydınlığını yansıtan peygamber ve inananlar olduğu anlaşılabilir. 

H.Yılmaz

Güneşi takip ettiğinde aya yemin olsun.

Tilavet ne demektir? Ayette geçen ve “takip etmek” anlamına gelen tela fiili, tilavet kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. “Kuranı tilavet etmek” demek, onun kelimelerini tekrar etmek ve muhataplara aktarmak anlamına geldiği gibi, onun hakikatlerini izlemek, dediğini yapmak, yolunu takip etmek ve izinden gitmek gibi anlamlara da gelmektedir. Hud 11/17 de de örneği bulunan bu “takip etmek” anlamıyla Kuran’ın tilavet edilmesi, onu farkındalıkla izlemeyi zorunlu kılmaktadır. Artık Kuran tilaveti demek, onun metnini sadece tekrar etmekten ve başkalarına aktarmaktan ibaret olmamalıdır.

Ay, Güneşin ışığından yararlanıp onu başka varlıklara aktardığı gibi, Kuran okuyanlar da onun aydınlığından yararlanmalı, sonar başkalarına aktarmalıdır. (Kehf 27; Ankebut 45) gibi ayetlerde Kitabın yani Kuranın tilavetinden maksat, hem onun okunması, hem tekrar edilmesi, hem başkalarına aktarılması, hem de emirlerinin ve yasaklarının gereğinin yerine getirilmesi, böylece örnek olunmasıdır. Asıl bütüncül ve sonuç veren okuma eylemini ise, anlamadan, yani mekanik bir okuma ile değil, irfânî, yani bilinçli bir kıraat oluşturmaktadır. Anlaşılmadan ve gereği yerine getirilmeden yapılan okumalar lüzumsuz değildir; ancak yeterli hiç değildir.

M.Okuyan

TELÂ, "tülüv" mastarından fiil-i mazi (geçmiş zamanlı bir fiil)dir. Ve diye yâî (ya”lı) de, vâvı (vav”lı) de olur. Nitekim gibi da böyledir.

Tülüv; tabi olmak, birine uyup ardınca gitmektir. Okumak mânâsına tilavet de bu köktendir. Razi der ki: Ayın güneşe tabi olmasıyla ilgili birkaç izah şekli vardır:

1. Güneş battığında ayın doğmada kalmasıdır ki ayın ilk yarısında olur. Güneş batınca ay aydınlatma hususunda ona tabi olur. Bu, Ata'nın İbnü Abbas'tan naklettiği görüştür.

2. Güneş batınca, ayın da batmada ona uymasıdır ki bu hilâl gecesi olur. Bu, Katade ile Kelbi’nin görüşüdür.

3. Ferrâ demiştir ki: Bu tülüv ‘den, yani bağlı olmaktan maksat ayın güneşten ışık almasıdır. "Filan, şu hususta filana tabi olur." denilir ki onu ondan alır demektir.

4. Zeccâc demiştir ki: yuvarlak hale gelmesi ve olgunlaşması zamanıdır. O vakit ay, ışık ve nurda ikinci bir güneş gibi olur. Yani ışığı olgunluğa erince aydınlatma hususunda güneşin yerine geçer gibi olur ki bu, leyali-i biz denilen ayın on dört, on beş ve on altıncı gecelerindedir.

5. Ay görünen şekliyle kütlesinin büyüklüğünde güneşe tabi olduğu gibi, insanların menfaatlerinin bunların hareketine bağlı olması hususunda da ay güneşe tabi olur.

Eğer tilavet kökünden istiare-i tebeiyye olarak düşünülüp de ayın ışığında duyularımızla göremediğimiz güneşin yansıyan ışığını dünyamıza yayarak onu akıl sahiplerine akli delil ile andırması, bir okuyucunun Allah'ın kitabından bir âyet okuyarak mânâsını lafzi delil ile anlatmasına benzetilecek olursa hem ilham alan nefsin temizlenmesi haline, hem de Kur’an’a Nur ismi verilmesine de işaret edilmiş olacağı için pek beliğ bir izah şekli olacaktır.

H.Yazır

Arkasından geldiği zaman aya;

Onun peşinden gittiği zaman, demektir. Yani güneş battığı zaman hilal görülür, "Televtu fulânen" "Filanın peşinden gittim" denilir. Katade dedi ki: Bu hilalin görüldüğü gecedir. Güneş battığı vakit hilal görülür.

İbn Zeyd dedi ki: Kameri ayın ortasında güneş battığı vakit hemen arkasından ay doğuverir, ayın sonunda ise hemen arkasından batıverir.

El-Ferrâ dedi ki: "Arkasından geldi" ondan aldı, demektir. O, bu açıklaması ile ayın (aydınlığını) güneşin ışığından aldığı kanaatini taşıyor gibidir. Bazıları da: "Arkasından geldiği zaman aya" tam olgunlaşıp, dolunay olduğu ve ışık ve aydınlığında onun gibi olduğu zaman demektir, demişlerdir, ez-Zeccac da böyle açıklamıştır. Kuduri

Lafzen, “onu” -açık bir şekilde “dünya ”ya yahut “yeryüzü ”ne işaret eden bir zamir (Zemahşerî). Dikkat edilince görülecektir ki 1-10. ayetler, bütün varlık âleminde yaratılıştan mevcut olan -hem fizikî hem de ruhî- kutupluluğu yansıtmakta ve onu Yaratıcı ‘nın birliği ve benzersizliği ile kıyaslamaktadır. 

M.Esed

(Güneşin ışığını) açığa çıkarttığında gündüze yemin olsun.

Ayetteki en-nehâr kelimesi “gündüz”, cella fiili ise “görünmek, ortaya çıkarmak” demektir. Güneşin görülmesi ancak ışığının görülmesiyle mümkündür. Gündüz, ışığın bizdeki izlenimidir. Hava kapalı iken, yani güneşin görülmemesi durumunda bu defa onun varlığı akıl ile anlaşılır. Ayetlerin Kuran ile bağlantısı da böyledir.

M.Okuyan

Güneşi açığa çıkardığında gündüze

Ayette geçen cella “parlaklık ve açıklık vermek, iyice açıp ortaya çıkarmak” anlamına gelen tecliye mastarıyla aynı köktendir. Aslında Dünyanın Güneşe göre konumu, hem Güneş’in doğması, ortaya çıkması, hem de gündüzün başlaması olmaktadır. Bunu şöyle bir misalle yorumlayabiliriz: Akıl veya Kuran denen güneşi insanın içinde açığa çıkaran insan da önemlidir. Aslında aydınlatan onlardır ama onlara müsade eden de önemlidir. B.Bayraklı

(Güneşin ışığını) örttüğünde geceye yemin olsun

Ayetteki el-leyl kelimesi “gece”, yağşa fiili ise “örtmek, kaplamak” demektir.

Güneş, ay, gündüz ve geceye yemin edilmesi, elbette sadece onların ışığı takibi, açığa çıkması ve örtmesinin düşünülmesiyle sınırlı değildir. Maksat, onları var eden gücün farkına varılmasının sağlanması, o gücün erişilmezliğinin ve o güç karşısında acziyetini itiraf edilmesidir.

Bu arada gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir başka nokta ise, akıp gitmekte olan zamandır. Güneş, ay, gündüz ve gece, aslında insanın ömrünü ifade eden asr kelimesinin de bir açılımıdır. Bu nedenle “geçip gitmekte olan zamana ve bitmekte olan ömre dikkat çekilmesi”, onların şahitliğini unutmamak anlamındadır. Zamanı ve ömrü hafife almadan, hayatı bilinçli yaşamanın gerekliliği bu ayetlerde ortaya konulmaktadır. Surenin ilk dört ayetinde işte bu meselenin önemi ve hassasiyeti muhataplara anlatılmaya ve kavratılmaya çalışılmaktadır.

M.Okuyan

Ona parlaklık verdiği zaman gündüze, onu sarıp örterken geceye,

Bu iki âyetteki “ها - o” zamirlerinin ifade ettiği anlamlar, üzerlerinde biraz daha hassasiyetle durmayı gerektirmektedir. Gündüzün parıldattığının ve gecenin örttüğünün ne olduğuna mantıklı bir cevap aranmalıdır. Bir önceki ayetlerde geçen “o” zamirlerinin mercii olan “Güneş”, cümle akışı içinde bu iki âyetteki zamirlerin de mercii olarak kabul edilerek âyetler “Güneş’i parlattığı zaman gündüze, Güneş’i örttüğü zaman geceye…” şeklinde anlamlandırılmaktadır. Hâlbuki Güneş’in “gündüz” tarafından parlatılması ve “gece” tarafından sarılıp örtülmesi söz konusu olamaz. Böyle bir anlam mantıklı değildir.

Zemahşerî, cümlenin var olan yapısına makul bir anlam kazandırabilmek için ayetlerdeki zamirlerin “ظلمة - zulmet [karanlık]” veya “الارض - arza [yeryüzüne]” râci olabileceğini ileri sürer ve “Her ne kadar bu sözcükler zamirden evvel yer almamış olsalar da bu böyledir (Keşşaf, cilt 4; s. 258)” demeye getirir. Ayrıca tezini desteklemek üzere klâsik Arap edebî metinlerinden örnekler verir. Ne var ki, bu örnekler yeterince ikna edici olmadığından nakledilmelerine gereği duyulmamıştır.

Biz bu zamirler ile oluşan sorunun iki yolla çözülebileceği kanısındayız:

Birinci Yol: Âyetteki zamirin bir anlamının bulunmadığı, yani surenin icaz ve edebî yapısından, armonik özelliğinden dolayı âyette yer aldığı kabul edilerek anlamının ihmal edilmesidir. Nitekim Kur’ân’da bu duruma uyan, Ahzab sûresinin 55. ve Nur sûresinin 31. ayetleri gibi birçok örnek bulmak mümkündür. Bu takdirde ayetlerde tümleç olmaz ve şu şekilde anlamlandırılabilir: “parlaklık verdiği zaman gündüze, sarıp örterken geceye,”

İkinci Yol: Bilindiği gibi, bir cümlede üçüncü şahıs zamiri kullanılacağı zaman, bu zamirin merciinin lâfız veya anlam olarak zamirden daha önce geçmiş olması gerekmektedir. Aksi hâlde kast edilen şey anlaşılamaz, cümle anlamsız olur. Bu kural düşünülerek ilk âyette geçen “Güneş ”in bu ayetlerdeki zamirlerin mercii olarak kabul edilmesi durumunda âyetlerin anlamının mantıksız olduğu daha önce de ifade edilmişti. Öyleyse bu durumda yapılabilecek tek şey, Abese ile Şems sureleri arasındaki duvarların kaldırılmasıdır. Sureye girişte de belirtildiği gibi, Şems sûresi aslında Abese sûresinin devamı mahiyetinde olup Kadr sûresi adeta bir parantez gibi araya girmiştir. Bu kabule göre 3. ve 4. ayetlerdeki “ها - o” zamirleri, Abese sûresinin 26. ayetindeki “الارض - arz [yeryüzü]” sözcüğüne râcidir ve bu âyetler şöyle anlamlandırılabilir: “yeryüzüne parlaklık verdiği zaman gündüze, yeryüzünü sarıp örterken geceye,”

Burada dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da ayetlerdeki fiillerin farklı zaman kalıplarında oluşudur. 3. âyette geçmiş zaman kalıbı kullanılarak “جلّى - cellâ” denilmişken 4. âyetteki “يغشى - yağşa” fiili geniş zaman kalıbında kullanılmıştır. Çoğu kez gözden kaçan bu özellik aslında ince ayrımlı bir anlam ifade etmektedir. Geniş zaman kalıbı kullanılarak elde edilen bu anlam inceliği, gecenin sürekli olduğunu ve olacağını ima etmektedir. Âyetlerin mecazî anlamları ise, sürekli var olacak olanın “gece” sözcüğünün temsil ettiği cehalet, küfür ve şirk olduğunu düşündürmektedir. H.Yılmaz

Göğe ve onu yapana,

Bu ve bundan sonraki iki âyeti, “ما - ma” ism-i mevsulünün hangi anlama geldiğine göre farklı şekillerde açıklamak mümkündür. (“Ma” ve “men” ism-i mevsulleriyle ilgili geniş açıklama Leyl sûresinin 3. ayetinin tahlilinde yapılmıştır.)

Birinci açıklama: Kadim Arapçadaki uygulama esas alınarak âyetteki “ما - ma [şey]” sözcüğü ile Allah’ın kastedildiği kabul edilebilir. Bu takdirde Rabbimiz, göğe ve onun yaratıcısı olarak kendisinin gücüne, büyüklüğüne ve eşsizliğine dikkat çekmiş olmaktadır.

İkinci açıklama: Klasik Arapça dilbilgisi kurallarına göre “ما - ma [şey]” sözcüğünün akılsız varlıklar için kullanıldığı kabul edilebilir ve anlam buna göre verilebilir. Bu takdirde anlam, Rabbimizin insanoğlundan bütün dikkatini evrene koymuş olduğu düzene çevirmesini istediği şeklinde olur. Çünkü göğün oluşumunu sağlayan, herhangi bir kargaşaya meydan verilmeden, bozulmadan bu oluşumu muhafaza eden fizikî kanunlar, bu oluşumdaki ince hesaplar ve göğün yapısındaki diğer mucizeler dikkatlerin çevrilmesi gereken noktalardır. Evrene konulmuş olan bütün bu kuralların işleyişi Kur’ân’da “Sünnetullah” kavramıyla ifade edilmektedir. Sünnetullah’ı kısaca evrenin fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal yasaları olarak tanımlamak da mümkündür.

H.Yılmaz

Gökyüzüne (uzaya) ve onu bina eden kuvvete yemin olsun.

Ayetteki es-sema kelimesi “gök, yükseklik, uzay”, bena fiili ise “kurmak, şekillendirmek, bina etmek, yapmak” demektir.

Kuran da göğün bina edilişi ile ilgili çeşitli ifadeler yer almaktadır. Göklerin sayısının yedi olduğuna dair çeşitli ayetler vardır ve bu sayının rakamsal bir değer ifade etme ihtimalinin yanı sıra, çokluk anlamına gelebileceği de kanaatler arasında yer almaktadır.

(Naziat 27-28)de, Yüce Allah, göğün bina edilmesini insanın yaratılmasıyla mukayese ederek, göğün yükseltilip düzene konulmasını dile getirmektedir. Ayrıca (Zariyat 47) de göğün çok güçlü bir şekilde bina edildiği ve sistemin genişletilmeye devam edildiğine dikkat çekilmektedir. Yine (Zariyat 7 ) de göğün, yani uzaydaki gezegenlerin yörüngeleri bulunduğu, (Hıcr 16) da gökte birtakım burçlar yaratıldığı (Furkan 61 Fussilet 12) ve onların uzaktan bakanlar için süslendiği, dahası koğulmuş her şeytandan korunduğu (Saffat 6-7 Mülk 5) bildirilmektedir. Bütün bu ayetler ışığında “göğün bina edilmesi, sisteme kavuşturulması demektir” şeklindeki bir ifade hatalı olmasa gerektir.(Tarık 11) de geniş bir şekilde ele aldığımızı üzere göğün “dönüş sahibi” olduğu beyan edilerek uzaydaki sistem hakkında ipuçları verilmekte ve araştırmacılar için kapı aralanmaktadır.

Aynı konuda olmak üzere, (Hac 65)te göğün, yerin üzerine düşmesini engelleyen gücün Yüce Allah olduğu beyan edilmekte ve O’nun izin vermesi durumunda bu sistemin bozulacağı açıklanmaktadır. (Fatır 41) de de benzer bir konu gündeme getirilmekte, göklerin ve yerin sisteminin devamı Yüce allahın sahipliğiyle ilişkilendirilmektedir. O’nun müdahalesi olmaması halinde bu yapının bozulacağı, başka hiçbir varlığın bu noktada etkin olamayacağı da ayetlerde dolaylı olarak hatırlatılmaktadır.

Göklerin bina edilişi ile ilgili olarak son bir hatırlatmayı da (Rahman 7) ayetiyle verelim. Orada, Yüce Allah göğü kendisinin yükselttiğini ve bir denge koyduğunu beyan ederek, hem sisteme müdahale edilmemesi hem de sistemin bozulmaması noktasında insanları uyarmaktadır.

Hâsılı Kelam, her şeyde olduğu gibi, göklerin yaratılmasında da bizim anladığımız veya anlayamadığımız nice incelikler ve derin hikmetler vardır. Onların bina edilmesi faydadan ve amaçtan yoksun değildir.(Sad 38-39)

M.Okuyan

Semaya ve onu bina edene;

Semanın bina edilmesine... Demektir. Buna göre buradaki "Mâ" mastar anlamını veren "mastariye" dir. Yüce Allah'ın: "Bimâ ğaferali Rabbi" "Rabbimin bana mağfiret etmesini" (Yasin, 36/27) buyruğu da böyledir, Bu açıklamayı Katade yapmış, el-Müberred de bunu tercih etmiştir.

Anlamın, onu bina eden kimseye... Şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu da el-Hasen ve Mücahit’in görüşüdür. Taberi'nin tercih ettiği açıklama da budur. Onu yaratan ve yükseltene... Demek olur ki; bu da yüce Allah'tır.

Hicazlılardan: "Sübhâne mâ sebbehat lehu"  ifadesi "Subhâne mâ sebbahtelehu" Kendisine tesbih ettiğin zatın şanı ne yücedir!" anlamında kullandıkları nakledilmiştir. Kuduri

Yeryüzüne ve onu yapıp döşeyen kudrete yemin olsun.

Ayetteki el-ard kelimesi “yeryüzü”, tahaa fiili “döşemek, yaymak” demektir. Bu surede yemine konu edilen varlıkların altıncısı yeryüzüdür. Yüce Allah, yeryüzüne ve onu döşeyen kudrete, yani kendi gücüne dikkatleri çekmektedir. Kuran’da yaratılıştan söz edilen pek çok ayette gökler ve yer bir arada zikredildiği için, burada da yemine konu edilen varlıklar arasında söz, gökten sonar yere getirilmektedir.

Ğaşiye 88/17-20 de Yüce Allah dört değişik varlığa dikkat çekmekte, bunlardan birisini de “yeryüzü” olarak belirlemektedir. Orada, yeryüzünün yapısı hakkında Kuran da verilen diğer bilgileri de dikkate alarak geniş izahlar yaptığımız için burada detaya girmeyeceğiz.

Şu kadarını söyleyelim ki, önce gökler duman halinde yaratılmış, peşinden yeryüzü yaratılıp döşenmiştir. En sonunda ise daha önce duman halinde yaratılmış olan gök düzenlenmiştir. Bütün bunların toplam 6 gün veya evrede gerçekleştiği Kuran da açıkça beyan edilmektedir. (Bakara 22, 28  Araf  54  Hud  7  Fussilet  9-12  Zariyat  48  Hadid  4  Nebe  6 Naziat  27-33  Ğaşiye  20) İşte bu bilgilerin devamı veya parçası olarak, Şems suresinin bu ayetinde de yeryüzünün yayılıp döşendiği belirtilerek, onu bu şekilde düzenleyen varlığın Yüce Allah olduğu tekrar hatırlatılmakta, O’nun gücüne dikkat çekilmekte ve yemine konu edilen varlıklar arsında yeryüzü de gündeme getirilmektedir.

M.Okuyan

Yeryüzüne ve onu yuvarlakça döşeyene,

Bu âyet de yine “ما - ma” edatının iki anlamına göre: “Yeryüzüne ve onu her taraftan yayan ve uzatan, canlıların yaşamasına uygun hâle getiren Allah’a [kasem olsun ki]” veya “yeryüzüne ve onu yayan fiziksel, kimyasal ve biyolojik kanunlara, sistemlere [kasem olsun ki]” şeklinde çevrilebilir.

Bu âyetle yeryüzünün oluşumu ve döşenmesi ile ilgili mucize niteliğindeki fiziksel kanunlara işaret edildiği gibi, “طحيها - tahâhâ” sözcüğü ile de bir başka mucize sergilenmiştir.

طحى- TAHÂ ve دحى - DEHÂ Âyetteki: “طحيها - tahâhâ” sözcüğü, konunun detaylandırıldığı Naziat sûresinin 30. âyetindeدحيها - dehâhâ” olarak yer almaktadır. Sözcüklerdeki harflerin bazen sertleştirilmesi, bazen de yumuşatılması şeklinde ortaya çıkan bu durum, Türkçede de görülmektedir. Meselâ aslı “temur” olan sözcük günümüzde “demir” olarak yazılmakta ve söylenmekte, “Konya, kara, kabak” sözcükleri de birçok yörede yumuşatılarak “Gonya, gara, gabak” şeklinde telâffuz edilmektedir. Keza Fatıma ismi de Fadime şeklini almıştır. Dolayısıyla bu âyetteki “tahâhâ” sözcüğü ile Naziat sûresinin 30. ayetindeki “dehâhâ” sözcüğü arasında bu tür bir ilgi vardır. Bundan dolayı her iki sözcük de aynı anlama gelmekte ve ikisi de “yaymak, döşemek” anlamında kullanılmaktadır. Bu ilgi, sözcüklerin anlamları konusunda en sağlam ve en güvenilir kaynak olan Allame İbn-i Menzur’un Lisânu’l-Arab adlı eserinde mevcuttur.

TAHÂ: “Ferrâ şöyle açıklamıştır: ‘ طحى - tahâ’ ve ‘ دحى - dehâ’ bir ve aynıdır.” Şimr de şöyle demiştir: “حيها - tahâhâ / دحيها - dehâhâ anlamındadır. ط - tı harfi د - del harfinden dönüşmüştür.”

Bu sözcüğün anlamı içerisinde bitkilerin yeryüzüne yapışması ve yayılması anlamı da mevcuttur (Lisânu’l-Arab; cilt 5 s. 574).

Buradaki mucize, sıradan “yaymak ve döşemek” eylemi için Arapçada “بسط - beseta” ve “وسع - vessea” sözcükleri varken âyette arzın [yerkürenin] yayılıp döşenmesi için “طحى - tahâ” ve “دحى - dehâ” sözcüklerinin kullanılmış olmasıdır. Çünkü bu sözcükler sıradan ve normal bir yaymayı değil, arzın şekline uygun olan “yuvarlakça yayma ”yı ifade etmektedir.

DEHÂ:دحو - dahv” sözcüğünün manası “devekuşu yumurtası” anlamı eksenindedir. Bu sözcüğün türevleri “devekuşu yumurtası”, “devekuşunun yumurtasını bıraktığı yer” gibi anlamlar taşımaktadır. Bu sözcüğün türevlerinden olan “مدحة - midhat” sözcüğü, Mekkelilerin yuvarlak taşlar ve ceviz ile oynadıkları, bu günkü golf oyununa benzer bir oyunun adıdır. Bir çukur kazılır, kazılan çukura yuvarlak taş veya ceviz düşürülmeye çalışılırdı. Yuvarlak nesneyi çukura düşüren kişi oyunun galibi, düşüremeyen de mağlûbu sayılırdı. Ebi Rafi’ rivayetinde Peygamberimizin torunları Hasan ve Hüseyin’in de bu oyunu oynadıkları anlatılır. ” دحو - dahv “sözcüğünün türevlerinden olan “مداحى - medâhî” sözcüğü de kursa/yufka gibi yuvarlak taşlara verilen addır (Lisânu’l-Arab, cilt 3, s. 310, 311).

“Yuvarlakça yaymak, döşemek” anlamındaki sözcüğün yeryüzü için kullanılması, yeryüzünün insanların ve diğer canlıların yaşamasına ve yiyeceklerini sağlamasına elverişli bir şekilde yaratılmış olduğunu ve şeklinin de tam yuvarlak değil, yuvarlakça olduğunu anlatmaktadır. Dünyamızın şeklinin “kutuplardan basık elipsoit [dönel elipsoit]” olduğunun daha yeni sayılabilecek bir tarihte keşfedildiği hatırlanacak olursa, 14 asır önceden yeryüzünün şekli için “dönel elipsoit”e en benzer yapıdaki devekuşu yumurtasını anlatan bir sözcüğün kullanılması, gerçek ve büyük bir mucizedir.

Şems sûresinde az ve öz bir anlatımla ortaya konulan bu konu, iniş sırasına göre 81. sure olan Naziat sûresinde şöyle detaylandırılmıştır:

Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak üzere. Naziat; 27–33.

Kur’ân’ın indiği dönemde mahiyetlerinin bilinmesi mümkün olmayan bu âyetler, aslında çağımızın bilginlerini muhatap almaktadır.

H.Yılmaz

Yere ve onu döşeyene;

Döşenmesine, anlamındadır. Onu -az önce zikrettiğimiz gibi- döşeyen kimseye, yani onu yayan kimseye, anlamında olduğu da söylenmiştir. Genel olarak müfessirler bu lafzı böylece açıklamıştır. Bu da: "Dehâhâ" "Onu döşedi" ile benzer bir anlam ihtiva eder. 

El-Hasen, Mücahit ve başkaları da: ”Tahâhâ" ile "Dehâhâ" aynı anlamdadır ki; "her taraftan onu yaydı" demektir. "Et-tahv" "Yaymak" demek olup, fiil: "Tahâ, yethu, tahven" ile "Tahâ, yethi, tahyen" şekillerinde kullanılır, (Yani son harfinin "vav" ya da "ye" oluşuna göre kullanılır.) Ebu Amr'dan nakledildiğine göre; "Taheytu" "Yatıp, uzandım" demektir. İbn Abbas'tan burada bu lafzın "onu taksim etti" diye açıkladığı nakledilmiştir, onu yarattı anlamına geldiği de söylenmiştir. Şair de şöyle demiştir:

"Cezime kendisini kimin yarattığını bilemez

O pek yüksek Arş'ın üzerinde de kimin olduğunu."

el-Maverdî dedi ki: Ondan (yerden) çıkan bitkiler, pınarlar ve hazineler anlamında olması ihtimali de vardır. Çünkü bütün bunlar, üzerinde yaratılmış olan varlıklar için hayat sebebidir. Arapların yemin ederken bazen "Lâ, ve’l-kameri’t-tahiye" diye yemin ettikleri nakledilmiştir. Bu da: "Hayır pek yüksek parıldayan ve yukarıdaki ay hakkı için" demektir. Ebu Amr dedi ki: Adam yerde yürüyüp gittiği vakit; “Taha’r-raculu" denilir. "Mâ edri eyne tahâ" "Nereye gittiğini bilemiyorum" ve: "Tahâ bihi kalbehu" "Hatırından her bir şey geçti" denilir. Alkame de şöyle demiştir:

"Neşeli bir kalb, güzeller arasında alıp gitti seni

Fakat gençlikten azıcık sonra, saçların ağarmaya başladığı bir zamanda." Kuduri

Nefse ve ona (yaratılış amacına uygun) birtakım kabiliyetler veren güce yemin olsun.

Ayetteki nefs kelimesi “insan, nefs”, sevva fiili “düzenlemek” demektir.

Ayetteki nefs kelimesi “insane benliği”, onun tesviyesi ise “biçimlendirilmesi” olarak Kabul edilebilir. (Nefs kelimesinin çeşitli anlam boyutları vardır. Burada kast edilen anlamının “madde ve manasıyla, beden ve ruhuyla, yani bütünüyle insane” olduğunu düşünmekteyiz.

Tesviye her ne kadar maddi varlıklar için düşünülse de, manevi varlıklar için kullanılmasında da bir engel yoktur. Maksat, insanın kendi varlığını gözlemlemesi, maddeten ve ruhen nasıl bir incelikle ve düzende şekillendirildiğini fark etmesi, sonunda da onu var eden Yüce Allaha tevhit çizgisinde iman etmesidir.

M.Okuyan

Başka birçok örnekte olduğu gibi, oldukça geniş bir anlam yelpazesine sahip olan (bkz. 4:1 ile ilgili not 1'in ilk cümlesi) nefs terimi, burada bir bütün olarak insan benliğini veya kişiliğini gösterir: fiziksel bir beden ile genelde “ruh” olarak tanımlanan ama ne olduğu tam olarak tasavvur olunamayan hayat özünün bileşimi olan bir varlık

Lafzen “ve onu ...'e uygun olarak yapanı [veya “şekillendireni”] (sevvâhâ).” Sevva fiilinin özel anlamı için bkz. yukarıdaki anlamda kullanıldığı ilk yer olan 87:2, not 1. İnsana ve “insan kişiliği” ni oluşturan şeye yapılan atıf ile bedensel ihtiyaçların ve dürtülerin, duyguların ve entelektüel faaliyetlerin kopmaz bir şekilde birbirlerine sıkı sıkıya bağlandıkları canlı bir varlığın son derece kompleks mahiyetine yapılan işaret, evrenin tasavvur edilemez azametini -insanın kavrayabildiği ve nüfuz edebildiği kadarıyla- Allah'ın yaratıcı gücünün etkili bir kanıtı olarak düşünme çağrısı ile devam etmektedir.

M.Esed

Her bir nefse ve onu düzenleyene;

Onun düzenlenmesine, anlamında olduğu da söylenmiştir. Buradaki: "Mâ" da buna göre mastar anlamını verir. "Onu düzenleyen kimseye" anlamında olduğu da söylenmiştir ki, bu da yüce Allah'tır.

"Nefs" hakkında iki görüş vardır. Birisine göre Âdem’dir, ikincisine göre ise canlı her bir nefistir. "Düzenledi" buyruğu gereği gibi hazırladı, anlamındadır.

Mücahit dedi ki: "Onu düzenledi" yaratılışını yerli yerince ve son derece mutedil olarak var etti, demektir.

Bütün bu isimler, yemin olarak mecrûrdur. Şanı yüce Allah, zatının varlığına delil teşkil edecek harikulade sanatkârane özellikleri dolayısıyla yaratmış olduğu varlıklara yemin etmiş bulunmaktadır.

Kuduri

Nefse ve onu şekillendirene

Nefs kelimesinin ya da kavramının geniş açıklamasını Nisa 1 de yaptık. Burada aynı açıklamalara girmek istemiyoruz. Ancak buradaki nefs kavramının, “şahsiyet, benlik, karakter” anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Bir bakıma soyut/mücerret ruhun madde/bedenle buluşması ile meydana gelen insanın benliği anlamına gelmektedir. “Ruhun bedenle buluşması ile meydana gelen oluşuma” nefs denmekte ve bu oluşuma da yemin edilmektedir. Böylece uzaktan yakına metodu gerçekleşmiş olmaktadır.

Yüce Allah “nefsi” yani insan benliğini yaratırken ona şekil vermiştir. Ruh ile bedenin buluşmasını gelişigüzel yapmamış, bu buluşmadan pek çok karakter özellikleri ortaya çıkarmıştır.

Kuran’ı anlamada beyin, gönül ve nefsin arzuları dediğimiz özellikler verilmiştir. Akıl, kabiliyet, yetenek, zeka, inanç duygusu, sevgi, korku, sadakat, iffet, cesaret ve içgüdüler âlemi bu ruh-beden buluşmasında insan karakterine kazandırılmıştır. Yani insan şahsiyetinin üzerinde oturduğu geniş bir psikolojik yapıyı ona kazandırması, onu şekillendirmesi anlamına gelmektedir. B.Bayraklı

(Sonra da) nefse kötülük ve (kötülükten) korunma duygusunu ilham eden eşsiz iradeye (yemin olsun)

Ayetteki elheme fiili “ilham etmek, kotmak, yerleştirmek”, fücur kelimesi “kötülük özelliği”, takva sözcüğü ise “korunmak” demektir. Yüce Allah, yemin ettiği veya üzerine dikkat çektiği nefse “fücur” ve “takva” özelliğini ilham ettiğini, yaratılışın hamuruna adeta bunları programlayıp yerleştirdiğini belirtmektedir.

Fücur, en kısa anlamıyla “kötülük, ahlaki zaaf, sorumsuzluk” demektir. İnsanın günah işleyebilme özelliğidir. İnsanı fücur sahibi kılınması imtihanın gereğidir. Yoldan çıkabilme yeteneği olmayan varlıklar imtihan edilmezler. Melekler bu anlamda yeterli bir örnektir. İmtihan, alternatifliğin sonucu olarak gerçekleşebilir. Günah işleyebilecek durumda olan varlıklar, eğer o günah davranışlardan kaçıp uzaklaşabiliyorlarsa o imtihanın bir anlamı vardır; aksi takdirde böyle bir işlemin hiçbir anlamı yoktur.

Bu ayette dikkat çekilen ve nefse yerleştirildiği belirtilen ikinci özellik ise, kötülüklerden korunabilme özelliğidir; buna da takva denmektedir. Nebe 78/31 de de geniş bir şekilde ele alacağız.

Takva ise v-k-v kökünden gelmekte ve “korunmak” anlamını vermektedir. Yani “korunmak, sorumluluğunu bilmek, sorumlu davranmak, hassas, donanımlı ve bilinçli olmak” demektir. Bu anlamları tek kelimeyle ve kelimenin bütün bu anlamını da içine alacak şekilde düşünürsek, takvayı “duyarlı olmak” diye tercüme edebiliriz.

Şems suresinde takvanın doğuştan getirilen boyutuna dikkat çekilmişken, Bakara 2/197 de onun sonradan kazanılan, üzerine yatırım yapılan boyutu gündeme getirilmektedir. Çünkü Bakara ’daki bağlamada takva “en hayırlı azık” olarak tanıtılmakta ve insanlardan ahiret için azık hazırlamaları istenmektedir. Takvanın bir de “örtü” boyutu vardır. Araf 7/26 da ele alındığı üzere, insanı çepeçevre kuşatan, onu tehlikelere karşı koruyup kollayan, insan için adeta bir sığınak özelliği taşıyan bu boyutuyla takva, sahibinin muttaki olarak nitelendirilmesini sağlar.

Müttekilerin özelliklerini ve takvanın sonuçlarını Nebe 78/31 de geniş bir şekilde ele alacağız. Burada şu kadarını belirtelim ki Muttaki bir insana şeytandan bir vesvese geldiğinde hemen yüce Allah’ı hatırlar; bütün organları adeta göz kesilir ve insane bu haliyle derin bir duyarlık sahibi olur. (Ali İmran 133-135 Araf 201) Muttakilerin kazanımı ise (Enfal 29) takva sahipleri için “furkan” yaratılması ve (Talak 2-5) te sıkıntılı zamanlarda çıkış yolu yaratılması gibi sonuçlar söz konusudur. Muttaki olmanın bu dünyadaki kazanımlarından sadece birkaçını zikretmiş olduk. Unutmamalıdır ki, muttakiler için asıl kazanım, cennetin hazırlanmış olduğu müjdesidir. (Ali İmran 133 Rad 35 Muhammed 15) 

Yüce Allah’ın insanın hamuruna fücur ve takvayı ilham etmesi, oran olarak birbirinin dengi değildir. Hucurat 49/7 de belirtildiği üzere, Yüce Allah insanlara imanı sevdirmiş, onu gönüllerimize süslemiş; küfür, yoldan çıkma ve isyanı ise çirkin göstermiştir. Buradan anlaşılıyor ki, bizim hamurumuzda yoldan çıkma veya kötülük yapabilme özelliğine karşılık, iyilik yapma veya duyarlı davranabilme özelliğimiz daha avantajlı ve baskın bir konumdadır. Bu durum, Yüce Allah’ın insanoğluna bir lütfudur. Bu lütuf, Rum 30/30 da da belirtildiği gibi, insanın fıtrat üzere yaratılmasıdır.

İnsanın fıtratı, Yüce Allah’ın onun, yaratılışına yerleştirdiği, tevhit çizgisinde iman sahibi olabilmesidir. Fıtrat, içimizdeki potansiyelin iradeli olarak dışa vurulması eylemidir. Taha 20/50 ev Ala 87/3 te ifade edildiği gibi, Yüce Allah her şeye hidayetini vermiştir. Varlıklara hidayetlerini vermesi, onları yaratılış amacına uygun olarak programlaması demektir. Suyun, kuşun, yağmurun, bulutun, güneşin, ayın, yıldızların, ağaçların, bitkilerin, yeryüzünün, göklerin, hâsılı bütün varlıkların hidayeti, ne amaç için yaratılmışlarsa o amaç doğrultusunda farklıdır. Bu arada insanın hidayeti ise, Yüce Allah’ı tevhit çizgisinde Kabul edebilecek şekilde fıtrat üzere yaratılmasıdır. Esasında “Elest” denen sözleşme de, bu programın, yaratılış sürecinde her insan için mecaz yoluyla ifade edilmesinden ibarettir. 

M.Okuyan

"İlham", "lehm" kelimesinden türemiştir. "Yutmak" anlamına gelir. "Lahama şey'un ve tehemehû" yani, "filan şahıs o şeyi yuttu" ve "elhemtuhu eş-şey" yani "ona yutturduk". Bu anlam esas alınarak, anlam itibariyle "ilham", ıstılah olarak Allah (c.c.) tarafından insanlara şuur dışında, zihinlerinde yerleştirilmiş manasında kullanılmıştır.
İnsanın nefsine iyi ve kötü ‘yü ilham etmenin iki anlamı vardır. Birincisi, yaratıcısı ona iyi ve kötü eğilimi yerleştirmiştir ve bu his herkeste mevcuttur. İkincisi, herkeste şuursuz olarak şu tasavvurlar oluşmuştur: Ahlâk bakımından hangi şey iyi, hangi şey kötüdür ve iyi ahlâk ve amel ile kötü ahlâk ve amel birbirine eşit değildir, fücur (kötü ahlâk) çirkin bir şeydir, takva (kötülükten sakınmak) iyi bir şeydir. Bu düşünceler insan için yabancı değildir. İnsanın fıtratı buna aşinadır. Yaratıcısı ona doğuştan iyi ve kötüyü temyiz etme yeteneği vermiştir. Aynı nokta Beled suresinde şöyle ifade edilmiştir: "Biz ona hayır ve şer olmak üzere iki yol gösterdik" (Beled 10). Dehr suresinde ise "Biz ona yolu gösterdik. Ya şükredici veya nankör olur" (Dehr 3) denmiştir. Kıyamet suresinde de şöyle buyurulmuştur: "Kendini kınayan (nedamet çeken) nefse yemin ederim ki..." (Kıyamet 2) ve "Doğrusu insan kendisini kurtarmak gayesiyle delil gösterse bile (kendini kurtaramaz). Çünkü gözü, dili ve ayağı gibi bütün uzuvları kendi aleyhinde şahitlik eder" (Kıyamet 14-15)
Burada şu iyice anlaşılmalıdır ki, Allah (c.c.) fıtrî ilhamı her mahlûkatın mahiyetine göre vermiştir. Tahâ suresinde şöyle ifade edilmiştir. "Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir, dedi." (Tahâ 50). Örneğin hayvanların her çeşidine kendi ihtiyacına göre ilim ilhamı verilmiştir. Sözgelimi balık kendi kendine yüzmeye başlar, kuşlar uçar, arılar kendi kendine petek yapar. İnsanlara da çeşitli mahiyetlerine göre ilham yoluyla ilim verilmiştir. İnsanın bir yönü, hayvanî varlığa sahip olmasıdır. Bu açıdan ilham yoluyla ilme en iyi örnek, doğumdan hemen sonra çocuğun annesinden süt emmeye başlamasıdır. Eğer Allah (c.c.) fıtrî olarak ona bu ilmi vermeseydi dünyadaki hiçbir teknik bunu öğretemezdi. İnsanın diğer yönü, kendisine akıl verilmiş olmasıdır. Bu bakımdan insanlar ilham yoluyla verilen ilim işinde peş peşe keşif ve icatlarda bulunarak medeniyeti ileri götürmüşlerdir. İcat ve keşiflerin tarihine bakılırsa görülecektir ki, icat kişinin kafa yormasının sonucu değildir. Her icat, başlangıçta insanın zihninde birdenbire oluşan ilhama dayanarak gerçekleşmiş, sonra da yeni bir icat olmuştur. Bu iki mahiyet dışında kişinin bir de ahlâkî varlığı sözkonusudur. Bu bakımdan Allah (c.c.) ona hayır ve şerrin farkını; hayrın iyi, şerrin ise kötü bir şey olduğunu ilham olarak vermiştir. Bütün insan toplumlarının hayır ve şer tasavvurundan yoksun olmaması evrensel bir gerçektir. Bu nedenle tarihteki her nizamda iyiliğe mükâfat ve kötülüğe ceza tasavvuru vardır. Değişik şekilde de olsa bu vardır. Her devirde ve medeniyetin her seviyesinde bu tasavvurun mevcut olması, bunun insanın fıtratında mevcut olduğunun apaçık ispatıdır. Diğer bir delil de, bu tasavvuru insanın fıtratında Hâkim yaratıcısının var etmesidir. Çünkü bu tasavvurun, insanın meydana geldiği maddi unsurlardan ve bu dünyanın maddî nizamını işleten kanunlardan kaynaklandığına dair bir iz yoktur. 

Mevdudi

Yani insanın hem üstün ruhi mertebelere yükselme hem de açık ahlaki zaaflar gösterebilme özelliğine aynı ölçüde sahip olduğu gerçeği, insan tabiatının temel karakteristiğidir. En deruni anlamıyla, insanın kötü/yanlış davranabilme özelliği, onun doğru davranma yeteneğinin bir eşidir. Başka bir deyişle, her doğru seçime bir değer kazandıran ve böylece insanı ahlaki olarak serbest irade sahibi kılan şey, temelde mevcut bulunan bu eğilim kutupluluğudur.

M.Esed

8.ki O, ona fücurunu ve takvasını ilham etti- [Andolsun ki],

âyette geçen “الهام - ilhâm” sözcüğünün aslı “bir şeyi yutmak” anlamına gelen “لهم - lehm, التهم - ilteheme” sözcükleridir. Araplar “الهمته - elhemtühü [onu ilham ettim]” ifadesini “ona ulaştırdım” anlamında kullanırlar. Bu kelime sonradan Allah’ın kullarının kalbine attığı [ilka ettiği] şeyler için kullanılır olmuştur. Zira bu ilka ve ulaştırma, içe yerleştirme anlamında yutturma gibidir.

Sözcüğün bu âyette ifade ettiği anlam ise insanın fiziksel ve psikolojik özellikler verilerek şekillendirildiğiyle ilgilidir. Bu anlamda insan, gerek boy-bos, kaş-göz, el-ayak gibi fiziksel özelliklerle, gerekse akıl-fikir, dürtü-içgüdü, iman veya küfrü seçme özgürlüğü sağlayan irade gibi psikolojik özelliklerle donatılmıştır. Bu konuya Abese sûresinin son âyetinde değinilmiş ve imanın dışa yansımasının “takva”, küfrün dışa yansımasının da “fücûr” olduğu belirtilmişti.

Bu âyetle dikkat çekilen bir başka önemli nokta da, her canlıya kendi yaşamını sürdürebilmesi için yararlı şeyleri arayıp bulma, zararlı şeylerden uzaklaşma yeteneğinin verilmiş olduğudur. Bunun en önemli göstergelerinden biri, uzun bir eğitim süreciyle öğrenilebilecek nice yetinin canlılarda daha doğuştan var olmasıdır. Canlılara bahşedilen bu yeteneğin yaşanan hayatta birçok örneği vardır. Mesela yeni doğan bir canlının annesinin memesini hemen bulabilmesi ve emebilmesi, kaz veya ördek gibi canlıların doğdukları andan itibaren yüzebilmeleri, hayvanların kendilerine yarayan yiyecekleri seçebilmeleri gibi örnekler bunlardan sadece bir kaçıdır.

H.Yılmaz

8.Görülüyor ki, güneşten başlayan ve gecesi, gündüzü, yeri ve göğüyle âlemi dolaştıran yemin, dıştaki delillerden sonra nefsin anlaşılması deliliyle önce Allah'a döndürülmüştür. O yüce yaratıcı ki, insan nefsini yaratıp düzenine koymuş. Kabiliyet vermiş de ona kötülük ve takvasını ilham etmiştir.

İLHÂM, aslında bir şeyi bir defada yutmak mânâsına "lehm" kökünden if'âl kalıbında bir mastar olup bir anda yutturmak mânâsınadır. Bundan, bir mânâyı gönüle düşürmek ve telkin etmek mânâsında meşhur olmuştur.

FÜCÛR, haktan sapmak, hak yolu yarıp düzeninden çıkarak kötülük ve isyana düşmektir. Bilhassa zina etmek, yalan söylemek, daha Türkçesi edepsizlik etmek mânâsında kullanılır. Böyle kötü ve günah olan fiillere de fücur denilir.

TAKVA da fücurun zıddı olarak, nefsi kurtarmanın, Allah'ın koruması altında fenalıktan sakınmanın ismidir. Neticesi korunmak olan hayır ve itaat fiillerini kapsar. Şu halde bir nefse fücurunu ve takvasını ilham etmek, fücur yapmasını ve ondan korunmasını kalbine duyurmak ve dolayısıyla onu ikisi arasında kendi seçimi ile baş başa bırakmak mânâsına sanılabilirse de asıl mânâ kötülüğün kötülük, yani nefse zarar, bozukluk; takvanın da takva, yani nefsi koruma, iyi olduğunu duyurmak ve dolayısıyla yapılması veya yapılmaması günah ve kötü olan işlerden sakınmak; takva ve hayır olan işleri yaparak korunmak gerektiğini telkin etmedir. Zira "kötü" kavramı yermeyi ve dolayısıyla yasaklamayı, "takva" kavramı ise övmeyi ve dolayısıyla yapılmasının emredilmesini gerektirir. Bir de takva sadece "sakınmak" mânâsına bir mastar olmayıp

bir mastar ismi olduğu için burada ona karşılık olarak zikredilen fücur da "günah işlemek" mânâsına mastar olmayıp yapılması veya yapılmaması kötü olan şer ve günah işler mânâsına isim olması yaraşır. Bu nedenle de fücûr ve takvayı ilham, bir nefse "bunları yap" diye ikisinin de yapılmasını ilham mânâsına olmayıp herhangi bir işte "bu kötüdür, şer ve günahtır, nefsi fenalığa sürüklemektir. Şu yönden zarardır, yapma. Şu da takvadır. Hayır ve itaattir. Fenalıktan korunmadır, yap" diye bir nefse şerri ve hayrı, kötü ve iyiyi, zarar ve yararı beyan ve telkin ederek birinden sakındırıp birini yapmak iyi olacağını duyurmak demek olur. Kuşku yok ki yüce Allah her nefse, bir iyilik, kötülük, kâr ve zarar duygusu vermiştir. Bunun birisi sonuç itibarıyla o nefis hakkında tehlike, birisi de kazanç ve başarıdır. Onun için insan zarardan kaçınır, kâra atılır. Bu toplu mânâ ile ilham, yaratılıştan her nefiste genellikle cereyan eder. Şu kadar ki insan sonuç itibarıyla hangi şeyin iyi, hangi şeyin kötü olduğunu her hususta aklıyla her zaman bilemez. Özellikle kişi ömrünün yeterli olamayacağı derecede uzun tecrübelere bağlı olan şeyleri bir nakil ve duyurma olmadıkça hiç bilemez. Bunlar ilham alabilir, kudsi nefislere vahiy ile veya asırlarca süren tecrübelerle bildirilir.

Bir de birçok insan, iyiyi kötüyü, doğru ve gelecek açısından değil de sonu ne olursa olsun bugün için ve yalnız kendine, kendinin o anda hemen duyacağı zevke göre ölçer. Başkalarını kendisi gibi düşünmez. Diğerlerinin elem ve zararını önemsemez. Kendisi için iyi zannettiği şeyin başkaları için kötü olup olmadığını ve kendi hakkında ilerisi için dahi iyi olacak şekilde aslında ve Hak katında iyi ve kârlı olup olmayacağını hesaba katmaz. Veya "gün bugündür" der ilerisine inanmaz da birçok kötülüğü sad e ce kendisine bugün için bir zevk veya fayda olduğundan dolayı yapar, birçok iyilikten de bugün kendisine zor geldiği için kaçınır. Oysa bu insan esas itibarıyla elem ve lezzet, kötülük ve iyilik, şer ve hayır işlerini duymakta bulunduğu için başkalarını d a kendisi gibi düşünerek "hak" fikriyle hareket etse ve ayrıntılarını bilmediği veya tecrübe etmediği şeyleri bilenlerden sorsa ve bulamadığı ve belirleyemediği takdirde de o işin kendine ait olduğunu ve zevkine hoş geldiğini veya gelmediğini bir tarafa bırakarak genel olarak aslındaki hakkını düşünüp kalbine, vicdanına başvursa yüce Allah onun kalbine o işin kötü mü veya takva mı olduğunu ilham eder, duyurur. Çünkü o bir şer ise mutlaka gönlü bulanır, "yapmasam iyi olur" der. Hayır, ise gönlü bir huzur ve r a hatlık duyar. Onun için hadis-i şerifte: "Müftüler sana fetva verseler de sen kalbine danış."

"Seni işkillendirecek şeyi bırak, işkillendirmeyeceğe geç." buyrulmuştur. Ancak kişi kötülüğü bir alışkanlık halinde yapa yapa fıtratı tamamen bozulmuş ve "Allah tarafından kalpleri mühürlenmiş."(Bakara, 2/7) kişiler takımından olmuş olursa başka. Bu şekilde bu âyet, önceki suredeki "Ona iki yolu gösterdik."(Beled, 90/10) ayetinin bir tefsiri demektir. İki yol, biri şer olan kötülük, biri de hayır olan takva gayesi; hidayet de bunları ilham edip açıklayarak kötülükten nehiy, takvayı emirdir. Fücurun yani kötünün hayırdan önce zikredilmesi ise, kötülüğü savmak, menfaat elde etmekten daha önce, başka bir deyişle temizleme, süslemeden daha önce olduğu içindir. Zira maksat kötülükten sakındırmak, takvayı teşvik etmektir.

H.Yazır

Nefse kötülük ve korunmaya açık özelliğini verene yemin olsun ki,

Ayette geçen ilham kelimesi, “yutmak” anlamına gelen lehm kökünden türemiştir. Bir anda yutturmak anlamından hareketle, bir bilgiyi, bir manayı gönle düşürmek, yutturmak, telkin etmek, indirmek anlamına gelmektedir. İlham etmenin buradaki anlamı, insan karakterine, benliğine yaratılıştan getirdiği kişiliğine yerleştirdi demektir. Ne yerleştirdi? Ayetin devamı bu soruyu cevaplandırmaktadır.

Nefse “fücurunu” vermiş, yerleştirmiştir. Fücur kelimesi, “yalan söylemek, zina etmek, haktan sapmak, yan çizmek” anlamına gelen fecera fiilinden türemiştir. Bu kelimenin “suyu akıtmak için kanal yarmak” anlamı da vardır. O zaman “hak yolu” yarıp ondan dışarı çıkmak anlamını kazanmaktadır. “Asi olmak, muhalefet etmek” anlamına da gelmektedir.

Şimdi bu manalardan hareket edersek şu noktaya geliyoruz: Fücur, insanın günaha, yanlışa, kötüye açık özelliğini ona vermiştir. Bu özelliğin eşiğinden şeytan ona yaklaşmaktadır. Nefsin hevası bu özellikte iş görmektedir. Eğer insanın bu özelliği olmasaydı insan değil, melek olurdu. Bu özelliği olmasaydı Enbiya 35 teki kötülükle imtihan etme de olmayacaktı.

O zaman Enbiya 35 te geçen iyilik ve kötülükle imtihan etmek yerini bulmaktadır. İyi sorusu takva boyutuna, kötü de fücur boyutuna hitap etmektedir. Manevi bağışıklık sistemini besleyecek manevi gıdalar vardır. Bunlar aklı kullanarak düşünmektir. (Enam 6/151-152). İbadetlerin tümü bu manevi bağışıklık sisteminin gıdası olmaktadır. Gayba inanmak, namaz kılmak, infak etmek, ahirete inanmak “(Bakara 2/2-4); oruç tutmak (Bakara 2/183); hac ibadetini gereği gibi yerine getirmek (Bakara 2/197) gibi. Onun için Yüce Allah Bakara 197 de manevi gıdanın en üstünün takva gıdası olduğuna işaret etmektedir. B.Bayraklı

Nefsini kötülüklerden arındıran kişi kurtuluşa ermiştir.

Ayetteki efleha fiili “kurtulmak”, zekkâ fiili ise “arındırmak” demektir. Buradaki mesaj, insanoğlunun kurtuluş reçetesi hakkında çok önemli bir noktayı belirlemektedir: “Nefsini arındırmak” Zekâ, zekkâ, tezekka ve tezkiye kelimeleri, “temizlemek, temize çıkmak, eğitmek, yetiştirmek, arındırmak” anlamlarını içerir. Yorumlamaya çalıştığımız Şems 9 da geçen kelime de zekkâ olarak belirlenmiştir. Bu konuda iki görüş vardır:

1. Arınmayı insanın sağladığı yolundaki görüşün sahipleri, delil olarak bazı ayetler ileri sürmektedirler. Buna göre, Ala suresinde yer alan “Arınan kişi kurtuluşa ermiştir.” (Ala 87/14) ayetinde geçen tezekka fiili, geçişsiz olduğu için” insanı nitelendirmektedir. Dolayısıyla arınmayı insan gerçekleştirmektedir, demektedirler. Bu doğrultuda her iki ayetteki maksadın, insanın iradesini kullanarak kendisini arındırması olduğu anlaşılmaktadır.

Leyl 92/18 de “malını verip arınan kişi” den söz edilmekte, dolayısıyla işlemin gerçekleşmesinde insan unsurunun önemi vurgulanmaktadır. Bu anlamda Taha 20/76, Fatır 35/18, Naziat 79/18 ve Abese 80/3,7 ayetlerde oldukça dikkat çekicidir. Genelde “arındırmak için çalışmak” tan söz eden Müminun 23/4 te, kurtuluşun vazgeçilmezleri arasında “arınmak için çalışmak” ilk sıralara yerleştirilmekte ve en önemlisi, faaliyetin sahibi olarak insanlar belirlenmiş olmaktadır.  

(Leyl 4-10) da bu nokta daha açık cümlelerle ve daha kapsamlı ifadelerle ele alınmaktadır. Allah adına cömertlik yapan, duyarlı davranan ve gerçekleri onaylayan kişiye zaten kolay olan bu eylemler veya cennete gitmek daha da kolaylaştırılacaktır. Ancak cimrilik yapan, duyarsız olan ve gerçekleri yalanlayan kişi için de “cehenneme giden zor yol” kolaylaştırılacaktır.

2. Arınmayı Yüce Allah’ın sağladığı görüşünü ileri sürenler de çeşitli delillere sahiptirler. Onlara göre, ayetteki özne, “Nefse ve ona (yaratılış amacına uygun) birtakım kabiliyetler veren güce yemin olsun” şeklinde Şems 7 de geçen mâ edatıdır. Oysa ayetteki zekkâ fiilinin faili, ayetteki men edatına giden hüve zamiridir. Dolayısıyla bu şekilde getirilmeye çalışılan delil pek sağlam görünmemektedir.

Ancak bu görüşü desteklemek açısından farklı deliller de ileri sürülmektedir. Nur 24/21 de zekâ kelimesi şu içerikte kullanılmaktadır: “Allah’ın size yönelik ihsanı ve merhameti olmasaydı içinizden hiç kimse arınamazdı.” Bu durumda arınmada Yüce Allah’ın müdahalesi olmadan sonuç almanın mümkün olmadığı hatırlatılmaktadır. Bu nedenle söz konusu ayetin de işaretiyle, Şems 9 da bahse konu olan arınmanın, Yüce Allah tarafından gerçekleştirildiği anlayışının delilsiz olmadığını söyleyebiliriz.

İnsanoğlunu başka bir insan değil, bizzat kendisi arındıracaktır; burada vazgeçilmez olan, insanın bu arındırmayı Yüce Allah’ın belirlediği esaslar çerçevesinde yapmaya çalışmasıdır. Konuya böyle bakınca, yukarda naklettiğimiz iki görüş aynı noktada buluşturulmuş olur. Çünkü Bakara 2/124,151; Al-I İmran 3/164 ve Cuma 62/2 de de yer aldığı üzere –bütün peygamberlerin olduğu gibi-, Hz. Peygamberin gönderilme gerekçesi şöyle belirlenmektedir: “İnsanlara Allah’ın ayetlerini okumak veya aktarmak, ilahi mesajın ilkelerini ve muhakeme biçimlerini onlara öğretmek, sonuçta bu ilkeler çerçevesinde kendilerini arındırmak.” Arındırmaya konu olan noktalar ise inanç, ahlak ve uygulamalardır.

İnsanlar kendileri din adına esaslar belirleyerek arınmayı gerçekleştiremezler; zira (Bakara 232) de de belirtildiği üzere, arınmanın Yüce Allaha ve ahirete imanla yakın ilişkisi vardır. Yüce Allah’ı hesaba katmadan, O’nun gösterdiği yolu takip etmeden hiç kimse, hiçbir arınmadan söz edemez; ayetlerde hatırlatılan ortak husus budur.

Aynı kökten gelen zekât kelimesi, Kuran da pek çok ayette özel olarak “arınmak, artmak” anlamlarına gelen zekkâ/ tezkiye kelimeleriyle mali/ekonomik bir ibadetin adı olarak kullanılmakta ve maldaki arınmışlığı sağlayan değer olarak ifade edilmektedir. Tevbe 9/103 te “sadaka” nın sonuçlarından söz edilirken, onun temizleyicilik ve arındırıcılık özelliğine gönderme yapılmakta ve kelime ile eylemin ortak noktası “arınmak/arındırmak” olarak belirlenmiş olmaktadır.

M.Okuyan

İşte bu anlatılan zahiri aydınlatmaları yaratan ve onlarla beraber daha birçok nimeti içinde bulunduran göğü bina eden ve yeri döşeyen ve bunları, kendini, iyi ve kötüyü idrak edecek ilham alabilen nefsi yaratıp düzene koyarak ona iç nuruyla kötülük ve takvasını ilham eden yüce Allah'a yemin olsun ki o nefsi temizleyen kimse yani günahlardan temizleyip takva ile terbiye etmek ve geliştirmek suretiyle feyizlendiren kimseler; başka bir mânâ ile Allah'ın böyle temizlediği, ilham almış temiz nefis, gerçek kurtuluşu buldu. "Gir kullarımın içine, gir cennetime."(Fecr, 89/29-30) hitabına nail olarak kurtulup muradına erdi.

H.Yazır

9,10. Âyetler: Onu [nefsini] arındıran gerçekten kurtulmuştur. Ve onu [nefsini] örten de kesinlikle zarara uğramıştır.

Surenin mesaj ayetleri bu ikisi olup önceki sekiz âyette yapılan kasemler, bu iki âyette verilen yargının önemini belirtmek içindir. Aynı mesajlar daha önce 8. sırada inmiş olan A’lâ sûresinin 14. âyetinde de verilmiş, önemine binaen burada da farklı bir üslûpla yinelenmiştir.

NEFS: “Nefs” sözcüğü, bir şeyin iç ve dış yapısıyla ve özellikleriyle tamamını, yani öz yapısını, şahsına özgülüğünü ifade etmek üzere kullanılan bir zamirdir. (Lisânu’l-Arab; c: 5, s: 647–652)

Buna göre “nefs” sözcüğünün zamir olarak anlamı “kendi, zatı” demektir. Nitekim sözcüğün Kadim Arapçada ediplerce bu anlamda kullanılmış olduğunun klâsik metinlerde yüzlerce örneği mevcuttur.

“Nefs” denilince her şeyden önce “insan” hatıra gelirse de, Allah’ın yarattığı her canlı varlık bir “nefs” tir. Yani her canlının bir “kendisi, zatı, kimliği” vardır ve buna “nefs” denir.

Lisânu’l-Arab ’ta genişçe açıklandığına göre, belirli alâkalardan dolayı bu sözcük mecaz olarak “ruh [can]”, “nefes”, “kan”, “benlik [ego]”, “kalp [zihin]”, “iç”, “büyüklük”, “yücelik” anlamlarında da kullanılmaktadır. Meselâ “can”, “kan” ve “nefes” in [teneffüs edilen havanın]” da “ n-f-s” sözcüğüyle ifade edilmesinin sebebi “lazımiyet” alâkasından dolayıdır.

Çoğulu “nüfus” ve “enfüs” kalıplarıyla ifade edilen “nefs” sözcüğü, Kur’ân’da tekil ve çoğul formlarıyla 295 yerde geçmiş ve hem Allah için hem de diğer canlılar için kullanılmıştır.

“Nefs” sözcüğü Allah için kullanıldığında, sözcüğün yukarıda verdiğimiz tanımının kapsadığı özelliklerin hepsini içerir. Yani Allah’ın zatî ve sübutî sıfatlarının tamamını ifade etmiş olur.

“NEFS” SÖZCÜĞÜNÜN ALLAH İÇİN KULLANILDIĞI ÂYETLER:

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ, sen mi insanlara ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O (Îsâ) ,Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen! Maide; 116.

Müminler, müminlerin astlarından kâfirleri veliler edinmesinler ve onu her kim yaparsa Allah’tan hiçbir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi nefsinden (kendisinden) sakındırır. Ve oluş/varış yalnızca Allah’adır.

Âl-i İmran; 28.

O gün her nefis [kişi] ,ne hayır işlemişse onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülükleri de. İster ki kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah, sizi nefsinden [kendisinden] çekindirir. Şüphesiz ki Allah, kullarına çok şefkatlidir. Âl-i İmran; 30.

De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” O [Allah] ,rahmeti nefsi (kendi) üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyamet gününe toplayacaktır. Nefislerini [Kendilerini] zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler. En’âm; 12.

Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti nefsi [kendi] üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; Şüphesiz ki O [Allah] ,Gafur’dur, Rahîm’dir” de. En’âm; 54.

Ve Ben, seni nefsim [kendim] için yetiştirdim Ta Ha; 41.

“NEFS” SÖZCÜĞÜNÜN TÜM CANLILAR İÇİN KULLANILDIĞI ÂYETLER

Nefse ve onu düzenleyene -ki O, ona fücurunu ve takvasını ilham etti- [Andolsun ki] Şems; 7, 8.

Ve anneler, çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri maruf ile (geleneklere uygun olarak) bir borçtur. Her nefis [her kişi] ancak gücüne göre mükellef olur. — Çocuğu sebebiyle bir anne de, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın.- Vârise düşen de bunun aynıdır. Eğer ana ve baba birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu memeden ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz vereceğinizi maruf ile [geleneklere, günün şartlarına uygun olarak] verdikten sonra bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah’a takvalı davranın ve bilin ki, Allah yaptığınız şeyleri görendir. Bakara; 233.

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü mutlaka tadacaktır. Fitne olmak üzere sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. Enbiya; 35.

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadacaktır. Sonunda yalnızca bize döndürüleceksiniz. Ankebut; 57.

Ve iş bitince şeytan onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.” dedi. Kesinlikle zalimler için acı bir azap vardır! İbrahim; 22.

Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım. De ki: “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve onu size bildirmemiş olurdu. Ben ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” Yunus;15–16.

Aşağıdaki âyette ise, “nefs” sözcüğünün müfaale babından olan “yetenâfesü” ve “elmütenâfisûn” şeklindeki türevleri, işteşlik anlamıyla “kendileşme, kimlik kazanma yarışı” manasındadır:

Onun sonu misktir. Ve yarışanlar [kimlik kazanmak için çalışanlar] , işte bunda yarışmalıdırlar [kimlik kazanmaya çalışmalıdırlar] .Muttaffifin; 26.

“NEFS” SÖZCÜĞÜNÜN MECAZ OLARAK KULLANILDIĞI ÂYETLER:

Nefeslendiği an sabaha ki, Tekvîr;18.

Bu âyette “nefs” sözcüğünden türemiş olan “teneffese” fiili kullanılmıştır. Bu fiilin anlamı “nefes aldı” demektir ki, bu da insanın solunum sürecinde alıp verdiği havayı ifade etmektedir. Nefes [soluk alıp verme] insanın olmazsa olmaz bir parçası olduğundan mecaz olarak kullanılmıştır. Diğer taraftan, “kan” da insanın olmazsa olmazlarından biri olduğu için, doğum kanamasına da “nifas” denir. Bu sözcük “nefs” sözcüğünün farklı bir kalıbıdır.

Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “ Nefislerinizi [canlarınızı] çıkarın! Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun âyetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! En’âm; 93.

Bu âyetteki “nefs” in çoğulu olan “enfüs” sözcüğü, mecazen “canlar” anlamında kullanılmıştır.

“Nefs” sözcüğünün Arapçası ve Kur’ân’cası bu olmasına rağmen, Yunan felsefe metinlerinin Arapçaya çevrilmesinden sonra “nefs” konusunda çeşitli düşünceler ileri sürülmeye başlanmış ve bu etkiyle “nefs” sözcüğü Arapçadaki ve Kur’ân’daki anlamlarından uzaklaşıp Yunancalaşmıştır.

“Nefs” anlayışı, özellikle İbn Sina, Gazali, İbnü’l-Arabî ve er-Razi gibi düşünürlerce farklı biçimlerde yorumlanarak hakkında “İlmü’n-Nefs [Nefs bilimi]” adıyla bir ilim dalı oluşturulmuştur. Bu süreçte Yunan felsefesine uygun bir “nefs” anlayışı, hemen hemen tüm kelamcılar, mutasavvıflar ve filozoflarca benimsenmiştir.

TEZKİYE, NEFSİN TEZKİYESİ: Asr sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, insanın nefsini arındırması ancak iman etmesi ve Sâlihâtı işlemesi ile mümkün olan bir durumdur. Kişiyi kirleten, küfür ve şirktir. Çünkü şirkin necis [pislik], müşrikin de neces [pis] olduğunu Kur’ân bildirmektedir (Tövbe 28). İman sahibi olan kişide imanın dışa yansıması olan “takva” ortaya çıkacak ve her yönüyle tertemiz bir “nefs” söz konusu olacaktır. İnançsız bir kimsede ise inançsızlığının dışa yansıması olan “fücûr” olarak ortaya çıkacak ve her türlü sosyal pisliği barındır bir “nefs” söz konusu olacaktır.

NEFSİ ÖRTMEK: Arap geleneğine göre, iyi kimseler alnı açık yüzü ak ortada dolaşırlarken, kötü kimseler kapalı yerlerde gizlenirler ve kendilerini açığa vurmazlardı. Nitekim cömert Araplar, evleri tanınsın, muhtaçlar kendilerine gelsin ve ihtiyaçlarını bildirsinler diye yüksek tepelerde konaklar, geceleyin arayanların kolayca bulmaları için ateş yakarlardı. Cimriler ise evlerini, yurtlarını muhtaç kimselerden saklamaya çalışırlar, kendileri de onlara görünmemeye çalışırlardı.

Bu geleneğe uygun olarak da, güzelliklerden yüz çeviren bir kimse; önemsiz, terk edilmiş, adı-sanı anılmaz birisi olur ve böylece bu kişi [nefs], gizli kalmış, üzeri örtülmüş bir şey durumuna gelmiş olurdu.

Ancak, nefsin örtülmesi konusu sadece yukarıda belirttiğimiz Arap geleneği ile açıklanamaz. Çünkü “yalnızca kapısına gelene cömert davranmak” ve “çevresi tarafından iyi kimse olarak nitelenmek” gibi hesaplı davranışlar bir Müslüman’ın nefsini örtülü olmaktan kurtaramaz. Nefsin arındırılması yolunda Kur’ân’ın Müslümanlarda olmasını istediği özelliklerden bir tanesinin bile eksikliği, nefsin örtülü sayılması için yeterlidir. Dolayısıyla her Müslüman, “nefsi örtülü” durumuna düşmemek için Kur’an’ı çok iyi okuyup anlamalı ve bir Müslüman’da bulunması gereken özellikleri iyi bilmelidir.

Nefsin örtülmesi konusundaki ayrıntıları Müslümanların Kur’an’ı anlama yolundaki kendi çabalarına bırakıp çok genel bir çerçeve içinde bazı hatırlatmalarda bulunmayı kendimize bir borç olarak görüyoruz:

Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Müslüman pasif ve pısırık olamaz:

Çünkü Asr sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, eğer bir insan aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle mücadele etmiyor, yanlışları gördüğü halde ses çıkarmadan bekliyor, zulme katlanıyor, nemelazımcılık ruhu ile yakın çevresinin ve içinde yaşadığı toplumun bozulmasına seyirci kalıyorsa, “sabırlı” ve “hakk üzerinde bulunan” bir insan değildir. Çünkü pasifliğin ve pısırıklığın bir göstergesi olan “katlanmak”, “ses çıkarmamak” gibi davranışlar, bir Müslüman’ın Kur’ân’da belirtilen özellikleri ile asla bağdaşmaz. Ne var ki, sadece “sabırlı olmak” ve “hakk üzerinde bulunmak” da nefsin örtülü olmaması için kâfi gelmemektedir. Zira sabrı ve hakkı tavsiyeleşmeyenler, kendileri birey olarak sabırlı ve hakk üzerinde bulunsalar dahi zarardan kurtulamayacaklardır(Asr; 2, 3).

Yoksulun yiyeceği üzerine teşvikleşmeyenler.

Kur’ân’da “dini yalanlayan” kimseler olarak nitelenmekte (Mâ’ûn; 1–3), yetimi kerimleştirmeyenlerin (Fecr 17) ise mahşerde o hayatları için önceden bir şeyler göndermediklerine pişman olacakları (Fecr 23, 24 ) bildirilmektedir. Mâ’ûn ve Fecr surelerinin tahlilinde de söylediğimiz gibi:

Yoksulun doyurulması, Zariyat sûresinin 19. âyeti doğrultusunda, sahip olunan varlıklar üzerinde yoksulun, mahrumun hakkı olduğu bilinci ile, bir lütuf olarak değil, bir borç, bir zorunluluk olarak hakkı teslim etme gerekliliği ile doyurulmasını,

Yetimin kerimleştirilmesi ise; eğitiminin sağlanması, kendini gerçekleştirme fırsatı verilmesi, iş imkânı verilerek desteklenmesi gibi davranışlarla yetimin üstün kılınmasını, saygın hâle getirilmesini, toplum içinde kimseye muhtaç olmadan kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlamayı ifade etmektedir.

Demek oluyor ki, aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle mücadele etmeyenlerin ortaya koydukları pasif ve pısırık kişilik nasıl “örtülü nefs’e bir örnek teşkil ediyorsa, sabrı ve hakkı tavsiyeleşmeyenler de eninde sonunda zarardan kurtulamayacakları için “örtülü nefs ”in örneği durumundadırlar.

Nefsini bu örtülerden arındıranlar ise:

Yoksul, muhtaç ve mahrumu malı ve canı ile destekleyenler,

Yetimin saygın hâle gelmesi için vakıf kurarak, okul açarak, burs vererek, kitap sağlayarak ve benzeri yollarla yetimlerin doğru ve yararlı eğitim almalarını sağlamaya çalışanlar,

Yanlışa karşı susmayıp her yerde ve her koşulda doğru yöntemlerle hakkı savunanlardır.

“Nefsin örtülmesi” ifadesi, yukarıda açıkladığımız şekiller dışında, hiç de Sâlihlerden olmadığı hâlde kendisini onların arasında saklayan, isyan ve günahlara dalmak suretiyle nefsini gizleyen, küfrünü ve pisliğini [fücurunu] başkalarına göstermeyen kimselerin durumu ile de açıklanabilir. H.Yılmaz

Onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.

Ayetteki haabe fiili “ziyan etmek, kaybetmek”, dessa fiili ise “kötülüklere gömmek” demektir. Surenin ana konusunu oluşturan ikinci cümle ise ilkinin karşıtı konumundadır. Ayetin meali, “Onu (karanlığa) gömen ziyandadır” şeklinde de olabilir. Burada dile getirilen husus, nefsini kötülüklerden korumayıp onu günahlarla alçaltmak ve sonuçta ziyana düşmektir.

Yüce Allah, sebepsiz yere ve insan iradesi devrede olmadan, onun isteği ve kararını hesaba katmadan, hâsılı, hak etmeden hiç kimseyi sapıklığa düşürmez, sapıklıkta bırakmaz. Bu nedenle, buradaki “nefsin karanlığa gömülmesi” işleminde belirleyici olan irade insane aittir. Nitekim benzer ifade (Taha 111) dedir. Orada “Zulüm yüklenen kişi ziyandadır” buyurularak, ziyana uğramanın sebebi zulüm yüklenmek olarak belirlenmekte ve bu işi insanın yaptığı açıkça ortaya konulmaktadır. Sonuçta Yüce Allah, tercihte bulunan kişinin kararınının meydana gelebilmesi şartlarını yaratmıştır.

Buna yetin daha geniş bir ifadesi Leyl 92/8-10 dadır. Oradaki ifadelere göre “cimrilik, duyarsızlık ve hakkı yalanlama” insane ait fiiller olarak tanıtılmakta ve bunların sahibi olanlar için cehennem yolu kolaylaştırılmaktadır. 

M.Okuyan

Semûd kavmi azgınlığı yüzünden (Allahın elçisini veya gerçeği) yalanlamıştı.

Ayetteki kezzebet fiili “yalanlamak”, Semûd kelimesi “Semûd kavmi”, tağva sözcüğü ise “azgınlık” demektir. Fecr 89/9 da  açıkladığımız üzere, Semûd kelimesi, “az su” anlamındaki s-m-d kökünden türemiştir. Hıcr adıyla anılan bir bölgede yaşayan Hz. Salihin kavmi olan Semûd kavmi, suları az olduğu için biriktirme amaçlı kaya yontmak ve sarnıç yapmakla meşguldüler. Bu kavim, bugün Medain-ı Salih diye bilinen, Arabistan’ın kuzeyinde bulunan kaya kentlerinden oluşan bölgede yaşamışlardı.

Yukardaki ayette Semûd kavminin, Hz. Salih’i yalanladıklarına ve azgınlıkla hayli ileri gittiklerine işaret edilmektedir. Kuran’da 21 surede Hz. Salih ve Semûd kavmi hakkında detay denebilecek bilgilere yer verilmekte, (Araf 7/73-79; Tevbe 9/70; Hud 11/61-68; İbrahim 14/9; Hıcr 15/80-84; İsra 17/59; Hac 22/42; Furkan 25/38; Şuara 26/141-159; Neml 27/45-53; Ankebut 29/38,40; Sad 38/13; Mümin 40/31; Fussilet 41/17; Kaaf 50/12; Zariyat 51/43-45; Necm 53/51; Kamer 54/23-31; hakka 69/5; Buruc 85/18; Fecr 89/9) bu surede ise konu can alıcı noktalarıyla ele alınarak özetlenmektedir.

İnsanlar, Yüce Allahın kendilerine verdiği “yoldan çıkma yeteneğini” kontrol altına almayı, yani takvayı devreye sokmayınca, azgınlaşmış olurlar. Yaratılışta potansiyel olarak sahip olunan ve “fücur” denilen yoldan çıkmanın tipik bir örneği Semûd kavmidir. Onlar azgınlığı tercih etmişler, kendilerine sunulan gerçeği dikkate almamışlar, azgınlığın doğal sonucu olarak da hakkı ve hakikati yalanlamışlardı. İşte böylece, gerçeği yalanlamanın, peygambere itibar etmemenin, ilahi bilgi ve yönlendirmelere kulak tıkamanın nelere mal olacağının tipik örneği verilmektedir.

M.Okuyan

Bunu bir misal ile açıklığa kavuşturmak için buyruluyor ki: "Semûd, azgınlığından dolayı yalanladı".

Defalarca geçtiği üzere Semûd, Arab-ı bâideden, yani tamamen helak ve yok olmuş ve yok oluş kıssası dillere destan olarak kalmış meşhur bir kavimdir. Birçok surede beyan olunduğu üzere yüce Allah onlara Peygamber olarak Salih (a.s.)'i göndermişti. Doğruluğuna dair bir âyet, bir mucize istediklerinde "Bu, Allah'ın dişi devesi, sizin için bir alâmettir. Bırakın onu Allah’ın arzında otlasın. Sakın ona bir fenalık yapmayın. Yoksa elem verici bir azaba uğrarsınız."(A'râf, 7/73) buyrulduğu gibi, bir Allah devesi, olağanüstü bir dişi deve âyet olarak gösterilmiş ve "Su içme hakkı bir gün onun, belli bir gün de sizindir."(Şuara, 26/155) mânâsı gereğince ona su verilmesi için nöbet ve sıra usulüyle bir gün ayrılmış ve Allah'ın arzında yayılmak üzere bırakılması ve kötülükle dokunulmaması, dokunulduğu takdirde elem verici bir azap geleceği haber verilmiş idi ki, devenin yaratılışı bir mucize olduğu gibi, bu haber de bir mucize oluyordu. O kavim buna inanmamış, yalanlama ile karşılamış idi. Yalan kötü bir şey olduğu gibi, gerçek ve doğru olan bir haberin yalan olduğunu söylemek de kötü bir iş, bir yalan; bir peygamberin verdiği haberi yalanlamak ise onu gönderen Allah'ı inkârdır.

Da'va kalıbında "tağva", azgınlık mânâsına mastardır. Kayaları kesip biçen Semûd, kuvvetlerine güvenerek azgınlıkları sebebiyle peygamberlerine inanmayıp yalanladılar.

H.Yazır

Semûd toplumu azgınlığı nedeniyle yalanladı. B.Bayraklı

Ayette geçen tağva kelimesi, tağa fiilinden türemiştir. Bu kelimenin geniş açıklamasını Hud 112 de yapmıştık. Mastarı, yani kök kelimesi tağy olan bu kelime, “devleti idare edenlerin halka zulmetmesi, kendilerini onlara tanrı Kabul ettirecek şekilde baskı altında tutması (Taha 20/24); saldırganlık içgüdüsünün taşarak Allah’ın koyduğu ahlaki davranışların sınırını aşması (Necm 53/52) anlamına gelmektedir.

Aklın bulunmadığı davranış tağundur (Tur 52/32); gelecekte yapacağı bir iş için İnşaallah dememek de tağundur. (Kalem 68/31) peygamberlerle alay etmek (Saffat 37/12), öğüte kulak vermemek (Saffat 37/13), mucize ile alay etmek (Saffat 3714), öldükten sonar dirilmeyi inkar etmek (Saffat 37/16), başkasının etkisi altında kalıp yoldan çıkmak (Saffat 37/29-32) ve Allah’ın indirdiğine takınılan olumsuz tavır (Maide 5/64) azgınlık kavramının kapsamına girmektedir.

Bu ayetten şu sonuca ulaşabiliriz: Yüce Allah azgınlıkla hakikati yalanlama arasında bir bağlantı kurmaktadır. Azgınlık denen saldırganlık içgüdüsü ile yalan ilişkisi vardır. Saldırganlık içgüdüsü sebep, yalanlama da sonuç olmaktadır. B.Bayraklı

En azgınları ileri atıldığında.

Bu ayette iki kavram geçmektedir. Birisi bastır. Ba’s, “atamak” (Bakara 2/247), “yeniden yaratmak” (Bakara 2/259), “oluşturmak” (Nisa4/35), “yükselmek” (İsra 17/79), “göndermek” (Nahl 16/36), “kaldırmak” (Yasin 36/52), “öne atılmak” (Şems 91/12) ve “dışarı atılmak” (Âdiyât 100/9) manalarına gelmektedir.

Diğer bir kavram da şıkk kelimesinden türeyen eşkadır. Bu kelimenin geniş açıklaması Müminun 106 da yapılmıştır. “bedbaht olmak” (Hud 11/106), “mahrumiyet” (Meryem 19/4), “zorba” (Meryem19/32), “cevapsız” (Meryem 19/19/48), “sıkıntıya düşmek” (Taha 20/2), “zavallı, kötü kimse” (Ala 87/11), “azgın” (Şems 91/12) ve “yalanlayan ve yüz çeviren” (Leyl 92/15-16) manalarına gelmektedir.

Nice böyle zorbalar gelecek ve azgınlık yapmada ileri atılacaklardır. Bu azgınlar belki deve denen mucize hayvanı boğazlamayacak, özgürlüklerin kanını akıtacaklardır. İnsanların hakikatle olan bağlarını dayatmaları kılıcı ile keseceklerdir.

Zaten Semûd kavmine verilen deve mucizesi “özgürlüğün timsalidir”

“Bu Allah’ın dişi devesi sizin için bir derstir. Bırakın onu Allah’ın toprağında otlasın. Sakın ona bir fenalık yapmayın. Yoksa elem verici bir azaba uğrarsınız” (Araf 7/73)

“Su içme hakkı bir gün onun, belli bir günde sizindir.” (Şuara 26/155)

“Onlara suyun aralarında paylaşıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.” (Kamer 54/28)

B.Bayraklı

Bu dişi devenin Allah’ın dişi devesi olması gibi olgulardır.

YALANLAMALARINA SEBEP: TUĞYAN: Tuğyan ile ilgili geniş açıklama Alak sûresinin tahlilinde verilmiştir. Özetleyerek tekrar etmek gerekirse; tuğyan, insanın çok para-pul, mal-mülk, köle-kul sahibi olarak kendini her türlü ihtiyacın üstünde görmesi, bu yeterlilik duygusuna kapılarak “baron” laşması, “lord” laşması, “rabb” leşmesidir. Kur’ân bu sözcüğü Firavun ve Mekke yöneticileri için kullanmıştır. Ayetlerden anlaşıldığına göre Semûd kavmi de aynı dalâlet içine düşmüştür.

DİŞİ DEVE: Bu dişi deve hakkında “halkının Salih’ten bir mucize istemesi üzerine onun da kayalardan bir dişi deve çıkarması” gibi birçok efsane uydurulmuş ve bu efsaneler ekseninde ortaya atılan rivayetler [söylentiler] ile olur olmaz açıklamalar yapılmıştır.

Âyette geçen “النّاقة - en-nâkah” sözcüğü “dişi deve” demektir. Ancak Araplar her dişi deveye değil, sadece 5 yaşına basan dişi develere “en-nâkah” derlerdi. Âyetin mesajının doğru anlaşılması için bu ayrıntının daima göz önünde bulundurulması gerekir.

Beş yaşına girmiş dişi deve, eti, sütü ve gücü itibariyle göçebe ve hayvancılıkla geçinenler için çok önemli bir ekonomik değeri ifade etmektedir.

ALLAH’IN DEVESİ: Rivayetlere dayalı anlatımlarda “Salih’in Devesi” olarak geçen dişi deve, âyette doğrudan Allah’a izafe edilerek “ناقةاللّه - Allah’ın Devesi” olarak adlandırılmıştır. Devenin Allah’a izafe edilişi, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir husustur. Devenin Allah’a izafe edilmesinden maksat, onun Allah tarafından yaratılması veya devenin Allah’ın varlık ve birliğine kanıt olması değildir. Zaten evrendeki her şeyin yaratıcısı Allah’tır ve evrendeki tüm varlıklar da Allah’ın varlığına ve birliğine kanıttır. Bu nedenle, kastedilenin bundan daha başka bir şey olduğu iyi anlaşılmalıdır.

Bilindiği gibi, Kur’ân’da Kâbe’ye “بيتاللّه - Beytullah [Allah’ın Evi]” denilmekte ve o da Allah’a izafe edilmektedir (İbrahim 37, Bakara 125, Hacc 26, Kureyş 3). Bundan dolayıdır ki, “Allah’ın Dişi Devesi” ifadesini doğru anlamak için önce Kâbe’ye neden “Allah’ın evi” dendiğinin anlaşılması gerekmektedir.

Beytullah [Allah’ın Evi], “Allah’tan başka hiç kimsenin olmayan, kimsenin sahiplenemeyeceği ev” demektir. Bu özellik onun tüm insanlığa, kamuya ait olduğunu göstermektedir. Allah’ın Evi, kamuya açık, kamu yararlarının konuşulduğu, kamu haklarının gözetildiği, herkesin hür ve eşit olduğu bir yerdir. Bu anlamda bütün camiler/mescitler de “Beytullah ”tır. Ne var ki, cami ve mescitlerin takva üzere inşa edilmeleri, Allah’ın dinine uygun olmayan işlevlerle kullanılmamaları gerekir.

Bir varlığın Allah’a izafe edilmesinin ne anlama geldiği anlaşıldığına göre, âyetteki “ناقةاللّه - Allah’ın Devesi” tamlamasından ne anlaşılması gerektiği de anlaşılmış olmalıdır. “en-Nâkah”, sözcük anlamıyla o dönemde toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin ortaklaşa sahip olduğu, serbestçe sütünden, gücünden ve yavrusundan istifade edeceği, kamu malı olan beş yaşında güçlü bir dişi devedir. Günümüzde bu deyim hayır kurumlarına, sosyal yardım vakıflarına, sosyal güvenlik sigortalarına karşılık gelmektedir.

Aç ve yoksul insanların bu kurum [en-nâkah] sayesinde açlıktan, sefaletten, kula kulluktan kurtulmaları o günkü Semûd kavmi ileri gelenlerinin hoşuna gitmemiştir. Çünkü kendilerine kulluk edenlerin kulluktan kurtulması, kendilerini bütün ihtiyaçların üzerinde gören bu tağutların işine gelmemiştir. Kur’ân tağutların bu tutumuna ve sonrasına değişik surelerde tekrar tekrar dikkat çekmektedir:

Semûd’a da kardeşleri Salih’i [gönderdik] .Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, size bir mucizedir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün [hatırlayın] ki, Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz, dağlarında evler yontuyorsunuz. Artık Allah’ın nimetlerini hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın. ”Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” [Onlar da]: “Doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!” dediler. O büyüklük taslayan kimseler: “Biz, sizin inandığınızı gerçekten inkâr edenleriz!” dediler. Hemencecik de o dişi deveyi inciklerini kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabb’lerinin buyruğundan dışarı çıktılar; “Ey Sâlih, eğer hakikaten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini bize getir!” dediler. Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. [Sâlih de] O zaman onlardan yüz çevirdi ve “Ey kavmim! Ant olsun ki, ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi. A’râf; 73–79.

Semûd da o uyarıları/uyarıcıları yalanladı: “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler. “Zikir/öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır. Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir. Biz onlara, kendilerine fitne olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözetle ve sabırlı ol. Ve onlara suyun, aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver; her içiş hazır kılınmıştır. Bunun üzerine arkadaşlarına seslendiler. O da alacağını alıp inciklerini keserek öldürüverdi. Peki, azabım ve uyarılar nasılmış? Biz onların üzerine tek sayha [korkunç bir ses] gönderdik; ağılcının topladığı çalı çırpı gibi oluverdiler. Ant olsun ki biz Kur’an’ı öğüt için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen? Kamer; 23–32.

Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i [gönderdik] .Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka tanrı yoktur. O sizi yeryüzünden yarattı. Ve sizi orada yaşattı. O hâlde O’ndan mağfiret isteyin; sonra da O’na tövbe edin. Çünkü Rabbim çok yakındır, kabul edendir.” Dediler ki: “Ey Sâlih! Sen bundan önce içimizde aranan birisiydin. Babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi kendisine çağırdığın şeyden ciddî bir şüphe içindeyiz.” [Sâlih] Dedi ki: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet vermişse, buna ne dersiniz? Bu durum karşısında O’na asi olursam beni Allah’tan kim korur? O zaman sizin de bana zarardan başka katkınız olmaz. Ey kavmim! İşte size âyet olarak Allah’ın dişi devesi. Artık onu bırakın, Allah’ın yeryüzünde yesin. Ve ona kötülük dokundurmayın; sonra sizi yakın bir azap yakalayıverir.” Fakat [Semûd kavmi] onu, inciklerini keserek öldürdüler. Bunun üzerine [Sâlih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın! İşte bu, yalanlanmamış bir tehdittir.” Emrimiz gelince, Salih’i ve onunla beraber iman edenleri, bir rahmet ile Bizden ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin çok kuvvetlidir, galip gelendir. Ve zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Sanki orada hiç kalmamışlardı. Biliniz ki, Semûd kavmi gerçekten Rabb lerini inkâr ettiler. Biliniz ki, uzak Semûd içindir. Hûd; 61–68.

Semûd gönderilmişleri yalanladı: Hani kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti: “Sakınmaz mısınız? Gerçekten, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum da. Benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbine aittir. Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız? Bahçelerde ve pınarlarda? Ve ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında? Ve siz dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp ıslah etmeyen o aşırı gidenlerin emrine uymayın.” Dediler ki: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerdensin! Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet getir.” [Sâlih]: “İşte bu dişi devedir; onun bir su içme hakkı vardır, belli bir günün içme hakkı da sizindir, ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi muazzam bir günün azabı yakalayıverir.” dedi. Buna rağmen onlar deveyi inciklerini kesip öldürdüler; ama pişman da oldular. Bunun üzerine onları azap yakalayıverdi. Doğrusu bunda, büyük bir ders vardır; ama onların çoğu iman etmediler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhametlidir. Şuara; 141–159.

ALLAH’IN ELÇİSİ: Âyette “رسوا اللّه - Allah’ın Elçisi” ifadesi ile kastedilen Sâlih peygamberdir. Burada adı anılmamış olsa da, bu olayın anlatıldığı Hûd, Kamer, A’râf, Şuara surelerinde olaydaki elçinin Sâlih peygamber olduğu bildirilmiştir.

13. âyetteki “Allah’ın devesi !” ve “Onun su içmesi !” ifadeleri tahzirdir, yani uyarı için bir sesleniştir. Burada elçinin “Allah’ın Devesi !” ve “Onun su içmesi !” demesi, yaşamasında herkes için yararlar olan bu deveye özen gösterilmesini, onun ihmal edilmemesini hatırlatmak anlamındadır. Bu durum, örnek vermek gerekirse, yanındaki çocuğun tehlikede olduğunun farkında olmayan birine tehlikeyi kısa yoldan bildirmek için “Çocuk! Çocuk!” diye seslenilmesine benzemektedir.

15. âyette “Ve o bunun sonucundan korkmayarak” şeklinde geçen ifadenin en uygun anlamı, bu ifadenin “en zorlu bedbahtları kalkıp gittiği zaman” sözlerinin yer aldığı 12. ayete durum bildiren “hâl zarfı” olması durumunda ortaya çıkmaktadır. 15. âyetteki “o” zamirinin, hemen hemen bütün meallerde yapıldığı gibi, 14. âyetteki “Rabb” e irca edilmesi dil tekniği bakımından mümkün olsa bile anlam bakımından uygun değildir. Çünkü Allah’ın korkması söz konusu edilemez. Anlatılan olay dikkatle izlenirse, korkması gerekirken yaptığı işin sonucundan korkmayan kişi herhangi biri değil, 12. âyette zikredilen “bedbaht” kişidir. Dolayısıyla 15. âyetteki “o” zamirinin merciinin 12. âyetteki “bedbaht” olması gerekir.

Ayetlerde geçen bazı sözcüklerin anlamlarına bir tek sözcükle karşılık bulmak maalesef her zaman mümkün olamamaktadır. Genellikle yanlış olarak “kalkıp gitmek” şeklinde çevrilen “inbe’ase” sözcüğü de bunlardan birisidir.

Üç harfli kökü “بعث - be’ase” olan “انبعث - inbe’ase” sözcüğü, bulunduğu kalıp itibariyle mutavaat [dönüşlülük] anlamı kazanmakta ve “göndermek” olan kök anlamı da “gönderilmeyi kabul edip gitmek” şeklinde değişmektedir.

“İnbe’ase” sözcüğü doğru anlamıyla değerlendirildiğinde Semud’un en azgını olan kişinin Allah’ın devesini kendi iradesiyle yok etmediği, bu görevin ona başkalarınca verildiği, onun da bu görevi kabul ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıda verilen Kamer sûresinin 29. ayetindeki “Bunun üzerine arkadaşlarına bağırdılar. O da alacağını alıp inciklerini kesip öldürüverdi” şeklindeki açıklama, deveyi öldürme kararının ortak alındığını, infaz işinin ise bu karar doğrultusunda içlerinden biri tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir. Bu durumda Semud’un bir kişinin işlediği bir suç yüzünden değil, kavmin tâğûtlarınca ortak alınan bir infaz kararından dolayı cezalandırıldığı net olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece “inbe’ase” sözcüğünün yanlış anlamlandırılması nedeniyle ortaya çıkan ve bir kişinin işlediği suçtan dolayı bütün bir toplumun cezalandırıldığı yönünde adalet ilkelerine ters bir izlenim veren yanlış algı da ortadan kalkmış olmaktadır.

DEVENİN KESİLİŞ TARZI: Semûd kavmi ve Sâlih peygamberin konu edildiği pasajlarda devenin öldürülüşü “عقر - akara” fiili ile ifade edilmiştir. Bu sözcük de önemli ayrıntılar içermektedir.

Lisanü’l-Arabadlı eserde aşağıdaki bilgilere ulaşılmaktadır:

Akara” fiilinin türediği “akr, ukr” köklerinin esas anlamı “kadının hamile kalmaması için önlem alması, doğum kontrolü” demektir. Doğum kontrolü yapmak üzere içilen nesnelere de “ukr” denilmiştir. Bu bağlamda sözcüğün “bir şeyin doğasını değiştirmek, orijinalliğini bozmak” gibi anlamlara geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim “Akr” sözcüğü bu anlam ekseninde “yaralamak” manasında kullanılır olmuştur. Zira yaralama da doğallığı, orijinalliği bozmaktır.

“Akr” sözcüğü daha sonraları genel anlamda “yaralama” anlamını kaybederek özellikle deve, at, koyun gibi hayvanların ayaklarının [inciklerinin, diz ile topuk aralarının] kesilmesi anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Araplar deve, at, sığır ve koyun gibi hayvanları keserken önce kılıçla hayvanın inciklerini kesip sonra da yere yıkılan hayvanı boğazladıklarından, bu sözcük de hayvan kesim işinin birinci aşamasını anlatmak için kullanılır olmuştur.

“Akr” sözcüğünün anlamı için bugünkü Türkçede bir karşılık aranacak olursa, bizce en uygun karşılık “tırpanlamak” sözcüğüdür.

Bütün bu bilgiler ışığında, kamu yararına çalışan bir hayvan olduğunu düşündüğümüz “Allah’ın Devesi ”nin Semûd kavmi tarafından ayakta durmasını sağlayan organları kesilerek ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. “Allah’ın Devesi” ifadesinin işaret ettiği anlam bugüne taşındığında, bu devenin işlev bakımından kamu yararına çalışan bugünkü kamu kurumları niteliğinde olduğu izlenimi ortaya çıkmaktadır. Devenin yok edilmesi ise bu kurumları ayakta tutan vergi, aidat, bağış gibi gelir kaynaklarının kesilmesini, ödenmemesini ya da yolsuzluklarla zayi edilmesini düşündürmektedir.

A’râf sûresinde daha ayrıntılı olarak görülecektir ki, Semûd kavmi Allah’ın devesini ortadan kaldırdığı için topyekûn yok edilmemiş ama perişan hâle getirilmiştir. Dolayısıyla açgözlülükleri yüzünden sosyal adaleti sağlamakta ihmalkâr davranan günümüzün tâğûtlaşmış toplumlarını da böyle bir perişanlık beklemektedir.

H.Yılmaz

Allahın elçisi (Salih) onlara; Allahın devesine ve onun su hakkına dokunmayın! Demişti

Ayette geçen, Resulullah ifadesi, “Allah’ın elçisi” anlamına gelmekte ve burada Hz. Salih için kullanılmaktadır. Sukyaha ifadesi ise “devenin su içme hakkını” belirtmektedir.

Nâqatullâh ifadesi ise “Allah’ın (imtihana konu ettiği) devesi” demektir. Bu ifadenin başında gizlice “sakındırma” ifadelerinin bulunduğu Kabul edilir. Bu tamlamayı “Allah’a ait olan dişi deva” şeklinde de tercüme etmek mümkündür.

Nâqatullâh “Allah’ın devesi” ifadesi, Kamer 54/27/28 de de belirtildiği üzere, Yüce Allah’ın Semûd kavmini kendisiyle imtihan ettiği bir hayvandır.

Nâqatullâh “Allahın devesi” ifadesi, bir taraftan hayvanların sahipsiz olmadığını ortaya koyarken, diğer taraftan da “hayvan haklarını gündeme getirmiş olmaktadır.

Nâqatullâh “Allahın devesi” ifadesi, toplumun ortak malı anlamında “”kamu mallarını” da nitelendiriyor olabilir.

Nakatullah “Allahın devesi” ifadesi, “Allahın insanlığa sunduğu ilahi sembollerdir Sembollere karşı saygısızlık yapanları, hak ettikleri şekilde karşılayacak ve onları cevapsız bırakmayacaktır.

Sonuç olarak, bu deve her neyi temsil ederse etsin; Yüce Allah’ın yasaklarına karşı hassas davranmak kul olmanın gereğidir; çok da sorgulanma Kabul etmez. Kula, kulluk yapması yaraşır vesselam.

M.Okuyan

O vakit Allah'ın Resulü, yani "Semûd’a da kardeşleri Salih'i gönderdik."(A'râf, 7/73) âyetiyle onlara peygamber olarak gönderildiği bildirilen Salih (a.s) onlara şöyle demişti: "Allah'ın devesi" (sakındırma mânâsı üzere mansub olmakla fiili zikredilmemiştir.) Yani, sakının, dokunmayın Allah'ın devesine, peygamberine mucize kıldığı deveye ve onun sükyasına, yani gününde onun suvarılmasına mahsus olan suyuna da dokunmayın. 

H.Yazır

Ayette geçen Sukyaha onun “suvarılmasına ait olan suyuna da dokunmayın” demektir. Bundan ne anlıyoruz? Bu soruya cevap verebilmemiz için Bakara 93 e gitmemiz gerekiyor. “İnkârları nedeniyle kalplerine buzağı sevgisi içirildi.”

Demek ki şirk, insanın gönlüne içiriliyor, o da onu içiyor. İşte insanın beyni, gönlü aynı zamanda bilgiyi, hakikati, imanı, yani tevhit inancını içmektedir. B.Bayraklı

A'raf suresinde bildirildiğine göre, Semûd halkı deveyi öldürdükten sonra Hz. Salih'e, "bizi korkuttuğun azabı getir" dediler (A'raf 77). Hud suresinde şöyle denir: Hz. Salih onlara, "üç gün evlerinizde rahatça yaşayın, sonra azab gelecek. Bu öyle bir uyarıdır ki yalan çıkmayacak" dedi (Hud 65). Yani Allah'ın, dünyadaki padişahlar ve hükümdarlar gibi, harekete geçmeden önce sonucunun ne olacağını düşünmeye ihtiyacı yoktur. O'nun iktidarı her şeyin üstündedir. Allah, Semûd kavminin taraftarlarının intikam alabileceğini düşünmekten de münezzehtir.

Mevdudi

Ama onlar, elçiyi yalanladılar ve deveyi de kestiler. Bunun üzerine, Rableri, günahları sebebiyle onları kahretti ve hepsini yerle bir etti.

Ayetteki kezzebu fiili “yalanlamak” akara fiili “katletmek, kesmek”, demdem fiili “kahretmek”, zenb kelimesi “günah, suç”, sevva fiili ise “düzeltmek, yerle bir etmek” demektir.

Ayetteki sevva fiiline, “eşit yaptı” anlamı da verilebilir. Bu durumda, o toplumun sadece en aktif azgınlarının değil, o azgınlara engel olmayan veya seyirci kalan pasif suçluların da, aktif-pasif ayırımı yapmadan hepsinin aynı sonu paylaştıkları sonucu çıkar.

Bu ayette dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir başka nokta da, Semûd kavminin yaşadığı felaketin nedenine değinilmesidir. Yüce Allah, sebepsiz yere insanlara ceza vermez. Eğer ceza varsa bunun mutlaka bir nedeni vardır. İşte ayette cezanın, bi zenbihim ifadesi gereği, “günahları nedeniyle” gerçekleştirildiği belirtilmektedir. Azaba uğratılmak bir sonuçtur; bunu sebebi ise insanların kendi hür iradeleriyle yaptıkları eylemlerdir.  

M.Okuyan

Buna rağmen peygamberi yalanladılar ve deveyi kestiler. Rableri günahlarından dolayı ülkelerini harap edip yerle bir etti.

Ayette geçen akr, hayvanın ayaklarını biçip yere düşürdükten sonar onu boğazlamak, öldürmektir. Nasıl boğazladı? Sorusunun cevabını Kamer 29 ile verebiliriz: “Arkadaşlarını çağırdılar, o da kılıcını kaptı ve deveyi kesti.” Bu ayetten anlıyoruz ki, yalanlama işini toplum yaptı, ama kesme işini bir kişi gerçekleştirdi.

Yüce Allah da onların hayat köklerini kesti. Ayette geçen demdeme fiilini “boya veya yaldız sürmek, badana yapmak, gemiyi zift ile kalafatlamak, bir şeyi bir şeye sürüp sıvamak, yeri düzlemek, şiddetli azap etmek, bir adamın başını ezmek, halkı kırıp geçirmek” anlamına gelen demme fiilinin tekrar edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Demdeme de “her taraftan kuşatıp yere yapıştırmak, sürte sürte ezmek” demektir. Onları öğütüp yok etmektir. Bu çeşit bir azap nasıl gerçekleşti? Bu sorunun cevabını şu ayetlerle verebiliriz:

“ Semûd halkını korkunç bir gürültü yakalayıverdi.” (Hıcr 15/73,88)

“Semûd halkını bir sarsıntı tutuverdi” (Araf 7/78, 91, 155)

“Alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi. “(Fussilet 41/17) Yüce Allah bu şekilde cezalandırmasının sebebini günahlarına bağlamaktadır.

B.Bayraklı

AKR'ın asıl mânâsı, bir hayvanın ayaklarını biçip yıkarak öldürmektir. Rabb'leri de günahları sebebiyle onları yere vurup sürte sürte ezdi, hışmını bası basıverdi, azabını uygulayıverdi. "Onları korkunç bir gürültü yakalayıverdi." (Hıcr, 15/73, 83), "Onları bir sarsıntı tutuverdi." (A'râf, 7/78, 91, 155) ve "Alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi." (Fussilet, 4 1 /17) buyrulduğu üzere bir gürültü, bir sarsıntı, bir alçaltıcı azap yıldırımla çarpıp yere sererek hepsini kırdı geçirdi. Hem de onu eşit yaptı. O yere vurmayı, o azabı yalnız en azgınlarına ve bizzat onun beraberinde bulunanlara değil, Salih peygambere iman etmeyen, susmak ve dokunmamak suretiyle o azılıya katılmış bulunanların hepsine, çoluğuna çocuğuna eşit şekilde uyguladı. Hepsini düpedüz kökünden yok etti. Yahut yeri üzerlerine geçirip düzleyiverdi. Bu tesviye (düzleme) de önceki tesviyenin bir karşılığı demektir.

DEMDEME, açıklandığına göre fiilinin tekrarıyla elde edilen bir fiildir. Demme, boya veya yaldız sürmek, badana yapmak, gemiyi zift ile kalafatlamak gibi, bir şeyi bir şeye sürüp sıvamaktır. Yeri düzlemek, bir kimseye şiddetli azap etmek, bir adamın başını ezmek ve halkı kırıp geçirmek mânâlarına gelir. "Demdeme" bunun tekrarlanmış şekli olarak katlısını yapmaktır ki, fiilde birbiri ardınca bir yinelenme ile her tarafından kaplayacak bir kuşatma ve kuvvet ifade eder. Denilir ki, "kabri, üzerine yıkıp basa basa tamamen düzledi" demektir. Cevheri "Sıhah" ında der ki: "Bir şeyi demdeme yaptım demek, onu yere yapıştırdım ve sürte sürte ezdim." demektir. "Kamus" ta: "Kavme demdeme etti ve kavmin üzerine demdeme yaptı demek, onları öğütüp yok etti." demektir ki tekrar tekrar düzlemek, azap etmek mânâsından alınmıştır. Aynı şekilde hışım, öfke ve gazap mânâsına gelir. Denilir ki, "onu hışım tuttu" demektir. Hışım ve öfkeyle homurdanarak söz söylemek mânâsına da gelir. "Ona karşı öfkeli öfkeli gürleyerek söyledi." demektir.

H.Yazır

(Hâlbuki bu kavim), kendi akıbetinden hiçte korkmuyordu.

Ayetteki la yehaafu fiili “korkmamak”, ukba kelimesi ise “akıbet, son” demektir.

Bu ayeti, “Allah, onlara ceza vermekten çekinmez şeklinde tercüme edenler de vardır. Hatta Razi, bu anlamı ilk tercih olarak vermiştir. Cenabı hak, yaptığı cezalandırma işlemi nedeniyle hiç kimseden korkmadığını beyan etmektedir. Zaten “senin Rabbin dilediğini yapabilendir”(Hud 107) “Dilediğini yapandır” (Buruc 16) ve “O yaptığından sorumlu tutulamaz; diğer putlar ise sorguya çekileceklerdir.(Enbiya 23)

Şems suresinin bu son ayetini Hz. Salih ile ilişkilendiren yorumlara da rastlanmaktadır. Bu takdirde bu anlam, “Salih, onların cezalandırılması neticesinden korkmamaktadır” şeklini alır. Aslında azaptan korkmamak veya o azaptan kurtarılmış olmak anlamında (Hud 11/66), elbette bu anlamda doğru Kabul edilebilir.

Dahhak’ın Hz. Ali’den rivayetine göre, nebi as. Hz. Ali’ye “Önceki milletlerin içinde en azgın olanı hangisiydi, bilirmisin? “ diye sorunca, o; “Allah ve Elçisi daha iyi bilir” cevabını vermiş; bunun üzerine Nebi as., “Deveyi hunharca katledenler” diyerek, Semûd kavminin en azgın kavim olduğuna vurgu yapmıştır. 

M.Okuyan

Ve O, bunun sonucundan korkmaz.

Yani yüce Allah; herhangi bir kimsenin helak edilişinin sorumluluğu, gelir kendisini bulur diye, korkmaksızın onlara bu işi yaptı. Bu açıklamayı İbn Abbas, el-Hasen, Katade ve Mücahit yapmıştır.

"Ukbâhâ" "Bunun sonucu" lafzındaki "he" "bu" zamiri yapılan işe râcidir.  

Peygamber efendimizin: "Men iğtesele yevme’l-cumuati fihâ ve ni’met" "Kim cuma günü gus­ledecek olursa, o ne güzel ve ne iyi bir iş yapmış olur."] demesindeki "zamir “in yapılan işe râci olması gibidir,

Es-Süddî, ed-Dahhâk ve el-Kelbî şöyle demişlerdir; Zamir deveyi kesene râcidir. Yani o deveyi kesen kişi yaptığı işin akıbetinden korkmadı. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır. İfadede takdim ve tehir vardır ki bunun anlamı şudur: Onların en bedbahtları onun akıbetinden korkmaksızın kalkıp gittiğinde...

Kuduri