(İnşikâk - 23.Ayet)

<< Geniş Meal

Tîn

"tin" ve "zeytun" kelimelerini duyan bir Arab’ın aklına bu manalar gelmez. O zaman Kur'an'a muhatap olan Araplar nezdinde "tin" ve "zeytun" yer olarak bilinmiyordu. Fakat Araplar arasında bazı bölgeleri, orada yetişen bitkiler ile isimlendirmek adetti. Onun için "tin" ve "zeytun" kelimelerinden kasıt şu olabilir. Bu meyvaların yetiştiği yerler. Bu yerler Şam ve Filistin idi. Çünkü o zamanlar Araplar arasında incir ve zeytin yetiştiren yerler olarak bu bölgeler meşhurdur. İbni Teymiyye, İbn Kayyım, Zemahşerî ve Âlûsî de aynı görüştedirler. İbn Cerir her ne kadar birinci kavli tercih etmişse de, aynı zamanda "tin" ve "zeytun" dan muradın meyvaların yetiştiği bölgeler olabileceğini de kabul etmiştir. Hafız İbni Kesir de aynı tefsiri kabul etmiştir. Mevdudi

"tin" ve "zeytun" kelimelerini duyan bir Arab’ın aklına bu manalar gelmez. O zaman Kur'an'a muhatap olan Araplar nezdinde "tin" ve "zeytun" yer olarak bilinmiyordu. Fakat Araplar arasında bazı bölgeleri, orada yetişen bitkiler ile isimlendirmek adetti. Onun için "tin" ve "zeytun" kelimelerinden kasıt şu olabilir. Bu meyvaların yetiştiği yerler. Bu yerler Şam ve Filistin idi. Çünkü o zamanlar Araplar arasında incir ve zeytin yetiştiren yerler olarak bu bölgeler meşhurdur. İbni Teymiyye, İbn Kayyım, Zemahşerî ve Âlûsî de aynı görüştedirler. İbn Cerir her ne kadar birinci kavli tercih etmişse de, aynı zamanda "tin" ve "zeytun" dan muradın meyvaların yetiştiği bölgeler olabileceğini de kabul etmiştir. Hafız İbni Kesir de aynı tefsiri kabul etmiştir. Mevdudi 

Bereketli Dağ’a
TÛR-İ SÎNÎN “الطّور - et-tur” sözcüğünün aslı “temel” demektir. Araplar evin temeline “طورالدّار - tavaru’d-dâr” demektedirler. Ancak bu sözcük, evin üzerine yapıldığı ilk temeli kapsadığı gibi, apartman katlarından her birinin başlangıcı anlamındaki ara temeli tavr de kapsar. Nitekim Türkçede “kademe”, “aşama” sözcükleriyle ifade edilen طور - tavr” sözcüğü, Nuh sûresinin 14. âyetinde “وقد خلقناكماطوارا - ve kad haleqnâkum etvara [sizi aşama aşama yarattık]” ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Temel” anlamı ekseninde “kaya” ve “ağaç” için kullanılan “tur” sözcüğü, daha sonra “dağ” anlamında kullanılmaya başlanmış ve bu anlamıyla daha meşhur olmuştur. Sözcüğün bu yöndeki gelişimine uygun olarak araştırmacıların bir kısmı “tur” sözcüğünün genel anlamda “dağ” demek olduğunu söylemişler, bir kısmı ise Mûsâ peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de “tur” sözcüğü, Kur’ân’da yer aldığı ayetlerde Mûsâ peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır

(Bakara 63, 93, Nisa 154, Meryem 52, Ta Ha 80, Müminun 20, Kasas 29, 46, Tur 1, Tin 2).

Bizim görüşümüze göre de Mûsâ peygambere Allah tarafından ilk hitabın yapıldığı dağın adı olan “tur” sözcüğü, “sînâ, senâ” gibi sözcüklerle birleştirildiğinde “Sina, Dağı” anlamına gelmektedir.

H.Yılmaz

Sina dağına yemin olsun

Hz. Musa’nın vahiy aldığı dağın bulunduğu bölgenin adıdır. Bir bakıma insanlığın okullarından birini teşkil etmektedir.. Sina’ya sinin de denmektedir, ama sinin kelimesinin, “güzel, mübarek ve kutlu” anlamına geldiği de bilinmektedir. B.Bayraklı

“İncir” ve “zeytin”, bu anlam akışı içinde, bu ağaçların çokça bulunduğu toprakları, yani Akdeniz'in doğusuna sınır olan ülkeleri, özellikle Filistin ve Suriye'yi sembolize etmektedir. Kur’an'da zikredilen Hz. İbrahim soyundan peygamberlerin çoğu bu topraklarda yaşayıp bu topraklarda tebliğde bulunduklarından, bu iki ağaç cinsi, son İbranî Peygamber Hz. İsa'da doruğa erişen Allah'tan vahiy alan bu insanlar zincirinin dile getirdiği dinî öğretilerin sembolü olarak kabul edilebilirler. Öte yandan “Sina Dağı” ise, Hz. Musa'nın peygamberliğini özellikle vurgulamaktadır, çünkü Muhammed (s)'den önce ve o'nun nübüvvetine kadar geçerli olan -ve esasları itibariyle Hz. İsa'yı da bağlamış bulunan- dinî kurallar, Sina çölündeki bir dağda Hz. Musa'ya vahyedilmişti. Son olarak, “bu güvenli topraklar” ifadesi, kesin olarak (2.126’dan açıkça anlaşılacağı gibi), Son Peygamber Muhammed (s)'in, doğduğu ve ilahî çağrıyı aldığı yer olan Mekke'yi gösterir. Böylece 1-3. ayetler, Hz. Musa, İsa ve Muhammed (s)'in şahıslarında temsil edilen tevhit dininin üç tarihî safhasında geçerli öğretilerin -sahih öğretilerin- gerisindeki temel ahlaki aynılığa dikkatimizi çekmektedir. Burada hatırlanıp düşünülmesi gereken spesifik gerçeğe sonraki üç ayette işaret edilmektedir. 

M.Esed

3. Şu güvenli beldeye yemin olsun.

Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamberin risaletle şereflendirilip 12 yıl görevini sürdürdüğü güvenilir şehir olan Mekke’ye dikkat çekmektedir. Mekke’nin güvenilir ve saygın bir yer olduğu Kuranda açıkça belirtilmektedir. (Bakara2/ 125 Maide 5/ 97 İbrahim14/ 37 Ankebut 29/ 67 Kasas28/  57)

M.Okuyan

Ve bu Güvenli Belde ’ye kasem olsun ki,

GÜVENLİ BELDE: Sürenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, “Güvenli Belde ”nin Mekke şehri olduğu hakkında tam bir görüş birliği vardır. Çünkü kan dökülmesi yasaklanmış olan Mekke’nin “Güvenli Kent” olduğu Kur’ân ayetleri tarafından açıkça belirtilmektedir:

Ve Biz bir zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namazgâh edinin. Ve Biz İbrahim ile İsmail’e: “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutunuz” diye ahit almıştık. Bakara; 125.

Ve “Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram/ dokunulmaz bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. Kasas; 57.

Yoksa çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı güvenli [haram/dokunulmaz] yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? Ankebut; 67.

Ayrıca, Enfal sûresinin 33. ayetinden de, peygamberimizin içinde yaşadığı dönemde Mekke’nin “güvenli kent” olduğu anlaşılmaktadır.

DÖRT KASEM MADDESİNİN BİRLEŞİMİ : “İncir” ve “zeytin ”in “Sînâ dağı” ve “güvenli kent” gibi yer veya bölge bildiren semboller olduğu, bu bölgelerin de incir ve zeytin meyvelerinin yetiştiği Filistin ve Suriye olduğu yönündeki kabuller neticesinde, bu dört yerin insanın en güzel biçimde yaratılmasının ve sonra da alçakların en alçağına döndürülmesinin kanıtı olması gerekmektedir. Ancak kasem cümlesinin yargısı ile bu yargının kanıtları arasında olması lâzım gelen mantıklı ilişki görünürde bulunmamakta, yargı ile kanıtlar birbirlerine uzak görünmektedir. Yargı, açık ve net olarak anlaşıldığına göre, bu durumda yapılacak şey, kanıtların başka anlama gelip gelmediğini araştırmaktır.

Bu amaçla, birer yer bildiren bu sözcüklerin başka ne anlamlara gelebileceği düşünüldüğünde, akla ilk olarak bu sözcüklerin mecaz manalarına uzanmak gelmektedir. Gerçekten de burada tüm dünya edebiyatlarında çok yaygın kullanılan bir sanat; “Mahalliyet Mecaz-i Mürseli” söz konusudur. Kur’ân’da yüzlerce örneği olan bu sanata göre “mahal zikredilmekte ama aslında o mahalde yaşayanlar kastedilmektedir. Meselâ Yusuf sûresinin 82. âyetindeواسئلالقرية - ves’eli’l-garyete “o kente sor” ifadesinde “kent” zikredilmiş ama “kentin insanları” kastedilmiştir.

Buna göre, konumuz olan ayetlerde de yer [mahal] ismi zikredilmiştir ama kastedilen o yerler değil, o yerlerde yaşayan insanlar, oralara gönderilen peygamberler ve oralarda indirilen vahiylerdir. Zaten Kur’ân’da adı geçen peygamberlerin birçoğu [İbrahim peygamber, oğlu İsmail (as), İshak (as), torunu Ya’kub (as), Yusuf (as), Mûsâ (as), Harun (as), Dâvûd (as), Süleyman (as), Îsâ (as) ve Muhammed (as)] o bölgelerde yaşamışlardır. Ayrıca bu peygamberler vahiyle bu yörelerde muhatap olmuşlar; çevrelerindeki “inanarak ve sâlihâtı işleyerek a’lâ-yı İlliyyîne [yüksek erdemlere, dolayısıyla da cennetlere] ulaşan kimseler” ile “vahye yüz dönerek esfel-i safiline [en aşağılık, en rezil konumlara, dolayısıyla cehenneme] yuvarlanan kimseler de yine o yörelerde yaşamışlardır. H.Yılmaz

Biz, insanı en güzel biçimde yarattık.

Ayetteki halakna fiili “yaratmak”, ahsen kelimesi “en güzel” takvim sözcüğü ise “biçim, şekil” demektir.

(İnfitar82/ 6,7 ve 8 de) cömert olan Yüce Allahın insanı yarattığı, ona yaratılış amacına uygun şekil verdiği, ölçülü bir varlık haline getirdiği ve hem fiziksel, hem de ruhsal özelliklerini veya organlarını birbiriyle uyumlu hale getirdiği ifade edilmektedir. (Kehf 18/37) de insanın türap “toprak” ve nutfe  “zigot” aşamalarından sonar bir insane şekline sokulduğu beyan edilmekte, (Müminun23/ 14) te de bu aşamalar yaşanırken kendisine ruh üflenip başka bir yaratılışa ve yapıya sahip kılındığı ifade edilmektedir.

Ayrıca (Ala 87/2) de insanın yaratılmasından ve en uygun şekle konulmasından söz edilmekte, (Şems 91/7) de ise, nefse ve onu düzenleyen güce yemin edilerek, insanın yaratılıştan getirdiği mükemmel tasarıma dikkat çekilmektedir. (İsra 17/70) te, insanoğlunun değerli oluşuna ve yaratıkların birçoğundan farklı (farklı olduğu konularda üstün) tutulduğuna vurgu yapılmakta, (Tin95/ 4) te de bütün bu ifadeler özetlenerek, insanın en güzel biçimde yaratıldığı bilgisi yine bu özellikleri anlayabilecek olan insane vahiy aracılığıyla bildirilmektedir.

M.Okuyan

AHSEN-İ TAKVÎM:التّقويم - takvim” sözcüğü; “düzeltme, doğrultma, kıvamına koyma” demektir. “Ahsen-i takvim” tamlaması da “en güzel doğrultuda, en uygun kıvamda” anlamına gelir. İnsanın “ahsen-i takvim” üzerine yaratılması sözünden “insanın gerek fizikî yapısı, gerekse zihinsel fonksiyonları itibariyle en güzel ve en mükemmel şekilde yaratıldığı” anlaşılmalıdır. Gerçekten de insan, boyu bosu, vücut organlarının yerleri, kendisini koruyacak fiziksel yetenekleri, doğruları bulacak akıl, fikir, izan, idrak, vicdan, merhamet, bellek, dikkat gibi zihinsel donanımları ile en güzel, en mükemmel bir yapıda yaratılmıştır. Bu yapının eksiği, kusuru yoktur. Bugüne kadar kimse vücudumuzdaki organların işlevleri ve yerleri konusunda daha değişik işlev ve yer önerme cüretinde bulunamamıştır. Kısacası insan, fiziksel ve zihinsel yapısıyla “ahsen-i takvim [en güzel şekil, kendisinden daha güzeli bulunmayan bir şekil]” üzerine yaratılmıştır. H.Yılmaz

Bu “aşağıların en aşağısına indirmek”, insanın kendi aslî, olumlu kimliğini saptırmasının -başka bir deyişle yozlaştırmasının- bir sonucudur: yani, insanın kendi yaptıklarının ve yapmayı ihmal ettiklerinin sonucu. Bu “indirme ”nin Allah tarafından kendi eylemi olarak takdim edilmesi konusunda bkz. 2:7, not 7. 

M.Esed

Sonra da onu aşağıların aşağısına çevirdik.

Ayetteki radedna fiili “çevirmek”, esfele safilin tamlaması ise “aşağıların en aşağısı” demektir.

Önceki ayette sözü edilen el-insan kelimesi bütün insanları kapsadığı için, her insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır, demektir. Bu yaratılış, devam eden süreçte, yerini peyderpey Erzel-i ömür denen “ömrün en sıkıntılı dönemine” bırakır.

( Nahl 16/70; Hacc 22/5) İşte ayette sözü edilen esfele safilin, ömrün bu döneminin ismi olur ve 6. Ayetin başındaki illa edatı, lâkinne anlamına gelir. Bu durumda, ayetleri şu şekilde yorumlamalıyız: “Her insan için esfele safilin dönemi mümkündür; özellikle iman edip iyi işler yapanlar için bu dönemde de yapılacak fedakârlıklar, kesintisiz ödülün gelmesini sağlamaya devam edecektir; onlar için ömrün ileri dönemleri bir kayıp değil, kazancın devam ettiği zaman dilimleridir.

Kuran ayetleri ancak “sebep-sonuç ilişkisi” içerisinde değerlendirilince doğru anlaşılabilir. Bu nedenle şunu söylemeliyiz: Buradaki “aşağıların en aşağısına çevrilmek” bir sonuçtur, sebebi ise (Araf 179 İsra 63 Sad 85 ) gibi ayetlerde detaylandırıldığı üzere, insanın kendi hatalı kararları ve yanlış tutumudur. Cehennemin en alt tabakasına gideceği haber verilen insanlardan bir bölümü (Nisa 145) ayete göre münafıklardır. Söz konusu ayete göre “aşağıların en aşağısı” demek olan ateşin en derin yerine gitmek sonuçtur; sebebi ise insanın münafık olmayı tercih etmesi, öyle yaşaması, sonunda da nifak üzere ölmesidir. Zaten esfele safilin şeklindeki sonla karşılaşmanın yolu, devam eden ayette, “insanın iman edip iyi davranışlar yapması” olarak belirlenmektedir. M.Okuyan

ESFEL-İ SÂFİLİN: Bu tamlama hem mekân zarfı hem de sıfat olarak kullanıldığı için, Türkçeye en uygun ifadeyle “alçakların en alçağı” şeklinde çevrilebilir. Çünkü “alçak” sözcüğü, hem sıfat olarak imansız insanın bir niteliğini dile getirmekte, hem de mekân zarfı olarak bir mekânın en altı anlamına gelmektedir. ( Lisânu’l-Arab, cilt 4, sf. 604, sefl mad.)

Eski tefsircilerin bir kısmı bu tamlamayı “cehennem” olarak anlamışlardır. Ne var ki, tamlamanın kasem cümlesinin içinde yer alması, kasem cümlesindeki tez ve kanıtların da bu dünyaya ait olması gerektiği gibi nedenlerle “esfel-i safilin” ifadesinin cehennemdeki ileri derecedeki rezillik olarak anlaşılması isabetli olmaz.

Bazıları da Hacc sûresinin 5. ve Ya Sin sûresinin 68. âyetlerini delil göstermek suretiyle, “esfel-i safilin” ifadesini “Erzel-i ömür [yaşlılıktaki düşkünlük]” olarak anlamışlardır:

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan [embriyondan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahîmlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. Hacc; 5.

Ve Biz kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacaklar mı? Ya Sin; 68.

Esfel-i safilin” tamlamasını “Erzel-i ömür” olarak anlayanların delil olarak getirdikleri ayetlere bakıldığında, “Erzel-i ömr” ün iyisiyle kötüsüyle, peygamberiyle peygamber düşmanlarıyla, herkesin mukadderatı olduğu görülür. Oysa konumuz olan “esfel-i safilin”, sadece imansız ve amelsizlere has bir konumu ifade etmektedir. Dolayısıyla eskilerin her iki görüşü de bize göre doğru değildir.

Dikkat edilirse, 5. ve 6. âyetler aslında tek bir cümle olup 6. âyetteki istisna 5. ayetten yapılmıştır. Buna göre, iki ayetten oluşan cümle şu şekilde takdir edilebilir: “Biz, en mükemmel biçimde yaratılmış olan insanların iman eden ve sâlihâtı işleyenlerini saygın, onurlu [cennetlik], diğerlerini ise alçağın alçağı yaptık. Buna da peygamber gönderdiğimiz yörelerin halkı tanıktır, kanıttır.”

Buradaki “ esfel-i sâfilin” [alçakların alçağı, aşağıların aşağısı, aşağılıkların aşağılığı] ifadesi, Rabbimiz tarafından farklı ayetlerde tefsir ve tebyin edilmiştir:

Ve Andolsun ki, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi hazırladık [yarattık] . Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. A’râf; 179.

Hevasını [kötü duygularını, tutkularını] kendisine tanrı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten vahye kulak vereceğini yahut akıllanacaklarını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta yol bakımından daha sapıktırlar/şaşkındırlar [aşağıdırlar] .Furkan; 43, 44.

Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/şaşkın [aşağı] kim olabilir? Elbette Allah zalim kavme yol göstermez. Kasas; 50.

Ve Andolsun ki, Biz size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik] . Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. Ahkaf; 26.

Kur’ân ayetlerinden yola çıkarak “Esfel-i safilin” nitelendirmesinden ne anladığımızı şöyle özetleyebiliriz:

İnsan “ahsen-i takvim” üzerine yaratılmıştır. Ne var ki, yaratılışındaki bu fiziki ve psikolojik özellikleri kötü yolda kullanır da iman etmez, sâlihâtı işlemez ve aklını kullanmaz; tam tersine, hevasını ilâh edinir, hırsa kapılır, tamah eder, bencillik yapar, şehvete düşer, tekasür hastalığına yakalanır, büyüklenir, istiğna, tuğyan ve yalanlama cihetine giderse, aşağılıkların en aşağılığı durumuna gelir. Bu tür insanlar, kalplerine, kulaklarına damga basılıp gözlerine perde çekilmek suretiyle hayvandan beter duruma getirileceklerdir. Bu duruma gelen insan görünümlü varlıkların neler yapabildikleri, görmek isteyenler için meydandadır: Bu kan emiciler, edindikleri ilâhlar uğruna doğayı katlederek insan, hayvan, bitki, milyonlarca canlının yaşam hakkını yok sayarlar. Hemcinslerinin kanlarını son damlasına kadar emerek kendi soylarını yok ederler. Öyle ki, kendi hırs ve tutkularını tatmin uğruna hemcinslerine ve diğer canlı türlerine katliam düzeyinde şiddet uygularlar. Açlıklarını giderme zorunluluğu duymadıkça başka canlılara zarar vermeyen vahşî hayvanların yapmadığını bile yaparak zulmün şahikasına erişirler. İşte, Rabbimizin, aşağılıklar aşağısı, alçaklar alçağı olabileceğini bildirdiği imansız, ahireti yalanlayan insanın rezillik kompozisyonu budur. H.Yılmaz

Sonra. Bunda açık olan zamanda gecikmedir. Bununla beraber rütbede olduğu da düşünülebilir, deniliyor. Buna göre bazı insanlar başlangıçta da en güzel biçimde olmamış olur. Bundan da "Allah'ın insana gücü yetmeyeceği şeyi yüklemesi" konusunun tartışmaya açılması gerekir. Doğrusu "en güzel biçim" den hiç hissesi olmayana insan ismini vermek doğru olmaz. Bir insan denilince elbette onda bir hisse si olmuştur. O halde gecikme rütbe ile ilgili değil, zamanla ilgilidir. Yani, bir zaman sonra onu, (o en güzel biçimde yaratılan insanı) aşağıların en aşağısına çevirip döndürdük. Yahut "Sefillerin en sefili yaptık." Yahut "o güzel biçimden döndürüp de maddî ve manevî olarak kötülenmiş en sefil bir halde cehenneme veya cehennemin en aşağı tabakasına doğru ittik." Temizlik yerine eğrilik, güzellik yerine çirkinlik, ilerleme yerine gerileme, sıhhat yerine zayıflık ve hastalık, gençlik yerine ihtiyarlık, akıl ve bilgi yerine bunaklık ve cahillik, çalışma ve gayret yerine tembellik, bolluk yerine darlık, güçlük yerine zelillik, lezzet yerine elem ile bunaklık dönemine, ondan hayata karşılık ölüme, çürüyüp kokmaya, ondan kıyamette dünyaya karşılık cehenneme veya cehennemin en alt tabakasına doğru attık, "Cehennemin en alt tabakasında" (Nisâ, 4/45) olacak kadar geri çevrilmiş kıldık.  H.Yazır

İman edip iyi işler yapanlar hariç. Onlar için başa kakılmayan (eksilmeyen, ardı arkası kesilmeyen, devamlı) bir ödül vardır.

Ve amilu’s salihat cümlesinin başındaki vav edatı atıf yani bağlaç olduğu için, ayette salih amel-iman birlikteliği ifade edilmektedir. Demek ki ayette sözü edilen iman sahipleri, aynı zamanda salih amel işleyenlerdir. Kurtuluş için iman-salih amel birlikteliği şarttır. “Kim de ona bir mümin olarak salih amel işlemiş olduğu halde varırsa, işte onlara en yüksek dereceler vardır.” (Taha 20/75) İmanı amelden, yani davranıştan bağımsız sayanlar varsa da biz bunun yeterli ve ikna edici referanslara sahip olmadığı kanaatindeyiz.

“Salih amel”, bir kötülüğün, yerini iyiliğe bırakmasına vesile olan işlerdir “(Asr 3) Bir anlamda salih amel, toplumsal yararı olan, sadece yapanına değil, çevreye de katkısı olan eylemlerdir. Bu nedenle, imanın toplumsal bir boyutunun olduğunun delillerinden biri, işte Kurandaki bu tür ifadelerdir. Bir iyilik eğer imanlı bir şekilde yapılmışsa ve ferde yönelik ise, ona “ibadet” veya “hasenat” denilir. Eğer söz konusu davranış, toplumsal boyutu olan bir iş ise, buna da salih amel adı verilir. İmandan yoksun olarak yapılan davranışlara bu üç isimde verilemez. İyi davranışlarla desteklenmeyen iman, her tehlikeye açıktır ve en ufak bir müdahale de kaybolma tehlikesi vardır. Onun için, ölüm anında yapılan tevbe, tevbe değildir. Çünkü ölüm anında verilen sözün samimi olup olmadığının denenme zamanı kalmamıştır. Mesele sadece inanmaktan ibaret olsaydı, ölüm anındaki iman da geçerli olmalıydı.

Yunus 10/91-92 de zikredilen, Firavunun imanının reddedilmesi ile Nisa 4/18 de ölüm anında yapılan tevbenin tevbe olmadığı ifadesi, imanın Pratik faaliyetlerle desteklenmesini zorunlu kılmaktadır.

Esasen (Fatır35/ 10) da yer alan; “En güzel söz Allaha çıkar; iyi amel de sözü Allaha yükseltir” ifadesinde söylenmek istenen husus da aslında bundan ibarettir. Güzel sözden kasıt “tevhit” dir; yani Allah’ı birlemektir. Onu Allaha yükselten değer ise salih ameldir, iyi davranıştır. Tevhidin Allaha yükselmesi salih amel ile desteklenmesine bağlanmakta, biri olmadan diğerinin yetersizliği dolaylı olarak vurgulanmaktadır. (Fussilet41/  33) te de, Müslüman olmak, Allaha davetten ve salih amel yapmaktan sonra sıralanmakta, mümin olmak gibi Müslüman olmanın da salih amelden sonra mümkün olduğu ortaya konulmaktadır. Buradan hareketle, imanın ve islamın geçerli olmasını sağlayan, iki önemli husus olduğunu söyleyebiliriz: Bunlardan biri, kalbin onaylaması, diğeri de imanın gereği olan salih amelleri ve iyi davranışları ortaya koymaktır. (İnşikak 84/25)

Ayetteki Ecr kelimesi “ödül” ğayrı memnun ifadesi ise “başa kakılmayan” demektir. Fussilet 41/8 ve İnşikak 84/25 te de bildirildiği üzere, engellenemeyen, kesintiye uğratılmayan veya başa kakılmayan ödüller, imanın salih amel ile destekleyen kişilerin olacaktır. Vakıa 56/33 te ifade edildiği üzere, Cennet nimetleri başkası tarafından kesintiye uğratılmayacağı gibi, engellenemeyecektir de. Ayrıca Rad 13/35 te belirtildiği gibi, cennetteki yemişlerde gölgelerde devamlıdır.

M.Okuyan

SÂLİHÂTI İŞLEMEK:

Asr sûresinin tahlilinde açıklanan bu kavramı, önemine binaen kısaca tekrarlamakta yarar görüyoruz.

Farklı kullanışlarıyla Kur’ân’ın 62 âyetinde geçen “ amilu’s-sâlihâti” ifadesine meal ve tefsirlerde verilen “Sâlih amel işleyenler” karşılığı yanlıştır. Doğru çeviri “sâlihâtı işleyenler” olmalıdır. Çünkü “sâlih amel işleyenler” ifadesi, “sâlihâtı işlemek” kavramının “hasenat” kapsamında görülmesi sonucunu doğurmaktadır. Yanlışlık da tam buradadır. Çünkü “dışa yansımayan iyi işler” anlamındaki “hasenat” ile “sâlihât” aynı şey değildir; ince ayrımlı bu iki kavram birbirinden mutlaka ayrılmalıdır. Nitekim her iki sözcüğün zıt anlamları farklı olup “hasenat” ın zıt anlamlısı olarak “seyyiat”, “sâlihât” ın zıt anlamlısı olarak ise “fasidat” sözcükleri kullanılmaktadır.

الصّالحات - sâlihât”, “اصلاح - ıslah” sözcüğünden gelir ve “düzeltmek” anlamındadır. “Sâlihâtı işlemek” de bu anlama göre, “bozuk olan bir şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak” demektir. Kur’ân da toplumdaki yanlışları, bozuklukları düzeltme faaliyetinde bulunanlara “muslih” demek suretiyle sözcüğü bu anlamda kullanmıştır. (Bakara 11, 220, A’râf 56, 85, 170, Hud 117, Kasas 19)

Diğer taraftan Kur’ân’da sâlihât ile diğer bazı kavramlar aynı âyet içinde zikredilmek suretiyle bu kavramların birbirlerinden farklı manalara sahip olduğuna dikkat çekilmiştir: “Sâlihât” kavramı Bakara sûresinin 277. âyetinde “namaz kılmak, zekât vermek”, Hud sûresinin 23. âyetinde “edep ve gönülden Allah’a boyun eğmek”, Asr sûresinin 3. âyetinde “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme” gibi kavramlar ile birlikte zikredilmiştir. Bu da göstermektedir ki, “sâlihât” kavramı o kavramlarla bir ve aynı değildir.

“Sâlihât işleme” kavramının tam olarak ne anlama geldiğini açığa çıkarmak için şöyle denilebilir: “Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek gibi iyi işler yapmak sâlihât işlemek değildir ama insanların bu iyi işleri isteyerek yapmalarını sağlamak için çaba sarf etmek sâlihât işlemek’ tir.” “İyi işler” kavramının bireysel boyuttan toplumsal boyuta taşınması durumunda, toplumsal yaşamın huzur ve mutluluğunu gölgeleyen adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve kültürel her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çabaların ve uygulanacak yöntemlerin de “sâlihâtı işleme” kapsamında olduğu yargısına varılabilir.

“Sâlihât” ile “hasenat”, bu güzel davranışlarda bulunanlara verilecek ödüller bakımından da Kur’ân’da birbirinden ayrılmıştır. Rabbimiz her bir haseneye on karşılık verirken, “amilu’s-sâlihât” ifadesinin geçtiği tüm âyetlerin devamında, sâlihâtı işleyenlere cenneti vaat etmektedir.

Sonuç olarak denebilir ki, sâlihâtı işleyenlerin yaptıkları iş, “bozgunculuğa yönelik işler” demek olan “fâsidât”ı düzeltme, tüm bozuklukları, bozgunculukları bertaraf etme faaliyetidir. Mâ’ûn sûresinde mükezziplerin [yalanlayıcıların] kendilerini her şeyin üstünde görerek yetimi, yoksulu itip kaktıkları hatırlanacak olursa, Rabbimizin istemediği bu tip davranışların yaşamasına izin veren bozuk düzenlerin düzeltilmesi anlamına gelen “salihat ”ın fonksiyonları daha iyi anlaşılacaktır.

Tin surenin 4. ve 5. ayetlerinde her şeyin kendisinin kontrolünde bulunduğu ve bu kontrolün dışında kalmanın mümkün olmadığı mesajını veren Rabbimiz, ahsen-i takvim üzerine yarattığı insana onu alçakların en alçağı yapabileceğini ihtar etmekte, 6. âyetinde ise iman edenlerin ve sâlihâtı işleyenlerin bu genellemenin dışında tutulduğunu bildirmektedir. Böylece Rabbimizin Asr sûresinde “iman etmeyenlerin ve sâlihâtı işlemeyenlerin hüsranda [ziyanda] olduklarına” dair daha önce yapmış olduğu beyanın ne anlama geldiği de daha iyi anlaşılmış olmaktadır. H.Yılmaz

Ey inkârcı insan; artık sana dini(hesabı veya hesap gününü) yalanlatan nedir?

Ayetteki yükezzibu fiili “yalanlamak” ba’dü kelimesi “artık, bundan sonra”, ed-din sözcüğü ise “hesap, ceza, din” demektir. Cevheri, dinin “âdet, durum; ceza, mükâfat; itaat” şeklinde üç anlamını vermiş ve terim olarak dinin bu son anlamdan geldiğini belirtmiştir. İbn. Manzur, bunlara “hesap” ve “İslam” anlamını da eklemiştir. Buna karşılık İsfehani ise sadece “itaat” ve “ceza” anlamını kaydetmiş, ayrıca kelimenin istiare yoluyla “şeriat” anlamında kullanıldığını belirtmiştir.

Din kelimesi Kuran’da “İslam (dini), (Fetih 48/28; Bakara 2/1323 193, 256; Al-I İmran 3/19, 85; Nisa 4/46; Maide 5/3; Enfal 8/39,72; Tevbe 9/11,29,33,36,122; Yunus 12/40; Nahl 16/52; Hacc 22/78; Rum 30/30;,43; Şura 42/13,21; Fetih 48/28; Nasr 110/2),  Tevhit (Al-I İmran 3/19; Araf 7/29; yunus 10/22; Ankebut 29/65; Rum 30/30; Lokman 31/32; Zümer 39/2; Ğafir 40/14, 65; Beyyine 98/5) , hesap, ceza, karşılık (Fatiha 1/4; Hıcr 15/35; Nur 24/25; Şuara 26/82; Saffat 37/20, 53; Sad 38/78; Zariyat 51/6,12; Vakıa 56/56,86; Mearic 70/26; Müddesir 74/46; İnfitar 82/15, 17, 18; Muttaffifin 83/11; Tin 95/7; Maun 107/1; Kâfirûn 109/6), hüküm, kanun, hukuk (Yusuf 12/76; Nur 24/2;), tâat/itaat (Tevbe 9/29) , adet/gelenek (Hucurat 49/16),  millet (Hac 22/78; Beyyine 98/5), yol (Enam 6/161), yaratılış kanunu (Rum 30/30), borç (Bakara 2/282) ve din edinmek (Tevbe 9/29) gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Ayetin meali şöyle de verilebilir: “(Ey Peygamber), artık bundan sonra din konusunda seni yalanlatan sebep ne olabilir ki? Buna göre muhatap “Hz. Peygamberdir. Bir anlamda kendisi rahatlatılmakta ve bunca gerçeklere rağmen, artık akıl sahibi olup aklını doğru kullanan insanların onu yalanlayamayacağı kendisine bildirilmektedir. Gerçekler ortaya çıkmış, din ile ilgili konularda onu yalanlatacak herhangi bir sebebin hiçbir şekilde bulunmadığı belirtilmiş olmaktadır. Hz. Peygamberin din ile ilgili söylediği vahiy gerçekleri, yalanlanabilir şeyler değildir. Allah’a inanan bir insanın, O’nun gönderdiği vahiyden herhangi bir şüphesi olamaz, olmamalıdır.

M.Okuyan

Yani, önceki üç ayette ortaya konulan ahlak sisteminin -ki bana göre din teriminin bu bağlamda taşıdığı anlam budur- geçerliliğini. (Din kavramının bu spesifik anlamı için bkz. 109:6, not 3.) Yukarıdaki belâgat gereği soru şu anlamı ifade etmektedir: Burada işaret edilen ahlak sistemi bütün tevhidi dinlerin öğretilerinde vurgulanmış olduğundan (karş. Yukarıdaki 1-3. ayetler ve not 1), bunun gerçekliği, önyargısız herkes için apaçık ortadadır: bu gerçeği reddetmek, insan açısından onun ahlaki seçimde bulunma özgürlüğünü reddetmeye; Allah açısından ise, sonraki ayetin işaret ettiği gibi, tanım gereği “hükmedenlerin en adili” olan Allah'ın adaletini reddetmeye kadar varan bir tavır olacaktır. 

M.Esed

Öyleyse, bundan sonra dîni sana ne yalanlatıyor?

Bu âyetteki “sana” hitabı peygamberimize değil, 4. âyetteki “insan” adır. Böylece üçüncü şahıstan [insan], ikinci şahısa [sen] geçilerek iltifat sanatı yapılmıştır. Böyle yapılmakla genel olarak insanoğluna, özel olarak da kâfir olan insanlara seslenilmekte ve “Öyleyse, bundan sonra dîni sana ne yalanlatıyor?” denilmektedir.

Buradaki “الدّين - din” sözcüğünü hem sözcük anlamında “karşılık” olarak, hem de terim anlamında “şeriat [Allah’ın koyduğu yaşam ilkeleri, kuralları]” olarak anlamak mümkündür. Zira bugüne kadar peygamberler vasıtasıyla insanlığa gönderilen mesajlarda hem âhiret [karşılık] günü inancı vurgulanmıştır, hem de dünyaya ait yaşamın ilke ve kuralları [şeriat]anlatılmıştır. Dolayısıyla insanın ahsen-i takvim [mükemmellik] üzerine yaratılmış olma özelliği ile bu özellikten sapılması durumunda “esfel-i safiline [hüsrana, kayba, zarara] sürüklenilmesi gerçeği, eski dinler tarafından da öğretilmiş bir durumdur.

Aslında bu âyette sorulan soru ile tüm insanlığa meydan okunmaktadır:

“Biz, mademki en mükemmel şekilde yarattığımız insanı, iman etmesi ve sâlihâtı işlemesi nedeniyle üstünlerin en üstünü; iman etmeyen ve sâlihâtı işlemeyenleri de alçakların en alçağı yapıyoruz [ki, buna peygamber gönderilen tüm yöreler tanıktır]; öyleyse karşılık gününü ve Allah’ın koyduğu düzeni sana ne yalanlatıyor? Nasıl oluyor da yalanlayabiliyorsun?” 

H.Yılmaz

O halde sana ceza ve mükâfatı yalanlatan nedir?

Ayette geçen ke zamiri “insan” ı ifade etmektedir. “Sana” derken, insan kast edilmektedir. Bütün bunlara rağmen ceza ve mükâfat gününü hangi etkilerin altında kalarak yalanlıyor, diye insanı sorgulamaktadır. B.Bayraklı

Allah, hüküm verenlerin en üstünü değimlidir?

Ayetteki ahkem kelimesi “en iyi hüküm veren”, el-hâkimin sözcüğü ise” hüküm verenler” demektir. Yüce Allah asıl yargılayıcının Kendisi olduğunu beyan ederek, bir taraftan Hz. Peygamberi ve müminleri motive etmekte, diğer taraftan da bütün zamanların inkârcılarına gözdağı vermektedir.

M.Okuyan

Allah, hüküm verenlerin en iyi hüküm vereni değil midir?

Buradaki soru cümlesi mukadder bir olguya cevap niteliğindedir ve edebî yönden de istifham-ı inkâri sanatını sergilemektedir. Surede konu akışı içerisinde zihinlerde oluşan “Bütün bunlar niye?” sorusuna yine soru ile cevap verilmiş ama soru edatı olumsuz cümlenin başında kullanılarak anlam olumlu hâle döndürülmüştür.

Yani; “Allah, en iyi adalet ilkelerini koyan ve en iyi uygulayan, hiç kimseye zulmetmeyen değil midir? O iman etmeyenleri, sâlihâtı işlemeyenleri alçakların en alçağı yaparak haksızlık mı yapmaktadır? Ya iman edip sâlihâtı işleyenleri? Onları da üstünlerin en üstünü yapmakla diğerlerine haksızlık mı etmektedir? Allah hiç haksızlık yapar mı?”

Bu ifadeleri destekleyen birçok ayetten iki tanesi aşağıdadır:

Ya artık, Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız? Kalem; 35.

Yoksa iman eden ve sâlihâtı işleyenleri biz o yeryüzündeki bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa o takva sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi yaparız? Sad; 28.

H.Yılmaz

Allah, hâkimlerin hâkimi, hükümdarların hükümdarı değil mi?

Hâkimler, hükümdarlar isyan edenlere ceza; itaat edenlere, iş görenlere ecir ve ödül verir bir "din" demek olan ceza ve sorumluluk kanunlarını uygularlar da, onların hepsinin üzerinde hâkim olan yüce Allah hükmünü yerine getirmez, ceza ve ödül vermez, dinini yürütmez olur mu? Elbette olmaz. Hiç kuşku yok ki insanı o en güzel biçim ile yaratan Allah, hâkimlerin hâkimidir. Onun dini her dinden üstün hak dindir. O dinini yürütecek, güzel ile çirkini, yalancıyı doğruyu ayıracak, iman edip samimiyet ve ihlasla güzel güzel ameller yapan müminlere mükafat verecek; kâfirleri, dinsizleri de aşağıların aşağısına yuvarlayacaktır. O halde insan olan, dine yalan dememeli, cezayı inkâr etmemeli, insan kuvvetli olunca haklı olur, her yaptığı kalır, ceza görmez, ceza kanunu acizlere özgüdür sanmamalı; hâkim, hükmünde kendi kuvvetine aldanıp da hak ve adaletten ayrılmamalı, o hâkimler hâkiminin hüküm ve kudretinden korkmalı, aşağıların aşağısına yuvarlanmaktan sakınmalı, onun dinine girmeli, ona iman edip Allah'ın kullarına karşı adalet ve âlemin düzelmesine hizmet ile o tükenmez ecir ve mükâfata ermelidir. Yoksa insanı o en güzel biçimde yaratan Allah'ı, hâkimlerin hâkimi değildir zanneden kendine yazık etmiş olur. Bu durumda bu âyet kâfirlere tehdit, müminlere müjdedir.

Tirmizi, Ebu Davud ve İbnü Merduye Ebu Hureyre (r.a.)'den Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Her kim 'yi okuyup da "Allah hâkimlerin hâkimi değil midir?" ayetine geldiğinde "Evet, ben de ona şahitlerdenim." desin buyurmuştur. Bazı rivayetlere göre de Resulullah (s.a.v) bu ayete geldiği vakit "Allah'ım sen noksan sıfatlardan uzaksın, evet." derdi.  Bu surede insanın yaratılışı ve dininin hakikati bu şekilde tespit edilip özetlenerek hem evvelki sureler bir özete bağlanmış hem de bundan sonraki surelere bir hazırlık yapılmıştır. Din yalan değil, hak; Allah da hâkimlerin hâkimi olunca, "Oku, Rabb ‘inin ismiyle oku!" diye okutmaya başlamak ne kadar güzel ve ne kadar yerindedir. H.Yazır