(Beled - 13.Ayet)

<< Geniş Meal

İnşirâh

Biz, senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

شرحالصّدر - ŞERH-I SADR: Deyimi oluşturan sözcüklerden biri olanشرح - şerhsözcüğü aslen et ve benzeri şeyleri açmak, yaymak, açıp yayarak genişletmek anlamındadır. Deyimin ikinci sözcüğü صدر - sadr” ise, her şeyin ön ve baş tarafı, insan vücudunun kalp ve ciğerleri de içine alan baş ile bel arasındaki bölümünün ön kısmı, yani sine, göğüs, bağır denilen bölgesidir. Ayrıca “sadr” sözcüğü, kinaye olarakقلب - kalp” ve “نفس - nefssözcükleri için de kullanılır.

Yukarıda açıkladığımız “şerh” ve “sadr” sözcüklerinden oluşan “شرحالصّدر - şerh-ı sadr” tamlamasının sözcük anlamı “göğüsün açılması” demektir. Deyim olarak ise “göğüs ve kalp ferahlığı” demektir. Bu deyim aynı zamanda ruhsal sevinç, şevk, bilgi ve tahammül genişliği anlamlarına da gelir. Nitekim Arap dilinin ve Kur’ân kavramlarının büyük otoritelerinden olan Ragıb, Müfredat adlı eserinde “şerh-ı sadr” deyimi için “ilâhî nurla göğsün genişlemesi, Allah tarafından bir huzur ve rahatlatmadır” açıklamasını yapmıştır. (el-Müfredat, S. 258)

Bu deyimin karşıt anlamlısı olarak “ضيق الصّدر - dîg-ı sadr [göğüs darlığı]” deyimi kullanılır. Türkçeye “tazyik [sıkıştırmak]” olarak geçen “ضيق - dîg” sözcüğü, çok sıkıştırmak, âdeta presle sıkıştırmak demektir. Göğsün sıkışması sebebiyle oluşan sıkıntıdan dolayı deyim “göğüs darlığı” anlamını kazanır. Bu nedenle “ضيقالصّدر - dîg-ı sadr” deyimi, manevî açıdan iç sıkıntısı, ümitsizlik, karamsarlık, manevî çöküntü anlamlarında kullanılır. Nitekim Hicr sûresinin 97. ayetindeki“ Ve hiç kuşkusuz, gerçekte onların söyledikleri sebebiyle gönlünün daraldığını biliyoruz” ifadesi de peygamberimizin çektiği böyle bir manevî sıkıntıyı dile getirmektedir.

“شرحالصّدر - şerh-ı sadr” deyimi, Kur’ân’da dört yerde daha geçmektedir:

Ve sonra, Allah kimi doğru yola iletmek isterse, İslâm için onun göğsünü açar. Kimi de saptırmak isterse, göğsünü öyle sıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. İşte böyle, Allah, pisliği iman etmeyenlerin üzerine kılar [bırakır, atar] .Enam; 125.

Allah’ın İslâm için göğsünü açtığı kimse, Rabbinden bir ışık/aydınlık üzerinde olmaz mı? Allah’ın zikrine karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar apaçık sapıklık içindedirler. Zümer; 22.

Kalbi iman ile yatışmış halde iken baskıyla zorlanan kimse hariç, kim imanından sonra Allah’a küfür eder, inkâra göğsünü açarsa, böylelerinin üzerine Allah’tan bir gazap iner. Bunlar için büyük bir azap da vardır. Nahl; 106.

Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki, sözümü iyi anlasınlar.” Ta Ha; 25–28.

Görüldüğü gibi, bu deyim ayetlerin hepsinde “ferahlık, rahatlık, metânet” gibi anlamlarda kullanılmış, ima ile de olsa kesinlikle kalp ameliyatı anlamında kullanılmamıştır.

Meallerin çoğu âyeti “Biz senin göğsünü açmadık mı?” şeklinde çevirmişler ve âyette geçen “لك - leke [senin için]” sözcüğünü ihmal etmişlerdir. Oysa çeviride bu sözcüğün de kullanılarak âyetin “Biz senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi?” şeklinde çevrilmesi gerekmektedir. Buradaki “لك - leke [senin için]” sözcüğü, peygamberimize yapılan özel bir iltifatı simgelemesi açısından bir incelik içermektedir. Bu incelik, Allah’ın peygamberimizin yüreğini, Ta Ha sûresinin 25. âyetinde belirtildiği üzere, Mûsâ peygamberin yakardığı gibi yakarmasına gerek kalmadan ferahlatmasıdır. Bu ferahlatmanın peygamberimize yapılan bir iltifat olduğu “  - leke [senin için]” sözcüğü kullanılmak suretiyle vurgulanmıştır.  

H.Yılmaz

Biz senin için göğsünü açıp genişletmedik mi?

Ayetteki neşrah fiili “açmak, yarmak, genişletmek, rahatlatmak”  sadr kelimesi “göğüs” demektir.

Hz. Peygamber, kendisine “Kitab” ın verileceğinden kesinlikle haberdar değildi, böyle bir beklentisi de yoktu. Durum böyle olunca, onun ne denli sıkıntılar içerisinde olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerekir.

Duha suresinin 7 ayetinde Nebi as. Selamın içerisinde bulunduğu şaşkın halin giderildiği ve İnşirah 1 de de gönlünün ferahlatılıp rahata kavuşturulması, kendisine verilen çok önemli bir nimetti.

İnşirah 1. Ayette Hz. Peygamberin gönlünün rahatlatılmasını ifade eden şerh ve sadr kelimeleri, Kuran da “manevi rahatlama, huzur bulma” anlamında kullanılmakta, maddi bir yarma ve ayırma işlemini ifade etmemektedir. (Kasas 28/86)  Böylece Hz. Peygamberin çocukluk döneminde veya daha sonralarda göğsünün yarılıp kalbinin dışarı çıkartılması, zemzemle yıkanması, sonra tekrar yerine konulması şeklindeki yaklaşımların Kuran dan delili bulunmadığını ifade etmek zorundayız.

M.Okuyan

Şerhu’s sadr, En’âm’daki bir âyetin işaretiyle kalbin İslâm’a açılması, gönlün İslâm’a meylettirilmesi, İslâm’ın sevdirilmesi mânâsına gelir. Bakın En’âm’da Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır:

“Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.” (En’âm 125)

“Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun’a da elçilik ver.” (Şuara 11,12)

"Allah her kimi hidayete erdirmek isterse onun göğsünü İslâm'a açar. Her kimi de sapıklığa düşürmek isterse onun da kalbini daraltıp sıkıştırır."(En'âm, 6/125) âyetidir.

Acaba -kendisi Rabbimden gelmiş bir nur üzere bulunup da- Allah'ın göğsünü İslam için genişlettiği bir kimse (sapıklıkta olan gibi) midir?" (ez-Zümer, 39/22)

Tefsirciler “sırta ağır gelen yük ”ün ne olduğu hakkında aşağıdaki gibi değişik yorumlar yapmışlardır:

Bu yük, büyük günah anlamındadır. Peygamberimizin de geçmişinde günahları vardı.

Bu yük ümmetinin günahlarıdır ki, ümmetine şefaat yetkisi alarak bu yükten kurtulmuştur.

Bu yük, gittiği bir düğünde seyrettiği kötü şeylerin günahıydı. Ama Allah onu orada uyuttu ve daha çok günaha girmesini engelledi.

Bu yük Cebrail korkusuydu, ona alıştırıldı.

Bu yük toplumun tepkisiydi, dayanıklı kılınarak alıştırıldı.

Bu yük tam hidâyet üzerinde olmadığı peygamberlik hayatından önceki tüm hayatı idi.

Ebu Talip ve Hadice ölünce ağır yük altına girmiş oldu.

Biz, bu ağır yükün peygamber olmanın getirdiği ağır sorumluluk olduğu görüşündeyiz. Nitekim “Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız” anlamındaki Müzzemmil sûresinin 5. âyeti hatırlandığında, peygamberimize tevdi edilen ağır sözden peygamberlik görevinin ağır bir görev olduğu kolayca anlaşılır.

Gerçekten de bu görev çok ağırdı ve tek başına altından kalkılması zordu. Peygamberimiz aldığı görev gereği hem tebliğine devam edecek, hem de Kalem sûresinin 48. ayetindeki “Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret, balık arkadaşı gibi olma” ve Müddessir sûresinin 7. ayetindeki “Ve yalnız Rabbin için sabret” talimatlarına uyarak tepkiler karşısında asla geri çekilmeyecek, karşılaştığı zorluklarla, azgınlıklarla, karanlıklarla tek başına mücadele edecekti. Peygamberimize “صبر - sabr” sözcüğü ile verilmiş olan mücadele görevi, bundan sonraki Asr sûresinde görüleceği gibi tüm Müslümanlara da verilmiştir.

Peygamberimizin görevi gerçekten çok ağırdı ama âyette bu yükün hafifletildiğinden bahsedilmektedir. Bu ifadeden anlaşılmaktadır ki, ilk tebliğden itibaren peygamberimizin tebliğine uyanlar çoğalmaya başlamış, bu yeni müminler ortaya koydukları maddî-manevî destekleriyle peygamberimizin yükünü kısmen de olsa hafifletmişlerdir. 

H.Yılmaz

Yükünü (sıkıntını) senden kaldırmıştık

Ayetteki Veda’na fiili “koymak, kaldırmak”, vizr kelimesi “yük, sıkıntı, günah” demektir.

Bu iki ayetteki konu, hem (Duha 7), hem de (İnşirah 1) ayetle yakından ilgilidir. Burada Hz. Peygamberin yaşadığı olumsuzluklardan duyduğu sıkıntıların, kendisine risaletin verilmesiyle kaldırıldığından söz edilmekte ve bunun çok önemli nimetlerden olduğu hatırlatılmaktadır.

”beli çatırdatan yük”  enkada fiili “bükmek kırmak” zahr kelimesi ise “sırt, arka” demektir. “Beli çatırdatan yük” ifadesi, herhangi bir günah değil de, mecazi olarak, insanın içini daraltan ve ona hayatı zindan eden sıkıntılardan oluşan manevi ağırlık demektir. Özellikle (Müzemmil73/ 5) te Kuran vahyi “ağır bir söz” olarak tanıtılmaktadır. Bu ayetler çerçevesinde konuya baktığımızda “beli çatırdatan yük” ün kaldırılmasının, onu başıboş bir hale terk etmek anlamına gelmediği anlaşılmış olmaktadır.

M.Okuyan

"Senden yükünü indirmedik mi?"

VAD', mutlak koymak mânâsına olduğu gibi aşağılatmak, indirmek, düşürmek mânâlarına da gelir. Burada yükü indirmek mânâsınadır ki bütün bütün düşürmek veya hafifletmekten daha genel olabilir. Zira vizir, ağır yük demektir. Günah ve vebal mânâsı da bundandır.

H.Yazır

Bu âyet-i kerime yüce Allah'ın: "Allah geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın..." (el-Feth, 48/2) buyruğunu andırmaktadır.

Yani, “şimdi affedilmiş olan geçmiş günahlarının yükünü (Taberî; Mücahit; Kateda; Dehhak ve İbni Zeyd ’den naklen). Muhammed sa. in durumu söz konusu olduğunda bu, O’nun nübüvvetinden önce yapmış olduğu hatalar ile bağlantılıdır (Aynı kaynak) ve bariz bir şekilde 93:7 nin bir yankısıdır- “yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı?” (Duhan) 

M.Esed

"O senin sırtını ezen yükü".

İNKÂD, nikd yahut nekid yapmaktır. Nıkd; yıkıntıya, bozuntuya ve yürüyüş ve sefer nedeniyle zayıf ve güçsüz olmuş deveye denildiği gibi, bir şeyin bozulurken, üzülürken, ezilirken, koparken ve bir yük yıkılmaya yüz tutmuş bir durumdayken çıkardığı sese; sepilenerek boyanmış ve cilalanmış deri, ağaç ve arabanın gıcırtısı; eklem yerlerinin, kemiklerin çıtırtısı, kuşların çığırtısı ve bir şişenin ağzı sorulurken çıkan mıcırtısı gibi seslere de nıkd ve nekid, böyle ses çıkarmaya da inkad denilir. Buna göre "inkad-ı zahr": yükün sırta ağır basarak kemiklerini çatırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demek olur. Ki bizim "belini kütletti", "kemiklerini birbirine geçirdi" tabirlerimiz gibi ağırlık ve zorluğu anlatmada mesel olmuştur. Burada maksat, peygambere önce dayanılması ağır gelmiş olan zorlukların böyle ağır bir yüke benzetilerek anlatılmasıdır.

Bazı tefsirciler burada "vizr"i, "Onlar günahlarını sırtlarında taşıyorlar."(En'âm, 6/31) âyetinde olduğu gibi "ağır günah" mânâsına yorumlayarak, bunun kaldırılmasını, bu surette "Allah, senin günahından geçmişini ve geleceğini bağışlayacak." (Fetih, 48/2) gibi günahı bağışlamak mânâsına anlamışlardır.

H.Yazır

Belini çatırdatan yükü

Ayetteki enkada fiili “bükmek, kırmak”, zahr kelimesi ise “sırt, arka” demektir.

“Beli çatırdatan yük” ifadesi, herhangi bir günah değilde, mecazi olarak, insanın içini daraltan ve ona hayatı zindan eden sıkıntılardan oluşan manevi ağırlık demektir.

M.Okuyan

Yahut: “şanını yüceltmedik mi?” Zikr teriminin ilk anlamı, “hatırlatma” veya “hatırlama” dır; İkinci olarak da “bir şeyi veya “bir kimseyi” hatırlatan şey, yani takdirle hatırlatan. Bu nedenle zikr, “nam” veya “şan” ve mecazi olarak da –bu örnekte olduğu gibi- “itibar” veya “onur” anlamlarına gelir. 

M.Esed

Senin zikrini [şanını] de senin için yüceltmedik mi?

“zikrin yüceltilmesi ”nin ne olduğunu anlamak için sadece Kur’an’a bakmak gerekmektedir.

Kur’an’a bakıldığında görülmektedir ki, Alak ve İsra surelerinin 1. ayetlerinde sıradan bir kul olarak zikredilen peygamberimiz;

Fetih sûresinin 29 ve Ahzab sûresinin 40. ayetlerinde “رسولاللّه - Allah’ın elçisi”,

A’râf sûresinin 157. âyetinde “النّبىّالامّى - Nebiyy-i Ümmî [Anakentli peygamber]”,

Enfal sûresinin 64, 65, 70;Ahzab sûresinin 1, 28, 45, 50, 59; Mümtehine sûresinin 12; Talâk ve Tahrim surelerinin de 1. ayetlerinde “النّبى ّ- Nebiyy [peygamber]”,

Ahzab sûresinin 40. âyetinde de “خاتمالنّبىّ - Hatemu’n-Nebiyyîn [Peygamberlerin mührü, sonuncusu, zirvesi]” rütbeleriyle zikredilerek terfi ettirilmiştir.

ذكر - zikir sözcüğünün ilk anlamı hatırlama ve hatırlatma, ikinci anlamı ise hatırlatan şey demektir. Bu anlamıyla zikr, kişiyi hatırlatan namı, şanı, rütbesi demektir. Sözcük mecazen de itibar, onur manasına gelir. Buna göre âyetin anlamı “Senin namını, şanını, rütbeni, itibarını, onurunu seni memnun etmek için yüceltmedik mi? Sen sıradan bir kul iken sana ‘Allah’ın elçisi’, ‘peygamber’, ‘Hatemu’n-Nebiyyîn’ rütbelerini vermedik mi? Böylece seni toplumda yüksek rütbeli, yüksek itibarlı, çok onurlu bir duruma getirmedik mi?” olmaktadır.

Birinci âyette geçen “لك - leke [senin için]” sözcüğü bu âyette de kullanılarak “zikrin yüceltilmesi” yolu ile yine peygamberimize özgü bir iltifat yapıldığı vurgulanmıştır.4. âyetin geçmiş zaman kipiyle ifade edilmiş olması, yine tahakkuk-u vukuuna [gerçekleşmesinin kesinliğine] binaendir. Zira âyet indiğinde yukarıda anılan rütbeler henüz peygamberimize verilmemişti.

H.Yılmaz

Senin için şanını ve ününü de yüceltmiştik.

Ayetteki rafe’na fiili “yükseltmek”, zikr kelimesi ise “ün, şan, şeref, vahiy, Kuran” gibi anlamlara gelmektedir.

İnşirah suresinde Hz. Peygambere sunulan nimetlerden biri de onun şanının yüceltilmesidir. Bu nasıl gerçekleşmiştir? Elbette “şerefli” ve ”haysiyetli” olarak tanıtılan Kuranın ona vahyedilmesiyle. (Enbiya21/ 10;  Sad38/ 1;  Zuhruf 43/ 44 ) gibi ayetlerde zikr kelimesi, Kuranın adı olarak kullanılmakta ve “şeref, haysiyet, itibar ve onur” diye anlamlandırılmaktadır.

Hz. peygamberin şanını ününü artıran değer, ona vahyedilen Kuran olmuştur. Kendisine vahiy gönderildiği her geçen gün, onun ünü yayılıp artmaya başlamıştı; ileriki dönemlerde bu artışın daha büyük oranlara çıkacağı bu ayetle müjdelenmekte, bir anlamda moralinin yüksek tutulması sağlanmış olmaktadır.

Doğmadan önce geleceğinin haber verilmesi (Fetih 48/ 29 Saff 61/  6) ve âlemlere merhametin tecellisi olarak gönderilmesi (Enbiya21/ 107) de yüceltilmişliğin birer örneğidir.

Hz. Peygamberin şanının yüceltilmesi, Kuran da adının bazı ayetlerde Yüce Allah ile peş peşe zikredilmesinde de görülür. (Nisa 4/ 59,80 Ahzab33/  56 Feth 48/ 28-29)

M.Okuyan

ZİKİR, burada "Andolsun size bir kitap indirdik ki onda sizin Şerefiniz vardır."(Enbiya, 21/10) âyetinde olduğu gibi şeref ve şan mânâsınadır. Bununla beraber Kur'ân ve fikir mânâsına da işaret olabilir. Resulullah (s.a.v.)'ın nam ve şanını yüksekliği Bakara Suresi'nin âyetinde geçen "Kimini de birçok derecelerle daha yükseklere çıkarmıştır." (Bakara, 2/253) mânâsı üzere bütün nebi ve Resuller içinde derecelerle yükselişidir ki bunun özeti nam ve şanının Allah'ın namını takip etmesi, Allah anıldıkça onun da anılmasıdır. Ebu Ya'la'nın, İbnü Cerir ‘in, İbnü Münzir'in, İbnü Ebi Hatim ‘in, İbnü Hibban ‘ın ve İbnü Merduye'nin ve "Delail"de Ebu Nuaym “ın Ebu Said el-Hudrî (r.a.)'den rivayet edildiğini tespit ettikleri bir hadiste Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Cebrail (a.s) bana geldi ve dedi ki: Rabb'ım ve Rabb ‘ın şöyle buyuruyor: "Bilir misin, senin zikrini nasıl yükselttim?" "Yüce Allah en iyisini bilir" dedim. Dedi ki: "Ben anıldıkça sen de benimle beraber anılacaksın." Bu ise nam ve şan yüksekliğinin en büyük mertebesini açıklamaktadır. "Allah" denilince Resulü beraber anılır, denilince beraberinde denilir. "Allah'a itaat edin, peygamberine itaat edin."(Nisâ, 4/59), "Kim peygambere itaat ederse kuşkusuz Allah'a da itaat etmiş olur."(Nisâ, 4/80), "Şahit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Resulüdür."(Fetih, 48/28-29) buyurulmuştur.

H.Yazır

Senin şanını yüceltmedik mi?

Hz. Peygambere Yüce Allah vahiy gönderip onu peygamber yapması, tayin etmesi ve seçmesi ile onun şanını yüceltmiştir. Yüce Allah onun şerefini Kuran ile yükseltmiştir:

“Şüphesiz Kuran senin ve toplumunun şerefidir.” (Zuhruf 43/44) Demek ki Kuran, sedece Hz. Peygamberin değil, diğer insanların da şerefini yükseltmektedir. Başka bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

“And olsun içinde sizin şerefiniz olan bir kitabı size indirdik. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız? (Enbiya 21/10) Araf 176 da da Yüce Allah Kuran ayetleriyle insanı yüceltmek dileğinde olduğunu ifade etmektedir.

B.Bayraklı

Burada geçen rafe kelimesi Al-i İmran 55 te Hz. İsa içinde geçmektedir. Verafiuke şeklinde geçer. Onurlandırmak, yüceltmek, yükseltmek anlamında olmalıdır. Aksi bir düşünce Allah’a mekan isnad etmektir ki insanı küfre götürür. Onun için tercümelerde kelimelerin içini kuranla doldurmalıyız.

Allah'ın muradı, insanlara zorluk çıkarmak değil, kolaylık göstermektedir (Bakara,2/ 185).

Öğüt olsun diye geçmiş ümmetlerin kıssaları anlatılarak Kur'ân'ın anlaşılmasının kolaylaştırılması (Kamer,17,22); Ümmet-i Muhammed'in daha kolay anlaması için, Hz. Peygamber'in diliyle Kur’an'ı kolaylaştırması (Meryem,97; Duhan, 58); görevini yerine getirebilmesi için Allah'ın Peygamberine kolaylık göstermesi (A'lâ,8); iyi ve muttakilerin işini Allah'ın kolaylaştırması, kötülerinkini zorlaştırması (Leyl, 7-10; Talak, 4); "Ya Rabbi işimi kolaylaştır" duasının insana tavsiye edilmesi (Nûr,24); namazda kolayımıza gelen ayetleri okuyabilmemiz (Müzzemmil, 20); hacda kolayımıza gelen hedy kurbanı kesmemiz (Bakara,2/ 196); Allah'ın insana her zorluktan sonra bir kolaylık vereceği (Talak,7;) mahşerde ameli iyi olanların kolay, kötü olanları zor bir hesaba çekileceği (İnşikak, 8); ödeme güçlüğü çeken borçluya kolaylık gösterme tavsiyesi (Bakara,2/ 280)

A.Küçük
Sonucun daha hayırlı olmasının anlamı daha kolay, daha verimli, daha başarılı olmasıdır:

“Allah bir güçlüğün ardından bir kolaylık yaratacaktır.” (Talak 65/7)

Güçlüğün ardından kolaylığı yaratmasını bazı esaslara bağlamaktadır: “ Kim malını Allah yolunda harcar, takva yolunu tutar ve en güzeli tasdik ederse, biz onu en kolay yola başarılı kılarız.” (Leyl 92/5-7)

Zorluğun ardından kolaylığın geleceğini Yüce Allah başka bir boyutu ile Şuara 227 de şöyle açıklamaktadır:

“Ancak iman edip iyi iş yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğradıklarında kendilerini savunanlar müstesnadır. Zulmedenler hangi devrimle devrileceklerini yakında bileceklerdir. “

Sabır, çalışma ve tevekkül zor günleri kolay günlere çevirecektir. Bu sosyal kanun, doğum sancılarının ardından nur topu çocuğun doğması gibi, zorlukların ardından kolaylık doğacağının haberini vermektedir.

B.Bayraklı

Kim malını Allah yolunda verir ve takva yolunu tutar ve en güzeli de tasdik ederse, biz onu en kolay yola muvaffak kılacağız."(Leyl, 92/5-7) buyurulmuştur.

O halde boşalır boşalmaz yeni bir şeye başla.

Bu âyet peygambere görevini tatil etme veya ara verme yetkisi verilmediğini, tebliğe ara vermeksizin devam edilmesi gerektiğini ifade etmektedir.

Ancak buradaki mesaj sadece peygamberin ana görevi olan tebliğ ile sınırlı değildir. Bilakis peygamberlik süreciyle ilgili her olayı kuşatacak bir genelliğe sahip olan mesaj, her türlü olayda karşılaşılan sorunların üzerine gitmemek ya da sorunlardan kaçmak yerine, sorunlarla bıkmadan, yılmadan ve ara vermeden mücadele etme gerekliliğine işaret etmektedir. Dikkat edilecek olursa, âyette “boşalır boşalmaz” diye çevirdiğimiz ifade, bir acelecilik ve süreklilik içermektedir. Bu acelenin sebebi, bundan sonraki Asr sûresinde açıklanacağı gibi zamanın azalmasıdır.

H.Yılmaz

Bir işi bitirdiğin zaman, hemen (başka) bir işe koyul.

Ayetteki ferağte fiili “bitirmek, boşalmak, yüreğini doldurmak” insab emir ise “kalkmak, dik durmak” demektir.

Bu ayetin anlamı, sanıldığı gibi “işini bitirdiğinde namaz kılmak “değildir. Bu ayetin indirildiği dönemde namaz emir henüz gelmemişti ve sistemi belirlenmiş bir namaz ibadeti bilinen şekline kavuşturulmamıştı.(Hıcr 48) ayette de geçtiği üzere, burada ki FENSAB kelimesine “yorgunluk” anlamı verilebilir. Bu durumda ayetin anlamı, “Bir iş bitirildiğinde yeniden yorul” şeklini alır. NESAB kelimesinin “dikili taş” anlamı da vardır. Nitekim (Maide5/ 90) .ayette geçen el-ensab kelimesi ile (Maide 5/3) ayette geçen en-nüsub kelimesi “dikili taşlar” demektir. Buradan hareketle, (İnşirah 7). Ayete “bir işi bitirdiğin ya da bir sıkıntıdan kurtulduğun zaman, dik ve sağlam duruşun devam etsin” şeklinde bir yorum getirilebilir.

Günümüz Müslümanı bu ayetten şu sonucu çıkarmalıdır. Müslümanın hayatında lüzumsuz tatile yer yoktur; hatta hayatında boş zaman hiç olamamalıdır. (Müminun 3) ve (Furkan 72) ayetlerde vurgulandığı üzere, Müslümanın boş ve anlamsız işlerden kaçınan, hayatında gereksiz işlere yer vermeyen, tatil kavramını iş ve meşguliyet değişimi olarak yeniden belirleyen ve sahip olduğu her konumda doğru iş yapıp üretken olmayı başaran insandır. (İnşirah 7) den günümüze böyle bir sonuç çıkartmak, ayetin evrenselliğinin gereğidir.

M.Okuyan

O halde boşaldığın vakit, yani her zorluğa bir kolaylık vurgulanarak vaat edilmiş olduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, mesela aldığın vahyi yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Bilindiği gibi "nasab", yorgunluktur. Kolaylık tembelliğe sevk etmemeli, çalışmaya teşvik edici olmalıdır ki onun peşinden de bir kolaylık gelerek, artma ve ilerleme durumu hâsıl olsun.  

H.Yazır

Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt!.

Çünkü Allah’tan başka yol gösterecek ve yardım edecek yoktur.

Rağbet, bir şeyi çok özlemle istemek demektir. Ne istiyorsan, neye özeniyorsan bunları sadece Rabbine yönelt, onları sadece Rabbinden iste! Âyetteki “فارغب - ferğab” sözcüğü “فرغّب - ferağğıb” olarak da okunmuştur. Buna göre âyetin anlamı “ve başkalarını yalnızca Rabbine özendir” demek olur.

H.Yılmaz

Sadece Rabbine yönel

Ayetteki irğab emir “rağbet etmek, yönelmek” demektir.

Rağbetin sadece Yüce Allaha olması, yapılacak davetin ve çağrının da sadece O’na yönelik olmasını sağlamak demektir. İnsanlar kendilerine, çevrelerine, partilerine, mezheplerine, cemaatlerine, tarikatlarına vs. değil, (Ahzab33/ 46) gereği “Allahın izniyle sadece Allaha davet etmeli” dirler. Rağbet, bir taraftan Allah’ı gönülde hazır etmeyi gerektirirken, diğer taraftan ilgi ve fedakârlığı da aynı tarafa yönlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

M.Okuyan