(Fâtır - 8.Ayet)

<< Geniş Meal

Leyl

Buradaki örtme anlamı verdiğimiz yeğşa kelimesi “bürümek” anlamına gelmektedir.

"Onu bürüdüğü zaman geceye."(Şems, 91/3)

"Sizleri geceleri ölü gibi uyutan odur."(Enam, 6/60)

"Semaya ve onu bina edene" (eş-Şems, 91/5)

“Vahyin aydınlığının her tarafı sarıp sarmaladığını; ilmin, irfanın her yerde parıl parıl parladığını bir düşün, insanlık nice olur? H.Yılmaz

Lafzen “erkeği ve dişiyi yaratmış olanı [veya “yaratanı”] düşün”, yani erkek ile dişi arasındaki farklılığı oluşturan unsurları. Bu, gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık sembolizmi ile birlikte -önceki surenin ilk on ayeti gibi- bütün tabiatta mevcut olan kutupluluğa ve dolayısıyla, insanın hedeflerini ve saiklerini karakterize eden (sonraki ayette sözü edilecek olan) çift kutupluluğa bir işarettir. M.Esed

Sûredeki üçüncü yemin, erkeği ve dişiyi yaratan ما - şey”e yapılmıştır. Bu durum bizi iyice düşünmeye zorlamaktadır. Maalesef âyetteki bu incelik ihmal edilerek tefsir ve meal hazırlanmıştır. Âyetin gerçek anlamına kafa yorulmamış, mevcut incelik yuvarlak bir ifade ile geçiştirilmiştir.

İnsanın genetik şifresi, her hücrede bulunan 46 tane kromozomdadır. Bu kromozomlardan iki tanesi cinsiyet kromozomudur. Erkekteki kromozomlar XY olarak, kadınlardaki kromozomlar XX olarak tanımlanmaktadır. Kadınlarda yumurtlama anında ikiye ayrılan kromozomların her biri X kromozomu taşır. Erkekte ise spermlerin kimisi X, kimisi Y kromozomlarını içerir. Erkekteki X kromozomu kadınların yumurtalarındaki X kromozomuyla birleşirse çocuk kız, erkeklerdeki Y kromozomu kadınların yumurtalarındaki X kromozomuyla birleşirse çocuk erkek olur. Böylelikle çocuğun erkek veya kız olması tamamen spermden gelen X veya Y kromozomuna bağlıdır.

Bu yüzden, Kuran’ın insanların cinsiyetlerini sadece erkekten gelen meninin bir spermiyle ilişkilendiren bu âyetlerinin işareti mucizevî niteliktedir. Çünkü Kuran’ın 1400 yıl önce işaret ettiği bu bilgi çok yakın bir döneme kadar bilinmemekteydi. H.Yılmaz

Yani, hem iyi hem de kötü hedefler (karş. 91:8, not 6) -zımnen, “ve yaptıklarınızın sonuçları da, zorunlu olarak çok çeşitlidir”.  M.Esed

Bundan önceki âyetlerde Rabbimiz yemin ederek üç konuya dikkatimizi çekmişti. Bunlarليل - leyl gece/cehalet”,نهار - nehâr gündüz/vahiy ışığı” ve “erkek ile dişiyi yaratan şey/genetik” idi.

Kasemlerin cevabı olan bu âyet, insanın farklı emek ve gayretlerinin, bir başka ifadeyle, sosyal ve biyolojik faktörlerin ortaya çıkardığı insan davranışlarının dikkat çekilen bu üç şeyden [cehalet, iman, genetik] kaynaklandığını anlatmaktadır. H.Yılmaz

Yani, zamandan ve sosyal şartlardan bağımsız ahlakî değerlere ve dolayısıyla, “ahlakî vecîbe” olarak tanımlanabilecek olanın mutlak geçerliliğine  M.Esed

İnsanın bir kısım çalışması için de üç şey sayılmıştır. Dikkat edildiğinde, bunların hepsinin iyiliği teşvik ettiği anlaşılmaktadır. Birincisi, insanın cömertçe harcaması ve servetinde cimriliğe düşkün olmamasıdır. Allah'ın kendisine verdiğinden, Allah'ın hakkı, kulların iyiliği ve insanlara yardım etmek için sarfeder. İkincisi, onun kalbi Allah'tan korku içindedir. Ahlakî amellerinde, sosyal ilişkilerinde, kısaca hayattaki her işinde Allah'ın hoşnut olmadığı her şeyden sakınır. Üçüncüsü, O, iyiliği tasdik eder. Burada iyilik geniş anlamda kullanılmıştır. Akide, ahlak ve amelde bunun içindedir. Akide anlamında iyiliği tastik etmek, şirki ve küfrü terkederek tevhide, ahiret ve risaletin hak olduğuna inanmaktır. Ahlakî amellerde iyiliği tasdik etmek, şuursuzca değil, Allah'ın düzenlediği nizamın doğru olduğuna inanarak iyilik yapmaktır. İyiliğin şekilleri bir nizam halinde düzenlenmiştir ve onun topluca ismi İlahî Şeriattır. Mevdudi

 Bkz. 87:8, not 6  M.Esed

Yani; “Gündüzden/vahyin ışığından yararlanarak kim kazancından verir, kötülüklerden sakınır, en güzeli doğrularsa, Biz ona kolay olanı, yani mutluluğu kolaylaştıracağız.”

Bu durum ancak gündüzün parıldadığı, vahyin ışığının her tarafı sardığı, yani vahye uyulup iman edildiği zaman gerçekleşebilir.

Âyette dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir husus da “kazancından verir” ifadesiyle gelir paylaşımı konusunun gündeme getirilmiş olmasıdır. Çağdaş sosyal devlet anlayışının en önemli ilkelerinden birisi de gelir dağılımında adaletin sağlanması konusudur. Âyette geçen “kazancından verir” ifadesi, gelir dağılımındaki dengesizliklerin giderilmesi çalışmalarında önerilen çarelerin en kestirme ve en gerçekçi yolunu göstermektedir. Rabbimizin müminlere yüklediği bu ekonomik ve ahlâkî sorumluluk, bugünkü ekonomi terminolojisinde “yeniden gelir dağılımı” demektir.

Bu konu, daha önce gördüğümüz Müddessir sûresinin 43. ve A’lâ sûresinin 15. âyetlerindesalla [sosyal destek sağlama]” sözcüğü ile ima edilmişti. Bu âyette “kazançtan vermek” ifadesi ile sosyal destek sağlama konusuna bir açıklama ve detay getirilmektedir. Fecr sûresinde ise konunun daha fazla detaylandırıldığı ve önemsendiği görülecektir.

Âyettekiاليسرى - el yüsra o en kolay olan şey” ile ilgili açıklama A’lâ sûresinin 8. âyetinin tahlilinde yapılmıştı.  H.Yılmaz

Karş. 96:6-7.    M.Esed

Gecenin karanlığından [cehaletleri nedeniyle] zarar görerek vahye kulağını kapatıp iman etmeyenler ise cimrilik ederler, kendilerini tüm ihtiyaçların üstünde tutarlar ve kimseye bir şey vermezler. Aksine sürekli mal ve zenginlik isterler, biriktirdikçe biriktirirler. Böyleleri sonuçta hem kendilerinin hem de toplumlarının felâketini hazırlamış olurlar.  H.Yılmaz

Bu insani çalışmanın ikinci kısmıdır. Her bakımdan birinci türden farklıdır. "Bahil"dan kasıt genellikle bir kimsenin para biriktirmesi, ne kendine ne de çoluk çocuğuna sarfetmemesi için kullandığımız cimrilik ile sınırlı değildir. Bu kelime aynı zamanda, iyilik ve hayır için Allah (c.c.) yolunda mal sarfetmemek anlamına da gelir. Bu bakımdan, kendi rahatı, eş ve çocuklarının eğlencesi için çok cömertçe mal sarfeden, ama hayırlı bir iş için cebinden beş kuruş bile çıkmayan kişi de "bahil"dir, cimridir. Bu kişi hayırlı bir iş için para verse bile, bunun karşılığında meşhur olacağını, menfaat sağlayacağını, bulunduğu yerdeki insanların gözüne gireceğini düşünür.   Burada "istiğna"dan kasıt şudur: İnsan dünyadaki maddi menfaat için uğraşır durur. Bütün gayretini bu maksat için sarfeder. Allah'tan müstağni kalır. Allah'ın hoşnut olup olmayacağına aldırmaz. Şimdi, iyiliği yalanlamak, iyiliğe bütün ayrıntısıyla inanmaya zıttır. Bunu açıklamaya ihtiyaç yoktur. Çünkü iyiliği tasdik etmenin anlamını açıkladık. Mevdudi

Âyettekiالعسرى - el-usra [o en zor olan şey]” ifadesi ile ilgili olarak “şer, mutsuzluk, sıkıntı” olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştır. “Yüsrâ [o en kolay olan şey]” gibi, bu sözcük de yapısı itibariyle “ondan daha zoru bulunmayan, en zor şey” anlamına gelmektedir. “Zor” sıfatının “en” anlamıyla şiddetlendirilmesi, bu büyük zorluğun ancak cehennem olabileceğini düşündürmektedir. Buna göre âyetin anlamı “Biz ona cehennem için her kolaylığı vereceğiz” demektir.

Cehennem için “kolaylık verilmesi” ifadesi, âhireti tekzip edenlerle alay içindir. Bu üslupla edebî bir sanat yapılmaktadır. Aynı sanat Âl-i Imran sûresinin 21, Nisa sûresinin 138, Tevbe sûresinin 3 ve 34, Lokman sûresinin 7 Casiye sûresinin 8 ve İnşikak sûresinin 24. âyetlerinde de mevcuttur.  H.Yılmaz

Yahut (doğrudan bir ifade ile): “serveti onu korumaz...” vd.  M.Esed

 Diğer bir ifadeyle her halükârda bir gün ölecektir. Rahatı için topladığı her şeyini dünyada bırakacaktır. Eğer ahiret için hiç bir şey yapmamışsa ona ne yarayacak ki? Ne bir villayı, ne arabayı, ne araziyi ve ne de topladığını kabre götüremez. Mevdudi

11. âyette “yuvarlanıp helâk olmak” anlamıyla çevirdiğimizتردّى - teredda sözcüğünün üç harfli kök mastarıردى - redy sözcüğüdür. Sözcüğün temel anlamı “helâk olmak”tır. Tefe’ul babına sokulduktan sonra “dağdan aşağıya düşerek helâk olmak, kuyuya, çukura düşerek helâk olmak” gibi anlamlar kazanmaktadır. (Lisan ül Arab; cilt 4; S. 124 ) Âyetten o kişinin “ölmesi, mezar çukuruna yuvarlanması” anlaşılabileceği gibi, “cehenneme yuvarlanıp toptan helâk olması” da anlaşılabilir. H.Yılmaz

 

 Yani, insanın Halık'ı Allah, hikmet, adalet ve merhameti dolayısıyla, insanı dünyada habersiz bırakmayı, doğru yolun hangisi, yanlış yolun da hangisi olduğunu bildirmeyi, iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunu, haram ve helalin neler olduğunu, hangi yol izlenirse Allah'a itaatkar kul olunacağı, hangi yol izlenirse asi olunacağını insana bildirmeyi üzerine almıştır. Aynı konu Nahl suresinde şöyle anlatılmıştır: "Yolu doğrultmak Allah'a aittir. Ama ondan sapan da var. Allah (c.c.) dileseyd i hepinizi doğru yola iletirdi." (Nahl 9). (Bkz. Nahl an: 9). Mevdudi

Hidâyet”in iyiye ve güzele önderlik etmek, doğru ve yanlışı ayırmaya yarayan bilgi ve belgeler vermek, peygamber yollamak, kitap indirmek gibi eylemleri kapsadığını, kötü yolu göstermenin hidâyet olmadığını daha önce Fâtiha sûresinde görmüştük. Yine görmüştük ki, peygamberler de dâhil olmak üzere Allah’tan başka hiç kimsenin hidâyet yetkisi ve gücü yoktur. H.Yılmaz

Âyette “sonrası” ile kast edilen şey âhiret, “öncesi” ile kast edilen şey de dünyadır. Bununla mülkün ve her türlü tasarrufun sadece Allah’a ait olduğu, O’nun kimseye hesap vermeyecek olmasına rağmen insana hidâyet etmeyi, onu iyiye, doğruya ve güzele yöneltmeyi, kısaca cennete yol göstermeyi kendi üzerine aldığı kast edilmektedir.

H.Yılmaz

Bu ifade, insanın bu dünyadaki ve öteki dünyadaki hayatının, süregelen aynı olgunun iki safhasından ibaret olduğu gerçeğini vurgulamaktadır.  M.Esed

Bunun bir kaç anlamı vardır, hepsi de doğru olabilir. Birincisi, dünyadan ahirete kadar Allah'tan kaçamazlar. Çünkü iki dünyanın sahibi de Allah'tır. İkincisi, dünya ve ahiret, ikisi de her halükarda kaimdir. Gösterdiği yola ister uyarsınız, ister uymazsınız. (sapıtırsanız Allah'a bir zarar veremezsiniz, kendiniz hüsrana uğrarsınız. Eğer doğru yola uyarsanız Allah'a hiç bir yararı dokunmaz. O sizin için daha hayırlıdır. İtaatsizliğiniz ile Allah'ın mülkünde hiç bir eksiklik olmaz. İtaat ederseniz de Allah'ın mülkünde bir fazlalık olmaz.) Üçüncüsü, iki dünyanın da maliki biziz. Eğer dünyayı isterseniz biz onu size veririz. Eğer ahiret sevabını isterseniz onu vermek de bizim elimizdedir. Aynı konuya Al-i İmran suresinde şöyle değinilmiştir: "Allah'ın izni olmadan hiç bir kişi ölemez. O belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya sevabını isterse kendisine ondan veririz, kim de ahiret sevabından isterse kendisine ondan veririz. Şükredenleri mükafaatlandıracağız." (Al-i İmran 145). Şûra suresinde de şöyle açıklanmaktadır: "kim ahiret ekinini istiyorsa onun ekinini artırırız, kim de dünya ekinini istiyorsa ona da dünyada bir şey veririz. Fakat onun ahirette de bir nasibi olamaz." (Şura 20). (Bkz. Al-i İmran an: 105, Şura, an: 37).  Mevdudi

Yukarıda yer alan “Allah güçlüdür, intikam sahibidir” âyetindeki انتقام - intikamsözcüğü ile ilgili olarak A’lâ 1–5. âyetlerin tahlilinde ve “İsmin Tesbîhi” başlığı altında bir açıklama yapılmıştı. Bu nedenle kısa bir hatırlatmayla yetinilecektir.

İntikâm sözcüğü dilimize “kinden kaynaklanan öç” şeklinde yanlış bir anlamla geçmiştir. Allâme İbni Menzur’unLisanü’l-Arab adlı eserinde de belirttiği gibi,انتقام - intikâm”, suçluyu cezalandırmak sûretiyle beraberliği ve aynı zamanda adaleti sağlamak, altta kalmamak demektir. Toplum hayatında intikam sahipliği “yargı gücü” olarak tanımlanmıştır ve bu gücü temsil eden mahkemeler tarafından uygulanmaktadır. İlâhî düzende intikam sahibi olan sadece Allah’tır. Rabbimiz, dilediğini affederek, dilediğini de işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırarak ilâhî adaleti uygulamaktadır. Bütün bilgilere sahip, bütün noksanlıklardan arınmış, hem bu dünyanın hem de âhiret hayatının tek hâkimi olduğu için gerçek adaleti sağlamaya gücü yetebilen sadece O’dur. Yani Allah, intikam sahiplerinin [cezalandırmak sûretiyle adalet sağlayıcıların] en güçlüsüdür.  H.Yılmaz

Allah’ın kendisine ikram ettiği nimetleri karşılık beklemeden, sadece Allah’ın rızasını kazanmak için ihtiyaç sahipleriyle paylaşanlar amaçlarına ulaşacaklar ve böyle güzel bir davranışı yapabilme imkânı verdiği için Allah’tan razı olacaklardır. Bu konuya Fecr sûresinin 27–30. âyetlerinde daha detaylı olarak değinilecektir.  H.Yılmaz

Bunun anlamı, katı insanlardan başkasının ateşe girmeyeceğidir. Çok muttakilerden başkası da ondan kurtulamayacaktır. Aslında burada maksat, iki örnek vererek, bu iki örnek arasındaki zıtlığın durumunu açıklamaktır. Birinci kişi, Allah (c.c.) ve Rasulü'nün talimatını yalanlar ve ondan yüz çevirir. İkincisi, sadece iman etmekle kalmaz, aynı zamanda ihlasla, gösteriş yapmadan malını Allah (c.c.) yolunda harcar. O Allah (c.c.) yolunda temiz bir insan olarak kabul görür. Bu iki karakter de o zamanki Mekke toplumunda mevcuttu. Bu nedenle onların isimleri anılmadan, şöyle buyrulmuştur: Cehennem ateşine düşecek olan, ikinci karakter sahibi değil, birinci özellik sahibi olacaktır. Ateşten uzak kalacak olanlar ise birinci gruba mensup olanlar değil, ikinci gruba mensup olanlardır.  Mevdudi  

Lafzen, “O'nun nezdinde hiç kimsenin karşılığı ödenecek bir iyiliği yoktur”. Bu ibare, en geniş anlamıyla, geleceğe yönelik bir karşılık beklentisini de kapsamaktadır.  M.Esed

Bu ayetin iki anlamı olabilir; ikisi de geçerlidir. Birincisi, Allah (c.c.) muhakkak ondan razı olacaktır. İkincisi, Allah (c.c.) ona o kadar mükafaat verecek ki o memnun kalacak.  Mevdudi