(Sâffât - 10.Ayet)

<< Geniş Meal

Duhâ

ى  Andolsun o duhâya.

Andolsun o duhâya. Duhâ diye bilinen kuşluk vaktine ki, güneşin parlayıp yükselmeğe başladığı, gündüzün gençliği zamanıdır. "Lâm" cins için olur. Yahut kuşluk vakitleri içinde seçkin bir kuşluk vaktine ki, "lâm" aht için olarak hakikat güneşinin Muhammed ufkundan doğup "âlemlere rahmet olarak"(Enbiya, 21/107) her tarafa elçilik göreviyle ışıklar saçmaya başladığı zamana işarettir.

Hitabın Resulullah (s.a.v.)'a olması itibariyle "lâm" daki bu ahit mânâsı tercih edilir. Bundan dolayı Hz. Muhammed (s.a.v)'in yüzüne veya ilâhî konuşma zamanına işaret olduğu da söylenmiştir. Nitekim "Taha" Sûresi'ndeki "İnsanların kuşluk vakti toplanması."(Taha, 20/59) ayetinden anlaşıldığı üzere halkın toplanıp Musa (a.s)'nın sihirbazlara galip geldiği vakit de bilinen bir kuşluk vaktidir.

H.Yazır

Kuşluk vaktine yemin olsun

Güneşin yükseldiği ve her tarafı aydınlattığı kuşluk vaktine ed-duhâ denmektedir. Aynı saatte, anda kurban kesildiği için kurbana dâhiye veya udhiye denmektedir. Onun için kurban bayramına “ıdul-udhiye denmektedir. Bir insana davası uğruna öldürüldüğünde ona dâhiye denir. Türkçe’de, “kişi bu işin kurbanı oldu” denmesi de buradan gelmektedir.

Taha 59 da geçtiği gibi Hz. Musa mucizelerini göstermek istediğinde insanlar duhâ denen kuşluk vakti toplanmışlardı. Bu ayetten bakınca ilgili kelime Hz. Musa’nın, hakikat güneşi ile her tarafı aydınlattığı günün başlangıcına işaret edilmektedir.

B.Bayraklı

Burada "secea" kelimesi gece için kullanılmışsa da yalnız karanlığın yayılışı değil, aynı zamanda sükûn ve sessizliğin yayılması manasını da şamildir. Gecenin bu özelliği ilerideki konu ile de yakından ilgilidir.  

Mevdudi

Aydınlık sabah” ifadesi, bariz bir şekilde, insan hayatında az sayıdaki ve geniş aralıklı mutluluk dönemlerini sembolize etmektedir. Buna karşılık, “durgun ve karanlık gece”, yani kural olarak insanın bu dünyadaki varoluşunu kuşatan üzüntü ve sıkıntı dönemleri, daha uzun bir zaman kesitini kapsamaktadır (karş. 90:4). Başka bir anlamı ise şudur: nasıl ki sabah geceyi izliyorsa, aynı kesinlikte Allah'ın rahmeti ve şefkati de, hem bu dünyadaki hem de öteki dünyadaki her türlü sıkıntıyı giderecektir -çünkü Allah “rahmeti ve şefkati Kendine ilke edinmiştir” (6:12 ve 54) 

M.Esed

SECÂ, "ulüvv" kalıbında "sücüvv" kökündendir. Sücüvv mutlak olarak sakinleşme, yani bir şey kararını bulup dinmek, sakin olmak mânâsınadır. "Bahr-i saci"; dalgasız durgun deniz, "tarf-ı saci, sakin baygın göz, "leyl-i saci'" de sakin, durgun, rüzgarsız gece demektir. Seciyye de sakinleşme mânâsından alınmış olup insanın nefsinde sakin ve sabit huy, meleke demektir. Tesciye de örtmek mânâsına gelir. Buna göre gecenin sakinleşmesi demek olan sücüvv zamanı; iyice durgunluğu ile tam kararması, örtüp kaplaması veya sona erip geçmesi zamanı diye de anlaşılmıştır. İbnü Arabi: "gecenin karanlığı şiddetlendi" demektir, demiştir. İbnü Münzir ve daha bazıları İbnü Cübeyr ‘den naklen şöyle demişlerdir: "Gece gelip her şeyi örttüğü zaman." 

H.Yazır

ngıcına işaret edilmektedir.

 

B.Bayraklı

Vahyin inişi sırasında bir fetret döneminin yaşandığına dair ileri sürülen iddialar tamamen dayanaksızdır. Furkan sûresinin 32,33. ayetlerinde Kur’ân’ın toptan değil, parça parça, azar azar, yeri geldiği zaman indirileceği açıkça bildirilmektedir. Dolayısıyla iki vahiy arasındaki boşluk dönemini fetret olarak değerlendirmek Kur’an’a ters düşmektedir

Alak sûresinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, âyetin lâfzî/sözel anlamı “Rabbin sana darılmadı ve seni bırakmadı da” şeklindedir. Ne var ki, bu ifade tarzı Kur’ân’da bir olayın, bir durumun ileride gerçekleşeceğinin kesin olduğunu vurgulamak için kullanılmaktadır. Leheb sûresinin ilk âyetinde olduğu gibi, Kur’ân’da yüzlerce örneği bulunan bu ifade tekniği dikkate alındığında, âyet “Rabbin sana darılmayacak ve seni bırakmayacak da” anlamına gelir. Bu ayetle peygamberimize yalnız bırakılmayacağı ve vahiylerin devam edeceği yönünde güvence verilmiştir.

H.Yılmaz

Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı

Ayetteki vedde’a fiili “veda etmek, terk etmek”, kalâ fiili ise “darılmak” demektir.

Ayetteki Rabbüke kelimesi, Hz. Peygamber’in sahipsiz bırakılmadığını, onu koruyup gözeten varlığın Yüce Allah olduğunu kendisine hatırlatmaktadır. Bu hatırlatmada muhatap öncelikle Hz. Peygamber, sonar çevresindeki müminler, ardından terk iddiasının sahibi müşrikler ve daha geniş bir bakışla bütün insanlıktır.

Yüce Allah, kendisine güvenen ve yönelen Peygamberini terk etmediği gibi, zorda olan müminleri de hiçbir zaman terk etmeyecektir. (Talak 65/ 3) e göre, Allah’a güvenenlere Allah yeter. Yüce Allah, kul istemediği sürece onu terk etmez; kul hata yapsa da kulun hatasından dönmesini ve O’na yönelmesini ister. Bu anlamda merhametin kaynağı olan Rabbimiz, Bizden daima O’na yönelmemizi istemektedir. M.Okuyan

TEVDÎ, aslında misafirin veda etmesi yani giderken kalanlara "hoşça kalın", "Allah'a ısmarladık" gibi vaat, bolluk, hoşluk, akıbet duasıyla bırakıp gitmesi ve böyle veda ile uğurlanması demek olup sonra mutlak şekilde terk edip bırakmak mânâsına da kullanılmıştır. Yüce Allah hakkında bu bildiğimiz mânâ ile veda ve uğurlama tasavvur edilemeyeceğinden burada da terk mânâsıyla tefsir edilmiştir. Surenin iniş sebebi de buna diğer bir karinedir. Yani, "Rabbin seni bırakmadı", ve darılmadı Bırakmaması dargınlıktan, öfkeden bırakmamak değil, rahmet ve yardımından dolayı bırakmamaktır. Çünkü bırakmamak iki şekilde olur: Birisi lütuf, birisi helak etme, kahretme ifade eder. Yoksa "İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor." (Kıyamet, 75/36) manasınca hiçbir insan mutlak mânâda başıboş bırakılmaz. Rab'lığın gerektirdiği bir netice olarak yükümlü olma sırrıyla ya rahmet eserinin, ya da gazap eserinin hükmü altında bulunur. Duha ve leyl ‘in birbirlerine karşılık olarak söylenmesinde buna da işaret vardır. Bundan dolayı bırakılmamaktan bir gazap ve öfke eseri hatıra gelmemek için "darılmadı" diye buğz ve öfkenin bulunmadığı belirtilerek rahmeti devam ettirme mânâsı vurgulanmıştır.

H.Yazır

Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı.

Ayete geçen vedde’a kelimesi, “misafirin vedalaşıp ayrılması, Allah’a ısmarladık duasını yaparak ayrılıp gitmedir” Yüce Allah için böyle bir durum düşünülemez. Ancak Yüce Allah’ın kulunu terk etmesi, “ondan uzaklaşması” anlamına gelmektedir. Hz. peygamberi terk etmediğini söylediğine göre, terk ettiği insanlar var demektir.

Ayette geçen kal kelimesi, “darılmak, buğz etmek, öfke duymak” anlamına gelmektedir. Olumsuz edatı başına gelince “darılmadı” manasını ifade etmektedir.

İnsan Allah’ı terk edince Allah da onu terk etmektedir. Yüce Allah’ın terk etmesi onun için en büyük azab olur.

B.Bayraklı

Muhakkak ki (peygamberliğin) sonraki dönemi, senin için ilk döneminden daha iyi olacaktır.

Ayetteki el-âhiret ve el-ûlâ kelimeleri nedeniyle bu ayete dört değişik yorum getirilebilir.

Dört değişik yorum (el-ahiret ve el-ula)

1. “Ahiret, senin için dünyadan daha hayırlıdır.”

2.”Peygamberlik dönemi, senin için hayatının peygamberlik öncesi döneminden daha hayırlıdır.”

3.”Peygamberliğinin sonraki dönemi, senin için ilk dönemden daha hayırlı olacaktır.”

4.”Doğru bir işin sonu, başlangıcından daha hayırlı olur.”

Üçüncü ayete verdiğimiz güncel manayı bu ayete taşıyıp şunu belirtebiliriz: Allah, kulunu terk etmez; onu doğru işlerinde destekleyip sonunda başarıya ulaştırır ve mutlu eder. Zorluk ve sıkıntılar, iyi işlerin engeli değil, başarının habercisi olmalıdır. Hastalar da önce, kendilerine acı gelen ilacı içerler. Ama sonar, Allahın izniyle şifa bulurlar. (Bakara 2/216). Ayete göre, bazen insanların hayır sandığı şeyler şer, şer sandığı şeyler ise hayır olabilir. Bu nedenle Allahın hayırlı dediği şey hayırlıdır ve O, hayırlı işlerin sonu daha hayırlı kılacaktır.

M.Okuyan

Yani sen böyle halden hale, hayırdan daha hayırlısına durmadan yükselip gideceksin.

"Evvel" ve "ahir" kelimelerinin müennesi olan "ûlâ" ve "ahiret", dünya ve ahiret demek gibi olmakla berber evvelki ve sonraki, önü ve sonu mânâlarıyla ondan farklı olarak da kullanılır. Dünya karşılığı olan Ahiret, ahiret yurdu ve ahiret hayatı demek olarak ölümden sonrasını ifade etmede meşhur olmuştur.

Bu, ona iman eden ümmetin hakkında da ahiretin dünyadan daha hayırlı olmasına engel olmaz. Zira Peygamber'in peşinden giden ondandır: "Bana tabi olan bendendir."(İbrahim, 14/36) Ayrıca Peygamber için hayırlı olan bütün ümmeti için hayırlıdır. Onun dünyadaki hayrından kâfirler bile istifade eder. Ancak ahiret hayrı yalnız müminlerindir.

H.Yazır

Rabbin, bir sure sonra sana çeşitli imkânlar bahşedecek ve sen mutlu olacaksın.

Ayetteki yu’ti fiili “vermek”, terda fiili ise “memnun olmak” demektir.

Ayetteki “rabbüke” kelimesiyle, Hz. Peygamberin sahipsiz olmadığı ifade edildiği gibi, onun da bir kul olduğu kendisine daima hatırlatılmaktadır. Burada sözü edilen ikram ve memnuniyeti ahiretle ilişkilendirip maksadın cennet, makamı Mahmut, şefaat yetkisi vs. olduğunu söyleyenler olmuştur. Ancak bize maksat, bu dünya ile ve Hz. Peygamberin risalet görevi ile ilgilidir. Peygamberlik görevinin ileriki dönemlerinde, yani Medine’de kendisine çeşitli destekler verilecekti ve bunlar Hz. Peygamberi de müminleri de memnun edecekti.

Bu ayetten şöyle bir sonuç çıkartılabilir: Yüce Allah’ın verdiği her şey insanı memnun edecek niteliktedir. O veriyorsa doğru ve memnun edici veriyor demektir. O’ndan gelen her şeye rıza göstermek ve teslim olmak gerekir. Allahın bize verdiği her türlü nimet aslında birer emanettir. Emanete hıyanet, emaneti de göndereni de ciddiye almamaktır. Hıyanet içeren bir davranış ise Müslümana yakışmaz.

M.Okuyan

SEVFE, gelecekte bir şeyin vuku bulup gerçekleşeceğini ifade eden tenfis edatıdır. "senin Rabb ‘in" isminin, "o" şeklinde zamir olarak söylenmeyip de böyle açık isim olarak söylenmesiyle "senin Rabb’ in" ve "sana" denilerek hitabın tekrarlanması, Rab ‘lık tecellilerinin ard arda gelmesiyle lütuf üzerine lütuftur. Yani, muhakkak sana böyle hayırdan hayıra kendisine ait Rab ‘lık lütufları ard arda gelen ve seni böyle terbiye edip seçerek yetiştiren Rabbin, ilerde sana öyle lütuflarda bulunacak, ihsan ve ikramından sana öyle verecek, öyle verecek ki sen tamamen razı olacak, rızaya ereceksin, bütün dileklerin gerçekleşecek, hiçbir üzüntü ve keder, hiçbir sıkıntı ve "acaba ne olacak" diye meraklı bekleyiş durumu kalmayacak derecede huzur ve sonsuzluk âleminde hoşnut olacaksın.

"Rabb ‘inin seni bir makam-ı Mahmut’a göndermesi yakındır." (İsra, 17/79) buyurulan, övülen Muhammed Aleyhissalatü vesselama ait olan makamdır.

H.Yazır

Gelecekte Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın.

Bu ayeti de özelde Hz. Peygamber için ele alırsak iki kademeli olarak işleyebiliriz.

Birincisi: Onun dileği, İslam davasının yerleşmesi, yayılması ve beklenilen etkinliği sağlaması idi. Daha Mekke döneminin başında, böyle bir sonuca ulaşılacağı kendisine bildirilmektedir.

İkincisi: Bu konuyu ahiretle ilgili olarak ele alabiliriz. Gelecekte sana lütufta bulunacak demek, ahirette

“Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön” (Fecr 89/28) dediği mertebenin Hz. Peygambere verilmesidir.

“Her ümmetten bir şahit getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!” (Nisa 4/41) Şeklindeki Yüce mertebedir.

Bu ayeti evrensel manada ele alabiliriz. Bütün müminlere Yüce Allah razı olacakları lütuflarda bulunacaktır. Bu durum bu dünyada olacağı gibi ahirette de olacaktır.

“Kıyamet günü, yaptıklarınızın karşılığı ödenecektir.” (Al-i İmran 3/185) İslam uğrunda çalışanlar, gayret gösterip ter akıtanlar razı olacakları ilahi lütufla karşılaşacaklardır.

B.Bayraklı

Nitekim seni yetim bulup barınmanı sağlamadı mı?

Ayetteki yecid fiili “bulmak”, yetim kelimesi “yetim”, âvâ fiili ise “barındırmak” demektir.

Yetimlik, sadece ana-babadan yoksun kalmayla sınırlı görülmemelidir. İnsan, sahip olması gereken herhangi bir şeyden yoksun ise, o insana o şeyi yetimidir. Sağlık, bilgi, ilgi, sevgi, şefkat, itibar, çevre, para, mal gibi değerlerden yoksun olanların, bu değerlerin yetimi olduğu unutulmamalıdır. İlgili konuda insanların ihtiyaçlarının doğru bir şekilde giderilmeye çalışılması, diğer fertlerin görevleri arasında yer almaktadır.

M.Okuyan

Muhtemelen Muhammed (s)'in, babasının ölümünden birkaç ay sonra doğduğu ve daha altı yaşındayken de annesinin öldüğü gerçeğine işaret. Ancak, bunun dışında, her insan şu veya bu anlamda bir “yetim” dir, çünkü herkes “yalnız yaratılmış” tır (karş. 6:94) ve “Kıyamet Günü Allah'ın huzuruna yalnız/tek başına çıkacaktır” (19:95).

M.Esed

Seni sapıtmış olarak bulup da hidâyet etmedi mi?

Âyette geçen “dâllen” sözcüğü peygamberimiz için kullanıldığından, birçok meal ve tefsirde yumuşatılmış anlamlarla yer almış, buna bağlı olarak da peygamberimizin gece evine giderken yolunu kaybettiği veya buna benzer anlamlar verildiği tam 22 adet zorlama yorum ortaya çıkmıştır.

Oysa “dalâlet” sözcüğünün âyette zıt anlamlı “هداي - hidâyet” sözcüğü ile birlikte kullanıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu nedenledir ki, “dalâlet” sözcüğünün anlamının yumuşatılması âyetin ruhuna aykırı olur. Çünkü Fatiha ve Leyl surelerinde de değinildiği gibi, “hidâyet” sözcüğü “Allah yolunu göstermek” demektir. Evin yolunu ya da köyün yolunu göstermek anlamına gelmez ve bu anlamda kullanılamaz. Dolayısıyla âyetteki “dalâlet” sözcüğü tam olarak “hidâyet dışında olmak, Allah yolunun dışında olmak” anlamına gelir.

“Dâllen” sözcüğünün gerçek anlamını peygamberimize yakıştıramayanlar bu sözcüğü zoraki yorumlarla asıl anlamının dışında kullanmışlardır. Sözcüğün asıl anlamının ne olduğu, Necm sûresinin 2. âyetinde geçen “arkadaşınız sapmadı ve azmadı” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Peygamberimizin vahiy aldığı dönemdeki halinin belirtildiği bu âyette onun hidâyet üzere bulunduğu, Allah yolunun dışına çıkmadığı belirtilmektedir.

Konumuz olan Duhâ sûresi 7. âyette ise peygamberimizin de herkes gibi bir insan olduğuna, onun da kusur işleyebileceğine işaret vardır. Konuyla ilgili olarak aşağıdaki âyetler de tetkik edilmelidir:

Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun… Şûra 52
Bundan önce sen gafillerden idin… Yusuf 3
Eğer sen şirk koşarsan amelin boşa gider… Zümer 65
Kendi günahın için istiğfar et… Muhammed 19
Eğer saparsam, kendi aleyhime saparım… Sebe 50
Balığın arkadaşı (Yunus) gibi olmaKalem 48

Özetle bu âyette, Mekke’de Mekkeliler gibi yaşamakta olan Muhammed (as)’e Allah’ın hidâyeti ile İslâm’ın yolunun gösterildiği ve bu dünyada nimetlerin en büyüğü ile nimetlendirildiği anlatılmaktadır.

H.Yılmaz

Buradaki "dallin" kelimesi "dalalet" anlamındadır. Arapça'da bu kelime birkaç anlama gelir. Bir manası "sapıklıktır." İkinci manası, "yol bilmeyen kimse" ve yol ayrımında şaşkınlık içinde hangi tarafa döneceğini bilmeyen kimsedir. Diğer bir manası da "kaybolmuş kimse “dir. Mesela Arapça'da "suda kaybolmuş" denir. Çoğunlukla, çevresinde ağaç bulunmayan tek ağaca da "dalle" denmektedir. Bir şeyin kaybolması anlamında da "dalle" kullanılmaktadır. Mesela, müsait olmayan şartları dolayısıyla bir şeyin kaybolmasıdır. Gaflet içinde bulunmayı anlatmak için de "dalel" kelimesi kullanılır.
Kur'an'da bu şekilde kullanıldığı vakidir: "Dedi ki, onların bilgisi Rabbimin yanında bir kitaptadır. Rabb ‘im şaşmaz ve unutmaz" (Taha 52). Duha suresindeki ayette bu çeşitli anlamlardan birincisi geçerli değildir. Çünkü Rasûlullah çocukluktan nübüvvete kadar hayatında hiçbir zaman putperestlik yapmamış, şirke inanmamıştır. Bu nedenle ayetteki "dall"e, akide ve amel bakımından sapıklık içinde bulunduğu anlamı verilemez. Fakat diğer anlamlar olabilir. Birincisi dışındaki bütün manalar burada geçerli olabilir. Resulullah nübüvvetten önce de Allah'a inanıyor ve onun birliğini biliyordu. Rasûlullah’ın hayatı mâsiyetlerden temizdi ve o, yüksek bir ahlâka sahipti. Ancak o, hak dinin usul ve amelleri hakkında bilgi sahibi değildi. Bununla ilgili olarak Kur'an'da şöyle buyurulmuştur. "İşte sana da böyle emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu bir nur yaptık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete iletiyoruz. Ve şüphesiz ki sen doğru yola götürüyorsun" (Şuara 52) Duha suresindeki ayet şu manadadır: Resulullah cahili bir toplumda kaybolmuştu. Bu toplumda nübüvvetten önce, hidayet önderi ve rehber olarak varlığı açık değildi. Şu manada da olabilir: Resulullah, cahiliyet çölünde yapayalnız bir ağaç gibiydi. Bu ağaç meyve verebilir. Hatta bir bağ meydana getirebilme özelliğine sahiptir. Ama nübüvvetten önce bu özellikler, fonksiyonunu icra edemiyorlardı. Şu manada da olabilir: Allah'ın Rasulullah'a verdiği kuvvetler cahiliye şartları altında ziyan olmaktaydı. "Dalalet!", "gaflet" manasında da olabilir. Yani Resulullah, o hakikatlerden ve bilgilerden gafildi. Allah (c.c.) bunları ona nübüvvetten sonra bildirmişti. Bu gerçek hakkında Allah (c.c.) Kur'an'da şöyle buyurmuştur: "Sen o (Kur'an)'dan önce gafildin" (Yusuf 3). (Ayrıca Bkz. Bakara 228, Şuara 20). 

Mevdudi 

Bu ayette geçen dall, “yitik, hangi yola gireceğini bilemeyen, şaşkın, yanlış yola giden ve sapık” anlamlarına gelmektedir. Bu ayetteki anlamı şaşkınlıktır. Bu kelimeyi daha önce Necm suresinin 2. Ayetinde görmüştük:

“Sizin arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da”

Hz. Peygamber yanlışları görüyor ve anlıyordu, ama toplumu kurtarmanın çarelerinde şaşkın durumdaydı. Çünkü Hz. Peygamber “Oysa sen, kitap nedir; iman nedir bilmezdin”  (Şura 42/52) durumundaydı.

İşte böyle çaresizlik içindeyken, Yüce Allah ona çözüm olan vahyini, ayni Kuran’ı gönderdi. Böylece onun şaşkınlığını giderip doğruyu, çözümü, konuların hallini öğretti. Toplumun aklının önünü kesen cehalet karanlığının perdesini yırtıp engellerini yıkıp gitmenin yolunu gösterdi. B.Bayraklı

Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi?

Bu âyeti de iki farklı şekilde yorumlamak mümkündür.

Sözcüklerin gerçek anlamlarına göre:

1. Yetim doğan Muhammed (as)’in, kendi dedesinin ve amcasının himayesinde, sıkıntı çekmeden ama bir aile geçindirmeye de gücü olmadan “عائل Âil [ihtiyaç sahibi]” olarak yaşamını sürdürdüğü bir sırada Hadice ile evlenerek zengin bir aile reisi konumuna yükselmesi;

2. Ya da; peygamberimizin elçilik görevini aldıktan sonra Ebû Bekir, Osman ve diğer zenginlerin mal varlıklarını emrine vermeleri sonucunda zenginleşmesi.

Sözcüklerin mecaz anlamlarına göre ise;

Mekkeli Muhammed (as)’in vahiy sayesinde bilgilenmesi ve kanıt sahibi olması, Ya da; kendi halinde biri iken bir lider haline gelmesi kast edilmiş olabilir.  

H.Yılmaz

Ayetteki âil kelimesi “fakir, yalnız”, ağna fiili ise “zenginleştirmek” demektir.

Günümüz insanı için de durum bundan farklı değildir. İnsanlar her zaman her açıdan aynı düzeyde olmazlar. Zaman zaman inişler ve çıkışlar yaşayabilirler. Önemli olan, (Fecr 89/ 15-16) dada vurgulandığı gibi, nimetle buluşunca şımarmamak, kaybedince suçlayıcı bir psikolojiye bürünüp isyana düşmemektir. İnsan hayatının her aşaması birer imtihan sorusu mesabesindedir. Hayatı imtihan olarak Kabul edip onu kaybetmemeye çalışmak, dünyada da ahirette de çeşitli oranlarda nimetlerle buluşmayı sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki Yüce Allah kulunu terk etmez. O’na yönelmek isteyen kuluna da kapılarını ebediyen kapatmaz. Yüce Allah, kuluna “niye geldin?” demez “niye gelmedin?” der.

Hz. Peygamberin yalnızlığı, şaşkınlığı ve yoksulluğu, vahiy ile yerini beraberliğe, hidayete ve ruh zenginliğine bırakmıştır. Şimdilerde ve her zaman vahiyle birlikte olanlar de aynı müjdelerin söz konusu olduğu unutulmamalıdır.

M.Okuyan

O halde yetimi kahretme!

Yani; “Yetimi heder etme, yetimi ezme!”

قهر - kahr”, bir şeyi normal konumundan daha kötü bir duruma sokmaktır. Bir insanı olması gereken konumdan daha aşağı bir duruma getirmek, o insanı kahretmektir. Kahr, “ikram ”ın, yani üstün kılmanın, saygın hâle getirmenin zıddıdır. Örnek olarak Araplar etin tencerede börtmesine, pörsümesine قهر - kahr” derler.

Yetimin üstün kılınması gerektiği, bir önceki sure olan Fecr de bildirilmişti. Bu surede ise konu zıt anlamı ile vurgulanarak pekiştirilmiştir. Yetimlik Kur’ân’ın önemle üzerinde durduğu bir konudur. Öyle ki, yetimi koruyup gözetmek dinimizin ana ilkelerinden biridir. Konu sadece bu iki surede işlenmekle kalmamış, Bakara sûresinin 220. âyetinde ve Nisa sûresinin ilk on ayetindeki şu hükümlerle detaylandırılmıştır:

Yetimler, akraba grubu içine alınarak üvey evlât konumuna getirilmelidir.

Bir arada yaşanılan yetimlere kardeş muamelesi yapılmalıdır.

Yetimlerin malları kendilerine verilmelidir.

Yetimlerin malları korunmalı ve idaresinde haksızlık yapılmamalıdır.

Yetimler işe yarar hâle getirilmelidir, iş güç sahibi yapılmalıdır.

Miras paylaşımında yetimler için de pay ayrılmalıdır.

Bazı meallerde yer alan “yetime kahretme” şeklindeki çeviri, âyetin gerçek mesajını yansıtmamaktadır. Çünkü Türkçede “yetime kahretme” ile “yetimi kahretme” ifadeleri aynı anlama gelmez. Çevirilerin çoğunda kullanılmış olan “yetime kahretme” ifadesi, “yetime darılma, yetime gücenme” gibi bir anlam içermektedir. Oysa âyet, yetimin kahrolmasının, mahvolmasının önüne geçilmesi gerektiğini anlatmaktadır. Dolayısıyla buradaki çevirinin “yetimi kahretme” şeklinde olması gerekmektedir. Bu da bize âyetin şu mesajını iletmektedir: Yetimler aç-açık, evsiz-barksız, eğitimsiz-öğretimsiz, işsiz-güçsüz bırakılarak heder edilmemeli, gereken yapılarak analı-babalı gibi büyütülmeleri sağlanmalı, onlara en iyi eğitim ve öğretim verilmeli, saygın ve değerli kişiler olarak topluma kazandırılmalıdır.

Kur’ân’ın yetimler için verdiği emirler hem bireysel hem de toplumsal boyutlar taşıyan emirlerdir. Onlar için yapılması emredilen işlerin bireylerce yapılabilir olanları bireyler tarafından; toplumca yapılabilir olanları ise toplum adına kamu otoritesini kullananlar tarafından yerine getirilmelidir. Bir iman toplumu, üstlenilmesi gereken maddi ve manevi yükler konusunda en az bireyleri kadar sorumludur. Nitekim Fecr sûresinin 17–20. ayetlerinde yetimin kerimleştirilmesi ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvikleşilmesi görevleri doğrudan topluma verilmiştir. 

H.Yılmaz

Öyleyse yetimi sakın ezme

Ayetteki lâ takhar emir “ezmemek” demektir.

Kuran da yetimlere kol kanat germek, onların mallarıyla sadece en güzel şekilde, yapıcı, sahip çıkıcı, yol gösterici ve koruyucu olarak ilgilenmek, ekonomik yardımlaşmalarda öncelikle onları gözetmek pek çok ayette emredilmektedir. (Bakara 83,215 Nisa 3,6,8,10,36,127 Enam 152 Enfal 41 İsra 34 İnsan 8 Fecr 17 Beled 15 Maun 2)

Kuran yetimleri topluma emanet etmekte, onların bakımıyla ilgilenmeyi Hz. Peygamber’in hayatıyla örneklendirmekte ve onların sahibi olması gerektiğini bildirmektedir. Kuran insanlara kimsesizlerin kimsesi olmayı öğütlemektedir. Yetimi bakılmayan toplum, ahlaken yıkım içindedir. Bu itibarla, özellikle zekâtın verileceği 8 gurup insanın sayıldığı ayette (Tevbe 9/60) isim olarak “yetimlerin” yer almaması çok manidardır. Kanaatimizce bunun nedeni, onları tıpkı kendi çocuklarımız gibi Kabul etmemiz gereğidir. İnsan kendi çocuğunu nasıl zekât veremezse ve ona nasıl bakmak zorundaysa, yetimlerin durumu da bu değerde, önemde ve önceliktedir. Yetimler toplumun veya milletin ortak manevi çocuklarıdır ve onlar millet tarafından bakılmak zorundadır.

M.Okuyan

Ragıp’ın "Müfredat"ında KAHR, hem üstün gelme, hem zelil kılmadır. Ayrı ayrı her iki mânâda da kullanılır. Şu halde her ikisi de yasaklanmıştır. Yetimi zayıf saymamalı ve zelil etmemeli, hakkını, hukukunu gözetmeli ve buna özen göstermelidir. Razi’de yazıldığına göre bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.v) Hz. Hatice'nin çocuğuna bağırdığı zaman inmiştir. Bir bağırma veya yüz ekşitmeden dolayı "sakın kahretme" diye sitem edilince zelil kılınır, malı veya hakkı yenilirse nasıl olur? 

H.Yazır

İsteyeni azarlama.

سائل - sâil” sözcüğü “isteyen” demektir, ancak “soran” anlamına da gelmektedir. Çünkü soru sormak, bilgi istemek demektir. Âyette tümlece yer verilmeyerek isteyenin ne istediği belirtilmemiştir. Bu durum, “isteyen” sözcüğünün anlam alanını genişletmektedir. Dolayısıyla “isteyen” sözcüğü için “yiyecek-içecek gibi maddi ihtiyaçları isteyen”, ya da “din ve imanla ilgili manevi ihtiyaçlarını giderecek bilgi isteyen, soru soran” gibi anlamların geliştirilmesi mümkündür. 

H.Yılmaz

Bunun iki manası vardır: Eğer "Sail"i, yardım isteyen, haceti olan kimse manasında anlarsak o zaman ayetin anlamı şöyle olur: Eğer yardım edebilirseniz yardım edin. Eğer yardım edemezseniz yumuşak sözle ve nezaketle özür dileyin. Ama hiçbir şekilde sert davranmayın ve kovmayın... Verilen hidayet ve ihsanın karşılığı olarak Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Sen yoksuldun biz seni zenginleştirdik." Eğer "Sail”i soru soran manasına alırsak, o zaman anlam şöyle olur! Soru soran kimse ne kadar karışık soru yöneltirse yöneltsin, her halükarda ona şefkatle cevap verin, huysuzlukla karşılık vermeyin ve kovmayın. Allah, verdiği ihsanın karşılığı olarak şöyle buyurmuştur. "Sen bilmiyordun biz sana öğrettik." Ebu Derda, Hasan Basri, Süfyân’ı Sevri ve bazıları bu ikinci manayı tercih etmişlerdir. Çünkü sözün tertibine göre şöyle buyurulmuştur: "Seni şaşkınlık içinde buldu ve yol gösterdi." Mevdudi

Sâil terimi, kelime anlamıyla “isteyen kimse ”yi gösterir ki bu da yalnız “dilenci” yi değil, hem maddî hem de manevî açıdan zor durumda iken yardım ve hatta bir konuda aydınlanma (tavsiye) isteyen herkesi kapsar.

M.Esed

Sorup isteyeni sakın azarlama

Ayetteki es-sail kelimesi “soran, isteyen”, la tenhar emri ise “azarlamamak” demektir.

Günümüz insanının, izaha çalıştığımız yukarıdaki ayetten öğreneceği pek çok husus, alacağı oldukça fazla dersler vardır. Bir taraftan, ekonomik anlamda toplumda yardımlaşmanın yaygınlaştırılmasını temin etmek, gariban ve mağdur insanların mağduriyetlerinin giderilmesine yardımcı olmak hedeflenmektedir; diğer taraftan, her türlü makul ve doğru isteğin karşılanması talebine de olumlu cevap verilmesi öğretilmektedir. Soru sormak, bir bilgi ihtiyacının ifadesidir. Öğrenmek ve faydalanmak için soru sormanın hiçbir engeli yoktur; yeter ki alay, hakaret ve gereksiz oylama niyetiyle olmasın.

Hz. Peygamber konu ile ilgili şöyle buyurmuştur. Her kim kendisine bir ilim/bilgi sorulur da onu gizlerse, cehennem ateşinden bir gem ile gemlenir.” İstekler her zaman ifadeye dökülmeyebilir. Bazı insanların hali bir çeşit istek olarak algılanmalıdır. Mesela (İsra 23) .ayette Yüce Allah ana babaya iyilik yapmayı, onlara öf bile dememeyi ve onları azarlamamayı emretmektedir. Şüphesiz ana-baba bu anlamda sözlü olarak herhangi bir isteği dile getirmeden, insanlar onlara yönelik görevlerini bilmeli ve ona göre davranmalıdırlar

M.Okuyan

Ekonomik bakımından muhtaç olan ve bu nedenle isteyen, dilenen kimse asla kovulmamalıdır. Ayette geçen tenhar kelimesi, “azarlamak, kovmak” demektir. Ekonomik sıkıntı bakımından dilenen kişi olduğu gibi, utancından dilenemeyen de vardır.

“Kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirlere yardım ediniz. Bilemeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zannederler. Sen onları simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı elbette Allah bilir.” (Bakara 2/273) Bu emir, sadece Hz. Peygamber’i değil, bütün müminleri kapsamına almaktadır. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Mallarında dilenci ve mahrum için hak vardır.” (Zariyat 51/19)

Ayette “istemek” kelimesini, sormak” anlamına alıp eğitimsel mana verebiliriz. “Soru soranı, öğrenmek isteyeni azarlama” demektir. O zaman bu manaya veya yoruma delil olarak şu ayetleri gösterebiliriz:

“Amanın kendisine gelmesinden dolayı yüzünü ekşitti ve geri döndü. Sana kim bildirdi? Belki o temizlenecek yahut öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek” (Abese 80/1-4)

Bu anlamdan hareket edersek öğretimde altın kurala ulaşırız. Soru sormayı engellemeyin. Sorular beyinde kalırsa orada taşlaşırlar. Soru ortaya çıkmalı, cevabını, çözümünü bulmalıdır. Onun için Yüce Allah Hz. Peygambere sorulan soruları Kuran ile cevaplandırmaktadır. Öğretimde, eğitimde soru sormak veya normal hallerde soru sormak öğrencilerin ve halkın konuya alaka duyduğunu ifade etmektedir. Ama kötü niyetli sorular sorulmamalıdır. (Maide 5/101) 

B.Bayraklı

Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle ortaya koy!.

Surede açıklanan konular dikkate alındığında “Rabbinin nimeti” ifadesinden peygamberimize verilen her türlü nimet anlaşılmaktaysa da, ona verilen asıl nimet “İslâm Dini” dir. Zira başta Maide sûresinin 3. âyeti olmak üzere Kur’ân’da bahsedilen “nimet” İslâm dinidir. Peygamberimizden istenen de, bu nimeti [İslâm Dinini] hem yaşaması hem de anlatmasıdır. H.Yılmaz

Sadece Rabbinin nimetini anlat.

Ayetteki nimet kelimesi “nimet” haddis emir ise “anlatmak” demektir.

Bu ayete “rabbinin sana verdiği nimeti sayesinde gerçeği anlat” şeklinde de anlam verilebilir. Burada sözü edilen nimet kelimesi (Maide 3) ayete göre “Kuran” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ayetin mesajı, Hz. Peygambere vahyedilen bu son bildirimi onun anlatması gereğidir. Neticede Yüce Allah onun isteğini karşılamış, bir anlamda 8. Ayette sözü edilen fakirliğini, yani yalnızlığını gidermiş, onu vahiy ile buluşturarak isteğini cevaplamıştı. Bu doğrultuda (vakıa 82) de “rızık” olarak tanıtılan Kuranı, çevresindekilere anlatarak kendisini aşmasını insanları vahiy ile buluşturup o mesajla beslenmelerini sağlaması ve bunun ilk iş olarak benimsemesi kendisinden istenmiştir.

Müslümanlar, çevrelerindekileri İslam’a davet ederlerken onları kendilerine, cemaatlarına, partilerine, mezheplerine, gruplarına veya başka oluşumlara çağırmamalı, Ahzab 33/46 ayet gereği “Allah’ın izniyle sadece Allah’a davet etmeli ve b davette de Kaaf 50/45 ayet gereği, Kuran’ın evrensel mesajını kendilerine rehber edinmelidirler (Enam 6/70; Enfal 8/24) 

M.Okuyan

Rabbinin nimetini an

Burada ki nimet nedir? Râzînin naklettiğine göre Mücahit buradaki nimetin “Kuran” olduğunu söylemiştir Bu doğru bir mana mıdır? Maide 3 e göre doğrudur:

“Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” Burada tamamlanan nimet Kuran dır. Kuran’ı yani Rabbinin vahyini öğret, tebliğ et anlamına gelmektedir. Haddis emir Maide 67 de geçen belliğ “tebliğ et, ulaştır, öğret” emir ile aynı anlama gelmektedir.

Hz. Peygamber vefat ettiğine göre, bu nimeti artık bizler öğrenip, anlayıp öğretmemiz gerekiyor. Ama bu nimeti bize yeni inmiş gibi düşünerek yeniden anlamaya çalışmamız gerekiyor. Kuranın etrafından geçmişin kültürünü iyi tanıyıp arındırmamız gerekiyor. Aklımızı, düşüncemizi, gönlümüzü ve bilgilerimizi onu anlamak için seferber etmeliyiz. Kuran, öğrenilmek, anlaşılmak, anlatılmak ve hayata geçirilmek için vardır. Onun en büyük dostu insan aklı, düşüncesi ve sevgisidir. Bunları ona yaklaştırmayınca Kuran, yetim ve öksüz kalmaktadır.

B.Bayraklı